Prof. Dr. Rennan Pekünlü

Basın Açıklaması

Prof. Dr. Tolga Yarman

Aşağıdaki metin, önce Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD) İstanbul Şubesi Yönetimi tarafından kaleme alınmıştır. İmza veren dernek yönetimlerinin görüşleriyle olgunlaştırılmıştır.

Metin, 3 Ağustos 13.30’da, Galatatasaray Lisesi önünde, Prof. Tolga Yarman tarafından basına ve kamuoyuna duyurulmuştur. (Parantez içindeki ifadeler, Prof. Yarman’in, “irticalen” telaffuz ettiği, vurgulardır.)

Metni bu köşede, daha yaygın olarak duyurulmasına omuz vermek üzere,  okurun dikkatine sunuyorum. Nice mutlu bayramlara…

T. Yarman

4 Ağustos 2013

PROFESÖR RENNAN PEKÜNLÜ’NÜN ÖZGÜRLÜĞÜ, BİLİMİN ÖZGÜRLÜĞÜDÜR, ÜNİVERSİTENİN ÖZERKLİĞİDİR.

BASIN AÇIKLAMASI

(Bu mübarek günümüzde, “Esirgeyen, Bağışlayan Allah’ın adıyla, konuşmaya başlıyorum.) 

Profesör Rennan Pekünlü’nün özgürlüğü, bilimin özgürlüğüdür; üniversitenin özerkliğidir.

Prof. Dr. Esat Rennan Pekünlü hakkında, türbanlı öğrencilerin “eğitim ve öğrenimini engellediği”gerekçesiyle verilen 2 yıl 1 ay’lık mahkûmiyet kararının Yargıtay tarafından oyçokluğuyla onaylandığını, üzülerek öğrenmiş bulunuyoruz. Bu konuda, daha önce, Anayasa Mahkemesi ve yüksek yargı organları ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM)  verdiği kararların hiç birini, dikkate almayan, bu gelişme, görevini yürürlükteki yasalara göre gerçekleştirmeye çalışan akademisyenlere karşı, bugüne kadar yapılan en büyük haksızlıklardan birini doğurmuştur.

Prof. Dr. Esat Rennan Pekünlü, ülkemizin önemli bilim insanlarından biridir. Astronomi alanında çok sayıda araştırma yaparak, eserlerini ulusal ve uluslararası platformlarda sunmuştur; öğrenciler ve akademisyenler yetiştirmiştir. Tüm yaşamını bilime, eğitim ve öğretime adamış, sıradışı bir öğretim üyesidir.

12 Eylül 1980 Sonraıs, 2547 sayılı YÖK Yasası nedeniyle, 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası’na dayanılarak üniversiteden uzaklaştırılmıştır. Günümüzde de düşüncelerinden (ve meşruiyetten) ödün vermeyen tavrı nedeniyle bir grup medya organının hedefi haline getirilerek, üniversitedeki görevinden ayrılmaya zorlanmıştır. Aynı “özel hukuk mantığıyla”, bir kez daha cezalandırılmak istenmektedir. Bu kez O’nu hedef alan ortaçağ (engizisyon) anlayışı, (O’nu) üniversiteden uzaklaştırmakla yetinmeyip, 21. Yüzyıl’da bir bilim insanını yürürlükteki hukuk kurallarından, ödün verilmesine, boyun eğmediği için, bir cezaevi hücresine tıkmaya çalışmaktadır.

Prof. Dr. Esat Rennan Pekünlü’ye yönelik medya organlarının da içinde yer aldığı sistemli, örgütlü “baskının” amacı, O’nun Şahsın’da tüm üniversiteyi tahakküm altına almaktır. Ne yazık ki iktidar ve YÖK’ün ağır politik, malî ve idarî kuşatması altında olan üniversite yöneticileri, bu müdahalelere karşı, kendi öğretim üyelerini ve yürürlükteki hukuk kurallarını savunamamaktadırlar; (hatta onları, ne acıdır, sata dahi bilmektedirler).

(İnançlara derin bir saygı içinde olarak, ifade ediyoruz…) Yürürlükteki Anayasa hükümleri, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, AİHM kararları çerçevesinde, “türbanlı öğrencilerin üniversitelere girmesi”hukuken, yasaktır. (Ortada bir uygulama zaafiyeti varsa, bu düpedüz iktidarın kusurudur.)

Prof. Dr. Esat Rennan Pekünlü, hiç bir “türbanlı öğrencinin” üniversiteye veya ders yapılan sınıflara girmesini engellememiştir; sadece “türbanlı öğrencileri” mevcut hukuksal durum konusunda bilgilendirerek uyarmış ve durumu tutanağa bağlamıştır.Tutanağı ilgili idareye göndermiştir. Öğrencilerinin, üniversiteye devam edip etmediği konusunda, kayıtlar incelenmeden, dinlenen tanıkların anlatımlarından, önyargılı bir tutumla çıkarılan hatalı gerekçelerle (Prof. Rennan Pekünlü), hapse makum edilmiştir.   

(Hazindir ki)Yargıtay’ın (hapis mahkumiyetini) onama kararında da, Anayasa hükümleri, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, AİHM kararları, yok sayılmıştır. Yargı kararları, yürürlükteki hukuk kurallarına değil, dönemin politik güç dengelerine ve esen (poliltik) rüzgârlara göre verilirse; Anayasa’nın ve Anayasa Mahkemesi’nin anlamı, kalmamış, demektir.

İdarecileri, muktedirler karşısında boyun eğse bile, üniversiteler, Prof. Esat Rennan Pekünlü’nün, yasaları ve bilimi hiçe sayan güç odaklarına kurban verilmesine, seyirci kalmayacaktır. Ağır yaralar alsa da, 12 Eylül karanlığından çıkan üniversitelerimiz, toplumumuzu, çağın gelişmelerinin çok gerisinde tutmak için şiddete başvuran, olağanüstü dönemlerin hukukunu dayatan bir yaklaşımın da, esiri olmayacaktır.

Aşağıda(ki) (imzalarını açıklayacağım) öğretim elemanları dernekleri olarak, haklı davasında Prof. Dr. Esat Rennan Pekünlü ile dayanışma içinde olduğumuzu, bilimi ve hukuku ödünsüz savunacağımızı, kamuoyuna ilan ediyoruz. Öğretim elemanlarını, öğrencileri, basın kuruluşlarını, hukukçular başta olmak üzere tüm halkımızı, bu saygıdeğer bilim insanına uygulanmakta olan şiddetli haksızlığa seyirci kalmamaya, üniversite özerkliğine ve bilimsel özgürlüklere sahip çıkmaya, çağırıyoruz.

·   Akdeniz Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği (AÜÖED)

·   Ege Öğretim Elemanları Derneği (EGÖDER)

·   Gazi Üniversiteli Öğretim Üyeleri Derneği (GÜÖÜD)

·   İnönü Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği (İNÖDER)

·   İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyeleri Derneği (İÜÖÜD)

·   Samsun Akademik Elemanlar Derneği (Akademi Samsun)

·   Tüm Öğretim Elemanları Derneği (TÜMÖD)

·   Üniversite Konseyleri Derneği (ÜKD)

·   Van Üniversite Öğretim Elemanları Derneği (VÜNİDER)

Millet-i Zillet

Karşıdan geliyor fıstık bir dişi

Olur mu acaba benimle işi?

Dudaktan mı öpsem yoksa yanaktan mı?

Ki olsun hayatımdaki seksi kişi

Ve belirlenir tavlama rotası

Olur artık bu beyin de bir manitası

Ardından açılır yatak odasının kapısı

Çünkü budur bu işin devam haritası

Bu kızlar namusu taşır oldu cepte

Erkelerin eli de namusu pisletir oldu her yerde

Nikâhsız evlenir oldu bu gençlik

Nikâh mı, o da ne bu modern devirde?

Cami duvarına işer oldu bunlar

Bizi haritadan siler bu pis oyunlar

Kimse bu masum gençlere dil uzatamaz

Bilseler, içlerinde şeytan taşır bu ak koyunlar

Gençlere dil mi uzattınız lan siz?

Utanın! Böyle bir şeye nasıl cesaret edersiniz?

Eski kafalar unutur mu oldu?

Bu milletin geleceğiyiz biz.

Bu gençler midir bu milletin geleceği?

Allah korusun! Belli değildir bunların ne edeceği.

Taşımaya devam edin siz Amerikan tişörtlerini

Ki gençliğin son yoludur, gideceği.

Gençlik oldu mu illet-i millet

Gelecekte görünür bir millet-i zillet

Ruhları sarhoş mu yaratıldı

Dursun artık bu illet-i millet-i zillet!

Düzelt kendini ey gençlik! Olma illet-i millet

Cehennem olmasın Anadolu’daki Cennet.

Bırak elindeki sarhoşluk şişelerini

Geçirme kuytu köşelerde bir daha cinnet.

Türkiye’nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk

YAZAR HAKKINDA

İlhan Başgöz 1921 Sivas doğumludur. Folklor araştırmacısı ve yazardır.

Ankara Üniversitesi’nin Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde okudu. Aynı yerde asistanlık ve doktora yaptı. Ardından oradaki görevinden uzaklaştırıldı ve Tokat Lisesi’nde öğretmenlik yaptı. Ocak 1953’te Türk Ceza Kanunu’nun özellikle solcuların o dönemde hapse düşmesine neden olan 141. maddesine aykırılıktan dolayı tutuklandı ve iki yıl hapiste yattı. 1960’ta ABD’ye gitti. Indiana Üniversitesinde öğretim üyesi oldu. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyeliği yaptı. Yazar Türk folklörüyle ilgili çalışmalarıyla tanınır. Yazarın zaman zaman Cumhuriyet Gazetesi’nde ve Radikal Gazetesi’nde yazıları yayımlanmaktadır. Şu an Orta Doğu ve Teknik Üniversitesi’nde görevine devam etmektedir.

ÖZET

Türkiye’nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk kitabının yazarı İlhan Başgüz’dür. Kitap dokuz bölümden oluşur. Bölümlerinin isimleri; Yakın Çağda Osmanlı İmparatorluğu Eğitimine Bir Bakış, 2. Meşrutiyet ve Eğitim, Kurtuluş Savaşı Yılları ve Eğitim, Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti’nde Modern Eğitimin Kurulması, Modern Eğitimin Geliştirilmesi, Köy Enstitüleri ve Sonrası, Mustafa Kemal’in Eğitimi ve Eğitimle İlgili Fikirleri, İstatistikler ve Eğitim Bakanlarının Listesi’dir.

Osmanlı Devleti zamanında Batı Anadolu eğitim alanında Doğu’ya göre daha fazla gelişmiştir. Osmanlı Devleti zamanında eğitim bütün öğrencilere eşit uygulanamamıştır. Bunlarda öğrencilerin yaşadıkları ailenin ve sosyal yaşamın etkisi büyüktür. Osmanlı Devleti zamanında iki çeşit okul vardı. Sıbyan Mektepleri ve Medreseler. Bunların ikisi de dine dayalıydı.

Sıbyan Mektepleri ilkokul niteliği taşır. Kız-erkek karma bir eğitim vardır ancak bazı yerlerde ayrı da olabilirlerdi. Sıbyan Mektepleri döneminin özel okuludur. Hocalara halktan ya da vakıflardan maddi destek yapılır. Eğitim-öğretim parasızdı. Burada tam anlamıyla bir eğitim söz konusu değildi. Çünkü öğrencilere bilgi verilmekten çok bir metni ezberletme vardı. Buradaki öğrenciler yazı yazmayı ve Türkçeyi tam anlamıyla bilmiyorlardı.

Medreselere baktığımızda ilk önemli medrese Fatih Sultan Mehmet döneminde kurulmuştur. Kanuni Sultan Süleyman döneminde de büyük gelişmeler sağlanmıştır. Medreseler hem yüksek öğretime hazırlar hem de hem de yüksek öğretim eğitimi verilirdi. Medreseler parasız olmakla birlikte öğrencilerin ihtiyaçları da medreselerden karşılanırdı. Anadil olan Türkçe burada kullanılmıyordu. Arapça dili ile ders işleniyordu. Belli bir dönemden sonra bazı pozitif bilimler medreselerin eğitim müfredatından çıkarılmıştır. Beşik uleması denilen sistem ortaya çıkmıştır. Yani çocuklar zengin bir aileden geliyorsa okuma yazması olmasa bile ileriki dönemlerinde derece derece yükselip iyi mevkilere gelebiliyorlardı.

Pozitif bilimlerin kaldırılması Osmanlı Devleti’nde olumsuz etkiler yaratmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte medreseler kaldırılmıştır. Ancak medresenin etkisi uzun yıllar atlatılamamıştır.

 

Osmanlı Devleti’nde bir de Saray Okulları vardı (Enderun). Saray Okullarında savaş esirleri, devşirme yolu ile getirilmiş Hristiyan çocuklar eğitilerek devlette önemli mevkilere gelebiliyorlardı. Saray Okullarında medreselerden farklı olarak daha bilimsel dersler vardı. Saray Okulları kimilerine göre Osmanlı Devleti için olumluyken kimileri için de Osmanlı Devleti’nin çöküşünü hazırlayacak olumsuz sonuçlar yaratmıştır. Saray Mektepleri de Meşrutiyetten sonra kapatılmıştır.

Reform yıllarında Osmanlı Devleti’nin genel durumuna baktığımızda diğer devletlerden sanayi olarak geri kaldığı, savaşlarda aldığı yenilgiler, askeri başarısızlıklar gibi pek çok alanda git gide gerilediği görülür. Bunun nedenlerine bakıldığında bu olumsuzlukların eğitimden kaynaklandığı düşünülmüş, bu kötü durumdan çıkılmak için iyi niyetli padişahların ve vezirlerin isteği ve katkısı üzerine yenilikler yapılmaya çalışılmıştır. Askeri sanat gibi alanlarda okular yenileştirilerek, devletin içinde bulunduğu zor durumdan çıkılmak istenmiştir.

Tanzimat Dönemi’ne geldiğimizde medreseler en cazip eğitim kurumuyken asker ve öğretmen okulları ön plana çıkmış özellikle de büyük şehirlerde yaşayan ailelerin çocukları için eğitim verir olmuştur.

Kurtuluş Savaşı yıllarında düşman devletler yurdun her bir yanını işgale başlamış halk ümitsizlik içine düşmüştür. Hiç kimsenin durumu iyi değildir. Halkın bu durumdan çıkması, ülkenin kurtarılması için Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkması ve oradan Amasya’ya geçip oradaki ordu komutanları ile toplantı yapması ile milli mücadele için ilk adımlar atılmış olur. Yurdun pek çok yerinden gelen delegeler ile bir meclis kurulur ve TBMM açılır. Meclis üyeleri çok zor şartlar altında çalışmaya başlarlar. Ankara’da elektrikler olmadığı için mum ışığında çalışılmış ve delegeler çalışabileceği doğru düzgün bir bina bile yokken öğretmen evinde yan yana dizilmiş yer yataklarında yatmışlar ve meclis binası için gerekli malzemeler halktan karşılanmıştır. Hatta Yunan ordusu Ankara’ya kadar dayanmış ve top sesleri altında çalışmalar yürütülmüştür. TBMM’nin amacı halkı emperyalizmin ve kapitalizmin zorbalığından kurtarmaktı.

Kurtuluş Savaşı döneminde eğitimin durumuna baktığımızda gerçekten de bir sorun halini almıştır. Öğretmenlerin maaşı ödenemez olmuş, öğrencilerin ve okulun ihtiyaçları da karşılanamaz hâle gelmiştir. Hatta pek çok okul kapanmak zorunda kalmıştır. Yine de eğitim çalışmaları yapılmış bu da halka moral olmuştur. Halkta öğrenmek, bilmek arzusu yeniden canlanmış, Ankara’da kitap okuyanların sayısı git gide artmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti döneminde dış saldırılara karşı yurt savunulmuş ve sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Halk elindeki her şeyi cepheye vermiş ve ellerindeki hemen hemen her şey tükenmiştir. Devlet olarak bir şeyler üretilmesi gerektiği düşünülmüş ve işe ilk olarak tarımdan başlanmış, çiftçinin değeri artmıştır. Ancak bir sorun vardı, köylünün elinde toprak yoktu. Çiftçinin sözcüsü olarak çiftçi delegeleri seçilmiş, çiftçi delegeleri ise kendilerine işletilmeyen çiftliklerin köylülere dağıtılması teklif edilince ilk başkaldıran onlar olmuştur. Bu dönemde pek çok yenilikler yapılmaya çalışılmış modernleşme ve ilerleme yolunda pek çok adım atılmıştır. Bu dönemde pek çok siyasi parti kurulmuştur.

Anadolu’da halk savaştan çıkmıştır ve çok zor durumdadır. Halktan pek çok vergi alınır ancak köylü bunları öderken zorlanır. Vergi borcunu ödemek için elindeki para edecek malı köyün ağası, tüccar, esnaf gibi durumu iyi olanlara değerinin altında satar.

Devlet sanayinin, ticaretin gelişmesi için düzenlemeler yapmış, kanunlar çıkarılmış ancak belli bir döneme kadar başarılı olunamamıştır. Türkiye hiçbir devletten borç almadan sanayiye dayalı sektörü geliştirmeye çalışmıştır ve burada yapılacak olan yatırımların büyük bir kısmını özel sektöre ayırmıştır.

Cumhuriyet dönemine geldiğimizde eğitim alanında modernleşmek ve yenileşmek için faaliyetlerde bulunulmuştur. Öyle ki yapılacak olan yeni okul binaları için şehrin coğrafi konumu ve iklim şartları bilem göz önünde bulundurulmuş, bu şartlara uyum sağlayacak şekilde yapılmıştır.

Yeni harflerin kabulü ve karma eğitime geçişte sorun çıkaranlar olduysa da bu kişiler başarılı olamamışlar, yapılacak yeniliklerin önüne geçememişlerdir. Yeni kurumlar kurulmuş bazıları da yenilenmiştir. Eğitim kurumlarında Eğitim Bakanlığında görevli Necati Beyin çalışmaları dikkat çeker. Gece gündüz demeden çalışıp büyük başarılar elde etmiştir. Karma eğitime geçilmiş kız-erkek eşit duruma getirilmeye çalışılmıştır. Kızlara da eğitim-öğretim hakkı tanınmış, kadınlara hastane, okul gibi pek çok kurum ve kuruluşlarda çalışabilme fırsatı verilmiştir. Hatta Mustafa Kemal erkeklerin çalışabileceği yerlerde ve yapabileceği işlerde kadınların da başarılı olabileceğini göstermiş, kadınlara güven vererek onların önünü bir kez daha açmıştır.

Okul eğitiminde ders kitabı konusunda yaşanılan bazı sıkıntılar olmuştur. Kitapçılar ve yayınevleri öğrencinin ve okuyucunun bütçesine bakmadan kendisini düşünerek kitap satışları yapmıştır.

Eğitimde köklü değişmeler yapmak için alanında yetişmiş kişileri beklemeyi daha doğru bulmuşlardır. J. Dewey Türkiye’ye çağrılmış ve Eğitim Bakanlığına iki rapor sunmuştur. Memlekette eksikliği hissedilen mühendislik, mimarlık gibi bölümlerin okuluna ihtiyaç olunduğu fark edilmiş ve belirtilmiştir. Eğitim için pek çok yabancı uzmanlar Türkiye’ye davet edilmiş ve onların gözünden eksiklerimiz saptanmaya çalışılmıştır.

Yeni Türk devletinin kurulması cumhuriyet devrinde modern eğitime geçilmesi için yapılacak olan çalışmaları hızlandırmıştır. Savaşlardan alınan başarılar Türk halkının inancını ve cesaretini artırmıştır. Genel bütçenin büyük bir kısmı eğitim için ayrılmış, genel her ciddi teklif kabul edilmiştir. Bazı köylerde insanlar kendi malzemeleriyle okul yapmışlardır. Eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde birleştirilmiş, medreseler kapatılmış yerine İmam ve Hatip Liseleri ile İlahiyat Fakülteleri kurulmuştur. Müfredata yeni dersler eklenmiştir. Okullar millileştirilmiştir. Gösterilen derslerde Türkler hakkında uygun olmayan ifadelerin olması yasaklanmıştır. Yabancı okullar denetlenip yeni kurallar konulmuştur. Kurallara uymayan okulların ise kapatılması kararlaştırılmıştır.

Türkiye’nin sanayi, ticaret ve bayındırlık alanında gelişmesi için gerekli gerekli eğitimin verilmesi konusunda Türkiye’de bu dallara dayalı okulların açılması gerektiği saptanmıştır.

Modern eğitimin geliştirilmesi için yapılan çalışmalara bakıldığında köylüye verilen değer artmış, köyde okullar açılmış ve satılan ürünlerin fiyatları halka uyacak şekilde indirilmiştir. Üniversitelerde reformlar yapılmış, pozitif bilimler derslere ek olarak müfredata konulmuştur. Halkevleri kurulmuştur. Diğer dış devletlerin eğitim sistemi hakkında bilgiler edinilmiş, gözlemler yapılmış ve halkevlerinde uygulanmıştır.

Tarım konusunda gerekli bilgilerin verilmesi için tarım eğitimi alanında pek çok gelişmeler olmuştur. Tarım eğitimi, Yüksek Ziraat Mektebinin açılmasıyla başlamıştır. Ziraat Tatbikat Mekteplerinin açılmasıyla devam etmiştir. Bu yenilikler sonucunda alınan olumlu sonuçlar Milli Eğitim Bakanından Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’e kadar pek çok kişiye umut verici olmuştur.

Köylerde eğitimle ilgili yapılan yenilikler daha fazla olmuştur. Örneğin; ‘köydeki çocuklar için lise ve yüksek öğrenimin yolları açılmıştır. Köyde öğretmen ve eğitmen olarak yetişecek elemanlar, devlete büyük ve uzun yıllar sürecek külfet yüklememelidir. Bunun için okul üretici bir okul olmalıdır. Okullarda öğrenciye köy genel hayatının ilerlemesine yarayacak birkaç meslek birden öğretilmelidir. ‘ gibi pek çok kararlar alınmıştır. Bunların amacı sadece köy öğretmeni yetiştirmeyi hedefleyen bir eğitim atılımı değil, köy kalkınmasına önderlik edecek, insanları yetiştirecek hatta köyü kalkındıracak köklü bir reform planının haberini vermiştir. Bu gibi yeniliklerle Köy Enstitülerinin temelleri atılmıştır.

Köy Enstitülerinde pek çok yeni gelişmeler olmuş ancak gerçek hayatı çok kısa sürmüştür. Milli Eğitim Bakanının değişmesi ile enstitülerin yıkımı başlamıştır. İsimleri değiştirilerek Köy Okulları denilmiştir. Bu yıkımın nedeni bazı yerlerde 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle Türkiye’de tek partili rejimi değiştirmek ve çok partili demokrasiye geçme eğilimi başlamıştır. Bunun iç ve dış nedenleri vardır. Yine bu dönemde siyasi alanda partiler arasında çekişmeler yaşanmıştır. Köy Enstitüleri kapatılmış ancak sorunlar devam etmiştir. Köy Enstitüsü çıkışlı olanlar ya görevlerinden alınmış ya da oradan oraya savrulmuşlardır. Ancak Köy Enstitüsü çıkışlı olanlar umutlarını ve güçlerini kaybetmemişler ve bütün demokratik kuruluşlara seslerini duyurmuşlardır. Türk Edebiyatında seçkin bir yer edinmişler, parlamentoya girmişler ve kimisi de akademisyen olmuştur. Bu olanlar Köy Enstitülerinin ne kadar sağlam bir insan gücünden geldiklerini ve ne kadar etkili bir şekilde bu insanları eğittiklerini göstermek için yeterli olmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına varan geçiş döneminde yaşamıştır. Mustafa Kemal Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’nin doğması ile sonuçlanan politik olayların büyük bir kısmına katılmış, bir kısmına da yön vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulup gelişmesinde en büyük paya Mustafa Kemal sahiptir. O’nun hayatının büyük bir kısmının cephelerde geçmesi, imparatorluğun fikir ve sanat hayatını yakından tanımasına engel olmuştur. Mustafa Kemal edebiyata ve tarihe meraklı biridir. Namık Kemal ‘den ve Tevfik Fikret’ten etkilenmiş; etkilendiği de yazdığı şiirlerden anlaşılmaktadır. Mustafa Kemal Harbiye’de yetişenler gibi kültürlüydü. Mustafa Kemal’in eğitimle ilgili görüşlerine baktığımızda bir eğitim sistemi ya da felsefesi ortaya koymamıştır ancak bu konuyla ilgilenmiş; ilgisi eğitimin sosyal değişiminde ve Türk toplumunun gelişmesinde oynayacağına inandığı rol ölçüsünde olmuştur. Bir siyaset adamıdır ancak eğitimi de göz ardı etmemiştir. Mustafa Kemal Atatürk neyi nerede söyleyeceğini çok iyi planlayan bir önderdir. Bu gerçek eğitim için de geçerlidir. Görüşlerini ya TBMM’de belli siyasi görüşleri olan kimselerin karşısında ya da eğitimle pişmiş insanların karşısında açıklamıştır. 1924’ten sonra eğitim Mustafa Kemal’in konuşmalarında önemli yer tutmamıştır. Meclis açılış konuşmalarında Milli Eğitim Bakanlığı’nın çalışmalarını özetlerken eğitime değinmiş, kısa direktifler vermiş, çözüm bekleyen eğitim işleri için yön göstermiştir. Medreselerin kaldırılması, Latin harflerinin kabulü, karma eğitim, kız çocuklarına eğitim hakkı tanınması gibi konuşlarda destekleyici olmuştur ve bunların gerçekleşmesinde O’nun etkisi büyüktür. Milli kültürden sık sık bahsetmiş ve buna üç kaynak göstermiştir. Bunlar; dil, tarih ve güzel sanatlardır. Mustafa Kemal Türk kültüründe hümanist bir kök aramış ve mistik Türk kültürüne önem vererek bu alanda daha geniş ve hoşgörülü bir yorum yapmıştır.

KİTAP HAKKINDA GÖRÜŞLERİM

Türkiye’nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk adlı kitapta Osmanlı döneminden cumhuriyete kadar geçen sürede eğitimde yaşanılan değişikliklere, hangi alanda ne tür değişiklikler yapıldığına, Osmanlı dönemindeki eğitim hayatına, eğitimin sosyal, ekonomi gibi alanlara etkisine, insanların eğitime bakış açısına kadar pek çok konuya değinilmiş ve bu konular bilimsel ancak biraz da yazarın yorumlarıyla karışarak anlatılmıştır. Yazar her ne kadar tarafsız olmaya çalışsa da ben kitabı okurken bunun tam tersini hissettim. Buna rağmen geçmişteki eğitimle ve yaşamla alakalı hemen hemen her şeye, Atatürk dönemine gelininceye kadar geçen süreçte yapılan değişikliklere ayrıntılı olarak değinilmiştir. Osmanlı dönemindeki eğitim hayatını, eğitimle alakalı yeni fikirlerin kimler tarafından ortaya atıldığını ve uygulandığını merak edeneler, Atatürk’ün hayatını, eğitimini ve eğitim hakkındaki görüşlerini öğrenmek isteyenler için ideal bir kaynak.

Kitapta gayet yalın, anlaşılır bir dil kullanılmış; cümleler düzgün bir şekilde oluşturulmuştur. Dil ve üslup bakımından rahatça anlaşılabilecek bir kitap.

Ben kitabı okurken geçmişten günümüze Türkiye’nin eğitimi, sosyal yaşamı gibi pek çok konuda bilgilendiğimi düşünüyorum. Kitabın olumsuz bulduğum tek tarafı yazarın biraz taraflı yaklaşımıdır. Buna rağmen cumhuriyetle başlayarak Türkiye’nin eğitim konusunda yaşadığı gerçekler, sorunlar, aranılan çözüm yolları ve uygulamalar; konulara Türklerden ve yabancılardan pek çok uzmanın bakışı ve Atatürk’ün eğitim sistemi hakkındaki görüşlerinin neler olduğunu bulabileceğimizi düşündüğüm güzel bir kitap. Ayrıca belirtmeliyim ki günümüzde her ne kadar değişime de uğrasa cumhuriyetle birlikte değişen ve gelişen bir eğitim-öğretim aldığım için kendimi şanslı hissediyorum!

Kitabı, okumayanlara tavsiye ediyorum.

Kadınların Sınıfı: Ücretli Ev Emeği

KADINLARIN SINIFI: Ücretli Ev Emeği ve Kadın Öznelliğinin İnşası

 

Kadınlığın ve kadın cinsinin ev ve ev içi ile özdeşleştirilmesinin doğası nedir? Bunun cinsiyet ve sınıf çalışmalarıyla, kadın öznelliği ile bağı nedir? Ev hizmetlerinin alınıp satılması sakıncalı mıdır? Ev hizmetlerinde alınan ve satılan nedir? Hizmet ve emek gücü mü yoksa hizmetlinin kişi olarak kimliği mi? Sorularına cevap bulabileceğiniz bir kitap.

“Kadınların kendilerini eve bağlayan zincirleri kırabilmeleri için, bu zincirlerin nasıl örüldüğünü anlamak zorundayız.” Ev İşinin Sosyolojisi,1974.                           

Toplumun gelişmesine bağlı olarak kadınların artan hızla çalışma yaşamına katılması beraberinde faklı toplumsal yapılanmaları getirmektedir. Bu sürecin ürettiği bir kavram olan “çalışan kadın” kavramı, farklı kadınlık kavramlarını ve ilişkilerini üretmektedir. En dikkat çekici olan, farklı kadın grupları arasında iktidar ilişkisinin kurulması ve sürdürülmesidir.

Ev hizmetlerinin yaygınlık kazanması kadınlar arasındaki hiyerarşik yapılanmanın aracı olmuştur. Ev hizmetleri, kadınlar arasında farklı bir çalışan-çalıştıran ilişkisinin kurulmasına neden olmaktadır. Bu kitapta ev hizmetlerine giden kadınların işe erişimi, çalışma koşulları ve işin yapılışı ile ilgili konularda yaklaşımları araştırılmıştır. Kadınların ev hizmetlerine gitmesi bireysel açıdan ailenin gelişmesi ve toplumsal ilerleme açısından önemlidir. Çünkü kadınların çalıştıkları evlerdeki düzeni ve yaşam biçimini kendi evlerinde uygulamaya çalışmaktadırlar. Bu da çalışmanın sadece bir iş ilişkisi olmadığı, ailenin gelişimi açısından da değerli olduğunun kanıtıdır.

Ev hizmetleri, içeriği ve sonuçları itibariyle diğer iş biçimlerinden ayrılan çoğunlukla kadınla bağlantılı değerlendirilen bir çalışma biçimidir. Özel alana ait faaliyetleri kapsamı, farklı gerekçelerle bu işlerden bağımsızlaşan kadının bir başka kadını sorumlu kılması anlayışına dayanmaktadır. Kitapta, ev hizmetine giden kadının işe ulaşımı, çalışma koşulları ve çalışma ortamı içerisindeki evin sahibi kadınla olan ilişki biçimi ortaya konulmuştur. Derinlemesine mülakat ve odak grup görüşmesi kitabın yöntemini oluşturmaktadır. Kadınların zorunluluktan dolayı (gelir baskısı) ev hizmetlerine gittiği, işe ulaşımının ise sosyal ağlar (akraba, komşu, arkadaş) vasıtasıyla sağlandığı ortaya konulmuştur.

Yapılan işin içeriği ve kadına yönelik tutumlar açısından genel geçer bir tanım söz konusu olmamakta, her evde özgül koşullar ve kadından beklentiler gündeme gelmektedir. Ev hizmetine gitmek yabancı birinin özel alanına dâhil olma açısından sıkıntı oluştursa da, kadının güçlenmesi ve öğrenmesine de katkı sağlamaktadır.

Sınıfı da toplumsal cinsiyeti de kimlik değil süreç olarak ele alan Aksu Bora, bunlara ilişkin tanımların ve sınırların sürekli bir mücadele konusu olduğunu vurguluyor.

 

“Kadınlar, erkeklerden oldukları kadar birbirlerinden de farklıdırlar.” kitabın en kışkırtıcı cümlelerinden biri. Aksu Bora, gündelikçilerle ve işverenlerle yaptığı derinlemesine mülakatlara dayalı çalışmasında, kadınlar arasındaki sınıfsal farkın, cinsiyet farkı kadar etkili olduğunun altını çiziyor. Ona göre, farklı sınıftan iki kadın, erkek ile kadın arasındaki kadar kuvvetli bir ayrımı deneyimliyor. Cinsiyet değil de toplumsal cinsiyet kavramını kullanışımız, bunu bir miktar açıklıyor. Eğer cinsiyetin toplumsal olarak kurulduğunu, kadın ya da erkek doğmakla belirlenen sabit bir kimlik olmadığını düşünüyorsak, kadınlar arası farkı da cinsel fark gibi ele alabiliriz. Aksu Bora’nın kadınlar arasındaki farkların cinsiyetlerine bir ‘ek’ gibi algılanmasından duyduğu rahatsızlık, onu farkı ortaya çıkarmaya itiyor.

Kitapta, kadınların kendilerini erkekler değil de diğer kadınlar üzerinden kurdukları gayet net ortaya konmuş. Üstelik sadece başka sınıftan değil aynı sınıftan kadınlardan kendini ayrıştırma, öznelliğin kuruluşunda önemli bir rol oynuyor. Örneğin işverenlerin çoğu, değer işverenlerin ‘pis’ olduklarından ve çalışanlarını sömürdüklerinden; gündelikçiler de diğer gündelikçilerin şanslı olduklarından ve işi şişirdiklerinden söz ediyor. İşveren, gündelikçi karşısında erkeklerle eşit ve modern olarak kurarken, gündelikçi de üretici, becerikli ve fedakâr oluşuna vurgu yapıyor. Her iki gruptan kadın için diğer kadınların cinselliği veya ‘iffetsizliği’ de önemli bir ayrışma noktası. Aksu Bora, sınıfı da toplumsal cinsiyeti de kimlik değil süreç olarak ele aldığı bu analizde, bunlara ilişkin tanımların ve sınırların sürekli bir mücadelede olduğunu vurguluyor.

Ancak kadınlar sınıfsal farkı inkâr ediyor, kendi konumlarını bu kavram üzerinden ifade etmiyorlar. Kentlilik-köylülük, modernlik-geleneksellik; genel olarak bu ülkede sınıfsal farkı ifade etmenin çerçevesini oluşturuyor.

Aksu Bora, sınıfsal farkı çözümlerken sadece maddi koşulları değil, kadınların bu koşullara ilişkin algılarını, bu koşullar içindeki hareket yeteneklerini, stratejik araçları ve başkalarına ilişkin değerlendirmelerini de dikkate almak gerektiğinden söz ediyor. Kadınlar, sınıf kavramını kullanmasalar da çeşitli şekillerde bu farkı kuruyor. İşverenler, gündelikçiler üzerinde iki farklı iktidar stratejisi uyguluyor. Bunlarda biri ‘maternalizm’; daha yakın, daha kollayıcı ve haliyle bağımlılığa daha açık olan bu stratejiye genellikle öznelliğini ev kadınlığı üzerinden kuran kadınlar başvuruyor. Genç ve çalışan kadınlar ise farklılık stratejisini uyguluyor; gündelikçilerle yakınlıktan kaçınıp ev işlerinin kendileri görmeden hallolmasını istiyorlar. Denetleme daha az olsa da gündelikçiler kendileri için daha tanıdık olan, aile ilişkisine benzer bir ilişkiden mahrum kaldıkları için zorlanıyorlar. Örneğin; Aksu Bora’nın görüştüğü gündelikçilerden biri, işvereni için “verdiği bir kuru para” demiş. Başka bir çalışma ilişkisinde paradan daha fazlası pek beklenmez. Burada bekleniyor, çünkü bildiğimiz anlamda bir sözleşme ilişkisi değil bu, çünkü aileden olmayan bir kadın evin mahrem alanına giriyor. Ev işinin, paradan fazla bir karşılık gerektiğine inanılıyor. Tıpkı ‘anaların borcunun’ hiçbir zaman ödenememesi gibi.

Kitabın diğer bir özgün yanı, ev işi ile yuva işini ayırması. Simone de Beauvoir, ev işlerini Sisyphos’un işkencesine benzetiyor: “Temiz olan kirlenir, kirlenen temizlenir, tekrar ve tekrar, gün be gün. Ev kadını zamanın dışındadır, o hiçbir şey yapmaz; sadece şimdiyi sürükler.”

Oysa ev işleri, bundan ibaret değildir. Young, özgül ve kişisel olan yuva işini, genel ve anonim olan ev işinden ayırıyor. Yuva işi, ailenin tarihini ve toplumun tarihini kurar. Kadınlar, annelerinden kalma yemek tarifini kullanır, belirli işleri belirli şekilde yapmayı öğrenirler. Orta sınıftan, kentli, kariyer sahibi bir kadının evinin dekorasyonuyla uğraşması ya da yemekleri belli bir şekilde pişirmesi, yuva işinin parçasıdır. Evle ve bakımla ilgili tüm işler, aynı kategori altında değerlendirilemez. Çocuk yetiştirmek, yemek yapmak, lavabo ovmak ve yer silmek birbirinden farklı işlerdir. Aksu Bora’nın, Young’ın görüşlerinden bahsetmesi kadın işlerini ve rolünü anlamlandırma açısından önemlidir.

Eve gündelikçi de gelse, kadınlar karşılıksız emek harcamaya devam ediyorlar. “Ev işi-yuva işi” ayrımı, bunu gösterdiği için de anlamlı. Yuva işi bütün kadınlar için var; gecekonduda oturan ve gündeliğe giden kadında yuva kuruyor. Aradaki fark, orta ve üst sınıftan kadının ev işinin bir kısmını devretmesinde. Bu devir, orta sınıf kadınlığının üretilmesinde önemli bir rol oynuyor. Hem yuva işine vakit bırakması anlamında hem de yer, duvar, cam ve halı silmek gibi bazı rutin işlerin orta sınıf kadınlarına ‘yakıştırılmaması’ anlamında. Bu tür işleri gündelikçinin yapması gerektiği düşünülüyor.

Ev işi, ister ücretli ister ücretsiz olsun, ‘kadın işi’ olarak tanımlanır. Ev hizmetlisinin yaptığı işler, yani ‘yeniden üretim işleri’, onun tarafından yapılmadığında, ev kadınları ve anneler tarafından, ücretsiz olarak yerine getirilir. Ev işinin düşük statüsü-ister ev kadını ister hizmetli tarafından yerine getirilsin-bu işlerin fiziksel ve ekonomik görünmezliğine neden olur. Evde yapılan işler ya elle tutulur, somut sonuçlara yol açmaz, ya da çok çabuk tüketilirler; özel alanda gerçekleştirilirler, kar getirmezler, yalnızca kullanım değeri üretirler. Bu işlerin insan ilişkileri ile sarılıp sarmalanmış olmaları, gerçek bir çalışmadan çok ‘sevgi emeği’ olarak değerlendirilmelerine neden olur.

Aksu Bora, ev işi ve yuva işi ile ilgili pratikler çevresinde kurulan cinsiyet kimliklerinin, aynı zamanda sınıf, toplumsal statü ve kişisel kimliklerin kurulmasında doğrudan etkili olduğunu ileri sürüyor ve bu nedenle de kadınların ev ve ev işi hakkındaki kişisel anlatılarının, cinsiyet ve sınıfın kurulmasında işveren ve çalışan arasındaki etkileşimi analiz etmenin cinsiyet ve sınıf ilişkilerine bakmak için çok uygun bir giriş noktası sunduğunu söylüyor. ‘Kadınların Sınıfı’, derinlemesine görüşmeler yoluyla ev hizmetlerinde işçi ve işveren arasındaki etkileşimi inceliyor; orta sınıf evlerinin bu evlerdeki işin sınıf eşitsizliklerini yeniden üretirken aynı zamanda bu eşitsizliğe karşı çıkışları da barındırdığını söylüyor. Sonuçta, ev hizmetlileri ve işverenlere ilişkin fazlasıyla basitleştirici değerlendirmelerin ötesine geçen, özgün ve güçlü bir analiz sunuyor.

Aksu Bora’nın Kadınların Sınıfı adlı kitabında ev işi ve kadın öznelliği arasındaki bağı çözümleyebileceksiniz. Bu kitaptaki tanıklıkların her biri bizden sınıf ve kültüre ilişkin fikirlerimizi ve eve ilişkin işlerin anlamlarını gözden geçirmemizi sağlıyor. Kitaptaki kişisel anlatılar ise yeterince ilginç.

