Ahlaksızsınız

“Ahlak, toplumları sağlam ve kaliteli yaptığı gibi ahlaksızlık da çürütür, çökertir. Öyleyse ahlaklı olmalıyız!” Buna benzer cümleleri her kafadan duyabiliriz. Herkesin ahlaklı olmasını bekleyenlerin söz konusu kendi davranışları olunca sırıtan ahlaksızlığına şapka çıkarmak yerine düşünmek gerekiyor. Zira, bu ahlakçıların ahlaktan ne anladığını sorup soruşturduğunuzda çoğu kimsenin görgü kurallarını benimsemeyi ve geleneklere uymayı ahlak diye bildiğini görüyorsunuz. Bazıları da dindeki abdest bozan şeylerden kaçınmayı ahlaklı olmak sanıyor. Ahlak derken etik yani ahlak felsefesinin konularını kastediyoruz.

Bazen bir meseleyi tersinden anlatmak daha etkili olabiliyor. Ahlakı anlatamadıysak, ahlaksızlığı anlatalım, onlar tersini yapsın. Mesela:

12 Eylül öncesinden söz ediyordu: “Sağcıların mahallesine giderken bıyıklarımı yan tarafa sıvazlayıp, solcuların mahallesine giderken aşağı doğru, ağzımın içine doldurmaktan bıktım ama asıl bıyıklarım bıktı, dökülmeye başladı”, dedi. 28 Şubat’tan sonra: “İki evlilik yüzüğüm oldu: Biri altın biri gümüş. Erbakan zamanında gümüş olanı takıyordum, sonra altın olanını. Eşim de saçını örtmek zorunda kalmıştı, sonra açtı şimdi yeniden kapattık”, dedi. Daha yeni söyledi, “cemaat gizli hükümetti, yanaştık yanına ki, çoluk çocuğumuzu iş sahibi edek… Maklube yiyemedik ama “cemaatin adamıyık” diye gösteriş yaptık, adımız çıktı. Maklube yeyip okyanus ötesine evliya muamelesi yapanlar şimdi günde beş vakit, yerli yersiz küfür söylüyor. En cemaatçiler en akpak oldu. Kim kimdir anlayamadık” dedi.


Amirlere diyorum ki, memurların sadece işlerini iyi yapıp yapmadıklarıyla ilgilenin, siyasi, kültürel özellikleriyle değil. Köpekleştirmeyin eşref-i mahlûkatı! Her sahip değiştirdikçe yeni efendiye yalanmak zorunda bırakmayın! İş köpeklerin yapacağı iş ise, köpek çalıştırın, insan çalıştırıyorsanız, insanın en az sizinki kadar onurunun olduğunu bilin ve çiğnemeyin!

Şerefi için yaşaması gerekirken köpekleşene bir şey demiyorum zaten.

Köpekleştiriyorsan AHLAKSIZSIN.

***

Önce insanız, diğerleri insandaşımızdır. Farklı ortam ve yaşam koşulları farklı siyasi görüşler edinmeye yol açmış, manzaraya farklı yerlerden bakınca diğerlerinden farklı şeyler görmüşsün. Onlar da öyle. Birlikte çalıştığın kişi senden farklı siyasi görüş taşıyor diye onu dışlıyorsan; AHLAKSIZSIN.

***

Farklı coğrafyalarda yaşamamız farklı kültürler geliştirmemize vesile olmuş, kavimleşmişiz. Kavim kardaşını daha yakın bulabilir ve sevebilirsin. Ama diğer kavimden olanları öteleyip dışlıyorsan, doğuştan getirdiği haklarını ellerinden alıyorsan, aşağılıyorsan, aynı ulusun farklı renkli üyeleri olmamıza rağmen ayrı kavim hesapları içinde ve ayrımcılık yapıyorsan AHLAKSIZSIN

***

Önce insanız, insanlaşmalıyız. İnsanlaşma iki ayak üzerinde yürümekle elde edilmez. Erdem ve değerlerimizle insan oluruz. Ahlak da onlardan biridir; etik manasında kullanıyoruz. Erdem ve değerlerimiz ne kadar evrensele yakınsa o kadar kaliteli insanızdır. Sonra din sahibi de oluruz, Müslüman da, başka inanç biçimlerinden de. Müslüman isek dini farklı biçimlerde anlayarak, yorumlayabiliriz; farklı mezheplere mensup oluruz. Bizim mezhep bize göre doğruysa, ötekilerin mezhepleri de onlara göre doğrudur. Bize ve bizimkine saygı duyulmasını istiyorsak, onunkine saygı duyacağız. Onu bizim kadar saygıdeğer olarak göreceğiz. Eğer onu kınıyor, yargılıyor, haddiniz olmadan dindışı gibi görüp düşman sayıyor, aşağılıyor, haklarını seninki kadar meşru ve eşit biçimde kullandırmıyorsan AHLAKSIZSIN…

***

Önce insan olacağız. Saygıdeğer olacağız ki saygı bekleyelim. Saygı karşılıklıdır. Karşıdakine saygı duymadan ondan saygı bekleyemezsin; itaat alabilirsin o da saygı değildir!  Karşındakine saygı duymak için karşındakinin insan olması yeterlidir. Hırsızı, arsızı, haramzadeyi, namussuzu, zalimi, güçsüzü ezeni, haini sevmek, saymak zorunda değiliz. Hatta saymamalıyız. Ama birilerine sırf zengindir, yüksek makamdadır, devlette görevlidir, sakalı sarığı vardır, erkektir, arabası fiyakalıdır, eli silahlıdır diye saygı gösteriyorsan; AHLAKSIZSIN

***

Şunun bunun baskısına boyun eğiyor ve onların istediği şekilde davranıyorsanız yani özgür değilseniz, özgürlüğünüzü elde edip kullanmıyorsanız, Ahlakı, el alemin gözüne batmamak, davranışlarının hesabını vermek kaygısı taşımamak için “el alem ne der” diye düşünerek, kalabalıkların oluşturduğu normlara uymak olarak biliyorsan AHLAKSIZSIN…

***

Görgüyü, örfü ve nezaketi bileceğiz ama bunlar ile ahlakı birbirine karıştırmayacağız. Ahlakı “ha, dinimizde ana babaya öf demek bile günahtır” diye öf dememek sanıyorsan görgü veya töre ile ahlakı birbirinden ayıramıyorsun demektir. Görgüyü tek başına ahlak sanıyorsan AHLAKSIZSIN…

***

Kendi çıkarların için, doğru olmadığını bilerek, hatta doğruluğundan emin olmadığın bilgileri insanlara güvenilir bilgi diye verip kandırıyor, böylece onların yanlış kararlar vermesine sebep oluyorsan, o aptal olabilir ama sen de AHLAKSIZSIN

***

Mesleğini titizlikle yapmıyor, hizmet sunduğun kişiler arasında ayrımcılık yapıyor, adil davranmıyorsan AHLAKSIZSIN.

***

İnsanlara umutsuzluk telkin ediyor, yaşama sevincini ellerinden alıyor, küçük mutluluklarını gırtlaklarına tıkıyorsan AHLAKSIZSIN

***

İnsan olarak başka insanlar üzerinde kişisel egemenlik kuruyor (baba, koca, müdür, başkan, politikacı…) iş hiyerarşisi ile insanlığı birbirine karıştırıyor, müdürlüğünün sadece iş yerinde geçerli olduğunu unutup komşularına müdürlüğünü hatırlatıyor, kendini üstün görüyorsan AHLAKSIZSIN.

***

Sözünde durmuyor, ikrarını çiğniyor, ahde vefa etmiyor, sadakatsizlik ediyor, bunu riyakârlık, ikiyüzlülük, münafıklık ve mürtecilikle saklıyorsan AHLAKSIZSIN.

***

Bütün kötülükler cehaletten doğar. Kendinin ve etrafındakilerin cehaletini giderici çalışmalar yapmıyor, bilim, sanat ve felsefeyle ilgilenip kendini sürekli geliştirmiyorsan AHLAKSIZSIN.

***

Sen sebep olmasan bile, toplumdaki aksaklıklara, haksızlıklara, zulümlere göz yumuyor, görmezden geliyorsan AHLAKSIZSIN.

***

Doğru olanı menfaatlerinden yüksek tutmuyor, çıkarların uğruna doğrunun hatta gerçeğin karşısında yer alıyorsan AHLAKSIZSIN.

***

Başka insanlara kötülük yapıyor ve mutsuz ediyorsan; AHLAKSIZSIN

***

Ahlaksızlığının farkında olup bunu din gösterileriyle maskelemeye çalışıyorsan; adi bir AHLAKSIZSIN

 

Yaşam İçinde Etik

Yaşam sarmalı içerisinde bizler her gün yeniden kurulan hayatın başka bir anına tanıklık ediyoruz. Eğer bizler yaşam döngüsünün bir parçası olabiliyorsak ruhumuz belki yolculuğunu daha bir bilinçle sürdürüyor. Çoğu zaman ezber bir hayatı yaşıyoruz. Bize ne yapacağımız nasıl yapacağımız önceden söylenmiş ve biz onu uyguluyoruz. Yaptıklarımızın ve yaşadıklarımızın doğru ya da yanlışlığı üzerine düşünmüyoruz. Ezberletildiği gibi, bizim olmayan şekliyle yaşıyoruz.

           

Sokrates’in dediği gibi “sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez”. Sorgulanmayan hayatın içerisinde neyin doğru olup olmadığı, iyi, güzel, erdemli ve ahlâklı olanın ne olduğunu çoğu zaman sormuyoruz, sorgulamıyoruz.  Herhangi bir durumla karşılaştığımızda “ne yapmalıyım?”, “böyle yaparsam bu yaptığım doğru olur mu?” soruları aslında bizim yaşamımıza yön veren değerlerin doğası ile ilgilidir. Her insan oluşturduğu / oluşan kişiliği ile karşılaştığı güncel sorunlar, olaylar karşısında farklı bir tutum ve davranış sergiler. Bu tutum ve davranışlar insanların iyi, kötü, erdemli, doğru gibi kavramlarına ne gibi anlamlar yüklediklerinin işaretidir. Bu sonuçlar bizi ahlâk ve etik kavramlarına götürür.

           

Genel ve kapsayıcı bir kavram olarak etik, Nuttall’a göre (1997) ahlâkî davranış, eylem ve yargılarla ilgili bir konu alanı olarak felsefe ve bilimin önemli bir parçası olarak kabul edilir (Aydın, 2001). Ahlâk felsefesi olarak da tanımlanan etik, insanoğlunun yaşamına anlam ve önem katan, onu değerli kılan, doğrulayan ve yanlışlayan, olumlu ya da olumsuz bir değer yükleyen bir felsefi düşünme/tartışma biçimidir.

           

Etik davranışların belirleyicisi olarak değerler ve normlar kültür çatısı içerisinde yer alırlar. Kültür bir insan topluluğunun ortaya koyduğu her şey olarak tanımlanır. İnsanlar arası ilişkilerde örf, adet ve görgü kuralları gibi birçok insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen davranış biçimleri etik bir anlam içermese de taşıdıkları değer ve oluşturdukları normlar gereği etik sınırlar içerisinde değerlendirilebilirler. Değerler, görgü kuralları ve normlar ahlâki olan ile olmayanı belirleyerek etik tartışmayı başlatırlar. Her zamanın kendine özgü değerleri, normları ahlâk sorunsalını uyararak güncel sorunların etik sınırlarının çizilmesini sağlar. 

           

Yaşanılan bir olayın sonucu kişinin mutluluğuna, faydasına sonuçlar doğuran bir davranış olarak etik; evrensel ve nesnel ilkelerin insanlar için yarattığı bir değer olarak etik; aynı amaç ve değerler etrafında toplanan bir topluluk ya da devletin üyelerinin doğru ve iyi olarak kabul ettikleri davranışlar bütünü olarak etik ve vicdani sorgulama sonrasında içinden gelen sesin evet ya da hayır olarak tanımladığı etik olarak farklı sınıflamalar yapılmaktadır. Ancak her birinin her koşulda geçerliliğini savunmak mümkün görünmemektedir. Zaman zaman farklı etik kuramlara dayalı davranışlarımıza kılıf bulsak da işimize geldiği gibi mantığa bürünerek davranışlarımızı haklı kılacak etik açıklamalara yöneliriz. 

           

Bugün daha fazla bağıranın haklı olduğu, güçlü olanın doğru olduğu bir dünyaya mı evriliyoruz. Yoksa her şeye rağmen değerler, insan ilişkileri, yasalar ve insanın gelişen beyni ve vicdanı bizi evrensel erekler olarak iyi, doğru ve güzele mi götürüyor. Yasal olanın etik olamayacağı, sonuçları ne kadar fazla insanı kapsasa da eylemlerin etik olarak kabul edilemeyeceğini artık çoğu insan biliyor. Öğrenci ile öğretmen arasındaki ilişkilerde etik olmayan bir davranışın niçin etik olmadığına farklı taraflar aynı gözle bakmazlar. Öğretmen için eğitim öğretim zamanı içerisinde karşılaşılan saygı durumu eğitim süresi dışına çıkıldığında gösterilmediğinde ne olur? Günümüzde böyle bir durum ikiyüzlülük olarak adlandırılabilir mi? İkiyüzlü davranmak ahlâki midir? Eğer kendi öznelliğiniz içerisinde Kohlberg’in ahlâkî gelişim kuramının saf çıkarcı evresinde iseniz haklısınızdır. Tabiî ki öznel olarak etik sınırlar içerisindesinizdir. Çünkü sizin yapılandırmanız yani ortaya koyduğunuz ilkeleriniz sizi haklı çıkarmaktadır. Dünya böyle yönetiliyor, herkes böyle yaşıyor, bunu yapan ilk kişi ben değilim, gemisini kurtaran kaptan gibi söylemler kişinin temel ilkeleri olduğunda davranışlar kendince ahlâki ve tabiî ki etik olacaktır. Bu nedenle etiğin doğası genel ve soyut olanla ilgilidir.  Lipman’a göre (1985) kendinize; “Herkes benim şuanda yapmayı düşündüğüm şeyi yapsaydı ne olurdu? sorusunu sorduğunuzda, eğer herkesin bunu yaptığı dünyada yaşamak istemiyorsanız o halde düşündüğünüz şeyi yapmamalısınız (Haynes, 2002). Başkalarını memnun etmeye ya da başkalarının doğrularına uymaya, toplumsal düzenin doğrularını onaylamaya varan davranışlarla; başkalarının haklarını ihlal etmekten kaçınıp karşılıklı saygı ve güveni önceleyen bir yapıya evrilirken insan her aşamada kendince ahlâki yargılara sahiptir. Ancak evrensel etik ilkeler karşılıklı saygı ve anlayışa doğru bir vicdanlılık ve ilkelerle içselleştiriliyorsa etik davranış için yeterli sayılabilir.

Haynes (2002) insanların her gün etik seçimlerinde üç yön üzerinde durduklarında etik olunabileceğine dikkat çekmektedir: 1. Benim için ve diğerleri için kısa ve uzun erimli sonuçlar nelerdir ve herhangi bir olası edimin yararları zararlı etkilerine ağır basar mı? 2. Durumda etkisi olan bütün kişiler kendi geçmiş eylemleri ve inançlarıyla tutarlı davranıyorlar mı? Yani, benzeri başka bir durumda uygulamayı isteyecekleri başka bir ilkeye/etik ilkelere göre mi hareket ediyorlar? Başkalarına kendilerine yapılmasını istemeyecekleri şeyi mi yapıyorlar? 3. İnsan olarak diğer kişilerin gereksinimlerine yanıt veriyorlar mı? Bu durumdaki diğer insanları, kendileri gibi duyguları olan kişileri önemsiyorlar mı?

           

Etik anlayışınızın temelinde farklı kavramsallaştırmalar olabilir. Ancak farklı kavramsallaştırmalar sizin başkalarının bakış açılarının da neler olduğu noktasında sezgilerinizi  işe koşmanıza fırsat veriyorsa etik davranışlara daha çok yaklaşırsınız. Tabiî ki daha doğru bir sorgulama ve etik sonuçlara ulaşma durumu yaşarsınız.

           

Evrenselliğin en üst noktasına itaatsizlik edilmeyecek ahlâki yasalara deneyüstü yasalar çerçevesinde ulaşılabilir. Şöyleki; Kant’ın ifadesiyle, “Başkalarına her zaman onların sana davranmasını isteğin gibi davran”; Konfüçyüs’a göre, “Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma”; Hz. Muhammed’in sözüyle, “Sana ne yapılmasını istiyorsan başkalarına öyle yap”; Budist inancına göre, “Seni incitecek şeylerle başkalarını incitme”;  Kuran-ı Kerim’e göre, “Kişinin kendisi için istediği şeyleri başkasına vermedikçe erdemli olamaz”; Talmud’da, “Nefret ettiğin şeyi başkalarına yapma” gibi kavramlaştırma ve ifadeler evrenselleştirilebilir değer ve ilkelerdir (Haynes, 2002).

           

Söz konusu bu kavramlaştırmalar sorunlarımızı çözmede bize yardımcı olur. Ancak yaşamın benzersiz olaylarını açıklamada yetersiz kalabilir. Savaşta aldığı emri uygulamak zorunda olan bir askerin davranışını hangi etik kuram açıklayabilir, düşünmek gerekir. Ya da bir öğrencinin okula gitmek istememesi durumunda onun okula gitmesi için zorlamak etik midir? Her ne kadar zaman zaman etik sorunlar içinden çıkılmaz bir hal alsa da her gün farklı durumlar karşısında insanoğlu olarak kendimize, Ne yapmalıyım? sorusunu yöneltiriz. Yanıtlarımız bazen “evet”,  bazen “hayır”, bazen de “duruma bağlı” ifadeleriyle sonlanacaktır. Duruma bağlı olduğunda bu durumu nasıl gerekçelendiriyoruz. Gerekçelendirmelerimizde yasallık mı, sezgiler mi, sonuçların yararı mı ya da yaşanılan sürece ilişkin edimler mi ön planda yer alıyor. Yanıtınız ne olursa olsun bu yanıtın da kendisi bir etik tartışmadır.

           

Ne yapmalıyım? sorusuna ilişkin bazı sorular:

           

Düzenli olarak derslerinizi izliyorsunuz, her dersin özetini çıkarıyor ve önemli yerlerini vurgulayarak sistemli bir ders notu oluşturuyorsunuz. Arkadaşınız bu notları istediğinde notlarınızı onunla paylaşır mısınız?

           

Okulunuzda sigara içmek yasaklanmıştır. Fırsatını bulduğunuzda (kimsenin olmadığı bir zamanda) öğretmenler odasında sigara içer misiniz?

           

Arkadaşınızın ter kokusuna dayanamıyorsunuz. Bunu ona söyler misiniz?

           

Yazılı sınavını başarılı bir şekilde geçtiniz. Ancak mülakat sınavına gireceksiniz. Mülakat sınav komisyonunda bulunanların dini inançları ile benzerlik içinde bulunduğunuzu söylem ve kullandığınız sembollerle belli eder misiniz?

