Personel Yönetiminden İnsan Kaynakları Yönetimine Geçiş

Personel Yönetimi (PY)’nden İnsan Kaynakları Yönetimi (İKY)’ne geçişin nedenleri çok boyutludur. Zaten toplumsal olay ve durumlar tek neden ve tek sonuçla açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Ancak önemli bir neden ya da başlatıcı değişken olarak yönetim düşüncesinin ve toplumun evrimi, bu evrimi de teknolojinin gelişimiyle açıklamak, sorunun önemli bir kısmını göz önüne sermektedir. Bu gelişmeler aşağıda sıralanmıştır.

Sanayi devriminin etkileri özellikle 20. yüzyılda ortaya çıkmış ve karşısına çıkan geleneksel ne varsa değiştirmiş ya da dönüştürmüştür. İnsanlığın ortak geleceği bakımından en önemli ve anlamlı değişim, insana bakış açısıyla ilgili “zihniyet arka planında” gerçekleşmiştir. 20. Yüzyıl başındaki uygarlığın “insanı” yalnızca teknolojide ve ekonomide bir “girdi”, siyasi ve idari hayatta bir “vatandaş”, olarak görülmesi ve kullanılmasına rağmen, yüzyılın sonunda en azından sanayi ötesi çağı olarak bilgi çağını yaşayan toplumlar bakımından “insan” her türlü eylem ve işlemin merkezine yerleşmiştir (Eroğlu 1997: 19).

Örgütlere bilgi teknolojilerinin girmesi, insan kaynakları yönetim sistemlerinin (human resources information systems) kurulması, personel yönetiminin geleneksel rollerini azaltmış, işlevlerini ise hızlandırmıştır (O’Brien 1990: 442-444). Böylelikle yönetimin işgörene daha fazla zaman, para ve emek harcaması olanağı doğmuştur.

Şekil. YBS Öncesi Örgüt İçi Veri İletişimi

Kaynak: Çınar 1996: 27.

Şekil. YBS Sonrası Durum

Kaynak: Çınar 1996: 28.

Çağdaş örgütlerde bürokrasinin yerini adhokrasinin alması, adhokratik yapılarda işgören sorumluluklarının artması, onların sürekli geliştirilmesini zorunlu kılmıştır.

Şekil. Bürokratik örgüt yapısı

Şekil. Adhokratik örgüt yapısı

 

Nüfusun hızla artması, kıt kaynakları daha ussal kullanma zorunluluğu ve rekabet koşulları, “bilginin işe uygulanması”nı ortaya çıkarmıştır. Bu sayede daha az hammadde ile daha pratik çözümler ortaya konmuştur. Drucker (1994: 52-59) buna “verimlilik devrimi” demektedir. Bilginin işe uygulanması sonucu verimlilik devrimi yaşandığı gibi, “bilginin bilgiye uygulanması” sonucu da “yönetim devrimi” gerçekleşmiştir. Artık her yönetici, bilginin uygulanmasından ve performansından sorumlu olan kişi olarak tanımlanmaktadır (Drucker 1994: 69). Drucker, etkililik ve verimlilik tartışmalarını insan kaynaklarına odaklamıştır. Başarı ve üstünlük, insan kaynaklarının niteliğiyle doğru orantılıdır. Öyleyse geliştirilmelidir.

Örgütlerde bilgi kullanımı ve uzmanlaşmanın giderek artması, kaliteli elemanları örgüte bağlamanın yollarını aramaya ve insan kaynaklarını geliştirmeye itmiştir.

Toplumlarda refahın artması ve demokrasinin tabana yayılması sonucu, insan haklarının daha da gelişmesi, örgütlerdeki personel yöneticilerini işgören gereksinim ve gelişmeleriyle ilgilenmeye itmiştir.

Toplam Kalite Yönetimi ve Bilgi Yönetimi paradigmasının örgütsel etkililik ve verimliliği artırması ve bunun rekabette üstünlüğe yol açması, personel yöneticilerini işgörenlerin iş dışındaki yaşamlarıyla da ilgilenmeye yöneltmiştir.

İnsanlar örgütlere sadece para kazanmak için gelmezler. İşyerinde bazı psikolojik ve toplumsal gereksinimlerini de karşılamak isterler. Çünkü ekonomik ve sosyal güvencelerle birincil gereksinimlerini karşılamış olan bireyler, daha üst düzey gereksinimler tarafından güdülenmektedirler. Bu durum yöneticileri insanı daha ön plana çıkaran yönetim anlayışını benimsemeye zorlamıştır.

1970’li yılların ortasında arka arkaya yaşanan iki petrol krizi de, gelişmiş ekonomilerin fiziki hammadde ağırlıklı endüstriyel mallar üretmek yerine, üretim süreçlerini “bilgi”ye dayalı ve yüksek katma değere sahip ürünler üretecek şekilde yeniden düzenlemelerine neden olmuştur. Ekonomide istihdam edilen ve örgütlerde çalışan insanların beden gücünden çok, zihin gücünden yararlanmayı ön plana çıkaran bu dönemin üretim tarzında, insan unsurunun yalnızca emek gücü ile sınırlı kalmayıp, onun gönül ve ruh gücünün de üretilen ürünlerin katma değerine katılması sağlanmaya çalışılmıştır (Eroğlu 1997: 19).

1980’li yılların ortalarına kadar geleneksel ve bürokratik yönetimler tarafından, “söz dinler” işgören “uyumlu” bir personel olarak görülürken, sanayi ötesi toplumlar için bilgi kullanımına dayalı yüksek verimlilik ve kalite anlayışını özümseyerek, dünyadaki hızlı gelişmelere hızla uyum gösterebilen ve kendini yenileyebilen insanlar “uyumlu” olarak değerlendirilmektedir (Eroğlu 1997: 19). Böylesi bir  işgöreni “kaynak” olarak görmek ve geliştirmek örgüt açısından önemlidir. Bu durum  İKY yaklaşımını gerekli kılmaktadır.

PY sadece işgörende varolanla ilgilenir. İKY ise işgörenden daha fazla verim almak için onun potansiyelini geliştirmeyi hedefler.

İKY tek yönlü karar verme ve kontrol işlevlerinin üzerinde durmaksızın, geliştirme ve kordinasyon işlevlerine önem vererek, yöneticilerin rolünü yeni baştan belirlemekte ve düzenlemektedir (Yalçın 1988: 221-227).

Hizmet ağırlıklı örgütlerde müşteri memnuniyeti ön plana çıkmıştır. Örgütler müşterileriyle işgörenleri aracılığıyla ilişki kurarlar. Müşteri memnuniyetini sağlamak için onlarla iletişim kuran işgörenlerin işinden memnun ve örgütüne bağlılığının olması gerekir. İşgörenin bağlılığını sağlamanın yolu, onun psikolojik ve toplumsal gereksinimlerini dikkate almayı gerektirir. “İnsanların zamanı, emeği ve bir dereceye kadar psişik varlığı satın alınabilir. Ancak onun sadakati ve inisiyatifi satın alınamaz. Kazanılmak zorundadır.”

Teknoloji yoğun üretim yapan örgütler hızla değişen teknolojinin maliyetine katlanmaktansa, insan kaynaklarını geliştirerek emek yoğun üretime ağırlık vermek zorunda kalmışlardır. Bu durum İKY’nin gelişmesine neden olmuştur.

Palmer ve Winter’a göre İKY’nin iki temel hedefi vardır (Cafoğlu 1996: 129):

1. Personelin ihtiyaçlarının karşılanması ve mesleki bakımdan gelişmelerinin sağlanması,

2. İnsan kaynaklarının organizasyonun hedefi doğrultusunda en verimli biçimde kullanılmasının sağlanmasıdır. Bunu yapabilmek ise insan kaynaklarının optimum kullanımı ile mümkün olabilecektir.

Bütün bunlardan sonra denilebilir ki, işgöreni makinenin bir parçası olarak gören klasik yönetim anlayışının bir sonucu olan PY, işgörenin sadece işe alma, terfi, atama, ücret ve izin gibi işlemleriyle ilgili bir alan iken, İKY; PY’nin geleneksel işlevleri yanı sıra, insana daha değer veren ve onu geliştiren, psikolojik ve toplumsal gereksinimlerini karşılamayı hedefleyen bir yaklaşım taşımaktadır.

PERSONEL YÖNETİMİ İLE İNSAN KAYNAĞI YÖNETİMİ ARASINDAKİ FARKLAR

PERSONEL YÖNETİMİ

İNSAN KAYNAĞI YÖNETİMİ

1. Örgütün hedefi olabildiğince az ücretli personel sağlama, çalıştırma ve böylece çok kâr etmektir.

2. İşin gerektiğinden üstün nitelikteki insanları işe almak yanlıştır. Çünkü, bu tür insanlar işlerini basit bulur, küçümserler. İşini küçümseyen kişi güdülenemez, işi beğenmez hatta diğer çalışanların da motivasyonunu bozucu davranışlar içine girer.

3. Örgütlerde üretimi makineler yapar. Personelin görevi bu makineleri çalışır tutmaktan ibarettir. Makinelerden yeterli verim alınamıyorsa bunun sorumlusu o makineyi işletenlerdir.

4. Örgüt sürekli olarak nitelikli eleman alarak verimliliğini artırmalı, niteliksiz personelin işine son vermelidir.

5. Kurmaylarca belirlenen performans ölçütlerine ulaşılmaya çalışılır.

6. Amirin görevi personeli standartlara uygun biçimde yüksek randımanla çalıştırmaktır.

7. Güdülemenin temel öğesi paradır. Örgüt kimleri güdülemek istiyorsa onlara daha yüksek oranlı zam yapar.

8. Başarıyı en fazla etkileyen etken kişilerin standartlara ne ölçüde ulaştığı olunca, sistemin etkinliği de denetim mekanizmasının etkin olmasına bağlıdır. Denetim sisteminin kendisi de denetime tabidir.

9. Hata yapan personel hatasını gizlemeye çalışır. Denetim hataları tespit eder.

10. Denetim sistemlerinin (bilgi sistemlerinin) tek amacı hataları bulmak değildir. Diğer önemli bir amacı da tepe yönetime gerçekleştirilmiş olan çalışmaların hesabını vermektir. Kaynakların çarçur edilmediği, israf, usulsüzlük ya da hırsızlık yapılmadığını kanıtlamanın en doğru yolu kapsamlı ve ayrıntılı açıklamalara yer veren raporlar sunmaktır.

11. Hiyerarşi vardır ve derindir.

12. Çalışanlar yöneticiden korkarlar.

13. Eğitim yalnızca belli bir düzeyin üstündekilere verilir.

14. Çalışanlar yöneticiyi memnun etmeyi düşünürler.

15. Çalışanlar sorumluluk yüklenmeleri ve inisiyatif kullanmaları için özendirilmez.

16. Tüm uygulamalar tepeden empoze edilir.

17. Çalışanlarla ilişkide muhalif bir tutum vardır.

18. Örgütlemede ayrı ayrı işlevler vardır.

19. İş sahipleriyle ilişkilerde yönetim söz sahibidir.

20. Uzmanlar düzenleyici ve kaydedicidir

21. Eylemci birimler edilgendir.

22. İnsana üretim açısından bakar.

23. Bireyin yaşamını “iş” ve “özel” olmak üzere iki bölümde algılayıp yorumlar.

24. Bireyin yaptığı önemlidir.

25. Örgütsel davranış örgüt içi öğelerin etkileşimi sonucudur.

26. Birey örgüt içindir.

27. İlkeldir.

1. Hedef; kârlılığı garantiye almak için işgörenin tüm yönlerden doyumunu sağlayarak örgüte bağlanmasını sağlamaktır

2. İşin niteliği, hedefler, planlar vs ne olursa olsun, en nitelikli işgörenlerin örgüte kazandırılması amaçlanır. Sürekli eğitim, kısa süreli rotasyon ve kariyer planlama sayesinde herkesin işini sevmesi ve örgüte bağlanması sağlanmalıdır.

3. Her şeyi insan gerçekleştirir. Teknoloji sadece insanların yardımcısıdır. İnsanlar teknolojiyi sürekli geliştirerek işlerini daha yüksek verimle yaparlar.

4. Sürekli gelişme önemlidir. Bunun için işe eleman alırken nitelikli eleman alınmalı ve bunlar sürekli geliştirilmelidir.

5. Ulaşılan standartlar en kısa zamanda aşılmak üzere o işleri yapanlar tarafından belirlenir

6. Amirin temel görevi önderlik yapmak; yol göstermek, eğitmek, eşgüdümlemek ve yardımcı olmaktır.

7. Temel güdüleme örgüt iklimi ve başarma onurudur. Bu iklimi yaratmak ve çalışanları daha da başarılı olmaya özendirmek yönetimin görevi ve sorumluluğudur.

8. Başarıyı en fazla etkileyen etken sistemdir. Yönetimin teşvik ve önderliği sayesinde çalışanlar sistemi geliştirirler. Bu sistemin içinde en güçlü ve uzun dönemde etkili denetim sistemi otokontroldür.

9. Yönetimin görevi herkesin başarılı olmasını sağlayacak olanakları sağlamaktır. Bunu sağlayanlar onurlandırılır, diğerlerine ise gereken ilgi ve yardım sağlanır.

10. Bilgi sistemlerinin temel amacı, örgüte yön vermek, tüm birimleri aydınlatmak ve aynı amaçta birleşmelerini sağlamaktır. Fırsatları, tehlikeleri, örgütün güçlü ve eksik yönlerini ortaya koyarak, sürekli gelişmeye olanak sağlarlar.

11. Hiyerarşinin yerini esnek takımlar alır.

12. Çalışanlar yöneticiyi sever, saygı duyarlar.

13. Eğitim herkese verilir.

14. Çalışanlar müşteriyi memnun etmeye çalışırlar.

15. Çalışanlar yetkilendirilmiş ve inisiyatif kullanmaları özendirilmiştir.

16. Uygulamalarda çalışanların karar katılmalarına ortam hazırlanır.

17. Çalışanlarla ilişkide gelişmeci ve işbirlikçi bir tutum vardır.

18. Örgütlemede işlevler bütünleşmiştir.

19. İş sahipleriyle ilişkide yönetim ve işgörenler söz sahibidirler.

20. Uzmanlar sorunlara duyarlı, uyumlu çözümler önericidir.

21. Eylemci birimler etkindir.

22. İşe insan açısından bakar.

23. Birey bir bütündür.

24. Birey yaptığından hareketle daha başka neler yapabileceği önemlidir.

25. Örgütsel davranış, bireyin geçmişte etkileşimde bulunduğu sosyal ve coğrafi çevreyi de içermektedir.

26. Örgüt insan içindir.

27. Daha uygardır.

Yukarıdaki karşılaştırma kısmen Kavrakoğlu (1992)’dan uyarlanmıştır:

KAYNAKÇA

Cafoğlu, Zuhal. 1996. Eğitimde Toplam Kalite Yönetimi. Avni Akyol Ümit Kültür ve Eğitim Vakfı Yayınları. İstanbul.

Çınar, İkram. 1996. Eğitim Yönetiminde Bilgi Sistemleri. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. (İnönü Ün. SBE).

Drucker, Peter F. 1994. Kapitalist Ötesi Toplum (Çev. Belkıs Çorakçı) İnkılap Kitabevi, İstanbul.

Eroğlu, Feyzullah. 1997. “Personel Yönetiminden İnsan Kaynakları Yönetimine”. MPM Anahtar Dergisi. Sayı: 104.

Kavrakoğlu, İbrahim. 1992. “Toplam Kalitenin Temelleri” Önce Kalite Dergisi. Sayı: 1.

O’Brien, James A. 1990. Management Information Systems: A Managerial End User Perspective. Irwin, Boston. USA.

Yalçın, Selçuk. 1988. Personel Yönetimi. Üçüncü Baskı, İstanbul.

Geç Kalmış Bir Yazı

Bir bahar günü. Doğa en canlı renklerine büründü bürünecek. Coşku görülmeye değer. Baharda okul bahçesi daha bir görülmeye değer. Kıpır kıpır hareketlilik sanki çocukların ruhundan dağılıyor çevreye. Biz bu enerjiyi çevreden yansıyor diye algılıyoruz.

Öğleden sonra 15.00-16.00 suları. Okul binasından çıkmak istedim. Betonlar boğar. Bahçede bir bank üzerine oturur, Beden Eğitimi dersindeki çocukları izlerim diye düşündüm. Bahçenin kenarında bir bank üzerine yerleştim. Kollarımı bankın etrafına kocaman kocaman uzattım. Tam bir “oh be dünya varmış” hali…

Topraktan beynime enerji takibine başladım ki büyü birden bozuluverdi. Önce enerji trafiğini yitirdim. “İnecek var” dedikten sonra bir bulut üstünden mi desem? Dalgalarla salınan bir sandaldan mı? Yok en iyisi yemyeşil bir dağ eteğinden süzülerek okul bahçesine iniverdim. Kollarımı bankın üstünden çekip ayağa kalktım. Büyüyü bozan görüntüye dikkat kesildim. Bu bir yalnızlıktı. Baharda bir çocuğun yalnızlığıydı. Dördüncü sınıfa gittiğini bildiğim Serkan’ın yalnızlığıydı. Baharda çocuk yalnızlığın ne demek bir düşünün hele… Tahmin gücünüz yetebilecek mi?

Serkan yürüme engelli. Koltuk değneklerine bağımlı yaşıyor. Arkadaşları çılgınlar gibi koşup oynadıkları bahçede öylece kenarda bekliyor. Koşan her çocuğun üzerinde Serkan’ın  gözleri var. Bedeni ile eşlik  edemediği arkadaşlarına gözleri ile eşlik etmeye çalıştığı besbelli. Bunu okuyabildim. Çabasını okuyabildim. Fakat eksik bir okumaydı. Zaman zaman gözleri bulutlanmasaydı tam okurdum. Çocuklar Serkan’ın yanından hızla geçtikçe bulutlarda hızla geçiyordu gözlerinden.

Ağır adımlarla yürümeye başladım.Ne yapacağıma karar vermiştim. Önce bahçe etrafını kendimce turladım. Bir ağaçla ilgilendim. Yere düşen bir kağıt parçasıyla. Daha sonra koşan bir öğrenciyle. Hatta bahçeden bir kiremit parçası alıp kenara bile bıraktım. Amacım yaptıklarımın Serkan tarafından görülmesiydi. Çünkü “onun” yalnızlığına yürüyordum. Doğal olmalıydı her şey. Yapaylık fark edilirdi. İncitir ve ötekileştirirdi.

Yürüyüşüm Serkan’ın yanında noktalandı.

-“Merhaba Serkan!” dedim.

-“Merhaba öğretmenim!” dedi.   (Ne güzel! Gözlerindeki bulutlardan koca bir parça koparak uzaklara gidiverdi.)

-“Neler yapıyorsun bakalım?”

-“Hiiiç, Bedendeyiz.”   (Öğretmenler ısrarlı bir biçimde Beden Eğitimi deseler de, öğrenciler “beden” demekten her zaman gizli bir  keyif almıştır.)

-“…………………………….”

Serkan bilinçli bir çocuktur. Sözcükleri yerli yerinde kullanmaya her zaman özen gösterir . Bence “beden” sözcüğünü bilinçaltı söyletti ona. Bedeninin içinde hapsolmuş, hareketsiz kalmış çocuk ruhunu anlatmak istedi. “Bedendeyiz!”

-“Beden Eğitimi demek istedin sanırım?” diyerek şansımı zorlamak istedim.

-“Evet!” dedi Beden Eğitimi.

Aramızda sözcük oyunları sürerken birkaç öğrenci yanımıza yaklaştı. Neler konuştuğumuzu anlamaya çalışıyorlardı.

-“Haydi!” Dedim. “Tümce tamamlama oyunu oynayalım.”

Amacıma ulaştığımı düşündüm. Serkan ve arkadaşları arasında Beden Eğitimi dersinde bir köprü oluşturmuştum. Artık baş döndürücü bir ortamda yalnız değildi.

Keyifle “tümce tamamlama oyununa” başladık. Dört kişiydik. Üçü öğrenci ve ben. Mutluluğumun yerini düş kırıklığının alması uzun sürmemişti. Yaklaşık 10 dakika sonra oyuncu kadromuzdan ikisi sıkılmıştı. Serkan ve ben bu anın bitmemesi için abartı heyecanlar yansıtmaya bile başlamıştık. Söz gerektiren tüm oyunları sıralasam da diğer öğrenciler isteksiz davranmışlardı. Oyunu bırakmada kararlılık gösterdiler. Oyun ise bir görev olamazdı. Bir şey söyleyemedim. Serkan’a döndüm. O an ne soracağımı unutuverdim.

İki öğrenci Serkan’ın koltuk değneklerini kapıp iki ayrı yöne doğru koşmaya başlamışlardı. Serkan, arkadaşlarını geri çağırıyor, koltuk değneklerini istiyordu. Kırılmalarından korkmuştu. Arkadaşları ise bu değnekleri karşılıklı birer silah gibi tutarak savaş oyununa başlamışlardı bile.

Ne acı diye düşündüm. Serkan’ı hayata bağlayan koltuk değnekleri arkadaşları tarafından (hayali de olsa, özenti de olsa, oyunda olsa) ölüm aracına dönüşmüştü.

Keşke oyuncağını da, gerçeğini de hiç üretmeseler, içinde silah geçen film, çizgi film yapmasalar, hikayeler, masallar, kitaplar silahlardan bahsetmese…

Ne mümkün…

Bu hayalim gerçek olamayacağı için, tüm umudumu yine  Umut Vakfı’na bağlayacağım demektir. Umut Vakfı, anneleri, babaları, öğretmenleri, öğrencileri, amirleri, memurları, kendine insanım diyen herkesi uyarmadı mı? Bu koltuk değneği de olsa, bir ağaç dalı da, oyuncak ta olsa gerçekte…fark etmez. Bireysel silahlanmaya ve de silahlanma isteğine, özentisine son…

Sınıf  öğretmenim; “Lütfen Serkan’ın koltuk değneklerini geri getirin. Arkadaşlarını da uyarın. Biz mutlu günlerden yanayız. Bakın Serkan ne kadar üzüldü. Koltuk değneklerine silah yakıştırması onu ağlatabilir.”

Doğu, Batı, Fikir

İNSANI TANIYARAK HAİN  ARAMAK                 

”İşbirlikçiler hain midir” sorusu bunu yazdırdı bana. İşbirlikçiler hem hain hem değildir. Bir kimseye hain demek için tek bir doğruya sahip olmamız gerekir. Vatanın bütünlüğünün bu ülke insanı için daha doğru olacağını düşünmek bir ideolojik kavram mıdır? Yani ‘’ulusalcılar’’ diye birilerini ayrırmamız gerekir mi? -Ulusalcılık- bir ideolojik bakış açısı olamaz dersem büyük bir iddia mı etmiş olurum?


Anlatmaya çalışayım Önce insanı tarif etmemiz lazım. İnsan Kimdir?


İnsan doğadaki canlılardan bir tanesidir. Milyarlarca  türden sadece bir tanesi. 
İnsan kendini diğer canlılardan ayırarak hayvanlar, bitkiler ve insanlar olarak 
olarak tanımlamaktadır.


Doğayı kendi dışında bir unsur olarak görmekte ve ona hükmettiğinde kendini 
onun efendisi olarak tanımlamaktadır. İnsan beynini çok iyi kullanan ve 
zekasıyla bütün canlıları köleleştiren  hatta buna ‘’mankurtlaştırma’’ da 
diyebiliriz bir canlı türüdür.


Sorum şu? İnsan doğada tek midir yoksa topluluk halinde mi yaşaması gerekir? Örneğin bir yılan yalnız yaşar, bir kartal da yalnız yaşar ancak bir kuş sürüsü için böyle diyemeyiz. Öncelikle insanın nasıl yaşaması gerektiğini bulmamız lazım. İnsan tek ise ne bir sınıra ne bir millete ne de bir ulusa ihtiyacı vardır. İnsan topluluk halinde yaşar ise o zaman onun bir milleti bir yaşam alanı bir ulusu vardır.


İnsanın tek ya da birey olmadığını düşündüğümüz zaman ekonomik yapının 
çarpıklığını görmemiz gerekir. Kendi hesabına çalışan bir birey için karınca 
yuvasında yaşam bulunmaz o ancak komün ile yaşar ve hesabı tek değildir. Ama bir kartalın hesabı kendinedir sadece kendini düşünmesi onun yaşamını 
sürdürmesi için tek ve temel koşuldur.

Batı mantığı ve hukuku genel durumu şu şekilde algılar:


İnsan topluluk halinde yaşar bunu yaparken bireyseldir. Ne kartal örneğine ne 
de karınca örneğine benzer. İnsanın doğası çıkarlar doğrultusunda işbirliğine 
dayanır. Yani bir insana kiminle ve nasıl işbirliği yapacağını belirtmek mümkün olmaz. Bu konuda her tür baskı yapmak ta insan doğasına aykırıdır. Bu baskıyı oluşturmak mümkündür yani baskı ile işbirliğini kontrol eden mekanizma kurulabilir ancak bunu sonsuza kadar yapabilmek mümkün olamayacaktır. Yani insanlar kendi çıkarları için dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir canlıyla işbirliği kuracaktır.


Normal koşullar altında insanların işbirliği yapması sorun teşkil etmez. 
İşbirliği bir başkalarının işini olumsuz etkilediği anda sorun olur. Yani 
savaşta düşmana bir mal karşılığı bir mal vermek ve bundan bulunduğun ulusun zarar görmesi halinde yapılan işbirliği diğer insanlar için kabul edilemez ama o insan için yine suç değildir. Bu yüzden askerliğe girenler ve savaşa katılanlara maddeler halinde imzalatılır düşmanla işbirliği yapmayacağına dair maddeler. Suç bu maddeleri imzaladıktan ve yaptıktan sonra oluşur. Örneğin ‘’Gelibolu Savaşında’’ düşmana tütün verilip, su verilip ilaç alınmış peksimet verilip çikolata  alınmıştır…vs Bu işbirliğinden her iki kısımda zarar görmediğinden bunu olumsuz işbirliği olarak algılamamak gerekir. Hiçbir ülke vatandaşlığında şöyle bir durum yoktur: Sadece vatandaşı olduğun ülkenin menfaatlerine dayalı çalışacaksın. Bu Dünyanın hiçbir ülkesine uygun bir durum olamaz. Bir insan doğduğu anda vatandaş olmakta ve kendisine böyle bir sorumluluk verilmemektedir.


Doğu mantığı ve hukuku genel durumu şu şekilde algılar


İnsanın yaşadığı topraklar kutsaldır ve insanlar yaşadığı topraklar için 
gerekirse ölmeyi seve seve bilmelidir. Bir insan için onursuzluğun en büyüğü 
vatan hainliğidir. ‘’ Söz konusu vatan ise gerisi teferruattır.’’ K. Atatürk’ün bu sözü doğu toplumlarının vatan anlayışını en iyi şekilde ifade etmektedir. Kutsiyet atfedilmiştir. Bayrak bir bez parçası olarak düşünülmez, batı kültürü 
bayrağı simge olarak görür ve iç çamaşırı, mayosu, bikinisi…vs gibi nesnelerde 
de bu simgeyi rahatlıkla kullanabilir. Doğu toplumlarında ise insan bayrağa 
dokunurken bile eli titrer.  İç çamaşırında sergilemek şöyle dursun hayali bile 
ürkütücüdür. Bu durum dinsel inançlarından kültür inançlarına kadar değerleri doğu ve batı olarak algılamak mümkünken evrensel değerleri göz ardı edemeyiz.


Evrensel mantık ve hukuku genel durumu şu şekilde algılar:


Önce insan gelir. Batı önce insan diyemez önce çıkarları vardır insanları 
rahatlıkla açlığa mahkum eder rahatlıkla öldürebilir. Doğu ve Batı kendi 
doğrularını dayatır. Evrensel mantık ise dayatmaz kabullenmedir. Dil, kültür, ırk farklı olabilir ancak bakış açısı bir noktada kesişir. Sevginin, aşkın, heyecanın, maceranın, mutluluğun, üzüntünün… vs düşüncelere evrensel olarak tanımlar bulabiliriz ama evrensel olarak devlet tanımı yapmak zordur hatta imkansızdır. Devlet bir çeşit mekanizmadır. Sosyal ya da anti sosyal yaşam alanının denetleyicisi düzene sokucusudur. Devlet egemen sınıfın bir baskı aracıdır. Egemen sınıf kendini bu baskı mekanizmasıyla dayatır. Devlet çoğunluğun vicdanının sesi değildir aksine azınlığın iktidarının meşrulaştırıcısıdır.


1-Devlet iyi midir kötü müdür?


Cevap: Devlet insanların iradesizliğinin bir sonucudur ve irade büyüdükçe 
devlet küçülüp yok olmaya mahkumdur.


2-Devletler tek tip midir?


Cevap: Devletler tek tiptir. Sadece modelleri farklıdır. (Tıpkı bir alet gibi 
örneğin cep telefonu gibi işlevi aynı işlevi yerine getirirkenki durumu 
farklıdır) 

3-Halk nedir?


Cevap: Kader birliği ile birbirlerine habersiz sarılmış insancıklardır.


4-Halk Düşmanı Kimdir?


Cevap: Kendi halkının kaderini paylaşmayan bir bireydir.


5-İşbirlikçi kimdir?


Cevap: Tüm dünya halklarıdır.


5. Maddeyi biraz açmam gerektiğini hissediyorum:

İşbirlikçi olan birkaç insan değildir birkaç insan dediklerimiz bu işbirliğinin 
farkında olandır. Yani bu dünya düzeninin devamını sağlayan 5 milyarlık bir 
insanlık ordusudur. Sadece kendisine değil aynı zamanda doğaya zulmeden bir egoistler topluluğudur.


Dünya bu insanlıkla tanrı-kralları yaşadı, imparatorlukları yaşadı ve faşizmi 
yaşadı bunları yapan insanlığın kendisiydi ve insanlar birer virüs gibi dünyayı yok etmeye devam etmektedirler…


FİKİRLER-2 EMPERYALİZM NEDİR?


Yukarıdaki yazıya ek notlar:


1-Canlı türlerinin birbirleriyle yardımlaşması sosyal bir olay alarak 
düşünülemez. Örneğin erkek kartal yumurtaları beklerken dişi kartalın yem 
araması sosyal bir durum değildir. Sosyal hayat daha kompleks bir yapıya 
sahiptir. Karınca için diyebiliriz aralarında iş bölümü oluşmuştur asla 
kopamazlar. Birey değillerdir. Oysa erkek kartal bir bireydir başka bir yerden 
gelmiştir ve orada sabit kalıcı değildir. İş bölümü yoktur sadece dişi ve 
erkeğin içgüdüsel çoğalma ihtiyacının bir türüdür. Bu  duruma benzer birçok 
örnek verilebilir. Kavramları karıştırmamaya dikkat etmek gerekir aksi halde 
hata kaçınılmaz olacaktır.


2- Ulusalcılık bir ideoloji olmayabilir dedim. İdeoloji değildir demedim. Bunu 
söylerken şu temel üzerinde değerlendiriyorum. İnsanın annesini sevmesi bir 
ideoloji olabilir mi? Yani annesini sevenler derneği diye bir dermek olabilir 
mi? Anne sevgisi bir ideoloji olamaz çünkü o iç güdüseldir. Burada tartışmaya 
açtığım konu da bu zaten vatan sevgisi içgüdüsel mi yoksa uydurma bir şey mi? Düşünceyi bu temel üzerinden değerlendirirsek sanırım ne söylemek istediğim daha açık anlaşılır.

Emperyalizm Nedir ne değildir?


Emperyalizm gelişi güzel bir sömürü biçimi değildir. Emperyalizm tarih boyunca kavimlerin, toplulukların birbirlerini istila etmesi sömürmesi değildir. 
Yani büyük İskender bir emperyalist değildir, Osmanlı bir emperyalist ülke 
değildir. 

 

İmparatorluklar emperyalizm şeklinde bazı şekillerde anılarak teorik hata 
yapılmıştır. İsim kökü aynı olmasına rağmen birbirlerinden oldukça 
farklıdırlar. Günümüzde imparatorluk yoktur ancak emperyalizm bütün boyutuyla vardır.


Emperyalizm kapitalizmin son aşamasıdır.  Kapitalizmi tarihsel süreç 
içerisinde yaşayamamış bir toplum emperyalizme geçemez. Emperyalizm zengin devlet demek değildir. Batı ülkeleri demek değildir. Kapitalizmin tarihsel süreç içerisinde taş taş yerine konmasıyla çıkan bir yönetim şeklidir. 
Emperyalizm ülke, sınır ve menşei tanımaz. Ülkesi her yerdir.  Bu yazıyı 
yazmayı önceden kararlaştırmama rağmen tam bu esnada tuz biber olan bir olay oldu ki anlattığım konuyla birebir örtüşmektedir:


Kamhi’ye üstün hizmet madalyası


“Sonuçta bir orkestra şefi vardı, cumhurbaşkanımız veya başbakanımız, ben de orada bir çalgıcıydım”


Profilo Şirketler Topluluğu Yönetim Kurulu Başkanı Jak Kamhi, alacağı “Devlet Üstün Hizmet Madalyası”nı herkesle paylaşması gerektiğini belirterek, “Sonuçta bir orkestra şefi vardı, cumhurbaşkanımız veya başbakanımız, ben de orada bir çalgıcıydım” dedi. Kamhi, Dışişleri Bakanlığı’nın önerisi, Bakanlar Kurulu kararı ve Cumhurbaşkanı Sezer’in onayıyla almaya hak kazandığı “Devlet Üstün Hizmet Madalyası”nı, yarın Cumhurbaşkanı Sezer’in elinden alacak. Kamhi, ödül töreninde yapacağı konuşmada AB, ABD, İsrail ve Türkiye’nin bir araya gelmesiyle pek çok soruna çözüm üretileceğini vurgulayacak.


Vurguladı da. Ben konuşmasından bir bölüm dinledim konuşmasının sonunu da ‘’NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE’’ diye bitirdi. Kara mizah işte.


Emperyalizm ne değildir sorusuna birkaç örnekle yanıt vermek istiyorum: 

Özgür Ansiklopedi adıyla çıkan sanal platform Vikipedi’nin tanımına tamamen karşı olduğumu belirterek tanımı tam metin veriyorum. Emperyalizm ne değildir sorusunun cevabı Vikipedi’nin emperyalizm tanımıyla aktardığı bilgilerdir: 

‘’Çeşitli kaynaklar emperyalizmi aşağıdaki biçimlerde tanımlamaktadır.


•     Bir ulus veya devletin genişletmesi.[1]


•     Bir ulusun kontrolünü diğer halklar üzerinde genişletmesini sağlayan 
politika ve uygulamalar.[2]


•     Bir devletin kendi sınırları ötesindeki halklar üzerinde, rızaları 
olmaksızın, kontrol kurma politikası şeklinde tanımlamaktadır.[3]


Bu tanımlamaların esas olarak genişleme ve kontrol kavramlarına odaklandıkları görülmektedir. Emperyalizmin esnek ve oldukça geniş şekilde 
kavramsallaştırılması tarihsel değişimin özgün evrelerinin göz ardı edilmesine yol açabilir çünkü bu tanımlar Roma imparatorluğu gibi köleci imparatorluklar için geçerli olduğu kadar günümüz uluslararası ilişkilerini de kapsamaktadır. Kavramın ve kuramların özgünlüğünü belirleyebilmek için emperyalizmin tarihsel evrelerinin göz önüne alınması gerekir.’’

Aynı Ansiklopedi bakın tarihsel süreci nasıl veriyor: ‘’Collier’s Encyclopedia emperyalizm tarihini üç büyük evreye ayırmaktadır: Birincisi, 16. yüzyıla kadar devam eden ve imparatorlukların genişlemesi ile ilgili olan evredir; ikincisi coğrafi keşiflerle başlayıp 19. yüzyıla kadar devam eden emperyalizmdir —eski emperyalizm olarak adlandırılmaktadır; üçüncüsü yeni emperyalizmdir ve yaklaşık 1880’lerde başlamış ve sömürgelere 
yeniden büyük ilgi duyulmasına, Asya ve Afrika’nın paylaşılmasına yol 
açmıştır.’’ 

Çelişki kendini ortaya koyuyor zaten. Yani Roma İmparatorluğu emperyalist ise hangi evresi?


Elbetteki Roma İmparatorluğu istilacıdır emperyalist değildir.


Değerli eğitişim okur yazarları, emperyalizmi o istilacılardan ayıran en temel 
koşul ise, emperyalizm sıkıştığı ulus çıkmazından kendisini 2. Dünya Savaşında kurtarmasıyla ulussuz emperyalizmi doğurmasıyla olması gerektiği yere oturdu. Varması gereken nihai yer orasıydı. Ulussuz sermaye emperyalizmin kendi özgürlüğüdür.


Ülkemiz hala kendi işadamını yetiştirmek gibi bir traji komik teoriyle hareket 
etmeyi savunurken, emperyalizmi ulusalcılardan daha iyi anladıkları kesin olan iktidar kadrosu ise ‘’baba baba satarım diyebiliyor’’ Çünkü ha Co ha Sabancı burada yabancılara peşkeş çekildi diyoruz ama yerli olan ne ya da yabancı olan kim?


Ülkemiz kapitalizmi bizden daha ustaca  yapanların mallarını satarak para 
kazanan taşeron firmalar vardır. Yerli dediklerimiz sakın bu masumcuklar! 
Olmasın? İstisnasız hiç biri işbirliği yapmadan (yabancıyla evlilik diyorlar 
kendi dilleriyle konuşacak olursak.) büyüyemezler.  Emperyalizm, bağımsız 
girişimcilerin tamamıyla özgür iradeleriyle palazlanmasına imkan verecek bir 
adalet anlayışına sahip değildir. Hep örnekleri verilir çok fakirdi işçi 
olarak başladı büyüttü falan filan..vs Hepsi bir iki örnek içindir ve bu 
örnekler istisnai bir durumun ötesine asla geçmez. Bir konsey trilyon 
dolarlara bir anda hükmedebilmekte istedikleri anda istediklerini çıkarıp 
istediklerini batırabilmektedirler. Krizlerin kaynağı bunlardır. Bunlar asla 
yastık altı parayı sevmezler. Dünyadaki tüm paranın ortada olmasını isterler 
pazarı görmek isterler ve paralara tuzaklar kurarlar insanların emeklerini 
üzerlerine geçirirler. Yıllarca biriktirmiş olduğu emeğini kaybeden küçük 
yatırımcı kobiler ve işadamları kelimenin tam anlamıyla karın yokluğuna 
çalışmışlardır. Sen kendini devlet dairesinde çalışan bir insan olarak 
düşünürsün oysa o konseyin kölesisindir ustalık bu ya bunu bilmezsin. 
Öğretmenlik yaparsın ancak maaşını onlar verir onlar alır sana borç verir 
senden para alır ve gelirini kontrol eder aldığını verdiğini başka köleleri 
aracılığıyla yapar tüm köleler kolonisi emperyalizme hizmet eder.


Değerli eğitişim okur yazarları, dergimizin 16. sayısında (‘’İşbirlikçiler 
Hain  midir?) sorusunu soran Hocam Rıfat Oymak’a  “evet, işbirlikçiler haindir” diyorum. Biz yokuz ben varız ve hepimiz sırf bu doğa karşı davranıştan dolayı doğaya karşı savaştığımız için işbirlikçiyiz ve hainiz. Emperyalist odundan kağıt, kağıttan mendil yapar biz de ona burnumuzu…vs sileriz. İşbirliği yaparız. Bizler mankurduz, hizmet etmeye, işbirliği yapmaya devam edeceğiz.

FİKİRLER-3

11. Cumhurbaşkanı bugün seçilmiş, yaşadığım ülkenin geleceğinden kaygılar 
duyuyorum, bırak ülkeyi kendimden kaygı duyuyorum şimdi nasıl oturayım da 
Dünyamı sizlerle paylaşayım, Yazı yazmak için hoş birgün değil biliyorum ama 
canım da çok sıkılıyor.


Bir şiirin son mısraları takılıyor iki dudaklarımın arasına; tekrarlıyorum, 
tekrarlıyorum…defalarca: Nazım Hikmet yazıyor Bursa’da;


1945 yılı Aralık ayının dördü İlk gözgöze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan, giyin, kuşan, benze bahar ağaçlarına… Hapisten mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına, kaldır öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını, böyle bir günde yılgın ve kederli değil, ne münasebet, böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nazım Hikmet’in kadını… Şairimizin ilham musalarını avucumuzun içine alarak başlayalım bir şeyler demeye.


Ben Nazımın musalarıyla flört ederim de Orhan Veli’ninkiler kıskanmaz mı? Yine 
mutad (her zamanki gibi) kaçamak yaparız; zaten her gece aşık olup bir başka 
şairle aldatıyorum perileri.


Konuya Orhan Veli’nin musalarıyla girmeye karar verdim. Madem bir yer, bir 
dünya anlatacağım o zaman bu gece seninleyim şiirim garip sesi: 
Bilirsiniz eğitişim okur yazarları ”ağlasam sesimi duyar mısınız?…” 
diyerek başlayan şiirinin hiç sonuna dikkat ettiniz mi? Baş kısmındaki arabesk 
tümcenin nedenini ve neden ”ağlasam duyar mısınız?” diyerek 
çoğullaştırdığını; sondan başa doğru bir kez de benim için okuyun:


Üç kıta gibi düşünüp sadece -son kıtayı- sondan başa doğru okuyalım.


Anlatamıyorum 

Ağlasam sesimi duyar mısınız,

Mısralarımda; 
Dokunabilir misiniz,

Göz yaşlarıma, ellerinizle?


Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,

Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu

Bu derde düşmeden önce

Bir yer var; biliyorum;

Her şeyi söylemek mümkün;

Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;

Anlatamıyorum. 

Bir yerleri vardı. Belki, yaşamı bir çukurda son bulmasaydı anlatırdı bize 
bizleri büyülerdi. Belki hapislerde yatardı belki sürgünlerde anlatabilseydi…


”Nasıl Bir Dünya İstiyorum” yazısı bana biraz Server Tanilli Başlıklarını 
anımsattı okuyanlar bilir Hocamızın benzer isimli tanımlamaları vardı( nasıl 
bir üniversite istiyoruz, nasıl bir eğitim istiyoruz..vs) Sayın Tanilli’ye 
yurdumuz adına yaptığı her şey önünde şapka çıkarıp eğilmeyi borç görüyorum. 

Nasıl bir Dünya istiyorum: Aslında yaşam alanı desek de olur, burada dünya 
kelimesinin de şık durmadığını kabul ediyorum. Tüm canlıları hesaba katarak 
bir şeyler isteyebilmem ve tasarlayabilmem mümkün değil. İnsanı temel alarak, 
insan için dünya istiyorum.


Kızılderililerin dillerinde doğa sözcüğüne hiç rastlanmamış; onlar doğayı 
kendi dışında bir diğer olarak görmemişler hiçbir zaman. Doğa kızılderili demek kızılderili doğa demektir onlar için. İnsanın yaşam alanını milyarlaca insanın yaşam alanında bir yerlere sıkıştırmıştır. Bu sıkıştırmaya biz toplumsal yaşam diyoruz. Toplum insanın yaşam alanının tamamını esir alan ve özgür ve özgün düşünmesinin önüne set çeken bir durumdur. Toplumlar farklı değer yargılarına sahip olup birbirlerinden yer yer çok farklı yer yer çok benzeşik yapıda kendilerini gösterirler.


İnsanlık tarihinin temeli ise bu farklılıkların savaşı yakınlıkların dostluğu 
üzerine kuruludur. İnsanlık tarihinin her döneminde savaşı ve barışı iç içe 
yaşamış kendi değerlerini başka değerlerle geliştirmiş bazen ise değerlerini 
kaybetmiş yada başkalarına değerlerini dayattırıp kabul ettirmiştir. 

Dünya bu insan profiliyle iflas etmiştir…


Bize başka insan lazım. Ehli Kamil olmalı. Yaşadığını bilmeli ”hiç ölmeyecek 
gibi” ”Bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşçesine” Üç şairin Üç güzel şiirinden küçük bir seçme alıyorum:


Nazım Hikmet: …Yaşamak şakaya gelmez büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın…


Can Yücel:… Yaşamayı bu soğumuş cehennemde ölü bir dost gibi düşünmek değil sade;yaşamayı yaşamak istiyorum…


A.Arif: Yaşamak sadece yaşamak, yosun solucan harcıdır.


Ben bu dünyadan sadece insan çıkarmasını istiyorum. İnsan diğer bütün teferruatı layıkıyla yapacaktır. Diğerini düşünmek zaman kaybıdır…

Çatışkının Çelişkisi

Kişiler:

Cemil   :  Haber ve foto muhabiri, özgür çalışır.

Selçuk :   Bir AR-GE Merkezinde proje müdürüdür. Cemil ile üniversiteden arkadaştır.

Erbil     :  Sağlık teknisyenidir. Bir hastanede çalışır. Önce Cemil ile arkadaştır, sonra Selçuk’la Cemil aracılığı ile tanışır. Arkadaştırlar. Zaman zaman görüşürler.

[Karmaşık bir oda :fotoğraf makineleri, fotoğraflar, yazılar, gazeteler, kitaplar, yemek artıkları, dağınık giysiler; sigara kokusu, sabun kokusu, kağıt kokusu, insan kokusu karmaşığı bir salon, bir oda; toplu taşım araçları gibi Kapı, önce zil sesi sonra vuruş sesi ile titrer; Cemil kapıyı açar; gelen Selçuk’tur. Cemil çevreyi düzenlemeye uğraşmaktadır. Bir yandan da radyosunda istasyon aramaktadır.]

Selçuk :   Günün aydın olsun, Deklanşör Cemil, ne haber?

Cemil   :   Olursa olsun, ama olmuyor işte.

Selçuk :   Yine, dönemsel sarsıntına mı yaşıyorsun?

Cemil   :   Ruhum gibi, düşüncelerim de eriyor, çözülüyor, dağılıyor.

Selçuk :   Yalnızca onlar mı? Evin de biraz öyle gibi geldi bana, ha ha ha.

Cemil   :   Evim mi? Ben sadece burada yaşıyorum. Yüklüce bir kira ödeyerek.

Selçuk :   Evin yok, düşüncelerin ve ruhun da eridiğine göre. Eh başkaca da bir şeyin yoktu…Sahi, sana mülkiyetsiz diyebilir miyim?

Cemil   :   Neden? Üstelik ne öyle, edepsiz, şerefsiz der gibi… mülkiyetsiz?

Selçuk :   Evet, evet bence bu uydu, yakıştı, nasıl desem… ha evet, cuk oturdu sana.

(Kapı çalar, genç, orta boylu, uzun saçlı, kara gözlüklü biri girer; Erbil)

Selçuk :   Bak sen, demek yaşamayı öğrendin…yaşamdasın hala… gel bakalım, söyler misin?

Erbil     :   Neyi, kime?

Selçuk :   Sence şu bizim Cemil’e mülkiyetsiz desek, uygun ve ilginç olur mu?

Erbil     :   Senin üzerinde durmalı biraz bence…

Selçuk :   Neden, neyim varmış benim?

Erbil     :   Sen, bir tür şeye benziyorsun.

Selçuk :   Neye?

Erbil     :   Şu bizim hastanelerdeki, çok hastalı doktorlara.

Selçuk :   Çok hastalı doktorlar mı? Onların nesi varmış ki?

(Radyoda “çek  elini üstümden, dikenlerim incindi” şarkısı söyleniyordu)

Erbil     :   Onlar, onlar bir tür ilaç firmaları için çalışırlar.

Selçuk :   Nasıl?

Erbil     :   Çok hastaları vardır ama az kazanırlar.

Selçuk :   Eee.

Erbil     :   Eee si, bu nedenle ilaç firmalarının belirlediği ilaçları yazıp dururlar.

Selçuk :   Çok doğal değil mi bu?

Erbil     :   Doğal olmayan yanı şu; hastalığın nedenini yok etmezler.

Selçuk :   Ya! Ne yaparlar?

Erbil     :   Hastalığı iyileştirirler.

Selçuk :   Eh bu da bir iş, kötü mü?

Erbil     :   Her neyse anlayamazsın. Akıllısın ama anlayamazsın. Her zamanki gibi

Selçuk :   Sen benim soruma yanıt vermedin, şu zavallıya bak, her yeri karmaşık, düzene koymaya çalışıyor, radyoyu kulağına dayamış dinliyor ve ona verdiğim ikinci ad konusunda düşünceni söylemedin.

(Erbil, Cemil’e ona doğru döner, uzanır ve radyoyu elinden çeker alır)

Erbil     :   Sen özgür gazeteciliği sürdürüyor musun hala?

Selçuk :   (Gülerek) O ne anlar o işten, çalışıyormuş gibi yapıyor sadece.

Cemil   :   (Karmaşık ifadeli yüz hatlarıyla gözünü bir Erbile, bir Selçuk’a yöneltir) Evet sürdürüyorum, süründürerek, sömürülerek, çözülerek, çizilerek, gerilerek.

Selçuk :   (Oturduğu koltukta,  sağa sola yaylanarak, yüzünü buruşturarak) Vah vah, vay vay, oy oy oy.

(Radyoda ikinci şarkı başlamıştı; “derinden gelen ses, yüreğimi kirletme”)

Erbil     :   Neden öyle, çözülmek, çizilmek, gerilmek filan…

Selçuk: Çünkü o, sakıncalı?

Erbil: Sakıncalı mı? O mu? Neden?

Selçuk: Çünkü, bir kere, kötülüklerden söz ediyor hep.

Erbil: İkincisi?

Selçuk: İkincisi, belki daha da kötüsü; yorumlarında hep kötülüklerin nedenlerinden söz ediyor.

Erbil     :   Yani?

Selçuk :   Yanisi, kötülüklerin nedenlerinden ve o nedenlerin ortadan kaldırılabilir olmasından söz ediyor.

Erbil     :   Daha doğrusu, daha doğalı ne olabilir ki?

Selçuk :   Daha doğrusu, doğalı; sadece kötülüklerden söz etmeli.

Erbil     :   Anladım, ilaç firmalarının en pahalı ilaçlarını yazan, çok hastalı doktorlar gibi olmalı.

Selçuk :   Ya da benim gibi, evet işte bak anladın.

Erbil     :   Hımmm, sende bu nedenle ona “mülkiyetsiz” demek istiyorsun.

Selçuk :   Ama mülkiyetsiz değil mi? Üstelik tek mülkiyeti denebilecek, düşünce ve ruhuda çözülüyor, dağılıyor, eriyormuş. Öyle söyledi sen gelmeden önce.

(Cemil,söze karışır,yarı öfkeli, yarı sıkıntılı bir sesle, başını kaldırmadan)

Cemil   :   Evet öyle söyledim,çünkü, öyle.

Erbil     :   Bence olan biten öyle olan değil.

Selçuk :   Dinle bak, ünlü ruh çözümleyici, düşünce açımlayıcı konuşuyor. Dinle.. peh peh peh.

Erbil     :   (Sağ eli ile Selçuk’u göstererek) Bunun göremediği, aklını içine sokup kavrayamadığı, çevren çözülüyor, eriyor, çürüyor.

Selçuk :   Oh oh oh.

Erbil     :   Ama sen, ruhun ve düşüncen sanıyorsun.

(Cemil düzenlemeye ara verir, Erbil’e bakar; Selçuk ise koltuğa iyi yaslanır, dikkatlice bakar Erbil’e)

Erbil     :   Bu sana mülkiyetsiz derken, aklını satıp mülkiyet edinemediğini belirtiyor.

Çünkü bu akıllı. Anlıyor.

Seluçk :   Ha işte, böyle gerçeği arasıra bile olsa dillendirmen çok güzel.

Erbil     :   Anlıyorsun ama,

Selçuk :   Ama mı? Aması ne?

Erbil     :   Aması onu sürekli satıyorsun. Sattıkça, aklın işe yaramayan, kötülüklerin kaynağı oluyor.Sen ise satamıyorsun. Satamadığın için alamıyorsun. Alamadığın için mülkiyetsiz kalıyorsun.

Selçuk :   Ne akıl yürütme ama, pöh. Aklı varsa neden satamıyor.

Erbil     :   Satamıyor çünkü, aklını kendi işliyor.

Selçuk :   Benimkini başkası mı işliyor.

Erbil     :   Evet, tam olarak öyle. Sen, senden isteneni, istendiği ölçüde, istenene göre    işliyorsun.

Selçuk :   O, O nasıl yapıyor muş?

Erbil     :   O, öyle yapmıyor. Aklını gerçeğe göre yönlendiriyor. Gerçeği ulaşınca da…

Selçuk :   Gerçeğe ulaşınca da kendini yitiriyor değil mi?

Erbil     :   Gerçeğe ulaşan kendini yitirmez. Sadece önce tedirgin olur, sonra onu paylaşmak ister.

Selçuk :   Mülk edinmek için değil mi?

Erbil     :   Hayır gerçek için. Ama mülk edinmesi için, gerçeğin bir bölümünü, görünen yanını ver yeter derler. O ise gerçek bir bütündür der, inat eder, almazlar. Almayınca da, satamaz değil mi?

Selçuk :   Ya

Erbil     :   Satamayınca da mülk alamaz. Alamayınca da mülksüz kalır ve sen ona mülksüz dersin. İşte hepsi bu.

Selçuk :   (Kızgın bir gülümseyişle) Mülksüz değil, mülkiyetsiz dedim.

Erbil     :   Biraz çirkin sanki, mülksüze göre…

(Cemil, başını kaldırmadan konuşmaya girer)

Cemil   :   Evet evet ben de öyle dedim. Şerefsiz gibi dedim.

Selçuk :   Biz, seninle neden anlaşamıyoruz sence?

Erbil     :   Anlaşıyoruz bence, hem de çok  güzel anlaşıyoruz. Ama karşıt anlaşıyoruz.

(Selçuk, ayağa kalkar, gitmeye hazırlanır)

Erbil     :   Gitme hazırlığındasın.

Selçuk :   Evet, gitmeliyim, gel senide bir yerlere bırakayım. Bu yitik kardeşimiz düzene soksun.

