Ahlaksızsınız

“Ahlak, toplumları sağlam ve kaliteli yaptığı gibi ahlaksızlık da çürütür, çökertir. Öyleyse ahlaklı olmalıyız!” Buna benzer cümleleri her kafadan duyabiliriz. Herkesin ahlaklı olmasını bekleyenlerin söz konusu kendi davranışları olunca sırıtan ahlaksızlığına şapka çıkarmak yerine düşünmek gerekiyor. Zira, bu ahlakçıların ahlaktan ne anladığını sorup soruşturduğunuzda çoğu kimsenin görgü kurallarını benimsemeyi ve geleneklere uymayı ahlak diye bildiğini görüyorsunuz. Bazıları da dindeki abdest bozan şeylerden kaçınmayı ahlaklı olmak sanıyor. Ahlak derken etik yani ahlak felsefesinin konularını kastediyoruz.

Bazen bir meseleyi tersinden anlatmak daha etkili olabiliyor. Ahlakı anlatamadıysak, ahlaksızlığı anlatalım, onlar tersini yapsın. Mesela:

12 Eylül öncesinden söz ediyordu: “Sağcıların mahallesine giderken bıyıklarımı yan tarafa sıvazlayıp, solcuların mahallesine giderken aşağı doğru, ağzımın içine doldurmaktan bıktım ama asıl bıyıklarım bıktı, dökülmeye başladı”, dedi. 28 Şubat’tan sonra: “İki evlilik yüzüğüm oldu: Biri altın biri gümüş. Erbakan zamanında gümüş olanı takıyordum, sonra altın olanını. Eşim de saçını örtmek zorunda kalmıştı, sonra açtı şimdi yeniden kapattık”, dedi. Daha yeni söyledi, “cemaat gizli hükümetti, yanaştık yanına ki, çoluk çocuğumuzu iş sahibi edek… Maklube yiyemedik ama “cemaatin adamıyık” diye gösteriş yaptık, adımız çıktı. Maklube yeyip okyanus ötesine evliya muamelesi yapanlar şimdi günde beş vakit, yerli yersiz küfür söylüyor. En cemaatçiler en akpak oldu. Kim kimdir anlayamadık” dedi.


Amirlere diyorum ki, memurların sadece işlerini iyi yapıp yapmadıklarıyla ilgilenin, siyasi, kültürel özellikleriyle değil. Köpekleştirmeyin eşref-i mahlûkatı! Her sahip değiştirdikçe yeni efendiye yalanmak zorunda bırakmayın! İş köpeklerin yapacağı iş ise, köpek çalıştırın, insan çalıştırıyorsanız, insanın en az sizinki kadar onurunun olduğunu bilin ve çiğnemeyin!

Şerefi için yaşaması gerekirken köpekleşene bir şey demiyorum zaten.

Köpekleştiriyorsan AHLAKSIZSIN.

***

Önce insanız, diğerleri insandaşımızdır. Farklı ortam ve yaşam koşulları farklı siyasi görüşler edinmeye yol açmış, manzaraya farklı yerlerden bakınca diğerlerinden farklı şeyler görmüşsün. Onlar da öyle. Birlikte çalıştığın kişi senden farklı siyasi görüş taşıyor diye onu dışlıyorsan; AHLAKSIZSIN.

***

Farklı coğrafyalarda yaşamamız farklı kültürler geliştirmemize vesile olmuş, kavimleşmişiz. Kavim kardaşını daha yakın bulabilir ve sevebilirsin. Ama diğer kavimden olanları öteleyip dışlıyorsan, doğuştan getirdiği haklarını ellerinden alıyorsan, aşağılıyorsan, aynı ulusun farklı renkli üyeleri olmamıza rağmen ayrı kavim hesapları içinde ve ayrımcılık yapıyorsan AHLAKSIZSIN

***

Önce insanız, insanlaşmalıyız. İnsanlaşma iki ayak üzerinde yürümekle elde edilmez. Erdem ve değerlerimizle insan oluruz. Ahlak da onlardan biridir; etik manasında kullanıyoruz. Erdem ve değerlerimiz ne kadar evrensele yakınsa o kadar kaliteli insanızdır. Sonra din sahibi de oluruz, Müslüman da, başka inanç biçimlerinden de. Müslüman isek dini farklı biçimlerde anlayarak, yorumlayabiliriz; farklı mezheplere mensup oluruz. Bizim mezhep bize göre doğruysa, ötekilerin mezhepleri de onlara göre doğrudur. Bize ve bizimkine saygı duyulmasını istiyorsak, onunkine saygı duyacağız. Onu bizim kadar saygıdeğer olarak göreceğiz. Eğer onu kınıyor, yargılıyor, haddiniz olmadan dindışı gibi görüp düşman sayıyor, aşağılıyor, haklarını seninki kadar meşru ve eşit biçimde kullandırmıyorsan AHLAKSIZSIN…

***

Önce insan olacağız. Saygıdeğer olacağız ki saygı bekleyelim. Saygı karşılıklıdır. Karşıdakine saygı duymadan ondan saygı bekleyemezsin; itaat alabilirsin o da saygı değildir!  Karşındakine saygı duymak için karşındakinin insan olması yeterlidir. Hırsızı, arsızı, haramzadeyi, namussuzu, zalimi, güçsüzü ezeni, haini sevmek, saymak zorunda değiliz. Hatta saymamalıyız. Ama birilerine sırf zengindir, yüksek makamdadır, devlette görevlidir, sakalı sarığı vardır, erkektir, arabası fiyakalıdır, eli silahlıdır diye saygı gösteriyorsan; AHLAKSIZSIN

***

Şunun bunun baskısına boyun eğiyor ve onların istediği şekilde davranıyorsanız yani özgür değilseniz, özgürlüğünüzü elde edip kullanmıyorsanız, Ahlakı, el alemin gözüne batmamak, davranışlarının hesabını vermek kaygısı taşımamak için “el alem ne der” diye düşünerek, kalabalıkların oluşturduğu normlara uymak olarak biliyorsan AHLAKSIZSIN…

***

Görgüyü, örfü ve nezaketi bileceğiz ama bunlar ile ahlakı birbirine karıştırmayacağız. Ahlakı “ha, dinimizde ana babaya öf demek bile günahtır” diye öf dememek sanıyorsan görgü veya töre ile ahlakı birbirinden ayıramıyorsun demektir. Görgüyü tek başına ahlak sanıyorsan AHLAKSIZSIN…

***

Kendi çıkarların için, doğru olmadığını bilerek, hatta doğruluğundan emin olmadığın bilgileri insanlara güvenilir bilgi diye verip kandırıyor, böylece onların yanlış kararlar vermesine sebep oluyorsan, o aptal olabilir ama sen de AHLAKSIZSIN

***

Mesleğini titizlikle yapmıyor, hizmet sunduğun kişiler arasında ayrımcılık yapıyor, adil davranmıyorsan AHLAKSIZSIN.

***

İnsanlara umutsuzluk telkin ediyor, yaşama sevincini ellerinden alıyor, küçük mutluluklarını gırtlaklarına tıkıyorsan AHLAKSIZSIN

***

İnsan olarak başka insanlar üzerinde kişisel egemenlik kuruyor (baba, koca, müdür, başkan, politikacı…) iş hiyerarşisi ile insanlığı birbirine karıştırıyor, müdürlüğünün sadece iş yerinde geçerli olduğunu unutup komşularına müdürlüğünü hatırlatıyor, kendini üstün görüyorsan AHLAKSIZSIN.

***

Sözünde durmuyor, ikrarını çiğniyor, ahde vefa etmiyor, sadakatsizlik ediyor, bunu riyakârlık, ikiyüzlülük, münafıklık ve mürtecilikle saklıyorsan AHLAKSIZSIN.

***

Bütün kötülükler cehaletten doğar. Kendinin ve etrafındakilerin cehaletini giderici çalışmalar yapmıyor, bilim, sanat ve felsefeyle ilgilenip kendini sürekli geliştirmiyorsan AHLAKSIZSIN.

***

Sen sebep olmasan bile, toplumdaki aksaklıklara, haksızlıklara, zulümlere göz yumuyor, görmezden geliyorsan AHLAKSIZSIN.

***

Doğru olanı menfaatlerinden yüksek tutmuyor, çıkarların uğruna doğrunun hatta gerçeğin karşısında yer alıyorsan AHLAKSIZSIN.

***

Başka insanlara kötülük yapıyor ve mutsuz ediyorsan; AHLAKSIZSIN

***

Ahlaksızlığının farkında olup bunu din gösterileriyle maskelemeye çalışıyorsan; adi bir AHLAKSIZSIN

 

Yaradan’a Varış: Bütünsel Bir Ahlak Öğretisi

T.C. Okan Üniversitesi Kurucu Rektörü

Prof. Dr. Sadık Kırbaş’a Armağan

YARADAN’A VARIŞ [*]

GÜNÜMÜZ EVREN OLUŞUM BİLGİSİ İLE UYUMLU, BÜTÜNSEL BİR AHLAK ÖĞRETİSİ: NASIL?

T.C. Okan Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Sadık Kırbaş için, bir armağan kitabı düşünülmüş olması çok yönlü, çok hoş… Bir defa bu asgari bir vefa gereği… Sadık Hoca; Sevgili Bekir Okan, O’nun öncülüğünde T.C. Okan Üniversitesi Mütevelli Heyeti, bu arada Rektör Yardımcısı Prof. Cevdet Öğüt, kader arkadaşlarıyla beraber, müthiş bir serüvene çıkıyorlar ve büyük bir inanç ve ehliyetle haritalandırılmış amacı, Üniversite’nin kurulması ve boy atmasıyla beraber, kökleştiriyorlar…Akademik baş aktör Sevgili Sadık Kırbaş…

Hemen her başarının; salak saçma iktidar kavgalarında unutturulmak istendiği, başarının alkışlanmak bir yana, halının altına süpürülüp, kitipiyozlukların ön plana çekilmek istenmesinin vakka-i adiyeden sayılagittiği bir ortamda, T.C. Okan Ünivesitesi’nin, Sadık Hoca’ya yönelik olarak, kadirşinaslığı kurumsallaştırma yönünde adım atması, gerçekten  çok övünç verici…

O’na armağan edilecek kitaba, iki temel kitabımın bir özetini sunmaktan kıvanç duyuyorum. i) Un Système de Croyance Cosmique (Editions Quorum, Brüksel, 1997), ii) The Framework Behind the End Results of the General Theory of Relativity(Nova Publishers, New York, 2010).

Aslında aşağıdaki yazımın ilk bir taslağı, söz konusu kitaplarımdam önce, 1990’ların ortalarında kaleme alınmıştı.

Düşüncemi, derli toplu, yeni olarak teknik bulgularımla yoğrulmuş bir çizgide, Scientific Research and Essays Dergisi’ne sunduğum bir makalede özeteledim (“A Cosmically Whole Ethical System: How To Attain A Sustainable Energy Consumption And Development, And A Most Stable World Peace?”). Makale, bu baharda gün ışığına kavuşuyor…

Buradaki yazımı, Sadık Hoca’nın anısını abideleştirmek üzere hazırlanan kitaba, neden, çam sakızı çoban armağanı olarak sunmayı diledim, bu davranışımın minik bir öyküsü var… Önce onu bir anlatayım, dilerim…

Okul’da verdiğim, özellikle teknik konferanslara, Sadık Hoca, bir defa başını kaşıyacak vakti olmadığı için kolaydan katılamazdı… O, malum, hukukçu… Ee, konuşma konularım teknik olunca, katılımını özendirmek, ayrıca, pek mümkün olmazdı…

Dört yıl bounca, Salı Günleri, derslerimden sonra, O’nunla bir çay kadar süren ama, her biri benim için unutulmaz değerde olan sohbetlerimiz için, Özel Kalem’e çıkar, hem başta Sevgili Mesut Razbonyalı, Sevgili Enar Tunç, Sevgili Ekrem Baltacı  olmak üzere, Sevgili Işıl Okan, Sevgili Mehmet Kabasakal, Sevgili Hülya Arslan ve Özel Kalem Müdiresi Sevgili Sermin Gürkan, artık katta o saatte hangi dostlar varsa, onlarla, bir tutam kadar ama sımsıcacık söyleşir, hem de Özel Kalem’de, görüşme için bekleyen konuklarla yarenlik ederdim… Bir seferinde ak pak, güler yüzlü, genç hukukçu, Dekan Yardımcısı Sevinç Aydar’la karşılaştım. O’nu tanımıyordum… Hani neredeyse, el sıkışmamızla beraber, Değerli Sevinç:

–  Hocam bize ne zaman bir konferans lütfedeceksiniz?, deyiverdi…

Sevinç Aydar, pek muhtemelen, teknik bir hoca olduğumu bildiği halde, beni fakültelerinde, bir konferans vermeye davet ederken; hukukçu bir ailenin çocuğu olarak büymüş olmam bir tarafa, hukukun tam bir matematik bilim olduğuna inanan birisi olarak, bu davete ayak üstü olsun, behemehal bir biçim kazandırmaya kapılmaktan, kendimi alamazdım.

– Tamam, dedim… Zevkle… Konu sizleri ilgilendireceğini sandığım bir kitabımın özeti olsun: Kâinatımızın Davranışı, Madde Mimarisi ve Değerler Dünyamız: İyi, Kötü, Adalet, Erdem, İnsan Hakları ve Evrensel Hukuk…

Değerli Sevinç, çok memnun oldu…

– Ama bir koşulum var, dedim, Sadık Hoca’yı konferansıma, getireceksiniz…

Gülüştük…

Konferans, 13 Nisan 2010’da gerçekleşti… Baş konuk, sağ olsun heyecan duyarak geldi, Sadık Hoca idi… Konuşmadan, Dekan Değerli Mustafa Koçak’tan başlayarak sanırım, hemen herkes memnun kaldı… Sevgili Öğrencilerimiz, bir defa çok hareketliydiler… Dikkatle dinlediler, derinlemesine sorular yönelttiler… Mutlu oldular… Öyle olunca doğrusu, ben de mutlu oldum…

Bir buçuk saatte, kainatın yaradılışına dair bilgilerimiz uzantısında, bir de insanlık tarihi, daha doğrusu dünya mücadeleler tarihi, bunun da uzantısında hukukun, kainat denklemleriyle bağdaşıklaştırabilecek olduğunu ileriye sürdüğüm felsefesini ortaya koymak… Bunu yapabildim mi? Sanırım evet!.. Nasıl mı?.. Sorunun cevabını, buradaki yazıda bulabileceğniz ümidediyorum…

Sevgili Öğrencilerimiz için işaret ettiğim şekliyle, dikkatinize getirdiğim çerçevede, inaniyorum ki, burada yonttuğum ölçütle, tüm, kutsal olarak tasnif edilen önermeler, ele alınıp, değerlendirilebilir… İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin tüm yaptırımları da… Aslında tüm hukuksal önermeler ele alınabilir… Hangileri gerçekten “kusursuz” sayılabilir, hangileri o sebeple bu sebeple seyreltilmiş ya da aykırı olarak tasnif edilmek durumudadır, bu konularda, yüksek lisans tezleri, doktora tezleri, köklü akademik çalışmalar, yapılabilir inancındayım…

Ekte takdim ettiğim yazının, bu çerçevede öğrencilerimizi, genç araştırmacıları mıknatoslayabileceğini ümidediyorum…

Tezleri Sadık Hoca ile beraberce yaptırtabilirsek, bu, benim için, O’nun bana bahşettiği taçlanmışlıkların, doruğunda, eşsiz güzellikte yepyeni akademik bir tat yaşama, şansı bahşeder…

Bu çerçevede O’na bu yazıyı, yalnızca abide geçmişinin anısına değil, bundan sonrasında, ortaya koyacağından emin olduğum yapıtlarının esintisine minik olsun bir omuz vermek uzere armağan etmeyi, gönlümden geçiriyorum…

O’na, Ailesi ve Sevgili Torunları’yla birlikte, nice sağlıklı, mutlu yıllar diliyorum…

A Cosmic Wholeness, World Environment and Peace

ABSTRACT

Here we would like to present a new, sophisticated, concise, “thoroughly scientific ethic system”. We would like to call it, a“Cosmic Wholeness”, which can be taken, amongst other things,  as a basis for a “healthy environment” and a “most stable World Peace”.

Here are the “basic principles” of our ideology, which consists of three phases:

i– The first phase embodies the “comprehension of billions of years of evolution”, through which, matter was organized out of, an otherwise “eternally deteriorating chaos”, gradually, into galactic, stellar, planetary, geological and biological“supreme order”, that is, in this corner of the universe, “ourselves”. This is, as if, a magnificent “unconscious consciousness”, which is the “universal know-how” (i.e. for instance, the intrinsic ability of two hydrogen atoms tomanufacture a hydrogen molecule), gets transformed step by step, unto a “conscious consciousness”, which is, at an ultimate level, fascinatingly “us”. We thus anticipate, we are presently a “conclusive goal” of the (originally unconscious)cosmic inclination and entity. It is true that this created us; but it’s also true that this lives in “us”, and it is “us”. (No divine attributes are made here; yet we see no obstacles why there shouldn’t be any; at will, you may like to call this “cosmic inclination and entity”, “a divine being”; however according to our reasoning, you are not at all, forced to assume it). This whole process defines an “obvious cosmological tendency” all the way from the “Big Bang” and presumably an “unaware consciousness”, towards a “Conscious Intelligence” (on Earth and perhaps elsewhere), which constantly organizes theuniverse, out of (an otherwise eternally desperate) “chaos”, into the (current universal“order”. Thence, the first phase of our Cosmic Wholeness approach, requires the “understanding of the entire universal evolution from the Big Bang up to the present”; and this, as we show here, strikingly defines, “a fundamental construction of the value system of our being and behavior on Earth”.

ii– In effect, the second phase of our approach specifically consists of the grasp of “human history on Earth”. This process of millions of years of evolution, seems to gorgeously; through all the pain, suffering, torture and bloodshed, distill (despite so many backward steps), the actual human rights, with all the related institutions, which is nothing else, but theproduction of “social order” out of “anthropological chaos”. It is extremely encouraging that, this whole struggle fits so well with the previous tendency of the “cosmic creation of universal order out of, an otherwise, eternally desperate chaos”. It is as though, that “cosmic unaware consciousness” ascends enduringly; through the galactic, planetary and biological processes, as well as the human history, towards an “ultimate and purest awareness”, which had  created us and “became us”, impressively, as the “creators of the human rights”.

iii- The third phase of our “Cosmic Wholeness approach”, involves a derivation of “ethics” based on the perception of theendlessly successive struggles we sketched, i.e. the “cosmic trends” giving rise to our cradle in the universe, and ourselves in this cradle, followed by the prevailing “driving force of human history”, which ultimately yields today’s human rights. Whatever behavior in that “direction”, should thus be classified as “good”. Any reverse behavior, thus transforming the“Ultimate Cosmic Order” into “Chaos”, should be classified as “bad”. “Our mission on Earth should thence be to“comprehend” and “support” the “Cosmic Trends” that has given birth to “Mother Nature” and “us”, and carry them onward.This effort, amongst other things, includes, “sustaining and improving a healthy environment”, “intitutionalizing love and human rights” and “establishing the reign of a permanent World Peace”, on Earth, together of course, with all the necessary implications.

The cosmic trends that gave birth to us, need us to get bettered! And this (without any theological evocation), is “divine”.

ÇAĞDAŞ BİLİMLE UYUMLU BÜTÜNSEL BİR DEĞERLER  SİSTEMİ:

ÇEVRE VE BARIŞ

Çeşitli tezahürler karşısında hemen herkes öyle yahut böyle bir “tepki” verir. Tepkiler en önce “bireyseldir”. “Birbirine benzer tepkiler”, eğer örgütlenebilirse, “toplumsal bir tepki” oluşturur.

Toplumsal tepki eğer bir “ideolojiyle” yoğrulabilirse, kurumsallaşabilir.

İdeoloji (fikriyat), ne kadar “bütünsel” ise, o kadar “kalıcı” olabiliyor.

Farkındasınızdır; bir ideolojinin “bütünsel” olabilmesi için “evrensel” denebilecek bir “akılcılıkta” olması gerekmiyor.

Bunun çok örneği var. Ateşe yahut puta tapanların, ya da bunların nice benzerlerinin, muhakkak bir fikriyatları vardı. Kendi bilgileri ve yeteneklerine göre (bizim için tutarlılık ve doyurucu bir anlamdan yoksun olsa da), belki “sakat” ama bir “bakış açıları” vardı; inaçlarının ise, yarım yamalak, eğri büğrü eklemleriyle olsun, ama muhakkak bir “bütünselliği” de vardı.

“Bütünsellik” sözcüğünü burada, sorulabilecek her bir soruya, bize göre, ister “akılcı” ister “saçma”, nasıl olursa olsun, bir“cevap bulma yahut uydurma karakterini” betimlemek üzere kullandığıma, dikkat ediyorsunuzdur.

Bütünsellik”, galiba bu amaçla seçilebilecek en iyi bir sözcük değil. İsterseniz “bütüncülük” de diyebiliriz.

Bir Ideoloji Akılcı ve Bütünsel Olduğu Ölçüde Kalıcı Olabiliyor!..

Düşünceyi belirginleştirmek üzere belirteyim; örneğin hemen bütün dinler; “anlatım motifleri”, “sembolleri”, nihayet “inanç sistemleri” itibariyle “bütüncüdürler”. Dinler, çünkü bir defa herşeye, ama doğru ama yanlış, üstelik bir “süreklilik” ve“sonsuzluk” içinde “belli bir anlam” biçmektedirler.

“Bütüncülük” ayrıca pek tabii, dediğim gibi, “uyduruk” da olabilir, olmaya da bilir.

Bir “ideoloji” hiç “aklıcı” olmadan (kendince) “bütüncü” olabileceği gibi, “bütüncü” olmadan “akılcı” da olabiliyor.

Bu yazıda dinleri çok deşmeyeyim ama; bence işte örneğin “ateşperestlik”, (bize göre) hiç “akılcı” olmasa da, kendi bakış açısıyla, zıplamalı, yamrı yumru, yamuk yumuk, her neyse, “ilkel” ama “bütüncü” bir inanç sistemini işaret ediyor. Bu sistemde çünkü herşey,“ateşe” raptediliyor!

Bakın öte yandan, “Marksizm” bence (hiç kuşkusuz eleştiriye açık tutulacak olarak), gayet “akılcı” ama, mesela önceki dinsel inanç sistemleri itibariyle “bütüncü” olmayan bir ideolojidir. Marksizm çünkü tabiatıyla, herşeye bir “süreklilik” ve “sonsuzluk”içinde (kendinden önceki “idealist düşünce sistemlerinin” yaptığının tersine), “manevi” (manaya ait), ya da (daha iyi bir deyişle) “uhrevi” (ölüm sonrasına ait) bir anlam biçmemekte, zaten de biçmeyi öngörmemektedir. Ama böyle olunca, Marksist felsefenin kapsam çizgisi, pratikçe yaşamla sınırlı kalmakta, bir bakıma bu çizginin öncesini de, sonrasını da hemen tamamiyle  boşlamakatadır.

Başka bir açıdansa Marksizm, “diyalektik maddecilik” boyutunu açmış olmakla birlikte, daha sonraları geliştirilen Kuvantum Mekaniği yahut (Einstein’ın) Görecelik Kuramı, bu arada özellikle de, gayet hızlı gelişen Kozmoloji (Evren Davranışbilim) Kuramları gibi, çağdaş doğabilimsel kavrayış yöntemlerini de, haliyle, skopuna alabiliyor ve bunlarla yoğruluyor, değildir.

Marksizm diğer yandan bir analizdir. Gayet derin, soyut, siyasi bir analiz olmakla birlikte, bir sentez, hele siyasi bir sentezhiç değildir.

Müteakip “Leninizm” ve “Sovyet Modeli”; Marksist analize dayalı, siyasi bir sentezdir.

Söylemek istediğim şu ki Marksist analiz (kuşkusuz tartışılabilir, ama) fevkalade rasyonel (akılcı) bir analiz olmakla beraber, pek muhtemelen Marks’ın büyük enerjisi ve günündeki bilgi, yine de yetmediği için “bütüncü” ya da ” bütünsel”, o nisbette de “kalıcı” bir ideoloji olamamıştır.

“Marksist analiz” sömürünün benzersiz bir matematiğidir; bu açıdan daha hala pek çok “doğruyu” işaret etmektedir. Ayrıca ve aşikar olarak, günümüzde pek çok ilerici hareketin dayanağı olma özelliğini sürdürmektedir. Nedir ki, burada uzun uzadıya tartışamayacağımız şablonlarıyla, kanımca, pek çok akademik onarım ihtiyacına duçar olarak, çağın gerisinedüşmüştür.

Bir ideoloji “akılcı” ve “bütünsel” olabildiği ölçüde daha da “kalıcı” olabiliyor.

İşte esas söylemek istediğim bu.