           

Amcanızın oğlu yükselme sınavına giriyor, siz sınav düzenleme komisyonunda görev alıyorsunuz, ona sınavla ilgili ipuçları verir misiniz?

           

Bu ve buna benzer sorulara verdiğimiz yanıtlar, etik kararlarımızın temelinin neye dayalı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Yanıtların kendisi sizin etik olgunluğunuzun da bir işareti değil midir? Aynı zamanda Kohlberg’in ahlâkî gelişim evrelerinin neresinde olduğunuzu da ortaya koymaz mı? Ne kadar evrensel etik ilkelere uygun davranışlar sergileyebildiğimizi de belirlemez mi? Bütün bunlar yaşam içinde nasıl davranmamız gerektiğini söyleyen kurallar, ilkeler üretmemizi sağlıyor. Bu sorgulamalar kendi evrenimizde başkalarının adaletini, hukukunu, iyiliğini değerlendirmemizi sağlayarak kendimize ait ve evreni olumlayan doğru ve adil yollar bulmamızı sağlıyor. Yaşam içindeki etik sorgulamalar; kendimize, toplumumuza daha bir yaşanılır yollar bulmamızı sağlıyor.

Kaynakça

Aydın, İ. (2001). Yönetsel, mesleki ve örgütsel etik. (2.Baskı), Ankara: Pegem.

Haynes, F. (2002). Eğitimde etik. (Çev. S.K. Akbaş), İstanbul: Ayrıntı.

 

Etik, Ahlakilik ve Özerklik

Annemarie Pieper, Etiğe Giriş adlı yapıtında felsefî bir disiplin olarak etiği, kabaca ‘ahlaksal olanın araştırılması’ olarak belirler. Bu haliyle, ona göre etik, ‘ahlakilik’ kavramını temellendirmek üzere insan pratiğini, mevcut ahlakilik koşulları bakımından irdeleyen felsefi bir disiplindir. Burada ‘ahlakilik’, bir eylemi ahlaksal bakımdan iyi bir eylem olarak nitelemeyi mümkün kılan koşulları ifade etmektedir.  Bu koşullar, özerklik, özgürlük, iyi niyet, farkındalık, sorumluluk, seçenekleri analiz etme, karar verme vb. pek çok öğeyi içselleştiren bir süreci gerektirir. Kuşkusuz bu süreçte, ahlakilik bakımından köklü ikilemler de vardır. Bu ikilemlerin en önemlileri, özerklikle-dışsal otorite arasındaki gerilimde ortaya çıkar.

Ahlakiliğin koşullarını sadece felsefeciler mi araştırır?  

Bunun böyle olduğunu ileri sürmek çok kolay değildir; çünkü etik üzerinde düşünmek ve bir eylemi neyin ve hangi koşul ya da koşulların ahlaki kıldığını araştırmak salt felsefecilerin ve etik uzmanlarının işi olmasa gerekir. Her insan doğası gereği ahlaki eylemlerde bulunduğu için, bu sorgulama her insanı kuşatır. Eylemsel yaşamda karşılaşılan çelişkiler, tutarsızlıklar, eylemlerin bizim ve diğerlerinin üzerinde doğurduğu olumlu ve olumsuz sonuçlar, değerlerin çatışması, insanı bir şekilde etik sorular sormaya ve eylemleri iyi ya da kötü yapan şeyin ne olduğunu araştırmaya yönlendirir. Bu haliyle, çelişkiler, tutarsızlıklar, düşünceler vb. olmadan etik sorular, dolayısıyla etik de var olmaz. Öte yandan etiğin araştırma nesnesi olan ahlakilik ve ahlakiliğin koşulları, ahlak kavramının varlığını zorunlu kılar.  

Peki, ahlak kavramı nasıl doğar ve insan yaşamında nasıl gündeme gelir? Bu soru önemlidir; çünkü özerklik-dışsal otorite ikileminin temeli buradadır. 

Ahlakın köklü bir toplumsal bağının olduğu açıktır; zira o insan ilişkilerinde açığa çıkar. Bir çocuğun, dünyaya geldiği sosyo-kültürel çevrede, çevresinde sadece olup bitenleri seyretmek ve algılamakla kalmayıp, aynı zamanda varolan kültür ve kültürel normlar tarafından yönlendirildiğini biliyoruz. İşte bu yönlendirme çabası, bir yandan dışsal buyrukları gündeme getirirken, öte yandan çocuğa, istediği her şeye ulaşamayacağını, birtakım engellerle karşılaşacağını gösterir. Bu engeller, genel olarak bakıldığında, ‘fiziksel ve kültürel engeller’ olarak öbeklenebilir. Fiziksel engeller, insan yapısından ve doğadan kaynaklanır.  Kültürel engeller ise yapaydır, sosyalleşme ve kültürlenme süreci içerisinde çocuklara yetişkinler tarafından aktarılır. Hatta bu süreçte formel eğitim bile bir araç olarak kullanılır. Çocuk zamanla ‘yapmalısın, yapmamalısın’ söylemlerinden belli bir kültür ortamında ‘yapılabilecek ve yapılamayacak olanların’ bilgisine ulaşır. Bu bilgi sayesinde salt kendisinin yapıp edemeyeceklerini değil, diğer insanların yaptıklarını belli kurallara göre yargılamayı da öğrenir.  Yani toplumsal değerler vicdanda süreç içerisinde içselleştirilir. Tam bu bağlamda, çocuk psikolojisi uzmanı olan Piaget’ye kulak vermek gerekte yarar vardır.  

Piaget’ye bakılırsa, ahlak, bir kurallar sistemidir ve ahlakiliğin özünde, bireyin bu kurallara karşı duyduğu saygı öğrenilmiş yatar. Çocuk saygı duyulması gereken ahlaki kuralları, büyük oranda yetişkinlerden hazır olarak alır. Ona göre, “kural pratiği” ile “kural bilinci” arasında köklü fark vardır. Çocuk, kendisine yöneltilen buyruklar ve kurallara itaat ederek ve onları yaşama geçirerek önce kuralların pratiğini öğrenir; bu tıpkı oyun sırasında oyunun kurallarını sorgulamadan öğrenmesine ve uymasına benzer. Ödev bilincinin ilk şekillenmeleri, esas olarak başkaları tarafından konulmuş yasalara tabidir; zira çocuk, kuralları dışarıdan gelen kendi tercihleri dışındaki buyruklar olarak içselleştirir. Piaget, çocuğun, ödevleri ve buna ilişkin değerleri bilinçten bağımsız olarak var oldukları ve zorlayıcı olarak yorumlamaları durumuna “ahlaki gerçekçilik” adını verir. Buna göre, ahlaki gerçeklik bireyden bağımsızdır; ona dışsaldır, emredicidir. Buna bağlı olarak o, ödev ahlakının esasen çocuğun kendi iradesi ve istekleri dışında belirlendiğini belirtir. Bu açıdan çocuk için iyi demek, yetişkinlerin isteklerine itaat etmek, kötü olmak ise, kendi isteklerine göre hareket etmektir. Çocuklar bu evrede, eylemleri niyetine bakarak değil, nesnel olan sonuçlarına bakarak yargılarlar. Çocukluğun ilk yıllarındaki bu “dışa bağlı evreyi”, çocuğun kendi kararlarını kendisinin belirlemeye başladığı, niyetlerin öneminin ön plana çıktığı “özerk evreye geçiş” dönemi izler. Bu geçiş döneminde çocuk, bir kurala ailesi ya da büyükler ya da kültür buyurduğu için değil, o kurala kendisi istediği için uyar. Kural belli bir dereceye değin genelleştirilir ve yetişkinlerin uyarısına gerek kalmadan yaşama geçirilir. Bu evrede çocuk, kuralların yalnızca yetişkinlerin iktidar alanı olmadığını, ortak bir pratiğin ürünü olduğunu öğrendiği için ona uyar. Bu dönemde iyi, ortak çabanın sonucudur; büyük ölçüde toplumsaldır. Bu geçiş evresini, Piaget’ye göre, kuralların bilinçli olarak benimsenmesine ve yargılanmasına dayalı gerçek ahlak izler. Bu çocuğun, yetişkinler ve kültür tarafından kendisine aktarılan kurallara eleştirel yaklaşarak onları ahlakilikleri açısından kontrol edebileceği, kanılarını kendi özbilinciyle oluşturabileceği özerk ahlaki aşamadır. Gerçek ahlakiliğin ortaya çıktığı bu dönemde, çocuk açısından, bir davranışı ahlaki olarak nitelendirmek için, içeriğinin dışarıdan bakıldığında genel kabul gören kurallara uygun düşmesi yetmez; ayrıca bilincinin ahlakiliğe, özerk bir iyiye ulaşma çabası ve bizzat önerilen kuralların değerlerini yargılamak önem taşır. Böylelikle, başlangıçta otoritelerin buyruklarını tartışmasız yerine getirme davranışı, yerini yeni özerk bir ahlaka bırakır. Artık çocuk eylemlerinin sorumluluğunu üstlenen ahlaki bir özneye dönüşür. Normların karşılıklı sözleşmeyle oluşturulduğunun kabul edilmesine dayanan özerkliğin kavranmasıyla, yani iyinin bilinçli olarak kavranmasıyla dıştan kural dayatma aşaması sona erer ve ahlakilik bilinçte ortaya çıkar. Bu özerk dönemle birlikte, yetke ve kuralların sorgulanmaya başlaması, yaşam boyu devam eder ve kişi sürekli olarak bilinçte ahlakiliği araştıran sorular sorar. Ancak, bu soru sorma sürecinin kültür ve yetişkinler,  tarafından engellenmemesi gerekir. Engellenmesi halinde, özerklik, gelişimini sürdüremez. Bu açıdan, ahlaki özerkliğin, ahlaki özne olmanın kültür tarafından teşvik şarttır. Bunu teşvik etmeyen kültürler, dışa başlı ahlaki evreden kurtulamaz; onların ahlak anlayışı, kutsanan burukları, töreleri, ananenleri vb.yi geçemez.

Paiget’nin gündeme getirdiği, özerkliğin gelişememe hali, tam da I. Kant’ın Aydınlanma nedir’ adlı yazısında dile getirdiği şu pasajda açığa çıkan ergin olmayış durumunu anımsatır:

“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. Aklını kendin kullanmak cesaretini göster, sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır. Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın, tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar ve aynı nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Zira ergin olmama durumu çok rahattır. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, artık zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz. Çünkü para harcayabildiğim sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır. Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lütfen üzerlerine almış bulunan gözeticiler insanların çoğunun, bu arada bütün latif cinsin ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için, gerekeni yapmaktan geri kalmazlar. Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler. Oysa onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekten büyük sayılmaz; çünkü bir kaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir, ne var ki bu türden bir örnek insanı ürkütüverir ve bundan böyle de yeni denemelere kalkışmaktan alıkoyar. Demek oluyor ki her birey için nerdeyse ikinci bir doğa yerine geçen ve temel bir yapı oluşturan bu ergin olmayıştan kurtulmak çok güçtür. Hatta insan bu duruma seve seve katlanmış ve onu sevmiştir bile; işte bu yüzden o, kendi aklını kullanma bakımından gerçekten de yetersizdir; çünkü onun böyle bir deneyi gerçekleştirmesine asla izin verilmemiştir, o aklını kullanmayı denemeye hiç bir zaman bırakılmamıştır. Dogmalar ve kurallar, insanın doğal yetilerinin akla uygun kullanılışının ya da daha doğru bir deyişle kötüye kullanılmasının bu mekanik araçları, erginleşme ve olgunlaşma için sürekli bir ayak bağı olurlar.”

Annemarie Pieper, ilk bakışta Kant’ın bu söylemini, Piaget’nin dış kaynaklı yasalara bağlı olma dediği çocukluk evresinin yetişkinlerin dünyasına kadar uzandığı şeklinde yorumlamanın mümkün olduğunu söyler. Ancak bu bağlamda şu farkın gözden kaçırılmamasını talep eder:

Çocuğun ergin olmayışı doğal bir durumdur ve kendi kabahati değildir. Oysa tembelliği, yüreksizliği ya da kolaycılığı, rahatı seçerek özgürlüğünü kullanamadığından dolayı ergin olamayan yetişkin insanın kendisi kabahatlidir, kendisi suçludur. Eyleme geçmeyi zahmetli bulduğu için kendisi yerine başkaları eyleme geçer. Kendisini özgürlükten bu şekilde yoksun kılmak, ahlaki değildir. Ergin olmamış insan, özgürlüğünü elde etmesi gerektiği, ne denli özgür olacağının kendisine bağlı olduğu ve özgürleşmek için cesur olması, riske girmesi ve kararlar verebilmesi gerektiği konusunda tam da bu açıdan aydınlatılmalıdır. Bu nedenle bir insan ancak iyi olanın kendisine dogmatik bir biçimde emredilmesini istemediği, düşünce açısından olgunlaştığı, hem kendi çıkarlarıyla kendisinin hem de başkalarının yargılarıyla kendi arasına eleştirel bir mesafe koyarak bir insan topluluğu ya da tüm insanlar için hangi amaçlar iyi, bir diğer deyişle, elde etmeye değer amaçlar olduğuna kendi karar verdiğinde ahlakilik boyutuna ulaşmış sayılır. Bu boyut ahlaki olanı özerk bir biçimde kararlaştırma ve eylemin sorumluluğunu üstlenme açısından da zorunludur. Zira kendi karar vermeyip başkalarının kararlarını uygulayan kişi, eylemin sonuçları kötü olursa daima suçu başkasına atar ve kendini sorumlu tutmaz.  

Şu halde Bakunin’in dediği gibi, ‘otorite ilkesi, çocuğun eğitiminde doğal bir çıkış noktası oluşturur. Bu ilke, henüz aklı ermeyen küçük yaştaki çocuklara uygulandığında yasal ve gereklidir. Ancak her şeyin ve sonuçta eğitimin de, gelişimi içinde çıkış noktası aşama aşama inkar edileceğinden, eğitim ve öğretim ilerledikçe, bu ilkenin uygulanmasına daha az yer verilerek özgürlüğün dozu artırılmalıdır. Her akılcı eğitim, temelde, otoritenin özgürlük lehine yavaş yavaş bir yana bırakılmasından başka bir şey değildir. Eğitimin zorunlu amacı, nihai olarak, başkalarının özgürlüğüne sevgi ve saygıyla dolu özgür insanların yetiştirilmesidir. Bundan ötürü, çocuk daha henüz yeni yeni konuşmaya çalışırken başlayan eğitimin ilk gününde otorite her şey, özgürlük ise hiçbir şey iken, eğitimin son gününde, özgürlük her şey olmalı, hayvansal ya da kutsal otorite ilkesi geride en küçük bir kırıntı kalmamacasına ortadan kaldırılmalıdır. Çünkü gelişmiş ve yaşını başını almış insanlara uygulanan otorite ilkesi, insanlığın canavarca, adilce inkarı ile köleliğin, entelektüel ve ahlaki bozulmanın kaynağı haline gelir.’   

Tekrar etmek pahasına söylersek, etik ahlakiliği konu alır, ahlakilik ahlakı var sayar.  Ahlakiliği araştıran etik sorular sorabilmek ise özerkliği gerektirir. Kant’tan ve Bakunin’den yola çıkarak söylersek, etik sorular sormak ergin olmayı, otoriteleri bir kenara bırakmayı gerektirir. Özerkliğe kavuşmuş her insan, yaşamda sürekli olarak etik sorular sorar. Sözgelimi, özensiz çalıştığımız için kendimize kızdığımızda, televizyondaki bir reklamı izlerken öfkelendiğimizde, onların uyuşturucu etkisini tartıştığımızda, siyasal gelişmeler karşısında sinirlendiğimizde, başkalarına tavsiyelerde bulunduğumuzda, doğruyu söylemekle insanları kırmamak ilkeleri çeliştiğinde, gazetedeki bir yorumu benimserken takındığımız tutumda vb. hep değerler dizgesi bulunmaktadır ve altlarında etik kaygılar ve etik sorular bulunmaktadır.  

Verdiğimiz örneklerde de görüldüğü gibi, her şeyi hemen ahlaki açıdan yargılayıp, ahlaki olanın esasen ne olduğunu, ahlaki eylemin bir anlamının olup olmadığını, böylesi bir eylemi nasıl temellendireceğini ve açıklayabileceğini soran kişi etik yapmaya başlamış demektir.  

Burada etiğin ne yaptığını anlamak için bir hususa daha değinmek gerekmektedir. O husus, etiğin bir eylemin ahlaki diye nitelenebilmesi için yerine getirilmesi gereken koşulları tamamen biçimsel açıdan ele alması, ahlaksal olanla ilintili bütün soruları çok genel, ilkesel ve soyut bir düzlemde tartışmasıdır. Bundan dolayı etik, hangi somut amaçların, tek tek iyi, herkes için ulaşılmaya değer amaçlar olduğunu belirlemez; daha çok, ölçütleri belirler ve ölçütlere göre hangi amacın iyi amaç olarak kabul edilmesinin bağlayıcı olabileceğini gösterebilir.  

Etik iyi olana değil, bir şeyin iyi olduğu hükmüne nasıl varıldığını söyler. Etik ahlak üretmez; ahlak üzerinde konuşur. Onun ahlakı refleksif olarak ele aldığını, ahlaki bilincimizi nesne haline getirdiğini ve ahlakilik konusunda karar verme süreçlerimizi nesneleştirdiğini söyleyebiliriz. Etiğin temel konusunu oluşturan ahlakiliği oluşturan koşulları teker teker sıralarsak, şunlar karşımıza çıkar: Davranışın özerk olması,  ussal bir temele dayanması; bilinçli bir seçimi gerektirmesi, özgür oluşu temele alması, yükümlülüğü varsayması, vicdani bir temeli olması, iyi niyete dayanması, iyiyi amaçlaması ve bir sonuç doğurması gerekir. Ahlakiliğin koşulları olan söz konusu unsurlar, aslında ahlak üzerinde konuşabilmenin, ahlaki bir eylemden söz edebilmenin de önkoşuludurlar.  

Şu halde, etik özne olabilmek için, özerkliği gerektiren özne olma, seçimler yapma, seçimlerin sorumluluğunu üstlenme, niyet ve sonuçları bir arada düşünme, yargılama, sonuçlama ve dışsal otoriteleri sorgulamak gerekmektedir. Yani ahlaki özne olmak, aydınlanmayı ve özerkliği gerektirir. Bu koşullara sahip olmayan, insanlar, dışa bağlı yaşarlar, sorumluluktan kaçarlar, eylemlerini sadece buyruklarla açıklarlar; tıpkı bir çocuk gibidirler. Onlar için ahlak, dini bir buyruğu, dışsal güçlü bir otoritenin emrini, ya da toplumun genelinin istemini düşünüp taşınmadan, eleştirel bir sorgulamaya tabi tutmadan yerine getirmekten ibarettir. Buyruğu yerine getirdikleri için, eylemlerinden kendilerini de genelde sorumlu tutmazlar. Onların gerçek ahlaki özne olduğu söylenmez. İşte sırf bu yüzden, ahlakın dışsal otoritelerden arındırılıp içselleştirilmesi, insanileştirilmesi gerekir. Ahlaki bilinci geliştirmeyi isteyen eğitimin de, çocukların özerkliğini teşvik etmesi, dogmaları bir kenara bırakması gerekir. Otoritelere bağlı ahlaki bilinç, gerçek ahlaki bilinç değildir; otoriteler öldürmeyi emretse bile bu bilinçte olanlar, düşünmeden öldürebilirler, otoriteler emrettiğinde başkalarını linç edebilirler. Çünkü otoritelerin buyrukları olunca, düşünce kiraya verilmiş olduğunda içsel yargı ve muhakeme gücü devreye girmez.  