Cemil   :   Evet  bugün bu işi bitirmeliyim iyice dağıldı.

Selçuk :   Kendine de benzer bir ilgi göstermelisin.

Erbil     :   Senin ilgiye gereksinim yok mu sanıyorsun.

Selçuk :   Çıkalım, kavgamızı arabada sürdürelim.

Erbil     :   Hoşça kal, mülksüz, iyi düzenlemeler.

Selçuk :   Yarın telefonlaşalım.

(Çıkarlar, Cemil yalnız kalınca, bir süre durur. Çevresine göz gezdirir.Radyoda bir başka şarkı “ellerim hiçliğine uzandı, hiçliğin sonsuz” Cemil, mırıldandı kendi kendine)

Cemil   :   Mülksüz, mülkiyetsiz, mesnetsiz, meymenetsiz, memnuniyetsiz…

(Gülümsedi. biraz hüzün yüklü)

Değişimin Dönüşümü

[Dikdörgen biçiminde bir bir köy evinin odası, duvarlarda halılar, yer toprak, ortada bir soba, odanın iç çevresi boyunca uzanan, ağaçtan yapılı, duvardan iki metre ileriye kadar uzunluğu olan oturma tahtı. Tahtın üzerinde yine boydan boya döşenmiş halılar, halıların üstünde minderler, duvara dayalı 20 den fazla ot, yün ve tüy yastıklar. Duvarlarda sararmış, eski fotograflar. Karşı tarafta, 3 metre aralıklarla iki pencere. İki pencerenin ortasında eski bir sehpanın üstünde, büyük ekran yeni, bir televizyon. 70 yaş dolaylarında bir anne bir baba, 25 yaş dolaylarında bir erkek ve 18 yaş dolaylarında bir kız; bir yandan kahvaltı ederken bir yandan da tartışırlar. Takvim 1995 yılının 12 Mayısını gösteriyor]

Anne (babanın biten çayını doldurur) : Bu oğlanın sözüne uyup, dengir divan, köyü terk etmek, herkesin korktuğu bir kente göçmek akıl işi değil. Bunca hayvan, ev bark, tarla tapan, kurulu bir düzen, ne yapacağız, ne yiyip, ne içeceğiz? Nasıl yaşayacağız, o tıkbasan evlerde.

Oğul : Ana başlama yine lütfen. 6 yıldır orada yaşıyorum. Her şey, buradan bin kata daha güzel. Sizlerde rahat edeceksiniz. Köy artık bitti. Güzel kaloriferli evde oturacaksın. Sabahın köründe kalkıp, soba yakmak, tezek kırmak, ateşi üflemekten gözlerini yaşartmak. Dondurucu soğukta, hayvanları suya götürmek, getirmek, bağlamak, yemlemek bütün bunlar yok. Doyunca uyku, kendiliğinden ısınan sıcacık  ev.

Anne : Hep uyuyacak mıyız? Yeşil yok, açık alan yok. Göz alabildiğine uzanan tarlalar yok. Temiz hava yok. 2 yıl önce amcanın hastalığında gittiğimizde, bunalmış, sıkıntıya düşmüştüm. Demiştin ki, bu insanlar burada tıka basa nasıl yaşıyorlar? O gürültüler, araçlar, bağırışlar, çığırışlar. Pencereden bakınca bir başka pencere görüyorsun hepsi bu.

Kız : Anne anne, lütfen (saçlarını arkadan toplamaya çalışır) deniz var; uçsuz bucaksız. Vapur ile geziler, hastaneler, doktorlar, güzel mağazalar, temiz caddeler, ışıl ışıl.

Anne : (gözleri dolar, ağlamaklı bir sesle konuşur) Bilmem kızım, aklım yatmıyor. Biz gitmesek de siz ikiniz gitseniz, size güvenemiyorum. İkinizde elsiz ayaksız, hatta biraz kafasız çocuklarsınız. Kendinize bakamazsınız, başınıza kim bilir neler gelir. Bu oğlan evimizi yıkacak. Bizi yerimizden yurdumuzdan edecek.

Baba : Hanım, sevgili hanım, kim kaldı? Evet haklısın ama, kim kaldı köyde? Yabancı insanlar geldi yerleşti. Yerliler göçtü gitti. Kime gidiyoruz, kimler geliyor. Bayramda öylece oturduk evde. İki  yıldır, yabancı garip insanlar gibi kaldık. Eşimiz dostumuz hepsi gittiler. Ben de çok sıkılıyorum doğrusu burada artık. Bu kızın da önünü kesmeyelim. Herkes orada. Burada ne idüğü belirsiz birilerine verip kan ağlamayalım sonra. Elimiz günümüz oralarda biz de gidelim. Bir yanımıza bir taş basıp satıp savıp gitmek zorundayız.

Anne : (pencereden dışarı bakar, elinde bir bardak çay, düşünceli konuşur) Bey, gittik, gördün. Peynirlerini yiyemedin. Sularını içemedin. Süt, kokuyor dedin; et, su gibi tadıyor dedin. Bunları sen dedin. Televizyonda her gün ölüm, her gün kavga, her gün soygun haberleri. Hele bir de şu uyuşturucu belası. Ben korkuyorum. Senin için, çocuklar için. Ben, size uyarım ne gelir elimden, ama iyi düşün bey, iyi düşün. Oğlumdan umut yok. O havadan konuşuyor. Köyde sıkılıyor, sarmış sarmalamış, aklını almış o kent onun. Kız dersen, o da ona uymuş.

[Bir sessizlik çöker, baba sigara yakar, yukarı üfler, herkes onun üflediği dumana bakar bir an. Oğlan sessizce odadan çıkar. Kız tırnaklarına bakar, onları okşar gibi yapar. Anne, tedirgin yüzle herkesi gözler.]

5 YIL SONRA (Yıl 2000)

[Koltuklu, gümüşlüklü, 6 kişilik masalı, televizyonlu, dividi oynatıcılı, tablolu bir salon. Bir akşam yemeği hazırlıkları sürmekte. Baba, elinde televizyon kumandası, mırıldanmakta; öfkeli. Anne, masaya bir şeyler getirmekte. Kapı zili ve telefon zili aynı anda çalar.

Anne kapıya, baba telefona yönelir.]

Anne : Kim o? [Megafondaki kadın sesi]benim anne, açar mısın?

Baba : Alo, efendim? Eeee, hangisi. Onun eşi hamile değil mi? Ne arıyor oralarda. Kadın evde yalnız. Tamam, tamam geç kalmayın. O da gelsin seninle, konuşacağım onunla.

Anne : Kim, kiminle konuştun?

Baba : Oğlun! Gelen kim miş? Kızın mı?

Anne : Evet kızım, oğlum. Senin neyin oluyor bunlar?

Baba : Amcasının oğluyla, bir arabaya bakmaya gitmişler, biraz gecikeceklermiş. Sen ya da kızın Müjgan, onlara gitsinlermiş, eşi yalnızmış, doğumu da yakınmış. Salak  bunlar, salak.

Baba : [Balkon penceresini açar. ]

Anne :   Açma, şunları bu saate, is kokusu içeri giriyor. Nefes alamıyorum.

Baba : Ev çok güzel kokuyor sanki, içerde hava yok hava.

Anne : Dışarıda var mı? Ben sabahları, sobalar, kömürler, gazlar yanmadan havalandırıyorum.

Kız : [içeri girer, paltosunu çıkarır, asar] İyi akşamlar, öldüm valla, bir trafik bir trafik sormayın. Şu işi değiştireceğim. Deterjan fabrikasında çalışıp da memnun olanını duymadım. Tekstile geçeceğim ama onlarda nerdeyse 24 saat çalıştırıyorlar. Sabah 5 te servisler alıyor. Gece yarısına kadar çalış çalış. Verdikleri de bir şey olsa bari. Karın tokluğu. Sömürünün en amansızı bu alanda. Bir sürü genç kız ve kadını iliklerine kadar sömürüyorlar. Ne kızlık, ne kadınlık kalıyor valla. Anne, sıcak su var mı? Bir duş alsam.

Anne : Var kızım, var. Şofbeni yakmıştım.

Kız : Anne, babam ile Serdar dün neden tartıştılar? [bir yandan üzerindekileri çıkarır, bir yandan konuşur]

Anne : O salak  oğlan, babanın aldığı, Kâbe’yi gösteren tabloyu kaldırıp, bir futbol takımının resmini asmış yerine. Baban da kızdı ona.

Kız : Konuşmaları da bir garip oldu bu oğlanın; Hey moruk, seni sorunun ne biliyor musun?  filmdekiler  gibi konuşuyor. Sonra, o giysileri de tuhaf. Neyse canı cehenneme.

Baba : Canı cehenneme ha. Sen nerden öğrendin bu canı cehennemeyi?

Anne : Bir susun, ağız tadıyla bir akşam yemeği yiyelim.

[Kız banyoda, anne mutfakta, baba salonda. Sessizlik hakim. Televizyonda, görüntü var, ses yok.]

5 YIL SONRA (yıl 2005)

[Bir park, parkta bir lamba, lambanın altında bir bank, bankta Serdar ve Kız arkadaşı, Melisa, el ele oturuyorlar]

Serdar : Anneme, babama, kızkardeşime dayanamıyorum. Onlar ve onların her şeyi beni delirtiyor. Yüzleri, mimikleri, sözleri, davranışları, kokuları, evleri, öğütleri, eleştirileri, yaşam biçimleri, biçimsiz, anlamsız ve gereksiz sevgileri, aptalca ilgileri, nerden buldukları belli olmayan bilgileri…

Melisa : Ben de öyleydim. Bir gün karar verdim. Bıraktım çıktım, bir daha dönmedim.

Serdar : Dönmedin, bıraktın çıktın, ama Melisa, senin durumun şimdi seni hoşnut ediyor mu? Bu yaşam biçimin yani. Her gün bir yerde, her gün biriyle. Zaman zaman dayak yiyorsun. Utancından dışarı çıkamıyorsun. Ben bunlara çok üzülüyorum. Seni seviyorum. Seni bu yaşam biçiminden kurtarmak için planlar yapıyorum

Melisa : Planlar mı? Yeter artık 2 yıldır plan, plan. (Öfkeli, umutsuz, ayağa kalkar, ağacın yanına gider. Ağaca sarılır, sonra tekmeler. Gözleri dolar)

Serdar : (Melisa’nın ağladığını, öfkesini görür. Yanına gider, sarılır.) Plan yok, artık, ciddi bir mafyanın içinde yer edindim. Bir haftadır işe çıkıyorum. Belirli bölgelerde, belirli yerlerin sorumluluğu bende. Ayrıca birazda “beyaz” satışı. Bir hafta sonra bir araba alacağım. Bir süre sonra da bir ev kiralayacağım. Seni oraya yerleştireceğim. Mutlu olacağız, Melisa, merak etme.

Melisa : Ben bu ülkeyi de insanlarını da, evlerini de sevmiyorum. Avrupa’da, Amerika’da olsaydık. Çok mutlu olurduk değil mi?

Serdar : Çok haklısın. Bu ülkede hayat yok, insan yok. Her şey kötü. Gideriz, oralara da gideriz. Biraz palazlanayım. Seni götüreceğim buralardan.

Melisa : (Ümitle gözlerini diker Serdar’a) Benim bir arkadaşımın abisi, bir Vakıf’ta Avrupa Birliği Fonu mu ne ondan almışlar; İstanbul’daki her semtte, farklı dinlere mensup milletlerin, evlerini, işyerlerini, okullarını, şu ana dek kaybettiklerini, yaşam biçimlerini araştırıyorlarmış. Avrupa Birliği çok  para veriyormuş bu projeler için.

Serdar : Biliyorum, bizimkilerin de öyle hazırlıkları var. Bazıları vatan matan lafları etti ama, bizim patron silkeledi onları biraz. Vatan nedir ulan? dedi. Karnızı doyuruyoruz, cebiniz para görüyor, hala vatan matan tutturmuşsunuz. Haklı adam, küreselleşme çağında vatan mı kaldı? Ben kendimi düşünürüm. Vatanı başkası düşünsün.

[Sarılır Melisa’ya, mutlu ve umutludurlar. Parktan yavaş yavaş uzaklaşırlar. Kentin renkli, ışıklı, gürültülü kucağına doğru yürürler.]

EV

[Anne, baba, kızkardeş, Serdar salondalar. Baba, öksürerek konuşmaya hazırlık yapar. Anne, kaygıyla evdekileri izler. Kızkardeş, elinde bir kitap okumaktadır.]

Baba : Oğlum, bir haftadır evde yoksun. Gelmiyor, haber vermiyor, bu kadını, kardeşini kaygıyla, üzüntüyle sarsıyorsun. Ne yapıyorsun, ne yapmak istiyorsun?

Serdar : Ben yaşıyorum, baba. Sizler gibi, böcek gibi, buralarda sürünmüyorum. Aptalca gerekçelerle avunmuyorum.

Baba : [Gözlüklerini çıkarır, sehbanın üzerine koyar. Yavaşça ayağa kalkar. Anne iç çekişlerle ağlamasını keser. Kendisine sarılıp mırıldanarak tesseli eden kızının kollarından ayrılır. Kaygı ve korku dolu gözlerle babaya bakarlar.] Ulan it soyu, ulan adi köpek, ulan pezevenk, ruhsuz, nankör. Bizi buralara sürükleyen sen değil misin? Sen değil miydin, buralara bize öven, her şeyin daha iyi olacağını söyleyen, zavallı annenin bütün uyarılarını senin için, senin mutlu olman için dikkate almadım. Bu zavallı kızı mutsuz ettik. Sen şimdi karşıma geçmiş bize, bize dair değerli olan her şeye küfür ediyor, aşağlıyorsun. Defol git ve buraya bir daha asla, hiçbir nedenle dönme. [Sehpanın üzerindeki çiçekliği hızla ve öfkeyle oğluna fırlatır. Anne büyüyen gözlerle kalkar, ama bir şey yapamaz. Kızkardeş eli ağzında öylece kalakalmıştır. Çiçeklik, oğlanın gövdesine çarpar kırılır ve yerlere dağılır.]

[Büyük, öfkeli, dağınık ses karmaşası, yerini bir anda beklentisiz bir sessizliğe bırakır, hava kararır, perde kapanır.]

Bir Sevdadır Okumak

Sisli, bulanık Ankara yıllarımdan bugüne taşıdığım en güzel anılarım kitaplarla ilgili olanlardır. Bayılırdım boş zamanlarımda kitapevlerini dolaşmaya. Hele eski kitaplar… Onlara bakmak, dokunmak, hissetmek… Her dokunuş nice hayatlara götürürdü beni. Nice hayatlara dokunurdum alabildiğince… Kim bilir kimler okumuş, kimler neler almıştı onlardan; usulca, sessizce… Belki de hoyratça. Kimileri bebek misali özen göstermiş, kimileriyse beslenmişti bilgileriyle.

Şanslıydım! Kitaplarla dolu bir evde, okuyan anne ve babamla büyümüştüm.  Okuma aşkı, belki de 68 Bingöl’ ünde hamileliği boyunca bulabildiği her şeyi okuyan annemden geçmişti. Kim bilir… Çocukken en büyük zevkim, başucumda duran kitabımdı. Hemen her gece aynı senaryo yaşanırdı bizim evde. ‘’ Bırak artık kitabını, sabah kalkamayacaksın! ‘’ diye söylenir durur annemin sesi ötelerde bir yerlerde… Küçükken Alice’ le Harikalar diyarındaydım, Heidi ile dağlarda. Gümüş Patenlerle kaydım, mutlu oldum. Yalanın kötülüğünü duydum Pinokyo’ dan. Anladım, öğrendim, çok güzel zaman geçirdim… Büyüdükçe ben, kitaplarım da büyüdü. İki Şehrin Hikayesi’ ni yaşadım adeta, Germinal’ le yoğruldum. Balzac’ı ayrı sevdim. Ayrıntılara verdiğim önem ve tasvir sevişim hep bu yüzden… Çok sıkılırsam ve alıp başımı gitmek istersem bir yelere en büyük yardımcım Balzac, onun kitaplarıyla dünyayı unuturum, dalarım bambaşka diyarlara… Aşktır kitaplar, sevdadır okumak…

Eğitimin anne karnında başladığına inanmışımdır hep. Tekmeleriyle, varlığını hissettirme çabasındaki bebeğin dünyadaki her şeyi kavrayabilecek yetenekte olduğunu ve bizimle bir şekilde iletişim kurmaya çabaladığını düşünmüşümdür hep. Dış dünyayı kavrama çabasındaki bebeğimize, bir hediye versek, huzur, mutluluk dolu bir şeyler okusak, faydası olmaz mı? Olur elbette… Tıpkı müzik dinletilen, şiir okunan bebek misali… Çocukta kitap okuma isteğini oluşturmak çok önemlidir. Bu çaba anne karnındaki sürece dek uzanır. Hamilelik döneminde bebeğe kitap okumak, pek çoğumuza anlamsız görünse de eminim yaralı olacaktır. İlerleyen zamanlarda, kitap okuma arzusu, her yaşa uygun seviyede olmak şartıyla, çeşitli kitaplar, dergiler, hatta boyama kitapları alınarak, okunarak, anlatarak, resimlerine bakılarak, anlattırılarak aşılanacaktır. Düşünen, fikir üretebilen, ürettiği fikri savunabilen, doğru ve yanlışı ayırt edebilen, sanatsever kişilerin artması ancak okuma alışkanlığının yaşama geçirilmesiyle mümkündür.

Yıllardır yayımlanan rakamlar, okuma konusunda ne denli eksik ve özürlü olduğumuzun en büyük göstergeleridir. Okuma oranının düşük olması kabahatinin bir diğer nedeni de okumanın bize kazandıracaklarının bilinmemesidir. Okumak bizi değiştirir. Okuma eylemi pratikleştirilerek hayata dâhil edilmelidir. Kitap daralıp, bunaldığımız anlardaki en büyük sığınağımız, ferahlık kapımız, yaşama açılan penceremizdir. ‘’Okuma sadece alışkanlıktır. ‘’ tümcesi de yanlış bence… Okuma bir serüven, meraklı bir yolculuk, bilinmeyenle buluşmadır. Okuma-yazmanın öğretildiği yer okuldur. Ancak okuma-yazma öğretimi, işin başı… Okur-yazar olmanın yanında, okuyan ama gerçek anlamda anlayarak, özümseyerek okuyan kişilikler olmak için eğitim gerekir. Bilginin temel yolu, okuma eyleminden geçer.

Thomas Jefferson ‘’ Özgür insan okuyan insandır. Çünkü bilgisizliğin, kör inançların ve saplantıların her türlüsünü yenen bir güçtür okuma’’ der. (Aktaran: Özdemir- 1997)

Özgür ve çok yönlü, saplantılardan arı düşünce, anlayarak okumaya bağlıdır. Olaylara değişik açılardan bakma, farklı yönlerden irdeleme ve eleştirel bakış açısını yakalama kaliteli okumaya bağlıdır. Kaliteli okuma, kaliteli okuyucuyu doğurur. Kaliteli okuyucu metnin ana temasını çözen, metne eleştirel bakış açısı ile yaklaşabilen, çok yönlü düşünen, düşüncelerini yaşama katabilen, çağa ayak uydurmuş, at gözlüklerini çıkarmış bireydir. ‘’ Olgun okuyucu, çok kez başkasının yazdıklarında yazarın düşünmediği güzellikler bulur, okuduklarına daha zengin anlam ve renkler kazandırır.’’ Montaigne

Okuma düşünme işlevine katkısı oranında yaralı ve anlamlıdır. Okumayı moda olarak algılayıp sadece kitap okuma imajı sağlama adına yaparsak; ya da gazetelerin magazin sayfalarıyla sınırlarsak, kavramları netleştirmemiz olanaksızlaşır. ‘’ Tek kitaplık adamlardan korkunuz.’’ Thomas Aquinas

‘’Okuma temelde bilişsel bir olaydır. Ancak bazı fonksiyonlardan etkilenir.’’ Gambell- 1996. Güdüleme, ilgi ve tutum okumayı geliştirir. Güdü (motive) bireyi, bir amaca ulaşmak için davranmaya iten, harekete geçiren, bireyin davranışını güçlendiren, etkinleştiren, yönelten bir iç güçtür. Başaran- 1991. Güdüleme, insanın belli bir yönde davranmasına yol açan, onu böyle bir davranışa iten, bir işi yapmaya istekli kılan ruhsal durumdur. Başaran- 1989.

Kitap okuyan çocuk, anne babasının olduğu kadar,  öğretmeninin de işini kolaylaştırır. Çocuk, kendini geliştirir ve araştırmayı öğrenir. Bilgiyi sever. Bilgi güçtür ve her tür zorluğu yenmenin anahtarıdır. Okuma zihinsel, sosyal, duygusal gelişimi büyük ölçüde etkiler. Ancak, nasıl ‘’ yemek ye! ‘’ baskısı karşısında çocuk bıkkınlık hissediyorsa, kitap okumayı hayat tarzına dönüştürürken veli ve öğretmenler olarak oldukça dikkatli ve hassas davranmalıyız. İnatlaşmadan, sürtüşmeden, eğitimin her alanında olduğu gibi sevgi ve sabırla bu zevki hissettirebilmeliyiz.

Evde anne baba, okulda öğretmen kitabı eline alarak başlamalı işe… Okuma kuralları gösterilmeli çocuklara. Sınıfımda bu yolda ilk adım olarak, okuma saatleri düzenledim. İlk günler karmakarışıktı her şey. Verilen kitaba sadece bakmakla yetinen de vardı, okur gibi yapan da… Resimlere bakmaktan öteye gitmeyen de… Çocukların pek çoğu sıkılıyor, belli etmemeye çalışıyorlardı. Çocuğun ciddiye alındığı zaman ne kadar değiştiğini bilirim. Kitap okumanın önemini bıkmadan, usanmadan anlattım onlara. Bunun alışkanlıktan öte, yaşam tarzı olması gerektiğini vurguladım. Anladılar zamanla… Şimdilerde artan zamanlarda ya da canımız çektiğince kitap okuyoruz karşılıklı. Ellerimizde kitaplar,  paylaşıyoruz okuduklarımızı, anlatıyoruz, aktarıyoruz… Alıştık… Önemli olan zamanı dolu geçirmekse, çok konuşmak yerine, okumalıyız. Böylece çok daha fazla düşünürüz. Düşündükçe eksiklerimizi ve kendimizi keşfederiz. Konuşmadan önce düşünmeyi, sözlerimizi tartmayı öğreniriz. Çok konuşmak kendimize olduğu kadar çevremizdekilere de zararlı. Fazlaca ve boş konuşan insanlar, gürültü kirliğine örnektir kanımca.

Okumanın ne yeri, ne de zamanı belli. Evde, otobüste, parkta, kalabalıkta… Kısacası yaşamda, yaşamın taaa derinlerinde. Okuyun! Hızlı ama içinize sindirerek, anlayarak, ruhunuza dokundurarak okuyun. Okuduklarınızı on yıl sonra da hatırlayabilmek için, notlar alın, yazın, çizin. Kelime dağarcığınızı güçlendirin. Anlatın, tartışın, eleştirin. Unutmayın her kitap ayrı bir tecrübe, ayrı bir birikimdir ve her hikaye farklı bir hayattır. Bu tecrübelerden yararlanmak adına okuyun. Okuma beraberinde bilgi ve başarıyı getirir. ‘’ Okumak insanı olgunlaştırır, konuşmak ustalaştırır, yazı ise daha somut bilgi sağlar. ‘’ Bacon

Okuryazar olmak, sadece harfleri tanımak değildir. Okuma hayatımızın belli bir dönemini kapsayan bir etkinlik olmaktan öte; tüm yaşamımızı kapayan bir süreçtir. Kültür kavramı, okuma, araştırma ve kendini yenilemeden geçer. Uygarlık gelişiminde kitap ve kütüphanelerin önemi ise tartışılmaz. Öğrenme hayat boyu süreç; kütüphaneler ise bu sürece en büyük katkıyı sağlayacak kurumlardır. Bilgi ve birikim bu kurumlarla, kuşaktan kuşağa aktarılır. Bu büyülü atmosferi çocuklarımıza tanıtmalıyız. Kütüphanelerin havasını solumalarına olanak tanımalıyız mutlaka.

Okuma eylemi, beceri ve ömür boyu zevkle sürdürülecek bir aktiviteye dönüştürülecekse; bu beceri eğitim sistemimizde kazandırılmalıdır. Aksi halde, yetişkinin okumayı stile dönüştürmesi pek kolay olmayacaktır. Ağaç yaşken eğilir. Serbest okumanın kazanımı, eserin anlaşılırlığını getirir beraberinde. Okuma zevki, okumayla gelişir. Bu yüzden de serbest okuma en fazla tercih edilen okuma şeklidir. Amaç, okuma alışkanlığı kazandırmak ve hayat tarzı oluşturmaksa; yapabileceğimiz çok küçük ayrıntılar var:

  1. Baskı olmaksızın, okuma zevktir felsefesi aşılanacak.
  2. ‘’ En güzel hediye kitaptır, çünkü kalıcıdır.’’düşüncesi benimsenecek.
  3. Çocuğa ciddiye alındığı hissettirilerek, anlatım yapması, özet çıkarması istenecek.
  4. Okunan kitap hakkında sınıfta ya da evde konuşularak, tartışılacak, sorgulama yapılarak, sorulara sabırla cevap verilecek. Okuma okunanın anlaşılması ile verimli hale dönüşür. İlgi, istek okumanın önündeki tüm engelleri siler. Anlamadan, anlatmadan okumak zaman kaybından başka bir şey değildir.
  5. Kitapevleri ve fuarlarına gidilecek, buraların havası hissettirilecek.
  6. Her yaşın kitabı farklıdır, seviyeye uygun kitap seçilecek.
  7. Okurken mırıldanan, el-kol hareketleri yapan öğrenciye, bu hareketlerin olmaması gerektiği anlatılacak.
  8. Kitap okuma esnasında, evde anne baba, okulda öğretmen örnek olarak, davranışlarıyla model oluşturacak.
  9. Öğrenciler, gazete ve dergi okumaya özendirilecek.
  10. Okumak için yer ve zamanın önemsiz olduğu vurgulanacak.
  11. Göz sıçramaları da çok önemli olduğundan, göz sıçramalarına engel olmak için,  göz-kitap mesafesi ayarlanacak.
  12. Anlaşılırlığa katkı sağlamak için, kelime dağarcığı geliştirilecek.
  13. Öğretmen-aile işbirliğine gidilerek, göz sorunu olan öğrenciler için tedbir alınacak.
  14. Ödül olarak mutlaka kitaba yer verilecek.
  15. Ayda en az bir kitap okunmasına özen gösterilecek.
  16. Güzelim Türkçemizi kullanırken, gereksiz kısaltmalar çıkarılacak, dikkat edilecek, imla kuralları kavratılacak.
  17. Anlatım bozukluklarında çocuk uyarılacak, hatalar düzeltilecek.
  18. Tarihte büyük, işlere imza atmış kişilerin de okuduklarına dikkat çekilecek, örnekler verilecek.
  19. ‘’Okuyup da ne olacak? ‘’ tümcesi kullanılmayacak.
  20. Sözün özü kitap sevgisi aşılanarak, katkıların en büyüğü sağlanacak.

SONUÇ:

Kendine güvenen, okuduğunu anlayan, kelime dağarcığı geniş, derdini anlatabilmek için birkaç sözcüğe sığınmayan, anlatım ve ifadesi güçlü, kitapları ve okumayı hayat tarzı haline getirmiş, ciddiye almış, ufku geniş ve aydınlık bir nesil!

Az mı?

20. Yüzyılda Türkçeye Hizmet Edenler – 1

Güzel dilimizin tarihî seyir içinde, ana çatısı daimilik göstermek şartıyla değişmesi, değişime paralel gelişmesi yüzyıllara göre belli bir ivme kazanmaktadır. Yirminci yüzyılın başında, bütün olumsuzluklara karşın, milleti millet yapan temel unsurun dil olduğunu bilen Atatürk’ün bizzat çalışmaları bu yüzyıldaki Türkçenin kazandığı ivmenin anahtarı konumundadır.

Dili, en genel biçimde, insanların düşündüklerini ve duyduklarını bildirmek için sözcüklerle veya işaretlerle yaptıkları anlaşma olarak tanımlamak mümkündür. Ana dili ise, insanın çocukken anasından, evindekilerden ve soyca bağlı olduğu topluluktan öğrendiği dildir[1].

Ana dilimiz Türkçenin bu yüzyıldaki görünümüne, bu görünümün ayrıntısına indiğimizde; yazarların, şairlerin ve devlet adamlarının bizzat Türkçe üzerine düşüncelerine ayrıntılı olarak yer verilecektir.

Yüzyılın başında dil üzerine yapılan tartışma ve çalışmalar dilde sadeleşme hareketi noktasında odaklanmaktadır. Bu hareketin kaynağı geçmişe dayanmaktadır. Tanzimat döneminde ve Edebiyat-ı Cedîde devrinde sanatçıların bireysel çabalarıyla yürütülen dilde sadeleşme hareketi, sistemli ve bilinçli olarak ilk kez, Genç Kalemler hareketiyle kendini gösterir.

Bu yüzyılda Türkçe üzerine görüş bildiren yazar ve şairlerin hayatta olmayanları çalışmamıza kaynaklık etmiştir. Hayatta olan yazar ve şairlerin görüşlerini aktarmak, Türkçe üzerine düşüncelerine ve ürünlerine yer vermek çalışmamızın kapsamını genişletecektir.

Genç Kalemler hareketi, Ömer Seyfettin (1884-6 Mart 1920) in önderliğinde, Ali Canip Yöntem (1887-26 Ekim 1967), Ziya Gökalp (1876-25 Ekim 1924) tarafından 1911 yılının nisan ayında “Dilde ve edebiyatta millî benliğe dönüş” ilkesiyle edebî çevreye sesini duyurmuştur:

“Dilimizin kendi kendine Türkçeleşmesini beklemenin boş olduğuna inanan Yeni Lisancılar, ‘Ey gençler! Artık evvel zaman, kalbur saman âlimleri gibi gözlerinizi ecnebî kamuslara dikmeyiniz. Sizi yaşatan Hakikati, şe’niyeti, ırkı tedkik ve tersîd ediniz. Şiveniz, sarfınız, nahvınız, üslûbunuz gibi kelimelerimizin de en doğru ve en mükemmel mânâsını da orada bulacaksınız.’ demişlerdir.

Yeni lisanın kaynağını, hadsî Türklüğün asla bozulmayan ve her zaman Türk kalan vicdanında gören Ali Canip; Yeni Lisan hareketi içerisindeki bilgili gayretleriyle, Türk dilinin sadeleşmesinde olduğu kadar, millî kültürümüzün korunup geliştirilmesinde de en önemli merhale sayılan Ömer Seyfettin; ve eskiden beri süregelen dili sadeleştirme konusundaki dağınık düşünceleri sistemleştirerek, Yeni Lisan hareketine millî bir renk ve anlam vermesi yanında dil işini, millî bir mesele hâline getiren ve onu, çözülmesi gerekli bir kültür davası olarak gören Ziya Gökalp’in[2]dilde ve edebiyatta millîleşme hareketi, Cumhuriyetle birlikte gerçek niteliğine kavuşmuştur. Sade Türkçe, artık edebiyat dili olmuştur. Tanzimat’tan beri süregelen düşünceler ve çabalar meyvesini vermiştir. Günümüzde sadeleşme ve yenileşme başarıya ulaşmışsa bunun temelinde Genç Kalemler’in emekleri yatmaktadır[3].

Atatürk’ün önderliğinde Cumhuriyeti kuran kadronun, -her alanda olduğu gibi- millî bir kültür dilinin oluşturulması çabalarının arifesinde özellikle Lâtin harflerinin kabul edilip/edilmemesi konusunda tartışmaların yaşandığı bilinmektedir.

1928 yılına kadar gazete ve dergilerde bilim adamlarının ve sanatçıların şiddetli bir tartışma içerisinde oldukları görülür. Tartışmanın taraflarına göz attığımızda bu dönem için Lâtin harflerinin kabul edilmemesini isteyenlerin çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Geçmişte Lâtin harflerine geçip/geçmeme konusunda bir çok önerileri bir kenara bırakırsak, Kazım Karabekir Paşa’nın başkanlığında 21 Şubat 1923 tarihinde toplanan Millî İktisat Kongresi’dekongrenin işçi delegelerinden İzmirli Nazmi ile iki arkadaşı tarafından, Lâtin harflerinin kabulü hakkında bir önerge verilir. Kongrede bu önerge, “Lâtin harfleri İslâm birliğini bozar” gerekçesiyle başkan tarafından reddedilir. Bu reddin yazılı açıklamasıyla birlikte tartışmanın boyutu değişir.

Bu kongrede Kazım Karabekir Paşa şunları dile getirmektedir:

“Binaenaleyh bugün bir kuvvet vardır ki, o kuvvet bütün cihana karşı bu propagandayı yapıyor: Türk yazısı güçtür okunamaz. (…) Acaba bu Lâtince kabul edilebilir mi? Bu kabul edildiği gün memleket herc ü merce girer. Her şeyden sarf-ı nazar bizim kütüphanelerimizi dolduran mukaddes kitaplarımız, tarihimiz ve binlerce cilt âsarımızı bu lisanla yazılmış iken büsbütün başka bir şekilde olan bu harfleri kabul ettiğimiz gün, en büyük felakette derhal bütün Avrupa’nın eline güzel bir silah vermiş olacak, bunlar âlem-i İslâm’a karşı diyeceklerdir ki, Türkler ecnebî yazısın kabul etmişler ve Hıristiyan olmuşlardır. İşte düşmanlarımızın çalıştığı şeytanatkârane fikir budur. (…) Binaenaleyh bizim hurufatımızı okunmaz değil, belki hurufatımız dünyanın en güzel şekli ve latif resmidir ki…”[4]

Özellikle, Resimli Gazete, Akşam, İçtihad, Millî Mecmua‘daki yazılarla takip edilen tartışmalar hakkında geniş bilgi vermek konumuzun kapsamını genişletecektir. Burada incelenen kaynaklara bağlı kalarak şunları söylemek mümkündür: Bu dönemde Lâtin harflerini kabul etmek istemeyenler çoğunluktadır. Her iki görüşe ılımlı yaklaşan İbrahim Alâaddin Gövsa’nın, tarafların düşüncelerini ve savunma reflekslerini aktaran yazısı tartışmaların içeriğini özetler niteliktedir. Kısaca şunları söyler Gövsa[5]:

Lâtin harflerini kabul etmek isteyenlerin delilleri şu esaslarda toplanabilir:

  1. * Yazımız güç öğreniliyor.
  2. * Yazım kurallarımız yerleşemiyor.
  3. * Yabancılar, dilimizi harflerin güçlüğünden dolayı öğrenmeye rağbet etmiyorlar.
  4. * Az çok öğrenim görenlerimiz dahi bir makaleyi yanlışsız okuyamıyorlar.

Bu söylenenler daha etraflı açıklanabilir. Hepsi de itiraz etmeden kabul edilecek görüşler ama bu sorunların oluşması Lâtin harflerini kabul etmemiz için yeterli midir?

Karşı tarafın görüşlerinin özeti ise:

  1. Çocukların bir ay hatta iki ay önce okumalarıyla her zorluk aşılacak mı? Öğrenirken güç ol yazımızın, kullanırken kolay olduğunu unutacak mıyız? Âdeta kişilere benzeyen kelimelerimizle okuma ve yazmanın daha kolay olduğu meydanda değil midir? Harflerimizle bir satıra koyduğumuz cümleyi, Lâtin harfleriyle en aşağı iki satırda yazmak gerekmiyor mu?
  2. Yazım kurallarımızın istenilen düzeyde gerçekleşmemesinde harflerimizin kabahati nedir? Her kelime için bir şekil belirleyip okul kitaplarından itibaren yayımda bu yazım kuralları uygulansa harflerimizin değişmesine ihtiyaç kalır mı?
  3. Yabancılar mecbur olur veya ilgi duyarlarsa Mısır ve Suriye’de Arapça öğrendikleri gibi, Arapçadan daha kolay olan dilimizi öğrenmeyecekler midir?
  4. Bugün öğrenim gören insanlarımız bile bir makalede bilmedikleri kelimeleri yanlış okuyorlar. Yazı dili ile konuşma dili; halk edebiyatıyla Dîvan edebiyatı arasındaki uçurumu Lâtin harfleri mi kapatacak?

Her iki görüşü de bu şekilde özetleyen Gövsa, değerlendirmeyi okurlara bırakmaktadır.

Bu tartışmalara 1 Kasım 1928’de “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkındaki Kanun” kabul edilerek son nokta konulmuştur. Bu cümleye bağlı olarak “Atatürk Dönemi”nde dilimizin öğretimi; beraberinde kanun ve kararnamelerle eğitim atılımlarının kısa bir tarihçesini kronolojik olarak, millî eğitim bakanlarının adlarıyla oluşturulan başlık altında sunmak gerekir.

1) Dr. Rıza Nur [1879 Sinop – 1942 İstanbul]:

4 Mayıs 1920’de bakan olan Dr. Rıza Nur, bakanlığı zamanında bir yandan bakanlık örgütünü yapılandırmaya, diğer yandan da az sayıda Osmanlıdan TBMM yönetimine aktarılmış bulunan eğitim kurumlarını ayakta tutmaya çalışmıştır. Fakat ağır savaş koşulları nedeniyle yerel yönetimlerin öğretmenlerin maaşlarını ödeyememelerine bağlı, salgın halinde öğretmenlerin meslekten ayrılmaları ve eğitim kurumlarının kapanmaları olayları devam etmiştir.

Rıza Nur’un 9 Mart 1920 tarihinde TBMM’de okuduğu programın eğitim hedefleri arasında şu iki madde kayda değer:

a)Halk kitlesinde yaşayan Türkçe sözcükler toplanarak dilimizin büyük bir sözlüğü meydana getirilecek.

b) Millî ruhu meydana geliştirecek tarihsel, toplumsal ve edebî eserler uzmanlarına yazdırılacaktır[6].

2) Hamdullah Suphi Tanrıöver [1885 İstanbul – 10 Haziran 1966]

Tanrıöver’in millî eğitim bakanlığında icraatlarının geri plânında Atatürk’ün görüş ve direktifleri yatmaktadır. Bu salt Tanrıöever için geçerli bir durum değil, bundan sonraki millî eğitim bakanları için de aynı özellik varlığını sürdürmektedir.

Tanrıöever’in millî eğitim politikasında ilk göze çarpan Atatürk’ün Ankara Maarif Kongresinde yapmış olduğu konuşmadır. Bu konuşmanın içeriğine bundan sonraki bakanlar da sadık kalmışlar belirlenen hedefleri gerçekleştirmek için çalışmışlardır. Bu konuşmada Atatürk, Türkiye’de ileride daha sağlıklı bir ortamın sağlanmasına kadar geçecek süre içinde de boş durulmamasını, eğitim örgütünün verimli bir şekilde çalıştırılmasını istemiştir. Çocukların ve gençlerin eğitimi konusundaki istek ve buyrukları da şunlardır:

“Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken, onlara bilhassa mevcudiyeti ile hakkı ile birliği ile taarruz eden bilumum yabancı anasırla mücadele lüzumu ve efkar-ı milliye-yi kemali istiğrak ile hep mukabil fikre karşı şiddetle ve fedakârane müdafa zarureti telkin edilmelidir. Yeni neslin bütün kuvva-yı ruhiyesine bu evsaf ve kabiliyetin zerki mühimdir. Daimi ve müthiş bir cidal şeklinde tebarüz eden hayat-ı akvamın felsefesi, müstakil ve mesut kılmak isteyen her millet için bu evsaf-ı kemali şiddetle talep etmektir.

istikbal için hazırlanan evlad-ı vatana, hiçbir müşkül karşısında serfüru etmeyerek kemal-i sabır ve metanetle çalışmalarını ve tahsildeki çocuklarımızın ebeveynlerine de yavrularının ikmal-i tahsili için her fedakarlığı ihtiyardan çekinmemelerini tavsiye ederim…[7]

Bunların yanı sıra Tanrıöever zamanında, “İstiklâl Marşı” kabul edilmiştir.

3) Mehmet Vehbi Bolak [1883 Balıkesir-1958]

19 Kasım 1921’den itibaren 11 ay 16 gün bakanlık yapan Mehmet Vehbi Bulak zamanında, geleceği biçimlendirecek etkili bir çalışma yapılmamıştır.

4) İsmail Safa Özler [1885 Adana-08.07.1940 Adana]

Millî mücadelenin zaferle sonuçlanmasından sonra devlet, ülkenin imarı için ancak çalışmalara başlayabilmiştir. İşte bu zamanda iş başına gelen (6.11.1922) İsmail Safa Özler, Atatürk döneminde gerçekleştirilecek olan eğitim devrimleri için gerekli fikrî ve hukukî zemini hazırlamıştır.

Ali Fethi Okyar tarafından kurulan kabinenin programı 14.08.1923 tarihinde TBMM’de okunmuştur. Programda ilk defa eğitim ile ilgili ilke ve politikalara yer verilmiştir. Eğitim hedefleri içerisinde konumuzla bağlantılı olarak şunlar vardır:

Halkın talim ve terbiyesi için gece dersleri ve çırak mektepleri tesis olunacak, halkın lisanıyla ve halkın ihtiyacına muvafık kitaplar yazdırılacak tabı ve teksir ve memleketin her tarafına tevzi edilecektir.

Program TBMM’de okunduğu zaman Ankara’da I. Heyet-i İlmiye çalışmalarına devam etmekteydi. Hükümet programıyla heyetin çalışmaları ben niteliktedir.

I. Heyet-i İlmiye:

15 Temmuz 1923 tarihinde Ankara’da başlayan toplantı 15 ağustos 1923 tarihine kadar bir ay aralıksız sürmüştür. Savaştan yeni çıkmış olan Türk devletinin var olan eğitim sorunları derinliğine tartışılmış ve Türk eğitim sistemine yeni bir şekil vermek üzere de bazı önemli kararlar alınmıştır.

Heyetin çalışmalarına dönemin eğitim, bilim ve devlet adamları katılmıştır.[8] Gündemde yer alan 24 ana başlık için altı komisyon kurulmuştur. 24 ana gündem maddeleri arasında konumuzu ilgilendiren beşinci ve altıncı maddelerdir: “Millî büyük sözlük ve dilbilgisi/ Millî müzik, millî dil ve edebiyat” komisyonlar içinde ise, “orta tedrisat komisyonu“. Komisyonun almış olduğu kararlar zaman zaman Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayımlanmıştır.[9]

Tevhidi-i Tedrisat Kanunu:

Daha Ankara Maarif Kongresinin (16.07.1921) açılışında Türkiye’de eğitim ve öğretimin birleştirilmesinin gerekli olduğunu dile getiren Atatürk’ün, buyrukları doğrultusunda hazırlanmış olan söz konusu kanun 3 Mart 1924 tarihinde TMMM’ne sunulmuş ve kanunlaştırılmıştır.

2 Mart 1924 günü Cumhuriyet Halk Fırkası grubunda tartışılıp, kabul edilen 3 önemli yasa tasarısı, mecliste 3 Mart 1924 günü kabul edilmiştir. Bunlar:

  1. Halifeliğin kaldırılmasına ve Osmanlı hanedanının yurt dışına çıkarılmasına ilişkin Urfa milletvekili Şeyh Saffet Efendi ve 53 arkadaşının yasa önerisi.
  2. Şer’iye ve Evkaf vekaletlerinin kaldırılmasına ilişkin Siirt milletvekili Halil Hulki Efendi ve 57 arkadaşının yasa önerisi.
  3. Tevhid-i tedrisat hakkında Saruhan milletvekili Vasıf Bey ve 57 arkadaşının yasa önerisi.

[1] Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1988. 

[2] Dr. Yusuf Ziya ÖKSÜZ, Türkçenin Sadeleşme Tarihi Genç Kalemler ve Yeni Lisan Hareketi, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1995, s.173. 

[3] Genç Kalemler hareketinin dilimizin sadeleşmesindeki işlevi ve önemi üzerine daha ayrıntılı bilgi için bkz: Faruk Kadri Timurtaş, “Türkçecilik Cereyanının Tarihi”, Türk Dünyası El Kitabı, II.Cilt, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1992, s.248-258.; İsmail Parlatır, “Genç Kalemler İçinde Ömer Seyfettin”, Doğumunun Yüzüncü Yılında Ömer Seyfettin, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara, 1992, s.87-111. 

[4] Kazım Karabekir, “Lâtin Harflerini Kabul Edemeyiz”, Hâkimiyet-i Milliye, S. 755, 5 Mart 1339 (1923), s.2. 

[5] İbrahim Alâaddin Gövsa, “Harflerimizin Kabahati”, Resimli Gazete, C.1, S.27, 8 Mart 1340 (1924), s.2. [M. Şakir Ülkütaşır, Atatürk ve Harf Devrimi, Türk Dil Kurumu Yayınları, 3.b., Ankara 2000,s.49-50’den naklen özetlenmiştir. Bu konu hakkında ayrıca bkz: Betül Özçelebi, Cumhuriyet Döneminde Edebî Eleştiri 1923-1938, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1988, s.221-229.] 

[6] TBMM Zabıt Ceridesi, I:13, C.1, 9.5.1920, s.241-242 

[7] Cumhurbaşkanları, Başbakanlar ve Milli Eğitim Bakanlarının Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri, , I.Cilt, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1946, s.3-4. 

[8] Heyetin çalışmalarına katılan kişiler ve gündem maddeleri için ayrıca bkz: Hasan Âli Yücel, Türkiye’de Orta ÖğretimT.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1994, s.21-22.

[9] Hakimiyet-i Milliye “İlk Tedrisat Komisyonu Raporu”, 15.08.1923; “Halk Terbiyesi Raporu”, 20.08.1923. Ayrıca Hasan Âli Yücel, Maarifte Bir İnkılap” yazısıyla heyetin çalışmalarından övgüyle söz etmiştir. Hakimiyet-i Milliye, 17.08.1923.

Gürcistan’da Ahıskalılara Dönüş Yasası

Ahıska, bugünkü Gürcistan sınırları içinde kalan, Ardahan ilimizin hemen bitişiğinde olan bir bölgedir. Jeopolitik ve jeostratejik hesapların kurbanı olan Ahıskalılar, 1828’den beri kimi sınırlar arasında, kimi sınırlar ötesinde bazen de paramparça yaşadılar. Ahıskalılar, 1828’de Rusya’nın Kafkasya işgalinden beri baskı, yıldırma, zulüm, sürgün, kısacası her türlü insan hakları ihlallerine uğramış, dünyanın önde gelen toplumlarından biridir. 1944’te Sovyetler Birliği döneminde anayurtlarından sökülüp atılarak Sovyetler Birliği içinde dağıtılmışlardır. SSCB zamanında da sürekli yerleri değiştirilmiş, bir yolunu bulup Gürcistan’a yerleşenler de çıkarılmışlardır.

Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ortada kalan ve anayurtlarına dönmek isteyen bu insanlar nihayet dönebilecekler. Gürcistan Parlamentosu, Avrupa Konseyi’nin de zorlamasıyla 11 Temmuz 2007 tarihinde çıkardığı “Eski Sovyetler Birliği Tarafından 20. Yüzyılın 40’lı Yıllarında Gürcistan’dan Zorla Sürgüne Gönderilen Şahısların Geri Dönüşü Hakkında Kanun”da geri dönüşün yasal zemini oluşturmuştur. Yazının konusu, bu yasanın değerlendirilmesidir.

Geç de olsa bu gelişme olumlu bir adımdır. Yıllardır istemeden gönderildikleri başka kültür ve coğrafyalarda insan hakları ihlalleri yaşayan, oralarda da yeni sürgün ve şiddetle karşılaşan bu insanların sorunları çözüm yoluna girmiştir.

Ahıska Türklerinin Ahıska’ya tekrar dönmeleri Gürcistan’ın eksik kalan kültür dokusunu tamamlayacaktır. Gittikleri her yerde çalışkanlık ve örnek yurttaşlık davranışlarıyla bilinen bu insanlar Gürcistan’a çok şey katacak, ülkenin kalkınmasına katkı sunacaklardır. Gürcistan için hiçbir zaman tehdit olmayan Ahıskalılar, Türkiye-Gürcistan ilişkilerinin daha da gelişmesinde önemli rol oynayacaklardır.

Yasa ne getiriyor?

Yasanın amacında (madde 1) yer alan “tarihi adaletin gerçekleştirilmesi” ifadesi son derece önemlidir. Gürcistan, bu dönüşün bir “ihsan” ya da “lütuf” değil, gasp edilen hakların iadesi olduğuna vurgu yapmaktadır. Adalet tam olarak yerini bulmayacak ama bu ifadenin bulunması hem bir hakkın iadesi hem de yasanın geri kalanını değerlendirmek açısından önemli bir ölçüttür.

Yasanın amacında yer alan diğer iki sözcük de çok önemlidir. “Onurlu” ve “gönüllü” dönüş! Dönenler bir suçlu gibi ezik, dolayısıyla kendilerine gösterilen herhangi bir yere değil, kendi köy ve kasabalarına yerleşmelerini Gürcistan Parlamentosunun kabul ettiğini anlamak durumundayız. Öte yandan “gönüllülük” sözcüğü dönenler için cazip imkanların sunulması halinde anlam kazanacaktır. Gürcistan’ın bu ifade ile güvence verdiğini anlıyoruz. Amaçta yer alan “aşamalı” dönüş yaklaşık 300 bin kişi dikkate alındığında anlaşılabilir bir yaklaşımdır. Ancak buyerleştirme aşamaların kaç yıl süreceği belli değildir.

Yasa, geri dönüş işlemlerinin yürütülmesi için “Mülteciler ve İskân Bakanlığını” görevlendirmiştir ve sadece 1944 sürgünlerini kapsamaktadır. Geri dönüş için ikâmet edilen ülkelerin Gürcistan temsilciliklerine 1 Ocak 2008 ile 1 Ocak 2009 tarihleri arasındaki bir yıl içinde istenen belgeleri sunarak dilekçeyle başvurmak gerekmektedir.

“Geri dönen” hakkından yararlanacaklardan istenen belgeler ise şunlardır (madde 4-a): Sürgün belgesi (ya da belgeleri), vatandaşı olduğu ya da oturma izni olduğu ülkenin düzenlediği kimlik, oturma izni ve/veya vatandaşlık belgesi, doğum belgesi, ikâmetgah belgesi, sabıka kaydı belgesi, aile kayıtlarını gösteren belge (medeni hal ve akrabalık bağını gösterir belge, nikah belgesi, boşanma, çocuk doğum belgesi gibi), sağlık durumu ile ilgili bilgiler ve özgeçmiş (şahsın uyrukluğu, bildiği diller ve özel bilgiler) ayrıca mali durumu ve mal varlığı hakkındaki bilgilerin dilekçenin ekinde sunulması gerekiyor.

Dönüş başvurusunu sürgüne gönderilen şahıslar yapabileceği gibi onun muvafakati ile şahsın çocukları da yapabilir. Yasaya göre başvurular Gürcüce veya İngilizce yapılacaktır. Ancak belge başka bir dilde ise onaylı Gürcüce veya İngilizce tercümesi ile beraber sunulması istenmektedir.

Gürcistan’ın birtakım belgeler istemesi doğaldır. Ancak bu belgelerin temin edilmesi bazen güçlük yaratabilir. Örneğin kaç kişi sürgün belgesi almış ya da almışsa bunu 63 yıldır saklamıştır? Bu belgeyi istemek yerine doğum yeri Ahıska/Gürcistan olan ya da böyle birinin çocuğu olmak yeterli belge olarak sayılmalıydı. Bu bir sorun olarak görünmektedir. Yine doğum belgesi istemek de başvuruyu zorlaştıran işlemlerden birisidir. Kimlik ya da pasaport belgesi olan kişinin doğduğunu belgelemesi anlamsızdır. Kastedilen nüfus kayıtları ise, zaten pasaportta bu bilgiler vardır. Ayrıca aile bağlarını gösteren belgede de bu bilgiler bulunmaktadır.

Bu konuyla ilgili 4/6 maddesinde “bilgi temininin mümkün olmadığı hallerde şahsın kendisine bağlı olmayan objektif sebeplerden dolayı belgeyi temin edemediğini inandırıcı biçimde ispatlaması gerekir” denmektedir. Bu “inandırma” ikna edici olmayabilir. İyi niyetli olmayan memurlar pekala ileri sürülen gerekçeleri inandırıcı bulmayabilir. Kanunun bu maddesi her an kötüye kullanılabilir. Kişilerin sözlü beyanları ve devletin kendi arşivlerini kullanma yolu ile bu tür sorunlar ortadan kaldırılabilirdi.

Sağlık durumu belgesi de eğer Gürcistan vatandaşlığına alınmada (kişinin sağlıklı olmaması halinde) engel teşkil edecek ya da tercih nedeni olacaksa, amaçta belirtilen “tarihi adaleti sağlama ve onurlu dönüş”e engel olacaktır. Gerçi 11/3 üncü madde de sağlık belgesinde hangi bilgilerin isteneceği ayrıca düzenlenecektir denmekteyse de, sağlıklı olmama halinde bunun bir dezavantaja dönüşmesi engellenmeliydi.

Geri dönüş için başvuranları kayıt ederek kayıt numara verilmesi (madde 5/1) gibi ayrıntıların yer aldığı yasada, geri dönenlere neler vaat edildiği, dönüş sonrası işleyişin nasıl olacağı belli değildir.

Geri dönüş dilekçeleri 1 Ocak 2008 ile 1 Ocak 2009 tarihleri arasında kabul edilecek ve 1 Ocak 2009’dan itibaren başvurular değerlendirilecek (madde 6/2). Yasada belirsiz bir madde daha vardır. Madde 7/1, Gürcistan hükümetinin başvurandan ek talepleri belirleme hakkına sahip olduğunu yazıyor. Nasıl ve ne gibi taleplerinin olacağı, bunların karşılanabilir talep olup olmayacağı belli değildir. Kanun yapıcının art niyetli olduğunu düşünmesek bile, kötü niyetli memurlar bu maddeyi “işi yokuşa sürme” amaçlı olarak kullanabilirler. Bu maddenin hangi amaçla konulduğu ve nelerin talep edileceği belirlenmeliydi. Ancak madde 11/1’de belirtilen hazırlanacak kararnamede bunun amaç ve sınırlarının belirlenmesiyle durum netleştirilebilir.

