Yücel Feyzioğlu ile Masallar Üzerine

Masal Dede olarak bilinen Yücel Feyzioğlu ile masallar üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Yücel Feyzioğlu 10 Aralık 1946’da Kars’ta dünyaya gelmiştir. 1972 yılında Almanya’ya gitmiş, 1974-1985 yılları arasında öğretmenlik yapmıştır. Yazar, masallar üzerine uzmanlaşmış ve özellikle Türk dünyası masallarının gün yüzüne çıkmasına öncülük etmiştir. Binlerce masal derlemiş, eski masalları günümüze uyarlamıştır. 2002 yılında “Sihirli Limon” adlı kitabı Almanya Eğitim ve Bilim Bakanlığı tarafından “Çocukların zihninde fantastik dünya açan 20 kitap listesi” içine alınmıştır. 2019 yılında Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY) tarafından “Cengiz Aymatov Ödülü” Feyzioğlu’na verilmiştir. Şu anda Türkiye’de 50 den fazla kitabı yayındadır. Anadolu Masalları 1-2-3-4-5, Kardeş Masallar 1-2-3-4-5, Masallar Bize Ne Anlatır ve Masallarla 1001 Buluş kitaplarından bazılarıdır. Yücel Feyzioğlu, masalların çocuk eğitiminde önemli bir yere sahip olduğunu ve çocukların eğitiminde mutlaka masallara yer verilmesi gerektiğini savunmaktadır. Yazar, masalların sadece çocuklar için değil yetişkinler için de bir ihtiyaç olduğunu belirtmektedir.

Yücel Feyzioğlu ile kendisi ve masallar üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Kendisine, bana vakit ayırıp bu güzel sohbeti yapma fırsatı tanıdığı için teşekkür ediyorum.

Mükremin Durmuş (M.D.): Merhabalar. Siz Almanya’da yaşayan bir Karslısınız. Türkiye’ye ve Kars’a sık sık geliyorsunuz. Ama sizinle masallar hakkında konuşmak istiyorum. Masal denilince akla ilk gelen kişilerdensiniz. “Masal Dede” olarak anılıyorsunuz. Masal dediğimizde aklınıza ilk gelen nedir?

Yücel Feyzioğlu: Hayal dünyasına gerçeği de katarak anlatılan fantastik hikâyedir masal. O nedenle tarihçiler masalları irdeleyerek hangi gerçekle örtüştüğünü keşfetmeye çalışırlar. Bir örnek vereyim. Ünlü Türkmen masal kahramanı “Yartı Kulak”[1] arşın ile yer ölçen bir adamın karşısına çıkar: “Dayı sen yeri neden ölçüyorsun?” der. O da “yeri değil, dünyayı ölçüyorum,” diye cevap verir. “Sen dünya ölçen misin?” ve daha başka sorular sorar. Adam güler güler, sonra da “eşek ne kadar ölçtüğümü bana unutturdun. Gidip yeniden ölçmem gerekecek,” der ve geri döner, ölçümünü yeniden yapar. Masal orada biter. Ama tarihçi bu masaldan yola çıkarak o kişinin Herat’tan Bağdat’a kadar 2500 km. uzunluğunda yolu iki kez ölçerek dünyanın enlem ve boylamlarını bulan mucit Ebu Reyhan el-Birunî olduğunu keşfeder. Biz de büyüdüğünüzde bu tarihi hikâyeyi okur “aaa, ben küçükken masalda bunu okumuştum” der, bilincimize silinmez biçimde yerleştiririz (bunları okursak tabi).

M.D.: Dünyada milyonlarca masal vardır. Kayıtlara geçen masallardan Dünyanın ilk masalı hangisidir?

Yücel Feyzioğlu: Yenisi bulununcaya kadar yazıya geçmiş ilk masal “Adapa”dır[2]. M.Ö 1750 yıllarında Hammurabi yasalarıyla yazıya geçmiştir. Çok tanrılı inanıştan tek tanrılı inançlara geçişteki dönemeci anlatır. Olağanüstü önemde bir masaldır. Sümer yazarları tarafından yazıya geçirilmiştir, ne yazık ki yazarının adını bilmiyoruz. Bu masalın adını ilk kez anan bilim insanı Prof. Bruno Bettelheim, ilk kez kitaplaştıran şanslı kişi de ben oldum. Bu masal da birinci soruya verdiğim cevabın ikinci güzel örneğidir.

M.D.: Kars masalları ile Türk Dünyası masalları arasında bir bağ var mı?

Yücel Feyzioğlu: Elbette var. Şöyle ki; Orta Asya’dan ve Kafkasya’dan akıp gelen göçler Kars’tan geçerek Anadolu’ya yayılmış, geri dönenler de bu güzergâhtan geçmiş. Gelen de geçen de kültüründen bir parça bırakmış. Örneğin Ayıkulak’ı ben Kars’ta derledim, ama diğer Türk topluluklarında da anlatılır. Gagavuz-Gökoğuz’dan Doç.Dr. Olga Radova bu masalın Gagavuzya’da da anlatıldığını yazdı bana. Ayrıca Ceyhun’un Nağılına aşağıda değineceğim, Şengülüm Mengülüm Şüngülüm, Dört Kafadar ve daha bir yığın masal Türk dünyasında anlatılıyor.

M.D.: Almanya’da yaşıyorsunuz. Masal anlatmak bana çok şey kazandırdı demiştiniz. Masal anlatmak size orada ne gibi avantajlar sağladı?

Yücel Feyzioğlu: Dil öğrenerek masalları aslından okudum. Batıda masal çalışmaları bana ilham kaynağı oldu, bizim masalları toplayıp farklı olanların işlenmesine karar verdim. Beni hep diri ve canlı tuttu. Yazdıklarım beni geçindirdi. Almanya’da 1902 yılından beri bir kural var. Yazarlar etkinliğe davet edilince ciddi bir para ödenir. Ben 1985 yılında öğretmenlikten ayrılıp haftada 4-5 masal etkinliğine katılarak ve kitap gelirini de katarak bir öğretmen gelirine yakın kazanç elde ettim. İki dilde masal anlattığım için Alman yazarlardan daha çok davet aldım. Diğer üç haftada da masalların derlenmesine, yeniden yazılmasına çalıştım.

M.D.: 600’e yakın masal aktardığınızı söylüyorsunuz. Yaklaşık ne kadar masal biliyorsunuz?

Yücel Feyzioğlu: Binlerce masal derledim, 32 kitapta 600’den fazlasını çalışıp yayımladım. Bu yayımladıklarımın yarıya yakınını ezbere anlatabiliyorum. Unutmuşsam, kitaba bakıp yine hatırlıyorum.

M.D.: Anlattıklarınıza göre masal hayatımızda oldukça önemli bir yere sahip. Peki ya masalın olmadığı bir dünya nasıl olurdu?

Yücel Feyzioğlu: Sadece karmaşa olurdu. Masal daha çocuk yaştan insan zihninde düşüncenin sistemleşmesini ve çocuğun olgun insana dönüşmesini sağlıyor. “Masallar Bize Ne Anlatır?” adlı kitabımda bunu masal örnekleriyle anlattım. Sistemli düşünebilen bir avuç insan dünyayı ayakta tutabiliyor. Bütün insanlar sistemli düşünebilseydi dünya şimdi çok çok ilerde olurdu. “Masallar Bize Ne Anlatır?” adlı kitapta masalların 40 işlevini yazdım. Onu okuduğunuzda göreceksiniz, o işlevin birini yerine getiremiyorsanız, hayatınızda kapanmaz boşluklar bırakıyorsunuz.

M.D.: “Masallar bize ne anlatır” adlı kitabınız kitaplığımda. Bir akademisyen olarak ziyadesiyle faydalanıyorum. Yine bu kitaptan hareketle, masalları okullarda kullanmalı mıyız?

Yücel Feyzioğlu: İki nedenden ötürü kesinlikle. Birincisi birçok aile okul öncesinde çocuğa masal anlatmıyor. Çocuğun olgun insana dönüşme yolu kesintiye uğruyor. Bu açık mutlaka okulda kapatılmalıdır. İkincisi neden ise masal anlatılarak çocukların ilgisi, algısı, dinleme, anlama, geri anlatma melekeleri geliştirilmektedir. Yoksa büyüyen ama çocuk kalan bireylerle karşı karşıya kalıyoruz. O nedenle okullarda masallar kesinlikle okutulmalıdır, hatta her derse bir masalla başlanmalıdır. Bunu düşünerek ben bütün masalları kısa hep kısa tuttum.

M.D.: Verdiğiniz cevaplarda masalların çocuklar için ne kadar önemli olduğunu çokça vurguladınız. Çocuklar için masal çok önemli ama masalı kim anlatacak? Herkes masal anlatabilir mi? Masal anlatıcılığı zor mudur? Ne gibi önemli noktaları vardır?

Yücel Feyzioğlu: Tabii ki herkes anlatabilir. Bir halk ozanı düşünün. Önce saz öğrenecek, söz öğrenecek, hikâye öğrenecek, çıraklık yapacak, küçük gruplara çalıp çağıracak, ustalaşacak. Sonra da büyük kitlenin karşısına çıkacak. Özgün olacak, sesi sözü güzel olacak. Dinleyiciyi yüreğinden yakalayacak. Masalcı aynen bu süreçten geçmek zorunda. Yoksa kim dinler onu? Ama derste kullanmak evde anlatmak için herkesin masal ustası olması gerekmiyor. Bir masal kitabından canlı cevval biçimde çocuğa masal okuyarak gene ilgiyi uyandırabilir, çocuğun gelişimine büyük katkı sunabilir.

M.D.: Masallar kültür aktarımında ne kadar rol oynuyor?

Yücel Feyzioğlu: Masalları çocuk yaştan çocuklara anlatmazsanız, köklü bir kültür birikimi sağlayamazsınız. Anlattıklarınız bir kulaktan girip öteki kulaktan çıkar. 1. Soruda verdiğim cevaba bir daha bakın lütfen. Eğer 5-10 yaş arasında çocuk “Dünyayı ölçen adam” masalını okumamışsa ya da dinlememişse ileriki yaşlarda Ebu Reyhan el-Biruni’yi hakkıyla yerli yerine oturtamayacaktır.

M.D.: Masal kullanmanın çocukların gelişiminde önemli katkıları olduğunu söylediniz. Fakat masal kullanımının zararlı olduğu, var olmayan şeylerin anlatımının çocuklara olumsuz etki edeceği konusunda bazı görüşler var. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Yücel Feyzioğlu: Bu Jan JakRusso’nun (Jean Jacques Rousseau) 250 yıl önce “Emil” adlı kitabında öne sürdüğü bir görüştür. Yanlıştır. Çünkü o zaman masal araştırma ve analizleri yapılmamıştı. Russo bugün yaşasaydı benden çok masalı savunurdu. Hâlâ Russo’nun o görüşünün doğru olduğunu sananlar var. Çoğu da kulaktan dolmadır, nereye dayandığını bilmez ve bence tartışmaya bile değmez. Fidan dikiyorsunuz, gübre vermiyorsunuz, su vermiyorsunuz, yabani otları çevresinden temizlemiyorsunuz o fidan büyür mü? Masalın böyle bir işlevi var. Ha, devli, cinli, ejderhalı, cadılı masalları zararlı bulanlar var. Bence o da zararlı değil, masal kahramanı bir ejderhayla boğuşarak onu yenilgiye uğratır, böylece çocuğa mücadele edersen kazanırsın bilincini aşılıyor. Ama çocukların yaşına göre seviye masalları seçmek gerekir. O seviye masallarının listesini de ben “Masallar Bize Ne Anlatır?” da yayınladım.

M.D.: Masal konusunda öğretmenlere ve anne-babaya tavsiyeleriniz nelerdir?

