Mikroskop Keşfedilmeseydi Korona Salgınını

Mikroskop Keşfedilmeseydi Korona Salgınını Nasıl Konuşurduk?

Mercek İnsanın Doğal Yollarla Göremediği (Çıplak gözle görmediği) Gerçeklerin Görmesini Sağladı

17. yüzyıla kadar çıplak gözle görülmeyecek kadar küçük, boyutları 0,1-10 nm arasında değişen varlıklar ve mikroorganizmalar ve neden oldukları hastalıklar da hiç bilinmiyordu. İnsan gözünün en fazla ne kadar uzağı görebileceği hep merak konusu olup, sağlıklı bir göz en fazla 10-15 km uzağı görebilirmiş. Daha uzaktaki cisimler ise ancak dürbün/ teleskop sayesinde gözlenebilmektedir. İnsan gözü yakın mesafe olarak da en çok 200-300 mikrometreden daha büyük objeleri görebilir durumda olup bu sınırlar altındaki nesneler ancak mikroskop yardımı ile görülebilmektedir. Bu nedenle, mikropları ve uzaydaki gezegenleri görmek bilgi edinmek için özel ve büyütücü aletler geliştirmek ve kullanmak zorundayız. Bu bağlamda bilim ve teknoloji insanın dünyayı mikro ve makro düzeyde anlama olanağına kavuşturmuştur.

Mikroskopun Tarihsel Gelişimi ve Bilime Katkısı

Romalılar doğadaki bazı camsı minerallerin mercek etkisi ile kuru otları yaktığını ve büyüteç etkisi gösterdiğini keşfetmişler ve çeşitli deneyler de yapmışlardı (https://www.microscopeworld.com/t-history.aspx). MS 100. yıllarda da ilk defa cam üretmişler, ortası kalın ve kenarları ince camları bir objeye tutuklarında objenin daha büyük görüldüğünü görmüşlerdi. Bu camları belirli bir yere tutarak güneş ışınlarının odaklanması ile ateş yakmayı başarmışlardı. Mikroskopun (yunanca micro küçük ve scopein = görmek kelimelerinden türetilmiştir) başlangıcını oluşturan ilk basit büyüteç bilgisinden yola çıkarak Roger Bacon’un (1214-1294) ilk mikroskobu yaptığı ve bazı objelerin incelendiği bilinmektedir. 1500’li yıllara kadar büyütme kapasiteleri ancak 10 x ile 20 x arasında idi. Hollandalı gözlükçü Zacharias Janssen 1590 yılında, birkaç merceği bir tüpe yerleştirip basit bir büyüteç yapmayı başararak bazı objeleri 50 x ve 100 x büyütmeyle görebildi.  Aynı dönemde Janssen ve oğlu Cornelius Drebbel ve Hans (1590-1610) geliştirdikleri mikroskopla (basit ışık mikroskobu) cisimleri daha büyük görmeyi sağladılar. Bu basit bir gelişme değil, belki de birçok bilimsel önemli gelişmenin kapısını aralayan bir gelişmeydi.

 Dünyanın yuvarlak olup olmadığı konusunda Vatikan ile tartışma içinde olan İtalyan Galileo Galilei, 1610 yılında, bir tüp içine yerleştirdiği bir seri mercekle, 30 katı daha fazla büyütme gücü olan bir teleskopla gökyüzünü gözlemeye başladı. Aynı şekilde evrenin merkezinin dünya değil güneş sistemi olduğunu savunan ve gezegenleri izlemeye çalışan Johannes Kepler, 1611’de, iki mercekten oluşan başka bir büyüteç geliştirmiştir. Petrus Borellus (1620-1689), İngiliz fizikçi Robert Hooke (1635-1703) yaptığı (200x) büyütmeli büyüteçle uzakları daha iyi görebildiğini açıklamışlardı.  Hooke 1665 tarihli Micrographia adlı yayınında yer alan birçok mikroskop dokümantasyonundan birinde şişe mantarından aldığı kesitte gözlediği küçük odacıkları “hücreler” olarak tanımlamıştır. Aynı eserinde yüksek organizmaların ve flamentöz mantarların mikroskobik görünümlerini 200x büyütmeli mikroskopta çizerek bilimsel gelişmelere yol açan bilgiler vermiştir. İngiliz botanikçi Nehemiah Grew (1641-1712) geliştirdikleri 200x büyütmeli aletle bitkileri incelediklerini açıklamıştır. Aynı dönemlerde mikroskobun da babası olarak anılan girişimci tüccar ve amatör bir mercek yapımcısı Hollandalı Antonj van Leeuwenhoek (1632-1723) 300x’den daha büyük büyütmeli mikroskop üreterek tükürük, biber infüsyonu, mantar, yaprak, vs. maddeleri ve bunlarda bulunan mikropları izlemiş, şekil ve hareketlerini çizerek araştırıcılara o zamana kadar bilinmeyen oranda bilgi sunmuştur. Araştırmaları arasında, kanal sularında protozoa, bir gece bekletilmiş yağmur sularında bakteri, diş kiri, biber dekoksiyonu, mantar, yaprak, salamander, idrar, gaita, vs. materyaller de vardı. van Leeuwenhoek 1676 yılında iki metal arasına yerleştirilmiş bikonveks mercekten oluşan büyütme aleti ile mikroskobik canlılardan bakteri, maya, bazı küçük hayvansı organizmalar ve kan hücrelerini incelemiş ve haklarında geniş bilgi vermeyi başarmıştır. Çalışmaları ve çizdiği biyolojik organizmalar ile ilgili hazırladığı 200’den fazla mektubunu Londra’daki “Phylosophical Transaction of the Royal Society”ye göndermiştir. İngilizce olarak yayımlanan bilimsel bilgi biyoloji ve sağlık bilimi açısından son derece önemliydi. İnsanlar ilk defa gözle görülmeyen canlıların varlığı ve şekilleri hakkında bilgi sahibi oluyorlardı. İlk defa Athanasius Kircher (1602-1680), 32 defa büyütebilen mikroskop yardımı ile vebalı hastaların kanında bazı kurtçukları gördüğünü belirtmiştir. İtalyan Histoloji bilgini Marcello Malpighi (1628-1694), basit bir mikroskop yardımı ile akciğer dokusunu inceleyerek histoloji konusunda ciddi bilgiler oluşturmuştur. Jan Swanmmerdan 1658’de alyuvarları ve Pierre Borrel (1620-1671) bakterileri mikroskopta görebildiklerini belirtmişlerdir.

İlk olarak bakterileri görüp şekil ve hareketlerini izlemiş ve şekillerini çizmiş van Leeuwenhoek bakterileri yüksek ısıya tutarak değişimlerini ve bakteri örneklerini sirke ile muamele ettiğinde bakterilerin öldüklerini de gözlemlemişti. Sirkenin mikropları öldürdüğü bilgisinin Avrupa’da veba ve salgın hastalıklarla mücadelede kullanıldığı belirtilmektedir. Salgınlarda ölen insanların elbiselerini çalan hırsızların daha sonra sirke ile ağızlarını çalkalamaları sonrası hastalığa yakalanmamasının fark edilmesinden sonra sirke pratikte dezenfektan olarak kullanılır oldu.

Huygens (1684) iki mercekli okülerli mikroskopu geliştirmiştir. Chester Moor Hall ve John Dalland 1773’de, birbirlerinden bağımsız olarak, dispersiyonu düzelten mercekler geliştirdiklerini açıklamışlardır.  Daha sonra A. Abbe ve Carl Zeiss (1816-1866) ve İngiliz Joseph Jackson Lister, 1826-1830 yılları arasındaki çalışmaları ile modern mikroskobun prensiplerini apokromatik mercek sistemini ortaya koymuşlardır. Andrew Ross (1798-1853) 1843’de binoküler mikroskobu üretmiş, J.J. Woodvard 1883-1884’de, mikroskopta fotoğraf çekmeyi başarmıştır.

Günümüzde milyonlarca mikroskobun sağlık bilimi ve gıda sektöründe önemli görevler üstlendiği biliniyor. 1900’li yılların başında fizik bilimindeki gelişmeler, özellikle de uzay çalışmaları ve askeri teknolojide yetersizliği anlaşılan (kısıtlılığı beliren) mercek çalışmalarına önem verilmiştir.  Radyoaktivitenin keşfi, tomografi ve uzay çalışmaları mercek ve teleskop konusundaki çalışmalara hız verilmesini sağlamıştır.

Belirli Alanlardaki Bilimsel Gelişmeler Diğer Bilimsel Alanlardaki Gelişmeleri Tetikledi.

Biyoloji biliminde özellikle de mikrobiyoloji ve hücre bilimindeki çalışmalar daha yüksek büyütme özelliği ve çözünürlüğü olan mikroskopların ortaya çıkması ile gelişmiştir. Max Knoll ve Ernst Ruska, 1931 ve 1933 yılları arasında ilk elektron mikroskobunu yapmışlardır. Ernst Ruska elektron mikroskop konusundaki çalışmaları ile 1986 yılında Nobel fizik ödülüne layık görülmüştür.

Elektron mikroskoplar günümüzde hücre çalışmaları, her türlü mikroorganizma ve bazı malzemelerin fiziksel ve kimyasal yapılarının detaylı ve ince yapılarını incelemek amacıyla kullanılmaktadır. Jeoloji, toprak biliminde, maden, adli tıp çalışmalarında elektro mikroskop sıkça kullanılmaktadır.

Mikroskop İnsanlığın Kaderini Nasıl Değiştirdi?

1900’lü yıllara kadar dünyanın nüfusu çok fazla artmadı, ancak biyoloji ve bioteknolojideki gelişmelerle birlikte tıp biliminin de ilerlemesi ile özellikle de mikrobik hastalıkların penisilin, antibiyotik, aşı sayesinde kontrol altına alınması ile nüfus her 50 yılda ikiye katlanarak gelişmektedir.  Bilim karşılaştığı sorunları bilimsel yöntemler ile çözmeye çalışmaktadır. Bilimde “Sorun varsa çözümü de vardır” ilkesi ve yol göstericiliğinde çalışılmaktadır.

Bilim tarihine adını altın harflerle yazılan Fransız kimyacı Louis Pasteur, araştırdığı şarbon, tavuk kolerası ve kuduz gibi hastalıklar; bağışıklık mekanizması ve aşı hazırlama tekniklerinin tümünü ancak mikroskopta mikroorganizmaları tespit ederek geliştirmiştir. Mikroskop keşfedilmemiş olsaydı bu canlılar izole edilmemiş ve dolayısıyla serum üzerinde çalışma yapılamazdı. Temel bilimlerin fizik, kimya alanında eğitim almış ve mikrobiyoloji çalışan mikrobiyolog Pasteur, bugün afiyetle yediğimiz ve içtiğimiz yoğurt, peynir, kefir, turşu ve mayalı içeceklerin mayalar tarafından olgunlaştığını deneylerle ispatladı. Kendi adıyla anılan, bilimsel bilgilerin ışığında şarap, bira, süt, meyve suyu vb. gibi mayalanan sıvıların uzun süre bozulmadan saklanmasını sağlayan “pastörizasyon” adlı konserve yöntemi ve tekniğini geliştirdi. Pasteur mayalanmanın ve bulaşıcı hastalıkların yayılmasında mikroorganizmaların rol oynadığını kanıtladı ve o zamana kadar yaygın görüş olarak kabul gören kendiliğinden türeme teorisi böylece çürütülmüş oldu. Yani sebep- sonuç ilişkisi içinde hiçbir şey yoktan var olmaz, var iken de yok olmaz ilkesini (ilklerini) açık bir şekilde bilimsel olarak ispatlayarak bilimsel gelişmelerde doğanın yasalarının önemini ortaya koymuştur. .

Kuduz ve şarbon aşılarını ilk defa insan üzerinde deneyen Pasteur o aşamadan sonra insanlığın kaderini değiştirmiştir. Mikroorganizmaların hastalıklara neden olduğunun anlaşılması ile aşılarının geliştirilebileceği anlaşılmış olup bugün birçok hastalığa neden olan mikroorganizmalara karşı aşılar üretilmektedir. Pasteur ’ün cesaret verici aşı deneyinin başarılı olması ile adeta insanlığın mikroplardan kaynakların hastalıklar ve ölümlerin ortadan kaldırılması ile yaşamsal kaderi temelden değişmiş oldu.

Bilimsel Bilgi ve Teknoloji Sayesinde Dünyayı Daha İyi Anlıyor, Sorunları Daha Kısa Sürede Çözüyoruz.

 17 yy. dan günümüze kadar insanlığın keşfedip geliştirdiği mercek yasası ve mercekler, ışık mikroskobu, elektron mikroskop, dürbün ve teleskoplar ihtiyaca bağlı olarak insanın, merak, gözlem ve aklını kullanarak başlattığı araştırmalar ile bugün yaşamsal birçok sorunumuza çözüm üretmede etkili olmuşlardır. Mikroskop sağlık alanında yeni ufuklar ve araştırmaların kapısını araladı. İnsan sağlığı çoğunlukla bugün mikroskoplar sayesinde varlığını öğrendiğimiz çok farklı mikroorganizmaların tanınması sayesinde kontrol edilmiş ve gerekli önlemlerin geliştirilmesiyle de insan ömrü uzamıştır.