Dilekçelerin değerlendirilmesinde “Gürcüce bilenlere öncelik verilmesi” (madde 7/3) topluma uyumu konusunda zorunlu mülakat ve yazılı sınav yapılması (madde 7/2) geri dönüşü zorlaştıran bir uygulama ya da başvuruları düşük tutmaya yönelik iyi niyetli olmayan bir maddedir. Bu insanlar elbette içinde yer alacakları ülkenin ulusal dilini bilmelidirler. Ancak unutulmamalıdır ki, bu insanlar 63 yıldır Gürcistan’da değildirler. Gürcistan’da olmadıklarına göre bu dili unutmuş ya da öğrenmemiş olmaları doğaldır. Bu maddenin “Gürcüce bilmeyenlere öğrenmeleri için uygun zamanlı ücretsiz kurslar düzenlenerek öğretileceği ve toplumla bütünleştirileceği” biçiminde olması gerekirdi. Çünkü ulusal dilin bilinmesi ülkeden çok yurttaş için gereklidir. Ülkenin yurttaşlarına sunduğu nimet (iş, sağlık eğitim, bilim ve sanattan yararlanabilme) ve külfetlerden, ulusal dili bilenler daha çok nimetlerden yararlanırken, bilmeyenlere külfet (işsizlik vb) düşer. “Adaleti sağlama” adına çıkan kanunun bu maddesi de amacına uygun değildir. Belli ki Gürcistan’ın bazı kaygıları ya da farklı niyetleri vardır.

Madde 8/1’de belirtilen değerlendirme raporuna göre “geri dönen statüsünün” verilmesi ya da verilmemesi söz konusudur. Verilmemesinin ölçütleri belli değildir. Kaldı ki, “verilmemesi” durumunun olmaması gerekir. Gürcistan vatandaşlığı, Ahıska/Gürcistan doğumlu ya da böyle birinin çocuğu olan herkesin en doğal hakkıdır. Bu kanun da zaten bunun için çıkarılmıştır. Eğer söz konusu olan yalan beyanlara karşı bir önlem almaksa bu zaten meşru bir durum değildir. Ahıskalı olduğunu ve 1944 sürgününde gönderildiğini belgeleyen herkes kabul edilmelidir.

Sonuç

Bu yasayla Gürcistan’ın, talebin beklediğinden fazla olması halinde bir kısım insanların haklarını elinden alacağı düşüncesinde olduğunu gösteriyor. Sanki Gürcistan hükümetinin kafasında belli bir sayı vardır. Bu düşünce, yasanın ruhuna da, çıkarılış gerekçesine de, adalet anlayışına aykırıdır.Potansiyel olan 300 bin kişinin hepsinin gelmesi Gürcistan’ı zorlayabilir (ki hepsinin gelmesi küçük bir ihtimaldir). Ama bunun sorumlusu Ahıskalılar değildir. Onlar kendi evlerinden gerekçe bile gösterilmeden silah zoruyla kovulmuşlar, bunun büyük sıkıntısını çekmişlerdir. Özür ya da tazminat talepleri de yoktur. Sadece evlerine dönmek istiyorlar. Gürcistan Ahıskalılara hak etmedikleri bir şeyi lütfetmemekte, sadece kaybettirilmiş hakları iade etmektedir.

Yasada dile getirilmeyen ve gelecekte ciddi sorunlar yaratacak bir durum da, gelen kitlenin adının konmamasıdır. Romalı Plinius (23-79), bölgede Kıpçakların yaşadığını kaydetmektedir (Kırzıoğlu 1992: 82). En azından milattan beri bölgede olan Ahıskalılar, sürgün öncesinde SSCB’de kimliklerinde “Türk” olduğu yazan tek kitledir. 1944’e kadar kendi dillerinde eğitim almış, Türkçe gazete yayınlamışlardır. Buna karşın Gürcistan Ahıskalıların Türklüğünü tanımak istememektedir. Kars Antlaşmasıyla Türkiye’nin garantörü olduğu özerk Acaristan’da bile hukuksuz uygulamalar yapan Gürcistan’ın iyi niyetli olmadığı düşünülebilir. Belirsizliği, Ahıska Türklerinin “kimliğinizi unutun, Gürcüleşin” telkini diye anlamak mümkündür. Kimlikleri konusunda hiç ödün vermeyen bu kitlenin bu telkini kabul edeceği beklenmemelidir. Bu durum hem Ahıskalılar hem de gelecekte Türkiye için yeni bir sorun alanı oluşturacaktır. Sorun, yeni sorunlara yol açmayacak biçimde çözümlenmelidir.

Yasanın en büyük eksiği vatanlarına dönenleri neyin beklediğini açıklamamasıdır. Örneğin eski köy ya da kasabalarına, kendi evlerine mi yoksa herhangi bir yere mi yerleştirileceklerdir? Dağıtılacaklar mıdır yoksa belli bir merkezde mi toplanacaklardır. Eskiden kalma malları, arazileri var mıdır, varsa iade edilecek midir? Ahıskalılar doğal olarak kendi yurtlarına yerleşmek istiyorlar. Ahıskalıların ellerinden alınan yurtlarına yerleştirilen insanlar (Çavahet Ermenileri gibi) ne olacaktır? Onlarla ilişkileri nasıl düzenlenecektir? İçine girecekleri topluma uyum sorunlarını giderecek hazırlıklar yapılacak mıdır? Ülkenin şimdiki yurttaşları gelenleri hoş karşılamaya nasıl hazırlanacaktır?

Yasada yukarıdaki soruların yanıtları yoktur. Bunların olumsuz da olabileceğini düşünmek zorundayız. Bu halde neler olacaktır?

Yasayı genel olarak değerlendirdiğimizde Gürcistan Parlamentosu’nun sanki Avrupa Konseyinin yasağını savmak için hazırladığı kanısı oluşuyor. Yasada adeta “nasılsa gelmezler”, ya da “nasılsa az gelirler” ya da “gelseler bile azını alır, gerisini reddederiz” ya da “gelenler ne halleri varsa görsün” gibi bir ciddiyetsizlik ve samimiyetsizlik söz konusudur.

Gürcistan’a şu anlatılmalıdır: Bu insanlar X ülkesinin yurttaşları iken “bundan sonra Gürcistan’da yaşayalım” diye gelmiyorlar. Öyle olsaydı istenilen koşullar ileri sürülebilirdi. Ahıskalılar, saygısızca, zorla koparıldıkları kendi evlerine dönmek istiyorlar. Karşıda, birilerinin özür dilemesi, tazminat vermesi gereken insanlar var. İşi yokuşa sürmek sorunu çözmeyecektir. Ne düşünülürse düşünülsün, bu insanlar mutlaka gelecekler. Gelenlerin nasıl karşılanacağı Gürcistan’ın insancıllığını belirleyecektir. Gürcistan’ın tavrı ülkede yaşayan diğer unsurlara da güven verecek ya da vermeyecektir. Gürcistan’ın vereceği kararda dikkate almak zorunda kalacağı bir durum da içeride Ahıskalılar, dışarıda ise Türkiye ile iyi komşu olmak isteyip istemediği olacaktır. Bu haliyle yasa, sadece işi yokuşa sürerek yasak savmak için yapılmıştır. Yasayı, eve dönüş yasası değil, “sakın buraya gelmeyin” diye okumak kaçınılmazdır.

Bu aşamada uluslararası topluma, Türk hükümetine, Dışişleri görevlilerine ve Ahıska derneklerine görev düşüyor: Sosyal, ekonomik, hukuki ve siyasal destek. Durumdan görev çıkarmak gerek.

Ahıska derneklerinin sorunu ağırdan alan Türk hükümetine baskı yaparak, sorunu ciddiye almayan Gürcistan üzerinde baskısının artırılmasını sağlaması gerekir. Ahıskaya dönüşün cazip hale getirilerek bu insanların yurtlarına yerleşmesi Gürcistan ve Türkiye ilişkilerini rahatlatacak, hatta Gürcistan’ın Çavahet (Ahilkelek) sorununu da çözecektir. Ancak Ahıskalıların bölgede tutunabilmeleri için en azından 100 binin üzerinde bir nüfusla bölgeye gitmeyi hedeflemeleri gerekir. Türkiye’nin desteği olmadan bunun sağlanması son derece zordur. Sorun Ahıskalıların çözebileceği boyutu çoktan aşmıştır. Konuya ister Kafkas jeopolitiği açısından isterse insan hakları penceresinden bakılsın, sorun Ahıskalılardan çok Türkiye’nin sorunudur.

Sahi, bunun sorumlusu olan Sovyetler Birliği’nin mirası üzerine konan Rusya Federasyonu nerede? Onlar nasıl sıyrıldı bu durumdan? Avrasyacı Putin ve ekibinden Dugin ne düşünüyordur?

Kaynaklar

Çınar, İkram. 2007. “Kafkas Jeopolitiği ve Ahıska” Eğitişim Dergisi. Sayı 16.

Kırzıoğlu, Fahrettin. 1992. Yukarı Kür ve Çoruk Boylarında Kıpçaklar. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Veliev, Cavid. “Ahıskalıların Vatana Dönme Şansı”.  http://www.tusam.net/makaleler.asp?id=990&sayfa=2

Youtube’dan Ahıska ile ilgili iki görüntü:

http://www.youtube.com/watch?v=8QLsnb8nK5A

http://www.youtube.com/watch?v=dvuR-Wr-unA&feature=related

Cumhuriyet Gazetesi, Strateji Eki. 24.9.2007. Sayı: 169’da yayınlanmıştır.

Vatan Bekler Sizi

Toprak bekler mi insanı, çağırır mı insanını, deseler evet, derim. Her insan kısa süreliğine bile olsa ayrıldığında vatanından, bir an önce kavuşma hasretiyle geri dönmeyi arzular. Bir ses çağırır sanki onu “gel”, diye. İşte bu vatan toprağının sesidir, yakarışıdır. Sensin beni besleyen, bana bakan kıymetimi bilen … geeeel, diye. Ya bu ayrılış zorla olmuşsa, birilerinin koparmasıyla olmuşsa bir daha basma bu toprağa adımını, deseler. Eyvah! Beşer işte o an yanar da kavrulur vatan toprağının hasretiyle. Canı pahasına, vuslat özlemiyle varmak ister vatana.hele bir de bu ıstıraba aile bireylerinden birilerinden de koparılış eklenince dokunmayın mazluma. Her acıya her sıkıntıya maruz kalacağını bilse yine de ayakları gider vatanına, bilinçli veya bilinçsiz. Vatan çağırıyordur onu.

Refah içinde yaşayan ve her istediğini çok fazla zorlanmadan gerçekleştiren bir birey için bu sözler belki abartılarla doludur. Ancak bu acıları yaşayanlar çoktur yeryüzünde günümüzde de geçen her asırda  olduğu gibi.Bunun bir abartı olmadığını hatta benim bu sözlerimin çok eksik olduğunu anlamak için lütfen böyle insanlar bir an olsun Ahıska Türklerinin yaşadıklarına bakarak anlasınlar ve inanıp insanlık adına bu ıstırapları yaşatanlardan utansınlar isterim. Ahıska Türkleri bu vahim durumu bilmem kaç yıldır yaşıyor? Sözlerimin anlamını kavramak için Ahıskalıların yaşadıklarına birazcık olsun göz atmak yeter sanırım. Diyardan diyara sürülürken bir yandan da daha acısı aile bireylerinden zorla koparılmışlardır.

Bunlarla ilgili olaylar o kadar çok ki hangisini anlatsam bilmem her birini dinleyince içimden parçalar kopar kanar yüreğim dem be dem. Şu an bu yazıyı yazarken dahi acım tazeleniyor. Her ne kadar bu sürülüşlerde ben yoktuysam da acılarını aynı derecede olmasa da (Aynı derecede olması mümkün değildir zaten.) hissediyorum. Benim anlatacağım olay yaşananların ne en acısı ne de en unutulmazı belki ama bu da bir acı işte.

Yazımın başında dedim ya vatan çağırır insanını sıcak kucağına. Sarmak ister onu sıkıca. İnsan da kokusunu bile özler toprağının. İşte böyle bir özlemle yerinde duramayan bir Ahıskalının  yaşadığı bir olayı anlatmaya çalışacağım ben de. Çağırınca vatan onu koş, gel bana ve diğer sevdiklerine diye o da kalkıp gitmiş bu çağrıya uyup.

O zamanlar daha topraklarımız bölünmemişti. Vale şehrinde yaşayan annemin akrabaları diğer akrabalarının yanına Posof”un Arılı (Marsolat) köyüne gelirlermiş. Sınır kapandığında bazı akrabalar burada Posof’ta kalmışlar.Annemin babaannesi Posof’ta kalmış. Çocukları yanındaymış. Fakat kardeşleri Vale şehrinde kalmış. Gidip gelmek yokmuş. Büyük babaanne köyünden Vale topraklarına bakıp hep bir şeyler söyleyip ağlarmış. Hasret çekermiş topraklarına, kardeşlerine, anılarına…

Büyük babaannenin kardeşlerinin üçü Posof’a gelmeyi başarmış fakat diğer iki kardeş Vale şehrinde kalmış.Büyük babaannenin oğlu (yani annemin amcası), dayılarını çok özlemiş. Hasret her geçen gün artmış. Bir gün annemin amcası dayılarının yanına gitmeye karar vermiş. Bu kararı aldığında daha 12 yaşındaymış. Birkaç kişiye gitmek istediğini söylemiş. Fakat herkes gitmesinin doğru olmadığını, Rusların onu fark ettiği zaman vurabileceklerini söylemişler. Ama o gitmeye karar vermiştir.

Annemin amcası, bir sabah Vale’ye gitmek için yola çıkmış. Yorucu bir yolculuk olmuş onun için.Marsolat’tan Türkgözü’ne ve oradan da Vale’ye yolculuk. Dikkatli olmalıydı çünkü Rus askerler onu fark ederlerse hiç acımadan vururlardı. Ama şükürler olsun düşünülen olmamış. Sağ salim varmış Vale şehrine. Kimse fark etmesin diye hep gece yol almış. Üç gün sonra varmış köye. Akşam vakti kapıyı çalmış. Dayı yeğenini karşısında görünce şok olmuş. On gün orada kalmış. Ama hiç dışarı çıkmamış.

Büyük babaanne de oğlunu sorup durmuş. Kimse nerde olduğunu bilmiyormuş. Ama onun Vale’ye gitmiş olabileceğini düşünmeye başlamışlar.Bunu tabi ki büyük babaanneye söylememişler. Oğlunun Posof’ta olduğunu söylemişler. Ama  her geçen gün daha çok  merak etmeye başlamışlar.

On gün sonra bir gece vakti yola çıkmaya karar vermiş. Fakat dayısı gitmemesi için onu ikna etmeye çalışmış, başaramamış. Yola çıkmış, ormana gelene kadar bir sorun olmamış. Fakat ormanın girişine yaklaştığı sırada Rus askerler fark etmişler. Arkasından ateş etmeye başlamışlar. Dedem ormana doğru kaçmış. Bir ağaca çıkmış. Nefes bile almaktan korkuyormuş. Çünkü  onu fark etseler vuracaklarmış. Askerler ormanda çok dolaşmışlar. Hatta onun bulunduğu ağacın altında durmuşlar.Ama onu fark etmemişler. Askerlerin uzaklaştıklarını fark edince ağaçtan inip koşmaya başlar. Nehre  yaklaştığında Askerler bunu tekrardan fark etmiştir. Ardından ateş etmeye başlamışlar. Nehri çok rahat geçmiş. Sınırı geçmiş. Bizim askerlerimiz onu içeri karakola almışlar. Rus askerler, bizim askerlerimize  sınırı geçen kişiyi teslim edin demişler. Fakat bizim askerlerimiz kimseyi görmediklerini söylemişler. Rus askerler inanmak istemese de gitmişler. Bizim askerlerimiz dedemi birkaç gün karakolda dedemin güvenliği için bekletmek zorunda kalmışlar.

Birkaç gün dedemi karakolda misafir ettikten sonra, üzerine askeri kıyafet giydirip köye götürmüşler. Oğlunu karşısında gören büyük babaanne sevincinden çok ağlamış. Dedeme de annesine Vale şehrine gittiğini söylememesini tembih etmişler. Çünkü annen bilmiyor demişler. Belli bir süre sonra annesine söylemişler ve çok üzülmüş.

Dedem oraya gitmekle iyi mi yaptı bilmiyorum ama düşününce ben de belki böyle bir şeyi yapabilirdim, diyorum. Vatan çağırırca durulamayacağını anlıyorum. hasret, özlem demek ki  onu çok etkilemiş.İnşallah bir an önce Ahıskalı vatandaşlarımız topraklarında huzur ve refah içinde yaşarlar. Yaşanan acıların yalnızca anılarda ve geçmişte kalmasını ümit ve dua ediyorum her daim, yürekten.

Doktorluk Sevdası

Ben aslen Ahıskalıyım. Ahıska neresi biliyor musunuz? Türkiye’ye geldiğimde bazı insanların Alaska’yı bilip, Ahıska adını duymamış olmalarından çok üzülmüş, kahrolmuştum. Biz sürgündeyken Türkiye’nin bizimle yakından ilgili ve bilgili olduğunu düşünüyorduk. Unutulmuş olduğumuzu gördük. Merak edenler araştıracaklardır ama kısaca şunu söyleyeyim ki Ahıska 1920’de Rusya’ya terk edilmiş bir Türk şehridir. Rusya Ahıskalıları 1944 yılında Sovyetler Birliği içinde dağıttı. Ahıska’da hiç Türk kalmadı. Biz Kazakistan’a sürüldük. Babam, dedem hep Türkiye’nin hayaliyle yaşadılar. Türkiye’ye gelmek bana kısmet oldu. Neyse, bunları geçiyorum.

Bu hikaye 1989 yıllarında Kazakistan’ın Alma-Ata şehrinde yaşamış tamamıyla gerçek bir olaydır. Bu olay benim başımdan geçti yalnız o zamanlar daha küçük olduğum için yaşananları tam olarak hatırlamıyorum. Ama annemin ve babamın anlattığı kadarıyla sizlerle paylaşmak istedim.

Her şey annemin ve babamın ‘’kızımız doktor olacak’’ demesi ile başlar. Tabi annemle babam öyle deyince bende doktorluk sevdası doğar. daha 4yaşındaydım. Bahçede oynarken babaannemin civcivlerinden birinin annesi tarafından yaralandığını gördüm, civcivin bağırsaklarının yarısı dışarıda idi. Ben civcivin bu halini görünce koşarak eve gidip iğne iplik aldım ve yine koşarak civcivin yanına gidip onu elime alıp bağırsaklarını içine yerleştirip karın kısmını bir güzel diktim. Bu olay gerçekleşirken annemle babam bir köşede durmuş beni izliyorlarmış. Civcivin sonu nemi oldu? Annemle babamın söylediğine göre civciv uzun bir süre sağlıklı bir şekilde yaşamış.

Olay bununla da sınırlı kalmıyor. Bir de ablamın akvaryumda beslediği balıklarından birini ameliyat ettim. Tabi bu durduk yere olmadı. Balığın biri nasıl olduysa akvaryumdan zıplayarak yere düşer. Düşen bu balığın o aralar yavruları olacaktı. Kedimiz yere düşen balığı görünce patileriyle vurarak onun ölmesine neden olur. Bende çocuk aklımla balığı kurtaramadık bari yavruları kurtarayım düşüncesi ile balığın karnını dikkatli bir şekilde kesip içine baktım.yavrulara dair bir şey bulamayınca balığın karnını dikip dereye bıraktım. Bu olayda bundan ibaret.

Annemin yemek için aldığı etleri oturup tek tek incelermişim. Doktor olacağız sevdasıyla yanıp tutuşuyordum. Bir an önce büyümek istiyordum. Ama büyüdükçe de bu sevda yok oldu. Şimdi kan görmeye tahammül edemiyorum.

Doktor sevdasıyla yola çıktık ama şimdi sınıf öğretmenliği bölümünü okuyorum. Kader işte

Ahıska Türkleri Tarihi

Ahıska şehri bugün Gürcistan devleti sınırları içerisinde olup, Türkiye’nin kuzeydoğusundaki Ardahan iliyle sınırdaştır. Posof çayının iki yakasında yer alan şehir karayolu ile Tiflis, Batum ve Türkiye’ye bağlıdır. Ayrıca Türk sınırının çok yakınına kadar uzanan bir demiryolu Ahıska’yı Tiflis’e bağlar. (1)

Abastuban, Aspinza, Adigön, Vale, Hırtız ve Azgur ilçeleri ile ikiyüz yirmi merkezi olan Ahıska şehri, Gürcistan sınırına en yakın ilçe olan Posof’a 15 km mesafede bulunmaktadır.

Ahıska şehri günümüzde idari bakımdan Gürcistan’ın Mesheti-Cavahet vilayetinin sınırları içerisindedir. Mesheti vilayeti Akhaltsihe (2), Adigön, Aspindza, Borjomi olmak üzere ilçeden, Cevahet vilayeti ise Ahılkelek ve Ninotsminda (Bogdanovka) olmak üzere iki ilçeden meydana gelmektedir. Coğrafi olarak Gürcistan’ın güneybatısına düşen Mesheti-Cevaheti vilayeti, iklimi ve yetiştirilen tarım ürünlerinin çeşitliliğiyle ülkenin diğer bölgelerinden farklılık arzeder. Ayrıca bölge coğrafi bakımdan, doğu-batı ekseninde sadece geçiş değil, üslenmeye açık, askeri amaçlı müstahkem mevkilerin kurulmasına elverişli bir coğrafyadır.

AHISKANIN TARİHİ

Ahıska şehrinin bulunduğu bölgenin tarihi adı Mesketya’dır. Mesketya’ya adını veren Mesk/Meshi kavmiyle ilgili çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Gürcülere göre bu kavim gürcü halkını oluşturan boylardan biridir. Zeki Velidi Togan ise bu kavmin kökenini Masagetler’e dayandırır (3). Tarihçi Fahrettin Kırzıoğlu bu halkın kökenini Gürcistan’ın güneyinde yaşayan İskit/Sakalara dayandırır ve Turani yerli Hıristiyan halk olarak nitelendirir (4). Görüldüğü üzere Meshi kavminin kökeniyle ilgili ortak bir görüş yoktur. En azından şunu söyleyebiliriz ki bu kavim bugünkü Ahıska Türklüğünü ifade etmemektedir ve Anadolu’nun Eski Çağda yaşayan diğer halkaları gibi sonradan gelen büyük kavimlerle karışarak tarih sahnesinden çekilmiştir.

Eski Çağ’da bu bölgede Meshi kavminin dışında Gürcü kaynakları Kıpçaklar ve Bun-Türkler’den de bahsetmektedir. İskender’in Kafkasya seferi sırasında Kıpçaklar ve Buntürkler bölgede bulunduklarına dair bilgiler vardır. Gürcü kaynağı ‘İskender, Kür nehri boyunca yerleşmiş ve bizce iptidai Türkler (5) ve Kıpçak denilen korkunç surette barbar milletler gördü. Kendisi buna çok hayret etti, çünkü onların hal ve hareketi başka hiçbir millette yoktu (6) şeklinde bir kayıt geçer. Bu bilgilerden de anlaşılıyor ki Ahıska ve çevresi ta İskender zamanından beri Kıpçak ve Buntürk adı verilen Türk kavimleriyle meskun tarihi bir Türk yurdudur.    Yukarıda saydığımız Türk kavimlerinin dışında Ahıska ve çevresinde birçok Türk kavmi hakimiyet kurmuştur. M.Ö. 713 yılında bölgeye Kimmerler (7), 680’de de Sakalar yerleşmiştir. Daha sonra M.S. 4.yüzyılda Hunlar, 5. yüzyılda Bulgar ve Avarlar, 6. yüzyılda Sabirler ve onların devamı olan Hazarlar, 11. yüzyılda Selçuklular bu bölgede geçici de olsa hakimiyet kurmuşlardır. Nihayet 12. yüzyılda bölgeye yapılan iki ayrı Kıpçak göçüyle Ahıska ve çevresindeki Türk hakimiyeti iyice pekişmiştir. Ayrıca bu bölgede 13. yüzyılda kısa süreliğine de olsa Moğollar hakimiyet kurduğunu görüyoruz.

Ahıska şehrinin tarihi bir Türk yurdu olduğunun bir diğer delili de Dede Korkut Hikayelerinde Ahıska’dan bahsedilmesidir. Ahıska, Dede Korkut kitabında Ak-Saka/Ak-Kale; 483 yılında Akesga adıyla anılan eski Oğuzlar beldesidir. 2700 yıllık bir Türk yurdudur (8).

AHISKA’DA KIPÇAK HAKİMİYETİ VE ATABEKLER HÜKÜMETİ

Biraz önce de bahsettiğimiz gibi Ahıska ve çevresine en son gelen Türk grubu Kıpçaklardır. Kıpçaklar dışında bölgeye gelen diğer Türk kavimleri burada kalıcı bir hakimiyet tesis edememişlerdir. Çünkü bu bölge bulundu konum itibariyle dışarıdan gelen kavimlerin istilalarına her zaman açık kalmıştır. Hatta Moğollar bile burada kalıcı bir hakimiyet kuramamışlardır.

11. yüzyılın sonları ile 12. yüzyılın başlarında Don ve Kuban nehirleri civarında yaşayan Kıpçak kabileleri Rus Knezlikleriyle yaptıkları mücadelelerde önemli liderlerini kaybetmişler ve  sonunda zayıf düşmüşlerdir. Bu arada Gürcü Krallığı da Selçuklu yağma akınlarıyla uğraşıyordu. Ayrıca Kral David Agmaşanebili Tiflis’i tekrar krallığına katmak için fırsat kolluyordu. Bundan başka kendisi hayli sene önce, en meşhur Kıpçak prensi Saruhan’ın oğlu Atrak’ın kızı ile evlenmişti ki o güzelliğiyle tanınmış Kraliçe Guranduht olup, kendi resmi eşi ve bütün Gürcistan kraliçesi olmuştu (9). Bu yüzden Don-Kuban boyundaki Kumanlarla Gürcüler arasında yakın münasebetler kurulmuş oluyordu (10). 1118 yılında Gürcü kralı David Agmanaşebili bu Kıpçaklardan 45.000 aileyi hanları Atrak öncülüğünde Gürcistan’a davet etti. Bu daveti kabul eden Kıpçaklar Gürcistan’a yerleşmeye başladılar .Aynı zamanda Kıpçaklar arasında Hıristiyanlık da yavaş yavaş yayılmaya başladı. Kral 2. David Kıpçaklara  toprak ve başka mülkler dağıttı. Askerlik hizmetleri için gerekli araç gereç ve silahlarla donattı.Yarı ilkel bu Kıpçakları sıkı bir askeri eğitime tabi tuttu. İki yıl sonra Gürcistan artık iyi yetişmiş 40.000 kişilik süvari ordusuna sahip bir ülke haline geldi (11). Kral 2. David Kıpçakların desteğiyle Azerbaycan, Karabağ, Şirvan ve Doğu Anadolu’ya akınlar yaparak Selçuklulara karşı önemli başarılar elde etti. 1120 senesi içinde Gürcü-Kıpçak müttefik ordusu, Kür ve Çoruk boylarındaki Türkmenlere baskın düzenlediler. Borçalı müttefiklerin eline geçti. Gürcü-Kıpçak ordusunun akınlarından sıkıntıya düşen Türkmenler, Irak Selçuklu Sultanı Mahmud’dan yardım istediler. Mardin Artuklu emiri İlgazi ile Hille emiri Dübeys b. Sadaka Gürcü-Kıpçaklara karşı harekete geçtiler. 18 Ağustos 1123’te Did Gorni savaşında iki yüz Kıpçaklı fedaisinin sığınmış gibi görünerek Türkmen ordugahı içine rahatça girmişken dört bir yana ok yağdırmaya başlamaları yüzünden İlgazi’nin kolu bozulup 4000 de tutsak vererek dağıldı (12). Bu savaştan sonra Tiflis şehri ele geçirildi .Gürcü-Kıpçak müttefik ordusu bundan sonra akınlarına devam ettiler. 1238’de Azerbaycan Atabeyliğine 1162 de Şeddadiler üzerine akınlar düzenlediler. Ani, Kars ve Düvin şehirleri ele geçirildi. Bu arada Azerbaycan Atabegi İldeniz 1163 Temmuz’unda Gence’de bulunan Gürcü-Kıpçak ordusuna ağır bir yenilgiye uğrattı. Ani yeniden Müslümanların eline geçti.

1177 yılında Kıpçakların Gürcü krallığı içerisindeki otoritesi iyice arttı. Uzun zamandır Gürcü orduları başkumandanlığını ellerinde bulunduran Orbelyanlar ailesine mensup kişiler bu görevden azledildiler. Bunun üzerine başkumandanlık yetkileri Kıpçaklı Kubasar Bey’e (13) verildi. 1178 yılında 3. Georgi’nin ölümüyle de ana tarafından Kıpçak kanı taşıyan kızı Tamara Gürcü Krallığının tahtına geçti. Gürcü tahtına bir kadının geçmesinden istifade etmek isteyen Kıpçak Beylerinden olan mali işlerden sorumlu Kutlug Aslan kraliçenin yetkilerinin kısıtlanarak kendilerinin yönetime daha çok katılmalarını sağlayacak bir Devlet Şurası kurulmasını teklif etti (14). Fakat bu teklif kabul edilmedi.

1195 yılında Gürcistan’a ikinci Kıpçak göçü başladı. Sevinç Han idaresindeki bu Kıpçaklara diğerlerinden ayırt etmek için ’Yeni  Kıpçaklar’ denilmiştir. Yeni Kıpçakların gelişiyle Gürcü Krallığı daha da güçlendi. Gürcü-Kıpçak ordusu 1196 yılında Şemkür savaşında Azerbaycan Atabegi Ebubekir’i mağlup etti. 1202 yılında da Gürcü-Kıpçak müttefik kuvvetlerinin baskınına uğrayan Anadolu Selçuklu ordusu ağır bir mağlubiyete uğradı. Bu galibiyetlerin ardından müttefikler akınlarını doğu Anadolu’ya kadar genişlettiler. Ahlat ve Erciş kısa süreliğine de olsa ele geçirildi. Fakat en son akından Gürcü-Kıpçak ordusunun başkumandanı İvane’nin esir düşmesi üzerine bu yağma akınlarına son verildi.

13.yüzyılın ilk çeyreğinde Gürcü  Krallığı doğudan gelen Moğol ve Harezmşah ordularının istilalarına uğramıştır. 1220 yılında Subutay ve Cebe Noyan komutasındaki Moğol ordusu Borçalı yakınlarında Gürcü-Kıpçak ordusunu mağlup etti. Ardından Celaleddin Harezmşah 1226 yılında Karni savaşında Gürcü-Kıpçak ordusunu yendi ve Gence ve Tiflis’i aldı (15). Daha sonra Celaleddin, Moğol tehlikesine karşı Kıpçaklarla ittifak yaptı. Fakat 1232’de öldürülmesiyle Gürcistan, onu takip eden Moğollar tarafından istila edildi. Bundan sonra Kıpçaklar ve Gürcüler Moğol ordusunda yardımcı kuvvet olarak görev yapmaya başladılar.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, 1128 ve 1195 yılları arası Gürcistan’a gelen Kıpçaklar sayesinde Gürcü krallığı hem Selçuklu-Türkmen akınlarından korunmuş, hem de önemli bir siyasi güç haline gelmiştir. Ayrıca Kıpçakların çoğu eski yurtlarına geri dönmemiş, Ahıska’dan İspir’e (Erzurum) kadar uzanan toprakları da yurt edinmişlerdir. Bu konuda A. N. Kurat; ’Mamafih Gürcistan’a giden Kumanlardan büyük bir kısmı dönmemiş, orada kalmış ve türlü ovalarda yerleştirilmişlerdir. Doğu Anadolu’da ve Çıldır gölü çevresindeki Kıpçaklar işte bunların halefleridir’ (16) diyerek Kıpçaklardan büyük bir kitlenin buralara yerleştirilişine işaret etmiştir. Böylece bu Kıpçaklar hem bugünkü Ahıska Türkleri’nin hem de Artvin, Ardahan, Oltu, Tortum, Narman halkının etnik oluşumunda pay sahibi olmuşlardır (17). Sarı saçlı, gök gözlü, uzun boylu ve insan güzeli olan Kıpçaklar bugün de buralar halkının kumral tipinde yaşamaktadırlar.

Gürcistan’a gelen Kıpçaklardan Caklı sülalesine mensup Sargis Bey Abaka Han tarafından Ahıska-Ardahan kumandanı tayin edilmişti. Sargis Bey ordusuyla hem 1243 Kösedağ savaşında hem de 1262’de Altınorda devletine karşı yapılan Terek savaşında İlhanlı ordusu saflarında savaşmış ve büyük yararlılıklar göstermiştir. Ayrıca Abaka ile Ahmet Teküdar arasındaki taht mücadelesinde Abaka’dan yana tavır koymuştur. Bu yüzden 1267’de kendisine, ataları mülkü ikta edilerek Ahıska valisi tayin edildi (18). Caklı Sargis Bey’in oğlu Beka da Acara’dan Erzurum’a kadar uzanan toprakların hakimi oldu. Böylece Eski Kıpçaklar kendi beyleri idaresinde İlhanlılara tabi ve Gürcü krallığından ayrı bir hükümet kurdular. Böylece bu hükümet Ahıska Kıpçak Atabegleri Hükümeti (Beyliği) adını almıştır.

Caklı Sargis Bey’in ölümünden sonra yerine oğlu 1. Beka (1285-1308) geçti. O da babası gibi İlhanlılara bağlılığını bildirdi. 1291 Eylülünde İlhanlı Geyhatu’nun Denizli bölgesine yaptığı sefere Beka da ordusu ile birlikte iştirak etmişti. Ayrıca Beka Trabzon Rum imparatorluğu ile de yakın ilişkiler kurmuştu. Trabzon tahtına geçişine olduğu kızından doğma torunu 2.Alexios Komnennos’tan Çanet (19) bölgesini aldı ve kızını onula evlendirdi.

1302 yılında Beka Barkal Dağları civarında, Azat Musa önderliğindeki Türkmen ordusunu mağlup etti. Bu savaşta Beka’nın oğlu 2. Sargis çok yararlılık gösterdi İspir’i kuşatıp aldı. Sonra da babasıyla birlikte Bayburt’u zaptedip büyük ganimetler elde ettiler.

2. Sargis (1308-1335) zamanında Ahıska Kıpçak Atabeyliği yine İlhanlılar’a tabi durumdaydı. 1334 yılında Samtshe Bey’i (20) 2. Sargis öldü. 5. Giorgi onun oğlu Kvarkvare’yi babasının makamına oturtarak tahtını onayladı. Böylece Samtshe bölgesi Beyliği de merkezi Gürcistan Devleti’yle birleştirilmiş oldu (21).

2. Beka (1365-1391) zamanında Gürcistan ve Ahıska Kıpçak Atabeyliği toprakları Timur istilasına maruz kaldı. 2. Beka ve oğlu İvane Timur’a tabi oldular. Timur’un 1404 yılında ölümü üzerine Atabeg İvane (1391-1444) tekrar bağımsız oldu fakat bu defa da Atabek yurdu Karakoyunlu tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. 1413 ilkbaharında Karakoyunluların ordusu Ahıska’yı Atabekliler’den alarak yağmaladı; Atabek İvane de tabi kılındı (22). Karakoyunlular 1444 yılında Ahıska’yı ikinci defa işgal ettiler. Atabek İvane öldürüldü.Yerine oğlu Akboğa (1444-1451) Atabek oldu ve Karakoyunlulara sadakatle bağlandı. Ahıska’yı başkent edinen Akboğa Bey’in ‘Akboğa Yasası’ adıyla yaptığı kanun, gerçek bir Türk yasa ve tüzüğüdür (23).

Akboğa Bey’in yerine geçen 2. Korkore (1451-1466) Gürcü krallığına karşı Akkoyunlular’dan yardım istedi. Teklif kabul edildi ve Akkoyunlular desteğini arkasına alan 2. Korkore, 1463’te 8. Giorgi’yi mağlup ederek, Kartel ve Somhet bölgelerini yağmaladı. Böylece 1347 yılından beri Gürcü krallığına tabi olan Ahıska Kıpçak Atabeyliği bundan Akkoyunlu yardımı ile kurtulmuş oldu.

2. Korkore’nin ölümüyle tahta önce Bahadır (1466-1475) daha sonra da 1. Manuçahr (1474-1487) geçtiler. Bu dönemde Ahıska bölgesi Akkoyunlu saldırılarıyla uğraşmak zorunda kaldı. 3. Korkore (1487-1498) yine selefleri gibi Akkoyunlular’a tabi olarak hükümdarlık etmiştir.

3. Korkore’den sonra 12.Atabeg olarak Ahıska’da oğlu 1.Keyhüsrev (1498-1500) idareye baktı ve iki yıl sonra 53 yaşında öldü. Yerine kardeşi ‘Büyük’ lakaplı Mirza Çabuk (1500-1516) Atabeg oldu (24). Ardanuç’ta oturan Atabeg Mirza Çabuk, Trabzon Sancakbeyi Şehzade Selim’e öncülük ederek, Osmanlı ordusunu 1509’da  Acara-Gurel yolundan İmeret’in merkezi Kutayis üzerine götürmüş ve orayı Osmanlılara bağlanmasını sağlamıştır. Ayrıca 1514 Çaldıran seferine gidiş ve dönüşünde Osmanlı ordularına sürülerle etlik koyun, yüzlerce yük yağ, bal ve un vererek azık yetiştirmiş, imparatorluk ordularını geri hizmetlerini yürütmüştür (25). Bu hizmetlerinden sonra Mirza Çabuk ‘Büyük’ lakabıyla anılmıştır.

Atabek 4. Korkore (1516-1535) ve 2. Keyhüsrev (1535-1573) zamanlarında Ahıska-Kıpçak Atabeyliği Safevilerin hakimiyetine girmiştir .Ayrıca Osmanlılar da Atabeg topraklarının fethi için Safeviler’le kıyasıya bir mücadeleye girmiştir. Bunun bir sonucu olarak 1532 yılında Erzurum Beylerbeyi Çerkez İskender Paşa Atabeg topraklarından Ardanuç, Ardahan ve Şavşat bölgelerini zaptetti. Atabeg topraklarındaki Osmanlı hakimiyeti bu yürüyüşle birlikte Posof-Acara sınırındaki Arsiyan’a kadar dayanmıştır. Bundan sonra beyliğin başkenti Kobliyan’a taşınmıştır.

OSMANLI FETHİ (1578) VE OSMANLILAR ZAMANINDA AHISKA

3. Murat zamanında Dağıstan, Gürcistan ve Şirvan’ın fethine kara verildi. Lala Mustafa Paşa’ da orduya serdar tayin edildi. Osmanlı devletinin sefer kararı almasında en önemli etken adı geçen bölgelerde Safevilerin Osmanlı aleyhine yaptıkları faaliyetlerdi. Ayrıca Safevilerin İslami değerlere ve Peygambere hakaret etme gibi sebeplerden dolayı sefere kara verilmiştir.

Lala Mustafa Paşa ordusuyla 5 Ağustos 1878’de Ardahan kalesi güneyindeki ovaya kondu. 8 Ağustosta da ordu Ardahan’dan kalkarak Çıldır yakınlarındaki Begre Hatun’da konakladı. O sırada Ahıska-Kıpçak Atabeyliği’nin başında Atabeg 2. Keyhüsrev’in dul karısı Dedis İmedi Hatun vardı ve Kobliyan (Altunkala)’ı başkent edinmişti. Dedis İmedi  Hatun, Osmanlı ordugahına elçi gönderip oğlu Manuçehr’i rehin vereceğini, ayrıca vergi vereceğini arz etti.

Ordu Ardahan’dan geçerken Ardahan Sancakbeyi Abdurrahman ile Bayburt Alaybeyi Bekir beyler kendi askerleriyle Ulgar dağını aşıp Mahmut Han ülkesinden o gün Poskov (Posof) merkezi Mere ve akşama doğru da Ahıska yolundaki Vale kalesini fethettiler (26). 9 Ağustos 1578de de Ahıska,  Tümük, Hırtız, Çıldır ve Ahılkelek kalelerini aldılar.

Nihayet Safevi ordusu Tokmak Han idaresindeki büyük bir kuvvetle gelip Çıldır gölü kuzeybatısında Osmanlı ordusuna karşı pusuya girdi. İki ordu karşı karşıya geldi. Yapılan savaşı Osmanlı ordusu kazandı. Safeviler büyük kayıplar verdi ve geri çekildiler. Tarihte Çıldır Meydan Muharebesi adıyla geçen bu savaş sonunda Osmanlılar güneybatı Gürcistan’daki Safevi nüfuzunu  geçici de olsa kırmış oldular.

Zaferin ertesi günü (10 Ağustos 1578) beş altı bin askeriyle Atabeg Manuçehr Bey, Serdar’ın otağına gelerek itaatini bildirdi ve Altunkala’nın anahtarlarını teslim etti. Müslümanlığı kabul ederek 2. Atabekli Mustafa Paşa adını aldı; önce Sancakbeyi ardından Çıldır/Ahıska Beylerbeyi oldu. Çevredeki 32 kale de Osmanlı ülkesine katıldı. Manuçehr’in Yusuf Paşa adını alan kardeşi Greguvar/Gorgora Oltu Sancakbeyliği verildi.(27)

Böylece Kobliyan (Altunkala) Atabekliği Mahmut Han ülkesi/Ahıska Kıpçak Atabekliği topraklarının fethi tamamlanmış oldu. 1578 güzünde merkezi Ahıska şehri olan ve adını Lala Mustafa Paşa’nın zafer yerinden alan Çıldır Eyaleti kuruldu. Kür ırmağı boylarında ve Çoruh boyundaki eski Atabek yurdu bölgeleri de buraya bağlandı (28). Bundan sonra bölge halkı kendi rızasıyla yavaş yavaş İslamiyeti benimsemeye başladılar.

Ahıska’da 1595 yılında sayım yapılarak Osmanlı Kanunnamesi yürürlüğe kondu. Osmanlı usulü toprak yasaları çıkarıldı. Osmanlı usulü toprak vergileri saptandı. Eski Feodal Çağ Gürcü yasaları ve Gürcü vergi sistemi iptal edildi (29).

Osmanlı idaresine geçen Ahıska bölgesi zaman zaman Safevi akınlarına maruz kalmıştır. Buna karşı Ahıska/Çıldır Beylerbeyleri Gürcülerle ittifak yaparak bu akınlara karşı koymaya çalıştılar. 1626 yılında Kartlı kumandanı Giorgi Saakadze, İmereti Kralı Giorgi ile Ahıska’daki Osmanlı Sefer Paşa’ya adamlar göndererek askeri yardım istedi. Sefer Paşa Sultanın izni ile Saakadze’nin yardımına koştu (30). Bazaleti gölü kıyılarında yapılan savaşı Safeviler kazandılar. Ahıska kalesini ele geçirdiler. Fakat kısa bir süre sonra Ahıska Safeviler’den geri alındı.

1769’da General Totleben kumandasındaki Rus ordusu Gürcistan’a ayak bastı. Mart 1770’te Gürcü kralı İrakli ise Totleben ordularını birleştirerek Ahıska ve Azgur’a saldırdılar .Ertesi gün de Aspinza’ya yöneldiler. Aspinza’ya vardıklarında Ahalkalaki (Ahılkelek) üzerinden gelen 1500 kadar Osmanlı askeriyle karşılaştılar. Yarım saat sonra 4000 kadar Osmanlı-Lek birleşik ordusu Ahıska yönünde göründü (31). 20 Nisan 1770’te yapılan savaşı Gürcü-Rus müttefik ordusu kazandı.

1774 Ocak’ta Ahıska’daki Osmanlı ordusu yine Abhazya hakimi Solomon’a karşı harekete geçti.Solomon bunun üzerine Kartli kralı İrakli’den yardım istedi. Cheri ırmağı vadisinde yapılan savaşta yine Gürcüler galip geldiler. Bu olaylardan sonra Ahıska paşalığı Lekler’le ittifak yaparak Gürcü Krallığı arazisine zaman zaman baskınlar yaptılar. Lek soyguncuları Kartli köylerine baskınlar yapıyor, soygun ve yağmalarda bulunuyorlardı (32).

1828 yılı yazında Rus esaretine düşünceye kadar tam 250 sene boyunca, Çıldır Eyaleti merkezi olan Ahıska şehrine birer Sancak olarak şu yerler bağlı idi: Bedre, Azgur ,Ahılkelek, Hırtız, Çeçerek, Ahıska, Altınkale (Kobliyan), Acara, Macakhel, Livana (Artvin), Yusufeli, Ardanuç, İmerkhev, Şavşat, Oltu, Narman, Kamkhıs, Posof, Ardahan, Çıldır ve Göle (33).

AHISKA’DA RUS HAKİMİYETİ VE MİLLÎ MÜCADELE DÖNEMİNDE AHISKA

Ruslar Kafkasya’da Acaristan, Bakü, Kuba, Derbend, Karabağ Hanlıkları’nı ele geçirdikten sonra bu defa kendilerine hedef olarak Osmanlı topraklarını seçtiler. Osmanlı ülkesine giden yol ise Ahıska’dan geçiyordu. Bu bakımdan Ahıska  çok önemli bir stratejik noktada bulunuyordu. Ayrıca Ahıska ekseriyeti Müslüman Türk olan 50.000 nüfuslu zengin ve tabiat güzellikleriyle meşhur bir şehirdi. Üç kat suru ve kudretli bir iç kalesiyle birlikte her evi adeta bir kale gibiydi. Doğu Türkiye’nin Erzurum ve Trabzon’dan sonra en önemli şehriydi (34). Kendi yerel geleneksel liderleri tarafından yönetilen Ahıskalılar çok savaşçı ve korkusuz enerjik insan olarak ün salmışlardı (35).

1807de Rus Başkumandan Kont Gudoviç büyük bir orduyla Ahıska’ya yürüdü. Ancak Ahılkelek önlerinde ağır bir yenilgiye uğrayarak ve birçok ölü vererek darmadağınık halde geri çekildi.

Gudoviç’in yerine Kafkasya gelen Kont Tormozof 1810’da Kafkasya’daki Hıristiyan halkların birliğini sağladı. Aynı yılın Kasım ayında büyük bir ordu ile Ahıska’yı kuşattı. Kahramanca direnen Ahıska Rusları kuşatmayı kaldırtarak geri çekilmeye mecbur etti (35)

Alınan bu başarısızlıklardan sonra Kafkasya’daki Rus ordularının başkomutanlığını önce Yermolov daha sonra da Paskieviç ilk hedef olarak Kars’ı seçti. 13 Temmuz 1828’ de Kars Ruslara teslim oldu. Ardından 12 Ağustosta da Ahılkelek Rusların eline geçti. Artık Paskieviç ve ordusunun hedefinde Ahıska vardı.

Ahıska bulunduğu konum itibariyle müdafaaya uygun bir konumdaydı. Dalgalı ve yalçın doğa yapısı şehir halkına savunmada oldukça kolaylıklar sağlıyordu. Sonuna kadar kendilerini savunmaya karar vermiş olan bu halk Ruslara gülerek kendilerine olan güvenlerini şu şekilde açığa vuruyorlardı: ’Siz gökyüzündeki Ay’ı Ahıska’nın camisindeki Hilal’den daha kolay sökebelirsiniz!.. (37)

16 Ağustos 1828 sabahı Ruslar aniden saldırıya geçtiler. Şehir halkı Ruslarla savaşa tutuştular. Ruslar her tarafa yangın paçavraları atarak çevredeki binaları yakmaya başladılar. Genç veya yaşlı olsun bütün şehir halkı kendilerini ve şehirlerini savunmak amacı ile umutsuzluk içinde büyük bir cesaretle savaştılar. Kadınlar canlı olarak Ruslar’ın eline düşmektense yanan binalara dalarak canlı canlı yanmayı tercih ediyorlardı (38). Fakat tüm bu uğraşlara rağmen şehir 28 Ağustos 1828 sabahı Rusların eline düştü. Ruslar hemen yağma hareketlerine giriştiler. Şehrin kütüphanelerindeki kitaplar St. Petersburg’daki imparatorluk kütüphanelerine götürüldü. Ruslar Ahıska’nın ardından yine aynı gün Azgur’u 6 gün sonra da Ardahan’ı ele geçirdiler.

28 Şubat 1829’da Acaralılar 15.000 kişi kadar tahmin edilen bir kuvvetle Ahıska önlerinde göründüler. Ahıska’ya giden yolu bekleyen Acaralılar Rusları geri çevirdiler. Fakat Acaralıların Ahıska’yı kurtarmak için bu teşebbüsü sonuçsuz kaldı. Acaralılar’ın ganimet paylaşım derdine düşmelerini fırsat bilen Ruslar Ahıska’ya tekrar hakim oldular.

Bundan sonra 1829 Mayıs-Haziran ‘da Ahıska’yı kurtarmak isteyen Türk kuvvetleriyle çatışmaya girdiler. Fakat Türk kuvvetleri Posof’ta Muraviyev Bortsev’in birleşik Rus kuvvetlerine mağlup oldular. Böylece Osmanlı devletine 250 yıl serhat bekçiliği yapan Ahıska şehri bir daha ele geçirilmemek üzere kaybedilmiştir. 14 Eylül 1829’da Ruslarla yapılan Edirne anlaşmasıyla da bu durum resmiyet kazanmıştır

Edirne anlaşmasından sonra da Ruslarla Türk kuvvetleri arasında çarpışmalar sona ermedi. Ardahan kumandanı Ali Rıza Paşa Posof’ta yerleşmiş olan Ahıska muhacirlerinden Ahmet Ağa ve Aziz Ağa öncülüğündeki gönüllülerle bir nizami alayı Rusların üzerine gönderdi. 5 Kasım 1853 tarihinde Posof Caksu civarında taarruza geçen Türk kuvvetleri Rusları püskürttü (39). Andronikov emrindeki kuvvetlerle Ahıska kalelerine çekildi. Bu muharebelerde Aziz Ağa şehid oldu. Bu muharebenin hemen ardından   Mirliva Ali Paşa kuvvetleri Ahıska’ya ulaştı ve 12 Kasımda Ahıska kalesi önünde Rus kuvvetlerini bozguna uğrattı. Üst üste gelen bu iki zafer bölge halkını Rus esaretinden kurtuluş umutlarını artırdı.

Andronikov ordusunu toplayarak 15 Ağustos’ta Azgur Boğazı’nda bulunan Türk kuvvetlerini, 28 Kasım’da da Buhlis köyü yakınlarındaki Ardahan Tümenini mağlup etti. Ahıska bozgunu diye anılan bu mağlubiyetlerden sonra Ali Rıza Paşa ve Ahmet Paşa’lar mağlubiyete sebebiyet verdikleri için görevlerinden alınarak Magosa’ya sürüldü

1877-78 yıllarında bu defa Türk kuvvetleriyle Ruslar tekrar karşı karşıya geldiler. Meşhur 93 Harbi denilen bu savaşlarda Gazi Ahmet Muhtar Paşa birçok başarılar kazanmasına rağmen Ruslar 18 Kasım 1878’de Kars’ı işgal ettiler. Bu olaylar akabinde Ruslarla yapılan Ayastefanos/Yeşilköy antlaşması ile Kars, Ardahan ve Batum savaş tazminatı yerine Ruslara bırakılınca Ahıska ‘da Türkiye’den iyice uzak kalmış oldu (40).

Rusya’da 1917’de meydana gelen Bolşevik İhtilali sonrası Ahıska ve çevresi Rus esaretinden kurtulmak için tekrar harekete geçip mücadelelere başladılar. Ahıska’da Amele ve Asker hükümeti kuruldu. Bu hükümette Ahıskalı ünlü gazeteci Ömer Faik Bey’de üye olarak bulunuyordu.

Çarlığın ardından kurulan Bolşevik Rusya ile Osmanlı Devleti arasında 3 Mart 1918 ‘de Brest-Litovsk anlaşması imzalandı. Bu anlaşmayla üç sancak (Kars, Ardahan, Batum) anavatan Türkiye’ye kavuştu (41). Bundan sonra Ahıska ve çevresi de kısa süreliğine de olsa Türk kuvvetlerinin eline geçti.

Ahıska ve Ahılkelek nahiyeleri halkının Türkiye’ye katılma talepleri Osmanlı hükümeti tarafından kabul edildi. Batum konferansında Türk heyetinin başkanı Adliye Nasırı Halil Menteşe Bey nahiyelerin bağlandığını Kafkas Cumhuriyeti murahhaslarına bildirdi (42). Haziran’da yapılan Batum anlaşması ile Gürcistan hükümeti Ahıska ve Ahılkelek’i Türkiye’ye bırakmaya razı oldu.

Osmanlı Devleti’nin Kafkasya’daki askerlerini çekme kararı Gürcü-Ermeni saldırılarına karşı Ahıska’nın Müslüman ahalisi 29 Ekim 1918 de Ahıska Geçici Hükümetini kurdu. Hükümet reisliğine Ömer Faik Bey seçildi (43). Fakat 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi sonucu Osmanlı ordusunun Ahıska’dan çıkması gerekiyordu. Halit Paşa gayri resmi kuvvet bırakarak buradan çekildi. Osman Server Bey ve Dikanlı Hafız Beyin yönetimindeki 500 kişilik milis kuvveti Ahıska ve Ahılkelek’i Halit Paşa’dan teslim aldı (44).