Yücel Feyzioğlu: Masal öğrensinler, ya da akşam yemeğinden sonra ya da derste her gün masal kitabından çocuklarına veya öğrencilerine birer masal okusunlar. Aralarındaki bağın güçlendiğini, çocukların daha iyi öğrendiğini görecekler… Ben başarılı bir öğretmen değildim ama bu masal anlatma eylemini hem çocuklarıma hem de öğrencilerime devamlı uyguladım. Sonuç çok iyidir. Bir örnek “Keloğlan ile Kartal Abi” kitabımı hepsine anlatırdım. Keloğlan uzaktaki babasını bulmak için eşeğini köyde bırakıp Kartal Abi’nin sırtında yola çıkar… Maceralar sonunda babasına ulaşır… Bu masallarla büyüyenlerden uzay ve uçak mühendisleri olan çocuklar çıktı. Ayrıca o yıllarda benim öğrencim olanlar çok iyi mesleklere ulaştılar, gelirleri de diğer çocukların çok üstünde. Kültürleri iyi, saygın konumdalar.

M.D.: Her çocuğun mutlaka okuması gereken tek bir masal olsa sizce bu masal hangi masal olmalıdır?

Yücel Feyzioğlu: Tek bir masalla çocuk büyütülmez der, yeni masallar üretirdim.

M.D.: “Masal Dede” olarak tanınıyorsunuz. Peki, size masal anlatmayı kim öğretti?

Yücel Feyzioğlu: Babam ve çevrem. Babam iyi bir anlatıcıydı. Köyümüzde de Nağıl Nene vardı, Hanım Sultan Nene. Yaylada da o anlatırdı. Babam çocuklarını mutlaka okutmak istiyordu. Zaman buldukça, menkıbeleri, halk hikâyelerini, destanları okuyan bir insandı. Kerem ile Aslı’nın, Kaçak Nebi’nin, Gülendam`ın yanı sıra birçok masalı ezbere bilir, keyfi yerindeyse tatlı bir dille anlatırdı. Hali vakti yerinde bir insandı, evinin kapısı, gelip geçen her misafire açık olur, yemekler kalabalık bir şekilde yenirdi. Uzun kış gecelerinde arkadaşları gelir, halk hikâyeleri, masallar anlatılır, sırayla romanlar okunur, “arkası yarın” deyip tekrar buluşulurdu… 1950’li yıllar, daha radyo yaygınlaşmamıştı, televizyon yoktu. Kış günlerinde toy-düğün başlar, gelin başka köye gidecek, ya da başka köyden gelecek ise, iki köy buluşur, gelenler konuk edilir, âşıklar günlerce büyüklere halk hikâyeleri anlatır, türküler birlikte söylenirdi. Köylerden günlerce davul zurna sesi duyulur, kız erkek ayırmadan gençler birlikte halay tutar, diz kırıp oynarlardı. Ben daha çok âşık meclislerini tercih eder, anlatılanları merakla dinlerdim…

Yaz aylarında ise hayvan sürüleriyle yaylaya göçülürdü, lacivert gökyüzünün yıldızlı gecelerinde nağıl (masal) nenelerin, anlattığı masallar keyifle, merakla dinlenirdi.

İşte bu ortamda büyüdüm.

M.D.: Kars masallarından birkaç örnek verebilir misiniz?

Yücel Feyzioğlu: “Ayıkulak” adlı kitabımda yayımladığım masalların hepsi Kars masallarıdır. İçinde Ayıkulak, Ceyhun’un Masalı, Usta Nezer, Çil Madyan, Cırttan ile Dev, Melik Memet gibi klasikleşmiş masallarımız var. Türk Dünyasında da anlatılırlar.

“Ceyhun’un Nağılı (Masalı)” babamın bize sık sık anlattığı bir masaldı:

Kardeşlerimin ve benim hayatımızda derin izler bırakan bu masalı babam neden sık sık anlatırdı? Olgunluğa vardığımda bunun farkına vardım. Önce masalı özetleyeyim. Sonra neyin farkına vardığımı söyleyeyim.  Şöyle bir girişle başlıyor masal:

“Dereden sen gel, tepeden ben, dağları sen aş, çayları ben, kardeşini sen sev, bacımı ben, derdini sen çek, nazını ben… Kavalı sen çal, sazı ben, Temirağayı sen oyna, Şeyh Şamili ben, kışa sen dayan yaza ben, Ceyhun’a sen yardım et, anasına ben…

…Ceyhun’un babası çok hastanıp oğlunu yanına çağırmış: “Çocuksun, daha deneyimin yok oğul. Önüne iyi kötü insanlar çıkacak. Dilerim kötü insanlardan uzak durup, kötü işlerle uğraşmazsın.”

“Tamam baba, söz,” demiş Ceyhun.

“Ola ki dediklerimi unutup, bir gün kumara başlarsın; dilerim baş kumarcıyla oynarsın.”

“Baş üstüne baba!”

“Ola ki bir gün yoksul duruma düşüp, evi satışa çıkaracak olursun; dilerim önce evin çevresine bir avlu duvarı ördürüp sonra evi satarsın. ”

“Hayhay baba!”

“Ola ki ticaret yapmak isteyip, işi bilmezsin; dilerim yedi yolun ağzına gidip, ilk rastladığın yaşlı kişiyi kendine rehber seçersin.”

Oğlu dışarı çıkınca adam karısını yanına çağırmış:

“Gönlümün sarayı kadınım, muhabbetlim, evin şu köşesinde toprağa altın gömmüştüm,” demiş. “Dara düşerseniz işinize yarayacak.”

Yaşlı baba vasiyetini tamamladıktan kısa bir süre sonra ölmüş. Ceyhun çocuk yaşta yetim kalmış, çok geçmeden yaşıtları çevresini sarmış, kumarın asaletini anlatmaya başlamışlar. Ceyhun önce direnmiş, sonra kumar oynamaya karar vermiş. Babasının vasiyeti aklına gelmiş…”

Bundan sonra masal ilginçleşmeye başlıyor. Baş kumarcıyı bulur. Adam bir fırında çalışmaktadır. İşi, fırını yakıp küllerini temizlemek. Paçasında pantolonu bile yoktur. Ceyhun babasının vasiyetiyle geldiğini ve kendisiyle kumar oynamak istediğini söyler. “Tamam” der adam, “at bakalım zarlarını!” Ceyhun zarları uzağa atar, baş kumarcı kaç attığını bilir. Damın üstüne atar, gene bilir. Nereye atsa bilir. Ceyhun hayranlıkla: “Demek sen kumarda hep kazanıyorsun, zenginsin değil mi, bu fırın senin mi?” diye sorar. Baş kumarcı: “Paçanda neden pantolon yok diye sorsana!” der. “Neden?” der Ceyhun. “Çünkü her şeyimi kumarda yitirdim, burada işçiyim.”

Ceyhun o anda kumardan vaz geçer. Bir gün evi satma sevdasına düşer, çevresine bir duvar ördürmeye başlar ve işin ne kadar emek istediğini, zahmetli ve masraflı olduğunu bizzat görür, eve daha da sahiplenir.

Ticarete atılmak ister, kervanın önüne çok yaşlı bir insan çıkar, onu küçümser. İkinci, üçüncü gün yine aynı insanla karşılaşır. Onu yanına almak zorunda kalır. Yaşlı insan Ceyhun’u kolayca haydutlardan kurtarır, ticarette başarıya ulaşmasını sağlar. Ceyhun yaşlı adamı artık küçümsemez, elini öper, ona saygıda kusur etmez…

Gelenek ve töreleri bu şekilde çocuklara aktarmak en etkili yöntemlerden biridir. On kardeşiz, babamın yarattığı bu masal terbiyesiyle pişpirik oynamayı bile hiç birimiz öğrenmedik, ilgi de duymadık.

M.D.: Güzel ve keyifli bir sohbet oldu, vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

Yücel Feyzioğlu: Ben de teşekkür ederim.

***

Yücel Feyzioğlu’na bir kez daha bana vakit ayırdığı için teşekkür etmek istiyorum. Masal ve masalların çocuklar için önemini bizlere bir kez daha hatırlattı. Masalların ne denli kıymetli olduğunu, çocuk eğitiminde masal kullanmanın önemini bizlere aktardı. “Masallar bize ne anlatır?” adlı kitabında da belirttiği gibi eğitimciler ve aileler masalların gücünden faydalanmalıdırlar. Masallar çocukların eğitiminde kullanıldığı gibi birer kültür taşıyıcısıdır da.

Gökten üç elma düşmüş, biri Yücel Feyzioğlu’na, biri Mükremin Durmuş’a, biri de siz okuyucularımıza.

Mükremin Durmuş

 

 


[1]“Yartı Kulak” Yücel Feyzioğlu, Doğubatı Yayınları

[2]“Adapa”Yücel Feyzioğlu, Doğubatı Yayınları

Bir Ahıska Masalı: Analık

Ahıska Türklerinin Sözlü Halk Anlatıları

Anonim halk edebiyatının en güzel mahsullerinden biri masallardır. Bu mahsuller, insanoğlunun yaratılışıyla birlikte ortaya çıkıp günümüze kadar ulaşır ve sözlü halk ürünleri arasında önemli bire sahip olur. Dilden dile, nesilden nesile aktarılan bu ürünlerin ilk sahibi zamanla unutulmuş ve halkın ortak malı olmuştur.

Masalların kaynağı olarak coğrafyayı, kültür ve dini temel olarak ele almak doğru değildir. Bazı masalların kaynaklarını belirli yöntemlerle tespit etmek mümkündür, ancak masalların değişmeye yatkın olan yapısı, her an değişebilme özelliğine sahiptir. Bir masalda görülen unsur veya unsurlar kolaylıkla onu terk edip başka bir masala geçebilir. Bu sebeple masallarda Hindistan’ın olduğu kadar, Babil’den İran’a, Yunanistan’dan Mısır’a, Anadolu’ya kadar her coğrafyanın ve kültürün izleri yer almaktadır (Sakaoğlu 1999: 9).

Ahıska Türkleri de diğer Türk boyları gibi yüzlerce yıllık tarihî gelişim süreci içerisinde masalları bulundukları coğrafyalarda yaşatmakta, diğer Türk boylarının anlattıkları versiyonlardan etkilenerek yeni versiyonlarıyla dile getirmektedirler. Ancak Ahıskalılar tarafından anlatılan masalların arasında Ahıska bölgesinde ortaya çıkan ve sadece Ahsıkalılara has olan masallar da yer almaktadır.

Ahıskalılar tarafından anlatılan masallarda, diğer toplumlara ait masallarda olduğu gibi, toplumun yaşayışları, düşünceleri, arzuları ve inanışları ile ilgili pek çok bilgi yer almaktadır. Çocuklar için bir eğlence konusu olan, eğitici ve öğretici bir rol üstlenme açısından son derece önemli olan bu masallar, Ahıska halkının geçim kaynağından, din, dil, üslûp ve ahlâkî özelliklerine kadar bütün kültür değerlerini aksettirmektedirler.

Masallar nesirle söylenmiş, tamamıyla hayal ürünü, gerçekle ilgisiz ve anlattıklarında inandırıcılık gayesi olmayan kısa bir anlatı türüdür. Ancak, masalın sadece “olağanüstü” olayları konu eden bir anlatı türü olduğunu iddia etmek de doğru değildir. İnsan hayatında doğum öncesinden, ölüm ve sonrasına kadar gelişen olayları ihtiva eden sözlü edebî türler içerisinde yer alan masalı, zamanın romanı veya hikâyesi olarak değerlendirmek de mümkündür. Bu yazıda yer alan masal, içerik bakımından gerçeğe yakın bir olay üzerine kurgulanmıştır. Didaktik yönüyle dinleyiciye açık bir mesaj verme mahiyetindedir.

 Analık (Ögey ana)

Bir varimiş, bir yoğimiş. Bir kövde bir qari qoca yaşiyėrmiş. Onlar çox ėyi yaşiyėrmişler, birbirine çox mėxribanimişler. Bu qari qocanın üç qızi olıyėr. Bu qızlara ėle terbiye vėriyėrler, ėle baxiyėrler ki biri birinden axılli, gözel. Biri yėddi yaşında, biri bėş, biri de üç yaşındadur. Ne oldiyse bu qızların anasi hesteleniyėr. Ėyleşemiyėr de reemete gėdiyer.