*

*      *

“Çevreci haraketi”, örneğin, nasıl bir “bütünsel tabana” oturtacağız?

Eğer bunu yapamazsanız, hareket ister istemez, çeşitli “somut eylemler” için kitleleri peşine taksa da, yine de kitlesel öteki“siyasi hareketlerle” karşılaştırıldığında,  “sönük” kalıyor, zamanla tavsıyor…

Nükleer santrallere tam niye karşı olunuyor?..

Ali Ağa Termik Santrali’ne tam niye karşı çıkıldı?..

Yatağan Termik Santrali’ne karşı tam neden eylem konuldu?..

Gökovalar olmasın diye tam niye feryat edildi, açlık grevleri tam niye yapıldı?..

Tabii ki salt çevre duyarlılığı duygusu ve tepkisiyle yahut ölen, pörsüyen veya katledilmeye girişilen bir çevrenin, içimizde uyandırdığı infialle, eylemler geliştirebilir, hatta istediğimiz yönde, sonuçlar da alabiliriz.

Ne var ki işte dikkat ederseniz, o kadarıyla olay; “dokusu” sağlam sayılacak bir “ideolojiden” mahrum görünüyor.

Gerçi bu konuda düşünürler, bir çaba sarfetmedi değiller; ülkemizden örnek alırsak, bu açıdan hatrıma örneğin, genç yeşil düşünürlerimizin özellikle “Nükleer santrallere kökte neden karşı olduklarını” ortaya koymaya çalışırken, benim de basında yer alan yazı-çizimi, şimdi dikkatinize getirdiğim sorunsalın cevabı olarak işleyen, yazıları geliyor (1,2).

Ama bu yeterli değil, sanırım.

Yeşillerin, çevrecilerin; dört başı mamur, bütünsel, deyim yerindeyse bir nevi “din” gibi olacak, gerek “kozmik ve tarihi bir perspektiften” kökler alan, gerekse de “dünya geneli ve yerel sorunlarla ve özelliklerle” ayrıca yoğrulmuş olacak, bir“düşünce sistemine” ihtiyaçları var.

Biliyorum, bu çok zor; hiç düşünülmemiş de değil, ama muhakkak ve mükemmelleştirilerek ortaya konulmalı.

Buna yoğun bir biçimde çalışmış bir düşünür olmanın ayrıcalığını taşıyor olarak, düşüncemi biraz açmak istiyorum.

Bu yazımda, bilhassa Cumhuriyet Bilim Teknik’te yayınlanmış bir dizi yazımda, keza bir çırpıda sayılamayacak kadar çok,yazı-çizi ve konuşmamda, o arada katıldığım ve bana düşüncelerimi sınama şansını bahşeden panelde, demek istediklerimi, bu arada öğrendiklerimle birlikte, özetleyerek, ortaya “kozmik bir inanç sistemi” koymak istiyorum (3-26).

Bundan evvel yalnız, inançların nasıl oluştuğuna bir göz atmamız gerek.

O arada, bu yazının esas olarak, Ağaçkakan Dergisi’nin, Mayıs-Haziran 1996 sayısında yayınlandığını belirtmeliyim (27).

İnanmanın Mekanizmaları

“İnanmanın mekanizmalarını” incelemiş bir psikoloji uzmanı değilim gerçi ama, “inançların nasıl oluştuğu” çok ilgimi çekiyor.

Bunun muhakkak pek çok veçhesi var. Konumuz açısından yalnız en önemlisi (görebildiğim kadarıyla), her inancın, “inanç sahibinin bilgi dünyası”, o arada “ihtiyaçlarıyla” ilinitili olduğudur.

Kısaca hem “bilgilenme sürecimiz” hem de “yaşamımız” boyunca karşı karşıya kaldığımız “maddi – manevi gereksinmelerimiz”, inançlarımızı şekillendiriyor.

Sırf bu nedenle bir defa (düzeysiz maddi menfaatler karşılığında ona buna, bu arada para pula tapanları bir tarafa bırakırsak), “inanç sahiplerine” dönük olarak, fevkalade saygılı, anlayışlı, hatta müşfik olmamız gerekir.

Örneğin yeryüzünde milyarlarca “samimi dindar” vardır.

Samimi dindarlar arasında, “fanatik” (bağnaz) oldukları için “tehlikeli” olanlar yok mudur?

Olmaz mı hiç? Hem de sürü sepet!..

Ne olursa olsun, yine de konumuz açısından, inananları; “inanç mekanizmalarının akademik şablonlarıyla” ele almamız gerektiğini düşünürüm.

Verilecekse, herhangi bir siyasi mücadele de, eğer, bize yaraşsın isteniyorsa, böylesi bir baza oturtulmalıdır, düşüncesindeyim.

Bu açıdan inanç akımları, bilhassa dinler; muhakkak, siyasal bilimler, devrimler tarihi, sosyoloji (toplum-bilim), antropoloji(insan-evrim-bilim), sosyal antropoloji (kültür-bilim, ya da uygarlık-bilim), psikoloji (ben-bilim) ve sosyal psikolojininsüzgeçlerinden geçirilerek, kavranmaya çalışılmalıdır.

Bunun pek böyle yapılmadığını izliyoruz.

İlahi boyutlarını yargılamayı ya da irdelemeyi konumuzun dışında tutarsak, dinler bana göre, dönemlerinin, hatta daha sonraki evrelerinin, hemen en siyasi hareketlerdir; doğuşları itibariyle ise, kuşkusuz, çağlarının en devrimci hareketleridir.

Peygamberler de (dinlerin ilahi boyutunu yargılamayı yine bir tarafa bırakarak devam ediyorum), yeryüzünün kaydettiği en büyük siyasiler ve devrimcilerdir.

Peygamberlerin, diğer bir yandan temel sezişleri ve doğrularını dile getirirken, alabildiğine dürüst ve samimi olduklarından, kuşku duymuyorum. (Bunu da hiç bir biçimde ilahi bir bağlamda söylüyor değilim. Ayrıca peygamber olarak bilinen önderlerin de, pekala eleştirilebileceğini ve sorgulanabileceğini düşünüyorum. Zaten bu tavır, anımsanacağı üzere,akademisyen olmanın en temel bir gereğidir.)

Esas şu var ki dinleri ya da dinler içinde gelişen mezhep hareketlerini, “siyasi”, hatta bir nevi “siyasi parti” boyutlarıyla kavrayamazsak, fazla uzağa gidemeyiz.

Örneğin Ortadoğu’daki Yahudi-Müslüman, keza Hırıstiyan-Müslüman çatışmasında muhakkak, sosyo-politik ve siyasi ayrışım trendlerini arayıp tanılamamız gerekir.

Benzer biçimde Avrupa’daki, gerek yurttaşlarımızın gerekse de özellikle Kuzey Afrikalılar’ın; ayırımcılık, ırkçılık ve itilip kakılmaya karşı, İslam bazında birbirlerine sokularak, başörtüsü inadıyla olsun, (özünde tamamen siyasal nitelikli) bir türbaşkaldırı sergilediklerini görmemiz gerekir.

Aynı şekilde, Amerikan zencilerinin, kendilerini, ayırımcılık histerilerinden geri duramayarak horlayan, yurttaşları, beyaz dindaşlarından:

– Alın, böylesi kiliseniz de, böylesi kitabınız da, böylesi Tanrınız da, sizin olsun diyerek kopup, Müslüman olduklarını, daha doğrusu bir başka dine sığındıklarını, anlamamız  gerekir.

Burada, bu çok boyutlu konuyu enine boyuna açacak değilim. Yalnız söylemek istediğim şu ki; inaçların, bunun kökenindeki inanç mekanizmalarının, buna da bağlı olarak gelişen kitlesel hareketlerin değerlendirilmesi, pekçoğumuzun  kendi şablonlarımızı mutlak sayıp; “abes”, “saçma”, “gerikafalılık” v.s. diyerek yaptığının tersine, dehşetli zor ve derin bir çaba gerektirmektedir.

Beni, konumuz açısından, öncelikle köklü, bütünsel, kozmik bir inanç sistemi oluşturmak, çok ilgilendiriyor.

Böylesi bir inanç sisteminin kitlesel bir harekete dönüşmesi de, ayrıca çok ilgilendiriyor.

Bu açıdan, “önceki” ve “ilerici” (bu kavramı birazdan açacağım), diyebileceğimiz inanç sistemlerini, kitlesellikleri ile birlikte benimsememizin, fevkalade önem taşıdığını, belirtmek isterim.

Diğer bir yandan, herhangi bir inanç sisteminin, ona bağlılık geliştirenlerin bilgi düzeyleri ve gereksinmeleriyle ilintili olduğunu, kaydetmiştim. Bu açıdan doğrusu, belli bir bir bilgi donanımında olmadan, öyle bir bilgi donanımıyla sahip olunacak bir inanç dünyasına yönelmenin, bayağı bir ruhsal bozukluk doğurabileceğini anlamamız yerinde olur.

İnanmak fiilinin bir tatmin ve rahatlama arzusunu sağladığını, öncelikle anımsamalıyız.

Bir inanç, akademik bir açıdan abes olabilir; ama bir ihtiyacı gideriyorsa, temel işlevini yerine getirmiş sayılmalıdır.

Küçük yaşta, iç parçalayan acılarıyla, anneciğini kaybetmiş bir çocuk düşünün. Onun, “cenneti”; hemen oracıkta da, günün birinde “anneciğine kavuşacağını” düşlememesi, mümkün mü?

Ona bu durumda; eğer gerçekten de öyle olduğuna inanıyorsanız, cennetin “uyduruk” bir kavram olduğunu anlatmaya kalkmak, müthiş bir duyarsızlık oluşturmaz mı?

O açıdan, benim şimdi dikkatinize getireceğim inanç sistemiyle yaşamak, hiç kolay olmayabilecektir.

Dindar, bir parçacık fizikçisi arkadaşım, yıllar önce bana, “öyle bir inançla” nasıl yaşayabildiğimi, hayretler içinde sormuştu.

O zaman idrak ettim ki, kendimi gerçekten de evrensel karanlıkların uçsuz- bucaksızlıklarında yapayalnız bir astronot gibi hissediyor, milyarlarca yıllık galaktik süreçleri bir nebzecik olsun duyumsayarak, hemen herşeyi,  böyle korkunçsayılabilecek, astrofiziksel (yıldız-fiziksel) ve kozmolojik (evren-davranış-bilimsel) bir perspektifte olarak değerlendiriyorum.

O gün bu gündür,  karşımdakini belli bir bilgi düzeyinde görmeden, ya da  belli bir bilgi düzeyine taşımadan, zinhar, ne bildiklerimden ne de bilgilerim uzantısında neye niçin inadığımdan, bahsetmeme kararı aldım; yine de sanırım, bu konuda ne zaman konuşsam, karşımdakini çoğunlukla karamsar ettim; bu da değilse, sarstım, şaşkına çevirdim.

Dolayısıyla böyle, yalansız dolansız, vaatsiz fantazisiz, tantanasız, çıplak (natürel) bir inanç sisteminin, görünür bir menzildekitleselleşmesini bekleyemeyiz.

Şu da var ki, düşüncemde, bir yücelme ve esenlik bulduğumu, önemle  kaydetmeliyim.

Şimdi şu “kozmik inanç sistemimize” gelelim.

Çağdaş Bilimle Uyumlu Bütünsel Bir Değerler Sistemi

Evren, onbeş milyar yıl kadar önceki “büyük bir patlamayla” şekillenmeye koyulmuş. Bunun böyle olduğuna dair çok ciddi bilimsel bulgular var.

Bana, “Ondan önce ne vardı?” ya da “Büyük patlama neden olmuş?” diye sormayın. Bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Bu konuda çeşitli kuramlar yok değil. Ama buralara, girmeyeceğim.

“Büyük patlamadan” sonra, gerçekte “sonlu” olduğunu düşündüğümüz “madde”, biteviye ve gitgide daha geniş hacimleri, ölümcülleşe-gidecek karanlık ve ıssızlıklarda tutmak gerekirken; evrende gayet ilginç gelişmeler meydana gelmiş. Maddebir defa, gravitasyonel çekim yasasından dolayı galaktik topaklanmalar meydana getirmiş.  Bu çerçevede, bizim içinde olduğumuz Saman Yolu Galaksisi (Saman Yolu Gökadası) gibi, milyarlarca galaktik bulut (gökadasal bulut), oluşmuş.

Sonra sonra, her galaktik bulut içinde, yine gravitasyonel çekim yasasından dolayı, “yıldız odakları” meydana gelmiş; buralardan da, ayrıntısına giremeyeceğimiz biçimde, her galakside,  milyarlarca yıldız oluşmuş.

Saman Yolu’nda, bildiğimizce, yuvarlak iki yüz milyar yıldız var. Güneşimiz bunlardan biri. Orta boy bir yıldız. Galaksimiz’in, kenarında bir yerlerde.

Demek ki, Saman Yolu gibi, daha milyarlarca galaksi var. Bunların her birinde ise, Güneşimiz gibi, milyarlarca yıldız yer alıyor.

Bir fikir vermek için belirteyim. Saman Yolu Galaksisi “tepsi ekmeği” gibi, çok kabaca, bir düzlem üzerinde yer alıyor. Bu düzlem yüz bin ışık yılı genişlikte. Yani bizim galaksiyi, bir baştan bir başa, eğer ışık hızında seyredebilirseniz, yüz bin yılda geçebilirsiniz. Işığın, diğer taraftan, uzayda saniyede üç yüz bin kilometre katettiğini, belirteyim. Yani ışık hızında olarak,Dünya ile Ay arasındaki mesafeyi, hepsi hepsi, bir saniyede alabiliyorsunuz.

“Bizim galaksinin görünüşü” için, “tepsi ekmeği gibi” dedimdi; şunu da ekleyeyim, o (tabanı yüz bin ışık yılı genişlikteki) “tepsinin kalınlığı”, yaklaşık bin ışık yılı olmakta!

Evren, sonlu fakat sınırsız bir mekan, olarak biliniyor. Maddenin, içinde yer aldığı evren hacminin çapı, yuvarlak otuz milyar ışık yılı. Yani, evreni bir baştan bir başa, eğer ışık hızında seyredebilecek olursanız, otuz milyar yılda katedebiliyorsunuz. Tabii, bu zaman zarfında (hiç öyle değil ama), evrenin durağan kaldığını varsayarsanız…

Akıllara durgunluk verici, değil mi?..

– Pekiyi, evrenin, dışında ne var?, diye de sormayın. Çünkü evreni, içinde maddenin bulunduğu mekanla sınırlı sayıyoruz. Dolayısıyla “evrenin dışı” gibi bir kavram, tanımsız kalıyor.

     *

Geçen akşam bu anlattıklarımı Ozancım (Oğlum), dili döndüğünce, Köln’de bizi konuk eden Sevgili Hüseyin Ünal’aanlatıyordu. Hüseyin bana döndü, Hocam, dedi:

– Bütün bunlar herhalde tam biliniyor olamaz; milyarlarca ışık yılı mesafedeki, ondan da vazgeçtik, örneğin birkaç ışık yılı uzaklıktaki, yıldızların, böylesi uzaklıklarda olduğunu tam nasıl bilebiliriz; dolayısıyla “bilimsel” bir kisve altında dikkate getirilmek istenen şunca öykü, başka türlü bir “dayatmanın” kesitleri olmuyor mu, yani !, dedi.

Tabii burada enine boyuna ayrıntıya girme şansım  yok, ama, hiç öyle değil.

Pek çok şeyi, gerçekten, fevkalde hoş, gayet basit ve akılcı, bu açıdan heyecan verici, insan ve insanlık açısından ise, soylu ve onur bahşeden yaklaşımlarla, türetebiliyor, sınayabiliyorsunuz.

Miniminnacık bir örnek olarak; daha yuvarlak ikibin ikiyüz yıl evvel, Dünyamız’ın çapını, fevkalade çarpıcı bir gözlemuzantısında ve hepsi hepsi İskenderiye ile, bunun yuvarlak birkaç yüz kilometre kadar güneyindeki bir kasabanın arasını adımlayarak hesap ediveren Eratostenes’in yaklaşımını, dikkatinize getirebilirim.

Onun gördüğü; İskenderiye’de yazın, öğle üstü, güneşin, dikine duran, örneğin bir sırığın, dibine, az olmakla beraber yine de gölge düşürdüğü; buna karşılıksa, İskenderiye’nin, birkaç yüz kilometre kadar güneyindeki, söz konusu mevkide, güneşin, aynı sıralarda, yine dikine duran, örneğin bir sırığın, dibine, (güneş ışınları burada tam tepeleme geldiği için) gölge düşürmediği; işte, hepsi, bu!

Bundan sonrası ise Eratostenes için çocuk oyuncağı olmuş:

Öğle üstü, İskenderiye’de dikine duran sırık ile, (bunun gölgesinin uzunluğu ve yüksekliğine bakıp), güneş ışınlarının yaptığıküçük açıyı ölçmek; bir de İskenderiye ile, buranın güneyinde aynı vakitte, cisimlerin gölgesiz olduğu kasaba arasını(muhakkak pek çok terleyerek), adımlamak; şimdilerde ilkokul düzeyinde dahi bilinen elemanter geometri bilgisine başvurunca, Eratostenes’e, Dünya’nın çapını, kendi adımları cinsinden, bir çırpıda bulgulama şansını bahşedivermiş!..

Fevkalade basit trigonometrik tekniklerle, ilk bakışta inanılmaz güzellikte sayılacak, astronomik sonuçlar çıkartmak mümkündür. Gözle görülebilen yıldızların bize olan astronomik uzaklıklarını; üçgenleme dediğimiz (basit) bir hesaplama yöntemiyle, gayet hassas bir şekilde belirlemek olanaklıdır.

Çok çok daha büyük, milyonlarca, milyarlarca ışık yılı tutarındaki evrensel uzaklıkları, burada anlatamayacağım astrofiziksel tekniklerle belirlemek de olanaklıdır.

Dolayısıyla, dikkate getirdiklerime, hiç kuşkusuz “mülahazat hanesini” (çekince  aralığını) açık bırakarak, ama, güvenebilirsiniz.

*

*       *

Kaldığımız yerden devam edelim. Sırada “yıldızların hayatı” var.

Burada kısacık olsun, bir astrofizik (yıldız-fiziği) bahsi açabilsem, ne iyi olurdu. Ne yazık ki bunu da yapamayacağım.

Şu kadarını söyleyebiliyorum:

Yıldızların da bir hayatı var. Yıldızlar galaktik bir bulut içinde, bu bulutu oluşturan hidrojen atomlarının, “kaotik”diyebileceğimiz, “cazibe merkezleri” dolayında, “gravitasyonel çekim yasası” uyarınca “yumaklanması” ile, oluşmaya koyuluyorlar. “Gravitasyonel çekim yasası” uyarınca yumaklanan hidrojen atomlarının çekirdekleri, birbirlerine, kaynaşacak(nükleer füzyon yapabilecek) kadar yakınlaşıyorbaşka bir deyişle, birbirlerine santimetrenin yüz milyonda birinin yüz binde biri, yani bir atom çekirdeği boyutu kadar sokuluyor; böylelikle de kaynaşıyorlar. Buradan en önce, helyum atom çekirdekleri çıkıyor. Ayrıca büyük bir enerji (füzyon enerjisi) çıkıyor. Öylesine büyük bir enerji ki, avuç içi kadar (sıvı)hidrojenden, Keban Barajımız’ın bir yıl boyunca üretebileceği enerji kadar çok füzyon enerjisi, elde edilebilir, oluyor.

Yıldızlar; söz konusu nükleer tepkime çerçevesinde yaşama geçtikten sonra, milyarlarca yıl süreyle yaşıyorlar… Sonra sonra ise, büyüklüklerine bağlı olarak, kozmik felaket sayılacak patlamalı dönüşümlerle, müteakip evrelerini yaşamaya geçiyorlar. İçlerinde bu sonraki evrelerde, helyum ötesi atom çekirdekleri; hafif atom çekirdeklerinin (nükleer) kaynaşması sonucu oluşuyor…

Daha daha sonra ise ölüyorlar; uzayda, pek bir iç etkinliği kalmamış olan, gök cisimleri olup çıkıyorlar.

Bizim yıldızımız Güneş, halen beş milyar yaşında. Durun, hemen öyle korkmayın; Güneşimiz’in, öngörülebildiği kadarıyla, yaklaşık beş milyar yıllık ömrü daha var!..

Ayrıntıyı bir yana bırakarak devam edelim.

Bir yıldızın, sözünü ettiğimiz evre dönüşümleri sürecinde, çevresinde gayet zor bir aşamayı işaret etmekle  beraber,gezegenler oluşabiliyor.

Uzatmayalım (yani on-onbeş milyar yılı, on-onbeş satırı aşmadan anlatmaya çalışalım, demek istiyorum), gezegenlerde de,canlılar ve üst düzeyde hayat oluşabiliyor.

Nereden nereye!.. Büyük patlamadan ve başlangıçta biteviye artacakmış gibi duran kaostan (kargaşa ve dağınıklıktan),evrensel keşmekeşten, galaktik topaklanmalara… Galaksiler içinde yıldız yumaklanmalarına… Sonra yıldızların çevresinde, kaç türlü, kozmik felaket niteliğinde yıldız gümbürtüleri, patlamaları ve dönüşümleriyle ve oldukça az olasılıkla, gezegen oluşumlarına… Sonra sonra bu gezegenlerde, daha daha, olmayacak denecek kadar az bir olasılıkla, yaşam belirtilerinin,en nihayet demek ki, kahır üstüne kahırlı milyarlarca yıllık kozmik (evrensel), galaktik (gökadasal), astrofizik (yıldızsal), jeolojik (gezegensel) ve biolojik (yaşamsal) uğraş uzantısında, üst yaşamın ortaya çıkmasına…

Ben bunun adına:

– Doğa kaostan, kargaşadan, düzenlilik yaratıyor, diyorum.

Farkında mısınız?

İşte bir çiçek; hava, su ve ışıkla, yani Güneşimiz’le yoğrulmuş olarak, inanılmaz bir görkemde düzenlenmiş topraktan başka bir şey değil.

Doğa bunu başarmayı biliyor. Çiçeğin tohumundaki kurgu, toprağı (hava, su ve Güneş enerjisi katkısını sağlayabilerek),şaşılacak biçimde çiçek olarak düzenliyor. Doğa, tabii en evvel, gezegenimizde darma dağınık topraktan, milyarlarca yıllık çabalarla, o çiçeğin tohumunu, oluşturmayı  biliyor.

Müthiş bir şey.

Buna, herhangi bir ilahi anlam atfediyor değilim; ama  ilahi bir anlam atfetmenize bir engel, görüyor, hiç değilim.

Evren biliyor musuz, bir madde yığınağı ya da enerji deposundan ibaret değil. Sonlu olduğunu bildiğimiz, madde ve enerjiyanı sıra evrende,  bir de, bir nevi “mühendislik bilgisi”, bir “yapım yetisi” mevcut. Neyin nasıl oluşturulacağına dair bir bilgi, bir yeti bu…

İşte örneğin, iki hidrojen atomu uzayda ayrı ayrı, avare avare dolaşırlarken, birbilerine rastlarlarsa, adeta cümbüşler içinde,bir hidrojen molekülünü nasıl oluşturacaklarını, biliyorlar.

Daha oracıkta; aslında demek ki daha, büyük patlama sonrası galaktik topaklanmalar sürecinde; dünyamız da, dünyamızdaki kırlar da, çiçekler de, kuzular da, biz de, milyarlarca yıllık belalı kozmik kaosların en gazaplı süreçlerindensüzüle süzüle, hayatiyet bulmaya koyuluyoruz.

İnanılmaz, bir şey değil mi?

Evrenin; kendini bilsin yahut bilmesin, bir bilinci var.

Bu bir kozmik bilinç.

Belki kendi kendinin farkında olmayan, ancak bilinçli bir bir bilinci, yani bizi, nasıl oluşturabileceği bilgi ve yetisine sahip bir bilinç.

İnsanlık Tarihi De Kaostan, Kargaşadan Düzenlilik Üretiyor, Örneğin İnsan Haklarını Damıtıyor.

“Bütün bunların kozmik bir inanç sistemi ile ne ilgisi var?”, diyeceksiniz.

Yeryüzündeki, öncesi bir yana, en azından şöyle bir beş bin yıllık yazılı  insanlık tarihine baktığımız zaman, ne görüyoruz, bir baksanıza:

–   İnsanlık tarihi de, tıpkı kozmik ve galaktik süreçler gibi; tıpkı yeryüzünü; toprağı, bir bakıma, dirilterek cennete çevirircesine, kırları, çiçekleri meydana getiren süreçler gibi; çok acı, çok ızdırap, çok kahır, çok kan pahasına olsa da; itiş kakıştan, kavga gürültüden, işkenceden, zulümden, ama ağır ama aksak, insan haklarını dokuyor; insanlık tarihi de kaostan, vahşinin vahşisi, binler ve binlerce yıllık bir kargaşadan, düzenlilik üretiyor!