5 Aralık 1918’de Ahıska ve çevresi Gürcistan Hükümeti kuvvetleri tarafından işgal edildi. 18 Ocak 1919 da Batum’dan Nahcivan’a kadar olan yerleri içine alan Kars Millî Şura Hükümeti kuruldu. 27 Mart’ta da Ahıska ve Ahılkelek  bu birliğe katıldı.

1919 ‘da Ahıska ve çevresindeki Gürcü baskısı halkın sabrını taşırdı. Bu duruma tahammül edemeyen yerli ahali harekete geçti. Ahıska’dan Osman Server Bey ve Afzal Beylerin liderliğinde harekete geçen Müslüman ahali Gürcüler’i Ahıska ve Ahılkelek’ten çıkardılar (45). 16 Mart 1919’da da Gürcüler Posoflular tarafından geri püskürtüldü. Bunun üzerine Gürcüler Ahıska’ya saldırdılar. Posoflular Ahıska’nın yardımına koştular. Ahıskalı Osman Server Bey idaresindeki kuvvetler Gürcüleri mağlup ettiler. Gürcü kuvvetleri Azgur Boğazı’na yani 1828 sınırlarına çekildiler.

Yapılan bu mücadelelerden sonra Osman Server Bey güneybatı Kafkas ahalisinin Haklarını Koruma Merkezi (Ahıska-Ahılkelek Müslümanları Millî Şurası) kurdu. Bu merkez 28 Haziran 1919’da Gürcülerin bölgeyi boşaltmasını istedi. 28 Aralık 1919’ da Gürcistan içerisinde Ahıska bölgesinin özerkliği ilan edildi. Böylece Bolşevikliğin gelişine kadar Ahıska ve Ahılkelek’te nisbi bir huzur görüldü (46).

25 Şubat 1921’de Tiflis Bolşeviklerin eline geçti. Bunun üzerine K. Karabekir 9 Mart’ta Ahıska’yı, 11 Mart’ta Batum’u, 14 Mart’ta da Ahılkelek’i zaptetti. Fakat Ahıska ve Ahılkelek’in sevinci uzun sürmedi. 14 Mart 1921 yılındaki Moskova Antlaşması ile Türk ordusunun bölgeden çekilmesi gerekiyordu. Böylece Ahıska ve çevresinin tarihi bu anlaşma ile birlikte çok hazin bir döneme girmiş oluyordu.

SSCB DÖNEMİNDE AHISKA TÜRKLERİ

Bolşeviklerin iktidara gelmesinden sonra Gürcistan sınırları içerisinde yer alan Abhazlara, Osetlere ve Acaralılara özerklik verilirken, Ahıska ve havalisi ise doğrudan Tiflis yönetimine bağlanmıştır.

1927’de Ahıska’da Stalin’in emriyle kolhozlar kurulmaya başlandı. Bu dönemde bir çok aydın Türkçülük propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklanıp öldürüldüler yahut sürgün edildiler. Bu arada Ahıska halkı Numan Ağa başkanlığındaki bir heyeti 1928 yılında Ankara’ya göndererek Acaristan Muhtar Cumhuriyetine katılmalarını sağlamasını istediler. Fakat bu girişimden sonuç alınamadı.

1930’lu yıllar aydın ve din adamlarının sistemli bir şekilde yok edildiği yıllardır. Aynı zamanda bu yıllar Gürcü şovenizminin azgınlaştığı bir zamandı (47). Birçok Türkün soyadı Gürcüceye çevrilmiştir: Paşaoğlu-Paşaladze; Alioğlu-Alidze; Zeyniloğlu-Zenişvili.v.s.

Bu yıllarda halka komünizm propagandası yapmak amacıyla Azeri Türkçesinde gazeteler yayınlandı. Adigön’de Kızıl Reisler, Adigön kolhozcusu, Ahıskada Komunist, Kızıl Bayrak bunlardan birkaçıdır.

1937 yılında Stalin’in yaptığı zulümler had safhaya ulaştı. Ahıska’da Türk aydınlarının çoğu tutuklandı ve idam edildi. Bunlardan biri de Ömer Faik Numanzade’dir. Numanzade 1927 yılında Gürcistan Devrim Komitesinde yer almış ünlü bir gazeteci ve siyaset adamıydı. Önceleri Bolşeviklerle birlikte hareket etmiştir. Ahıska ve Ahılkelek için muhtariyet talep etmiş, bunu başaramamıştır. Nihayet 1937 Ekim’inde vahşi bir şekilde öldürüldü.

2. Dünya Savaşı yıllarına kadar Ahıska Türkleri askere alınmıyordu. Savaş başlayınca 40.000 kişi silah altına alındı. Geride kalanlar kız, gelin, yaşlı, çocuk Ahıska-Borjomi demiryolunda çalıştırıldılar. Bu hat 1944 Ekim’inde tamamlandı. 14 Kasım’da da sürgün başladı. Demek ki Ahıskalılar kendilerini götürecek demiryolunu kendi elleriyle yapmışlardı (48).

1944 SÜRGÜNÜ

2. Dünya Savaşının sonlarına doğru 31 Temmuz 1944 yılında Devlet Savunma Komitesinin 6279 sayılı kararı gereği Ahıska Türklerinin sürülmesine karar verilmiştir.

15 Kasım 1944 günü Stalin’in emriyle Ahıska ve çevresinde yüzbinlerce insan zorla vagonlara ve kamyonlara doldurularak Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan ve Sibirya’ya sürgün edildi. Bunun sonucudur ki sadece yollarda açlıktan, soğuktan ve çeşitli hastalıklardan 17.000 kişi ölmüştür. Yani sürgün edilen ihtiyar, kadın, çocuk dahil 125.000 kişiden yaklaşık her yedisinden biri ölmüştür (49). Sovyetler, Ahıskalı Türkler’in sürülmesine gerekçe olarak hem Alman tehlikesini hem de bu Türklerin Türkiye adına casusluk yaptığını bu yüzden sürülmesi gerektiğini gerekçe göstermiştir. Halbuki o dönemde Alman ordusunun Gürcistan’a kadar gelebilmesi hayal bile edilmezdi. Ayrıca SSCB yönetimi bölgeyi Türk nüfusundan arındırarak Türkiye ile Türk Dünyası arasında etnik bağı ortadan kaldırma gibi bir strateji güdüyordu. Nitekim SSCB’nin sürgünden sonra bölgeye 32.000 Gürcü’yü iskan etmesi bunun en güzel delilidir. Böylece bölgede çıkabilecek Türk-Sovyet savaşında Türkiye taraftarı gruplardan temizlemiş oluyordu.

Stalin, Ahıska ve çevresindeki Türk ahalisini sürdükten sonra herhangi bir açıklama yapmadan bu cinayeti dünya kamuoyundan gizlemeyi başarmıştır. İngiliz yazar Robert Conquest: ’200.000 kişilik bir Türk nüfusu yurtlarından topyekün sürülüyor ve bu olay 1968 yılına kadar batı dünyasına duyurulmuyor. Koca bir halk yaşadıkları sınır boylarındaki yurtlarından sürülüp binlerce mil ötede sıkı bir polis rejimi altında yaşamaya mahkum ediliyor. Dahası çeyrek asır boyunca gelip geçen Sovyet liderleri tarafından titizlikle gizli tutulabiliyor’(50) diyerek şaşkınlığını dile getirmiştir.

Suçsuz günahsız yere sürgün edilen Ahıska Türkleri çok büyük acılar yaşadı. Özbekistan, Kazakistan ve başka yerlere ulaştıkları zaman hemen NKVD’nin (Sovyet gizli polis örgütü) sıkı kontrolü altında yaşamaya başladılar. Bu durumun bir sonucu olarak açlık ve soğuktan 50.000 kişi bir hesaba göre de 30.000 kişi hayatını kaybetti.

Bu arada sürgünden önce Rus-Alman savaşına Ahıskalılar’dan 40.000 kişi askere alınmıştı. Bunlardan 25.000’i ise savaşta hayatını kaybetmiştir. Savaştan geri dönenler ise köylerine döndüklerinde kimseyi bulamadılar. Onlar vatan için savaşırken, kanlarını canlarını verirken, vatanları, anayurtları, Ahıska’da, köylerin de  bıraktıkları anneleri, babaları, çocukları sürgün edilmişti (51).

Ahıska Türklerinin sürgünü konusunda yapılan ilk açıklama SSCB Yüksek Prezidiyumunun 30 Mayıs 1968 tarihli kararnamesidir. Böylece Stalin’in cinayetlerinin biri daha gün yüzüne çıkıyordu.

Ahıska Türkleri sürgünün hemen ardından vatana dönüş için mücadelelere giriştiler. Mevlüt Bayraktarov önderliğinde bir grup Ahıskalı Moskova’ya gelerek devlet başkanı Hruşçev’e vatanları olan Ahıska’ya dönmek istediklerini bildirdiler. Fakat onların bu talepleri KP yönetimince reddedildi.

1958’de Azerbaycan KP birinci sekreteri İmam Mustafayev Ahıska Türkleri’ne istedikleri zaman Azerbaycan’a gelip yerleşebileceklerini söyledi. Aynı yılın Eylül’ünde zehirli yılan çeşitleriyle meşhur Mugan Bozkırı’na yerleştirilerek Saatli ve Sabirabad bölgelerine iskan edildiler. Buradan Ahıska’ya geçmek kolay olur diye düşünüyorlardı. Nitekim bunlardan 241 aile Ahıska’ya gitmek için teşebbüs ettiler. Fakat Gürcistan KP birinci sekreteri Vasili Makavadze tarafından geri çevirildiler. 1963’te Gürcistan KP birinci sekreteri Zemlianski Türklere anlayışlı davranacağına dair söz verdiyse de birkaç ay sonra ölümü bu vaadi de toprağa gömdü (52).

1964 Şubat’ında Taşkent’te Millî Hakların Müdafaası için ‘Türk Birliği’ kuruldu. Başkanlığına da  Enver Odabaşoğlu seçildi. Ahıska Türkleri onun önderliğinde vatana dönüş mücadelelerine devam ettiler. 1968 Nisan’da Taşkent yakınlarında  Yeniyol’da bir gösteri yaptılar. Fakat yine istedikleri sonucu elde edemediler. Bu arada 1964 yılında Vahid Emrullayev, SSCB Başsavcılığına  vatana dönüş için müracaatta bulundu. Her zaman olduğu gibi bu talep de sonuçsuz kaldı.

1968 Kasımda Sovyet KP Merkez Komitesi sözcüsü B. Lakovlev kendisine gelen Türk temsilci heyetine Ahıska yöresine dönmeye müsaade edeceğini vaat etti. Bu vaade sevinerek Ahıska’ya giden yüzlerce aile mahalli yöneticilerin engelleriyle karşılaştılar. Azerbaycan’dan gelenler de Gürcistan sınırında durduruldular. Bu arada vatana dönüş mücadelesinin liderlerinde Enver Odabaşoğlu 1969 Nisan ve Ekim’inde iki defa tutuklanmıştır.

6 Nisan 1970te Enver Odabaşoğlu, Muhlis Niyazov, İslam Kerimov ve T.İyasov Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliğine müracaat ederek bir beyanname yayınladılar. Bu beyannamede anayurtları Ahıska’ya dönmek istediklerini belirttiler. Fakat bu müracaat da kabul edilmedi, yine de bu tebliğin yayınlanması çok önemlidir. Zira o güne kadar Batı alemine ulaşan en aydınlatıcı belge budur. Ayrıca bu belgede Millî kimliklerini dile getirmeleri de önemlidir (53).

Ahıska Türkleri 1970’te tekrar vatana dönme teşşebüsünde bulundu. Zamanın İçişleri bakanı olan Şevardnadze Tiflis’e gelen binlerce Ahıska Türk’üne cop, basınçlı su gibi şeyleri kullandırtarak onları geri çevirmiştir. 1971’de Enver Odabaşoğlu Bakü’de tutuklanarak hapse mahkum edildi. Aynı yıl Vatana Dönüş Cemiyetinin lideri Reşit Seyfatov, KP lideri Brejnev, BM Genel sekreteri Waldheim ve T.C.Başbakanı Ferit Melen’e vatana dönüş için müracaatta bulunmuştur. Bu arada 12 Şubat 1977’de Tiflis’e giden son heyete de Ahıska’ya dönmeyeceklerine dair sözler söylendi ama geri çevirmişlerdir.

Ahıska Türkleri içinde kendilerini Müslüman Gürcü sayarak Ahıska’ya dönmek isteyenler de ortaya çıkmıştır. 1978 yılında Nalçik’te Halil Ömer Gözelaşvili ‘Tragediya Meshetinskogo Naroda’(54) adlı bir kitabı gizlice yayınladı. 1988 yılında Latifşah ve Klara Barataşvili’ler ‘Biz Meshler’ adlı kitabı yayınlayarak Türk olmadıklarını, Müslüman Gürcü olduklarını iddia etmişlerdir. Yine 1988 yılında Ahıska Türklerinden bir grup Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliğine müracaat ettiler.

FERGANA OLAYLARI

23 Mayıs 1989 günü sebebi tam olarak bilinmeyen bir tartışma birdenbire kavgaya dönüşmüş, birkaç gün sonra da tam bir ayaklanma ve katliam halini almıştır. Güya bu kavgalar adi bir pazar kavgası yüzünden doğmuş ve büyümüştür.

24 Mayısta Özbek gençler Ahıska Türklerinin oturduğu mahallelere saldırarak 24 saat içinde Özbekistan’ı terk etmelerini söylemişlerdir. Nihayet 1 Haziran 1989 da Fergana’daki olaylar patlak verdi. Özbekler polis nezareti altında evlere saldırmaya başladılar, kaçanları öldürmeye ve hatta kadınların namuslarına el uzatmaya başladılar. O gün Fergana’da iki bin ev yanmış, yüzün üzerinde insan öldürülmüştür (55). Fergana civarında Ahıskalıların yoğun olduğu Kuvasayı, Margilan, Taşlak bölgelerindeki saldırılar şiddetlenmiş 700 kadar Ahıskalı’nın evi ateşe verilmiştir (56).

Olaylar Haziran ayıyla da sınırlı kalmadı. 23 Şubat’ta 1000 kadar Özbek genci gösteri düzenlemiş Buk semtinde ise Ahıskalılar’a ait on beş ev ateşe verilmiştir. Saldırılar ve baskıların iyice artması ile Akkurgan, Çimkent, Desabad, Leninabad, Kumuskan, Bostanlık semtlerinde yaşayan bütün Ahıskalılar evlerini terk etmek zorunda kalmışlardır. Bunun sonucunda yaklaşık 49 bin kişi evlerinden ayrılmak zorunda kalmıştır.

Ahıskalılar’a karşı yapılan bu saldırılar için çeşitli sebepler gösterilmiştir. O dönemde Gürcistan ve Özbekistan’da SSCB’den ayrılma isteği baş göstermişti. Gürcüler’in Moskova’ya cephe alması sonucu Sovyet yetkililer Ahıska Türkleri meselesini Gürcistan’a  baskı unsuru olarak kullanmaya başlamışlardı. Moskova Gürcistan’daki milliyetleri köşeye sıkıştırmak için Abhaz ve Osetinler’le birlikte Ahıskalıları da kullanmak istiyordu (57). Ayrıca Özbekistan’daki artan Rus düşmanlığını Ahıskalı Türkler üzerine yöneltmek Özbekistan’daki yolsuzlukları unutturmak ve etnik çatışmaları gerekçe göstererek ordu ve KGB’ye bu yönde eskisi gibi kuvvetler vermek amacıyla Sovyet yönetimi Özbek gençlerinin eline otomatik silahlar vererek saldırıların planlı bir şekilde yürümesini sağlamıştır.

Özbeklerin Ahıskalılar’a saldırmalarının bir sebebi de Özbekler’in Ruslar’a karşı mücadelelerinde destek vermeyen .Ahıskalılar’ın Özbek saldırılarına maruz kaldıkları iddiasıdır. Özbekler’in kamuoyunda da Ahıskalılar’ın zaten suçlu olduklarını onun için sürüldüklerini Ruslarla anlaşan  Ahsıskalılar’ın Özbekler’in bağımsızlıklarına engel olmak istedikleri gibi propagandalar yapılmıştır. Ayrıca Ahıskalıların Özbekistan’da iyi yerleri, üst makamları işgal ettiklerinden bahisle Özbekler’in işsiz kaldıklarını bu yüzden olayların çıktığını  iddia edenler olmuştur (58).

Aslında bu sürtüşmelerin gerçek sebebi Özbekistan’da eskiden beri var olan kabilecilik, Türklük şuurundan uzaklık, çekememe, cahillik, her yönden geri kalmışlık v.d. sebeplerdir. Neticede 1989 Haziran Fergana’da meydana gelen kanlı olaylar, Türk tarihinin utanç verici sayfalarından biri olarak kalacaktır.

Fergana faciasından sonra Ahıska Türkleri Türkiye’ye göç etmek için cumhurbaşkanı Özal ve Başbakan Akbulut’a mektup gönderdiler. Fakat istedikleri cevabı alamadılar. Bu arada Sovyet makamlarınca Fergana olaylarından sonra 30 Ağustos 1989 da Ahıskalı Türkler’in bir kısmının Türkiye’ye göç etmesine izin verildi. En sonunda Türkiye Ahıskalılar’ın Türkiye’ye iskan ve kabulüne dair yasayı 2 Temmuz 1992‘de Bakanlar Kurulu’ndan çıkararak bir kısım aileleri Iğdır’a yerleştirdi. Bununla beraber Ahıska Türkleri’nden yaklaşık 50.000 kişilik bir grup 1990’lı yıllarda SSCB içişleri bakanı Bakatin’in emriyle Rusya’nın Rostov, Stavropol, Voronej ve Krasnodar bölgelerine yerleştirildiler.

Gürcistan devlet başkanı Eduard Şevardnadze’nin emriyle Aralık 1996’da 2000 yılına kadar yaklaşık 5.000 Ahıskalı’nın tedrici olarak Gürcistan’a yerleştirilmesini öngören bir devlet programı kanunlaşmıştır (59). Fakat bazı Gürcü politikacılar ve Ermeniler’in baskısı nedeniyle bu program hayata geçirilememiştir.Yine aynı yıl Şevardnadze Ahıska Türkleri ile ilgili bir komisyon kurmuştur.

AVRUPA KONSEYİ KARARI VE AHISKA TÜRKLERİNİN GERİ DÖNÜŞ UMUDU

Gürcistan, 1999’da Avrupa Konseyi’ne üye olurken “Avrupa Konseyi’ne kabulünden itibaren iki yıl içinde Sovyet rejimi tarafından zorla göç ettirilen Ahıskalı nüfusun, vatanlarına iadelerine izin veren yasal çerçeveyi kabul etmeyi; Avrupa Konseyi’ne girişinden itibaren 3 yıl içinde vatana iade ve entegrasyon sürecini başlatmayı ve Ahıskalı nüfusun vatana iade sürecini konseye kabulünden itibaren 12 yıl içinde tamamlamayı taahhüt etmiştir (60). Fakat BM ve AGİT’in hazırladığı raporlarda Gürcistan’ın bu konudaki faaliyetleri yetersiz bulunmuştur. Gürcü yetkililer Ahıska Türkleri’nin Gürcistan’a dönüşlerinin yakın zamanda mümkün olamayacağını ifade etmektedirler. Buna sebep olarak da Abhazya ve G.Osetya’dan kaynaklanan mülteci sorunu, ülkedeki ekonomik darboğaz, Ahıskalılar’ın eski yurtları Cavahetya’daki Ermeniler’in faaliyetleri, yer darlığı v.s. sebepler ileri sürmüşlerdir.

8-10 Eylül 2000 tarihleri arasında Gürcistan’ın Guaviri kasabasında BM Mülteciler Yüksek Komiserliğinin organize ettiği “Ahıska Türklerinin Gürcistan’a Geri Dönmesi” konulu seminer düzenlenmiş ve Ahıskalıların geri dönüşü ile ilgili yasa tasarısı tartışılmıştır (61).Gürcistan parlamento Başkanı Nino Burcanidze ise yaptığı açıklamada sorunun çözümünün 10-14 yıl sonra mümkün olabileceğini belirtmiştir.

KRASNODAR’DAKİ AHISKALILAR

1989 Fergana olaylarından sonra Krasnodar’daki Ahıskalı Türklerin sayısı 20.000’e ulaşmıştır.Bununla birlikte buradaki Kozaklar ve Ermeniler Ahıskalılar’a karşı etnik temizlik harekatı başlatmıştır. Buradaki Türkler, vatandaşlık alamamakta ve göçmen sayılmakta, iş, seçme, seçilme, emeklilik, sigorta, v.s.gibi sosyal haklardan yararlanamamakta, ayrıca doğum, evlenme ve pasaport gibi medeni haklardan mahrum bırakılmışlardır. Kozaklar (Kossacs) zaman zaman Ahıskalılar’ın evlerine, devletin hiçbir izni olmadan baskın yaparak nüfus cüzdanlarını ellerinden alarak onları yaşama hakkı tanımamaktadırlar. Krasnodar valisi Alexander Tkachev’in yerel halkı kışkırtan şovenist açıklamaları Kozaklar’ın saldırılarını daha da arttırmalarına sebebiyet vermektedir.

Olayları yakından izleyen ABD, Uluslar arası Göç Örgütü vasıtası ile 10.000’e yakın Ahıskalı’nın mülteci statüsünde ABD’ye göç etme çalışmalarını başlatmıştır. Bunun bir sonucu olarak ABD, Ahıskalılardan 84 kişilik ilk kafileyi Haziran 2004’te Texas ve Philadelphia eyaletlerine yerleştirmiştir. Yetkililere göre 11-12 bin kişi daha bu göç hakkından yararlanacaktır (62).

CAVAHETYA SORUNU

Bilindiği gibi Ahıska Türklerinin 1944’ te sürgün edilmelerinden sonra eski toprakları Cavahetya’ya Ermeniler ve Gürcüler yerleştirilmiştir. Günümüz de ise burada hakimiyet Ermeniler’in eline geçmiş ve adeta yarı bağımsız olarak Gürcistan devletine kafa tutmaktadırlar. Bölgedeki Ermeniler Ahıska Türklerinin Gürcistan’a geri dönüşüne şiddetle karşı çıkmakta ve Türklerin gelmesi halinde bölgede olayların çıkacağını ima etmektedirler. Bölgenin geleceğinden kendilerini sorumlu tutan Ermeniler Gürcistan devlet başkanı Mihail Saakaşvili’nin Ermeni aleyhtarı çalışmalarından dolayı kendisine tehdit içerikli mektuplar göndermektedirler (63). Hatta Gürcistan’ın atadığı valiyi bile geri göndermişlerdir. Ayrıca buradaki Ermeniler, BTC Petrol Boru Hattı projesi ve Kars- Tiflis demiryolu projelerine de karşı çıkmaktadırlar (64).

AHISKA TÜRKLERİ İLE İLGİLİ SON GELİŞMELER

Türkiye 1990’dan sonra Ahıska Türkleri meselesiyle yakından ilgilenmiştir. 1992’de çıkarılan Ahıska Türklerinin Türkiye’ye kabulü ve iskanına dair kanunla 778 Ahıskalı Türk aileyi Iğdır’a yerleştirmiştir. 1998 yılında ise Ahıska Türklerine ikamet ve çalışma izni verilmiştir. Ayrıca yapılan çalışmalar sonucunda vatandaşlık başvurusunda bulunanların dosyalarının bir an önce sonuçlandırılması sağlanmıştır. Ayrıca Türkiye, Ahıska Türkleri Eğitim Kontenjanı kapsamında 2003-2004 Eğitim-Öğretim yılında TÖMER tahsili verdiği Ahıskalı öğrencileri çeşitli üniversiteye yerleştirmiştir ve bu öğrencilere burs imkanı sağlanmıştır. Son yıllarda Ahıskalılarla ilgili olarak Türkiye’ye 20 Mart 2006 tarihinde TBMM’de Ahıska Türklerinin diploma denklikleri ile ilgili kanunu kabul etmiştir. Böylece Türkiye’ye göç eden Ahıskalıların işsiz kalma sorunu bir nebze de olsa giderilmiştir (65).

Gürcistan‘da yine Türkiye gibi Ahıska Türkleri meselesine 1990 yıllardan sonra önem vermeye başlamıştır. E. Şevardnadze’nin talimatiyle 5.000 kadar Ahıskalının tedrici ile ilgili olarak Gürcistan’a yerleştirilmesine yönelik program kabul edilmemesine rağmen yine de Ahıska Türklerinin vatana dönüş süreci için atılan ilk adımlardan biri olması nedeniyle önemlidir. 1999 yılında Gürcistan Avrupa Konseyine üye olurken 12 yıl içinde Ahıskalı nüfusun vatana iade ve entegrasyon sürecini tamamlamayı kabul etmiştir. Fakat Gürcistan’ın bu konudaki daha çabaları yetersizdir. 8-10 Eylül 2000’de Gürcistan’ın Gudavri kasabasında BM Mülteciler Yüksek Komiserliğin Organize ettiği Ahıska Tüklerinin Gürcistan’a geri dönmesi konulu seminerde Ahıska  Türklerinin dönüşüyle ilgili sorunlar ele alınmıştır.Yine Aralık 2001’de Tiflis’te 1944  Güney Gürcistan’dan sürülen halkın Vatana Dönüş, Aklama ve Entegrasyon sorunları’ adlı konferans düzenlenmiş fakat bu konferansta istenilen sonuç elde edilememiştir (66).

Kasım 2004’ te Gürcistan Devlet başkanı Saakaşvili’nin, talimatıyla Ahıska Türkleri’yle ilgili özel bir devlet komisyonu kurulmuştur. Komisyonun başına devlet bakanı Giorgi Haindrava getirilmiştir. Son günlerde ‘Vatana Dönüş’ programını hızlandıran Haindrava ve ekibi, Moskova’da faaliyet gösteren Uluslararası Ahıskalı Türkleri Vatan Cemiyet’inin başkanı, Süleyman Mehmetoğlu ile birlikte Ahıskalıların topluca BDT ülkelerini ziyaret etmiştir (67). Haindrava bu ziyaretleri sırasında Kazakistan, Kırgızistan ve Azerbaycan’da yaşayan Ahıska Türklerinin yerel temsilcileriyle görüşerek, vatana dönüş süreci ve Gürcistan hükümetinin kendilerine ne gibi imkanlar sağlayacağı konusunda bilgiler vermiştir. Ayrıca Gürcistan Dışişleri bakanı Salome Zurabaşvili Moskova’da yaptığı basın açıklamasında Gürcistan’ın Ahıska Türkleri’yle ilgili taahhütleri yerine getireceğini ifade etmiştir.

Gürcistan Parlamentosu, Avrupa Konseyi’nin de zorlamasıyla 11 Temmuz 2007 tarihinde çıkardığı “Eski Sovyetler Birliği Tarafından 20. Yüzyılın 40’lı Yıllarında Gürcistan’dan Zorla Sürgüne Gönderilen Şahısların Geri Dönüşü Hakkında Kanun”u kabul etmiştir (68). Kanuna göre Ahıskalılar 2008 yılından itibaren Ahıska’ya dönebileceklerdir. Sancılı olacağı belirtilen bu süreç sonunda Ahıskalıların sürgünü büyük ölçüde bitecek gibi görünüyor.

DİPNOTLAR VE KAYNAKÇA

(1) Yunus Zeyrek, Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri, Ankara, 2001, s.9

(2) Ahıska’nın Gürcüce söylenişi ‘Akhaltsikhe’ şeklindedir. Gürcü dilinde Akhaltsikhe ‘Yeni kale’ anlamına gelir.

(3) A.Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul, 1981, s.410

(4) Fahrettin Kırzıoğlu,Yukarı Kür ve Çoruk Boylarında Kıpçaklar, Ankara, 1992, s.113

(5) Yukarıda bahsedilen ’Buntürkler’ Buntürk ‘yerli Türk (otokton Türk) demektir.

(6) Gürcistan Tarihi (Eski çağlardan 1232 yılına kadar).Gürcüce’den çev.M.F.Brosset; çev.H.D.Andreasyan; Notlar ve yay.haz. Erdoğan Merçil ,Ank.2003, s.16

(7) Ahıska’ya bağlı Gomoro köyünün ismi muhtemelen Kimmerler’in bir hatırasıdır.Ayrıca Ermenistan’ın Gümrü şehrinin ismi de Kimmerler’le alakalı olmalıdır

(8) Yunus Zeyrek, a.g.e., s.12

(9) Gürcistan Tarihi, s.319

(10) Kırzıoğlu, Kıpçaklar, s.112

(11) S.Canaşia-N.Berdzeneşvili, Gürcistan Tarihi, çev.Hayri Hayrioğlu, İstanbul 1997, s.142

(12) Kırzıoğlu, a.g.e., s.117

(13) Kubasar Bey daha sonra Kraliçe Tamara’nın tahta geçmesiyle başkumandanlık görevinden azledildi.Bu olaydan sonra Kubasar Bey ailesiyle doğu Karadeniz dağlarına sığındı.Bugün İkizdere’ye bağlı Cimil merkez olmak üzere Pazar, Çamlıhemşin, Rize ve Sürmene’de yaşayan Kumbasaroğulları onun soyundan gelirler.Bu konuda bkz.Mehmet Bilgin, Doğu Karadeniz Tarihi, Kültür, İnsan, Trabzon, 2000, s.86

(14) Aydın Usta, 13.Yüzyıldaki Moğol İstilasına Kadar Kıpçaklar’ın Kafkasya’daki      Faaliyetleri, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Ekim 1999. Sayı:154, s.41

(15) Aydın Usta, a.g.m., s.42

(16) A.Nimet Kurat, 4-18.Yüzyıllarda Karadeniz Küzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Ankara, 1972, s.84

(17) Ahıska Türkleri’nin Etnik Kökeni ile İlgili Olarak bkz:Mustafa Kalkan, Ahıska Türkleri’nin Menşei ve Tarihi Gelişim Seyirleri, Bilig, sayı:7, güz 1998

(18) Kırzıoğlu, a.g.e., s.150

(19) Çanet bölgesi, Ardeşen-Batum arasında ve Fırtına derecesiyle Çoruh nehri arasındaki bölgedir

(20) Gürcüler Ahıska bölgesini ‘Samtzhe’ olarak adlandırıyorlardı.

(21) S.Canaşia-N.Berdzeneşvili, a.g.e., s.194

(22) Kırzıoğlu, a.g.e., s.952

(23) İ.Kayabali-C.Arslanoğlu, Osmanlılar’ın Fethinden önce Kuzeydoğu Anadolu Sınırlarındaki Ardahan-Posof-Çıldır ve Hanak bölgesinin Türklüğü, Köyler ve Köylü Adları, Türk Kültürü sa:126, Nisan 1973, s.776

(24) Kırzıoğlu ,a.g.e., s.161

(25) İ.Kayabalı-C.Arslanoğlu .a.g.m., s.376

(26) Zeyrek, a.g.e., s.76-77

(27) İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi c.3. Ankara 1989. s.9

(28) Fahrettin Kırzıoğlu, Osmanlılar’ın Kafkasya Ellerini Fethi, Ankara, 1998, s.386

(29) S.Canasia-N.Berdzeneşvili ,a.g.e., s.234

(30) S.Canasia-N.Berdzeneşvili ,a.g.e., s.252

(31) S.Canasia-N.Berdzeneşvili ,a.g.e., s.284

(32) S.Canasia-N.Berdzeneşvili, a.g.e., s.295

(33) Zeyrek, a.g.e., s.19

(34) Tekin Taşdemir, Türkiye’nin Kafkasya Politikasında Ahıska ve Sürgün Halk        Ahıskalılar, İstanbul, 2005, s.91

(35) John F.Baddaley, Ruslar’ın Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil, çev.Sedat Özden, İstanbul, 1995, s.198

(36) Zeyrek ,a.g.e., s.21

(37) John F.Baddaley ,a.g.e., s.202

(38) John F.Baddaley, a.g.e., s.205

(39) Tekin Taşdemir, a.g.e., s.96

(40) Zeyrek ,a.g.e., s.28

(41) Akdes Nimet Kurat, Üç Sancak: Kars, Ardahan, Batum, Türk Yurdu, Mart 1970

(42) Zeyrek ,a.g.e., s.31

(43) Rasim Bayraktar, Ahıska-Çıldır Beylerbeyliği, İstanbul, 2000, s.65

(44) Zeyrek, a.g.e., s.34

(45) Bayraktar, a.g.e., s.73

(46) Zeyrek, a.g.e., s.37

(47) Taşdemir, a.g.e., s.109

(48) Zeyrek, a.g.e., s.47

(49) Mahmut Niyazi Sezgin-Kamil Ağacan, Ankara Çalışmaları , Dünden Bügüne Ahıska Türkleri Sorunu, Ankara, 2003, s.15,16

(50) Bu konuda geniş bilgi için bkz.Robert Conquest, Kayıp bir Halk:Rusya Mesketyalıları, Türk Dünyası Araştırmaları; sayı 50, Ekim 1987

(51) Zeyrek ,a.g.e., s,62

(52) S.Enders Wimburg-Ronald Wixman ,Sovyet Orta Asyasında Yeni bir Seda: Mesketya Türkleri, Türk Dünyası Araştırmaları, sayı;48, Ağustos 1987

(53) Bu beyanname de yer alan görüşlerle ilgili olarak bkz:Zeyrek, a.g.e., s.69

(54) Mesh Milletinin Faciası adlı kitapta Gözelaşvili Ahıskalılar’ın Müslüman Gürcü olduğunu iddia etmiştir.

(55) İbrahim Mecidoğlu, Moskovanın Orta Asya’daki Oyunları, Düşünce, 20 Nisan 1990, Fergana olayları sırasında resmi bilgilere göre 110 kişi öldürülmüş, 1011 kişi yaralanmış 1200den çok ev yakılmış ve dağıtılmıştır.

(56) Okan Mert, Türkiyenin Kafkasya Politikası ve Gürcistan, İst,2005  s.69

(57) Sezgin-Ağacan, a.g.e., s.19

(58) Bu konuda bkz.Zeyrek, a.g.e., s.87-88

(59) Sezgin-Ağacan ,a.g.e., s.27

(60) M.Niyazi Sezgin, Bitmeyen Dram: Ahıska Türkleri’nin Geri Dönüş Serüveni, Stratejik Analiz, sayı:20, Ankara, 2001, s.43

(61) Veli Kamiloğlu, Kafkasya Olay Dizin, Stratejik Analiz, Ekim 2000

(62) Taşdemir, a.g.e., s.161-162

(63) Rasim Bayraktar, Gürcistanın Türk Politikası ve Cavahet-Ahıska’da Otoriter Tehditler, 2023, sayı:59, Mart 2006, s. 72

(64) Bu konuda bkz:Hasan Kanbolat-Nazmi Gül, Kafkasya’da Cavahet ile :Krasnodar Ermenileri’nin Jeopolitiği ve Özerklik Arayışları, Stratejik Analiz, sayı:6, Ekim 2000

(65) Erişim, www.ahiska.org.tr/Diploma Denklikleri, 23 Mart 2006-05-01

(66) Erişim, www.ahiskali.com/yazi.php?id=89, 20 Nisan 2006

(67) Rasim Bayraktar, a.g.m., s.70.

(68) İkram Çınar. Gürcistan’da Ahıskalıların Eve Dönüş Yasası. Cumhuriyet Gazetesi, Strateji Eki. 24.9.2007. Sayı: 169.

Evrenden Türkiye’ye Bakabilmek

Bilinç, insanın içinde ya da ilişkide olduğu nesnel gerçekliğin anlaşılması için sürekli olarak işlettiği düşünsel süreçlerin tümüdür. Sosyal gelişme ile, bu gelişmenin bir aşamasında zorunlu olarak ortaya çıkan ‘dil’, doğayla uğraşısında etkin bir güç olan emek, bilincin oluşması ve gelişmesinde temel etkenlerdir.

İnsan türü bilinç gücüyle, soyut-somut, dolaylı-dolaysız kendini, yaşamını etkileyen olgular, olaylar üzerine; bunların anlamları, özleri gerçekliği üzerine düşünür. Başka bir tanımla bilinç; dış dünyadan algılar,sezgiler aracılığıyla alınanla, dış dünyadaki olay,olgu,nesne,süreç hakkında yargı,yorum yapabilme yetisi, gücü ve sürecidir. Bu süreç, bilinci geliştirir. Bu sürecin yokluğu, engellenmesi ise bilincin yitirilmesine, işlevsizleşmesine neden olur. Varolduğunun ayırdında oluş yeteneği, bu nedenle, salt insana özgüdür.

Bilinci yiten insan,temel tarihsel, sosyo-biyolojik özelliklerini de yitirir.

Düşünmez, uyar; eylemez, sürüklenir: etkin değil, edilgendir. Dolayısıyla yadsımaz, yineler, yinelenir.

Yadsıma, gelişmenin temel koşuludur. Her şeyin kutsal, en önemli şeylerin bile, bir gün yadsınabileceği gerçeği ise şimdilik temel bilimsel gerçektir.

Toplumsal bilinç ise, birikik bilgi denen; sosyo politik, hukuksal, sanatsal, etik, estetik ve dinsel bilgilerin genel ve bilinçsel bilinç üzerinde yönlendirici yaygın görüngüsüdür.

İnsan, yeryüzünde yaşayan akıllı bir canlı türü olmakla birlikte, yeryüzünün de bir evren içinde olduğu gerçeğini ortaya çıkaran varlıktır. Bu  derin ama bitirilmemiş gerçeğe yarış oldukça uzun, karmaşık ve güçlüklerle dolu bir süreçtir. Yüzlerce ilkel  görüş ve inanıştan, yüzlerce tanrı ve kralda kurtulup sürekli değişimi kavraması çok cana, çok yüzyıla , çok çabaya gerek duyurmuştur. Aynı gereklilikler bugün de geçerlidir. İnsanın evrimi, cansız evrenin evrimiyle karmaşık bir ilişki içinde süregelmiştir.

14 milyar yıl önce, büyük patlamayla oluşan bir evren; evrende, 200 milyar yıldız barındıran Samanyolu Gökadası; bu adanın yıldızlarından biri Güneş ve Güneş Sistemi, bu sistem içinde mini minicik bir yerküre; yaklaşık 5 milyar yıllık bir yerküre (dünyamız)…

Doğa bilimlerine göre, dünyanın evrende  bir  gezegen olarak oluşumundan yaklaşık 500 milyon yıl sonra denizler oluştu. Üzerinde hiç canlı barındırmayan dünyamız, 3 milyar yılın bilinmeyen bir döneminde su içinde ilk canlılara kavuştu. Bu canlılar tek hücreliler ve bakterilerdi. Bu gizemli, ürpertici süreç kavranamayacak derecede yavaş işliyordu. Dünyanın embriyonu ve ilk çağlarıydı bu dönem. Bir bebeğin sabırlı gelişimine benzetebiliriz bunu. İnanılmaz biçimde zaman değişe dönüşe ilerliyor ve 3 milyara yakın yıl geçtikten sonra oksijen tüketen hayvanlar çıkıyor ortaya. İlk organizmalardı bunlar. Karada ve denizde yaşayan bu canlıları, böcekler ve dinozorların ataları izledi. Dünyanın konuğu çoğalıyordu.400 milyon yıllarının içindeki bu dönem, bilimde Paleozoic dönem olarak adlandırıldı. İlkel yaşamda da dendi buna. Canlı türleri çoğala dursun, gökyüzünde kuşlar uçmaya başlamıştı 200 milyonuncu yıllarda. 80 milyonuncu yıllara gelindiğinde doğanın sevimli ve korkunç yaratıkları dinozorlar, bugün bile tam olarak bilinmeyen bir nedenden ötürü yok olmuşlardı, arkalarında kendileri gibi dev izler bırakarak. Onlar için üzülecek insan yoktu henüz ortada. Doğa insanı beklemiyor, kendi iç dönüşümleriyle, kuraklık ve  buzul çağlarıyla, bu çağların sona ermesiyle, ilk ağaçları ve maymunları  yeryüzünde oluşturuyordu. 40 milyon yıl önceydi zaman .

Ve 10 milyon yıl önce, bugün bilinen en eski insan benzeri yaratıklar Hindistan ve Afrika’da  canlılar  dünyasında yerini alıyor ve bize gelen evrimi başlatıyorlardı. Evrim Austrapolitek adıyla insanın atalarını Afrika’da yakalıyordu. Bilinen en eski el araçlarının üretildiği, insanın, bel kemiği yay biçiminde eğik olan atasının doğrulduğu, dik yürümeye başladığı bir döneme  girildi. Homo Erectus Man, yani dik yürüyen adamdı bunun adı. Durmayan bu süreçte, çoğaldı, dönüştü  doğa ve insan. Yüzbinli yıllara gelindiğinde konutlar yapmaya, avladıkları hayvanları pişirerek yemeye, yiyecek depolamaya, soğuktan korunmak için giyecek yapmaya başladılar. Daha az öldüler,  değişimlerini hızlandırdılar, sindirim sistemlerinin dönüşümünü sağladılar. 40 bin yıl önce ölülerini törenlerle gömmeye ve mağaralara ilk sanatsal duvar resimlerini çizmeye başladılar. Adına Fransa ve ispanya denen yeryüzü bölgesinde yaşayanlar bu işi ilk gerçekleştirenlerdi.

Evrenin bu en ilginç çocuğu; ateşi bulup kontrol eden ve kullanan, üretim aracı üreterek tüm doğadan, öteki canlılardan ve benzerlerinden ayrılan; sanat,bilim ve kültürde, sanayi ve teknolojide kendini bile hayran bırakan gelişmeleri sağlayan; devrim üzerine devrim gerçekleştiren; gelişigüzel bir biyolojik etkinlik; milyonlarca yıllık sosyo ekonomik, binlerce yıllık politik, psikolojik, rastlantısal, yarı bilimsel,  bilimsel çabalar sonucu kendi kaderini yönlendirme,belirleme yeteneklerine sahip bir tür olarak ortaya çıkan, ’algı dünyasının üstüne bir düşün dosyası kurabilen’ güzelduygusal (estetik) bir biçim ve öze ulaşan insan bugün toplumsal, ekonomik, ekolojik, etik, psikolojik çirkinliklerle çevrelenmiş, geçmişini,bu gününü ve geleceğini, en kötü yeteneği olan “uyum” yeteneğine terk etmiştir. Bininci yıllarda yukarıdaki tarihsel/evrimsel gelişmenin bir yerinde şehir devletler kurarak uygarlığı, sanatı ve kültürü, yani insanın kendi kendini yaratmasını başlatan varlık, Homo Sapiens , akıllı insan, bugün aklını, ne kendine ne de evrimin getirdiği gerçekliğe uygun olarak kullanamamaktadır.

İşte bu, yüksek ilkeler oluşturup çirkin bir gerçeklikle yaşayan akıllı insan; tarihin bir döneminde, çeşitli etkenlerle, bilgi ve bilinç yetersizliği nedeniyle üretilen ulusal, dinsel ayrılıkları, günümüzde, özellikle bilinçli çarpıtmalar ile yalan ve demagoji üzerine kurarak günümüze taşımış, evrimine, gücüne ve yeteneğine hiç uymayan, akıl almaz savaşlarla, kıyımlarla, milyonlarca yıllık saygın geçmişini yok ediyor. Adına ve birikimine ihanet ettiriyor. Binlerce yıllık yalanlara boğuluyor. Biricik yeryüzünde, birlikte gelişip, birlikte değiştirdikleri ve doğa parçalarını ulusal ve dinsel adlarla adlandırıyor ve aynı saçma, gerekliliği ve gerçekliği olmayan olgulara, kavramlara dayanarak birbirini, yaratılarını, sevgilerini, umutlarını öldürüyorlar.

Peki neden?

Bu evrim, bu akıllara durgunluk veren süreç boşa mı yaşandı?

Çünkü bu sürecin içinde, toplumsallaşan insanın bir  başka süreci de işliyordu. Üreten insan, üretenin ürününe el koyan insan çelişkisi; yani bilinen adıyla sınıflar savaşı ve evrimi sürüyordu. Bugün bu evrimin, en vahşi, en örgütlü, en teknolojik, en saldırgan, en kanlı, en bilinçli, en gelişkin ve en küresel çelişkisini yaşıyoruz. Bütün bu olan bitenler, bütün bu akılmaz sonuçların temel gerekçesi de işte bu sosyoekonomik gerçekliğin bilim ve teknolojiyle desteklenen,  evrimin tarihsel durmayan durağıdır.

Üretenin, üretileni taşıyanın, üretileni tüketenin, tanıtanın, üretim sürecinde ve ilişkilerinde bir türlü sahip olmadıkları ile ilgilidir.

İşte her şey bu bilincin oluşmasını önlemek içindir. Her karmaşa, bu basit gerçeğin bilinmemesi içindir. Her yapay kimlik, her yapay savaş, her yapay ayrım, her din, her millet, her mezhep, her tarikat, her tanrı, bu bilincin  birliğinin yaşama geçmemesi içindir.

Somutlarsak ve Türkiye’ye bakarsak, gerçeği, nasıl mı  görürüz?  Gerçek ki, bazen yanlış ilişkilendirilenleri koparmak, çoğu kez de doğru ilişkilendirmektir. 2 Aralık 2007 Sabah Gazetesi, Köşe Yazıcısı, Emre AKÖZ’ün yazısından bir alıntı ve hemen altındaki şiiri, bu yazının tümüyle ilişkilendirerek okursanız, ne gibi çıkarsamalar yapacaksınız bakalım.

“Aynı ülkede, aynı rejim içinde yaşasalar da, insanları birbirinden ayıran, hatta çatışmalarına yol açan çeşitli faktörler var.


Eskiden, daha çok ” sınıfsal ” ayrımlardan söz ederdik: Zengin-fakirburjuva-işçi gibi…


1980‘lerden itibaren ” kimlikler ” öne çıktı: Cinseldinseletnik farklılıklar…

Son dönemde, ” Kürt sorunu ” nedeniyle yoğun bir tartışma içindeyiz. Bu konudaki önemli sorulardan biri de şu:


“Kürt kimliğinin, Türk kimliğinden farkı nedir?”


Gelenek-görenek açısından uzak düşmeyen… Evlilik ve din sayesinde birbirine sıkıca bağlanmış bu grupların ayrımı hangi noktada temelleniyor?

Siyaset bilimci Prof. Mümtazer Türköne, “Dil.. ” diyor, “sadece dil farkı var aralarında. Onun ötesinde bir çizgi çizilemez…

Bejan Matur’u dinleyene kadar bu yaklaşım bana da makul geliyordu.

Ancak… Şiir gibi zor bir alanda Türkçe at koşturan… Rüyalarını dahi Türkçe gören… Kırık dökük Kürtçesini ise sadece annesiyle paylaşan Matur… Nasıl oluyor da kendini Kürt hissediyor? 

Kültür ortak… Dil ortak… Din ortak… Peki, bu farklılık hissi nerede temelleniyor? 

Yoksa farklılık hissini yaratan, taa çocukluktan gelen o ritim ve melodi algısı mı? Bu kadar basit ve bu kadar karmaşık mı?”

Ellerinize ve Yalana Dair

Bütün taşlar gibi vekarlı, 
hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli, 
bütün yük hayvanları gibi battal, 
ağır ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz. 
Arılar gibi hünerli hafif, sütlü memeler gibi yüklü, 
tabiat gibi cesur 
ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizliyen 
elleriniz. 
Bu dünya öküzün boynuzunda değil, 
bu dünya ellerinizin üstünde duruyor. 
Ve insanlar, 
ah, benim insanlarım, 
yalanla besliyorlar sizi, halbuki açsınız, 
etle, ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız. 
Ve beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden 
doyasıya, 
göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan. 
İnsanlar, ah, benim insanlarım, 
hele Asyadakiler, Afrikadakiler, 
Yakın Doğu, Orta Doğu, Pasifik Adaları 
ve benim memleketlilerim, 
yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu, 
elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız, 
elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz. 
İnsanlarım, ah, benim insanlarım, 
Avrupalım, Amerikalım benim, 
uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi, 
ellerin gibi tez kandırılır, 
kolay atlatılırsın… 

İnsanlarım, ah, benim insanlarım, 
antenler yalan söylüyorsa, 
yalan söylüyorsa rotatifler, 
kitaplar yalan söylüyorsa, 
duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa, 
beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların, 
dua yalan söylüyorsa, 
ninni yalan söylüyorsa, 
rüya yalan söylüyorsa, 
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa, 
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı, 
ses yalan söylüyorsa, 
söz yalan söylüyorsa, 
ellerinizden başka herşey 
herkes yalan söylüyorsa, 
elleriniz balçık gibi itaatli, 
elleriniz karanlık gibi kör, 
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun, 
elleriniz isyan etmesin diyedir. 
Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız 
bu ölümlü, bu yaşanası dünyada 
bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.

Nazım HİKMET

Sibirya’ya Masrafsız Gitme Yolları

Sibirya’ya masrafsız gitme yollarından biri artık kapanmış!

Eski Sovyetler Birliğinde olan biten ve çok çirkin olan olayları çok iyi olaylarla birlikte unutmamak gerekir. Fanatizm ile bağlı böyle bir devri karakterize etmek için bir fıkrayı anlatmak istiyorum: Bir işçi defalarla tutuklanmış ve Sibirya’ya sürülmüştür. Bu kişiye başına  gelenleri bir anlat denildiğinde, hiç eğitim almamış işçi olayları olduğu gibi anlatır. Ama neden tutuklandığını ve sürüldüğünü anlamamaktadır.

İlk defa onun için Sibirya yolu  böyle açılmış. 1924 yılda Lenin ölünce, ülkede matem ilan edilir. Herkes sokaklara dökülür, Lenin’in inanılmaz iyi insan olduğundan konuşuyorlar ve ağlıyorlar. Her yerde Lenin’in, düşmanın zehirli kurşunundan, anlatılır ve onun başlattığı öldüğü işin yaşayacağının altı çizilir. Bu işçide bazılarının “Lenin öldü, ama onun işi her zaman yaşayacak” diye bağırdığını işitir. Dürüst bir adam olan bu işçi, Lenin’in çok değerli olduğunun ve ölmesinin herkes için bir felaket  olduğunu anlıyor. Bu kişi içten ağlayarak herkesin duyduğu şekilde kendi kendine diyor ki: ”Nasıl da bir güzel insan ölmüş. Keşke Lenin değil onun işleri ölseydi.” Ama Leninizmin ölmesi Sovyet Ülkesinin ortadan kalkması demektir. Dünyada Marksizmin sonu demektir. Bunları anlamayan zavallı işçiyi tutuklayarak Sibirya’ya gönderirler.

İkinci Dünya savaşı zamanı, ülkesini ve vatanını çok seven ve yaklaşık 17 yıl Sibirya’da namusla çalışan (Sovyetlerde tutuklanan insanlar hepsi çalıştırılırlardı) zavallıyı Almanlarla savaşmaya gönderilir. Savaş bittikten sonra Moskova’da işçilik yaparak karnını doyurmağa devam eder. 1953 Stalin ölür ve yine matem ilan edilir. Herkes sokaklarda göz yaşı akıtır. Üç günlük çalışmak kaldırılmış, her yer portreler ve sloganlarla donatılmış. Mitingler yapılıyor ve insanlar toplanarak dertlerinin ve yapılan masrafların çok büyük olduğundan ve bununda Stalin’e yakıştığından konuşuyorlar. Palitbüronun (Partinin Siyasi Bürosunun) üyelerinin portreleri her yerde görünüyor ve onların kederli konuşmaları dinleniyor.

Bizim zavallı işçi de bu üç gün sokakları geziyor, Stalin’in ve onun yakın emektaşlarının portrelerine bakıyor, ağlıyor ve Stalin’in önemini vurgulamak için  onun ölümüne bağlı çekilen masrafların ona yakıştığını söylüyor: “Vatanın en büyük insanını son yoluna bak böyle uğurlarlar. Bu masraf öyle büyük ki, ona Politbüro üyelerinin hepsini o dünyaya göndermeye yeterdi.”  Bunu duyan KGB ajanları bizim zavallıyı tutukluyorlar ve o ikinci kez Sibirya’ya gönderilmiş oluyor.

Uzun yıllar çekmeyen ikinci Sibirya yolculuğundan sonra bizim zavallı işçi parti ofisinde hizmetçi olarak çalışıyormuş. O zamanlar büyük görevlerde  çalışanların iş odalarındaki oturma masanın arkasında duvarda iki portre asılırdı. Birisi Parti liderinin, diğeri ise Parlamento Başkanının. Akşam Politbüro’nun toplantısı olmuş, parti lideri olan Hrushev (Kruşçev) parti hattına düşman gibi görevden atılmış ve onun yerine Parlamento Başkanı olan Brejnev geçmiş. Sabah erkenden bu haber ilan edilmiş, ama bizim zavallının bu işten haberi yokmuş. O iş başlanmadan önce temizlik işlerini bitirmek zorumda idi. Bizim işçi büyük görevlinin odasını temizlerken, herkesten önce iş başına gelen patron bunun üstüne bağırarak diyor ki: “Neden aptalın portresini duvardan almamışsın?”  İşçi Hrushev’in ve Brejnev’in portrelerine bakarak sorar: “Hangi aptalın?”  Bu sabah Brejnev Dünyanın en akıllı insanı ve Hrushev’in aptal ve düşman olduğundan haberi yok ki! Böylece bizim zavallı üçüncü defa Sibirya yolunu masraf çekmeden gitmiş oluyor.

Unutmayalım ki fanatizmin  kaynağı eğitimsizliktir, düşünce kapasitesinin yetersiz olmasıdır. Afganistan’da, Filistin’de ve Irak’taki kardeş savaşları bunu örnekler ve böyle iç savaşlar sayısı Müslüman ülkelerinde artabilir.  Kötü olayların tekrarlanmaması için eğitimde ezbercilikten vazgeçelim ve bilimsel düşünceyi geliştirelim. Sovyetlerde 1918-1920 yıllardaki iç savaş 10 milyon, ve 1938’e kadar zaman zaman  baş veren olaylarda yaklaşık 15 milyon insanın ölümüne neden oldu. Bu trajedilerin de kaynağı ideolojilere olan inançların düşünceye dayanan eğitimin önüne çıkması idi.