Ölduxtan sora bu qızlar babasıynen qalıyėr. Adam derde düşiyėr. Ne ėdecağıni bilmiyėr. İşe gėtse qızlara baxan yox, evde otursa onlara etmek getüren yox. Şindi ne ėtsin? Perişan olıyėr. Şönnük de baxiyėr ki bu adamın hali xarap diyėrler ki bu adami evlendurmax lazım. Adama söyliyėrler. Adam da diyėr ki: “Oki evlensem analuxlari bunlara ėyi baxmaz. Hėç olur mi?” Şönnik diyėr ki: “Başxa ne ėdebilürsün ki. Analuxlari hom acından öldürmiyacax çocuxlari.” 

Adam çox düşüniyėr, evlenmeye razılux vėriyėr. Şönnük aldi buni evlendürdi. Adam qarıyi almiş, evine getürmiş. Birez vaxıt geçmiş, bu analux o adamın çox hazėttuği qızlarıni hor görmeye başlamiş. Köti tavranmaya başlamişı. Ne etmek vėriyėr ne düzenli yaturiyėr, yuxusuz bıraxiyėr. Gün gelėr onlari savuxta bıraxıyėr, gün gelėr bunnari qapida bıraxıyėr. O körpe çocuxlara o işi gördüriyėr bu işi gördüriyėr. Onlara eziyet vėrėr, hėrslenende de onlari dögiyėr.

Adam da bunlari göriyėr. Qarısına diyėr ki “Yazuxtur. Ėtme, ėyleme. Çocuxtur onlar.” Qarının adama da hėrsi çıxiyėr. Buna da köti tavraniyėr. Adamın daa da sesi çixmiyėr. Oturiyėr, qızlarıynen barabar ağlıyėr. Qızlari da babalarıni ėle görende, yanına oturiyėr, ona sarıliyėr, onıynen barabar ağlıyėrler.   

Günler bele gėçiyėr. Bir gün bu illet qari adama diyėr ki: “Bu evde ya ben olurum ya çocuxlar.” Adam qariya yalvariyėr. Diyėr ki: “Etme, ėyleme. Bu çocuxlari dişeriye mi atėm?” Qari sözünden gėri dönmiyėr. Evi de sahaplandi, evin böyügi oldi.

Günler geçiyėr. Adam çocuxlarına qıyışamiyėr. Qari çocuxlari aç susuz bıraxiyėr. Adam da gėceleri qızlarıni gizliceme uyanduriyėr, onlara etmek vėriyėr. Bir zaman gėçiyėr. Bir gėce qari uyaniyėr. Baxiyėr ki adam qızlarine etmek vėriyėr. Hėrsi çıxıyėr. Çocuxlari dögiyėr, etmekleri de elinden alıyėr. Adam da çocuxlari qarınin elinden qurtaramiyėr, qorxusundan bir şėy diyemiyėr. Qari adama diyėr ki “Al bu çocuxlari, nėreye götürėrsen götür, bırax. Bir daa gözüm görmesin onlari. Sora da gel burda yaşa. Yoxsam sen de gėdersin bu evden.”

Adam baxiyėr ki qari sözünden dönmeyacax. Oturmiş, qara qara düşünmeye başlamiş. Gendi gendine meslehet ėdėr: “Şindi ben bu çocuxlari qapiya atarsam, bunlar tek başına sahapsız ne ėdecaxlar? Pėrişan olacaxlar. Açluxtan, hestelüxtan ölecaxlar. Ben bunlari alėm de bir yėre götürėm de bıraxėm. Gizliceme bunlara baxarim.”

Gėce yarısi gizliceme qaxėr, gėdėr meşelüğa. Orada bir armut ağaci var. Armut ağacının dibinde bir quyi eşiyėr, üstüni de qorliyėr. Sora gėdėr eve, birez etmek aliyėr. Qızlara da diyėr ki: “Qızlarımcan, qaxın gedax ta birez meşalüxta gezax. Orda birez o yani bu yani qaçar oynarsız. Orada bir armut ağaci vardur. Ben ağaci birez yırğalıyėm, siz de armut döşürürsüz.” Qızlar hazėde hazėde babanın pėşine düşiyėr, mėşalüğa gėdiyėrler.   

Geliyėrler mėşalüğa. Adam çıxiyėr armut ağacının tallarına. Başlıyėr ağaci yırğalamaya. Qızlara da bağırıyėr, diyėr ki: “Qızlarımcan, hele qaçın o yani bu yani de armutlari döşürün. Görėm hele kim daa çox döşürecax. Qızlar da hazėde hazėde ağacın edrafında qaçmaya, armut döşürmeye başladiler. Quyinin oraya qaçanda üçi de quyinin dibine düşiyėr. Oki düşiyėrler, başliyėrler babaya yarvalmaya: “Baba, bizi buradan qurtar. Bizi burada mundar bıraxmiyasın.” Babalari de ağaçtan iniyėr, diyėr ki “Qızlarımcan, ben sizi buradan nasıl çıxardėm? Eve gėdėm, ip alėm de gelėm. Sizi de qurtarėm. Siz sükütçeme oturun, qorxmayın.” Qızlar razılux vėrėr. Baba da torbasındaki etmekleri, yere düşen armutlari quyinin dibine atėr ki qızlar acından ölmesin. Çıxėr de ağlıya ağlıya evine gėdėr.

Adam eve gelende qari baxti ki çocuxlar yanında yoxtur. Hazėtti. Adam da qarısının qorxusundan daa da gėdemedi o mėşelüğa. Çocuxlar orada yalağuz qaliyėrler.

Üç gün gėçti. Babalari qızlari qurtarmaya gėtmemiş. Çocuxlarin elindeki etmek te armutlar da qurtulmiş. Aç qalmişler. Ağnamişler ki babalari onlari bıraxmiş. Ağlamaya başlamişler. Yėddi yaşındaki böyük bacilari ikisini de qoltuxlarin altına almiş de üçü de ağlaşmişler. Sora en küçügi oturmiş de tırnağiynen torpaği qazımaya başlamiş. Birez ki eşimiş, birden o delükten bir işıx çıxmiş. Şaşurmiş. Birez gene ki qazımiş, baxmiş ki işıx birez çoğalmiş. Bacilarine seslenmiş. Dėmiş ki hele bir baxın, burada işıx görüniyėr.” Bacısi baxmiş ki gėrçekten işıx görünmiş. Başlamişler tuvari tırnağıynen qazımaya. Delügi birez böyükletmişler. Bir de ne görsünler. Meger orasi padişahın atlarının yėriymiş. Orada padişahın atlari bağli turiyėrmiş, kişmiş yiyėrmişler. Atların ögüne kişmiş tökiyėrler, atlar da oni yiyėrmiş. Ėleki atların heppisi tavliymiş.

Bu baciler hangi atın ögünde delügi ki eşimişler, delükten elini içeri soxiyėr, oradan atın kişmişini alėr yiyėrler. Gün gėçėr qızlar atın kişmişini alėr yiyėrler, ėleyken gendilerini ölmaxtan qurtariyėrler. Orada olan atların heppisi tavlaniyėr, hangisinin ki ögünden kişmişi aliyėrler, o at gün gėçiyėr de cani çıxıyėr.  Kişmişin heppisini at degül de qızlar yiyėr.

Bir gün padişah geliyėr göriyėr ki at arıxlanmiş, ayaxta turamiyėr. Düşüniyėr ki bu ata ne olıyėr? Sėyise tanışiyėr: “Bu niye ėle arıxlandi? Heste midür?” Sėyis diyėr ki: “Yox. Heste degül. Mal doxtoruna da gösterdux. Bir şėyisi yoxtur. Yėmini de vėriyėrux, yiyėr. Öbür atlara bir vėriyėrux, buna iki vėriyėrux. Niye arıxlandi, bilmiyėrux.”  

Padişax sėyise diyėr ki: “Hele bir yėm getürün, görėm. Yiyėr mi, yėmiyėr mi?” Ata yėm getüriyėrler. At ėle iştaxli iştaxli yiyėr ki. Padişax deli oliyėr. Qanamiyėr ki bu at niye bėle arıxlanmiş. Sėyise diyėr ki: “Hele bu atin yanında bir gözekleyin de baxın ki ne oliyėr.” Padişax çıxiyėr, gėdiyėr.

Sėyis gėce bu atın başında qaraullux ėdiyėr. Atların yėmlerini vėrėr, bu atın ögüne de tökiyėr. Birden göriyėr ki tuvardan bir küçük el göründi. Sükütçeme baxti. El kişmişi avuçlamiş, delükten içeri götürmiş. Bir baxmiş ki öbür elden birez daa küçükçeme bir el delükten görünmiş. O el de kişmişi avuçlamiş de delükten içeri götürmiş. Bu elin ardından da daha küçük üçüncü el görünmiş, kişmişi avuçlamiş de götüriyėrmiş. Sėyis ağnamiş ki burada kismeler vardur. Üçünci eli yaxalamiş. Dėmiş ki: “Kimsiz? Nesiz? Bunda ne ėdersiz? İn misiz, cin misiz?” Böyük bacılari demiş ki: “Yox. Biz üç baciyux. Bizi bu quyiye babamız biraxmiş de gėtmiş. Biz de bu quyiden çıxamiyėrux. Ac susuz qaldux. Bu kişmişi yiyėrux ki ölmiyax.”

Sėyis qaxmiş, gėtmiş padişaxın yanına. Padişaxa dėmiş ki: “Padişah’ım sağ olsun. Hele sen beniynen gel.” Padişah qaxmiş, atların turduği yėre gėtmiş. Tuvarın yanına gelende sėyis padişaha dėmiş ki : “Padişah’ım, atın ögündeki kişmişi bunlar yiyėrmiş de oniçün at bele arıx qalmiş.”

Delügi böyütmişler, qızlari çıxartmişler. Bir baxmişler ki qızlar birbirinden gözelmiş. Padişax qızlara tanışmiş: “Kimsiz? Nėrelisiz? Babaz kimdür?” Qızlar bir tek babalarınin adıni biliyėrlermiş. Başxa bir şėy de bilmiyėrlermiş. Ne yaşaduği yėri biliyėrler ne ölmiş analarınin adıni hatırliyėrlermiş ne de kismeyi. Padişax almiş qızlari, götürmiş sarayına. Buyrux vermiş ki qızlari çimdürsünler, paqlasınlar. Qızlari götürmişler hamama. Çimdürmişler, saçıni, başıni taramişler. Teze teze üst gėydürmişler. Baxmişler ki qızlar daa da gözel çıxmiş.

Bunlar başlamişler padişahın sarayında yaşamaya. Yėmeleri, içmeleri hėç eskük olmiyėr. Qızlara ėyi tavraniyėrler. Hamma qızlar gene de bir araya gelende birbirine sarıliyėr, ağlaşiyėrlermiş. Padişax tanışiyėr ki: “Niye ağlaşiyėrsiz? Biz size ėyi baxmiyėr miyux?” Böyük qız da diyėr ki: “Bizim babamız varidi. Babamız da biziçün şindi ağliyėr. Anamız varidi. O da öldi. Analuğumuz geldi, bizi evimizde iştemedi. Oniçün babamız bizi quyiya atmiş. Babamız bizi bıraxmax iştemiyėrdi. Hamma analuğumiz oni mecbur biraxmiş ki bizden qurtulsun. Bizim babamıza yüregimiz yaniyėr. Şindi babamız da bizi ariyėr türer de bulamiyėr.”

Padişah olannari ağnadı. Qızlara cani yandi. Dört terefe adamlari yolladı ki adami bulsunlar, kimin ki üç qızi yitmiş. Adamlar dört terefe gėtmiş, qızların babasıni aramişler. Şönnüge tanışmişler. Tuyan olmamiş. Sonra bir adama rast gelmişler. O demiş ki filan adamın üç qızi yitmiş de bulamamişler. Padişahın adamlari gėtmiş o adami bulmişler. Adama tanışmişler: “Senin qızların var miydi?” Adam, başıni ögüne egmiş, dėmiş ki: “Varidi.” Padşahın adamlari tanışmış: “Nėrededür qızlar?” Qızların babasi dėmiş ki: “Ne bilėm. Yittiler. Bulamiyėrim. Evden üçi de çıxmiş, gėtmişler. Daa da gören olmamiş.” 