Aksu Bora için kadınların öznelliklerini kurmaları, yaşam boyu devam eden bir süreç. Kadınlık ve erkeklik çocuklukta içine girilen sabit kalıplar değil; gündelik yaşamdaki karşılaşmalarda sürekli gözden geçirilen, sınanan, yeniden ele alınan şeyler. Ev işinin cinsiyetin kurulmasında kritik bir önemde olduğunu söylemekle birlikte, bunun sadece erkeklerle kadınlar arasındaki farka işaret etmekle kalmayıp, farklı kadınlık tarzlarının kurulmasında da rol oynadığını ileri sürüyor.

Bu kitap, kadınların öznelliklerinin kurulmasında evin ve ev işlerinin rolünü araştırıyor. Bu kitabın yöntemsel yaklaşımı, pek çok bakımdan örnek olacak nitelikte. Her bir gruptaki kadınların birbirleri hakkındaki anlatıları merkezde duruyor. Yazar, işveren ile hizmetli arasındaki ilişkiye gündelik yaşamın dokusu içinde sürekli mücadelenin yaşandığı bir süreç olarak yaklaşıyor. Aksu Bora görüşmelerin kendisini gerçekliğin yorumlanma ve üretilme araçları olarak görüyor. Kişisel anlatıların yaratılmasını sağlayan ortama ve bu anlatıları besleyen dünya görüşlerine özel bir dikkat sarf ediyor. Gerçeğin araştırılanlar, araştırmacı ve okurlar tarafından yorumlanabilmesi, okuru büyük ölçüde güçlendiriyor. Okur başka biçimlerde de güçleniyor. Kendisini bu araştırmaya soruları ve bu soruları ele alma biçimini metin boyunca ortaya koyarak yazar bizi sadece çalıştığı kadınlarla yaptığı görüşmelerin özeline sokmakla kalmıyor, aynı zamanda; kendi kurumsal yaklaşımının inşasına da aktif olarak katılmaya davet ediyor.

Aksu Bora’nın görüştüğü işveren ve hizmetli kadınlar kendi aralarındaki sınıf farklılıklarının önemini sürekli inkâr ediyorlar. Sınıfsal farka ilişkin yorumları, farklı kişilik özellikleri üzerinden ve insanları kişisel nitelikleri ile değerlendirmenin öneminin vurgulanmasıyla ifade ediliyor.  Kadınların toplumda ve kendi yaşamlarında son derece göze çarpan bir şey olmasına karşın sınıfsal farklılığı ‘görmeme’ çabaları, yazara göre; Türk toplumundaki farklı bölünmelerin, kentli-köylü, modern-geleneksel ayrımlarının belirginliğine bağlanabilir. Aksu Bora her gruptaki kadınların birbirlerini nasıl tanımladıklarını ve bu tanımların onların kendi kimliklerini oluştururken oynadığı rolü başarılı biçimde açıklıyor.

Hizmetliler eğitimsiz, köylü ve kültürel olarak geriyken, orta sınıf kadınlar kentli, eğitimli, modern ve zarifler. Ancak, bu türden ikili ayrımların, hangi kadınların kendi cinsiyetlerini gerçekleştirmekte başarılı hangilerinin başarısız olduğuna ilişkin sözlerle, ev içi işlerin ayrımı ve yorumlanması yoluyla sürekli tartışma şeklinde olunduğunu da görüyoruz. İşveren kadınlar kendileri ile çalışanlar arasında katı bir sınırı sürdürüyorlar. Farklılığı vurgulamak için, hizmetlilerin kadın olarak ezildiklerini vurguluyorlar. Onlara göre hizmetliler, kendi evlerine yoksulluğun ve erkek baskısının kurbanı oluyorlar. Ama aynı kadınlar, işverenin evinde kendilerini güçlendirecek taktikler kullanıyorlar ve bu ilişki içinde ‘uyanık’ fırsatçılara dönüşüyorlar.

Ev hizmetlileri, işveren kadınları ben merkezcilikle, bencillikle, tembellikle, kendi zevkleri için eş ve anne görevlerini ihmal etmekle eleştirerek kendi kadınlık becerilerinin üstünlüğünü vurguluyorlar. Böylelikle ev hizmetlileri, işveren kadınları kadınlık rollerini yerine getirmekten aciz, eksik kadınlar olarak göstererek onların saygınlığını zedeliyorlar. Hizmetli kadınlar; kendilerini namuslu, becerikli, çocuklarının istikbali için ağır koşullarda çalışan tutumlu kadınlar olarak görüyorlar. Bu da onları ahlaken üstün hale getiriyor. Bu düşünce, kadınlık kimliğinin çekirdeğini ev içine bağlar ve kocanın ev işlerinden muafiyetine mazeret getirir; ev işini kadının bir yükümlülüğü ve aile vazifesi olarak tanımlamaya devam eder.

Sınıf ayrımları aynı zamanda her iki sınıftan kadını temizlik üzerinden böler. İşverenler ev hizmetlilerini kirli, hijyene dikkat etmeyen kişiler olarak resmediyor. Ev hizmetlileri ise, orta sınıf kadınların evlerinin pisliğinden söz ederler ve bu kadınların en basit ev temizliği işlerini bile yapmaktan aciz olduklarını vurgularlar.

Aksu Bora, ev işini ve kadınların öznelliğini çalışmak için bir çerçeve geliştirirken, Bourdieu’nun sınıfın yeniden üretimi ve habitus kavramlarını ve Young’ın ev işi-yuva işi ayrımını başarıyla bir araya getiriyor. Sınıfın yeniden üretiminde anahtar kavram, Bourdieu’nun ‘habitus’ dediği şey, üyelerinin kendi sınıflarının beğenilerini ‘doğal’ olarak içselleştirmeleridir. Kültür içinde edinilen bir beğeni, doğalmış gibi sunulur. Sınıfsal ayrım, sadece ekonomi ile belirlenen bir sınır değil, sembolik mücadelelerin yürütüldüğü bir çatışma alanıdır.

Sınıflar, kendilerini üyelerinin belirli beğenileri içselleştirmeleri ve sergilemeleri ile yeniden üretirler. Bu beğenilerin kaynağında, beden ve ev vardır. Örneğin, beğeni bedene yazılmıştır ve bedenin boyutları, yeme içme, yürüme, oturma, konuşma ve jestlerinde görünür hale gelir. Ev, ister onu özgün biçimiyle yeniden üretsin ister bir başka sınıfınkini taklide kalkışsın, habitusu yansıtır.

Ev işine yakından bakmak, ev işini oluşturan farklı faaliyetleri birbirinden ayırmak ve bu işlerin nasıl örgütlendiğini, yönetildiğini ve hizmetli ile ev hanımı arasında nasıl müzakere edildiğini anlamak, Aksu Bora’nın bu kitaba kattığı en önemli stratejilerden biridir. Aksu Bora ev işinin çeşitli bedensel ve zihinsel emek biçimlerini ve yeteneklerini gerektiren işlerin bir toplamı olduğunu öne sürüyor. Camların silinmesiyle patates soyulması ya da sofranın kurulması arasındaki farkları gösteriyor. Ütü yapmakla fırını temizlemek ya da yerleri süpürüp toz aldıktan sonra büfenin içini düzenlemek. Bazı işler rutindir, bazıları törensel ya da tekrara dayalıdır. Kitaptaki bazı yorumlar, ev işlerinin ahlaki açıdan değerlendirilmesi üzerine kurulmuş. Örneğin, iç çamaşırlarını yıkamayan bazı orta sınıftan kadınlarına ev hizmetlileri tarafından onay verilmediklerini görüyoruz.

Aksu Bora, Young’ın geliştirdiği ev işi-yuva işi ayrımına dayanarak, yemek pişirmek gibi işlerin aile tarihini ve statüsünü kurduğunu gösteriyor. Bu işler, ailenin geçmişi ve bugünü arasındaki bağları kurar ve hizmetliye bırakılmaz, ev hanımı tarafından yapılır. Yemek hazırlamak ve sunmak, insanların sevgiyi ve başkalarıyla ilişkilerini ifade ettikleri işler, yaratıcı işler olarak görülür. Tersine, gündelik yaşamın düzeninin sürmesini sağlayan, şimdiyi sürüklemeye dayalı, tarih dışı işler,  ev hizmetlisine devredilir. Bir başka deyişle, işveren kadınlar dekorasyon ya da ev idaresinin kararlar almayı gerektiren daha teknik boyutlarını ev hizmetlisine devretmeyi istemezler. Çünkü bu işler, işveren kadının sınıf beğenisini, düzen duygusunu ifade eder, ailenin statüsü, saygınlığı ve standardının tanıklarıdır. Farklı işler arasındaki bu hiyerarşi, işveren ile hizmetli arasındaki sınıf hiyerarşisin, kentli-köylü, modern-geleneksel ayrımlarına dayalı kimlikleri somutlar ve yansıtır. İşverenler, hangi işlerin kendilerinin modern, orta sınıftan ev kadınları olarak konumlarına ya da evlerinin statüsüne bir zarar vermeden ev hizmetlisine devredilebileceğini dikkatle belirler. İşverenin özel alanı, onun kimliğinin kurulduğu ve hayata geçtiği bir alandır. Bu özel alana kabul edilen ev hizmetlisinin orta sınıf kadınlarının sahip oldukları şeylerle, kurdukları düzenle ilgili duygularına saygı göstermeleri, bunları paylaşmaları beklenir. Ev hizmetlileri işverenin evindeki düzeni kabullenmek zorundadır. Bu da çalışanların yaratıcılık ve özerklik için çok az bir alana sahip olduklarını gösterir çünkü ev, işverenin kimliğinin kurulduğu yerdir. Bunu farklı bir biçimde ele alırsak, işveren kadınların çalışanların kendi sınıf habituslarına dahil olmasına izin verilmediğini söyleyebiliriz. Yine de, ev işleri ve yuva işleri her zaman açık ve net bir biçimde ayrılamaz. Bu ikisi arasındaki ayrım, çok ince olabilir. Bu nedenle Aksu Bora sınıf hiyerarşisini sabit ve bir kez kurulduğunda hep öyle süren bir şey olarak değil, işveren ile işçi arasındaki etkileşim içinde sürekli bir müzakere ve mücadele alanı olarak görmemiz gerektiğini söylüyor.

Bu kitap okurunu yöntemsel özeni ve kuramsal yeniliği ile ödüllendiriyor. Ücretli ev hizmetlerini cinsiyet ve sınıf temelli ayrımların ve eşitsizliklerin yaratıldığı, sürdürüldüğü ve bunlara karşı çıkıldığı gündelik olaylar içinde değerlendirilebilmesi açısından da çerçeve kurucu ve ender bir çalışma. Aksu Bora bizlere kadınları eve bağlayan zincirlerin nasıl örüldüğüne ilişkin güçlü bir bakış açısı sunuyor.

 

Dine Karşı Din

Değerlendirmeye başlamadan önce şunu belirtmeliyim ki haddim olmayarak bu değerlendirmeye kalkışıyorum. Bu kitabı eleştirecek kadar bilgi ve deneyime sahip değilim. Bu işi sadece ödev amaçlı yapıyorum. O yüzden kitabın kim tarafından yazıldığını, hangi tarihte yazıldığını ve içeriğinin ne olduğu hakkında bilgi verdikten sonra bu kitabı neden seçtiğimi, ilgimi çeken yönlerini ve bende bıraktığı izlenimleri paylaşmayı amaçlıyorum. Bu yüzden yazdığım bu yazının bu hususları gözden geçirilerek okunmasını ümit ediyorum. Son olarak bu kitapla tanışmamı sağlayan babama ve bu ödevi yapmama vesile olan sevgili hocama teşekür ederim.

1.   Kitap Tanıtımı ve İçeriği

Kitabın yazarı Dr. Ali Şeriati’dir. Bu kitap 1997 yılında İşaret Yayınları tarafından çevirisini Prof. Dr. Hasan Hatemi’nin yapmış olduğu eserdir. Aslında yazarın bu ve bunun gibi kitapları daha çok yazarın yaptığı konuşmaların bir derlemesidir. Daha sonradan kitap haline getirilmiş ve çevrilerek bize ulaştırılmıştır. Saman kağıdına yazılmış bu eser ancak kütüphanelerde bulunmaktadır.

  Yazar kitaba başlarken önce bazı kelimelerin anlamlarını ve kendisinin bu kelimeleri ne anlamda kullandığını belirterek başlamıştır. Örneğin küfr, şirk vb. kelimelerin ne anlama geldiğini ve bu kelimeleri ne anlamda kullandığını belirtir. Daha sonra yazar kitapta geçmişten bu güne kadar olan olayların -konuları farklı olsa da- bu çekişmelerin hepsinin din kavgası olduğundan bahseder. Bunlar ister semavi dinler olsun ister diğer tağuti dinler olsun bunların savaşından söz eder. Ona göre hiçbir zaman dinsizlik ile din karşı karşıya gelmemiştir. Dinsiz diye tabir edilenlerin de dini vardır ve bunun için mücadele etmişlerdir. Onların da kendilerine göre din anlayışları vardır. Örneğin Hz. İsa’yı öldüren Ferisilerin, Hz. Musa dönemindeki Samiri’nin dinsiz olmadığını hatta din görevlileri olduklarını söylemiştir. O’na göre dinler her zaman tağuti dinlerin karşısında yer almıştır. Bu iki dinin özelliklerinde çatışma sebeplerini açıklayan yazar tarihten de örnekler vererek konuyu pekiştirir. Yazara göre insanların tüm haklarını ele geçirmek üç unsura bağlıdır. Bunlarda biri sermaye ikincisi yönetim en sonuncusu ve en önemlisi ise dindir. Din insanların en zayıf noktasıdır. O yüzden insanların dini kullanarak sahip olunamayacakları şeyleri yoktur. Yazar bazı yabancı yazarların şu sözlerine yer vererek bu sözlerinde ne kadar haklı olduğunu göstermiştir. Örneğin Karl Marx’ın “din insanın afyonudur.” Halkın dinini ellerinden alan, halka her istediğini yaptıran, onlara zulmeden ve halkın kendi hakkını isteyemeyecek duruma getiren bu kesimin tarihin her döneminde var olduğunu söyleyen yazar bu dönemde de aynı savaşın devam ettiğini sadece bu savaşın isim değiştirmiş versiyonu ile karşımıza çıktığı kitabında göstermiştir.

Ali Şeriati kitabın sonunda din adamı kılığındaki şirk ile dinin apaçık olduğu dönemlerde mücadele etmenin kolay olduğunu fakat bu şirkin tevhidi dinin bulunduğu ortamda kılık değiştirmiş hali ile mücadele etmenin çok zor olacağını söylemektedir. Bu konuyu izah ederken de Hz Ali ve Muaviye dönemi ile Resulü Ekrem zamanını kıyaslamaktadır. Resulü Ekrem döneminde şirk dininin apaçık örtüsüz, dosdoğru ortada olduğunu, Ebu Süfyan, Ebu Cehil gibi müşriklerin açıkca “ işte bunlar benim putlarımdır’’ diyebildikleri halde Hz Ali döneminde şirk dininin gizlendiğini ve bu nedenle de mücadelenin yenilgi ile sonuçlandığını söylemektedir. Bu sözlerinin hemen ardından ‘’Peki bu gizli şirk ne yapmaktadır’’ diye soru yönetmektedir. “Cihada gitmekte, İslam adına fetihlere çıkmakta, hutbe okutmakta, mescit kurmakta, mescitlerde cemaat namazı kıldırmakta, Kur’an-ı Kerim okutmakta, bütün İslam bilgin ve imamlarını kendisine tabi kılmakta, Resulü Ekrem’in tebliğ ettiği dinin ilkelerini yücelten ve savunan bir kişi olarak kendisini göstermektedi.

Kitabımızın en son bölümlerinde kitabı çeviren kişi tarafından dipnotlara yer verilmiştir. Burada kitapta geçen isimler ve olaylar hakkında kısa açıklamalar mevcuttur. Bir nevi sözlük tarzındadır. Yine son söz olarak ta kitabın çevirisini yapan Hüseyin Hatemi tarafında son söz şeklinde bir sunum yapılmış.

2)   Kitabın Kattıkları

Ali Şeraiti’nin de belirttiği gibi gerçektende böyle bir şirk dini ile mücadele etmek çok zordur. Bu şirk ile mücadele yani dost giysisini giymiş bir şirk ile mücadele geçekten de çok zordur. Yani din kisvesi altında halkı sömüren halkın sırtından geçinen ve bunu bir hakmış gibi gösteren o kadar insan var ki…  Sadece bizim ilçede sayabileceğim sürü ile insan var. Benim ailem dahi imamlara çok değer verir ve onların yaptıklarını hiç sorgulamaz. Örneğin imam herhangi bir çocuğu öldüresiye dövse ailesi ses çıkarmaz bir de “İmam dövdüyse haklı bir sebepten dövmüştür hem dayak cennetten çıkmıştır” gibi saçma sebepler sıralarlar. Ben bu sebepten kendi kutsal kitabını okumaktan vazgeçen bir sürü insan tanıyorum ve şimdi hepsi dini hor görüyor, yanlış anlıyor,  yanlış yorumluyor,  benimsemiyor. Bunu başaranlar o kadar belli ve dine o kadar bağlılar ki… Maalesef insanımız bunu göremiyor. Suçu başkalarına atıyor.

Din yavaş yavaş batıllaşıyor,  yozlaşıyor. Bunu – nadir insanlar hariç- kimse görmüyor. Bu eksikliğin farkına varınca da söz aldığınızda ya dinsiz ya da kafir oluyorsunuz. Kimse ne olduğunu anlamıyor ama din elden gidiyor. Üstelik -bu sözde imamlarda-her türlü yolsuzluk onlarda… Eskiden imam maaşları ödenmediğinden halk kendine namaz kıldıran imama kendi zekatını fitresini verirmiş. Şu an bir memurla aşağı yukarı aynı maaşı alan imama bu yardımları veren halktan yardım almaya devam eden imamlar da mevcut. Hele şu muska yapıp dağıtan -bazı alimleri bu konuda tenzih ederim- şarlatanlardan bahsetmiyorum bile.  Dine özellikle kendi dinimize karşı çok karşı gerçekten bir savaş var ve dinimiz büyük bir tehdit altında. İşte bu kitabı seçmemin sebebi tam da bu. Halkımızın kanayan yarası olan din meselesi hakkında yazılmış olan ilaç gibi bir kitap. Bu kitabın okuyanlar üzerinde araştırma duygularının artacağını ve okuma isteklerinin artacağını ümit ediyorum. Bu durumun faillerini görebilmemiz için de -bu kitap dahil-  tüm kitapları okumalıyız. Çünkü okudukça gelişir geliştikçe gözlerimizi açarız. Bu da yozlaşan bir dine inanan bağnaz bir halk olmamızı engeller. Böylece düşünen ne dediğini bilen, neye taptığının neye inandığının fakında olan, entelektüel bir insan olmamızı sağlar. Bu da yarına daha iyi bir gelecek sağlayacak bireyler yetiştirmemizi sağlayacak. Dini sağlam, ahlaklı, dinç, dinamik bir nesil… Bu şekilde kalkınacak olan ülkemizin tekrar eski büyüklüğüne kavuşacak bu kaos ortamının son bulmasına vesile solacaktır. Yazının başında da belirttiğim gibi yineliyorum. Bunu başarabileceğimiz tek silahımız okumaktır. Okumadan bu hedeflerimizi gerçekleştiremeyiz. Zira Yüce Allah’ın ilk emri de Alak suresinin ilk beş ayetinde belirtilen “oku” emridir. Bu sayede o kadar insan bilinçlendirilmiş kendi dinleri, namusları, hürriyetleri için savaşmışlardır. Bunların tümü de okuma sayesinde gerçekleşmiştir. Bu yüzden kültürümüz üzerinde okumanın önemi büyüktür. Kitaplarımızı elimizden düşürmemeliyiz ve kitaplarımıza sahip çıkmalıyız. Artık okumanız dileğiyle…

İYİ OKUMALAR..!

 

Bir Adım Önde

İlk olarak ismiyle daha sonra arka kapağındaki General Motors’un kurucularından Charles F. Kettering’in “Fırtınanın ortasında gemi terkedilebilseydi kimse okyanusu geçemezdi.” sözüyle sizi etkileyebilecek bir kitap. İlk bakışta klasik bir kişisel gelişim kitabı olarak görünen ancak içinde bilgilerle yazarının da dediği gibi içinde “ başarı yolunda kullanılmamış yöntemler ” barındırıyor. Yazar sadece sosyal yaşamda değil iş yaşamında da pratik ve kullanılmamış yöntemler sunuyor bize. Biz insanların tüm hayatlarını ve özellikle başarılı olmalarını etkileyen kendine güven, stres gibi konulara da açıklık getiriyor. Kitapta anlattıklarıyla ilgili dünyadaki örnekleri söyleyerek anlattıklarının imkansız olmadığını bize kanıtlıyor.

Başarılı olmak hepimizin istediği bir şeyken yazar başarının ve hangi durumlarda başarılı olunduğuna dair örnekler vererek başarının hepimiz için değişen, değişmesi gereken kişisel bir şey olduğunu bize hatırlatarak işe başlıyor. Kitabın ilk bölümünde yazar başarının ne olduğunu, başarısızlığı engellemeyle başarının aynı şey olmadığı ve başarısız olmaya karşı daha toleranslı olmaya karşı bizleri uyarırken başarıya ulaşmak için gerekli kişisel özellikleri de bizlere açıklıyor. Özellikle başarılı olma dürtüsü olan motivasyonunun, kendine güvenin, sorumluluk sahibi olmanın ve farkındalığın yani kendini tanımanın başarının elde edilmesindeki önemini bizlere sunuyor. Kısaca özetlemek gerekirse yazarında dediği gibi “ Sahip olduklarımızın değerini bilip, sahip olamadıklarımız için üzülmediğimiz zaman başarılı oluruz.” Kendimizi tanıyıp güçlerimizi ve zaaflarımızı tanıyarak başarılı olmak için tam olarak konumumuzu belirlememiz gerekir. Başarıya ne kadar yakın yada ne kadar uzağız? Bunu anladıktan sonra başarılı olmak için yolumuzu, planımızı belirlemeli ve bu planı takip etmeliyiz ki hedefimize ulaşabilelim. Programımızın iyi işleyip işlemediğini, hedeflere zamanında ulaşılıp ulaşılmadığını sorular sorarak planımızı sık sık takip etmeliyiz, değişen zamana ve şartlara göre değişiklikler yapmalıyız.

Kitabın ikinci bölümünde ise yazar kendine güvenin, düşünmenin, güven ortamı yaratmanın ve başkalarına yardım etmenin başarıya olan etkisinden söz etmektedir. Yazar güveni ve iyimserliği başarıya giden yolda bir etmen olarak görmüş ve şöyle açıklamıştır: “ Güven, başarının kilit taşlarından biridir. Günümüz ve gelecek hakkında iyimser olmayanlar bir krizle karşılaştıklarında bunun çözülemez, değiştirilemez ve sürekli olduğuna inanırlar.” Kendine güvenen insanların bir ortamda dış görünüşleriyle bile fark edilebildiklerini ve birçok özelliklerini açıklayarak başarı için ne kadar gerekli olduğunu gözler önüne sermiştir. Ayrıca ; “Neyi başarmaya çalıştığını bilmeyenler, başarısız olacaklardır.”diyerek neye ulaşılmak istenildiğinin bilinmesinin başarıya olan etkisini açıklamıştır. Düşünmenin birçok pratik yararını açıklayan yazar düşünmenin önemine şu satırlarla değinmiştir : “ Düşünmek, kullanılmadığı takdirde yenilgiye götüren en kısa yoldur. Tam kullanılırsa, başarıya götüren en güvenli yoldur. Ancak dikkat! Düşünmek en zor iştir. Kimseye kolay gelmez. Bu sebeple ondan kaçarız.”

Değerler, doğrular ve dürüstlük… Şüphesiz hepimiz bu terimler için farklı tanımlar yaparız. Ancak “Eğer doğru davranışlar öğretilmez ve değerler hiçe sayılırsa kaybedilecek çok şey var demektir.” Çünkü insanlar değerleriyle vardırlar. Ve kendi sınırlarını, hedeflerini bu doğru ve değerlere göre belirlerler. Günümüzün ayrı bir sorunu da ‘sadakat’. İlk olarak sadakat kendiliğinden olmaz kazanılması lazımdır. Peki ya kimin bizim sadakatimize layık olduğuna nasıl karar verebiliriz? Bir işyerinde lideri değerli yapan ve sadakati hak etmesini sağlayan bazı özellikler vardır. Kitapta bu özelliklere değinen yazar liderlerden beklenen özellikleri şu şekilde özetlemiştir: “Liderler başarıyı sadece paylaşmayı değil, yaratmayı da istemelidirler. Onlar takımlarının başarısını ne kadar çok istediklerini davranışlarıyla göstermeliler.” Olduğunuzu mu olabileceğinizi mi olmak istersiniz diyerek kitabının üçüncü bölümünü sonlandıran yazar kendimize yine sorular yöneltmemizi ve düşünmemizi sağlıyor.

 

“Dünü yarından daha çok düşünme hakkı olanlar sadece tarihçilerdir.” Yazar kitabın dördüncü bölümüne hatalardan ders almayı fakat geçmişte takılıp kalmamayı önererek başlıyor. Problemin ne olduğunu anlamak onun büyümesini engellemek için ilk adımdır. Zira bir yanlışı düzeltmediğimizde veya açık açık konuşmadığımızda problemler gittikçe büyür. Böyle bir büyümenin olmaması için atılması gerek ilk adım yanlışın, problemin, ne olduğunu analiz etmek. Problemler hakkındaki gerçekler toplanmaya başlayınca bize anlamlı gelecek ve birbirleriyle ilişkilerini belirleyecek şekilde sınıflandırmak neye ihtiyaç olduğunu belirlemeye, çözüme ulaşmaya yardımcı olur. Ne kadar çok çözüm önerisi üretilirse en doğru çözüme o kadar yakınlaşılabilir. Çözüm önerileri pratiklik, giderler ve fizibilite öğelerine dayandırılmalı ve birkaç test edilen çözümün bileşkesi olacak şekilde en uygun öneri oluşturulmalıdır. Ayrıca problemin niteliği de dikkat edilmesi gereken noktalardan biridir. Çünkü yazarın da dediği gibi “ Her problem acil değildir. Sık sık ileriyi düşünerek ne gibi problemlerle karşılaşılabileceğinizi gözden geçirin. Bu size zaman, para ve enerji kazandırması açısından son derece önemlidir.”

 

Kitabın beşinci bölümünde yazar günümüzün en önemli sorunlarından biri olan strese değiniyor. Strestin alışılanın dışında bir tanımı yapan yazar hayatımızda olumsuz gibi görünen strestin aslında olumlu bir yönü olduğunu iddia ediyor. En önemlisi stresin kaçınılmaz olduğunu, kişisel olduğunu ve bizim tepkimize göre bir vasıf veya yük olabileceğini anlatıyor. Stresin başlıca nedenlerini ve bununla başa çıkmak için yapabileceklerimizi bize örnekleriyle açıklıyor. Yazar kitabının bu bölümünde verdiği bilgilerindeki amacı şöyle özetliyor : “ Bu kitabın temel amaçlarından biri kendinize yardımcı olmanız konusunda faydalı olmaktır. Bunu sadece tavsiye ve yol gösterici olarak değil, gerçek hayattan pratik fikirleri göstererek stresi kontrol altına almanıza yardımcı olarak yapmaktadır.” Kitabın bu ve bundan önceki dört bölümündeki egzersizler, bu kitaptaki bilgilerin sadece tavsiye edilmekle kalınmayıp uygulamaya dökülmesine de yardımcı olmuştur.

 

Yazar kitabın altıncı bölümüne yine bir soruyla başlamıştır; ‘ Durdurulamaz mısınız? ‘. “ Hayatta bir seçeneğimiz vardır. Ya teslim olmayı öğrenir, ya da durdurulamaz oluruz.”diyen yazar durdurulamayan insanlardan on örnek vererek hangisi olmayı seçeceğimizi bize bırakmıştır.

 

Yazar kitabının yedinci ve son bölümünde bundan sonra neler yapacağımızı sormuş ve ele almamız gereken son bir noktayı belirtmiştir. Hepsini bir araya getirmek. “Başarı harekete geçmeye niyet etmenize ve hayatınızdaki önemli işleri bitirmenize bağlıdır!” diyerek bir an önce bu harekete geçmemiz için bizleri teşvik etmiştir. Ayrıca bu bölümde yazar kendi hayatındaki kişilerin hayat hikâyelerinden örnekler vererek başarının imkânsız olmadığını hayattan örneklerle ortaya koymuştur.

 

Başarmak ilk olarak neyi istediğini bilmekle ve kendini tanımakla mümkündür. Başarmak ve hayatında değişiklik yapmak isteyenlerin okuması gereken bir kitap. Sizin de Bir Adım Önde olmanız dileğiyle.

Okumak Üzerine

Çok seviyorum okumayı, okurken bambaşka dünyalarda kaybolmayı. Küçüklüğüm annemin okuduğu masal ve öykü kitaplarını ezberleyerek geçmiş. Ezberleyip gelen gidene sözüm ona okurmuşum! Bilmiş bilmiş bakınır, dinlenip dinlenmediğimi incelermişim. Sonrasında da hep kitaplar olmuş dünyamda. Onlarla mutlu olmuşum. Hep okumuşum, okutmuşum…

YAĞMUR…

Hava ılık, bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyor… Ben yağmuru ve yağmurdaki hüznün kalplere inişini dinlemeyi seviyorum. Yağmur, sıcacık çay, elbette ki sevgili… Ve sevgiliyi beklemenin doyulmaz güzelliği…

ZOR SANAT…

Çok zor ve ağır sanattır evlilik! İki kişinin, yabancı iki insanın bir araya gelip hayatlarının geri kalan kısmında el ele mücadele verip, mutlu bir şekilde yola devam etmeleri apayrı bir sanattır! Eğer seçiminiz yanlış insansa ya da talihiniz yanlış insanla sizi bir araya getirdiyse işiniz zor.

Ben tesadüflere inanmam! Bir şekilde hayat eşlerimizle bizleri birleştiriyor. Talih mi? Doğru zaman mı? Doğru insan mı? Bilemiyorum. Bazen ilk denemede tekleyenler sonradan mutluluğu yakalayabiliyor, bazılarıysa noktayı koyuveriyor tereddütsüz. Kimisi ikinci evlilikte aradığını buluyor, kimileriyse üç hatta dört diyor… Bazıları bir şeyleri kurtarmak için çocuklara sığınıyor. Ki bana göre en kötüsü de bu… Yepyeni bir cana sığınarak ve umarak asla düzeltemezsiniz bazı şeyleri. Siz siz olarak kabul görmelisiniz ki mutlu olabilesiniz. Ha kendiniz için doğurmak istiyorsanız o başka! Hodri meydan! Buyurun doğurun! Ama önceleri minicik bebeğin, sonraları da “Evlat” sevgisine ve varlığına, bir şeyleri düzeltmek adına sığınmaya kalkmayın. “Çocuğumuz için katlanmalıyız” triplerine kapılmayın… Hayat sürüyle yaşanası güzellikler barındırıyor. Neden değerli olan değil de değerlinin gölgesine sığınan olalım? Haksız sayılmam değil mi?

ÖYLESİNE…

Yazarken, ne kimseciklere gönderim yapmak derdim ne de cezalandırmak. Ama duyuyorum ki, pek çoğumuz kendilerinden parçacıklar buluyormuş yazılarımda. Sevindim aslında, ne mutlu bana! Çok güzel bu durum, iyilikleri ve güzellikleri kendilerine mal edebilenler benim için en büyük hoşluk. İnsanlar kendilerini buluyorlarsa anlatımlarımda, ben pek çok insandaki gizemi yakalamış ve çözmüşüm demek ki… Sorun, kötülükler ve çirkinlikler faslında başlıyor. Ama inanın ona buna çemkirir bir görünümden kaçınmak adına her sözcüğü cımbızlar oldum. Dostlar, düşmanlar ya da hiç bir şey olmayanlar, kimseyle işim yok. İnsanları seviyorum, yazmayı seviyorum, yazıyorum. Eğitişime, sizlere merhaba diyeli de tam 6 yıl olmuş… Ne çabuk geçmiş zaman… Anlamadım hiç koşuşturmaktan!

İNAT…

Beni bilen bilir, bilmeyen de tanıdıkça anlar… Yani zamanla anlar. Küçüklüğümden beri böyleymişim. Öyle bir damar var ki aman derim! İyi insan olma yolunda azimliyim, çalışmayı çok severim, güzellik dilerim, yararlı olmak isterim. Ama bir tarafıma basmayagörün. İnanmadığımı telaffuz etmem. İnandığımı da açıkça söylemekten asla çekinmem. Gereksiz emir ve yasaklardan nefret ederim! Hani kasan türden olanlarından, kasan ve kastıran hatta zorla hayatlara sokulanlardan… Mecburiyetlerden de nefret ederim. Örneğin zorla birisiyle görüşülecekse, hiç aramayın beni! Ancak seversem yaparım, ararım, sorarım. Ha diyeceksiniz ki sevgi emek ister, sabır ister. Doğrudur, sevgi kolay elde edilmez, uğraş gerektirir. Özveri ister. İnanın bu oluşum için elimden geleni yaparım. Hatta bir akrabamın deyimiyle “Etrafta fır dönerim”. Seversem, benimsersem, sevilmek ve benimsenmek için harikalar yaratırım. Olumlu, ılımlı ve sevecen yaklaşırım. Ama! Aynı emek ve özeni kendim için de beklerim. Aksi halde de “Böyle gelmiş böyle gider” der ve yine bildiğimi yaparım. Vefa da çok önemli benim için, nankörlüğe gelemem, nankör insanı sevmem. Ezmem, “Zalim olmam ama mazlumu da pek oynamam!” Biliyorum tersim, gıcığım, ama ne yapalım?

MEMLEKET HAVASI…

Annem Ege’li…”Yerlisi” deriz ya, işte onlardan. Babam İstanbul’lu… Aslen göçmeniz, Yunanistan Göçmeni. Bilmem kaç kuşak önce gelip yerleşmiş bizimkiler İstanbul’a. İstanbul-Ayvalık, Ayvalık-İstanbul hep bir şekilde hayatımda olmuş. Bebekliğimse doğu’da geçmiş, babamın görevi nedeniyle… Sanırım bu yüzden doğuya da batıya da çok büyük bir sevgim var. İstanbul’a aşığım, Ege benim hayatım. Doğu ve güneydoğu’da destan yazarım, apayrı sevdalıyım. Şimdilerde ufaktan ufağa, yepyeni bir hava başladı bende ki, değmeyin gitsin! Henüz anlamlandıramıyorum. Tanımakla karışık, azıcık kuşku ve anlama, birazcık da manalandırma çabasındayım. Bakalım, bekleyelim ve görelim. Hem nasıl derler? “Mevlam neyler, neylerse güzel eyler!

CEMİLE…

Cengiz Aytmatov’un Cemile’sini yeni bitirdim. Hayret! Nasıl olmuş da okumayıp atlamışım bu kitabı? Tek sözcükle nefis bir anlatım! Cemile ve iç dünyasında kopan fırtına o kadar gerçek ve bizden… Sevdanın ve karşılıksız, çıkarsız sevmemin yalın anlatımı, abartı ve gösterişten uzak, sıkmadan kasmadan sarıveriyor okuyucuyu. Bu kadar kısa bir metinde bu denli çok şey anlatmak kaç kişiye nasip olur ki? Klasikleşmek böylesi bir şey demek ki! Tavsiye ederim. “Okunası kitaplardan” derim…                                    

Kars’ta Koç Katımı Törenleri

İnsanlar kendi hayatlarında önem arz eden unsurlar için kutlamalar tertip etmişlerdir. Birlik ve beraberliğin pekiştiği, insanlar arası paylaşım ve etkileşimin arttığı bu kutlamalar aynı zamanda eğlenmek, gülmek, sevinmek için de bir fırsat oluşturmaktadır. Türk kültüründe hayvancılığın temel geçim kaynaklarından biri olması sebebiyle hayvanların ayrı bir yeri vardır.  Bu da hayvanların insan yaşamının birçok alanına girmesini sağlamış, insanların gelenek ve göreneklerinde, kutlamalarında yer edinmesine ortam hazırlamıştır. Koç katımı geleneği de gerçekleştirilen adetler sebebiyle ilginç özellikler taşımaktadır.

Yaşadığımız coğrafya olan Kars’ın doğal bitki örtüsü genel itibariyle bozkır ve dağ çayırlarından oluşmaktadır. Buna bağlı olarak da geçim kaynağının büyük bölümünü hayvancılık oluşturmuştur. Hayvancılığın yaygın olduğu bu yörede koç katımı kutlamalarını da tüm adetleriyle görmek mümkündür. Buradan hareketle koç katımı törenlerinden, bu törenlerde yer alan başlıca adet ve ritüellerden bahsetmeye çalışacağız.

               

Temmuz ayının son haftası ile  ağustos ayının ilk haftası arası koçlar sürüden ayrılır. Bu aylar koçların kızgınlaştığı bir dönemdir. Sürüden ayrılan koçlar, ağıllarda cinsel performanslarını artırmak için özel bir şekilde beslenir ya da merada o yılın toklu denilen erkek kuzu sürüsüyle bir çoban eşliğinde otlatılır. Bir çoban tutulup, köyün bütün koçları toplanarak beraber otlatıldığı da olur. Ancak koç katımına yakın koçlar bu sürülerden de alınarak özel besiye alınır. Koçların bir ağılda özel olarak beslenmesi [2] verimlilik açısından daha sağlıklıdır. Çünkü sürüyle merada gezmeyeceğinden daha az hareket eder ve enerji kaybına uğramaz, bu da koçu güçlü kılar. Güçlü koçtan da iyi kuzu alınır. Aynı zamanda kuzulama döneminin kısa sürede bitmesini sağlar. 

           

Sıra koç katımı törenine geldi. Çok iyi beslenmiş olan ve rengarenk süslenen koçlar ekim ayının ilk haftası, bu tarih genelde 1 Ekim oluyor, koyun sürüsünün içine katılır. Bu dönem koyunların da kızgınlık dönemine denk düşmektedir. Bu koç katımı sırasında geleneksel olarak yapılan bazı ritüeller vardır. Kısaca bahsetmek gerekirse:

Koçlar, evlendirilen damatlar gibi süslenir.  Kökboyası veya kınayla özel desen veya şekiller çizilerek rengârenk boyanır. Bunun amacı koçların sürünün içinde belli olmasını sağlamaktır. Bazı çok iyi damızlık olan koyunlar da boyanır ki buradaki amaç da sürü içinde koçun boyanmış koyuna dikkatini çekmektir. İyi bir koyundan erken doğacak bir kuzu daha bereketli olacaktır. Kimi sürü sahipleri koç katımı zamanına bağlı olarak geçmişte yaşadığı olumsuz olaylar sebebiyle -herkeste farklı olmak üzere- bazı renkleri kullanmazlar, uğursuzluk getirdiğine inanırlar. Örneğin; koçu o yıl kırmızıya boyayan biri bu kutlama gününde veya birkaç gün gibi kısa bir süre sonrasında ailesinden birisinin rahatsızlanması, kaza geçirmesi, ölmesi veya evinin yanması, yıkılması gibi durumları koçu boyadığı kırmızı renkle ilişkilendirir ve bu rengin kendilerine düşmediğine inanırlar [3] .

Koçların boyunlarına yazma, leçek, mendil bağlanır [4]. Ayrıca kuruyemiş, bisküvi, çikolata gibi yiyeceklerden oluşan veya elmaların dizili olduğu bir kolye de bağlanır. Bu yiyecekler daha sonra çobanın ve etraftaki çocukların yemesi içindir. Burada en dikkat çekici olan elma, bolluğu, bereketi, üremeyi temsil eder. Elma motifini sadece Terekemelerin düğünlerinde görülen şah kaldırma geleneğinde de görmekteyiz. Ağaçtan yapılan küçük bir ağacı andıran şahın üstündeki çivilere elma iliştirilmesi ve hemen hemen bütün düğünlerde görülen gelinin kafasına elma atılması geleneği de buna örnektir. Hem burada hem de koç katımında elma motifi üreme manasındadır.  Ayrıca dünyadaki bütün mitolojilerde ağaç ve elma motifi üreme manasına gelmektedir ve hayatın evlilik, doğum gibi geçiş dönemlerinde sık kullanılan bir motif olmuştur. Oğuz Kağan Destanı’nında geçen “Yine bir gün Oğuz Kağan ava gitti. Önündeki göl ortasında bir ağaç gördü. Bu ağacın kovuğunda da bir kız duruyordu [5].” ifadesinde Oğuz Kağan’ın ikinci evliliğini yaptığı kızın ağaç kovuğundan gelmesi ağacın üreme motifine örnektir. Ayrıca kovuk dişil bir imgedir [6]. Yine Manas destanında geçen: ‘’(Çıyrıçı) evliya mezarlarına gitmedi, Elmalıkta (yerlerde) belenmedi [7]’’ diyerek Yakup Han hanımının ona bir çocuk vermemesini kutlu yerlere gidip elmalık yerlerde belenmemesine bağlaması da buna örnek teşkil eder.Ayrıca halk inanışlarında çocuğu olmayan kadına elma yedirilmesi de yine bunun başka bir örneğidir.

