Dr. Mehmet Kıldıroğlu[1]
Kimsesizler ve Ahıska Türklerinin aynı ifade içinde geçmesi dikkatinizi çekmiştir sanırım. Neden bu başlığı kullandım? Kimsesizler sözünü ilk defa 1988 veya 1989 yıllarında Erzurum’da Irak Türkmenlerinden Suphi Saatçi’nin ağzından işitmiştim. Aydınlar Ocağının düzenlemiş olduğu bir panel için Erzurum’a gelmişlerdi. Ben o zaman üniversitede öğrenciydim. Panele Aydınlar Ocağının o zamanki başkanı Prof. Dr. Süleyman Yalçın, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Orhan Şaik Gökyay, Doç. Dr. Suphi Saatçi, Dr. Metin Eriş ve efsane gazeteci Tercüman Gazetesi yazarı Ergün Göze konuşmacı olarak katılmışlardı. Son konuşmayı da Suphi Saatçi yapıyordu. Suphi Saatçi konuşmasına “…Herkes kendi adına konuştu. Ben ise kimsesizler yani Kerkük Türkmenleri adına konuşacağım” dedi. Kimsesizler sözünü duyunca ben bir tuhaf oldum. Çünkü o zamana kadar hiçbir Türk’ü kimsesiz görmüyordum. Saatçi’nin konuşmasının ileriki kısımlarında kimsesizliği anladım. Çok üzüldüm. O zamanki devlet yöneticilerimiz Kerküklü kardeşlerimizin kendisini kimsesiz görmesine sebep olmuştu. Kimsesizliği Elçibey’in yalnız bırakılmasında da gördük. Aradan yıllar geçti. Ankara Üniversitesi TÖMER’de Türkçe okutmanı olarak çalışmaya başladım. İlk görev yerim İstanbul Şişli Şubesi idi. Benim için TÖMER hayallerimi gerçekleştirme yeriydi. Çünkü her girdiğim sınıfta karşımda Türk Dünyası vardı. Bir yıl İstanbul Şişli TÖMER’de çalıştıktan sonra A.Ü. TÖMER Gaziantep Şubesinde görevlendirildim. Orada görev yaparken 1991 sonrasında Iğdır İlimize yerleştirilen 200 Ahıska Türk’ü aile vardı. Bu ailelerin çocuklarından 20 öğrenci Gaziantep TÖMER’de benim öğrencim oldu. Hepsi de pırıl pırıl çocuklardı. Rüstem, Refik, Dilfuza … ve diğerleri. Onlara kimsesiz olmadıklarını göstermek için bütün gücümle çalışıyordum. Rüstem çok iyi org çalıyor, şarklar söylüyordu. Onun söylediği bir şarkı vardı ki beni çok etkiliyordu. Rüstem ne zaman şarkı söylese bu şarkı benim isteğim oluyordu. Hatta son zamanlarda bu şarkıyı çok sevdiğimi bildiği için Rüstem beni görünce bu şarkıyı söylemeye başlardı. Şarkının ilk sözleri “Anacan ben size olam kurban, Siz bizi götürün o gözel yerlere” idi. Bu iki satırdan bile ne kadar vatan özlemi çektikleri anlaşılıyordu. Rüstem’in belli etmese de bu şarkıyı söylerken gözleri doluyordu. Ben onu anlıyordum. Sonra TÖMER’i bitirdiler, ancak ben bugüne kadar onlardan hiçbir haber alamadım. Neredeler? Ne yapıyorlar? Nasıllar? Yıllardır içimde bir ukdedir. Ahıska Türklerinin şarkıları şiirleri, hikayeleri hep hüzünlüdür. Daha sonra da birçok Ahıska Türk’ü tanıdım. Hepsi aynıydı. Tek dertleri vatana dönmek. Ancak dönseler de vatan mı kaldı?
Yıllar sonra Ardahan Üniversitesinde çalışmaya başladım. Defalarca Ahıska’ya gitme imkânım oldu. Ahıska’da kardeşlerimizin terke mecbur edildiği topraklarda ne yazık ki Ermeniler yaşıyor. Dönse nereye dönecek? Evi yok ocağı yok. Ardahan’da bulunduğum sırada Çıldır’dan Gürcistan’a geçişi sağlayan Aktaş Kapısı açılmıştı. Biz de rahmetli Prof. Dr. Günay Karaağaç, halen Ardahan Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ceval Kaya, Prof. Dr. Hüseyin Türk ve Doç. Dr. Kutay Üstün’le birlikte Aktaş Kapısından geçerek Ahalkelek şehrine gittik. Şehre girişte başlıyordu hüzün? Sürgünden sonra boş kalmış ve harabe olmuş evler sanki yüzümüze bakıp ağlıyordu. Bu şehirde sürgünden önce tamamen Ahıska Türkleri yaşamışlar. Şimdi ise her taraf Ermeni doluydu. Nereye gitsek Türkiye’den geldiğimizi ve Türk olduğumuzu bildikleri için kötü davranıyorlar. Sanki niçin geldiniz diyorlardı veya o davranışlar karşısında biz öyle hissediyorduk. Bu davranışlar karşısında üç buçuk saat durabildik. Hemen dönme kararı aldık. Dönüş yolunda bir yıkık camiye rastladık. Hocalarımız caminin içini görmek istediler. Kapısı yol tarafında değildi. İçerinin nasıl olduğu yol tarafından görülmüyordu. Arabadan inip içeri girdiğimizde gözlerimize inanamadık. İçerisi her türlü pislikle doluydu. Ahır olarak kullanılmış, pislenmiş yani bizim içim kötü bir manzara arz ediyordu. Ben hayatımda hiçbir zaman burada kaldığım üç buçuk saat kadar sıkılmadım. Sanki üç buçuk yıl gibiydi. Bir zamanlar aşığa “Ahıska bir gül idi…” mısralarını söyleten Ahıska Ermeni’nin elinde viran olmuştu. Gülleri solmuş, bülbülleri ötmez olmuş. Yani kimsesiz. Bu duyguyu büyük ozanımız rahmetli Ozan Arif ne güzel ifade etmiş:
“Vatansızım vatansızım,
Yurt acım vatan sızım,
Vatanıma dönemem,
El sanır vatansızım.”
Velhasıl Ahıska Türklerinin vatan hasreti dindirilmelidir. Kimsesiz olmadıkları gösterilmelidir.
[1] Doç. Dr. Mehmet Kıldıroğlu, Kastamonu Üniversitesi, Tarihçi.