Tüyleri diken diken eden bir gelişme bu.

Tarihte, hiç kuşkusuz, pek çok ileri geri, demarş var. Nedir ki son toplamda insanlık tarihi, kendini en soysuz, en vicdansız barbarlıklardan çözerek, insan haklarını usul usul süzüyor ve kurumsallaştırıyor.

Tarihin bu trendine, “ilerici trend” diyorum. Bu trend taa kozmik oluşumlardan, keza yeryüzünde bizleri var eden jeolojik ve biolojik süreçlerin hamurundan, kökler alıyor.

İşte “ilericiliği” de şöyle tanımlıyorum:

– Bizleri var eden kozmik ve doğal oluşumlarla, en nihayet aynı çizgiyi doğrulayan insanlık tarihinin işaret ettiği, enginlik ve esenliklerle kucaklaşıp özdeşleşmek.

Bu çerçevede tarihteki (bugün artık, oluşum özelliklerini yitirmiş olsalar bile), tüm ilerici hareketlere; tarihin seyir bağlamı,hatta günümüzdeki kitlesel haraketleri hala mıknatıslama yetenekleri itibariyle olsun, sahip çıkmamız gerektiğini düşünüyorum.

Kitleselleşmenin temel bir yolu bu.

Bu çizgiden olarak, tarihteki ya da günümüzdeki tüm özgürleşme ve demokratikleşme hareketlerine sahip çıkmalıyız…Mazlumların ve emeğin, sömürüye ve emperyalizmaya (gelişmiş devlet ve ekonomi odaklarının,  bilhassa az gelişmişlere yönelik boyundurukçu yaklaşımlarına) karşı, başkaldırısına, sahip çıkmalıyız…

Böyle bir mücadeleyi, dinsel, içtenlikli bir bazda sürdüren kitlesel hareketlere de (ortaya koyduğum ölçütlere uyuyorsa), muhakkak sahip çıkmalıyız.

Çevreci Harekete Bakış

Çevreci hareketin, o arada yalnız doğayla değil, insan insana esenliğin, nihayet kitlesel ve evrensel barışın, böylesibütünsel bir çerçeveye oturtulması gerektiğini düşünüyorum.

Esas mesele, kozmik ilerici trendlerle buluşmak  ve özdeşleşmektir.

Bu trendler yeryüzünde; yağmuru, güneşi, akarsuları, mevsimleri; soluk alıp veren, yaşayan nebatatı; tüm güzelim özellikleriyle doğal çevrimleri; canlıların dünyasını, nihayet en üst bir yaşam düzeyinde ise, insanlık tarihinden görkemli parıltılarla süzülüp gelen insan haklarını ve özgürlükleri, işaret ediyor.

Böyle bir açıdan, münhasıran çevre sorunlarına bakacak olursak; yeryüzünde yapacağımız ve kuracağımız herşeyin, son toplamda doğal çevrimlerle bağdaşıklık oluşturması gerekiyor.

Burada kullanacağımız ölçüt gayet basit:

Yeryüzündeki herhangi bir yapıt, eğer son toplamda, “kozmik trndlerle uyumlu olarak, kaostan düzenlilik üreten bir makina”olarak çalışmıyorsa, çevreye ve doğaya kötülük ediyor demektir; bu sebeple de fişi, behemahal çekilmelidir!

Dikkat ederseniz; Dünyamız, güneş enerjisini kullanmak suretiyle, “kendi dağınıklığını” pratikçe biteviye, düzenliliğedönüştürebiliyor. Dolayısıyla, yeryüzünde üretimde bulunmak, pek çok kimsenin iddia ettiğinin tersine, çevreyi ya da Dünyamız’ı muhakkak kirletme sonucunu beraberinde getirmeye mahkum, hiç değildir!

Yeryüzünde, bir bakıma doğal çevrimler taklit edilmek suretiyle ve Güneşimiz yaşadıkça, yani daha milyarlarca yıl, tertemiz, arı duru bir üretim mekanizmasını var edip çalıştırmamız, fevkalade olası, esas itibariyle de zorunludur.

Milyarlarca yıllık süreçler uzantısında cıvıl cıvıl yaşam bulmuş doğamızın  sağlık dolu dekoruna; ucube bir sanayi de, illetli bir sanayileşme veya çarpık çurpuk bir kentleşme de, (nasıl yapılabilirse bilmem, ama, iyice doğa dostu kılınamadıkça)termik santraller yahut nükleer santraller de, hatta (atmosferdeki, minnnacık olsa bile karbondioksit oranını, yine de hissedilir  bir ölçüde yükselttiği ve bu yüzden kırılgan iklim dengelerini alt üst etmeye yaza-gideceği için) doğal gaz da, hiç ait değil!

Çevresel yaklaşım açısından, işte mesele bu.

*

*      *

Dikkat ederseniz; “özgürlüklere, insan haklarına, dünya barışına sahip çıkmakla”; “doğanın yaşam hakkına sahip çıkmak”,ya da “yarınlarda çocuklarımızın, gelecek nesillerin, yeryüzündeki özgürlüklerine ve yaşam haklarına sahip çıkmak”; “aynı görkemli kozmik kökten” beslenen “anlamdaş eğilimlerdir”.

Sonuç

Herşeyi asgari bir temel teoreme indirgemek, günümüzde hala çok bilim adamını, peşinden büyülenmelerle sürükleyen, dehşetli bir akademik ihtiras konusudur.

Ben bu yazımda; biraz, konuyla ilgili olarak epeydir yazdığım yazıları, keza pek çok yerde yaptığım konuşmaları, derli toplu bir biçimde özetlemeye çalışarak, milyarlarca yıllık bir perspektifte, oldukça özgün ve bütünsel bir tabana oturduğuna, nihayet çevreci hareketin, geniş bir bağlamda ise barışisterlerin sarılması gerektiğine, her hal-u karda, gelecek yüzyıllarda yaygınlaşabileceğine inandığım kozmik bir inanç sistemini, kısacık dikkatinize getirdim.

Bu benim, bir doğabilimci olarak, otuz küsur yılı aşkın bir süredir öğrendiklerim ve kaç türlü, acılı hayal kırıklıkları, kabuk değişimleri, hatta, “yeryüzünde, bir dizi anlamsız ve değersiz raslantılarla vücut bulmuş olabileceğimiz” gibi, sözüm onadelikanlı ama primitif, o nisbette de bilgi kofu olarak varılabilen, yavan bir hükümden dolayı, birçoğumuzun sergilediği türden yakalanılacak en iğneli amaçsızlık kabuslarında, biteviye yaptığım sentezin, sonuçta ise doğamla ve beni var edendoğayla tanışıp sarmaşmanın göz aydınlıkları içinde, coşku meşaleleri yakan düşüncelerimin, bir ürünü…

Bu benim inancım… Ne güzel ki yerleşik dinlerin “manevi” (manaya, ilişkin) olarak tanımlayabileceğimiz özleriyle buluşan, ancak onları, pek çoğu güncel bilgilerimiz ve kavrayışımızla bağdaşmayan sembollerinden bir bakıma soyutlayarak,  üst bir bütünselliğe kavuşturabileceğini düşündüğüm, bir inanç  sistemi…

Yine de salt böyle bir inaçla yaşamak, inanın hiç kolay değil.

Ama hiç unutmayın ki:

Biz tabiat ananın yavrularıyız. Tabiat ana ise, kaostan düzenlilik dokuyan kozmik süreçlerin ürünü.

Demek ki biz kaos ananın, yavrusun yavruları, küçük yavrularıyız; kozmik bilincin belki de en görkemli ereğiyiz.

Böyle bir idrak geliştirebilirsek, o takdirde, yeryüzündeki yaşamımızla, davranışlarımızla; bizi var eden kozmik trendlerle nasıl buluşup, onlarla nasıl özdeşleşebileceğimizi de bilebiliriz.

Bunun, insan olmanın üst bir güzelliği olduğuna, inanıyorum.

Buradan, harika bir açılımla, bir erdem ve ahlak öğretisi biçimleyebileceğimize, ayrıca ve önemle dikkat çekmek isterim. Bu konuyu şimdi Fransızca olarak yayınlanmak üzere olan, “Un Systeme de Croyance Cosmique” adlı yapıtımda bir ölçüde ayrıntılandırdığımı kaydedebilirim (37).

Örneğin, (allahmuhafaza) adam öldürmek, idam dahil (kestirme bir deyişle, düzenlilikten kaos oluşturacağı, bunun için de bizi var eden güzelim kozmik trendlerle dehşetli bir zıtlık  oluşturacağı için) bir “canilik”. Adam öldüren birini (onu idam etmenin tersine) tecrit edip, eğitmek ve iyileştirmeye çalışmaksa, bizi var eden kozmik trendlerin ululuğuna yükselmek demek oluyor.

Hayvan kesip yemek de aynı bağlamda, yazık ki, şer bir davranış olarak ortaya çıkıyor.

Burada vejetaryenlerin (ot-oburların) ne denli derin bir duyarlılık geliştirdiklerini anlayabiliriz. Et-oburluğunuza, bir çırpıda son veremiyorsanız (doğrusu ben de henüz yamyamlığımdan, çocukluk alışkanlıklarımı bir türlü aşamadığım için, sıyrılabilmiş değilim); o zaman, bir ölçüde affedilebilir sayabileceğimiz için, midye yiyin; hadi olmadı (dikkate getirdiğim açıdan, günahınız bir parça artacak ama), balık yiyin; biraz daha büyük günahları göze alarak, kuş, ördek, tavuk, hindiyiyebilirsiniz; daha daha büyük günahları göze alaraksa koyun, dana, v.s. de yiyebilirsiniz ama, zinhar, kuzu (yavru koyun),kesip yemeyin; çünkü onun, kırlarda sevinçle büyüyegiderken, kozmik trendler uzantısında kaostan düzenlilik oluşturma işlevi daha epey sürüyor olacaktır. Siz onu kesip yerseniz, onun bu işlevini  dumura uğratıyor, biriktiregeldiği canım güzellik ve düzenliliği ise, hemen çoğunlukla kaosa, karanlık, kirli bir çöpe çeviriyor, oluyorsunuz. Onun örneğin, proteinindenyaralanıyorsunuz gerçi, ama, o proteini hem başka kaynaklardan edinebilirsiniz, hem de önemlisi, yaptığınız iş, esas itibariyle kesip yok edeceğiniz  o can  yavruya, hiç ama hiç değmiyor.

Aynı bir çerçevede, turfanda meyve yemek de hoş değil; çünkü turfanda meyvenin dalında, bir bakıma kozmik trendlerle bütünleşerek sürdürmekte olduğu işlev, siz onu dalından kopartmış olacağınız  için, tamamlanmış olmuyor. Meyveyi, sebzeyi, demek ki, dikkate getirdiğimiz bağlamda, dalından düşecek kadar olgunlaştıktan sonra, yemek, gerekiyor. (Bunda sonra da yemezseniz, zaten çürüyüp toprağa karışıyor. O nedenle, “E canım madem kuzu kesmek yanlışmış, o zaman işte mesela, hıyar kesip yemek de yanlış olmuyor mu, yani?”, türünden, açıkgöz bir sıçramayla ahkam kesmenin hiç bir manası olmuyor; çünkü, olmuş hıyarı dalından kopartıp yemezseniz, onun kaostan fazladan düzenlilik oluşturmasına destek veriyor olmuyorsunuz ki; o, olduktan sonra, dalında dursun durmasın, zaten çürümeye geçiyor.

*

*      *

Bir iki örnekle somutlaştırmaya çalıştığımız böylesi bir öğretiye, milyarlarca yıllık, kaç aşamalı görkem üstüne görkem sergileyen oluşumları, bir bir tarayarak, taa kozmik bilnçten hareketle ulaşmamız, hoş değil mi?

Kozmik bilinç, kendinin farkında olmayabilir. Ama ne göz kamaştırıcı ki, onun can verdiği insan bilinci, kozmik bilincin,bilincinde olabiliyor!..

Bu, kozmik bilincin, bizi var etmenin ötesinde, bizimle beraber daha bir yücelmesi demek, yerinde olur sanırım.

Şaşılacak görkemde bir gelişme!..

Mesele her halde, bu olguyu idrak edip, birbirimize dönük, ya da çevre, canlılar ve nebatata dönük, yeryüzündeki her davranışımızla ona omuz vermeye geliyor.

Mutluluğumuzun mekanizması burada bulunuyor.

YAZIYA KAYNAK OLAN KİMİ ÇALIŞMALARLA  SAİR ETKİNLİKLER

1. S. Emek, A. Künar ve Diğerleri, “Enerji, Ne Kadar, Ne İçin!”, Ağaçkakan, Sayı 21/22, Eylül-Ekim 1994.

2. T. Yarman, “Geçmişte ve Bugün Nükler Enerji Tartışması”, Ağaçkakan, Sayı 17/18, Mayıs-Haziran 1994; Kitap, Esin Yayınevi, 1995.

3. T. Yarman, “Ya Dünyayı Yaşatacağız, Ya da Birlikte Mahvolacağız!”, Sosyal Demokrat (Dergi), Haziran 1990.

4. T. Yarman, “Çevreyi Mahvetmeden Yaşamak Olanaklıdır – Enerji, Nüfus ve Çevre”, Sosyal Demokrat (Gazete),15 Ağustos 1990.

5. T. Yarman, “Demokratik Kirlenme”, Cumhuriyet, 10 Temmuz 1990.

6. T. Yarman, “İnsan Kendi Özü Kaosa Geri mi Dönüyor?”, Cumhuriyet Bilim Teknik, 29 Aralık 1990.

7. T. Yarman, “Temel Parçacıklardan, Canlıya, Düşünceye, Duyguya, Maddenin Halleri”, Cumhuriyet Bilim Teknik, 29 Haziran 1991.

8. T. Yarman, “Çevre Kirliliği Kaçınılmazlık Değildir!”, Cumhuriyet Bilim Teknik, 11 Ocak 1992.

9. T. Yarman, “Uzaysal Düzen, İyilik, Kötülük”, Cumhuriyet Bilim Teknik, 29 Şubat 1992.

10. T. Yarman, “Akıl, Evren Bilincinin Gerisindedir!”, Cumhuriyet BilimTeknik, 20 Haziran 1992.

11. T. Yarman, “Türler Arasındaki Acımasız Savaş ve Uzaydaki Yalnızlığımız”, Cumhuriyet Bilim Teknik, 18 Temmuz 1992.

12. T. Yarman, “Kozmik Açıdan İlericilik, Gericilik”, Cumhuriyet Bilim Teknik, 12 Ocak 1993.

13. N. Kas, “21. Yüzyılın İdeolojileri (T. Yarman)”, Günaydın, 4 Haziran 1993.

14. T. Yarman, “CHP Açılırken Solda İnsan  Hareketleri” (Kitap), AFA Matbaacılık, Eylül 1992.

15. T. Yarman, “Sosyal Demokrasi Açısından Teknoloji, Enerji ve Çevre”, Çağrılı Araştırma, TÜSES (Türkiye Sosyal, Siyasal ve Ekenomik Araştırma Vakfı), 1993.

16. T. Yarman, “Doğa Kaostan Düzen Yaratıyor, Ne ki Bilinç Kazanmış Düzen İntihar Edebiliyor!..”, Uluslararası Çevre Sorunları Sempozyumu, İstanbul Marmara Rotary Kulübü, Atatürk Kültür Merkezi, İstanbul, 22-24 Mayıs 1991.

17. C. Ertuğ, M. Sözen, A. Öymen, T. Yarman, Z. Karagülle, T. Danış, “Yeşil Yaklaşım Tartışması” (Panel), Yeşiller Partisi, Mülkiyeliler Birliği, 31 Ocak 1993.

18. T. Yarman, “İnsan, Doğa ve Enerji – Yaşamla Uyumlu Seçenekler” (Konuşma), Doğal Hayatı Koruma Derneği, 4 Mart 1993, Ulus, İstanbul.

19. Z. Üskül, L. Onaran, S. Emek. Ü. Erdoğan, T. Yarman, “Nükleer Enerji ve Nükleer Santraller” (Panel), Kültürel ve Doğal Yaşamı Koruma Derneği, 27 Mart 1993, Silifke, İçel.

20. F. Touz, A. Müezzinoğlu, S. Kınacı, Ü. Erdoğan, B. Gürkan, “Termik Santraller, Çevre Sorunları ve Alternatif Enerji Kaynakları” (Panel), Milas Belediyesi, 17 Nisan 1993, Muğla.

21. B. Ertuğrul, L. Onaran, K. Anadol, Ü. Erdoğan, T. Yarman, “Çevre Sorunları” (Panel), Yatağan Belediyesi, 18 Nisan 1993, Muğla.

22. T. Yarman, “Geçmişte ve Bugün Nükleer Enerji Tartışması” (Konuşma), Bandırma Belediyesi, 16 Ocak 1994.

23. T. Yarman, “Nükleer Enerji ve Çevre” (Konuşma), İçel Sanat Kulübü, 14 Nisan 1994.

24. A. Z. Taciroğlu, M. Baş, T. B. Kafaoğlu, Z. Üskül, T. Yarman, “Çevre Sorunları ve Yerel Yönetim İnisiyatifi” (Panel),“Dünya’da ve Türkiye’de Yeni Eğilimler”, 19. İktisatçılar Haftası, İktisat Mezunları Cemiyeti, 23 Nisan 1994, Sheraton Oteli, İstanbul.

25. T. Yarman, “Enerji: Politikalar, Klasik Kaynaklar, Alışılmamış Enerji Kaynakları ve Nükleer Enerji, Sürdürülebilir Kalkınma ve Çevre” (Konuşma), İ. Ü. Mühendislik Fakültesi, Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü, “IEEE Power Engineering Society Chapter in Turkey Section” , 21 – 28 Aralık 1994.

26. S. Küçük, Ü. Erdoğan, K. Göçer, Ö. Saygın, T. S. Uyar, M. Tırıs, T. Yarman, “Geleceğe Yönelik Enerji Politikaları ve Alternatif Enerji Poltikaları” (Panel), “Enerji Tartışmaları, TMMOB KMO, Yapı Endüstri Merkezi, Harbiye, 28 Ocak 1995.

27. T. Yarman, “Kozmik Bir İnanç Sistemi, Ağaçkakan, Mayıs-Haziran 1996, Sayı 3 (29).

28. T. Yarman, “Un Systeme de Croyance Cosmique”, Editions Quorum, Brüksel, 1997

29. T. Yarman, The Quantum Mechanical Framework Behind the End Results of the General Theroy of Relativity, Nova Publishers, New York, 2010.

30. T. Yarman, A Cosmically Whole Ethical System: How To Attain A Sustainable Energy Consumption And Development, And A Most Stable World Peace?, Scientific Research and Essays, Mart 2011.


[*] Kılı kırk yaran, bilimsel bir hassasiyetle burada, “Yaradılış’a Varış”, demem daha uygun olurdu…. Ama o zaman, görenek içinde yoğrulmuş olsa da, teknik hissime, sırt çevirmis olurdum… Bunu yapamam!..

 

Ahlâk ve Yobazlık

Nereye gitsek, kimle konuşsak aşağı yukarı aynı mentaliteyle karşılaşırız. Bu insanlar sanki fabrikada üretilip piyasaya sürülüyor. Sonra da versiyonları yenileniyor. Konuşulan konularda her yerde aynı. Nosyonlar aynı. Bir insan, bir insan değil, bir toplum gibi. Toplumda bir insan gibi. İnsandan insana karakter, düşünce, tercihler, tarz, yaşam, giyim kuşam şekli, neredeyse hiçbir şey değişmiyor. Birtek arkalarından barkod sarkmadığı eksikti. Hatta bu klonların herbiri toplumun sıkı birer savunucusudurlar. Deneyin topluma aykırı herhangibir özellik taşımayı ya da alışılmışın dışında bir fikir söylemeyi, hemen etrafınızda halk avukatları belirir. Öyle süslü ve ateşli sözlerle saldırırlar ki (güya savunurlar), zannedersiniz toplum olağanüstü uygar, tertipli, dünya tatlısı, insancıl, barışçıldır; sizse barbar, kaos içinde yaşayan, vahşi, yıkıcı birisiniz. Kısacası aşağılık bir insan durumuna düşersiniz klonların karşısında. Niçe (Nietzche) pazar yerindekisinekler olarak adlandırır toplumun bireylerini.

       

     Bir bilge, bilgeliğini isterse çanlarla ilan etsin,

     pazar yerindeki sinekler onları madeni paraların sesiyle bastırır.

Biz de toplumdaki bazı nosyonlar üzerine konuşalım biraz. Mecburen konudan konuya atlıyormuş gibi bir izlenim olacaksa da, birbiriyle ilgisi olan mevzuları ayrı ayrı sistematik olarak ele alıp birleştirmeye çalışalım.

2010’lu yıllarda en çok dikkati çeken konular; ahlakın bozulması, yobazlık, değişen insan ihtiyaçları, kültür, medeniyet, vesaire… Kimileri ahlakın çöküşünden yakınır, kimileri yobazların istilasına uğramış olmaktan. Ahlak bozuldu mu, neydi ne oldu? Yobazlık nedir-ne değildir, sayıları arttı mı yobazların? Bunlara değinelim.

Ahlâkın son zamanlarda bozulduğu iddiaları…

Ahlâk, geniş anlamlı adıyla etika, tarih boyunca büyük tartışmalarla anılmış ve toplumdan topluma, çağdan çağa değişmiştir. Bu yazıda herhangi bir ahlaki değer ya da değerler bütünü ileri sürmeyeceğiz. Bir etik sistemi ele alıp eleştirmeyeceğiz de. Onun yerine, bu kavram toplumlar için ne anlama gelmiş, onu araştıracağız.

Öncelikle, doğanın yasaları hiç değişmedi; yer çekimi, suyun kaldırması, gezegenlerin hareketi, yavrulama, yumurtlama, kurdun kuzuyu yemesi, ineğin otlaması, kediler, köpekler, insanlar, vesaire. Eskiden av hayvanı, avcı hayvandan korkardı, bugün de korkar. Nasıl olur da koyun, kurttan korkar? Kurt koyunu yer de ondan, öyle mi? İyi de koyun bunu nereden biliyor? Daha önce koyunun, akrabalarının ve arkadaşlarının kurtlar tarafından yendiğine şahit oldu da ondan mı korkar? Koyunları kurtlardan çok insanlar yer, ama koyunlar insanlardan korkmaz. Seneca’nın bir örneği: Tavuklar nasıl olur da kedilerden korkar da, çok daha dehşet verici bir görünüşe ve güce sahip olan köpeklerden korkmaz? Nereden bilir kedinin kendisi için tehlikeli olduğunu ama köpeğin olmadığını? Eğer tabiatın kanunları değişseydi, bir yerde yaşayan avlar korkar, diğer yerdekiler korkmazdı. Bir nesil avlar korkar, diğer bir nesil korkmazdı.

Hierocles hayvanların doğasından yola çıkarak insana yarayacak düşünsel malzemeler sunmuştu. Biz de yavaş yavaş toplu halde insanlara yani topluma bakalım. Toplum derken hem dünya toplumunu hem de onun bir parçası olan herhangi bir toplum kastedilmektedir. Çünkü bahsi geçen konu sadece bazı halkları değil, dünyayı kapsamaktadır. Nitekim onun bir parçası da bütünün özelliklerini taşıdığı için herhangi bir halk hatta halk içindeki geniş bir grup topluluk için de geçerlidir.

Devam edecek olursak, doğanın yasaları toplumdan topluma, çağdan çağa değişmemiştir, insan nesillerine göre de başkalaşmamıştır. Yoksa tavuklar da bundan nasibini alırdı. Halbuki, ahlak bir nesilden diğerine göre bile değişiklik gösterir. İki komşu halk arasında da farklılık gösterir. Demek ki toplumlar, ahlakı tabiatla ilişkili ve tabiatın kanunları olarak görmemiştir, görmemektedir. Onun yerine geleneklerle alakalı tutulur. Gelenekler de toplumsal değişime maruzdur.

Toplumsal değişimler ihtiyaçla ilişkilendirilir. O nedenle aceleyle devam etmeden ihtiyaca değinelim. Nedir ihtiyaç? İnsanların nelere ihtiyacı var?

İhtiyacın bütün insanlar için ortak olduğu var sayılır. “İnsanın şuna ya da buna ihtiyacı vardır” denir. İhtiyaçların zamanla toplum için değiştiği söylenir. Eskiden bir grup şeye ihtiyaç duyuluyorduysa şimdi başka bir gruba ihtiyaç varmış. Artık ihtiyaçlarımız artmış da daha başka şeyleri de listeye dahil ediyormuşuz ve eskilerden de bazı şeyleri listeden çıkarıyormuşuz. Bu hazır, benimsenmiş bir dogmadır. Aslında ihtiyaç insandan insana değişir.