21 yy’in ilk çeyreğinde geçmişte yaşanmış virüs hastalıklarından farklı olarak Dünyaya aynı anda hızla yayılan Kovid-19 salgınını durduracak aşıyı üretmek amacıyla son derece gelişmiş laboratuvarlar son 6 aydır harıl harıl çalışmaktadırlar. Günümüzde zamana karşı bir yarışla sürdürülen korona aşısı ve ilacı çalışmalarının en kısa sürede insanların yararına sunulacağı umulmaktadır. Nanometre büyüklüğündeki virüsün normal ışık mikroskobu ile teşhisi ve sonra izolasyonu yapılamayacağı için elektron mikroskobuna hem sahip hem de hakim olan (yetişmiş kullanıcıları olan) ülkeler ancak bu aşıyı yapmayı başarabileceklerdir. Ayrıca virüsleri saflaştırma tekniğine sahip laboratuvarların olması gerekir. Tabii öncelikle ileri derecede geliştirilmiş ve korona virüsleri ayrıt edecek elişim mikroskop sahip olmak gerekiyor ki mikropları izole etsin ve onun aşısı ve ilacını bulsun. Elektro mikroskop olmasaydı herhalde insanlık bugün virüs kaynaklı hastalığı yenmek için, eskiden olduğu gibi, yanlış bir şekilde, hastaları ya hayvan derisine yatıracak ya üzerine kurşun dökecek ya da burnunun dibinde bazı otları yakarak hastalığı yenmeye çalışacaktı.

Bugün mikroskop ve teleskop sayesinde 10+27 ile 10-27 aralığındaki geniş bir alanda en küçük canlıdan evrenin derinliklerine kadar bilgi sahibi olabilmekteyiz. Ancak bu geniş alanda bilgi edinmek ilgili toplumun yetiştirdiği uzman kişilerin geniş temel bilimler ve matematiksel bilgi birikimleri ile sonuçları analiz etme kapasiteleri ve becerileri arasında ciddi bir ilişki bulunmaktadır. Bugün yaşadığımız Covit-19 sürecinde hem mikroskobun hem de özelinde onu kullanıp doğru değerlendirmesini bilen bilim adamlarının önemi daha iyi anlaşılmıştır.

Milyonlarca insanın ölümüne neden olan hastalıkların ilaç ve aşılarını bulan bilim insanlarının kıymeti bir kez daha iyi anlaşılmış ve saygıyla takdir edilmektedir. Bu gerçeğin ışığında, ülkemiz üniversiteleri ve bilim kuruluşlarının bu süreci iyi değerlendirip hem genç nesillerimize hem dünyaya örnek olacak şekilde çağımıza ve insanlığa katı sunmalarını canı gönülden dilerim. Tabii öncelikle temel bilimlerin ve temel araştırmaların öneminin bütünlüklü olarak anlaşılması ile başarı sağlanabilir.

Kaynaklar

George Sarton, Bilim Tarihinde Yöntem, Doruk yayınları

Bilim Tarihi’ne Giriş, Sevim Tekeli vg, Nobel yayınları

Bilim Tarihi, Cemal Yıldırım, Remzi yayınları

C. A. Ronan; Bilim Tarihi, Dünya Kültürlerinde Bilimin Tarihi ve Gelişmesi, TÜBİTAK Yayınları, 2003, Ankara http://www.mikrobiyoloji.org/TR/Genel/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF50E54D47BA0F0A73

http://www.mikrobiyoloji.org/TR/Genel/BelgeKardes.aspx?F6E10F8892433CFFA79D6F5E6C1B43FFB4D4840AE4FCEEB1

https://www.microscopeworld.com/t-history.aspx

https://www.microscopemaster.com/cell-theory.html

http://micro.magnet.fsu.edu/primer/index.html

http://micro.magnet.fsu.edu/primer/index.html

İslamcı İdeolojinin Kıskacındaki Felsefe

İSLAMCI İDEOLOJİNİN KISKACINDAKİ FELSEFE:

YENİ ORTAÖĞRETİM FELSEFE PROGRAMINA YÖNELİK KİMİ ELEŞTİRLER

Milli Eğitim Bakanlığı’nın, 2005’den bu yana ilköğretim ve ortaöğretim müfredatında sık sık değişiklik yapmaktadır. Bu değişikliklerden felsefe dersi öğretim programı da payına düşeni almaktadır. En son değişiklik, 2018 yılına aittir, ancak program incelemede olduğu için, sanırım eleştiriler doğrultusunda bazı düzeltmeler yapılmaya devam etmektedir. Programda yapılan değişiklikler, küresel ve ulusal düzlemde meydana gelen hem bilimsel, teknik ve pedagojik gelişmeler hem de insan anlayışında yaşandığı ileri sürülen dönüşümlerle ilişkilendirilerek meşrulaştırılmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır. Örneğin felsefe dersi müfredat değişikliğinin gerekçesi olarak, ‘bilim ve teknolojide yaşanan hızlı değişim, bireyin ve toplumun değişen ihtiyaçları, öğrenme öğretme teori ve yaklaşımlarındaki yenilik ve gelişmeler bireylerden beklenen rolleri de doğrudan etkilendiği, bu değişimin bilgiyi üreten, hayatta işlevsel olarak kullanabilen, problem çözebilen, eleştirel düşünen, girişimci, kararlı, iletişim becerilerine sahip, empati yapabilen, topluma ve kültüre katkı sağlayan vb. niteliklerdeki bir bireyi tanımladığı’[1] söylenmektedir. Bu gerekçelere bağlı olarak yapılan değişiklik sürecinde, ‘farklı ülkelerin son yıllarda benzer gerekçelerle yenilenip güncellenen öğretim programları incelendiği, yurt içinde ve yurt dışında eğitim öğretim ve programlar üzerine yapılan akademik çalışmalar tarandığı, başta Anayasamız olmak üzere ilgili mevzuat, kalkınma planları, hükûmet programları, şûra kararları, siyasi partilerin programları, sivil toplum kuruluşları ve sivil araştırma kurumları tarafından hazırlanan raporlar vb. dokümanların analiz edildiği, Millî Eğitim Bakanlığı programlar ve öğretim materyalleri daire başkanlıkları tarafından geliştirilen anketler aracılığıyla öğretmen ve yöneticilerin programlar ve haftalık ders çizelgelerine yönelik görüşlerinin toplandığı, illerden gelen her bir branşla ilgili zümre raporları incelendiği, branşlara yönelik açık uçlu sorulardan oluşan ve elektronik ortamda erişime açılan anket verilerinin derlendiği, eğitim fakültelerimizin branşlar ölçeğinde hazırladıkları raporlar incelendiği, bütün görüş, öneri, eleştiri ve beklentiler, Milli Eğitim Bakanlığının ilgili birimlerinden uzman personel, öğretmen ve akademisyenlerden oluşan çalışma gruplarınca değerlendirildiği’[2] ileri sürülmektedir.

Yeni yapılanmaya göre, 10. Sınıfta Felsefeye Giriş niteliğinde konulara yer verildiği[3], 11. sınıfta ise, bir felsefe tarihi nosyonu geliştirilmeye çalışıldığı görülüyor.[4] Bu nosyonun amacı olarak da şunlar söyleniyor:

“Felsefe dersi öğretim programı ile öğrencilerin; insan, bilgi ve yaşanılan dünya ile ilgili sorular sormalarını, sorulara ilişkin düşünme ve akıl yürütmeye dayalı cevaplar arayarak oluşturdukları düşüncelerini sözlü ve yazılı bir şekilde ifade edip, tutarlı, temellendirilmiş ve güncel hayatla ilişkilendirilmiş bir şekilde düşünmelerini sağlamak ve felsefenin temel alanları ile soruları hakkında edinilecek bilgilerden hareketle, düşünce tarihi örnekleri üzerinden felsefi düşünceye, tarihsel ve bütüncül bir bakış açısı geliştirmeleri amaçlanmaktadır. Programda, felsefi düşünce dönemlerinin temel özellikleri, örnek filozoflar ve felsefi metinler değerlendirilirken dönemin koşullarının göz önünde bulundurulması ve bunların çağımız koşulları ve güncel içerikleri ile ilişkilendirilerek yorumlanması esas alınmaktadır. Varlık, bilgi ve değere dair temel sorular üzerinden felsefi düşünmeye ve felsefenin diğer bilimlerle ve güncel sorunlarla ilişkilerine değinilmektedir. Öğrencilerin düşünmeye, araştırmaya, tartışmaya ve fikirler oluşturmaya, eylemlerinde insani-toplumsal, etik-ahlaki sorumluluk taşımaya ve siyasi-estetik duyarlılık göstermeye teşvik edilmeleri hedeflenmektedir.”[5]

Programda, “girişimcilik” gibi neoliberal ekonomiyi önceleyen bazı giydirmeler bulunmakla birlikte, ileri sürülen kazanımlara katılmamak olanaksızdır. Ancak ana sorun bu kazanımların nasıl bir içerikle ortaya konulacağıdır. Bu içeriğin aslında ipuçları programın kendisinde bulunmaktadır. Bu bakımdan, program hala taslak aşamasında olduğu ve geliştirme süreci devam ettiği için, kimi eleştirilerimi paylaşmak istiyorum. Eleştirilerimin, büyük ölçüde, programda örtük olan ideolojiyi, ayrımcılığı ve tarafgirliği deşifre etme üzerine kurulu olduğunu belirtmek isterim. Kuşkusuz programı bu açılardan yapısökümüne uğratmak, satır aralarını göstermeyi, gösterilenin altındaki gösterilmeyeni bulgulamayı hedeflemekte, programı bir tür tersten okumayı gerektirmektedir.

1.  Program taslağının geneli incelendiğinde, ilkçağ dışında,  filozof seçiminde genelde taraflı davranıldığı kanısına kapılmamak işten bile değildir. Örneğin 10. Sınıftaki, felsefeye giriş olarak görülecek derste, sadece “Platon, Aristoteles, Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ, I. Kant, K. Jaspers, Hilmi Ziya Ülken ve Takiyettin Mengüşoğlu’nun”[6] isimlerine yer verilmektedir.  11. Sınıftaki felsefe tarihi odaklı programda ise,  MÖ 6. yüzyıl-MS 2. yüzyıl aralığında, Thales, Anaksimandros, Anaksimenes, Anaksagoras, Herakleitos, Parmenides, Empedokles ve Demokritos Epiktetos, Pratogaras, Gorgias, Sokrates, Diogenes, Lukianos, Ksenofanes ve Aristoteles;[7]  MS 2. yüzyıl-MS 15. aralığında,  St. Augustinus, Fârâbî, İbn Sînâ, Gazâlî, İbn Rüşd , Mevlânâ, Yûnus Emre ve Hacı Bektâş Velî[8]; 15. yüzyıl-17. yüzyıl aralığında, N. Kopernik, G. Galileo, F. Bacon ve I. Newton,  R. F. Bacon, Descartes, B. Spinoza, T. Hobbes[9]; 18. yüzyıl -19. yüzyıl aralığında, J. Locke,  I. Kant,  F. Hegel, J. J. Rousseau[10]; 20. yüzyılda ise, F. Nietzsche, H. Bergson,  J. P. Sartre, T. Kuhn, K. Popper[11] gibi düşünürlerin adlarına yer verilmektedir. Bu seçmeci tavır, materyalist, yapısalcı, post yapısalcı ve pozitivist düşünürlerin yok sayılmasına ve idealist ve rasyonalist geleneğin öncelenmesine yol açmıştır. İnsan programı inceleyince, materyalizmin ilkçağda Demokritos’la başlayıp bittiğini düşünmektedir. Çünkü programda Epikuros, Lucretius, Pierre Gassendi, Paul Henri Baron d’Holbach, Ludwig Feuerbach, Karl Marx gibi kişilerin adı hiç geçmemektedir. Yani bu programı inceleyen kişiler, materyalizmin felsefe tarihindeki gelişimini görememektedir. Aynı haksızlığın, yapısalcılık, post yapısalcı ve pozitivist düşünüler için de geçerli olduğu görülmektedir. Oysa yapısalcılık, post yapısalcı ve pozitivist düşünürlerden söz edilmeksizin 20. yüzyıl felsefesini ve bilimini anlamaya olanak yoktur. İnsan, program yapıcısının, felsefe tarihinin bir sorunlar tarihi olduğunu ve bu sorunların epistemoloji söz konusu olduğunda rasyonalizm-empirisizm-şüphecilik; ontoloji söz konusu olduğunda, idealizm-materyalizm; değerler söz konusu olduğunda öznelcilik-nesnelcilik karşıtlığında yürüdüğünü; yine felsefe tarihinde her daim bu karşıtlığı aşmaya çalışan özgün çabaların bulunduğunu göremediği ya da daha hafif bir deyişle görse de öğrencilere göstermek istemediği düşüncesine kapılmaktadır. Oysa felsefe diyalektik temelde gelişen bir düşüncedir; empirisist-rasyonalist-septik; materyalist-idealist düşünürler diyalektiğini görmeden, bu karşıtlıklardan uzaklaşmaya yönelen yapısalcı, post yapısalcı ve pozitivist düşünürleri kavramadan felsefenin doğasını anlamak zordur. En azından felsefeye tarihsel açıdan yaklaşan 11. sınıftaki programda, tarafsız bir biçimde akımlar ve temsilcileri ve aralarındaki diyalektik sezdirilmeliydi. Fakat programda böyle bir çabaya rastlanmamaktadır. Felsefenin diyalektik karakterini göstermek aslında öğrencilerin, aynı konuya ilişkin farklı ve alternatif bakış açılarını görmeleri, karşılaştırmaları ve eleştirmeleri ve kendi özgün görüşlerini geliştirmeleri, ya da kendi görüşlerini eleştiri süzgecinden geçirmeleri bakımından oldukça işlevseldir. Programın bu tek yanlı yapısı mutlaka giderilmelidir.