Koç katımı törenlerine ortalama elli koyun için bir koç denk getirilir. Bir koçun sağlıklı olarak elli koyunu süreceği (dölleyeceği) kabul edilir. Daha fazla koyun olduğunda hem kuzuların doğumları arasında fazla zaman farkı olmasına neden olur hem de koçun gücünün azalması sebebiyle koyunların gebe kalmamasına yol açar.

Sürü bir düzlükte veya ağılda bekletilir.  Bu hazırlıklardan sonra koçlar sürüye katılmaya götürülür. Koçlar sürüye giderken, koçların üstüne küçük kız çocukları bindirilir. Buradaki amaç ise, doğacak olan kuzuların dişi kuzu olmasını istemektir. Erkek kuzu olmasını isteyenler ise erkek çocuk bindirirler.  

           

Tarih olarak 1 Ekimin seçilmesindeki amaç ise koyunun gebelik süresinin bitişini yani kuzuların doğacağı dönemi kışa denk getirmemek, baharda doğmalarını sağlamak içindir.  Bir başka nedeni ise yem masrafından kurtulmak yani ekonomik olmasıdır. Ayrıca yeni doğan bir canlının baharda daha iyi ve sağlıklı büyüyeceği düşüncesidir. 1 Mart ile başlayan “döl zamanı” denilen koyunların yavrulama dönemi ise ayrı bir heyecan taşır.

Anadolu kültürünün önemli bir geleneği olan “koç katımı” adetleri bugün kısmen terk edilmiştir.  Bunun birçok nedeni vardır. Köylünün şehirlere göç etmesi, koyun sürülerinin azalması vs. Ayrıca şimdiki dönemde koçlar sürülerden hiç seçilmemektedir. Böylece koyunlardan yılda iki kere kuzu alınabilmekte ve daha verimli olduğu düşünülmektedir.

Şu an itibariyle tam olarak bu gelenek uygulanamasa da yine de koç katımı ritüeli, gelenek ve göreneklerin devam ettirilmesi açısından önem taşır ve insanların birbirleriyle olan etkileşimini artırır.


[1] Kafkas Üniversitesi, SBE, Yüksek lisans öğrencisi.

[2] Arpanın koçun cinsel performansını artırdığı, kızgınlaştırdığı söylenerek daha çok arpayla beslendiği görülür.

[3].Aynı inanış başka durumlarda da farklı bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Uğursuzluk getirdiğine inanılan şey renk olabileceği gibi haftanın bir günü de olabilir. Örneğin; koç katımı, yaylaların çıkması, düğün vb. gibi önemli günlerin, aileden birisinin öldüğü salı gününe denk gelmesi durumunda bu önemli gün ya ertelenir ya da gününden önce yapılır.

[4] Yazma, neçek bağlama hayırlı olsun manasına gelmekte ve yeni alınan arabaların aynasına da bağlandığı görülmektedir. 

[5] Saadettin GÖMEÇ, Türk Destanlarına Giriş, Akçağ Yayınları, Ankara 2009, sayfa 50.

[6]Sencer DİVİTÇİOĞLU, Oğuz’dan Selçukluya, İstanbul 1994, sayfa 28.

[7]Tuncer GÜLENSOY, Manas Destanı, Akçağ Yayınları, Ankara 2002, sayfa 29.

Dil – Din İlişkisinde Bazı Gerçekler

Dil ve din! Ne alaka? İnsanlar hayvansal hücrelerden oluşur ve karşılıklı etkileşim halindedir. Bu nedenle insana sosyal hayvan denir. İşte bu hayvanlar bir arada yaşamış, başka yerlere göçetmiş, orada başka hayvanlar görmüş, onlarla kaynaşmış, oradan da göçetmiş, orada da başka hayvanlarla karşılaşmış ve kaynaşmış ve bu böyle devam etmiş ve hala devam etmektedir. İşte milletler böyle ortaya çıkmış ve meydana gelmeye devam etmektedir. Diller ve dinler bu şekilde türemiş ve günümüze gelmiştir. Çok uzun zaman geçtiği için çok çeşitli kaynaşmaların sonucunda bugünkü bir dili bilmemize rağmen akraba dilleri anlamayız. Bir dine inanıp, akraba dinleri kabul edemeyiz.

Hiç bir dil ve dingökten düşmedi. Herbiri insanların biraraya gelerek topluluk oluşturarak ilk halini aldı. Bir topluluk haline gelmiş insanlar birbiriyle anlaşmak istediler ve dil denen iletişim yöntemi yarattılar. Bunu akıllarını kullanarak mucit gibi yaratmadılar, çeşitli sesler çıkararak alışkanlık sonucu dil oluştu. Bir de aralarında düzen olmalıydı ki birarada yaşayabilsinlerdi. Bunun içinde dindenen düzeni yarattılar. Din sadece geleneksel bir hukuk sistemi içermekle kalmamış, aynı zamanda doğanın kanunlarını da öğretmeye yaramıştır. Özgürlük isteyenler ormanda tek başına yaşayacaktılar. Ancak bilindiği gibi, hayvanlar yalnız değil, gruplar halinde yaşarlar. O nedenle topluluk içinde yaşamak istiyenler hem dil hem de din birliği içinde yaşayacaktılar.

Elbetteki topluluklar onbinlerce yıl demir perdede yaşamadılar. Değişen çeşitli koşullardan dolayı bir topluluğun birkısmı göç ederken, diğer kısmı da göç aldı. Daha sonra oluşan yeni kombinasyondaki topluluklar da aynı şekilde değişime uğradı; aynı topluluk içinde bir grup insan evi terketti, bir kısmı da evine misafir aldı. Bu çok ama çok kez tekrarlandı. Sonunda epey uzun bir kombinasyon ortaya çıktı. Ortaya çıkan bu kombinasyonun bir sonu yok. Bu hala devam etmektedir, ama bizim yaşadığımız devir, ulaşılmış mutlak sonmuş gibi bir yanılgıya kapılıyoruz. Buradan da herbir milletin sonsuza kadar devame deceğini kabul ediyoruz. Oysa varolan milletlerin herbiri küçük toplulukların çoklu kombinasyonundan oluşan sentez bir topluluğun çığ gibi büyümüş halidir. Kemikleşmiş hali demeyeceğiz, çünkü bundan on beş bin yıl sonra bugünkü milletlerin varolacağından emin olamayız. Tahminimizce olmayacak. Ama bu kaybolacakları anlamına gelmiyor tabiiki; sadece devam eden kombinasyonlarla daha farklı sentezler oluşturacaklar. Burada sentez kavramı yanlış anlaşılmaya müsait olduğu için küçük biraçıklama gerekir. Herhangi bir dönemdeki herhangi bir milletin herhangi bir parçası herhangi bir ya da birkaç başka milletin tamamı ya da bir kısmıyla kaynaşarak bütünden ayrık bir yolda kombinasyonlara girerek farklı bir millet oluşturması da pekala mümkündür. Dolayısıyla, sentez sözcüğüyle kombinasyona girip birleşip kaynaşmayı kastediyoruz ve bir milletin bölünmesi burada kullandığımız sentez kavramına aykırı düşmemektedir, çünkü bölünmüş parçalar da ayrı ayrı kombinasyonlar oluşturmaya devam ederler.

Bir topluluk, artık büyütelim de millet diyelim, kökkültüründe dil ve din taşır. Elbetteki yemekler, müzikler, folklor, dans vesaire de kültürel özellikleri oluştursa da esas olan dil ve dindir. Diğerleri ikinci dereceli değerlerdir. Çünkü dil ve din birliği olmadığı sürece biraraya gelip ortak müzik, dans, yemek vesaire de sözkonusuolamaz. Bizde dil ve din üzerindeduralım.

            Dil

Aslında diller arasında hangi dilin hangi kökenden geldiğininin ve hangi diller arasında etkileştiğininin diyagramını çizmeye kalkışsak sürekli çelişki ve tutarsızlıklarla karşılaşırız. Çizeceğimiz diyagram ne olursa olsun daima yanlış olacak. Bugün böyle girişimler var, diller gruplandırılıyor, ama bunlar daima söylenti/tahmin seviyesinde kalmaktadır. Bunun sebeplerini göreceğiz. Biz şimdilik iddia edildiği gibi Indo-Aryan ve Ural-Altay dil gruplarını inceleyelim. Biraz Aramice’ye (Semitik dil grubu) de yer veririz. Çünkü bunlar bugün bildiğimiz en kadim dil kökleridir.

           

            Indo-Aryan

Indolar Hindu-istan’ı, Aryanlarda Erran ve sonrasında İran’ı oluştururlar. Avrupa dillerinin Latince’den türediği bilinir. Ya Latin dil grubuna girer ya da başka bir dil grubunda olup kelimelerini Latince’den alır. Latincede Etrüskler’den ortaya çıkmış olup dil kökeni Yunanca kabul edilmez ama kelimeler Yunanca’dan alınmıştır. Yunancada Indo-Aryan dil grubuna girer. Bizim odaklanacağımız kelimeler aile bireyleri, sayılar ve kutsal varlıklar olsun.Çünkü insanlar önce aile kurmuş, kutsallığı yaşatmış ve sayma sayılarını öğrenmiş olup ona göre düzen içinde yaşamış ve kendi aralarında alış-veriş (ticaret) de yapmışlardır. Elbetteki şahıs adları ve zamirlerde önemli oldukları için onları da konumuza mümkün olduğu kadar dahil edelim.

            Latin dillerinde hangi kelimenin hangi kökenden geldiğine bakalım:

            İki anlamındaki duo (Rusça’da dva), Farsça’daki ‘den geçmiştir. Farsça’ya da Sansritçe’dekidvi‘den geçmiştir.

            tres (Lat.) / tri (Rus.)– se (Far.)– tri (San.)

            quattuor (Lat.) /quattro (İta.)– cahar(Far.)– katur (San.)

            septem (Lat.) / sette (İta.) /sept (Fra.) / sem (Rus.)– sapta (San.)

            desem (Lat.) /deset(Rus.)– dasat (San.)

            Örnekler çoğaltılabilir. Şimdi dini konulara bakalım:

            Kutsal anlamına gelen divina (Lat.) – divya (San.)

Tanrı anlamına gelen, Germen dillerinde god, Farsça’daki hüda‘dan,o da Sanskritçe’deki hutha‘dan gelir ve çağrılan demektir. Germenik diller İngilizce, Almanca, Flamanca, Danca, İsveçce, Norveçce, İzlandacadır. Germenik diller de Indo-Aryan dil grubuna girer. Latin kökenli sayılmasa da kelimeler Latince’den alınmıştır.

Zeus da Sanskritçe’deki Deiva’nın zamanla Deusolarak bozulmasıyla başlamış ve sonra da Zeus halini almıştır. Eski Yunanca’da tanrıya Teo denmesi ve bunun Latince’ye Deo olarak değişerek geçmesi bize Taoizm’de tanrıya gerek Tao gerekse de Dao denmesini hatırlatıyor. Ancak bu, tesadüf de olabilir. Indo-Aryan (aslında Sanskritçe) aile birey adlarını örneklendirirsek:

            Ana -> Mother (İng.) / Maader (Far.) / Matr (San.)

            Baba -> Father (İng.) / Peder (Far.) / Petr (San.)

            Erkek kardeş (birader) -> Brother (İng.) / Baraader (Far.) / Bratr (San.)

            Kız evlat -> Daughter (İng.) / Dohter (Far.) / Duhitr (San.)

            Yeni -> Novus (Lat.) / New (İng.) / Nou (Far.) / Nava (Peh. ve San.)

            Ad -> Name (İng.) / Naam (Far.) / Naama (San.)

ve daha nice kelimeler var. Burada hepsinin listesini veremeyeceğiz.

Bunlar sadece küçük örnekler. Kelimeler bunlarla ve belirtilen konularla sınırlı değil. Latince deyince vurgulamak istediğimiz bir nokta var; Latince İtalik (Etrüskler İtalyanların atalarıdır) bir dil olduğu için kelimelerini Latince’den alan Avrupa dillerinin en az bozulmuş hali İtaylanca’dır. Yani, bugün konuşulan diller arasında İtalyanca, Latince’nin günümüzdeki en sadık halidir. İngilizce ise en çok deforme olmuş bir Latin türüdür (grup olarak Latin değil Germenik dil grubuna girer, ama İngilizce’deki kelimelerin çoğunluğu Latince’dir). İngiliz diye adlandırdığımız milletin ataları Anglo-Saksonlardır. Anglo-Saksonlar’ın tarihi 1,500 yıl önce Germanya’da (Almanya) başlamıştır. Aslında milletin adı Anglo‘dur, ama eski Germanya’nın Saksonya bölgesinde yaşamış oldukları için Anglo-Sakson olarak adlandırılır. Germenlerin arasında ortaya çıkmış bu millet, daha sonra Fransa’ya göç etmiştir. Tabii, o zamanlar bir milletin göç etmesi, Stalin’in gözüne kestirdiği bir milleti trenlere bindirerek dünyanın öbür ucuna göndermesine benzemiyordu. Eski zamanlarda yüzyıllar sürüyordu göçler. İşte bu nedenle, İngilizce yoğun bir şekilde Germenik kökenler taşıyıp, dilinde bolca Fransız etkisini de hissettirir. Daha sonra Anglo-Saksonlar Britanya adasına taşındılar. Burada ülke kurduklarında adına Anglo-Land (Anglo Toprağı) koymuşlardır. Bu da zamanla England (İngiltere) halini almıştır. Sadece bu bölgeyi işgal etmiş olmakla kalmayıp adanın tamamını ele geçirdiler ve Büyük Britanya Krallığı adlı ülke kurdular. İrlanda’yı da işgal edince ülke Birleşik Krallık halini aldı. 20. yy.’da İrlanda, krallıktan ayrılınca bir kısmını Londra’ya kaptırdı. Böylece ülke Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı adını aldı. Türkiye’de ise bu ülkeye yanlış olarak İngiltere denir. Hâlbuki dünyada İngiltere diye bir ülke yoktur, sadece öyle bir eyalet vardır. Konumuzu saptırmamak için Anglo-Sakson tarihini burada bitirelim. Bu örnek bize, Latin dilli bir milletin nasıl göçler sonucu, dilinin berbat bir Latince’ye dönüştüğü hakkında bir fikir veriyor. Öte yandan bilinen tarihte İtalyanlar göç etmediler. Böylece İtalyanca ile İngilizce arasında bugün büyük bir fark var. Buna rağmen, 1,500 yıl çok da eski bir tarih olmadığı için hala önemli benzerlikler de içerirler.

Eski Farsça olan Pehlevice çok büyük ölçüde Sanskrit kökenlidir. Zerdüştiliğin kitabı Avesta da Pehlevice yazılmış olup dini içerik olarak Hint kökenlidir. Fars kelimesi de Sanskrit Parthia’dan gelir. Zamanla Parsi, sonra da Farsi (Farsça anlamına gelir) ve Fars olarak günümüze gelmiştir. Bugün Hindistan’da yaşayan İran göçmeni Zerdüştilere Parsi denir (İran Müslümanlaştıktan sonra Zerdüştilerin çoğu Hindistan’a göç etti, bu da 1,000 yılı aşkın bir tarih demektir).

Rusça da Indo-Aryan dil grubuna girmesine rağmen dilin çoğunluğunu (yarıdan fazlasını) Tatarca ve Kazakça oluşturmaktadır. Aslında Slav dilinin yapısı Indo-Aryan kökenlidir. Kelimelerin çoğunluğu ise Türk menşelidir. Slavların kullandığı Kiril alfabesinin Yunanca’dan alındığı biliniyor. Yunan alfabesi, Indo-Aryan gramer, Türkçe sözcükler… Yunanlıların da Slavların da Ortodoks Hıristiyanlar olmalarına da dikkat edelim. Slavlarla Türkler uzun zamandan beri birlikte yaşarlar. Bulgarların Slavlaşması tesadüf değildir. Slav kökenli olan Ruslar da eski zamanlarda Türklerle kayanaştıkları gibi, yakın tarihte de yüzyıllardır Kuzey Avrupa ve Kuzey Asya’da Türklerle iç içe yaşamaktadırlar. Bugün bile 150 milyon Rusya nüfusunun kaba hesapla yaklaşık 100 milyonu Slav, yaklaşık 50 milyonu da Türktür.

Ural-Altay

Altay, Sibirya’nın bir bölgesidir. Sibirya kelimesinin nereden geldiğine dair çeşitli söylentiler olsa da söylentilerin hepsi de Sibirya’nın Türk menşeli bir kelime olduğunu kabul etmektedir. Nitekim Sibirya’da bilinen tarihe göre daima Türkler yaşamıştır. Ural, Fince’de aydınlık gece demektir ve orada Başkurtlar (Başkirler) ve Tatarlar, yani Türkler yaşamaktadır. Ural kelimesi de Türk menşelidir. Şimdi biraz kelimelere bakalım.

Tatarca’daki zamirler şöyledir: Min, sin, ul, bez, sez, alar (ben, sen, o, biz, siz, onlar).

           

Kut kelimesi Kıpçaklar’da da aynıdır. Tanrı kelimesi tengriden gelir. Sayma sayıları bütün dünya Türklerinde aynıdır. Aile bireyleri adları da benzemektedir. Kıpçaklar ene derler, Oğuzlar ise ana derler. Türkiye’de 20. yy.’da uydurulmuş bir kelime olan anne de anaene birleşimindeki ortadaki seslilerin düşürülmesi sonucu ortaya çıkarılmıştır. Oğul ile oğlan kelimeleri de ilişkilidir. Oğlan, oğulandan gelir. Zamanla ortadaki ünlü düşmüş ve günümüzdeki halini almıştır. Erkek de erkden gelir. Gök ve yıldız gibi kelimeler de dünya Türklerinde aynıdır. Bazıları ulduz, bazıları jıldız derler. Atatürk’ün Güneş-Dil teorisi araştırmaya değerdir.

          

Ben, Oğuz Türkçesinde Men‘dir. Fince’de ise Mina‘dır. Men sen (Oğuzlarca), Min sin (Tatarca), Mina sina‘dır Fince’de. Finliler, hep Finlandiya’nın kuzeyinde yaşamışlardır. Yakın tarihte güneye inip Helsinki şehrini kurmuşlardır. Bugüne kadar kuzeyde (Lapland bölgesinde) ikamet eden Finlilere Sami denir. Samiler’in gözleri azıcık çekik, elmacık kemikleri azıcık belirgin olup, Tatarlara benzerler. Hatta Finlandiya’da kuzeye gittikçe sıcakkanlılığın arttığı söylenir. Estonca Finceye çok benzeyen bir dildir. Bir Eston bir Finli’yi hiç Fince bilmeden de iyi kötü anlar. Estonya’da Kıbın Türkleri’nin varlığı da dikkat çekicidir. Kıbınlar Estonya’ya paraşütle ya da helikopterle inmediklerine göre Estonya ve Finlandiya’ya Türk göçü olduğu barizdir. Finlandiya’da Turku adlı bir şehrin varlığı da dikkate değerdir. Bunun dışında, Norveçli arkeologlar, Norveç’deki mağara yazı, resim ve işaretleriyle Azerbaycan’daki yazı, resim ve işaretlerin aynı olduğunu ortaya koymuşlardır.

           

Bir Oğuz’un bir Kıpçak’ı anlaması çok zordur. Birbirini sadece kısmen anlayabilirler (bir İngiliz’in bir İtalyan’ı anlaması çoğu zaman daha kolaydır). Hâlbuki her ikisi de aynı milli kökenden gelmektedir. Bir millette zamanın, coğrafyanın, koşulların, başka milletlerle kaynaşmanın yarattığı başkalaşma işte bu kadar büyüktür. Hatta şu olguya dikkat çekelim: Türkmeneli’de konuşulan dil Azerbaycan’dakinin neredeyse aynısıdır. Bir Türkmenelili Azerbaycanlıyı çok rahatlıkla anlarken, Türkmenistanlıyı anlayamaz, ama kendilerini Türkmen diye adlandırırlar. Fuzuli’nin de vatanının Türkmeneli olup da Azerbaycanlı bir şair olarak bilinmesi tesadüf değil. Bu durumu anlamak için Azerbaycan tarihindeki bir noktaya odaklanalım. Azerbaycan’da en az 5,000 yıllık Türk tarihi mevcuttur. İlk defa en geç 5,000 yıl önce Kıpçaklar kuzeyden, yani Kafkaslardan Azerbaycan’a akın edip yerleşmişlerdir. Daha sonraki dönemlerde bu bölgeye Kıpçak akınları benzer şekilde tekrarlanmıştır. Kıpçakların bir kısmı Kuzey’den Batı’ya doğru akına devam etmiştir. Norveç’teki mağara yazılarıyla Azerbaycan’dakinin aynı olması bundandır. Samilerle Kıbınlar da bu akınların neticesidir. 1,000 yıl önce ise Batı’ya yapılan son Türk akını olarak bilinen, Oğuzların akını gerçekleşmiştir. Böylece Türkmenlerin Hazarın güneyinden Azerbaycan’a yaptıkları büyük bir akınla Azerbaycan Oğuzlaştırılmıştır. Türkmenlerin hepsi burada kalmamış, bir kısmı göçe devam etmiştir. Böylelikle Anadolu’ya girmiş, etrafa yayılmış ve Türkmeneliye de yerleşmişlerdir. O nedenle Türkmeneli halkı kendilerine Türkmen derler. Azerbaycan ise Hıristiyan Alban, Zerdüşt Kıpçakların ve sonrasındaki Oğuz olan Türkmenlerin akınının sentezidir. O nedenle Azerbaycanlılar, Türkmeneliden farklı olarak kendilerine Türkmen demezler. 1829 Rusya ve İran’ın biri kuzeyden biri güneyden olmak üzere ortak işgaline kadar, Azerbaycan daima Türkmeneli’nin komşusu olmuştur. Hatta Rusya ile İran arasında imzalanan, Aras nehrini sınır kabul eden bu andlaşmaya Türkmençay andlaşması denir.

Macarlara ve Bulgarlara da bakalım. Macarlar bilindiği gibi Türkistanlı bir halktır. Dünya onlara Hun anlamında Hungarili der. Oysa Macarlar kendilerine Macar derler tıpkı Türkçedeki gibi. Bulgar da Türklerin bir boyudur. Başkurtlar ve Tatarlar Bulgar boyundandır. Yani Başkurtlar ve Tatarlar Bulgardırlar aslında. Bulgarlar da Türkdürler. Zamanla, Slavlar Balkanlara akın edip bu halkla karışmıştır. Macarlar Avrupa’nın ortasına kadar gelmiş ve sonra Balkanlar’da Bulgarlarla kaynaşmış Slavlar’dan dolayı, diğer Türklerle bağlantısı kopup, zamanla asimile olmuştur. Böylece bugün Bulgarlar da Macarlar da Türk olduklarını reddederler (sanki ayıp bir şeymiş gibi). Dinin de rolünden şimdilik kısmen bahsedelim. Bir süre sonra diğer (Avrupa’nın içlerine fazla girmemiş olan ve Sibirya’nın doğusunda olmayan) Türkler İslam’ı benimsemiştir. Avrupa’daki Türkler ise Hıristiyanlığı benimsediği için diğer Türklerden iyice kopmuşlardır. Madem ki Macarlar ve Bulgarlar asimile olup kendi başlarına birer millet haline gelmiştir, neden Gagavuzlar Türk kalmışlardır? Çünkü Macar ve Bulgarlar kuzeyden çok önceleri akın etmiş Kıpçak Türkleridir. Gagavuzlar ise Batı’ya güneyden yapılmış olan ve son Türk akını olan Oğuz Türklerindendir. Yani daha yakın tarihdeki bir akındır. Ayrıca Oğuz akınıyla birlikte Türkler Anadolu’ya yerleşmiş ve kısa sürede dev bir güç haline gelmişlerdir. Bunun ardından Balkanlar’a da ulaşmışlardır. Böylece Gagavuzlar yeniden Türklerle bağlantı halinde olup asimile olmamışlardır.

           

Orta Doğu’da Aramiler yaşarlardı. Aramiler’in başına meteor düşmedi ya. Onlar yok olmadılar. Sadece Arami adı yok oldu, ama kendileri bugün Yahudiler ve Araplar olarak devam etmekteler. Yahudiler ve Araplar, dillerini Aramice’den almışlardır. İbranice’nin de Arapça’nın da kadim hali Aramicedir. Hatta İsa zamanında Kudüs’te Aramice konuşulurdu İncile göre. Gelenek, din, dil, kültür, mitoloji gibi birçok konuda Yahudilerle Araplar aynı değer ve özellikleri taşımaktadırlar. Belli ki Aramiler zamanla birbirinden ayrılmışlar ve biri Yahudi biri Arap olmak üzere iki millete bölünmüşler.

Avrupa ve Avrupa kökenli (yeni dünya ülkeleri) halklar insan adlarını çoğunlukla Aramice’den ve biraz da Yunanca’dan almışlardır. Örneğin:

Helen, Stefan, Katherina ve diğer bazı adlar Yunancadır. Alexander (İskender), Abraham (İbrahim), David (Davud), Jacob (Yakub) ve diğer birçok ad Aramice’dir. Bu adlar sadece Avrupa dillerinde değil, Yahudilerde ve Araplarda da kullanılır. İngilizce’nin bozuk bir Latince olup İtalyanca’ya nisbeten son derece bozulmuş ve başkalaşmış bir dil olduğuna değinmiştik. Anglo-Sakson halklarda (Birleşik Krallık, Kanada, ABD, Avustralya, Yeni Zelanda) insan adları da İngilizceleştirilmiş ve hatta kısaltılmış adlar resmi olarak kullanılmaktadır. John (Con) aslında Yohannesdir. Kate (Keyt), Katherina. Joe (Co), Yozef. Mike (Mayk), Mikail.

           

Tarihteki en uzun destan olan Manas (Türk) destanına Kırgızistan’da çok değer verilirdi. O nedenle Kırgızların ve çevrelerindeki Türklerde Öztürkçe adlar yaygındı. Kırgızistan’da Manas diye bir şehrin varlığına da dikkat çekelim. 1924’te Sovyetler tarafından parçalanana kadar bugünkü Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan tek ülke idiler ve bu ülkenin adı Türkistandı. Kırgızistan’da çok sayıda Özbeğin yaşaması da bundan kaynaklanır. Kırgız kelimesinin de kırk tayfadan oluştukları için “biz Kırk-ız”dan oluştuğunu da belirtelim. Oysa, diğer Türkler’de Öztürkçe insan adları o kadar yaygın değildir. Orta Asya Türkleri önce Fars etkisinde kalıp Zerdüştiliği benimsemişlerdir. Daha sonra Arap etkisinde kalıp Müslümanlaşmışlardır. Bu nedenle Orta Asya Türkleri çocuklarına çoğunlukla Arap ya da Fars adı vermişlerdir. Hatta antik çağdaki Yunan-Makedon ilişkisi gibi binlerce yıllık Fars-Azerbaycan ilişkisi oluştuğu için Fars adları Türkler arasında en çok Azerbaycan’da tercih edilir. Orta Asyalılar’dan farklı olarak Türkiye’de de bazı Öztürkçe adların tercih edilmesi dil devriminden sonra başlamıştır. Hala Rus hegemonyasında yaşayan Türklere bakalım. Arap tesirine hiç uğramamış Sibirya Türkleri yakın zamana kadar Tengrizmi yaşamışlardır. Sonrasında ise Ruslar tarafından Hıristiyanlaştırılmışlardır. Müslümanlaşmış Rusya Türkleri de benzer şekilde asimile olmuşlardır. Günlük hayatta, buna aile içi de dâhil, Tatarca, Başkurtça ya da diğer Türk dilleri değil, Rusça konuşurlar. Kimileri Rus adı taşımaktadır. Toplumca modern Rus kültürüne daha yakındırlar ve hatta Türklükten pek eser kalmamıştır.

           

Özetle, günümüze ulaşmış en eski diller Türkçe ve Sanskritçe’dedir. Avrupa dillerinin kökeninde Farsça, onun da kökeninde Sanskritçe vardır. Türkçe ise başka bir dilden alınmamıştır. Kendisi bir kök-dildir Sanskritçe gibi. Gerek insan adları, aile bireyleri, sayma sayıları, göksel adlar ve kutsallık tamamen Türkçe’dir ve herhangi bir dilden geçmemiştir. Latincenin ortaya çıktığı İtalya’nın ataları Etrüskler’in yazılarını eski Türk dilinde okumak mümkündür. Indo-Aryan dil grubunda Türk dilinin ne işi var? İşte bu da, toplulukların iç içe girmiş, birbiriyle karışmış olduğunun göstergelerinden sadece biridir. Hatta örnek olması için şunu da ilave edelim: Mısır mitolojik tanrısı Horus, güneşin doğmasıyla ortaya çıkan bir tanrı olarak bilinirdi. Horos olarak da bilinen bu tanrının başı kuşbaşı şeklindedir. Güneş doğduğunda öten, kuş başlı hayvana Türklerde horoz (bazı Türk lehçelerinde horuz) deniyor. On binlerce yıllık bir halk olan Türklerin, dilleriyle Berberileri (eski Mısırlılar) da etkilemiş olduğu aşikârdır. Binlerce yıl içinde çeşitli değişimler olmuştur. Bugün dünyada hiçbir ülkede Sanskritçe konuşulmamaktadır. Hatta yakın tarih sayılabilecek Latince de konuşulmamaktadır. İngilizler Anglo-Saksoncayı anlayamazlar. Yunanlılar eski Yunancayı anlayamazlar. Farslar Pehleviceyi anlayamazlar. Değişimden dolayı artık eski diller bugün anlaşılmıyor. Eski haliyle Türkçe de hiçbir yerde konuşulmuyor. Türkçe de kim bilir ne kadar dönüşüme maruz kalmıştır. Bugün Türkiye’de konuşulan dile Türkçe adı verilse de kadim Türkçe’den oldukça farklıdır. Bunlar böyle iken, aynı dil grubundaki farklı dillerin ya da farklı dil grubundaki dillerin anlaşılmaması ve büyük farklılıklar taşıması yukarıda anlatılardan dolayı normal karşılanmalıdır. Yani, dilimiz farklı demek farklı bir kökenden geliyoruz demek değildir. Hepimiz bir yerde birbirimizle karışmışız, sonra da farklı kombinasyonlardan dolayı ayrık düşmüşüz. Böylece bugünkü halimize baktığımızda sanki çok farklıymışız gibi bir izlenim oluşmaktadır. Biraz sonra değineceğimiz dinin de etkisinin gücünden dolayı iki milletten iki farklı kültür ortaya çıkmıştır. Milli karakterdeki en önemli unsur din, milli kimlikteki en önemli unsur da dil olduğu için, farklı dil – din ikilisine sahip iki millet zamanla birbirinden çok farklı hale gelmiştir.

Türkçe ve Sanskritçe ile ilgili ilginç bir tespit söyleyelim: Türk kelimesi bazı iddialara göre türemekten gelmiştir. Macarlar Török derler. Azerbaycan’da türemek değil töremek denir. Hint halkına da Sanskritçe’de Bharat denir ve anlamı türemektir.

Dillerde oluşan değişiklik çeşitli kombinasyonlardan dolayı kimisi diğerinden az başka, kimisi de çok başkadır. Gerçek o ki, dünyadaki bütün diller arasında akrabalık mevcuttur. Hiçbir dil kendi başına değildir.

           

            Din

Dinlerin amacı bireylere disiplin aşılamak, aile, dostluk, akrabalık ilişkilerini güçlendirerek toplumda düzen kurmak ve bireylerin hayatını optimize etmektir. Eskiden mitolojilerin daha sıkı güce sahip olduğu zamanlarda, dinin gökten indiğine inanılırdı. Bilim, gökten bir şey inmediğini ortaya çıkardığında da dinlerin bütün prestiji sarsıldı. Oysa dinler gökten inmedi, kalpten fışkırdı. Toplumsal olgularla karışarak ve birbirini etkileyerek (tıpkı diller gibi) farklı dinler ortaya çıktı ve değişime uğradı.

Din, mitoloji, felsefe arasında bir bütünlük vardır ve birbirinden ayrışmaz unsurlardır. Dinlerin içinde mitoloji ve felsefe vardır. Felsefeler dinlerden etkilenmiş ve kimi mitolojileri de taşımıştır. Bildiğimiz dinlerden önce mitolojiler vardı diyoruz, ama o dönemlerde mitolojiye asla mitoloji denmez din denirdi. Biz de hepsini kapsayarak Düşünce-İnanç Sistemi deyip DİS şeklinde kısaltalım. Herhangi bir felsefi akım, bir din, mezhep, bir mitolojik sistem DİS grubuna girer. Şimdi, semavi, Dharmik ve Yunan DİSlerini inceleyelim.

           Semavi DİSler:

Semavi DİSler inanç ve geleneklerini büyük ölçüde İsrail mitolojisinden almıştır. Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam, engin içeriklerindeki mitoloji kısmını İsrail mitolojisinden almıştır. O nedenle Musevilik öncesi İsrail’e gidelim.

Musevilik öncesi İsrailliler, suçluları bir yerde toplarlardı. Daha sonra bir vadide büyük bir ateş yakarlardı. Ondan sonra da vadinin yukarısında bekleyen suçluları aşağı doğru iteklerlerdi. Suçlular vadideki ateşte cayır cayır yanarlardı. İşte bu ateş yanan vadiye cehennem denirdi. Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam’da günahkârların cehennemde cayır cayır yanacağından söz edilmesi buradan gelmektedir.

Yine o dönemlerde bazı çocuklar Melek adlı tanrıya kurban edilirdi. Melek denen boynuzlu tanrıyı tasavvur etmek için demirden büyük bir heykeli vardı. Bu boynuzlu heykelin ayaklarının dibinde ateş yakılırdı. Böylece bütün demir ısınırdı. Heykel ısınınca, heykelin avuçlarının arasına küçük çocuk ya da bebek koyulurdu. Demirden avuçların arasında bebek/çocuk ağlayarak yanardı. Böylece kurban sunulmuş olurdu. Semavi dinlerde de Şeytan adlı bir melekten söz edilir. Bu melek boynuzlu olarak tasavvur edilir. Şeytanın, cehennemde günahkları yakacağından söz edilir. Hatta Kur’an’da, Yahudilerin buzağıya ibadet etmesinden kınayarak söz edilir. Buzağı ile kastedilen Melekdir. Zamanla bu inanç ortadan kalkmış ve hatta Melek kınanmaya başlamıştır. O nedenle de zamanla Melek, İbranice’deki utanç kelimesine benzetmek için Molek olarak değiştirilmiş ve insanları yoldan çıkaran bir anlam kazanmıştır (tıpkı semavi dinlerdeki şeytan gibi). Bu inanç nasıl böyle bir değişime uğradı? İbrahim bir gün rüyasında oğlunu kurban sunması gerektiğini görür ve sabah bunu oğluna anlatır. Oğlu da buna razı gelir. Oğlan bir kayaya uzanır ve baba eline bıçağı alır. Tam o sırada sürüsünden ayrı düşmüş bir koyun uzaktan meler. İbrahim, arkasına dönüp baktığında koyunu görür ve kurban olarak oğlunu değil, koyunu öldürmesi gerektiğini anlar. Böylelikle kurban geleneği değişmiş oldu. Bugüne kadar İslam’da kutlanan kurban bayramı buradan gelir. Semavi dinlerin diğer adının İbrahimi dinler olduğunu da hatırlayalım.

O dönemlerin diğer bir kurban şekli, bazı erkeklerin erkekliğini tanrıçaya sunmasıydı. Tanrıça heykelinin karşısına geçer ve cinsel organını keserek tanrıçaya kurban ederlerdi. Bunu yapanlar toplumda birer yiğit olarak görülürdü. Musevi ve Müslüman erkeklerin sünnet olma geleneği buradan gelmektedir. Müslümanlar, sünnet olan çocuğa “artık erkek oldun” derler. Neden Hıristiyanlar sünnet olmazlar? İsa ve havarileri sünnetliydiler. Ancak, Hıristiyanlık, İsa öldükten çok sonraları din olarak ortaya çıkmış ve yayılmıştır. Hıristiyanlık, Orta Doğu’da değil, Batı’da yaygınlaşıp güç kazanmıştır. Roma’da 3. yy.’da başlamıştır Hıristiyanlığın güç kazanması. Batılı halkların toplumsal olguları, gelenekleri Yahudilerinkiyle daha doğrusu Orta Doğulularla aynı değildi. O nedenle Orta Doğu gelenekleri Batı’ya geçmemiş, sadece mitoloji ve inançları geçmiştir. Hatta Hıristiyanlık, inancını birebir Yahudilerden almamış, Yunan okullarıyla da harmanlaştırılarak başkalaştırılmıştır.

Semavi dinler arasında sayılmayan bir din Zerdüştilik de gerek Orta Doğu dinlerini gerek Yunan okullarını etkilemiştir. Örneğin; Müslümanların günde 5 vakit namaz kılmalarının sebebi, Zerdüştilerin günde en az 5 kere ibadet etmeleridir. Namaz üzerinde biraz duralım. Yahudi ibadet şekline çok benzer. Yahudiler de başlarına küçük bir şapka giyer ve biraz ayakta durarak, biraz da çömelerek (secdeye kapanarak) yaparlar ibadetlerini. Ellerini de aynı Müslümanlar gibi tutarlar. Müslümanların namaz adlı ibadet yöntemi işte Yahudilerden gelmektedir. Namazın Arapçası salahdır. Farsça’da, halkı müslüman olan Fars kökenli dillerde ve Türk soylu dillerde ise namaz denir. Farsça’ya da Sanskritçe’deki namastan geçmiştir ve anlamı boyun eğmektir. İslam kelimesinin de anlamı teslim olmaktır.

Hıristiyanlıktaki vaftiz ve günah çıkartma Zerdüştilikten gelmektedir. Hıristiyanların paskalya bayramında yumurta boyamaları da Zerdüştilerin nevruz bayramında yumurta boyamalarından ileri gelir. Hıristiyan rahipler aynen Zerdüşti rahipler gibi giyinirler. Zerdüştilik, eski zamanlarda büyük bir güce sahipti ve daha sonra hem Hıristiyanlığın hem de İslamın yayılmasından sonra çok zayıfladı ve dinine sadık Zerdüştilerin çoğu, yukarıda belirttiğimiz gibi, Hindistan’a göç etti (hala oradalar). Sadece küçük bir kısmı İran’da kaldı. Zamanla Zerdüştilik hakkında yanlış iddialar ortaya atıldı.

Doğrusu, Zerdüştilik tek tanrılı bir dindir ve ateşe tapılmaz, tanrıya tapılır. Ateş bir nesneyi yaktığında nesne küle dönüşür ve daha fazla yakılsa bile başka bir şeye dönüşmez. Dolayısıyla en saf haline dönüşmüş olur. Ateş, sembolik olarak saflaştırıcı olarak kabul edilir. Yunanca’da agni, eski adıyla agnossaf anlamına gelir ki, bu da Sanskritçe’deki agni yani ateş kelimesinden gelir. Zerdüştilik de felsefesini Hinduizm’den almıştır. Pehlevice de Sanskritçeyle önemli benzerlikler taşır. Yunanlılara dönecek olursak, onlar Ortodoksdurlar tıpkı Ruslar gibi. Ruslar da ateşe agon derler. Ortodoks kiliselerinde söylenen meşhur ilahi Agni Parthene (Saf Bakire) Sanskritçe’den Pehlevice’ye geçmiş olup, zamanla dönüşüme uğrayarak Yunanlılaşmış bir sözdür.

Hala nevruz (asıl adı noruz) kutlayan halklar eskiden Zerdüşti olanlardır. Dikkat edilirse nevruz sadece Müslümanlara ya da Türklere özgü bir şey değil. Nevruz, Zerdüştilerin yeni yıl kutlamasıdır. Bu bayramda ateş yakılır ve üzerinden atlanır. Böylece ateşin üzerinden atlayan sembolik olarak saflaşmış olur.