Gerçekte, insanın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Hatta, suya bile. Çünkü ihtiyaç tek başına varolan birşey değildir. İhtiyacı yaratan amaçtır. Eğer amaç susuz yaşanabilecek zaman aralığından daha uzun bir süre yaşamak ise su içmek, o insan için bir ihtiyaç haline gelir. Suyun insanlar için bir ihtiyaç olduğu öne sürülemez, aksi halde. İntihar etmek üzere namluyu ağzına sokmuş birinin suya ihtiyacı yoktur. Karnı tok biri için yemek ihtiyaç değildir. Kesintisiz oruç tutan (örneğin hapishanelerde) biri için yemek yemek ömrünün sonuna kadar bir ihtiyaç değildir. Su-yemek yine neyse, bir de evin, arabanın, hatta cep telefonunun bile birer ihtiyaç olduğu söylenir. Kimse de itiraz etmez. Amaç ev kirası ödemeden bir barınağa sahip olmaksa eve, toplu taşıtlara binmek yolculuk etmekse arabaya, yolda yürürken uzaktaki biriyle konuşmaksa cep telefonuna ihtiyaç duyarız. Özellikle de cep telefonuna dikkat edelim. Yakın geçmişte kimsenin cep telefonu yoktu. İnsanlar normal birer hayat sürdürüyorlardı. Şimdi ise, cep telefonsuz bir hayatın imkansız olduğu iddia edilir. Oysa bunların hiçbiri kendi başlarına ihtiyaç değildir. Bütün ihtiyaçları amaçlar doğurur. Amaç ortadan kalktığı anda ona bağlı bütün ihtiyaçlar da beraberinde yok olur. Su bile ihtiyaç değilse, daha başka neyin ihtiyaç olduğu söylenebilir ki.

Tekrar ahlaka geri dönersek, demek ki, toplum içinde insanların amaçları değişti. İnsanların ihtiyaçlarının topluma göre belirlendiği aşikâr bir olgudur. Hangi devirde neye ihtiyaç var, bunu halk belirler birey için. Birey de buna karşı çıkmaz, hatta bunu memnuniyetle kabul eder. Bu da demek oluyor ki, bireylerin amaçları toplum tarafından belirlenir. Bireylerin hayattaki amaçlarının ne olacağına, bireyin ne yiyip ne içeceğine, ne giyineceğine, hatta nasıl bir diksiyonla (lehçeler, şiveler kastedilmiyor) konuşacağına, ve diğer tercihlerine toplum karar verir. Bireyler buna razıdır.

Son dönemlerde görünürde birçok şey değişti. 1980’lerin değerleriyle 2010’ların değerleri arasında bile azımsanmayacak kadar büyük farklar var. Evet, değişti; ama doğanın kanunları değil, toplumsal olgular değişti. İşte etika da doğal yasalar değil, toplumsal olgular olmuştur her zaman. Toplumsal olgular zamana ve mekana göre değişiklikler gösterdiği için toplumlardaki ahlak anlayışı da döneme ve topluma göre değişmiştir.

Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, insanların söz ve davranışlarını devlet hukuku ve toplumsal olgular kısıtlar. Yani maneviyat ve vicdan değil. Hukuk, konumuzun dışında kaldığı için ona değinmeyeceğiz. Demek oluyorki, insanlar toplumdan dışlanmamaki çin bazı söz ve davranışlardan sakınırlar. İnsanları kısıtlayan ya da teşvik eden bir ahlak sistemiyle yapacak işleri yoktur. Toplum, onaylıyorsa, tuhaf karşılamıyorsa ya da en azından dışlamıyorsa mesele yoktur. Üstelik, herhangi spesifik bir dönemden bahsetmiyoruz. Bu, her dönemde her yerde böyleidi, hala da böyledir.

İşte yap-boz, aşağı yukarı belirginleşmeye başladı. Resim daha anlaşılır hale geldi. Ahlak bozuldu mu? Genelde yaşlıların takıntı haline getirdiği bir yanılgıdır bu. Hayır, ahlak bozulmadı. İnsanların toplu olarak ahlakla bir işi olmadı ki hiç. Ahlakın bozulduğundan yüzyıl önce yaşamışlar da, binyıl önce yaşamışlar da, ikibin yıl önce yaşamışlar da şikayetçiydiler. Ahlak toplumsal boyutta hiçbir zaman varolmadığı için onun bozulduğunu düşünmek de yersiz olur. Olmayan birşey değişime uğrayamaz çünkü. Öyleyse neden yaşlılar kadar takıntı haline getirilmese de ahlakın bozulduğu düşüncesini günümüzdeki birçok insan rahatlıkla kabul eder? Çünkü değişen şey toplumsal olgular idi ve bunlar öyle bir yönde değişti ki artık sosyoloji saydam bir hal aldı. O nedenle zaten bütün tarih boyunca süregelmiş ahlaksızlıklar açık aşikâr görünür oldu.

Toplumsal baskı nedeniyle bazı şeyler açık saçık ifade bulamıyorduysa, bugün rahatlıkla gözler önüne seriliyor. Eskiden ifade edilmiyorken artık ifade ediliyor. Eskiden gizli tutuluyorduysa artık utanmadan yapılıyor veya söyleniyor ve hatta kimi zaman gösteriş amacıyla. Çünkü o devir onu gerektiriyordu, bu devir ise bunu… Ahlak sadece bir grup gelenek idi. Bir bütün olarak gelenekler ortadan kalktığı için, ahlak adı altındaki bir takım gelenek de ortadan kalkmış oldu. Vahabzade’nin dediği gibi:

            Dün doğru sandığımı bugün eğri sanıyorum.

  İnsanlar sırf toplumun onayını almak ya da en azından dışlanmamak ve garipsenmemek için sözünü, davranışını, giyimini, saçını, sakalını, aksesuarını, tercihlerini, görünüşünü, yaşayışını topluma göre uyarladı. Bu, hep böyleydi, şimdi de böyle. Ahlak, manevi prensiplerden oluşan doğal bir sistem olarak asla kimsenin umurunda bile olmadı.

Elbette kendine uygun bulduğu bir ahlak sistemini benimseyip ona göre yaşayan tek tük insan oldu. Böyleleri eskide olduğu gibi şimdi de var. Ama bunlar hep tek tük oldukları için asla bir çoğunluk olmadılar. Sokratesler, Hallac-ı Mansurlar ölüme mahkum edildiler, bugün de yalnızlığa mahkum ediliyorlar. Çünkü eskiden toplumun dışına çıkmanın cezası ölümidi, bugün ise yalnızlıktır. Hep varolan şey toplumun bireyi terk etmesi oldu (kâh öldürerek, kâh tecrit ederek). Değişen ne oldu: Yöntem ve araç.

Bütün bunlar demek oluyor ki, insanlık, hep modaya göre hareket etmiş ve etmektedir. Bazılarının hala tutunduğu ahlak sadece eski zamanların modasıydı. Çağdaş insanların tercih ettiği modern toplum düzeni ise bugünün modasıdır. Dikkat edelim ki, “modern” kelimesinin anlamlarından birisi de “modaya uyan” demektir. Dolayısıyla, modern olmak modaya göre yaşamaktır. Modada toplumdan topluma, kuşaktan kuşağa değişen birşeydir. O nedenle ahlak da aynı farklılığı gösterdi ve bugüne kadar tümüyle ortadan kalktı. Böylece eski moda, yani demode bir olgu olan ahlakı hala savunanlar, daha doğrusu tercih edenler bugün geri kafalı ve hatta yobaz olarak tanımlanırlar.

 

Pekiyi, yobazlık nedir?

   Hatırlar mısınız, çocukken televizyon karşısında şöyle sorular sorardık ebeveynlerimize: “Bunlar iyiler mi? Kötüler diğerleri mi? Ya bu, bu da iyilerden mi yoksa kötülerden mi?” Mesele o ki, bugün hâlâ aynı soruları soruyoruz.

Çocuklar hayata iyi ve kötü kavramlarıyla bakarlar. Zihinlerindeki deneyim birikimi yetişkinlerinki kadar etkin olmadığı için, işlemden geçirmek için ancak basit girdileri kabul ederler. Böylece, çıktılar ilkel olup iyi ve kötü şeklinde sonuçlanır. Yetişkinlikte ise veriler hem çoğalmış olur, hem de bunlara daha karmaşık veriler eklenir. Böylece, çıktılar da karmaşık bir hâl alır. Ancak, ne kadar karmaşıklaşsa da iyi-kötü şeklindeki sınıflandırma ortadan kalkmaz. Bu ilkel düşünce tarzı, karmaşık verilerin içinde sadece saklanır.   

Burada atlanmaması gereken çok önemli bir konu, iyi ve kötü diye ayırmanın kendisinin ilkel birşey olmadığıdır. Eğer muhakeme sonucu iyi ve kötü ayırt edilmişse bu bilgece bir şeydir. İlkel olan ise, hiçbir muhakemeye dayanmadan “herkes öyle yapıyor / düşünüyor / giyiniyor / söylüyor / yiyor / içiyor / vs.” diye birşeyin iyi, diğer birşeyin ise kötü olduğunu varsaymaktır. Çoğunluk tercih ediyorsa iyi, tek tük tercih ediyorsa kötü. “Herkes aptal, bir sen mi akıllısın!” Yaygın sözü de bunu kasteder. O cümledeki herkes, aslında çoğunluğu; sende tek tük insanı ima eder abartılı bir benzetmeyle. Sokratesler tek tük idiler. Halk onu kabul etmedi. Belki de halk akıllıydı, bir tek Sokrates ve çevresindekiler aptaldılar. Belirtelim ki, Sokrates bir yobaz tarafından öldürülmedi; otuz hukukçu tarafından halkın rızasıyla öldürüldü.

 İşte, yetişkinlerde de olan bu primitif (ilkel) düşünce tarzına yobazlık denir. Yobazlar, toplumsal olgulara dayandırırlar hayatlarını (evet hayatlarını). Yobazlar kişisel her tür tercihten yoksunlar. Toplumsal olguları birer dogma olarak benimserler. Ne görseler muhakeme olmaksızın ya iyiler ya da kötüler torbasına atarlar. Sebebini kendileri de bilmezler. Hatta herhangi bir gerekçesi de olmak zorunda değil. Mensup oldukları toplumsal çevre böyle buyurmuştur. “Neden?” diye sorulduğunda cevapları “çünkü herkes…” diye başlar. Oysa varsayılan ortak görüşe göre yobazlık din ile ilgilidir. Kimine göre dinî siyasetle meşgûl olanlar; kimine göre sıkı dindarlar; kimine göre de dine inanan herkes yobazdır.

Din, herhangi bir duyuyla algılanamaz; sadece düşüncede olandır. Bu nedenle din idealarla ilgilidir. İdealar kendinde olan hayalî varlıklardır. Bir insanın bir ideayı benimseyip benimsememesi ideayı değiştirmez, idea üzerinde etki yaratmaz. Öyleyse, söylenebilir ki ideaların kombinasyonla oluşturduğu bir ideolojinin temsilcisi varolamaz. Hiç kimse hiç bir ideolojiyi temsil etmez. Buradan da yola çıkarak, bir ideolojiye kendisini mensup olarak tanımlayan bir insanın veya bir grup insanın davranışlarını, yaşamlarını gözlemleyerek, inceleyerek o ideoloji hakkında hiçbir sonuca varılamaz, yorum yapılamaz. Dolayısıyla, dinle yobazlık arasında herhangi bir ilişkiden söz edilemez. Hıristiyanların hayatları gözlemlenerek Hıristiyanlığın ultra-hedonist bir düşünce-inanç sistemi olduğu öne sürülemez. Benzer şekilde, Budistlerin davranışlarına bakarak Budizmin barışçıl bir okul olduğu kanısına varılamaz. 

Yobazlık tamamen karakteristiktir. İnsanın karakterinin bir parçasıdır. Nasıl ki, misafirperverlik, ikiyüzlülük, sıcakkanlılık, üşengeçlik, vs. insan kişiliğinin birer parçasıysa, aynı şekilde yobazlık da öyledir. Bir insanın yüksek bir eğitime sahip olması, yüksek rütbe veya mevkiye, entelektüel çevreye sahip olması, bilimadamı ya da sanatçı olması yobaz olup olmamasını etkilemez. Kişi bütün bunlara sahip olsa da, hiçbirine sahip olmasa da yobaz olabilir de, olmayabilir de. Bir kokteylde duran, bir elinde şarap bir elinde puro, gülen, güldüren biraz göbekli bir adam için kesin yobaz değildir kanaatine varamayız. Dış görünüşü, yer aldığı ortam, elindeki malzemeye bakılarak bir fikir yürütülemez. Böyle bir adam yobaz olabilir de, olmayabilir de. Ya da bir insanın bazı dogmalara sahip olması, dini önplana çıkarması, Tanrı’ya kesin inanç göstermesi, onun kesin yobaz olduğu anlamına da gelmez. Halk ise öbür türlüsüne alışmış. Bu tip şeyler görünce kesin bir şekilde birincisine medeni, ikincisine de yobaz der hiç tereddüt etmeden. Bu şekilde bakarsak herbiri onmilyonlarca insan öldürmüş Hitler ve Stalin gibilerine medeni, liberalizmin öncüsü John Locke ve Fransız ihtilalinin fikir babası Jean-Jacque Rousseau’ya yobaz demek durumunda kalırız. Öte yandan, aksinin de doğru olduğu iddia edilemez kolay kolay, çünkü herbiri karakteristik olarak iyice incelenmeli. Bu insanların karakterleri hakkında yeterli bilginin günümüze ulaşıp ulaşmadığı ayrıca araştırılabilir.

Aslında ilkel düşünme tarzı olan yobazlık, hoşgörülülüğün antonimidir. İnsanlar ‘hoşgörülüler’ ve ‘yobazlar’ olarak ikiye ayrılmazlar. Bir ölçek canlandırılabilir. Ölçeğin bir tarafında hoşgörü, esneklik, diğer tarafında yobazlık olsun. İnsanlar, işte bu iki aralıkta yer alırlar.

Yobaz, ideaları sosyolojik olguların etkisinde kalarak benimser. Hoşgörülü ise felsefi gerekçelere dayanan kendi doğrularından dolayı… Yobaz, içinde yaşadığı, parçası olduğu çevrenin yoğun etkisi altındadır. Yani, o, çevresinin içinde yaşadığı gibi, çevresi de onun içinde yaşamaktadır. Hoşgörülü ise kendisine hem hoşgelen hem de ters düşen düşüncelerin varlığının, lehte ve aleyhteki savların dayanaklarının farkındadır. Oysa, hoşgörülünün aksine yobaz, alışkın olduğunun dışında bir düşünce ya da davranışla karşılaştığında kendisini kaybedebilir. Kendisini kaybetmekle ya o şeye aşırı düşkünlük ya da aşırı öfke gösterebilir.

İnsanı, yobazlıktan hoşgörüye kültür taşır. Bu sebeple, kültürlü bir insanın göstergesi hoşgörüdür. Entelektüel birikimine, unvanına, mesleğine, çevresine göre değil; hoşgörünün derecesine göre kültürlülüğüne dair fikir yürütülebilir.

Ünlü bir felsefeciyi, sanatçıyı, bilimadamını otorite olarak kabuletmek, onun fikirlerini katî gerçekler olarak kabuletmek, onu karşı çıkılmaz olarak görmek yobazlık göstergesidir. Bir ülkenin millî kahramanı içinde böylesi aşırı yüceltici yakıştırma ve yaklaşım yobazlık göstergesidir. Toplumlar, ‘azizleri’, ‘dâhileri’, ‘kahramanları’ mitolojilerdeki tanrılar ve tanrıçalarmışcasına görürler. Oysa, gerçekte azizler, dâhiler ya da kahramanlar yoktur. Bunların hepsi yobazların yüceltmesiyle ortaya çıkmış uydurmalardır.

Son bir örnek olarak İsa’yı ele alalım. Halk niye öldürdü İsa’yı? Çünkü o, halkın alışmış olduğu geleneklerin ötesinde bir şey önerdi: Ahlaka karşı samimi olmayı tavsiye etti. Bu yolda insan öldürmedi, baskı yapmadı, entrika düzenlemedi. Düşüncelerini etrafta bağıra bağıra anlatıp insanları ikna etmeye bile çalışmadı. Sadece ahlaka manevi, samimi, vicdanlı bir şekilde yanaşmayı öğrencilerine (havarilerine) anlattı. Bu bile yetti halkın coşmasına çünkü halklara alışılmışın dışında bir şey de benimsetemezsiniz (benimsetecekseniz bunu yavaş yavaş, tıpkı modern dönemde medyanın yaptığı gibi, alıştıra alıştıra yaparsanız). Elbetteki idam emrini veren Roma’nın İsrail’den sorumlu valisi idi. Ama çoğunluğu arkanıza almadan büyük bir şey yapamazsınız [1]. Halk İsa’yı anlamaya hazır değildi. Onun için söküp attılar toplum denen bütünden. Halkı kışkırtanlar da valiye baskı yapanlar da din adamlarıydı. Eğer ahlak manevi ve vicdani değerler bütünü olsaydı İsa’nın öldürülmesi için din adamları çaba sarfederler miydi? Halk da bu kışkırtmalara razı gelir miydi? Halklarda değişenler görünürde olan değişimlerdir, hâlbuki içte olan değişmedi. Dünya bugün de İsa’yı anlamaya hazır değil. Hatta eskide olduğu gibi bugünde İsa’nın öğretilerini duymaya bile tahammülü yok halkların. Engizisyon mu? Engizisyon’un İsa’nın öğretileriyle uzaktan yakından alakası var mı? Engizisyon, zaten mevcut alışılmış halk düzenini sürdürdü. Tarih İsa’ya hiçbir zaman değer vermedi. Engizisyon İsa’nın adını ve şeklini yüceltti, öğretilerini değil [2]. İşte yobazlık buydu.

            Atalarınıza… dendiğini biliyorsunuz.Ama ben size diyorum ki…

İsa da yobazlara karşı ihtiyatlı olmayı defalarca vurgulamıştır. Gel gör ki, onu öldürenler de yobazlar olmuştur, “İsa” diye bağıranlar da. Öte yandan, “eğer egemen olana hizmet ediyorsa din afyondur” propagandasıyla yola çıkan, kendilerini komünist diye adlandıranların da neler yaptıkları ortadadır. Engizisyonun 1500 yılda beceremediği cinayet ve vahşetleri, kendini komünist zannedenlerin sadece bir yüzyılda çok daha fazlasını türettiklerini tarih bize göstermedi mi?

Suç ideolojilerin kendilerinde değildir. Suç, samimi insanların da değil. Bu yazı, herhangi bir ideolojiyi ve o ideolojiye mensup insanları katiyen ve kesinlikle suçlamıyor. Eğer böyle düşünülüyorsa, bu yazı amacına ulaşmamış demektir. Esas mesele şudur: Yobazlar, tarihte bir dönemle, dinle, dinsizlikle ilişkili değildir. Yobazların Engizisyon öncesinde de var olduğunu, Engizisyon döneminde de var olduğunu, Engizisyon ortadan kalktıktan sonra da varolduğunu biliyoruz. Yobazlık, bir ideoloji ya da tarihi bir dönemle sınırlı değil, bütün zamanlarda ve bütün dünya insanlarında vardır.

Yobazlık haçlı seferleriyle; istihbarat teşkilatlarına hizmet amacıyla kalabalık kitleleri İslam adı altında sömüren sahtekârların (aslında onlar sadece işini yapıyorlar) cahil takipçileriyle; aristokratları, entelektüelleri, nice şairleri, edebiyatçıları, bilimadamlarını öldüren, Ahıskaları, Kalmıkları süren, sanata çeşitli yasaklar koyan, ifade özgürlüğünün hiç olmadığı Sovyet rejimiyle; ideolojik sebeplerden dolayı halkını sefalete sürüklemiş ve sefaletten kurtuluş yollarını yasaklayan, internet erişiminin bütünüyle yasak olduğu Kuzey Kore Sosyalist rejimiyle; bir kısmı cihat uğrunda, diğer kısmı Komünizm uğrunda kendi yurttaşlarının hayatını karartan Afgan gerillalarıyla, dışarıdan gelip ülkeyi ele geçiren, erkeklere de kadınlara da çocuklara da nefes aldırtmayan Talibanla sınırlı değil; tüm zamanların tüm dünya insanları kadar geniştir.

Türkleri hor gören, Türk’ten nefret eden, bütün Türkleri amele zanneden, develerin üstünde yolculuk eden, bütün gün nargile içen, kebaptan başka bir şey yemeyen, erkeği şalvarlı, kadını çarşaflı sanan cahiller yobaz değil midir? Eli ayağı düzgün bir Türk gördüğünde “SenTürk’e benzemiyorsun” diyenler… Türkler Batılılara tapıyor, Batılılar ise Türkleri adam yerine koymuyor. Batılılara tapan da, Türkleri hor gören de yobaz değil midir? Batılıya Türk’ü anlatsan, Türk’e Batılıyı anlatsan yine fikirlerinden dönmezler. Birinin şaşmaz tapınması, diğerinin şaşmaz hor görmesi de cehaletten kaynaklan mıyor mu?

Yobazlık, cehaletten ileri gelir. Çok kitap okumakla, doktor, avukat, mühendis olmakla, profesör, doçent olmakla, omzunda yıldızlar olmakla, bilmem neyin başkanı olmakla cehalet ortadan kalkmıyor. Avrupalılar çok kitap okuyormuş. Neden, o zaman, bu kadar cahiller? Batılılar medeniymiş. Evliliğe gerek kalmadı deyip aile yapısını ortadan kaldırdılar, şimdi de eşcinsel evliliği hararetle savunuyorlar. Bu mu medeniyet?

            ‘Medeniyyet!’ dediğin tek dişi kalmış canavar!

Öncelikle belirtmekte fayda var ki, yobazlığın sebebi cehalettir, ama cehalet insanı yobazlığa götürmez, çünkü cehalet artan birşey değildir. İnsanlar gitgide yobazlaşmazlar. Aksine, çok çok yavaş adımlarla da olsa evrensel evrimden dolayı uygarlaşırlar. Kültür ise hoşgörüye götürür, çünkü kültür artan birşeydir. İnsanlar da hayvanlara benzer zevkleri paylaşırlar. Sanat ise hayvan ötesi zevklerin de varlığını benimsetir insanlara. Bundan dolayı, sanat, bireyin kültürlü olmasında en büyük güce sahiptir (ama tek başına sanatla kültürlü olunmaz). Toplumun da uygar olmasındaki en büyük güç yine sanata aittir. Ancak, tek başına buna dayanarak, bir ressamın mutlaka çok kültürlü olduğu fikrine de kapılmamak gerek. Romalılar Almanları barbar olarak tanımlarlardı. 19. yüzyıla kadar da Ruslar böyle görülürdü. Almanlar barok müzikle atağa geçtiler, Ruslar da 19. yüzyılda edebiyatla. Yakın tarihin iki uygar halkı olarak kabul edilebilir bunlar. Yine de abartmamak lazım; Almanlar barok ve klasik dönem bestecilerden dolayıya da Ruslar büyük romancılardan dolayı kesinlikle tamamen uygardır diye bir sonuca da varılamaz. Herşey akla kara değil. Türklerin de son derece köklü bir tarihi vardır; her ne kadar çok büyük kısmından bihaber olup, küçük kısmını reddedip, daha küçük kısmıyla yetinmeye çalışsalar da. Ah şu çılgın Türkler!

  Büyük patronlar ve onların karar verdiği yöntem ve araçlar (moda)…

         Yine dönelim modaya. Görüldüğü gibi ahlak da yobazlık da modayla öyle ya da böyle ilişkili kavramlardır. Ahlakı moda belirler ve modayı yobazlar benimser. Eski moda yok olur, yerini yeni bir moda alır. Ahlak artık çok eski bir moda olduğu için ortadan kalktı. Yobazlık ise karakteristik birşey olduğu için, ahlakla değil modayla ilişkili olduğu için varolmaya devam etti. Dünyada hiç yobaz olmasaydı moda da olmazdı. Moda varolduğu sürece yobazlık da varolmaya devam edecek. Modayı ise dünyayı yönetenler belirler. Zaytgayst (Zeitgeist) Hareketi’nde şuna benzer bir ifade geçer: Dünyanın imparatorlar tarafından yönetildiği söylenir. Pekiyi, kimdir bu imparatorlar? Şüphesiz, birkaç yılda bir seçimle iktidara gelen siyasetçiler değil. Çünkü imparatorlar asla seçilmezler. Ve daha sonra da dünyanın büyük tacirler / işadamları tarafından yönetildiğine değinilir. Aslında çok eski zamanlardan beri ülkeler ve halklar tacirler tarafından yönetilmektedir. Ayrıntıya girmeden belirtelim ki işte halkları yönetmek için mükemmel bir yöntem olan moda da bu büyük para patronları tarafından yaratılır, versiyonları yenilenir ve istedikleri zaman istedikleri değişiklikler yapılır. 