2. Ortaçağ Hristiyan kültüründe felsefenin serüveni ele alınırken, sadece,  St. Augustinus’un adına yer verilmesi şaşırtıcıdır.[12] Ortaçağ Hristiyan kültüründe felsefesinin serüveni, apalojojik ve skolastik dönem kavramsallaştırması adı altında, seçili örnek düşünürler ışığında verilebilirdi. Yine Platonculuk ve Aristotelescilik ışığında Hristiyanlığı yorumlayan gelenek seçili filozoflarca örneklendirilebilirdi. Daha da önemlisi, ortaçağı çökerten tümeller tartışmasının programda görülememesidir. Oysa bu ortaçağının merkezi sorunudur; bu tartışma ekseninde adcılık, kavramcılık, gerçekçilik örnek filozoflar ışığında gösterilmeliydi.  Program yapıcısı, Ortaçağ Hristiyan kültüründe hiç felsefenin bulunmadığı gibi bir izlenim doğurmaya çalışmaktadır ki, bu nesnellik bakımından kabul edilecek bir şey değildir. Sanki ortaçağda Hırıstiyan kültüründe hiç felsefe yoktu, İslam dünyasından yapılan çevirilerle felsefe doğdu iması verilmeye çalışılmaktadır. Bunlar verilmeyince, doğal olarak öğrencinin Rönesans, reform ve aydınlanma hareketlerinin nesnel zeminini, ardalanını görmesine olanak kalmamaktadır. Bu, program açısından büyük bir kusurdur.

3. Ortaçağda İslam felsefesinin serüveninin Meşşalik ve Meşşaliği eleştiren Gazzali odaklı işlendiği anlaşılmaktadır. Burada, Farabi, İbn Sina, Gazzali ve İbn Rüşd’ün adı geçmektedir.  Oysa bu da gerçeği yansıtmamaktadır. İslam dünyasında, kurulu dinleri eleştiren Naturalist, Aristotelesci (Meşşailer), Platoncu (İşrakiler), bağımız filozoflar söz konusudur. Program yapıcısı İslam kültüründe din eleştirisi yapan Ebu Bekir Razi gibi filozofları yok saydığı gibi (öğrencilerin İslam dünyasında din eleştirisi yapan filozofların bulunduğunun görülmesini engellemek isteniyor olabilir), Suhreverdi, Molla Sadra gibi Şii eğilimli İşrakileri ve Ebul Berakat el-Bağdadi, İbn Haldun gibi bağımsız filozof ve düşünüleri de yok saymıştır. Bakış açısı büyük ölçüde meşşai ve Gazzali perspektiflidir. Oysa doğrusu aralarında diyalektik olan bu akımları ve seçili örnek düşünürler üzerinden göstermektir. Program yapıcısının, ortaçağ İslam kültüründe (4 filozof), Hristiyan kültüründen (1 filozof) daha çok filozofa yer vermesi, dinsel taraflılığının; Şii kökenli filozofları görmezden gelmesi ise Sünni bakış açısının bir yansıması olarak yorumlanmaya müsaittir.  Oysa bir öğretim programı nesnel ve tarafsız olmalı; çoğulculuğu yansıtmalıdır. Bu arada, felsefeci olmayan Mevlânâ, Yûnus Emre ve Hacı Bektâş Velî[13] gibi isimlerin felsefe programına sokuşturulmasını anlamak hiç de kolay değildir. Herhalde program yapıcısı, şiirle felsefeyi, akılsallıkla ya da rasyonel argüman geliştirmeyle mistisizmi, iç görüyü ve sezgiyi birbirine karıştırmaktadır.

4. İlkçağ, ortaçağ, yeniçağ, yakınçağ belirgin özelliklerine göre sınıflandırılmış tarihi dönemlerin adlarının programdan kaldırıldığı görülmektedir.[14] Bu konuya değinen Ünal Özmen şöyle diyor:

“Tarih, sosyal bilgiler ve felsefe derslerinde sık kullanılan bu kavramlar, bazı derslerde ünitelerin adıdır. Milli Eğitim Bakanlığı “Avrupa merkezli olduğu için” bu kavramları öğretim programlarından çıkardı. Revize edilen programlara baktığımda 11. sınıf felsefe dersi ünite adlarının değiştirildiğini gördüm. İlkçağ Felsefesi: MÖ 6. Yüzyıl-MS 2. Yüzyıl/ Ortaçağ Felsefesi: MS 2. Yüzyıl 15. Yüzyıl/ Rönesans ve 17. Yüzyıl Felsefesi: MS 15. Yüzyıl-17. Yüzyıl/18. Yüzyıl Aydınlanma Felsefesi: MS 18. Yüzyıl, 19. Yüzyıl Felsefesi/Çağdaş Felsefe: 20. Yüzyıl Felsefesi. MEB’in öğretim programı revizyonundan nasibini alan sadece “çağ”lar olmamış; Rönesans, Aydınlanma, Çağdaş gibi dönem adlandırmalarını da güme gitmiş. Belli ki MEB’i rahatsız eden, düşünce tarihindeki paradigma değişimini ifade eden kavramsallaştırmalar olmuş. Tarihi çağlar, akademiye uyum sağlayamadığı gerekçesiyle tarih derslerinden çıkartılmadı. Fakat lise felsefe derslerine bu denli nezaketli yaklaşılmadı. Ders ve konu adları liselerle aynı olan üniversiteler şimdi ne yapacak. Mesela akademik tanıtım formunda uzmanlık alanı İlkçağ ve Ortaçağ felsefesi yazan Felsefe Hocası Doç. Dr. Hasan Aydın bu yaştan, bunca okumadan sonra uzmanlık alanını değiştirecek mi?”[15]

Ünal Özmen’in de belirttiği gibi, dünyada evrensel kabul görmüş, daha da önemlisi diğer ders kitaplarında korunan ilkçağ, ortaçağ ve rönesans, modern çağ, aydınlanma vb. gibi ayrımlarla oynanması şaşırtıcıdır. Kuşkusuz felsefe tarihi bir bütündür; fakat belli dönemlerde yaşanan kilit olaylar ve değişimler felsefenin de değişip dönüşmesine yol açmıştır. Bu açıdan program yapıcısı, ilkçağ, ortaçağ, modernçağ vb. gibi ayrımları kaldırsa da, yüzyıllarla ifade edilen başka bir ölçüt kullanmıştır. Ölçüt ilk bakışta daha nesnel gibi görülebilir. Ancak MÖ6. yüzyıl-MS. 2. yüzyıl, MS 2. yüzyıl-MS 15 .yüzyıl,  15. yüzyıl-17. yüzyıl ayrımları hangi ölçütle yapılmıştır? Felsefe tarihi okuyan herkes bilir ki, burada içkin olan ayrım, sırasıyla ilkçağ, ortaçağ ve rönesanstır. Batı geleneğinde, ilkçağın ne zaman başlayıp ne zaman bittiği, yine ortaçağın ne zaman başlayıp ne zaman sona erdiği konularında tartışma bulunmaktadır. Sanırım en temel tartışmalardan birisi de, ortaçağ adlandırmasının değer yüklülüğü sanısı üzerine kuruludur. Bir diğer iddia ise İslam’da bir ortaçağın olmadığıdır. Belki de program yapıcısı, ortaçağ karanlık bir çağ olarak nitelendiği için, çağlara ayırma düşüncesinden vazgeçmiş olabilir. Oysa ortaçağ, Avrupa tarihinin geleneksel ve şematik olarak üç bölüme ayrılmasından ortada kalan çağa verilen bir isimdir. Bu bakımdan hiç de değer yüklü de değildir. Öte yandan bir İslam ortaçağı olmadığından da söz edilemez; eğer ortaçağ, felsefenin tek tanrılı bir kültür ortamındaki serüvenine işaret ediyor ve felsefenin din adına şu ya da bu yolda kullanıldığına gönderme yapıyorsa, ki öyledir, İslam filozofları da ortaçağ felsefe kültürünün bir parçasıdırlar. Eğer çağlara ayırma düşüncesi, ilerlemeci bir tarih tezine dayandırıldığı gerekçesiyle programdan çıkarılmışsa bu daha vahim bir durumdur; insanlığın kültürel ve düşünsel evrimini hiçe sayıyor anlamına gelmektedir.

5. Program, ilkçağ, ortaçağ, yeniçağ, gibi ayrımları kaldırsa da, bu bakış açısını tutarlı bir biçimde koruyamamakta, MS. 2-15 yüzyıllar aralığında Hristiyan ve İslam felsefesi sözcüklerini kullanmaktadır. Hristiyan felsefesi ve İslam felsefesi deyişleri bilim literatüründe yaygın olarak kullanılsa da,  bura da kastedilenin daha çok ortaçağ Hristiyan ve İslam kültüründe doğup gelişen felsefeleri ifade etmektedir. Eğer bununla salt din temelinde yapılan felsefe kastediliyorsa, bu Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd, O. William, R. Bacon gibi filozofları anlamamak olur. Onlar sadece din felsefesi yapmadılar, ilkçağdan devraldıkları felsefi mirastan yola çıkarak, mantık, fizik, metafizik vb. alanların felsefesini de yaptılar.  Felsefelerini dinle uzlaştırmaya çalıştılar ancak, kendilerine teolog, mütekellim, fakih, mutasavvıf olarak değil filozof olarak takdim ettiler. Yine Ortaçağ İslam dünyasında İbn Cebirol, İbn Meymun gibi Yahudi filozoflar da yetişti ve bunlar da literatürde İslam felsefesinin bir parçası olarak görülürler. Yine Ebu Bekir Razi, İbn er-Ravendi, Serahsi gibi din eleştirisi yapan filozoflar da ortaçağ İslam felsefesinin bir parçasıdır. Dolayısıyla program yapıcısının, dönemlendirmede güttüğü nesnellik kaygısını, din adlarını kullanırken de gütmesi beklenirdi. Oysa böylesi bir tutarlılık gözlenmemektedir.  Program yapıcısı, ortaçağ kavramsallaştırmasını kaldırınca doğal bir biçimde Hristiyan ve İslam felsefesi kavramsallaştırmasına yönelmek zorunda kalmış gibi görünüyor. Şimdi, eğer Hristiyanlık ve İslam’la bir kültür ortamı kastediliyorsa, Hristiyanlık ve İslam ortadan kalkmadığına göre modern filozoflara da yetiştiği ortamdan yola çıkarak Hırıstiyan ve İslam felsefecisi demek meşru hale gelmektedir. Oysa bu bakış açısı sakattır. Dine saygılı yaklaşan İbn Sina’nın tersine bir din ve İslam eleştirmeni olan Ebu Bekir Razi de İslam kültüründe felsefe yapmıştır, aynı şekilde yeni çağa ait olmasına rağmen Descartes, F. W. Nietszche vb. de Hristiyan kültür atmosferinde felsefe yapmışlardır. Oysa ne İbn Sina, ne Farabi kendisini İslam felsefecisi olarak görür ne de Descartes kendisini Hristiyan felsefecisi olarak olumlar. Nitekim, Farabi ve İbn Sina gibi filozofların, dinin yerel, felsefenin evrensel bir etkinlik olduğunu savundukları, kendilerine filozof dedikleri görülür.

6. Programda dikkat çeken bir diğer husus da, Yunanlıların felsefenin oluşumundaki özgün katkılarının gölgelenmesidir. Nitekim kazanımlardan birisi şöyledir:

“Sümer, Mezopotamya, Mısır, Çin, Hint ve İran medeniyetlerinde varlık, bilgi ve değer anlayışlarının felsefenin doğuşundaki etkilerine değinilir.”[16]

Bu kazanım ilk bakışta garipsenmeyebilir; ancak iki büyük yanlış anlamaya yol açacak niteliktedir. İlki, bilimle felsefeyi karıştırılmaktadır. Yunanlılarda bilim ve felsefe ayrımının olmadığını söyleyenler olmakla birlikte, Heredot gibi kimi tarihçilerin tanıklığına bakılırsa, astronomi, matematik gibi alanlarda, Yunanlılarda bir uzmanlaşmanın bulunduğu sezilmektedir. Buna karşı çıkılsa bile, Sümer ve Mısır gibi toplumların Yunanlıları daha çok matematik ve astronomi gibi alanlarda etkiledikleri ileri sürülebilir. Kaldı ki Yunanlılar, söz konusu toplumlarda dağınık ve sistemsiz olan bu sahadaki bilgileri edinince onlara teorik temeller sağlamışlar, formüle etmişlerdir. Çin kültürünün Yunan felsefesinin doğuşuna etkilerinden söz eden bir düşünceyle şuana değin karşılaşmadığımı belirtmek isterim. Bir Hint etkisi gündeme getirilebilir ama bu felsefenin doğuşundan çok sonralarıdır. Yunan felsefesinin Sümer, Mısır ve Hint kültüründen türetilme çabası çok eskiden beri tartışılan bir konudur ve kesin bir sonuca bağlanmamıştır. Ortaçağda Yunanlıların felsefeyi, doğulu peygamberlerden çaldıkları bile ileri sürülmüştür; ancak bunlar afaki sözlerdir.[17] Yunan felsefesini söz konusu kaynaklardan türetmek için, Herakleitos’un logos; Demoktritos’un atom, Platonun idealar, mimesis, anımsama öğretisi ve siyaset teorisi, Aristoteles’in madde-form düalizmini, yetiler psikolojisini, dört neden öğretisi vb.nin bu kültürlerde izlerini göstermek gerekir. Bu henüz başarılabilmiş bir şey değildir. İkincisi, Sümer, Mezopotamya, Mısır, Çin, Hint ve İran uygarlıklarında varlık, bilgi ve değer anlayışlarının felsefenin doğuşundaki etkileri gündeme getirilmekle, Yunan felsefesinin mitos’tan logos’a, kozmogoni’den kozmoloji’ye geçiş yaptığı, evreni ve evrendeki olayları tanrılarla açıklama düşüncesinden kurtulmaya yöneldiği örtülmüş olmaktadır. Bu aslında düşüncede gelişimin olduğunu ve gelişen zaman içinde rasyonalitenin öncelendiği düşüncesini saklamak ya da en hafif deyişle gizlemek anlamına gelmektedir. Bunların hiçbirisi kabul edilemez.