Adamlar qızın babasıni almiş, padişahın yanına getürmişler. Oki qapi açılmiş de qızlar içeri girmişler, babalari gözlerine inanamamiş. Qızlar babalarıni görmişler, qaçmiş boynuna sarılmişler, ağlaşmaya başlamişler. Adam da yalan söyleduği için pişman olmiş. Padişaha olanlari ağnatmış. Dėmiş ki: “Biz zoriynen gėçiniyėrdux. Qarım çocuxlari iştemedi. Rahat bir gün bırahmadi. Ben de bahtım ki ėle olmiyėr, aldım qızlari götürdüm mėşeluğa da orada quyinin içinde onlari bırahtım.” Qızlar da dėmiş ki: “Babamız bizi çox hazėdėrdi. Bizi bıraxmax iştemiyėrdi. Bizi sükütçeme seviyėrdi. Bize gizliceme etmek de yėdüriyėrdi. Hamma analuğumuz bizi iştemedi. Bizi dögiyėrdi. Oniçün babamız bizi quyiye bıraxmiş.”

Padişah baxmiş ki bu qızlar babalarıni çox seviyėrler. Ėyi, terbiyeli qızlardur. Almiş bunlardan birini qardaşiynen evlendürmiş, birini oğluynen evlendürmiş, birini qardaşınin oğluynen evlendürmiş. Qızlar heppisi behtli olmiş, muradına ėrmişler. Padişah babalarıni de yanıne almiş, o da qızların yanında sarayda yaşamaya başlamiş. Analuği de oralardan sürgün etmiş.

(Not: Bu masal, 2012 yılında 84 yaşındaki Ahıskalı Fatma Macidova’dan derlenmiştir.)

Kaynak:

Sakaoğlu, S. (1999). Masal Araştırmaları. Ankara: Akçağ Yayınları.

Kendini Eken Tarla

Posof ilçesinin Uğurca Köyünde doğdum ve on sekiz yaşıma kadar köyde kaldım. Bu süre içerisinde büyüklerimden öğrendiğim çoğu şey hayatımın diğer bölümü için fazlasıyla ışık tutup yol gösterecekti. İyilik yapmak, büyüklere ve insanlara saygılı olmak, çalışkan olmak, merhametli olmak hep yerleşmiştir içime, o günlerden.

Ailede saygı çok önemliydi. Büyükler konuşurken biz pür dikkat dinlerdik. Söze karışmadığımız gibi soru sordukları zaman bile utana sıkıla cevap verirdik.

Eskilerin terbiye yöntemi de farklıydı. En azından bizde öyleydi. “Şöyle yap, böyle yap.” gibi sözlerle değil de uygulamalı eğitiyorlardı bizi. Örneğin, çalışmanın önemi mi anlatılacak, bir hikâye anlatılır içinde çalışmanın iyiliği mesajını verirlerdi. Bir atasözü söylerler saygıyı mesaj verirlerdi. Ya da bunun gibi birçok mesaj da davranışlarla verilirdi…

Bir gün hiç unutmam, dar vakitti. Hava dolmuş, kara bulutlar gökyüzünü kapatmıştı. Şimşek ve gök gürültüsü o kadar korkutucuydu ki anlatamam. Yağmur iri iri atmaya başladı. Biz hasırda serili tahılları topladık, zor bela ambar aralığına attık. Bir de baktım ki annem koşturdu komşumuzun bacasında sarılı tezeklerini topluyor. Bana fizzahlandı: Yetiş ki kadının tezekleri ıslanacak. Topladık komşunun evinin daldasına yığdık. Orda da insanların birbirlerine karşılıksız yardımlaşmasını öğrenmiş oldum. Dedim ya uygulamalı eğitip öğretirlerdi.

Çalışmak çok önemlidir. Hele de köyde yaşıyorsan. Baharın işi ayrıdır. Yazın işi ayrı, güzün işi ayrı. Allah için Posoflu da çalışırdı yaz kış.  Bir Posof atasözü der ki, “Çalış kulum verem rızkın.” Çalışmak önemliydi ama helalinden çalışmak! İşin hakkını vermek gerek. Öyle çalışıyormuş gibi yapılmaz, kendimize kıyardık, kıyışıklıydık.

Annemin bizlere hep söylediği, “Oğuul halalından çalışın. Kimsenin haramına el uzatmayın. Haramın başı dağ gibi dibi kıl gibidir. O dağ o kılın üstünde durur mu?” derdi hep. “Çalışanı Allah da sever kul da…”

Bazen eringenliğimiz tutardı.

Özellikle tarla çayır zamanı…

Bizim bir tarla vardı çok büyüktü. Ekilmesi de biçilmesi de yığılması da zordu. Söylenir dururduk, ekmeyin bu tarlayı diye… Annem derdi, “Oğul şükür edin ki tarlaz çayırız var da çalişiyersiz.”

Bir gün yine bu durum konuşulurken annem bir kıssa anlattı. Ona da babası anlatmış. Dedemin güzel sohbetleri olurdu. Onu dinler gibi dinledim. Öyle anlatırdı ki sanki gerçekten öyle olduğuna inanırdı.

“Fakir bir adamın baharda tarlayı ekmesi için buğday tohumu kalmamış. Kışın aç kalmamak için mecburen tohumluk buğdayı da kullanmışlar.

Nisan ayı gelmiş herkes tarlasını koşuyor ekiyor koşturup duruyor. Bizim fakir adam kimseden buğday istemeye de utanıyor. Nasıl istesin herkes kıt kanaat geçiniyormuş zaten eskiden.
Herkes bahar kerobasını yaparken bizim fakir adam boş boş durmaktan utanıyor. El elaleme karşı ayıp demesinler diye bir çift öküzü ile gidip tarlasını koşuyor. Yani ki o da tarlasını ekti diye bilsin millet!

Tarlayı koşuyor ama tohum yok bir şey yok. El aleme karşı karaltıyor tarlayı dönüyor eve. O günden sonra da bir daha uğramıyor tarlaya…

Biçin zamanı geliyor herkes tarlasını biçmeye başlıyor. Gelen giden bizim fakir adama, “Yahu, tarla olmuş artık yanıyor neyi bekliyersin, biçsene! Yazık günah değil mi tahıllara?” deseler de bizim fakir adam onunla dalga geçtiklerini sanıyor.

Her gelen aynı şeyi söyleyince adam diyor ki gidip gezeyim şu tarlayı…

Tarlaya gittiğinde ne görsün! Öyle bir başak vermiş ki tarla, adam gözlerine inanamamış.

Sevinçle eve geliyor gördüklerini hanımına anlatıyor. Allah’ım sana şükürler olsun diyor, tırpanı alıp tarlasını biçmeye gidiyor.”

 

Annem yine kıssa içinde bize söyleyeceğini söylemişti.

Bu kıssayı küçükken dinlemiştim. Geçen gün kendi kendime eskileri düşünürken aklıma bu kıssa geldi. Büyüklerimiz bize ne anlatmak istemişti acaba bunu söylerken?

Başka mesel ve hikayeler de geldi aklıma. Meğer ne çok şey anlatmışlar…

Masallar Küçükler İçin mi?

Masallar çocuklar uyusun, büyükler de uyansın diye anlatılır, yazılır.

Müjdat Gezen

Çocuklara terbiye vermenize gerek yok, zaten size benzeyecekler.

 Kendinizi terbiye edin…

İngiliz atasözü

 

Yazar öğretmen değil, kitap aracılığıyla çocuğa hiçbir şey öğretme zorunluluğu yoktur. Bunu çok değerli hocamın sayesinde anladım. Ne yazık ki bize bunu okulda söylemiyor ve ne yazık ki anne babamız bize masalları anlatırken bunu söylemiyorlar. Evet, orada kahramanlar var ve bir takım bir şey başarmış oluyorlar fakat sen de başarılı olabilirsin kendince. Oysa başarı, mutluluk, özgürlük gibi tanımlarının herkese göre bin türlü hal alabildiğini ima ederek bizim anlamamızı sağlayabilirler.

Çocuklar için masalların nasıl bir görev üstlendiğini Doç. Dr. Necdet Neydim’in söyleşisinden yararlanarak öğrendim. Masalların aslında küçükler için yazılmadığını çoktan aklımda sorguluyordum.  Düşündükçe şunun farkına vardım; yetişkinler kendileri yaşamak istediği dünyayı masal şeklinde çocuklara anlatırlar. Adaletli kral olduğu, güzeller güzeli prensesler ve prensle evlenenler, ihtiyacı olanlara yardım etmeler, korkusuzca kendi benliğini yaşatıyor olmaları. Aslında bu, siz çocuğunuzu kelimelerden yaptığınız kafese oturtmadığınız müddetçe, zaten yapacağı şeyler, zaten siz bunu yaparsanız o da aynısını yapar. Velilerimiz sürekli bize öyle dünyadan küçükken bahseder, haliyle sen büyüdüğün zaman doğru olmaya çalışırsın, tabi senin masalın (yaşadığın çevre) çerçevesinde doğru olan şeyleri. Doğru olanı düşünmeye, yapmaya,  hayal etmeye.   Yalnız gerçek dünya, büyüklerin elinde olan dünya hiç de öyle değilmiş. Küçük çocuk büyüyor, büyük çocuk oluyor. Ben hep şuna inanırım herkesin içinde her zaman yaşıyor o küçük yaramaz çocuk, fakat sorun derin bilinçaltımıza onu biz gömdük. Herkes tarafından bilinen gerçeklerden birisi de bir insanın yaşadığı birçok sorunun çocukluktan geliyor olmasıdır.

Masalların birçok çeşidi var. Halk bilimiyle ilgilenen olsun veya olmasın, herkes bilir ki olağanüstü masallar var, hayvanlar hakkında olanlar var, güldüren, bir de zincirleme olanlar var. Genellikle masalları alırken bu ölçütlere göre seçerler. Fakat kimse o masalların söylendiği, yazıldığı coğrafi yere nedense bakmıyor. O masalların ne amaçla ve kimin için yazıldığına da dikkat etmek istemiyor. Doç. Dr. Necdet Neydim’in söyleşisinden bir kısmı sizinle paylaşmak istiyorum “Masal çocuğa yazılmamıştır, özgün halini ele aldığımız zaman, feodal toplumu düşünürsek, feodal toplumda masallar, destanlar, hikâyeler veya daha da eskiye gidersek mitolojik metinler çocuğa anlatılmamıştır. Yetişkinlerin yaşamsal deneyimlerinin, kaygılarının, korkularının, umutlarının anlatıldığı metinlerdir onlar. Yani insanlar korkularını mitolojik olaylarla yansıtırlar, umutlarını destanların içine yerleştirirler. Sonuçta destan, büyük bir zaferi çağırır, onun beklentisini yaratır. Masallarda bunların yanında insanların gelenekleri, kültürleri masalların içerisine yedirilerek anlatılır, bu büyükler içindir”. Demek ki masalların altında bir özgün kültür yatıyor. Türk’ü Türk, Alman’ı Alman yapan onun bilincinin temelinde yatan şeydir. Doğaya karşı davranış olsun, insan ilişkileri olsun bunların hepsi önemli değil mi?

Bu yazıyı yazmadan önce tekrar bizim klasik varsaydığımız masalları gözden geçirdim ve korktum. Bunları çocukken nasıl okuduğumuzu, bize neden bunları okutturduklarını anlamadım. Sonra ise Türk masallarını okudum, orada da her masalda olduğu gibi öldürmek, ihanet etmek, hırsızlık yapmak gibi olaylar var, nedense onlar bana dehşet saçıcı gelmedi. Tabi okuduğumuz masalların hepsi kendince değişiklik gösterebilirler.  Gözlemimin ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum ama batı tarafındaki masallarda kan bağı olan kardeşlerin güçlü kuvvetli olduğunu, Türk masallarında ise kardeşler arasındaki bağdan ziyade velilerin çocuklarına (bazen diğerlerinden çok sevdiği ) düşkünlüğü yansıtılır.  Belki de o yüzden bizde anne babalar çocuklarından zor ayırılıyorlar.