Avrupa Birliği

1.  İki Artı İki Dört Eder mi? Hayır, Genelde Etmez

Pek çoğumuz için iki artı ikinin dört yaptığı, rahatlıkla ve kuşku duymadan söyleyebileceğimiz bir gerçektir. Acaba neden? Çünkü en basit şeyleri gerçek gibi kabul etmeye ve düşünmemeye alışkınız. Dünyanın hemen hemen tümünde onluk sayı sistemi yaygın bir şekilde kullanılmaktadırDörtlük sistemden daha fazla rakamın kullanıldığı sistemlerde dört rakamının olması doğaldır. Dörtlük sistemde, temel olarak üçten büyük sayılar kullanılmadığından, orada dört ve dokuza kadar olan diğer sayılar yer almazlarDolayısıyla dörtlük sayı sisteminde veya daha küçük sayı sistemlerinde 2+2 dört etmez.  Bunlar hemen herkesin bildiği şeyler olduğundan sayı sistemleri üzerinde daha fazla durmayalım. Bu sistemler doğa ile değil, insan mantığına bağlıdırlar ve buradaki sayısal işlemler yalnızca toplanabilen nicelikler için kullanılabilirler. Bizim amacımız onluk sayı sistemini kullandığımız durumda da, iki artı ikinin çok durumlarda dört yapmadığı fikrine dikkat çekmektir. Aşağıda biz doğa ile bağlı nicelikleri ele alacağız ve onların genelde toplanabilir olmadıklarını göreceğiz.

Bir artı bir her zaman iki yapsa, iki artı iki dört ve iki artı üç de beş yapar. (Uygun bir sayı sistemindeörneğin alıştığımız ve kullandığımız onluk sayı sisteminde.) Ama alıştığımız bu tür toplamalar yalnızca toplanabilir nicelikler için geçerlidir. Her zaman değil. Örneğin,  iki tane bir litrelik kaptaki gazı bir araya getirmek için onları yarım litrelik bir kabın içerisine yerleştirebileceğimiz gibi, beş litrelik kaba da yerleştirebiliriz. Böylelikle 1+1=0.5 olduğu gibi,  1+1=5 de olabilir. Doğal olarak 0.5 litrelik kaptaki gazın basıncı 5 litrelik kaptaki gazın basıncından, daha fazla olacaktır. Ama ne kadar fazla olduğunu kesin olarak söyleyemeyiz. Çünkü bir araya getirilen gazların kimyasal tepkimeye girip girmediğini ve gazların sıcaklıklarının değerlerini bilmiyoruz. Küçük kaptaki gazın sıcaklığı büyüktekinden çok düşük olsa, oradaki basın büyüktekinden daha az da olabilir. Böylelikle anlayabiliriz ki gazların hacimleri toplanabilir nicelik değildir.

Maddelerin diğer türlerinin de (sıvı, katı ve kum gibi taneciklerden oluşanlar) hacimleri az da olsa basınca ve sıcaklığa bağlı olduklarından,  toplanabilir nicelikler değildirler. Aynı sıcaklık ve basınç şartlarını korusak bile, parçacıkların boyutları farklı olduğu veya sıvıların molekülleri arasına diğer moleküllerin girebildiği durumlarda (örneğin çözeltilerde) da hacim tam olarak toplanabilir bir nicelik olmaz. Benzer durum aralarında kimyasal tepkimeler olan maddeler için de geçerlidir.

İki farklı basınç değerine sahip olan iki gazı bir araya getirerek oluşturduğumuz gazın basıncı yeni ve eski hacimlere ve sıcaklıklara bağlı olarak, gazların ayrı ayrı bulundukları durumdaki basınç değerlerinin her birinden fazla da olabilir,  az da olabilir. İki sıvı bir araya getirilirseyeni durumda elde edilen sıvının içindeki sıcaklık değeri, sıvıların ayrı oldukları zaman ki duruma göre fazla da olabilir daha az da olabilir. Bunu sıvının basıncı için de deyebiliriz. Çünkü sıvıların içindeki basınç hem sıvının öz kütlesine, hem de sıvı sütununun yüksekliğine bağlıdır. Sıvı sütununun yüksekliği ise kabın şekline bağlıdır. Sıvılar arasındaki kimyasal tepkimeler ve difüzyon yeni oluşan sıvının yoğunluğunu etkiler. Böylelikle sıvıların sıcaklıkları ve basınçları da toplanabilen bir nicelik değildir.

Katılar bir araya getirildiklerinde ise, onların içerisinde oluşan basıncın sıvıların ki kadar çok değişmemesine rağmen (aynı kütleler ele alınırsa) yine de basınç katılar için de toplanabilen bir nicelik değildirAyrıca katılarda, onların kristal yapısına bağlı olarak basınç oluşur ve bu basınç da deformasyonlara bağlı olarak değişir.

Cisimler ve maddeler bir araya getirildiği zaman onların önceki sıcaklıkları hiçbir zaman basit şekilde toplanmaz. Ama hacimden ve basınçtan farklı olarak, bir araya getirilen maddelerin sıcaklığı -toplam sistem ısısal olarak yalıtılmış ise-  ilk sıcaklıkların arasında olan bir değer alır. Bu değerde maddelerin ayrı oldukları zaman ki kütlelerine, öz ısılarına ve sıcaklıklarına bağlıdır. Ama bu da basit yaklaşma durum için geçerlidir. Gerçekte sıcaklığın son değeri ilk sıcaklıklardan fazlada ve az da olabilir. Bu da maddelerin ve cisimlerin arasındaki tepkimelere ve bunların dış elektrik alana yerleştirilmesine bağlıdır.

İki tür maddeyi bir araya getirdiğimizde onların arasında bazen kimyasal ve bazı çok özel durumlarda ise çekirdek tepkimeleri de gerçekleşebilir. Eğer kimyasal tepkimenin oluşması için ısı gerekirse, oluşan yeni maddenin kütlesi; tepkimeye girenlerinkindençok az da olsa daha fazla olur. Kimyasal tepkimeler sırasında ısı ortaya çıkarsa oluşan maddenin kütlesi ilk maddelerin kütlelerinin basit matematiksel toplamından daha az olur. Hiçbir tepkime olmasa bile, genelde bir madde ısıtıldığı zaman onun kütlesi artar ve soğutulduğunda ise azalır, çünkü genleşme ve sıkışma sırasında maddenin içindeki elektriksel etkileşmelerin enerjisi değişir.

Tepkimelerde iştirak eden kütleler aynı ise, çekirdek tepkimeleri oluştuğunda, kimyasal tepkimelerdekinden yaklaşık bir milyar kat daha fazla enerji açığa çıkar. (Çekirdek tepkimeleri sırasında, tepkimeye giren kütle (m),  0.008 m kadardan daha fazla azalamaz. Yani ilk kütlesinin  % 0.8 den daha fazla kısmını kaybedemez.) Nötron yıldızları ve karadelikler oluştukta kütle çok daha fazla kayıp oluyor. Böylelikle kesin olarak kütle de toplanabilen fiziksel bir nicelik değildir.

Ortaokul bilgileri çerçevesinde nehirde giden geminin kıyıdaki gözlemciye göre hızını çok basit şekilde hesaplıyoruz. Bunun için geminin suya göre ve suyun kıyıya göre verilen hızlarını topluyoruz. Ama bu çok kaba bir yaklaşımdır. Meseleni kaba model şeklinde çözmek imkanımız olsa da hızlar ışığın (elektromanyetik dalganın) boşluktaki hızına  (saniyede 300000 km) yakın olduğunda alışılan şekilde toplama doğru sonuca yakın bir değer vermez. Örneğin, gerçekte, 0.99 ışık hızı artı 0.99 ışık hızı bir ışık hızından az bir değer verir. Milyon kere ışık hızını toplasanız bile, doğru sonuç bir ışık hızıdır. Böylelikle, aynı yönde olan hızların büyüklükleri de toplanabilir nicelikler değildirler.

İnsanların pek çoğu güneş gözlüğü kullanır ve ışığın şiddeti arttıkça, kullandıkları gözlüğün camının koyuluğunun da arttığını bilirler. Bu olay çizgisel (lineer) olmayan optiğe bir örnektir. Böyle bir camın üzerine düşen ışığın şiddeti iki kat arttığında, camdan geçen ışık iki katına çıkmaz,  iki kattan daha az ışık geçer. Diğer bir değişle böyle gözlük camından geçen ışık şiddeti toplanabilen nicelik değildir. Bu durumda da 2+2=4 değil, 4’ten daha küçüktür.

Acaba doğada hiç toplanabilen nicelik yok mudur? Matematik doğayı betimlemiyor mu? Matematik çoğu zaman doğayı betimleme zorunluluğu ile yapılmaz. Doğa bilimleri matematiği bir araç olarak kullanırlar. Bu anlamda matematik doğa bilimlerinin bir aracı gibi düşünülebilir. Matematik, insan mantığına dayanan bir araçtır. Ama insan mantığı, insanın bildiklerine, sezgilerine ve bilimsel düşüncesine dayanır. İnsanların bildikleri doğayla sınırlı değildir ve doğayı tam olarak doğru şekilde betimlemez. Fizik kanunları da %100 olarak doğanın (yaratıcının) kanunları değillerdir. Doğal olarak insan mantığı ve bilimsel düşüncesi de  %100 doğayı betimlemez. Ama kesin olarak biliyoruz ki, Evrenin her bir küçük ve çekim kuvveti zayıf olan bölgesinde (her köşesinde nasıl olduğunu kesin olarak bilmiyoruz) uzayı düz  (Öklid uzayı olarak) kabul edebiliriz. Bu bölgelerde yalıtılmış sistemin toplam enerjisi, momentumu ve açısal momentumu korunur. Enerji bir skaler nicelik olduğundan enerjilerin büyüklüğü toplanabilir. Çizgisel ve açısal momentum, vektörel nicelikler olduklarından, vektör gibi toplanırlar, sayılar gibi değil.

Aynı fiziksel niceliklerden biri diğerinden yalnızca büyüklükleri ile ayrılır ve onların büyüklükleri genelde toplanabilir nicelikler değildirler. Böylelikle doğada çoğu zaman 2+2 =4 değildir. Okur düşünmesin ki matematikte her zaman  1+1=2 geçerlidir. Hayır bu sayılar ve skaler nicelikler için geçerlidir. Vektörel nicelikler matematikte toplanan zaman bile aralarındaki açıya bağlı olarak farklı sonuçlar verirler. Boyutları bir olan vektörleri toplasak sonuçta boyutu sıfır ile 2 arasında olan vektör alırız, yani 1+1=0 da olabilir, 1+1=2 de ve bunların aralarındaki değerlerde.

2. Avrupalılara kızalım veya  kızmayalım ama düşünelim

Bu dünyayı yaklaşık 50 yıl önce terk etmiş Babaannem, il merkezinde yaşamıştı. Ama yaklaşık yaşadığı 90-100 yıl içinde, evinden 500-600 metreden daha fazla uzak yerleri hiç görememişti. Sinema ve televizyonun ne olduğunu bilmedi, gözleri zayıf olduğundan fotoğrafı da görmedi, zaten kendi resmi de yoktu. Yaşadığı bölgede Türkler dışında başka milletten birileri de yoktu ve yakınındaki herkes benzer giyinirdi. Babaannem ölmeden yaklaşık 5 yıl önce (1950’lerin sonunda), herkesin aklını pazara çıkarmışlardı. Einstein in aklı da orda pazardaydı, ama Babaannem, onun aklını almadı, çünkü kendi aklını beğenmişti. Bende herkes gibi kendime kendi aklımı uygun buldum. Einstein in beğenilmeyen aklı Avrupa’da dağıtıldı, gramı bile kalmadı, çünkü bir sürü alan oldu. Bizler geleneklerimize çok bağlıyız ve Babaannem gibi çoğumuz doğayı öğrenerek değil, kendi mantığımıza uyanlarla ve çocukluktan duyduklarımız ile yaşıyoruz. Bu nedenle de 2+2=4 olduğuna kuşku ile bakamıyoruz.

Bizim gezegenimiz olan Dünyanın boyutları 10cm (bin kilometre), Güneşinki 1011 cm (yani bin defa fazla), Güneş sistemi sınırları da 1018 cm dir (yani 10 milyar defa fazla). Bizim yıldız sistemi olan, Galaksinin çapı 1023 cm (Güneş sisteminkinden yüz bin kere fazla) ve Evreninki 1028 cm (yani bir 100 bin kerede daha fazla) mertebesindedirler. Bildiğimiz dinlerin tarihi 1000 yıldan fazladır. Son zamanlarda, son birkaç bin yıl içinde yaşayan insanlar gibi düşünebilen canlılar, Galaksi’de bulunan yaklaşık 1012 (bin çarpı milyar) gezegenin yaklaşık 1000 de yaşıyor olabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle de Galakside toplam olarak 10000 farklı din olabileceğini rahatlıkla düşünebiliriz. Ayrıca, bazı dinlerin kendi içindeki ayrışmalardan ortaya çıkan farklılıkları da dikkate alınacak olursa, Evrendeki farklı din sayısı herhalde milyarı aşar. Olabilir ki bizim sonsuz Evren,  diğer bir sonlu Evrenin küçük bir kısmı olsun. Benim için Allah her durumda tekdir, Evrende din sayısı sonsuz sayıya yaklaşsa da. Babaannem bunları bilmiyordu, ama elbette Einstein bunları biliyordu. Ancak, her ikisi de Allah’ın tek olduğuna inanmışlar. Allah ve Evren (Dünya) kavramını düşünmüşler.

Babaannem ile Einstein’ın Allah ve Evren kavramlarına ilişkin düşünceleri arasında bir fark var mı?  Herhangi bir fark varsa, bu fark nedir? Ben biliyorum ki, babaannem bu kavramlar ilişkin bilgisine Einstein den daha fazla güvenirdi, Dünyanın ve Evrenin ne olduğunu gerçekte bilmese de. Ayrıca, o Einstein’dan farklı olarak, Allah neleri yapar ve neleri ister konusunda da bildiklerine çok güvenirdi. Babaannemin ve Einstein in bilimsel düşünce kapasitesindeki ve şeklindeki fark inanılmaz derecede büyüktür. Onların Evren anlayışına ilişkin düşüncelerindeki fark ne kadar büyük ise Allah’ı kavramakta da bir o kadar olabilir.

“Bildiğim kadar iki şey sonsuzdur ( limitsizdir ).

Bunlardan biri evrendir, diğeri ise insanlar düşüncesindeki farktır.

Ama evrenin sonsuzluğuna tam olarak inanmıyorum.” Albert Einstein.

Antalya’nın  “Kitle” adlı iyi bir yerel gazetesinde (31 Ağustos 2007) bir köşe yazarının “Başınıza Türkler kader taş düşsün…” adlı makalesini okudum. Burada Avrupa birliğinde yaşayanların bize bakışları değişmedi, yazıyor ve örnek yazılar (yanıtlar) veriyor. Bunlardan bazıları şunlardır:

“İnsanlar arasında Türkler anlayış bakımından sonuncudur. İnançtan ötesini kavramazlar ve anlamaya da çalışmazlar…” (L. Cahin)

“Türkler Hıristiyanlığın, sanat ve bilimin doğal, ezeli ve yeminli düşmanıdır. Bu nedenle onları Avrupa’dan kovmak gerekir…”  (Jean Louis Cara)

“Geleceğin Avrupa’sında Türkler asla yer almayacaktır….” (Lord Owen)

“Fanatik ve cahil insanlar. Barbar millet. Türkler her zaman Türk kalacaklardır ve Avrupalılaşamayacaklardır. Parlamentoları var diye Türklere zaaf göstermeyelim. Ne tip insanlar olduklarını unutmayalım… “ (Lord Salisbuty)

“Türklere gerçek söylenmiyor. Türkiye’nin adaylığını kabul edelim diyenlerin gerçek eğilimi Türkler’in  Avrupa Birliği’ne asla üye olmayacağı yönündedir. Avrupalı yöneticilerin büyük bir kısmı Türkiye’nin  bu projede yeri olmadığını biliyorlar ve ancak bir araya geldiklerinde bunu dile getiriyorlar….” (Valerie Giscard d’Estaing)

“Türkiye’nin birliğe girmesine asla izin verilmemelidir. Aydınlanma Türkiye’ye ulaşmadı, ulaşmayacaktır…” (Helmut Schmidt)

Gazeteci, böyle fikirleri iletmeden önce, bir taraftan okuru kızmamaya çağırırken diğer taraftan yazdığı makalenin başlığını da “onların başına Türkler kader taş yağsın” şeklinde atmış. Babaanneme bütün bunları anlatacak biri olsaydı, yine de gazetecinin yağdırdığı taşları yeterli bulmazdı ve Avrupalıların bize olan bu yaklaşımlarına kesinlikle çok kızardı. Hatırlatmak isterim ki Babaannemin yaşadığı dönemlerde bilim ve teknoloji üretiminde bizlerle Avrupalıların arasındaki fark bu kadar fazla değildi. Avrupalıların bizlere olan bu yaklaşımlarını çocukluğumdan beri bilmeme rağmen-hatta kurumlarımızın ve toplumumuzun ilgisinin de olmadığı halde-hep iyi bir eğitim için, hem kendim için hem de öğrencilerim için hep çalıştım ve çalışmaya devam ediyorum. Önemli olan, kızmanın çare olmadığını görebilmek ve iyi bir eğitim ve bilim için hep birlikte çok büyük gayretler göstermektir. Elbette buna paralel olarak, toplumda özeleştiri ve her önemli olayı düşünerek tartışma alışkanlığı yaygınlaşması söz konusu olacaktır. Şunu kesinlikle bilmemiz gerekir ki, millete ve topluma duyulan saygı, Dünyadaki toplumların bilime ve teknolojiye verdikleri katkıyla orantılıdır (örnek Japonlar). Doğal olarak, ekonomik ve kültürel gelişme de bu katkıya bağlıdır.

Eğer toplum olarak saygı görmek istiyorsak, örneğin, toplumumuzu 2+2’nin çoğu zaman 4 yapmadığını anlayabilen bir düşünce seviyesine getirmemiz gerekir. Ancak, bunun için de düşünmeye, düşündürmeye ve tartışmaya dayalı bir eğitim sistemi gerekir. Bir taraftan bilimin ne olduğunu anlamaya çalışacağız diğer taraftan da iyi bir bilim ve yeni teknolojiler üretmek için büyük bir çabası içerisinde olmamız gerekir. Aldığımız yazı ve mesajlara, bilimsel ve kültürel seviyemizi yüksek tutarak, cevap vermeyi öğrenmemiz gerekir. Bende bizleri Avrupa’ya almayacaklarını elbette biliyorum. Ama hükümetin, Avrupa ile bütünleşme konusunda aldığı yolu ve bu yolda yapması gereken işleri yeterli bulmasam da, destekliyorum. Hepimiz iyi biliyoruz ki, Avrupa Birliği, Rönesans ile başlayan laiklik ve demokrasi ile gelişen bir eğitime, bilime ve teknolojiye sahip ülkelerden müteşekkildir. Tek başına laiklik, Avrupa’nın şimdiki demokrasisine ve ekonomisine ulaşmak için, yeterli değildir. Bundan dolayı, hayatımızda iyi bir eğitim, bilim ve kültür için gereken ilgiyi göstermeliyiz.

Ben fizik dışında bildiklerimin yetersiz olduğunu ve bu anlam bazı düşüncelerimin de fizikten uzaklaştıkça hayatın gerçeklerinden uzaklaşabileceğini tahmin edebiliyorum. Ama fizik konusunda her fizikçinin bilmesi gereken fiziğin çoğunu biliyorum ve anlıyorum. Örneğin yaş ve kuru suyun farkını anlatabiliyorum. Biliyorum ki, milyon veya milyar derece sıcaklığı olan bir ortamda insan soğuktan ölebilir. Böyle şeyleri Avrupalılar bundan yüzyıl önce biliyorlardı. Eğer bunları ve benzer bilgileri tanıdığınız fizikçiler bilmiyorlar ya da anlamıyorlarsa, Avrupa Birliğine girmemizin zor olacağı sonucuna varmak çok da yanlış olmayacaktır. İyi eğitimden ve bilimden uzak olan çok sayıda laik ülkelerde ne demokrasi gelişiyor ne de insanlar Türkiye’de ki düzeyde beslenebiliyor. Ben iyi bir eğitim ve bilim istiyorum. Bunların oldukları yerde tam laiklik, gelişmiş demokrasi ve ekonominin de iyi olacağını kesin biliyorum. Ancak, bizler genelde (tüketim malları üretildiği sektör dışında) kendi çevremizde, bizden daha iyisini bulundurmak istemiyoruz. Bu bağlamda, bütün bunların doğal sonucu olarak, toplum olarak iyi bir eğitim düzeyine ulaşmamız mümkün olamayacağı ve gazeteci yazarın konu ettiği taşların da hep bizlerin başına düşebileceğini düşünenler olacaktır.

Şimdi Milliyet gazetesinde 28 Ağustosta yayınlanan ve bizim toplumun cumhurbaşkanı ile ilgili verilen sorulara ve cevaplara bakarak Avrupalılara yakın veya uzak olduğumuzu tespit edelim. 10 sorunun içinde, Avrupalılar için çok önemli olan, dürüstlük, eğitimlilik ve kültürlük ile bağlı direkt sorular yoktur. Buda gazetecilerin ve anket yapanların Avrupalı olmaya hazır olmadığını gösterebilir. Sorulara olan cevaplar, büyük olasılıkla, CHP’cilerin daha fazla laikliğe ve AKP’cilerin dine bağlı olduklarını gösterir. MHP’ciler orta pozisyon tutmuşlar. Diğer yandan biliyoruz ki toplum çoğunlukta AKP’yi destekliyor ve eğitimin uzun yıllardır solcuların elinde olmasına rağmen kötü durumdadır ve kötüye doğru gitmektedir. Bu da solculara oy kaybı gibi dönüyor. Temel bilimler daha da kötü durumdadır.

AKP’nin eğitime ve bilime daha fazla para ayırdığını ve bunların iyisinden de çok uzak olduğunu sanki herkes biliyor. Şimdi okur Avrupa birliğine girebilmemizi kendisi düşünsün. 2+2 çoğu zaman 4 olmadığını bilenler doğru sonuca varabilirler. Bu yazının 2+2 kısmında anlatılanları okuyup anlatabilenlerin olduklarını bilmek isterdim, özellikle eğitimimizi ve bilimimizi yöneten ve etkileyen kurumlarımızdaki profesörler içinde. Bu tür bilgiler benim ve diğerlerinin Avrupa Birliğine girme konusundaki fikrimizi çok etkiler.

Avrupa birliğine girmek için gereken ekonomik, demokrasi, bilim ve teknoloji üretimi kriterleri ödemesek, toplumun çoğunluğu daha mı mutsuz olur? Kesinlikle hayır. Babaannem Einstein den daha mutlu idi. Afganistanlılar da Avrupalılardan daha mutlular. Bu dünyada çok kötü yaşam koşullarında olsalar da, gönülleri sevinçle doludur. Bizlerin soydaşları yaşayan cumhuriyetlerde çalışanların çoğunun aylık maaşı 100 dolar civarındadır, ama bakan seviyede çalışanların yıllık gelirleri 1 milyon ile 1 milyar dolar arasında. Bu zengin kısım, eski partililer ve KGB’ciler dahil hacca gittiler ve toplumu daha da mutlu ettiler.

Oralar kendilerinin çok eğitimli ve bilimli oldukları ile de kurur duyuyorlar. Örneğim iletişim teknoloji üretiminde dünyada birinci olmasalar da, en ön sıralarda olduklarını söylüyorlar. Buradaki Türklerde oradakiler gibi, Amerikanın uzay teknolojisinin ve programının bizler tarafından yöneltildiğini konuşuyorlar. Burada çalışan 1942 doğumlu arkadaşımın Sovyetler Birliğinde atom bombası projesinin başında olduğunu da onun adını bilen öğretim üyelerinden duymuşum. Benim bu işle bağlı kesin bilgim vardır. Birinci atom bombası orada Ağustos 1949 da denenmiş, teorik işlerin başında benim danışmanım Ya. Zeldovich ve projenin tümünü yürüten Yu. Hariton olmuş. Ama bunlardan daha önemlisi  toplumun böyle haberlerle mutlu olmasıdır.

Bilime Katkı ve Bazı Türk Bilginlerinin Bilime Katkısı

Dünya tarihinde milletlerine yer ve saygı kazandıranlar,  genelde sayıları çok az olan bilim ve kültür insanlarıdır. Adını ve milletini tarihe yazdıran insanları, toplum ve devlet hep yükseklerde tutuyorsa, değer veriyorsa böyle toplumlar gelişir ve saygın olarak kalır. Buharalı önemli bilim insanı, hekim ve İslam filozofu olan İbn-i Sina (980-1037)  “Bilim ve sanat takdir görmediği yerden göçer” diyerek bu durumu ortaçağda ortaya koymuştur.

Bilime ve kültüre,  büyük katkılarda bulunmak ise elbette çok zor iştir. Eskiden bunu bireysel olarak bazı büyük insanlar yapabiliyorlardı. Şimdiler ise temel  bilimlere ve teknolojilere böylesine büyük bir katkıda bulunmak, takım çalışmaları ve Devlet desteği gerektiriyor. Böyle imkânlara da yalnız gelişmiş toplumlar (milletler) sahiptirler, yani kaliteli eğitim ve bilime değer verenler. Bu nedenlerle de bizlerin işi çok daha zordur.

Bizler bilimsel konularda sıkı çalışmayı, takım olarak çalışmayı (sadece sözde takım olmak, çalışmalara isim koydurmak farklı şeydir), kendi yaşlarımızda bizden daha iyi olanlar ile birlikte çalışmayı hiç istemeyiz. Çünkü hem kıskancız hem de kaliteli bilime saygımız yok. Üstelik ne yazık ki,   geçmişte, kendi uğraşıları ile adlarını tarihe yazdıran bilim adamlarımızın dahi tarih sayfalarında kalmalarını bazen umursamıyoruz. Aslında bu durumun bizleri pek rahatsız ettiği de söylenemez, çünkü bizler benzer düşünen Asyalılar olarak çoğunluktayız. Zaten genel olarak Latin Amerikalılar ve Afrikalılar da bizim cephemizde yer almaktadırlar.

Öklid dışı geometri kurmak isteyen matematikçiler sırasında yer alan ünlü Azeri Türkü Nasir al-Din Tusi (1201–1274)  hapis edilerek zindana atılmıştır. (Tusi İran’ın Horasan kendinde doğmuş ve bazı yazılarda Fars olarak geçmektedir.) İran Azerbaycan’ı 1256 yılında Moğol hanlarından biri olan Hülagü Han (Cengiz hanın oğlu) tarafından işgal edildi. Hülagü Han,  Nasireddin’e büyük değer verdiğinden onu zindandan çıkarır ve çalışması için büyük bir rasathanenin inşa edilmesi emrini verir. Nasireddin’in Marağa rasathanesi ve oradaki gözlemlerinin sonuçları Dünya bilimine büyük katkı yapmıştır. Ama o dönemde de toplumun bilim adamına ve özellikle de yenilik getirenlere saygısı yoktu.

Toplumlar cahil olduğu ölçüde, atalarından gelen alışkanlıklarından, geleneklerinden vazgeçmez ve kültürel seviyesini yükselten yeni düşünceleri kabul etmek istemez. Böyle toplumlar için düşünme gerektirmeyen, basit fikirler daha değerlidir. Nasir ad-Din öldükten sonra onun Dünyaca ünlü rasathanesi ve zengin bilimsel mirası dağıtıldı. Onun bazı matematik kitapları,  astronomik cetvelleri ve gök küresi  (globe)  Almanya’da ki Dresden galerisinde korunmuştur. Bunlarla şans eseri karşılaşan (Azerbaycan’ın Almanya’dan çapı 2m olan teleskop aldığı, 1960 yıl civarında) Mehmetbeyli yeniden Nasir ad-Dini  tanıtmaya başlamıştı.

Samerkant’ın sultanı Uluğ Bey (1394–1449) yaşadığı zamanlarda Dünyanın en büyük ve önemli rasathanesini kurmuştu. Bilindiği gibi Johannes Kepler’in (1571–1630)  yasalarını Tycho Brahe’nin (1546–1601) gözlemsel sonuçlarına dayanarak oluşturmuştur. Aslında Gezegenlerin gökyüzündeki hareketlerine bağlı gözlemler, Thco Brahe’den daha önce ve çok daha dakik olarak Uluğ Bey tarafından yapılmıştır. Fakat bu gözlem sonuçları,  Dünyaya gerektiği şekilde yayılmamış ve Uluğ Bey öldürüldükten  (bu işe oğlu da karışmıştır) hemen sonra astronomi çalışmalarının devamı yasaklanmıştır. Uluğ Bey’in yaptığı duyarlı cihazlar ve rasathanesi ise dağıtılmıştır. Böylelikle, Dünya’nın en büyük astronomlardan biri olan Uluğ Bey’in yaptığı çok değerli gözlemler Dünya bilimine yeterince etki yapamamıştır.

Bir bilim adamının, kendisi ne kadar zeki ve çalışkan olursa olsun, yaptığı işler bilimin gelişimine etki etmiyorsa, çok önemli sayılmaz. Ayrıca unutmamak gerekir ki tıp bilimleri dışında diğer temel bilimler yönündeki çalışmalar eski zamanlarda saygı görmüyordu. Her yerde, örneğin şairler, ozanlar, hikâye anlatıcıları çok daha saygın idiler.  Uluğ Bey’in yaptıklarını Sovyetler Birliği’nde ortaya çıkaran ve tanıtan Rus bilim adamı Sheglov olmuştur. Hatırlatmak gerekir ki, Türkiye’de astronomi tarihini çok iyi bilenler vardır ve bu oldukça sevindiricidir.

Eğitime ve bilime saygısızlık tamamen geçmişte mi kaldı?  Keşke böyle olsaydı ve bizim eğitime ve bilime olan saygımız artmış olsaydı. Örneğin 1974 yılında ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Tarık Somer, “Türkiye’nin seviyesine ve ihtiyaçlarına uygun olmayan üst düzeyde araştırma yaparak zararlı örnek olmak ve sık- sık ücretsiz izinli olarak dışarıdaki bilim merkezlerinde çalışmak ve bu bilimsel alışverişe öğrencilerini de katmak”  nedeni ile Türkiye’nin geçmişte ve büyük bir olasılıkla gelecek yüzyıl dahi göz önüne alındığında, yine en büyük fizik ve matematikçisi olan  Prof. Dr. Feza Gürsey’i istifaya davet etti.  Feza Bey Türkiye’yi ölene kadar terk etti. (Bak. Bilim ve Ütopya Kasım 2005)  Prof. Dr. Tarık Somer’ın Feza Bey’in üstün çalışmalar yaptığının farkında olduğunu vurgulamak istiyoruz. Belki de bunu anlaması onun bilimsel açıdan, nispeten iyi olduğunu gösterirKeşke şimdiki rektörlerin çoğu da, bilimsel açıdan ona benzer olsalardı!

Türkiye’de Fizik bilimi ve eğitiminin, son 20 yılda sürekli kötüye doğru gittiğini kesin olarak biliyoruz. Sayısal olarak büyük artışlar vardır, ama kalite açısından durmayan bir çöküntü yaşıyoruz. Böyle devam ederse, gelecekte lise programını dahi iyi şekilde bilmek Türkiye için şık sayılmayacak mı? Aslında şimdi de okul fiziğini biz öğretim üyeleri çok iyi şekilde bilmiyoruz. Şimdiki eğitim ve bilim yöneticilerinin iyi fizik eğitimi ve bilimini kötüsünden ayırabilmelerine ve ayırarak iyisine önem vermelerine sevinirdik, “eğer böyleleri bulunsalardı”.

Bilindiği gibi önemli bilimsel işleri yapmak için öğrencinin gelecekte çalıştığı bilim dalında üstün yetenekli olmasının dışında, çok iyi eğitimi ve bilimsel düşüncesi olan insanların arasında eğitim görmesi ve çalışması gerekir. Feza Gürsey (1921–1992) Galatasaray lisesini ve İstanbul Üniversitesini bitirmiş, matematik alanda üstün yetenekli bulunmuş ve genç yaşlarından (1945) başlayarak, İngiltere ve Amerika’da eğitimine ve çalışmalarına devam ederek Dünya çapında çok önemli bilimsel sonuçlara ulaşmıştır. Onun 1953–57 yılları arasında İstanbul Üniversitesinde çalışmasının,  bilimsel işlerini nasıl etkilediğini biz bilmiyoruz. Ama orada çalışması iyi ortamın olmasına işaret ediyor.

Ben 1964’te Moskova’da doktora çalışmama başladığım zaman 1969 yılında Nobel ödülü almış olan Murray Gell-Mann (1929 doğumlu), cebirdeki simetrileri (SU3 ve SU6) kullanarak   Ω (omega minus) hiperonun  fiziksel özelliklerini öngörmesi ve hem de bu öngörmenin sonucu olarak temel parçacığın bulunması, bizleri çok heyecanlandırmıştı. Feza bey 60’lı yıllarda bu simetrilerin matematiksel özelliklerinin inceliklerinin ortaya çıkarılmasında çok önemli katkılarda bulunmuştur. Bu da onun bilime yaptığı önemli katkılardan bir  örnektir.

Belki de ODTÜ geçmiş rektörü Feza Bey’i Amerika’ya gitmeye zorlayarak,  onun bilimsel çalışmalarına yardım etmiştir. Bizim dünyaca ünlü bir diğer fizikçimiz Asım Barut tüm bilimsel kariyerini yurt dışında yapmıştır. Diğer ünlü fizikçilerimiz de,  yurt dışında eğitim almışlar ve uzun yıllar oralarda çalışmışlardır.  Acaba Feza ve Asım Beyler gibi Dünyaca ünlü bilim adamlarımıza Türk kökenli bilim adamları demek daha doğru değil mi?  Bizim için  onların Türk olmaları da önemlidir. İyi eğitim almaları ve bilime daha fazla katkıda bulunmaları için,  gelişmiş ülkelerde yaşamaları çok faydalı olmuştur. Zaten Yahudiler ve Ermeniler de buna örnekler değiller mi?  Eğer bir Yahudi bilim adamı Amerika’da yaşıyorsa o İsrail bilim adamı değil,  Yahudi kökenli bilim adamıdır. Örneğin Bhor Danimarkalı,  Danimarka bilim adamıdır. Einstein Almanya’nın Yahudi kökenli bilim adamıdır. Zaman geçtikçe gelişmiş ülkelerde çocukluklarından itibaren yaşayan Türklerin sayısı artmakta olduğundan, Türk kökenli Dünyaca ünlü bilim adamlarının sayısının artma imkânı vardır. Keşke bizim eğitim düzenimiz ve bilimsel düşünce kapasitemiz ve buna bağlı olarak ta Dünyaca ünlü Türkiyeli bilim adamı sayımız da artsaydı.

Güzel arzularla dolu yaşam içinde olmak iyidir. Ancak, ne yazık ki bu güzel istek sanki gerçekleşemeyecek bir fanteziden öte değildir. Çünkü sürecin tam tersine işlediğini görüyoruz. Örneğin; iyi tanıdığım Akdeniz üniversitesinin fizik bölümünde, fiziği ve matematiği bölümün diğer elemanlarının büyük çoğunluğundan daha iyi bilen bir genç haksız gerekçelerle üniversiteden  devamlı atılmaktadır. Bu doktora yapmış genç defalarca mahkemeler tarafından görevine iade edilmiştir. Ama bu göreve dönme kararı adaletin yerini bulduğu anlamına gelmez. Çünkü en verimli, en istekli olduğu yılları bilimsel makalelerle değil dava dilekçeleriyle, bilimsel toplantılarda değil dava gündemleriyle geçmektedir. Ayrıca bölümün ihtiyacı olmasına ve yardımcı doçentliği bölümün mevcut yardımcı doçentlerinden çok daha fazla hak etmesine rağmen, yardımcı doçent kadrosuna alınmamaktadır.

Bölümdeki çoğunluğu ortaokul fiziğini pek iyi bilmeyen elemanlar, belki de bu gencin atılmasının yararlı olabileceğini düşünmektedirler. Kim bilir belki de bu da Feza bey gibi ülkesini terk etsin ve kendisini geliştirsin diye düşünmektedirler. Belki de fizik bölümü mezunlarının ortaokul fiziğini kötü bilmeleri, öğretim üyelerinin ise biraz daha iyi bilmelerini normal saymamız gerekir! Bu örneğin bizim üniversite sistemimizde bir istisna olmadığını hemen tüm üniversitelerimizin  sıradan gündemi olduğunun belirtmemize gerek yoktur herhalde. Umarız bu örnek memleketine ve insanlarına bağlı, hak ve adaleti içine sindirmiş birilerinin yüreğini sızlatmıştır.

Mutlak sızlatmalı, çünkü bizler duygusal insanlarız. 1996 yılında TUBİTAK Marmara merkezinde çalışıyordum. Orada çalıştığımız katların arasında kablolar gibi teknik ekipmanların bulunduğu katlar da vardı. Bu katlarda sayıları hızla artan, çok sayıda fare görülmeye başlandı. Kablolara zarar veriyorlardı, koşuyorlardı ve bizler de seslerinden rahatsız oluyorduk. Geceleri bizim katlara da geliyorlardı. Bir defasında onları zehirlediler, bizler rahatladık ama İstanbul’dan bir otobüs dolusu hayvan sever geldi ve yönetimi pek çok açıdan suçladılar. Hayvanların zehirlenerek öldürülmesini kabul etmediler. Bunlar bizleri ilgilendiriyor ama üniversitelerden diğerlerinden iyi olan elemanların atılmaları bizleri ilgilendirmiyor mu?

Bilimsel Düşünce, Fizik Eğitimi ve Fizik Bilimine Katkı İmkanımız

Bildiğim kadar  iki şey sonsuzdur. Bunlardan biri Evren, diğeri ise insanların düşüne bilmelerinde ki fark.

Ama Evrenin  sonsuz olduğuna tam olarak inanmıyorum.

Albert Einstein. (1879–1955 )

Bilindiği gibi herhangi bir alanın (ister bilim, ister kültür, isterse herhangi bir üretim alanı olsun) gelişmesi ona verilen değere (talep’e) bağlıdır. Avrupalılar ve özellikle kıtanın kuzeyinde yaşayan halklar kaliteli eğitime ve bilime çok değer vermektedirler. Bu nedenle de, örneğin 15 milyon nüfusu olan Hollanda’nın, bilim insanları, Çin’den Avrupa sınırlarına kadar, Asya ve Afrika halklarından (yaklaşık beş milyar insan) daha fazla fizik Nobel ödülü almışlardır. 2006 yılındaki altı Nobel ödülünün ise dördünü ABD kazanmıştır (Temel bilimlere verilenlerin hepsini.) ABD’de de bilimi ve teknolojiyi geliştirenler genelde Avrupalılar ve Yahudilerdir. Orhan Pamuk’un kazanmış olduğu Nobel edebiyat ödülünü de gururla hatırlıyoruz.

Fizik ve matematik için güçlü ve geniş soyut düşünce gerekir.  Böyle düşünce de  bizlerde,  yeteri kadar gelişmemiştir. Bu nedenlerle de,  yalnız bu bilimler değil,  temelinde Fizik olan ve Fiziksel düşünceye  çok bağlı olan teknolojiye de, gereken bir seviyede, katkıda bulunamıyoruz. Matematiği ve fiziği çok iyi kavrayan çocuklar Türkiye’de var ve  böyle çocuklarla yeteri kadar temaslarda bulunduk.  Böyle çocukların temel bilimler yönünde gelişim temposunun (bilgi toplamak ve ezberlemek değil) önünün  Lise ve Üniversite yıllarından başlayarak tıkandığını düşünüyoruz ve böyle olduğunu da çok sayıda bilenler vardır.  Dolayısıyla  bizler genetik  bozukluktan dolayı soyut  düşünce konusunda yetersiz değiliz. Adeta Avrupalılar, Aysallar da (genelde gelişmiş toplumlar olmayanlarda) bir genetik  bozukluğu arıyorlar ve bu da bizler için hoş bir şey değil.

Genelde Türkler ve onların komşuları olan Müslüman ülkelerin halkları, “Dünya üzerindeki halkların pek çoğu gibi”, fizik bilimine büyük katkıda (Nobel Ödülü seviyesinde ve daha fazla düzeyde) bulunmamışlardır. Hıristiyanlar içinde yaşayanlardan ise, sadece Pakistanlı (Müslüman) bilim insanı; 1979 yılında Fizik Nobel ödülü almış olan; Abdus Salam’ın (1926–1996) olduğunu bilmekteyiz. (Bir de kimya üzerine yaptığı çalışmalardan, tek başına Nobel ödülü almış olan Mısırlı bir bilim insanı vardır).

Hayvanlar bildiklerini  yalnızca kendi deneyim ve  diğerlerinden basit öğrenim yolu ile   elde  ediyorlar. İnsanlar  bunlara ek olarak ve daha fazla, bilgilerini okumak, aktif deney yapmak ve bilimsel düşünce geliştirmek yolunu da kullanırlar. Toplumların  gelişme seviyeleri de (ekonomik dahil) ilk önce onların bilimsel düşüncelerinin ve yaptıkları deneylerin  seviyesi ile belirlenir.

Bizler fizik dalında bildiklerimizin çok az kısmını aktif deney yapmak ve bilimsel düşünce geliştirme yolu ile elde ediyoruz. Ön plana ezbercilik çıkmaktadır. Bunları ben Sovyetlerde yaşarken da biliyordum. Burada ek olarak kitapların da çok az okunduğunu gördüm. Ben de bizim çocukları geri zekalı olarak suçlayanları (Bak örneğin  Bilim ve Ütopya  dergisi Eylül 2005 yılındaki tartışmalara. Bizlere geri zekalı doğulular, Sovyetler Ülkesinde yaşayan Hıristiyanlar da diyorlardı), yanlış düşündükleri için, kınıyorum.  Neden?

Her hangi bir konuyu tartışıyor durumunda olan zaman, onun tanıtımını  kesin şekilde belirtmek lazım. Yer yüzünde yaşayan  toplumların eğitim ve kültürel  düzeyleri çok farklıdırlar. Eğitim ve kültür anlayışları,  bu anlayışların içerdikleri ve  kapsamları da, toplumdan topluma değişir. Örneğin,  inançların,  damak tatları,  yemekleri,  müzik duyarlıkları  ve müzik türleri gibi. Her bir toplumun kendine ait eğitimde ve kültürde öncelikleri, değerleri ve  gelenekleri vardır.  Böyle olduğundan toplumların ve milletlerin kültürlerini karşılaştırarak, onların hangisinin daha üstün olduğunu söylemek kolay değil. Bunlar insan duyguları ile belirlenirler. Bir toplumda, bizim açımızdan  pis olan şeyler yemekte kullanıyorlarsa ve çok ayıp olanları normal görürlerse, bizler onları kınayamayız. Onlara geri zekalı deyemeyiz, çünkü zeka kavramını toplumların gelenekleri açısından değerlendiririz. Amerika da kırmızı derililer kendilerini oraya gelen Avrupalılardan daha az zekalı saymıyorlardı. Avustralya’daki yamyamlar da öyle.

Farklı toplumlar ve milletlerin  sosyal bilimler, edebiyat ve müzikteki gelişmede farklara bakarsak Afrika kökenlilerinin Avrupa kökenlilerden gerilerde kaldığını görüyoruz. Ama bu fark kesinlikle temel bilimlerdeki kadar büyük değildir. Örneğin Afrika kökenlilerden dünyaca ünlü  şarkçılar, müzisyenler, yazarlar, kumandanlar ve politikacılar çıkıyor. Ama Amerikada bile yaşayan Afrika kökenlilerden  tanınan matematikçi veya  fizikçi yoktur. Buda normaldir. Meyvelerin türleri olduğu gibi insanlarda farklıdırlar. Bu farklılıklar genlerdeki farklılıktan çok daha fazla toplumların geleneklerine ve değerlerine bağlıdır. Aynı ağacın meyvesinin dokumlarından oluşan ağaçların ve meyvelerin durumları bunların bulundukları toprağa, iklime ve bakıma bağlıdır. Bu nedenle gelişmek isteyen toplumlar geleneklerini ve değerlerini örnek olan ülkelerdekilere benzetmek yolunda hızla değişmek zorundalar.

Temel bilimlerin eğitimi ve teknoloji  kültür, toplumların gelenekleri ve tarihleri ile bağlı olan değerlerden çok farklılar. Bunlar evrensel  değerlerdirler. Bunlar ayrı–ayrı milletlerin duyguları ile değil,  kesin kriteriler ile değerlendire  bilinirler. Şimdiki zaman ülkelerin kalkınmasının % 76’sı temel bilimlerin ve onlara bağlı olan yeni teknolojiler üretiminin gelişmesine bağlıdır ve yalnız  %5 i topraklarının zenginliklerine. Ezberciliye dayanan ve doğru dürüst bilgi vermeyen eğitim, dürüstlük, vatanseverlik ve çalışkanlık sosyal bilimlerin ve temel bilimleri içermeyen genel kültürü geliştirebilir, ama asla bunlara bağlı olan ekonomik kalkınmanın payını artıramaz. Bu pay da zamanla azalmak zorundadır. Bize düşünceyi geliştiren eğitim gerekir. Bilim adına boş yere paralar harcayarak profesör ve makale sayısını artırmak, okul ve üniversite sayısını artırmak hiç bir şey vermeyecektir.

Türkiye’deki gazeteciler arasında böyle bir yaygın fikir vardır. Gazetelerde yayınlanan makalelerin seviyesi buradaki 14 yaşında olan çocukların ortalama zeka seviyesini aşmamalıdır. Bir makale okurun 2 dakikadan  daha fazla zamanını almamalıdır. 17-18 Ağustosta öğretim üyesi olan AKP kadın milletvekili TV’de ilgimi çeken bir durumu sanki böyle anlattı. Politikacılar mitinglerde halka hitap ederken kullandıkları cümleler 6 yaşında çocuğun anlayacağı şekilde olmalıdır. Bu benim bazı şeyleri  anlamama neden oldu. Örneğin DSP başkanı diyor ki “biz Cumhurbaşkanını karşılıklı anlaşma ile seçmeliyiz. Başkan bir kadın ve Meclis dışından olsa iyi  olur.” Ben böyle cümleleri hiç anlamıyorum, çünkü 6 ve hatta 14 yaşlı çocukların en zekisinden bile daha bilinçli ve derin düşünen olabilirim. Benim kesin şekilde  bildiklerimden biri de şudur: Her meseleyi kesin şekilde olmayan ve yüzeysel dinlemeye ve anlatmağa çalışan insanlar gerekli seviyeye kadar gelişemezler. Böyle ortamda çok kesin ve kapsamlı düşünceli kişiler de yetişemezler.

Diğer bir örnek daha vereyim.  Hepimiz masallar dinlemişiz ve gökten üç elma düşeceğini biliyoruz. Hıristiyanların da masallarında  çok zaman üç sayısı geçiyor. Ama bir fark vardır. Avrupa’da yaşayanlar elmanın neden düştüğünü de biliyorlar, ama diğer Hıristiyanların eğitim sistemleri bizimkine benzediğinden Newton kanunlarını gerekli seviyede bilmiyorlar. Avrupalılar üç meselesinde de masal çerçevesinin dışına çıkmışlar. 200-300 yıldır biliyorlar ki farklı süreçlerin (aydınlatılmak istenen olayın) bağlı olduğu bağımsız değişkenlerin sayısı üçten farklı olabilir. Matematik dilde dersek incelenen fonksiyon farklı sayıda değişkenlerle belirlenebilir. Bizler düşünce tarzımızı belirleyen geleneklerimize daha fazla bağlı olduğumuzdan her zaman anlatmağa çalıştığımız problemin de üç ayağı olduğundan konuşuyoruz. Medya yardımı ile daha da ötesini biliyoruz. Bu üç ayağı olan problemlerin çözülmesi için gerekenin yapılacağını duyuyoruz. Ben neden her problemi yalnız üç faktörün belirlediğini ve gerekenlerin ne olduklarını anlayamıyorum.

Fizik ve matematiğe büyük katkılarda bulunmak için güçlü ve geniş bir soyut düşünce gerekir.  Böyle bir düşünce yapısı ise bizlerde yeteri kadar gelişmemiştir. Bu nedenle de,  yalnız bu bilimler değil,  temelinde matematik ve fizik olan ve fiziksel düşünceye doğrudan bağlı olan teknolojilere de, önem arz edecek seviyede katkı da bulunamıyoruz. Oysa matematiği ve fiziği çok iyi kavrayan çocuklar Türkiye’de de vardır ve böyle çocuklarla çeşitli şekillerde, yeteri kadar temaslarda bulunduk. Böyle çocukların temel bilimler yönünden gelişim temposunun  önünün lise ve üniversite yıllarından başlayarak tıkandığını biliyoruz. Dolayısıyla bizler bir genetik bozukluktan dolayı soyut düşünce konusunda yetersiz değiliz. Ancak Avrupalılar, adeta Asyalılarda (genelde gelişmiş toplumlar olmayanlarda) bir genetik bozukluğun olduğunu düşünür hale geldiler; bu ise bizler için hiç hoş bir durum değildir. (Temel bilimlerde yarı doğru, yarı yanlış bilgi toplamak ve ezberlemek esas amaç olamaz. Bazı hayvanların da becerebildiği az değil ve hafızaları da çok güçlüdür.)

Keşke Türkiye’de kaliteli eğitim ve bilim isteyen bir kurumumuz olsaydı. Keşke sadece okul ve üniversite sayısının artmasının kalite anlamında bir işe yaramadığını anlayabilseydik. Bizlerle kıyaslandığında, kaliteye daha fazla önem veren Çin ve Rusya’da okul ve üniversite bizden daha fazladır. Onlar her yıl uluslar arası fizik ve matematik olimpiyatlarından galipler çıkarıyorlar ancak bilimin ve teknolojinin gelişmesine Avrupa’nın kuzeyindeki ülkelerin toplamı kadar katkıda bulunamıyorlar.

Dünyanın büyük bir kısmındaki toplumlar gibi, bizim de eğitimin ve bilimin nasıl bir şey olduğunu ne kadar anladığımız tartışılır. Biz de yeterli düzeyde bilimsel tartışmalar olmadığı için, bilimsel düşüncemizin yeteri kadar gelişmesi ve bilim insanlarının neler yaptığının takip edilmesi olası değildir. Keşke bilime ve bilim insanına değer vermeyi; TÜBA, TÜBİTAK ve YÖK gibi kurumlardan hiç olmazsa birisi gerektiği kadar bilseydi. Bu durumda ülkemizin eğitim ve bilim için ayırmış olduğu büyük paralar yok yere boşa gitmezdi. Diğer yandan eğitimli iyi bilim insanlarını ve özellikle, çalışmalarımızda ki ve düşüncelerimizde ki kusurları gösterenleri sevmiyoruz.  Bu tip şeyler alışkanlıktır, toplum terbiyesidir. Oysa bizim insanlarımız, özellikle köylerde yaşayan ve üniversite eğitimi almayanlarımız, diğer toplumların pek çoğundan daha konuksever ve başkalarına yardım etmeyi seven insanlardır. Ama ne yazık ki, bu insanlarımızın çocuklarının alması için, fiziği doğru anlatan bir tane bile okul kitabı Türkiye’de yoktur.

Nüfusu oldukça kalabalık olan ülkemizin, yüksek eğitime ve bilime ayırdığı paralar hiç de azımsanacak ölçülerde değildir. Buna rağmen bu konularda ülkemizin kötü durumda olması bizim bu durumun üzerine gitmememizden kaynaklanır. Bu derdimizin iyi anlaşılması için bir örnek verelim.  Bu yıl İngiltere’de basılan, Malcolm Longair’ın  yaklaşık  520  sayfa olan, “The new Cosmic Century.  A History of Astrophysics and Cosmology” Cambridge  2006, künyeli kitabını ele alalım. Bu kitapta, 1900–2000 yılları arasında, kitabın konusu olan alanlarda ve bunlara bağlı olan konulardaki en önemli bilimsel sonuçlar tartışılmış ve bu sonuçları ortaya koyanların adı, soyadı ve yaşadığı yıllar verilmiştir. Türk Cumhuriyetleri kökenliler içinde (Türkiye dahil), bu kitapta yalnızca benim adım geçmektedir. Oysa ki bu konularda çalışan bazıları TÜBA üyesi dahi olan bir sürü çalışanlarımız vardır.

Bilim ve eğitimle ilgili yukarıda söz ettiğimiz yetersizlikler, bizlerle iç-içe yaşayan Yahudilerde ve Ermenilerde çok daha az olduğundan, onlar sayılarının daha az olmasına rağmen Dünya bilimine ve teknolojilerine bizlerden daha fazla katkıda bulunmaktadırlar. Örneğin Sovyet bilimine ve tekniğine 1917–1987 yılları arasında en fazla katkısı olan işleri ve kişileri  kapsayan “1917–1987 yılları arasında Sovyet bilimi ve tekniği. Vakayiname.  Moskova. Nauka 1988” künyeli resmi kitap da Ermeni kökenli yirmi beş (25) kişinin adı geçerken, Türk Cumhuriyetleri kökenlilerden ‘birisi ben olmak üzere’ yalnızca iki (2) kişinin adı geçmektedir.

Kazan Tatarları içinden bu kitapta on bir (11) kişinin adı geçmektedir. Elbette onlar da Türk kökenliler ama Ruslarla, Moskova’ya yakınlıklarından dolayı, iç-içe yaşamaktadırlar. Yaklaşık bin yıllık etkileşimin sonucunda onlar Temel bilimlere ve teknolojiye tüm diğer Türklerden daha fazla katkıda bulunmuşlardır. Sovyetler Birliğinde yaşayan Kazan Tatarlarının sayısı Ermenilerin sayısından 1–2 milyon daha az idi. O zamanlar Sovyetler Birliğinde yaşayan Ermenilerin sayısı yaklaşık 6–7 milyon civarında idi. Bu örnek de kusurumuzun genetik olmadığını göstermektedir. Burada biz insanların eğitim, bilim ve kültür açısından genetik farklarının hiç (veya çok az) olmadığını söylemiyoruz. Bizim ön plana çıkarmak istediğimiz, toplumların ilgi ve değerleridir. Bizlerin kaliteli eğitime ve bilime neredeyse hiç değer vermediğimizi, bunların toplumun ve devlet kurumlarının ilgi alanı dışında kaldığını üzülerek belirtiyoruz.