7. Programlarda, H. Z. Ülken, T. Mengüşoğlu, N. Topçu gibi modern dönem düşünürlerimize yer verilmesi sevindiricidir. Her ne kadar Nurettin Topçu’nun diğer ikisiyle karşılaştırıldığında daha ideolojik bir bakışının olduğunu ve felsefi yeterliliğinin eksik olduğunu düşünsem de modern dönem düşünürlerimize yer verilmesi, öğrencilerimize filozoflarımızın bulunduğunu göstermek bakımından çok anlamlıdır. Burada da iki eksiklik görüyorum: İlki, neden bu sayı bu denli azdır? Neden Nermi Uygur, Uluğ Nutku, Cemal Yıldırım, Hüseyin Batuhan vb. yer almamaktadır? İkincisi ise yaşayan filozoflarımıza neden hiç yer verilmemektedir?

8. Felsefe programında hiç kadın filozofa yer verilmemesi de düşündürücüdür. İlk bakışta şöhretli kadın filozofun bulunmadığı düşünülebilir. Oysa bu yargı hiç de doğru değildir. Kadın filozoflarla ilgili felsefe tarihi yapıtları bulunduğu gibi[18], Türkiye’de Bedia Akarsu, İonna Kuçuradi, Betül Çotuksöken vb. kadın filozoflarımız da bulunmaktadır. Öğrencilerin içinde sadece erkekler değil kızlar da bulunduğundan, onlara hiç kadın filozofun bulunmadığı gibi cinsiyetçi bir imada bulunmak ne ölçüde doğrudur? Bu eksikliğin de mutlaka giderilmesi gerekmektedir.

Programı katı bir eleştiriye tabi tuttuğum, hakkında hiç pozitif bir yargıda bulunmadığım gibi bir düşünce doğabilir. Bu doğru değildir;  çünkü eleştirmediğimiz hususları olumladığımız açıktır. Ancak olumlu öğeler içerse de programın, ne felsefenin neliği hakkında sağlıklı bir düşünce geliştirmeye olanak tanıdığını, ne felsefe ile felsefe olmayanı ayırmaya dönük bir ölçüt önerdiğini, ne de bir bütün olarak felsefe tarihini ve bu tarihteki düşünce diyalektiğini yansıttığını söylemek mümkündür. Daha da vahim olanı, ideolojik ve cinsiyetçi bakışın filozof seçiminde içkin olmasıdır. Program geliştirilmesinde bu türden sorunlarla karşılaşılması, büyük ölçüde program geliştiren grubun ideoloji gözeterek homojen olarak yapılandırılmasından kaynaklanmaktadır. Oysa felsefenin doğası hiçbir ideolojiye sıkıştırılamayacak kadar çoğulcudur. Eleştirel, yaratıcı, refleksif ve analitik düşünmeyi önceleyen felsefenin, bir ideoloji ya da ideolojilerin hizmetine sokulması kabul edilemez. Tek yanlı, yani sadece idealist geleneğe yaslanılarak tanıtılması ise hiç kabul edilemez; bu dediğim gibi felsefenin doğasına aykırıdır. Tek yanlı ve İslamcı ideolojik kurguyla sunulan bir felsefe programından, nasıl eleştirel düşünen, sorgulayan, yeni düşünceler geliştiren, yaratıcı bireyler yetiştireceğiz? Türkiye artık, bu kısır tartışmaları aşmalıdır; bunun yolu da eğitimi nesnel, bilimsel, eleştirel bir temelde yapılandırmaktan geçmektedir. Bunun için karşıt argümanlar üzerine kurulu ve argüman geliştirmeye isteklendiren bir felsefe programı olmazsa olmazdır. 


[1] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s. 4.

[2] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s.10-11.

[3] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s. 17-22.

[4] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s. 23-27.

[5] TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s.12.

[6] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s. 18-22.

[7] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s. 23.

[8] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s.24.

[9] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s.25.

[10] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s.26.

[11] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s. 27.

[12] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s. 24.

[13] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s. 24.

[14] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s. 24-27.

[15] Ünal Özmen, Burası Tayyip’in Yeri mi?, Birgün Gazetesi, 09.02.2018.

[16] Bkz. TC Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Felsefe Dersi (10 ve 11. Sınıflar) Öğretim Programı, s.17.

[17] Bkz. Hasan Aydın, İskenderiye Yahudiliğindeki Kökleri Işığında Ortaçağ Hıristiyan ve İslam Düşüncesinde Felsefenin Kökeni Sorunu, Felsefe Dünyası Dergisi, sayı: 60, 2014/2, s. 65-114.

[18] Bunlardan birkaç tanesini anımsatmak gerekirse;  I. Glaichauf, Kadın Filozoflar Tarihi; M. Rullmann, Kadın Filozoflar (Antikçağ’dan Aydınlamaya Kadar); Arslan Kaynardağ, Kadın Felsefecilerimiz.

Dedikodu Fiziği

Rahmetli Teyzem, çok bilge bir kadındı. Buna rağmen ara ara öyle sözler söylerdi ki, şaşırmamak mümkün olmazdı. Özellikle “gelinleri” çekiştirmeye bayılırdı. Bana ve kardeşlerime aşırı düşkünlüğünden, tabii…

– Yahu, niye böyle yapıyorsun, dediğimde, cevabı hazırdı.

– Ne yani, patlayacak mıyım, evladım?..

Sevgili Teyzem’in bu sözü, beni düşüncelere sevkederdi. Bir doğabilimci olarak, “patlamak” fiiline “dedikodu” bağlamında da  olsa, “anlam” biçmek istemem, olağandı.

Sevgili Teyzem çok insan gibi, “patlayacak olduğu için dedikodu yapıyordu”. Özellikle gelinleriyle ilgili dedikodu yaparaksa, kendi deyişiyle “patlamaktan” kurtuluyor, rahatlıyordu.

(Yazıda “kaynanalığı” gelinlerin önüne çekmiş görünebilirim. Gerçekte, öyle değil. Tüm gelinlere içtenlikle, sevgiler sunuyor, sabırlar diliyorum!..)

Gaz Kinetiği, Patlamak ve Dedikodu Termodinamiği

“Patlamak” fiili bizim, özellikle “Termodinamik”, kökteyse “Gaz Kinetiği” çerçevesinde kullandığımız bir fiildir. Örneğin, balon patlar!..

“Balonun patlaması” demek, “balonunun içindeki, dışına göre yüksek basınçta bulunan havanın”, balon cidarının yırtılmasıyla beraber, “birdenbire dışarı kaçması” demektir. Balonun içi ile dışı arasındaki basınç farkı sebebiyle; “balonun içindeki hava”, bir bakıma “dışarıya vurmakta”; bu suretle, “şok” etkisiyle “patlama gürültüsünü”, çıkartmaktadır.

“Patlama şiddetini”, balonun içi ile dışı arasındaki “basınç farkı”, keza balonun içindeki “hava miktarı”, belirler.

Sevgili Teyzem “patlamamak için” dedikodu yaptığına göre, dedikodu yaptığı zamanlar öncesi, bir hayli “basınç” altında kalmaktaydı.

Gerçekte, “patlamamak için” yaptığı “dedikodu”, tam da “patlama sürecini” yansıtmaktaydı. “Patlamanın şiddetini “ ise, patlama öncesi zihninde biriktirdiği “rahatsızlığın” düzeyi belirlemekteydi.

Her “rahatsızlığın” bir “gerginliğe”, bir basınca” bağlı olduğu görülebilir. Ayakkabınız vuruyorsa da, maaşınız yetmiyorsa da, dişiniz ağrıyorsa da, belli bir “rahatsızlık” ve “basınç” altındasınızdır.

Teyzem, gelinlerden rahatsızlandıkça, demek ki, zihninde biriken bir “basınç” etkisi altında kalmakta; bu etkiye dayanamamakta; sonundaysa, gelinlere dönük zehir zıkkım sözler söylemekte; yani, bir bakıma “kontrolsüz” olarak patlamaktaydı.

“Patlamak”, zaten “kontrol dışı” bir gelişmedir.

Teyzem, öyle ise, “patlamamak için dedikodu” yapmamakta; kendini daha fazla tutamadığı için “dedikodu yaparak” , patlamaktaydı.

Ne kadar ilginç!..

Teyzemin davranışına bakarak, tıpkı balonun içindeki havaya ilişkin olarak düşünüleceği gibi, bir “dedikodu sıcaklığı”, buna bağlı olarak da bir “dedikodu basıncı” tanımlamamız, pekala mümkün görünüyor!

“Dedikodu sıcaklığı” örneğin, Teyzeme, rahatsızlık veren “algılamaların bir ölçütü” olarak, tanımlanabilir.

Böyle bir çerçevede “sıcak gelişmeler”, duyarlılığımızı çokca uyaran gelişmelerdir. “Daha sıcak gelişmeler”, duyarlılığımızı daha da çok uyaran gelişmelerdir. “Soğuk gelişmeler” ise; duyarlılığımızı pek uyarmayan, kayıtsız olarak karşıladığımız, gelişmelerdir.

“Dedikodu sıcaklığını” öyleyse, buna yol açan konunun yahut işaretin, duyarlılığımız itibariyle “önemi” olarak, tanımlayabiliriz.

“Dedikodu basıncını” ise, söz konusu önemin, zihnimizde oluşturduğu ve bizi en azından “konuşma eylemine” iten “etki” olarak, tanımlayabiliriz.

“Bizi rahatsız eden konunun sıcaklığı”, ne kadar yüksekse; bunun bize verdiği “rahatsızlık”, yani zihnimizde oluşturduğu “basınç”, o kadar, yüksek oluyor. Rahatsızlığımızı dışarıya vurmamakta ne kadar direnirsek, onu için için o kadar çok kuruyoruz. “Konunun sıcaklığı”, düşün dünyamızda o nisbette artıyor. Öylelikle, rahatsızlığımız da “dedikodu basıncı” da, artıyor.

Belki hayret edeceksiniz ama, anlattığım “dedikodu tablosu”, tam da “Termodinamik” ya da “Gaz Kinetiği” özelliklerini taşıyor.

Nitekim işte, “gazın sıcaklığı” ne kadar yüksekse, onun “belli bir hacimde” oluşturacağı”basınç” da o denli yüksektir.

Benzetmemizdeki “hacim” bir bakıma, zihnimizde “hoşgörü” sınırlarıyla, belirleniyor.

Örneğin, “Amma da geniş adam”, yahut “Çelik gibi  sinirleri var”, veya “Pişkin, vurdum duymaz” diye andığımız kişilerin “rahatsızlık taşıma hacimleri yahut yetilerini” , oldukça “geniş” sayabiliriz. Aynı bir, görece önemsiz etki karşısında, tersine, “Yüreğinin yağı eriyen” veya “Saçını başını yolan”, yahut “Cadalozluk yapanların”, rahatsızlık taşıma hacimleri ya da yetilerini “dar” sayabiliriz. Ötekilerin kılı kıpırdamazken, bunlar hemen patlayabilirler.

Benzer olarak, “belli bir sıcaklıkta”,  “gaz hacmi” ne kadar daraltılırsa, “gaz basıncı” o nispette yüksek olur.

Böyle bir çerçevede şimdi, şu tanımları yapalım.

T : Dedikodu sıcaklığı

P : Dedikodu basıncı

V : Zihindeki hoşgörü sınırlarını simgeleyen hacim

İşte bu tanımlarla, bakın hemen, dikkate getirdiğimiz özellikler uzantısında

P V = Bir sabit x T ,

bağıntısını yazabiliriz.

Bu bağıntı (gaz için yazılsa), “Termodinamik” “Mariotte Yasası” olarak bilinir. Oradaki sabit, “Evrensel Gaz Sabiti”dir. O nedenle, yukarıdaki bağıntıya “Dedikodu Termodinamik Bağıntısı”, buraya yazdığımız sabite ise (biraz nükteyle) “Evrensel Dedikodu Sabiti” diyebiliriz!..

Dedikoduya, Gaz kinetiği özellikleri ya da Mariotte Yasası’nın uygulanabilirliğini öngörmek, hayli çarpıcı, değil mi?

Öyleyse, şaka bir yana, “Dedikodu Fiziği” diye, devasa bir “disiplin” belirleyebileceğizdir.

Dedikodu Fiziği’nin, bildiğimiz fizikten esinlenerek, “Dedikodu Termodinamiği” yanı sıra, başka dallarını da oluşturuverelim.

Bunlardan biri “Dedikodu Difüzyonu” dur.

“Difüzyon”; “nüfuz”, “sızma”, “yayılma” anlamlarında kullanılır. Örneğin, sigara dumanı havada difüzyona uğrar.

Dedikodu Difüzyonu, Dedikodu Kondüksiyonu ve Konveksiyonu, Dedikodu Affinitesi, Dedikodu Attenüasyonu

Difüzyon gerçekte, grifttir. Difüzyona uğrayan nesne, bir taraftan diğer tarafa “serbestçe” yol almaz. Ortamdaki unsurlarla etkileşe becelleşe, kavga döğüş, “saçılmalarla” yayılır. Sigara dumanının havada yayılması, işte aynen böyledir ve fevkalade karmaşıktır.

Söz gelişi bir devlet dairesinde bir taraftan diğer tarafa “dedikodu difüzyonunda”, yani “dedikodu yayılmasında” ; “moleküler difüzyon kuramının” birçok özelliğinin geçerli olduğunu, görebiliriz.

Sigara dumanı; havada, ağızdan yahut burundan savrulmasıyla beraber, gitgide daha geniş hacimlere yayılır, seyrekleşir, belirsizleşir.

Bu süreci betimleyen iki temel yasa, “enerji korunumu” ve “momentum korunumu” (devinim yeteneği korunumu), yasalarıdır.

İki molekülün çarpışması ya da etkileşmesi sürecinde enerji ve momentum transferi (aktarılması), hiç basit değildir.