Masallarla ilgili okuduğum makalesinde “çocukların masalları okurken, dinlerken hayatta zorlukların olduğunu ve onlarla nasıl baş edildiğini” öğrettiğini söylüyor. Bunu okuduğum an aklıma Mark Twain’in sözü aklıma geldi. “O işin başarılmasının imkânsız olduğunu bilmedikleri için başardılar”. Siz konuşmaya bile bilmeyen bir çocuğa sen yürümeye bilmiyorsun deseniz bile o ister istemez yürüyecek çünkü bu zaten onun potansiyelinde var. Ona benzer süreçleri de parmaklarını çekmecelerde sıkıştırmaktan başla sizin ona öğrettiğiniz rakamlar ve kelimelere kadar kendi beyin içinde kendisi çözüyor o mekanizmaları. En büyük sorun ise çocuk konuşmaya başladıktan sonra başlıyor. “Hayır”, “olmaz”, ”yapma” diyerek çocuk daha bir şey yapmadan yaptığı eylemin soncuyla uyarıyorlar. Tabi söyledikleri doğru olabilir ama onların kişiliklerinden, onların geliştirdikleri becerileri sonucunda elde ettikleri bir sonuçtur. Her zaman olduğu gibi, anne ve babalar çocukları yetiştirirken kendilerine benzeterek (bazen bu onların iradesi dışında olsa da) büyüttükleri için yaşadıkları tecrübelerin sonucunda onların çocukları “annem babam doğru söylemiştiler” kanaatine varıyorlar.

Onların söylediklerin dışında bir şey yaptığı zamanda kendilerini kötü hissederler. Bu yaptıkları şey iyi veya kötü de olabilir. Fakat şöyle bir durum var: O çocuk bir eylemi sürekli yaptığı için hem fiziksel düzeyde hem de psikolojik düzeyde buna alışıyor. O yüzden hepimiz gibi en ufak alışkanlıklarda bile onları değiştirmek istediğimizde nasıl bir rahatsızlık tatminsizlik hissediyorsak, o çocukların büyüdükten sonra düşünme tarzlarını yani beyinlerinin tekrar programlamasını o kadar zordur.

Böylece masallar yaşı küçük olanlar için değil, hiçbir şey yapmak istemeyip masalın masalarda kalmasını isteyenler içindir.

 

 

Cırtlanbik (Masal)

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, güneşin gelin, ay dedenin güvey olduğu vakitlerde, yeryüzünde kocaman kocaman devler yaşarmış. İşte o zamanlarda, devlerin yaşadığını bilmeyen köyün birinde, erkek çocuklarından daha fazla kız çocukları doğmuş.

Doğan çocukların içinde bir de Çiçek adında bir kız varmış.

Babası, kızı doğunca adını Çiçek koymuş, koymuş ama yavrusunu doya doya sevemeyen Çiçek’in babası bir gün aniden ölüvermiş. Evlerinin erkeği genç yaşta ölen anne kız köyde tek başlarına kalmışlar.

Gel zaman, git zaman kızlar büyüyüp birer fidan gibi serpilerek genç kız olmuşlar.  

Köyün kızlarının neşeleri bol, mutlu mu mutluymuşlar. Hepsi birbirinden güzel kızların içinde, sadece Çiçek’in boyu kısa, kulakları kepçeymiş. Eti budu yokmuş, cılız mı cılızmış. Burnu da yüzüne göre biraz büyükmüş.

Göze hor görülen bu kıza köyün ahalisi, Çiçek demeyi layık görmedikleri için Cırtlanbik adını takmışlar. Ama Çiçek’in iri kara gözlerinin güzelliğini annesinden başka kimsecikler fark etmezmiş.

Anneciği, köyün hor gördüğü kızına bir iş buyuracağı zaman “Güzel gözlüm, aklına akılların yetişemediği yavrum, ceylan gibi sekerek şu işi tutuver” dermiş. Annesinin sevgisi Çiçek’e biraz çirkince olduğunu unutturmaya yetermiş.

Köylünün Cırtlanbik dediği güzel gözlü Çiçek öteki kızlara bakınca morali bozulsa da annesinin gösterdiği sevgiyle elim ayağım tutuyor diye haline şükredermiş.     

Köyün güzel kızları, düğünde dernekte oynayıp gülerken, ahali Cırtlanbik’e hep iş burup getir götür işlerini yaptırırlarmış. Büyüklerinin sözüne hiç itiraz etmeden kendisine buyrulan işleri şipir şipir yerine getirip yeni buyrulacak işleri beklermiş.

Cırtlanbik, köyün güzel kızları tarfından da çok sevilmezmiş ama çalışkanlığı sayesinde büyüklerin güvenini kazanmış.

Her sene, bahar gelince köyün genç kızları toplanıp kırlara bayırlara madımak, yemlik, ebe kömeci, tekircan toplamaya giderlermiş.

Bahar gelmiş, dağ taş yeşillenmiş, ağaçlar çiçek açmış, ovalar çimene bezenmiş. Güneşi gören kızların yüzü gülmüş. Her bahar yaptıkları gibi güzel havada kızlar toplanıp, annelerine pişirmeleri için yeşillik toplamak amacıyla kırlara gitmek istemişler. Kızların en büyüğü olan Cırtlanbik’i, göz kulak olması için anneler kızların yanına katmışlar.

Cırtlanbik’in kendileriyle gelmesinden çok hoşlanmayan kızlar annelerinin sözünden dışarı çıkamayarak itiraz edememişler.

Kızlar önde, Cırtlanbik arkalarında yola koyulup güle oynaya kırlara gelmişler. Hava o kadar güzelmiş ki, bir ara, ağaçların arkasına saklanıp saklambaç köşe kapmaca oynamışlar. Sonra da, akşama kadar topladıkları yeşilliklerle önlerinde bağlı olan önlüklerinin içini tıka basa doldurmuşlar. Eve dönmeden de, son olarak anneleri babaları için toplayacakları kır çiçeklerine sıra gelmiş. Ellerini, papatya, sümbül, çiğdem mine çiçekleriyle dolduran kızlar, vaktin nasıl geçtiğini bilmemişler. Güneş batmaya başlayınca Cırtlanbik kızlara “Güzel kızlar hava kararıyor, köye dönelim” diye birkaç defa bağırmış. Kızlar hiç umursamadan kırlarda çiçek toplamaya devam etmişler.

Kızların çoğu da söylenmiş. “Bir daha bu Cırtlanbik’i yanımıza almayalım. Daha hava kararmadan dönelim de dönelim demeye başlıyor.”

Tam o sırada ne görsünler. Aniden gök gürlemeye, şimşekler çakmaya, şiddetli rüzgâr esmeye başlamış. Arkasından gelen yağmurla birden bire ortalık göz gözü görmez olmuş. Kızlar korkup Cırtlanbik’in yanına toplanarak ağıt tutturmuşlar, “Abla korkuyoruz, abla ne yapacağız? Cırtlanbik abla, köyümüzün yolu görünmüyor, ortalık karardı, abla bizi kurtar” demeye başlamışlar.

Ne yapacağını şaşırtan Cırtlanbik, sağına soluna bakınırken biraz ilerideki ormanda bir ışığın yandığını görmüş. Kızları yanına alıp ormandaki ışığa doğru koşturmaya başlamış. Cırtlanbik, ışığın bir kulübede yandığını görünce sevinmiş. “Kızlar burada sabaha kadar dururuz, güneş doğmaya başlayınca erkenden evlerimize döneriz” diyerek kulübenin kapısını çalmış. İçerden kalın bir ses “Kim o” diye bağırmış. Cırtlanbik “Yağmur başlayınca yolumuzu kaybettik. Bu gece bizi misafir eder misin? “Diye cevap vermiş. Yine kalın ses “Hay hay” diyerek kapıyı açmış. Kızlar ne görsün, karşılarında kocaman bir dev durmuyor mu.

Biraz korksalar da yanlarındaki Cırtlanbik ablalarına güvenerek mecburen içeri girip oturmuşlar. İri elli koca ayaklı dev, kazma dişleri olan kocaman ağzını açarak “Hoş geldiniz yavrularım. Misafir başımın tacı güzel kızlar “diyerek kızlara güler yüz göstermiş.

Dev hemen sobayı yakmış. Kızların altına minderler koymuş.  Önlerine sofra kurup türlü çeşit yiyecekler getirmiş. Yemek getirmek için öteki odaya giden dev, bir yandan da kendi kendine konuşmaya başlamış, “Oh ne iyi oldu, ben bu güzel kızların karnını doyurur, sonrada uyuturum. Aylardır böyle lezzetli yiyecek yemedim. Hepsini sırayla yerim” demiş. Devin konuşmalarını kulakları biraz büyük olan Cirtlanbik duymuş. “Eyvah, bu sahtekâr dev bize oyun oynuyor” diye düşünmüş.

Sıcakta ısınan, karınları da doyan güzel kızlar, devin altlarına serdiği minderlerde hemen uyumuşlar.

Cırtlanbik“ Bu kızlar bana emanet, hepimiz uyuyunca bu dev bizi sırayla yiyecek. Ne yapsam acaba?” Diye düşünmeye başlamış.

Dev yanan mumu söndürüp “İyi geceler güzel kızlarım, mini mini yavrularım şimdi uyuyun sabah size güzel bir kahvaltı hazırlarım” demiş sinsice gülerek. Kocaman gövdesiyle, kızlar kaçamasın diye kapının ağzına serdiği minderine yatıp uyumuş gibi yapmaya başlamış. Aradan bir saat geçince dev kızların uyuyup uyumadığını anlamak için yavaşça seslenmiş. “Kim uyur, kim uyumaz? “

Devi duyan Cırtlanbik, “Herkes uyur Cırtlanbik uyumaz” diye cevap vermiş. Dev, “Bu kız da uyusun da yemeye öyle başlayım. Karnım doyunca da artanını ambara koyarım. Şimdi yemeye başlasam, bu kız ötekileri uyandırır. Hepsi birlik olup beni öldürürler, ya da bazıları kaçar” diye düşünerek yine uyuma taklidi yapmaya başlamış.

İki saat sonra dev yine seslenmiş, “Kim uyur, kim uyumaz?” Cırtlanbik yine cevap vermiş. “Herkes uyur Cırtlanbik uyumaz.” Gün ağarmaya başlayıncaya kadar dev her saat kim uyur kim uyumaz diye sormuş, Cirtlanbik’ten de herkes uyur Cirtlanbik uyumaz cevabı almış.  Hırsından ve açlıktan uykuya yenik düşen dev esnemeye başlamış. Az sonra da Cırtlanbik devin horlamaya ve derin derin nefes alıp vermeye başladığını duymuş. Dev, öyle bir nefes alıp veriyormuş ki nefesi kulübesinin bacasından duman gibi dışarı çıkıyormuş. Devin uyuduğunu emin olan Cırtlanbik bütün kızları sırayla ve sessizce uyandırıp durumu anlatmış. Yavaşça devin üzerinden atlayarak kulubeden çıkan kızlar güneşin ışıklarıyla köylerinin yoluna düşmüşler. Kaçarken de yoldaki dikenleri yolup arkalarına atmaya başlamışlar.

Sabah uyanan dev kızları göremeyince kaçtıklarını anlayarak peşlerinden gitmeye başlamış. Ancak, kızların yol boyunca yolup attığı dikenler ayağına battığı için vücudu şişmiş. Kızların peşini bırakmak zorunda kalmış.

Kızlar, kendilerini aramaya çıkan anne babalarını yollarda görünce ağlayarak sarılmışlar. “Cırtlanbik ablamız olmasaydı dev bizi yerdi” diyerek başlarından geçeni anlatıp, şimdiye kadar kötü davrandıkları, kendilerini kurtaran Cırtlanbik’ten özür dilemişler. Genç kıza yaptıkları kötülükten utanmışlar.

Köyün ahalisi artık Cırtlanbik dedikleri güzel gözlü kıza Çiçek demeye başlamış. Köylüler annesini böyle iyi bir insan yetirdiğinden dolayı kutlamışlar. Çiçek, güzel huyu sayesinde, köyün en yakışıklı delikanlısıyla evlenmiş.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.

Gökten üç tane elma düşmüş. Birisi bana, birisi bu masalı anlatana, birisi de nefesi tükenen ninenize. 