Tekrar İsrail ile İslam arasındaki ilişkiye dönersek, Müslümanlardaki töre Yahudilerdeki torahdan gelmektedir ve kaide demektir. Cinler de yine Musevilikte vardır. İbranice’de ruhban sınıfı üyelerine rabbidenir. Arapça’da da tanrıya rab denir. Arapça’daki Allah kelimesi “al-ilah”dan gelir. Bu da Türk dillerine doğrudan tercüme edilemiyor, ama daha uzun ifadesiyle “belli olan ilah” anlamına gelir. Yani, herhangi bir ilahdan değil belli bir ilahdan söz edildiğini göstermek için “al-ilah” kullanılır.İlah kelimesi de Aramice’dekieloahdan gelir. İbranice’de de tanrıya elohim denir. La ilahe illallah, “Allah’dan başka ilah yoktur” diye tercüme edilir. Bu şekilde bir tercüme, “çok sayıda ilah olduğu zannediliyor ama inanılan ilahlar arasında adı Allah olan hakiki ilahdır, diğerleri değil” anlamına geliyor. Oysa doğru tercümesi şu şekildedir: “Tek tanrı vardır, o da kendisidir.”

Yahudilikte içki içmek bütünüyle yasak değil, sadece nazir (Türksoy dillerinde devlet bakanına nazir denmesi buradan gelir) dedikleri dini üstadların içmeleri yasaktır. Onun haricindeki Yahudilerin içki içmesi yasak değildi. Zerdüştiler de şarap içerlerdi. İslam’da ise tıpkı nazirler için olduğu gibi içki tamamen yasaktır. Hıristiyanlık’ta ise içki yasak değil hatta dini törenlerde şarap içilir, tabii sadece tadımlık, yoksa sarhoş olacak kadar değil. Eskiden içki olarak sadece şarap bilinirdi. Viski, bira, vodka ve diğerleri yakın tarih içkileridir. İslam’da sufilerin de şaraptan söz etmesi semboliktir. Tanrı aşkının keyfi, şarabın verdiği sarhoşluğa benzetilirdi. Türkiyecedeki sarhoş kelimesi Farsça’daki serhoştan gelir. Ser, baş demektir. Başın hoş olma durumu sarhoşluk olarak adlandırılır. İçkinin tadını bile bilmeseler de hissettikleri hoş bir durumu sembolik olarak şaraba ve şarabın verdiği sarhoşluğa benzetmişlerdir. Sembolik ifadeleri sık kullanan sufiler bununla da kalmamış, tanrıya da sevgili benzetmesi yapmışlardır. Bu, romantik sevgiliden bahsettikleri anlamına gelmez.

İslam’da gıdanın helal olması gibi Yahudilikte de koşer kavramı vardır. Koşer beslenmede süt ürünleriyle et bir arada tüketilmez. Murdar gıdalar da tüketilmez. Müslümanlar da murdar gıda tüketmezler. Yahudilerde de Müslümanlarda da kumar tamamen yasaktır. Hatta bu gelenek günümüze gelmiş olup, Türkiye’de olduğu gibi İsrail’de de kumarhane işletmeciliği yasaktır.

Bir de Bahaizm var. Bahaullah 19. yy.’da Kuran’ın yorumunu yapıyordu. Zamanla etrafında öğrenciler oluşmaya başladı. Bahaullah, İslam’ı alışılmıştan farklı yorumluyordu. Böylece yavaş yavaş mezhepleşme başladı. Bahailerin ilk kitabı, Kuran’ın Bahaullah tarafından yapılmış yorumuydu. Bahaullah, daha sonra Kitab-ı Akdes adlı Bahailere özgü bir kitap yazdı ve bir süre sonra Bahaizm adlı bir din ortaya çıktı. Kitab-ı Akdes içerik ve dil tarzıyla Kuran’a çok benzemektedir.

            Dharmik, Yunan ve diğer DİSler:

İki tane din vardır ki bunların başlangıcı ve kurucusu bilinmemektedir. Biri Tengrizm diğeri de Hinduizm. Batı, kendini üste çıkarmak, Doğu’yu aşağılamak için ilk tek tanrılı dinin Musevilik olduğunu ileri sürer. Bazı şüpheler karşısında “Eh pekiyi, Zerdüştilik de olabilir” der. Hâlbuki tartışmasız ilk tek tanrılı din Tengrizmdir. Yine Batı her zaman olduğu gibi kendini üste çıkarmak ve Doğu’yu küçük düşürmek için felsefenin de Yunanistan’da başladığını söyler. Oysaki dünyada Yunan dili var olmaktan önce Hindistan’da felsefe destanları kuşaktan kuşağa aktarılıyordu. Hinduizm diye bir din aslında hiç var olmamıştır. Hindistan’da Dharmik (dharma=doğruluk) felsefeler var olmuştur. Hinduizm kavramı çok sonraları Batılılar tarafından uydurulmuş bir sözdür. Hindistan’ın kadim kutsal kitaplarında Hinduizm kavramı geçmemektedir.

Hindistan’da Ramayana destanı 15 bin yıl öncesine, Mahabharata destanı da 5 bin yıl öncesine dayanır. Bunlar yazılı hale çok sonraları getirildi. Önceleri annelerin çocuklarına, guruların (hocaların) viçaralara (bilgi öğrencilerine) öğretmesiyle nesilden nesle aktarılmıştır. Upanişadların (gizli öğretilerin) 5,400 yıl önce yazıldığı bazı tarihçiler tarafından da kabul edilir. Pekiyi, yazmaktan önce ne zaman başladı? Belli değil. Hint felsefe okulları da bu öğretileri temel alarak ortaya çıkmıştır.

Hint felsefi kitaplarına (kutsal kitaplarına) bakıldığında, Yahudi törelerinin 613 emri gibi nelerin zorunlu olduğu yazılmaz. Karşılıklı soru ve cevap şeklindedir. Ayrıca tanrı(lar)dan ziyade evrenin doğası ve onunla ilişkideki insan doğası üzerine durulur. Kutsal metinlerin çoğunluğunu doğa içerir. Hatta sürekli olarak soru cevap şeklindeki diyaloglar mevcuttur. İdealarda dokunulmazlık yoktur, yani sorgulanamaz düşünceler ve öğretiler yoktur. Farklı Hint DİSleri birbirinden farklı konulara ağırlık vermişlerdir. Temelde aynı felsefeyi ele alıp farklı yönlerine vurgu yapmışlardır. Eski çağların Hindistan’ında tanrıtanımaz okullar bile vardı. Bunlara örnek olarak Budizm, Jainizm ve Saarvaakalar verilebilir. Budizm, aslında Buddhizmdir ve Sanskritçe’de akıllı anlamına gelen Buddha’dan gelir. Buddha diye bilinen Siddartha Gautama’nın başlattığı bir akımdır. Budizm bir din değildi, ta ki bir gün Hindistan’daki devletlerden birinde bir kral, Budizmi ayırıp devlet/eyalet dini olarak kabul edene kadar. Jainizm de Budizmle aynı dönemde ortaya çıkmıştır. Mahavira’yla başlayan Jainizm’i Budizm’den ayıran küçük bir fark vardır: Jainizm’de aile hayatı ve inziva hayatı yaşayanlar için ikiye ayrılır öğretiler. Aile hayatı için benimsenen değerler ve izlenen disiplin, uygulaması bugün için bile pek zor sayılmaz ve neredeyse olmazsa olmaz öğretilerdir. İnziva hayatı yaşamak isteyenler için kurallar oldukça zordur. Budizm’de böyle bir ayrım yoktur, değerleri günümüzdeki insanlar için zor denebilir, ama uygulayanlar da var tabii ki. Tanrıtanımaz DİSler olarak bir de Saarvaakalar var. İnsan hayatında ulaşılabilecek en yüce deneyimin zevk olduğunu ileri sürerler. İnsan hayattan zevk almak için çaba sarfetmeli, derler. Yunan Kirenaisizm öğretilerinin temelinde Hint Saarvaakacılığı içerir. Epikürcülük ise Kirenaisizm’den çok sonra ortaya çıkmış olup içerik olarak Kirenaisizm’in hayli yumuşatılmış halidir. Günümüzde felsefe akademisyenleri, modern toplum yapısını Epikürcü diye adlandırır, ama bu basit bir şekilde çürütülebilecek kadar aşikâr bir hatadır. Modern toplum yapısı kuşkusuz Kirenaikdir.

Şimdi de asıl adı Grek olan Yunanlılara yakından bakalım. Yunanistan’da ilk mitolojik yazı Homeros’un şiirsel metinleriyle başlamıştır. İlk felsefe ise Thales ile başlar. Thales daha çok bilimle meşgul olurdu, ama bilim o zamanlar felsefenin bir alt dalı kabul edildiği için Thales de ilk filozof olarak kabul edilir. Günümüzden 2,600 yıl önce yaşamıştır. Daha sonra Pisagor adlı biri, önce Mısır’a gidip orada matematik öğrenmiştir. Oradan da Hindistan’a geçip felsefe öğrenmiştir. Yunanistan’a dönüşünde de bir matematikçi ve filozof olarak kabul edilmiş ve öğrencileri oluşmuştur etrafında. Böylece Yunanistan’da Hint felsefesi öğretilmeye başlamıştır. Daha sonra Sokratesle etik felsefeye ağırlık verilmiştir. Ondan sonra ortaya çıkan DİS’lerin çoğu içerik olarak Hint kökenli olmuştur, ister hedonist (hazcı) ister moralist (ahlakçı) olsun.

              Hint – Yunan – Hıristiyan ilişkisi:

Antik çağda Batının en saygın DİSi Stoacılık idi. Stoacılık, tıpkı Dharmik DİSler gibi kökenini kadim Hint felsefi metinlerinden almıştır. Halk diliyle söylersek, Hinduizm’in altına mantık süzgeci koyuldu. Süzgecin üstünde mitoloji ve gelenekler kaldı. Süzgeçten geçen mantığa ise Stoacılık dendi. Gerçi, Stoacılık mitoloji ve gelenekleri reddetmez ama bu DİS Batı’da ortaya çıktığı için daha çok Batı tarzı taşır. Yani Hint gelenelerini Stoacılığa taşımak mümkün olmayacaktı. Tıpkı Hıristiyanlığın Arami geleneklerini taşımadan Batı’da benimsenmesi gibi. Stoacılığın Hint temelli bir okul olduğuna dair kanıtlarımız var ama bu kanıtları burada vermek istemiyoruz. Hıristiyanlık da felsefi kısmını önemli ölçüde Stoacılıktan almıştır. Üçlü ilişkideki ilginç bir noktaya da değinelim: Şopenhaur, Hıristiyanlığın kısmen Yahudi kısmen de Hindu öğretileri içerdiğini söylemiştir. İşte araştırmalarımıza göre oradaki Hint öğretileri de Stoacılıktan geçmiştir. Okuru yormamak ve bu yazıyı esas amacından saptırmamak için bu konudaki kanıtları saklamayı tercih ediyoruz.

              Hippi Kültürü:

Türkiye’de özellikle son yıllarda moda haline gelen bir şey bu (eskiden de vardı ama şimdilerde büyük bir popülerite kazandı): Uzun saçlı, uzun tırnaklı, küpeli erkekler… Bu, aslında 60’lı 70’li yılların ABD’sinde ortaya çıkan Hippi kültüründen geliyor. Türkiye’de bir laf vardır “biz Amerika’nın 50 yıl gerisinden geliyoruz.” ABD’de tam da 60’lı 70’li yıllarda Hint kültürüne ilgi duyuldu ve [en azından çoğunlukla] sahte guruların (dini hocaların) öncülüğünde çeşitli akımlar başladı. Amerikanların bazıları Hint kültürünü taklit etmeye başladılar. İşte Hippi akımı böyle başlamış oldu. Böylece Amerikanlar ne Avrupalı gibi Batılı ne de Hintli gibi Hindu oldular. Bu tarzın, Hint kültüründeki esası şöyledir: Bir insan öldükten kısa bir süre sonrasına kadar saç ve tırnakları uzamaya devam eder. Hintliler enerjinin özellikle saç ve tırnaklarda muhafaza edildiğine inanırlar. İşte bu sebeple Hindu rahipleri uzun saçlı, uzun tırnaklı olurlar. Bir de gelenek gereği küpe takarlar. Muhtemeldir ki, yakın gelecekte Türkiye’de, günlük hayatta çakrakarma,nirvana gibi kavramlar kullanılacak.

Toparlayalım

Dil-din ikilisinin kültürün temeli olmasına ve farklı kombinasyonların toplulukları başkalaştırdığına örnek olarak Romanlar dikkate değerdir. Romanlar Hindistan kökenlidirler. Ama dünyanın çeşitli yerlerine yayılmış olup, yaşadıkları ülkenin dilini ve dinini benimsemiş oldukları için Hint kültürü (dil-din ve bu ikilinin üstünde olan yani ikinci dereceli kültürel özellikler) ile uzaktan yakından alakaları yok. Bu da, dili ve dini değişmiş bir halkın kültürel temeli değiştiği için bütünüyle başkalaştığına bir örnektir.

Konunun özeti olabilecek bir örnek Kozaklardır (Kafkasya Kazakları). Kozaklar, Rusya’nın Kuzeybatısı’ndan Kafkasya’ya göç etmiş Slav kökenli bir halktır. Kozaklar, Kafkaslarda Çeçenlerle, Nogay Türkleriyle, Çerkezlerle ve diğer Kafkas halklarıyla etkileşim halinde yaşamışlardır. Bunun sonucunda giyim-kuşamla, geleneklerle, yaşam tarzıyla, toplumsal karakteriyle tam bir Kafkas olmuşlardır. Ana dili Rusça olan bu halk zamanla Tatarca da konuşur hale gelmiş. İnsan adları çoğu zaman Rus olsa da bazen Türk (hem de Öztürkçe) adı da koyarlar. Çerkezler gibi giyinirler. Çeçenler gibi cesur ve savaşkandırlar. Artık onların milli kimliğinde Çeçen, Türk, Çerkez, Slav özellikleri bir arada vardır. Artık onlara Rus da denmiyor, Slav da denmiyor; kendi başına bir millet gibi görülüyorlar. Bu da sentezin nasıl oluştuğunu gösterir. Slavlardan bir parça kopmuş ve diğer kopmuş parçalarla etkileşime girerek yeni bir sentez oluşturmuş.

Bütün diller ve dinler birbiriyle içi içe girerek kombinasyonlarla bugünkü hallerine ulaşmıştır. Dil ve din ikilisi bütün kültürün temelinde yer alır. Diğer kültürel değerler ikinci derecelidir ve “dil-din”e bağlı olarak oluşmuşlardır. Nasıl ki bugünkü bir şehrin altında medeniyetler tarafından defalarca şehirler kurulup toprak altında kalmışsa, aynı şekilde bugünkü bir “dil-din”in kökeninde diğer “dil-din”ler yatar. Bugünkü bir şehre bakarak dipteki şehirleri algılayamadığımız gibi, bugünkü toplumları kendi başlarına var zannederiz. Derinde olanı göremediğimiz için bütün dünyanın akrabalığını da fark etmeyiz, ve millet denen kavramın varlığını ve milletlerin birbirinden bağımsız olduklarını kabul ederiz. Dünyada bir millet varsa o da ancak ve ancak insanlık milletidir. Ayrıca, farklı bir kültüre sahip olduğunu iddia ederek parçalanma taraftarı olmanın sadece çocukça bir bakış açısından ibaret olduğuna dikkat edelim. Çünkü aynı milletten olduğu söylenen iki halk arasında da, aranırsa, büyük kültürel farklar görülür. Örneğin; kültürel fark bulmayı aklımıza koyarsak, Türkiyelilerle, Orta Asya Türkleri arasında uçurumlar bulmak çok kolaydır. İkisi bambaşka toplumlar gibidirler. Türkiyeliler vahşi-kapitalist ve ultra-hedonist bir toplumsal karaktere sahiptirler. Öte yandan Sosyalizmin demir perdeleri Orta Asyalıları muhafaza etmiştir. O nedenle Orta Asyalılar daha [kültürel]muhafazakar, gelenekçi ve nisbeten daha ahlakçı bir yapıya sahiptirler. Dolayısıyla Orta Asyalılarla Türkiyeliler, Hintlilerle İngilizler kadar yabancıdır birbirine. Bundan yola çıkarak bu ikisi (Orta Asyalılarla Türkiyeliler) farklı milletlerdir demek doğru olur mu? Bir millet iki devlet Türkiye ile Azerbaycan halklarının aile yapıları arasında ne kadar devasa bir fark olduğunu biliyor muyuz? Toplumun en temel yapı taşı aile olduğuna göre, aileden topluma doğru gittikçe bu farkın ne kadar daha büyüdüğünün bilincinde miyiz? Pekiyi, öyleyse, hayır bunlar başka başka milletlerdir mi diyeceğiz? Kafaya koyduktan sonra Eskişehirliyle Kayserili arasında da büyük farklar buluruz. Oysa niyetimiz birleştirmek olursa ne olur ona da bakalım: Ermenistanlılarla Azerbaycanlılar, kültürel olarak birbirine Türkiye-Azerbaycan ikilisinden çok daha yakınlık gösterirler. Gelenekler, giyim-kuşam, dans, yemek, müzik, ve daha nice kültürel yönden ortak etmenlere sahiptirler. Eğer siyasi yönlendirmeleri bir kenara bırakırlarsa Ermenistanlılarla Azerbaycanlıların birbirine Türkiyelilerden çok daha doğma (aşina) olduklarını fark edebilirler. Yahudilerle Araplar birbirinin aynısı gibidirler. Dünya Araplarla bütün Müslümanları aynı kültürden sayar. Oysa Arap kültürünün asıl benzeri Yahudi kültürüdür. Fars-Arap, Türk-Arap, Pakistan-Arap, Bangladeş-Arap, Endonezya-Arap ikililerinden çok ama çok daha sıkı yakınlıkları vardır Yahudilerle Arapların. Bunu bazı Yahudi ve Araplar kendileri de biliyorlar ama seslerini duyurabilecek durumda değiller.

Özetle demek olur ki, bir toplumun kültürünün temelinde dil-din ikilisi yer alır ve diğer kültürel özellikler bunun üzerine inşa edilir. İnsanlar oturup kültür yaratmazlar; bu kuşaktan kuşağa yoğurula yoğurula inşa edilir. Bu esnada başka kültürlerle kombinasyonlar kurarak yeni sentezler oluştururlar ve bu sentezlere millet adı verilir. Bütün dünyanın kültürel temelde akraba olduğunu da böylece fark etmiş olduk.

Bu araştırma bir son değil, aksine çeşitli araştırmalara belki ilham olur. Okuru daha fazla yormamak için bazı yerleri atlayarak geçtik. Bu yazı ister bir bütün olarak ister parça parça akademik bir çalışma haline getirilebilir. Biz akademik kanıt ve ifadelere bu yazıda yer vermedik, çünkü o durumda yazıyı kitap haline getirmiş olurduk ve öylelikle niyetimizden uzaklaşmış olurduk. Bunu yapacak olanları ise memnuniyetle karşılarız.

Okul Öncesinde Değerler Eğitimi

Değerler eğitimi halen tanımı ve anlamı hakkında gerek akademik çevrelerde gerekse de konunun ilgilisi eğitmenler arasında tam anlamıyla tanımlanamamış bir kavram olmakla beraber, kısaca, “değerleri öğretmek için açık bir girişim” olarak tanımlanabilir. Bu girişim toplumda meydana gelen ciddi sorunların getirileriyle birlikte birinci sınıf bir gereklilik haline gelmiştir. Komşusunu öldüren katiller, annesini sokağa atan insanlar birer olumsuz örnek olsa gerek. Bu tür yaşanan olaylar değerler eğitiminin önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Milli eğitim bakanlığının plan ve programı dahilinde ilk okullarda, orta okullarda ve liselerde farklı değerler eğitimi uygulamaları yapılmaktadır. Fakat okulöncesi dönemde değerler eğitimi çalışmalarının uygulamaları daha yeni yeni ortaya çıkmaktadır. Okul öncesi yıllar, diğer yaşam dönemleriyle kıyaslandığında gelişimin farklı yönlerinin birbiriyle ilişkisinin yoğun olduğu, kişilik gelişimimin temellerinin atıldığı bir zaman dilimidir ve bu dönemdeki yaşantılar sonraki dönemler üzerinde de belirleyicidir. Bu nedenle değerler eğitiminin bu yaş grubunda verilmeye başlaması oldukça önemlidir. Değerler eğitiminin, çocuğun kendine güvenini geliştirdiği, akademik ve yaşamsal başarısını olumlu yönde etkilediği sağlıklı bir toplum meydana gelmesinde katkıda bulunduğu ifade edilmektedir

“Okul öncesi dönemde hangi değerler nasıl kazandırılmalı?” sorusu çerçevesinde altı farklı temel değere yer verilmektedir. Bu değerler: “Sevgi, saygı, sorumluluk, empati, yardımlaşma ve dürüstlük” olarak sıralanmaktadır. Belirlenen bu temel değerler çerçevesinde sınıf içi etkinlikler uygulanarak bu kazanımların edinilmesi için çalışmalar yapılmaktadır. Bütün bu çalışmaların tamamına burada yer verilemeyeceği için ilk olarak değerler eğitiminin iki temel değeri olan “Sevgi” ve “Empati” kavramlarını ele almaya çalışacağım.

Örnek değer olarak “sevgi”yi ele alacak olursak öncelikle bir günlük plan hazırlanır. Plan kapsamı içerisinde sevgi ile ilgili şarkılar, oyunlar, sanat etkinlikleri hikâyeler ve sosyal çalışmalar yer alır. Biz bu uygulama sürecinde sevgi tabanlı eğitimimizi nostaljik bir şarkıcımız olan Şenay’ın “sev kardeşim” şarkısını kullanarak kendi uyarladığımız sevgi oyunumuzu oynayarak kazanmaya çalıştık.

Sevgi oyunu

Yine bir sevgi etkinliği olarak velimizin de katılımıyla bir sevgi pastası yaptık. Kalp şeklini verdiğimiz pastamızla hem sevginin kalpten geldiğini anlatmayı sonrasında da sevgiyi paylaşmayı istedik.

Bir ay boyunca uygulanan sevgi etkinliklerinin sonucunda öğrencilerimin kazanımlarını gözlemlemek üzere serbest resim çalışması yaptırarak değerlendirmelerde bulundum.

Sevgi kavramı temalı etkinlikler sonucunda öğrencimin el ele tutuşan aile bireylerini resmetmesi bu çalışmaların verimliliği açısından oldukça ümit verici.                   

Yine bir uygulama örneği olarak “empati” değerini ele aldığımda biraz soyut bir kavram olduğu için zorlandım. Empatiyi öğrencilerimin kavrayabilmesi için biraz daha somutlaştırmaya çalıştım. Bunu yaparken de drama etkinliğinden faydalandım. Öğrencilerimle kendini başkasının yerine koyabilme becerisini geliştirmek için ayna oyunu oynadık. Ayna oyunu iki kişilik bir dramadır kişi karşısındakinin yaptığının aynısını yapmaya çalışır.

 

Ayna oyunu

Bir ay aylık bir süreç sonucunda öğrencilerimin kazanımlarını gözlemlemek üzere serbest resim çalışması yaptım ve onlardan empatinin resmini yapmalarını istedim. Değerlendirme resimlerinde gözlemlediğim, empati değerini de oldukça güzel kavramış olmalarıydı. Efe adlı öğrencimin yaptığı resim benim için oldukça sevindirici bir çalışma olmuştur. Neler yaptığını anlat dediğimde “kendimi köpeğimizin yerine koydum onun kulübede çok sıkıldığını düşündüm ve gezmeye çıkardım” Şimdi köpeğiyle empati kurabilen bir öğrencinin gelecek yaşantısında ailesiyle, eşiyle, arkadaşlarıyla da empati kurabileceğini ve sorunlarını büyütmeden daha az üzülerek aşabileceğini düşünüyorum. Efe hayatta kendisini başka birinin yerine koyabilecek onları anlamayı başarabilecek ve efe gibi öğrenciler çoğaldığında bir birini anlayan bir toplum meydana gelecektir.

Onların öğrendikleri her şeyi, hayatlarında nasıl koşulsuz kabul ettiklerini göstermek adına yine bir değerler eğitimi örneği olabilecek bir gözlemimi paylaşmak istiyorum. Mesleğe başladığım ilk yılda bir dağ köyünde çalışıyordum. İlçeye ulaşım problemi olduğu için köyde kalıyordum. Evime gelen veliler her seferinde kapımı çalmadan içeri giriyorlardı. Kapı çalınmasının gerekliliğini onlara ifade eden hiç kimse olmamıştı şimdiye kadar. Bu nedenle sınıf içi etkinlik uygularken Türkçe dil etkiliğinde öğrencilerime kapalı kapıların çalınması gerektiğini, içerideki insanın uygun olup olmadığı bilinmediği için, gel demeden girilmemesi gerektiğini, anne babalarının odasına dahi kapı çalınmadan girilmeyeceğini anlayabilecekleri bir şekilde anlattım. Sonrasında beni ziyarete gelen bir velimin, kapımı çalıp içeri girdiğinde söyledikleri benim için çok önemliydi. “Kapalı kapılar çalınmadan girilmezmiş bunu da çocuktan öğrendik” diyordu. Öğrencim bir nevi görgü kuralı olan bu davranışı içselleştirmiş annesini bile eğitmişti. Onların çocuk denip geçilemeyeceğini ilk o an anlamıştım. Sonrasında da onlara gerekli olan davranış eğitimlerini program dahilinde kazandırmaya çalıştım. Şu an uyguladığım değerler eğitimi çalışmaları bu sürecin benim için daha sistemli hale gelmesini sağladı. Sonuçlarından da gördüm ki oldukça verimli bir dönem oldu. Bu süreç oldukça uzun solukluydu ve çevredeki herkese sorumluluklar yüklüyordu. Bunlar başta aileler sonrasında eğitmenler ve bu çalışmalarda onlara destek olabilecek tüm kurumlardı.

Değerler eğitimi yapılırken ailelerin ve eğitmenlerin dikkat etmesi gerek noktalar vardır. Aileden başlayacak olursak her yetişkin çocuk için doğru bir model olmalıdır. Annenin ve babanın birbirini sevmediği sevgi sözcüklerinin kullanılmadığı bir evde çocukta sevgi davranışın yeterince gelişmesi beklenemez. Yine bir serbest zaman etkinliğindeki gözlemimi paylaşacak olursam Ebrar adlı öğrencim evcilik oynuyordu oyunda bir eşi vardı ve onunla sürekli “aşkım şunu verir misin”, “aşkım bunu alabilir miyim” sözcüklerini kullanarak konuşuyordu ve benim buradan anladığım evinde sevgi sözcüklerini kullanan ebeveynlerin olduğuydu. Sizce de bu öğrencinin gelecekte ailesini, arkadaşlarını, eşini ve çevresindeki sevilmeye değer olan her şeyi sevme yeteneği hiç sevgi sözcüğü duymayan bir çocukla aynı olabilir mi?

Çocuğun aileden sonra karşılaştığı ilk kurumsal yapı okulöncesi kurumlarıdır. Bu süreç çocuk için oldukça önemlidir. Öğretmen figürü çocuğun hafızasında geniş yer tutar. Bu sebepten öğretmenin davranışları, kullandığı sözcükler hatta mimikleri bile önemlidir. Dolayısıyla öğretmenin de davranışlarına oldukça dikkat etmesi gerekir. Çünkü davranışa dönüşmeyen her eylem zayıf ve güçsüz bir söylemden öteye geçemez. Ve çocuğun dünyasında da etki bırakamaz.

Değerler eğitiminin sınıf içinde uygulanabilirliğini görmek adına birçok etkinlik uyguladım. Bu yazıda sizinle öğretmenlik hayatımdaki yalnızca birkaç örneği paylaşabildim. Yine de değerler eğitimi üzerinde çalışmak isteyecek öğretmenlere kaynaklık edebileceğini düşünüyorum. Bu çalışmanın olmazsa olmaz ön koşulu öğretmenin öğrencilerini sevmesi ve onların en iyi olma çabasını sadece onların özbenliği için desteklemeye çalışmasıdır. Sevgi dolu yürekleri taşıyabilmesi için de kocaman bir kalbe ve hepsine yetecek kadar sevgiye sahip olması gerekir.

Hem sözleriyle ve hem de davranışlarıyla her gün yeni bir şeyler öğrendiğim sevgili öğrencilerimi geleceğin mimarları olan küçük dev adamlar olarak görüyorum. Onlara sahip olmaları gereken değerleri kazandırabilirsek dünyanın daha yaşanılabilir bir hal alacağını düşünüyorum.

Gaziantep’te Evlenme Adetleri

EVLENMEK

Evlenme toplumsallaşma sürecinin en önemli aşamasıdır. Kız ile erkeğe yeni bir toplumsal statü kazandırması ve aileler arası dayanışma sağlaması açısından önemlidir. Ayrıca evlilik törenleri adet, gelenek ve göreneklerin zengin bir şekilde yansıtıldığı önemli törenlerdir.

Günümüzde gelişen teknoloji nedeniyle hayat şartlarının değişmesiyle birçok adet,  gelenek ve görenekler unutulmaktadır. Bunlardan birisi de evlenme ve düğün törenleridir. Gaziantep’e düğün törenlerinin gelişimi aşağıdaki gibidir. Yazıda yerel kavram ve deyimleri olduğu gibi kullandım.

Düğürçü Gezme

Evlilik çağında oğlu olan anne ve baba her açıdan kendi ailesine denk olan bir ailenin kızına bakmaya gitmesidir (dünürcü). Önceden kız ve ailesi soruşturulur sonra da haberleri yokmuş gibi kız evine gidilir. Eğer kızı beğenirlerse kızı oğlana gizlice gösterirler. Oğlan da kızı beğenirse oğlan evi tekrar bir çay ya da kahve içmeye geleceklerini söyleyerek kız evinden ayrılır.

Düğür Gitme

Düğür gitme kız isteme işlemidir. Evlenecek oğlanın annesi yanına birkaç bayan daha alarak kızın evine gider. Sohbet sırasında ‘Sizinle akraba olmak istiyoruz.’diye söz açılır. Fakat kızın ailesi bu isteğe hemen cevap vermezler. ‘Biraz düşünelim.’ diye cevap verirler. Sonra oğlanın ailesini araştırırlar ve aile büyüklerine danışırlar. Aile büyükleri onaylıyorsa ‘Kısmetse olur diyelim.’ diye cevap verirler. Aslında bu söz kızımızı size veriyoruz anlamındadır.

      

Söz Alma

Düğür gittikten birkaç gün sonra kız evinin haber göndermesiyle kararlaştırılan günde oğlanın anne babası ve aile büyükleri kız evine giderler. Onlar gitmeden evvel kız evine yiyecekler gönderir. Aslında söz alma kadınlar arasında verilen sözün erkekler tarafından da onaylanmasıdır. Bu arada kıza alınacak eşyalar, verilen vaatler konuşulur.

Kalın

Kalın; kız babasına kızın çeyizine harcanmak üzere oğlanın verdiği paradır. Daha doğrusu bilinen adı başlık parasıdır. Günümüzde bu adet ayıp karşılanmaktadır.

Beklik Takma (Nişan)

Nişan yüzüklerinin takıldığı törendir. Nişandan önce alışverişler yapılır.  Gerekli bütün yiyecek ve giyecekler kız evine gönderilir; çünkü nişan kız evinde yapılmaktadır. Nişan dönemi uzun sürerse kız evine bayramlarda kurbanlık ve şeker gönderilir. 

      

Yatak       

Yatak, imece usulü ile yapılan yardımlaşma ve eğlenme günüdür. Kız evinde yapılır. Oğlan ve kız evinden gelen hanımlar çeyizleri hazırlar aynı zamanda yer, içer, eğlenir.

Çeyiz

Gaziantep’te kız çeyiziyle özdeşleşmiştir. Bu nedenle çeyiz törenleri çok önemlidir. Çeyiz gününden önce yatak günü hazırlanan çeyizler kız evinde toplanır. Çeyiz günü ise bu çeyizler davulla zurna kız evinden alınarak oğlan evine götürülür. Çeyiz sandığı götürülürken kızın varsa erkek kardeşi yoksa erkek kuzeni sandığın üzerine oturur ve oğlan evinden harçlık ister. Harçlığını aldıktan sonra sandığın üzerinden iner ve çeyiz taşıma işlemi başlar. Bu arada kız evinden bir canlı çiçek veya başka bir eşya da götürülür. Bundan sonra gelin evi dizilir.  Çeyiz dizilirken kız evinden gelen misafirlere yemek olarak çeyizinde eğer antep işi denilen antika işlemeler varsa lahmacun yoksa mercimekli köfte yapılır. Bu davranış ‘ Kızınızın çeyizi bizim istediğimiz gibi değildir.’anlamındadır.

                                                                       

Kına Gecesi 

Genelde düğün gününden bir gün önce hem erkek evinde hem kız evinde yapılır. Oğlan tarafı kına gecesinden önce kız evine kına gönderir. Kına yoğrulur, hamur haline getirilir. Sonra da küçük küçük yuvarlanarak kına tepsilerine dizilir. Üzerlerine mumlar dikilir. Oğlan evi kendi evinde eğlendikten sonra kız evine giderek kınayı ister. Yolda türküler söylenir, halaylar çekilir, ‘yaaahh, yaaahh’ diye sevinç naraları atılır.

Damadın ve gelinin sağdıçı vardır. Kına ve düğün günü gelinin ve damadın bütün ihtiyaçlarını sağdıçlar karşılar. Kına geline ve damada sağdıçlar tarafından yakıldıktan sonra sağdıçlara da yakılır. ‘Abbisi yani darısı da sağdıca olur inşallah.’ diye nara atılır.

Gelinçi (Düğün)

Gelinçi kadın günüdür. Sadece kadınlar vardır. Bu adet günümüzde sadece köylerde uygulanmaktadır.

Düğün günü oğlan evi ‘Mahsere kazanları’ denilen kazanlarda yemekler yaparak gelen misafirleri ağırlar.

Maşta

       

Gelinçi günü her şeyi organize eden ve misafirleri ağırlayan kadına maşta denir. Maştanın aldığı kararlara herkes uymak mecburiyetindedir.

Nikah

Nikâh için kız babasına vekâlet verir.  Baba kızına üç defa ‘Bana vekâlet veriyor musun?’ diye sorar.  Baba camiye gider ve nikâh kıyılır. Günümüzde nikâhlar evde kıyıldığı için vekalet verilmemektedir.

El Öpme

   

Düğünden birkaç gün sonra kız evi oğlan evine misafirliğe gelmeleri için haber gönderir. Burada amaç oğlanın kaynanası, kayınbabası ve diğer akrabalarını tanımasını sağlamaktır. Kız evinde yenilip içilip eğlenilir. Damat kayınbabasının elini öper. Kayınbaba damada değerli hediyeler verir.

Köskaltı

Bu adette ise oğlan evine gidilir. Gelin kayınbabasının elini öper. Hediyeler alır. Akrabalar birbirini daha iyi tanıma imkânı bulur.

Günümüzde evlilik gibi kutsal bir kurumun bozulma nedenlerinden biri de hoş olan bazı adet, gelenek ve göreneklerimizi unutmamızdır bence. El öpme adetlerimizi unuttuğumuz için akrabalar arasında saygı ve sevgi kalmamıştır belki de. Yatak biçme günleri olmadığı için aileler arasında dayanışma yoktur kim bilir.

       

İşe değişik bir açıdan daha bakmak gerekli bence. Düğürçü gezme âdetinin günümüzde unutulması iyi oldu zannımca. Çünkü genç bir kız için bundan kötü bir durum yoktur. Satılık mal gibi müşterilerin beğenisine sunuluyorsun. Bir de kendini bilmez biri geldiyse vay haline. Burun kıvırmalar, aşağılamalar, dedikodular… Çok sinir bozucu olsa gerek.

       

Kız evi oğlanı ve ailesini beğenmezse ve o kız başka biriyle evlendiyse tavır şu : ‘Vaktiyle bu kız benim oğlumun peşinden çok koştu da benim oğlum yüz vermedi.’ Sanki kızın kapısına gelen kendileri değilmiş gibi. Günümüzde öyle mi? Kız ile erkek görüşüyor. Birbirini beğenmezlerse sen yoluna ben yoluma.

        

Geçmişteki uzun ömürlü ve mutlu evliliklerin yeniden yaşanması dileğiyle…

 

Bir Başkası Olmak ya da Kertenkele

Birkaç günlük tatilin ardından geç vakit eve dönen Müzeyyen Hanım ve Osman Bey bahçe kapısının önündeki yaralı kertenkeleyi sokak lambasının ışığında rahatlıkla görebiliyordu. Hatta can çekişen kertenkelenin seğirten arka bacağı bile seçilebiliyordu. Osman Bey, ürkeceğini sandığı Müzeyyen Hanım’ın kertenkeleyi uzun bir adım atarak tereddütsüz geçivermesini şaşkınlıkla izledi.

Son aylarda evin çevresindeki kertenkeleler artmıştı. Mahallelinin “koçmar” dediği bir karış uzunluğundaki bu kertenkeleler, sanki Tanrı’yı gücendirip de lanetlenmiş ve cüce kalmış timsahlar gibiydi. Bacakları gayet kuvvetli ve tırmanmaya uygun; sırtı her türlü ekolojik saldırıda korunabileceği dikenlerle dolu; toprak rengindeki kamuflajıyla bacaklı sürüngenlerin efendisi sayılırdı kertenkeleler. Müzeyyen Hanım, daima bu zavallı hayvandan korkar, sebebini de çocukluğunda hiç böyle şeyler görmemiş olmasına bağlardı.

Muhtemelen evin önünde oynayan mahalle çocuklarından biri sapanıyla yaralayınca; kertenkele de ancak bahçe kapısının önüne kadar gelebilmiş ve belki de birkaç gündür orada ölmeyi bekliyordu.

* * *

Malatya’nın dağlar ardındaki uzak köylerinden birinde henüz geniş tarlaların tek bir sahibi varken ve köylülerin ölesiye toprak işçisi olduğu o yıllarda ekinler biçilip de ambarlar dolduğunda bütün köye sefil bir tembellik çökmüştü. Bu günleri en çok sevenler şüphesiz köyün ırgat çocuklarıydı. Hasat zamanı tıpkı bir yetişkin gibi çalıştırılan bu sıska bedenler, şimdi sıcağın altında kavrulan tozun içinde molanın tadını çıkarıyordu.

Az ötede ise yeni kıyafetleriyle küçük bir kız, dut ağacının dalına kurulu salıncakta ayakları çıplak, yıpranmış elbiseleriyle tozlara bulanan köylü çocuklarına yaklaşması kesinlikle yasaklanmış olarak tek başına eğleniyordu.

Birden çocukların bağrışmaları arttı ve neşeli koşuşturmaları hızlandı. Yolunu kaybetmiş belki de yuvasına dönebilmek için bu çocuk kümesini geçmek zorunda kalmış yaşlı bir kertenkele birden çocukların ilgi odağı oluverdi. Çocukların kimi kertenkeleye taş atıyor kimi de değneklerle kertenkeleyi dürtüklüyordu. Telaştan başı dönmüş yaralı kertenkele soluğu dut ağacının gölgesinde aldı. Bu sefer de salıncakta sallanan kız yaralı kertenkelenin seğirten arka bacağını görünce korkuyla karışık iğrenmeye benzer bir çığlık attı. Arkadaki büyük konaktan çıkan şişman, cevval bir kadın, kızı bir hamlede koltuğunun altına sıkıştırıp bir yandan da elindeki sopayla köylü çocukları kovaladı. Çocuklar, giderek azalan bir homurtuyla uzaklaşırken, küçük bir kız çocuğu, çocuk kalabalığının gerisinde kalmış, ağır adımlarla ilerliyor ve dönüp dönüp konağa bakıyordu.

* * *

Elbette her çocuğun zaman zaman aklından geçer; bir başka ailede olmak, başka bir anne babanın çocuğu olmak… Yalnız bir tanesi vardı ki o ayakları çıplak, etekleri toz içindeki kız çocuklarından birisi, rüyasında bile görürdü salıncakta sallanan o kız olduğunu. İhtişamlı konağın geniş salonlarında, aydınlık koridorlarında neşeyle koşturduğunu; karnı acıkınca da en sevdiği yiyeceklerle donatılmış bir sofraya kurulduğunu… Hep el üstünde tutulduğunu, şımartıldığını, hediyelere boğulduğunu… Küçük kız, bazı geceler yatağına yatıp da uyumadan evvel öyle çok hayal ederdi ki bunları -yani o kız oluğunu- rüyalar bitip de sabah olduğunda bile etkisinden kurtulamazdı hayallerinin. Evcilik oyunlarında adını değiştirip arkadaşlarından kendisini konaktaki kızın adıyla çağırmalarını isterdi. Hal ve hareketlerini, davranışlarını hep onunkine benzetmeye uğraşırdı. Kendi varlığından utanarak, benliğini küçümseyerek bir başkası olmayı, konaktaki o küçük hanım olmayı isterdi. Bundan dolayı çoğu kez tek göz odadan müteşekkil, en lüks eşyası bir eski kilim olan evlerinden utanır; kardeşlerinden belki de anne ve babasından bile uzaklaşırdı.