Çarpışma sırasında “çarpan” ya da “çarpılanın” “iç enerjileri”, örneğin, değişmeyebilir. O zaman yalnızca “yer değiştirme enerjileri” değişiyordur. Çarpışan unsurlar, çarpışma sonrası bu halde, (çarpışmaya giriş yönlerinden) farklı yönlerde ve (çarpışma öncesi enerjilerinden) farklı enerjilerde, seyirlerini sürdürürler.

Çarpışma sırasında, çarpışan unsurların “iç enerjileri”, değişede bilir. O zaman bunlar moleküler yahut atomistik olarak, ayrıca “uyarılmış” olurlar. İç enerji fazlalıklarını, dışarıya “elektromanyetik radyasyon” olarak, atarlar.

Dedikodu da, inanır mısınız, işte tam böyle oluyor.

Diyelim ki “dedikodu basıncı” itibariyle fena halde dolmuş bir özne, size çarptı. Onun size yüklediği enerji ve momentum, farklı farklı olabiliyor. Siz örneğin, duyduklarınızdan hiç etkilenmeyebiliyor, yolunuza devam ediyorsunuz. Yahut siz duyduklarınızdan “duygusal olmayan” bir boyutta etkileniyor, ona göre davranıyorsunuz. Ya da söz gelişi, birisi, sizin hakkınızda olumsuz birşey demişse ve siz bunu duyuyorsanız, bir anda “nevriniz” dönüyor, “dolduruşa” geliyorsunuz. Yani (tanımlanmayı gerektirmeyen bir deyimle)”aktifteki iç enerjiniz” artıyor, (söz konusu çarpışma sürecinde edindiğiniz yer değiştirme enerjisi yanı sıra, fazlalık iç enerjinizi, ayrıca boşaltırcasına) “burnunuzdan soluyarak”, harekete geçiyorsunuz.

Dedikodu Fiziği, “enerji ve momentum transferi” ile, hemen neredeyse tamıtamına “difüzyon” özelliklerini sergiliyor!..

Rahmetli Teyzem atom ve molekül fiziği bilmezdi tabii, ama, Dedikodu Fiziği’nin özelliklerini, doğrusu pek bilirdi. Birisine dolaylı bir mesaj mı iletmek istiyor, hemen dedikodu enerji ve momentum transferi yasalarından yararlanıverirdi. Gerektiğinde bir gelini doğrudan onun eşine, “özlenmeyen geri yansımalara” yer vermemek üzere, çekiştirmez; ustaca “yan kaçışlarla”, mesela kardeşim Sıddık Binboğa’nın eşini bana, beni kız kardeşlerime, annemi küçük kardeşim Faruk Ağa’ya havale eder; dehşetli bir trafiği, nadir aksamalarla, inanılmaz bir hünerle idare ederdi.

*

“Dedikodu Difüzyonu”nu; tıpkı kökteki klasik difüzyon fiilinde olduğu gibi, “maddesel taşınmanın” meydana geldiği ya da gelmediği, iki hal çerçevesinde ele alabiliriz. “Maddesel taşınmanın” olmadığı bir halde, “enerji” yine de moleküler ya da atomistik olarak, pekala iletilebilmektedir. Örneğin, ısınan bir metal içinde “ısı”, madde taşınması yani maddesel yer değiştirme olmaksızın, bir noktadan diğer bir noktaya, iletilebilir: Buna “kondüksiyon”(iletim) diyoruz.

Söz gelişi, telefonla yapılan dedikoduda, maddesel bir taşınma hiç yoktur ama, dedikodu iletimi yürürlüktedir. İşte size yeni bir bahis: “Dedikodu Kondüksiyonu”!..

Buna karşılık bir “dedikoducu”, ayaklı gazete gibi kapı kapı dolaşarak dedikodu yapıyorsa, dedikodu malzemesinin transferi sürecinde (dedikoducunun yer değiştirmesi suretiyle), “maddesel taşınma” da yer almaktadır: Böyle bir sürece genelde, “konveksiyon” diyoruz. Alın o halde size, yeni bir bahis daha: “Dedikodu Konveksiyonu”!..

“Kondüksiyon” ve “Konveksiyon”, “Isı ve madde Transferi” bilim dalının bazıdır. Buradan hareketle konumuza dönük olarak (gülmeyin) “Dedikodu Isı Transferi” ve ”Dedikodu Madde Transferi” bilimsel opsiyonlarını, ayrıca tanımlayabiliriz.

Dedikodu Kondüksiyonu ve Dedikodu Konveksiyonu çerçevesinde, dedikodunun türüne ve çekiçiliğine, keza ortamın özelliklerine göre belirlenecek (tıpkı ısı madde transferinde olduğu gibi), bir dizi ilginç katsayı tanımlamamız da mümkün görünüyor. Bunların başında, dedikodu özellikleri ve ortamına göre “Dedikodu Kondüksiyon Katsayısı” ile “Dedikodu Konveksiyon Katsayısı” nı sayabiliriz.

Bu katsayılar sayesinde (yazı çok teknik olmuş demezseniz), bir dedikodu malzemesinin, hangi (sahici)coğrafi alana, hangi hızda yayılabileceğine  ve burada etkinliğini hangi düzeyde sürdürebileceğine, eğilebiliriz.

Söz konusu katsayılar, kökte Dedikodu Fiziği’nin diğer bir bahsini işaret ediveriyor: “Dedikodu Affinitesi”, yani “Dedikoduya Ortamın Yatkınlığı”!..

Dedikodu, Rahmetli Teyzem’in yaptığı gibi, bir “rahatlama emisyonu”dur. Emisyon, malum “neşriyat”, “yayım” demek. Yayımlanan her neyse, bunun karşı tarafça, kabul edilip işleme alınması; uygun bir “resepsiyon”, yani yayımlananı kabule duyarlı olmayı, gerektirir.

Kabul fiili, bir bakıma “yatkın” (affin) olma fiili ile eşanlamlıdır. Siz memur olarak şube müdürünü, arkadaşınıza çekiştirdiğinizde; onun, size kulak vermesi; önemli ölçüde, aynı bir olumsuz etkilenme altında bulunmasına, bağlıdır.

Arkadaşınızın, şube müdürüyle tıkırı yerindeyse; bu kişiyle ilgili, ortaya getireceğiniz eleştirileri, sizinle kolaydan paylaşmaz.

Bu nedenle “Ortamın Dedikoduya Yatkınlığı”, bu ortamda dedikodunun etkili olması açısından, çok önemlidir.

Dedikodu Fiziği’nde diğer önemli bir konu, “Dedikodu Attenüasyonu” yani “Dedikodu Başkalaşması”dır. Herhangi bir ortamda; belli bir işaret, belli bir menzilde (erimde) zayıflar, değişir, başkalaşır. Dedikodu Fiziği’nde de, tam böyledir. Belli bir “dedikodu” bir yerden bir yere giderken, bildiğiniz gibi “tanınmaz” hale gelebilir. Bir dedikodunun, belli bir ortamda nasıl “başkalaşacağı” , o açıdan, Dedikodu Fiziği’nin fevkalade önemli bir alanını oluşturmaktadır. Siz adamın biri için “erkek” demişseniz, ama o laf adama “kelek” biçiminde gitmişse, iyice yandınız, demektir!..

Dedikodu Psikolojisi

Dedikodu “safça” yapıldığında, bence olumsuz değildir, hatta şirindir.

Doğal bir rahatlama eğilimiyle dedikodu yapan; tıpkı Rahmetli Teyzem gibi; çekiştirdiği kişi ile ilgili söylediklerini, tam kastetmez. Konuşarak, rahatlıyordur. Rahatladıktan sonra unutuyordur. Bu nedenle, dedikodunun gıyapta hedef aldığı kişi, kendisi ile ilgili, soyutta olumsuz gibi duran sözleri işitince, hiç kızmamalı, hatta aldırmamalıdır.

Böylesi bir dedikodunun, “karikatürsel” bir boyutu da vardır. Çoğu insanımız; biraz da patlamamak için  yaptığı dedikoduyu, gerçekte “eleştirel”, “entellektüel”, çoğu zaman “can sıkıntısını geçiştiren” bir etkinlik olarak sürdürür. Bu çerçevede; ne kadar “ince” gördüğünü nasıl da derinlemesine çözümlediğini; çözümlediğini ne kadar edebi anlatabildiğini, sergilemek ister. Bu gayretlerin, insana önemli ölçüde bir boşalma ve haz bahşettiği, anlaşılmalıdır. O nedenle, hakkımızdaki dedikodu motifleri ne kadar abartmalı olursa olsun; kökte bir “kötü niyet” yoksa; bunları en iyisi, hoşgörüyle algılamalı; hakkımızdaki söylentilerin, çok da fazla üstünde durmamalıyızdır.

Bu da işte, “Dedikodu Psikolojisi”…

*

Şimdi, düşüncemi geliştirmek üzere, biraz dedikodu yapayım!..

Matematik Oyunlar Kuramı

Bir zaman önce, üniversitede bir dedikodu ustası tanıdım.

Ustanın, konusunda sahiden usta olduğunu, neden sonra anladım.

Usta, hiç bir zaman, “eğriye eğri”, “doğruya doğru” demezdi, ustaya göre herşey “bıçak sırtında” gibiydi. Ne tarafa itilse, o tarafa yatırılabilirdi. O nedenle de, eğri “doğru” olarak, doğru “eğri” olarak pekala gösterilebilirdi.

Ustaya bir gün postayla, bir arkadaşının yazdığı kitap geldi. Şöyle, üç parmak kalınlığında birşey. Usta kapağını açmadan, kitabı, yanında bulunanların dehşete düşmüş bakışları arasında, şunu diyerek fırlattı, attı:

– Asistanlarına yazdırmış, ne olacak!..

Ustanın bu sözü; sahiden öyle düşündüğü için mi, yoksa maksatlı olarak mı söylediğini anlamam, bayağı bir zamanımı aldı.

“Karşısındakinin başarısını” küçük, hatta mümkünse “başarısızlık” olarak göstermek; “kendi yavanlığını” ise “dahiyane” bir başarı olarak takdim etmek, ustanın profesyonelleştirdiği ve ısrarla izlediği bir yöntemmiş, meğer…

Bir yığın karmaşık denklemle uğraşmama rağmen; böylesi basit bir denklemi, itiraf edeyim, hemen görememiştim.

Benimki gibi “saf” ve “kartezyen” bir mantık; çoğu kez, olayların egemen eksenlerine o kadar aykırı, o kadar yanlız kalabiliyor ki; bunu anlamak (kartezyen mantık kısıtlı ya da kısırlığında) epey bir zaman gerektirebiliyor. “Şeytani” olarak söylenen sözler, anlamları dışında söyleniyor, çünkü . “Kasıt” ise, gerçek gibi gösterilmeye çalışılan sözlerin anlamında, hiç yer almıyor.

Olay, ne bundan ibaret, ne de bu kadar basit. Hemen neredeyse hayatın tümünü, bütün “uzlaşmazlık” ve “çıkar kavgalarını”, kapsıyor…

Von Neuman’ın matematikteki “Oyunlar Teorisi”, anlattıklarımın kuramsal çerçevesini oluşturur; tüm harp oyunlarının, temel felsefesidir. Buna göre, yapılacak hamle ya da hareketle kendinizin durumunu mümkün mertebe iyileştireceksinizdir; karşınızdakinin durumunuysa, mümkün mertebe kötüleştireceksinizdir. Yani “etkileşme” halindeki iki fonksiyondan biri “maksimize” edilirken öteki, aynı zamanda, “minimize” edilecektir.

İşte bu da, “profesyonel dedikodunun”, “diplomasinin” ve  “psikolojik savaşın”, genelde “harplerin” “matematiği”…

*

Hepimize, okullarda iyi ve ahlaklı olmak öğretiliyor tabii, ama; dünyamızdaki gerçek trendleri belirleyen halen, daha yazık ki, hem de ara ara çok gaddarca, matematikteki oyunlar teorisinin, ustura gibi teoremleridir.

Bizim, ancak Sevgili Teyzem gibileri kapsayan “Dedikodu Fiziği”, bununla kıyaslanınca, çok çok masum kalıyor.

Devletlerin gizli servislerinin, ya da büyük çıkar gruplarının, kendi aralarındaki kavga süreçlerini bir tarafa bırakırsak… Devlet memuru Rıfkı Bey’in evkaf dairesinde; yahut mahalleli Fahriye Abla’nın komşuda, sohbet sürecinde, yaptıkları dedikodunun “mekanizmalarıyla”, yani “Dedikodu Fiziği”yle ilgili olarak gerçeklenecek “doktora çalışmaları”, yine de, kim bilir hangi güzellikleri sergileyecek, bize neler öğretecektir!..

Dehşetli Bir Âlem

Yazının başında dikkate getirdiğim Mariotte Yasası benzeri olan “Dedikodu Termodinamik Yasası”; belli bir “dedikodu sıcaklığı” ve “zihinsel hoşgörü hacmi” çerçevesinde, belli bir “dedikodu basıncının” kaldırılabileceğini, işaret etmektedir. Bundan fazlası ise, doğal olarak (iyi ki), patlamaya, yani “söylenmeye”, yol açmaktadır. Nitekim psikologlar da, zihinsel basınç biriktirmektense; bağırıp çağırarak da olsa, özellikle iş adamlarına, “stres atma”, “gerginlik azaltma” yollarına başvurmayı, öğütlemektedirler.

Başkalarını incitmemeye özen göstererek, “masum dedikodular” geliştirme konusunda, kendinizi fazla sıkmayabilirsiniz. Aynı çerçevede, başkalarının sizin hakkınızda dile getirdiği, özünü pek kastetmeyen, iğneli birçok sözü, hoşgörüyle karşılayıp, hiç dikkate almayabilirsiniz.