Unutmamak gerekir ki bilime ve teknolojiye yapılan katkı toplumların (milletlerin) geleneklerine sıkı sıkıya bağlıdır. Örneğin bilime en fazla katkıda bulunanlar Yahudiler, teknolojiye ise Japonlardır. Şimdilerde İngilizler ve Almanlar, kişi başına bilime yaptıkları katkılarda Yahudilerden, teknolojiye yaptıkları katkılarda ise Japonlardan sonra gelirler. Avrupa’daki diğer toplumların, hem bilime hem de teknolojiye olan katkıları İngiltere’den ve Almanya’dan uzaklaştıkça (kuzey doğrultusu dışında) genel olarak azalır. Fransızlar ise fizikten daha çok matematiğe katkıda bulunmuşlardır.

Bizim insanlarımız da, Dünyanın geri kalan altı milyar insanı gibi,  gözüyle görebildiği, dokunabildiği, kokusunu alabildiği, genelde elle tutulabilen somut şeylere değer veriyorlar. Gelişen teknolojinin temelinde duran bilimle, gözle görünmeyen teknoloji yenilikleriyle ve özellikle soyut düşünce ile doğrudan olarak pek ilgilenmeyiz. İnsanlarımız Dünyadaki küreselleşmeye bağlı olan kaçınılmaz süreçlerden (bankaların, fabrikaların, arazilerin satışlarından, özelleştirilmesinden) rahatsız olmaktadırlar ama nedense kurumlarımız, topluluklarımız, derneklerimiz eğitimin ve bilimin iyileştirmesini bu denli düşünmüyorlar. Doğada her zaman daha güçlü olan bitkiler ve hayvanlar zayıf olanların yaşam koşullarını zorlaştırmışlar ve bazen de ortadan kaldırmışlardır. Günümüzde ise en büyük güç yeni bilim ve teknoloji üretimindedir.

Sovyetler Birliğindeki insanların çocuklarının iyi eğitim alması için, kendi yaşamlarından kısarak para harcamaları yaygın idi. Türkiye’de de insanlar çocuklarına bir üniversite kazandırmak için çok çaba göstermektedirler, kendilerini ekonomik olarak zorlamaktadırlar. Ama söz konusu iyi eğitim ve bilim olduğunda, çok zengin aileler bile para harcamaya yanaşmamaktadırlar. Çocuklarının herhangi bir üniversiteyi bitirmesi asıl amaç olarak görülmekte, fakat temel bilimler alanında, ne bilim, ne de düşünce seviyesine pek gerek duyulmamaktadır. Doktora diplomasının Avrupa’dan veya Amerika’dan para gücüyle alınmasının da pek önemi yoktur, yeter ki diploma sahibi İngilizceyi iyi bilsin. Özel kolejler ve üniversiteler, genelde, çocukların keyifli ve farklı ortamlarda hayat geçirmesi ve iyi İngilizce öğrenmesi için değiller mi?

Türkiye’de İngilizce eğitim de çok tartışılan bir konudur. Bizler Türkçe eğitimi destekliyoruz. Birincisi eşit eğitim hakkı yurttaşlarımızın hepsi için olmalıdır, yani hem zengin, hem de düşük gelirliler için. İkincisi ise insanlar kendi dilinde anlatılanları daha iyi anlar, anlatır ve öğrendikleri konularda rahatça tartışabilirler.  Ama hangi dilde olursa olsun asıl kaçınılması gereken,  ezbercilik yolu ile öğretmek, öğrenmek; dersin özünü anlamamak ve düşünce geliştirmemektir. Ne yazık ki, bizde ne anlamak ne de düşünce geliştirmek amaçtır.  Bu durumda iş kolaylaşır. Ne ders anlatanın kendisinin anlattığı konuyu anlamasına, ne de öğrencilerin anlamasına pek gerek kalmaz. Böyle olunca da dersin ana dilde olmamasının bir önemi de kalmaz. Diğer yandan İngilizce eğitimin avantajları ise,  Dünyada en yaygın olan dili bilmenin getirdiği iletişim kolaylığı ve uluslararası kaynaklardan gerekli bilgileri kolayca elde etme imkânıdır.

Tabi ki ezberciliğin hiç önemi olmadığını savunmuyoruz. Ezbercilik hafızayı güçlendirir ve bu da çok önemlidir. Örneğin gündelik hayatımızda, özellikle anakentlerde adresleri (yolları) ezberlemek gibi yaşamımızı kolaylaştıran durumlarda ve çalışmalarımızda, bazı temel formülleri her seferinde dönüp bakmamak, zaman kazanmak için akılda tutmak kullanışlıdır. Hafızanın güçlenmesi için bizim eğitim programımız, imam hatip okulları ve özellikle üniversite sınavlarına hazırlık süreci yeteri kadar olanak sunmaktadır. Bunların arasında pek büyük bir fark da yoktur ve bu nedenle de normal okullar ile imam hatip okulları arasındaki farkın bu kadar ciddiyetle tartışılmasını da anlamak pek mümkün değildir.

21. Yüzyılda Nasıl Bir Eğitim?

ÖZET

Bu makaledeki 21. Yüzyılda eğitimin, Türk Dünyasında ve Dünyada alacağı şekil ve anlayışlar, Eğitim Felsefesi disiplini içerisinde tarihi ve betimsel yöntem kullanılarak genel hatlarıyla ele alınmış ve uygun öneriler geliştirilmiştir.

ANAHTAR KELİMELER: Türk Dünyasında Eğitim, 21. Yüzyılda Eğitim.

SUMMMARY

In this article, the forms and understandings of education in 21. century in the Turkish World  and world are examined basicly, using historic and survey methods in dicipline of  Philosophy of Education, and developed fitting proposals.

KEY WORDS: Education in the Turkish World, Education in the 21. Century.

GİRİŞ

Bilimsel ve teknolojik gelişmelerle küçülen dünyamız; hangi ülke olursa olsun, gelişmiş, gelişmekte olan veya geri kalmış, kuzey, doğu veya güney ülkesi, hepsini bir takım önemli ortak yönelimler içerisine sokmuştur. Bu yönelimler; Teknoloji kullanımından doğan atıklar ve küresel ısınma, nükleer savaşların olabileceği korkusuna  karşılık, “çevreyi koruma”, “temiz enerji üretimi”, “silahsızlanma” fikirleridir. Öte yandan iletişim teknolojisindeki  çok hızlı gelişmeler nedeniyle, “bilgiyi paylaşım” ve “bilgiye çabuk ulaşma” istekleridir. Bu istek ve yönelimler, ileriki on yıllar içerisinde hem insanlığın birer savunma mekanizmaları hem de yaşam biçimleri olarak devletlerin Eğitim Felsefelerinde ve insanlık idealleri içerisinde kuvvetli bir şekilde yer bulacaklardır. Bununla birlikte kültürel farklılıklar ve bunların, eğitim anlayış ve uygulamalarına yansımaları tolerans içerisinde varlıklarını devam ettireceklerdir. Bu nedenle de bütün ülkeler tarafından benimsenen, eğitimde ortak yönelimler, farklılık içerisinde birliği (=ortak ve tek bir dünyada yaşayış) esas alacaktır.

Küçülen dünyamızın, ülkeleri ve insanlığı, sadece eğitimde değil, politika, ekonomi ve beşeri münasebetlerde de ortak yönelimler içerisine sokacağı, ileriki on yıllar içerisinde kaçınılmazdır. Doğayı korumak, insanlığı korumak, barışı korumak için bu gereklidir. Çünkü savaşlar, doğanın baltalanması, artık doğrudan bütün dünyamızı ve tek ve bu dünya içinde varlığını sürdüren insanoğlunun varlığını tehdit eder hale gelmiştir. 21. Yüzyıla ve eğitimine damgasını vuracak olan bu ortak yönelimler, globalleşme, küreselleşme v.s. adına birtakım hakim devlet ve sınıfların istismarına elbette açıktır. Ancak insanlık, dünyaya dolayısıyla kendi varlığına yönelen ciddi tehditler nedeniyle bu istismarı önleyecek ve ne gerekiyorsa onların yapılmasına yol verecektir.

21. Yüzyılda Ulusların ve insanlığın eğitiminin büyük boyutlarda çelişkilere ve çatışmalara düşmemesi için; ülkeler eğitiminde milli ve insani boyutların iyi bütünleştirilmesi ve bunların birey davranışlarında oluşturulması gerekir. Esasen, “temiz enerji üretimi”, “silahsızlanma”, “bilgi paylaşımı”, “çevreyi koruma” gibi  ortak yönelimlerin anlayışında bu vardır. Yani her toplumdaki insancıl -hem de ülke insanına faydalı- değerlerin, maddi ve manevi üretimleri, toplumlar arası çelişki ve çatışmaları en aza indirecek mahiyettedir.

İNSANLIK TARİHİ BİR MÜCADELE TARİHİDİR

Bu mücadele kimi zaman sınıflar mücadelesi, kimi zaman dinler mücadelesi, kimi zaman da uluslar mücadelesi olmuştur. Göçler, savaşlar, medeniyetlerin yükselip çökmeleri, buluşlar, fetihler, doğal felaketlerle baş etmeye çalışmalar, hep bu mücadelenin görüntüleridir. Mücadelenin nedeni; insanın esas ve özü ile, içinde var olduğu dünyanın esas ve özü ile ilgilidir. Dünya kaynaklarının aşırı bir bolluğa dayanmayışı, her yerinin istenilen, güvenilir ve ihtiyaçlara cevap verebilir olmaması, bu mücadelenin nedenlerinden biridir. İnsanın iç dürtülerinde var olan ve ortak değerlerine yansımış olan ve dolayısıyla toplumların birbirlerine üstün gelme istekleri bu mücadelenin nedenlerinden diğeridir.

İçinde yaşadığımız dünya, nimet ve külfetleriyle sarmıştır bizi. Bahçelerden zeytin, bağlardan üzüm, ovalardan pamuk dermek ve bu nimetlere sevinmek de bizim işimizdir; deprem, sel, yanardağ, fırtına felaketlerini yaşamak ve bunlara üzülmek de bizim işimizdir. Cehennemi de var bu dünyanın cenneti de; hep meleksi değil insan, şeytani yönleri de var. Ancak Herodot (Herodotos, Çev: Ökmen, 1991.)’un 2500 yıl öncesinden hikâye ettiği gibi bu dünyada az bir kötülüğe karşılık çok iyilik verilmiştir (Mısır ve Arabistan yarımadası arasında bir yerdeki yılanların bolluğuna dikkat çektikten sonra, zehirlilerle, zehirsizlerin yaşamla mücadelesinde, zehirsizlerin galip geldiğini ve üreme bakımında da zehirsizlerin daha çok ürediğini örnek veriyor ve bu yargısını güçlendiriyor). İnsan doğası için de bu geçerlidir. Yani insan doğası çoğunlukla iyidir. Örneğin, Amerika’nın bugünlere bilim ve teknolojide en gelişmiş toplum olarak gelmesinin ana nedeni; birey ve ilgileri esas alınmak suretiyle toplum hayatının her safhasının özgürlük içerisindeki inşasıdır. Amerikalı burada şuna inanmaktadır; insanları hür bırakırsanız, gereksiz şekillerde denetlemezseniz, insanların büyük bir çoğunluğu iyiye doğru; küçük bir azınlığı da kötüye doğru meyleder. Bu yüzden de Amerikalı çok bir iyilik için, az bir kötülüğü hoş görmektedir. Bunu insanlığın doğasından saymaktadır.

Ezcümle, bu mücadele insanlığa savaşları yaşatmıştır, acıları tattırmıştır, bununla birlikte bilgisayar da bu mücadelenin ürünüdür, ilaçlar da uçak ta.

MİLLÎ EĞİTİMLER

İnsanlık, Adem ve Havva’nın çocuklarıdır. Topluluklar halinde yaşamakla, tarihi bir süreçte, en gelişmiş insan topluluğu olan ulus toplumlarına kadar gelmiştir. Bunun da en gelişmiş tipi, içerisinde kan birliği aranmayan “Tarihi Millet”tir (Gökalp, 1976). Gökalp’e göre birey, hangi toplumun eğitimini almışsa, o toplumun mensubiyet duygusunu taşır. Milliyetçi Hümanizmi savunan Alman filozofu J.G.Fichte de hümanist değerlerin, önce milli eğitimde yansıması gerektiğini söyler (Aytaç, 1992.). Yani insanlığı seveceksin ve bunu kendi insanından başlatacaksın. Bu nedenle Milli Eğitimler, en önce ülke gerçeklerinden hareket etmelidir. Ama milletler ailesinin eşit ve onurlu bir üyesi olduğunun bilincinde olarak.

Türk Dünyasında Eğitim

Bu gün hiçbir ülke gösterilemez ki kendisi geri kalıp, eğitimi ileri gitmiş; veya kendisi ileri gidip, eğitimi geri kalmış olsun. Eğitimli insan gücü her durumda ülkesi ve toplumunu kalkındırıp, geliştirebilmektedir. II. Dünya savaşı sonrası Alman Toplumu, bunun en iyi örneklerindendir. Yükselme Devri Osmanlı Toplumu, dünyanın en gelişmiş devleti idi. “Turkish Ottoman Empire”, kendisine saygı duyulan, politikaları Avrupa, Asya ve Afrika’da geçerli olan bir devletti. Ama durağanlığı uzun sürdü, hemen kenarındaki rönesans ve reformun değerini takdir edemedi. Daha doğrusu önce buna ihtiyaç duymadı. 1699 Karlofça Antlaşmasından sonra savaşlarda yenilgiler ve üst üste toprak kayıpları neticesinde Batılılaşma hareketlerini başlattı (Berkes, 1978). Önce askeri okullar batı örneğine uygun kurulmaya başladı. Ama, çeşitli toplum kesimlerinin muhalefeti, değişmeleri yavaş seyrettiriyordu. Avrupa’da ise rönesans, reform, aydınlanma çağı ve sanayi devrimi neticesi, gelişmeler toplumun her kurumunu, eğitim kurumlarını da olumlu bir şekilde etkiliyordu.

Türk Toplumu 1700’lü yıllarda başlattığı batılılaşmayı, 1800’lü yıllarda sürdürdü, ama en yoğun zamanını 1923-1938 arsında Kemalist Devrimlerle yaptı (Ergün, 1982). Modern Üniversite, 1933 İstanbul Üniversitesi reformuyla kuruldu. 1950’den sonra Yüksek Öğretim Kurumları İstanbul ve Ankara’nın dışında Anadolu’ya yayıldı. 1950’den sonra eğitimde Avrupa etkisi yerini Amerika’ya bıraktı. 1965’te Eğitim Bilimlerinin Amerika’daki almış olduğu anlayış ve şekliyle Ankara Üniversitesi bünyesinde, Eğitim Bilimleri Fakültesi kuruldu (Akyüz, 1983). 1950’lere kadar da daha çok Avrupa’ya gönderilen uzman ve bilim adamı yetiştirmeler, 1950’lerden sonra daha çok Amerika’ya oldu.

1946’dan sonra demokrasimiz gelişmeye başladı, sonra birkaç sefer sekteye uğradı.  1980’li yıllardan sonra Türkiye bölücü terörle tanıştı; 1990’lı yıllardan sonra da ekonomik problemlerle baş etmeye çalışmaktadır. 1990’lı yılların başlarında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla da Asya’daki Türk Devletleri bağımsızlıklarını kazandı. Bu durum Türkiye ve Türk Dünyasının önüne yeni fırsat ve imkânlar çıkarmıştır.

Türkiye bugün kalkınma hamlesi ve atağını gerçekleştirilebilecek bir ülkedir. Ülkemizin yer altı ve yerüstü kaynakları ve genç nüfusumuz bunun garantisidir. Ancak bu kalkınma hamlesi ve atağını gerçekleştirebilmek için öncelikle eğitim sistemimizi daimici ve esasici anlayıştan (Sönmez, 2002) ve okulları sadece bürokratik yapının bir parçası olmaktan ve sadece devlete memurlar yetiştiren (Sabahattin, çev: Sencer, 1985) konumundan kurtarmamız gerekir. Bu günkü Türk Eğitim sisteminin çözüm bekleyen acil problemleri ve çözüm önerileri şunlardır:

PROBLEMLER

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

1. Sınıflar kalabalıktır.

1. Sınıflar 15-20 kişi olmalıdır.

2. Eğitim programı yüklüdür.

2. Öğrencilerin gelişim seviyesine uygun ve “hayatın içinden eğitim programı” yürürlükte olmalıdır.

3. Eğitim-öğretim etkinlikleri daha çok öğretmen merkezlidir.

3. Eğitim-öğretim etkinlikleri öğrenciler ve ilgileri merkez alınarak yürütülmelidir. Öğretmen, öğrenciye rehberlik eden konumda olmalıdır.

4. Eğitim-öğretim daha çok teorik olarak yürütülmektedir ve ezbere ve aktarmaya dayanmaktadır.

4. Eğitim-öğretimde teori-pratik dengesi kurulmalıdır, aktif öğretim yöntemleri ve araştırmacılık işe koşulmalıdır.

5. Öğretmen ve yönetici atamalarında branş ve liyakat gözetilmemektedir.

5. Öğretmen ve yönetici atamalarında branş ve liyakat gözetilmelidir.

6. Eğitim programları merkezidir.

6. Eğitim programları, çevre ve çevre kaynaklarına duyarlı olarak yapılmalıdır.

7. Yüksek Öğretimde araştırmacılık istenilen düzeyde değildir.

7. Yüksek Öğretimde öğretim üyelerinin öğretim ve araştırma yükleri dengelenerek, araştırma yapmaları ve problemlere çözüm üretmeleri kolaylaştırılmalıdır.

Güçlü bir Türk Dünyası yaratmada, Türkiye ve Asya Türk Cumhuriyetlerinin eğitim ve kültürel bakımdan dikkat etmesi gereken noktalar şunlardır;

  1. Kültürde birlik ve dirliğin sağlanması, farklı noktaların tespiti, ortak noktaların geliştirilmesi için ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim programlarında öğretmen, öğretim üyesi ve öğrenci bazında hareketlilik ve iyileştirme çalışmaları yapılmalıdır.

  2. Türk Dünyasının tabiat varlık ve değerleri, yeraltı ve yerüstü kaynakları tespit edilerek, ülke insanlarını temayüz ettirici programlar geliştirilmelidir. Bilgi paylaşımcılığından  (internet) bunun için faydalanılmalıdır.

  3. Türk Dünyası içerisindeki ulaşım ve iletişim kolaylaştırılmalıdır.

  4. Türk Dünyasının tarihi ve güncel kaynaklarından hareketle, ortak katılımla gerçekleştirilebilecek bayram ve kutlamaları arttırılmalıdır.

  5. Türkiye’de ve Asya Türk Cumhuriyetlerinin okullarında kütüphanelerde  bir “Türk Dünyası Köşesi” oluşturulmalıdır. Buradaki eserler, maddi  ve manevi anlamda ülke değerlerini ve Türk Dünyasını tanıtmalıdır.

Türk Dünyası yönetici ve bakanları da, bu iyileştirmelerin gerçekleşmesi için çaba sarf etmeli ve gözetici olmalıdırlar.

İNSANLIK TARİHİ, BİR MÜCADELE TARİHİ OLDUĞU KADAR, BİR DAYANIŞMA TARİHİDİR DE

Bireyler, toplumlar, kültürler ve medeniyetler arası ilişkiler, alışverişler, gerektiğinde savaşlar ve sonucu fetihler, insanlığın mücadelesi kadar dayanışmasını da birlikte getirmiştir. Bilginin, bilimin, tekniğin, teknolojinin, dinin, felsefenin, ekonominin ve üretimin, kısacası maddi ve manevi değerlerin paylaşıldığı bir dayanışmadır bu. Fakat bu paylaşım, kısıtlı imkanlar nedeniyle, kimi zaman yerel veya ulusal kalmıştır, kimi zamanda zenginlik ve refah vasıtasıyla geniş coğrafyalara ve değişik toplumlara olmuştur. Toplumların yarattığı değerlerin paylaşımının dar veya geniş olmasını, büyük bir ölçüde sahip olunan imkanlar ve teknoloji belirlemiştir. Örneğin; Tarihte, Amerikan Kızılderililerinin, Yunan Felsefesinden etkilendiğinde dair elimizde bir kanıt yoktur. Yine, Avustralya yerlilerinin, Türklerden etkilendiğine dair elimizde tarihi bir belge yoktur. Tarihteki etkileme ve etkilenmeler, toplumların ilişkilerine, coğrafyada yaşadıkları yerlere ve ulaşabildikleri yerlere göre şekil almaktaydı ve bu 20.Yüzyıla kadar kısıtlıydı. 20.Yüzyıl sonrasında ve daha ziyade bugün ise toplumların geçirdiği aşamalar, ulaşmış olduğu imkânlar, bilim ve teknolojide kat ettiği mesafeler, Dünyayı küçük bir köy haline getirmiştir. Bu nedenle eskiden örneğin, Çin toplumunun kültür ve eğitimi ile örneğin, İngiliz toplumunun kültür ve eğitimi arasında bir uyum ve denge aranmazken; veya örneğin, eskiden  Japonya’nın siyaset kurumları ile Osmanlı’nın  siyaset kurumları arasında bir uyum ve denge aranmazken, şimdi dünyadaki bütün devletler, kendi aralarında bir uyum ve denge arar olmuşlardır. Bunun başlıca nedeni, elbette, özellikle, ulaşılan bilim ve teknoloji ile dünyanın küçülmesidir. Ulaşım hareketliliğinin kolay ve geniş olmasından dolayı bazı hastalıkların tüm insanlığı sarması  korkusudur; nükleer savaşların çıkması dünyamızı kirletmesi ve insanlığı yok etmesi korkusudur; Teknoloji kullanımından doğan zararlı atıklar nedeniyle küresel ısınmanın dünyamızı ve dolayısıyla tüm insanlığı tehdit etmesidir. Bu yüzden dünya devletleri, dünyamızın güvencesi ve insanoğlunun geleceği için her devlet ve halk için geçerli olan, güvenilen kurumlar oluşturmak istemektedirler (fakat bu arada, bu fikrin de istismar edilerek, aralarındaki ilişki, mücadele şeklinde devam etmektedir). Halklar ve sivil toplum kuruluşları ise “doğa ile barışık yaşama”yı, “çevreyi koruma”yı, “temiz enerji üretme”yi, “silahsızlanma”yı bir ideal, yaşam ideali olarak dile getirmektedirler.

İnsanlığın dolayısıyla Dünya toplum ve devletlerinin önünde şimdi iki seçenek vardır; ya eski mücadele adetlerine artan yeni teknolojilerle devam etmek ve bunun sonucunda yok olmak veya gelecek nesilleri de içerisine alacak bir şekilde büyük zararlar görmek ya da insanlığın tecrübelerinden, tarihten (gelinen bu üst noktada) ders alarak zarar getirecek yola girmemek ve gelinen bu noktanın, ulaşılan ve yakın zamanda ulaşılacak olan bilim ve teknolojinin zarar ve fayda hesaplarını çok iyi yaparak; yararlarını arttıracak ve zararlarını azaltacak anlayış, politika ve uygulamalar üretmek. Yararlı yolu seçiş, dünya toplum ve devletlerini ekonomide, sosyal ilişkilerde, politikada, bilim ve teknoloji üretmede ve tabi ki eğitimde birtakım ortak yönelimler içerisine sokacaktır. Bu ortak yönelimlerin esası toplumların –birbirlerine zarar vermeyen- farklı taraflarını kabul ediş ile, birlikte yaşam idealine dayanmış olmasıdır. Çünkü artık herhangi bir toplum olarak benim korunmam, başkalarının korunmasına bağlıdır. Çünkü artık, toplum olarak başkalarına zarar vermem, sonunda yine bana dönecektir.

Şüphesiz, mücadele sonra erip dayanışma devri sonsuza kadar devam etmeyecektir. Ancak mücadelenin, büyük çaplı kötü etkileri yok edilmeye çalışılarak, dayanışma ile insanlık ve dünyamız korunacaktır.

İnsanlık arasındaki ilişkilere, dayanışmanın hakim olması için tüm toplumlarda eğitim vasıtasıyla insan yetiştirmeye hakim olacak bazı anlayış ve uygulamaları şöyle öngörebiliriz;

  1. Dünyanın kirlenmesine neden olan teknolojiler ve öğretimi, fen öğretimi programlarından çıkarılmalıdır. Yeni teknolojiler, eskisinin yerine ikame edildikçe, bu süreç hızlandırılmalıdır.

  2. Okul programlarında araştırma ve öğretim, temiz enerji üretimine yoğunlaştırılmalıdır. Doğayla barışık yaşama, bir yaşam ideali olarak öğrencilere benimsetilmeli ve bunun vasıtaları öğretilmelidir.

  3. Milli Eğitimle, İnsani Eğitim uyum ve verim içerisinde ülkeler eğitiminde birleştirilmelidir. Toplumların tarihi yanında, insanlık tarihinin de okul programlarında öğretilmesi ve bireylerin hoşgörülerinin geliştirilmesi, bunun için bir yol olabilir.

  4. Bireylerde, millet mensubiyetiyle birlikte dünya insanlığının onurlu bir üyesi olma fikri ve anlayışı geliştirilmelidir.

  5. Öğrencilerde dil eğitimi, yükseköğretime kadar gelen süreçte 3-4 dil öğretecek şekilde olmalıdır.

  6. Bilgi paylaşımcılığı, etkin bilgisayar ve internet kullanımı okullarda öğretilmelidir. İletişim teknolojisinde öğrenciler yetkin ve etkin olmalıdırlar. Yani tüketici öğrenmeyi değil, üretici öğrenmeyi gerçekleştirilmelidirler.

  7. Eğitimde birey esas alınmalı,  öğrenci ilgileri merkez alınarak, eğitim programları düzenlenmeli, esasını yaparak ve yaşayarak öğrenmenin oluşturduğu aktif öğretim yöntemleri işe koşulmalıdır. Öğretmen, öğrenmeyi kılavuzlayan konumda olmalıdır.

PROBLEM; Kültür ve eğitim politikalarında devletler, ulusal ve uluslararası yaklaşım ve gerekleri bir arada uyumlu bir şekilde götürülebilirler mi?

Dinamik bir durumda çatışmalar kaçınılmazdır, ama aşılamaz değildir. Üstünlük her zaman ezmek ve sömürmek için değildir, aynı zamanda yardım etmek ve korumak içindir de. İnsanlık mevcutta, bunun en iyi örneğini sağlık alanında vermektedir. Örneğin; Artık, gelişmiş dünya, Afrika’nın açlık ve hastalıklarına daha fazla duyarlıdır. Ancak yine de silah sektörü, Afrika’da büyük kazanımlar elde etmektedir. Çatışma değil, uyum için kötülüğün azalıp, iyiliğin artması gerekir.

Eğer eğitim kurumları, ülkeler eğitiminde milli ve insani yönleri iyi bütünleştirebilirlerse, ülkeler arasındaki yarış, ezmenin, sömürmenin değil de; yardım etmenin, korumanın, paylaşmanın yarışı olursa, insanın kutsallığına inanılırsa, dünyanın her yerinin, insanlık için değerli olduğu idrak edilirse, bu barış içerisindeki dayanışma gerçekleştirilemeyecek değildir. Esasen insanlığın dağarcığında bu söylemi gerçekleştirecek literatürü vardır, köklerini, bilimlerden felsefelerden ve dinlerden alan.

21. Yüzyılın öncekilerden farkı, dünya insanlığının, dünya toplumlarının bu uyum ve dengeyi, barış içerisinde dayanışmayı yakalayabilmesinde yatacaktır, olabilirse eğer.

KAYNAKÇA

SABAHATTİN, Prens. Çev: Muzaffer Sencer. Türkiye Nasıl Kurtarılabilir, Elif Yayınları, İstanbul, 1965.

SÖNMEZ, Veysel. Eğitim Felsefesi. Anı Yayıncılık, Ankara, 2002.

AKYÜZ, Yahya. Türk Eğitim Tarihi (Başlangıçtan 1993’e). Kültür Koleji Yayınları, İstanbul, 1993.

ERGÜN, Mustafa. Atatürk Devri Türk Eğitimi. AÜ.DTCF. Yayınları no: 325, Ankara, 1982.

BERKES, Niyazi. Türkiye’de Çağdaşlaşma. Doğu Batı Yayınları, İstanbul, 1978.

AYTAÇ, Kemal. Avrupa Eğitim Tarihi. Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları Nu. 58, İstanbul, 1992.

GÖKALP, Ziya. Türkçülüğün Esasları. Dede Korkut Yayınları, İstanbul, 1976.

HERODOTOS. Çev: Müntekim ÖKMEN, Herodot Tarihi. Remzi Kitabevi, İstanbul, 1991.

Sovyetler Birliğinde Hidrojen ve Nötron Bombalarının Üretiminin Kısa Tarihi

a. Hidrojen Bombası.

Bir çekirdek tepkimesi sonucu açığa çıkan enerji, iki durumda çok fazla oluyor ve tepkimelerin kendi kendine devam etmesini saklıyor. Bunlardan biri, kütlesi en fazla olan kimyasal elementlerin bazı izotoplarının bölünerek çok sayıda nötron üretenidir. Örneğin Uranyum-235 ve Plütonyum-239. Diğeri ise Hidrojen atomunun izotoplarını çok büyük sıcaklık (milyon dereceler) ve basınç ortamı oluşturarak onların birleştirerek  Helyum izotoplarına dönüşmesini saklamak.  İkinci durumda her bir ayrı tepkime sırasında daha fazla enerji ayrılır ve atom bombasındaki gibi kritik kütle anlayışı olmadığından, çok daha fazla yıkıcı ve öldürücü küvette sahip olan hidrojen bombası üretmek imkanı verir. Atom bombasının temelinde duran, ağır elementlerin izotoplarının kendi kendine (spontane) bölünme tepkimesi, her bir sıcaklıkta baş verir. En hafif elementlerin izotoplarının birleşmesi ise, yalnız birkaç milyon derece sıcaklık mertebesinde imkan buluyor. Bu nedenle de bu tip çekirdek tepkimelere, füzyon (termonuclear) tepkimeler ve bu tepkimeleri temelinde bulunduran patlamaya, füzyon (termonuclear) patlaması denir. Böyle büyük sıcaklığı elde etmek için hafif izotopların çevresinde atom bombası yakıtı yerleştirirler ve hidrojen bombasını patlatmak için atom yakıtını ateşliyorlar. Böylelikle atom bombası hidrojen bombasının tetikleyicisi oluyor. Atom bombasında kimyasal bomba olduğuna benzer.

Kasım 1952 yılda ABD, Dünyada ilk defa füzyon (termonuclear) patlama gerçekleştirdi. Bu patlamanın gücü 10 milyon ton kimyasal yakıt içeren bombaların güçlerinin toplamı kadardı. Bu patlama sırasında oluşan kimyasal elementleri inceleyen bilim adamları, doğada olmayan iki yeni kimyasal element bulmuşlardı. Bunlardan biri  Einsteinyum ( 99Es253), diğeri ise  Fermiyum (100Fm254).

Bu “Mayk” adıyla adlandırılan ve hidrojen bombası gibi patlayan kurkunun boyutları iki kat ev gibi ve kütlesi 65 ton olduğundan onun bomba olarak adlandırılması zordur. Çünkü termonuclear yakıtı mutlak sıfır (-273) dereceye yakın sıcaklıkta bulunan sıvı şeklindeki deteryum idi ve uçakla taşınması mümkün değildi. Bu deney gerçekte hidrojen bombasının yaratılmasında gereken bir adım idi. Sovyet bilim adamları bu ara adımı aşarak hidrojen bombasına ulaşmışlardı.

12 Ağustos 1953 yılda Dünyada birinci hidrojen bombası patlatıldı. Bu bombada V.L.Ginzburg’un (Nobel ödüllü) önerisi ile yakıt olarak Lityum (3Li 7) elementinin katı birleşmesi kullanılmıştı. Füzyon (termonuclear) patlayışı zamanı hidrojenin izotopu olan Trityum (1H) oluşurdu ve oda ateşlenerek ek enerjinin açığa çıkmasına neden olurdu. (Gerçekte Trityum elementinin kendisi değil, onun çekirdeği Triton oluşurdu, çünkü ortamın sıcaklığı o kadar büyük ki, elektronlar çekirdeklerle birleşip atom oluşturamıyorlar.) Bu bombada A.D. Saharov’un (Nobel barış ödüllü) daha önceden önerdiği yakıtların kat kat yerleşmesi (Rusça sloyka) fikri kullanılmıştı.

Bu bombanın kütlesi, eskiden (1949 yılında) denenmiş atom bombası dan fazla olsa da, boyutları onunkine benzer idi. Ama gücü ilk Sovyet atom bombasından 20 kere fazla idi, yani 20 kilo ton. (Bin tonluk kimyasal yakıtın patlaması gücünde) Kaydetmek gerekir ki, bu bombanın patlama gücünün yalnızca  %15-%20 si füzyon (termonuclear) yakıta bağlı idi, esas kısmı ise atom bombası yakıtından kaynaklanıyordu. Bu bombanın üretilmesinde İ.E. Tamin’da (Nobel ödüllü) fikirleri çok önemli olmuştu.

Sovyet hidrojen bombasının üretiminde keşif bilgilerinin önemi çok az idi, bunu ilk hidrojen bombasının Sovyetler Birliğinde elde edilmesi de gösterirdi. Hidrojen bombasının üretiminde füzyon (termonuclear) yakıtın çok büyük derecede sıkıştırılması önem taşıyor. Bazen yazıyorlar ki, bu bilgiyi Sovyet bilim adamları 1952 yılda Amerika’da ki füzyon (termonuclear) patlamanın sonucunda atmosferde rüzgar ile Sovyetler Ülkesine ulaşan havadaki izotopların kimyasal analizi sonucu elde etmişler. Ama böyle analizler o yıllarda Sovyetler Birliğinde bile yapılamıyordu ve böyle işler 50 yılların sonunda yapılmaya başladı. Örneğin Amerikalıların 1962 yılda Pasifik okyanusun kuzeyinde yerleşen küçük  Johnston adasındaki deneylerin sonuçları Sovyetler Birliğinde incelenirdi.

Hidrojen bombasının yakıtı olan, Hidrojenin izotoplarının dış kısımdaki atom yakıtını ateşleyerek sıkıştırmak gerekliğini 1946 yılında İ.İ. Gurevich, Ya.B. Zeldovich, İ.Ya. Pomeranchuk ve Yu.B. Hariton ileri sürmüşlerdi. Gurevich  ve Pomeranchuk yıldızlarda füzyon (termonuclear) tepkimelerin sıkışarak alıştığını Zeldovich ve Haritonla tartışırlardı. Bu fikirden yola çıkan Zeldovich ve Hariton,  füzyon (termonuclear) yakıtın atom yakıtının alışması ile sıkıştırılması gerektiğini ireli sürmüşlerdi.

Yukarıda  hidrojen bombasının ilki olan ve adı çekilen “kat kat” (sloyka) varyantı bir sürü zorluklar içerirdi. Patlama gücü ile kıyasta ölçüleri büyük idi, katlardan biri Trityum olduğundan hem maliyeti fazla, hem de radyoaktif sonucu Trityum izotopu zamanla azalıyordu.(Bombanın kullanılmadığı sürede.) Bu kusurlar Trityum içermeyen yakıt kullanmakla aradan kaldırıldı ve ilk böyle bomba Sovyetler Birliğinde 6 Kasım 1955 yılda denenmişti. Böylelikle Sovyetlerin hidrojen bombası kullanışlı ve demek oluyor ki kusursuz hale getirilmişti. Bu bombanın üretiminde en önemli fikirler Saharov ve Zeldovich’e ait idi.

Atom bombası dışında Süper bomba sözünün kullanışı, sözün hidrojen bombasından gittiğini hatırlatırdı. Keşif haberleri Amerika da (Los-Alamoss) Enrico Fermi ve özellikle Edward Teller ve Stanislas Ulamın çalışma alanlarının füzyon (termonuclear) tepkimeler ve hidrojen bombası olduğunu gösterirdi. Fermi 1945 yılda kapalı ortamda hidrojen bombası ile ilişkili fikirlerini anlatmıştı ve bu belgeler Sovyet istihbaratçılarının eline geçmişti. Burada Sovyet bilim adamlarının bilmedikleri bilgiler de vardı, özellikle Trityum ile bağlı olanlar. Bu belgelerin Eylül 1945 yılda C. Fux tarafından iletildiği düşünülmektedir. Daha da önemli belgeleri Sovyet keşifçileri Fux’dan Mart 1948 yılda almışlardı. Burada hemen hatırlatalım ki, Atom bombasının üretilmesinde en önemli pozisyonda olan Robert Oppenheimer, hidrojen bombasına karşı çok direnmişti.

b. Nötron Bombası

Şimdiki devirde farklı kullanış amaçlı atom bombaları vardır. Bunların içinde yıkıcı ve yakıcı kuvveti kısmen azaltılmış, radyasyon etkisinin zamanı kısaltılmış ama radyasyonu atom ve hidrojen bombalarından daha derinlere ve farklı malzemeleri geçerek canlıları daha fazla öldürebileni vardır. Böyle özel amaçlı atom bombasına nötron bombası denir. Bu nötron bombası savaş alanlarında kullanmak için taktik silahtır ve 1960-70 yıllarda üretilmiştir.

Normal atom bombaları düştüğü yerden yarıçapı yaklaşık 3 kilometrede olan bölgeyi tamamen yıkar ve yakar. Şok dalgasının yayılması (çok güçlü rüzgâr oluşturur) sonucu merkez bölgeden onlarca kilometreler uzaklıkta bina ve diğer yapıları uçurabilir. (Hidrojen bombasının gücünü çok daha fazla artırmak oluyor.) Rüzgârla yayılan radyasyon (radyoaktif iyonlar ve β  ışıması yüz kilometrelerle uzaktaki insanları (canlıları) öldürür veya hasta edebilir. Ama merkeze yakın bölgede yerleşen tanklar savaşla bağlı olan meselelerini hareket ederek çözebilirler. Çükü zırhlı araçların içindeki insanlar şok dalgasının, radyasyonun, çok parlak ışığın ve zehirli havanın etkisinden korunmuş olurlar.

Nötron bombası ise ilk önce böyle zırhla kapalı savaş makinelerini kullananları, yeraltında, kalınlığı birkaç metre olan beton içinde yerleşenleri ve benzer durumlarda korunanları öldürmek içindir. Nötronların elektrik yükleri olmadığından ve gama ışıması gibi elektromanyetik etkileşmesinde iştirak etmediğinden, malzemelerin çok derinliklerine geçebilirler. Nötron bombasında çok fazla öldürücü nötronlar üretilirler ve bu parçacıklar atom bombasının (nötron bombasının) şok dalgasının yıkıcı yarıçapından daha fazla uzaklıklarda insanları öldürmeğe ve hasta etmeye yeter.

Nötron bombası havada (yerden onlarca kilometre yüksekliklerde) patladığı zaman da diğer tiplerden daha etkilidir. Bununda nedeni seyrek ortamda oluşan şok dalgasının etkisi çok daha zayıf olması ve gamma radyasyon (çok büyük enerjili ışık parçacıkları) büyük ölçüde havada soğurularak kayıp olmasıdır. Öyle ki bu etkiler, nötronlara çok zarar vermiyorlar ve onlar yayılarak,  çok kolayca zırhı geçiyor ve en iyi şekilde zırhı olan tankın içindekiler, bombanın patladığı yerden yaklaşık bir kilometre mesafede, dakikalar içinde öldürürler. Aynı güçteki atom bombası bu işi iki defa daha yakın mesafede yapabilir. Ek olarak nötronlar zırhlı aracın malzemesinin içinde yeni radyoaktivite oluşturuyor. Bu nedenle de ölen takımın yerine geçen yeni takımın üyeleri de, aracın ne tipte olduğuna bağlı olarak, yaklaşık 24 saat içinde hayatlarını kayıp ediyorlar. Ama bilim adamları bu tehlikeye karşı zırhlı araçların malzemesi arasına bir kat Bor (5B11) içeren plastik levha koyuyorlar. Bor atomunun çekirdeği nötronları çok büyük ölçüde soğurur ve insanları nötronlardan kısmen korur. Borun etkisine benzer etki yapan bir sürü kimyasal elementler vardır ve bunlar da aynı amaç için kullanılırlar. Bilim adamları, diğer yandan da, radyoaktiviteyi güçlendiren elementlerden araçları arıtırlar.

Nötronlar havada uzak mesafelere yayılınca, güçlü şekilde soğuruldukları ve saçıldıkları neden ile nötron bombalarını adeta çok küçük güçlerde yapıyorlar. Bu küçük yapıda olan atom bombasının içinde füzyon (termonuklear) tepkimeler başlar. Örneğin

D + T → He (3.5 MeV) + n (14.1 MeV)

Tepkimesinde 14.1 MeV enerjili nötronlar üretiliyorlar. Nötron bombasının malzemesini öyle seçmek gerekir ki, orada da nötronlar imkan kadar az soğrulsunlar. Adeta böyle bombaların enerjilerinin  % 25 ağır elementlerin bölünmesine (atom bombası, ama özel amaçlı) ve % 75 hafif elementlerin birleşmesine (hidrojen bombasına) aittir. Bombanın da yapısı ve malzemesi öyledir ki, doğan nötronların yaklaşık  % 97’si havaya yayılabilir.

Nötron bombasının içindeki füzyon yakıtı sadece yaklaşık 10 kilogramdır. Böyle küçük bomba kişiler tarafından gerekli yere kolayca taşınabilir.

Çekirdek Bombaları, Sovyet İdeolojisi ve Felsefesi, Gizlilik ve KGB.

L.V. Altshuller de atom projesinin yürütülmesinde çok büyük emeği olanlardan idi. Orada çalışanların sosyal ve parti hayatı ile ilgili gerekli seviyede bilgileri vardı. Bu nedenle de ara sıra parti ve Devlet kurumlarından gelenler ile bazı sohbetler etmek ve fikirlerini anlatmak gerekirdi. 1951 yılda böyle bir ideoloji komisyonu karşısında Altshuller Sovyet ideoloji ve Marksist felsefenin bilime bağlı bazı fikirlerini doğru bulmadığını söylemişti ve bununla da kovulma sınırına gelmiş olmuştu. O Lisenko’nun (bir zaman adı ortaokul kitaplarında geçen botanikçi)  fikirlerini çok aptalca olduğunu da söylemişti.  Altshuller atom projesi konusunda Beryan’ın yardımcısı olan P.F. Meshik’ten neden onu kovmak istediklerini sormuş ve cevap olarak: “Ne? Sen halen burada mısın?” cevabını almış.

Lavrentiy Beriya o zamanlar Partinin Siyasi Büro üyesi, İçişleri Bakanı (sonra KGB olarak bilinen korkunç istihbarat kurumu bu bakanlığa bağlı idi) ve Atom projesine bağlı Sovyetler Birliğindeki bütün işlerden sorumlusu idi. 1954’te ölüm cezasına mahkum oldu.

Bu zamanlar Arzomas-16 da bakan yardımcısı A.P. Zavenyagin varmış. Gece saat 12’de onun yanına Sukkerman ve sabah E.İ. Zababachin gitmişler ve Altshuller’in işine son verilmemesini islemişler. Sonra Zavenyagin’in yanına, aynı konu ile ilgili Saharov’da gitmiş ve Altshuller’in işe devam edeceği haberi ile dönmüş. Doğal olarak bu atom bilim adamları kendilerini riske atmış olurlardı, ama bu da onların adam gibi adam olduklarını gösteriyordu.

Birkaç gün sonra Altshuller’i Moskova’ya Bakan B.L. Vannikov’un yanına çağırmışlar. O Altshuller’e demiş ki: ”Başkanlık senin atom projesinde Arzomas -16’da çalıştığından telaş içindedir. Oraya gitmek İl Parti Başkanları için bile yasaktır. Ama sen biyoloji, müzik ve edebiyat konularında Partinin genel yolu dışında duruyorsun. Herkese senin gibi serbest konuşma izni verilse idi düşmanlarımız bizleri ezip geçerlerdi.” Bakanın son sözü böyle olmuş: “Git çalışmana devam et.” 1952 yılda ise, Altshuller’i beladan kurtarmak için Hariton direkt olarak Beriya ile konuşmuştu.

Yaklaşık 1952 yılda iyi bir matematikçi olan ve Atom projesine bağlı hesaplamalar yapan M.M. Agrest işten azat edilmişti. Agrest orada devamlı olarak Yahudilerin dininin gerektirdiği (hatırlatalım ki, atom projesinde direkt olarak bilimsel çalışanların çoğu, tepedekiler olan Hariton ve Zeldovich Yahudi idiler.) her şeyi yapıyordu. Anlatılanlara göre Agrest, Pazar günü Zeldovich’in bastırmasına rağmen dinin taleplerini üstün tutarak çalışmıyormuş. (Zeldovich kendisi dediğine göre pek bastırmıyormuş.) Bu zamanlar da Hidrojen bombasının hazırlanmasında önemli günlerdi.

Agrest’in evrakları incelenmeğe alınmış ve dehşet verici olay ortaya çıkmış. Bu olay ne olayı? Okuduklarımı doğrudan yansıtırsam en iyisi olur: 1930  yılında, 15 yaşında olan Agrest, Yahudi dini okulunu bitirmiş ve din hizmetçisi “Ravveina” diploması almış. Demek idi ki, atom projesi gibi gizli işin içinde, Allah ile direkt olarak ilişkide olan birisi yaşıyor ve çalışıyor! Burada biri diğeri ile ilişkide olan bilim adamları, özel yoklanmışlar ve gizliliği gereken zamana kadar hiç kimse ile paylaşmayacakları şartını içeren bayanını imzalamışlar. Ama Agrest’in ilişkide oldukları peygamberler ve özellikle de Allah, doğal olarak gereken prosedür dışında kalanlar idiler. Bu nedenlerle de Agrest’e  24 saat içinde oradan uzaklaştırılma cezası verilmiştir. Ama Allah’ın yardımı ve bilim adamlarının karışması bu 24 saati,  bir haftaya kadar uzatmış ve sonuçta Agrest Gürcistan’ın  Suhum şehrinde başka bir gizli işte çalışmağa başlamıştı.

1952 yılında Moskova’da “Doktor işi” adı ile geniş bilinen süreç başlamıştı. Bu iş genel olarak Yahudi doktorlara karşı açılmıştır ve onlar Komünist Partisi ve Sovyet Devleti üst düzey görevlerde çalışanlara karşı, ölüme kadar giden cinayetlerde suçlanıyorlardı. O zaman Atom merkezi Sarova’da  (Arzamas-16 da) bazı Yahudilere karşı işlemler başlanmıştı. Buradaki bazı Marksçı fizikçiler atom merkezindeki bilim adamlarının arasında Rus dilinin çok az kullanıldığından şikayetçi olmuşlar.

Bilimde Dil ve Kavram Sorunu

Rus dilinden söz etmişken bazı şeyleri hatırlatmak isterim. Bildiğim kadarıyla, Rus dili Türkçe’den çok daha zengin bir dildir. (Rusçam Türkçemden çok daha iyidir.) Rusça’da fikirler daha kesin ve güzel şekilde anlatılabilir. Rus dilinde yabancı dillerden gelme söz sayısı da çok fazladır. Örneğin matematik ve fizik terimleri çoğu yabancı dillerden gelmedir ve bu da en doğrusudur. 1950’li yıllarda Avrupa’nın doğu kısmı, Çin ve bazı diğer Uzak Doğu Ülkelerinde Rus dili çok yaygın olmuştu. Birçok diğer ülkelerde de Rus dili yabancı dil gibi öğrenilirdi.

1917 Devriminden önce Rus zenginleri (köy sahipleri dahil) Fransız, Alman ve Latin dillerini bilirlerdi. İkinci Dünya savaşı yıllarından sonra Parti ve Devlet yöneticileri matematik ve fizik terimlerine karşılık gelen Rusça terimler/kavramlar üretme kararı vermişlerdi. Ama bilim adamları buna protesto etmişler ve böyle işlem yapılmamıştı. Bilim adamlarına göre bilimdeki terimler, bilimin gelişmesini temin eden buluşlara bağlıdır. Kim (hangi toplum) bunları bilime kazandırmışsa, o toplum da buluşuna ad koymak (terimler oluşturmak)  hakkını kazanmıştır. Bu sözlerin (terimlerin) hiçbir milletin ana dili ile ilişkisi yoktur. Birleri bilimdeki terimlere karşı gelen sözler uydururlarsa onlar etik iş yapmamış olurlar. Sanki, diğer bir insanın çocuğuna yeni bir ad uydurmak gibi. İyi çalışmak ve buluşlar yapmak gerekir ki, kendi dilinde terim üretesin ve bu terim dünyada kullansın.

Türkiye’de gerçek bilim üreten insana rastlamak zor, ama bir sürü terim üretenler vardır. Örneğin fiziği iyi bilmeyenler bir sürü fizik kavramlarını yansıtmayan terimler üretmişler ve eğitim sürecini zorlaştırmışlar. Keşke terimler üretenler kadar fizik bilimine katkıda bulunan bilgin insanlarımız olsaydı.

Dönelim Rus diline ve onun zenginliğini anlatan birkaç örnekler verelim. Örneğin Rusların soyadlarından veya baba adının söylenişinden bile, kişinin cinsiyeti bilinir. Adından yaklaşık olarak kişinin yaşı belirli oluyor. Diğer alandan da örnekler verelim. Patatesin, şeftalinin kabuğuna “kojuha”,  soğanınkine “şeluha” ve fındığınkine (ceviz ve yumurta kına) “skorlupa” denir. Suyu dök (naley), kumu dök (nasıp). Böylelikle “naley” sözünü duyunca sözün sıvıdan gittiğini biliyoruz. Bir de Ruslar diğer milletlerden çok farklı konuşarak da, biri diğerini çok iyi anlayabilirler. Bu ekonomik, az söz ile fikir anlatmak dili özel (cahil ve kültürsüz) Ruslara ait dildir.

Rusları bu ek dillerinde kullanılan sözlerin % 80’i temel dildeki küfürlerdir. Rusya’da yaşayan birisi bu dili anlıyor. Ama bu küfür sözlerin ne olduklarını bilen, ama Ruslarla uzun zaman yaşamayan, özellikle alt tabakadakiler ile temasta olmayan, bu dilde söyleneni anlamaz. Örneğin İkinci Dünya savaşında Almanlar telefon kablolarına girerek Rus cephesinden bilgiler elde etmek istiyorlardı. Ama temel Rus dilini çok iyi bilmelerine rağmen bilgi toplayamıyorlardı. Aynen Rus esirlerinin kendi aralarında konuşmasından da bir şey anlamak onlar için çok zordu.

Atom projesinde çalışan bilim adamları baskı altında (büyük hızla ve çok saatler) çalıştıklarından çok zaman Alman, İngiliz ve ekonomik dili kullanıyorlardı. Gizlilik korunması için bilim dışı işlerde çalışanların, bilim adamları ile temasta olmaları minimuma getirilmiştir ve onlara bilim adamlarının kullandıkları sözleri kullanmak yasaklanmıştır. Böyle olduğundan bir de görmüşler ki yardımcı personel hiç küfür kullanmıyorlar. Bu tarihi bir olaydır. Yüksek eğitimi ve kültürü olmayan Ruslar küfür sözlerini hiç kullanmadan konuşmayı öğrenmişlerdi.

“Doktorlar işinin” uzantısı olan atom projesindeki ilk kurban adayları ateşleme, yanma ve detone konularında büyük uzman olan D.A. Frank-Kamenetski, çok sayıda deneysel yöntemler üretmiş V.A. Sukkerman ve  deney yapanları yöneten L.V. Altshuller  oldular. Frank-Kamenetskiy gelecek yüzyılda enerji krizlerinden söz ederek, Büyük Sovyet Birliği’nin parlak geleceğine kölüğe atmaktan, Sukerman, Agrest gibi adı gizli işlerde çalışanlar arasında geçmeyenler ile  (Peygamberler ve Allah) temasta olmaktan ve Altshuller,  Komünist Partisinin müzik ve biyoloji konularındaki genel yolun dışında olduğu için suçlanıyorlardı. Ama bunlara bir şey yapılmadı. Neden?

Birincisi en tepede duran Stalin ve Beriya büyük bilim adamlarına çok değer verirlerdi. Örneğin Stalin diyordu ki: “Çok büyük bilim adamı bulmak, imkansız kadar çok zordur, ama bakan bulunur.”  Sovyet ideolojisi ve Marksist–Leninci felsefe ile en fazla çelişkide olan A.D. Saharov idi, ama onun keyfini Beriya (KGB başkanı, Siyasi Büro üyesi)  bile bozamazdı, çünkü o çok gerekli idi. O da fikirlerini açıkça söylüyordu. Zeldovich konuşmazdı ama yaptığını yapardı. Mart 1953’te Stalin öldü, birkaç aydan sonra parti liderliğine N.S. Hruşev geldi ve atom projesinde çalışanların suçlanmasına son verildi. Altşuller, diğerleri gibi, Sovyet Devletini ve Partiyi Macaristan’da, 1956 yılındaki olaylar ve 1967 yılındaki 6 günlük Arap- İsrail savaşı ile ilişkili eleştiriyordu.