İnsanlık tarihindeki ahlak dışılığın, şiddetin, cinayetlerin, ötekileştirmelerin, kısacası her türden pis işlerin temeli, otoriteler karşısında insanın kendi insanlığına, hümanist vicdanına, bilincine, muhakeme gücüne yabancılaşması, özerklik bilincini geliştirememesi yatar. Bu nedenle, felsefi olarak bakıldığında, ahlakın dışsal buyruklar toplamı değil, duyarlı ve özerk bir bilinç sorunu olduğunu vurgulamak gerekir. Bu vurgu önemlidir; çünkü ülkemizde ahlak sorunu gündeme geldiğinde, daima dinsel ve toplumsal buyruklar öne alınmakta; ahlak dışsal bir otoriteye geriye götürülmeye çalışılmakta, ahlaki özerklik ve ahlaki bilinç genelde hiçe sayılmaktadır.  Oysa ahlaki bilinci gelişmeyen bireylerin, kendisi gibi inanmayanları, kendisi gibi olmayanları ötekileştirdiği ve onlara her türden kötülüğü, ahlaksızlık yaptığını düşünmeksizin yapabildiği görülmektedir. Bu dışsal otoriteye bağlı ahlakın, düşünmeyi ve sorumluluğu engellemesinden kaynaklanmaktadır ve onun hiç de ahlaki olmadığının bir göstergesi olsa gerekir.

 

Farabî ve Onun Ahlâk Anlayışı

Giriş

Bu araştırmada ilk olarak ahlâkın ne olduğu üzerinde durulacak ve daha sonra Farâbî’nin hayatı, eserleri ve felsefesine değinilecektir. Son olarak, Fârâbî’nin “Mutluluğu Kazanma” eseri temel alınmakla birlikte eserlerinde ahlâkı işleyiş biçimi incelenecektir.

Manzur’a göre (1964), ahlâk sözcüğü, Arapça’da “hulk” sözcüğünün çoğuludur. Türkçe’de “hulk” sözcüğü yerine ahlâk terimi kullanılmaktadır. Arapça’da “hulk” sözcüğü ise tabiat, huy ve karakter anlamlarını içerir (Akt. Özgen, 1997, 13). Almanca ahlâk (moral) sözcüğü mos sözcüğünden türetilmiştir ve töre ile aynı anlamdadır. Ahlâk ya da töre, bir insan topluluğunda karşılıklı ilişkilerde gelişen saygı ve birbirini benimseme süreçlerinden oluşan ve kendilerine norm olarak geçerlilik tanınan geneli bağlayan eylem modellerini içerir (Pieper, 1999, 31). Fârâbî’ye göre ahlâk, kendisiyle, insanda iyi ve kötü eylemlerin ortaya çıktığı şeydir. İnsanda iyi fiillerin ve nefse arız olan iyi şeylerin meydana gelmesine sebep olan ahlak iyi ahlâktır. İnsanda kötü fillerin meydana gelmesine sebep olan ahlâk ise kötü ahlaktır (Akt. Yılmaz, 2006, 63).

Fârâbî’ye göre “insanın fiziki bünyesinin yetkinliği ahlâkın (huylar) yetkinliği gibidir. İnsanın ahlâkının yetkinliğini sağlayan eylemlerin durumu, insanın bedeni yetkinliğini sağlayan şeylerin durumuna benzer. Sağlıklıyken onun korunması, ondan yoksun kaldığında kazanılması gerektiği gibi, bizde var olan iyi ahlâkın korunması, olmadığında ise kazanılması gerekir (Akt. Özgen, 1997,  90).

Ahlâkî bir varlık olmanın başta gelen koşulu, yaşayan bir varlık olmaktır. İnsan, öncelikle bu dünyada yaşamak durumundadır. Ancak bireysel yaşamını kurtarmış olan kimse diğer insanların yaşamlarının korunmasına ve kurtarılmasına katkıda bulunmuş olur (Kuyurtar, 1992, 25). Herhangi bir kişinin ahlâksız olduğunun söylenmesi için ya onun davranışının çoğunluk tarafından kabul edilen ahlâk yasalarına uygun olmaması ya da onun karakterinin bozuk olması gerekir (Pieper, 1999, 31).

Fârâbî’nin Hayatı, Eserleri ve Felsefesi

Tam adı, Ebû Nasr Muhammed b. Muhammed b. Tarkhan b. Uzluğ b. Turhan el-Fârâbî et-Türkî’dir (Ulutan, 2000:14 akt. Kuyurtar, 1992:4). Türkistan’ın Farab şehri yakınlarındaki Vesiç’te yaklaşık 258 (871-72) yılında doğduğu sanılmaktadır. Aldığı ilk tahsilin temeli dini eğitim ve dil bilimleriydi; fıkıh, tefsir ve hadis okudu. Türkçe ve Farsçanın yanı sıra Arapçayı öğrendi (Yılmaz, 2006, 4). Alper’e göre (2000), İslam Felsefe geleneğinin en parlak temsilcilerinden biri olan Fârâbî ilmi ve felsefi disiplinlerin hepsine dair çalışmalarda bulunmuştur. Hem felsefe ile din arasında hem de felsefenin alt disiplinleri arasında bir birlik ve uyum oluşturmaya çalışmıştır (www.etikturkiye.com).

Mantık alanındaki başarısı onun Aristoteles’ten sonra “İkinci Muallim” (Mu’allim-i Sanî) olarak anılmasını sağlamıştır (Türker ve Alper, “Önsöz”, Fârâbî, 2008).  Fârâbî, Türk eğitim tarihinde ilk kez doğrudan eğitime ilişkin görüşler ileri sürdüğü bilinen düşünürdür. Fakat onun eğitim görüşleri sistemli olarak incelenmediğinden birçok yazar onu bir eğitimci olarak değil sadece bir filozof ve düşünür olarak görür (dergiler.ankara.edu.tr ). Şerif’e göre (2000: 44), Fârâbî, filozofların ve mütercimlerin bulunduğu en önemli eğitim merkezlerinden biri olan Bağdat’ta yirmi yıl geçirdikten sonra diğer bir kültür merkezi Halep’e gitti. Sarayda ilim adamı ve hakikat arayan birisi olarak ilk ve en başta gelen bir kişi olarak yaşadı. Fârâbî 337’de Mısır’a kısa bir seyahat yaptıktan sonra Dımaşk’a döndü ve 339/950 yılında vefat etmiştir (Akt. Yılmaz, 2006: 5).

El- Fârâbî, “Gökyüzünün Hareketi” adlı çalışmasını ve psikoloji alanında “Ruh Hakkında”, “Ruhun Gücü Hakkında”, “Çokluk ve Teklik Hakkında”, “Akıl ve Bilinç” tezlerini de yazdı. Bu eserlerin bir kısmı Latince’ye çevrildi ve XVII. yy.a kadar geldi. El- Fârâbî, yakındoğuda ünlü olan müzik eserleri de verdi (mimoza.marmara.edu.tr). Fârâbî’nin günümüze kadar gelen eserlerinden bazıları şunlardır; Ârâu ehli’l medineti’l fâdıle, es-Siyasetü’l-medeniyye, Kitâbü’l-Mille, Tahsîlü’s-saâde, Felsefetü Aristotâlis ve Felsefetü Eflâtûn.  (Özcan:“Önsöz”, Farabi.1993:8-10 akt.Yılmaz, 2006:6).

Fârâbî’nin felsefesinin merkezini siyaset felsefesi oluşturmaktadır; ahlâk veya ahlâk felsefesi ise siyaset felsefesine tabidir. Ahlâk bireyin mutluluğu ile, siyaset ise toplum mutluluğu ile ilgilenir (Kuyurtar, 1992:46).

Fârâbî’nin Ahlak Anlayışı

Fârâbî, kendileri ile, milletlerin ve şehirlerin bu hayatta dünya mutluluğu ve öteki hayatta üstün mutluluğu elde ettikleri insani nesneleri dörde ayırır. Bunlar:

1) Nazari erdemler, 2) düşünme erdemleri, 3) ahlâkî erdemler, 4) işlek (ameli) sanatlardır. Fârâbî, tüm bu insani nesnelerin birbirinden ayrılmamaları gerektiği, aksi takdirde bunların eksik ve sakat olacaklarını düşünüyor. En güçlü düşünme erdemiyle en güçlü ahlâkî erdemi birbiriyle bağlantılı görüyor. Burada sadece ahlâkî erdemler üzerinde durulacak fakat düşünme erdemleriyle birlikte incelenmesi daha doğru olacaktır.  (Farabi, 2008a: 21-43).

Ahlâki erdemler (fazilet) ve aşağılıklar (rezilet) ancak belirli bir huydan doğan eylemlerin, belli bir zamanda defalarca tekrar edilmesi ve ona alışık hale gelmesiyle, insanda meydana gelir ve yerleşir. Bu sebeple huyun değişmesi zordur. Bu huylar, iyiyseler erdem; kötüyseler aşağılık olacaklardır (Özgen, 1997: 87).

Fârâbî, birçok milletin, bir milletin veya bir şehrin başına ortak bir olay geldiğinde, onların ortak (erdemli) faziletli amaçları için en faydalı olan nesneyi iyice keşfetmeyi sağlayan bir düşünme erdemi (fazileti) olduğunu söylüyor. Ona göre, bir erdemli amaç için en faydalı olan ile en güzel olan arasında fark yoktur. Bu düşünme erdeminin siyasi bir düşünme erdemi olduğunu ifade ediyor (Fârâbî, 2008a:38).

Siyasi (düşünce) erdemler ile ahlaki erdemler arasında karşılıklı bir etkileşim vardır. Bir yandan siyasi (düşünce) erdemlerinin gerçekleşmesi ahlâkî erdemlerin miktarıyla doğru orantılı iken, diğer yandan siyasi lider kadronun yönetim tarzları ve öncelikleri bireylerin hayattaki gayelerini ve ahlâklarını belirleyebilmektedir (www.etikturkiye.com).

Fârâbî, ahlâkî erdemleri ve aşağılıkları belirli bir huydan oluşan eylemlerin tekrar edilmesiyle alışkanlıkla yerleşmesinden dolayı huyların değiştirilemeyeceğini düşünüyor. Ahlâkî erdemleri ve aşağılıkları, huyların iyi olup olmamasına bağlıyor. Ona göre faziletli amaç için en faydalı nesne düşünme erdemiyle birlikte keşfedilir.

Fârâbî, düşünce erdemlerine örnek olarak, hikmet, akıllılık, anlayış yetkinliği gibi erdemleri sıralar. Ahlâkî erdemler, ise iffet, yiğitlik, cömertlik ve adalet gibi istekle ilgili olan erdemlerdir. Bu erdemlerin ise alışkanlık ile edinildiğini söylüyor. Bu sebeple ahlâkî erdemlerin kazanılmasını düşünce erdemlerinde olduğu gibi insani bir çabayı gerektirdiğini belirtiyor (Özgen, 1997: 86).

Fârâbî, araştırılan nesnenin, ister insanın kendisi için arzuladığı gerçek bir iyi, ister başkasının sahip olmasını istediği gerçek iyi veya onu arzulayacak kimse tarafından iyi olduğuna inanılan bir nesne olsun, bu en faydalı, en güzel olanın ve iyi erdemli bir amacın kendisiyle araştırıldığı bir erdeme sahip olan kimsenin ahlâkî bir erdeme sahip olmadan bu güce sahip olamayacağını düşünüyor. Erdemin, ahlâkî davranışları ve işleri, düşünme gücünün en faydalı ve en güzel olanı keşfetme kabiliyeti olduğu ölçüde gerçekleşeceğini düşünüyor (Fârâbî, 2008a:40). Fârâbî’ye göre doğru, şeylerin zihnin dışında, zihinde inanıldığı şekilde bulunmasıdır. Kişinin ilk inancı hakkında herhangi bir inanç alındığında, bu inanç, onun nezdinde ilk inançtan farklı olamaz ve bu, sonsuza kadar böyle devam eder. Fârâbî bunu zorunlu kesinlik olarak tanımlıyor. Zorunlu olmayan kesinliğin ise değişmesi ve böylece –zihinde bir eksiklik meydana gelmeksizin- yanlış olması mümkündür. Zorunlu olmayan kesinin mukabilinin varlığı, olası yanlıştır. Zorunlu olanın mukabili ise, varlığının imkânsız yanlış olduğunu belirtiyor. Yanlışın bir kısmının mümkün olmadığını bir kısmının ise mümkün olabileceğini ifade ediyor (Fârâbî, 2008 b:3).

Fârâbî, uzun bir süre geçmeden değişmeyen ve birçok millette, bütün bir millette veya bütün bir şehirde ortak olan amaçlara göre en faydalı ve en güzel olanın kendisiyle keşfedilen düşünme erdemi, ortak bir olay karşısında en olgun reisliğe (nüfuz’a) ve en büyük kuvvete sahip olursa, onunla beraber bununla (ahlâkî) erdemlerin hepsinden en üstün nüfuza ve en büyük kuvvete sahip olacaklarını ifade ediyor. Bunu, her ne kadar kısa süreli muvakkat olsa da, ortak bir amaç için en faydalı olanın kendisiyle iyi araştırmayı sağlayan düşünme erdemi takip eder; onunla beraber bulunan (ahlâkî) erdemler ona göre kıyaslanabilecektir (Fârâbî, 2008 a:40).

Fârâbî, Tenbih Ala Sebili’s-Sa’ade adlı eserinde, insanın arzuladığı her yetkinliğin ve amacın, iyi olduğu için arzulandığını ifade ediyor. Kesinlikle her iyinin tercih edilebileceğini söylüyor. Herkes kendisinin kesin olarak mutluluk olduğunu düşündüğü şeyin, en çok tercih edilen, en üstün ve en yetkin “iyi” olduğuna inandığını belirtiyor. (Özgen, 1997: 75-76). O, sonunda amaçlarla beraber tek sanatlarla, tek tek evler halkı olarak tek tek insan varlıklarıyla ilgili olan düşünme erdemlerine gelineceğini bunların da onlara göre kıyaslanabilen (ahlâkî) bir erdemle beraber bulunduklarını belirtiyor (Fârâbî, 2008 a:41). Fârâbî’ye göre insanlar amaçları, iyi olduğu için arzular. En üstün iyinin mutluluk olduğuna inanıldığı için kişilerin mutluk olarak düşündükleri şeyler en çok tercih edilendir.

Fârâbî hangi erdemin olgun ve en kuvvetli erdem olduğunun araştırılması gerektiğini düşünüyor. Hangi erdemin kuvveti bütün erdemlerin kuvvetine eşit olmalıdır ki en kuvvetli erdem olsun. Bu erdem, insan, onun işlerini yapmaya karar verdiği zaman diğer bütün erdemlerin işlerini kullanarak onları yapabileceği bir erdemdir. İnsanların, diğerlerince sahip olunan erdemlerin işlerini kullandığı bir erdem ahlâkî bir erdem olacaktır (Fârâbî, 2008 a:41). Fârâbî, Fusulu’l-Medeni ve Tenbih Ala Sebili’s-Sa’ade adlı eserlerinde iyi ahlakın meydana getirilmesini sağlıklı olmaya benzetiyor. Sağlıklı olmak için yenilen şeylerin orta derecede olduğu durumda sağlıklı olunabildiği ve fazla ya da eksik olduğu durumda sağlıklı olunmadığı gibi iyi ahlâk da ahlâk elde edilen eylemlerin orta derecede olması durumunda iyi ahlak gerçekleşecek eylemler mutedillikten uzaklaşıp alışkanlık haline gelirlerse iyi ahlâkı meydana getirmez (Akt. Özgen:1997:90). Fârâbî eylemlerin orta halini, cesaret, cömertlik, iffet, incelik, sadakat ve dostluk olarak sıralar. Bu örnekler pratik yetkinliğin ilk örnekleri olarak ahlaki davranış olarak yol gösterici ve karşılaştırma ölçütü olarak iş görürler (Özgen, 1997:91).

Fârâbî’ye göre düşünme erdemine sahip olan bir kişi ahlâkî erdemlerin düşünme erdemlerine sahip olmaz. Eğer düşünme erdemi tek ise doğuştan iyilikler olan erdemleri keşfetme yeteneği olan kişiler bile sadece bu erdemle iyi olamazlar. Eğer kişi iyi değilse, kendileri veya diğer insanlar için iyiyi isteyemezler. Fârâbî, düşünce erdeminin tek başına olduğu durumda ahlaki erdemi keşfetmenin imkânsız olduğuna inanıyor. Eğer kişide düşünme erdeminin ve ahlâkî erdemin ikisi de varsa, düşünce erdemi ahlaki erdemi keşfedemez. Çünkü beraber iseler, düşünme erdeminin ahlâkî erdemi keşfetmemesi gerekir. Düşünce erdemi ahlâkî erdemi keşfederse, bu, düşünce erdeminin ahlâkî erdemden ayrı olmasını gerektirir. Bu sebeple düşünce erdeminin kendisi ya iyilik erdemidir ya da düşünme gücü tarafından keşfedilen ahlâkî erdemden farklı başka bir erdem olduğu düşünülmelidir  (Fârâbî, 2008a: 43).

Düşünme kuvveti sayesinde iyi amaçlar ve bu amaçlara götürecek araçlar tespit edildiğinde, bunun adı düşünme erdemi olur. Bunun sayesinde erdemli bir amaca yönelik en yararlı olan şeyler keşfedilir. Düşünce kuvveti ile iyi işlere yönelen bir kimsenin ahlâkî erdemlere sahip olması gerekir. Çünkü ahlâkî erdemlere sahip olmayan bir kişi kendisi ve başkaları için iyiyi isteyemez (Kuyurtar, 1992:50). Yani insanlar düşünme kuvvetiyle iyi işlere yönelirlerse ahlâkî erdeme sahiptirler. Eğer ahlâkî erdeme sahip değillerse kendileri ve başkaları için iyiyi isteyemezler.

Fârâbî, nazari erdemin, en yüksek düşünme erdeminin, en yüksek ahlâkî erdemin ve en yüksek sanatın doğuştan teçhiz edilmişlerde bulunduğunu söylüyor. Bunların pek büyük bir kabiliyet, üstün tabiatlara sahip insanlar olduğunu düşünüyor. Fârâbî, milletlere ahlâkî erdemleri ve iş sanatlarını var etmenin yönteminin eğitim olduğunu ifade ediyor  (Fârâbî, 2008a:45).