Sıcağın ve tozun kucağında kertenkeleyi kovaladıkları o günde konaktaki kız kertenkeleden korkunca küçük kız da o günden sonra huy edindi kertenkeleden korkmayı.

* * *

Müzeyyen Hanım, daima Malatya’nın sayılı ailelerinden olduğunu, babasının köyün sahibi olduğunu, ambarların yıllarca ağzına kadar dolu olduğunu, onlarca yanaşmanın kendisine hizmet ettiğini anlatır dururdu. İki kızını da hep bu saltanat hikâyeleri ile büyütmüş ancak kızları o günlere ait bir anı, bir fotoğraf, bir tanıdık sorduğunda babası ölünce amcalarının bütün malı mülkü satıp savdığını söyleyerek konuyu ustaca kapatırdı. Yalnız sözleriyle değil hal ve hareketleriyle de soylu bir aileden geldiğini vurgulamak ister gibi ayak işlerine aldırış etmez, etrafındakilere hep kendisine hizmet etmek amacıyla var olmuşlar gibi davranırdı. Çoğunlukla kocasına ev içindeki getir götür işlerine ait emir cümlelerini ardı arkasına sıralar, bir de misafir gelmişse yüksek perdeden emir cümleleri kulakları tırmalardı. “Osman, koş sandalye getir. Misafir geldi Osman, kapıyı aç. Kenara çekil Osman, çocuk otursun.” gibi. Osman Bey ise karısının yetiştirilme tarzını çoktan kabul etmiş, hizmette kusur etmemeye çalışıyordu. Karısı bineceğinde ya da ineceğinde koşup arabanın kapısını açar, bahçeyi temizler, karısı bahçeye çıkmadan evvel etrafa çeki düzen verir, kuru yaprakları süpürürdü.

* * *

Gelin görün ki gerçekler; insanın karşısına hiç umulmadık bir zamanda bir duvar misali dikiliverir. Kendi varlığını gölgelerde eritip bir başkasının suda yansıyan aksini giyinen Müzeyyen Hanım, uzun bir adımla, tereddütsüz geçiverince bacağı seğirten kertenkeleyi; yaşanmamış bir hayatın anılarını, hiç olunmamış birinin ruhunu tuzla buz ediverdi. Osman Bey, uzun bir uykudan uyanmış gibi şaşkınla karısına bakmaktaydı.

 

19. Yüzyıl Türk Müzik Tarihi

Bir Türk-İslam uygarlığı olan Osmanlı İmparatorluğu pek çok farklı kültürü de bünyesinde barındırmakta, bu kültürler topluluğu bir bütün teşkil etmekteydi. Güçlü bir orduya sahip olan Osmanlı İmparatorluğu, XVIII. yüzyılın başlarına gelinene kadar, bu bütünün korunmasını sağlayabilmiştir. Fakat bu yy’dan itibaren İmparatorluğun gerileyerek savaşlarda yenilmesinin doğurduğu toprak kaybı, Batı’nın ordu alanında artık daha güçlü olduğu bilincini geliştirmiştir. Böylece Batı ile her alanda etkileşim başlamıştır.

XIX. yy, hem doğu hem de batı dünyası için çok önemli bir zaman dilimidir. “Klasik Çağ” kapanmış, yeni anlayış ve geleneklere göre yani sanat akımları gelişmiş, edebiyat, resim müzik, heykel gibi güzel sanat kollarında bambaşka karakterde eserler ortaya konmaya başlanmıştır. Türk kültür hayatın 30-40 yıl gecikerek gelen bu akım en belirgin şekilde Türk müziğinde etkisini göstermiş, derin yankılar uyandırmış, yüzyılın ortalarından itibaren musiki sanatımızda “Romantik Edebiyat” doğmuştur. (Ak, 2009: 135)

           

Itri Efendi’den başlayarak, Yahya Nazım Çelebi ile devam eden şarkı formunun ilk örnekleri, Hacı Arif Bey ve Şevki Bey ile zirveye ulaşmıştır. Bununla birlikte XIX. yy bestekârları zaman zaman yine divan edebiyatının ağır ve ağdalı bir dille yazılmış şiirlerini de bestelemişlerdir. Böylece kar, murabba, ağır semai gibi eski büyük form beste şekillerine yer vermişlerse de, daha önceki yıllara göre sayıları çok daha azdır.

           

III. Selim’in musikişinaslığı, müziğe verdiği değer, bu sanatı ve sanatkârlarını korumuş olması Türk müziğinin ilerlemesini sağlamıştır. Ancak batı etkisi, Sultan II. Mahmut’un saltanat yıllarında artmış, ünlü sanatkârlarımız bile az çok bu etkinin tesiri altında kalmışlardır. (Ak, 2009: 135)

           

Sultan Abdülmecid’in sarayda Batı müziğine fazlasıyla değer ve yer vermesi Enderun sanatkârlarını üzmüş, Dede Efendi gibi bir dehayı bile gücendirmiştir. Kendi kaderine terk edilen Türk müziği Türk halkının gönlünde yaşamaya başlamış, sanatsever zenginlerin ve devlet adamlarının koruması altında varlığını sürdürebilmiştir.

           

Geleneksel beste tekniği ve meşk sistemi unutulmaya yüz tuttuğu ve bestekârlar eserlerini nota ile besteledikleri için eserlerde eski akıcılığın kalmadığı görülmüştür. Sadece notaya bağlı kalmanın yetmediğini ve notanın her şey demek olmadığını ileri süren eski ustalar haklı çıkmakta, musikimizde nüans işaretleri olmadığı için birçok icra özellikleri unutulmaktaydı. “Enderuni” ve “Enderunlu” sıfatı “Mızıkalı” sıfatı ile değiştirilmişti fakat eski tarz müzik eğitimi ve öğretimi sürdürülmekteydi. (Ak, 2009: 136)

           

Çeşitli nedenler bazı açılardan Türk müziğini geriletse de Dede Efendi, Şakir Ağa ve Dellalzade İsmail Efendi gibi ustaların çırakları önemli başarılara ulaşmışlardır. Birkaç istisna dışında XIX. yy’ın sonuna kadar sadece şarkı bestecisi yetişmiştir denebilir. Mevlevi Ayini bestekârlığı, padişahların Mevlevilik tarikatına olan bağlılık ve ilgilerinden dolayı artış göstermiştir. Diğer tekkelerde büyük formda dini eserlerin bestelenmesi azalmış, daha çok ilahi bestelenmiştir.

           

Dönemin değinilmesi gereken önemli olaylarından bir tanesi de Tanzimat Fermanı’nın ilanıdır. Gerek imparatorluğun askeri alandaki başarısızlıkları, gerekse Avrupa ile ilişkilerin artması sonucunda Batı’daki değişikliklerin farkına varılmış, Batı’nın askeri kuruluşlarından örnek alma çabaları sonucunda Osmanlı ordusunda ilk ıslahat hareketleri başlamıştır. Sırasıyla II. Osman, I. Mahmut, I. Abdülhamit, III. Selim ve ardından II. Mahmut ıslahat hareketlerini devam ettirmişlerdir. II. Mahmut yeniçeri ocağını kaldırmış, “Asakiri Mansure-i Muhammediye” adında yeni bir ordu kurmuş, bu orduya subay yetiştirmek için “Mekteb-i Harbiye” adlı okulu açmıştır. II. Mahmut ve Abdülmecit ile devam eden ıslahat hareketleri bilim teknik alanlarda yeterli olamamış, kültür, siyaset ve eğlence alanlarında taklitten öteye gidememiştir. Bürokrasiden kılık kıyafete, eğitimden eğlenceye bir dizi reformlar yapılmıştır. Diğer devletlerin Osmanlının karşısına gayrimüslimlerle ilgili taleplerle çıkması sonucu Osmanlı, tedbir almaya yönelmiş, bu da 3 Kasım 1839’ da ilan edilecek olan Tanzimat Fermanını hazırlamıştır (Bavatır, 2004: 9,10).

           

Osmanlı İmparatorluğu Tanzimat Fermanı’ nın ilanından önce ilk olarak III. Selim Dönemi’nde batılılaşma hareketleri ile tanışmıştır. III. Selim’ in müzisyen kimliği ile batılılaşmanın Türk Müziği üzerindeki ilk görüntüleri ve III. Selim’in bu alandaki denemeleri ortaya çıkmıştır. Tanzimat Fermanı ile Osmanlı İmparatorluğu’nun batılılaşmayı bir devlet politikası olarak seçmesi sonucunda, Türk Müziği’nde batı etkisi iyiden iyiye hissedilmeye başlamıştır.

           

Türk, Arap, Acem kültürlerinin bir sentezi olan tek sesli, makamsal ve öncelikle insan sesine dayanan Türk müziği, Tanzimat Dönemi’ ne kadar Osmanlılar tarafından sadece “musiki” olarak adlandırılmıştır. Tanzimat öncesi Osmanlı toplumunun merkezi kültüründe tek musiki türü vardı; bu da bugün “klasik” denilen okumuş çevrenin müziği olan “Osmanlı şehir musikisi”ydi. Yerel nitelikteki halk müziği ile gayrimüslim cemaatlerin dini ve dindışı müzikleri birer “çevre musikisi” niteliğindeydi. “Osmanlı şehir musikisi” bu çevre musikilerin üzerinde, daha yüksek bir düzeyde oluşan, toplumun çeşitli kesimlerini ortak bir dilde birleştiren merkezi bir musikiydi (Bavatır, 2004: 3).

           

XVIII. yy’ın sonlarında görülen batı etkisinin, imparatorluğun “batılılaşma” politikasına dönüşmesi sonucu sosyal ve ekonomik hayatla beraber, kültür ve sanat anlayışı da yeniliklerin etkisi altında kalmıştır. Müzik alanındaki değişim, III. Selim döneminde doruk noktasına çıkmıştır. Klasik dönemin geleneksel yapısının tamamen dışına çıkılmasa da yeni bir bakış açısı yakalanmış, form ve makamlar geliştirilerek pek çok yeni eserler ortaya koyulmuştur.

           

Osmanlı hanedanının en ünlü bestekârı, şair, neyzen, hattat ve tamburi III. Selim’ in sanat çevresi bir yenilik sahnesi oldu. III. Selim’ den başka, Tamburi Emin, Numan Ağa, Zeki Mehmet Ağa, Abdülbaki Nasır Dede, Hamparsum, Küçük Mehmet Ağa, Şehla Hafız, Kemani Ali Ağa, Zekai Dede, Şakir Ağa, Kemani Rıza Efendi yenilikleri takip ettiler. Sadullah Ağa ile Dellalzade klasik tavırlarını korudular. III. Selim’ in başlayıp, II. Mahmut’ un tamamladığı yenilik hareketleri ortamı, İsmail Dede, Şakir Ağa, Zeki Mehmed Ağa, Dellalzade, Kazasker Osman Bey, Yusuf Paşa gibi son klasikleri yaratmış, ama aynı zamanda klasik formlardaki eserlerin yerlerini şarkı formundaki hafif eserlere bırakmasına da zemin hazırlamıştır. (Bavatır, 2004: 14)

            ÖNEMLİ BESTECİLER

1.      Sultan III. Selim (1761-1808):

Hayatının pek az bir ölümü bu yüzyılda geçen sanatkâr ruhlu padişah, Türk müziğinin gelişmesine yardımcı olmuş, bir ekol yaratmıştır. III. Selim’ in musiki hocaları Kırımlı Ahmet Kamil Efendi ve Tamburi İzak’ tır. Yeni birleşik makamlar meydana getirmiştir. İsfahanek-i Cedit, Hicazeyn, Şevk-i Dil, Arazbar-Buselik, Hüseyni-Zemzeme, Rast-ı Cedit, Pesendide, Neva-Kürdi, Gerdaniye-Kürdi, Suzidilara, Şevkefza makamları onun meydana getirdiği bileşik makamlardır. Türk müziğinin bilimsel yanını inceleyenlerle yakından ilgilenmiş, onları teşvik etmiştir. Dini ve din dışı toplan 64 eseri bilinmektedir. (Ak, 2009)

2.      Hacı Sadullah Ağa (1730-1801):

Ser Hanende yani saray fasıl heyetinin şefidir. Klasik ekole bağlı eserler vermiştir. Bayatiaraban makamını o canlandırmıştır. Şeddiaraban faslını Tamburi İzak ile müştereken besteleyip III. Selim’ e takdim etmişlerdir. (Ak, 2009)

3.      Tamburi İzak ( 1745-1814):

Yahudi asıllıdır, Zaharya’dan sonraki en kudretli azınlık bestecilerindendir. Sine keman ve tambur çalmaktadır. III. Selim zamanında padişahın tambur hocalığını yapmıştır. Ayrıca Enderun’ da hocalık yapmıştır.

4.      Hammami-zade İsmail Dede Efendi (17767-1846):

İstanbul’ un şehzadebaşı semtinde doğdu. Çocuk yaşta sesinin güzelliği ile dikkat çekti. Okul arkadaşının babası, aynı zamanda musikişinas olan Uncuzade Mehmet Emin Efendi İsmail’ in yeteneğini fark ederek ona ders vermeye başladı. Ayrıca memuriyete girmesini sağladı. Daha sona İsmail, Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Ali Nutki Dede’ nin derslerini takip etti. Bu dersler ve memuriyet hayatı 7 yıl sürdü. Sultan III. Selim’ in kendisini saraya çağırması ve fasıllara katılmasını emretmesi üzerine 1001 günlük çile süresini tamamlamadan “Dedeler” sıfatına katıldı. Saraya dahil olan Dede Enderun’ da hocalık yapmaya başladı. II. Döneminde de sarayda yaşadı, müezzinbaşılık görevine getirildi. Daha sonra Sultan Abdülmecit döneminde Enderun’ un önemini yitirmesi, batılı müzisyenlere rağbeti artması, padişahın operet ve opera parçaları dinlemeye başlaması, orkestra ve bando takımlarının kurulması, padişah Abdülmecit’ in Türk müziğini iyi bilmediği için kendisinden basit eserler istemesi Dede’yi gücendirdi. Hacca gitmeye karar verdi. Mekke’ de kolera salgınına yakalanarak, öğrencisi Mutafzade’nin kollarında hayatını kaybetti. (Ak, 2009)

5.      Dellal-zade İsmail Efendi (1797-1869):

İstanbul’ un Fatih Sarıgüzel semtinde doğdu. Saray dellalı Mustafa Ağa’nın oğludur. Küçük yaşta ses güzelliği dikkati çekince Dede Efendi’ ye takdim edildi. Bu sırada Enderun’ da hocalık yapan Dede Efendi ve Şakir Ağa’dan ders aldı. Bir yandan ders alıyor bir yandan da sarayda küme fasıllarına katılıyordu. Sarayda batı müziği önem kazanınca Enderun’ un en seçkin öğrencileri Donizetti’nin emrine verilmişti. Bütün bunlar hem Dede’yi hem de Dellalzade’yi fazlasıyla üzdü, beraber hacca gittiler. Dede Efendi’nin hacda vefatı üzerine Dellalzade İstanbul’ dönerek Enderun’daki görevine başladı. Dede’nin açmış olduğu bestekârlık çığrının en kudretli temsilcilerinden biridir. Bilinen eserleri iki ilahi, iki kar, on üç beste, yedi ağır semai, on yürük semai, bir peşrev, bir sengin semai ve kırk şarkıdır (Ak, 2009).

6.   Kazasker Mustafa İzzet Efendi (1801-1876):

Tosya’da doğmuştur. Babasının ölümü üzerine annesi onu İstanbul’ a göndermiştir. Küçük yaşta sesinin güzelliğiyle dikkat çekti, Kömürcüzade Hafız Efendi’den ders aldı. Kendisini dinleyen Sultan II. Mahmut Galata Sarayı’na alınmasını emretti. Üç yıl sonra Enderun’a alındı. Burada Sadrazam Ali Paşa’nın öğrencisi oldu. Daha sonra Şakir Ağa’dan meşk etti.  Tasavvuf ilmine merak saran Mustafa İzzet Efendi, saraydan uzaklaşarak padişahın olumsuz tepkisini çekti, araya giren eski hocaları sayesinde sürülmekten kurtuldu ve tekrar padişahın emrine girerek, padişahın ölümüne kadar hizmetinde kaldı. (Ak, 2009)

7.   Hacı Arif Bey (1831-1885):

İstanbul’ un Eyüp Sultan semtinde doğdu. İlkokul çağında sesinin güzelliğiyle dikkati çekmiş, Mehmet Zekai Efendi’den ders almaya başlamıştır. Daha sonra memuriyete başlamış, musiki çalışmalarına da devam etmiştir. Kısa süre sonra Muzıka-i Humayun’a alınmıştır. Sultan Abdülmecit’ten sonra Sultan Abdülaziz de Hacı Arif Bey’i takdirle karşıladı, saraya aldı. Kimseden çekinmeyen ve pervasız tavırlarında dolayı saraydan uzaklaştırıldı. Çiftliğine yerleşti, zaman zaman saraya uğramaya, eserlerini sunmaya devam etti. Sultan Abdülhamit zamanında öncekinden daha düşük bir rübeyle Muzıka-i Humayun’ a tekrar girdi. Sarayda artık Türk müziğine eskisi kadar önem verilmiyordu. Kendisi Sultan Abdülhamit’ in musikimizden anlamadığını da biliyordu. Sultan Hamid’i bir şeyler okumasını emretmesini reddetmesi üzerine hapsedildi, 50 gün hapis kaldı. Çeşitli hastalıklara yakalandı, kısa bir süre sonra vefat etti. Bestelediği şarkıların sayısının 1000’e yaklaştığı söylenir. Bunlardan 336’sı günümüze gelmiştir. Onun sanat anlayışının en kudretli temsilcisi Şevki Bey’dir. (Ak, 2009)

8.   Enderuni Ali Bey (1831-1899):

Söz musikimizin geleneksel icra tekniğine kendi duyuş ve ifadesini de katarak bu özellikleri daha sonra gelen icracılara da aktarmıştır. Saraydan ayrıldıktan sonra evlenerek Kadıköy’de oturdu. Zeynep Kamil Hanımefendi’nin hizmetinde otuz yıl boyunca musiki hocalığı yaptı. (Ak, 2009).

9.   Nikoğos Ağa (?-?):

İstanbullu bir Ermeni’dir. Bilhassa şarkılarıyla tanınmıştır. İsmail Dede Efendi’nin en çalışkan öğrencisi olmuştur. Çeşitli sazları çalmış, tamburda usta olmuştur. Dellal-zade’den ders almak istemiş, şivesi bozuk olduğu için önce Türkçe öğrenmesi gerektiği cevabını almıştır. Bunun üzerine şivesini tamamen düzeltmiştir. Üstadının ölümünden sonra, Osmanlı sarayında da Türk müziğinin önemini kaybetmesiyle bir kenara çekilmiştir. Dede Efendi Mektebi’nin en parlak mümessillerinden biri olarak, Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Celaleddin Dede Efendi’yi yetiştirmiştir. (Ak, 2009)

XIX. YÜZYILDA AVRUPA’DA MÜZİK

           

1830’lardan 20. yy’ın başlarına kadar uzaman bu döneme “Romantik Dönem” de denilmektedir. Romantizm, eski Fransızcadaki “romance” (şiir yazma) sözcüğünden kaynaklanmıştır. Düşünsel planda romantizm, öznelliğe, kişiselliğe, kişinin öznel duyarlılığına dayanır, bireyselciliğin geliştirilmiş biçimidir. (Say, 1995: 337) Bu dönemin öne çıkan isimleri arasında Beethoven, Schubert, Schumann, Mendelssohn, Chopin, Liszt, Wagner gibi isimler bulunmaktadır. Dönemin bestecileri, düşüncelerini sınırlamamış, iç dünyalarını sanatlarına yansıtmışlardır. Bu dönem bir önceki yüzyılın kuralcılığına karşı bir duruş sergiler. Önceki yüzyılda belli kesimlerin isteklerine göre yapılan müzik, yerini bestecinin kendi iç dünyasını anlatma isteğine bırakmıştır. Sanatçılar küçük toplulukların hizmetlisi olmaktan çıkmış, geniş kitlelere hitap etmeye başlamıştır. Bu dönemin bestecileri özgürlüğü ve değişkenliği de beraberlerinde taşımaktadırlar.

           

18. yy sonunda ve 19. yy başında dünyanın toplumsal yapısında büyük değişimler görülmektedir. 18. yy Aydınlanma Hareketinin temeli olan “usçuluk” karşısında duyguyu öne süren romantik akımı geliştiren toplumsal ortam, Fransız Devrimi’nin yarattığı düş kırıklığı ile açıklanabilir (Say, 1995: 338).

1789 Fransız Devrimi ile yönetici sınıfın değişmesi ve burjuvazinin iktidara ortak oluşu, tüm Avrupa Krallıklarını tedirgin etmiş, 1790’lardan 1825’e kadar süren Napolyon Savaşları da Avrupa’ da karmaşa yaratmıştır. Amerika’ da cumhurbaşkanı Andrew Jackson katılımcı demokrasi fikrini yerleştirir. Rusya’ da Çar I. Nikola, Avusturya’da Prens Metternich, Fransa’ da Louis Philippe, İngiltere’de Kraliçe Victoria hüküm sürmektedir. Metternich merkeziyetçiliği savunmakta ve özgürlükçü demokrasiye karşı durmaktadır. Buhar makinesinin bulunuşuyla başlayan Edüstri Devrimi Avrupa’ya yayılmıştır. Modern Ekonomi Bilimi kurulmuş, demiryolları kurulmuş, ulaşım kolaylaşmıştır. Büyük kentler gelişmeye ve sanayileşmeye başlamıştır. Bunun sonucunda politikacılar, sanayiciler sanata vakit ayıramamış, yönetici kitle ile besteci arasında bir uzaklaşma olmuştur. Besteciler esin kaynaklarını kendi iç dünyalarında aramaya başlamışlardır, yaşamın gerçeklerinden uzak durarak, kendi sanatıyla ilgilenmişlerdir. Özel müzik patronları ortadan kalmış, konser kurumları artmıştır. Eğitimli küçük bir dinleyici kitlesi yerini eğitimsiz, müziği hemen kavrayamayan orta sınıf dinleyicisine bırakmıştır. Hiçbir ünlü besteci kiliseye hizmet için dinsel beste yapmamıştır. Sanayileşmenin, kent yaşamının bunalımından kaçan sanatçı doğanın saflığına sığınmakta ve ona her yönüyle yansıtmaktadır (İlyasoğlu, 1996).

           

Bu yüzyılda belli bir kesim için beste yazılmadığından, besteci bestelerine kendi içsel dinamiklerini yansıttığından yapıtlar zorlaşmış ve virtüöz yorumcular ortaya çıkmıştır. Besteciler kendi karmaşalarını ifade edebilmek için armoni ve kontrpuan kurallarını zorlamaya başlamışlardır, bu da çalgıların da sınırlarının zorlanmasını beraberinde getirmiştir.

           

Bu dönemin başlıca müzikal özellikleri arasında; uzun, duygulu müzik cümlelerinin anlatımcı niteliği, uyuşumlu aralıklara dayalı geniş atlamalar, renkli bir armoniye ve çalgılama yapısına önem verme, ritimde özgürlük, biçimde katı kalıplardan arınmışlık, ses sahasının farklılığını duyurabilmek için yeni çalgılar yaratmaya kadar varan arayışlar, tonalitenin müziğin temel düzeni olarak yayılması, tempo, nüans ve gürlük işaretlerini sanatçının kendine göre nitelemesi sonucu bu işaretlerin kalabalık bir hal alması, durak noktasına varılamayan bir duygunun egemen olması, uyuşumsuz seslerin kullanılması, bir tondan diğerine hazırlıksız geçilmesi gibi özellikler sayılabilir. Bu özellikler dramatik bir anlatımı sağlayabilmek için kullanılmıştır. Klasik dönemde biçim özü yönetirken, bu dönemde öz biçime karar verir (İlyasoğlu, 1996).

           

Dönemin en önemli çalgısı piyano olmuştur. Piyanonun en küçük sesten en büyük sese dek ses gürlüğüne karşı duyarlılığı, bestecinin ruh durumundaki değişkenlikler için elverişlidir. Piyano için minyatür yapıtlardan dev konçertolara dek her biçimde beste yapılmıştır (İlyasoğlu, 1996: 82).

           

Bestecilerin bir kısmı klasik senfoni biçimini korumuş, senfonilerine hiçbir betimleyici başlık, açıklama koymamışlardır, bir kısmı programlı senfoni[2] yazarak uzun açıklamaları ve betimleyici başlıkları tercih etmişlerdir. Her iki biçimden de etkilenip kimi senfonisini programlı, kimisini klasik kalıplarda besteleyen besteciler de bulunmaktadır. Bu dönemde orkestra için yazılan müzik klasik senfoniler, programlı senfoniler, konser uvertürleri[3], senfonik süit[4] ve senfonik çeşitlemeler ve solo konçertolar[5] olarak incelenebilir. Dönemin senfonileri tema birliğini gözetir, belli bir temanın çeşitlenmesi tekniği kullanılır (İlyasoğlu, 1996: 83).

           

Vokal müzikten çok çalgı için yazılan müziğin daha dramatik olduğu ve romantik ruhu çalgıların daha iyi anlattığı düşünülür. Çalgıların tınıları araştırılmakta, yeni çalgıların olanakları denenmektedir. Çalgılar için yazılan müzik, söz boyunduruğundan, metin kaygısından kurtulup saf müzik olacağı için değerlidir (İlyasoğlu, 1996: 84).

           

Bu dönemde oda müziği dalında en verimli olan besteciler klasik ilkelere bağlı kalanlar olmuştur. Dönemin önemli vokal biçimi lied[6]’lerdir. Bazı eserlerde koro kullanımına da rastlanır, ancak dönemin bestecileri koro kullanımının orkestra çalgıları kadar romantik duyguları anlatmaya elverişli olmadığını düşünmektedirler (İlyasoğlu, 1996).

            ÖNEMLİ BESTECİLER

1.      Ludvig Van Beethoven (1770- 1827):

Ludwig van Beethoven 1770 yılında Almanya Bonn’da doğdu. İlk müzik öğretmeni babasıdır. Alkolik bir müzisyen olan babasının Beethooven’a piyano eğitiminde çok sert ve acımasız davrandığı bilinir. Mutsuz bir çocukluk geçiren Beethoven, küçük yaşlarda ailesinin geçimine katkıda bulunmak için kilisede piyano çalarak çalışmaya başlamıştır. Daha 8 yaşında seyirci önünde klavsen çalan Beethoven, 12 yaşında saray orgcusu oldu. 13 yaşında 3 sonat yayımladı. (Champigneulle, 1975)

1787 yılında Mozart’la çalışmak umuduyla Viyana’ya gitti. Mozart ile bir süre çalışma fırsatı bulsa da annesinin hastalığı nedeniyle Bonn’a döndü. 1792’de Viyana’ya geri döndüğünde Mozart’ın ölmüş olduğunu öğrendi. 1792 yılında Viyana’ya giden Beethoven klasik müziğin ünlü bestecisi Joseph Haydn’ın yanında çalışmaya başladı. Joseph Haydn kısa sürede Beethoven’ın üstün yeteneğini fark etti ve her konuda ona destek oldu. Beethoven, başlarda besteci olarak değil piyanist olarak adını duyurdu. Daha sonra yaptığı bestelerle klasik müziğin 19. yüzyılın sonuna kadar yaşayan tüm müzisyenlerini etkiledi.

Beethoven’ın dokuz senfonisi, beş piyano konçertosu, bir keman konçertosu, bir piyano, keman ve çello için üçlü konçerto, otuz iki piyano sonatı ve birçok oda müziği eseri bulunmaktadır. Sadece bir opera, Fidelio, bestelemiştir.

Fransız ve Amerikan Devrimleri, sonra da Napoleon’un egemenlik kurduğu bir Avrupa’nın duygu ve düşünce iklimi, Beethoven’ın müziğini büyük ölçüde etkilemiştir. (Mimaroğlu, 1961: 106) Beethoven çok titiz çalışan bir müzisyendi. Müziği, ifade gücü ve teknik olarak çok üst seviyedeydi. Beethoven, Haydn ve Mozart’tan devraldığı prensipleri geliştirdi, daha uzun besteler yazdı ve daha tutkulu, dramatik eserler oluşturdu. Özellikle Op. 109 piyano sonatıyla Klasik müziğin Romantik Dönemini başlatmıştır.

Yaşamı boyunca sağlık problemleri çeken Beethoven 1801’de işitme problemleri yaşamaya başlamış ve 1817’de tamamen sağır olmuştur. Bu dönemden sonra sağırlığı müzik yaşamını hiçbir şekilde etkilememiştir. Hatta hepimizin çok iyi bildiği 9. senfoniyi sağırlık döneminde bestelemiştir.

1827 yılında 56 yaşındayken dünyaca tanınan bir besteci olarak ölmüştür ve cenazesine otuz bine yakın insan katılmıştır. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Ludwig_van_Beethoven, 19.05.2011)

2.      Franz PeterSchubert (1797-1828):

           

Viyana yakınında, Lichtenthal’de doğdu. Çocukluğunda saray kapellasında şarkı söyledi. Peter beş yaşına geldiğinde ilk müzik derslerini ailesinden aldı. Babası ona, temel müzik derslerini de, keman çalmasını da öğretti. Lied’lerle uğraştı. Daha 18 yaşında çok güzel melodiler bestelemeye başlamıştı. 15 yıl içinde, Goethe’nin, Schiller’in, Ruckert’in, Heine’in, Uhland’ın şiirleri üstüne 633 lied yazdı. (Champigneulle, 1975: 91)

           

1815 yılı Schubert’in yaşamında bir dönüm noktası oldu denilebilir. İsveç asıllı olan ama Almanya’da doğup büyüyen Franz von Schober, iyi bir aileye üye, ekonomik sorunları olmayan bir hukuk öğrencisiydi. Schubert’in şarkılarını duyup çok etkilendi ve kendisiyle tanışmak üzere Viyana’ya geldi. Birkaç kez onu evini ziyaret etti. O günlerde, Lichtenthal’deki öğretmenlik görevinden çok sıkılan Schubert, yeni arkadaşına beste yapmaya zaman bulamamaktan yakınıyordu. Schober, ona okulu bırakmasını, ailesinden ayrılıp yalnız yaşayacağı bir eve taşınmasını ve tüm zamanını beste çalışmalarına vermesini öğütledi. Öğretmenlik onun yaratıcılığını köstekliyordu. Fikir güzeldi ama Schubert’in bunu karşılayacak denli parasal gücü yoktu. Schober, para konusunda endişelenmemesini, tüm giderleri karşılayacağını söyledi. Schubert’e yalnızca beste çalışmaları yapmak kalıyordu. Bu görüşü her iki gencin aileleri de onaylayınca, kiraladıkları daireye taşındılar.

           

Yeni yaşamı Schubert için çok iyi oldu. Arkadaş çevresi çok genişledi. Kendisinden otuz yaş büyük olan ünlü bariton Johann Michael Vogl ile bu dönemde tanıştı ve kurdukları dostluk, Schubert’in ölümüne değin sürdü.

           

Schubert denince akla “Bitmemiş Senfoni” gelir. 1822 yılında bestelediği ve “8. Senfoni” olarak da bilinen bu yapıtını Schubert’in tamamlayamadığı varsayıldığı için yapıt, bugün de “Bitmemiş” tanımlamasıyla anılmaktadır. Schubert’in “Bitmemiş Senfoni”si yanı sıra beş adet de “Bitmemiş Sonat”ı vardır. Melodik ve harmonik çatıları tamamlanmış olmalarına karşın bu beş sonat da tam olarak bitirilmemiştir. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Schubert, 19.05.2011)

           

Schubert, müziğini şiire uydururken, şiirin yapısına ve ritmine körü körüne bağlanmış değildir. Mozart ve Beethoven’ da bu birleştirmede çekingen bir bağlılık sonucu, şiirin melodileri koşulladığı görülür. Oysa Schubert şiiri bağlayıcı bir gereç gibi değil, melodik yapının özgürlüğünü dürtecek, geliştirecek bir yorum ortamı gibi kullanmıştır (Mimaroğlu, 1961: 120).

3.      Robert Schumann (1810-1856):

           

Saksonya’ da Zwickau’ da doğan Schumann, bir kitapçının oğludur. Küçük yaşta piyano dersleri alan Schumann, babasının desteğiyle küçük parçalar bestelemeye başladı. Ünlü bir virtüöz olmak isteyen Schumann, bir parmağının kazara çalışmaz hale gelmesiyle kendini beste yapmaya adadı. (Champigneulle, 1975: 94)

           

1834’de, 19.yy’ın en önemlilerinden birisi haline gelecek bir müzik gazetesi çıkardı. (Neue Zeitschrift für Musik) 10 yıl boyunca gazetenin editörlüğünü ve başyazarlığını yaptı. Çağdaşları Frederick Chopin, Hector Berlioz, genç Johannes Brahms ve Franz Schubert’i tanımak için büyük gayret sarfetti.

           

Gönül ilişkileri Schumann’ın hayatında önemli bir rol oynadı. En büyük aşkı, Friedrich Wieck’in kızı Clara idi. Clara çok yetenekli bir besteci idi. 1838-1839 yıllarında Clara’nın çalması için çok başarılı bir piano eseri besteledi (C Major Arabesk, Op. 18). 1840’da yasal engelleri aşarak evlendiler. Evlilikten sonra Schuman, şarkılar bestelemeye başladı. 140 şarkı (lied) besteleyen Schumann, bu türün en güzel örneklerini verdi. Bu türdeki eserlerinin en ünlüsü Dichterliebe’dir. Bir pianist-besteci olan Schumann, şarkılarındaki duyugunun anlatımında pianoya büyük rol verdi. 1840’a kadar enstrümental müziğin vokal müzikten daha üstün olduğunu savunan Schumann’ın, fikir değiştirererek vokal eserler bestelemeye başlamasının arkasında Dichterliebe’nin şairi Heinrich Heine’a duyduğu hayranlık ve gün ışığına çıkardığı besteci Schubert’in eserlerini onun şarkılarından etkilenmesi vardır. Ayrıca Clara’ya söylemek istediklerini şarkılarla doğrudan söyleyebilmek için şarkı bestelemeyi seçmiştir. Ancak piyano alanındaki yeteneği ile besteciliğini birleştirerek insan sesi ile piyanonun eşit önemde olduğu eserler besteledi. Bu yaklaşım, Schumann’ın lied türüne en büyük katkısı oldu. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Robert_Schumann 19.05.2011)

4.      Felix Mendelssohn (1809-1847):

Hamburg’lu zengin bir yahudi bankacının oğludur. Babasının ona sağladığı kolaylıklar sayesinde çağının büyük müzikçileriyle ilişki kurmak ayrıcalığını elde etti. Weber ve Schumann ile dostluk kurdu. 1829’ da İngiltere’ye gitti, büyük konserler düzenledi. Orkestra şefi nitelikleri, zarif ve aydınlık besteci yeteneği, Haendel’in biçimlerini taklit edişi Londra halkının çok hoşuna gitti. Sonra Leipzig şehri orkestra şefliğine, daha sonra konservatuar yöneticiliğine atandı. Oratoryolar, kantatlar, senfoniler, 17 yaşındayken uvertürünü bestelediği “Bir Yaz Gecesi Rüyası” için sahne müzikleri besteledi (Champigneulle, 1975: 96).

İngiltere’de iken pek çok eser besteledi ve İskoçya’ya yaptığı geziden esinle İskoç Senfonisi’ni bestelemeye başladı. Anne-babasının 25. evlilik yıldönümlerinde çalınmak üzere “Die Heimkehr aus der Fremde” başlıklı şarkı dizisini de bu dönemde besteledi. Sanatçının gezileri; Güney Almanya, Avusturya, İtalya, İsviçre, Fransa ve tekrar İngiltere’den sonra, 1832 yılının Nisan ayında yine Berlin’de sona erdi. 1840 yılında Orta Avrupa’nın en tanınmış bestecisi haline gelen Mendelssohn, 1841’de Leipzig’de bir konservatuvar kurdu. Bu konservatuvar, 1846’da Avrupa’nın en üstün müzik okulu haline geldi.

1847’de ablası Fanny’nin ölüm haberi üzerine yaşama isteğini yitiren sanatçı, Fa Minör 6. Yaylı Çalgılar Dörtlüsü ve Fanny için Requiem’i besteledi. Aynı yıl bir beyin sarsıntısı geçirerek kısmi felç olan Mendelssohn, 4 Kasım 1847’de hayatını kaybetti ve ablası Fanny’nin yanına gömüldü. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Mendelssohn 19.05.2011)

5.      Frederic Chopin (1810-1849):

Varşova yakınında doğmuştur. Piyanocu olarak ilk başarılarını Polonya ve Viyana’ da kazanmıştır. Babası Fransız, annesi Polonyalı olup ömrünün büyük kısmını şöhretini kazandığı Paris’te geçirmesine ve klasik müzik literatüründe Fransız ismiyle anılmasına rağmen gönlü her zaman o dönem Rus işgali altındaki vatanı Polonya’da olmuştur. Bu durumu ile Chopin devrinin önemli karakterlerindendir. Milli sınırların üzerinde bir müzisyendi denebilir. Zaten 19.yy’ da ortaya çıkan yeni tip bir sanatkarın veya dahi virtüözlerin hali milli bir sanatkar olmaktan çok evrensel bir sanatkar olmaktır.

Chopin, tam anlamıyla romantik bir sanatkar, fakat yine yaratılış bakımından bambaşka bir şahsiyetti. Besteciliği bunu en açık şekilde gösterir. Pek az eseri istisna edilirse besteciliği tamamen piyanoya vurmuştur. Piyanodan kendini gösteren yeni tınlama imkânları çıkarmış, ayrıca devrinin henüz ulaşamadığı tınıları bile keşfetmiştir. Bununla birlikte armonilerinin geniş ve zengin ifade sahası, çok farklı üstünlüğünü, bu melodiler ve onların ortaya konuşunda beliren ritimlerin özel bir serbestlikle düzenlenişi ve sonunda lirik şiire has bir tattan gelişerek yükselen ifade yeteneği gibi nitelikleriyle, Chopin’in Fransız müziğinin ancak çok daha sonra varabildiği özelliklerin ilk hatlarını tespit etmek mümkündür.

Gerçekte, yeteneği küçük yaşta beliren ve genç yaşta olgunlaşan bu müzisyen de çalışma yolunu tutmak zorunda kalmıştır. Beethoven’in öldüğü sene Joseph Elsner’in öğrencisi olarak Varşova’da genel dikkat ve ilgiyi üzerine çekmiştir. Viyana’da kaldıktan sonra Temmuz Devrimi sırasında Paris’e gelmiştir. Orada piyanist olarak ünlenmiş ve adı Avrupa’nın her tarafına yayılmıştır. Besteciliği de orada gelişmiş ve yükselmiştir. 1837-1847 arasında Fransız yazar George Sand (Barones Dudevant) ile inişli çıkışlı bir ilişki yaşamıştır. Ömrü boyunca kırılgan ve zayıf olan bedeni 1849’da tüberküloza yenik düşmştür. Cenazesinde kendi bestelediği Marche Funébre Cenaze Marşının (2.Piyano Sonatı 3.Bölüm) değil Mozart’ın Requiem’ inin çalınmasını istemiştir. Paris’te Pére Lachaise mezarlığına gömülmüştür. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Chopin 19.05.2011)

6.      Franz Liszt (1811-1886):

           

19. yüzyılın en önemli piyanistlerinden birisi, senfonik şiir tarzının yaratıcısı olan bestecidir.  Macar bir küçük burjuva ailesinin çocuğudur. 12 yaşında Paris’ e gitmiş ve dinleyici kitlesini çalışının olağanüstü çevikliğiyle ve yorumlarının gücüyle sarsmıştır. Şiire çok yakın, edebi ve betimleyici özellikte bir müzik yaratmıştır. Liszt, tekniğinin kaynakları sayesinde senfonik şiirin programlarını piyanoya ilk uyarlayan sanatçıdır (Champigneulle, 1975: 102).