       Tabii, burada dikkat edilmesi gereken nokta kültürdür (elit tabakaya mensup olmak değil, kişisel gelişimdir kültürlülük). Kültür, yobazlığı zayıflatmakta olduğu için, bunu bilen paranın büyük patronları önce kültürlere saldırdılar. Dikkat edilirse, dünya genelinde bütün kültürler asimilasyona uğratıldı, genel anlamıyla kültürlülük de itibar görmekten çıktı ve hatta garipsenen bir şey haline geldi. Hiçbir toplumun kendine özgü kültürü kalmadı, yerini dünyanın her yerinde aşağı yukarı aynı olan sözde kültüre bıraktı. Bu küresel kültür, aslında temelsiz, dayanaksız ve son derece seviyesizdir. Bir diğer deyişle küresel kültür, kültürsüzlüğün ta kendisidir.

Kültürsüz insanlar, bu yeni kültürü modern olduğu gerekçesiyle benimsemekteler. Nasıl ki, insanlar ilkel bir yaklaşımla kavramları iyi ve kötü olarak sınıflandırıyorlarsa, yobazlarda ‘modern’ kavramının ‘iyi’ olduğu varsayımıyla yola çıkarlar. Yani popüler sanılar birer töz olarak kabul edilir. Hâlbuki bunu temellendiremezler, yeterli gerekçeleriler isüremezler. Oysa sorunun cevabı gayet basittir. ‘Modern olmak’ iyiler torbasında yer almalıdır, çünkü yobazlar modern olup modern kalıplara boyun eğecekler ki büyük patronlar mitolojilerde ki tanrılar gibi yaşayabilsinler.

Ancak kültürsüz yani yobaz insan küresel kültürü benimser, çünkü içindeki boşluğu doldurma zorunluluğu hisseder. Kültürlü insanlar ise modernizasyona ve asimilasyona uğramadan, çoğunluktan dolayı mecbur oldukları [1] kalıpları ihtiyatla karşılarlar. 

  Son olarak, cehalet yobazlığın sebebidir, kültür de hoşgörüye götürür. Cehalet bilmemek değil, bilmediğini bilmemektir. Kültür de nicelikle değil, nitelikledir. Evdeki putları kırdılar ama kalpteki putperestliğe ne demeli? Yedi milyar putperesti misafir ediyor dünya. “Bahtiyar” bir adamın sözüyle:

            Putlar geldi ve gittibirine inanmadım.

 

Kaynakça

[1]Cafer,Ferid.2011.“Büyük Sürüleşme” Eğitişim Dergisi sayı:32.

[2]Tolstoy,Lev.WhatIBelieve.NewYork:Publisher11MurrayStreet,1886.


[1] ODTÜ, Teknokent.

  •  

Farabî ve Onun Ahlâk Anlayışı

Giriş

Bu araştırmada ilk olarak ahlâkın ne olduğu üzerinde durulacak ve daha sonra Farâbî’nin hayatı, eserleri ve felsefesine değinilecektir. Son olarak, Fârâbî’nin “Mutluluğu Kazanma” eseri temel alınmakla birlikte eserlerinde ahlâkı işleyiş biçimi incelenecektir.

Manzur’a göre (1964), ahlâk sözcüğü, Arapça’da “hulk” sözcüğünün çoğuludur. Türkçe’de “hulk” sözcüğü yerine ahlâk terimi kullanılmaktadır. Arapça’da “hulk” sözcüğü ise tabiat, huy ve karakter anlamlarını içerir (Akt. Özgen, 1997, 13). Almanca ahlâk (moral) sözcüğü mos sözcüğünden türetilmiştir ve töre ile aynı anlamdadır. Ahlâk ya da töre, bir insan topluluğunda karşılıklı ilişkilerde gelişen saygı ve birbirini benimseme süreçlerinden oluşan ve kendilerine norm olarak geçerlilik tanınan geneli bağlayan eylem modellerini içerir (Pieper, 1999, 31). Fârâbî’ye göre ahlâk, kendisiyle, insanda iyi ve kötü eylemlerin ortaya çıktığı şeydir. İnsanda iyi fiillerin ve nefse arız olan iyi şeylerin meydana gelmesine sebep olan ahlak iyi ahlâktır. İnsanda kötü fillerin meydana gelmesine sebep olan ahlâk ise kötü ahlaktır (Akt. Yılmaz, 2006, 63).

Fârâbî’ye göre “insanın fiziki bünyesinin yetkinliği ahlâkın (huylar) yetkinliği gibidir. İnsanın ahlâkının yetkinliğini sağlayan eylemlerin durumu, insanın bedeni yetkinliğini sağlayan şeylerin durumuna benzer. Sağlıklıyken onun korunması, ondan yoksun kaldığında kazanılması gerektiği gibi, bizde var olan iyi ahlâkın korunması, olmadığında ise kazanılması gerekir (Akt. Özgen, 1997,  90).

Ahlâkî bir varlık olmanın başta gelen koşulu, yaşayan bir varlık olmaktır. İnsan, öncelikle bu dünyada yaşamak durumundadır. Ancak bireysel yaşamını kurtarmış olan kimse diğer insanların yaşamlarının korunmasına ve kurtarılmasına katkıda bulunmuş olur (Kuyurtar, 1992, 25). Herhangi bir kişinin ahlâksız olduğunun söylenmesi için ya onun davranışının çoğunluk tarafından kabul edilen ahlâk yasalarına uygun olmaması ya da onun karakterinin bozuk olması gerekir (Pieper, 1999, 31).

Fârâbî’nin Hayatı, Eserleri ve Felsefesi

Tam adı, Ebû Nasr Muhammed b. Muhammed b. Tarkhan b. Uzluğ b. Turhan el-Fârâbî et-Türkî’dir (Ulutan, 2000:14 akt. Kuyurtar, 1992:4). Türkistan’ın Farab şehri yakınlarındaki Vesiç’te yaklaşık 258 (871-72) yılında doğduğu sanılmaktadır. Aldığı ilk tahsilin temeli dini eğitim ve dil bilimleriydi; fıkıh, tefsir ve hadis okudu. Türkçe ve Farsçanın yanı sıra Arapçayı öğrendi (Yılmaz, 2006, 4). Alper’e göre (2000), İslam Felsefe geleneğinin en parlak temsilcilerinden biri olan Fârâbî ilmi ve felsefi disiplinlerin hepsine dair çalışmalarda bulunmuştur. Hem felsefe ile din arasında hem de felsefenin alt disiplinleri arasında bir birlik ve uyum oluşturmaya çalışmıştır (www.etikturkiye.com).

Mantık alanındaki başarısı onun Aristoteles’ten sonra “İkinci Muallim” (Mu’allim-i Sanî) olarak anılmasını sağlamıştır (Türker ve Alper, “Önsöz”, Fârâbî, 2008).  Fârâbî, Türk eğitim tarihinde ilk kez doğrudan eğitime ilişkin görüşler ileri sürdüğü bilinen düşünürdür. Fakat onun eğitim görüşleri sistemli olarak incelenmediğinden birçok yazar onu bir eğitimci olarak değil sadece bir filozof ve düşünür olarak görür (dergiler.ankara.edu.tr ). Şerif’e göre (2000: 44), Fârâbî, filozofların ve mütercimlerin bulunduğu en önemli eğitim merkezlerinden biri olan Bağdat’ta yirmi yıl geçirdikten sonra diğer bir kültür merkezi Halep’e gitti. Sarayda ilim adamı ve hakikat arayan birisi olarak ilk ve en başta gelen bir kişi olarak yaşadı. Fârâbî 337’de Mısır’a kısa bir seyahat yaptıktan sonra Dımaşk’a döndü ve 339/950 yılında vefat etmiştir (Akt. Yılmaz, 2006: 5).

El- Fârâbî, “Gökyüzünün Hareketi” adlı çalışmasını ve psikoloji alanında “Ruh Hakkında”, “Ruhun Gücü Hakkında”, “Çokluk ve Teklik Hakkında”, “Akıl ve Bilinç” tezlerini de yazdı. Bu eserlerin bir kısmı Latince’ye çevrildi ve XVII. yy.a kadar geldi. El- Fârâbî, yakındoğuda ünlü olan müzik eserleri de verdi (mimoza.marmara.edu.tr). Fârâbî’nin günümüze kadar gelen eserlerinden bazıları şunlardır; Ârâu ehli’l medineti’l fâdıle, es-Siyasetü’l-medeniyye, Kitâbü’l-Mille, Tahsîlü’s-saâde, Felsefetü Aristotâlis ve Felsefetü Eflâtûn.  (Özcan:“Önsöz”, Farabi.1993:8-10 akt.Yılmaz, 2006:6).

Fârâbî’nin felsefesinin merkezini siyaset felsefesi oluşturmaktadır; ahlâk veya ahlâk felsefesi ise siyaset felsefesine tabidir. Ahlâk bireyin mutluluğu ile, siyaset ise toplum mutluluğu ile ilgilenir (Kuyurtar, 1992:46).

Fârâbî’nin Ahlak Anlayışı

Fârâbî, kendileri ile, milletlerin ve şehirlerin bu hayatta dünya mutluluğu ve öteki hayatta üstün mutluluğu elde ettikleri insani nesneleri dörde ayırır. Bunlar:

1) Nazari erdemler, 2) düşünme erdemleri, 3) ahlâkî erdemler, 4) işlek (ameli) sanatlardır. Fârâbî, tüm bu insani nesnelerin birbirinden ayrılmamaları gerektiği, aksi takdirde bunların eksik ve sakat olacaklarını düşünüyor. En güçlü düşünme erdemiyle en güçlü ahlâkî erdemi birbiriyle bağlantılı görüyor. Burada sadece ahlâkî erdemler üzerinde durulacak fakat düşünme erdemleriyle birlikte incelenmesi daha doğru olacaktır.  (Farabi, 2008a: 21-43).

Ahlâki erdemler (fazilet) ve aşağılıklar (rezilet) ancak belirli bir huydan doğan eylemlerin, belli bir zamanda defalarca tekrar edilmesi ve ona alışık hale gelmesiyle, insanda meydana gelir ve yerleşir. Bu sebeple huyun değişmesi zordur. Bu huylar, iyiyseler erdem; kötüyseler aşağılık olacaklardır (Özgen, 1997: 87).

Fârâbî, birçok milletin, bir milletin veya bir şehrin başına ortak bir olay geldiğinde, onların ortak (erdemli) faziletli amaçları için en faydalı olan nesneyi iyice keşfetmeyi sağlayan bir düşünme erdemi (fazileti) olduğunu söylüyor. Ona göre, bir erdemli amaç için en faydalı olan ile en güzel olan arasında fark yoktur. Bu düşünme erdeminin siyasi bir düşünme erdemi olduğunu ifade ediyor (Fârâbî, 2008a:38).

Siyasi (düşünce) erdemler ile ahlaki erdemler arasında karşılıklı bir etkileşim vardır. Bir yandan siyasi (düşünce) erdemlerinin gerçekleşmesi ahlâkî erdemlerin miktarıyla doğru orantılı iken, diğer yandan siyasi lider kadronun yönetim tarzları ve öncelikleri bireylerin hayattaki gayelerini ve ahlâklarını belirleyebilmektedir (www.etikturkiye.com).

Fârâbî, ahlâkî erdemleri ve aşağılıkları belirli bir huydan oluşan eylemlerin tekrar edilmesiyle alışkanlıkla yerleşmesinden dolayı huyların değiştirilemeyeceğini düşünüyor. Ahlâkî erdemleri ve aşağılıkları, huyların iyi olup olmamasına bağlıyor. Ona göre faziletli amaç için en faydalı nesne düşünme erdemiyle birlikte keşfedilir.

Fârâbî, düşünce erdemlerine örnek olarak, hikmet, akıllılık, anlayış yetkinliği gibi erdemleri sıralar. Ahlâkî erdemler, ise iffet, yiğitlik, cömertlik ve adalet gibi istekle ilgili olan erdemlerdir. Bu erdemlerin ise alışkanlık ile edinildiğini söylüyor. Bu sebeple ahlâkî erdemlerin kazanılmasını düşünce erdemlerinde olduğu gibi insani bir çabayı gerektirdiğini belirtiyor (Özgen, 1997: 86).

Fârâbî, araştırılan nesnenin, ister insanın kendisi için arzuladığı gerçek bir iyi, ister başkasının sahip olmasını istediği gerçek iyi veya onu arzulayacak kimse tarafından iyi olduğuna inanılan bir nesne olsun, bu en faydalı, en güzel olanın ve iyi erdemli bir amacın kendisiyle araştırıldığı bir erdeme sahip olan kimsenin ahlâkî bir erdeme sahip olmadan bu güce sahip olamayacağını düşünüyor. Erdemin, ahlâkî davranışları ve işleri, düşünme gücünün en faydalı ve en güzel olanı keşfetme kabiliyeti olduğu ölçüde gerçekleşeceğini düşünüyor (Fârâbî, 2008a:40). Fârâbî’ye göre doğru, şeylerin zihnin dışında, zihinde inanıldığı şekilde bulunmasıdır. Kişinin ilk inancı hakkında herhangi bir inanç alındığında, bu inanç, onun nezdinde ilk inançtan farklı olamaz ve bu, sonsuza kadar böyle devam eder. Fârâbî bunu zorunlu kesinlik olarak tanımlıyor. Zorunlu olmayan kesinliğin ise değişmesi ve böylece –zihinde bir eksiklik meydana gelmeksizin- yanlış olması mümkündür. Zorunlu olmayan kesinin mukabilinin varlığı, olası yanlıştır. Zorunlu olanın mukabili ise, varlığının imkânsız yanlış olduğunu belirtiyor. Yanlışın bir kısmının mümkün olmadığını bir kısmının ise mümkün olabileceğini ifade ediyor (Fârâbî, 2008 b:3).

Fârâbî, uzun bir süre geçmeden değişmeyen ve birçok millette, bütün bir millette veya bütün bir şehirde ortak olan amaçlara göre en faydalı ve en güzel olanın kendisiyle keşfedilen düşünme erdemi, ortak bir olay karşısında en olgun reisliğe (nüfuz’a) ve en büyük kuvvete sahip olursa, onunla beraber bununla (ahlâkî) erdemlerin hepsinden en üstün nüfuza ve en büyük kuvvete sahip olacaklarını ifade ediyor. Bunu, her ne kadar kısa süreli muvakkat olsa da, ortak bir amaç için en faydalı olanın kendisiyle iyi araştırmayı sağlayan düşünme erdemi takip eder; onunla beraber bulunan (ahlâkî) erdemler ona göre kıyaslanabilecektir (Fârâbî, 2008 a:40).

Fârâbî, Tenbih Ala Sebili’s-Sa’ade adlı eserinde, insanın arzuladığı her yetkinliğin ve amacın, iyi olduğu için arzulandığını ifade ediyor. Kesinlikle her iyinin tercih edilebileceğini söylüyor. Herkes kendisinin kesin olarak mutluluk olduğunu düşündüğü şeyin, en çok tercih edilen, en üstün ve en yetkin “iyi” olduğuna inandığını belirtiyor. (Özgen, 1997: 75-76). O, sonunda amaçlarla beraber tek sanatlarla, tek tek evler halkı olarak tek tek insan varlıklarıyla ilgili olan düşünme erdemlerine gelineceğini bunların da onlara göre kıyaslanabilen (ahlâkî) bir erdemle beraber bulunduklarını belirtiyor (Fârâbî, 2008 a:41). Fârâbî’ye göre insanlar amaçları, iyi olduğu için arzular. En üstün iyinin mutluluk olduğuna inanıldığı için kişilerin mutluk olarak düşündükleri şeyler en çok tercih edilendir.

Fârâbî hangi erdemin olgun ve en kuvvetli erdem olduğunun araştırılması gerektiğini düşünüyor. Hangi erdemin kuvveti bütün erdemlerin kuvvetine eşit olmalıdır ki en kuvvetli erdem olsun. Bu erdem, insan, onun işlerini yapmaya karar verdiği zaman diğer bütün erdemlerin işlerini kullanarak onları yapabileceği bir erdemdir. İnsanların, diğerlerince sahip olunan erdemlerin işlerini kullandığı bir erdem ahlâkî bir erdem olacaktır (Fârâbî, 2008 a:41). Fârâbî, Fusulu’l-Medeni ve Tenbih Ala Sebili’s-Sa’ade adlı eserlerinde iyi ahlakın meydana getirilmesini sağlıklı olmaya benzetiyor. Sağlıklı olmak için yenilen şeylerin orta derecede olduğu durumda sağlıklı olunabildiği ve fazla ya da eksik olduğu durumda sağlıklı olunmadığı gibi iyi ahlâk da ahlâk elde edilen eylemlerin orta derecede olması durumunda iyi ahlak gerçekleşecek eylemler mutedillikten uzaklaşıp alışkanlık haline gelirlerse iyi ahlâkı meydana getirmez (Akt. Özgen:1997:90). Fârâbî eylemlerin orta halini, cesaret, cömertlik, iffet, incelik, sadakat ve dostluk olarak sıralar. Bu örnekler pratik yetkinliğin ilk örnekleri olarak ahlaki davranış olarak yol gösterici ve karşılaştırma ölçütü olarak iş görürler (Özgen, 1997:91).

Fârâbî’ye göre düşünme erdemine sahip olan bir kişi ahlâkî erdemlerin düşünme erdemlerine sahip olmaz. Eğer düşünme erdemi tek ise doğuştan iyilikler olan erdemleri keşfetme yeteneği olan kişiler bile sadece bu erdemle iyi olamazlar. Eğer kişi iyi değilse, kendileri veya diğer insanlar için iyiyi isteyemezler. Fârâbî, düşünce erdeminin tek başına olduğu durumda ahlaki erdemi keşfetmenin imkânsız olduğuna inanıyor. Eğer kişide düşünme erdeminin ve ahlâkî erdemin ikisi de varsa, düşünce erdemi ahlaki erdemi keşfedemez. Çünkü beraber iseler, düşünme erdeminin ahlâkî erdemi keşfetmemesi gerekir. Düşünce erdemi ahlâkî erdemi keşfederse, bu, düşünce erdeminin ahlâkî erdemden ayrı olmasını gerektirir. Bu sebeple düşünce erdeminin kendisi ya iyilik erdemidir ya da düşünme gücü tarafından keşfedilen ahlâkî erdemden farklı başka bir erdem olduğu düşünülmelidir  (Fârâbî, 2008a: 43).

Düşünme kuvveti sayesinde iyi amaçlar ve bu amaçlara götürecek araçlar tespit edildiğinde, bunun adı düşünme erdemi olur. Bunun sayesinde erdemli bir amaca yönelik en yararlı olan şeyler keşfedilir. Düşünce kuvveti ile iyi işlere yönelen bir kimsenin ahlâkî erdemlere sahip olması gerekir. Çünkü ahlâkî erdemlere sahip olmayan bir kişi kendisi ve başkaları için iyiyi isteyemez (Kuyurtar, 1992:50). Yani insanlar düşünme kuvvetiyle iyi işlere yönelirlerse ahlâkî erdeme sahiptirler. Eğer ahlâkî erdeme sahip değillerse kendileri ve başkaları için iyiyi isteyemezler.

Fârâbî, nazari erdemin, en yüksek düşünme erdeminin, en yüksek ahlâkî erdemin ve en yüksek sanatın doğuştan teçhiz edilmişlerde bulunduğunu söylüyor. Bunların pek büyük bir kabiliyet, üstün tabiatlara sahip insanlar olduğunu düşünüyor. Fârâbî, milletlere ahlâkî erdemleri ve iş sanatlarını var etmenin yönteminin eğitim olduğunu ifade ediyor  (Fârâbî, 2008a:45).

Sonuç

Erdemli bir amaç için faydalı ve güzel olan farklı değildir. Faydalı olan mecburen erdemli bir amaç için ve faziletli bir amaç için en faydalı olan, en güzeldir. Bu düşünme erdeminin siyasi bir düşünme erdemi olduğu görülür. Fârâbî ahlâkî erdemi baş erdem olarak görüyor. Ahlâkî davranışları ve işleri, düşünme gücünün en faydalı ve en güzel olanı keşfetme yeteneği ne kadar ise erdemin de o ölçüde olduğunu belirtiyor.

Fârâbî tüm insani nesneleri birbiriyle bağlantılı görmekle birlikte düşünce erdemiyle ahlâkî erdemi birbirinden ayırmıyor. Doğuştan var olan ve iradeyle birlikte bulunan ahlâkî erdemler kendisiyle keşfedilen bir düşünme erdemi ile beraber olmalıdır. En üstün düşünme gücüyle birlikte bulunan en yüksek insani ahlâk erdemine benzer bir erdeme doğuştan eğilimli bazı insanların olması gerekir.  Herhangi bir insan ahlâkî erdeme sahip olamaz.

Yararlanılan Kaynaklar

Akyüz, Yahya. “Fârâbî’nin Türk ve Dünya Eğitim Tarihindeki Yeri” http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/40/512/6288.pdf adresinden    01.06.2009   tarihinde indirilmiştir.

Arkan,Atilla.“ Fârâbî’nin Gözüyle Ahlak-Siyaset İlişkilerinin Analizi” Adapazarı:Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi,ss.387-396.http://www.etikturkiye.com/etik/siyasetetik/1AtillaArkan.pdf adresinden 01.06.2009 tarihinde indirilmiştir.

Aydın, İnayet. Eğitim ve Öğretimde Etik. Ankara: Pegem A Yayıncılık, 2006.

Fârâbî. Fârâbî’nin Üç Eseri. (Çeviren: Hüseyin Atay). İstanbul: Morpa Kültür Yayınları, 2008a.

Fârâbî. Kitabu’l-Burhan. (Çevirenler: Ömer Türker ve Ömer Mahir Alper). İstanbul: Klasik Yayınları, 2008 b.

Pieper, Annemarie. Etiğe Giriş. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1999.

Kuyurtar, Mehmet. “İbni Haldun’un Ahlak Hakkındaki Görüşleri” Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir: Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1992.

Özgen, Mehmet Kasım. Fârâbî’de Mutluluk ve Ahlak İlişkisi. İstanbul: İnsan Yayınları, 1997.

Yılmaz, Münevver Mücahide.“ Fârâbî’de Siyaset-Ahlak İlişkisi” Yayınlanmamış Master Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,2006.

El- Fârâbî Milli Devlet Üniversitesi. Felsefe Kolu. http://mimoza.marmara.edu.tr/~avni/dersbelgeligi/felsefekolu/farabi.htm adresinden    01.06.2009  tarihinde indirilmiştir.

İbn-i Sinâ’nın Ahlâk Anlayışı

ÖZ. Bu çalışmada Türk-İslam bilgelerinden İbn-i Sinâ’nın hayatı ve ahlâk ile ilgili düşünceleri açıklanmıştır. 980 yılında Buhara’da doğan İbn-i Sinâ hep bir sürgün şeklinde yaşamını sürdürmüştür. Aristo’nun felsefesini açkılamaya çalışan filozof, tıp alanında üniversitelerde 600 yıl boyunca okutulacak eseri olan Kitab’al-Kanun fi’l-Tıbb’ı yazmıştır. 1037 yılında hayata gözlerini kapatan İbn-i Sinâ 57 yıllık kısa yaşamında birçok eserin altına imzasını atmıştır. Bu eserlerinin pek çoğunda ahlâk kavramına da değinerek her insanın yaradılışı gereği ahlâklı olması gerektiğini savunmuştur. İyiliğin Allah’tan geldiğini savunan filozof kötülüğün eşyadan geldiğini savunur ve üç tür kötülükten de söz etmiştir. Bunlar fiziki kötülük, psikolojik kötülük ve metafizik kötülüktür. Filozof ahlâklı olmanın dindar olmanın bir parçası olduğunu da savunmaktadır.

Anahtar Kelimeler: İbn-i Sinâ, İbn-i Sinâ ve Ahlâk, İbn-i Sinâ’nın hayatı

Giriş

İki Yunanca sözcüğün birleşmesiyle “Filos: sevgi ve Sofia: akıl” oluşan felsefe, akıl sevgisi anlamına gelir. Felsefe her şeyin “köklerini ve nedenlerini” kavrama ve elde ettiği her şeyi sorgulama yolunda bir arayış içinde olma çabalarının tümüdür. Felsefe yapan kişiye ise filozof denir. Bir filozof, ne yaptığı, ne yapıldığı, neden olduğu, nasıl olduğu ya da ne olduğu üzerinde düşünen, genel olarak var oluşu, süreçleri ve işleyişi (doğa, sosyal yaşam, matematik vb.) açıklamak için düşünen, bu düşünme eyleminden mantıksal yeni (farklı) sonuçlara varan ve bu sonuçları açıklayabilmek için yeni tanımlar yapan ve yeni bilgiler üreten kişidir. O halde Filosofya kelimesi, bilimi sevme, filosofos kelimesi de bilimi seven anlamına gelir. “Felsefe” de “Filosofya” kelimesinin Arapçası ve masdarıdır. “Filozof” ondan türetilmiştir (Gerviyani, 1998, 29). Filozof denince her insanın aklına gelen isimlerin başında Aristo, Sokrates, Platon, Galileo, Gazali, Farabi, İbn-i Rüşd, İbn-i Sinâ, Thales vb. gelir.