Sonuç

Erdemli bir amaç için faydalı ve güzel olan farklı değildir. Faydalı olan mecburen erdemli bir amaç için ve faziletli bir amaç için en faydalı olan, en güzeldir. Bu düşünme erdeminin siyasi bir düşünme erdemi olduğu görülür. Fârâbî ahlâkî erdemi baş erdem olarak görüyor. Ahlâkî davranışları ve işleri, düşünme gücünün en faydalı ve en güzel olanı keşfetme yeteneği ne kadar ise erdemin de o ölçüde olduğunu belirtiyor.

Fârâbî tüm insani nesneleri birbiriyle bağlantılı görmekle birlikte düşünce erdemiyle ahlâkî erdemi birbirinden ayırmıyor. Doğuştan var olan ve iradeyle birlikte bulunan ahlâkî erdemler kendisiyle keşfedilen bir düşünme erdemi ile beraber olmalıdır. En üstün düşünme gücüyle birlikte bulunan en yüksek insani ahlâk erdemine benzer bir erdeme doğuştan eğilimli bazı insanların olması gerekir.  Herhangi bir insan ahlâkî erdeme sahip olamaz.

Yararlanılan Kaynaklar

Akyüz, Yahya. “Fârâbî’nin Türk ve Dünya Eğitim Tarihindeki Yeri” http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/40/512/6288.pdf adresinden    01.06.2009   tarihinde indirilmiştir.

Arkan,Atilla.“ Fârâbî’nin Gözüyle Ahlak-Siyaset İlişkilerinin Analizi” Adapazarı:Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi,ss.387-396.http://www.etikturkiye.com/etik/siyasetetik/1AtillaArkan.pdf adresinden 01.06.2009 tarihinde indirilmiştir.

Aydın, İnayet. Eğitim ve Öğretimde Etik. Ankara: Pegem A Yayıncılık, 2006.

Fârâbî. Fârâbî’nin Üç Eseri. (Çeviren: Hüseyin Atay). İstanbul: Morpa Kültür Yayınları, 2008a.

Fârâbî. Kitabu’l-Burhan. (Çevirenler: Ömer Türker ve Ömer Mahir Alper). İstanbul: Klasik Yayınları, 2008 b.

Pieper, Annemarie. Etiğe Giriş. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1999.

Kuyurtar, Mehmet. “İbni Haldun’un Ahlak Hakkındaki Görüşleri” Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir: Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1992.

Özgen, Mehmet Kasım. Fârâbî’de Mutluluk ve Ahlak İlişkisi. İstanbul: İnsan Yayınları, 1997.

Yılmaz, Münevver Mücahide.“ Fârâbî’de Siyaset-Ahlak İlişkisi” Yayınlanmamış Master Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,2006.

El- Fârâbî Milli Devlet Üniversitesi. Felsefe Kolu. http://mimoza.marmara.edu.tr/~avni/dersbelgeligi/felsefekolu/farabi.htm adresinden    01.06.2009  tarihinde indirilmiştir.

İbn-i Sinâ’nın Ahlâk Anlayışı

ÖZ. Bu çalışmada Türk-İslam bilgelerinden İbn-i Sinâ’nın hayatı ve ahlâk ile ilgili düşünceleri açıklanmıştır. 980 yılında Buhara’da doğan İbn-i Sinâ hep bir sürgün şeklinde yaşamını sürdürmüştür. Aristo’nun felsefesini açkılamaya çalışan filozof, tıp alanında üniversitelerde 600 yıl boyunca okutulacak eseri olan Kitab’al-Kanun fi’l-Tıbb’ı yazmıştır. 1037 yılında hayata gözlerini kapatan İbn-i Sinâ 57 yıllık kısa yaşamında birçok eserin altına imzasını atmıştır. Bu eserlerinin pek çoğunda ahlâk kavramına da değinerek her insanın yaradılışı gereği ahlâklı olması gerektiğini savunmuştur. İyiliğin Allah’tan geldiğini savunan filozof kötülüğün eşyadan geldiğini savunur ve üç tür kötülükten de söz etmiştir. Bunlar fiziki kötülük, psikolojik kötülük ve metafizik kötülüktür. Filozof ahlâklı olmanın dindar olmanın bir parçası olduğunu da savunmaktadır.

Anahtar Kelimeler: İbn-i Sinâ, İbn-i Sinâ ve Ahlâk, İbn-i Sinâ’nın hayatı

Giriş

İki Yunanca sözcüğün birleşmesiyle “Filos: sevgi ve Sofia: akıl” oluşan felsefe, akıl sevgisi anlamına gelir. Felsefe her şeyin “köklerini ve nedenlerini” kavrama ve elde ettiği her şeyi sorgulama yolunda bir arayış içinde olma çabalarının tümüdür. Felsefe yapan kişiye ise filozof denir. Bir filozof, ne yaptığı, ne yapıldığı, neden olduğu, nasıl olduğu ya da ne olduğu üzerinde düşünen, genel olarak var oluşu, süreçleri ve işleyişi (doğa, sosyal yaşam, matematik vb.) açıklamak için düşünen, bu düşünme eyleminden mantıksal yeni (farklı) sonuçlara varan ve bu sonuçları açıklayabilmek için yeni tanımlar yapan ve yeni bilgiler üreten kişidir. O halde Filosofya kelimesi, bilimi sevme, filosofos kelimesi de bilimi seven anlamına gelir. “Felsefe” de “Filosofya” kelimesinin Arapçası ve masdarıdır. “Filozof” ondan türetilmiştir (Gerviyani, 1998, 29). Filozof denince her insanın aklına gelen isimlerin başında Aristo, Sokrates, Platon, Galileo, Gazali, Farabi, İbn-i Rüşd, İbn-i Sinâ, Thales vb. gelir.

Bu filozoflardan Farabi, Gazali, İbn-i Sinâ, İbn-i Rüşd, vb. İslam bilginlerindendir. İslam âleminde filozof diye tanınan düşünürlerin başında Meşşailer gelir. Meşşailerin başında ise Fârâbî, Kindî ve İbn-i Sinâ gelir (Çubukçu, 1972, 9). Meşşaiyye Aristoculuğu seçen ve Eflatun’dan faydalanan yeni açıklamalara yer veren felsefi bir sistemdir. Meşşai felsefi sisteminin savunucularından olan İbn-i Sinâ daha çok tıp alanında ün yapmasına karşın pek çok eserinde felsefe ve ahlâk konusu üzerinde de durmuştur.

İbn-i Sinâ toplumun huzurlu ve refah içinde olması için ahlâklı bireylerden oluşması gerektiğini savunur. Bireylerin toplum içinde düzenli yaşabilmeleri için bir dizi kurallara ihtiyaç vardır. Bu kurallar din kuralları, hukuk kuralları, örf ve adet kuralları ile ahlâk kurallarıdır. Toplumsal barışı sağlamak ve mutlu insanlardan oluşan, yarınlara güvenle bakabilen çocukların oluşturduğu bir toplum yaratmak bu kuralların birincil amacıdır.

Toplumun, kendinden beklenen fonksiyonları yerine getirebilmesi için, onu oluşturan insanların bazı kuralları içselleştirmesi beklenir (Senemoğlu, 2007, 62). Toplum tarafından belirlenmiş bu kurallar yazılı değillerdir ve bu kuralların bütünü bireyin doğumundan itibaren neyin yanlış neyin doğru olduğunu belirlemesini sağlar. Ahlâk, neyin doğru veya yanlış sayıldığı (sayılması gerektiği) ile ilgilenir. Terim genellikle kültürel, dinî ve felsefi topluluklar tarafından, insanların çeşitli davranışlarının yanlış veya doğru oluşunu belirleyen bir yargı ve ilkeler sistemi kavramı ve/veya inancı için kullanılır. Demirel’e (2005, 3) göre ahlâk, bireyin doğru ile yanlışı ayırt edebilmesini sağlayan ilkeler ve değerler bütünüdür. Frolov’ a (1997, 7) göre, ahlâk, toplumların gereksinimleri ve çıkarları doğrultusunda, alışkanlıklar, gelenekler, töreler ve kamuoyunun gücünden destek alan, kendiliğinden biçimlenmiş, genel kabul görmüş yasaklama ve değerlendirmelerdir (Akt. Aydın, 2006, 14). İbn-i Sinâ’ya göre ahlâklı insan, öncelikle içinde doğup büyüdüğü toplumun kurallarını taklit eder ve daha sonra bir yaşam tercihi olarak bu kuralları içselleştirir. İbn-i Sinâ güzel ahlâkı dinin bir gereği olarak kabul etmiştir ve kötü ahlâklı bir insanın iyi bir dindar olamayacağını savunmuştur.

Asıl adı Hüseyin olan İbn-i Sinâ Buhara’da doğmuştur. Tıp ve felsefe alanında birçok önemli eseri vardır. Filozof hemen hemen her eserinde ahlâk kavramına değinmiştir. Bu çalışmada çok önemli bir Türk-İslam bilgini olan İbn-i Sinâ’nın hayatı, eserleri ve ahlâk kavramına bakışı açıklanmıştır.

bn-i Sinâ (http://tr.wikipedia.org/ wiki/Dosya:Avicenna

İbn-i Sinâ’nın Hayatı ve Eserleri

Asıl adı Hüseyin olan İbn-i Sinâ, Ebû Ali künyesiyle anıldığı gibi, tıp ve felsefe alanında en büyük otorite demek olan “eş-Şeyhü’r-Reis” unvanıyla tanınmaktadır (Kaya, 2005, 275). Meşşâi felsefe ekolünün Farâbi’den sonra en büyük filozofu İbn-i Sinâ’dır. Hıristiyan ortaçağ filozofları üzerinde büyük etki yapmış ve Garp’ta Avicenna diye şöhret olmuştur (Taylan, 2000, 202).

İbn-i Sinâ 980 yılında Buhara yakınlarındaki Efşene köyünde doğdu. Daha kesin olarak ise filozof bu tarihten birkaç yıl önce doğmuştur. Babası filozofun doğumundan birkaç yıl önce Belh’ten göç etmiştir ve Buhara yakınlarındaki Harmaysen’de bir Samani valisi olmuştur. Doğumundan birkaç yıl sonra ailesi Buhara’ya taşınmıştır.

Küçük yaşta Kur’an-ı Kerim’i ezberlemiş, dil, edebiyat, fıkıh eğitimi almıştır. Daha sonra geometri, felsefe ve mantık eğitimi almıştır. Bu ilimlerden sonra Nâtilî’den tıp öğrenmiştir (Vural, 2003, 195). Natili dışında birkaç hocadan daha ders almıştır. Bunlar, Ebû Mansûr Kumrî ve Ebû Sehl Mesîhî’dir. İbn-i Sinâ daha 18 yaşındayken yunan bilimlerini de mükemmel bir şekilde öğrenmiştir.

İbn-i Sinâ meslekî kariyerine bir hekim olarak, 17 yaşındayken Sâmânî hükümdarı Nuh b. Mansûr’un (976/997) hizmetine, onu tedavi etmek için çağırıldığında başladı (Gutas, 2004, 6). Nuh’u tedavi etmeyi başardı ve sultan ona ödül olarak zengin saray kütüphanesine müdür yaptı. İbn-i Sinâ burada birçok kitaplar okudu ve yazdı. 999 yılında Nuh’un ölümü üzerine Samanoğlu hanedanı arasında siyasi çekişme başlayınca İbn-i Sinâ Buhara’dan ayrıldı.

Evvelâ Harizem emiri Ali bin Mamun’un sarayına gider (1001). Burada Abu Rayhan’ıl-Pirûnî, Abu’l-Nasr’al-Irakî ve Abu Said Abu’l-Hayr gibi devrin ünlü bilgin, mutasavvuf, matematikçi ve astronomları ile tanışır (Ulutan, 2000, 14). Gittiği her yerde devlet büyüklerinden büyük bir saygı gören İbn-i Sînâ Gürgenç’te Bîrûnî, Ebû Sehl el-Mesihî, İbnü’l-Hammar ve İbnü’l-Irâk gibi bilginlerle tanıştı ve bu ilim adamlarıyla çeşitli konularda tartışmalarda bulundu (Kaya, 2005, 275). Bu sırada kendisini davet eden Gazneli Mahmud’un yanına gitmek için Gürgenç’ten ayrıldı ve Cürcan’a gitti. Burada hem ders veriyordu hem de eserlerini yazıyordu. Ayrıca filozof Cürcan’da (1013/1014) Cüzcani ile de tanışmıştır.

İbn-i Sinâ Cürcan’dan Rey’e gitmiş ve orada Büveyhî Mecdüddevle Rüstem ve onun arkasındaki esas güç olan annesi Seyyide’nin hizmetine girmiştir. Daha sonra yine Rey’den ayrılarak önce Kazvin’e ve oradan da nihayet Şemsüddevle’yi tedavi etmek için Hemedan’a gitmiştir (Gutas, 2004, 8). Ağır bir hastalıktan kurtardığı Hamedan emiri Şams’al-Davla’ya vezir olur (1023) sa da, askerlerle geçinemediği için vezirlikten ayrılır. Bir müddet sonra gene önemli bir hastalıktan kurtardığı aynı emirin ısrarı üzerine ikinci defa vezirliği kabullenir ve oldukça yoğun bir çalışma dönemine girer (Ulutan, 2000, 15). Gündüzleri hükümet işleriyle uğraşırken geceleri öğrencilerine ders vermekle uğraşmıştır. Bu dönemde İbn-i Sinâ’nın sadık öğrencisi Cüzcani ondan Aristo felsefesi üzerine bir kitap yazmasını ister ve filozof al-Şifâ adını taşıyacak olan ünlü ilim ve felsefe kitabını yazar.

İbn-i Sina bu dönemde kendi durumu hakkında İsfahan’daki Kâkûyî hükümdarı Alaüddevle ile gizlice mektuplaşmıştır ve sonuçta bu hareketleri sebebiyle yakalanarak Ferdecan diye bilinen bir kaleye hapsedilmiştir. Dört ay hapiste kalan filozof Alaüddevle’nin Hemedan üzerine yürüyüp Hemedan’ı almasıyla serbest kalmıştır. Bir süre sonra da filozof erkek kardeşi, sadık öğrencisi Cüzcânî ve hizmetçileriyle İsfahan’a gitmiştir. İbn-i Sinâ ölünceye kadar Âlaüddevle’nin hizmetinde bulunmuştur ve kulunç hastalığı sebebiyle 1037 yılında vefat etmiş ve Hemedan’a defnedilmiştir.

Akılcılığını Farabî’den, deneyciliğini Ebû Bekir Râzi’den alıp birleştiren İbn-i Sinâ’nın sistemi, ortaçağ felsefesinin klasik karakterini taşır ve filozof metodik eserler vermek bakımından Meşşaî ekolün en büyüğü olarak kabul edilir (Taylan, 2000, 203). Meşşâîlik, İslam düşüncesinde hiçbir zaman tam ve mutlak bir Aristoculuk olarak değil; Aristo ve Platon’un, Plotin vasıtası ile yapılan uzlaştırılması şeklinde anlaşılmıştır (Özden, 1996, 27). İbn-i Sinâ tecrübeye de çok önem vermiştir. Onun bu yaklaşımı, Orta Çağ felsefesinin tam bir karakterini oluşturmaktadır. İbn-i Sinâ hayatı boyunca pek çok öğrenci yetiştirmiştir. Öğrencilerinden en önde gelenlerinden bazıları Ebû Ubeyd el-Cüzcânî, Ebû Abdullah Ma’sum’i, Ebû Mansûr b. Zeyle ve Behmenyar ile Ebû’l-Abbâs Zevkerî’dir.

İbn-i Sinâ tıp iliminde de çok derindi. Bu hususta bir Hıristiyan bilgin olan İsa b. Yahya’dan çok yararlanmıştı. Tıpta deneylere çok önem veren bir doktordu. Kısa zamanda bu alanda da ünü yayıldı (Çubukçu, 1989, 24). İbn-i Sinâ’nın kitapları 12. yüzyıldan itibaren Latince’ye çevrilmiş ve 17. yüzyıl sonlarına kadar ise Avrupa’da en önemli ilim kaynakları başında olarak üniversitelerde ders kitabı olarak okutulmuştur. Al-Şifâ, Al-Nacât, Al-İş’arât va’l-Tanbihât, Tis Rasail fi’l-Hikmâ Va’l Tabiiyat, Al Hidayâ, Kitab’al-Nafs, Kitab’al-Kanun fi’l-Tıbb, Adviâ’al-Kalbiâ, Risalâ fi’l-Zaviâ, Al-Hikmât al-Maşrikiyvâ, Hayy İbn Yakzan, Risalâ fi’l-Işk ve Hikmâ’i-Alâ’i İbn-i Sinâ’nın üniversitelerde okutulan başlıca eserleridir.

Filozof bazı eserlerini bir konuya tahsis ederken, mühim eserlerini ansiklopedik tarzda vermiştir (Taylan, 2000, 202). İbn-i Sîna 17’si sadece tıbba ait olan yaklaşık 160 eser yazdı. “Şifa” adlı büyük eseriyle tanındı. Filozof olarak ilkin 18 ciltlik olan bu muazzam ve son derece sistematik eser, İbn-i Sinâ’nın mantıktan başlayarak fizik, psikoloji, hayvanat dâhil bütün tabii ilimler ve metafizik konulardaki açıklamaları kavrar. Ayrıca İbn-i Sinâ bu eserde musikiye de yer vermiştir. Çok genç yaşta yazdığı “metafizik”i ve “Kitab el-Nefs”i Latinceye ilk kez çevrilen eserleridir. Kiab el-Nefs ruh, akıl ve psikoloji konularındaki fikirlerinin bir araya toplandığı eseridir. Filozofun bir diğer önemli eseri ise Al-Nacât’tır. Bu eserde filozof Şifa’dan kısmen özetlemeler yapmıştır. Bu eser İbn-i Sinâ’nın sisteminin bir özeti olarak kabul edilir. Filozofun bir diğer önemli eseri ise Al-Hidaâ’dır. Bu eserde filozof mantık, tabiyyat ve teoloji konularını incelemiştir. Bu eser İslam fikir tarihinde en çok okunan ve üzerinde açıklamalar yapılmış bir eserdir. Diğer önemli eseri ise Kitab’al-Kanun fi’l-Tıbb’ dır. Bu eser beş ciltten oluşan bir tıp ansiklopedisidir. Tıpta gözlem ve deney yöntemlerinin önemine deyinilmiştir. Başta kan dolaşımı,  göz hastalıkları, karaciğer, böbrek, mide ile ilgili rahatsızlıkları ve bunların teşhis ve tedavi yöntemleri ile ameliyatları anlatılmıştır. 1500 sayfalık bu eser bütün dünya tıp fakültelerinde 600 yıl boyunca ders kitabı olarak okutulmuştur.