           

Liszt, orkestra müziğine senfonik şiir adı verilen, klasik düzene karşıt, çoğunlukla müzik dışı konuları, özellikle edebiyatı  işleyen bir türü kazandırmıştır. Liszt’ in bu alandaki başlıca etki kaynağı Berlioz’ dur. Senfonik şiir, orkestra sanatı diye adlandırabileceğimiz klasik senfoninin yapı düzenini yıkarken, yerine başka bir yapı anlayışı getirmiştir. Bu yapı “ana düşünüş” ün özgürce geliştirilmesi sonucu ortaya çıkan bir yapıdır. Goethe, Schiller, Shakespeare, Lamartine, Victor Hugo gibi edebiyatçılardan etkilenmiştir (Mimaroğlu, 1961: 127).

           

1861-1869 yılları arasında daha çok Roma’da yaşamış ve ve dini kitaplar yazmıştır, rahiplik dersleri almış ve onur rahibi olmuştur. 1870’den sonra ise Roma, Weimar ve Budapeşte arasında seyahat ederek ömrünün sonuna kadar öğretmenlik ve piyanistliği sürdürmüştür. Budapeşte Müzik Okulu’nu kurarak ilk başkanı olmuştur. 31 Temmuz1886’da, bir festival nedeniyle bulunduğu Bayreuth’ ta zatüreye yakalanarak hayatını kaybetmiştir. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Liszt 19.05.2011)

7.      Richard Wagner (1813-1883):

Almanya Leipzig’ de doğmuştur. Wagner’ in parlak bir edebiyat ve sanat yeteneği vardır, özellikle tiyatroculardan oluşan bir aile ortamında büyümüştür. Koenigsberg ve Riga tiyatrolarında orkestra şefliği yapmıştır. Fransız tarihsel büyük operasının etkisinde ilk büyük yapıtı olan “Rienzi” yi bestelemeye başlamıştır. Daha sonra Paris’ e gitmiştir, ancak hayal kırıklığına uğramıştır. Dresden tiyatrosunun “Rienzi” yi kabul etmesiyle yurduna geri dönmüştür. Bir yıl sonra “Uçan Hollandalı” önemli bir etki yapar. Bu opera, Wagner’ in büyük reformunda görülen temel özelliklerin filizlerini taşır, büyük aryaları, marşları, geçit törenleri olmayan bir operadır. Birbirine bitişik, karmakarışık ayrıntıların yerini, şiirle olduğu kadar müziğin motifleriyle de dile getiren ve yapıtın başından sonuna kadar birbirine sıkıca bağlı kalan birkaç güçlü düşünce almıştır. Bu opera, dramatik anlam yüklü temalar üstüne kurulmuş geniş bir senfoniye dönüşmüştür (Champigneulle, 1975: 109).

1850 yılında “Lohengrin” operası Liszt’ in yönetiminde temsil edilmiştir. İyi anlaşılamayan Wagner eleştirilere hedef olmuş, bunun sonucunda buhrana kapılmış ve topluma düşman olmuştur. Devrimci çalkantıya katılmış, Zürich’ e kaçmak zorunda kalmıştır, uzun süre orada yaşamıştır. Daha sonra aftan yararlanarak Almanya’ ya geri dönmüştür. “Tristan” operası, dram sanatına yeni bir öğe getirmiştir. Bu opera’ da melodi, şarkıyla söylenen söz yani recitativo’ nun güçlü bir biçimi halini almıştır. Orkestra ise büyük temaları, yapıtın gerçek müzik yapısını üstlenmiştir (Champigneulle, 1975: 110).

1877’de Parsifal operasını yazmaya başlayan Wagner, “saf ırk” konusundaki polemik yaratan yazılarını yayınlamayı sürdürmüştür. 1882’ de, ölümünden birkaç ay önce, Hıristiyanlık ülküsüne oldukça yakın, uçsuz bucaksız bir doğaüstü iç huzuru ve tanrı bağışı şarkısı olan “Parsifal” Bayreuth’ ta ilk kez sahneye koyulmuştur. Wagner, 1883 kişini geçirmek için gittiği Venedik’te kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmiştir. Bayreuth’taki villasının bahçesinde kendi adına hazırladığı mezarına gömülmüştür. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Richard_Wagner 19.05.2011)

KAYNAKÇA

Ak, Ahmet Ş. 2009. Türk Musikisi Tarihi. Ankara: Akçağ Yayınları.

Bavatır, Esra. 2004. Tanzimat’ tan Cumhuriyet’ e Türk Müziği’ nin Seyri. İstanbul: İstanbul Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

Champigneulle, B. 1975. Müzik Tarihi. Çev: Tanju Gökçöl. İstanbul: Gelişim Yayınları.

İlyasoğlu, Evin. 1996. Zaman İçinde Müzik. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Mimaroğlu, İlhan K. 1961. Musiki Tarihi. İstanbul: Varlık Yayınevi.

Say, Ahmet. 1995. Müzik Tarihi. Ankara: Müzik Ansiklopedisi Yayınları.

www.wikipedia.org


[1] Kafkas Üniversitesi, Devlet Konservatuarı.

[2] Çalgılardan elde edilen dramatik anlatım olanaklarıyla bestecinin şiirsel iç dünyasının birleştirilmesi.

[3] Tek bölümlü, bağımsız bir biçimdir. Konser programlarının başında çalınması gelenek olmuştur.

[4] Süit biçiminin genişletilmiş şeklidir. Küçük dans yapısında ve aynı tondaki parçaların bir demet içinde birleşmesi ve büyük senfoni orkestrası ile çalınmasıdır.

[5] Solistin hünerlerini ve parlak tekniğini sergilediği bir biçimdir. Bu dönemdeki konçertoların özelliği solistin parlak bir kadansı ile yapıtın tamamlanmasıdır.

[6] Şiir dizelerinin piyano eşliğinde şarkıya dönüşmesidir.

  •  

Doğan’ın Çevresindekilerle Ortak Yanı

Canlıları meydana getiren temel yapı taşı hücrelerdir. Canlı ya tek bir hücreden ya da çok sayıda hücreden oluşur. Doğan’ın canlı ve cansız çevre ile ortak yanını belirtmek için, kendi yapısını oluşturan milyarlarca hücrenin bir tanesinin yapısını incelemek gerekir. Biyologlar hücreleri gelişmişlik düzeyine bağlı olarak ilkel hücre (prokaryot) ve gelişmiş yapılı hücre (ökaryot) olarak iki büyük gruba ayırırlar. Prokaryotik hücreler ya da ilkel hücreler ile gelişmiş yapılı ya da ökaryotik hücreler incelendiğinde esas itibarı ile temel yapı bakımından birbirine çok benzerler. Canlılığın oluşumunu geçmişten günümüze değerlendirdiğimizde evrim biyologları ökaryotik hücrelerin, zaman içinde prokaryotik hücrelerden meydana geldiğini söylerler. O halde bir prokaryotik hücrenin yapısını incelediğimizde yaklaşık olarak ökaryotik hücrenin yapısınıda anlamış oluruz.

Bir prokaryotik hücrenin yapısını oluşturan unsurları element düzeyine kadar indirgeyerek incelediğimizde, elde edilen elementlerin tamamını kimyadaki periyodik cetvelde görmek mümkündür.

Tüm hücre çeşitlerinde yapılan incelemeler sonucunda benzer oranlarda kimyasal maddelerin varlığı göze çarpar. Bu kimyasal maddeler belirli fizik ve kimya kurallarına göre hücrenin yapısına katılırlar. Bazı kimyasallara çok miktarda, bazılarına ise az miktarda rastlanmasına rağmen periyodik cetveldeki kimyasalları sade yada kompleks olarak hücre yapısında görmek mümkündür. Gerek prokaryot gerekse ökaryotik hücre olsun, tür çeşitliğine bağlı olarak bünyelerinde bulundurdukları kimyasal madde çeşidi ve miktarı değişkenlik gösterir. Her ne şekilde olursa olsun hem prokaryotik hücrede ve ökaryotik hücrelerde diğer tüm kimyasalların yanı sıra en çok C (Karbon), H (Hdrojen), O (Oksijen) ve N (Azot) elementlerine rastlanılır. Ağırlıklı olarak bu elementlerden, fiziksel ve kimyasal kurallar çerçevesinde yeni moleküller oluşur. Yani hücrenin yapısın katılan moleküller, proteinler, Karbonhidratlar ve Yağlar oluşur ki bunlara biyomoleküller denir. Bu biyomoleküller hücrenin iskelet yapısını oluşturmasının yanı sıra, karakterlerin nesilden nesiler aktarılmasını sağlayan kalıtsal maddeleri de oluştururlar. İşte bu kimyasalların oluşturduğu biyomoleküller canlılığın temel yapı taşı olan hücreyi oluşturur ya da canlılığı oluştururlar. Hem prokaryotk hem de ökaryotik hücreler bu şekilde oluşur.

Biyomoleküllerin yapısına katılan kimyasalların kaynağı ise toprak, su ve havadır. Hücreler ve canlıları bu kimyasalları nasıl edinirler diye düşündüğümüzde doğada bunu çok basit olarak görmek mümkündür. Esasında dünyamızı canlı ve cansız olmak üzere iki çevreye ayırabiliriz. Canlı çevreyi bitkiler ve hayvanlar oluştururken, dünyamızdaki geri kalan her şeyin çansız çevreyi oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bitkiler, cansız çevreden (toprak, su ve hava) aldıkları bu kimyasallar sayesinde hayvanlara ve insana müthiş bir sofra hazırlar. Bitkiler hem kendi ihtiyaçları olan besinleri ve oksijeni hazırlarken hem de hayvanların ve insanın kullanacağı besin ve oksijeni hazırlarlar. İnsan bitkileri ve hayvanları doğrudan besin olarak tüketir.

Cansız çevreden canlı çevreye madde transferinde, bitkilerden hayvanlara, bitki ve hayvanlardan insana madde transferinde belirli oranda madde ve enerji kaybı olur. Her canlının bir biyolojik ömrü olduğuna göre, her canlı öldüğünde kendi yapısındaki kimyasalları cansız çevreye vermeye mecburdur. Bitkiler, hayvanlar ve insan yapılarını oluşturan kimyasalları ve cansız çevreden aldıkları emanetleri tekrar iade etmek zorundadır diyebiliriz. O halde Doğan’ın çevresindekilerle ortak yanını iki basamakta değerlendirebiliriz:

Doğan’ın canlı çevre ile ortak yanı, tüm bitki ve hayvanlarla hücresel yapı olarak birbirine çok benzer ve hücresel yapı için cansız çevreden aldığı emanetleri diğer tüm canlılar gibi ömrünün sonunda cansız çevreye teslim eder.

Doğan’ın cansız çevreden aldığı emanetleri ömrü boyunca kullandıktan sonra cansız çevreye iade etmesi aşamasına kadar madde ve enerji akışında azda olsa bir eksilme vardır. Yani Doğan, Doğa’ya ait madde ve enerjide bir azalmaya neden olmuştur.

İşte canlı ve cansız çevrenin bu şekilde birbiri ile olan etkileşimine “Doğal Denge” denir.

İslam Hukuku Dersi Öğrencilerine Tavsiyeler

Giriş

Her ilim dalının kendince temel konusu, bu konunun ayrıntısına dair meseleleri ve bunların çözümünde yararlanılan ilkeleri vardır. Aynı husus, fıkıh ilmi için de geçerlidir. İşte bu yazının amacı da fıkıh öğrenimi ve fıkıh kitaplarından en verimli şekilde nasıl yararlanacağı konusunda atalarımızın değerli tecrübelerini fıkıh öğrencisine aktarmaktır. Bunun için de öncelikle yapı sonra da muhtevanın niteliği bakımından fıkıh ilmi üzerinde durulacaktır. Fıkıh ilminin yapısına öncelik verilmesinin sebebi, öğrenim süresi boyunca karşılaşacağı yapının mantığını kavraması halinde öğrencinin bu yapının muhtevasını kuşatıcı tarzda öğrenmesini kolaylaştırmaktır. 

1. Kavram Bilgisi

1.1. İslam Hukuku ve Fıkıh

Yazının başlığında her ne kadar “İslam Hukuku” tabiri geçiyor olsa da aslında kullanmak istediğimiz “fıkıh” kelimesidir. Zira İslam Hukuku ifadesi, hakkında tavsiyelerde bulunacağımız literatürü kapsayamamaktadır. Zira fıkıh denilince “ibadetler, hukukî muameleler ve cezalar” şeklinde üçlü muhteva kastedilmektedir. İslam Hukuku dersinde ibadetler konusu müfredat dışında bırakılmış, bu boşluk ikinci yarıyılda okutulan İslam İbadet Esasları dersiyle doldurulmuştur. İslam Hukuku’nun klasik literatüründe yani fıkıhta böyle bir ayrışma söz konusu olmadığı için yeni başlayan öğrenci “İslam Hukuku – İslam İbadet Esasları” şeklinde bir ayrımın var olduğunu zannetmektedir. Söz konusu bölünmenin sebebi, ülkemizde Kıta Avrupası hukuk sistemine göre hukuk eğitiminin yapılıyor olmasıdır. Bu sistemde hukukî muhteva yapı itibariyle Özel Hukuk-Kamu Hukuku ayrımı içinde sunulmaktadır ve hukuk-din ayrışmasından dolayı burada ibadetlere ilişkin bir bilgi yoktur. Eğitimde bütünlüğün sağlanması amacıyla Hukuk Fakültelerindeki sistem ve kavram çerçevesi İlahiyat Fakültelerindeki müfredata yansıtılmıştır.

1.2. Yapı Bakımından Fıkıh İlmi

Fıkıh öğrencisi, Kıta Avrupası’ndaki hukuk sistemiyle paralel bir inceleme yaptığında, “Kamu Hukuku” bölümünün İslam’daki Allah hakkının söz konusu olduğu konulara,  “Özel Hukuk” bölümünün ise insan hakkının söz konusu olduğu konularla yakınlık gösterdiğini, fıkıh kitaplarında muamelat bölümünde Özel Hukuk konularının işlendiğini müşahede edecektir. Bu konudaki karşılaştırma hakkında toplu bilgi için Abdulkadir Şener’in İslam Hukuku Dersleri (İzmir 1987, s.26) adlı eserine bakılabilir.

Fıkıh kitapları belli başlı ilkelere göre tasnif edilmiştir. Bu ilkelerin sözlü bilgilerin yazılı hale getirilmesi (tedvin) işinin başladığı hicrî ikinci yüzyıldaki zihniyet yapısıyla ilgili olduğu söylenebilir. Zira tedvin işinin gayesi, nakil yoluyla gelen bilgilerin sadece kayda geçirilmesi değil, sözlü kültürde yerleşik mantığa uygun olarak bilgilerin yazılı tasnifinin yapılmasıdır. Böylece fıkhın bütün konularını ihtiva etme gayesi de gerçekleşmiş olmaktadır.

Klasik fıkıh eserlerinde üst ve alt başlıklar ya “Kitap-Bab” veya “Kitap-Fasıl” şeklinde ikili ya da “Kitap-Bab-Fasıl” şeklinde üçlü şekildedir.  

Konular “ibadetler”, “muameleler” ve “cezalar” olmak üzere üç ana bölümde incelenir. İbadetler bölümünde kitap üst başlığı altında incelenen temel ibadetler yani “taharet”, “namaz”, “oruç”, “zekât” ve “hac” konuları yer alır. Bunların sıralamasında mükellefiyet şartlarının genişliği-darlığı dikkate alınır. Örneğin, hacca gitmekle yükümlü olmanın şartları namaz kılmakla yükümlü olmanın şartlarına göre daha dar bir kitleyi hedef almaktadır.

Temel ibadet konularının sonuncusu olan “kitâbu’l-hac” başlığından sonra “ihtiyacın umumiliği” ilkesi esas alınmışsa satım akdini anlatan “kitâbu’l-bey‘/büyû” başlığı, “ibadet niteliğini taşıma” ilkesi esas alınmışsa evlilik konusunu anlatan “kitabu’n-nikâh” başlığı gelmektedir.

Cezalar bölümünde belli niteliklerine göre kendi içinde sınıflara ayrılan “had, kısas ve tazir” türü suçlar ve cezalar bulunur. Bu konuların işlenişinde farklı yöntemler söz konusudur. Örneğin “had cezaları” sırf Allah hakkı niteliğinde olduğu için bazı eserlerde nikâhla ilgili konulardan sonra ele alınmıştır.

1.3. Mahiyeti Bakımından Fıkıh İlmi

Fıkhın mahiyetinden kastımız, fıkıh ilminin içerdiği meselelerdir. Delillerinin var olması (sübût) ve hükmü göstermesi (delâlet) bakımından meseleler kısımlara ayrılır. Örneğin, bir mesele Hz. Peygamber zamanında gerçekleşmiş, hakkında çeşitli sayıda ayetler inmiş ve hükmü hakkında Hz. Peygamber tarafından yeterince açıklama yapılmışsa, bu meselenin hükmü nass ile yani Kitap ve Sünnet ile kesinlik kazanmış demektir. Buna “hükmü hakkında nass bulunan mesele” denir. Delillerinin varlığının kesin olup olmaması ve hükmünü açıkça gösterip göstermemesi bakımından meseleler dört kısımda incelenmektedir.

2. Fıkıh Öğrencisinin Çalışma Yöntemi

2.1. Fıkıh Melekesini Oluşturmak

Hukuk diliyle konuşabilmek için öğrencinin planlı şekilde hukuk kitaplarını okuması gerekir. Zira hitap edeceği kitlenin kullandığı hukuk dilini bilmek elzemdir. Böyle olmazsa ilim dili dışındaki bir tarzda konuşur. Mesela genel kültür seviyesinde bir dili kullanması öğrencinin kapasitesini zayıflatır. Lafızların uzun zaman boyunca kullanımından doğan zihin ve dil alışması öğrenciyi geliştirir. Bu sebeple fakihlerin kullandıkları lafızlar ve bunların her birinin delaleti, cümlelerin yapısı, hükmün ve delillerinin ifadeleri çok iyi öğrenilmelidir.

2.2. Okumaya Muhtasar Kitaplarla Başlamak  

Fıkıh öğrenimi açısından ilk yapılması gereken, mezheple ilgili son döneme ait muhtasar/kısa hacimli kitaplarından birinin metninin okunmasıdır. Zira uzun hacimli kitaplar (mutavvel/mebsut) konuyu yayarken muhtasar kitaplar toplar. Toplu haldeki konuyu ele almak detaylı olanı ele almaktan daha kolaydır. Uzun eserler başlangıç seviyesindeki öğrenci için zararlıdır. Zira muhtasarlarda öğrencinin aklı fıkıhla birlikte belli bir türe yoğunlaşır. Diğer yandan mebsut türü eserlerde metin kolaylıkla okunur ama başlangıç öğrencisine meseleler hakkında çeşitli görüşlerin bulunduğunu söylemekten öte bir şey kazandırmaz. Zira konuyu kavrama yeteneği gelişmez.  Diğer bir ifadeyle, uzun hacimli olan kitaplar, ileri düzey öğrenciler için çeşitli soruları çözmeye yönelik ayrıntı içinde ayrıntıyı ihtiva eder.

2.3. Hücre Yöntemiyle Tasavvur Çalışması Yapmak

Her bir başlık kendi içinde ele alınmalı ve başka başlıklarla karıştırılmamalıdır. Örneğin, öğrenci “kitabu’z-zekat”ı incelemeye başladığında konuyu iyice anlamak için cümle cümle okumalı ve meseleyi zihninde canlandırıncaya kadar incelemeye devam etmeli başka bir meseleye geçmemelidir. Hem zekâtı hem alışverişi hem hadleri aynı anda çalışan öğrencinin zihni bütün bu konuları toparlayıp kavrayamaz ve meseleleri birbirine karıştırır.

Modern hukuk kitabından ya da fıkıh eserinden bir konuyu mütalaa ederken okunan meselenin sınırları tespit edilip zihinde canlandırılmalı ve oluş şekli kavranmalıdır. Çalışma basamaklarının en önemlisi budur. Zira meseleyi olduğu gibi zihninde canlandıramayan öğrenci, bunları birbirine karıştırır ve maalesef daha sonra gelecek olanları da yanlış temele oturtur. Dolayısıyla yanlış üzerine kurulanlar da yanlış olacaktır. O halde ele alınan meselede anahtar kavram “tasavvur” kelimesidir.

Bu çalışmada ileri düzey öğrencilerin başlangıç seviyesindekilere destek olması süreci hızlandırır. Fıkıh ehli bir hocayla beraber çalışmak ise her öğrencinin hayali olmalıdır.

2.4. Delil-Hüküm Bağlantısını Kavramak

Öğrenci, başlığın altındaki meseleleri delillere muhtasar tarzda bakarak anlamaya çalışmalıdır. Şayet her bir meseleyi incelerken ilgili delilleri geniş tarzda ele almaya kalkarsa kısa sürede yılgınlık oluşur, çalışmaya devam edemez. Örneğin, namazın hükmünün ne olduğunu ve niçin o hükmü aldığını kısaca açıklamaya çalışmalıdır. Böylece deliller hakkındaki teorik bilgisi, uygulama yoluyla pekişmiş olacaktır.

2.5. Metinden Olaya İntikal Yeteneğini Kazanmak

Bunun en kısa yolu, fetva için sorulan soruları ve âlimlerin bunlara verdiği cevapları araştırmaktır. Böylece meseleleri anlama, sorulan sorular sayesinde meydana gelen olayla bağlantı kurma melekesi güçlenecek, metinden olaya intikal etme kavrayışı gelişecektir. Fıkıh ilmini sadece teorik olarak bilmek yeterli olmaz. Soru geldiğinde bahsedilen intikali yapmaya, diğer bir ifadeyle delilleriyle birlikte fıkıh meselelerinden somut meseleye geçiş yapmaya zihni alıştırmalıdır. Böylece soru sorulduğu zaman zihin bu ön hazırlık sayesinde doğrudan intikal eder ve bir süre sonra da aşinalık oluşur.

2.6. Görüş Ayrılıklarının Farkında Olmak  

Fıkıh öğrencisi inceleme yaptığı mezhebin imamından bir mesele hakkında farklı görüşlerin nakledildiğini görünce şaşırmamalıdır. Zira konu hakkındaki deliller (bunlara âyet, hadis ya da ikisini de kapsayacak şekilde nass/eser denmektedir) birbiriyle çelişkili olabilmekte ve buna bağlı olarak imamın konuyla ilgili birden fazla görüşü bulunabilmektedir. Bir rivayette imam, meseleye dair delillerden birini tercihe meyletmişken ikinci rivayette başka bir araştırmayla farklı bir delili tercih etmiş olabilir. Yine mesele hakkında kendisine soru sorulan mezhep imamı, sorunun kapsamı kadar cevap vermiş, soran kişi cevabı iyice anlasın diye ona göre konuşmuş olabilir. Aynı meselenin başka bir yönü hakkındaki sorunun cevabı da bu şekilde olunca meselenin hükmü hakkında birçok görüş ortaya çıkmış olmaktadır. Meselenin ortaya çıktığı coğrafî şartların da bunda etkili olduğu göz ardı edilmemelidir. Örneğin İmam Şâfiî’nin eski ve yeni görüşleri arasındaki farkta coğrafi şartlar dikkat çekici şekilde etkili olmuştur.

SONUÇ

Fıkıh öğrencisine verilebilecek tavsiyeler burada zikredilenlerden daha çoktur. Bu yazıda özellikle başlangıç seviyesindeki öğrenciler hedef alındığı için özet bir “hukuka giriş” ve “çalışma yöntemi” mahiyetinde açıklama yapılmıştır. Orta ve ileri seviye öğrencilere yönelik tavsiyeler daha sonraki yazılarda kaleme alınacaktır. Öğrencilerimize çalışmalarında başarılar dileriz. 

Evrenin Evriminde İnsan

Evrenin Evriminde İnsan

         İnsanın Evriminde Us

                Usun Evriminde Dil

                   Dilin Evriminde Gerçek

                                                                                                                         Düşünce en kolay, dille karıştırılır.

 

Devinim (hareket), evrenin, insanın, usun (aklın) ve dilin evriminde; bu dörtlünün oluşumunda ve dönüşümünde büyük bir gerçeklik ve içerik olarak eytişimini sürdürmektedir. Oluş ve yok oluş bu sürecin sonsuz başı ve sonsuz sonudur. Sonsuzluk sürekli bir düzen ve kaos ile sürmektedir. Ne düzen süreklidir ne de kaos. Her düzen, düzenli yapı, nesne, canlı düzenini yitirmek ve kaosa girmek zorundadır. Bu sonsuz zorunluluklar, toplumsal yaşamda, bireysel yaşamda, ekonomik, kültürel yaşamda da böyledir. Kaosa yönelime karşı, düzende kalma, düzeni sürdürme (yaşamda kalma, erkte kalma, etkide kalma, etkenlikte kalma) eğilimine karşın, korkuya, kaygıya karşın, karşı koymaya karşın, kaos önlenemez; yeni bir düzen; yeni bir yaşamda önlenemez. Bu evrensel yasadır. Evrenin ve evrene bağlı olan her olgu (mars, yerküre, molekül, taş, insan, hücre) bu yasanın karşısında sürekli bir devinim, oluş, yok oluş yaşamak zorundadır.

 Bu zorunluluklar nedeniyle, güncel gerçeklik varoluş ve yok oluşuyla, tarihsel gerçekliğin sonucudur. Her gerçeklik (insan varlığı da dahil) içinde oluştuğu ve yaşadığı özdeksel (nesnel-maddi) koşullara göre oluşur ve davranır. Bu oluşum ve davranışta insanı ilgilendiren, onu geliştiren bugüne ve bu yetkinliğe eriştiren evrensel olgular ise; us, dil ve bunların ulaştığı çağdaş bilimin deneysel gerçekliğidir.

Dil, usun; us, insanın; insan evrenin ürünüdür. İnsan dili ile evrenin gerçekliğini ve evrenin gerçekliğine bağlı olarak kendi gerçekliğini kavramaktadır. Kavrayış, devinenin devinimlerinin yasalarını bilmektir. Devinen yalnız evren değildir; insan ve insan ussu da devinmektedir. İnsanın, usun devinimi, evrenini devinimiyle sonsuz bir ilişki içindedir. Devinimin temel gücü ise enerjidir. Sonsuz bir dönüşüm ile sınırlı bir enerji. Enerjisi bitenin devinimi de bitiyor. Ancak, enerji bitmiyor. Enerji devrediliyor. Biten yaşayana enerjisini devrediyor. Her bitiş, bir başlangıcı, bir sürmeyi sağlıyor.

Yaşamak, enerji alarak devinmektir. Devinmek, enerji vererek ölüme, yok oluşa, dönüşüme gitmektir. Ölmek, enerjisiz kalarak, devinmemektir. Enerjimiz kadar yaşıyoruz. Alarak yaşıyor, vererek ölüyoruz. Bu ideolojiler, sanatlar, bilimler, felsefeler, cansız nesneler için de böyledir. Nesneli biriktiren ve yayan yaşar, yalanı, gerçeği gizlemeye çalışan biriktiremez, geçici bir süre aldatır ancak ölmeye, yok olmaya mahkum olduğunu da bilir. Umut da yoktur onun için. Tüm bunlar birey yaşamına sığmaya bilir, bir insan teki, bütün oluş ve yok oluşları göremez. Ancak us, usun işleyişi görünmeyenin de bilincinde olmayı sağlayan olağanüstü bir insan gerçekliğidir.

İnsan türü, bireylerinin tümünü değil, ancak türünün sürekliliğini bu gerçeğin bilgisine, evrenin doğru gerçekliğinin bilgisine ulaştığı için yerkürede evrimde elenmedi. Günümüze değin geldi; günümüze değin gelen diğer canlılar doğaya uyum yeteneği ile yaşamda türsel olarak kalırken, insan doğaya uyum göstererek değil, doğayı kendisine uyumlaştırarak, onun yasalarını kavrayıp aşarak tümden kaosa teslim olmadı. Doğa sınırlılığında kurtulup evren gerçeğine yönelmesi de bu bilgi ile gerçekleşti. Bu bilgiyi elde etme gücünü insan türü, US DİZGESİ aracılığıyla elde etti.

Us dizgesi, düşünmeyi sağlayan bir dizgedir; duyular, sinirler ve beyinden oluşan bir dizgedir. Bu üçlünün dizgesel işlemesi, işbölümü ile düşünmeyi başaran insan, evrenin, dünyanın ve kendisinin sırlarını çözmeyi sürdürüyor. Makro ve mikro evren olarak adlandırılan; genişleyen evren ve canlının en küçük oluşturucu birimleri bu çözme alanına girer. 17 milyar önce evren, 7 milyar önce büyük patlamayla dünya, 4 milyar önce ise kendisini kopyalayıp çoğaltan canlılığın yapı taşları, DNA ‘lar oluştu. Evrenin evrimi yanında, canlı yaşamın evrimi de başladı. Oluş ve yok oluş sürdü; sonsuz çeşitlilikte canlı yerkürede yerini aldı; ancak yasa geçerliydi evrimde elenen canlılar yanında, yeni canlılar da oluşmayı sürdürdü. Usu olan karmaşık sinir sistemleri oluşturan canlılar içinde bir tek insan türü, salt usu olan değil, usuyla düşünmeyi becerebilen tek canlı oldu. Diğer usu olan canlılar yaşamda kalmayı becerirken, insan yaşamı ve uzamı dönüştürmeyi, değiştirmeyi kendine göre uyarlamayı da becerdi. Düşünen insan, dönüştüren ve dönüşen insana dönüştü. Evrenin evriminden, canlının evrimine, oradan insanın evrimine geçildi. 7,5 milyon yıl önce, insan evrimi başladı. İnsan evriminde, ayağa kalkmasıyla, özgür kalan ön ayaklar kendisini ve beynin gelişimini sağladı. Hiçbir canlının yapamadığı el becerileri ve bu becerileri örgütlemek, gözlemek ve denetlemek zorunda kalan beyin diğer duyu organlarıyla üst bir örgütlemeye geçti ve karmaşık bir sinir sistemine sahip oldu, insan türü. Eller, diğer duyu organlarıyla beyin aracılığıyla eşgüdüme geçti ve bu beynin olağanüstü büyümesine ve karmaşık algı, işleme, yorumlama, üretme becerisini kazandı.

Bu beceriler, insanı bir üst aşamaya sıçrattı, sorular, sorunlar değişti; evren nedir, insan nedir? Sorularına yanıt aranmaya başladı. Bilgi birikimi yeni olan insan, bu süreçte, salt gözleme dayalı, usa vurmaya dayalı düşünmeyle yetindi. Düşüngü (felsefe), sanat insanının anlama sürecinin, soru ve yanıt sürecinin başlangıcı oldu. Platon’dan, Hegel’e mutlak, idealist akılcılar izlenimlerine ad koymayı beceren atalarını aşarak ortak adlandırmalarla kavramlar oluşturmaya, kavramlarla düşünmeye başladılar. İmge ve kavram gerçeğin yalnızca bir parçası olan ama bütüncül gerçek olamayan, gerçek sanılan bu döneminde beynin gelişimini, işleyişini yetkinleştirdi. Deney öncesi, dönemin kavramları ile yapılan bu usa vurmalar, kavram karmaşasının içinde hep bir tasarlayıcı, bir amaç vardı. İdea dendi, insan aklına verilen bilgi dendi, tanrı dendi tasarlayıcı için. Oysa duyarlı duyu hücreleri sonsuz gerçekliği kavramak için yetersizdi, tasarlayıcı aramanın nedeni de buydu. Usu olmak, usa vurmak, doğadan ve insandan izlenim alıp bunlar arasında bağlantı kurarak, sorular üretip yanıtlayarak doğa ve insan anlaşılmıyordu. Us gerçekliği tam kavrayamayınca, bir üst varlık aranmak zorunda kalınıyordu. Kavramlar, gerçekliğin yerine geçiyordu. Kavranamayan gerçeklik, gerçek olmayan içerikleriyle kavramlara, imgelere aktarılıyordu. Oysa gerçeklik, her boyutuyla maddeydi. Çünkü, usun temel yapı birimleri hücre ve nöronlardır. Beyin bu birimlerle organizmamız üzerinde etkin olmaktadır. Beyin düşünerek, nöron yapılanmaları ile kavramlar oluşturur. Kavram düşünmenin sonucudur ancak, düşünme yetkinliği gerçekliğe varmak için yeterli değil, önkoşuldur. Dış ve iç gerçekliğin duyular aracılığıyla beyindeki izdüşümleri kavrama dönüşür. Bu nedenle, düşünme sürecinde olduğu gibi, kavram üretiminde ve kavramda da maddi gerçeklik, maddi süreç vardır. Sevgi, heyecan, korku gibi duygusal süreçler ile yakalamak, koşmak, tutmak, kaldırmak gibi fiziksel beden devinimleri de usun birincilerde biyokimyasal, ikincisinde ise kas devinimlerine dönüşmesidir. Us kavramlar aracılığıyla, devinimi, kimyasal, biyolojik, kassal biçime dönüştürmesidir. Bu süreçler de maddidir. Arabayı tasarlamak, kavramsal; üretmek kavramın başka maddelere dönüşmesidir. Duygusal, fiziksel dediğimiz her şey özünde ussaldır, düşünseldir, dolayısıyla.

Varolanlar, bizim dışımızda, bize bağlı olmadan da olsa varolanlar, ancak bilmemizde yarar olan, olgular, süreçler, olaylar, ilişkiler ancak us ile bizde varolabilir. Us bütün bunları kavramlaştırırsa, kavramlaştırma da bilimsel boyutluluk, ilişkisellik, gerçeklik içerirse olan bizim için oluş gerçekliğiyle varolur ve bilinir. Biz de ondan yararlanır, ondan sakınır, onu kullanır ya da dönüştürürüz. Ama sonuçta bunlar için onu anlamış oluruz. İşte sanat, felsefe ve bilim, izlenimleri, imge, kavram, sözcük olarak usumuza aktararak evreni, dünyayı, toplumu, bireyi gerçekliliği kavramamızı sağlar. Bilim, süreç ve kavram ağlarıyla, sanat imgesel duyumsatmalarla, felsefe içdüşün süreçleriyle bunu yapar. Görmeyen için, dağ yoktur. Çünkü dağ kavramını usu varetmiştir. Duymayan için, tiz ses yoktur; çünkü duyum sinire, sinir beyine, beyin nörona ulaştıramadığı için kavramlaşamamıştır ve o birey için yoktur. Bu nedenle us, varedendir.

Bütün bu süreçte anlaşılmış olmalıdır ki, kavram kavramı dilsel bir birimdir. Düşünme eylemini gerçekleştiren birey, bu işlemi dil kökenli birimlerle yapar. Düşünme bu bağlamıyla bireysel görünmesine karşın, dil toplumsal bir olgu olduğu, ancak bir toplumsal ilişkiler bağlamında oluşabildiği ve birikebildiği için, dil ve düşünme, us toplumsal bir eylemin bireydeki yansısıdır. Çünkü, birey de, insan teki de, ancak toplumsal ilişkiler ile insan yetilerini kullanabilir. Kaldı ki, dil, ogu olarak, sıkı, kararlı, düzenli ve sürekli insanlar arası etkileşim, ilişki sonucu ortaya çıkmıştır. Gelişimi, sürekliliği de buna bağlıdır. Bu nedenle dil ve düşünce toplumsal usun ürünü ya da toplumsal us, dil ve düşünce olmaksızın olamazdı. Böylesine karşılıklı eytişimsel bir ilişki var arasında.

Günümüzde insana dayatılan ise şudur: “ İnsanın evrendeki durumu, kedinin kitaplıktaki durumu gibidir, görür ve dinler, ama hiçbir şey anlamaz” öyle ise insan için tek gerçeklik, uygulama alanında işine yarayan gerçekliktir. Bu nedenle, dinler insanlara ölüm korkusundan kurtardığı için, ölümsüzlük sunduğu için yararlı bir gerçekliktir. Gerçek, gerçekliğe ne gerek var. Olsa ne olur, olmasa ne olur, bilinse ne olur, bilinmese ne olur? Oysa biliniyor ki, gerçeklik bilinirse, yarar kendiliğinden vardır. Gerçek doğası gereği insan türü için yararlıdır. İnsan ancak gerçeğin bilgisiyle gerçeklikten yararlanabilmektedir. 7,5 milyon deneyim de bunun kanıtıdır.

Ancak, gerçek de çıkarı olmayanlar, terim ve tasarımlarını değiştirir görünseler de, özünde antik çağdan, Platondan kalma idealist kavramlarını değiştirmiyorlar. Bergson ‘ un bilimce yalınlaştırılmış gerçeğin süreçlerini ve bilimin güvenirliğini karmaşıklaştırarak sunduğu bilim düşmanlığı, postmodernist şarlatanların insan anlığına dolaysız anlam aktarımını işlevsiz; amaçlı üretimleri katı, bilimsel gerçekleri sürekli kuşkulu, toplumsal dönüşümü bilinçlerden uzaklaştırıp edilgen insan yaratmak amaçlı sarsıcı radikal söylemlerle soyut düşünce ürünü kuramlar! Yaratmaları, anlamlı her şeyin geriye dönük, geleneksel, tarihsel kuyularda boğma çabaları, tarih yazımsal üstkurgularla,tarihsel gerçekliğin çarpıtılması, insan zihninin bulanıklaştırılması, ”dünya kuytu, ve hoş bir yerdir ve ona karşı doğru, pozitif bir tutum takınıldığında kendisini kişiye uydurarak onu rahat bir yorgan gibi sarar” türü söylemlerle, modernizmin çökertmeye çalıştığı insanı, postmodernist önerilerle uyuşturmaya çabalamaktadır. Modernizm karşıtlığı özünde modernizme karşıtlık değildir. Çağdaş kapitalizmin çok boyutlu çözümlemesini insan usundan gizlemek amaçlı modernizmle işbirliği halinde, zorunlu geleceğe yönelik insan davranımlarını dağıtmaktır. Modernizmle yaratılan yabancılaşmayı, postmodernizmle kalıcı kılmak uğraşısı verilmektedir. Soyut, gerçeklikten türetilmiş kavramlarla örülü metinler ile boğuşan yarı aydınların dil düzeneklerini bozarak, onları modernizmi savunur konuma getirip; evrenin, usun, dilin ve insanın temel, dizgesel gerçekliğini tartışma dünyasından uzaklaştırmaya amaçlamaktadırlar. Başarılı oldukları da söylenebilir. Şimdilik.

Kapitalizmin, yedek lastiği konumundaki liberal ekonomik dizge gibi postmodernizmin içeriği de kesinlikle yeni değildir; yeni olan yeni gibi eski içerikle soyuttan türetilmiş kavramlarla sunuluşudur.

Geciktirmek istedikleri şey, gecikebilir; ancak evrensel yasaların işleyişi durdurulamaz. Onlar da bunu biliyorlar.

Bu süreçlerde, bu oyunlarda, en çok oynanan olgu dildir; çünkü dilsel üretim gerçeğe dayanabileceği gibi, tümüyle soyuttan türetilmiş gerçek dışılığa, kavramsal uydurmaya, nesnelle ilişkilendirilmemiş içeriksiz söyleme dayandırılabilirliği vardır. Sözdizimini uygun kurduktan sonra, içeriğin olmaması sorun yaratmamaktadır. Dilsel gibi görünen, ama anlamsal içeriği gerçeğin değil, yokluğun kurgusuna dayanabilir; ancak insan anlağındaki bilindik kavramlar, olgular, değerler metinlerin içine, başına, sonuna serpiştirilerek tanıdık kılma, sözde ilişkilendirme, yaşamla daha somut bağ kurma oyununu sergiliyorlar. Şimdilik, bilime ulaşamıyorlar; daha çok mimari edebiyat, felsefe, görsel göstergeler, sinema, tv, kütür ve entelektüel dünyanın bunalımlarını aşma gösterisinde koşturuyorlar.

Kapitalizmin neyi başlattığını, bireyde nelerde boşluklar doğurduğunu iyi biliyorlar. Boşlukların doldurulması için uygun biçim oluşturma çabalarını sürdürüyorlar; ancak boşluklar uyuşturucu gibi etkenlerle dolmayacağını, olsa olsa dolmuş gibi duyumsanacağını da bilimden öğrenmişlerdir. Bunu gerçekleştiriyorlar.

En önemli kaynakları, idealist yorumlayış, mistisizim, teoloji, üstkurgu, dil, bilimöncesi ve bilimdışı psişe ve günümüz insanının yabancılaşmış usu.