   

Masal Üzerine Kısa Bir Deneme

Çocuk edebiyatının vazgeçilmezlerinden biridir masal. Kimi zaman çok uzak ülkelerden gelen devler çıkar karşınıza; kimi zaman saçları ipekten,  kokusu gülden, teni pamuktan olan prensesler karşılar sizi masal dünyasının giriş kapısında. Bu kapıdan içeri girdiğiniz zaman bütün sınırlılıkları, bütün sıkıntılarınızı, bütün dayatılanları ardınızda bırakırsınız. Masal dünyasıdır çünkü bu, özgürlükleriniz sonsuzdur. Öyle bir sonsuzluktur ki şu karşınızda oturan yeşil kazaklı çirkince bayanı bir kraliçeye çevirirken, sevmediğiniz bir devlet adamını dünyanın en gaddar en zalim en amansız hükümdarı yapabilirsiniz.

Bu sonsuz özgürlüğün çocukların zihin dünyasına daha çok hitap ettiği düşünülür. Bunun nedeni masallarda kullanılan duru dilin çocukların zihin dünyasının berraklığı ile örtüşmesidir. Çocuk,  bu duru dille dinlediği masalı zihninde canlandırabilir, kendini kahramanın yerine koyabilir hatta olayların akışını bile değiştirebilir. Çünkü onun hayal gücü, masalın üreticisinden daha zengin olma potansiyeline sahiptir. Peki, masalın üreticisi neden masal üretmeye gereksinim duymuştur?

Masallar her ne kadar çocuk edebiyatında kendini bulsa da bunun halk kültürünün ürünü olduğu, büyüklerin ümitlerini ve hayallerini barındırdığı bir gerçektir. Büyükler kendi yaşamlarında bulamadıklarını masal kahramanlarına yükleyip masal kahramanı kişiliğinde kendilerini ararlar. Bu arayış sırasında gerçek hayatın izlerini de masallara yerleştirmeyi unutmazlar. Gerçek hayatta nasıl kötü insanlar, güç olaylar varsa masallara yerleştirirler ki masallar gerçeğe yani kendilerine o kadar yakın olsun. Örneğin Pamuk Prenses iyiler iyisi, güzeller güzelidir ama dünya yakışıklısı prens tarafından öpülmek için birçok badire atlatması gerekir.

Masalların az ya da çok gerçek hayattan izler barındırması, onu tehlikelere ve tehditlere açık bırakır. Öyle ya, gerçekler tehlikelidir. Her yerde her zaman söylenemezler. Söylenirlerse “sorumlu” ve “sorunlu” olurlar. Bu yüzden masallar hep “evvel zaman”dadır, bu yüzden develer tellal, pireler berber iken gelişir olaylar. Çok uzak ülkelerde “Kaf Dağı’nın ardında” yaşar peri padişahının kızı. Bugün ile hiçbir ilgisi yok izlenimi verir, ancak bu şekilde düşünsel açıdan rahat hisseder kendini çünkü. Asıl özgürlüğü ve özgünlüğü de geçmişte yaşayan kralları, prensesleri, keloğlanları anlatırken bugünün erk sahiplerini ve erki sahiplenmeye çalışanları gizliden gizliye iğneleyebilmesinden ileri gelir.

Mademki gizliden gizliye de olsa masal yoluyla erk eleştiriye açılıyor, o zaman eleştirme yetisine sahip aydın kesim, eleştirilerini masallarla yapabilir. Hatta ve hatta  bu yazıyı okuyan herhangi biri, günümüzün masalını geçmişte kurgulayabilir. Bu kurguda yine uzak ülkelerden birinde halka zulm eden bir padişah yaşar belki. Belki de bir kahraman gelip halka yaptığı zalimliklerden dolayı cezalandırır. Kimbilir belki de o yalan bu yalan fili yuttu bir yılan; e bu da mı yalan, diye bitirir masalını…

 

Neyidux, Neoldux, Neolacaux

İnsanlar, düşüncelerini, duygularını, isteklerini konuştuğu dilden yararlanarak paylaşır. Bu yönüyle dil, öz kültürün ve kimliğin oluşmasında önemli bir rol oynar. Kültürel ve sanatsal etkinlikler dille gerçekleşir ve kuşaktan kuşağa yine dille aktarılır. Hiçbir dil tarihi süreç içerisinde değişmeden kullanılamaz. Konuşulan dil zamana ve dilin konuşulduğu coğrafyaya bağlı kalarak değişikliklere uğrar.

Ahıskalıların kullandıkları dil, bir ağız veya lehçe olarak Ortak Türkçenin, daha sonra Osmanlı Türkçesinin etkisi altında gelişmiş bir dildir. Tarihî olaylar bu dilin şekillenmesine, farklı bölgelerde yaşamaya mecbur bırakılan Ahıskalıların kendi içinde dahi ağızlaşmalarına vesile olmuştur.

Bilindiği gibi Ahıska bölgesi tarihi süreç içinde Kars, Ardahan, Artvin ve Çoruh vadisi boyundaki yerleşim birimleri ile çoğu zaman siyasi ve kültürel bir birlik içinde olmuştur. Bu coğrafyada birkaç asır öncesinde Oğuz ve Kıpçak boyları birbiriyle kaynaşarak, bu bölgede Türkiye’nin kuzeydoğusunda yer alan Artvin’in Ardanuç, Artvin Merkez, Yusufeli, Şavşat ilçeleri, Ardahan’ın Posof yöresi ile büyük ölçüde paralellik gösteren bir Ahıska ağzı oluşmuştu. Benim ailem de bu bölgede konuşulan bir ağızla kendi düşüncelerini, kendi meramlarını anlatmaya devam etmektedir.

Ben, Ahıska bölgesinden 1944 yılında Ruslar tarafından sürülen bir ailenin torunuyum. Benim dedem ve onun büyükleri Ahıska bölgesindeki Hırtız kasabasında yaşamıştı. Ziya dedem, 1941-1945 Rus-Alman Harbi’nde asker iken, ailesi, diğer Ahıska aileleri gibi bu coğrafyadan Orta Asya’ya zorla sürülmüştü. Annem, babam ve tabi ki kardeşlerimle ben Kazakistan’ın Cambul iline bağlı Merke ilçesinde dünyaya geldik.

Ziya dedemi okula gitmeden önceki yaşlarımda kaybettiğim için dedemin bana Ahıska ile ilgili anlattıkları ne yazık ki aklımda pek fazla kalmadı. Aslında dedem oldukça mütevazı, sessiz, kaderine boyun eğmiş bir insandı. Kimseye zararı olmazdı. Yaşlı haliyle yetiştirdiği ayçiçeği, süpürge vb. şeyleri pazarda satarak az çok ailesine katkıda bulunmaya çalışırdı.

Rusça pek bilmediğinden bizimle hep Ahıska diliyle konuşurdu. Sovyetlerin uyguladığı dil politikasından dolayı genç kuşaklar artık hep Rusça konuşur olmuştu. Ne yazık ki Rus olmayan ailelerin fertleri gitgide kendi ana dillerini unutmaya başlamıştı. Benim de unuttuğum gibi. Dedemin konuşmaları her ne kadar okul yıllarına kadar zihnimizde bir yer edindiyse de okula başladıktan sonra bu ağzı gitgide unutmaya başladım. Ta ki eğitimime devam etmek için Türkiye’ye gelene kadar.

Kendi dilimi öğrenmek için 1992 yılında Türkiye’ye geldim. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldum. Türkiye Türkçesini öğrendikten sonra, kendi ağzımı anlamakta hiç zorluk çekmedim. Çekemezdim de. Çünkü bizim ağzımız Türkiye Türkçesinin bir ağzıdır.

Ahıska ağzını kullanmaya başladıktan sonra Ahıskalıların geçmişleriyle bağlı anlattıkları tarihi olaylar, sözlü edebiyat ürünleri hep dikkatimi çekmeye başladı. Dinlediğim her bir anıda, her bir edebi üründe halkımın yaşadığı acıları hissettim. Yaşamakta oldukları durumları gördüm. Gelecekle ilgili endişelerini hissettim. Buna bir örnek olarak annemin öz amcası, ve benim de kendisine “dedem” diye hitap ettiğim, Türkiye’de bana her daim destek vermiş, hep yanımda olmuş birkaç sene önce kaybettiğim rahmetli Enser Hamit dedemden dinlediğim bir masalı burada anlatmak istiyorum. Masalı dedemin ağzından, derlediğim şekliyle aktarıyorum:

Neyidux? Neoldux? Neolacaux?

Vaxtın zamānında birisi pādişa oliyėr. Dėy geliyėr ottuz yaşına. Bu adam evlenmiyėr. Evlenmiyėr, evlenmiyėr, axırda bir ķızi buliyėr. Aliyėr bu ķızıynan evleniyėr. Yaşıyėller. Bir yil, iki yil gėçiyėr. Axırda lala işi paxıllux (kıskançlık) ėdiyėr. Bu pādişaxın ķarısi axılli, gözel. Lalaninki birez bėle atmaca (çirkin), muştukun (burnun) ağzı aha bubocana. Lala paxıllux ėtduğundan pādişaxa zıngulluğu vėriyėr. Pādişa da ķarıyi ķaçurdiyėr (kovuyor).

Bir yıl gėçiyėr, beş yıl gėçiyėr. Bir güni pādişax lalaya diyėr ki: “Lala, haydisene gezmeye gėdax.” Diyėr ki “Gėdax.” “Yā Allah bir.” diyėller, binėller atlara.

Gel aha gel, gel aha gel. O boyca yol geliyėller ki ķaranlux çökiyėr. Diyėller: “Hay! Nėydax? Nėre gėdax?” Bahiyėller ki bir yėrden tütün çixiyėr. Geliyėr çıhiyėller bir dene çobanın yurdi. Çobana: “Salam.” Çoban: “Aleykümüssalam.” Çobana diyėller ki “Bir gėceluğa konaxlux olur mi?” Çoban diyėr ki “Ķonağa da ķurban, şere de. Buyurun.”

Hėç. Oturiyėller. Bir xėyli zamannan sora el suyi geliyėr. El suyi ki geliyėr, pādişax yaxiyėr elini. Lala da yaxiyėr elini. Hėç. Bir xeyli zamannan sora surfa gelėr. Ėle yėmekler geliyėr ki ben daa bilmem. Pādişax diyėr ki: “Ben pādişa olali bėle surfa düzeldemėrim, ėle lezzetli yapturamiyėrim.”

Yiyėller, bir gene el suyi gelėr. El yaxaner, ķurtuler. Eee?! Bir de baxiyėller ki oturduxlari yerde bir üç-dört yaşında bir çocux geliyėr. Sifte pādişaxa “Selamünaleyküm”, sora lalaya “Selamünaleyküm” diyėr. Pādişax baxiyėr, gendi gendine diyėr ki “Bu köppöğlu ne ahılli çocuxtur.” Çıxardiyėr buna bir altun veriyėr. Bu çocux gėdiyėr. Başxa çocux geliyėr iki-üç yaşında. O da gene bėle salam veriyėr. Pādişax ona da bir altun çıxardiyėr veriyėr. Bir çocux ta garşoktan (lazımlıktan) yėngi kaxmiş, o da geliyėr, salam vėriyėr. Pādişax buna ki altun vėriyėr, xançeri çıxardiyėr, çobanın göysüne tayadiyėr. Diyėr ki: “Çoban, ben bilmem. Sen benim vilayetimde misin, yoxsa degül misin? Hama ben pādişaxım. Bu da benim lalamdur. Eger sen bu sırrı açmassan, başıni kesecam. Diyėr ki: “İster pādişax ol, ister kim olursan ol, ben çobanım. Bax, dėyya koyuni görer misin? Hele tanış onun anasi kimdür, babası kimdür, dedesi kimdür? Ben bir tek oni bilerim. Ben bela ziyafėtten bir şey anlamam.” Pādişax: “Eee? Ya bu nedür?” Çoban diyėr ki: “Bu bizim ķarının merifatidür.” Pādişax diyėr ki: “Çağır ķarıyi, gelsin.”

Ķarıyi çağıranaçan bir ferde çekiliyėr. Ķari geliyėr gėçiyėr ferdenin ardına. Pādişax:

– Eee, hanım, buyur. İşte, ben filanım. 