İbn-i Sinâ’nın yazıları ve eserlerindeki ifadesi, Arapça konuşan diyarlarda hiç rastlanmayan bir mükemmelliktedir. Son derece düzgün, akıcı ve açıktır. Bunun sonucu olarak da eserleri de sistematik bir tasnife göre hazırlanmıştır (Ulutan, 2000, 30).

İbn-i Sinâ ve Ahlâk

İbn-i Sinâ hemen bütün eserlerinde ahlâka yer vermiştir. O bu konuda metafizik düşünceleri ile İslami esasları uzlaştırmaya yönelmiştir. İbn-i Sinâ’nın ahlâk bahsindeki fikirleri, temelde Aristo’dan esinlenmiş gibi görünse de, Socrates ve Eflatun ile özellikle de İslam Dini’nin ilkeleriyle tamamlanmaktadır (Ulutan, 2000, 105). İbn-i Sinâ’ya göre Allah ilk cevher ve zorunlu varlıktır. Her şey O’ndan çıkar. Hayır ve şer Allah’tandır. Ancak Allah insanları belli davranışları yapmaya zorlamaz. Allah’ın insanı var etmesi bir lütuftur. İnsan yaratıcısına lâyık olmaya çalışmalıdır (Çubukçu, 1989, 29). Kötülük O’ndan değil eşyadan gelir. İnayet Allah’ın insanları kötülükten muhafaza etmek hususundaki lütfudur. Kötülük şu kısımlara ayrılır (Taylan, 2000, 216):

  1. Zayıflık, bilgisizlik, yaratılıştaki noksanlık ve eksiklik mânâsına gelen kötülük ki, bu fiziki bir kötülüktür.
  2. Elem, keder gibi maddî ve mânevi mânâdaki kötülük. Bu da psikolojik bir kötülüktür.
  3. Metafizik kötülük. Filozof buna günah diyor.

İnsan mutlu olmak için ruhunu temizlemeli, davranışlarını kontrol etmelidir. Yüce Allah insanlara iyiyi veya kötüyü seçmesi için cüz’i irade vermiştir. İyiyi seçenden inayeti esirgemez (Çubukçu, 1989, 29). Din ile ahlâk aynı şey olmamakla beraber, birbirinden ayrılmaz bir bütündürler. Hakiki manâda dindar olmak, hakiki manâda ahlâklı olmaktır. Ahlâksız bir dindar olamaz (Ulutan, 2000,116). Filozofa göre, âlemde yaygın ve esas olan iyiliktir. Kötülük, iyilik ihtiyacının bir neticesidir. İbn-i Sinâ, duyularla elde edilen lezzetlerin bir hayal olup, gerçek olmadığını, gerçek olan lezzetlerin ehli lezzetler olduğunu söyler. Ârifler, ikinci lezzetlere itibar ederek saadete ulaşırlar (Taylan, 2000, 217).

Ahlâklı insan, ara sıra erdemli fiiller işleyen biri değildir. Ahlâklı insan, önce içinde doğup büyüdüğü toplum hayatında yaygın olan ahlâk ilkelerini taklit etmekle yetinir, fakat daha sonra bilgi ve deneyimi arttıkça söz konusu ilkeler üzerinde düşünmeye ve şuurlu bir biçimde onları hayatında uygulamaya koyulur. Zamanla bu ilkeler onun varlığında, ahlâk felsefesinde sık kullanılan bir terimle, “içleşir.” (Aydın, 2000, 53). İbn-i Sinâ, ahlâk felsefesini dine dayandırmıştır. O, dünya ve ahiret mutluluğuna ulaşmak için ilim ve güzel ahlâk sahibi olmak gerektiğini belirterek din eğitimine büyük önem vermiştir (Ulutan, 2000, 21).

Ahlâkta İbn-i Sinâ Aristo’nun yoluna daha yakındır, şu şartla ki saadet ruhun temizlendiği ve Faal Akl’a yöneldiği eylemdir. Böylece mutluluğa yönelen insan filozofun “ruhun temizlenmesi” dediği bir nevi tasavvufi yükselmeyi tatbik edecektir (Ülken, 1983, 104). Mutasavvıflardan İbn-i Sinâ’yı ayıran nokta İbn-i Sinâ’nın esasta rasyonalist kalışı, yani iyinin bilinmesiyle iyiliğin yapılmasına girilmiş olduğunu söylemesidir. İnsan evvelâ iyinin ne olduğunu bilmeli, sonra ona göre kendisini temizlemelidir. Bu âdeta istenirse Eflâtunla Aristo arasında uzlaştırma gibi görülebilir (Ülken, 2000, 214).

Her şey aşktan doğar ve birliğe onunla varılır yani, aşk bütün varlığın esasıdır. Sevgi, madde âleminde cisimlerin birbirini cezp etmesiyle başlar. Bütün sevgiler Allah’ın ezeli ve külli sevgisinde erir. Hakiki var oluş, yalnız Allah’a mahsustur, Allah sırf iyiliktir (Taylan, 2000, 218).

Sonuç

Bu çalışmada İbn-i Sinâ’ nın hayatı ve ahlâk olgusuna bakışı anlatılmıştır. 57 yıllık kısa yaşamında birçok önemli eserin altına imza atan filozof tıp alanında yazdığı eseri olan Kitab’al-Kanun fi’l-Tıbb ile tüm Dünya’ da üniversitelerde 600 yıl boyunca ders kitabı olarak okutulmuştur. İbn-i Sinâ eserlerinin büyük bir çoğunluğunda ahlâk olgusunu işlemiştir. Ahlâklı olmanın dinin bir gereği olduğunu savunarak bütün iyiliklerin Allah’tan geldiğini kötülüklerin ise eşyadan geldiğini savunmuştur. Üç tür kötülükten söz eden filozof, kötülükleri, fiziki kötülük, psikolojik kötülük ve metafizik kötülük olmak üzere üçe ayırır. Ahlâk kurallarını her insanın doğduktan sonra etrafındakileri izleyerek öğrendiğini daha sonra ise öğrendiği bu davranışları kalıcı hale getirdiğini savunur. Filozofa göre hayaller dünyası olan bu Dünya’da insanların bir sınavdan geçirildiğini ve gerçek Dünya olan ahiret yaşamına hazırlık yapılması için güzel ahlâkın şart olduğunu savunur.

Batının bugün geldiği medeniyet seviyesinin temelleri doğudan gelen bilim ışığıyla atılmıştır. Doğu gerçekte de adı gibi bir zamanlar ışığın doğduğu yer iken şimdilerde bilimi batıdan satın alma çabası içerisinde, bilim kısırlığı çeken bir uygarlık haline gelmiştir. Uygarlık tarihi olarak çok zengin olan Doğu Dünya’sı bilgi üretiminde artık çok geri kalmıştır. Oysaki bu topraklarda Mısırlılar piramitleri yaptı, Sümerliler yazıyı icat etti, Lidyalılar parayı buldu, ilk tarım, ilk yerleşik yaşama geçiş bu topraklarda var oldu. “Nasıl oldu da temizliği bile doğu toplumlarından öğrenen ilkel Batı Medeniyeti şimdi Dünya’yı yönetiyor?” bu da tartışılması gereken diğer bir konudur.

Yararlanılan Kaynaklar

Aydın, S. A. (2000). İslam felsefesi yayınları. 2. Baskı. İstanbul: Ufuk Yayınları.

Çubukçu, İ. A. (1989). Türk-İslam düşünürleri. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.

Çubukçu, İ. A. (1972). İslam düşüncesi hakkında araştırmalar. Ankara: Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Yayınları.

Demirel, Ö. (2005). Eğitim Sözlüğü. 3. Baskı. Ankara: Pegema Yayıncılık.

Gerviyani, M. (1998). İslam Felsefesine Giriş “Bilgi ve Varlık”. İstanbul: Birey Yayıncılık.

Gutas, D. (2004). İbn Sinâ’nın mirası. (Derleyen: M. Cüneyt Kaya). İstanbul: Klasik Yayınları.

Kaya, M. (2005). İslam filozoflarından felsefe metinleri. 3. Baskı. İstanbul: Klasik Yayınları.

Özden, H. Ö. (1996). İbn-i Sinâ Descartes metafizik bir karşılaştırma. İstanbul: Dergah Yayınları.

Senemoğlu, N. (2007). Gelişim Öğrenme Ve Öğretim Kuramdan Uygulamaya. Ankara: Gönül Yayıncılık.

Ulutan, B. (2000). İbn Sînâ felsefesi. İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Yayınları.

Ülken, Z. H. (1983). İslam Felsefesi. 3. Baskı. İstanbul: Ülken Yayınları.

Ülken, Z. H. (2000). İslâm Düşüncesi “Türk Düşüncesi Tarihi Araştırmalarına Giriş”. 3. Baskı. İstanbul: Ülken Yayınları.

Taylan, N. (2000). Anahatlarıyla islam felsefesi kaynakları-temsilcileri, tesirleri. 4. Baskı. İstanbul: Bayrak Matbaacılık.

Vural, M. (2003). İslam felsefesi sözlüğü. Ankara: Elis Yayınları.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Dosya:Avicenna_Persian_Physician.jpg 28.05.2009 tarihinde indirilmiştir.

Kutadgu Bilig’de Ahlâk Konusu

  1. GİRİŞ

özüng otka atma bu dünya üçün

kişi nengin alma küçeme küçün (Arat, 2007: 146)

Bu dünya için kendini ateşe atma; başkasının malını alma, kimseye zulüm etme (Arat, 1998: 102).

900 yıl öncesinden bize böyle seslenen ve mutluluk veren bilgi olarak günümüz Türkçe’sine çevirebileceğimiz Kutadgu Bilig, başından sonuna kadar bilgi, ahlâk ve siyaset gibi konularda, hikmetlerle bezeli Türk-İslam eserlerinin ilk örneklerindendir. Eser, her iki dünyadaki mutluluğun sırrını, birbirleriyle bağlantılı olan insan, toplum, devlet üçlüsünün aralarındaki ilişkilerinde izlenecek yolu tarif ederek açıklayan önemli bir kaynaktır. (Güzel ve Torun, 2003). Bu özellikleri onu bir siyasetnâme ve nasihatnâme haline getirmektedir.

Uygur alfabesiyle yazılan “Kutadgu Bilig (http://tr.wikipedia.org)

Kutadgu Bilig Yusuf Has Hacip tarafından yazılmıştır. Yusuf Has Hacip, eserini 18 ayda, H. 462 (M. 1069/1070) tarihinde tamamlamıştır (Güzel ve Torun, 2003: 87 ).

“Kitabını bitirince bunu, Karahanlı hükümdarı Tabgaç Uluğ Buğra Kara Han (Ebu ’Ali Hasan bin Süleyman Arslan Kara Han)’a sunmuş, Han da eseri çok beğendiği için Yusuf’u, takdiren “Hâs Hâcib (Uluğ Hâcib)” tayin etmiştir (http://tr.wikipedia.org).

Eser, dört karakterin birbirleriyle konuşmalarından ibaret olup, her karakter bir özelliği simgelemektedir. Bu karakterler kaynaklarda,

Tablo 1: Kutadgu Bilig’de ki dört karakter (http://tr.wikipedia.org)

İsim

Anlamı

Meslek

Sembolü

Kün Togdı

“Gün Doğdu”

Hükümdar

Adalet

Ay Toldı

“Ay Doğdu”

Vezir

Mutluluk

Ögdülmiş

“Övülmüş”

Bilge

Akıl (ya da Bilgi)

Odgurmış

“Uyanmış”

Derviş

Akıbet (Yaşamın sonu)

şeklinde sıralanmaktadır. Daha önce de belirtildiği gibi tüm eser Ay Toldı, Kün Togdı, Ögdülmiş ve Odgurmış arasında geçen konuşmalardan ibaret 6645beyitten meydana gelmiştir.

Kutadgu Bilig’in halihazırda bilinen üç nüshası olup, bunlardan biri Viyana’da, biri Kahire’de, biri de Türkistan’ın Fergana şehir kitaplığında bulunmaktadır. Viyana nüshası Uygur harfli, diğerleri ise Arap harfleriyle yazılmıştır (Güzel ve Torun, 2003: 87).

Eseri günümüz Türkçe’sine çeviren Reşid Rahmeti Arat, Kutadgu Bilig ve eserin yazarı Yusuf Has Hâcip’le ilgili olarak şöyle diyor:

“Eserin içine girip, zevkine varacak kadar sabır ve sebât edenler, şüphesiz, Kutadgu Bilig’i, yalnız yazıldığı devir içinde değil, bugünkü şartlar içinde de seveceklerdir. Yusuf Has Hâcip’in beşeri meseleleri ele alış tarzı ve bunu yaparken gösterdiği samimîlik hâlâ gönüllere hitâp etmekte ve insanı düşündürmektedir (Arat 1998).”

  1. KUTADGU BİLİG’DE AHLÂK

Kitabın yazılış amacı düşünülürse (her iki dünyada saadet), baştan sona kadar, bize ahlâkın önemini anlatıyor demek yanlış olmayacaktır. Bunu yaparken Yusuf Has Hâcip dört kişiyi kullanır. Anlatmak istediklerini bu dört sembolik karakter üzerinden aktarır. Eserdeki konuyu şöyle özetlemek mümkündür. Hükümdar “Kün Toğdı” yanına “Ay Toldı” adında bir vezir alır. Vezir bilgili, akıllı ve ahlâklı bir kişidir. Bu nitelikleri eserin yazarı tarafından sıkça öne çıkarılır ve övülür. Ay Toldı hükümdara devlet yönetiminde yol gösterir, devleti bayındır kılmada yardım eder. Zaman ilerler, Ay Toldı ölüm gerçeğini hatırlar ister istemez. Ölmeden önce oğlu, Öğdülmiş’i, Han’a tanıtır. Onun, ölümünden sonra oğlu Öğdülmiş yerine geçer. Tıpkı babası Ay Toldı’da olduğu gibi, bilgi, akıl ve ahlâk Öğdülmiş’in de dünyada bir yerlere gelişinin yegâne sebepleridir. Eserin ileriki bölümlerinde bir karakterle daha tanışırız. O da Odgurmış adında, dünya işlerinden elini eteğini çekmiş, sadece ahireti için uğraşan, rind yaratılışlı bir kişidir. Öğdilmiş hakana Odgurmış’ı anlatır. Hakan da her yönüyle mükemmel bu şahsı tanımak, onun da bilgi ve faziletinden, devleti yönetirken faydalanmak ister. Bundan sonrasını ise Öğdilmiş’in, Han’ın yoğun ısrarları üzerine, Odgurmış’ı ikna etmeye çalışması olarak özetleyebiliriz.

Bu olay örgüsü içerisinde şekillenen eser daha önce de değinildiği gibi tamamen bilgiyi ve ahlâkı anlatmak ve övmek üzerine kuruludur. İslam ahlâkı temelinde siyaset, askerlik, aile hayatı, vb. birçok konuyla ilgili örnekler verilir ve olması gerekenler sıralanır. Eserde ahlâki davranışlarla ilgili ya da ahlâkı öven beyitlerin bazılarının aktarılması daha net fikir sahibi olunmasını sağlayacaktır. Öncelikle, eserdeki tüm beyitler incelendiğinde sıkça tekrarlandığı görülen bazı noktaların verilmesi yararlı olacaktır. Bunlar:

  1. Başından sonuna kadar eserin birçok yerinde Hz. Muhammed’in ahlâki özelliklerinin öne çıkarılması ve övülmesi,
  2. Hakanın şahsında sıklıkla devlete sınırsız sadakat ve gerektiğinde canını feda etmek gerektiğinin vurgulanması,
  3. Devletin büyüyüp gelişmesi ve halkın refahı için hakanın sahip olması gereken alçak gönüllük (tevazu), fazilet, cesaret, merhamet vb. özelliklerin yanı sıra kanun kavramına özel önem verilmesi,
  4. İyilik yapmak, boş konuşmamak, içki içmemek, yanıldığında geri dönebilmek, yalan söylememek, kırıcı olmamak gibi ahlaki nitelikleri övülmesi,
  5. İşin doğru yapılması gerektiği ve bunun da ancak bilgiyle olduğu,
  6. Ahlâk ve bilginin bir kimseye doğuştan verilen nimetler olduğu,
  7. İyilik ve doğruluğun kaynağının akıl olduğu,
  8. Hakanın verdiği sözden dönmeyeceği,
  9. Muhtaca yardım etme, kan dökmeme, inatçı olmama, büyüklerin öğütlerini tutma,
  10. Devlete yönetici olacakların seçiminde liyakate vurgu yapılması, olarak sıralanabilir.

Bahsi geçen bu ortak ifadeler (Dilaçar, 1988: 157)’de,

(…) Tanrı’ya bağlı bulunma; ölümü ve ahireti unutmama; akıla ve bilgiye değer verme; çocukları okutma; dinlemek ve okumakla bilgi edinme; her işte doğruluk arama; temiz düşünce sahibi olma; dünyaya ve geçici zevklere düşkün olmama; dile boğaza nefse hakim olma; zor kullanmaktan, hırsızlıktan, yalandan, içkiden, haksızlıktan, kaba sözden, dedikodudan, gevezelikten ve acelecilikten kaçınma; sabırlı, cömert, hayırsever olma; yapıla bir iyiliğe karşılık beklememe; disiplin, doğru yasa, düzen ve adalet sağlama; iffet ve namusa sımsıkı bağlı olma; kötü arkadaş edinmeme ve bozgunculara katılmama; büyüğe ve kadına saygı, çocuklara şefkat, hizmetçilere de insaf gösterme; gelenek ve göreneklere bağlı bulunma; her işte ılımlı davranma; hesaplı iş görme; daima ağır başlı, tok gözlü, alçak gönüllü olma; önemlilerden biri de, iyi ad bırakmaya çalışma, şeklinde sıralanmıştır. Bunların yanı sıra eserde bulunan, kadın ve çocuk yetiştirme ile ilgili olarak söylenmiş birkaç şeyi de vurgulamak gereklidir. Bunlar:

  1. Kadının her istediğini yapmak gerekir aksi takdirde kadın isteklerini gerçekleştirmek için başka yollar arar,
  2. Kadın bir ettir, kokmaması için evde kapalı kalmalıdır,
  3. Dışarıdan eve başka erkek girmemelidir,
  4. Çocuk sıkı terbiyeyle yetiştirilmeli, gerektiğinde dayak kullanılmalıdır.