1960’larda başlayan, ancak dünyada karşılarında derinlikli, güçlü, bilim örgütleri, ülkeler, insanların olduğu dönemde kıyıda köşede eşelenen ama uluslar arası emperyalist sistemin planları çerçevesinde pusuda bekleyen kiralık beyinler; Şili, Türkiye, Arjantin, Yunanistan gibi potansiyel ülkelerdeki askeri darbeler; artdından dünya sosyalist sistemindeki dağılma ile birlikte doğan karmaşa ve boşluğu anında doldurdular. Her birinin ürünü dünya yayın sıralamalarında en üstlerde tutuldu. Yarı aydınlar, yapıtlarını içeriksiz biçimde bellediler ve barlarda başlayan tartışmalar üniversitelere kadar ulaştı. Söz aralarında bilime vurmalar, eytişimsel ve tarihsel özdekçiliğe dokundurmalar giderek saldırıya dönüştü. İçeriksiz yoğun kavramlarla içeriği olana bombardıman başladı. Açık Toplum, sonsuz kuşkuculuk, yorumbilgisi, imaj, imge, hakikatin sorgulanması, biçim ve geriye dönüşler ile etkili olmaya başladılar. Küreselleşme saldırıları ile at başı giden salon oyuncularının gösterisi, liberalizmin dünya halklarında yarattığı yıkımın ayırdına varılması ile düşün dünyasında da karşılığını buldu ve uyanış başta Avrupa olmak üzere, Türkiye’nin de içinde bulunduğu ülkelerin düşüncüleri kısa sürede toparlanarak, alanın boş olmadığını da göstermeye başladılar.

 

Eğitim Filin Neresidir?

Ünlü benzetmede, daha önce hakkında hiçbir bilgileri olmayan, adını bile bilmedikleri “fil”i dokunarak tanımlamaları istenen doğuştan körlerin her biri, filin dokunduğu yerinin bilgisini kullanarak fili tanımlamış, kuyruğunu tutan “süpürgedir”, hortumunu tutan “borudur”, ayağını tutan “direktir” demiş ya, günümüzde birçok kavram gibi eğitim de kişilerin doğru veya yanlış “bildikleri kadarıyla” anlamlandırdıkları bir kavram oluverdi. Dahası, herkes kendi bildiği yanlışlarıyla yaşamaya, bunları uygulamaya koyuluverdi. Bu yazıda, eğitim ve öğrenmenin “ne”liği ile, temel öğrenme koşulları özetlenmeye çalışılacaktır.

           

Görünüm ve sesler anlam taşır. Onlara bakarak, düşüncemizde anlamlar oluştururuz. Onlara yüklediğimiz anlamlar binişirse, anlaşabiliriz. İşittiğimiz bir sese birimiz kapı gıcırtısı, diğerimiz keman sesi diyorsak; gördüğümüz bir meyveyi birimiz elma, diğerimiz ayva olarak anlamlandırıyorsa, anlaşamayız. Anlaşmanın olmadığı yerde zıtlaşma olur. Zıtlaşma engellemeyi, anlaşma yardımlaşmayı çağırır. Yardımlaşma amaçlara ulaşmayı kolaylaştırır, zıtlaşma engeller. Görünüm ve seslere farklı anlamlar verirsek, amaçlarımıza ulaşmada engelleniriz.

           

Az okur, sözlük okumayı bilmez, iyi anlamaz, tartışmaz, düşünmez, ses ve görünümlere kulaktan dolma “yarım yamalak” anlamlar yüklersek, bizim anlamlarımız, başkalarınınkinden, ortak anlamlardan farklı olur, anlaşmamız zorlaşır, olanaksızlaşır. Örneğin, tartışma sözcüğü, birçok insan tarafından, “karşıdakinin söylediklerine karşı çıkma, onu yanlışlamaya çalışma, gerektiğinde işi kaba kuvvete, hakarete kadar götürme” gibi olumsuz bir anlamla ilişkilendirilir, tartışma kötü bir şey olarak algılanır, “tartışmayalım” istenir, seslendirilir. Oysa asıl tartışmazsak gelişemez, yanılgılarımızdan kurtulamayız. Tartışmak, “tartmak” kökünden gelir, konuşup yazanların belirttiği anlamları tartmayı, yani düşünüp onlara değer yüklemeyi, onların değerini yakalamayı, anlamayı gerektirir. Tartışanlar, birbirlerinin belirttiği anlamları tartmaya, anlamaya çalışırlar, bilimsel ölçütlerle karşılaştırıp değerlendirirler, değerli bulduklarını benimseyip kabul ederler. Bir tartışma sonucunda, ben, üzerinde tartıştığımız konudaki beş özellikten ikisiyle ilgili bildiklerimi, karşımdakinin aynı ikiliyle ilgili bildiklerinden daha az değerli, daha az gerçekçi bulup değiştirebilirim. Karşımdaki de tartıştığımız bu beş özellikten biriyle ilgili bildiklerini, benim o “bir”le ilgili söylediklerimden daha az değerli, daha az gerçekçi bularak değiştirebilir. Sonuçta ikimiz de tartışmadan yararlanmış, kendimizi geliştirmiş, oluruz.  Tartışmasaydık, o konuda ben iki, o da bir yanlışıyla, yanlışlarımızı doğru sanarak yaşamayı sürdürür, o yanlışlarımızın bize getireceği olumsuzlukları yaşar, suçu başkalarına atmaya yönelirdik.

           

Hemen herkesin “bildiğini” sandığı, bu yazının başlığındaki sözcüklerle ilgili konuşmaya başladığımızda da bunlara az-çok farklı anlamlar yüklediğimizi görürüz. Bu nedenle de bu kavramlarla ilgili konuşma-yazışmalarda kullanılan anlamlar, bu kavramların gerçek anlamlarından kayar, buna bir de az ve yanlış bilgimiz eklenince, söyleyip yazdıklarımız gerçeklerden uzaklaşır. Elmaya armut, nohuta dut diyerek, gerçeği öyle sanarak anlaşamayız.

           

Öğrenme, sahip olmadığımız bir bilgiyi edinme işidir. Dişimi nasıl fırçalamam gerektiğine ilişkin bir bilgi edinmişsem, diş fırçalamayı öğrenmiş olurum. Her bilgi, gerçek, yanıltmayan bilgi değildir. Diş fırçalamayla ilgili edindiğim bilgi, gerçekçi olabileceği gibi, yanıltıcı da olabilir. İkisi de bilgidir. Daha önce sahip olmadığım bir bilgi edinmişimdir, bunun adı öğrenmedir. Bilmediğim bir şeyi bilir hale gelmenin adı öğrenmedir. Yolda nasıl yürüneceğini, çiçeklerin nasıl sulanacağını, birisiyle nasıl konuşulacağını bilgi olarak edinmişsem, bunlar öğrenmedir. Öğrenme, bilgiye sahip olmadır.

           

Nasıl, öğrenme öğmek kökünden gelmiyorsa, eğitim de eğmek kökünden gelmez. Ona bu tür anlamlar yakıştırmak yanılgıdır. Eğitim, bilgisini davranış olarak göstermek, bilgisine uygun davranmak demektir.  Öğrenmenin nesnesi bilgi, eğitiminki davranıştır. Öğrenme bilmeyi, eğitim yapmayı gerektirir. Yolda yürüme konusunda bir bilgiye sahipsem (doğru veya yanlış, yararlı veya zararlı) öğrenme olmuştur. Bu bilgimi yolda yürürken kullanmıyor, bu bilgimin dediği gibi yürümüyorsam, yürüme konusunda edindiğim bilgi yani öğrenme var, ama ona uygun davranış olmadığı için, yürüme konusundaki o bilginin eğitimi yoktur. “Yolda yürürken ne kadar çok kişiye çarparsam o kadar iyidir” şeklinde bir bilgi edinmişsem, bir öğrenme olmuştur, ama bu bilgimi uygulamayıp önüme gelene çarpmadan yürüyorsam, bu konuda bir öğrenme olmuş, ama ona uygun bir eğitim olmamış demektir.

           

Öğrenme ve eğitimin olup olmaması ile iyi veya kötü, doğru veya yanlış olması başka şeylerdir. Bir öğrenme veya eğitim, iyi, doğru, uygun… olarak nitelenebileceği gibi, kötü, yanlış, uygunsuz… olarak da nitlenebilir. Kimileri, insanları aldatan bilgileri edinmenin-kullanmanın kötü olduğunu düşünürken, kimileri de “birilerinin kazancı başkalarının kaybıdır, öyleyse kazanmam için başkaları kaybetmeli, bunun için de ben başkalarını aldatmalıyım” diye düşünebilir. Bunlar, öğrenme ve eğitimin ne olduğuyla, nasıl oluşacağıyla değil, nasıl kullanılacağıyla ilgilidir, bunlara takılarak “ne”lik, “nasıl”lık açıklamaları yapmak yanıltıcı olur.

           

Bir bilginin davranış olarak gösterilmesi şeklinde somutlaşan eğitim, bilinçli bir öğrenmeye dayalıdır. Eğitim kişinin bilinç kazanması, bu bilince dayalı değerler sahibi olması, bilgilerini bu bilinçle ve değerlere uygun kullanması ile olur.  Bilinenlerin sorgulanmasını, uygulandığında veya uygulanmadığında oluşacak olası sonuçların neler olduğunun düşünülmesini, bu sonuçların bir değer sistemince “uygun”, “iyi”, “olumlu” olarak betimlendiğinin bilinmesini gerektirir. Bunlar yapılmadan eğitim gerçekleşmez. Nitekim okullarımızın belki de tamamına yakınında yalnızca “öğrenme” yapılmakta, eğitim söz konusu olmamaktadır. Bu yargının kanıtı, insanımızın yaşama biçimidir. Belki de en temel değer olan “hak” konusunda nasıl davrandığımızı düşünün. Hemen her işimizde, hak düzeni yerine güç düzenini nasıl da egemen kılıyoruz. Yıllarca okullarda çevre ve temizlikle ilgili bilgiler edinen öğrenciler, üniversitede bile bulundukları alanları nasıl da çöp deposuna çeviriyorlar, üstelik burunlarının dibinde çöp kutuları varken. Kırmızı ışıkta durulur bilgisi hangi yaya veya sürücüde yok. Tuttuğu takım yenilince stadın sandalyelerini parçalayan, yakan seyirciler bu davranışlarının yanlış olduğunu bilmiyorlar mı. Bir sonraki maçta nereye oturacaklarının bile bilincinde olmayan bu öğrenmiş ama eğitilmemiş insanları hangi öğrenme uygulaması bu hale getirdi. Bilgi edinmenin yeteceği düşüncesi ne kadar yanlış. Tıpkı para kazanmanın yeteceğini düşünmek gibi. Onu kullanabilecek durumda olmayanların elinde paranın neleri nasıl yıktığını bir düşünelim.

           

Bilinenlerin kişiyi eğitimli yapabilmesinin ilk koşulu anlaşılmasıdır. Eğitim için bu yetmez, anlaşılan bilginin bir değer sistemiyle ilişkilendirilmesi gerekir. Bilginin gelecekteki kullanımını yönetecek olan bu değer sistemi olacaktır. Örneğin kişi temizliğin değerli olduğu şeklinde bir anlayışa sahipse, buna aykırı durumlarda rahatsız olacak, rahatsızlığını gidermek için temiz olmak-davranmak zorunda kalacaktır. Elindeki çöpü yere atmayı düşünen kişi, yeri kirleteceği için rahatsızlık duyacak, temizlik değerine aykırı davranacağı için kendini değersiz hissedecektir. Bu durumda kişi, ya çöpü yere atıp değersiz olmayı kabullenecek, ya da değeri düşük biri olduğunu kendisi de bilmemek için atmayacaktır. Hak kavramını değerli bulan, böyle bir değere sahip kişi, başkasının hakkını yediğinde, ya değersiz biri olduğunu bilip bu değersizliğiyle yaşayacak, ya da kendini değersiz, aşağılık hissetmeden yaşayabilmek için hak yemeyecektir. Özgürlüğün değerli olduğunu bilen, bu değere sahip kişi, başkalarının özgürlüklerine aykırı davrandığında, bu değere uymadığı için kendini değersiz hissedecek, değersiz olmamak istiyorsa, başkalarının özgürlüğüne saygılı davranacaktır. Doğruyu söylemek sizin için değerliyse, yalan söylediğinizde bu değere uymadığınızı, değersiz olduğunuzu düşünürsünüz. Bu düşünce size her fırsatta kendini hatırlatacak, değersiz bir davranışta bulunduğunuzu düşündürüp rahatsız edecektir. Bu rahatsızlıktan kurtulmanın yolu, bu bilgi ve değerinize uygun davranmak, yalan söylememektir.

           

Değerlere göre davranış seçimi, ya bu değerleri betimleyen, onlara göre oluşturulmuş, insanları dıştan denetleyen yasalarla, zorunlu olarak yapılır, ya da değerleri içselleştirmiş içten denetimli insanlarca istemli olarak gerçekleştirilir. Üst düzeyde eğitilmiş kişiler, ikinci yolu seçenlerdir. Bilgi sahibi insanların bu bilgilerini nasıl kullanacaklarını belirleyen değerler, önce ailede, sonra okulda somut yaşantılar yoluyla kazandırılmalı, değerlere uygun davranışların sergilenmesi kolaylaştırılmalı, özendirilmeli, ev ve okul yaşamı buna göre düzenlenmelidir. Bunları sağlamak çok güçtür ama olanaksız değildir. Bütün özendirme ve kolaylaştırmalara karşın değer dışı yaşam istekleri olursa, bunların hoş karşılanmadığı evde, okulda, toplumda belirgin biçimde belirtilmelidir. Bir şirketin değerlerini stratejik planlarına, bir ülkenin değerlerini yasalarına yazması yetmez, şirket ve ülkenin bunları uygulamaları ve korumaları da gerekir.

           

Toplum değerleri, mutlak, kalıcı, değişmez değil, yeni durumlar gözetilerek yenilenebilir olarak düşünülmeli, bu yenilemenin mantığı gözetilmeli, sık ve de çabuk değişmenin nesilleri uyuşmazlığa itmesine fırsat tanınmamalıdır. Asıl zorluk, toplumun üzerinde uzlaşacağı bir değerler sistemi oluşturmaktadır. Bunu yasalarla kayıt altına alacak olan yasama organıdır. Günümüzde, örneğin kapitalist (paracı) toplumda en baskın değer paradır. Para için insanlar köle gibi çalıştırılır, alınıp satılır, hasta edilir, öldürülür. Para için her şeyin yapıldığı bir toplumda başka değerden söz edilemez. Tek değeri olan toplumlar, değer yoksuludurlar. Bu düzeyde yoksul olanların mutlu yaşayabilme olanakları da sınırlıdır. Kapitalizmin bu değersizliği, başka değerlerle desteklenerek giderilmelidir          

Eğitimin koşullandırma olduğu düşüncesi yanlıştır, çünkü ikisi çok farklı şeylerdir. Koşullanma bir eğitim değil, öğrenme yöntemidir. Daha çok da hayvanlara bir şeylerin öğretilmesinde bir yöntem olarak kullanılır. Koşullanmada bilinç yoktur, bilinen bir uyaranla karşılaşıldığında, bir öğrenmenin anımsanıp yinelenmesi vardır. Oysa bilinçsiz eğitim olmaz. Bu nedenle eğitim, insana bilinç kazandırma işi olarak da tanımlanır. Eğitim, bir bilginin, bilinçli olarak, bir değer sistemince yönlendirilip davranış olarak sergilenmesi işidir. Eğitimli kişi, davranışını bir uyarana bağlı şekilde otomatik olarak yapmaz, bilincine başvurur, bu davranışı yaparsam neler olabilir, bundan kimler olumlu veya olumsuz etkilenebilir, daha başka neler yapabilirim, onların sonuçları neler olabilir.. diye düşünür, bulduklarını tartar, davranışını ondan sonra yapar. Bunların koşullanma ile bir ilişkisi yoktur.

           

Öğrenme bir araç, eğitim ise amaçtır, çünkü bilmenin amacı yapmaktır. Bir bilgiye sahip olmanın amacı, gerektiğinde onu kullanmaktır. Kullanmayacağımız bir bilgiyi öğrenmek, kullanılmayacak bir ayakkabıyı satın almak, yenmeyecek bir yemeği pişirmek, kaynakları kötü kullanmak olduğundan yanlıştır, akıl dışıdır. Bu nedenle, neden öğreniyorum sorusunun yanıtı, “kullanmak için”dir. Kültürümüz, kullanmayacağı bilgiyi beyninde taşıyanları, sırtında kitap yükü taşıyan uzun kulaklıya benzetmiştir, iyi de yapmıştır. Bir trafik kuralına uymayan  “kravatlı” bir sürücüye kuralı kibarca anımsattığımda, “biliyoruz biliyoruz işte” demişti. Yanıtım şu olmuştu: ”Bilmek yetmez, yapmak gerekir”. Bilgi yetmez, ona uygun davranış gerekir. Yaşamın, bilgi sahibi dahil, herkese mutluluk verebilmesi için bilgi yetmez, eğitim gerekir.         

Bilgiye ulaşmak artık çok kolay ve çabuk olabilmektedir. .Bu nedenle okullarımızda bilgi aktarıcılığı yapılması hem gereksiz, hem yanlıştır. Bunun belki de en olumsuz yanı, öğreneni anlamadan ezberlemeye götürmesidir. Okulun görevi, öğrenciye bilginin ne olduğunu, yanıltıcı olan ve olmayan bilginin nasıl ayırt edileceğini, bilginin nereden ve nasıl bulunup nasıl kullanılacağını kazandırmak, ona bilgilerini kullanma ortamı ve olanakları oluşturmak, bu olanakları kullanarak bilgileri kullanma deneyimleri yaşatmaktır. Bunun için okulların çevresinden soyutlanmış, çevresini fiziksel ve düşünsel anlamda bir duvarla çevirip kendi içine kapanmış olmaktan çıkması gerekir. Okul, günlük yaşamın her alanının kolaylaştırılmış deneyimlerinin yaşandığı, çevredeki günlük yaşamla iç içe, bilgileri öğrencinin bulduğu, arkadaşlarıyla paylaştığı, birlikte sorguladıkları, birlikte bütünleştirdikleri, deneyerek sonuçlarını gördükleri ve bilgi, uygulama ve bilinç geliştirdikleri, bunları yaparken öğretmenin kolaylaştırıcılığından yararlandıkları, okul sınırlarının dışına taşmış bir yaşam alanı olmalıdır. Böylece, aldatıcı olmayan bilgiler edinilebilir, anlaşılabilir, birinin zoruna gerek kalmadan kullanılabilir, eğitim gerçekleşebilir, “bir topluluğun üyesi,” diye adlandırılan ve birbirini engelleyen bilinçsiz birey yığınları “bir toplumun üyesi” olabilir.

          

Öğrenmek, bilgiyi beynine depolamaktır. Öğrenilebilecek bilgilerin çokluğu, bunlardan hangilerinin öğrenilmesi gerektiğinin seçimine götürür. Hangi bilgileri beynimizde taşımalı, hangilerini sadece gerektiğinde kullanmak üzere nereden ve nasıl bulabileceğimizi, nasıl kullanabileceğimizi öğrenmeliyiz? Eskiden her bilgi beyinde taşınmaya çalışılır, beynine çok bilgi depolayan değerli bulunurdu. Günümüzde bilgi depolama ve gerektiğinde çabucak bulabilme araçları geliştiğinden, artık beyne çok bilgi depolamak gereksizleşmiştir. Dahası, beyin bir makinadır, depo değil. Onu depo olarak kullandığımız zaman, iyi çalışmasını engelleriz. Bir otomobilin motor kısmını açıp, oradaki boşluklara tabak-çanak, ev-el aletleri, giysi ve benzerlerini depoladığınızı, sıkıştırdığınızı, sonra da motoru çalıştırmak istediğinizi düşünün, neler olabilir? Beyine gereksiz bilgiler değil, onu çalıştırmak için gerek duyduğumuz “yöntem” bilgileri ve günlük yaşamımızda sık kullandığımız bilgiler yerleştirilmelidir. Bir amaç için hangi bilgilere gereksinim duyacağımızı , bu bilgileri nereden ve nasıl bulacağımızı, nasıl değerlendireceğimizi, nasıl kullanacağımızı, beynimizi nasıl daha iyi çalıştıracağımızı kararlaştırmaya yarayan temel bilgiler, burada “yöntem bilgileri” olarak adlandırılmıştır. Okullarımızın ders içerikleri bu doğrultuda değiştirildiğinde, hem ders sayıları, hem içerikleri çok farklılaşacak, okullar öğrenciler için gidilmek istenmeyen yerler olmaktan çıkabilecektir.

           

Öğrenme, yani beyne bilgi depolama işi, anlama değişkeni açısından, bilinen iki şekilde yapılır: Anlayarak, yani o bilginin taşıdığı anlam bilinerek, söz veya sembolleri anlamlarıyla birlikte depolayarak veya anlamadan, yani o bilginin taşıdığı anlam bilinmeden, sadece söz veya semboller depolanarak. Anlamadan depolama, bilginin amacı olan “kullanma” sonucuna götürmez, bilinçsizce kullansanız da istenen sonucu üretmez. Bilinenlerin kullanılabilirliği, yeni durumlarda değiştirilerek uygulanabilirliği, anlamayı zorunlu kılar. Bu nedenlerle beyne depolanan bilgiler anlaşılarak depolanmalıdır. İşin zor yanı burasıdır, çünkü anlamak çok zor, bir kez anladıktan sonra yapmak çok kolaydır.

           

Anlayarak öğrenme, öğrenenin bilgi parçalarını tek tek görerek, özelliklerini aralarındaki ilişkileri, nasıl ve neden bir araya getirildiklerini fark ederek, bu ilişkileri kendisi kurarak olur. Beynine depolayacağı bilgi bütününü “öğrenenin” oluşturması gerektiğini savunan bu öğrenme biçimine, yapılandırmacı öğrenme de denir. Bilgi bütününü, öğrenene bir paketle verirseniz, o paket de beyne yerleştirilebilir, ama paket açılıp içindekiler görülmeden, özellikleri, birleşimleri, bu birleşimin neden ve sonuçları bilinmeden o paket anlaşılamaz, gerektiğinde içindekiler kullanılamaz. Öğrenme, bu özellik ve ilişkilerin anlaşılmasıyla olur. Eskiden askerlere kullanacakları silahları söküp taktırırlardı.  Böylece onlar, “silah” bütününün parçalarını görüp tanır, söküp takma yoluyla onların ilişkilerini fark eder, çalışma düzenini anlar, herhangi bir nedenle silah çalışmadığında, bu anlama bilgilerini kullanarak onu çalışır hale getirebilirlerdi.

           

Öğrenme süreci, uzun ve özenli çabalar gerektirir. Bunları basitleştirerek görebilmek için, öğrenmenin beş koşulu aşağıdaki şekilde özetlenmiştir:

1- İlgi

İlgi duymak, bir şeye önem-değer vermek, duyu organlarını ona yöneltmek demektir. İlginç-değerli bulduğumuz şeylerle ilgileniriz, onu ilgilenmeye değer bulduğumuz için onunla ilgili şeyleri öğrenmek isteriz. İlgi, öğrenme isteği oluşturur, o zaman öğrenme istenerek yapılan bir işe dönüşür. İlgi duyulan şeylerin öğrenilip deneyimlendiği okul, istenerek gidilen yer olur. Çocuklarda ilgi doğal olarak vardır. Gördükleri her şeyle ilgilenirler. Aile ve okul, olmazlarla, yasaklarla, korkularla, ilgisizliklerle çocuğun bu ilgisini köreltmemelidir. Olumsuzlukları bile kendisinin görebilmesi için, zararı önleyici deneme olanakları bulmasına yardım etmelidir.

Çocuğun doğal ilgisinin temel kaynağı görsel yaşamıdır, gördükleriyle ilgilenir. Görmediği, bilmediği bir şey insanın ilgisini de çekemez. Aile ve okul, çocuğun doğal ilgisini artırmak ve yönlendirebilmek için ona dikkatini çekecek yeni görseller, bilgiler edineceği varsıl bir çevre sunmalıdır. Ne kadar çok nesne, görünüm ve bilgiyle karşılaşırsa, çocuk, o kadar geniş bir ilgi kaynağı bulmuş olur. Bu da çocuğun yaşam alanını genişletmeyi gerektirir. Çocuk, evin veya okulun duvarları arasına sıkıştırılmamalıdır. Küçüklükten başlanarak, eşyalar, bitkiler, hayvanlar, farklı yaşam biçimleri, gezi, gözlem, masal, öykü… ile beslenerek, çocuğun ilgi birikimi zenginleştirilmelidir. Okuldaki her eğitsel amaç için çocukta birden çok ilgi oluşturulursa, öğrenme kolaylaşır. Çocuğun var olan ilgilerini kullanmak yetmeyebilir, eğitsel amaçlarla ilişkilendirilmiş yeni, çocuğun henüz bilmediği ilgi ögeleri kolaylaştırıcı (öğretmen) tarafından çocuğa tanıtılmalıdır. Kolaylaştırıcı, ilgi zenginliği yaratıcı olmalıdır.

Kolaylaştırıcı, öğrencilerin hepsinin ilgilerini bilmelidir. Bunun için okulun ilk günlerinde öğrencilerin dikkatli gözlemiyle, ilgi testleriyle, aile görüşmeleriyle, arkadaş grubu tanımalarıyla, öğretmen toplantılarıyla… ilgi dökümleri yapılmalı, her ilginin çekici gücü belirlenmelidir. Sınıfın kalabalık olması bu çabayı engellememelidir. Bunun için başta kullanılan zaman, öğrenmenin çabuklaşması ile geri dönecektir. İlgi bilgileri, özel ilgileri yoluyla tek tek öğrencilerin, ortak ilgiler yoluyla da grupların öğrenme amaçlarıyla ilişkilendirilmeli, öğrenme sürecinde araç olarak kullanılmalıdır.

Dil derslerinde nesnelerle ilgileri kullanılarak o nesnelerin sözcüklerinin anlamlarının kavranması, rakam, şekil ve formül gibi soyut görselli derslerde, ilgilendikleri nesnelerin şekilleri, sayısal özellikleri, ilişkileri kullanılarak eğitsel hedeflere ulaşım kolaylaştırılabilir. İlgisi alete yönelenler için her ders birden çok alet kullanılarak zenginleştirilebilir. Örneğin bir fen dersinde, ses ve titreşim oluşumları için sadece fen dersi araçlarıyla yetinilmez, bir kemandan da yararlanılabilir. Müzik dersinde, ilgi duyulan nesnelerle çıkarılan sesler kullanılabilir. Beden eğitimi dersinde, resim, çizim, fotoğraf, ses ilgileri kolaylaştırıcı yapılabilir. Zengin ilgi kaynağı, kolay, çabuk, zevkli, istenerek yapılan, kalıcı, kullanımı kolaylaşmış öğrenmelere götürür.

2- İstek

Kişi bir şeyi isteyerek yaparsa ondan zevk alabilir, onu öğrenmesi kolaylaşır. İstemediğimiz bir şeyi yapmak hem zor gelir, hem o şey iyi yapılmaz, hem de ondan uzaklaşma oluşur, bu da onun kullanımını engeller. Bir şey öğrensek de kullanmak istemeyiz. Kalıcı ve kullanılan öğrenmeler için istekli olmak gerektir. İstekliliği sağlayan bir özellik, ilgidir. İlgi duyduğumuz şeyler hakkında bilgi edinmek isteriz. Bu nedenle kolaylaştırıcı, ilgiyi, istekliliğin bir aracı olarak da kullanmalı, öğrenilecekleri ilginç kılmalıdır.

İstek oluşturmanın başka bir yolu, öğrenilecek olanın kullanma yararlılığının gösterilmesidir. Neden öğrenmeliyim, öğrendiğimi nerelerde kullanabilirim, bu kullanım bana neler sağlar gibi sorulara olumlu yanıt bulabilen kişide öğrenme isteği de oluşur. Kolaylaştırıcı, bu soruların yanıtlarını öğrencilerin bulmasını kolaylaştırmak için hedef bilginin kullanım örneklerinin yer aldığı ön hazırlıklar yapmalıdır. Uygulamalar zevk verici, kişisel amaçlara götürücü, öğrenene kendini gösterme olanağı sağlayıcı, başarılı olarak sonuçlanıcı şekilde düzenlendiğinde, öğrenme isteği de artacak, yeni öğrenmeler de kolaylaşacaktır.

İstek uyandırmak da kolaylaştırıcının işidir. “Öğrenmek istemiyorlar” savunması yerini “öğrenmeyi istemeleri için neler yapmalıyım” sorgulamasına bırakmalıdır. Bunun ilk adımı, öğrencileri tanımak olabilir. Tanıma bilgileri, ilgi ve isteklerinin iyi bilinmesini de içermelidir. Öğrenciler hakkında çok ve gerçek bilgi sahibi olmak kolaylaştırıcının işini kolaylaştırır, öğrencilerin öğrenmeyi istemeleri için nelerin nasıl yapılması gerektiği konusunda ipuçları olur. İnsanları yönlendirmenin temel koşulu onları iyi tanımaktır. Kolaylaştırıcının tanıması, yüzeysel ve gerçekdışı olmamalıdır.

Kolaylaştırıcının öğrencileri bir ilgiye yöneltebilmesi için, önce onun öğrencilerle ilgilenmesi gerekir. Bu ilgi içten, yakın, güven verici olmalıdır. Öğrenci incitilmeden, görünüşüyle, okul içi ve dışı yaşamıyla, istekleriyle, beklentileriyle, güçlü zayıf yönleriyle, korkularıyla, yetenekleriyle ilgilenilmeli, bu tanıma bilgileri, olumlu yönde, onu geliştirici olarak kullanılmalıdır. Kolaylaştırıcı öğrenenle ilgilendikçe, öğrenen de onunla ve onun tanıştırdığı bilgilerle ilgilenecektir. Vermeden alamazsınız, kapitalizmde bile. Öğrenen ve kolaylaştırıcının birlikte gerçekleştireceği etkinlikler, bu ilgilenmeler için mükemmel araçlardır. Ders saatleri dışındaki etkinlikler, bu amaçlar için zengin kaynaklardır.

Zorunlu olarak yapılanlar genellikle istenmez. Ona bir gereklilik ve yararlılık, hele bir de eğlendiricilik eklenirse, öğrenme istekliliği de artar. Hangi yaşta olurlarsa olsunlar, oyun insanları çocuklaştırır, kaynaştırır, eylemci kılar. Oyunun bu gücünden kolaylaştırıcı yararlanır, öğrenme etkinliklerini eğlenmeyi de sağlayacak şekilde düzenlerse, ilgiyi artırır. Oynayarak öğrenmek, hem öğrenme hem eğlenme şeklinde çifte yarar sağlar. Eğlenerek öğrenme zamanı zevkli geçirme, mutlu olma fırsatı da vererek, gelecekteki öğrenmeler için de isteklilik oluşturur. Kolaylaştırıcı, oyunla geçen zamanın gereksiz harcandığını düşünerek yanılmamalıdır. Bir tek bilgi edinip onu kalıcı ve kullanılır yapmak, birçok bilgi edinip kısa süre sonra onları unutmaktan çok daha yararlıdır.

3- Çaba

İnsan en iyi ancak kendi çabasıyla öğrenir. Midemize döktüklerimiz bile, iç organlarımızın çabası olmadan bize yararlı hale gelmez. Öğrenmek isteyen, bunun için çabalamalı, kolaylaştırıcı, öğreneni “çaba” göstermeye isteklendirmelidir. Bu çaba, ilgilenme, istek duyma, dinleme, anlama, okuma, düşünme, tartışma, sorgulama, kurgulama, yapma, sonuçlama şekillerinde olabilir.

Öğrenme çabaları beklenen – istenen sonuçları verebileceği gibi, vermeyebilir de. İstenen sonucun alınması, öğreneni mutlu eder, yeni çabalar için cesaretlendirir. İstenen sonuçlara ulaşılamazsa veya bu ulaşım çok güç olursa, kişi, başarısızlığı veya zorlayıcı güçlüğü yaşamamak amacıyla, yeni öğrenmeler için yeni çabalara yönelmeyebilir. Kolaylaştırıcının, bu olumsuz sonuçların yaşanmaması için önlemler alması gerekir. Bu önlemler, öğrenme çabasının türüne göre değişir. Kişiye başarabileceği bir iş vermek ve sonunda başarısını beğendiğini belli etmek, başarı güdüsü yoluyla onu yeni başarımlara isteklendirir.

Kolaylaştırıcının temel düşüncesi, çaba gösterenin hiçbir zarar görmemesi olmalıdır. Çabalar istenen sonucu vermese bile, öğrenene en azından çabası nedeniyle teşekkür edilmeli, neler nasıl yapılsaydı çaba başarıya götürürdü sorusunun yanıtlarını kendisinin bulması için ona yardım edilmelidir. İlgi ve istekle ilgili birkaç çabaya yukarda değinilmiştir. Diğer çabalardan, örneğin okuma çabası için, okuma araçlarının ilgi çekici olması, yaşa ve bilgi düzeyine uygunluğu, bulma ve okuma kolaylığı, dilinin okuyana uygunluğu, okuma öncesinde dikkate alınmalı, okuma kolaylaştırılmalıdır. Tartışmalarda, eksik ve yanlış bilgisi olanlarım zarar görmeyeceği bir düzen uygulanmalıdır. Tartışma, konu esas alınarak yapılmalı, kişiselleştirilmemeli, tartışanların özellikleri değil, konunun özellikleri tartışılmalıdır. Söylemler, düşünülmesi, saygı gösterilmesi gereken bilgiler olarak belirtilmeli, kanıtlama ve yanlışlamalar taraflarca benimsenmeli, başkalarının söylediklerini düşünme, yanlışlanmadığı sürece onu benimseyip eski düşüncesini – bilgisini değiştirme esas alınmalı, bunun kendini geliştirmeyi sağlayan bir erdem olduğu konusunda öğrenenler ikna edilmelidir.

Çabaların değerlendirilmesi yapılırken, olumsuz yargılar üretilmemeli, olumsuz sözcükler kullanılmamalıdır. Bu amaçla kullanılan bir “dörtlü değerlendirme modeli”, şöyle uygulanabilir: Önce, “neler iyiydi, neden” sorusu yanıtlanır. Her çabanın söylenebilecek olumlu yanları vardır. Bunların önce belirtilmesi ve nedenlerinin söylenmesi, olumlu bir hava da oluşturur. Sonra diğer üç soru yanıtlanır : “ neler olmasaydı daha iyi olurdu, neden”, “neler de olsaydı daha iyi olurdu, neden”, “neler nasıl olsaydı daha iyi olurdu, neden”. Görüldüğü gibi modelde olumsuz hiçbir sözcük yoktur. Bu, çabalayana bir saldırı içermediği için, onun kendini savunmasına da gerek olmaz. Zaten çabalayandan bu aşamada beklenen, söylenenlere karşı kendini savunması değil, onları dikkatle dinlemesi, anlamaya, yararlanmaya çalışmasıdır. Söylemlerin hepsinin “neden” sorusuna yanıt olarak gerekçeleri de belirtileceği için, yarar üretmeleri kolaylaşmaktadır.

Uygulama çabalarının başarısızlıkla sonuçlanıp yeni girişimleri engellememesi için, uygulanacak şeyin iyi anlaşılmış olması gerekir. İlk uygulamanın kolaylaştırıcı tarafından herkesin rahatlıkla görüp anlayacağı şekilde, hiçbir basamağın atlanmadan yapılması iyi olur. Daha sonra, isteklilerin uygulama yapması, bu uygulamaların yukarda anlatılan dörtlü modelle değerlendirilmesi, uygulama sürecindeki olumsuzluklar için kimsenin suçlanmaması, uygulama başarısını artırabilir.

Dinleme çabaları, “anlamaya çalışarak dinleme” şeklinde olmalıdır. Dinleyen, dikkatini dinlediğine vermeli, başka şeye bakmamalı, başka şey düşünmemeli, başka şeyle uğraşmamalı, dinlerken, dinlediği kişiye vereceği yanıtı hazırlamamalı, dinlediklerinde iyi, olumlu, yararlı, alınabilecek bir şeyler aramalıdır. Dinledikleri eski bilgileriyle uyuşmadığında onları reddetmek yerine, eski bilgilerini sorgulamaya öncelik vermelidir. Reddetmeye, söylenenlerin yanlışını arayıp onları vurgulamaya çalışan kişi, dinlediklerinin olumlu, yararlı yanlarını göremez, onlardan yararlanamaz, çünkü onlara değil, olumsuz yanlara odaklanmıştır, dikkati onlara değil, olumsuz yanlara yönelmiştir.

Çabanın önemli bir özelliği de vazgeçmemektir. Elbette bu bir sonuca ulaşmak için, bizi o sonuca götürmeyen yöntemde ısrar etmek değildir. Çaba bizi istediğimiz sonuçlara götürmüyorsa, araçlarımızı veya yöntemimizi değiştirerek sonuç aramalıyız. Elbette, istediğimiz sonucu sorgulamayı da denemeliyiz. İstediğimiz sonuç zarar değil yarar üretecekse, sonuca ulaşana kadar çabamızdan vazgeçmemeliyiz. Olmayacak şey yoktur, ama onları yapamayan insan çoktur. Bugün yapamadığımızı yarın yapabiliriz. Bu bilgiyle yapamadığımızı, bilgimizi çoğaltıp yapabiliriz. Tek başımıza yapamadığımızı, güçlerimizi birleştirerek yapabiliriz, bu koşullarda yapamadığımızı, koşulları değiştirerek yapabiliriz. Koşulların kendiliğinden değişmesini beklemek akıllılık ve gerçekçilik değildir.

4- Ortam

Uygun ortam yoksa kolay bir öğrenme bile gerçekleşmeyebilir, varsa çok zor bir öğrenme bile kolaylaşabilir. Ortam, o öğrenmenin gerçekleşebilmesi için gerekli şeylerin bulunduğu mekandır. Işık,  hava, ısı, araç, huzur, korkusuzluk, cesaretlendiricilik, kolaylaştırıcılık, destekleyicilik, somutlayabilirlik, uygulama fırsatı, tekrarlayabilme olanağı, karmaşık olmama, rahatlık, eğlendiricilik, yardım alabilme, isteklendiricilik… ortam özellikleri olarak düşünülebilir.

Öğrenme ortamı olarak yalnızca derslikler kullanılırsa okul ve dersliklerde bu özellikler bulunamayabilir. Okullar, öğrenmek için özel olarak düzenlenmiş ortamlar içermelidir ama bu ortamları sağlamak hem pahalı hem de gereksiz olabilir. Bu ortam yakın çevrede varsa ve yararlanabileceksem, aynı ortamı okulda oluşturmak ekonomik olmayabilir. Ortam uzun bir sürenin çok kısa bir diliminde kullanılacaksa, bunun için harcama yapmak başka gereksinimlere kaynak ayırmayı engelleyebilir. Bu gibi durumlarda çevrenin ortamlarını kullanmak iyi olur. Öğrenmeyi okul sınırlarıyla çerçevelemek, ortamı sınırlamak olduğundan, yanlıştır. Öğrenilecek bilginin doğal ortamı, tehlikelerden arındırılmak koşuluyla, en iyi ortamdır. Yüzme en iyi, su içinde öğrenilir.

Ortam, öğrenmenin gerektirdiği araçları içermelidir. Doğal araç, en iyi araçtır. Trafik lambalarının kullanılması öğrenilecekse, en iyi ortam, bu lambaların bulunduğu kavşaktır. Gerçek araçların bulunamadığı durumlarda, asıllarına uygun maketleri, çok boyutlu bilgisayar görüntüleri, hiçbiri yoksa resimleri kullanılabilir. Çok boyutlu bilgisayar görüntüleri, gerçek aracın daha iyi anlaşılmasını sağlamada kullanılmalıdır. Gerekli araçların eksikliği, ciddi öğrenme engelleri oluşturur.

Nelerin öğrenileceğine ilişkin hedefler belirlendikten sonra, bu işlerin nasıl yapılacağı tasarlanırken, gözetilecek bir öge de ortamdır. Hedeflere ulaşmayı kolaylaştıran bir ortam oluşturulmalıdır. Bu iş, hedefle ortam ögelerinin birebir eşlenmesini gerektirir. Aynı ortam birden fazla hedefe götürmede yeterli olabileceği gibi, bir hedef için bir ortam yeterli olmayabilir. Ortam ögelerini belirlemek için, “bu hedefe ulaşılması için neler gerekir” sorusu sorulur. Öğrenme uygulamasından sonra, oluşturulan her ortamın hedeflere götürücülüğü değerlendirilerek, gelecekteki öğrenmeler için değişiklik yapılmaya çalışılmalıdır.

5- Yardım

Kişi kendi başına da öğrenebilir. Bu, yardımlı öğrenmeye göre daha zaman alıcı, daha zor, pahalı, bazen da olanaksız olabilir. Öğrenmeye yardım edicinin rolü, bu engellerin aşılmasını kolaylaştırmaktır. Bu nedenle öğretmenin çağdaş adı, “kolaylaştırıcı” olmalıdır. Kolaylaştırıcılık, bilgi, deneyim ve öğrenenle uygun iletişim gerektirir. Kolaylaştırıcının neler yapması gerektiğine ilişkin bir yazıya, “Öğretmen Neler Yapmalı” başlığıyla internet aracılığı ile ulaşılabilir.