Ķadın:

– Pek gözel. Pādişaxım sağolsun. Buyur. Ķulağım sende.

Pādişax:

– Bu tertip terbiyeyi, bu ķatan (kadar) yemek büşürmeyi sen nėrde örgendin?

Ķadın:

– Pādişaxım sağolsun. Vaxtin zamānında biz de bir pādişax xanımıydux. Hamma pādişax axmax olduğunnan bizi tergetti. Biz de Diyarbėkir’e düştux. Gel aha gel, gel aha gel. Geldux abu çobana rastladux. Bu çobaniynan ėvlendux. Birinci oğlum oldi, adıni ķoydum ki “Neyidux”. Ben pādişax ķarısıydım. Hėç. İkincisi oldi. Düşündüm, bunun adıni ne ķoyem? Dedim “Neoldux”. Ben çoban karısiyim. Üçüncüsi oldi, ona da “Neolacayux” adıni ķoydum. Yani çoban bizi bıraxsa, ne olacax bu xalımız?

Ķadın bunnari diyende, pādişax her şeyi ağniyer. Ėle hançeri çıxardiyėr, lalanın göysüne sançiyėr.

Bu masalın adı benim için her zaman manidar olmuştu. Çünkü masalın sonuna geldiğinde Enser dedem aynen şöyle bir cümle kullanmıştı:“Ya Minaracan! Şindi de bizim şennige bah. Biz ne idux? Ne oldux? Ne olacayux?”

Bu açıklamayı duyduktan sonra benim halkımın, çilekeş Ahıska halkının tarihi serüveni bir çırpıda gözümün önünden geçti. Büyük bir üzüntü duydum. Bu halkın geleceği ne olacak diye o günden bu yana ben de endişe duymaktayım.

Allah Ahıskalılara aydınlık günler yaşatsın!

Masalların Eğitim Yönünden Değerlendirilmesi

Sözlü anlatım türleri içerisinde büyükten küçüğe hemen herkes tarafından sevilen ve büyük bir zevkle dinlenilen masal, olayları hayali bir mekânda ve bilinmeyen bir zamanda geçen, kahramanları insan, hayvan ve olağanüstü varlıklar olabilen, dinleyenleri eğlendirirken eğiten, gerçeği bazı sembollerle veya olağanüstü kalıplara sokarak anlatmaya çalışan, daha çok iyiyle kötünün çatışmasını konu edinen olayların anlatıldığı, bir tekerlemeyle başlayıp, bir tekerlemeyle ve mutlu sonla biten mensur türdür.

Masal daha çok bir eğlence vasıtası olarak düşünülse de biraz irdelediğimizde,  hiç de farkında olmadığımız çok ilginç bir yapıyla veya durumla karşılaşırız. Hiç ciddiye almadığımız bu kocakarı masallarının, onlarca kitapta ifade edilen duygu ve düşünceleri, hayalleri, ahlaki değerleri, demini bulan sözlerle birkaç cümlede anlatıveren arifane metinler olduğunu görür ve bu manzara karşısında hepimiz hayrete düşeriz.

Masallara eğitim açısından baktığımızda çok renkli ve çeşitli şekillerden oluşan bir yapıyla karşılaşırız. Bu etkileyici yapıyı, bir bayanın parmakları arasında duran, üzeri çeşitli desen ve renklerle işlenmiş bir yelpazeye veya tavus kuşuna benzetebiliriz. Yelpaze görünüşte kâğıt veya tahtadan yapılmış iki parmağın arasına sıkışabilecek basit bir eşyadır. Oysa açtığımızda fevkalade bir manzarayla, büyülü bir güzellikle karşılaşırız. Tavus kuşu kanatlarını açmamışsa sıradan kanatlı bir hayvan görüntüsündedir. Ancak kuyruğunu ve kanatlarını açtığında ise hepimiz efsunlu bir güzellik karşısında kalıveririz. Masalların da böyle bir yapısı vardır. Dışarıdan bakıldığında akla mantığa sığmayan olayların ve durumların anlatıldığı, gerçekle hiçbir ilgisi olmayan hayal ürünü hikâyeler olarak görünürler. Yakın zamana kadar, diğer halk edebiyatı türlerinde olduğu gibi, ülkemizde masallara bakış bu görüntüden farklı değildi. Masallar, daha çok yaşlı ninelerin çocukları eğlendirmek için anlattığı hikâyeler olarak bilinirler ve hiç de ciddiye alınmazlardı. Oysa işin içine girdikçe, masalımsı bir ifade ile, kırk kilitli kapı veya kırk kilitli sandık açıldıkça içerde gördüğümüz güzellikler, mücevherler ve hazineler başımızı döndürmektedir. Bunu fark eden eğitimciler, masallara dört elle sarılmakta, çocukların masallarla büyütülmesini ısrarla vurgulamaktadırlar. Son dönemdeki çocuk yayınlarına bakmamız, eğitim açısından masallara ne kadar önem verildiği konusunda bize yeterli bir fikir verecektir.

Sözü fazla uzatmadan masalların çocuk eğitimindeki önemine, bir başka deyişle, masalların eğitim açısından sağladığı katkılara gelmek istiyorum.

Masalları eğitim açısından değerlendirdiğimizde, kendini gerçekleştirme, sosyalleşme, dil gelişimi, içinden çıktığı toplumla ve onun değer yargılarıyla bütünleşme, hayata olumlu bir gözle bakma, çevreye ve başkalarına karşı duyarlı olabilme, iyi-kötü, hak hukuk olgularını anlamlandırma ve şekillendirme, düşünme, yalan, mertlik, dürüstlük, hayal dünyasını geliştirebilme gibi konularda, çocuğun duyuşsal, bilişsel, zihinsel ve psiko-sosyal gelişimine katkı sağladığını söyleyebiliriz. Bu katkıları en genel haliyle beş ana başlık altında toplayabiliriz. Bunlar;

1. Eğitim yöntem ve teknikleri açısından sağladığı katkılar

2. Çocuğun kendini gerçekleştirme ve sosyalleşmesine olan katkılar

3. Dinleme eğitimi açısından sağladığı katkılar

4. Dilin öğrenilmesine ve geliştirilmesine olan katkılar

5. Çocuğunun ufkunun geliştirilmesine olan katkılar

Bu maddelerin her birini örneklerle uzun uzun açıklamak mümkündür. Ancak böyle bir açıklamanın çalışmanın hacmini aşacağından, bu katkıları birkaç cümleyle en genel hatlarıyla açıklamaya çalışacağız.

1. Eğitim Yöntem ve Teknikleri Açısından Sağladığı Katkılar

Masallar çocukların birçok duygusuna birden hitap eden ilginç verilerdir. Her ne kadar basit bir yapıya sahip gibi görünseler de aslında hiç de öyle değillerdir. Tıpkı şiir gibi, rüya gibi kendilerine mahsus bir yapıları vardır. Her şey yerli yerindedir, hiçbir şey eksik veya fazla değildir. İçinden bir unsuru çıkaracak olsanız hemen kendini belli eder, eksikliği belli olur. Şiir yazmak da çok kolay gibi görünür. Birbiriyle ilişkili kelimeleri yan yana ve alt alta dizdin mi yazdın gitti en güzel şiirleri… Oysa hakikatte hiç de öyle değildir. Herkese kağıt kalem verip, birer masal yazmalarını istesek, acaba kaç kişi yazabilir. Belki de doğal bir masal ahengine ve ritmine sahip bir tane bile masal yazılamayacaktır. Bunlar zannedildiği gibi basit şeyler değildir.

Son dönemdeki yapısalcı veya yapılandırmacı eğitim anlayışına göre öğretmen, veli yani eğitimci, çocuğa bilgi aktaran kişi değil, bilginin nerede olduğunu ve ona nasıl ulaşılacağını, bir başka deyişle öğrenmeyi öğreten kişidir. Hiçbir masalda, masal kahramanının işini, onun yardımcısı durumunda olan kahramanların yaptığını görmeyiz.  Masal kahramanına, sadece nerede, ne zaman, ne yapması gerektiğini veya neyi nerede nasıl elde edebileceğini söylerler. Ne Arap bacı, ne dev, ne zenci, ne padişah ne de ihtiyar nine… gibi tipler, masal kahramanının yerine kendilerini tehlikeye atarlar. Bunlar, masal kahramanına karşılaştığı güçlükleri aşma noktasında sadece öğüt ve önerilerde bulunurlar. Bazen de, gerekirse, malzeme konusunda destek olurlar. Masallarda bu şekilde gerçekleştirilen eğitim, bugün üzerinde ısrarla durulan, uygulamalı, yani yaparak, yaşayarak gerçekleştirilmek istenen eğitimin ta kendisi değil midir. Bu durumu bugünkü eğitim açısından yorumladığımızda, bizim 2000 yılda geldiğimiz noktaya, masalların binlerce yıl önce ulaştığını söylesek herhalde hata etmeyiz.

2. Çocuğun Kendini Gerçekleştirme ve Sosyalleşmesine Olan Katkılar

Masal kahramanı, çocuğun kendi dünyasında onun için en somut örneklerden biri olup, toplumsal normlara ters düşmeyen, duygu, düşünce ve davranışlara sahiptir. Çocuk, masalı dinlerken anlatıcının vurgu ve tonlamaları ile jest ve mimiklerinden, dinleyicilerin tepkilerinden hangi duygu, düşünce ve davranışların benimsendiğini veya onaylandığını fark eder. Böylece masal kahramanının şahsiyetinde kendine hazır bir model bulur; onun yaptıklarını benimser ve gerektiğinde onun gibi davranır. Bu sayede, çocuk karşılaştığı güçlükleri yenme azim ve gayreti içinde olur. Masallarda bütün güçlüklerin ve engellerin bir şekilde aşılması, çocuğun hayata karşı daha olumlu bakmasını, hayatta karşılaşacağı güçlükler karşısında yılmamasını sağlar. Elde ettiği başarı sonucunda ise müthiş bir haz duyar, buna bağlı olarak yeni başarılar elde etmek için güdülenmiş ve yeni çalışmalara başlamak için hazır olur. Ayrıca, kendi sorununu kendi çözdüğü için başarıyı ve belli bir konuda kendi elde ettiği bilgiyi paylaşma, sahiplenme gururunu yaşar. Elde edilen başarı yaparak yaşayarak olduğu ve kavrama yoluyla gerçekleştiği için daha kalıcı olur ve başka durumlara transfer edilir. Çocuk bu vesileyle kendini gerçekleştirirken, yaptıklarını ve yaşadıklarını başkalarıyla paylaşırken aynı zamanda sosyalleşir.

Modern hayatın masal kahramanları diyebileceğimiz çizgi filmlerin etkisiyle çocuklarımızın kendilerine ve çevrelerine verdikleri zararları hepimiz biliyoruz. Bunlar, masal kahramanlarında görülenlerin çocuğun günlük yaşantısına yansımalarına en güzel örneklerdir.

Masalların çocukların eğitimine sağladığı en önemli katkılardan biri de içinden çıktığı toplum ve onun değer yargılarıyla bütünleşmiş bir birey olarak yetişmesini sağlamasıdır. Çocuk masallarda gördükleri sayesinde kendisinden başka insanlarda olduğunu, onların da kendisiyle aynı haklara sahip olduğunu, dürüstlüğün ve yalancılığın sonuçlarını somut olarak görür. Psikolojik olarak, hayata her zaman umutla bakmayı, istenilen şeylere ulaşmada sabırlı olmayı, kıskançlığın doğurduğu kötü sonuçları, gereksiz korku ve evhamın insanları ne hale düşürdüğünü, dostlukların oluşması için karşılık saygı ve sevginin, bağışlayıcılığın, paylaşımın ne kadar önemli olduğunu, bir nevi somut olarak gözlemler. Sakaoğlu’nun (1992: 51) belirttiği gibi, eski terbiye sisteminin genel olarak hikâye diye adlandırdığı fıkra, masal ve benzerlerinin vermeye çalıştığı ders, masallarda bir yekûn halinde bulunur.