Zeldovich’in eşini, oğlunu ve kızlarını iyi tanıyordum. Evlerinde görüşüyorduk. Kızları ve oğlu (kızlardan küçük ve ben doktora öğrencisi olduğum zaman üniversitede lisans öğrencisi, ama şimdi ünlü fizikçi) fizikçi idiler. Eşi kristaller konusunda profesör idi. Zeldovich Sarova’da çalıştığı zaman Moskova’ya, evine ara sıra gelebiliyordu. O Sarova’da olduğu zaman Sarova’nın yakınlığında yerleşen Sibirya köyüne bir kadın, politik nedenlerle sürülmüştü. Bu kadının eşini halkın düşmanı saydıklarından öldürmüşlerdir. Normalde böyle insanlarla konuşmak bile tehlikeli idi. Örneğin benim eşimin babası da 1937 yılında “halk düşmanı” olarak Sibirya gönderilmişti (Kendisi Tıp Üniversitesini bitirmişti, suçu ise babasının,  1920 yılından önce köyde ağa olması idi. Almanlarla savaş bitene kadar onun ailesi ile de konuşmak bile korkulu idi. Savaştan sonra eşimin babasına Kazakistan’da yaşamak ve oraya ailesini getirme izni verildi ve eşim 1947’de doğdu. Azerbaycan’a dönme izni 1950 yıllarının sonunda çıkmıştı.) Bu tür durumda Zeldovich Sibiryaya gönderilmiş ve eşi “halk düşmanı” olarak öldürülmüş kadınla ilişkiye girmiş ve üç çocuğu olmuştur. Ama ona keyfini bozabilecek bir söz de dememişlerdi. Devlet ve millet için çok gerekli ve yeri doldurulamayan kişi olduğu için. Zeldovich 1962 yılda, tam olmayarak atom projesinden ayrıldı, ama Hariton ve Saharov işlerine devam ediyorlardı. Zeldovich her zaman onlardan çok daha fazla bilime katkıda bulunmuştu ve bu katkı 1962 yıldan sonra daha da fazlalaştı.

Sovyetler Birliğinde Atom Bombasının Kısa Tarihçesi

1. Giriş

Yeni silahlar tarih boyu ülkelere güven vermişlerdir ve savaşları tetiklemişlerdir. Yalnız atom bombası büyük bir savaşa, İkinci Dünya savaşına son koymuş ve öldürülecek insan sayısını, beklenene karşın azaltmıştır. Doğru, Amerikanlıların Japonya’da kullandığı (Ağustos 1945)  iki atom bombası büyük bir insanlık felaketidir. Bir anda baş veren felakettir. Ama aylarca devam edeceği beklenen Japonya savaşı her üç (Japon, Amerika ve Sovyetler Birliği, Çin’in savaşa katılmak olasılığını göz ardı etsek) taraftan daha da büyük kayıplara yol açacaktı. Bu daha büyük dağıntı ve insan kaybı zamana yayıldığı ve alışılmış tarzda olduğu için, çok daha normal karşılanacaktır. (Normal hayattaki örnekleri hatırlayın. Yoksulluktan, hastalıklardan, tedavi yetersizliğinden ve kalitesizliğinden, Ülkeler arası savaşlarda ölen ve sakat olanlar çok fazla olsa da normal gibi sayılır, ama özel bir durumlarda ki ölüm çok konuşuluyor.) Silahlar öldürmek için üretilirler, ama atom bombasının iki Süper Devlette olması (Sovyetler Birliğinde 1949’dan başlayarak) atom bombasını ve onun ardınca gelen daha güçlü hidrojen ve özel amaçlı nötron bombalarını kalkan gibi kullanmağı zorunlu yaptı.

Bilindiği gibi Nobel ödülü, insan toplumunun geleceğini sağlıklı ortamda ve barış içinde yaşamakla temin eden, onun kültürel ve ekonomik durumunu zenginleştiren bilim adamlarına, yazarlara ve politikacılara verilir. Matematik dalında ve teorik konularda sonuçlar ne kader önemli olursa olsunlar, onların sahipleri Nobel ödülü kazanmış olmuyorlar. Böyle işleri yapan bilim adamları farklı şekilde ödüllenirler. Silahın önemi ve onu ortaya çıkarmak için gereken bilim ne kadar mükemmel ve kapsamlı olursa olsun, biyoloji ve kimyasal bombalar dahil, bunları yapanlar asla Nobel ödülü alamazlar. Çünkü silahlar tabiiyeti ile savaşları tetiklerler, öldürürler, dağıtırlar ve yakarlar.  Ama bu silahlardan farklı olarak, atom bombasının üretimi (toplumlar arasında yaygınlaşması değil) Dünyada barışı bütün politikacılardan ve barışa hizmet eden kurumlardan daha fazla korudu. Rus-Japon savaşı 1905 yılda, Birinci Dünya savaşı 1914-1918 yıllarda ve ardınca da ikinci Dünya savaşı 1939-1945 yıllarda baş vermişlerdi. Ama sonralar hiç büyük savaşlar olmadı, çünkü atom bombaları Dünyada barışı 60 yıldan uzun zamandır koruyor. Bu bombanı ve ardınca daha güçlü olan, hidrojen bombasını insan toplumu için kazandıranlara Nobel ödülü verilmedi. Çünkü bu normal insan mantığına haykırıdır. Ama bu bilim insanlarının her biri,  kendi ülkelerinde Nobel ödülünü aşan şekilde ödüllendirildiler.

Amerikan atom bombasının sırları Sovyetler Birliğine sızdırılmasaydı, Sovyet atom bombası bir veya iki yıl daha gecikme ile elde edilirdi. Bu bombalarla ilgili makaleyi bir az detaylı yazmamın önemli bir nedeni vardır: Sovyet atom ve hidrojen bombalarını hayata getiren esas bilim adamları, üç defa Sovyetler Ülkesinin kahraman unvanını kazanan Yu. B. Hariton (1904-1996 yıllarda yaşamış ve kahramanlığı 1949, 1951 ve 1954 yıllarda kazanmış) Ya.B. Zeldovich (1914-1987, kahraman 1949, 1954, 1956 yıllarda) ve A.D. Saharov (1921- 1989, kahraman 1953, 1956 bombalarla bağlı ve1962 yılda, aynı zamanda füzyon tepkimelere dayanan enerji üretimine bağlı işleri için.) olmuşlar.

Zeldovich benim doktora tez danışmanım olmuş (1964-1966 yıllarda) ve onun ölümüne kadar onunla çalışmışım ve bana yakın konularda çalışan öğrencileri ile şimdi de temastayım. Hariton ile Zeldovich’in evinde 1974 yılında (Zeldovich’in 60. yaş günü kutlamasında) tanıştım. Saharov iki kere (1965 yılında) M.V. Keldış Uygulama Matematik Enstitünde, Zeldovich’in bizlerle (5-6 öğrencisi) yaptığı seminerde tanıştık. Bu problemlere büyük katkıda bulunan, süper iletkenlik üzere Nobel Ödülü Almış V.L. Ginzburg Zeldoviç’in dostu olduğundan ve bizlere yakın konularda da çalıştığından 1964 yıldan başlayarak yakından tanıyordum ve 1989 yılda Bakü’de  benim evimde misafirim olmuştu. Diğer bomba üzere çalışan fizikçileri de ya doğrudan, ya dolayı olarak tanıyor ya da sadece adını duymuşum.

Zeldovich atom bombasından önce, 1939- 1942 yıllarda “Katyuşa” olarak bilinen ve kamyonların üstünde kurulan rampadan atılan füze sistemi üzerinde çalışmıştı. Onun işi teorik olarak füzenin yakıtının yanma rejimini iyileştirmek, füzenin yıkıcı gücünü artırmak ve atış mesafesini artırarak hedefe en iyi şekilde yöneltmek idi. 1949 yılda ilk defa kahraman adını almadan daha önceden, Sovyet Devletinin bazı en saygın madalyalarını ve ödüllerini almağı başlamıştı. Daha sonra atom ve hidrojen bombası üretiminde teorik işlerin başında yer almıştı. Bizler onunla normal, savaş dışı fizik çalışan zaman, (1962 yıldan başlayarak, esas iş yeri Sovyetler Akademisinin Uygulama Matematik Enstitü olmuştu ve bizlerde orada çalışıyorduk, ama silahlar alanında danışmanlığını  sürdürmeği devam ediyordu.) O bomba işlerinden ayrıldıktan sonra, ömrünün son yıllarında, çok sayıda ülkenin bilim akademisine üye seçildi ve Uluslar arası madalyaları kazandı.  Zeldovich  1965, 1967 ve 1981  yıllarda Bakü’ye gelmiştir, ilk iki sefer esasen denize girmeye, tatil geçirmeye, son sefer büyük Ulusal kimya toplantısına (Mendeleyev Kurultayı) ve denize girmeye gelmişti.

2. Sovyet atom bombasının üretiminde önemli olan keşif (istihbarat) bilgileri

Evrende dört temel etkileşme vardır: Evrensel çekim (çok zaman Türkiye’de tam doğru olmayan kütleçekim ve hiç doğru olmayan yerçekim kullanılmaktadır), zayıf etkileşme, elektromanyetik etkileşme ve güçlü (baryon ve daha dar anlamda çekirdek) etkileşme. Kimyasal tepkimelerin temelinde elektromanyetik etkileşmeler duruyor. Ayrılan enerji, çok zaman, yanma olayı dediğimiz kimyasal elementlerin (moleküllerin) oksitleşmesinin sonucudur. Buna atom ve molekül enerjisi de denilebilir. Atom enerjisi dediğimiz, gerçekte çekirdek enerjisidir. Bu enerjinin kaynağı çekirdeklerin bölünmesi veya oluşmasına bağlıdır. Bu tepkimelerin temelinde kütlenin (parçacık fizikçilerin kullandığı kütle kavramı değil) enerjiye ve tersine, enerjinin kütleye çevrilmesi gerçekleşen zaman geçerli olan  E = mcbağıntısı (Poincare 1900 yılda yazdığı E = mcve Einstein 1905 yılda verdiği E0 = mc) duruyor. Bilmek gerekir ki, parçacık fiziğinde, serbest parçacıklar için Einstein’in E= mc2 formülü geçerlidir.

Becquerel Uranium tuzlarının α, β ve γ radyoaktivitesini 1989 yılında bulmuştu, ama ağır kimyasal elementlerin (Uranyum grubuna dahil) iki çok daha hafif elemente bölünerek nötronlar da üretmeleri, 1938 yılında bulundu. Bu çekirdeklerin radyoaktiviteliği ve bölünmeleri kendi kendine (spontane şekilde) çok düşük hız ile gerçekleşiyor. Bu durumda da Einstein formülü çalışıyor ve kütlenin azalması karşısında enerji açığa çıkıyor. Ama böyle çekirdek tepkimeleri enerji kaynağı gibi önem taşımıyor. Çekirdeklerin bölünmesi çok fazla hızlandırıla bilse, böyle süreçler zamanı ayrılan enerji çok büyük ölçüde olacağı hemen anlaşılabilir. Çekirdeklerin bölünmesi konusunda Sovyetler Birliğinde ilk ulusal toplantı Kasım 1939’da Ukrayna’nın batısında yerleşen ve o zamanlar atom fiziği konusunda gelişmiş Enstitü olan Harkov şehrinde oldu. Aynı zamanlardan başlayarak Avrupa’da bu konuda işler bütün hızı ile sürüyordu, özelliklede deneysel konularda.

Sovyetler Birliğinde kimyasal tepkimelerde zincirleme şekilde giden süreçler konusunda Nobel Ödülü almış Semyonov’un öğrencileri olan Zeldovich ve Hariton’un “Uranyumun zincirleme tepkimesinin kinetiği” adlı makalesi 1940 yılda yayımlandı ve bu iş atom bombası yolunda Sovyetlerde ilk en temel iş idi. (Onlar hemen zaman toplam üç iş yayınlamışlardı.) Bu işte çok hızla ve önemli ölçüde atom bombasının patlama şartını belirleyen kritik kütlenin üzerine çıkmanın önemi vurgulanırdı. Bu makalede aynı zamanda meselenin çözümü yolunda çok büyük teknik problemlerin olduğunun da altı çizilirdi.

Bundan hemen sonra Sovyetler Birliği’nin Akademi Başkanlığı, Bakanlar Kurulu Başkanı N.A. Bulganin’in adına 12 Temmuz 1940 yılında mektup yazarak şunu bildirdiler: ”Atom enerjisini kullanmada diğer ülkelerden geride kalmamak için hemen harekete geçilmesi gerekir.”  Ama Sovyet Hükümeti tarafından 1941 yılında bile bir adım atılmadı.

Sovyet devriminden önce, Çar Rusya’sının başkentinin Birinci Petro’nun, Baltık denizine Neva nehri dökülen yerde kurduğu şehir, yani Peterburg (Sovyetler Birliği yıllarında Leningrad adı taşıyan) olduğu bilinmekte di. (Neden Birinci Petro gibi çok akıllı, eğitimli ve çalışkan insana Türkiye’de Deli Petro diyorlar anlaşılmaz bir şeydir.) Doğal olarak, o zamanlar, eski Başkent bilimde halen lider pozisyonunda kalıyordu. Fizik konusunda Başkanı A.F. İoffe (Nobel ödüllü) olan, Akademinin büyük Leningrad Fizik-Teknik Enstitüsü Sovyet fiziğin merkezi sayılırdı. Burada atom probleminde öncül olanlar İ.V. Kurchatov, Flerov ve Petrjak idiler. Zeldovich ve Hariton ise Başkanı Semyonov olan Leningrad Kimyasal- Fizik Enstitüsü da çalışıyorlardı. 24 Ağustos 1940 yılda İoffe bu bilim adamlarını bir araya getirerek Kurchatov’un Başkanlığında birleştirmek ve yeni atom merkezi yaratılmasını teklif etti. (1939 yılda 25 yaşında olan Prof. Zeldovich bölümü ile birlikte Moskova’nın doğusunda yerleşen ve Tataristan’ın Başkenti Kazan şehrine “Katyuşa” füzelerinin yapımı için gönderilmişti. Bu Silah Üretimi üzere Başbakanlık Kurumunun kararı idi.) Kurchatov tecrübeli bilim adamı ve ilk Sovyet sinhroturonunu (temel parçacıklar hızlandırıcısı) kurmakta çok önemli rol üstlenmişti ve becerikli olduğundan önemli konumda idi.

Kayıt edelim ki, o zamanlar Dünyada, bir yılda 250-275 ton kadar uranyum elde edilirdi. Sovyetler Ülkesinde ise 1941 yılda yalnızca 0.5 ton. İkinci Dünya savaşının başlanması (1939 yıl) atom bombasını aktüel mesele yaptı ve bu konudaki işleri hızlandırdı. Savaş olmasaydı atom enerjisinden yaşam için kullanmağın ön planda olacağını düşünmek olurdu. Doğal olarak, her zaman idare edilen bir sürece dayanan teknolojini üretmek, bomba gibi kullanmak teknolojisinden daha zordur. Ama söz atom bombası oldukta, çok daha zor meselelerle karşılaşırız. Örneğin sıcaklığın ve basıncın hiçbir zaman rastlaşmadığımız kader büyük (birkaç milyon dereceye ulaşan) olmasını ve bu ortamda çalışan malzemeleri düşünün. Kaç binlerce normal bombanın kuvvetinde olan bombanın uçakla uzaklara taşınma gerektiğini ve tesadüfen kendi topraklarında patlaya bilmesi sonucu felaketi düşünün.

Atom bombasının yakıtını nasıl oluşturmak ve hangi rejimde ateşlenme, yanma ve patlayışı yapmak ki, dağıtıcı ve öldürücü etkisi mümkün kadar fazla olsun. Bu bombanın temelinde duran fizik ve kinetik süreçler bilim ve teknoloji için çok yeni ve incelenmesi çok zor olduğunu düşünün. Bu işlerin yapılması için çok büyük ekonomik imkanların, çalışan insan sayısının çok fazla olmasını ve işlerin en gizli şekilde yapılması gerektiğini hatırlayın. Birde Sovyetler Birliğinin, 22 Haziran 1941’de ağır Alman işgaline maruz kaldığını göz önüne alın.  Son 10 yılda atom bombası ile ilgili açılmış arşivdeki bilgiler Rus edebiyatında ve gazete makalelerinde kullanılmağa başlamıştır. Aşağıda biz de bu yazılarda geçen bilgilerden bazılarını kullanacağız. Doğal olarak, aynı zamanda önceden doğrudan bombayı üretenlerden duyduklarımı bütün makalede geniş şekilde kullanacağız.

Amerika  ve İngiltere’de atom projeleri hız kazanırdı, ama Sovyetler Birliğinde 10 Temmuz 1941 yılında ilk defa hükümet seviyesinde bir atom komisyonu kuruldu ve başına P.L. Kapitsa (Nobel ödüllü fizikçi) getirildi.  Ama 1942 yıla kader atom projesi ile ilişkili aktivite gösteren yalnız G.N. Flerov ve Kurchatov oldular. Flerev hemen aynı yıl atom bombası üzerinde çalışılmanın gerektiğini Sovyetler Birliğinin başında olan  Stalin’e yazmıştı.

Savaş başlamadan önce Sovyetler Birliğinde en yüksek vazife, Komünist Partisinin Birinci Katibi (lideri) idi ve lider de İ.V. Stalin idi (Gürcü olan Stalin’in soyadı Jugatşvili idi, Stalin onun takma adıdır. Stalin 1917 yılında devrimini gerçekleştiren Parti liderleri içinde Sibirya’da ve genelde ceza evlerinde mahkum olarak en fazla kalanı idi. En zor görevleri o üstlenirdi ve 1917 yıl Ekim devriminin de başında o durmuştu. Bu nedenle ona stal – “çelik” sözüne dayanan takma ad verilmişti. Lenin de takma isimdir, ama Rus dilinde bir anlam taşımaz. Lenin’in soyadı Ulyanov’dur.)

Almanlarla savaş başladığında bütün en önemli görevlerin başına Stalin getirildi. (Daha doğrusu kendi üstlendi. Çünkü bu yıllarda o artık bir diktatör idi, ama çok bilinçli, çok akıllı, çok çalışkan, bilinçli ve dürüst insanlara değer veren ve onları dikkat ile dinleyen.) Bunlardan en önemlisi de Devlet Savunma Komitesi idi. Stalin bu vazifenin başında olan bir kişi olarak 28 Eylül 1942 yılda  “Uran üzere işlerin organizasyonu” adlı kararı imzaladı. Bu kararın imzalanma tarihi Amerikanın büyük Manhattan projesinin başlama tarihinden yalnızca bir buçuk ay sonra idi. Ama bu zamanlar Hitler Almanya’sı büyük yaz hücumlarından sonra darbe yönünü direkt olarak Moskova’ya çevirmişti. Bu nedenle de Sovyet atom projesi Akademi çerçevesi ile kısıtlı kalmıştı. İşlerin Moskova’nın doğusunda yerleşen Tataristan’ın Başkenti Kazan’da  sürdürülmesi karara bağlanmıştır.

Sovyetler Birliğinde biri diğerinden bağımsız olarak çalışan iki keşif merkezi vardır. Bunlardan biri Baş Kumandana bağlı olan askeri keşif merkezi idi. Genel Kurmaya değil, devletin başında duran kişiye, yani o zaman direkt olarak Stalin’e. Savaş öncesi, yaklaşık olarak bir yıl zaman aralığında askeri keşif direkt olarak, o zaman Genel Kurmay görevinde olan G.K. Zukova bağlanmıştı. Bunun zararı çok büyük oldu. Bu yanlışlık aradan kaldırıldı ve Zukov çok daha verimli olarak askeri birlikler kumandanı olarak görevler yaptı.

O zamanlar KGB gibi bilinen (Komitet Gosudarstvennoy Bezopasnosti – Devlet Güvenlik Komitesi) yok idi. Bu fonksiyonu İçişleri Bakanlığı içinde olan özel birim üstlenmişti. İkinci bakımsız keşif birimi de elde edilen bilgileri aynı zamanda direkt olarak Devletin başkanına da iletirdi. O zaman İçişleri Bakanı vazifesinde Komünist Partisinin Siyasi Bürosu Üyesi olan Lavrentiy P. Beriya (Beria olarak da yazılır) idi. (Kafkaslarda ve Orta Asya’da kökenleri yerli halklardan olan, ama Yahudi dinini kabul edenlere Dağ Yahudileri denir. Örneğin Azerbaycan’da kökeni Fars olan Dağ Yahudileri ve kökenleri Güzey Kafkasyalı ve Fars olan Ermeniler vardır. Bu yakınlarda Dağ Yahudileri İsrail dilini öğrenerek İsrail’e ve farklı Batı ülkelerine göç ettiler. Aynen de Ermeni dinini kabul edenler Ermenistan gibi farklı ülkelere göç ettiler. Beriya da Gürcü kökenli Dağ Yahudi’si idi.)

Eylül 1941 yıldan başlayarak keşif kanalları ile İngiltere ve Amerikanın birlikte atom projelerinin hızla yürütüldüğü, atom enerjisinin askeri amaçla kullanılabilmesi ve çok büyük yıkıcı kuvveti olacak atom bombasının yaratılması üzere çalışmaların yapılması haberi geliyordu. 1941 yılında, İçişleri Bakanlığında bulunan keşif birliği kanalı ile çok önemli bir belge gelmişti. Bu belgede, İngiltere’nin “MAUD” olarak adlandırılan Komitesinin raporunda atom bombasının yapılma imkanının gerçek olmasından ve bombanın yakın yıllarda savaşın gidişatına etki yapabileceğinden söz edildiği bildirilirdi. 6 Ekim 1942’de Beriya, Stalin’in adına yazdığı mektupta uran projesinin nasıl organize edilmesi gerektiğini ve keşif bilgileri ile bu konuda çalışan bazı bilim adamlarını tanış etmek gerekçesini yazıyordu.

Genel Kurmaya bağlı olan Genel Keşif Kurumuna gelen bilgilerin de, ne kader doğru olabileceğini de, yalnız en bilinçli ve çok güçlü sezgisi olan atomcular anlayabilirlerdi. Bu nedenle de,  keşif bilgilerini elde eden birimler de çalışanlar da, Bilimler Akademisi ile birlikte çalışmalar sürdürmek istiyorlardı. Bu zamanlar bilim adamları da kuşku içinde idiler. Acaba neden birden bire atom çalışmalarına bağlı makalelerin yayımlanması durdurulmuştu? Doğal olarak bunu gizli olarak atom bombası üzerinde çalışmalar zorunlu yapmıştır.

1941-1943 yıllarında Sovyetler Birliğinin topraklarında ölüm dirim savaşı gediyordu. Milyonlarca insan binlerle uçaklar, binlerle tanklar ve Avrupa bölgesindeki topraklarının çok kısmını kayıp etmiş Sovyetler Birliği atom projesi üzerinde yeterli kadar çitti şekilde duramazdı. Atom bombası üretimi için ne ekonomi ne de insan gücü var idi. Ama bilimsel çalışmaları yürütmek gerekirdi. Yoksa sonradan bile Amerika ve İngiltere ile oluşan açıyı kapatmak imkanı bulmak olmazdı. O zamanlar Almanların propaganda kurumunun başında olan Goebels durmadan süper silah üretiminden konuşuyordu. Bu da atom bombası olmalıydı.

Bilindiği gibi İkinci Dünya savaşında kullanımda olan ne motorlu ordu birlikleri, ne de piyade askerler Rusya’nın kış aylarında oluşan şartlarda pek iyi savaş yapamıyorlardı. O zamanlar Rusya’da yollar kötü,  kış ise Avrupa’dakinden çok daha sert geçiyordu. Ruslar ise domuz yağı yemek ve votka içmekle daha da avantajlı durumda olurlardı. Bu nedenlerle de, Almanlar ilk büyük mağlubiyete 1941 yılın kışında Moskova altında ve ikinci daha da büyüğünü 1942 yılının kışında Volga nehri üzerinde yerleşen Stalingrad’da uğradılar. Almanların feldmareşal Paulis’in kumandanlığında olan altı ordusu Stalingrad’da bloke edildi, dağıtıldı ve esir alındı. Aynı zamanda Leningrad şehri iki yıl süren blokeden kurtuldu. Almanların yaz aylarındaki hücumlarına karşı koymak gücü artmıştı ve Sovyetler Birliğinin Başkenti Moskova’nın tehlikeden uzaklaştığı fikri muhkemleşmiştir.

11 Şubat 1943 yılda Partinin Siyasi Büro Üyesi, Dışişleri Bakanı ve Devlet Savunma Komitesi Başkanı (Stalin’in) yardımcısı olan V.M. Molotov, atom projesi ile ilgili Devlet Savunma Komitesi serencamını imzaladı. Bu serencamla Uranyum projesine bağlı bilimsel işler Kazan şehrinden Moskova’ya geçirildi. Adına 2 Numara verilen Özel Atom Çekirdeği Laboratuarı teşkil olundu ve başına İ.V. Kurchatov getirildi. Bu laboratuara 5 Temmuz 1943’e kadar, Devlet Savunma Komitesine, atom bombası veya Uranyum yakıtı üretilmesi yönünde görülen işlerin raporunun verilmesi istendi. Sonraki yıllarda bu laboratuarın temelinde Sovyet Bilimler Akademisinin İ.V. Kurchatov’ın adını taşıyan Atom Enerjisi Enstitüsü ve şimdiki adı ile sadece  “Kurchatov Enstitüsü” atomların incelenmesi ve özellikle füzyon tepkimelere dayanan enerji üretimi problemleri üzere çalışmalara devam ediyordu.

3. Atom bombasının yakıt problemi ve bombanın tehlike boyutları

Bilindiği gibi kimyasal elementlerin D.İ. Mendeleyev in tablosundaki sıra numarasını onun çekerdekinde ki proton sayısı belirliyor. Çekirdekteki proton (artı elektrik yükü taşıyan parçacık) sayısı değişen zaman, element ve onun kimyasal özelliği değişmiş oluyor. Her bir elementin çekirdeğinde nötron (kütlesi yaklaşık protonunki kadar, ama elektrik yükü olmayan parçacık)  sayısı farklı olabilir. Aynı sayıda proton, ama farklı sayıda nötron içeren çekirdekler aynı elementin izotoplarılar. İzotoplar genelde radyoaktifler, yani dayanıklı değiller ve belirli bir zaman içinde (kesin bilinmeyen ve çok yıllarda sürebilen zaman aralığında). Elementin çekerdeki içerdiği proton ve nötronların toplam sayısı onun kütle sayısını (kütlesini) belirliyor.

Bu konuyu biraz hatırlasak atom yakıtı problemi daha aydınlığa kavuşur. Örneğin hidrojen (1H1) atomunun çekirdeği yalnız bir proton içerdiğinden onun Mendeleyev tablosundaki sıra numarası birdir ve kütle sayısı da (atom çekisi ve ya kütlesi)  birdir. Hidrojenin çekerdekinde bazen bir tane nötron bulunabilir. Böyle hidrojen deteryum (1D2) olarak adlandırılır. Çok daha az durumlarda hidrojen atomunun çekerdeğinde, protron dışında iki tane de nötrona rastlanabilir. Böyle hidrojen atomuna trityum (1T3) denir. Normal hidrojen radyoaktif değil, ama deteryum ve daha büyük ölçüde trityum radyoaktivitelik gösterirler. Oksijenin radyoaktif olmayan izotopunun   (8O16) çekerdeki 8 proton ve 8 nötron içeriyor. Ama oksijenin  8O14 izotopundan 8O19 izotopuna kadar farklı izotopları vardır. Kimyasal elementin çekerdekinde ki nötron sayısı normal (yani en fazla rastlanan ve radyoaktif olmayan) izotoptakinden farklı ise, o bir o kadar daha dayanaksız (radyoaktif) olur. Hafif elementlerin normal (yaygın) izotopları aynı sayıda proton ve nötron içerirler. Yani içerdikleri nötron sayısının proton sayısına oranı birdir veya bire çok yakındır. Kimyasal elementin sıra numarası artıkça bu oranda artıyor.

Uranyum elementinin sıra numarası 92’dir. Onun izotopları  92U227 den   92U240 kadar uzanır. Bunların içinde doğada en fazla bulunan izotop  92U238’dir.  Böyle ağır elementlerin adete radyoaktif olmayan izotopları olmuyor. Sıra numaraları daha da büyük olan elementler daha fazla radyoaktifler ve bu nedenle de doğada sıra numarası 92’yi aşan elementler (Uranyum ötesi) bulunmuyorlar. Onları yapay yollarla alıyorlar ve kolay şekilde saklayamıyorlar, çünkü sıra numaraları 100’e yakın olanlar hemen bozulurlar. Hafif elementler birleştiği zaman çok enerji açığa çıkıyor, ama ağır elementler tam tersine, yani iki çekirdeğe bölünen zaman enerji ayrılır. Doğal olarak, atom enerjisi ve bombası açısından, her bir kimyasal elementin çekirdeğinin ikiye bölünen zaman daha fazla enerjinin elde edilmesi önemlidir. Diğer yandan bu tepkimelerin, kendi kendine (spontane) bölünerek sürmesi ve diğer çekirdeklerin bölünmesini tetikleyerek zincir gibi hızlanması önemlidir.

Aynı kimyasal elementin izotoplarının kendi kendinden bozulma zamanları (bozulma yarı periyotları çok farklılar. Örneğin Uranyum -227 için bu zaman 1.3 dakika, Uranyum -228 için 9.3 dakika, Uranyum -230 için 20.8 gün,  Uranyum -231 için 4.3 gün, Uranyum -232 için 74 yıl, Uranyum -233 için 1.62 10yıl,  Uranyum -235 için 7.13 10yıl, Uranyum -237 için 6.75 gün,  Uranyum -238 için 4.51 10yıl,  Uranyum -239 için 23.54 dakika ve Uranyum -240 için 14.1 saat dır. (Dünyanın yaşı yaklaşık 5 10yıldır.)

Uranyum-238 in bozulma zamanı Dünyanın yaşına yakın olduğundan, o doğada bulunur. Uranın diğer izotopları Uranyum-238 in radyoaktivitesi sonucu oluşuyor. Bu izotoplardan en fazla yaşayanı Uranyum-235 olduğundan, onlar Uranyum yataklarında Uranyum -238 ile birlikte elde edilirler.  Acaba atom yakıtı gibi bu izotoplardan hangilerini kullanabiliriz? Doğal olarak ilk önce fazla sayıda bululanlarını ve her bir çekirdeğin bölünmesi sonucu daha fazla enerji açığa çıkanını düşünmek gerekir. Bir tane Uranyum -227 bozulan zaman 6.8 MeV (milyon elektron volt) enerji açığa çıkıyor ve bu Uranyum izotopları için ( α, β, γ gibi tepkimeleri sırasında) en büyük değerdir. Uran -235 için bu değer 4.4 MeV,  Uranyum -237 için 0.22 MeV ve Uranyum -238 için 4.18 MeV dir. Bu,  α, β, γ gibi tepkimeleri sırasında açığa çıkan enerjiler, Uranyum çekirdeğinin iki yaklaşık aynı kütleye bölünen zaman ayrılan enerjiden çok azdır. Örneğin Uranyum-235 nötronu soğurarak Uranyum-236’a dönüşür ve bu yenice doğmuş çekirdek hemen bozularak 54Xe139 (Ksenon)+  38Sr95 (Stronsiyum) +2 nötrona dönüşüyor. Yani:

92U235 +n → 92U236 → 54Xe139 + 38Sr95 +2n

Böyle bölünme zamanı ayrılan enerji 196.16 MeV oluyor. Böylelikle çok enerji açığa çıkmak için önemli olan sadece çekirdek tepkimesinin oluşması değil (örneğin radyoaktiflik), çekirdeğin büyük kütleli kısımlara parçalanması gerekir.

Kimyasal tepkimelerinde atomların en üst enerji seviyelerinde yerleşen elektronlar etkileştiğinden, bir tepkime oluştukta ayrılan enerji 1eV (elektron volt) mertebesinde oluyor. Yani bir çekirdek bölündüğü zaman ayrılandan yaklaşık 2 10defa daha az. Bu farkı basit şekilde anlamak için kaba bir hesaplama yapalım. Çekirdek etkileşmesinin kat sayısı elektromanyetik etkileşmeninkinden 137 defa fazladır. Diğer yandan çekirdekteki nukleonlar arasındaki mesafeler, atomdaki elektronlar arasındaki ortalama mesafeden 10000 defa daha küçüktür. Bildiğimiz gibi Coulomb etkileşmesinde potansiyel mesafe ile ters orantılı olarak azalıyor, ama çekirdek (Yukawa) potansiyeli üstlü fonksiyon  (exponensel) şeklindedir, yani çok daha hızla artıyor ve azalıyor. Böyle mesafelerde de protonların çekirdek (baryon) etkileşmeleri onların elektriksel etkileşmelerinden fazladır.  Bunları göz önüne alsak bir tepkimedeki açığa çıkan enerjinin farkının milyon defa den çok daha fazla olmasına varırız. Bunlardan anlaşılıyor ki, bir atom bombası, ayrı ayrılıkta eşit kütleli 100 milyon normal bombanın toplam yıkıcı kuvvetini  taşıyor. Ama atom bombasının ek olarak radyoaktiflik sonucu öldürücü özelliği vardır ve rüzgarın yönüne ve gücüne bağlı olarak 100 kilometreden daha fazla mesafede olan canlıları telef edebiliyor. Radyoaktif bölgenin uzun zaman sonra da insan sağlığına zarar verdiğini unutmamak gerekir.

Doğada bulunan Uranyum içinde  %99.28 kısmı Uranyum-238 izotopu ve  %0.715 kısmi Uranyum-235’dir. Diğer izotoplar hepsi birlikte  % 0.006’nın altındadırlar. Böylelikle atom yakıtından konuşulan zaman yalnız Uranyum -235 ve 238 izotopları göz önünde bulundurulmalıdır.

Çekirdekleri iki yere bölen nötronlardır. Bu nedenle de çekirdek tepkimeleri sürecini devam ettirmek ve hızlandırmak için tepkimelere girerek kayıp olan nötronların yerini fazlası ile doldurmak gerekir. Bu işi tepkimeler kendileri üstlenebilirler, ama bunun için gereken şartları oluşturmak lazımdır. Atom bombalarında yakıt olarak Uranyum-233, Uranyum-235 ve Plütonyum-239 (94Pu239) kullanılmaktadır. Çünkü diğer izotoplardan farklı olarak bunlar bir nötron soğurdukta iki büyük parçaya ayrılırlar. Plütonyumun bu izotopunun bozulma yarı periyodu 24360 yıldır. Plütonyumun diğer izotoplarının bozulma yarı periyotları 26 dakika  (Plütonyum -235) ile 7.5 10yıl (Plütonyum -244) arasındadırlar.

Plütonyum izotopları doğada bulunmuyor denebilir ve atom santrallerinde Uranyum -238 den üretilirler. (Plütonyum-239 Uranyum fosillerinin içinde Uranyum-235 spontane şekilde parçalanması sonucu oluşan nötronu, Uranyum-238 soğurmasından dolayı doğar. Ama Plütonyumun miktarı, Uranyumun yalnızca milyarda biri kadar olur.) Uranyum-235 bir nötronu soğurur, ikiye bölünür (bu sırada farklı olasılıklarla farklı çekirdekler oluşuyorlar) ve ortalama olarak 2.5 nötron doğurur. Uranyum-238 parçalanarak çok zaman, ortalama olarak birden az nötron doğurur. Adete Uranyum- 238 bir nötron soğurarak bir Plütonyum-239 üretir. Plütonyum-239 genelde  α-radyoaktiflik yaparak parçalanır, ama ısısal enerjili nötron bulunan bölgede onlardan birini soğurarak iki büyük parçaya bölünür. Böyle bölünme zamanı  ya 2 ya da 3  nötron ve büyük değerde enerji açığa çıkar.

Nötronların enerjileri büyüklerse (birkaç MeV den fazla) Uranyum izotoplarının (233, 235 ve 238) ve Plütonyum-239 onları soğurma kesitleri (çarpışan zaman nötronu soğurma olasılıkları) yaklaşık aynıdırlar. Nötronların enerjileri 1 keV (kilo elektron volt) civarında olanda Uranyum-238 nötronu soğurma kesiti yaklaşık 10 bin defa azalmış oluyor. Böyle enerjilerde Uranyum-235 ve Uranyum-233 bölünme kesitleri (yaklaşık olarak anlatsak bir tepkimenin olasılığı) birkaç defa artır, ama Plütonyum-239 ki,  yaklaşık 30 kere. Nötronların enerjileri 0.1-0.01 keV olan zaman Uranyum-235 ve Uranyum-233 için bu kesit 5-7 kerede artmış oluyor. Plütonyum-239’ise yaklaşık 10 kere artıyor.

Nötronların enerjileri 1 eV civarında olduğunda Uranyum-233 ve Uranyum-235 in kesitleri yaklaşık aynı kalıyorlar, ama Plütonyum-239’unki 10 kere azalır. Enerjiler 0.1-0.01 eV olan aralıkta Uranyum-233 ve Uranyum-235 in bu tepkimedeki kesitleri 4-10 kere artarak en büyük değere ulaşıyorlar. Plütonyum-239’in bu enerjilerdeki kesiti de Uranyumun adları geçen izotopları ile yaklaşık aynı oluyor. Böylelikle incelediğimiz izotopların nötron soğurma tepkimesi kesiti birkaç MeV enerjilerde yaklaşık aynılar, ama 0.1-0.01 eV enerjilerde (yanı oda sıcaklığına uygun enerjilerde) Uranyum-238’inkinden milyon defadan fazla olurlar.

Çekirdeklerin iki,  biri diğerine yakın kütlesi olan çekirdeklere bölünme olasılığı ve böylece de büyük enerjilerin açığa çıkması onlar tarafından soğrulan nötronların enerjilerine bağlıdır. Örneğin Uranyum-238 yalnız enerjileri 1 MeV in üstünde olan nötronları soğurunca yakın kütleleri olan iki parçaya bölünebilir. Ama böyle yüksek enerjilerde diğer yakıt gibi kullanılacak izotopların da nötron soğurma tepkimelerinin kesitleri yeterli kadar büyük değiller ve Uranyum-238 de her zaman bölünmüyor. Bu nedenle de yeteri kadar ikinci kuşak nötronlar doğmuyor ve zincire benzer şekilde yanma süreci hızlanamıyor. Böyle durumlar, Uranyum-238’nın diğer kimyasal elementlerden (bölünemeyen ve sadece nötronları soğuranlardan) arıtılmış olduğu halde bile oluşabilir. Bu nedenle de doğada bulunan Uranyum, miktarından bağımsız olarak, diğer elementlerden temizlense bile patlama anlamında tehlikesizdir. Ama radyoaktif  (α, β, γ) olduğundan canlılar için çok tehlikelidir.

Bilindiği gibi ışığın atomlar tarafından soğurmasında olduğu gibi, nötronların soğrulmasında da öyle rezonans enerji değerleri var ki, tepkimenin kesiti birden bire sıçrayışla çok artıyor. Uranyum ortamında doğmuş nötronlar çekirdeklerden çok kere saçılarak küçük porsiyonlarla enerjilerini kayıp ediyorlar ve rezonans soğurma enerjilerinden birine ulaşarak Uranyum-238 izotopu tarafından soğurulurlar. Böyle süreçler zamanı çekirdek bölünmediği için nötron ortadan kayıp olmuş oluyor. Böyle süreçlerin etkisi atom santrallerinde azaltılmalıdır.

Atom santralının kazanında Uranyum-235 (veya kısmen zenginleştirilmiş Uranyum) blokları nötronları hızla yavaşlatan (onların enerjilerini daha fazla porsiyonlarla alan) su, ağır su veya grafit ortamına yerleştirirler. Bilmek gerekir ki hafif çekirdeklerden saçılan nötronlar (veya diğer parçacıklar) her bir çarpışma sırasında daha fazla enerji kayıp ederler. Böyle büyük porsiyonlarla enerji kayıp eden nötronlar rezonans enerji değerlerini atlayarak yavaşlayabilirler.  Öyle yavaşlıyorlar ki enerjileri 1 eV değerlerinin altına düşüyor ve soğurularak Uranyum -235 çekirdeklerini iki yere kolaylıkla bölebilirler. Bu tepkime sırasında 2-3 yeni nötron doğuyor ve sonuçta nötron sayısı ortamda artıyor ve kazan iyice ateşlenir, yani zincire benzer süreç oluşmuş oluyor. Bazı tip atom kazanlarında hızlı nötronlar böyle süreci alıştırabilir.

Atom bombasına nötronları yavaşlatan malzemeler koyarak, onun boyutlarını ve kütlesini büyütmek olmaz. Çünkü orada sıcak nötronlar Uranyum 233 ve 235 izotopları ile birlikte, Plütonyum-239 kontrolsüz şekilde ve çok hızla alışarak patlama sürecine sokar.

Amerika da 2 Aralık 1942’de, Chicago şehrinde E. Fermi’nin ilk atom kazanı çalıştırıldı ve atom bombası için gereken Plütonyum-239 izotopunun üretimi başladı. Keşif bilgileri Sovyetler Birliğine 1943 yılında ulaşmıştı, ama atom bombasında Uranyum-235 yerine Plütonyum-239 geçerli olabilmesine güvence gerekirdi. Bu nedenle de Kurchatov  problemin araştırılmasını Zeldovich’den istemişti. 1943 yılının kışında Almanlar devamlı olarak geriye çekiliyorlardı ve 1944 yılının yazında da onların büyük hücumlara geçmesi beklenmiyordu. Sovyetler Birliğinin Almanya’yı yenebileceği hiç kuşku uyandırmıyordu. Böyle olduğundan atom projesi üzere işler genişlenme imkanı bulmuştu.

1944 yıl atom projesi planında şunlar yazılmıştı:  Atom bombasının ve kazanının teorik işleri Zeldovich,  Pomeranchuk ve Gurevich tarafından yürütülsün. Metodik ve deneysel işler güçlendirilsin. Ağır su üretimi kurgusu ve Uranyumun izotoplara ayrılması için fabrikanın projesi hazırlansın. 500 kg metalik Uranyum hazır olsun ve metalik Uranyumun daha fazla üretilmesi için 1 Ocak 1945 yılına kadar yeni fabrika kurulsun. On binlerce ton yüksek kaliteli grafit blokları elde edilsin.

Şimdi okurların bazıları farklı düşüncelere kapılacaklar. Diyecekler ki keşke insanlarda karıncalar gibi milyar yıl önceden Dünyada yaşasaydılar. O zamanlar Uranyum elementinin az yaşayan izotopları doğada çok olacaktı. Özelliklede bombalar ve yakıt için gereken Uranyum-235. Milyar yıl önce Uranyum elementlerini diğerlerinden arıtarak ve metalik hale getirerek patlamağa ve yanmağa hazır duruma getirmek olurdu. Ne Uranyum-235’in arıtılmasına, ne de Plütonyum üretmeğe gerek kalırdı. Diğerleri ise bunun hiç de iyi olmadığını düşünürdü. Çünkü çevre sağlıklı olmazdı, radyoaktiflik seviyesi fazla olduğundan hastalıklar fazla olurdu ve herkes yanında basit şekilde düzeltilmiş öldürücü madde taşırdı.

4. 1944 yılın sonundan sonra atom projesinin hızlandırılması

1944 yılının sonunda atom problemi ilk defa olarak en yüksek (Stalin) seviyesinde karara bağlandı. Bu karar Devlet Savunma Komitesinin 3 Aralık 1944’te İ.V. Stalin tarafından imzalanmıştı. Kararla atom projesinin başında olan Kurchatov’un laboratuarı için gereken inşaat ve yol işlerinin yapımının hepsi İçişleri Bakanlığına (Komünist Partisinin Siyası Bürosu Üyesi ve Bakan L.P. Beriya’ya) verilirdi. Laboratuarın Leningrad’da ki merkezi ve Sverdlovsk şehrinde ki İ.K.Kikoin in de laboratuarı Moskova’ya Kurchatov’un başkanlığında çalışmak için taşınırdı. Kararın son kısmında Uranyum ile bağlı işlerin hepsinin Beryan’ın serencamında yürütüleceği kayıt olunurdu.

15 Mayıs 1945 yılında Beriya ve Kurchatov   Stalin’e gönderdikleri raporda yapılanları ve yapılması gerekenleri anlatmışlardı. Yeni plana göre 1 Temmuz 1946’ya kadar Uranyum üretimi 1 Ocak 1945 yılında üretilenin 20-25 misli olmalıydı. Bu raporda temel parçacıkların hızlandırarak ulaşabildiği enerji limitine göre, Dünyada ikinci olan Siklotronun (hızlandırıcının tipi) inşaatının yapılmasının gerek olduğu yazıyordu. Bu Siklotron da atom bombasının yıkıcı küvetine ilişkili bilgiler alınması ve az miktarda da olsa, Plütonyum-239 izotopunun elde edilmesi planlaştırıldı. Yılda 50 ton metalik Uranyum elde etmek için yeni fabrikaların kurulması gerektiği gösterilirdi. 1945 yılda 500 kg böyle Uranyum elde edilmişti. Bu yazıyı temel alarak Devlet Savunma Komitesinin kararı çıktı ve bu karar ile atom bombası üretiminin bilim konusunda başkanı görevine Yu.B. Hariton getirildi.

Sovyetler Birliğinde, 1946 yılında iki tür şekilde atom bombası üzerinde çalışmalar yapılırdı ve her iki tür için gereken ve çoktan bilinen bir şey göz önünde bulunduruluyordu. Atom yakıtı kritik kütleden az olan (kendi kendine patlayamayan, yani atomların bölünme sırasındaki üretilen nötron sayısı patlama için gerekenin altında kalan) şekilde belirli hacmin iki farklı bölümde duruyorlar. Bunların dış kısımlarında, bombanın kabuğunun içinde, normal bombalarda kullanılan kimyasal yakıt bulunur. Bu kimyasal bomba patlatılan zaman, kabuk çok kalın ve sert malzemeden yapıldığından kırılmıyor ve atom bombasının içindeki Uranyum-235 veya Plütonyum-239, veya bunların karışığı bir araya gelerek çok büyük derecede sıkışmış oluyorlar. Bu süreç sonucunda yakıtın kütlesi kritik değeri aştığından ani olarak atom bombası patlaması baş verir.

Birinci tür bombanın yapımını uzun silindir şeklinde düşünüyorlardı. İki ucu kapatılmış silindirin orta kısmında biri diğerinden yaklaşık 0.5–1 metre uzaklıkta iki parça halinde kritik kütleyi aşmayan atom yakıtı yerleşen şekilde. Bunların kenar kısımları kimyasal yakıtla doldurulur. Bombanın çalışması için her iki uç kısımlardaki kimyasal yakıtlar aynı anda ve aynı hızla alışarak patlıyorlar ve atom yakıtlarını büyük hızla bir araya getirirler. Bu yola Amerikalılar da gitmişlerdi ve sonucun atom bombası patlamasına dönüşmeyeceğine, Sovyet bilim adamlarından yaklaşık 1.5-2 yıl önce varmışlardı. Güçlü patlamanın olmamasının nedeni, atom yakıtının gerekli kadar sıkışmaması ve nötronların silindirin duvarlarına ulaşarak kaybı idi. Bomba yapısının ikinci ve doğru şekli, bombanın küresel olması ve dış kısımda bulunan kimyasal yakıtın patlayarak atom yakıtını tam merkezde sıkıştırıp ateşlemek idi. Japonya şehirlerine atılan bombalar küresel şekilde, ama ateşlenmeleri farklı idiler.

Sovyet bilim adamları o zaman kritik kütlenin kesin değerini bilmiyorlardı ve 1-10 kg arasında olduğunu düşünüyorlardı. Kimyasal yakıtın ateşlenmesinden sonra, atom bombasının patlamasına gereken zamanın binde bir saniye kadar olması bekleniyordi. Bombanın toplam kütlesi 3-5 ton olacağı düşünülürdü. Küresel şekilde bomba haberleri keşif belgeleri ile Şubat 1945 yıldan sonra gelmeğe başlamıştı. Bu zamanlar keşif bilgileri (istihbarat) o sırada atom bombasının bilim konusunda başkanı olan Hariton’a bile ulaştırılmıyordu.

30 Mart 1945 yılda gelen keşif bilgilerinden Almanların küresel şekilde olan atom bombası üzerinde çalıştıkları haberi geldi. Böylelikle Almanların da bu meselenin çözümünde daha ileride oldukları sanki bilinmişti. Ama bir kuşku vardı. Almanlar atom yakıtını kimyasal yakıtın ateşlenmesi ile değil, hızlı nötronların kaynağı ile yapmayı düşünüyorlardı. Bu da yanlış fikir idi. Belki de Almanlar atom bombası probleminde pek ilerlememiş fikri oluşturmuştu. Gerçekte ise Almanlar doğru yolda idiler. İlk Amerikan ve Sovyet atom bombalarının ateşlenmesi için nötron kaynakları kullanılmıştı.

Bilindiği gibi 16 Temmuz 1945’te Amerika ilk atom bombasının denemesini yaptılar, ama bu denemeden toplumların haberi olmadı. Dünyaya dehşet getiren, 1945 yılın 6 Ağustosunda Hiroshima’ya ve ardınca da 9 Ağustosunda Nagasaki’ya küçük atom bombalarının (“Little Boy” ve “Fat Man”) uçakla atılması haberi oldu. Dünya inanılmaz kadar tahrip edici ve öldürücü bomba üretiminde tekel olan Amerika’nın gerekirse kararlı şekilde kullanacağına inanmıştı. Sovyetler Birliği 8 Ağustosta Japonya’ya savaş ilan etti ve onların işgali altında olan Mançurya (Çin toprakları) ve Kore’yi hızla almaya başladı. 2 Eylül 1945’te, atom bombalarının ilk etkisi ile Hiroshima’da 200 bin ve Nagasaki’de 80 bin insan kayıp eden Japonya teslim oldu ve bununla da İkinci Dünya savaşı bitmiş oldu. Çok küçük atom bombasının patlayışının dıştan görünen manzarasının bile çok dehşetli olması, atom bombalarının birisini atan pilotun tımarhaneye düşmesi gösterir. İyi ki insanlar çok  çok güçlü olan hidrojen bombasının mega  kentlerden birine atılmasını görmediler!

20 Ağustos 1945 yılında Stalin Devlet Savunma Komitesinin 9887 numaralı kararını imzaladı. Bu kararla atom projesi ülkenin birinci numaralı devlet meselesi haline getirildi. Bu kararla yeni devlet kurumları organize edildiler. Devlet Savunma Komitesine doğrudan bağlı olan (sonralar, savaş bitmesi nedeni ile  DSK’si kaldırıldı ve onun görevlerini Başbakanlık  üstlendi.). Bu yeni kurumlardan biri Birinci Baş Komite idi. Bu Komitenin serencamları bütün Bakanlıklar ve  Komiteler tarafından hemen gerçekleştirilme zoruna  getirilmişti. Bu özel komitenin başına L.P. Beriya getirildi. Komite üyeleri içinde Komünist Parti Siyasi Büro üyelerinden, Stalin’in Başbakanlık birinci yardımcısı G.M. Malenkov, Sovyet Akademisi Üyelerinden İ.V.Kurchatov ve P.L. Kapitsa (Nobel ödüllü) vardılar.

Kurchatov kararlı şekilde Sovyetler Birliğinin en büyük fizikçisi olan Dünyada çok iyi tanınan L.D. Landau’yu (Nobel ödüllü) atom bombasına bağlı teorik işlerinin başına 1946 yılda getirdi. Hatırlatalım ki, Hariton atom bombası (kuramsal ve deneysel) işleri başında kalmağa devam ediyordu. 1946 yılından başlayarak atom projesi üzere çalışan ve yenilikler getiren bilim adamlarına büyük ödüller verilmeye başlandı.

5. Atom bombası üretimindeki başarılı yıllar

9 Nisan 1946’da Başbakanlığın kararı ile Amerika’daki atom bombasını yapan Los Alamos Laboratuara (1942 yılında oluşturulmuş) benzer, Sovyetler Birliğinin atom Mühendislik Proje Dairesinin kurulması başlandı. Amerika’da teorik fizikçi Robert Oppenheimer’ın görevini burada teorik fizikçi Yu. B. Hariton üstlenmiş oldu. Bu atom merkezi gözden uzak, ulaşılamayan yer olarak Gorkiy (eski ve şimdiki adı Nizniy Novgorod,  Gorkiy ünlü proleter yazardır)  ili ve Mordova bölgesi sınırında Sarova köyü yakınlığında (şimdi Sarov şehri) yerleştirildi. Buranın adı daha fazla Arzamas-16 olarak bilinir. Burada savaş yıllarında mermi fabrikası vardı.

Sovyet atom bombalarının yapımına doğal olarak keşiflerden (istihbarattan) gelen bilgiler yardım etti. Sovyet bombalarının Japonya’ya atılan bombalara benzer olmaları isteniyordu. Doğal olarak keşif bilgileri ne kadar zengin olursa olsun, ülkedeki teorik bilim seviyesi çok yüksek, deneysel imkanlar çok uygun ve mühendislik işler mükemmel olmasa bomba üretilemezdi. Hazır bombayı söküp bakmak imkanının olması bile, onun yenisini yapmak için yüksek eğitim, bilim, mühendislik seviyesi ve ekonomik imkanlar gerektirir. Orada atom bombasının yapılabileceğini Amerikalılar bilseydiler Sarova’ya atom bombası atmazlardı mı?

Savaş bittikten ve Amerikalıların atom bombasını denediklerinden sonra, Sovyet Devleti karşısında atom projesi birinci plana çıktı. Daha önceleri Almanları kendi topraklarından tezlikle çıkarmak,  Avrupa ve Asya da söz sahibi olmak birinci planda idi. Şimdi hemen atom bombası üzerinde çalışmaları genişlendirmek, onun yakıtı olan Uranyum-235 ve Plütonyum-239 izotoplarının üretimini artırmak gerekirdi. Uranyum-235 izotopunu elde edilmesi için onun difüzyon metodu ile diğer izotoplardan ayıran yeni fabrikaları çalıştırmak,  Plütonyum-239 üretimi için yeni atom kazanları, radyasyon kimya ve metal fabrikası kurmak gerekirdi. Bu amaçlara yarayan bir çok şeyi yenilmiş olan Doğu Avrupa’dan getirmişlerdi. Avrupa ve Asya’da ilk olan atom (çekirdek) kazanı 25 Aralık 1946 yılda işe başladı. Bu kazana yaklaşık 34 ton, tam olarak temiz metal şeklinde Uranyum, yaklaşık 13 ton Uranyum dioksiti ve  42 ton temiz grafit koyulmuştu.