Bu filozoflardan Farabi, Gazali, İbn-i Sinâ, İbn-i Rüşd, vb. İslam bilginlerindendir. İslam âleminde filozof diye tanınan düşünürlerin başında Meşşailer gelir. Meşşailerin başında ise Fârâbî, Kindî ve İbn-i Sinâ gelir (Çubukçu, 1972, 9). Meşşaiyye Aristoculuğu seçen ve Eflatun’dan faydalanan yeni açıklamalara yer veren felsefi bir sistemdir. Meşşai felsefi sisteminin savunucularından olan İbn-i Sinâ daha çok tıp alanında ün yapmasına karşın pek çok eserinde felsefe ve ahlâk konusu üzerinde de durmuştur.

İbn-i Sinâ toplumun huzurlu ve refah içinde olması için ahlâklı bireylerden oluşması gerektiğini savunur. Bireylerin toplum içinde düzenli yaşabilmeleri için bir dizi kurallara ihtiyaç vardır. Bu kurallar din kuralları, hukuk kuralları, örf ve adet kuralları ile ahlâk kurallarıdır. Toplumsal barışı sağlamak ve mutlu insanlardan oluşan, yarınlara güvenle bakabilen çocukların oluşturduğu bir toplum yaratmak bu kuralların birincil amacıdır.

Toplumun, kendinden beklenen fonksiyonları yerine getirebilmesi için, onu oluşturan insanların bazı kuralları içselleştirmesi beklenir (Senemoğlu, 2007, 62). Toplum tarafından belirlenmiş bu kurallar yazılı değillerdir ve bu kuralların bütünü bireyin doğumundan itibaren neyin yanlış neyin doğru olduğunu belirlemesini sağlar. Ahlâk, neyin doğru veya yanlış sayıldığı (sayılması gerektiği) ile ilgilenir. Terim genellikle kültürel, dinî ve felsefi topluluklar tarafından, insanların çeşitli davranışlarının yanlış veya doğru oluşunu belirleyen bir yargı ve ilkeler sistemi kavramı ve/veya inancı için kullanılır. Demirel’e (2005, 3) göre ahlâk, bireyin doğru ile yanlışı ayırt edebilmesini sağlayan ilkeler ve değerler bütünüdür. Frolov’ a (1997, 7) göre, ahlâk, toplumların gereksinimleri ve çıkarları doğrultusunda, alışkanlıklar, gelenekler, töreler ve kamuoyunun gücünden destek alan, kendiliğinden biçimlenmiş, genel kabul görmüş yasaklama ve değerlendirmelerdir (Akt. Aydın, 2006, 14). İbn-i Sinâ’ya göre ahlâklı insan, öncelikle içinde doğup büyüdüğü toplumun kurallarını taklit eder ve daha sonra bir yaşam tercihi olarak bu kuralları içselleştirir. İbn-i Sinâ güzel ahlâkı dinin bir gereği olarak kabul etmiştir ve kötü ahlâklı bir insanın iyi bir dindar olamayacağını savunmuştur.

Asıl adı Hüseyin olan İbn-i Sinâ Buhara’da doğmuştur. Tıp ve felsefe alanında birçok önemli eseri vardır. Filozof hemen hemen her eserinde ahlâk kavramına değinmiştir. Bu çalışmada çok önemli bir Türk-İslam bilgini olan İbn-i Sinâ’nın hayatı, eserleri ve ahlâk kavramına bakışı açıklanmıştır.

bn-i Sinâ (http://tr.wikipedia.org/ wiki/Dosya:Avicenna

İbn-i Sinâ’nın Hayatı ve Eserleri

Asıl adı Hüseyin olan İbn-i Sinâ, Ebû Ali künyesiyle anıldığı gibi, tıp ve felsefe alanında en büyük otorite demek olan “eş-Şeyhü’r-Reis” unvanıyla tanınmaktadır (Kaya, 2005, 275). Meşşâi felsefe ekolünün Farâbi’den sonra en büyük filozofu İbn-i Sinâ’dır. Hıristiyan ortaçağ filozofları üzerinde büyük etki yapmış ve Garp’ta Avicenna diye şöhret olmuştur (Taylan, 2000, 202).

İbn-i Sinâ 980 yılında Buhara yakınlarındaki Efşene köyünde doğdu. Daha kesin olarak ise filozof bu tarihten birkaç yıl önce doğmuştur. Babası filozofun doğumundan birkaç yıl önce Belh’ten göç etmiştir ve Buhara yakınlarındaki Harmaysen’de bir Samani valisi olmuştur. Doğumundan birkaç yıl sonra ailesi Buhara’ya taşınmıştır.

Küçük yaşta Kur’an-ı Kerim’i ezberlemiş, dil, edebiyat, fıkıh eğitimi almıştır. Daha sonra geometri, felsefe ve mantık eğitimi almıştır. Bu ilimlerden sonra Nâtilî’den tıp öğrenmiştir (Vural, 2003, 195). Natili dışında birkaç hocadan daha ders almıştır. Bunlar, Ebû Mansûr Kumrî ve Ebû Sehl Mesîhî’dir. İbn-i Sinâ daha 18 yaşındayken yunan bilimlerini de mükemmel bir şekilde öğrenmiştir.

İbn-i Sinâ meslekî kariyerine bir hekim olarak, 17 yaşındayken Sâmânî hükümdarı Nuh b. Mansûr’un (976/997) hizmetine, onu tedavi etmek için çağırıldığında başladı (Gutas, 2004, 6). Nuh’u tedavi etmeyi başardı ve sultan ona ödül olarak zengin saray kütüphanesine müdür yaptı. İbn-i Sinâ burada birçok kitaplar okudu ve yazdı. 999 yılında Nuh’un ölümü üzerine Samanoğlu hanedanı arasında siyasi çekişme başlayınca İbn-i Sinâ Buhara’dan ayrıldı.

Evvelâ Harizem emiri Ali bin Mamun’un sarayına gider (1001). Burada Abu Rayhan’ıl-Pirûnî, Abu’l-Nasr’al-Irakî ve Abu Said Abu’l-Hayr gibi devrin ünlü bilgin, mutasavvuf, matematikçi ve astronomları ile tanışır (Ulutan, 2000, 14). Gittiği her yerde devlet büyüklerinden büyük bir saygı gören İbn-i Sînâ Gürgenç’te Bîrûnî, Ebû Sehl el-Mesihî, İbnü’l-Hammar ve İbnü’l-Irâk gibi bilginlerle tanıştı ve bu ilim adamlarıyla çeşitli konularda tartışmalarda bulundu (Kaya, 2005, 275). Bu sırada kendisini davet eden Gazneli Mahmud’un yanına gitmek için Gürgenç’ten ayrıldı ve Cürcan’a gitti. Burada hem ders veriyordu hem de eserlerini yazıyordu. Ayrıca filozof Cürcan’da (1013/1014) Cüzcani ile de tanışmıştır.

İbn-i Sinâ Cürcan’dan Rey’e gitmiş ve orada Büveyhî Mecdüddevle Rüstem ve onun arkasındaki esas güç olan annesi Seyyide’nin hizmetine girmiştir. Daha sonra yine Rey’den ayrılarak önce Kazvin’e ve oradan da nihayet Şemsüddevle’yi tedavi etmek için Hemedan’a gitmiştir (Gutas, 2004, 8). Ağır bir hastalıktan kurtardığı Hamedan emiri Şams’al-Davla’ya vezir olur (1023) sa da, askerlerle geçinemediği için vezirlikten ayrılır. Bir müddet sonra gene önemli bir hastalıktan kurtardığı aynı emirin ısrarı üzerine ikinci defa vezirliği kabullenir ve oldukça yoğun bir çalışma dönemine girer (Ulutan, 2000, 15). Gündüzleri hükümet işleriyle uğraşırken geceleri öğrencilerine ders vermekle uğraşmıştır. Bu dönemde İbn-i Sinâ’nın sadık öğrencisi Cüzcani ondan Aristo felsefesi üzerine bir kitap yazmasını ister ve filozof al-Şifâ adını taşıyacak olan ünlü ilim ve felsefe kitabını yazar.

İbn-i Sina bu dönemde kendi durumu hakkında İsfahan’daki Kâkûyî hükümdarı Alaüddevle ile gizlice mektuplaşmıştır ve sonuçta bu hareketleri sebebiyle yakalanarak Ferdecan diye bilinen bir kaleye hapsedilmiştir. Dört ay hapiste kalan filozof Alaüddevle’nin Hemedan üzerine yürüyüp Hemedan’ı almasıyla serbest kalmıştır. Bir süre sonra da filozof erkek kardeşi, sadık öğrencisi Cüzcânî ve hizmetçileriyle İsfahan’a gitmiştir. İbn-i Sinâ ölünceye kadar Âlaüddevle’nin hizmetinde bulunmuştur ve kulunç hastalığı sebebiyle 1037 yılında vefat etmiş ve Hemedan’a defnedilmiştir.

Akılcılığını Farabî’den, deneyciliğini Ebû Bekir Râzi’den alıp birleştiren İbn-i Sinâ’nın sistemi, ortaçağ felsefesinin klasik karakterini taşır ve filozof metodik eserler vermek bakımından Meşşaî ekolün en büyüğü olarak kabul edilir (Taylan, 2000, 203). Meşşâîlik, İslam düşüncesinde hiçbir zaman tam ve mutlak bir Aristoculuk olarak değil; Aristo ve Platon’un, Plotin vasıtası ile yapılan uzlaştırılması şeklinde anlaşılmıştır (Özden, 1996, 27). İbn-i Sinâ tecrübeye de çok önem vermiştir. Onun bu yaklaşımı, Orta Çağ felsefesinin tam bir karakterini oluşturmaktadır. İbn-i Sinâ hayatı boyunca pek çok öğrenci yetiştirmiştir. Öğrencilerinden en önde gelenlerinden bazıları Ebû Ubeyd el-Cüzcânî, Ebû Abdullah Ma’sum’i, Ebû Mansûr b. Zeyle ve Behmenyar ile Ebû’l-Abbâs Zevkerî’dir.

İbn-i Sinâ tıp iliminde de çok derindi. Bu hususta bir Hıristiyan bilgin olan İsa b. Yahya’dan çok yararlanmıştı. Tıpta deneylere çok önem veren bir doktordu. Kısa zamanda bu alanda da ünü yayıldı (Çubukçu, 1989, 24). İbn-i Sinâ’nın kitapları 12. yüzyıldan itibaren Latince’ye çevrilmiş ve 17. yüzyıl sonlarına kadar ise Avrupa’da en önemli ilim kaynakları başında olarak üniversitelerde ders kitabı olarak okutulmuştur. Al-Şifâ, Al-Nacât, Al-İş’arât va’l-Tanbihât, Tis Rasail fi’l-Hikmâ Va’l Tabiiyat, Al Hidayâ, Kitab’al-Nafs, Kitab’al-Kanun fi’l-Tıbb, Adviâ’al-Kalbiâ, Risalâ fi’l-Zaviâ, Al-Hikmât al-Maşrikiyvâ, Hayy İbn Yakzan, Risalâ fi’l-Işk ve Hikmâ’i-Alâ’i İbn-i Sinâ’nın üniversitelerde okutulan başlıca eserleridir.

Filozof bazı eserlerini bir konuya tahsis ederken, mühim eserlerini ansiklopedik tarzda vermiştir (Taylan, 2000, 202). İbn-i Sîna 17’si sadece tıbba ait olan yaklaşık 160 eser yazdı. “Şifa” adlı büyük eseriyle tanındı. Filozof olarak ilkin 18 ciltlik olan bu muazzam ve son derece sistematik eser, İbn-i Sinâ’nın mantıktan başlayarak fizik, psikoloji, hayvanat dâhil bütün tabii ilimler ve metafizik konulardaki açıklamaları kavrar. Ayrıca İbn-i Sinâ bu eserde musikiye de yer vermiştir. Çok genç yaşta yazdığı “metafizik”i ve “Kitab el-Nefs”i Latinceye ilk kez çevrilen eserleridir. Kiab el-Nefs ruh, akıl ve psikoloji konularındaki fikirlerinin bir araya toplandığı eseridir. Filozofun bir diğer önemli eseri ise Al-Nacât’tır. Bu eserde filozof Şifa’dan kısmen özetlemeler yapmıştır. Bu eser İbn-i Sinâ’nın sisteminin bir özeti olarak kabul edilir. Filozofun bir diğer önemli eseri ise Al-Hidaâ’dır. Bu eserde filozof mantık, tabiyyat ve teoloji konularını incelemiştir. Bu eser İslam fikir tarihinde en çok okunan ve üzerinde açıklamalar yapılmış bir eserdir. Diğer önemli eseri ise Kitab’al-Kanun fi’l-Tıbb’ dır. Bu eser beş ciltten oluşan bir tıp ansiklopedisidir. Tıpta gözlem ve deney yöntemlerinin önemine deyinilmiştir. Başta kan dolaşımı,  göz hastalıkları, karaciğer, böbrek, mide ile ilgili rahatsızlıkları ve bunların teşhis ve tedavi yöntemleri ile ameliyatları anlatılmıştır. 1500 sayfalık bu eser bütün dünya tıp fakültelerinde 600 yıl boyunca ders kitabı olarak okutulmuştur.

İbn-i Sinâ’nın yazıları ve eserlerindeki ifadesi, Arapça konuşan diyarlarda hiç rastlanmayan bir mükemmelliktedir. Son derece düzgün, akıcı ve açıktır. Bunun sonucu olarak da eserleri de sistematik bir tasnife göre hazırlanmıştır (Ulutan, 2000, 30).

İbn-i Sinâ ve Ahlâk

İbn-i Sinâ hemen bütün eserlerinde ahlâka yer vermiştir. O bu konuda metafizik düşünceleri ile İslami esasları uzlaştırmaya yönelmiştir. İbn-i Sinâ’nın ahlâk bahsindeki fikirleri, temelde Aristo’dan esinlenmiş gibi görünse de, Socrates ve Eflatun ile özellikle de İslam Dini’nin ilkeleriyle tamamlanmaktadır (Ulutan, 2000, 105). İbn-i Sinâ’ya göre Allah ilk cevher ve zorunlu varlıktır. Her şey O’ndan çıkar. Hayır ve şer Allah’tandır. Ancak Allah insanları belli davranışları yapmaya zorlamaz. Allah’ın insanı var etmesi bir lütuftur. İnsan yaratıcısına lâyık olmaya çalışmalıdır (Çubukçu, 1989, 29). Kötülük O’ndan değil eşyadan gelir. İnayet Allah’ın insanları kötülükten muhafaza etmek hususundaki lütfudur. Kötülük şu kısımlara ayrılır (Taylan, 2000, 216):

  1. Zayıflık, bilgisizlik, yaratılıştaki noksanlık ve eksiklik mânâsına gelen kötülük ki, bu fiziki bir kötülüktür.
  2. Elem, keder gibi maddî ve mânevi mânâdaki kötülük. Bu da psikolojik bir kötülüktür.
  3. Metafizik kötülük. Filozof buna günah diyor.

İnsan mutlu olmak için ruhunu temizlemeli, davranışlarını kontrol etmelidir. Yüce Allah insanlara iyiyi veya kötüyü seçmesi için cüz’i irade vermiştir. İyiyi seçenden inayeti esirgemez (Çubukçu, 1989, 29). Din ile ahlâk aynı şey olmamakla beraber, birbirinden ayrılmaz bir bütündürler. Hakiki manâda dindar olmak, hakiki manâda ahlâklı olmaktır. Ahlâksız bir dindar olamaz (Ulutan, 2000,116). Filozofa göre, âlemde yaygın ve esas olan iyiliktir. Kötülük, iyilik ihtiyacının bir neticesidir. İbn-i Sinâ, duyularla elde edilen lezzetlerin bir hayal olup, gerçek olmadığını, gerçek olan lezzetlerin ehli lezzetler olduğunu söyler. Ârifler, ikinci lezzetlere itibar ederek saadete ulaşırlar (Taylan, 2000, 217).

Ahlâklı insan, ara sıra erdemli fiiller işleyen biri değildir. Ahlâklı insan, önce içinde doğup büyüdüğü toplum hayatında yaygın olan ahlâk ilkelerini taklit etmekle yetinir, fakat daha sonra bilgi ve deneyimi arttıkça söz konusu ilkeler üzerinde düşünmeye ve şuurlu bir biçimde onları hayatında uygulamaya koyulur. Zamanla bu ilkeler onun varlığında, ahlâk felsefesinde sık kullanılan bir terimle, “içleşir.” (Aydın, 2000, 53). İbn-i Sinâ, ahlâk felsefesini dine dayandırmıştır. O, dünya ve ahiret mutluluğuna ulaşmak için ilim ve güzel ahlâk sahibi olmak gerektiğini belirterek din eğitimine büyük önem vermiştir (Ulutan, 2000, 21).

Ahlâkta İbn-i Sinâ Aristo’nun yoluna daha yakındır, şu şartla ki saadet ruhun temizlendiği ve Faal Akl’a yöneldiği eylemdir. Böylece mutluluğa yönelen insan filozofun “ruhun temizlenmesi” dediği bir nevi tasavvufi yükselmeyi tatbik edecektir (Ülken, 1983, 104). Mutasavvıflardan İbn-i Sinâ’yı ayıran nokta İbn-i Sinâ’nın esasta rasyonalist kalışı, yani iyinin bilinmesiyle iyiliğin yapılmasına girilmiş olduğunu söylemesidir. İnsan evvelâ iyinin ne olduğunu bilmeli, sonra ona göre kendisini temizlemelidir. Bu âdeta istenirse Eflâtunla Aristo arasında uzlaştırma gibi görülebilir (Ülken, 2000, 214).

Her şey aşktan doğar ve birliğe onunla varılır yani, aşk bütün varlığın esasıdır. Sevgi, madde âleminde cisimlerin birbirini cezp etmesiyle başlar. Bütün sevgiler Allah’ın ezeli ve külli sevgisinde erir. Hakiki var oluş, yalnız Allah’a mahsustur, Allah sırf iyiliktir (Taylan, 2000, 218).

Sonuç

Bu çalışmada İbn-i Sinâ’ nın hayatı ve ahlâk olgusuna bakışı anlatılmıştır. 57 yıllık kısa yaşamında birçok önemli eserin altına imza atan filozof tıp alanında yazdığı eseri olan Kitab’al-Kanun fi’l-Tıbb ile tüm Dünya’ da üniversitelerde 600 yıl boyunca ders kitabı olarak okutulmuştur. İbn-i Sinâ eserlerinin büyük bir çoğunluğunda ahlâk olgusunu işlemiştir. Ahlâklı olmanın dinin bir gereği olduğunu savunarak bütün iyiliklerin Allah’tan geldiğini kötülüklerin ise eşyadan geldiğini savunmuştur. Üç tür kötülükten söz eden filozof, kötülükleri, fiziki kötülük, psikolojik kötülük ve metafizik kötülük olmak üzere üçe ayırır. Ahlâk kurallarını her insanın doğduktan sonra etrafındakileri izleyerek öğrendiğini daha sonra ise öğrendiği bu davranışları kalıcı hale getirdiğini savunur. Filozofa göre hayaller dünyası olan bu Dünya’da insanların bir sınavdan geçirildiğini ve gerçek Dünya olan ahiret yaşamına hazırlık yapılması için güzel ahlâkın şart olduğunu savunur.

Batının bugün geldiği medeniyet seviyesinin temelleri doğudan gelen bilim ışığıyla atılmıştır. Doğu gerçekte de adı gibi bir zamanlar ışığın doğduğu yer iken şimdilerde bilimi batıdan satın alma çabası içerisinde, bilim kısırlığı çeken bir uygarlık haline gelmiştir. Uygarlık tarihi olarak çok zengin olan Doğu Dünya’sı bilgi üretiminde artık çok geri kalmıştır. Oysaki bu topraklarda Mısırlılar piramitleri yaptı, Sümerliler yazıyı icat etti, Lidyalılar parayı buldu, ilk tarım, ilk yerleşik yaşama geçiş bu topraklarda var oldu. “Nasıl oldu da temizliği bile doğu toplumlarından öğrenen ilkel Batı Medeniyeti şimdi Dünya’yı yönetiyor?” bu da tartışılması gereken diğer bir konudur.

Yararlanılan Kaynaklar

Aydın, S. A. (2000). İslam felsefesi yayınları. 2. Baskı. İstanbul: Ufuk Yayınları.

Çubukçu, İ. A. (1989). Türk-İslam düşünürleri. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.

Çubukçu, İ. A. (1972). İslam düşüncesi hakkında araştırmalar. Ankara: Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Yayınları.

Demirel, Ö. (2005). Eğitim Sözlüğü. 3. Baskı. Ankara: Pegema Yayıncılık.

Gerviyani, M. (1998). İslam Felsefesine Giriş “Bilgi ve Varlık”. İstanbul: Birey Yayıncılık.

Gutas, D. (2004). İbn Sinâ’nın mirası. (Derleyen: M. Cüneyt Kaya). İstanbul: Klasik Yayınları.

Kaya, M. (2005). İslam filozoflarından felsefe metinleri. 3. Baskı. İstanbul: Klasik Yayınları.

Özden, H. Ö. (1996). İbn-i Sinâ Descartes metafizik bir karşılaştırma. İstanbul: Dergah Yayınları.

Senemoğlu, N. (2007). Gelişim Öğrenme Ve Öğretim Kuramdan Uygulamaya. Ankara: Gönül Yayıncılık.

Ulutan, B. (2000). İbn Sînâ felsefesi. İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Yayınları.

Ülken, Z. H. (1983). İslam Felsefesi. 3. Baskı. İstanbul: Ülken Yayınları.

Ülken, Z. H. (2000). İslâm Düşüncesi “Türk Düşüncesi Tarihi Araştırmalarına Giriş”. 3. Baskı. İstanbul: Ülken Yayınları.

Taylan, N. (2000). Anahatlarıyla islam felsefesi kaynakları-temsilcileri, tesirleri. 4. Baskı. İstanbul: Bayrak Matbaacılık.

Vural, M. (2003). İslam felsefesi sözlüğü. Ankara: Elis Yayınları.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Dosya:Avicenna_Persian_Physician.jpg 28.05.2009 tarihinde indirilmiştir.

Nâbî’nin Hayriyye’sinde Çocuğa Verilen Ahlâkî Öğütler

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değildir.

Onlar yaşamın yaratıcı gücünün oğulları ve kızlarıdır.

Onlar sizden değil, sizin aracılığınızla doğmuşlar.

Sizlerle birliktedirler ama sizin değillerdir.

Onlara sevginizi verebilirsiniz ama düşüncelerinizi değil.

Çünkü onların kendi düşünceleri vardır.

Bedenlerini barındırabilirsiniz ama ruhlarını değil.

Çünkü onlar, sizin düşlerinizde bile gidemeyeceğiniz

Geleceğin evinde otururlar.

Onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama onları kendinize benzetemezsiniz.

Çünkü yaşam durmaz; geriye değil, ileriye akar.

Sizler birer yay, çocuklarınız da geleceğe fırlattığınız canlı oklardır…

Khalil Gibran

(Lübnanlı yazar, ozan)

Nâbî ve Hayatı

Asıl adı Yusuf olan Nâbî, 1642 yılında  Şanlıurfa‘da doğmuştur.  Yokluk ve sefalet içinde yaşayarak büyümüş, 24 yaşındayken de İstanbul‘a giderek Musahip Mustafa Paşa’nın maiyetine girmiştir. İstanbul’da eğitimine devam ederek, sıkı sıkıya şiire bağlanmıştır. Şair, sanatkâr ve insan olarak paşasının gözdesi olmuş ve onun divan kâtipliğini yapmaya başlamıştır. Musahip Paşa’nın tavsiyesi üzerine Fetihname-i Kamaniçe adlı eseri kaleme almıştır. Paşası vefat edince ise Halep‘e gitmiştir. İstanbul‘da geçirdiği dönemde birçok önemli isimle arkadaşlıkları olmuş, sarayla da bazı ilişkiler kurmuştur. Bunun da etkisiyle, Halep‘te geçirdiği yıllarda (yaklaşık 25 yıl) devletin sağladığı imkânlarla rahat bir hayat sürdürmüştür. Eserlerinin çoğunu Halep’te geçirdiği bu yıllarda kaleme almıştır. Daha sonra arasının da iyi olduğu Halep Valisi Baltacı Mehmet Paşa sadrazam olunca Nâbî’yi yanına almıştır. Bu dönemlerde Nâbi Darphane EminliğiBaş mukabelecilik gibi görevlerde bulunmuştur. Ayrıca, bazı kaynaklara göre Nâbî’nin aynı zamanda çok güzel bir sese sahip olduğu, “Seyid Nuh” ismiyle bazı besteleri olduğu bilinir. Nâbi, İstanbul‘da 1712 yılında vefat etmiştir. Ermiş bir Müslüman ve divan edebiyatımızın en usta toplumcu şairi sayılan Nâbî’nin ölümüne birçok kişi tarih düşürmüştür. “Nâbî be-huzur amed”;”Gitti Nâbî Efendi cennete dek” ve “Zeliha-yı cihandan çekdi damen Yusuf-ı Nâbî” sözleri bunlar arasında hatırlananlardır. (Pala, 2004; http://tr.wikipedia.org/wiki/Nâbî)

Edebi Şahsiyeti

Nâbî, klasik şark dillerini ve İslâm ilimlerini çok iyi bilen âlim ve fâzıl bir şâirdir. Fikri bir takim söz sanatlarıyla süslemeden, fikir olarak söylemek yolunu seçmiş ve bunda dikkate değer bir şahsiyet göstermiştir. Nâbî eğitime çok önem veren bir şairdir. Eserleri devrin pedagojik görüşlerini sunar. Türk edebiyatında hikmetli ve öğretici bir şiir üstadı olan Nâbî, kendisinden sonraki birçok şair ve edibe ideal olmuştur (Pala, 2004).