3. Dinleme Eğitimi Açısından Sağladığı Katkılar

Masalların birçok duyu organına birden hitap ettiğini söylemiştik. Bunların başında duyma, yani işitme duyusu geliyor. Bunun eğitim açısından katkısının dinleme, ses, söz ve konuşma eğitimi olduğunu söyleyebiliriz. Burada dikkatimizi çeken ve eğitim açısından değerlendireceğimiz en önemli konu, bugüne kadar eğitimimizde pek de önemsenmeyen dinleme eğitimidir. Oysa masalları ortaya çıkaranlar bunun çoktan farkında olup, “can kulağıyla” dinlemeyi keşfetmişler.

Herkesin bildiği gibi insan beden ve ruhtan oluşan bir varlıktır. Ruh olmadıkça bedenin hiçbir kıymeti, özelliği yoktur. Yani insanı ayakta tutan, ona hayat veren ruhtur. Ruhun Türkçemizdeki karşılığı ise “can”dır. Bu eş anlamlığı gösteren “can çıkmazsa huy çıkmaz, canı/n çıksın, can bedenden ayrılmadan” gibi birçok ifade vardır. O halde can kulağıyla dinlemek, bedenen ve ruhen dinlemektir. Halk tabiriyle, “elin hamur ovalayıp, gözün dana kovalama”masıdır.   Bunu sağlamak için de daha masalın başında dikkatimiz çekilir. “Bir varmııış, bir yokmuş…” diye başlanarak, tabiri caizse herkesin alıcılarını anlatıcıya döndürmesi, yani bedenen ve ruhen dinleme moduna geçmesi sağlanır. Çok basit ve sıradan görünen bu ifade, manaca çok zengindir: Hayatı, dünyayı özetleyen dört kelime… Üzerine saatlerce konuşulup sayfalarca açıklama yapılabilir. Dünyanın faniliğini, hayatın gelip geçiciliğini çok basit ve öz olarak, yaşadığın zamanı en iyi şekilde değerlendirmeyi, ürkütmeden, korkutmadan sade ve samimi biçimde anlatan bir cümle. Arada söylenilen tekerlemeler ile mekanların ve zamanların değişmesi ise dikkati canlı tutan eylemlerdir.

Bugün formasyon derslerinde çocuğun veya yetişkinlerin dinlemesini sağlamak için yapılan ve tavsiye edilenler bunlardan farklı şeyler değildir. Ancak yakın zamana kadar dinlemenin bir eğitim işi olduğunu fark ettiğimizi söylemek biraz zordur.

4. Dilin Öğrenilmesine ve Geliştirilmesine Olan Katkılar

Çocuk, masallar sayesinde özellikle konuşma diliyle ilgili becerilerini en üst seviyeye ulaştırır. Sözde etkiyi artırabilmek, vurgu, tonlama ve durak gibi unsurları yerli yerinde kullanmaya bağlıdır. Bunların yanında ise ünlemlerin, sıfat ve zarfların yerinde kullanılması önemlidir. Masallar bu uygulamaların en canlı yaşandığı türlerdir.

Çocuk masal anlatırken yalnızca dinlemez, aynı zamanda dinlediğini başkalarına da anlatır. Bu vesileyle aynı zamanda kültür taşıyıcılığı da yapar. Burada asıl önemli husus  uygulamalı bir eğitimin gerçekleştiğidir. Bu yüzden olsa gerek ki Boratav (1992: 14-15), “çocuğa anadilinin bir işçi elindeki alet gibi nasıl kullanıldığını ilk öğreten, ona bu dilin türlü hünerlerini, kıvraklığını, zenginliğini, inceliğini ilk gösteren, kişiye kendi dilini konuşmayanlardan uzaklaştırıcı, onu konuşanlara yaklaştırıcı duyguyu, ninnilerin, tekerlemelerin, türkülerin yanı başında ama her halde onlardan daha geniş ölçüde ilk aşılayan masallardır” der.

Boratav’ın ifadelerinden de açık bir şekilde anlaşıldığı gibi, masalların çocuklara sağladığı önemli katkılarından biri de söz söyleme kabiliyetini geliştirmesidir. Sözün etkili bir şekilde nasıl söylenebileceğinin en somut örneğidir masallar. Masal anlatıcısı bazen saatlerce hiç kimsenin dikkatini dağıttırmadan kendini dinletebiliyor. Burada eğitimciler beni bağışlasınlar, dinleme eğitimiyle ilgili olarak onların koydukları ölçüyü yok ediyor. Zira eğitimcilere göre en iyi eğitim ortamında iyi bir zekâya sahip dinleyicilerin ilgileri ancak 20 dakika canlı kalabilir. Oysa masal anlatıcısı bunu saatlerce sürdürebiliyor.

5. Çocuğunun Ufkunun Geliştirilmesine Olan Katkılar

Çocuk masal olarak anlatılanları hayal eder. Bir taraftan anlatıcıyı dinlerken, diğer taraftan kendi hayal dünyası içinde anlatılanları yaşar. Bu süreçte çocuğun düşünce ufku ve hayal dünyası devreye girer. Dolayısıyla çocuğun bilişsel ve duyuşsal gelişimine katkı sağlanır.  Bu bağlamda, masalların önemli katkılarından biri de çocukların hayal dünyalarının gelişimine katkılarıdır.

Yahya Kemal bir şiirinde “İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar” diyor. Hakikaten öyle değil midir? Hayal edemiyorsanız, aynı zamanda düşünemiyorsunuz demektir. Bir anda kendinizin bu hale geldiğini düşünün… Dünya da, her şey bir hayalle başlamadı mı? Bütün keşifler, bütün buluşlar, bütün mutluluklar. Bunun geliştirilebildiği en geniş alan ise masal dünyasıdır.

Sonuç olarak masalların, çocukların zihinsel, bilişsel ve duyuşsal gelişimlerinde ve sosyalleşmelerinde en az zararlı fakat en faydalı tür olduğunu söyleyebiliriz.

Kaynakça

Sakaoğlu, Saim. 1992. Türk Fıkraları ve Nasreddin Hoca. Konya: Selçuk Üniversitesi Yayınları.

Boratav, Pertev Naili. 1992. Zaman Zaman İçinde. İstanbul: Adam Yayınları.

 

Eğitimde Kıssa ve Masalların Önemi

“Kıssa ders alınması gereken kısa hikâye olarak tanımlanabilir.”[1] “Ayrıca kıssa, bir haberi nakletme, bir olayı anlatma, hikâye etme olarak da nitelendirilebilir.”[2]Kıssa geçmişte yaşananlardan ders çıkarma, nedenler hakkında araştırma yapma ve açıklama yollarına başvurarak günümüz insanına yol gösterici bir misyon üstlenmiştir.

“Masal, genellikle halkın yarattığı, hayale dayanan, sözlü gelenekte yaşayan, çoğunlukla insanlar, hayvanlar ile cadı, cin, dev, peri vb. varlıkların başından geçen olağanüstü halleri anlatan edebi türdür.”[3]

“Masallar, insanoğlunun hayal ettiği, istediği şeylere ulaşma çabasından doğmuştur.  Masallar çok eski bir maziye sahiptirler.  İlk insan topluluklarında meydana geldikleri düşünülür.  Her zaman, her yerde halkla birlikte varlıklarını sürdürürler, insanlığın hayat ve tabiat karşısındaki ortak duygu ve düşüncelerini işlerler.  Bugün birçok ülkenin herhangi bir yöresinde tespit edilen bir masala, o ülkenin çeşitli bölgelerinde, ufak tefek değişikliklerle rastlamak mümkündür.  Masallar, meydana geldiklerinde bir kişinin malı iken yaygınlaştıkça yöreden yöreye, ülkeden ülkeye geçtikçe ilk söyleneni unutulur, toplumun malı olur.”[4]

Kuran-ı Kerim’i incelediğimiz zaman geçmişteki olaylardan bahseden ve vahiy kıssaları olarak da adlandırılan kıssaları görürüz.  Vahiy kıssaları ile insanın iyiye yönelmesi amaçlanmıştır.  İnsanın doğru yola ve güzelliklere nasıl ulaşacağı, kötü ve kötülüklerin eninde sonunda cezalandırılacağı, iyiliklerin ise mükâfatlandırılacağı anlatılmak istenmiştir.

Masallara baktığımızda da tıpkı kıssalarda olduğu gibi, iyi ve kötünün çarpışmasına tanık oluruz genellikle.  İyilik kötülüğü, güzellik ise çirkinliği yener bir şekilde.  “Masallarda, adalet-zulüm, doğruluk-haksızlık, alçakgönüllülük-kibir gibi zıt durumların temsilcisi olan kişilerin mücadelelerinden ya da insanların, ulaşılması güç gaye ve hedeflere varma isteğinden doğan hayaller işlenir.”[5] Kıssa ve masal arasındaki yegâne fark, masal hayal dünyamızın ürünüdür ve içinde olağanüstü olay ve varlıkları barındırır. Kıssa ise gerçektir ve yaşanmışlıklardan yola çıkarak ders vermeyi, nasihat etmeyi amaçlamaktadır.  Bu yüzden kıssa ve masallar karıştırılmamalıdır.

İnsan sosyal bir varlıktır ve yalnız yaşayamaz.  Daima bir kültüre aittir.  İnsan değişim ve gelişim içerisindedir.  Sürekli olarak fikir alışverişinde bulunacak ve düşüncelerine farklılıklar katarak bir ahenk oluşturacaktır.[6] Kıssa ve masallar da içinde yaşadığımız toplumun kültürel ürünleridir.

Esas olarak, kıssa ve masallarla sezgisel düşünme geliştirilerek, “İyi” kavramının bireyin yaşantısında kalıcılığı sağlanmak istenmektedir.  Sezgi bir olgunun dolaysız kavranması olayıdır ve bireyin doğal yapısında bulunur.  Sezgisel düşünme, hayat boyu bizlerle iç içe olan bir düşünce tarzıdır.  Ancak kişiden kişiye sezgisel düşünceye başvuruş şekil ve süresi değişiklik gösterir.  Kimileri çok sık, kimileri ise ender olarak sezgisel düşünür.  Hatta kimileri bu şekilde düşünmekten korkar ve sadece zorunluluklar karşısında bu yola başvurur. Sezgisel düşünce matematik ve pozitif bilimler için çok önemlidir. Sezgisel düşünce özellikle erken yaşlarda gerek okunan kitaplarla, gerekse anlatılan masal, hikâye ve kıssalarla desteklenmelidir.

Kıssa ve masallar akılda kalıcı olmaları ve kolay kavranmaları bakımından eğitimin vazgeçilmez parçalarındandır. Kıssa ve masallar hem ilgi çeker, hem de anlatılanlarla hayatın gerçeklerini bütünleştirerek, verilmek istenilen mesajın bireyin yaşantısına yerleşmesini ve kalıcılığını sağlar.  Masal ve kıssaları incelediğimizde, “örnek gösterme, ibret ve öğüt, teşvik ve kötülükten uzaklaştırma, ders alma” kavramları karşımıza çıkar.  Ayrıca hemen herkes dinlediği kıssa ve masalda kendinden bir parça bulabilir.

Sonuç olarak, masal ve kıssaların eğitimdeki önemi hepimizce kavranmalıdır.  Sezgisel düşünme ve duygu eğitimi için gerekli eğitim yöntemleri, küçük hikâyelerle zenginleştirilerek uygulanmalıdır.  Kıssalarla eğitim, dini inanç ve bilincin gelişiminde de büyük katkı sağlayacaktır

DİPNOTLAR

[1] TDK sözlüğü

[2] http://www.sevde.de/islam_Ans/K/K2/kissa.htm

[3] TDK Sözlüğü

[4] Selçuk KANTARCIOĞLU- Eğitimde Masalın Yeri-M. Eğitim Basımevi-İst.1991-sh:14-15

[5] Selçuk KANTARCIOĞLU- Eğitimde Masalın Yeri-M. Eğitim Basımevi-İst.1991-sh:17

KAYNAKLAR:

H.Z Ülken Eğitim Felsefesi Ülken yayınları-İst. 2001

http://www.doguakdeniz.com/h-Erken-ocuklukta-Sezgisel-Dusunme-ve-Matematik-

Selçuk KANTARCIOĞLU- Eğitimde Masalın Yeri-M. Eğitim Basımevi-İst.1991

TDK sözlüğü