Kendinizi, böylelikle, “daha geniş yürekli” bir çizgiye yükseltebilirsiniz.

*

Siz Mozart olmasanız da, etrafınızda savaş baltalarıyla Salieri taklidi yapanlar, belirdiğinde; bütün bu anlattıklarımı  anımsamanız, inanın, çok yararlı olacaktır. Sağlam durabilirseniz, göreçeksiniz onlar, “hasetten” çatlayacaklardır!

Dedikodu Fiziği’nin, açıklama gerektirmeyen ama çok önemli bir bahsi unutmayın ki, “Mukavemet”tir.

*

Termodinamiğiyle, difüzyonuyla, kondüksiyon, konveksiyon, ısı ve momentum transferiyle, daha daha afinitesiyle, attenüasyonuyla, hatta matematik oyunlar kuramıyla, o arada psikolojisi ve mukavemetiyle(kimbilir daha neler neler), şu “Dedikodu Fiziği” gördüğünüz gibi, valla dehşetli bir âlem!..

 

Termodinamiğin İkinci Yasası ve Sevgililiklerin Pörsümesi

Anadolu Bilim ve Teknoloji Stratejileri Araştırma Enstitüsü

(BİLTES), Cumhuriyet Bilim Teknik, 31 Ekim 1992

Termodinamik, “ısıldevinim” demek. Çok kabaca “ısı” ve “hareket” (devinim) arasındaki ilişkileri inceleyen, bir bilim dalı…

Birinci Yasa

Termodinamiğin “iki temel yasası” var. Birinci yasa, “enerji korunumu” yasası. İlk kez, Lavoisier tarafından 18. yy ortalarında şöyle vazedilmiş:

– Hiç bir şey vardan yok olmaz, hiç bir şey yoktan var olmaz.

Sözün aslı Fransızca. Türkçe’ye çevirisi şöyle:

– Hiç bir şey kaybolmaz, hiç bir şey yaratılmaz.

Gerçekte sözün Fransızcası’nda fiiller “isteşlik” hallerinde çekiliyor. “Kaybolmak” fiilinin dilimizde isteşliği yok ama, bu fiilin yerine eşanlamlı, “yitmek” kelimesini kullanırsak, bunun işteşliği “yitişmek” olur.

“Yaratmak” yahut “yaratılmak” fiillerinin isteşliği ise, dilimizde yok.

Yitişmek “karşılıklı yitmek” olduğu kadar, “kendi kendine, kendi başına yitmek, kaybolmak” demek olmakta.

Türkçemiz’de isteşlik türetme kuralı basit. Şu var ki, isteşlik türetelim derken bir bakıyorsunuz, mânâ tamamen değişmiş… Örneğin, “bitmek” fiilini ele alalım. “Bitişmek”, “bitmek” fiilinin isteşliği olarak düşünülürse, o zaman“kendi kendini bitirmek” ya da isteşliğin diğer kullanım alanında, “birlikte bitmek” olarak anlaşılabilir.

Oysa “bitişmek”, güncel kullanımda “uçuca gelmek” demektir.

O halde, anlam fanteziyle zorlanırsa, “bitişildiği” yani “birlikte yok olunduğu” zaman, “uçuca geliniyor” olmaktadır. Ya da “uçuca gelinip bitişildiğinde”, örneğimizde demek ki , “birlikte yok olunmaktadır”…

Lavoisier’nin sözünün Türkçesi’nde, “kaybolmak” ve “yaratılmak” fiillerinin önlerine, “kendi kendine” ya da “kendi başına” belirlemelerini, “isteşliği” Fransızca’dan çevirmek üzere eklersek, anlam bozuluyor ve tartışmalı oluyor.“Hiç bir şey kendi başına yaratılıyor olmuyor” ama o zaman “yoktan var etme” anlamındaki “yaratma” fiili ve bunun öznesi, “mutlak bir yaratıcı”, mantıkta “mümkün” olarak, bir bakıma ilan ediliyor.

Sözü bunca uzatmanın nedeni, Lavoisier’nin dediğinin “metafizik” bir tartışma konusu yapılıyor olması… Günümüzde de bu böyle… “Hiç bir şey yoktan yaratılmaz” dediğimiz zaman, saygı duyulmak gereken inançları ihlal ediyorsunuz sanki… En azından böyle anlaşılabiliyorsunuz…

Bu hususu, özellikle belirtmek durumunda buluyorum, kendimi. Gerek derslerimde, gerek konuştuğum toplantılarda,“Enerji Korunumu Yasası”nı anlatırken. Lavoisier’in sözünü açıkladığımda, has inanç sahibi kimi gençlerimizin, boşluğa itildiklerini, anlaşılır dirençler ve alınganlıklar gösterdiklerini izliyorum.

Oysa Lavoisier’in sözünde tartışma konusu yapılmak istenen “inançlar” değildir. Esasen metafizik anlamda“yaratmak” ve bunun öznesi “yaratıcı”, bilim alanının ötesindedir. O konuda, bilim adına herhangi bir şey söylemeye mezun değiliz.

Bilim, anlattığım açıdan, “yaratılmaya inanmak ile inanmamak” tavırlarına “simetrik” bakar. Çünkü işte, bu eylemler,“bilim ötesidir” ve (birbirlerine dönük saygıda kusur etmemeleri koşuluyla), eşsaygıyla karşılanır.

“Enerji korunur” demek “evrendeki enerji hacmi” (çeşitli enerji halleri arasında dönüşümler olsa da), gerçekten,“değişmez “ demektir.

Böyle bir bağlamda, “vardan yok olmak ve yoktan var olmayı”, “varken yok olmak ve yokken var olmak” ile karıştırmamak gerekir. Evrenimiz belki yokken (ona eşdeğer bir enerjinin dönüşümü uzantısında) var olmuştur (ya da var olmaya koyulmuştur). Bu süreç fazla olarak “tılsımlı” denebilecek bir “üst mekanizma” içerebilir. Ne ki, dünyamız ve hepimiz (yokken var olmuş olmakla beraber) bugünkü düşüncemize göre (hiç) yoktan, var olmuş değilizdir.

Güncel dilde ise “yaratmak” fiilini, söz gelişi moda kreasyonundan (creation) bahsediyorsak, “yoktan” değil “yokken”var olmak anlamında kullandığımızı, anımsayabiliriz.

Enerji Neden Korunur?

Her şey “enerji” de ondan. “kütlenin enerji eşdeğeri”,  “enerjinin kütle eşdeğeri” bulunuyor. “Hiç bir şey yoktan var edilemiyor, hiç bir şey de vardan yok olmuyor” ise “enerji korunuyor” demektir.

Başka türlü bir gelişme düşünemiyoruz.

Evrende bildiğimiz kadarıyla, açısal momentum (açısal devinim tartanı), elektriksel yük gibi, başka kimi büyüklüklerle de korunuyor.

Niye böyle? Kestirmeden açıklaması, inanın kolay değil…

Neyse, gelelim termodinamiğin ikinci yasasına…

İkinci Yasa

İkinci yasa, birinci yasadan daha zor anlaşılır bir yasadır. Bu yasaya kestirmeden “enerjinin kullanılabilirliliği yasası” da diyebiliriz.

Belli bir enerjinin bir halden başka hallere dönüşse dahi, korunuyor olması onun ne denli “kullanılabilir” olduğunun ölçümünü belirlemiyor. O nedenle enerji korunumu yasasını tamamıyla ya eldeki enerjinin ne ölçüde kullanılabilir olduğunu belirleyecek, ikinci bir yasaya ihtiyaç doğar.

“Termodinamiğin ikinci yasası” işte bu aşamada şekilleniyor.

Belli bir miktar enerjiden ne ölçüde “yararlanılabileceğini” belirlemek üzere o enerjinin içinde olduğu bir “sistem”tanımlamak gerekiyor. “Sistem”“içi” ve “dışı” oluyor; sistemin içinin ve dışının özellikleri gündeme geliyor. Bu özellikler arasındaki karşılıklı ilişki, sistem içindeki enerjinin ne miktarda “kullanılabilir” olduğunun ölçütünü sağlıyor.tanımlanınca, tabii sistemin

Kabaca sistemin içerisi ile dışarısı arasındaki “enerji-akış-yokuşu” ne kadar “dik” olursa, sistem içindeki enerjinin dışarıdan kullanılabilirliği, o kadar yüksek olur.

Termodinamiğin ikinci yasası da işte bunu ifade ediyor.

Sistemin içiyle dışı arasındaki “enerji-akış-yokuşunu”, makro düzeyde “sistemin içiyle dışının sıcaklıkları”arasındaki “fark” belirler. “Sistem sıcaklığı” ile “sistemin dışının sıcaklığı” aynı ise o zaman “yokuş eğimi” sıfır demektir. Bu durumda sistemin içiyle dışı arasında bir fark, dolayısıyla bir enerji-akış-yokuşu yoktur. Böyle olunca da, sistemin içinden dışına net olarak, enerji akamaz.

Termodinamiğin ikinci yasası, ilkinden daha derin ve daha gizemlidir. Bu yasa çerçevesinde “makroskopik bir düzen” büyüklüğü, “entropi” tanımlanır. Düzen büyüklüğü ya da fonksiyonunun, mikro dünya ile ilişkilendirilmesi,“istatistik termodinamiğin” bir baş konusudur.

“Düzen fonksiyonu” (yani entropi) ile ilgili temel bir belirleme, kapalı sistemlerde bu fonksiyonun yükselecek olmasına, yani “düzensizliğin artmasına” ilişkin belirlemedir.

Diğer bir deyişle “kapalı bir sistemde düzensizliğin artması bir kaçınılmazlıktır”. Böyle bir sistemde enerji korunsa da, gitgide daha az kullanılabilir hallere dönüşecektir.

Yani, kapalı sistemlerde “enerji çürür”; korunur ama değersizleşir. Termodinamiğin, dolayısıyla evrenimizin çok vahşi, çok acımasız bir yasasıdır sanki bu…

İçinde olduğumuz evren, haliyle kapalı bir sistemdir. Eğer evrenin dışında bir şey düşlüyorsanız, o zaman bunu da içine alan üst ve kapalı bir evren tanımlamamız mümkündür. Nihayette, üst ya da en üst evren “kapalı bir sistem”oluşturacaktır. O halde burada “enerji” korunsa bile, geriye dönüş olmaksızın, gitgide çözülecek bozunup çöpleşecektir.

Yuvarlak on beş milyar yıl kadar önce meydana geldiğini düşündüğümüz “büyük patlama” uzantısında, anlattıklarımın hangi aşamalar sürecinde gerçekleşegittiğini önceki yazılarımda ara ara dikkate getirdiğim anımsanabilecektir.[1][2][3][4][5][6]

Evreni bütün halinde “kapalı bir sistem” olarak düşünüyoruz, ama bu “büyük-kapalı-sistem” içinde elbette bir çok“açık sistem” tanımlanabilecektir. Dünyamız örneğin bir açık sistemdir. Özellikle güneşten enerji alır. O nedenle de, dünyamızda, tabiat ana oluşabilmiş… “Toprak”; bitkiler ve canlılar olarak görkemli şekilde “ayağa kalkabilmiş”, bir anlamda yücelmiştir.

Önceki yazılarımda, söz konusu sürece dönük olarak:

– Doğa kaostan düzenlilik üretiyor diyegeldiğim, hatırlarda olabilecektir.

İkinci Yasa ve Sevgililik

Bütün bunlarla “sevgililiğin” hele “sevgililiğin pörsümesinin” ne ilgisi var diyeceksiniz.

Sevgililik, sevgililer arasında olağanda olmayan bir çekim, dolayısıyla bir “enerji-ve-bilgi-akış-yokuşunun”oluşumunu işaret ediyor.

“Enerji ve bilgi” dedim. Belki, “bilgi” yanı sıra, ayrıca “enerji” demek gerekmez. Çünkü bilgi, genelde, belli bir enerji dizinidir. Her hal-u karda, bir dizindir…

Sevgililer ayrı ayrı, birer “açık sistem”dirler. Ama “sevgililik” ne yazık ki, esas olarak bir “kapalı sistemi” işaret ediyor. Sevgililer arasındaki beyinsel ve tensel bilgive enerji akışı, sevgililik ne kadar yoğunsa, o kadar iştahlıdır. Ne ki karşılıklı beyinsel ve tensel “bilgi hazneleri”, sonlu hatta hayli sınırlıdır. Bilgi ve enerji akışı, karşılıklı bilgi haznelerini boşalttıkça, sevgililer arasındaki “bilgi-akış-yokuşu” yenmeye, düzlenmeye, bitmeye geçer.

Gerçi beyinler, ayrı ayrı olarak ya da beraberlikten beslenmektedir, bu sayede de, sevgililer arasındaki çekimbeslenmektedir. Ama “beslenme hızı”, “tükenme hızından,” çaresiz daha düşük kalmakta; neticede sevişen çiftler arasındaki enerji-ve-bilgi-akışı-yokuşu, kaçınılmaz olarak örselenmekte düşegidip, yok olmaktadır.

Hele tensel cazibenin, bilgi akışının, öğrenmeyle iyice yavaşlayıp, cılızlaşması sonunda da “kabak tadı” verip kuruması, termodinamiğin ikinci yasası gereği, ne yapalım ki bir yazgıdır.

Bu nedenlerle demin “sevgililiğin” esas olarak – yazık ki – bir “kapalı sistemi işaret ettiğini” ifade ettim.

“Sevgililik”, kısaca çiftlerin karşılıklı çekim sürecinde “öğrenme” daha da derinde “keşfetme” eylemlerini kapsar. Tabii “paylaşma” eylemini de kapsar. Ama “paylaşma” fiili burada “öğrenme” ve “keşfetme” fiillerine göre, sanki ikinci bir düzlemde kalmaktadır. O kadar ki “paylaşma” fiilini incelememiz çerçevesinde “öğrenmeyi ve keşfetmeyi paylaşma” olarak açıklamak yerinde görünmektedir.