Bu ifadelerin seçilme gayesi eseri kötülemek, ya da büyüklüğüne gölge düşürmek değildir elbette. Amaçlanan, yazıldığı dönem içinde kadının ve çocuğun sosyal hayatta ve ahlâki değer yargılarındaki yerine dikkat çekerek, dönemine ayna tutan bir hazine olduğu gerçeğine vurgu yapmaktır. Bu noktada tarihi bir olayın kendi zamanının şartları içinde değerlendirilmesi gerektiği gerçeğini de hatırlatmak yerinde olacaktır. Bu hususla ilgili olarak yine eseri günümüz Türkçe’sine çeviren R.R. Arat, “Bugün birçok içtimaî mes’elelerin ele alınış şekillerinden endişe edenler, aynı mes’elelerin bin yıl önce ne şekilde halledilmiş olduğunu ibretle görüp, onda birçok düşündürücü ve teşvik edici fikirler bulacaktır (Arat, 1998).” demektedir. Yani bu tür eserler ancak birer hazine olarak görülebilir. Ana hatlarına değindiğimiz beyitlerin bir kısmını şu şekilde örneklendirmek istiyoruz:

  • Kendin ölümsüz bir hayat dilersen, ey hakîm, işin ve sözün iyi olsun (Arat, 1998: 24).
  • Ömrü kısa olan kötü peşimanlıkla ihtiyarlar, uzun ömürlü olan iyi peşiman olmadan yaşar (Arat, 1998: 35).
  • Bilginin kıymetini deli nerden bilecek; bilgiyi, nerede bulursa, bilgili alır (Arat, 1998: 44).
  • Aylak olma ve başı-boş dolaşma, kendi-kendine koşma; işinde ve sözünde dürüst ve mülayim ol  (Arat, 1998: 117).

SONUÇ

Günümüz dünya topluluklarının ve ülkemizin ahlâk konusunda geldiği noktanın ne olduğu her geçen gün artan cinayet, hırsızlık, fuhuş, uyuşturucu vb. birçok haberlerle ayan beyan ortadadır. Kutadgu Bilig her ne kadar İslâmi temelli bir ahlâk anlayışına dayalı gibi görünse de, işaret edilen ve her fırsatta övülen ahlâki değerler aslında evrensel niteliklidirler. Bu nedenle hem Türk Milleti’nin bireyleri olarak bizler, hem de bizim dışımızdaki diğer topluluklar, yüzyılları aşıp gelen Kutadgu Bilig ve bu türden eserlerin sesine kulak vermelidirler. Bunun yapılması hem bu dev eserleri ebedileştirecek, hem de insanoğlunun tarihte düştüğü hataları tekrar etmesinin önüne geçecektir.

Kaynaklar

Arat R.R. (1998), Kutadgu Bilig, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara

Arat R.R. (2007), Kutadgu Bilig, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara

Dilaçar A. (1988), Kutadgu Bilig İncelemesi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara

Güzel A. ve Torun A. ( 2003), Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Akçağ Yayınları, Ankara

http://tr.wikipedia.org/wiki/Kutadgu_Bilig/30.04.2009/18:30

Etik ve İşletme Etiği Üzerine

Ahlâk

“İnsan, ihtiyaçlarını bir çok yoldan karşılayabilir; onların neler olacağını ahlâk belirler”  (Kantar, 2006 : İç Kapak).

Çalışmanın olgunlaşması için yapılan gerek Türkçe gerekse İngilizce yayın taramalarında görüldüğü üzere “etik” ve “ahlâk” neredeyse aynı anlamı yüklenen hatta birbirinin yerine kullanılan iki ayrı kavram olduğu anlaşılmıştır.  Etik ve ahlâk, birbirinden farklı anlamları taşıyor olmasına rağmen, bu çalışmada ahlâkı etikten ayırmak yerine aralarındaki farklılık üzerinde durmak gerekliliği sonucu doğmuştur.

Ahlâk, bir sosyal bilim dalı olarak toplum içerisinde oluşturulmuş örf ve adetlerin, değer yargılarının, normların ve kuralların oluşturduğu sistemin bütününü inceler.  Bu sistem; bireyin, grubun ya da tüm toplumun doğru ve yanlış davranışlarını belirlemekte ve yönlendirmektedir (Aktan, 2001 : 92 – 93).  Başka bir anlatımla ahlâk; bir kişinin, bir grubun, bir halkın, bir toplumsal sınıfın, bir ulusun, bir kültür çevresinin belli bir tarihsel dönemde yaşamına giren ve eylemlerini yönlendiren, inanç, değer, norm, buyruk, yasak ve tasarımlar toplulugu ve ağidir (Özlem, 2004 : 14 – 15).  Ahlâktan belli bir grupta, belirli bir zamanda geçerli olan değer yargıları sistemi, “iyidir”, “kötüdür”, anlaşılır.  Meslek Ahlâkı bağlamındaki ahlâk’tan kastedilen, belirli bir meslekte – özellikle doğrudan doğruya insanla ilgili bir meslekte-, uyulması gereken davranış kuralları anlaşılır.  Bu kurallara da dünyanın neresinde olunursa olunsun (belirli bir çevreye bağlı olmaksızın), bu mesleği yapan herkesin uyması istenir (Kuçuardi 1997 : 32).

İş hayatında “ahlâk” kavramı yerine “etik”, meslek etik ilkeleri veya kuralları terimleri ile kullanılır.  Etik, yasalar ile ilişkili olup, ahlâk ilkelerine ve toplum kurallarına dayanan hukuk ile doğrudan bağlantılıdır.  Yasalar ahlâk ve toplum kurallarına dayandığından, etik ilkelerle toplum kuralları kısmen örtüşür.  Adalet, ödev, yükümlülük, hak gibi kavramlar hem ahlâk hem de hukuk alanında yer alır. Hukuk, temelde toplumsal yaşam kurallarının, insan yaşamının kutsallığının, bireysel bütünlüğün ve dokunulmazlığın, mülkiyetin siyasal yetkinin tecavüzüne karşı korunmasını içerir (Davran, 2000 : 139 – 152).

Etik davranış, yalnızca yasal sorumluluklarla ilgili değildir.  Yasal açıdan suç olmayan bir konu etik olmayabilir.  Etik bir konu da yasalarda yer almayabilir.  Bu nedenle etik, bir kavram ve anlayış çerçevesinde ele alınarak uluslararası hukukta ve Birlesmis Milletlerde de yer alir (www. tihv.org.tr).

“Etik” yunanca “ethos”, “moral” ise Latince “mos” kelimesinden gelir.  Dil bilimi yaklaşımına göre, “ethos” ile “mos” arasında bir fark bulunmamakta ancak işleyişte farklı ifadelere atıf yapmaktadır.  Ahlâk’ın sınırları çizilmiş bir sosyal yapıda, iyi ve kötü sayılan davranış modelleri olduğu anlaşılır.  Böylece ahlâk, davranış modellerine yönelik farklı değer yargılarının[1] bütünü olarak karşımıza çıkar. Başka bir ifadelendirilme ile “ahlâk, bireylerin birbirleri veya dış çevre ile oluşan ilişkilerinde kendilerinden “yapmaları istenen” davranışlarla “toplum düzenini sağlayan bir kurallar ve normlar bütününü oluşturur” tanımı ile ahlâkın toplumsal bir olgu olduğu ifadelendirilmiştir.

(http:// www.tspakb.org.tr/toplantilar/paneller/etik/stansal.htm)

Her toplumun kendine özgü bir ahlâk anlayışı vardır, bu anlayış kültür, etnik yapı, anane ve zaman gibi birçok değişkene bağlı olup toplumdan topluma hatta yöreler arasında ve zaman süreçleri ile doğru orantılı olarak değişerek farklılık gösterir[2].  Değer yargıları kültür gruplarına göre değişir.  Bir başka ifade ile; değer yargıları, farklı kültür grupları ya da topluluklarında farklı veya aynı kültür grubu içinde farklı zamanlarda değişebilir.

Ahlâk, “toplumsal bir bilinç, davranış ve ideolojik ilişki biçimi; bir toplumsal oluşuma, sınıfa, kesime özgü, tarihsel ve somut olarak belirlenmiş, bunların belli bir topluluğa, sınıfa, devlete ya da tümüyle topluma olan tutumunu kurallandıran törel görüşler, değerler, normlar, ilkeler, ilişki ve davranış biçimlerinin tümüdür” (Çalışlar, 1983; 10).

Ahlâk kelimesi başka bir ifadelendirme ile “ahlâklılık”tır.  Ahlâklılık, kültür grupları birbirinden ayırmaksızın genel geçer doğruları kabul eden bir anlam ifade eder.  Örnek olarak; “insan ayrımı yapmamak”, “grubu ne olursa olsun, eşit koşullar altında karşımızdakilere eşit muamele yapmak”, “işkence yapmamak” verilebilir. Diğer bir değişle “ahlâklılık” insan değerinin bilgisi, bireyin diğerleri arasında farklılığını yaratan, bilme, değerlendirme, seçim yapma, eylemlendirme gibi değerlerinin anlamını taşır.

Ahlâk kelimesinin diğer bir anlamı ise “etik”tir.  Etik, mantık ve ontoloji ile birlikte felsefenin en eski disiplinlerinden biridir.  Etik yapılması gereken bir etkinlikten ziyade insana ilişkin ahlâkî sorunlarla ilgili doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir bilgiler ortaya koyan ya da koyması beklenen, felsefenin bir alt disiplinidir (Tepe, 1999: 9 – 12).

K.E. Goodpaster (1984; 6) ahlâkî sağduyu (moral common sence) isimlendirmesinde pratikte etik değerlerin sınıflandırıldığı kategorizeleştirme aşağıda maddelendirildiği gibidir;

başkalarına zarar vermekten kaçınma ve başkalarının haklarına saygılı olma

  • sözlerine ya da yaptığı anlaşmalara sadık kalma,
  • kanunlara itaat etme,
  • yalan söylememe ya da hile yapmama,
  • başkalarına gelecek zararlara engel olma,
  • ihtiyacı olanlara yardım etme,
  • adil olma,
  • yukarıda sayılan seçenekleri başkalarının lehine güçlendirme

Bütün bu tanımların ardından ahlâk, kültürel değerler göz önünde bulundurularak toplulukların özgün ve geniş tabanlı, ancak zaman içinde değişebilen, yazılı olmayan davranış modelleri geliştirilmesi olarak tanımlanabilir. Ahlâk ile etiğin bu kadar birbiri içine geçme nedeni ise, ahlâkın etiğin araştırma konusu olmasından ileri gelir.

Etik; bir disiplin olarak, ahlâk ise etiğin günlük yaşam pratiğine yansıyan kurallarıdır.  Ancak, daha önce de ifade edildiği üzere ahlâk, kültür grupları arasında farklılık gösterir ve farklı kültür gruplarındaki bireylerin kuralları aynı hatta benzer bile olmayabilir.

İfade edildiği gibi ahlâk; grup, topluluk ve toplumlara göre farklılık gösterir. Zaman içinde değişerek günlük yaşam getirileri sonucunda şekillenir.  Bu nedenle, grup, topluluk ya da toplum içerisinde değişen koşullar yasak olan bir eylemi daha sonra hoş görebilir ya da aynı eylem farklı gruplarda farklı anlamlandırılabilir. Örneğin, ilkel yaşam koşullarını incelendiği Yeni Gine adalarında antropolojik bir kültür çalışması yapan Malinowski, 1960’larda söz konusu adada yaşayan grupların “anaerkil” yaşadıklarını ve evlenme ritüeli içinde evlenecek kadının ailesinin evlenecek erkeğin ailesine “drahoma[3]” vermesini bir gelenek olarak ele alınırken, ülkemiz dahil birçok ülkede bahsedilen ritüelde “başlık parası[4]” söz konusu olmaktadır.

Ahlâk; anlaşıldığı üzere, grup, topluluk ve toplumların tarihlerine göre şekillenen, kimi zaman kemikleşen ancak değişmez bir kural olarak değişebilen toplumsal bir kavramdır.

Ahlâk ile etiğin arasındaki nüansın açıklaması ise kişilerin karşılaştıkları durumlar karşısında verdikleri tepkidir.  Diğer bir ifadelendirmeyle birey, günlük ya da profesyonel yaşamında, karşılaştığı bir durum içerisinde neyin doğru neyin yanlış olduğuna ancak kendisi karar verir.  Bu da birey için, “değerli olanın” ya da “doğru veya değerli eylemin ne olduğunu soran sorular” bir eylemi ahlâk bakışıyla niteliksel olarak sorguladığından; ahlâk, iyi, ödev, gereklilik, müsaade gibi, etik kavramının içerisinde yer alır; yani ahlâk, etiğin karar verme mekanizmasında devreye giren bir olgudur (Tepe, 1999 : 12-14).

Ahlâkın incelenmesi, etiksel karar vermede önemli bir aktör olmasından bu çalışmada anlatılıp örneklendirilecektir.  Dolayısıyla, “ahlâk” tanımı ve toplumdan topluma işleniş farklılıklarının açıklanmasının ardından, bundan sonraki bölümde “etik” kavramının tanımı açıklanacaktır.

1.2. Etik

“Etik, felsefenin, insanın  oluşturduğu bu  değerler evrenini inceleyen, onu “iyi”, “kötü” ya da “onaylanabilir”, “onaylanamaz”, “doğru”, “yanlış” biçiminde yorumlayan bir alt dalıdır” (http://www.medicine.ankara.edu.tr/internal_ medical/ forensic_medicine/etiknedir.html).

Acar (2000 : 11)’a göre etik; geçmiş ve bugüne ilişkin doğru ve yanlış ölçülerin anlatımıdır.  İnsanların töresel ya da ahlâksal ilişkilerini, davranış biçimlerini ve görüşlerini anlatan bir felsefe dalıdır.  Kullanılan ahlâk terimlerini ya da ahlâki yargıların statüsünü analiz eden etik, takılan ahlâki tutumların ardında yatan yargıları ele alır.

Etik sözcüğü Yunanca “ethos”, anlamı “karakter” olan, yani “töre” sözcüğünden türemiş ve töre bilimi olarak da tanımlanmaktadır.  Etik, bir başka ifade ile; yanlışı doğrudan ayırabilmek amacıyla ahlâkın üzerinde yeniden düşünülerek varılan sonuçlarla, lokal bir kavram olarak daha evrensel bir yapı sergiler.

Etik tartışmaların temeli “insanın eylemlerini ahlâki bakımdan değerli ya da değersiz kılan”ın ne olduğudur.  Çünkü insan, yapısı gereği, istekleri doğrultusunda diğerleri ile görüş birliği içinde olmamakta ve çelişmektedir.  Etik, çelişen istekler konusunda bireylerin çatışmalarını çözümleyecek ilkelerin belirlenmesi sürecine ilişkin tartışmalara odaklanır.  Bu nedenlerden dolayı “etik” kavramının tanımlanması kolay değildir. (Acar, 2000 ; 11 – 14).

Görüldüğü gibi etik, insan eylemini konu alır ancak unutulmaması gereken, bu eylemlerin her türlü insan faaliyetinden ziyade ahlâkiîliği vurgulayan eylemler olmasıdır.  Herkesin işini ve görevini insanlığın yayarı doğrultusunda en iyi şekilde, doğru ve tam olarak yapması ve kimseye zarar vermemesi etiğin temel alanıdır.  Etik, insanın yaptıklarından ve edimlerinden vicdanî bir sorumluluk alması ve kendini içsel olarak mutlu hissetmesidir.  Etik kavramı, bir grup insanın belirli amaçlarla oluşturduğu norm bütünleri, değeri bilinen ve ortaklaşa oluşturulmuş ölçütler ve değerler anlamında da kullanılır (Kuçuradi, 1999b : 115 – 120).  Normlar, etik değerleri koruyucu kararların alınmasında ve eylemde bulunulmasında yeterli olmayabilir; çünkü her durum eşsizdir ve tektir (Tepe, 2000 : 121 – 136).  Bir norma uygun olarak davranırken koşullara bağlı olarak, etik davranılmıyor olabilir.  Etik değerlerin felsefi bilgisine sahip olunursa, kişi etik eylem olanağına sahip olabilir (Kuçuradi 1999b : 115 – 120) ve mesleğini etik değerleri koruyarak yerine getirebilir (Kuçuradi 1999a : 47).

Etik değerler birbirleri ile tutarlı olmalıdır (Coughlan 2001 : 147 – 162).  Bir başka ifadelendirme ile etik değerlerde karşılaşılan çelişkili kavramlar etiksel karar verme ve uygulamamda işletme çalışnalarını yanlış yönlendirebilir.  Örnek olarak dünyasal bir işletme olan Pepsi örnek gösterilebilir.  Pepsi, etik değerlere bağlı ve  kurumsal yapılanmasında etik değerleri uyguladığı bilinmektedir.  Ancak Pepsi pazarlama departmanı işletmenin ezeli rakibi Coca Cola’ya saldırgan bir tutumla reklam çalışmaları yapmaktadır.  Pepsi makinesine boyu yetişmediği için Coca Cola makinesinden iki kutu cola alan çocuğun kutuların üstüne çıkarak Pepsi’yi alabilmesi etik değerlerin rakiplerle mücadelede Dünya devlerince bile çiğnendiğini gösteren bir örnektir (Canadian English CBC Televizyon kanalında 1994’de yayınlanmıştır).  Sonuç olarak, etik kodların genel işletme tavrında uygulanıyor olması, firmanın her departmanınca uygulanması anlamına gelmeli, pratikte de bölümler arasında  çelişki olmamalıdır.

Sorumluluk etiği, yapılması gereken eylemi, davranışı ve tutumu durumun kendisine özgü koşulları ve davranışın sonuçları açısından tanımlamaktır. Sorumluluk etiği, durumsal etik olarak da adlandırılır.  Durumsal etik, belirgin olmayan koşullarda duruma göre tutum ve davranış biçiminin değişmesidir (Keskin, 1999 : 120 – 125).

Etik davranışta yayacılık ilkesi vardır.  Bu ilke, temel ve tüm dünyada geçerli ideallerin olmaması ancak, çoğunluk için iyi olanın yapılmasıdır.  Doğru eylemde bulunmak için neyin yapılmak durumunda olunulduğu felsefe ile bağlantılı değildir; çözüme yönelik bir davraniş biçimidir (Kuçuradi 1999b : 115 – 120).

Etik, insanların ilişkilerini değerlendirme ve tutumlarını belirleyen değer ölçütleridir.  Dolayısıyla etik, aynı zamanda, felsefi bir yaklaşımdır ve bir felsefe dalıdır.  Felsefi etikte, günlük yaşamda belirli durumlarda insan onuruna zarar vermeden, ya da en az zarar verecek ölçüde eylemde bulunabilmenin ana koşuludur (Kuçuradi 1999b : 115 – 120).  Etik ilkeler bireyleri belirli bir durumda kabul edilebilir veya kabul edemez (doğru ve yanlış), davranışlar hakkında bilgilendirmek için biçimlendir (Malloy ve Fennell, 1998; 453 – 461).  Yani, bireyin belirli bir durumda nasıl doğru ve uygun davranacileceği etiğin konusudur.