Bu beceriye  Stalin yüksek değer verdi ve  9 Ocak 1947’de atom projesi ile direkt olarak bağlı çalışan Parti ve Devlet yöneticilerini, öylece de bilim adamları olan İ.K. Kikoin’i, Yu.B. Hariton’u, İ.V. Kurchatov’u ve L.A. Artsimovich’i kabul etti. (Burada hatırlatmak isterim ki o zamanlar hiçbir önemli göreve insanlar millet, hemşehrilik ve benzer özelliklere göre getirilmiyordu. Bu toplantıda da hiçbir Gürcü ve Müslüman yok idi, ama Ruslar dışında bir dağ Yahudi’si, bir Avrupa Yahudi’ ve bir Ermeni vardı. Gürcü olan Stalin’in yakın çevresinde, bu toplantıda olan Ermeni değil, diğer ünlü birisi,  Siyasi Büro Üyesi A. Mikoyan vardır. Burada Mik uçaklarının proje başkanı küçük kardeş olan Mikoyan tanınır. Beriya’nın  KGB deki birinci yardımcısı da Ermeni idi.)

Atom bombasının teorik çalışmaları büyük ciddiyetliği ve başarıları 10 Şubat 1948’den sonra kazandı. Bu tarihte Stalin’in kararı ile atom bombasının teorik işlerinin başına Ya.B. Zeldoviç getirildi. 10 Haziran 1948’de Stalin’in üç atom bombasının hazırlanması ve hidrojen bombası üzerinde çalışılma kararını imzaladı. Moskova’da atom üzerinde çalışan grupların, Moskova ve Leningrad’daki seçilmiş matematik grupların hepsinin Hariton ve Zeldovich’in  gösterişleri ile gerekli hesaplamaları yapmaları görev olarak belirlendi.

Sovyet atom bombasının (çok daha az seviyede hidrojen bombasının) elde edilmesinde 1945 yılında T. Holl, K. Fux ve D. Greenglas ve  Mart 1948’de K. Fux’un Sovyet Devleti istihbarat organlarına verdikleri bilgiler büyük önem taşımıştı. Ama dıştan keşif (istihbarat) yolu ile gelen ve incelikleri içermeyen bilgiler bir işe yaramazdı, eğer bunlar çok kesin fiziksel düşünceleri ve güçlü sezgisi olan insanların ellerine gelmeseydi. Sovyetler Birliğinde atomun parçalanması üzere ilk makaleler 1939 yılında yazılmıştı. Diğer yandan bombanın üretilmesi yolunda gereken deneyleri yapmak ve yeni malzemeler üretmek yolunda hızla ilerleme potansiyeli vardı.

Fux, Almanya’da yaşayan ve komünist olan genç teorik konularda çalışan fizikçi olmuş. 1934 yılda Faşist partisinin hakimiyete gelmesinden korkarak İngiltere’ye göçmüş ve orada vatandaşlık almış. Fux İngiltere’de atom projesinde çalışmalara başlamış ve daha sonra diğer atomcularla birlikte Amerika’ya davet edilmişti. İngiltere’de olduğu zaman, Sovyet elçiliğine gitmiş ve bomba ile ilgili bildiği verileri iletmiş. Daha sonralar Amerika’da atom bombası üzerinde çalıştığı zamanlar da raporlar hazırlayarak Sovyet keşifçilerine (istihbaratçılara) iletmişti. Bu nedenle de ilk Sovyet atom bombası sanki Amerikalıların ilk bombasının kopyası idi. Ama o zaman, Fux tutuklanarak ceza evine koyulmuştu.

Bombayı ilk defa üretebilmek için onun yakıtının ne olması dışında, çok daha fazlasını bilmek gerekir. Özellikle atom bombası için. Birincisi milyonda bir saniyeler aralığında çekirdek tepkimeler sürecinin nasıl gittiğini, açığa çıkan enerjinin ve basıncın değişmesini bu tür kısa zamanlarda teorik olarak değerlendirmek ve deneysel olarak izlemek gerekirdi. Bombanın kabuk kısmı öyle malzemeden, öyle kalınlıkta ve şekilde yapılmalı ki, yakıtın imkan kader büyük kısmı kullanılmış olsun ve bombanın patlayış gücü imkan kader fazla olsun. Bu nedenle kabuk’un malzemesinin içinde, sıcaklığın ve basıncında nasıl değişeceği, onun deformasyonu nasıl olacağı da böyle küçük zamanlar için değerlendirilmeli ve test edilmeli idi. Sovyet atom ve hidrojen bombaları üretildikte bu işlerde öncü hep Zeldovich olmuştu. Hariton diyordu ki,  gereken bilgilerden yaklaşık on kes fazlasını bilmek gerekirdi ki atom bombasını yapabilesin. Atom bombasının (kurgusunun) patlama zamanı çok yüksek basınçlarda (100-500 Mega bar kader. Basınç birimi 1 bar = 0.1 N /m2 = 0.1 Pascal) malzemeler ve ölçüm cihazları patlama merkezinin 5-10 metre uzaklığında yerleştirilirdi.

Ağustos 1949’da ilk Sovyet atom bombası deneme için hazır oldu. Beriya bir kaç defa onun denenmesi için kararın Stalin tarafından imzalanmasını istedi. Ama Stalin atom bombasının denenmesi problemini Parti Siyasi Bürosunda tartıştı ve kararı kendisi imzalamadı. Atom bombası, gelecekte de diğer bu tür bombaların denenmesi yapılan Kazakistan’ın doğusunda yerleşen, şimdiki Semipalatinsk şehrinin yaklaşık 170 kilometre yakınlığında ve batısında gerçekleşti. Bu olay 29 Ağustosta 1949’da, Moskova zamanı ile sabah saat 4’de (yerli zamanla saat 7 de) yapıldı. Beriya ve diğerleri bu patlayışı yerinde izlediler. Alınan bilgiler patlayışın beklenenden % 50 daha güçlü olduğunu gösterdi.

Ertesi gün Stalin atom bombasının hazırlanmasında büyük emeği olanları ödüllendirmeleri ile ilgili Başbakanlık kararını imzaladı. Bu karara göre örneğin Kurçatov ve Hariton, her ikisi ayrılıkta şöyle ödüllendirildiler: Sovyet Kahramanı adı;  1 milyon ruble para;  o zamanın en iyi Sovyet arabaları- ZİS-110;  her birine birinci derecede Devlet ödülü;  her biri için ayrı köşk ve yazlık evleri, içlerinin her şeyi de Devlet tarafından temin edilmekle; Atom projesi üzere ömür boyu çalışsa bile  çift maaş; kendileri ve eşleri için ömür boyu bütün ulaşım araçlarında bedava seyahatler.

Bilim adamları içinden büyük ödülleri ve Sovyet kahramanı adını Zeldovich, G.N. Flerov, V.G. Chlopin ve Alman bilim adamı N.V. Rill  almış oldular.

1949 yılında Amerika’da yaklaşık 200 atom bombası vardı, ama Sovyetler Birliğinde ikinci bombayı hazırlamak için atomların gerekli izotopları yoktu. Atom bombası patladıktan sonra,  havada radyoaktif elementler çok büyük derecede artmış oluyor ve bunlar, rüzgar ile binlerce kilometrelere taşınıyorlar. Amerika’da havanın kimyasal bolluğunun analizi, Dünyanın hangi bölgesinde ise atom bombasının patladığını kesin şekilde ortaya çıkarmıştı. Doğal olarak bu deneyi Sovyet bilim adamları yaptığı biliniyordu, ama yapılan patlamanın kesin tarihi ve yeri kesin şekilde bilinmiyordu.

Amerikan Başkanı Sovyetler Birliğinde atom bombasının patlaması hakkında 23 Eylül 1949 beyanat verdi. Buna cevap olarak Sovyet Telgraf Acentesi 25 Eylül 1949’da haber yayınladı. Haberde diyor di ki,  Sovyetler Birliği atom bombasının yapımına gereken bütün bilgileri 1947 yılında elde etmişti ve hazır üretilmiş bombaları da vardır. Şimdi bu deneyle bağlı olarak yurt dışındaki rahatsızlığa hiçbir neden yoktur. Sovyet Devleti atom bombasının kullanmasına yasak koyulması üzerinde durmuş ve her zamanda duracaktır. Görüyoruz ki, bu en dehşet verici bomba 60 yıldan fazladır Dünyada barışı koruyor.

Genetik Silahlar

a. Genetik Silah

Yalnızca yaşları 20’nin altında olan yeşil gözlüleri veya Avustralya’da yaşayan yerlileri veya Yahudiler ile uzaktan bile akrabalıkları bulunmayan bazı Arap toplumlarını veya esmer İngilizleri öldüren veya sakat yapan veya kısır yapan bombaların (silahların, mikroorganizmaların) olduğunu düşünün. Şimdi insanları kısır yapan, belirli bir milleti çok kısa veya kısman uzun zamanlarda öldüren genetik bombalar vardır. Ama halem bu tür genetik silahların amaca doğru kesin şekilde yöneltilmesi, yani belirlenmiş toplum dışındakilere hiçbir ziyan vermemesi meselesi tam olarak çözülmemiştir. Bu zorlukları aradan kaldırmak için bilim adamlarına 5-10 yıl zamanın gerekli olduğu Dünya edebiyatında ve gazetelerde yazılmaktadır. Örneğin Thom Hartmann’ın “The Genetically Modified Bomb” veya Andrey Belov’un “Sooteçestvenniki” dergisindeki makalesi.

Böyle bombaların nerede ne zaman ve kim tarafından patlatıldığını tespit etmek çok zor. Bu bomba bir ilaç şişesinde olabilir ve kırılarak rüzgarla yayılır. Etki yapmak için gerekli geni taşıyan bakterilerin veya virüslerin bir kaçının hava ile insan vücuduna girmesi gerekir. Hatırlatalım ki, normal basınç ve sıcaklıkta, bir küp cm de 1019 molekül oluyor ve bu da Dünyada yaşayan insan sayından birkaç milyar defa çoktur. Yani nerede gizlenirsin gizlen, o şişeden çıkmış bakteriler veya virüslerin de sayısı çok fazla olduğundan, hedef alınan genleri taşıyan insanları bulur. Bir küçük şişedeki bombanın etki mesafesi bin kilometrelerle olabilir.

Genetik silahlar meyve ve sebzelerin tohumlarında da taşınabildikleri için insanlar bu silahları yiyecekleri ile de kabul edebilirler. Benzer genetik silahların meyve kurtlarına ve böceklere karşı kullanıldığını hatırlayın. Amerika’da bal arılarının ölmesini de öldürülmek istenen böceklere karşı kullanılan genetik silahların yan (halen kaçınılma yolları bilinmeyen) etkilerin sonucu olduğu düşünülmektedir.

Ne bir milleti, ne bir bölgede yaşayan insan türünü, diğerlerinden farklı yapan tek bir gen yoktur. Her bir insanın özelliklerinin (boyu, saçlarının ve gözlerinin renkleri, burnunun ve alnının şekli…) temelinde duran çok sayıda genler vardır. Diğer yandan insanların kanları karışmış ve bu nedenle de örneğin Çinli ve Alman aynı genlerin taşıyıcıları olabilirler. Bu nedenle de ortak değil, kesin şekilde olarak farklı genleri arayıp bulmak gerekir. Böyle işler yapılmaktadır ve farklı genleri taşıyan milletlere ve bölgelerdeki insanlara karşı genetik silahlar yaratılır.

Şimdiki zaman genetik silahların tehlikesi atom ve hidrojen, kimya ve bakteriyoloji silahlardan daha fazladır. Üretilmiş, ama kullanışı sakıncalı olan, genetik silahların miktarı da diğer silahların hepsinin toplamından daha fazla insan öldürmeye yeterlidir. Bu yeni silahların önemini bilerek gelişmiş ülkeler gelecek savaş stratejilerinde genetik silahlara daha fazla önem verirler.

Hatırlatmak gerekir ki atom ve hidrojen bombaları kullanıldığında, onlar şehirleri yakıyor ve yıkıyor. Büyük bombanın düştüğü yerden yaklaşık 100 kilometre kadar mesafede bütün canlıları öldürüyor veya hasta ediyor. Bu yıkıcı ve yakıcı etkini azaltmak amacı ile nötron bombaları üretildi. Bu bombalar büyükleri aynı mesafelerde canlıları öldürmek için kullanıla bilirler, ama asıl amaçları taktik silah gibi tanklar ve diğer zırhlı araçlardaki insanları öldürmek içindir.

Atom bombasının çeşitleri gibi, kimyasal ve bakteriyolojik silahlar da milletleri ve bölge insanlarını biri birinden ayıramıyor ve hepsini öldürüyor. Bu silahların nereden geldiğini ve düşmanin hangi ülke olduğunu da bilmek kolaydır. Diğer yandan bunların bir tanesi bir ülkenin insanlarının hepsini hedef alabilmiyor. Bu tür silahları kullanan ülke kendi vatandaşlarını hedef olan ülkeden önceden çıkarmak zorundadır ve karşı ateşlerin kendi ülkesine vereceği zararları göz önünde bulundurmalıdır. Böyle olduğu için atom bombaları Dünyaya savaş değil, barış getirdi.

Genetik silahlar ise atom ve diğer bombalardan çok farklılar. Onlar yalnız bir milletin veya bir bölgenin insanlarını hedef alıyor, hangi ülkede bulunmaklarından bağımsız olarak. Hedef halinde olmayan, yani belirlenmiş geni taşımayan insanlar bombanın patladığı merkezde (gerçekte bu merkezin nerede olduğunu yalnız bombayı patlatan, yani ilaç şişesini kıran insan bile bilir) olsalar bile hiç etkilenmezler. Doğal olarak böyle özelliğe sahip genetik silahlar kesin olarak kullanılacağı düşünülür. Acaba hazır olduktan hemen sonra kullanmayabilirler mi?

Tam olarak geliştirilmiş genetik silahlar bulunandan sonra (yani yaklaşık 5-10 yıldan sonra) Birleşmiş Milletler Teşkilatına gerek kalır mı? Irakta ki Sünni-Şii veya Afganistan’daki Talibanların savaşları devam eder mi? Toptan yok olmazlar mı? Neden Amerika acele etsin ve İran’a savaş açsın ki? Bombalar dökerek petrolü yakmak, gerekli yolları, boruları ve fabrikaları yıkmak iyidir veya 5-10 yıl İran’ın atom bombasını engellenmesini saklayarak, diğer yandan genetik silahların gelişimini hızlandırmak?

Dünyanın bir çok yerinde milletleri, halkları ve bölgelerin kökenli insanlarını biri birinden ayıran (yalnızca birine mahsus olan) genleri belirlemeye çalışıyorlar. Bu günler için Amerika da yaklaşık 50 tür insanları kesin şekilde ayırabilen genler bulunmuştur. Bu o demek ki, bir ülkenin elinde her hangi bir etnik gruba karşı genetik silahlar olsa, onlar yer yüzerinden yok edilebilir. İngiliz Tıp Birliğinin (BMA) raporunda yazıyor: ”Genetik bilimin hızla gelişmesi, yakın yıllarda, etnik grupların yok olmasına getirebilir.”

Batı ülkelerinin verilerine göre İsrail yıllardır hızlı şekilde yalnızca Arapları etkileyen genetik silahlar üzerinde çalışıyorlar. Onlar özel gen taşıyan insanlara karşı bakteriler ve virüsler üretme ile uğraşırlar. Bu bakteriler ve virüsler insan vücuduna dahil olduktan sonra oradaki genetik kodları değiştirirler. Unutmamak gerekir ki insana zarar vermek onu tedavi etmekten daha kolaydır. Bu yönde işler Nes Tziyona biyoloji merkezinde yapılır. Elde olan bilgilere göre Irak Araplarının genleri Yahudilerinkinden daha fazla farklı olduğu için, onlara karşı genetik silahı bulmak daha kolaydır. Genetik silahlar olan mikroorganizmaları hava (rüzgar) veya su ile iletmek kolaydır.

Biyoloji silahlar çok defa denenmiştir, ne zaman ve kimler tarafından denendikleri de biliniyor. Genetik silahlar denenmişler mi? Bu soruya cevap vermek zor, çünkü genetik silahın etkisi başka bir hastalık altında gizletile bilir (örneğin bağışıklığın kaybı gibi). Kimlerin denediğini de bilmek imkansızdır. Ama bazı belgeler vardır. Örneğin 2002 Ağustos ayında Birleşmiş Milletler Teşkilatı Madagaskar adasına doktorlar takımı göndererek garip bir hastalık ortaya çıkarmıştı. Güçlü baş ve karın ağrısı veren enfeksiyon hastalığı yalnızca aynı etnik gruptan olan insanları iki günde öldürüyordu!

Genetik silahlar yalnızca insanlarda hastalıklar ve ölüm baş vermesi için üretilmiyorlar. Moleküler biyolojinin (genetik mühendisliğinin) hızla gelişmesi diğer projeleri de öne çıkarmıştır. Örneğin genleri değişilmiş böceklerin üretilmesi. Böyle böcekler asfalt ve beton yolları, metalleri ve boyaları kemirerek dağıtmak, yakıtları bozarak düşman ülkeye zarar vermek amacı taşıyor.

b. Gereğini yapmak gerekir

Hepimiz masallar dinlemişiz ve gökten üç elma düşeceğini biliyoruz. Hıristiyanların da masallarında çok zaman üç sayısı geçiyor. Ama bir fark vardır. Avrupa’da yaşayanlar elmanın neden düştüğünü de biliyorlar, ama diğer Hıristiyanların eğitim sistemleri bizimkine benzediğinden Newton kanunlarını gerekli seviyede bilmiyorlar. Avrupalılar üç meselesinde de masal çerçevesinin dışına çıkmışlar. 200-300 yıldır biliyorlar ki farklı süreçlerin (aydınlatılmak istenen olayın) bağlı olduğu bakımsız değişkenlerin sayısı üçten farklı olabilir. Matematik dilde desek incelenen fonksiyon farklı sayıda değişkenlerle belirlenebilir. Bizler düşünce tarzımızı belirleyen geleneklerimize daha fazla bağlı olduğumuzdan her zaman anlatmağa çalıştığımız problemin de üç bacağı olduğundan konuşuyoruz.

Bilim ve teknoloji anlamda Süper Devletler atom, hidrojen ve nötron bombalarını biri birinden kalkan gibi korunmak amacı ile ürettiler. Hindistan, Pakistan ve şimdi de İran komşularından korunmak ve gerekirse vurmak için. İran’ın bombası en fazla bizler ve Araplar için tehlikelidir. Bu bombaların yaratılması temel bilimlerin gelişmesinden daha fazla teknolojilerin incelenmesine, üretilmesine ve ekonomik güce dayanırdı. Ama çok daha fazla insanı yenmek gücü olan genetik silahlar esasen temel bilimler seviyesine dayanır. Bu silah kalkan rolü oynamayacak, kullanılacak ve yenecek. İlk hedefler de Afganistan, İran ve Orta Doğu toplumları olmayacaklar mı?

Adata insanlar hayvan ve bitki türlerinin yer yüzünden silinmesini istemiyorlar. Şimdi bazı hayvan türlerinin korunması için onların tane başına çekilen masraflar, sıradan bir insanın yaşamı için çekilen masraftan çok fazla olabilir. Bu açıdan bakarsak bölge insanlarının da hepsinin ortadan kaldırılması söz konusu olmamalı. Sadece genetik bilimini kullanarak bunların türünü değiştirerek ve sayısını belirleyerek onları kullanmak istemeyecekler mi? Böyle fikirler 60 yıl önceden bilinmektedir.

İnsan bitki ve hayvan türünü değiştirmeyi çoktan öğrenmiştir ve bunlarda onu böyle işleri genişlendirmek düşüncelerine yöneltmiştir deyebilir miyiz? (Hitler zamanı bunlar açık şekilde tartışılırdı.) Tarih boyu toplumların birileri diğerlerinin topraklarına sahip olup, onları kendilerine köle etmemişler mi? Ama şimdiki zaman yer (zenginlikleri ile birlikte), su ve hava daha da fazla önem taşıyor. İleri teknoloji devirde fabrikalarda ve toprakta basit işçi kuvvetine pek gerek kalmamıştır. Gelişmiş ülkelerde çok insan servis alanında çalışmağa başlamıştır.

Çok zaman insanı hayvandan ayıran (dış görkem dışındaki, hayvanlarda dış görkeme göre birileri diğerlerinden ayrılılar) en önemli faktör olarak sosyal hayat sayılır. Örneğin yaklaşık milyar yıldır Dünyada yaşayan karıncaların (insanlar toplumlarınki 10-50 bin yıl mertebesindedir) hayatına göz atsak, görüyoruz ki onların çok milyonlu ailelerinde basit sosyal hayat, insan toplumlarında gördüğümüzden daha mükemmel olabilir. Bir milletin içindeki basit (eğitim, bilim ve kültür içermeyen) insaniyetlik, milyonlarca karıncanı birleştiren karıncalıktan daha mükemmel değildir. (Unutmamak gerekir ki Doğa hakkında basit bilgiler karıncalarda olmasaydı onlar bu kadar zaman yaşam sürdüremezlerdi. Örneğin yerin altında su basmayan yuvalar ve çamurdan dayanıklı ve milyonlarca karıncayı barındıran, çok mükemmel havalandırma sistemleri olan inşaatlar yapabilirler. Sakat olanları doyururlar. Profesyonel uzman ve işçilere bölünmüşler.)

Bilim ve teknoloji seviyesi yükseldikçe, Dünyanın milyon yıllar boyunca ürettiği ve biriktirdiği yakıt 300-1000 yıl arasında tükenir. Yer yüzünde insan sayısı çok hızla artmış, ama onun yaşamı için gereken toprak, temiz su ve hava yetersiz olmuş. Küresel ısınma tehlikenin boyutunu artırır. Diğer yandan yeni bilimlerin ve teknolojilere katkıda bulunan toplumlarda insan sayısı azalır, ama sadece tüketici olanlarınki hızla artıyor. Bu gidişat genetik silahların gelişmesini hızlandırarak, onların kullanılmasını da yaklaştır mır mı? Gelişmiş Ülkelerin (gelişmekte olan ülkeler içinde Çin ve Rusya’nyı unutmayalım) bu süreci hızlandırmakta amaçları kendilerine gelecek kazandırmak değil mi?

Gelişmiş ülkeler, Güney Kore, Çin ve Rusya kaçınılmaz büyük zorluklara direnmenin yolunu iyi eğitim, yeni bilim ve teknolojiler üretmekte görüyorlar. Bizim böyle bir derdimiz yok olduğu, kurumlarımızın yaptıklarından (YÖK, M.E.B, TUBİTAK ve TUBA dahil) ve yüksek seviyesi olmayan (uzmanlıktan uzak) bu konulara bağlı TV programlarından, gazeteler yazılarından ve toplumda konuşulan konulardan görüyoruz. Gerekenin yapılacağından konuşuyorlar, ama gerekenlerin içinden önemlilerinin neler olduklarını tam olarak bilmiyoruz. Kesin bilinen o ki, okul ve Üniversite sayısının katlanması. Hükümetin eğitime ve bilime bilinçsiz ayırdığı para ne kadar artsa da kalitede ilerleme olmayacak. Gelişmiş ülkelerle aramızdaki fark hızla büyümeye devam edecektir.

Allah bizi genetik silahlardan korusun.

Savaş ve Uygarlık

“Bana kalırsa şunu kabul etmeliyiz ki, ne mal mülkle ilgili hak duygusu, ne yürek temizliği, ne dürüstlük, ne tanrıya, öbür dünyaya ve tanrının sonsuz adaletine inanmak, ne şövalyelik, ne namus, ne de yurtseverlik uygarlığın belirgin özelliklerinden değildir. Uygarlığın özü, vahşilerin ulaşamadıkları bir şeydir, kuşkusuz; bundan ötürü de ilkel erdemlere bağlı değildir. İki yüzyıldır, soylu vahşi ile uygar insan arasında kubul edilen uygarlık, uygarlığın doğal bir şey olmadığını gösterir. Uygarlığın, daha çok, bilinçlenme ve eleştiri kafası gibi insanlığın kazandığı son erdemlere bağlı olduğunu kabul etmeliyiz. Uygarlık insan yapısı bir şeydir…”

Clive Bell

Savaş yıkıcı, yıpratıcı, yok edici bilimsel, teknolojik, zihinsel, kılgısal bir olgudur.

Uygarlık, üretici, yaratıcı, yapıcı, yüceltici bilimsel, teknolojik, tarihsel, zihinsel, kılgısal bir başka olgudur.

Savaş ve uygarlık birbirinin karşıtı, birbirinin yok edicisi, ancak aynı anda aynı tarihsel boyutta olabilen ikilidir.

Uygarlık ve Savaş’ın yaratıcısı, üreticisi, yeniden üreticisi insandır.

Her iki olgunun yaratımında, tarihsel, güncel ama her zaman toplumsal ekonomi politik başat rol oynamıştır, oynamaktadır.

Savaş, insan doğasına aykırıdır. İnsanı doğası dışında savaş eylemine sürükleyen şey, insanın tarihsel, sosyoekonomik bölünmüşlüğüdür.

Savaşı üreten ile savaşı yapan bu bölünmüşlüğün iki yanıdır.

Savaşanın savaştan hiçbir çıkarı yoktur.

Savaşan, yani ölen ve öldüren, ölüp öldürdüğü ile kalır.

Savaşın acılarını, savaşanlar ile onların yakınları çeker.

Savaşın acılarını, doğa, diğer canlılar, ve özellikle çocuklar çeker.

Savaş cinayettir.

Cani,  savaşanlar değildir.

Savaşan çoğu kere, ne için savaştığını ya da savaşması gerekip gerekmediğini bilmez.

Bu bilmezliktir ki, milyon milyon insanı savaşa sürebilmeye olanak sağlar.

Ölen ve öldüren gerçekte, hangi gerçek için savaştığını bilmez; bilse kesinlikle savaşmaz.

Demek ki, savaşanın olması için, bilisizliğin olması gerek. Bilen ile savaş olanaksızdır.

Ölen ve öldüren, kesinlikle kendisi için bir şey yapmaz. Ancak bunu da bilmez.

Savaşan, ölen, öldüren, yıkan, yakan ama bilisiz insan gerçekte uygarlığın kaynağıdır.

Savaşı üreten, savaşı yayan, ama savaşmayan ise bölünmüşlüğün diğer yanındakilerdir.

Savaşlar, savaşanların onlarca, yüzlerce, binlerce yılda ürettiği uygarlığı birkaç saat, birkaç gün, birkaç hafta, birkaç ay içinde yerle bir eder.

Savaş, savaşanın ürettiğine de düşmandır.

Savaş üretenin aklına da düşmandır.

Savaş üretenin aklını kullanma olanağı vermeyendir.

Aklını kullanma olanağı olmayan kolaylıkla savaştırılabilir.

Aklını kullanmayan, ama savaşan; din için, mezhep için, tanrı için, vatan için, millet için savaştığını sanır. Ona böyle belletilir. O savaşır, ölür öldürür ama; dini, mezhebi, milleti, tanrıyı başkaları yaşar, başkaları yararlanır.

Savaş salt akılsızlık değil; ahlaksızlıktır da.

Savaş ahlakı çökertir. Savaş öncesi, savaş süreci ve savaş sonunda ahlaksızlık aklı aşar.

Savaşta insan, insan değildir.

Savaş sonunda ise, insanın ne olduğu belli değildir. Dağılmış, bozulmuş, çökmüş, dönüşmüştür, çürümüştür.

Savaşta insan ürettiği, yarattığı, maddi, manevi, yararlı, ahlaksal, estetik,  bilimsel, sanatsal, kültürel, dinsel ne kadar değer varsa, yani neyi var, neyi yok hepsini yitirir ya da kullanamaz duruma gelir.

Tanrı savaşta, tümüyle tarafsız ve ilişkisizdir. Seyircidir.

Savaşta tanrı kaybolur. Tüm çığlıklara karşın yanıt vermez. Savaşta savaşan tanrısız, anasız, babasız, dostsuz, sevgilisizdir. Savaşta insan yapayalnızdır. Akılsızdır. Ahlaksızdır.

Sonuçta, savaş, bölünmüş insanlığın birinin diğeri zararına varlığını sürekli kılmak için ürettiği bilimsel teknolojik gelişmeye, uygarlığa koşut olarak yıkım gücü gelişen ve bugün salt insanın değil, doğanın, yerkürenin hatta galaksimiz için bir tehdit boyutuna varmıştır.

Uygarlık, savaşdışı dönemlerde, insanın tarihsel birikimi üzerine oturan ve kuşaktan kuşağa, yüzyıldan yüzyıla toplumdan topluma, ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya birikerek aktarılan ve her zaman tek tek ve toplu olarak insana ve insanlığa mutluluk, gönençlik, haz, bilgi, değer, güzellik katan; yaşamı kolaylaştıran, geliştiren, dönüştüren, saygı uyandıran insan etkinliklerinin tümüdür. Bilim, uygulayımbilim, sanatın tüm türleri, felsefe, mimarlık, her türlü kılgısal tasarım ve üretim uygarlık yaratımlarıdır. Bir bütün olarak bu alanların bir çoğunda, tümünde ya da önemli birkaç alandaki evrensel yaratımlar uygarlık olgusunun içeriğini oluştur.

İnsan, üretkendir.

İnsan üretimi, dizgeleştikçe, düş, düşün dünyası estetik dünya ile bütünleştikçe uygarlık doğar, gelişir, yayılır, çözülür, diri unsurlarını, ölü unsurlardan ayırır, geleceğe aktarır yeni ve özgün bir başka uygarlığın doğuşunu hazırlar.

İnsana en çok uygarlık yarışır. İnsan özünün yarattığı uygarlık insanı uygarlaştırır. Uygarlaşan insan, uygarlığın karşıtı kolay görür, kavrar ve bu karşıtlığı etkisiz kılmaya çalışır. Toplumsal çatışma denilen şey gerçekte budur. Uygarlığı, üretimi gerçekleştiren ile yıkmak isteyen toplumsal karşıtlıkların çatışmasıdır. İnsanlık, uygarlık üretenler, bu süreçte savaşın kendilerini ve uygarlıklarını yıkacağını bilir, BARIŞ kültürünü doğurmak, yeşertmek, geliştirmek, egemen kılmak için çabalar durur. Çünkü, barış uygarlıktır. Çünkü, barış kültürü ve koşullarıdır ki, insanın uygarlık ürünlerini dizgesel üretimini, yaratımını, dağıtımını, yayılımı sağlar. Ancak, savaştan yana, uygarlıktan korkan toplumsal sınıflar, savaşı salt uygarlığı ve kendi karşıtlarını gereksinim duyduğu için tümüyle yok etmeden, edilgenleştirme, düş ve düşünme yetisini köreltme  eylemini gerçekleştirir. Çünkü, savaş artık bugün en büyük ekonomidir. Büyük yatırımlar, pahalı yok edici silahlar, her geçen gün geliştirilen teknolojiler ile büyük Pazar arayışı içinde olan alandır.

Bu nedenle, savaş aynı zamanda,  bu pazarın yaratılması için, aralıksız savaşan güçlere gereksinim duyar. Savaştan yana olanlar, savaştan çıkarı olanlar bütün ülkelerde ortak ekonomik politikalar üreterek, sürekli ordular, yenilenen silahlar ile toplumları silahlanma yarışı içinde tutarlar. Bunun sağlanması içinde, sürekli düşman kavramı üretir, yeniden üretirler. Uygarlığı, böyle bir güce karşı ve böylesi bir süreç içinde korumak, kollamak olağanüstü zordur. Irak’ta yaratılan, geliştirilen, bilimsel, tarihsel, sanatsal yaratılar, uygarlığın bir parçası idi. Bağdat, şiirlere, masallara geçmiş bir kent idi. Savaş tüm bunları yıktı, dağıttı, sattı, ezdi, parçaladı, dönüşü olmayan, yeniden aynı biçimde üretilme olanağı olmayan uygarlık ürünlerinden somut soyut tüm birikimlerini, geleceğin uygarlık yaratıcıları çocukları bile toparlanamayacak, düş ve düşünce üretemeyecek denli zihinsel, fiziksel, ruhsal depreme uğrattılar.

Uygarlık, kültürü ve etkisi ile savaş ve silah üreticilerinin en büyük kabusudur. Bu nedenle, uygarlığın üretilip, yayılmasını aralıklarla sekteye uğratırlar. Bu iş için ise, savaşı üretirler ve kalıcı bilinçsizlik ile kalıcı düşmanlıklar yaratırlar.

Uygarlık savaşın karşıtı, can düşmanıdır. Savaş bir olgu olarak ve bütün nitelik, nicelik, araç, gereç ve kültürü ile ortadan kaldırılmadıkça, uygarlığın ara kesilmelerle, sürekliliği sağlanamaz. Uygarlık ve uygar insan, savaşı yerküreden silmedikçe, kendisini üretemeyecektir. İzin verildiği ölçüde üretilen ise uygarlık yaratacak ölçüde güçlü ve dizgesel olamayacaktır.

Savaş karşıtı, barış savaşçısı olmadan, uygar olunamayacağı gibi, uygar bir dünyada da yaşanamayacaktır. Savaş, günümüzde, yerküreyi aşmış, uzaya taşınmıştır. Aynı güç, aynı kararlılık ile savaşı, uzaydan, yerküreden, kıtalardan, ülkelerden, bölgelerden ve insan bilincinden bir daha geri gelmemek üzere söküp atmadıkta, uygarlık düşleri görmek anlamlı olmayacaktır.

Özellikle, öğretmenler, ülkenin en uzak, en küçük yerleşimlerine yalnızca sizler gitmektesiniz. Savaş tacirlerinin, savaş olgusunu gerekçeleri ile birlikte küçük büyük kadın erkek dinli dinsiz her renk her uyruk her mezhep insanın bilincine ulaştırarak gerçek ve büyük bir öğretmenlik yapmış olacaksınız. Barış, en çok size ve sizin minik öğrencilerinize gereklidir. Çünkü onlar hem yaşamlarını, hem gelecek uygarlık tasarımlarını ancak barış ve uygarlık koşullarında koruyabilir, gerçekleştirebilir, yayabilirler.

Savaşsız, sömürüsüz, sınırsız, sınıfsız bir dünya insanlığın özlemidir.

En çok çocukların…

Savaş!…

Uygarlaşma ülküsü açısından insanî olan savaşmamak, sorunların savaşmadan hatta çekişmeden çözülmesidir. Ama gelin görün ki savaşsız bir dünyayı tarih şimdiye değin kaydetmemiş. Tarihten ilginç sayfalara bakılırsa yazının bulunup insanların yaşadıklarını yazmaya başladığından beri sadece 317 yıl savaşsız geçmiş. Diğer zamanlarda irili ufaklı savaşlar olmuş.

Neden savaşıyoruz?

Babam derdi ki; “ortada bir ekmek var ve herkes ekmeğin büyük parçasını kapmak istiyor. Hatta bazıları hepsini istiyor. Ya aç kalacaksın ya da pay almak için savaşacaksın.”  Çocuk aklımla “kardeş payı yapıp bölüşsek” demiştim.

Sonra büyüdüm de ben, fark ettim ki, insan daha iyiyi, en iyiyi, en güzeli, en rahatı, mükemmeli aramaya güdümlenmiş. Doğasında, (fıtratında) bu güdü yatıyor. Olayları kendi lehine yönlendirmeye çalışıyor. Ekmeğin tamamını istemesi sanki doğasından gelen bir tavır!

İnsan hepsini istiyor, bencil!

Kendine göre bir dünya istiyor.

Her şeyi kendi lehine dönüştürmek istiyor.

Bütün ekmeği, bütün serveti, en güzel yerleri, en güzel kadınları, en değerli tabloları… Bütün “en”leri ve “hepsini” istiyor.

Herkes “en”lerin “hepsini” isteyince çekişme başlıyor. İsteyene istediğini verirseniz ne çekişiyor ne de savaşıyorsunuz. Ama bu teslimiyetçiliği onurlu bulmuyoruz ve savaşıyoruz.

Vicdan diye bir kavramı o nedenle geliştiriyoruz. Hak, hukuk, adalet ve eşitlik gibi kavramlar karşımızdakileri, ötekini dikkate almayı öğretiyor. Paylaşmayı ve hepsini kendine istersen karşıdakinin kıyamet koparacağını öğretiyor, bizi buna zorluyor.

Zamane çocuklarından saklandı, bilmezler, Engels “Ailenin Özel Mülkiyeti ve Devletin Kökeni” adlı kitabında insanlararası çatışmanın “ben” ve “benim” kavramının ortaya çıkmasıyla başladığını savunur ve der ki, özel mülkiyeti ortadan kaldırırsak sınıfsız, savaşsız bir dünya elde eder, insanca yaşarız. Şimdilik buradan çok uzağız.

Acaba şiddet insanın doğasında mı var? 1986 yılında Unesco girişimiyle Seville Üniversitesinde toplanan akademisyenler bir bildiri yayınladılar (Keegan 1995: 130): Bildiri, şiddetin insan doğasından kaynaklandığını tümüyle reddetmektedirler. Akademisyenler, savaşmaya yatkınlık, şiddetin genetik olarak aktarımı ve şiddet güdü ve dürtülerinin insan doğasında olmadığını açıkladılar ve genel kabul gördü. Ama psikologlar bir takım hormonların (örneğin erkeklerdeki testosteronun saldırganlığa yol açtığını kaydetmektedirler.

Savaş Yağmacılıktır

Savaşın bazen unuttuğumuz bir yönü de gelir getirici, ekonomik kazanç sağlayıcı yönüdür. İlkel toplumlarda bu çok açık görünür. Yağma yapmak için komşu kabileye yapılan baskınlar bunun örneğidir. Bu durum günümüzde de biraz daha cilalanmış kavramlar altında yürütülen ilkellik türüdür. Haçlı savaşları Doğu toplumlarını yağmalamak için Batılı barbarların yaptıkları yağma savaşlarıydı. Defalarca yağmalayıp gittiler. Birinci Paylaşım Savaşı Osmanlı’nın paylaşılması yani yağmalanması için yapılan bir savaştı. İstiklal Savaşı yağmacı Batılı barbarlara karşı evimizi savunma savaşıydı. Batılı barbarlar gasp yapmak istedikleri ülkelere uygarlık götürmek için bu meşakkatli (!) yola girdiklerini söylerler. Komşumuz ABD Irak halkına özgürlük ve özgür demokrasi getirmek için Irak’ta olduğunu iddia etmektedir!

Yağmacılar yenilgilerine ve onursuz biçimde kovulmalarına karşın tekrar tekrar saldırıyorlarsa, her şeye rağmen ciddi bir savaş gelirleri olduğu düşünülmelidir. Bu gelir hem yağmalanan ülkeden elde edilenler hem de savaş ekonomisinin içeride yarattığı katma değerdir.

Savaş Teknolojisi

Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda -4000 yıllarında at evcilleştirildi ve savaşların şekli de değişti (Diamond 2002: 84). At ile çok uzaklara gidilebiliyordu. Dünyayı küçülten ilk araç böylece at olmuş oluyor. At 20. yüzyılın başında kamyon ve tankların geliştirilmesine kadar en önemli savaş öğesi idi.

Tarihçi Adji (2002: 58 ve 174) kılıcı Türklerin buluşu olarak bildiriyor. Sopalarla yapılan kavgada demirden sopa kullanma, kılıca kadar gelişmiştir. Yine Adji Türklerin demir madenlerine sahip olduğu ve onu kullanabildikleri için demir kılıç kullanırken, kılıcı sonradan öğrenen ama kılıcı tunçtan yapan diğer toplumlara üstünlük sağladığını belirtiyor. Demir kılıçla yapılan iyi bir vuruş, tunç kılıcı ikiye bölüyordu. Roma askerleri Kıpçaklar karşısında sopalı yabaniler gibi silahsız kalıyordu, diyor Adji.

Eyer ve üzengiyi buluşları ve atı bedenlerinin bir parçası gibi kullanan Kıpçak/Kuman süvarileri üstün bir askeri teknolojiye sahiptiler. Doğudan Batıya ilerleyişlerinde hiçbir güç onları durduramıyordu.

Diamond’un (2002: 317) söylediği gibi, Müslüman orduların Haçlı barbarları kesin yenilgiye uğratırken petrol ve alkolden yanıcı maddeler elde ettiklerini ve bunlarla el bombası, roket ve torpil yaparak düşmana attıkları bu yanıcı maddelerin savaşın sonucunu belirlediğini bilmek oldukça etkileyici.

Savaş, tuhaftır ama uygarlığın gelişmesine türlü katkılar sunmuştur. İlki savaşmama bilincidir elbette. Ama savaşlar toplumlar arasında bilgi alışverişini hızlandırarak uygarlığın gelişimine katkıda bulunur. Haçlı savaşları sırasında Batı barbarlığı Doğudan matbaa, kâğıt, barut, mercek, matematik, felsefe ve bir miktar insanlık gibi birçok şey öğrenmiştir.

Savaşlar teknolojinin gelişmesine de önemli katkı yapmıştır. Hayatımızın vazgeçilmezi haline gelen internetin İkinci Paylaşım Savaşında ABD ordusu için geliştirilmiş olduğunu öğrenmek ilginçtir. Yine uzay yarışının doğurduğu birçok buluş da soğuk savaşın insanlığa kazandırdıklarındandır. Bu konuda çok şey söylenebilir.

Paradigmayı Değiştirememek

Önemli halk kahramanlarımızdan biri olan Köroğlu yiğitlikle nam salmıştır. Gözü kara bir savaşçıdır ama tüfeğin icadı ona göre mertliği bozmuştur. Yeni savaş teknolojisi onu hem korkutmuş hem de hayıflandırmış gibidir. Paradigmasını değiştiremeyeceğini anlamış, bu yeni savaşma biçimine yabancılığını itiraf etmiştir.

Her Kıpçak en az beş erkek evlat yetiştirirdi. En küçüğü aileye kalır, diğerleri savaşçı olurlardı. Ortaçağda birçok orduda savaşçı Kıpçaklar bulunurdu. Bunlar profesyonel ve paralı askerlerdi. Roma, Bizans, Arap ve elbette Türk ordularının en önemli vurucu gücünü oluşturuyorlardı. Halife el-Muntasır “Dünya yüzünde hiç kimse onlardan daha cesur, daha sadık ve daha kalabalık değildir” dediği söylenir. Türkler gerçekten çetin insanlardı (Keegan 1995: 64).

Kölemenlerin (ki 1260-1382 yılları arasında Kıpçak, sonradan Çerkezlerdir) 1516 ve 1517 Mercidabık ve Ridaniye yenilgileri üzerine Çerkez Komutan Kurtbey, Osmanlı’ya hitaben yaptığı konuşmasındaki şu sözleriyle sanki Köroğlu’nu tekrar eder gibidir:

“Sözlerime kulak verin ve iyi dinleyin ki, aramızda kaderine ve kanlı ölüme koşan süvarilerin bulunduğunu sizler de, ötekiler de öğrensin. İçinizden biri bile sizin bütün ordunuzu yenebilir. Eğer bana inanmazsanız, deneyebilirsiniz ama lütfen adamlarınıza ateşli silahlarını bırakmalarını söyleyin. Burada değişik ırklardan 20.000 kişilik ordunuzla bulunuyorsunuz. Olduğunuz yerde durun ve ordunuzu savaş düzenine sokun. Yalnız üç kişi size karşı geleceğiz… bu üç kişinin başaracaklarını gözlerinizle göreceksiniz… Dünyanın dört bir ucundan asker toplamışsınız: Aralarında Hıristiyanlar, Yunanlılar ve diğerleri de var ve savaş alanlarında Müslüman ordularıyla karşılaşmayı başaramayan Avrupalı Hıristiyanların yaptığı ateşli silahları da getirmişsiniz. Bu tüfeği bir kadın bile ateşlese, büyük bir grup erkeği durdurabilir… Yazıklar olsun size! Müslümanlara karşı ateşli silah kullanmaya nasıl cesaret edebiliyorsunuz!” (Keegan 1995: 69).

Savaş teknolojisinde geri kalmanın acıklı itirafı diye anlamalıyız bu mertliği!

1453 yılında Japonlar Portekizlilerden tüfeği öğrendiler ve hayran kaldılar. 1600 yılına gelindiğinde dünyada onlarınki kadar çok ve iyi tüfeklere sahip olan başka bir ülke yoktu. Ancak samuray kültürü ve sınıfı buna karşı çıkarak zamanla ülkede çalışan tek bir tüfeğin bile kalmamasına sebep oldular. Diamond (2002: 331) bunu şöyle açıklıyor: Japon savaşları daha önceleri kılıçlı samuraylar arasında teke tek çarpışmalar gerektiriyordu. Samuraylar er meydanına çıkar, törensel konuşmalardan sonra zarafetle dövüşürdü. Oysa hiçbir zarafet düşünmeden tetiği çeken bir köylünün elinde ölmek hiç hoş değildi. Ayrıca tüfek yabancı icadıydı!

Tarih, paradigma değiştiremeyenleri affetmez! Tarih, eski teknolojiyle savaşa kalkanları da affetmez. Elde üstün savaş teknolojisi olmadan yapılan yiğitlik beyhudedir.

Günümüzde, bazıları sahip olamasalar da, nükleer silahlar bile eskimiştir. Genetik ve süpersonik silahlar şimdilerde moda. Daha kısa sürede, daha ucuza korkunç silahlar imal edilmesi anlamına gelen bu gelişme, insanların daha sorumlu hareket etmelerini gerekli kılmaktadır. Tuhaf biçimde güçlü silahlar geliştirildikçe büyük savaşlar azalıyor. Kimse, kazananı olmayan bir savaşa girmeyi göze alamıyor!

 Cajamarca Çatışması

Uygarlık ve savaş tarihinin en düşündürücü sahnelerinden biri 16 Kasım 1532 günü Peru’da gerçekleşmiştir. İnka İmparatoru Atahualpa ve sömürgeci İspanyol valisi Pizzaro’nun karşılaşmaları çok dramatik olmuştur. Atahualpa’nın 80 bin kişilik ordusu, Pizzaro’nun ise 106 piyade, 62’si süvari olmak üzere 168 kişilik ayaktakımından oluşan askeri vardır. Birkaç dakika içinde İmparator esir alınır. Savaşırlar. Birilerinin elinde sopalar ve zırh olarak yorganımsı şeyler vardır. Diğerleri demir zırhlı ve çelik kılıçlıdır. Sonuçta karanlık çökünceye kadar İknalardan 7 bin kişi doğranır ve hiç kayıp verilmez. Dahası İnkalar ellerini bile kaldırmazlar. İlk kez atlı süvari görmüşlerdir ve onları tanrı sanmaktadırlar! Donup kalmışlardır.

Esir İmparatora kurtulmalık olarak tarihin en büyük fidyesi verilir: 5 metre eninde 7 metre boyunda ve 2,5 metre yüksekliğindeki bir odayı dolduracak kadar altın istenir ve alınır. Ancak İspanyollar sözlerini tutmaz ve Atahualpa’yı yine de öldürürler (Diamond 2002: 72). Bu sahne sömürgecilerle mazlum halklar arasında defalarca tekrarlanmış, tekrarlanmaya devam etmektedir.

Psikolojik Savaş

Psikolojik savaş, hem savaşta hem barışta, insanların duygu, düşünce ve davranışlarını değiştirmek maksadıyla bilginin kullanılması olarak tanımlanır (Tarhan, 2002: 21).

Günümüzden 2.500 yıl önce yaşamış olan Sun-Tzu “marifet, düşmanı savaşmadan yenmektir” demektedir. Bunun için karşı tarafın maneviyatını çökertmek gerek. Kendi gücünüzü abartarak korku ve dehşet salarak cesaretlerini kırmak bunun bir örneğidir. Holivud genellikle bunu yapar! Karşı tarafın üstün özelliklerini zayıflatmak da işinizi kolaylaştırır. Zayıf yönlerini abartmanız hatta iç işlerinde kafa karışıklığı başta olmak üzere her türlü ayrışmayı sağlamalısınız.

İşbirlikçiler bulmalısınız. İnsanlar savaşta karşı tarafa yardım ederek kendi grubuna ihanet de edebilirler. Bunun altında birçok sebep yatabilir. Ama önde geleninin kişisel çıkarları olduğu söylenebilir. Ayrıca düşmanı gözünde büyüterek onlara direnmenin beyhudeliği, güçlünün yanında yer almanın getireceği nimetleri elde etme gibi düşünceler de olabilir.

Böylesi kararsız ve küçük bir müdahale ile her an saf değiştirebilecek kişileri kendi tarafına çekmek, işbirliği yapmak ya da en azından devre dışı bırakarak düşmanı azaltmak için psikolojik savaş ve savunma sürekli olarak yapılır.

Ahlak açısından bu durum “hainlik” olarak nitelenir ve erdemsizlik örneğidir. Toplumlar ihanet ve sadakatsizliği hep aşağılamışlardır. Buna rağmen her toplumdan işbirlikçi ve hainler hep çıkmıştır. Toplum onlara tarihin “lanetliler” sayfasında yer vermiştir.

Psikolojik savaşın etkili olması inandırıcı olmasına bağlıdır. Bu savaşta gizli propaganda teknikleri kullanılır. Sonuçta hile ve entrika işidir ve tamamen bilgiye dayalıdır. Günümüzde internetin gelişmesiyle bu konuda üstünlüğü olan toplumların bilinçli hareketleri halinde üstün duruma geçeceklerini bilmek durumundayız.

Savaş ve Bilginler

Savaş teknolojisini genellikle bilginler hazırlarlar. Son örneği nükleer silahlarda görülmektedir. Köprünün altından çok sular aktı. Çok daha korkunç silahlar yaptılar. Biyolojik silahlardan, kimyasallara kadar. Daha korkuncu (belki de) henüz denenmedi: Genetik silahlar, ses dalgalarıyla kitleleri yok eden ya da zihin yönlendiren silahlar vb.

Ya işgal altındaki ülke bilginler? İlk ve mutlaka yok edilenler onlar oluyor! Arap orduları komutanı Kuteybe Türkistan’a girdiğinde sadece bilginler değil, bütün okuryazarları katletti. Kitapları yok etti. Türkler tekrar eski dinlerine dönmesinler diye toplumun belleğini yok etti! Amacına da ulaşmış olmalı ki, tarihimizi Çin ve Bizans kaynaklarından öğreniyoruz. Gazete haberlerine inanacak olursak Irak’ta ABD’nin getirdiği özgürlükten sonra 450 bilgin katledilmiş. Yüzlercesi kayıp. Binlercesi ülkeyi terk etmiş. Türkiye’de bir aydının katledilmesinin bile eksikliğini yaşarken varın Irak’ın halini düşünün! Irak yükseköğretim sisteminin % 84’ü yakılıp, yıkılıp soyulmuş durumda. Bu insanlık suçunu işleyen katillerin Irak için çalışmadıklarını biliyoruz.

Aydınlar toplumun belleğidir. Geleceğin tohumlarını onlar taşır. En çirkin soykırımdır aydın soykırımı. İnsanlık suçudur. Bütün insanlığa karşı işlenmiş sayılır. Katledilen aydınlar insanlığın dertleri için deva üretiyor veya üreteceklerdi. Bütün insanlık onlardan mahrum bırakıldı.

Mehmet Emin Yurdakul’un dediği gibi, şairleri susmuş bir millet, sevenleri toprak olmuş öksüz bir çocuk gibidir!

Bilimi yok etmek sömürünün devamını sağlar. Sömürü düzeni kuşaklar boyunca sürer.

Eğitimin Savaştaki Rolü

Eğitim kurumu savaşı değil, barışı savunmalıdır. Öğrencilere barışın erdemi ve savaşın yıkıcılığı anlatılmalıdır. Deneyimsiz beyinlere barışın ve sevginin tohumları atılmalıdır. İnsanlar barışçı yetiştirilirse saldırgan karşısında onurunu korumak için zaten savaşır. Ancak savaşa kışkırtılmış olarak yetiştirilirse, güçsüz karşısında saldırgan, güçlü karşısında teslimiyetçi olabilirler.

Eğitim kurumu barışın sürmesi amacıyla yurdunu yağmacılardan koruması için iyi savaşçılar da yetiştirmelidir. “Barış istiyorsan savaşa hazır ol” sözü caydırıcılık anlamı taşır. “Deli, deliyi görünce değneği saklar” sözü de bunu destekler. Askerlerin iyi bildiği bir söz vardır: En üstün silah, iyi eğitilmiş bir kişidir. İnsanlık bir şekilde bireyler arası, kültürler arası, sınıflar arası, uluslar arası çekişme ve çatışmaları yaşamakta ve bu bazen sıcak savaşa dönüşmektedir. Gerçek budur.

Uluslararası sistem hâlâ adil değildir. Hakkınızı gücünüz kadar alabilirsiniz. Gücünüz kadar haklısınız. Batının şu sıralar etkileyici hatta belirleyici olduğu bu sistemde insanlık ilkellik yarışındadır.

Barışı savunmalıyız; onurlu barışı…

Kaynaklar

Adji, Murat. 2002. Kıpçaklar-Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi. Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları. Ankara.

Diamond, Jared. 2002. Tüfek, Mikrop ve Çelik-İnsan Topluluklarının Yazgıları. (Çev. Ülker İnce) Tübitak Popüler Bilim Kitapları. Ankara.

Keegan, John. 1995. Savaş Sanatı Tarihi. (Çev. Füsun Doruker) Sabah Kitapları. İstanbul.

Sun-Tzu. 2001. Savaş Sanatı. (Çev. Adil Demir) Kastaş Yayınları. İstanbul.

Tarhan, Nevzat. 2002. Psikolojik Savaş. Timaş Yayınları. İstanbul.