“Öğrenme” daha da derinde “keşfetme” fiilleri itibariyle, tıpkı termodinamikte olduğu gibi bir “sıcak kaynak” bir de“soğuk kaynak” gösterebiliriz. Andırımımızda sıcak kaynak öğrenilecek “bilgi haznesi”dir. Soğuk kaynak ise,“öğrenen”, öğrenerek bilgi haznesini dolduran “özne”dir.

Nasıl ki termodinamikte ısı, sıcak kaynaktan soğuk kaynağa doğru akarsa, bilgi de bunun gibi “sıcak” olarak niteleyebileceğimiz bilgi haznesinden, bilgiyi öğrenecek olan öznenin, nisbeten “soğuk” (denilebilecek), bilgi haznesine akar.

Nasıl ki termodinamik olarak, sıcak kaynak sıcaklığıyla, soğuk kaynak sıcaklığı arasındaki bir fark (yani bu iki kaynak arasındaki ısı akış yokuşunun) olmaması halinde, söz konusu kaynaklar arasında ısı akışı olmamaktaysa… Bunun gibi “alıcı” ve “verici” bilgi hazneleri arasında, “öğrenme” fiilini harekete geçirecek bir birikim farkının bulunmaması durumunda, bu hazneler arasında bilgi akışı olmaz; bu daha önce var ise de, işte, durur.

Sevgililikte, iki sevgililinin, her ikisi de ayrı ayrı, hem etken hem edilgen olarak beyinsel, bedensel ve tensel bilgileri sevdiceğe iletirler. Aynı zamanda, sevdicekten kendilerine beyinsel, bedensel ve tensel olarak yayılan bilgi işaretlerini kaydederler. Termodinamik olarak demek ki, sevgililerin her biri, ayrı ayrı ve aynı zamanda, hem “sıcak kaynak” hem “soğuk kaynak” gibi davranmaktadırlar. Aralarında karşılıklı olarak birinden ötekine, “iki” bilgi-akış-yokuşu vardır.

Dediğim gibi, karşılıklı bilgi akışıyla, bilgi-akış-yokuşları eğim kaybedegittikçe sevgililik tavsamakta, bıkkınlık baş göstermektedir. Hele uyumsuzluk ve anlaşmazlık, bir biçimde boy göstermişse, hırpalanma süreci hızlanmakta, sevgililik bitmeye koyulmaktadır.

Çiftlerin birinden ötekine olan bilgi-akış-yokuşunun eğimi, ikincinin ilkine olan bilgi akış-yokuşunun eğiminden, daha dik ya da daha basık olabilir. O zaman yokuşlardan basık olanı, dik olanına oranla, genelde daha çabuk yatıklaşıp düzleşecektir. O zaman da, iki sevgiliden daha az iştahlsı, ötekinin sevgisinin sürmesine karşın, artık sevemez olacaktır; bu durumda sevgililik, pörsümenin ötesinde, acılar getirmeye başlayacaktır.

Anlattıklarım düz arkadaşlıklar için de geçerlidir… Hatta önderler ve uluslar için de geçerlidir.

Artık söyleyecek birşeyi kalmayan lider, “yavanlaşan önerileri” ile, “toplumun bilgi haznesi” de “termodinamik bir bilgi haznesi” olduğundan, gözden düşmeye başlar.

Buna karşılık ölümlerinden sonra uluslarıyla “termodinamik bıkkınlık süreçlerine” sürüklenmemiş, tam tersine yaptıkları ve söyledikleri ile hala, önderlik sürdürebilen liderler de vardır. Yeni nesiller, çünkü, eskiler kadar onlardan, doyasıya öğrenmeye hazırlardır.

Sanatçılar veya aktörler ile uzaktan ilişkimizde, veya bir müzik parçasına duyduğumuz “beğeninin” seyir kökeninde de, termodinamiğin ikinci yasasının, egemen olduğunu görmek ilginçtir. “Beğeninin” söz gelişi bir müzik parçası zemininde, “doygunlukla”, tavsamaya kayması, bilgi-akış-yokuşunun bücürleşegidip, hımbıllaşmasının bir sonucudur, özellikle…

Sevgili olup, sevgililiğin eskisi kadar tadını çıkartamıyorsanız, sakın sevgilinize kızmayın. Kızılacak olan termodinamiğin ikinci yasasıdır! Hem bir söz var, onu da anımsayın:

– Aşık olmak, ikinci kez, ilkinden daha tatlıdır.[*]

Öyle, çünkü, anlattıklarım uzantısında işte, “deneyimli aşık” şimdi hem daha yoğun sevebilecek, hem de sevdiceği, daha derinden öğrenmeye yönelebilecektir. Sevgililikteki bilgi akışının, bu kez öncekinden daha yoğun ve uzun olması, dolayısıyla da, sevgililiğin daha zor tükenecek olması, beklenir.

Gördüğümüz gibi, bilim adamı, en azından sevgililikte kolayca söylenebilen sözleri, nasıl da zorlaştırıp çapraşıklaştırıyor!..

Yine de doğrusu, biraz daha ileri gitmek istiyorum.

“Fazla nazın aşık usandırması” da, özellikle “kanıksama” boyutu itibariyle, termodinamiğin ikinci yasasının bir tezahürü olarak görünüyor, bana…

Burada tabii “naz yapanın”, “aşığın” öğrenme ve keşfetme iştahına, nazdan dolayı ket vurması olayı da var, ama… Dikkat edilirse, sonuçta, öğrenme fiilinin naz yoluyla pratikçe hasar görmesinden dolayı, sevgililer arasındaki bilgi-akış-yokuşu tıkanıp çözülüyor ve haliyle sevgililiği yaralayıp tüketmeye geçiyor…

Yani, yine bir bakıma ikinci yasa, hükmünü icra ediyor.

Aynı şekilde, ilerleyen yaşlarda aşık olmak zorlaşıyor. Çünkü aşık olmak fiili öğrenilip “kanıksanmış” oluyor. Aşık olmanın, başka bir deyişle beyne ve bedene yeni olarak öğreteceği pek fazla da bir şey kalmıyor.

Olayın, psikoloji ve fizyoloji boyutunda tabii, pek çok vechesi var. Nedir ki, kökte işte, termodinamiğin ikinci yasası gibi, bir mekanizma, belirleyici olmakta…

Sevgililer Kadar Çok Yaşayabilen Sevgiler!..

Sözlerimi, sevgililiklerini alabildiğince sürdürebilmek isteyenler için, birkaç “termodinamik öneri” ile tamamlayayım:

  1. Bilgi-akış-yokuşunu beslemek üzere, sevgiliden ayrı olduğunuz zaman, “öğrenmeyi” muhakkak sürdürün. Kendinizi geliştirin, zenginleştirin.
  1. Sevdiceğe de böyle davranması için yardımcı olun.
  1. Yaratıcı olmaya çalışın, mümkün mertebe çok, “fantezi” üretin.
  1. Sürpriz yapın. Daima sürpriz yapabileceğiniz hissini, sevdiceğe yansıtın.
  1. Sırlarınız olsun. Böyle olduğunu, sevdiceğiniz bilsin. Ama bu sırları ona mümkün mertebe, zor aktarın. Onun“merakını” dinç tutmak, ikinci yasayla savaşırken önem taşımaktadır.
  1. Herhalde bir şekilde, biryerlerde, sevgilinin var olduğunu bileceği, “gizemli” birşeyler, bir “meçhul” oluşturup, yaşatmaya bakın.

Önemli olan sevgililiğin karşılıklı bilgi-akış-yokuşlarını, “miskinleşme” illetinden korumak ve payandalamaktır. Yine de yazık ki, tüm evreni pençesine almış görünen termodinamiğin ikinci yasasından kaçış yoktur.

Sevgililer de, evrendeki “toplam enerji” gibi pörsüyüp, çürümeye mahkumdur.

İki sevgili çıksa da, keşke, termodinamiğin ikinci yasasını çürütse!..

Yine de, şöyle veya böyle, sevgililer kadar çok yaşayabilen sevgiler vardır. Onlardan birini yakalayabiliyorsanız, harika!..

TEŞEKKÜR

Yazıyı özenle, sözden okunurluğa taşıyan Sevgili Ayşegül Sevinç’le Gönül Coşkun’a, şimdi de Sevgili Kadriye Gül’e, pek çok teşekkürler ediyorum.


[*] “Love is lovelier the second time around.” Bir şarkı sözüdür bu, biliyor musunuz?. Söz ve müzik yazarı belli değildir, ancak, 1961’de Frank Sinatra tarafından yaygınlaştırılmıştır…


[1] İnsan Kendi Özü Kaosa Geri mi Dönüyor?, Cumhuriyet Bilim Teknik,  29 Aralık 1990.

[2] Temel Parçacıklardan Canlıya, Düşünceye, Duyguya, Maddenin Halleri, Cumhuriyet Bilim Teknik, 29 Haziran 1991.

[3] Çevre Kirliliği Kaçınılmazlık Değildir, Cumhuriyet Bilim Teknik, 11 Ocak 1992.

[4] Uzaysal Düzen, İyilik, Kötülük, Cumhuriyet Bilim Teknik, 29 Şubat 1992.

[5] Akıl, Evren Bilincinin Gerisindedir!, Cumhuriyet Bilim Teknik, 20 Haziran 1992.

[6] Türler Arasındaki Acımasızlık, Irkçı Milliyetçilik ve Uzaydaki Yalnızlığımız, Cumhuriyet Bilim Teknik, 18 Temmuz 1992.

 

Hassstrroloji ya da Kısaca Hastroloji

Yazı başlığına bakıp:

– Yahu, gayrı ciddiyet, Tolga Hoca’ya yakışmıyor, demeyin.

Gerçi, “bilimsel” içerikli olmakla birlikte, bu tür yazılarıma “fantazi boyutunu” katmayı çok seviyorum, biliyorsunuz. Ama hiç gayrı ciddi olmadım. Onu da teslim edeceğinize güveniyorum.

Sahi, yazı başlığına bakıp, yaklaşımımın size, “gayrı ciddi” olduğunu düşündürtecek birşey mi sezinliyorsunuz  ki! (Gülmeyin)

Sizin ilk bakışta, başlıktan ne anlayacağınızı bilmiyorum. (Aslında galiba biliyorum!) Yine de ben, neden onu seçtiğimi , biraz açıklayayım.

Bu yazıda esas olarak, son zamanlarda iyice revaçta olan “Astroloji”, Türkçe bir deyişle “Yıldız Falı” ya da bunun, yazılı basının ötesinde artık televizyon ekranlarında da sıkça rastladığımız “öğütlerini”, konu etmek istiyorum.

“Astroloji”, Latince kökler itibariyle “astr” ve “loji” sözcüklerinden oluşuyor. “Astr”, “yıldız” demek. Örneğin “Astrofizik” işte, “Yıldız Fiziği” oluyor.

“Astrofizik” çok zor bir bilim dalıdır. Bir yandan “sonsuz büyüklükleri” ele alan “Kozmoloji” ile (Evrenbilim’le), diğer yandan  “sonsuz küçüklükleri” çalışan “Atom Fiziği”, “Nükleer Fizik” ve “Temel Parçacık Fiziği” ile bütünleşir. “Astrofizik” kısaca, gökyüzündeki, her biri “Güneşimiz” gibi olan milyarlarca ve milyarlarca yıldızın; oluşumlarını olağan hayatlarını  ve ölümlerini, inceler.

Bu açıdan “Astrofiziğe”, güzel Türkçe’miz de, kapsamlı bir deyimle “Yıldız Bilim” diyebiliriz.

“Loji” sözcüğü, Latince’de “bilim” anlamına geldiğine göre, “Astroloji” sözcüğü asıl, “Yıldız Bilim”adını taşıyor. “Astroloji”, oysa malum (kendi kendini tanımlayış şekli itibariyle) “Yıldız Falı Bilimi”, demek olmaktadır.

Ama hemen belirteyim ki, yöntemleri ve konuları bakımından, “Astrofizik” (Yıldız Bilim) ve “Astroloji”(bu, Yıldız Bilim) arasında pek bir münasebet bulunmuyor.

Hem “Astrofizik” hem “Astroloji” ; konuları çok farklı olmakla beraber; “dilde” öyle yahut böyle, “Yıldız Bilim” olarak belirlendiklerine göre; ben “Esas Astroloji”nin (yani Yıldız Falı Bilimi’nin) başına, aradaki“farkı” işaret etsin diye, şöyle bir “H” harfi eklemeyi öneriyorum.

Şaşırmayın… Açıklayayım…

“Yıldız Fiziği”“kapsam” olarak “Astroloji” yani “Yıldız Bilim”“Esas Astroloji” yani “Yıldız Falı Bilimi”, o da “anlam” olarak “Yıldız Bilim”. Karışıklığa sebebiyet vermemek üzere, ikincisine (“Esas”anlamında) “Has Astroloji”, yahut kestirmeden işte, “Hastroloji” diyebileceğimizi düşünüyorum.(Gülmeyin demiştim!)

“Kıdem” sırasına bakılırsa; “Yıldız Fiziği” şunun şurası, yuvarlak yüz yıllık bir geçmişe sahip. “Esas Astroloji”, bizim “fark işaretimizle” söylersek, “Hastroloji” ise yüzyıllardır, hatta belki binlerce yıldır, gündemde ve revaçta … O nedenle dediğim gibi “Astroloji”ye, “Esas Astroloji” anlamında, “Has Astroloji” yada kestirmeden “Hastroloji” demek sanırım pek uygun duruyor. (Bana galiba pek inanmadınız. Ama başka ne yapabilirim ki? Tamam işte, gülmeyin!..)