Belirli bir koşulda uygun davranışın gerçekleşmesi için yalnızca etik ilkeleri yazmak yeterli değildir.  Bir meslek dalı için geliştirilen iş etiği kurallarının etkili olabilmesinin ön koşul, kurallara tüm paydaşlarca gereksinim duyulmasıdır. İlkelerin anlaşılabilir ve paydaşlar tarafından kabul edilebilir olması, oluşturulma sürecinde ilgili tarafların dahil edilmesine bağlıdır.  İlke ve kuralların tarafsız, adil ve kapsamlı bir biçimde, herkesin yararına olacak düzenlemeleri içereceği konusunda ortak bir görüşün olması gerekir (Akan, 2007 : 7 – 20).  Bu nedenle, öncelikle ilgili meslek dalında paydaşların, etik ilkelerin oluşma sürecine dahil edilmesi gerekir.

Etik, iyi insanlar yetiştirilmesine katkıda bulunmak için kimi bilgiler ortaya koymak biçiminde de tanımlanır.  Etik davranış, insanın kimseyi kandırmamasını, başkalarına zarar vermemesini, mesleğini kötüye kullanmamasını, insana yakışır şekilde davranmasını ve davranışlarının sorumluluğunu benliğinde hissetmesini içerir.  Çevre etiği, işletme etiği, yönetim etiği, siyaset etiği, basın etiği, halkla iliskiler ve reklamcılık etiği üzerinde durulan başlıca meslek etikleridir.  Bireylerarası ilişkileri içerdiğinden meslek etikleri birbirine benzer, kesisir ve cakisir (Tepe, 2000 : 121 – 136).  Mesleğin en dogru ve iyi biçimde yapılabilmesi için etik her iş dalı için gereklidir.  Meslek etiği belirli değer ölçütleriyle belirlenir.  Ölçütler (normlar) dünya görüşünden, kültürden, ideolojiden ve dinden bağımsız değerlerdir (Kuçuradi, 1999b : 115 – 120).

Daha önce bahsedildiği üzere etik, temellendirilmiş sonuçlara varmayı amaçlayan herhangi bir konuda saptamaya gitmeden önce yapılacak eylemleri ahlâk çerçevesinde değerlendirme olanağı sunan ölçütleri geliştiren bir kavramdır. Etiğin başlıca amacı ise, bireyin davranışlarını ahlâki niteliği bakımından aydınlatma ve ahlâki eylemin, insanın isterse gerçekleştirebileceği, istemezse vazgeçebileceği keyfi bir eylem olmadığını; aksine, insan olarak varlığına ilişkin vazgeçilmez bir niteliğin ifadesi olduğunu gösterebilmektir (Acar, 2000 : 13).

Etik; karar vermeye dayalı, bireylerin vicdan muhasebesi yaparak sadece kendileri için değil, aynı zamanda sosyal bir varlık olmalarından dolayı içinde bulundukları topluluğa zarar vermeyecek nitelikte uyguladıkları eylemler topluluğunun şekillenmesi için yol gösterir.  Dolayısıyla Martin Buber’in de altını çizdiği gibi etik kaynağının, kişisel bir seçim yapma süreci olarak, bireyin içinden gelen “ses” olarak tanımladığı “vicdan” olduğunu savunur (Pehlivan, 1998 : 33 – 35).

Çalışmanın bundan önce teoride “ahlâk” ve “etik” kavram tanımları yapılmıştır.  Şüphesiz ki etik, işletme biliminde kurumsallaşmış bir işletme kültürü yaratmak ve bu kültürle bağlantılı olarak “değer” yaratmak için önemlilik arz etmektedir.  Çalışmanın bundan sonraki kısımlarında teorik olarak açıklanan ahlâk ve sektörel olarak evrensel bir kurallar bütünü olarak sayılabilecek “etik” kavramının işletmelerde uygulanmasının önemi açıklanacaktır.

İşletme Etiği

Liberalizm’in babası Adam Smith: “ekonomik hayat, sosyal hayatın derinine gömülmüştür.  Faaliyette bulunduğu toplumun alışkanlıklarından, ahlâkından ve göreneklerinden ayrı algılanamaz; bir başka ifade ile, ekonomi tek başına kültürden koparılıp tek başına ele alınamaz” demiştir (Fukuyama, 1998 : 27).

Bilindiği gibi, işletmelerin çoğunun amacı kâr elde etmek olduğundan, yöneticiler verdikleri kararlarla işletmelerine sağlayacakları faydaları ve değeri göz önünde bulundurmalı ancak aynı zamanda kârın işletmenin içinde bulunduğu çevrenin bir unsuru olarak hukuka ve etik değerlere uygun olmasına önem göstermelilerdir.

Kültürün etkisi toplum yaşamının her kademesinde etkili olduğu gibi ekonomik yaşamda da baskındır.  İş etiği kavramı bu konuda uzun senelerce çalışan Weber sonrası batıda yerleştiği yer itibarıyla işgörenlerin sabahları erken kalma ve fiziksel ya da zihinsel olarak uzun saatler emeğini tüketmeye dair bir genel anlayış değildir.  Çünkü insan sermayesine (bilgi ve eğitim), teknolojiye, yeniliklere, organizasyona ve diğer faktörlere dayanan modern zenginlik onu yaratmada kullanılan basit emek miktarından çok nitelikleriyle ilişkilidir (Fukuyama, 1998 : 52).

İşletme yönetimi ve örgüt kültürü içinde etik kavramının işgörenlere sindirilmesi esasına dayanan bir örnek bir çalışma olarak, Raymond Baumhart’ın araştırmasında yüz iş adamına “etik nedir?” şeklinde sorulan sorulara verilen yanıtlar şunlardır:

  • Görüşmeye gelmeden önce etik kavramını araştırdım, hiçbir şey anlamadım.
  • Etik, duygularımın bana doğru olduğunu söylediği şeydir.  Bunun standardı yok ve ve bu durum bana sorun yaratıyor.
  • Etik bireysel ve toplumsal refah bakımından kabul edilmiş standartlardır. Doğru olduğuna inandığımız şeydir (Pehlivan, 1998: 6-11).

İşletme yönetiminde etik kavramına daha sonra değinilecektir ancak burada vurgulanmak istenen, öneminin tartışılmasının bile gereksiz olduğu etik anlayışın kavranmasında en başta yöneticilerin kavram kargaşalarını çözmeleri ve etiği yönetimin kavramsal bir boyutu olarak görmesi gerekliliğin vurgulanmak istenmesidir.  Zira, daha sonra da değinileceği gibi, işletmelerde baş aktörler diye tanımladığımız yönetimin rolü; işletmenin misyonuna, imajına, iç müşterilerinin tutumlarına yön vermektir.

İşletme bilimi, işletme yöneticiliği, yönetim vasıfları ve liderlik bilindiği gibi sadece çok sıkı çalışma, tutumluluk, akılcılık, yenilikçilik kapasitesi ve riske açık olma gibi niteliklere atfedilen erdemler olmasına karşın dürüstlük, güvenilirlik, işbirliği ve diğer insanlara karşı görev bilinci gibi sosyal niteliği olan bir dizi erdemsel unsurların olduğu bir bütündür.  Dolayısıyla, iş dünyasının büyük ölçüde güvene dayanması ilk kademede sayılan niteliklerin yanında ikinci kademenin en önemli unsurlarından biri olan ahlâk ve beraberinde getirilen güvenirlik işletmelerin; yöneticilerin ayakta kalmasını ve rakiplere karşı sürdürülebilir rekabet avantajı sağlamasının ön koşuludur.  James Bradfor’un üzerinde durduğu gibi modern ekonomik yöntemlere göre para kazanmak ancak kanunlara uygun olarak yapıldığı sürece erdem ve ustalığı yansıtır (www.econ161.berkeley.edu/pfd-files/Protestant_Ethic.pdf).

Birçok bilim insanına göre işletmelerde yöneticiler karar organıdır. İşletme yöneticileri karar verirken, aldıkları kararların “kârlılık”, “kanunlara uygunluk” ve “etik” anlayış standartlarının karlışanması bilincinde olmalıdırlar (Conry, Gerald, Fox, 1993 : 30).

Bu bağlamda, işletmelerin serbest piyasa ekonomisinde faaliyet gösterirken etik kavramının benimsenen değerlerinin faydalarını;

  1. Etik değerleri benimseyerek sürekli bir gelişim içinde bulunmaları ve verimlilikte gözle görülür bir iyileşme olması,
  2. Etik değerlerin işletme içinde gelişerek müşteriye yansıtan firmaların “seçilen” statüsüne geçerek rekabet avantajı sağlamaları,
  3. Etik değerlerin sosyal sorumlulukla birleşerek işletmeye artı değer kazandırması ve halkla ilişkiler birimlerinde bu değerin yansıtılması olarak ele almamız mümkündür (Ülgen, 2003 :  8).

Bilindiği gibi, işletmecilik, başlı başına bir ticari davranış ve varlık sürekliliği mantığını beraberinde getirir.  Bu da ilke olarak, belli bir zamanda veya zaman aralığında birçok hedefe eldeki mevcut kaynaklarla ulaşılmaya çalışılan, her hedefe ilişkin etiksel çatışmaları sorgulayan bir anlayıştır.  Bilindiği üzere, günümüzde işletme yöneticilerinin genel geçer bir doğru olarak bildikleri “sorumluluk” bilinci ve işletme içinde olması gereken etiksel bilinç aynı zamanda akıllı davranışta bulunmak demektir.  Bir başka ifade ile, işletme yöneticileri sözde kısa ve verimli anti-etik bilinçle ulaşılan kazançların akıllıca kararlar olmadığının bilincindedirler.  Çünkü, daha önce de ifade edildiği üzere; etiksel işletme bilinci ve yönetimi  bir işletme için verimlilik, seçilen olma ve halka yönelim konularında önemli bir kaynaktır.

Allensbach Demoskopie Enstitüsü araştırmalarına göre etiksel bilincin meslek gruplarına dağılımı konusunda yapılan araştırmalar, ilginçtir ki sosyal algı yapısında yöneticilerin etiksel bilinci, aşağıdaki şemadan da görüleceği üzere, önemsemediklerini ortaya koyar.

Meslek sıralamalarında zirvedeki mesleklerin toplumsal güven konusunda hekimler birinci sırada yer alırken üst yöneticilerin alt sıralarda boy gösterdiği saptanmıştır.

  1. Doktorlar                    % 81
  2. Papazlar                     % 40
  3. Avukatlar                    % 36
  4. Üniversite Profesörleri    % 33
  5. Diplomatlar                  % 32
  6. Yazarlar                      % 28
  7. Eczacılar                     % 27
  8. İş adamları / kadınları     % 26
  9. Mühendisler                  % 26
  10. Atom Fizikçileri              % 25
  11. İlkokul Öğretmenleri        % 24
  12. Büyük firma yöneticileri   % 17
  13. Gazeteciler                   % 17
  14. Eğitim danışmanları         % 15
  15. Askerler                        % 9
  16. Politikacılar                    % 9
  17. Kitapçılar                       % 9
  18. Sendika Yöneticileri         % 8

Tablodan da anlaşılacağı gibi, işletme biliminde aktif rol üstlenen yöneticilerin etik anlayışının birçok meslek grubuna göre az olduğu ve 12. sırada yer aldığı görülmektedir (Tepe, 2000 : 78 – 79).

Konunun başında da üzerinde durulduğu üzere, işletme yöneticilerinin etik davranışın ve bilincinin bir kültür olarak işgördükleri insan kaynaklarına sindirmesi gerekliliği önemlilik arz etmektedir.  Zira, yöneticilerin etik davranışın uzun vadede kârlılık getireceği bilinci, kısa vadeli anti – etik davranış modellerini sergilemelerini etkilemelidir (Ulrich  ve Thielemann, 1993 : 879 – 898 ; Vitell ve Davis, 1990 : 489 – 494).

Bu bağlamda işletme yöneticilerinin her kademede Goodpaster (1984 : 8)’ın “ahlâksal sağduyu” başlığı altında önerdiği aşağıdaki kuralları dikkate almaları araştırılan kaynaklarda dikkat çekmektedir. Bu kurallar:

  1. Kimseye (doğrudan) zarar verme,
  2. Başkalarının hakkına saygı göster,
  3. Kimseye yalan söyleme ve kimseyi kandırma,
  4. Verdiğin sözleri tut ve sözleşmelere sağdık kal,
  5. Yasaya saygılı ol,
  6. Başkalarını tehlikeden koru,
  7. İhtiyacı olanlara yardım et,
  8. Adil ol!
  9. Bu kuralları göre hareket etmeleri için diğer insanları yüreklendir.

Görüldüğü üzere, her kademe yöneticinin işletmesi için uzun vadede kârlılık ve sürdürülebilir rekabet avantajı sağlaması yukarıda bahsi geçen 9 altın kuralla özetlenmektedir.

İşletmeler ve yöneticilerinin ilişki içinde oldukları sektör, tedarikçiler, devlet kurumları, rakipler, bağlı bulundukları hukuk sistemi gibi kurum, kuruluş, örgüt ve kişilere karşı olan sorumlulukları ve bu sorumlulukların yerine getirilme derecesi ahlâki bir tutum ve etiksel bir bilincin göstergesidir.  Bu göstergenin nitel alanda ölçülmesini amaçlayan bir kuruluş olarak Etik Değerler Merkezi (ERC), 1998 – 1999 yıllarında kimyasal sanayi kuruluşlarından biri olan Merck Saharp & Dome firması ile ülkemizdeki işletmelerde etik anlayışın ne şekilde daha etkili olabileceğini sonuçlandıran bir fizibilite etüdü yapmıştır.  Bu olumlu gelişme sonucunda etik bilincin göstergesi konusunda hizmet verecek bir sivil toplum organizasyonun kurulması kararı alınarak 2000 yılının Ekim ayında Türkiye Etik Değerler Merkezi (TEDMER) kurulmuştur (Ülgen, 2003 : 9 – 10).

TEDMER etik konulu çalışmalarında işletmelerle olan dirsek temasları yanında, üniversitelerde de etik klüpleri kurma konusuna önem vermektedir.  Bunun en önemli nedeni, bugünün öğrencilerinin yarının işletme çalışanları hatta yönetici ve liderleri olmasındandır.  Bir başka ifade ile, bireylerin profesyonel yaşamlarında etik kültürünün işgördükleri işletme için ne ifade ettiğinin köşe taşlarını sindirmelerini sağlamak amaçlamak ve bu değerleri akademik ortamdan iş yaşamına taşımalarını sağlamaktır. (http://merc.com/about/cr/policies_performance/social/ethicalpracties.html)

İşletme Bilimdalı alt birimlerinde Etik konulu çalışmaların yetersizliği ve bu konuda yapılacak çalışmaların gereği kaçınılmazdır. Yukarıda okuduğunuz yazı bu boşluğun bir bölümünü doldurma amacı taşımaktadır.

KAYNAKÇA

Acar, Ahmet Gökhan: “Etik Değerlerin Kurumsallaştırılması Üzerine Bir Araştırma”, 2000, s:11-14

Aktan, Coşkun Can: “Toplam Ahlâk Yönetimi Ahlâkta Kalite Vurgusu”, Görüş, 2001, s.92-93.

Akan, P.: “Uygulama Açısından İş Etiği Kuralları ve Evrensel Turizm Etiği İlkeleri”, Anatolia: Turizm Araştırmaları Dergisi, 2007, 18(1): 7-20.

Arda B.: “Tıp Araştırmaları Açısından Bir Değerlendirme: Araştırma Etiği.Sendrom” 1992, 12: 45-48

Atabek, E.: “Tıbbi Deontoloji Konuları” İstanbul: 1983, 11.

Aydın E. ve Ersoy, N.: “Tıp Etiği İlkeleri. Tıbbi Etik”, Ankara, 1995, 3(2-3):48-52.

Beauchamp T.L. ve Childress J.F.: “Principles of Biomedical Ethics”, 4th Ed., Oxford Univ. Press, New York, 1994, s: 17-19.

Conry, Edward J., Gerald, R. Ferrera, Fox, Karla H.: “The Legal Environment of Buiness”, Allyn and Bacon, 1993, s: 30.

Coughlan, R.: “An analysis of Professional Codes of Ethics in the Hospitality Industry”, International Journal of Hospitality Management, 2001, 20(1): 147-162.

Çalışlar, Aziz: “Ansiklopedik Kültür Sözlüğü”, İstanbul, Altın Kitaplar, 1983, 10.

Davran, Z.: “Hukuk Kurallarının Etik Temelleri. İçinde Tepe, H. (Editör). “Etik ve Meslek Etikleri”, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 2000, s.139-152.

Ersel, Hasan: “Aracıların Kendi İç İşleyişinde ve Müşteri ile Olan İlişkilerinde Etik Değerler”, Türk Sermaye Piyasasında Etik Değerler ve İş Adabına İlişkin Çalışma Kuralları, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, İstanbul, Acar Matbaacılık A.Ş., 1998, s: 14-15-19.

Fukuyama, Francis: “Güven”, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 1998, s: 27 -52.

Girard, Dianne: “Etik Nerede İşin İçine Giriyor?”, Executive Excellence, Rota Yayınları, Ağustos 1999, s:15.

Goodpaster, K.E.: “Ethics of the Management”, Harward Business School, Boston 1984, s: 6 – 8.

Hackworth, Michael: “Only the Ethical Survive”, Issues in Ethics, Vol. 10, no: 2, 3 Eylül 2001.

Hodgetts, Richard M. ve Kuratko, Donald F.: “Management”, HBJ Publishers , 1991, s: 666 – 667.

Hosmer, Larue Tone: “Strategic Planning as if Ethics Mattered”, Strategic Management Journal, Vol.15, 1994, s:24.

Kantar, Kurtuluş: “Baş Sayfalarda Ekonomi Haberleri ve Okuyucuların Sosyo – ekonomik analizi”, Basılmamış İktisad Çalışması, İstanbul Üniversitesi İşletme İktisadı Enstitüsü, 2006, s: İç Kapak.

Karagülle, Z.: “Hasta Hakları ve Hekimler”, JAMA, Haziran 1995, s. 86, 359, 360.

Keskin, F.: “Sivil toplum Kuruluşlarında Etik”, İçinde “Etik – Deprem İşliği Konuşmaları, Sivil Toplum Kuruluşları ve Etik” İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, 1-2 Temmuz 1999, s: 120-125.

Kuçuradi, İ: “Uludağ Konuşmaları, Özgürlük, Ahlâk, Kültür Kavramları”, Ankara, Türkiye Felsefi Kurumu Yayınları, 1997.

Kuçuradi, İ: “Etik” Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 1999a, s: 47.

Kuçuradi, İ: “Etik ve Etikler. İçinde Etik – Deprem İşliği Konuşmaları, Sivil Toplum Kuruluşları ve Yasalar – Etik – Deprem”, İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, 1-2 Temmuz 1999b, s: 115-120.

Leeuwen H.G. Van: “Certainity in Seventeenth-Century Though” Dictionary of the History of Ideas, Ph. P. Wiener (der.). New York, Scribner’s 1968 : Cilt 1, s: 304.

Letwin, S.R.: “Certainty Since the Seventeenthy Century”, 1965, s: 88.

Malloy, D.C. ve Felley, D.A.: “Codes of Ethics and Tourism: An Exploratory Content Analysis”, Tourism Management, 1998, 19(5): 453-461.