Bilişim Kültürü Kendini Gösteriyor

Geçmiş hakkındaki bilgi ile bugün anlaşılamıyor, hatta gelecek kestirilemiyorsa geçmiş bilginin gerçeklik ve geçerlik sorunu var demektir. Geçmişin bilgisi gelecek için lazımdır ve sosyal bilimlerin önemli konularından biri “geçmişte nasıldı”, sorusunun cevabına yöneliktir. Geçmişi açıklamaya yönelik çok sayıda kuram, bilgi ve belge vardır. Kimisi savaşların uygarlığı yarattığını, kimisi toplumsal sınıflar arasındaki gelirden pay alma mücadelesinin sonucunda insanlığın geliştiğini ileri sürerken, kimisi de tekno-determinizmden hareketle üç teknoloji icadının (saban, motor ve bilgisayar) uygarlığı geliştirdiğini, bu icatların etkilerinin dalgalar halinde insanlığa yayıldığını, uygarlığın böylece geliştiğini ortaya koyuyor.

Uygarlık ve onu üreten insanlık sürekli gelişen, değişen ve zamanımızda giderek daha hızlı değişen bir hal almıştır. Bilim, felsefe sistemleri, teknolojik gelişmeler, yeni fikirler ve siyasal akımlar gelecekteki yaşam biçimlerinin alt yapısını hazırlıyor, dünyayı algılayışı ve değişik konulardaki tasavvurları hazırlıyor ve değiştiriyor.

Değişmeler eski dönem ve kuşakla karşılaştırıldığında öylesine hızlı oluyor ki kültürel, özellikle manevi sosyal, ulusal, dinsel ve kişisel değerlerin kendisini teknolojik üretimin hızına uydurması ve kendini ona uyarlaması çok yavaş kalıyor. Değişimin hızı insanlarda değişene adapte olamama yönünden bireysel ve kültürel şok yaratıyor. Yeni bir haber, buluş veya düzenlemeyi duyup, öğrendiğinizde o daha da yenisiyle değişmiş oluyor. Teknolojik yenilikler bir anda alınıp kullanılabilir ama kullanılan araca uygun kültürel davranışlara geçmek, benimsemek akşamdan sabaha olmuyor çünkü kültür bir örüntüler sistemidir.

Kanımca, geçmişi açıklayan kuramlardan en makulü yukarıdaki şekildeki sınıflamadır. Okullarda yeni bir tarih şeridi kullanmak gerekiyor ve yukarıdaki üç dalga kuramına göre hazırlanmış sınıflama mevcut olanından daha açıklayıcı görünüyor. Bu yazıda üç dalga kuramı bazı toplumsal kurumlar üzerinden kısaca açıklanacaktır.

Üç dalga kuramına göre insanlık ilk toplumda şöyle yaşıyordu:

Üç dalga kuramına göre bazı teknolojik buluşlar insanın oturma kalkmasından, aile biçimine, inanç sistemlerinden, üretim ve yaşama biçimlerine kadar her şeyi değiştirir. Gerçek devrim de budur. Bu devrimden uygarlık tarihinde şimdiye değin sadece üç tane yapılmıştır. Bunlar teknolojik buluşların yaptığı devrimlerdir ve şunlardır: Tarla sürmeyi sağlayan saban, alet ve makineleri çalıştıran motor ve yeni üretim aracı bilgisayar ve iletişim. Bu üç buluşun her biri dalgalar halinde insanlığa yansımış ve insanlığı dönüştürmüştür. Bu dönüşüm her toplumda bir anda olmamıştır. Örneğin günümüzde tarım toplumunu, o toplumun değerleriyle yaşayanlar olduğu gibi tarım ve sanayi toplumunu bir arada yaşayan geçiş aşamasında ülkeler de vardır (Türkiye gibi). Aynı şekilde modern toplum ve bilişim toplumunu bir arada yaşayan toplumlar da vardır. Her devrimin insanlara yüklediği paradigmalar farklı olduğu için toplumlar içinde yaşanan siyasal-kültürel gerginlikler de farklı paradigmalardan kaynaklanmaktadır. Türkiye’deki dinsel ve etnik sorunların altında tarım toplumu paradigması taşıyan insanlarla, sanayi toplumunun modernist paradigmasına sahip olan insanların olguları yorumlamada esas aldığı temel paradigmaların uyuşmazlığı yatar. Bundan uzlaşma ile kurtulunamaz. Olması gereken veya varılacak nokta, tarım toplumu paradigmasını taşıyanların sanayi toplumu paradigmasını zaman içinde benimsemeleri ve bilişim toplumu paradigmasına yönelmeleridir. Kalkınmanın hızla olabilmesi bu sürecin hızına bağlıdır. Her şeye rağmen toplum bu yolda önemli bir mesafe katetmiştir.

*  *  *

Günümüzden yaklaşık sekiz bin yıl önce saban icat edildi ve tarım devrimi yapıldı. Bu devrim aşağıdaki gelişmelere yol açtı. Ortaçağ olarak bilinen zamanlarda insanlık bu özellikleriyle köylerde yaşadı, köylülük bilinci ve kültürü gelişmişti.

1750’li yıllarda Rönesans, reform ve aydınlanma felsefesinin etkisi ile aklın o zaman geçerli olan bilgi ve otoritelere başkaldırması sonucu evrenin yasalarının akılla yeniden araştırılması buharlı makinenin bulunmasına, motorun geliştirilmesine yol açtı. Bu gelişme de yeni bir devrim dalgası yarattı ve dünyaya yayıldı. Bu devrim sanayi devrimiydi. Her şey mekanik olarak (makineymiş gibi) ele alındı; toplum bile. Aşağıdaki gelişmeler sanayi devriminin sonuçlarındandır. Sanayi devriminin sonuçları Türkiye’de daha çok batılılaşma olarak anlatıldı. Oysa bu modernleşmekti. Osmanlı islahatları ve sonradan Kemalizm olarak bilinen uygulamalar tam da sanayi devriminin sonucu olarak bilinen ise Türkiye’ye özgü modernleşmeden farklı bir şey değildir. Osmanlı döneminde başlamış, Cumhuriyet ile de ciddi engelleme ve kötü yönetilmesine rağmen modernleşmede önemli mesafeler katedilmiş ve süreç devam etmektedir.

Modernleşme, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hem kaçınılmaz bir süreç olmuş hem de toplumsal sıkıntılar yaratmıştır. Sadece köylülükten kentliliğe geçiş ve şehre göç bile sancılıdır. Geniş aileden çekirdek aileye geçiş, ulus inşası, demokrasinin yerleşmesi, din merkezli bir toplumdan bilim merkezliliğe geçmek akşamdan sabaha olacak iş değildir; birkaç kuşak içinde olabilecek değişim ve dönüşümdür. Bu sürecin başladığı Avrupa’da da birkaç yüzyıl ciddi sorunlar yaşanmıştır. Türkiye’deki sosyal problemlerin önemli kısmı da bu dönüşümden kaynaklanmaktadır. Aşağıdaki tabloda tarım toplumunun geleneksel paradigması ile sanayi toplumunun modern paradigması bazı boyutlarda karşılaştırılarak paradigma farklığı gösterilmiş, sorunların kaynaklandığı bakış açısı ve farklı mantık yürütmeye dikkat çekilmiştir.

Kavimlerden Ulusa, İnanç Hâkimiyetinden Laikliğe

Modernleşmenin onca sıkıntısına rağmen uygarlığa kattığı çok önemli çözüm ve değerler de vardır. Kavim, din ve mezhepler yüzünden birbirini boğazlayan insanoğlu için günümüzde hala geçerliliğini koruyan iki kavramı çözüm olarak sunmuştur: Laiklik ve ulus devlet. Bunlar modernleşmenin kavramları ve çözümleridir.

İmparatorluklar tarım toplumu döneminin siyasal örgütleniş biçimiydi. Sanayi toplumda imparatorluklar çökmüş ve yerini ulus devlete bırakmıştır. Ulus devlet tek bir kavmin (ırkın) devleti demek değildir. Toplumların ulus devlet biçiminde örgütlenmesiyle kavimler üstü siyasal birlikler kurulmuştur. Bu bir kavimler konfederasyonu olarak da anlaşılmamalıdır.

Türkiye’de Atatürkçülükten kasıt en başta bu iki kavrama sahip çıkmaktır. Nitekim ülkedeki kavimler (Türkmenlerden Araplara, Ermenilerden Kürtlere varıncaya kadar) bir şekilde Türk üst kimliği içinde bir ulus devlet içinde etnik kökenlerine bakılmaksızın ve yok sayılmadan ama yurttaş sayılarak yaşaya geldi. Sorunlar da oldu elbet. Sistem yeterince geliştirilemedi. Aynı şeyleri laiklik için de söyleyebiliriz. Laiklikle de herkes kendi inancını öteki din ve mezheptekiler “ne der” endişesinin uzağında, egemen olanların hoşgörüsüne sığınmadan ve başkalarının inançlarına saygı duyarak yaşayabilmeyi sağlamıştır. Böylece toplumlar huzur bulmuştur. Şimdilerde kavimcilikte, mezhepçilikte bazılarımızın başı tavana değiyor, çatıyı yıkacaklar!

Dünyanın bu mahallesinde ırkçılıkla, mezhepçilikle yaşanmaz. Çok kötü bir yer olur burası. Ülkedeki taşları yerinden oynatmadan insanlar kavimlerinin özellikleriyle yaşayabilir, bir kavimden bazıları silahlandı diye diğer kavimlere rağmen ayrıcalık vermeden de insan haklarına dayalı yönetimle hem bir ulusun üyesi hem de kendi kavim ve kültürlerini yaşayabilir. Ulusu oluşturan birleşenlerden her kavim kendi özel değerlerini ve kültürünü geliştirme fırsatı sağlanarak herkes eşitlenebilir. Önerildiği gibi kavimler konfederasyonu birlikte yaşamayı sağlamaz. Bir ulusun üyesi olmak, bir kavmin (ırkın) mensubu olmaktan daha fazla tercih edilesi ve ileri bir davranıştır. İnsanların tek tek birbiriyle sorunları da yoktur. Öteki inançları yok saymadan, dine ayırdığımız paraları sadece sünnilere değil, diğerlerine hakkını vererek de sünnilik yaşanabilir. Müslümanlığın bedevi-köylü-talibanımsı-Vahhabi yorumunu yeğlemektense Anadolu kültürüne dayalı, kentli ve evrensel değerlere uygun olan Mevlana-Hacı Bektaş-Yunus Emre yorumu yeğlenebilir. Bunu sağlamanın yolu da laiklikten geçer.

Modernizmin uygarlığımıza katkılar sadece laiklik ya da kavimler üstü siyasal örgütlenme olan ulus devlet değildir. Yukarıdaki şekillerde çok kısa olarak sıralanan hususlara bakıldığında da görüleceği gibi, modernleşme yeni birçok geleşmeye imzasını atmıştır: Tarım toplumunda anayasa yoktu, polis yoktu, avukat yoktu, şehir yoktu, şehir olarak bilinenler ancak bugünkü kasaba büyüklüğündeydi. Demokrasi, parlamento, siyasal partiler, sendikalar, dernekler yoktu. İnançlardan arınmış bir hukuk yoktu. Okuryazarlık bugünkü kadar yaygın değildi, okuryazar olmadğımız için soyut düşünebilme becerimiz sınırlıydı. Kitap, gazete ve kütüphane sayısı son derece sınırlıydı. Pozitivist bilim yoktu ve dolayısıyla bilim ve teknolojide günümüzden çok gerideydik (Pozitivizme yönelik eleştirilerimiz var ama bu pozitivizmin bilim ve teknoloji tarihindeki önemini ortadan kaldırmaz). Telefon-telgraf yoktu, elektrik yoktu, elektrikle çalışan hiçbir şey yoktu, dahası motor yoktu! Tıpta kullanılan alet-edevat yoktu, tuvalette S borusu ve asansör icad edilmemişti ve apartman da yoktu; elbette kimse kimsenin tepesinde de oturmuyordu! Burada sıralananlar bilimin teknolojiye kattıklarıdır, aydınlanma felsefesi, aklın kullanımı ve bunun sonucunda gerçekleşen sanayi devriminin sonuçlardır. Şairin dediği gibi “usta duvarı yapar ama duvar da ustayı”. Anlatılmaya çalışılan şudur: Teknolojiyi biz ürettik ama teknoloji de davranışlarımızı, yaşama biçimimizi, düşüncelerimizi, üretim araç ve alışkanlıklarımızı değiştirdi.

Kaynak: Cüceloğlu, Doğan. İyi Düşün Doğru Karar Ver. Üçüncü Baskı. İstanbul: Sistem Yayıncılık. 1993. s. 77.

Yukarıdaki Cüceloğlu’dan edinilen tabloda tarım toplumunun (geleneksel kültür) düşünce, değer ve inançlarıyla doğup büyüyen bir insan ile modern toplumun düşünde, davranış ve değerleriyle yaşayan insanlar değişik boyutlarda karşılaştırılmıştır. Birbirlerine son derece ters gelen kültüre sahip olduklarını görürüz. Örneğin “birey-devlet ilişkisi boyutunda tarım toplumu paradigmasını taşıyanlar, “insan devlet içindir” anlayışında iken, modernist düşünenler tersini düşünürler: “Devlet bireye hizmet etmek için insanlar tarafından kurulmuş bir örgüttür” anlayışındadırlar. Kadın-erkek yönünden baktığımızda gelenekçiler “erkek üstün yaratılmıştır” anlayışında iken, modern değerlerle yaşayanlar “kadın ve erkek sosyal ve yasal yönden eşittirler” görüşüne varmışlardır. Din-devlet ilişikileri yönü de öyledir. Tarım toplumunun geleneklerini sürdürenler (muhafazakarlar), din ve devleti birbirinden ayırmaz, hatta devleti dinin emrinde olması gerektiğini söylerlerken Sanayi Devrimi modernistleri din ve devletin birbirinden kesinlikle ayrılması gerektiği noktasındadırlar. Türkiye başta olmak üzere İslam dünyası bu tartışmaları yapmaktadır. Gerginliklerin sebebi hala tarım toplumunun değerlerini savunanlar ile bir an önce modernleşip çağdaş olmakta acele edenler arasındaki fikir çekişmesidir. Olması gereken şey bir uzlaşma değil, tarım toplumunun geleneğini sürdürenlerin modernleşmesidir. Zira, tarım toplumunun her türlü değerini savunup, modernleşmeyi reddedip, dahası modernistleri “atalarımızın zamanında öyleydi, böyleydi, o yüzden siz de, biz de öyle bir düzende yaşayacağız” diye dayatırken, aynı zamanda modernleşmenin bir sonucu olan demokrasiyi istemek bir çelişkidir.

Demokraside bireyin hak ve özgürlükleri önemliyken, bir kısım gelenekçi, başka insanların başta kılık kıyafet, oturma ve kalkmalarına karışma hakkını kendinde bulmak olmak üzere her duruma din ile ilişkilendirilmiş gelenekleri dayatmaları, demokrasi anlayışıyla nasıl ilişkilendirilebilir? Kaldı ki modernizm olsun, demokrasi olsun dine karşıt değillerdir. Artık insanlar birbirinin her halini bildikleri köylerde, dar bir kültür çevresinde  yaşamıyorlar. Neredeyse her şehir başka yer ve kültürlerden gelen insanların doluştuğu bir yerdir. Turizmin bu kadar geliştiği, ekonomik ve kültürel küreselleşmenin olabildiğince yükseldiği bir çağda köy değerlerine bağlılığı önermek ne kadar ikna edici ve işlevseldir? Bütün bunlar, kültürel bir geri kalmışlıktır. Modern teknolojiyi ithal ederek kullanmak toplumu hemen modernleştirmez çünkü kültür akşamdan sabaha değişmez. Bilimsel bir eğitim ve sabır gerekiyor. Oluyor, olacak, zamanla. Yeter ki bu dönüşüm sürecinde aydınımızı, yurttaşlarımızı ve ülkemizi tahrip etmeyelim.

Türkiye ve benzer ülkeler bu sorunları yaşarken 20. yüzyılın başında kuantum fiziğindeki gelişmeler, bilgisayarın icadı, kullanışlılığının artması, iletim hatlarıyla birbirine bağlanabilmeleri ve internet bilişim toplumunu başlatmış, aşağıdaki gelişme ve değişmeler olmaya başlamıştır. Üstteki sanayi toplumunun gelişmeleriyle karşılaştırılınca değişmelerin neler oluğu daha açıkça görünecektir. Üstelik bilişim toplumu henüz kendini tam olarak gösterememiştir.

Bilişim Toplumu ve Kültürü

On yıldan fazla zamandır ki bilişim (bilgi ve iletişim) teknolojisindeki gelişmeler daha fazla kitlelere yayılmış, üst sosyoekonomik düzeydekilerin bilişimi kullanma tekelini kırarak olabildiğince alt sosyoekonomik kesimlerin de kullanımına girmiştir. Özellikle genç kitlelerde bilgisayar, internet ve bunların kolay taşınabiliri olan diz üstü bilgisayar, tablet ve nihayet akıllı cep telefonları ciddi bir yaygınlık kazanmıştır. Gençlerde çılgınlık derecesinde internete bağlanabilen akıllı telefon talebi bulunmaktadır ve iyi bir durumdur.

Genç kitlelerin modern toplumun iletim araçları olan kitap, gazete ve dergilerden görece uzak durduğu ya da bunların internetteki eşdeğerleriyle hemhâl oldukları, iletişim (iletim değil) halinde oldukları görülüyor. Hem de büyülenmişçesine çılgın bir iletişim! Anne baba ve öğretmenlerin, çevresiyle iletişimi keserek uhrevî bir alandaymış gibi sanal ortama kapanan dijital dervişlere “çık o bilgisayardan artık”, “kapat artık şu cep telefonunu”, “insan içine çık, biraz da gez dolaş” gibi bazen azarlamaya dönüşen uyarılara kulak asmamaları yetişkinleri kaygıya düşürmüştü.

Bilişim kuşağı gençliği modern toplumun demokratik araçlarını da pek kullanmıyorlar. Örgütlenme ve siyasallaşma davranışları anne babalarının gençliğindeki davranışlara benzemiyor. Yetişkinler gençliğin bu hallerine bakarak gelecek adına kaygılarını dile getiriyordu.

Ciddi ve bilimsel eğitimciler çocukların bir sürünün parçası değil, kendi aklını kullanabilen, bireyleşmiş ve özgürlüklerini kullanabilen kişiler olarak yetiştirilmesini önermektedir. Neden, çünkü bilişim toplumunun insanı bilgi üretebilen insan olmak zorundadır. İnsanlar yetişirken akılları gelenekler, ayıp ve yasaklarla kalıplanmışsa özgür düşünememekte, özgür düşünemeyince yaratıcı olamamakta, yaratıcı olamayınca da yeni bilgi üretememektedirler. Bilişim toplumunun tarım toplumundaki gibi olabildiğince birbirine benzeyen, kopya insanlara değil, birbirinden farklı düşünebilen, başkalarının aklına gelmeyen çözümleri üretebilen insanlara ihtiyacı vardır. Geleceğin insanı özgür olması için özgür ortam ve koşullarda yetiştirilmelidir. Eski kafalı, ezberci öğretmenler bir yana bırakılırsa, eğitim sistemleri özgür ve bilgi üretebilen insanı yetiştirmeye odaklanmıştır. Bu özgür ve yaratıcılık odaklı eğitim olmasa bile çağ kendini dayatarak, yeni kuşakları dolaylı yönlerden buraya zorlamaktadır. Gençlerin internette kurcaladıkları ve en çok zaman geçirdikleri sayfalar, insanları yeni bir şeyler üretmeye zorlamaktadır.

Bilişim ürünü yeni kuşak, yeni taleplerini de dile getirmeye başlamıştır. Nitekim, gelenekler ve otoritelerden bağımsız, özgür düşünceli olarak yetişen gençliğe tarım toplumunun ideoloji ve geleneklerini uygulamak ya da köylü kurnazlığı içeren söylemlerle oyalamaya .çalışmak boşuna bir çabadır ve ters teper. Buna bir de devlet yöneticilerinin antidemokratik uygulamaları, muhalefetin uyarını dikkate almamanın ötesinde sürekli dalga geçilmesi, anayasal ve yasal haklarını kullanarak gösteri yapan herkesin sorunlarını çözmek yerine üzerine en sert şekliyle polisiye tedbirler uygulanması, güneydoğuda yıllardır yaşanan sorunların gerginliği, yolsuzluklar ve işsizlik gibi etkenler gelince Gezi direnişi başladı.

Gençlerin siyasetle, yurt ve dünya meseleleriyle ilgilenmediğine yönelik yetişkinlerin kaygıları, 31 Mayıs 2013’te İstanbul-Taksim’deki Gezi Parkı olayları üzerine gençliğin gösterdiği tavır dikkati çekti. Meğer gençlik modern toplumun araçlarını değil, bilişim toplumunun araçlarını kullanıyormuş! Genç kuşak, Facebook ve Twitter’de örgütlenme becerisi kazanıyor, dijital ortamlarda tartışmalar yapıyor, dijital örgütler kuruyor, kısa ve etkili cümlelerle, sözü dolaştırmadan net görüşler ortaya koyuyormuş.

Gençler, geleneksel toplumun dedikodu ve rivayetleri, modern toplumun hükümetlerince kısıtlanmış medyası yerine özgür bilişim medyasından malûmatlanıyorlarmış. Böylece geçmiş kuşakların sakat görüşleri ve hastalıklı ideolojik tezlerinden arınmış bir ortamda kendilerini üretiyorlarmış. Meğerse bilişim kuşağı yetişiyormuş.

Zamanın başbakan, Gezi Parkı olaylarını değerlendirdiği bir konuşmasında sanal medyadan söz ederken “twitter belası” demekten kendini alamadı. Oysa bazı konuşmalarında “elinde bilgisayar olan bir nesil” istediğini dile getirmişti. Bilişim toplumunda neredeyse her gencin elinde bir bilgisayar veya akıllı cep telefonu var ve herkes birden çok farklı kanallardan haber paylaşabiliyor; haber tekelini yıkıyorlar. Göstericiler mesajlaşma yoluyla polisin elindeki telsiz üstünlüğünü de ortadan kaldırmıştı.

Bilişim araçlarının yol açtığı yeni kültür, alışılageldik her şeyi, en azından içerik olarak, değiştiriyor, değiştirecek. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Nasıl ki, gelenekçi tarım toplumu sanayi devrimi sonrasında hükmünü kaybettiyse, bilişim toplumunda da önceki tarım ve sanayi toplumunun içeriği değişecek. Çalışma koşullarımız farklılaşacak, aile hayatımız, kadın-erkek rollerimiz, dindarlığı yorumlayışımız, çocuk yetiştirme anlayışımız… değişecek, değişiyor.

Her gelişmede olduğu gibi olumsuzluklar da olacak. Daha şimdiden dijital bölünme, siber terör, enformatik cehalet gibi kavramlar kullanmaya başlandı. Siber oligarşi yerini aldı ve artık yeni oligarkları tanıyoruz. Siber dezenformatörler (yalan-dolan haber yayanlar) çoktandır siber alemlerde. Siber korsanlar internette siber tanrı ya da sibercinlik yapmayı çoktandır sürdürüyor.

Siber uzayda başlayan tanışma ve arkadaşlıkların bir kısmı evlilikle sonuçlanıyor. Dedelerimizin “aslını astarını araştır, soyunu sopunu bil, anasına bak, kızını al” öğüdü pek duyulmuyor.

Sanayi devriminin meydan okumasına karşı ısrarla tarım toplumunun din anlayışında ısrar eden gelenekçi din anlayışı, bilişim toplumunun değerlerinin de farkında değil. Batı destekli de olsa “ılımlı”, emperyalizme sorun çıkarmayacak anlayışla iktidara gelmelerine rağmen (Arap baharı), başarılı olamadıkları ya da modernizme kaymak zorunda oldukları görülüyor. Bu haliyle gelenekçilik İslam ülkelerinde son direnişini gösteriyor denilebilir. Gelenekçiler, direnişleriyle son iki yüzyıldır çok sevdiklerine inandığım ülkelerine ve inançlarına verdikleri zararın henüz farkında olamamışlardır. Bilgisayar kullanmakla çağdaş olunmaz, yeni çağın olumlu değerlerini benimsemekle olunur.

Ortaçağın geleneklerini dinin emri olarak uygulamak yerine, dinî esaslarını değiştirmeden yeniden yorumlama zarureti kendini dayatıyor. Töreleri yaşatarak inanç sistemleri korunamaz. Değişen çağ ve paradigmaların din ve inanç sistemlerinin esaslarıyla zaten bir sorunu yoktur. Modernizmin laiklik çözümüne direnirken, bilişim toplumunun din anlayışından bihaber olan bu kitle çocuklarını bu gidişle dinsiz edeceklerinin farkında bile değil! Çoğu rivayetlere dayalı, tartışmalı töre ve gelenekleri ısrarla dinî uygulama sanan bu kitlenin çocuklarının dede taklitçiliğini aşmakta olduğu da bir gerçek. Geleneği dayatmadan, giyim gibi biçimsel tercihlerinin ötesinde insanlara daha geniş bir hareket alanı sağlamayı öneren farklı söylemli Devrimci Müslümanlık akımları daha şimdiden sempati topluyor.

Bilgi üretebilmesi için yaratıcılık eğitimi verdiğimiz dolayısıyla olabildiğince özgür yetiştirdiğimiz gençlerin sosyal, duygusal, dinsel, ahlâkî yönlerden ciddi sorunları olabileceğini düşünmek durumundayız. Gençlerimizin “öğrenim görmüş barbarlar” olmamaları için onlara aktaracağımız  değerlerimizden hangilerini elemeli, hangilerini aktarmalıyız? Merhamet, sadakat, dürüstlük, insan hakları (yani kul hakkı), başkalarına saygı, evrensel değerler, ulusal değerler… Din kurumunun bunların aktarılmasında payı olmayacak mı? Olmalı. Öte yandan din kurumu ve din kurumu adına hareket edenlerin kendilerini ciddi bir ahlâkî sorgulamadan geçirmeleri gerektiği gözlediğimiz müslüman davranışlarından anlaşılmaktadır. Din kurumunun telkinlerinde şekle takıldığı görünüyor. İbadet etmiş olmak için ibadet yerine, niçin ibadet ettiğini felsefi sorgulamaya tabi tutacak yeni dinî telkin ve yaklaşımlara ihtiyaç vardır. Bu ve benzeri gelişmeleri takip edip kendisini uyarlayamayan din kurumu, cami sayısını artırmak ve toplumsal gerginliklerin tarafı olmaktan öteye gidemeyecektir. Birleştirici bir unsur olması gereken dinimizin, gündelik politik konularda taraf olup eski gelenekleri değişmiş yeni bir toplumda uygulamaya kalkması hem dinimize hem de ülkemize zarar vermekten başka bir şey yapamaz.

Demiş olduk.

Savulun, bilişim kuşağı geliyor!

Yöneticiler Suçlu Olamazlar

– Silifke’nin Yoğurdu Da Yok –

Başlıktaki anlamlardan biri de, suçlu olanların yönetici olmamaları gerektiğidir. Bir yöneticinin işleyebileceği en hafif yasal suç, belki de görevi ihmal suçudur. Bu suç için de birkaç ay hapis cezası öngörülmüştür. Bu durumda, en hafif suçu da işlese, bir yöneticinin yeri, makamı değil, hapishane olmalı, aksi halde, yasalar uygulanmayacaksa hiç yapılmamalıdır. Bizim yöneticilerimiz hapiste olmadıklarına göre, suçlu değillerdir veya suç işlemiş bile olsalar cezalarını çekmişlerdir. Ayrıca ülkemizde yöneticiler hiç suç işlemezler, suçlu da olmazlar.

Çağdaş ülkelerin yöneticileri suçlu olamazlar, olurlarsa yöneticilik yapmalarına izin verilmez, önce görevden alınırlar. Dahası, görevden alınmalarını beklemez, kendileri ayrılırlar. Hatta özellikle bazı Japon yöneticiler, bu işi, yaşamdan ayrılmaya kadar götürürler. Çağdaş ülkelerde yöneticilerin yapamayıp yüzlerine-gözlerine bulaştırdıkları işleri yapmalarına izin verilmez, onlar da yapmazlar, yapamazlar.

İş Gülmeceye Döküldü

Gülmece, çığlığına kulak tıkananların farklı bir haykırma yöntemidir. “Türkçe söyledik anlaşılmadı, bir de İngilizce söyleyelim dedik” diyen Levent Kırca gibi, biz de yıllardır bilimsel anlatımla söylediklerimizi, daha iyi anlaşılabilir umuduyla gülmeceye mi dönüştürsek acaba?

Hemen her işimizde olduğu gibi,  yönetsel işlerde de yapmamız gerekenlerin tersini yaparız. Ne de olsa Nasreddin Hoca’nın onu anlamayan torunlarıyız. Taşıtları yaya yoluna park ederiz, yayalarımız taşıt yolunda yürür. Ömründe hiç baba olmamış birini “baba” diye kırk yıl sırtımızda taşırız, yüz kırk yıl anamız ağlar. Bir kurumun üst düzey yöneticileriyle yaptığımız, “nasıl karar veriyoruz” konulu bir toplantıda, uygun kararlar veremediğimiz, doğruyu bulamadığımız sonucuna ulaşmıştık. Benden, doğrunun nasıl bulunacağına ilişkin kısa bir formül istediklerinde şöyle demiştim” doğruyu bulmak istiyorsanız düşündüğünüzün tersini yapın, yeter”. Orada yarı şaka söylenmiş bu sözü, ne yazık ki ülkemizdeki yöneticilerin çoğuna bugün, çok ciddi olarak rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu sözün doğruluğu için, ülkenin durumuna bakmak yeter.

Silifke’yi Sel Aldı

Eskiden Çarşamba’yı sel alırmış, sonra Ergene Ovası’nı, Ankara’yı, Devrek’i… almış. Şimdi de Niğde’yi, Ilıca’yı, Silifke’yi alıyor, hem de aynı nedenlerle. Ayıp ediyor bu sel, bu gidişle daha pek çok yeri alacak. Ama ne yaparsa yapsın, bazı yöneticilerimizde sorumluluk duygusu uyandırmaya, onları düşündürmeye gücü yetmeyecek. Bizimkiler “yetkili”, ama görevli ve sorumlu değil mi acaba! O yetki onlara, görevlerini yapmaları, yapmadıklarında sorumlu tutulmaları için değil, kişisel çıkar sağlamaları için mi veriliyor acaba!

Aslında onların gerçekten suçu yok. Tıp eğitimi almamış insanları doktor yapar, sonra da hastaları iyileştirmiyor diye onları suçlayabilir misiniz? Çoğu ciddi bir yöneticilik eğitimi almamış insanları yönetici yaparsanız, sonra bu işi beceremiyorlar diye suçlamaya hakkınız olur mu?  Ya onların, bilmedikleri, insanları sürekli olarak zarara uğrattıkları işleri yapmayı ısrarla sürdürmeye hakları olur mu? Peki, onların amirlerinin bütün bu saçmalıklara, hiçbir sorumluluk duymadan, göz yummalarına, bunları görmemelerine, görememelerine ne demeli? Yönetimde bir olumsuzluğun sürgit olması için bir kişinin gücü yetmez, en az iki kişiye gerek vardır: Görevini yapmayan memur, buna göz yuman veya bunu görmeyen amir. Kötülükler, bu iki kötünün birlikteliğiyle oluşur.

Silifke’de, hiç olmazsa iki yöneticiden biri görevlerini ve nasıl yapacağını bilip yapsaydı, acaba orayı sel alır mıydı? Silifke’nin işini bilen ve yapan bir baraj yöneticisi veya kaymakamı olsaydı, orayı sel alır mıydı? Silifke’de olan, basında ve televizyonda yer alan, bir yetkilinin çıkıp tersini söylemediği, aksine bir yetkilinin iki gün sonra televizyonda da anlattığı şudur: Yağmurla ve karın erimesiyle gelen sel barajı dolduruncaya kadar beklenmiş, sonra barajın altı kapağının hepsi birden açılınca Silifke su altında kalmış, can ve mal kaybı olmuştur. Halk, selden birkaç gün sonra bile hala ev ve sokaklarındaki çamuru temizlemeye çalışmaktadır.

Matematik Neye Yarar

Gelin bir hesap yapalım. Silifke’nin içinden, kocaman, uzun köprülerle süslenmiş, yatağı çok geniş bir ırmak akar. Bu ırmağın taşırmadan taşıyabileceği bir su miktarı vardır ve bu hesaplanabilir. Diyelim bu miktar saniyede yüz metreküp olsun. Bu bir saatte 36.000 metreküp eder. Selden birkaç gün sonra bir televizyonda konuşan bir su işleri yetkilisinin (!) söylediğine göre, Silifke’deki baraj 60 milyon metreküp su almaktadır, barajda taşkından önce 30 milyon metreküp su vardır, gelen sel 200 milyon metreküptür. Bu bilgilerin de doğru olduğunu kabul edip hesabımızı sürdürelim.

İkiyüz milyon metreküp suyun 30 milyon metreküpü barajda tutulabilir miydi? Evet., barajda bu kapasite vardır. Peki, geriye kalan 170 milyon metreküp su, ırmaktan taşmaması için saatte 360 bin metreküp olarak akıtılsaydı, kaç saatte akabilirdi?  Yüz yetmiş milyonu 360 bine bölersek yaklaşık 48 saat çıkar. Bu durumda eğer baraj kapakları saatte 360 bin ton su akıtacak, yani nehir yatağından taşmayacak şekilde, selden 48 saat önce açılmış olsaydı, rakamlar doğru olmak koşuluyla, Silifke’yi sel alması şöyle dursun, ırmaktan dışarı bir litre su bile taşmayabilecekti.

Silifke’deki barajın yöneticisi belki mühendistir. Kaymakam da yüksek öğrenim görmüştür. Ama bu basit hesabı yapabilmek için ilköğretim okulunu bile bitirmek gerekli değildir. Elbette Silifke’deki ırmağın en dar ve en az alçak olan yerinden bir saatte geçebilecek su miktarı kolaylıkla bulunup yukarıdaki hesap daha net yapılabilir. Bu da hesapladığımız 48 saatlik süreyi biraz çoğaltıp azaltabilir, o kadar.

Şimdi bir de bu hesabın uygulanabilirliğine bakalım. Sevgili yöneticilerimiz bunu yapabilirler miydi? Düşünebilmek koşuluyla evet. Düşünülseydi şu sonuçlara ulaşılabilirdi: Çıplak dağlara yağış sel getirir. Meteoroloji, birkaç gün öncesinden, bölgenin-ülkenin bol yağmur alacağı uyarısında bulunuyor, tahminleri hemen her zaman tutuyor. Dahası var, aynı meteoroloji, hava sıcaklığının birkaç günde on derece kadar artacağını, karların hızla eriyeceğini, sellere karşı dikkatli olunup önlem alınması gerektiğini de söylüyor.  Öyleyse, düşüncesizlik nedeniyle daha önceleri de birçok kez sel baskını yaşamış olan Silifke’ye birkaç güne kadar, barajın durduramayacağı miktarda bir sel gelebilecektir. Bir şeyler yapabilmek için önümüzde birkaç gün vardır. Bu durumda yapılması gereken, hemen gerekli önlemleri almaktır.

Yöneticilere İşitme Testi

Önlem de neymiş. Biz, su getirmeye gönderdiği çocuğa toprak testiyi verip, sonra da nasıl olsa testiyi kıracak diye peşin peşin bir tokat atan Nasrettin Hoca’mızı hiç anlayamadık ki önlem almayı bilelim. Her şey olup biter, yanan yanar yıkılan yıkılır, sele giden gider, biz ondan sonra yarı uyanırız. O da olay unutuluncaya kadar sürer. Önce dövünür, sonra kadere küser, sonra suçu ateşe, suya, dereye yükler, daha sonra da her şeyi unuturuz. Bir başbakanımız binmeye kalkıştığında birkaç kez arızalanan helikopteri suçlu ilan eden, hatta katil diye isimlendiren bizim diplomalı basınımız. Kendi suçlarımızın farkına varmayıp, kullanmayı bilmediğimiz araçları suçlayan biziz. Silifke’deki selden birkaç gün sonra televizyona çıkan bir yetkili  (!), “benim barajım suçlu değil” diyordu. Baraj onun olduğuna göre, baraj suçlu olursa kendisinin de biraz suçlu olacağını mı düşünüyordu acaba? Televizyonumun karşısında ben de ona bağırdım, ama duymadı.: “Zaten biz barajı değil, sizi suçluyoruz!”  Televizyonumun karşısından değil de onun bir metre yakınından seslensem duyar mıydı?  Sanmıyorum. Bir metre yakınından seslendiğim birçok yetkili,  “tamam ama” deyip yine kendi yanlışlarını uygulamıştı.

Düşünen bir baraj yöneticisi, o yoksa düşünen bir kaymakamı olsaydı Silifke’nin,  bu basit hesabı yapıp bu sonucu önceden görebilir miydi? Evet. O zaman meteorolojinin günler öncesi yaptığı uyarılarla “uyanıp”, hiç olmazsa 48 saat önce ırmağa saatte 360 bin metreküp su salabilirler, taşkını, baskını, ölümü, felaketi, on binlerce milyonlarca insanın mutsuzluğunu önleyebilirlerdi. En azından yıkım bu kadar büyük olmazdı.

Silifke’nin Yoğurdu Da Yok

Bu işleri yapmadıklarına göre sanırım Silifke’nin su müdürü de, kaymakamı da yok. Zaten zavallı ülkemin pek çok kurumunda yönetici yok. Var ama yok. Pek çok ilin valisi yok. İnanmıyorsanız alın o valiyi ve imza yetkisini yardımcısına verin, bakın onun yokluğunu makam şoföründen ve belki de okey arkadaşlarından başkası farkedecek mi?

Silifke’de bir lokantada “önce şu meşhur yoğurdunuzdan getir lütfen” dediğim garson, “bizde yoğurt olmaz abi” deyip şaşırtmıştı beni gençliğimde. Sonra bu ülkede,  olduğu söylenen birçok şeyin aslında olmadığını öğrendim. Galiba en çok sıkıntısını çektiğimiz şey de adam yokluğuydu.  Sokaklarda, otomobillerde, evlerde, bürolarda, şık, lüks elbiseler vardı ama içinde adam yoktu. Şarkısında yoğurt olup çarşısında olmayan Silifkem. Kadro gerçeğinde su müdürü, kaymakamı olup, yaşam gerçeğinde bulunmayan Silifkem, ülkem.

Peki, bu, yargı önünde en azından “zanlı” olması gereken, benim matematiğimde suçlu olan yöneticiler nerede? Cinayet suçlamasıyla hapiste olmasalar bile,  görevi ihmal suçlamasıyla neden görevden alınmış değiller? Neden hala görev başında, başımıza getirecekleri yeni felaketlere göz yumma makamlarındalar? Peki onların amirleri nerede? Amirlerin memurlarından sorumlu olduğunu onlar bilmiyorsa danışmanları da mı anımsatmıyor? Yoksa onlar da danışmaya muhtaç veya sözleri dinlenmeyen zavallılar mı?

“Ne zaman adam oluruz” sorusunu sorup her gün başka bir yanıt yazan bir gazetecimiz vardı. Ona bir yanıt da benden: Yöneticilerimiz hesap verdiğinde. Ama biri ikisi değil, hepsi. Halk bilinçlenip yöneticilerine hesap sorduğunda ve onları hesap verir hale getirebildiğinde, demokrasi oyununu oynamayı da öğreniriz, adam olmayı da.

Eski bilgilere göre oluşturulmuş, yanlışlığı çoktan kanıtlandığı halde bunu bilmeyenlerce hala kullanılan atasözlerimizden biri de “kaza geliyorum demez” sözüdür. Günümüzün bilgileri bunun tersini söylüyor. Görünmez kaza çoktur, çünkü kaza kendini göremez, görülmez kaza ise yoktur. Ama kaza dediği şeyi göremeyen insan da çoktur. Hiçbir “kaza” yoktur ki -buna sel de dahil-, çok önceden “geliyorum!”diye bağırmamış olsun. Kaza geliyorum der, sistem düşüncesi onu görmemize yardım eder.

Geçmişteki ve bugünkü gibi, felaketlere yol açan düşüncelere sahip yöneticilerimiz oldukça, daha çok felakete hazır olun Silifke’liler, Ilıca’lılar, Ağrı’lılar ….

11.3.2004

Not : Bu yazıdan sonra, Silifke’yi tekrar sel aldı.