Nâbî’nin şiirde anlama çok değer verdiği görülmektedir. Nâbî’nin şiirlerinde “manâ” ile ilgili pek çok beyit bulunmaktadır. Nâbî’ye göre, şiirde “ince manâlar” kullanılmalıdır. Ona göre şiirdeki mânâlar, işitilmemiş, söylenmemiş, taze olmalıdır. Nâbî’nin “hikemî” şiir telâkkisine sahip olmasını, 17. yüzyılın sosyal ve siyâsî durumunu göz önünde bulundurarak değerlendirmek gerekir. Gerileme döneminin bütün özelliklerinin yaşandığı bu dönemde, tam altı padişahın saltanatını gören şair, Osmanlı düzeninin yavaş yavaş sarsıldığını bizzat müşahade etmiştir. Bu bakımdan Nâbî’nin şiir anlayışının şekillenmesinde, dönemin sosyal ve siyâsî şartlarının rolü büyüktür (Bilkan, 2007).

Nâbî’nin dili hakkında söylenebilecek en önemli husus, onun Türkçe’ye duyduğu hayranlıktır. Şairin bilhassa Halep’te ikâmet ettiği sırada yazdığı bazı şiirlerinde bu Türkçe hayranlığı ve hasreti açıkça ifade edilir. Şair, uzun sayılabilecek bir süre Halep’te ikâmet etttiği ve Arapça’yı çok iyi bildiği halde, Türkçeyi daima Arapça’dan üstün tutar. Şair, Teberdâr Muhammed Paşa’ya yazdığı kasidede Türkçe’yi Arapça ile mukayese ederken Türkçe’nin şiir dili olarak Arapça’dan daha zarif olduğunu belirtir (Pala, 2004).

Eserleri

17. yüzyılın ikinci yarısında yetişmiş şairlerin en ünlüsüdür. Ününü, edebiyatımızda ” Nâbî Ekolü” olarak da bilinen hikemi şiir akımının kurucusu ve en güçlü temsilcisi olmasından alır. Nâbî’nin edebi kişiliğini ortaya koyan ve ona ün kazandıran en önemli eserleri manzum eserleridir. Nâbî’nin altı tanesi manzum olma üzere toplam on eseri vardır. Bu eserlerden söz etmek gerekirse (Bilkan, 2007; Pala, 2004);

Divan: Divan Halep valisi Silahtar İbrahim Paşa’nın önerisiyle tertiplenmiştir. Yurt içinde ve yurtdışında Nâbî Divânı adıyla kayıtlı 124 divan nüshası tespit edilmiştir. Bunlardan 10 tanesi mecmu”a olup Nâbi Divânı adıyla kaydedilmiştir.

Divançe: Nâbî’nin Türkçe Divânı içerisinde bulunan Farsça Divânçesinde, 33 gazel, 20 tahmis, 2 tarih, 2 manzume olmak üzere toplam 57 şiir bulunmaktadır. Nâbî, Mevlânâ, Hafız, Molla Câmî, I.Sultan Selim, Feyzî-i Hindî, Şifâî, Urfî, Sâib, Kelîm, Nazîrî, Şevket, Meylî, Garibi ve Tâlib gibi pek çoğu İran şairi olan ünlü şairlerin şiirlerine tahmis yazmıştır. Eser, tarafımızdan neşre hazırlanmıştır.

Tercüme-i Hadis-i Erbain: Nâbî, İran şairi Molla Câmî’nin “Hadîs-i Erba’în”  adlı eserini manzum olarak tercüme etmiştir. Eserde toplam 42 kıt’a mevcuttur. Şair yaptığı tercümede oldukça serbest davranmış ve didaktik bir gaye gütmüştür.

HayrâbâdNâbî’nin ikinci mesnevisi budur. Nâbî bu eserini Halep’te yaşadığı sırada, 1117 (1705) yılında kaleme almıştır. Yer yer masal anlatımıyla devam eden bu eser, açık ve sade bir Türkçe ile söylenmiştir.

SurnâmeSurname, IV. Mehmed’in emriyle şehzadeleri Mustafa ve Ahmed’in sünnetleri münasebetiyle 1675 yılında yazılmıştır. Şair, bu eserde IV. Mehmed’in şehzadeleri için Edirne’de yapılan sünnet düğünü ile ilgili hazırlıkları, sadrazam ve vezirlerin getirdiği hediyeleri, on beş gün devam eden şenlikleri, mevlit ve sünnet törenini kendine has üslubuyla anlatmaktadır.

Fatihnâme-i Kamaniçe: “Târih-i Kamaniçe” adıyla 1284 (1867) yılında İstanbul’da basılan eser, 1082 (1671) yılında IV. Mehmed’in Lehistan’a yaptığı sefer sırasında yazılmıştır. Nâbî, 1672’de alınan kaleye IV. Mehmed ile beraber girmiş ve Musahip Mustafa Pâşâ’nın isteği üzerine bu gaza-nâmeyi yazmıştır.

Tuhfetü’l– Harameyn: Nâbî’nin, 1089(1678) yılında hacca gidişinden lam beş yıl sonra, 1094(1683) yılında yazdığı bu eseri, XVII. yüzyıl süslü nesrinin önemli örneklerindendir.

Zeyl-i Siyer-i Veysi: Nâbî, Veysî’nin “Mekkî” ve “Medenî” olmak üzere, iki cilt olarak kaleme almayı tasarladığı ve ömrü vefa etmediği için yarım bıraktığı bu eseri tamamlamak istemiş ve eserini bu maksatla yazmıştır. Şair bu eserinde süslü ve sanatlı bir dil kullanarak konuya gereken itinayı göstermiştir.

Münşeat: Nâbî’nin mektuplarını ihtiva eden bu eser, şairin vefatından sonra, Şehîd Alî Pâşâ’nın tezkirecisi olan Habeşî-zâde Abdurrahîm Çelebi tarafından Alî Pâşâ’nın emriyle bir araya toplanmıştır.

HayriyyeŞair Nâbî’nin aruz vezniyle yazdığı manzum bir öğüt kitabıdır. Bir divan edebiyatı şairi olan Yusuf Nâbî, daha çok bu eseriyle tanınır. Şair bu eserini oğlu Ebü’1-Hayr Mehmed Çelebi adına yazar ve muhatap da oğludur. Kitap kendi dönemi için olduğu kadar günümüz için de şaşmaz ve değişmez dersler, öğütler ve nasihatlerle doludur. Kitabın diğer önemli yönü de, devrinin iç yüzünü ve sosyal hayatını yansıtmasıyla da tarihî bir vesika oluşudur.

Hayriyye; metin ve tercümesi ile birlikte 1647 beyit, 34 bölüm ve 223 sayfadan meydana gelmiştir. Hayriye’nin güzel ahlak bölümündeki beyitleri daha çok günümüze ışık tutacağı ve çocuklarımızın karakterine katkı sağlayacağı düşüncesiyle inceleme gereği duyulmuştur. İskender PALA’nın çevirisini yaptığı Hayriye adlı eserdeki ahlak beyitlerinden alıntı yapılarak, beyitlerinin altına açıklaması yazılmıştır.

Der-bayan- şeref-i hulk-i hasen

(Güzel ahlakın şerefi hakkındadır)

Ey ser-âmed güher-i bahr-i hayât

Nüsha-i müntehab-i hüsn-i sıfât

Ey hayat denizinin en birinci incisi; ey güzel vasıfların seçkin örneği (oğul)!

*              Ey hayatımın en değerli varlığı, en güzel vasıfların örneği, nitelikleriyle övülmeye layık olan oğlum!

Meskenet hasletin eyle a’dâd

Ol mülâyim-dil ü dervîş-nihâd

Yoksun olduğun iyi huyları bir say hele! Sonra da mülayim gönüllü ve derviş yaratılışlı ol!

*              Sende olması gereken iyi huyları söyle, kendini değerlendir ve alçakgönüllü olup varlığına şükret.

Ol ganî -tab’u tevâzü’pîşe

Sal gülistân-ı felâha rîşe

Huyca zengin, alışkanlıkça alçak gönüllü ol da böylece kurtuluş gülistanına kök sal!

*       Kendindeki eksiklikleri gidermeye çalış, güzel ahlaklı ol ki huzura erip gül bahçesinde kök sal.

Sana hilm ü edeb ü hüsn-i süluk

ider ahrârı zarurî memluk

Yumuşaklık, terbiye ve iyi yolda olmak, hür olanları bile zaruri olarak sana köle eder.

*              İyi ahlakınla, örnek yaşantınla diğer insanları etkileyerek onları kendine bağla.

Hüsn-i ahlâka degül erzânî

Çîn-i ebru girih-i pîşânî

Çatık kaş ve kırışık alın( suratını buruşturmak), iyi ahlaka hiç de uygun düşmez.

*              İçinin güzelliğini dışına yansıtıp, daima güler yüzlü olmalısın.

Virür âyîne-i kalbe işrâk

Vüs’at-i meşreb ü tîb-i ahlâk

Ahlakça iyi yaratılışlı ve meşrepçe geniş olmak, kalp aynasına parlaklık verir.

*              İyi ahlaklı olmak kadar karşındakini  “ne olursa olsun, kim olursa olsun” anlamaya çalışmak, iyi niyetli yaklaşmak senin zenginliğini artıracaktır.

Hande-ruluk eser-i rahmetdür

Türş-ruluk sebeb-i nefretdür

Güler yüzlülük rahmet alametidir. Suratı ekşitme ise nefrete sebep olur.

*              Güler yüzlü olma, bizim olduğu kadar çevremizdekilerin de yaşantısını güzelleştirir; asık suratlı olma ise insanların nefret duymasına sebep olarak yaşantımızı zorlaştırır. Tatlı dil ve güler yüzün açamayacağı kapı yoktur.

Huy-ı bed âdet-i bed meşreb-i bed

İder erbâbını merdud-ı ebed

Kötü huy, kötü alışkanlık ve kötü meşrep, sahibini, ebedi olarak istenmeyen kişi yapar.

*              İnsanlar iyilikleri ve güzel ahlakları ile öldükten sonra da anılır; kötü huylular ise hiçbir zaman toplum tarafından sevilmez.

Hazm olunmaz reviş ü etvârı

Her kimin k’ola tekebbür kârı

Her kimin ki işi büyüklenme olsa, gidişatı ve hareketleri başkaları tarafından hazmedilmez.

*              Ey oğul, “derviş yaratılışlı, mülayim gönüllü ol” dedim ya; kibirli olma ki kibirli insanların kendilerini üstün görmeleri çevresindeki insanların kendinden uzaklaşmasına sebep olur ve kibirli insan yaşamı boyunca yalnızlığa mahkûm olur.

Gurre olmak sıfat-ı şeytândur

Rânde-i bâr-geh-i Rahmân’dur

Gururlu olmak şeytanın sıfatıdır. Gururlu kişi tıpkı şeytan gibi Allah katından kovulur.

*              Gurur ve kibir şeytanı tanımlayan sıfatlardır. Gururlu kişi de şeytan gibidir, girdiği hiçbir toplumda kabul görmez.

İtme erbâb-ı tekebbürle sühen

Ol girîzân mütekebbirlerden

Büyüklenen kişilerle oturup konuşma. Bu tip kişilerden daima kaçın.

*              Tevazu göstermeyen, kendini üstün gören insanlardan daima kaçın, onlardan daima uzak dur.

Hem-nişîn olmak olursa nâ-çâr

Sen ana eyle tevâzu’izhâr

Eğer onlarla bir arada bulunmak kaçınılmaz olursa, artık çaresiz sen ona karşı tevazu göster.

*              Şayet kendini kibirli insanlardan uzak tutamayıp, aynı ortamda bulunman gerekirse; karşındaki insanın bu özelliğinin farkında olarak, uyanık ol ve bunun  geçici bir durum olduğunu düşünerek hoşgörülü davran, beladan uzak dur.

Ukalâ gerçi şekerler yidiler

Sana kibr idene kibr it didiler

Gerçi akıllı kişiler şeker gibi tatlı bir söz söyleyip “Sana karşı kibirli olana sen de kibirli ol,” dediler…

*              Toplumda kabul gören akıllı(!) diye nitelendirilen kişiler böyle bir kişi ile karşılaşıldığında “Sana karşı kibirli olana sen de kibirli ol.” der, ancak böyle davranmak kısa bir süre insanı rahatlatır, ya sonra…

Lîk gavgâya çıkar bir yanı

Sen tevâzu’la savuşdur anı

…Lakin yine de onun bir ucu kavga ve kötülüğe çıkar. Onun için sen yine de onu tevazu ile savuştur.

*        Evet Oğul, bilgelik kişinin içinde gizlidir, sezgilerin seni kavga ve kötülükten uzak tutmalı!

Tab’ı âdemde olur kibr ü gurur

Maraz-ı müzmin ü zahm-ı nâsur

Kibir ve gurur insanın yaratılışında mevcuttur. Bunlar müzmin bir hastalık ve nasır yarasıdır.

*      Kibir ve gurur insanın mayasında vardır; o yüzdendir ki şeytan ruhunu terbiye edemeyen insanları kandırmaktadır. “Ahlakça iyi yaratılışlı, meşrepçe geniş olmayan kişilerde” de kibir; müzmin bir hastalık, nasır yarası gibidir, bu duyguyu isteseler de içlerinden söküp atamazlar.

Düşen ol vâdîye iflâh olmaz

Maraz-ı nikbeti ıslâh olmaz

Bir vadiye düşen kişi iflah olmaz. Onun kötü hastalıkları düzeltilmez.

*              Kibirli kişi farkında değildir aslında çevresinden ziyade kendine zarar verdiğinin… Geri dönüşü olmayan bir yoldur onun yolu.

Olma mestâne-i câh u pâye

Karşu turma gazab-ı Mevlâ’ya

Sakın mertebe ve makam sarhoşu olma; Allah’tan gelen kötü şeylere de karşı durmaya çalışma.

*              “Devlet malına güven olmaz, mevkii şehrin kapısından çıkmaz.” O yüzden makam ve mevkiinin geçici olduğunu bil ve hüner öğren, kendini geliştir.

Haa oğul , bir de, bazı şeyler vardır ki yazılmıştır alnına, istesen de değiştiremezsin. İşte bu kaderdir! Kadere de boyun eğmen gerekir…

Kibriyâ vü azamet Hakk’a yarar

Kul olanda bu sıfatlar ne arar

Büyüklük ve ululuk, Allah’a aittir, kullarda bu sıfatlar bulunmamalı.

*        Kişi kibirli olmamalı,  kendini büyük görmemelidir; çünkü yaradandır büyüklük ve ululuk sahibi…

Bendelük tavrına olsun amelün

Hak âzârına dırâz itme elün

Yaptığın her şey kullara yakışır şekilde olsun. Allah’ı gücendirecek bir şeye sakın elini uzatma.

*              Her bir davranışın ve atacağın adım sana yakışır olmalı. Yaradanın emirlerine uy, kendini daima kontrol et, harama el uzatma ki kulluk vazifeni yerine getiresin.

Sende zâhir olıcak kibr ü gurur

Kasm ider zahrunı Allah-ı Gayur

Sende kibir ve gurur göründüğü zaman gayur olan Allah, senin boyunu ikiye büker.

*              Kibir ve gurur senin toplumdan dışlanmana sebep olduğu kadar Allah katında da hoş görülmez; çünkü büyüklük ve ululuk Allaha mahsustur. Kul olarak yoksun olduğumuz iyi huyların farkında olmazsak yaradanın zulmüne uğrarız. Her şeye kadir olan yüce Allah gururlu kişilerin sırtını öyle bir yere getirir ki gururlanacak halleri de kalmaz.

Tutalum çerha irişmiş câhun

Yine ednâ kulısun Allah’un

Tutalım ki merteben dokuzuncu kat göğe çıkmış olsun, sonuçta yine de Allah’ın alelade bir kulusun.

*              Kul olarak, kişi olarak her ne kadar üstün vasıflara sahip olsan, iyi bir mertebeye ulaşsan da nihayetinde Allah nezdinde bir kul olduğunu unutmamalısın.

Unf ile halkı kapandun sürme

Kimseye damen ü dest öpdürme

Sertlik ve kabalıkla halkı kapından kovma. Kimseye el ve eteğini öptürme.

*              Makam ve mevkii sahibi olduğunda o görevde oluş amacın “Halka hizmet, Hak’ka hizmet” olmalı; kendini insanlardan üstün görmemeli, kimsenin de senin karşında küçülmesine izin vermemelisin, gerçek bir lider olmalısın.

Ne kadar câhun olursa âlî

Dâmanün buseden olsun hâlî

Merteben ve yerin ne derece yüksek olursa olsun eteğini öpülmekten uzak tut.

*              Evet oğlum lider olmalısın, tebaana-emrinde çalışanlara, senden talepte bulunanlara- dik durmayı öğretmelisin. Kul olduğunu ve hiçbir makamın kalıcı olmadığını bil, insanların senin önünde eğilmesine asla izin verme!

Sana lâzım yire yüzün sürmek

Kula düşmez el etek öpdürmek

İnsan olarak sana düşen, yüzünü yere sürmendir. Hele el-etek öptürmek de asla kula düşmez.

*              Yüksek bir mertebeye erişmiş olsan da mütevazılığını kaybetme, kimsenin senin önünde eğilmesine, sana yalvarmasına izin verme. Çünkü sadece Allah için yüzsuyu dökülür. Sen tek ve kusursuz değilsin.

Kendüne ucbı tasavvur itme

Kâdir oldukca tasaddur itme

Kendin için ayıp olan bir şeyi aklından bile geçirme, elinde olduğu müddetçe sakın başa geçme.

*              Etik olmayan bir şeyi asla aklından bile geçirme! Fikrin zikrine etki edip seni yanlış yapmaya itebilir, düşüncelerin kendine olan saygını ve inancını kaybetmene sebep olabilir.

Bulunduğun konumu, elindeki imkânları kendi çıkarların doğrultusunda kullanma! Çünkü önemli olan senin hak etmeden iyi bir mevkiiye gelmen değil toplumun seni o göreve layık görmesidir.

Katı dâ’vâcısı çokdur sardun

Karkarum zâyi’iderler kadrün

Gerçekte devlet idareciliğinin davacısı çoktur, onun için o makamda senin kıymetini bilemezler diye korkarım.

*              İnsanlar, özünde makam ve mevkiinin cazibesine dayanamazlar. Bu sebeple devlet idareciliğinin de davacısı çok olur. İnsanlar, o makama seni hak ettiğin için getirirlerse görevin sırasında sana rahatsızlık vermeyecek, değerini bileceklerdir.

Kimseye satma sakın izz ü celâl

İtmesün kimse seni istiskâl

Sakın kimseye büyüklük ve kibir satma ki kimse de seni saymamazlık yapmasın.

*              Makam ve mevkiinden ötürü insanlar sana saygı gösterir lakin bu, “gerçek saygı” mıdır, makamını kaybettiğinde de seni sayarlar mı?

Sana tâ’zîm olunursa ne güzel

İtmeyen cahil ile itme cedel

Sana hürmet gösterilirse ne güzel; sana hürmet göstermeyen cahil ile de sakın takışma.

*              Çevrende sana saygı duyan kişiler olursa bunun kıymetini bil; çünkü bu en büyük mutluluktur. Seni hazmedemeyen, senin değerini anlamayan kişilerle de elbette ki karşılaşacaksın. Sakın ola onlara kendini kabul ettirmeye çalışıp münakaşa etme.

Sende âmâde ise şerm ü edeb

Olur elbetde mürââta sebeb

Utanma duygusu ve edep sende mevcut iken elbette bunlar senin saygınlığına sebeptir.

*              İnsan hayatının vazgeçilmezleri utanma duygusu ve edeptir. Çünkü edepsiz insan nerede duracağını bilmediği için örnek teşkil edemediği gibi seviyeli ilişkiler de kuramaz. Böyle bir insanın toplum tarafından saygı görmesi mümkün değildir.

Şermdür gâze-i nur-ı imân

Bî -hayâlık iki âlemde yamân

Utanma duygusu iman nurunun düzgünüdür(süsüdür). Utanmazlık ise dünya ve ahrette ne yaman şeydir.

*              Utanma duygusu olmayan insandan her şey beklenir. Böyle insanların yaşarken de öldükten sonra da hali haraptır. Oysa utanma duygusu olan insan, düzgün insandır ve böyle insanlar dünyada da ahirette de daima baş tacıdır.

Hüsn-i hulk ile gözet âdâbı

Gör hayâtunda olan şâdâbı

Yolu yordamı iyi huylulukla göz önünde bulundur da hayatının nasıl tazeleşiverdiğini gör.

*              İnsan önyargılardan arınır, hayatın kendisine sunduklarına olumlu bakarsa, hayat nehrinde bir kez daha yıkanır.

Edeb ârâyişidür insânun

Bî -edeb tâbi’idür şeytânun

Edep insanın süsüdür. Edepsiz ise şeytanın arkasından gidendir…

*              Güzel ahlaktır insanı güzelleştiren. Güzel ahlak; insan için ayırıcı özelliktir, kişiyi girdiği toplumda diğer insanlardan ayıran süstür. Nasıl ki şeytan her kötülüğün anası ise, edepsiz insandan da her türlü fenalık beklenir. Edepsiz insan, bu özelliklerinden dolayı toplumda endişe yaratır, ilişki kuramaz, saygı göremez.

Bî edeb olmag-ıla oldı hasud

Dergeh-i rahmet-i Hak’dan merdud

… Ki o şeytan edepsizliği yüzünden hasede düştü ve Allah’ın rahmet dergahından kovuldu…

*              Ahlaksız olan şeytan, nefsinin tutuşturduğu kıskançlık ateşi ile kavruldu. Edepsizliği öyle bir boyuttaydı ki, herkesi her şeyi affeden yüce Allah bile onu affetmeyip, huzurundan kovdu.

Haşre dek vâkıa-i ukbâda

Sâha-i mahkeme-i kübrâda

Re’f-i re’se bulamazsın kudret

Çeşm taklîbine yokdur fursat

…(Eğer sende o şeytan gibi edepsizleşirsen) kıyamete kadar ahirette ve büyük mahkemenin kurulduğu mahşer yerinde başını yükseltmeye güç bulamazsın. Gözünü çevirmeye fırsat ve kudretin olmaz.

*              Güzel ahlaklım, bizler ölümlüyüz; şu fani dünyada şeytanın izinden gitme, hasede düşme ki, Allahın huzuruna çıktığın da başın dik, yüzün ak, gönlün ahlak güneşinin nuruyla dolsun…

Yine dîvan-ı Huda hazırdur

Hak Teâla her işe hâzırdur

Kudretinde nazar-ı Mevlâ’nun

Farkı yok âhiret ü dünyânun

Naksdan pâk masundur Barî

Olmaz Allah’a tagayyür târî

Hâzır u nâzır iken Hazret-i Rab

Eyleme terk-i murâ’âr-ı edeb

Allah’ın yüce divanı hazırlanmıştır yine de… Ve Allah şüphesiz her işi (hakkıyla) görendir.

Allah Teala’nın nazarında- ki her şey onun kudretindedir-dünya ile ahiretin bir farkı yoktur.

Allah Teala noksanlıktan münezzeh ve uzaktır. Allah’ın bir benzeri ve eşi yoktur.

Hazreti Allah hazır ve nazır(her yerde daima mevcut ve her şeyi görücü) iken, sakın ona karşı edebini terk etme.

*              Hazreti Allah için aslında dünya ile ahiretin bir farkı yoktur. Yüce Allah şüphesiz ki her şeyi gören, bilen, hakkıyla değerlendiren kâinatın halikı ve yegâne Rabbidir. Dilediğini di­lediğine verir ve istediği zaman da almak kudretinin sahibidir. Yüce Allah biz kullarından da güzel ahlaklı olmamızı ister. Evet, aslında Allah’a karşı edep diye ayırmak istemiyorum. Bütün fiillerimizi, sadece onun için yapmalıyız zaten. Ve her fiilimizde huzur-u daimîde olduğumuzu bilip ona göre davranmalıyız oğlum.