Mc Cullough, L.B. ve Johnsen, A.R.: “Bioethics Education, Diversity and Critique”, The Journal of Medicine and Philosophy, 1991, 16:1- 4.

Özlem, D.: “Etik – Ahlâk Felsefesi”, İstanbul: İnkılap Kitapevi, 2004.

Öztürk, Namık Kemal: “Yolsuzluklarla Mücadelede İtalya’dan Ders Alınabilinir mi?” Amme İdare Dergisi, 2001, 32:2, s: 9-23.

Palazzo, Bettina: “U.S. American and German Business Ethics: An Intercultural Comparison” Journal of Business Ethics, Aralık 2002, s: 197-198.

Pater, Alberic ve Gils, Anita Van: “Stimulating Ethical Decision – Making in a Business Context: Effects of Ethical and Professional Codes” European Management Journal, 2003, 21:6, s:764.

Pehlivan, İnayet: “Yönetsel Mesleki ve Örgütsel Etik”, Pagem Özel Eğitim ve Hizmetleri Tic. Ltd. Şti., Ankara, 1. Basım, Kasım 1998, s: 6 -11, 33-35.

Plant, Jeremy F.: “Codes of Ethics, Edited By: Terry L. Cooper, Handbook of Administrative Ethics”, New York: Marcel Dekker, 1994, inc., s: 221.

Sütlaş, Mustafa : “Hasta ve Hasta Yakını Hakları”,  Çivi Yazıları  2000, s.3 -4.

Şehsuvaroğlu, Bedii : “Cüzzam ve Türkçe Tıp Yazmaları”. Türkiye’de Cüzzam tarihi Üzerine  Araştırmalar, İstanbul, 1961, s. 58.

Tepe, Harun: “Bir Felsefe Dalı Olarak Etik”, Doğu Batı Düşünce Dergisi, Felsefe Sanat ve Kültür Yayınları, Sayı: 4 1999, s: 9 – 14.

Tepe, H.: “Basın Etiği ya da Basında Etik Sorunlar”, İçinde Tepe, H. (Editör). “Etik Meslek Etikleri”, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 2000, s: 35 – 52, 78 – 79, 121-136.

Nişancı, Yılmaz; Nazlı, Nasih; Özkan, Mehmet; Özcan, Mustafa: Türk Kardiyoloji Derneği: “Basılmamış Etik Kurul Raporları”, 2004 – 2006, s: 2 – 5, 8 – 9, 14 – 15, 19 – 20, 24 – 25, 29 – 30, 34 – 38, 41 – 43, 48 – 50.

Ulrich, P. ve Thielemann, U.: “How do Managers Think about Market Economics and Morality? Empirical Enquiries into Business-ethical Thinking Patterns”, Journal of Business Ethics, Cilt 12, 1993, Sayı: 11, s: 879 – 898.

Ülgen, Arzu: “Global Etik ve Global İşletmelerde Uygulanan Etik Yaklaşımlar Üzerine Bir Araştırma”, 2003, s: 8 – 10, 12 – 13.

Vitell, S.J. ve Davis, D.L.: “The Relationship between Ethics and Job Satisfaction: An Empirical Investigation” Journal of Business Ethics, Cilt 9, 1990, s: 489 – 494.

  1. (Çevrimiçi : Ekim 2007) http://www.dernekler.gov.tr/_Dernekler/Web/Gozlem2.aspx?sayfaNo=79
  2. (Çevrimiçi : Ekim 2007) http://www.die.gov.tr/tkba/paper1_2rev1.pdf
  3. (Çevrimiçi : Aralık 2007)

http://www.econ161.berkeley.edu/pfd-files/Protestant_Ethic.pdf

  1. (Çevrimiçi : Ekim 2007) http://www.merc.com/about/cr/policies_performance/social/ethicalpracties.html
  2. (Çevrimiçi : Kasım 2007) http://www.medicine.ankara.edu.tr/internalmedical/forensicmedicine/etiknedir.html
  3. (Çevrimiçi : Ekim 2007) http://www.ntvmsnbc.com/news/142991.asp
  4. (Çevrimiçi : Aralık 2007) http://www.stk.bilgi.edu.tr/docs/belge_std_1.pdf
  5. (Çevrimiçi : Ekim 2007) http://www.siviltoplum/siviltoplum-etik.htm
  6. (Çevrimiçi : Kasım 2007)

http://www.sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=teoloji

  1. (Çevrimiçi : Ekim 2007) http://www.tihv.org.tr
  2. (Çevrimiçi : Ekim 2007) http://www.tkd.org.tr/pages.asp?pg=137
  3. (Çevrimiçi : Kasım 2007)

http:// www.tspakb.org.tr/toplantilar/paneller/etik/stansal.htm

  1. (Çevrimiçi : Aralık 2007) http://www.tr.wikipedia.org/wiki/Drahoma
  2. (Çevrimiçi : Aralık 2007)

http://www.tr.wikipedia.org/wiki/Hipokrat_yemini

  1. (Çevrimiçi : Aralık 2007) http://www.tr.wikipedia.org/wiki/T%C4%B1p_eti%C4%9Fi
  2. Canadian English CBC Televizyon kanalı reklam yayını, 1994, Toronto, Ontario, Kanada.

Öğretmenlik Etiği

Etik, ahlaki davranışları irdeleyen, sorgulayan ve birtakım ideal normlar oluşturmaya çalışan felsefi bir daldır.


Etiğin önemli kavramlarından biri “iyi”dir. Genel anlamda “iyi”, bir şeyin amacına uygun olmasıdır. Yani bir araç-amaç ilişkisi vardır. Örneğin; bize verilen bütün bilgileri, hatta fazlasını kitaplarda var. Öyleyse, neden okullarda karşılıklı ders işleniyor: Demek ki bunun, kitapların bize veremediği getirileri var: Eğer karşılıklı ders işlemenin bize, bu anlamda faydası varsa, bu uygulamaya “iyi” diyebiliriz.


Ahlaki anlamda “iyi”nin de böyle bir işlevi vardır: Toplumsal birlikteliğin işlerlik ve düzen kazanmasını sağlar. Örneğin; büyüklerimize saygı duyar, küçüklerimizi severiz. Eğer, bunun gibi ahlak değerler olmasaydı, toplumun devamını sağlamak bir hayli güç olurdu, herhalde.


Mesleki etiğin tanımına bakarsak: mesleki etik, belirli bir meslek grubunun, mesleğe ilişkin olarak oluşturup koruduğu; meslek üyelerine emreden, onları belirli bir şekilde davranmaya zorlayan; kişisel eğilimlerini sınırlayan; yetersiz ve ilkesiz üyeleri meslekten dışlayan; meslek içi rekabeti düzenleyen ve hizmet ideallerini korumayı amaçlayan mesleki ilkeler bütünüdür.

Bir öğretmen, bu kurallara uyarak veya uymayarak;

(1)öğrencide sevgi, saygı ve yaklaşma yaratır, veya (2)öğrencide endişe, korku ve uzaklaşma yaratır. 
İşte öğretmenler, meslek ahlakının gereği olarak, birinci yönde davranışlar geliştirmek durumundadır. Öğrencilerin dışında öğretmenlerin toplumun diğer fertlerine karşı görev ve sorumlulukları vardır. Bunlardan bazılarını inceleyelim:

1- Kamuoyundaki güven ve özgüveni pekiştirmelidir ve bütün öğrencilere ve gençlere nitelikli eğitim vermek suretiyle mesleğin sahip olduğu saygınlığı arttırmalıdır. Bilindiği gibi, basın-yayında veya insanların kendi aralarındaki konuşmalarda “Ahmet yaptı”, “Mehmet yaptı” diye konuşulmaz, “Bir öğretmen yaptı”, “Okul müdürü yaptı” diye konuşulur. Bu nedenle bütün 
öğretmen ve okul yöneticileri, saygınlığın kazanılması konusunda tek tek sorumludur. Ne ki, bu konuda geçmişte yapılmış hatalar, velilerin, okula ve okul yönetimine karşı güvenini sarsmıştır. Bunun somut bir göstergesi,  velilerin, çocuklarının geleceği için dershanelere milyarı geçen paralar 
yatırdıkları halde, okullara küçük yardımlarda bulunmaktan kaçınmalarıdır.


Oysa ki, okullara yapılacak küçük yardımlar, eğitimin niteliğini 
arttıracaktır şüphesiz.

2- Öğretmen, mesleki bilgi, bilginin güncellenmesi ve uygulamanın mükemmelleştirilmesinin sürdürülmesini sağlamalıdır.

3- Yaşam boyu öğrenme programlarının, yapısını, formatını ve zamanlamasını, profesyonelliğin zorunlu bir ifadesi olarak saptamalıdır.
4- Yeterlilik ve niteliğe ilişkin bütün yararlı bilgileri deklare etmelidir.

Öğretmen, mesleki anlamda kişisel yeteneklerini geliştirmeli; eski bilgileriyle yetinmeyip bu bilgileri güncellemeli ve değişik bilgi öğelerini birleştirerek anlamlı bir bütün haline getirmelidir.

5- Nitelikli eğitimcileri öğretmenlik mesleğine çekmek için aktif çaba göstermelidir. Bu çabanın iki faydası olacaktır: Birincisi, nitelikli bir eğitimci, nitelikli öğrenci, yani, nitelikli doktor, avukat, bilim adamı, öğretmen, esnaf yetiştirecektir. Bunlarda öğretmenin büyük katkısı vardır, çünkü bir öğrenci, yalnız bilgi depolayarak yetişmez. Bir öğrenci; karakteriyle (psikolojisiyle), fiziğiyle, pratiğiyle (çözüm üreticiliğiyle), sosyal ilişkileriyle, ahlakıyla yetişir. Nitelikli eğitimcileri öğretmenlik mesleğine çekmenin diğer bir faydası ise, nitelikli bulduğunuz eğitimcinin 
rahat ve zevkli bir iş yapmış olmasını sağlamanızdır.

6- Eğitimde ve eğitim aracılığı ile demokrasi ve insan haklarını geliştirme çabalarının hepsine destek vermelidir. Bunu, hem öğretmenlik, hem de yöneticilik çerçevesinde değerlendirmek yerinde olur. Bir yönetici veya yöneticiler, okulda tek söz sahibi şahıslar olmamalıdır. Şehit Konuk İlköğretim Okulunda müdür yardımcılığı yapan Hayati İnce, yönetimle ilgili kararların, yönetmelik sınırları içinde kalması suretiyle öğretmenlerle birlikte alındığını belirtmiştir. Böylece yönetim, okuldaki ortak iradenin uygulayıcısı ve denetleyicisi olarak işlevini yerine getirmiş olmaktadır. Bu, eğitimde demokrasi için iyi bir örnek sayılabilir. Öğretmenlerin sınıf içinde demokrasiyi uygulayabilmeleri için de eğitsel kol çalışmaları uygun bir araçtır: Sınıf başkanı, temizlik kolu başkanı, kütüphane kolu başkanı ve diğer eğitsel kollar, sınıftaki öğrencilerin oylarıyla seçilirse, öğrencilerin demokrasiyi içselleştirmeleri sağlanır. Bununla birlikte, öğrencilerin kendilerini rahat ve doğru bir şekilde ifade etmeleri ve öğretmenlerine ve arkadaşlarına karşı saygıyı öğrenmeleri sağlanmalıdır. Her istediğini söylemek ve yapmak ile özgürlük arasındaki fark öğretilmelidir.


Öğretmenlerin genel ahlak kurallarına baktıktan sonra şimdi de, doğrudan öğrencilere karşı olan sorumluluklara bakalım:


1- Öğretmen, öğrencilerin çıkarlarını ve mutluluğunu koruyup geliştirmeli ve öğrencileri kötü muameleden, fiziksel ve psikolojik istismardan korumak için her türlü çabayı sarf etmelidir. Öncelikle öğretmenin kendisi bu tür olumsuz  davranışlardan kaçınmalıdır. İkinci olarak da öğrenciyi çevreden, belki yeri gelince ailesinden korumalıdır.

2- Öğretmen, öğrencinin sağlığıyla ilgili gerekli özeni ve ilgiyi göstermelidir. Okulda ikinci bir anne-baba görevi gördükleri için öğrencilerin sağlığından da doğrudan sorumludurlar.

3- Öğretmen, öğrencileriyle meslek ilişkisi sürdürmelidir. Öğretmen, öğrencilerine yakınlığıyla birlikte belirli bir mesafe koymazsa hem öğrencilere adil davranmamış olur (çünkü bazılarına yakın bazılarına uzak olacaktır), hem de öğrenciler, bilerek veya bilmeyerek bu yakınlığı istismar edebilirler. Bu durum, bazı öğrencilerin öğretmeni daha çok sevmelerini sağlayabilir. Fakat öğretmen, sevgi ile saygı arasındaki dengeyi  korumalıdır.

4- Öğretmen, her öğrencinin benzersiz olduğunu, bireyselliği ve özel ihtiyaçları bulunabileceği gerçeğini kabul etmelidir ve her öğrenciye potansiyelini gerçekleştirmesi için yol gösterici ve teşvik edici olmalıdır.

Buna göre, öğretmen, öğrenci için aynı zamanda iyi bir rehber olmalı ve onları yönlendirmelidir. Öğrenci, okul, meslek ve yaşamın diğer alanlarıyla ilgili tercihlerini ne kadar erken yaparsa o kadar erken bilinçlenecek, kendini tanıyacak ve ne yapması gerektiğini bilecektir. Bunun aksi gibi öğretmen, sınıfa girip kimin anlayıp kimin anlamadığına bakmadan dersi anlatıp çıkmamalıdır.

5- Öğretmen, öğrencilere herkese olanak tanıyan ve karşılıklı yükümlülükleri olan bir toplumun parçası olduğu duygusunu kazandırmalıdır. Öğretmen öğrenciye hak ettiğini vererek, öğrencinin adalet ve sorumluluk bilincini geliştirmelidir.

6- Öğretmen, otoriteyi, adalet ve şefkat duygusuyla kabul ettirmelidir. Otoritenin baskıyla kabul ettirilmeye çalışılması, öğrencinin sadece öğretmenin yanında otoriteye saygı göstermesine sebep olacaktır. Bu da saygı değil boyun eğme olacaktır: Muhtemelen öğrenci, öğretmene karşı açık olamayacak ve sıkıştığı zaman yalan da söyleyecektir. Otoritenin baskıyla sağlanması, öğrencinin cezalandırılması, öğrencide “Cezamı çektim ve hiçbir sorumluluğum kalmadı” düşüncesini uyandıracaktır ve tek başarısızlığını da öğretmeni kandıramamak olarak görecektir. Bu tür bir otorite anlayışı ancak “sahtekar” yetiştirilmesine imkan verecektir. Bununla birlikte öğretmen adil olursa, öğrenciyle ilgilenirse ve bazı ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırsa öğrenci de hata yapmaktan, saygısızlık etmekten, sorumluluk duygusuyla, çekinecektir.


7- Öğretmen, öğrenciyle arasındaki ilişkinin bir dini benimsetmek ya da ideolojik kontrol için kullanılmasına izin vermemelidir. Bu konuda (gerçek anlamda) yol gösterici olunabilir, alternatifler tanıtılabilir fakat öğrenci belli bir yöne kanalize edilmemelidir.


Öğretmenin meslektaşlarına karşı da özel sorumlulukları 
vardır. Bunlar:

1- Mesleki statülerine ve görüşlerine saygı göstererek meslektaşlar arasında mesleki dayanışmayı geliştirmeli ve özellikle kariyerinin başlangıcında olan ve eğitim alanlara tavsiye ve yardım sunmaya hazır olmalıdır. Yeni öğretmenlere veya öğretmen adaylarına yardımcı olunması, daha hızlı ve daha başarılı bir uyum süreci getirecektir. Bununla birlikte, meslektaşlara saygı ve mesleki dayanışma, özellikle aynı branşta olan öğretmenlerin, bilgi alışverişinde bulunarak alanlarında uzmanlaşmalarına yardımcı olacaktır.

2- Öğretmen, meslektaşlar hakkında, mesleki hizmet sırasında elde edilen bilgileri gizlilik içinde korumalıdır. Meslektaşların özel hayata saygı göstermemesi, dayanışmayı zedeleyecektir: Bir öğretmen hakkındaki yalan yanlış bir dedikodu, hatta doğru da olsa hoş olmayan bir durumun okulda tartışma haline getirilmesi hem o öğretmen için hem de diğer öğretmen ve öğrenciler için istenmeyen durumlar ortaya çıkarabilir.


3- Öğretmen, akran meslektaşların, eğitim sendikaları ve işverenler arasında görüşülen ve kararlaştırılan işlemleri gözden geçirmesine yardımcı olmalıdır. Bu, meslektaşların alınan kararları daha iyi analiz etmelerine ve  daha bilinçli düşünmelerine yardımcı olacaktır.

4- Bir meslektaşın, mesleki performansıyla ilgili herhangi bir eleştiriyi, meslektaşın kendisine özel olarak yöneltmeli, eleştirisini gizlilik içinde, tavsiye ve destek sağlamaya uygun bir tarzda iletmelidir. Aksi bir durumda yapılan eleştiriler yapıcı olamayacaktır.

5- Öğretmen, meslektaşlarının çıkarlarını ve iyiliğini gözetip geliştirmeli ve onları kötü muameleden, fiziksel, psikolojik ve cinsel istismardan korumalıdır.

Öğretmenin, yönetici personele karşı sorumluluğuna bakalım:

1- Öğretmen, yasal ve idari hakları ve sorumlulukları hakkında bilgi edinmeli ve ortak sözleşmelerin hükümlerine ve öğrencilerin haklarına saygı göstermelidir. Bu, hem öğretmenin kendi haklarından yararlanmasını, gereksiz zararlara uğramamasını hem de sınırlarını öğrenerek başkalarının hakkına saldırmamasını sağlar.

2- Öğretmen, uygulamada olan normları ihlal etmediği sürece yönetici personelin talimatlarını yerine getirmelidir ve açıkça tanımlanmış yöntemler vasıtasıyla talimatları sorgulama hakkına sahiptir.

Son olarak, öğretmenin velilere karşı olan sorumluluğuna bakalım:

1- Velilerin hemfikir olunan kanallar vasıtasıyla, çocukların sağlığı ve gelişimi hakkında görüş ve öneride bulunmalıdır.
2- Veli otoritesine saygı duyar, fakat mesleki bakış açısından hareketle çocuk için en uygun olanı tavsiye etmelidir.

3- Velilerin çocukların eğitimiyle aktif olarak ilgilenmeleri için uyarmalıdır ve çocukların eğitimlerini olumsuz etkileyen çocuk işgücü kullanımından korumasını saplayarak öğrenme sürecini aktif olarak desteklemeleri için teşvik edecek her çabayı sarf etmelidir.

Not: Bu yazı, 25 Temmuz 2001 tarihinde, Eğitim Enternasyoneli Kongresi’nde alınan kararların yorumlanmasıyla ortaya çıkmıştır.