Süfehâ ile müdârâ eyle

Enbiyâ kavlini icrâ eyle

Enbiyâ mesleğini eyle kabul

Oldı me’mur müdârâya Resul

Bî-müdârâ olamazsın râhat

Fahr-i alem didi “re’s-i hikmet

Peygamberler sözüne uyup “Aşağılık da olsa her kişinin yüzüne gül”.

Peygamberlik mesleğini kabul et ki Peygamberimiz böyle yapmakla emrolunmuştur.

Böyle yapmazsan zaten rahat edemezsin. Alemin övüncü olan Peygamber dedi ki:”Hikmetin başı yüze gülmedir”.

*              Güler yüz, gülleri açmış bir bahçe gibidir. Seyredenlere bir güzellik verirGüler yüzlülük ruhtaki inceliğin yüze yansımasıdır. Kendisi de güler yüzlü olan Peygamber efendimiz bizlerin de güler yüzlü olmasını buyurmuştur.  Karşımızdaki kişinin özelliklerine bakmaksızın güler yüzle yaklaşmamız gerektiğini belirtmiş ve gerçek bilgeliğin ancak güler yüzle kendini göstereceğini vurgulamıştır.

Bî-sebeb halk ile gavgâ itme

Terk-i bâru-yı müdârâ itme

Olmaga mihnet-i âlemden emîn

Hiç müdârâ gibi yok hısn-ı hâsîn

Sebepsiz yere insanlarla kavga etme ve aşağılıklara karşı yüze gülme siperini terk etme!

Dünya mihnetinden emin olmak için böyle kişilerin yüzüne gülmekten daha sağlam bir kale olamaz.

*            Yaşamak nefes almaktan ibaret değildir; yaşamın hakkını vermeli, onurlu yaşamalısın, karşılaştığın sorunları iyi niyetle çözmelisin, aklını kullanarak cahil- aşağılık- insanlarla muhatap olmamalı, belayı başından defetmek için “yüze gülme silahını” kullanmalısın.

Bâd-veş eyleme her bezme şitâb

Mihr-veş eyleme devr-i ebvâb

Hâneden çıkma ki oldur cennet

Kuşe-i hânede künc-i halvet

Rüzgar gibi her yere girip çıkma, güneş gibi de her kapıyı dolaşma.

Evinden dışarı çıkma ki evinin köşesindeki halvet(yalnız kalma) köşesi, senin için cennet sayılır.

*          İnsan, hayatında seçici olmalı, rüzgâr gibi rast gele savrulmamalıdır. Sıkıntılarına geçici çözüm bulacağını zannederek kendini evinden dışarı atmamalı, evindeki cennetin farkına varmalıdır.

Keşf-i râz eyleme bi-gânelere

Virme yol meclise dîvânelere

Herkesi mahrem-i esrâr itme

Sırını zîver-i bâzâr itme

Ehli olmayan kişilere sırrını açma. Adilere( layık olmayanlara)da meclise girmeleri için yol verme.

Herkesi sırlarına ortak edinme; sırrını pazarlarda satılan süs malı haline getirme(pazara düşürme).

*              Oğul demiştim ya seçici ol, seçici ol ki sevgini, alakanı hak etmeyen kişilerle oturup kalkma. Çünkü senin ayarında olmayanlar kendini bir şey zanneder, boy gösterir. Böylelerini senin yanında görenler de onları adam zannederler. O tür adamlardan uzak dur, sırrını açma, mahremine girdirme ki azametin kaybolmasın.

Kimsenün mehdine mehdine magrur olma

Kesr-i nefs eylemeden dur olma

Olur âlude-i çirk-âb-ı riyâ

Yüzüne karşu olan medh u senâ

Cürbden fark idemem ol süheni

Ki şifâhen ideler medh seni

Senden eylerse eger kat’ı ümid

Ugramaz dâirene olsa da id

Kimsenin seni methetmesiyle gururlanma; nefsini kırmaktan (körletmekten) da sakın geri kalma.

Yüzüne karşı yapılan övgü ve medih elbette riya (gösteriş) pisliğine bulaşmıştır.

Seni yüzüne karşı söz söyleyerek övüyorlarsa, o sözlerin uyuz hastalığından bir farkı yoktur.

Bu kişiler senden ümidi kestikleri andan itibaren-bayram bile olsa-artık kapını çalmaz, yanına uğramazlar.

*              Sevgili oğlum, senin gibi nitelikli bir insan elbette ki çevresinden övgüler alacaktır. Güzel ahlaklı bir insan olarak niteliklerinin fark edilmesi doğaldır; ancak bu methiyeler senin yüzüne de söyleniyorsa, bu tehlike işaretidir. Kendini bu övgülerin seline kaptırırsan seni övme basiretsizliğini gösterenlerden bir farkının kalmadığını, uyuza yakalandığını geç de olsa anlarsın. Sakın ola böyle kişilerle ahbaplık kurma, bil ki onlar menfaatleri bittiği anda sana sırt çevireceklerdir.

Varma gayrun evine bi-da’vet

Ola ammâ o da ehl-i hürmet

Vardugun meclis ola ehl-i reşâd

Olmaya encümen-i fısk u fesâd

Da’vete gerçi icâbet lâzım

Olmaya fıskı velî müstelzim

Öyle meclis olamaz sana mahal

Ki ide ırzına îcâb-ı halel

(Ey oğul!) Başkalarının evine davetsiz olarak gitme! Hatta her davet edildiğin yere değil, hürmet ehli olanların evine git.

Vardığın meclis doğru yolda insanlarla dolu olmalıdır, fesat ve kötülük kumkuması olmamalıdır..

Gerçi davete icabet etmek gerekir ama davet, kötülük ve dedikodudan da emin olmalıdır.

Öyle kötü meclisler sana bir oyalanma yeri olamaz, oralar senin namusuna leke düşürür.

*           Ey oğul! Başkalarının evine çağırılmadan icabet etme; ancak her davet edildiğin yere de “nezaketen diyerek, baba öğüdü sayarak” gitme. Öyle yere git ki; gittiğin meclis dost meclisi olsun, saygınlığına saygınlık katsın. Nezaketen ya da zaman öldürmek için fesat insanlarla oyalanma, böyle insanlar senin namusuna, kişiliğine zarar verir, değerini azaltır.

Olsun ârâyiş-i dehenün bu makâl

İnkisâr alma yamân olur hâl

Terk-i âyîn-i cefâ vü sitem it

Bed-şiken dil-şiken olma kerem it

Hele n’eylersen it ey ruh-ı revân

Olma hâtır-şiken ü tîz-zebân

Kesr-i hâtır günehün ekberidür

Cümle-i masıyetün bed-teridür

Eyle hâtırları ta’mîre şitâb

Eyleme arş-ı ilâhî’yi harâb

Kâil olur mı Hudâvend-i Gayur

Ki harâb ola o beyt-i ma’mur

Ol gözüm nurı bu ma’nâyı habır

Olmaz aslâ bu güneh afv-pezîr

Bu söz dudaklarının bir süsü olsun: “Kimsenin ahını alma, halin yaman olur.”

Cefa ve sitem işini terk et. Aman ha! Kerem et de kötü bir iş olan kalp kincilik yapma.

Cancağızım! Hele ne yaparsan yap da, tek kalp kırıcı ve keskin dilli olma.

Hatır yıkmak günahların en büyüklerindendir, hatta bütün günahların en kötüsüdür.

Bunun yerine kalpleri kazanmaya, hatır yapmaya çalış da Allah’ın Arş’ını harap etme.

Hiç yüce Allah, mamur birer ev olan kalplerin harap olmalarına razı olur mu?

A gözümün nuru! Şundan da haberin olsun ki böyle bir günah; asla affedilmez.

*              Cancağızım yüce Allahın dergâhına çıkacağımız günü düşünerek salih bir kişi ol,

salih bir Müslüman’ın korkusu, bir başkasının kalbini kırmak, onu incitmektir. Çünkü kalb kırmak, Allah ü teâlânın lütfünü incitmektir. Neye uğrarsa uğrasın, sâlih kimse, aslâ kimseye kötü söylememeli ve lânet etmemelidir. Daha önce de söyledim ya güler yüzlü olmak, yapıcı olmak bizim insanlık vazifemizdir. Peygamber Efendimizin zikrettiği gibi “Kalp kırmak, Kabe’yi yıkmakla birdir.” Evet oğlum yaşamın boyunca kimsenin ahını almamaya, kalbini kırmamaya itina et ki rahman ve rahim olan yüce Allah böyle bir günahı asla affetmez.

 

“İnsanlık, çocuğa verebileceğinin en iyisini vermekle yükümlüdür.”

Çocuklarımızı aile saksısına yeni fidelenmiş nadide bir çiçek olarak görmeliyiz… Nasıl çiçekler, istedikleri ortam olmadığı zaman güzelliklerini ortaya koyamıyorlarsa, çocuklar da istedikleri ortamı bulamazlarsa vücut, düşünce ve duygu sağlığına kavuşamazlar.

Çocukların bedenlerine, sağlıklarına, giyimlerine verilen önem kadar okudukları eserlere de önem veren duyarlı insanlar, onları pek çok olumsuz yönlendirmeden de korumuş olurlar. Çocuklarımızın ahlak ve karakter gelişimlerine hakikatler doğrultusunda katkıda bulunmak gerekir.

Çocukların eğitimi, olgunlaşması, sosyalleşmesi ve diğer ruhî ihtiyaçlarını karşılaması gibi konularda en büyük yardımcı, edebiyattır. Bu bağlamda da edebiyat çocuk ilişkisine önem verilmelidir.

Bugün bizim gibi çocuklarımız da, zengin kültürlü bir toplumda yaşamaktalar. Dolayısıyla kendi inanç, ahlâk, gelenek ve kültür dokumuz çeşitli farklılıklar arz edebilmektedir. Çocuklarımıza kitap seçerken bu kültürel zenginliğimizin, inanç, ahlâk ve geleneklerimizin kazandırılmasına önem vermeliyiz. Seçtiğimiz kitapların; çocuklarımızın milli duygularını geliştirici, şekillendirecek masallar, şiirler, öyküler olmasına; kitaplarda verilen mesajların çocuklarımızda görmek istediğimiz kimlik ve kişilikle örtüşüp örtüşmediğine dikkat etmeliyiz.

Milli benliğinin farkında olan, yüreği bu toplumun değerlerini korumak için atan, kimliği ve kişiliği olabilen bireyler olmaya çabalayan, geçmişini ve değerlerini kişisel çıkarları için yadsımayan, doğruyu her zaman, her koşulda dile getiren, fikri olmadığında itibar görmeyen, yanlışı doğru gibi göstermeyen, önceliği  “etik” olan çocukların temelini atacağı bir toplumun oluşmasında kuşkusuz sanat ve sanatçının önemi büyüktür. Bu gerçeğin bilincinde olup sanatçı duyarlılığına sahip olan şairlerimizden biri de Nâbî’ dir.

18. yy da yaşamış olan Nâbî, Hayriyye adlı eserinde oğlu aracılığıyla bütün çocuklara  “İyi ahlakınla, örnek yaşantınla diğer insanları etkileyerek onları kendine bağla, hiçbir makam ve mevki ayrımı gözetme, nereden ve kimden gelirse gelsin kötülüklere hep karşı çık, utanma duygusuna sahip ol, düşkünlerin ve yoksulların elinden tut, edepli ve seçici ol, insanlara devamlı bir ümit ve yaşama şevki ver, hayatı güzelleştirmeyi hedef edin…” şeklinde seslenerek günün yaralanmış Osmanlı toplumu için bir ilâç olmuştur. Çünkü eser; yetersiz kişilerin imparatorluğun yönetiminde söz sahibi olduğu, toplum düzeninin bozulmaya yüz tuttuğu, bağımsızlığın tehdit edildiği ve en önemlisi de halkın bütün bu olumsuzluklardan rahatsızlık duymadığı bir dönemde yazılmıştır.

Şüphesiz ki Şair Nabi tarihin tekerrür etmemesi, yaşanılanlardan diğer insanlarında ders alması dileğiyle beyitleri kaleme almıştır. Hayriye’den alınan ve belki de insanı kelimenin tam anlamıyla insan yapan “ahlak beyitleri”  bu çerçevede gözden geçirildiğinde insan olma çabamızın artması dileğiyle…

Yararlanılan Kaynaklar

Bilkan, A. (2007). Nâbî Hayatı-Sanatı-Eserleri, Ankara: Akçağ Yayınları

Pala, İ. (2004). Hayriye. İstanbul: Kapı Yayınları

http://tr.wikipedia.org/wiki/Nâbî

Kutadgu Bilig’de Ahlâk Konusu

  1. GİRİŞ

özüng otka atma bu dünya üçün

kişi nengin alma küçeme küçün (Arat, 2007: 146)

Bu dünya için kendini ateşe atma; başkasının malını alma, kimseye zulüm etme (Arat, 1998: 102).

900 yıl öncesinden bize böyle seslenen ve mutluluk veren bilgi olarak günümüz Türkçe’sine çevirebileceğimiz Kutadgu Bilig, başından sonuna kadar bilgi, ahlâk ve siyaset gibi konularda, hikmetlerle bezeli Türk-İslam eserlerinin ilk örneklerindendir. Eser, her iki dünyadaki mutluluğun sırrını, birbirleriyle bağlantılı olan insan, toplum, devlet üçlüsünün aralarındaki ilişkilerinde izlenecek yolu tarif ederek açıklayan önemli bir kaynaktır. (Güzel ve Torun, 2003). Bu özellikleri onu bir siyasetnâme ve nasihatnâme haline getirmektedir.

Uygur alfabesiyle yazılan “Kutadgu Bilig (http://tr.wikipedia.org)

Kutadgu Bilig Yusuf Has Hacip tarafından yazılmıştır. Yusuf Has Hacip, eserini 18 ayda, H. 462 (M. 1069/1070) tarihinde tamamlamıştır (Güzel ve Torun, 2003: 87 ).

“Kitabını bitirince bunu, Karahanlı hükümdarı Tabgaç Uluğ Buğra Kara Han (Ebu ’Ali Hasan bin Süleyman Arslan Kara Han)’a sunmuş, Han da eseri çok beğendiği için Yusuf’u, takdiren “Hâs Hâcib (Uluğ Hâcib)” tayin etmiştir (http://tr.wikipedia.org).

Eser, dört karakterin birbirleriyle konuşmalarından ibaret olup, her karakter bir özelliği simgelemektedir. Bu karakterler kaynaklarda,

Tablo 1: Kutadgu Bilig’de ki dört karakter (http://tr.wikipedia.org)

İsim

Anlamı

Meslek

Sembolü

Kün Togdı

“Gün Doğdu”

Hükümdar

Adalet

Ay Toldı

“Ay Doğdu”

Vezir

Mutluluk

Ögdülmiş

“Övülmüş”

Bilge

Akıl (ya da Bilgi)

Odgurmış

“Uyanmış”

Derviş

Akıbet (Yaşamın sonu)

şeklinde sıralanmaktadır. Daha önce de belirtildiği gibi tüm eser Ay Toldı, Kün Togdı, Ögdülmiş ve Odgurmış arasında geçen konuşmalardan ibaret 6645beyitten meydana gelmiştir.

Kutadgu Bilig’in halihazırda bilinen üç nüshası olup, bunlardan biri Viyana’da, biri Kahire’de, biri de Türkistan’ın Fergana şehir kitaplığında bulunmaktadır. Viyana nüshası Uygur harfli, diğerleri ise Arap harfleriyle yazılmıştır (Güzel ve Torun, 2003: 87).

Eseri günümüz Türkçe’sine çeviren Reşid Rahmeti Arat, Kutadgu Bilig ve eserin yazarı Yusuf Has Hâcip’le ilgili olarak şöyle diyor:

“Eserin içine girip, zevkine varacak kadar sabır ve sebât edenler, şüphesiz, Kutadgu Bilig’i, yalnız yazıldığı devir içinde değil, bugünkü şartlar içinde de seveceklerdir. Yusuf Has Hâcip’in beşeri meseleleri ele alış tarzı ve bunu yaparken gösterdiği samimîlik hâlâ gönüllere hitâp etmekte ve insanı düşündürmektedir (Arat 1998).”

  1. KUTADGU BİLİG’DE AHLÂK

Kitabın yazılış amacı düşünülürse (her iki dünyada saadet), baştan sona kadar, bize ahlâkın önemini anlatıyor demek yanlış olmayacaktır. Bunu yaparken Yusuf Has Hâcip dört kişiyi kullanır. Anlatmak istediklerini bu dört sembolik karakter üzerinden aktarır. Eserdeki konuyu şöyle özetlemek mümkündür. Hükümdar “Kün Toğdı” yanına “Ay Toldı” adında bir vezir alır. Vezir bilgili, akıllı ve ahlâklı bir kişidir. Bu nitelikleri eserin yazarı tarafından sıkça öne çıkarılır ve övülür. Ay Toldı hükümdara devlet yönetiminde yol gösterir, devleti bayındır kılmada yardım eder. Zaman ilerler, Ay Toldı ölüm gerçeğini hatırlar ister istemez. Ölmeden önce oğlu, Öğdülmiş’i, Han’a tanıtır. Onun, ölümünden sonra oğlu Öğdülmiş yerine geçer. Tıpkı babası Ay Toldı’da olduğu gibi, bilgi, akıl ve ahlâk Öğdülmiş’in de dünyada bir yerlere gelişinin yegâne sebepleridir. Eserin ileriki bölümlerinde bir karakterle daha tanışırız. O da Odgurmış adında, dünya işlerinden elini eteğini çekmiş, sadece ahireti için uğraşan, rind yaratılışlı bir kişidir. Öğdilmiş hakana Odgurmış’ı anlatır. Hakan da her yönüyle mükemmel bu şahsı tanımak, onun da bilgi ve faziletinden, devleti yönetirken faydalanmak ister. Bundan sonrasını ise Öğdilmiş’in, Han’ın yoğun ısrarları üzerine, Odgurmış’ı ikna etmeye çalışması olarak özetleyebiliriz.

Bu olay örgüsü içerisinde şekillenen eser daha önce de değinildiği gibi tamamen bilgiyi ve ahlâkı anlatmak ve övmek üzerine kuruludur. İslam ahlâkı temelinde siyaset, askerlik, aile hayatı, vb. birçok konuyla ilgili örnekler verilir ve olması gerekenler sıralanır. Eserde ahlâki davranışlarla ilgili ya da ahlâkı öven beyitlerin bazılarının aktarılması daha net fikir sahibi olunmasını sağlayacaktır. Öncelikle, eserdeki tüm beyitler incelendiğinde sıkça tekrarlandığı görülen bazı noktaların verilmesi yararlı olacaktır. Bunlar:

  1. Başından sonuna kadar eserin birçok yerinde Hz. Muhammed’in ahlâki özelliklerinin öne çıkarılması ve övülmesi,
  2. Hakanın şahsında sıklıkla devlete sınırsız sadakat ve gerektiğinde canını feda etmek gerektiğinin vurgulanması,
  3. Devletin büyüyüp gelişmesi ve halkın refahı için hakanın sahip olması gereken alçak gönüllük (tevazu), fazilet, cesaret, merhamet vb. özelliklerin yanı sıra kanun kavramına özel önem verilmesi,
  4. İyilik yapmak, boş konuşmamak, içki içmemek, yanıldığında geri dönebilmek, yalan söylememek, kırıcı olmamak gibi ahlaki nitelikleri övülmesi,
  5. İşin doğru yapılması gerektiği ve bunun da ancak bilgiyle olduğu,
  6. Ahlâk ve bilginin bir kimseye doğuştan verilen nimetler olduğu,
  7. İyilik ve doğruluğun kaynağının akıl olduğu,
  8. Hakanın verdiği sözden dönmeyeceği,
  9. Muhtaca yardım etme, kan dökmeme, inatçı olmama, büyüklerin öğütlerini tutma,
  10. Devlete yönetici olacakların seçiminde liyakate vurgu yapılması, olarak sıralanabilir.

Bahsi geçen bu ortak ifadeler (Dilaçar, 1988: 157)’de,

(…) Tanrı’ya bağlı bulunma; ölümü ve ahireti unutmama; akıla ve bilgiye değer verme; çocukları okutma; dinlemek ve okumakla bilgi edinme; her işte doğruluk arama; temiz düşünce sahibi olma; dünyaya ve geçici zevklere düşkün olmama; dile boğaza nefse hakim olma; zor kullanmaktan, hırsızlıktan, yalandan, içkiden, haksızlıktan, kaba sözden, dedikodudan, gevezelikten ve acelecilikten kaçınma; sabırlı, cömert, hayırsever olma; yapıla bir iyiliğe karşılık beklememe; disiplin, doğru yasa, düzen ve adalet sağlama; iffet ve namusa sımsıkı bağlı olma; kötü arkadaş edinmeme ve bozgunculara katılmama; büyüğe ve kadına saygı, çocuklara şefkat, hizmetçilere de insaf gösterme; gelenek ve göreneklere bağlı bulunma; her işte ılımlı davranma; hesaplı iş görme; daima ağır başlı, tok gözlü, alçak gönüllü olma; önemlilerden biri de, iyi ad bırakmaya çalışma, şeklinde sıralanmıştır. Bunların yanı sıra eserde bulunan, kadın ve çocuk yetiştirme ile ilgili olarak söylenmiş birkaç şeyi de vurgulamak gereklidir. Bunlar:

  1. Kadının her istediğini yapmak gerekir aksi takdirde kadın isteklerini gerçekleştirmek için başka yollar arar,
  2. Kadın bir ettir, kokmaması için evde kapalı kalmalıdır,
  3. Dışarıdan eve başka erkek girmemelidir,
  4. Çocuk sıkı terbiyeyle yetiştirilmeli, gerektiğinde dayak kullanılmalıdır.

Bu ifadelerin seçilme gayesi eseri kötülemek, ya da büyüklüğüne gölge düşürmek değildir elbette. Amaçlanan, yazıldığı dönem içinde kadının ve çocuğun sosyal hayatta ve ahlâki değer yargılarındaki yerine dikkat çekerek, dönemine ayna tutan bir hazine olduğu gerçeğine vurgu yapmaktır. Bu noktada tarihi bir olayın kendi zamanının şartları içinde değerlendirilmesi gerektiği gerçeğini de hatırlatmak yerinde olacaktır. Bu hususla ilgili olarak yine eseri günümüz Türkçe’sine çeviren R.R. Arat, “Bugün birçok içtimaî mes’elelerin ele alınış şekillerinden endişe edenler, aynı mes’elelerin bin yıl önce ne şekilde halledilmiş olduğunu ibretle görüp, onda birçok düşündürücü ve teşvik edici fikirler bulacaktır (Arat, 1998).” demektedir. Yani bu tür eserler ancak birer hazine olarak görülebilir. Ana hatlarına değindiğimiz beyitlerin bir kısmını şu şekilde örneklendirmek istiyoruz:

  • Kendin ölümsüz bir hayat dilersen, ey hakîm, işin ve sözün iyi olsun (Arat, 1998: 24).
  • Ömrü kısa olan kötü peşimanlıkla ihtiyarlar, uzun ömürlü olan iyi peşiman olmadan yaşar (Arat, 1998: 35).
  • Bilginin kıymetini deli nerden bilecek; bilgiyi, nerede bulursa, bilgili alır (Arat, 1998: 44).
  • Aylak olma ve başı-boş dolaşma, kendi-kendine koşma; işinde ve sözünde dürüst ve mülayim ol  (Arat, 1998: 117).

SONUÇ

Günümüz dünya topluluklarının ve ülkemizin ahlâk konusunda geldiği noktanın ne olduğu her geçen gün artan cinayet, hırsızlık, fuhuş, uyuşturucu vb. birçok haberlerle ayan beyan ortadadır. Kutadgu Bilig her ne kadar İslâmi temelli bir ahlâk anlayışına dayalı gibi görünse de, işaret edilen ve her fırsatta övülen ahlâki değerler aslında evrensel niteliklidirler. Bu nedenle hem Türk Milleti’nin bireyleri olarak bizler, hem de bizim dışımızdaki diğer topluluklar, yüzyılları aşıp gelen Kutadgu Bilig ve bu türden eserlerin sesine kulak vermelidirler. Bunun yapılması hem bu dev eserleri ebedileştirecek, hem de insanoğlunun tarihte düştüğü hataları tekrar etmesinin önüne geçecektir.

Kaynaklar

Arat R.R. (1998), Kutadgu Bilig, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara

Arat R.R. (2007), Kutadgu Bilig, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara

Dilaçar A. (1988), Kutadgu Bilig İncelemesi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara

Güzel A. ve Torun A. ( 2003), Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Akçağ Yayınları, Ankara

http://tr.wikipedia.org/wiki/Kutadgu_Bilig/30.04.2009/18:30