*

Bu yazıda “Astroloji”ye gönül vermiş olanlara, ona inananlara, onu meslek edinmiş olan“Hastrologlar”a (yani Has Astrologlar’a), derin bir “özen” içinde bulunduğumdan lütfen kuşku duymayın. Onları “incitmek” istemiyorum.

Ama düşünmeye bayılıyorum. Siz okurların da düşünmeye can attığınızı biliyorum. O nedenle amacım biraz “sesli düşünmek” ve olabilecekse bir “tartışma” açılmasına katkı vermek… Bu kadar…

Gerçi Konfüçyüs’ün meşhur bir sözü vardır, biliyorsunuz;

– Bilmeden düşünmek tehlikelidir!

Bu söze tamamen katılıyorum. Şu var ki maalesef hiç “Hastroloji” çalışmadığımı itiraf edeyim!..

Yine de konuyu; “akademik” bir açıdan bana “güven” verecek kadar “hacimlice” bir birikimle ele alabileceğimi umuyorum.

“Yanlış” bir şey söylüyorsam “Hastrologlar” beni düzeltsinler.

Hastroloji

“Astroloji”; dünyaya gelişimizle, gezegenimizin uzayda karşı karşıya olduğu “gökyüzü manzaralarını”ve bunların bizim üzerimizde oluşturduğu (öne sürülen) “etkileri” konu ediniyor.

Gerçekten de Dünyamız; Güneş’in etrafında dolanırken; geceleri gökyüzümüzü, farklı farklı “yıldız manzaraları” süslüyor. İşte “Oğlaklar”“Akrepler”“Yaylar” bir yıllık periyotlarla gelip gelip gidiyorlar.

Dünya; Güneş’in etrafında, örneğin “yazın” (eliptik) yörüngesinin bir tarafında; “kışın” bunun tam karşı tarafında bulunuyor. Dünya’nın Güneş’e dönük yanı “gündüz”; arkası da doğallıkla “gece” oluyor. Demek ki güzel “yaz geceleri” (kestirme bir deyişle) Güneş etrafındaki yörüngemizin neresiyse orasının,“dış kısmında” bulunan yıldızları seyredebiliyoruz.

Kışında (tabii açık havalarda) söz konusu mevkiin, yörünge üzerinde Güneş’e göre tam karşı tarafının,“dış kısmındaki” yıldızları görebiliyoruz.

Aslında gündüzleri Güneş ışınları atmosferimizde “saçılıp” gözümüzü almasa; örneğin “kışın gündüzleri”; yaz gecelerinde gördüğümüz yıldızların hemen tümünü, ayrıca, görebilirdik. Bunun  gibi“yaz gündüzlerinde” de, kış geceleri gördüğümüz yıldızları seçebilirdik.

Gerçekte atmosfer dışında; Güneş’e karşı “uzay yürüyüşü” yapan astronotlar; söz konusu yıldızları (Güneş’e çok yakın duranlar hariç) rahatlıkla görebilirler.

Ay’da da örneğin durum bu açıdan aynıdır. “Ay gündüzlerinde” Güneş “tepsi” gibi, gökyüzündedir. Ama orada atmosfer olmadığı için gökyüzü, gündüz de, “gece” görüntüsündedir; görüş alanınızdaki hemen tüm yıldızları, o yüzden görebilirsiniz; bir tek Güneş’e, nispeten yakın duran yıldızları, Güneş’in çarpıcı parlaklığından dolayı seçemezsiniz.

Evet “Dünya gecelerinde”, Güneş’in etrafındaki yörünge yolculuğumuza bağlı olarak, farklı farklı “yıldız manzaralarını” seyrediyoruz. Bu açıdan doğrusu, tam nasıl olabileceğini kestiremiyorum (sanırım pek kimse de kestiremiyordur) ama farklı farklı “uzay yahut yıldız etkilenmeleri” altında bulunduğumuz; bunun da özellikle “bebekleri” doğum sırasında bir biçimde etkilendiği ileri sürülebilir.

Nasıl?

Durun durun… Böyle bir görüşü, birazdan çelecek olmakla beraber, “Astroloji”ye gönül verenlere azıcık“bilgi” desteğinde bulunalım.

Gece-Gündüz, Üstümüzdeki Toplam Kozmik Etki Değişmiyor!..

“Uzay” hiç de, sanıldığı gibi “boş” değildir. Çünkü uzayda, nerede bulunsanız bulunun; orada, her yönde, “görkemli bir manzara” görürsünüz. “Görmek” demek, “gördüğünüz yıldızlardan gelen ışıklar gözünüzde kesişiyor”, demektir. Demek ki orada, hiçbir şey yok değil; en azından çünkü, bir defa “ışık” var, gördüğünüz tüm yıldızların toplam ışığı!..

Diğer taraftan; “önünüz” ile “arkanız” örneğin,(uzayda) bulunduğunuz noktada, farklı farklı ışıkları farklı farklı algılayacaktır.

Uzayın, bulunacağınız her konumu; ayrıca buradan baktığınız her yönü; farklı farklı “manzaralar” ile“etkiler”i, doğallıkla işaret edecektir. Bu da örneğin “aynı bir insan” olarak, uzayın başka başka yerlerinde bulunsak, “karakterimiz” üzerinde, farklı farklı “etkiler” oluşturabilecektir.

“Astroloji”ye eğer gönül vermişseniz, bu açıklamama hemen sarılmayın, çünkü böyle bir açıklamanın; ne ele aldığımız “belli bir konum” için, ne de söz gelişi “Dünyamız” için pek geçerli olmadığını düşünüyorum.

Gerçekten de uzayda belli bir konumda belli bir yöne bakıyorsak; “gözümüze” ve “sırtımıza” gelen“etki”, tabii farklıdır. Ama vücudumuza gelen “toplam etki”, dikkat ederseniz (pek) değişmez.

Tıpkı bunun gibi; Dünya’da ; her ne kadar yıl boyunca gecelerimizin  “yıldız dekoru” değişiyorsa da;“gece-gündüz” açısından bakıldığında biz, gündüzleri (görelim-görmeyelim) Dünyamız konumunda buluşan “yıldız etkilerinin bileşkesi”, pratikçe hep aynı kalmaktadır. Yani “kış gündüzleri” boyunca, yaz gecelerinde gördüğümüz yıldızları biz çıplak gözle görmeyiz ama onların “kozmik etkisini” (evrene yaydıkları toplam etkiyi), Dünyamız (kesine yakın bir tahminle ifade edeyim) aynıyla hisseder!

Başka bir deyişle, yıl boyu “gece dekorunun” değişmesi demek, gece-gündüz, Dünyamız üzerindeki“toplam kozmik etkinin” değişmesi demek değildir. Bu etkinin tersine, pratikçe işte, hiç değişmiyor.

Gerçi “olağanüstü” şöyle bir şey olabilir.

Diyelim ki, gökyüzünde bir yerde bir “süpernova  patlaması” yaşanıyor. “Dev bir yıldız” göçüyor, ölüyor. Bir anda “etraf”çok kısa bir süre için, ışığa boğuluyor. Uzayın her yerine doğru olduğu gibi, bizim de üstümüze, buradan olağan dışı “kozmik ışınlar”“nötrinolar” yağıyor. Bunlar üstümüze gelip, (büyük çoğunlukla) geçip gidiyorlar.

Bu örnekte hiç kuşkusuz Dünya’nın olayı  “doğrudan” algılayan tarafında bulunanlar, tam karşı tarafında bulunanlara oranla çok daha fazla bir “kozmik duş” alacaklar; bundan da göreceli olarak, daha fazla etkilenebileceklerdir.

Böyle bir etki tam da işte, “radyasyon etkisi”dir. Etkinin “hissedilmesi”, yani buna bağlı sonuçların belirlenmesi, ayrıca, hiç kolay değildir.

Bahsettiğim türden bir olaydan dolayı, haliyle dünya, “olağan dışı” bir “kozmik resim” algılamaktadır. Ama örneğin biliyoruz ki “nötrinolar”, hiçbir şeyle pek etkileşmeye girmeden, koskoca Dünya kitlesinden geçip gitmektedirler. Onların, ortamdaki varlığını ancak, fevkalade hassas “nükleer almaçlarla”belirleyebilmekteyiz.

Diğer bir deyişle, sözünü ettiğim olağanüstü durumda dahi, evet, bir “radyasyon etkisine” maruz kalıyoruz. Ama bunun üstümüzde “belirgin değişiklikler” meydana getirmesi, çok az olası görünüyor.

“Olağan” olarak nitelendireceğimiz gökyüzünden de, biteviye olarak, bir “radyasyon yağmuru” alıyoruz. Bu yağmurun içinde, çok çeşitli unsurlar vardır.

Bir defa işte, “görünen ışık” var. Yıldızları, görünen ışıkları sayesinde, görüyoruz.

Bunun dışında, gökyüzünden üstümüze sürekli olarak, çeşitli astro-fiziksel olaylardan kaynaklanan, “X ışınları” ve “gama ışınları” yağar. Bunlar, gözle görülmez. Çok yüksek enerjilidirler. O nispette zararlıdırlar. Şu var ki “atmosferimiz”, onları önemli bir ölçüde tutar. Bu açıdan bizi korur.

Kozmik ışınların içinde “nötrinolar” da bulunur. Bunlar yüksüz, sıfıra yakın kütleli, ama yüksek enerjili parçacıklardır. Çeşitli nükleer tepkimelere eşlik ederler ve belli süreçlerle yıldızlardan dışarıya boca edilirler.

Kozmik ışınlar arasında; “gözle görünen ışığa” oranla, çok çok daha fazla enerji yüklü, ama“görünmez” X ışınları, gamalar, nötrinolar ve öteki temel parçacıklar yanı sıra;  “görünen” ışıktan çok çok daha az enerji yüklü (yine görünmez), bizim “radyo dalgaları” boyutlarında dalga boyları olan“elektromanyetik ışınlar” da yer alır.

Bütün bunların (o arada, değinmediğim öteki bir – iki belli başlı kozmik radyasyon öğesinin) dışında Dünyamız, gökyüzündeki tüm “evrensel kütleyi”, bunun “gravitasyonel çekim” alanında olarak, hisseder. En başta Güneşimizi hisseder; çünkü onun bir gezegenidir. Bunun gibi Ay da, en önce Dünyamızı hisseder. Koca koca okyanuslarımızın oradan oraya, Ay’ın hareketine bağlı olarak savrulduğunu, “dev gel-git olaylarının” da böylece oluştuğunu anımsıyorsunuzdur.

Uzayda her şey her şeyi (az veya çok) hisseder.

Nasıl hisseder?

İşte, “gravitasyonel çekim yasası” yüzünden hisseder.

Dünyamızın olduğu konumda; Güneşimiz gibi yüz milyarlarca ve yüz milyarlarca yıldızın, galaksilerin, uzayda ne varsa hepsinin , “gravitasyonel bir bileşke etki alanı” oluşmaktadır.

Dünyamız ve biz, böyle bir “etki alanının” içinde bulunmaktayız.

Yalnızca “yer çekimine” maruz değilizdir. O, gerçi bizim açımızdan başlıca “gravitasyonel etki”kaynağıdır. Ama dediğim gibi irili ufaklı öteki pek çok gravitasyonel etkinin de ortasında bulunuyoruz.

Konumuz açısından Einstein’in “Genel Görecelik Kuramı” özetle şöyle anlatılabilir:

– Madde uzayın nasıl büküleceğini (burulacağını, eğileceğini) belirler. Uzay da, maddenin nasıl hareket edeceğini belirler.

Öyleyse işte, başta Güneşimiz, tüm gök cisimleri, Dünyamızın bulunduğu konumda bir “uzay bükülmesi”meydana getirmekte; söz konusu uzay bükülmesi de “Dünyamızın uzaydaki hareketini” belirlemektedir.

*

Ama bakın, az önce açıkladığım gibi, şu var :

Dünya üzerindeki (gece-gündüz, toplam) “kozmik etki”; yaza, kışa, bahara göre, pratikçe “değişmez.”Bizim yaz gecelerinde  başka, kış gecelerinde başka “yıldız takımlarını” seyrediyor olmamız, bahsettiğimiz etkiyi değiştirmiyor. Çünkü işte “kış gündüzlerinde”, biz görmesek de, yaz gecelerimizin yıldız takımları tamı tamına karşımızdadır. Tıpkı bunun gibi, “yaz gündüzlerinde” de, biz görelim görmeyelim, kış gecelerimizin yıldız takımları, eksiksiz bizimledir.

Gerçi Dünya, Güneş etrafındaki yörüngesi üzerinde yazdan kışa, “çapsal” olarak yuvarlak 300 milyon kilometre “ötedeki” bir konuma geliyor. Ama bu, yıldızların bize uzaklığı yanında hemen hiçbir değişiklik oluşturmayacak  kadar mini minnacık bir  boyut kalıyor.

Eskimolar İçin Başka Yıldız Falı!..

Diğer bir açıdan ne ki şu söylenebilir:

Yerküre üzerinde, mesela kuzeyden güneye yer değiştirirsek, o zaman, başlangıçta (bizim) “doğrudan”maruz bulunduğumuz gökyüzü etkisi, yahut geceleri seyrettiğimiz yıldız takımları başkalaşır!

Şu anda Tokyo ya da New York Semaları’nda izlenen yıldız takımları, bizim gördüklerimizle aynıdır. Ama Avustralya’da ya da Şili’de, Arjantin’de Madagaskar’da; geceleri gökyüzünde görülen yıldızlar bizim gördüklerimizle aynı değildir. Buralarda çünkü (cepheden), başka başka “evren doğrultuları”seçilmektedir.

*

Umarım zihninizi karıştırmıyorumdur. Dünyada herhangi bir noktada, geceleri yıl boyu, farklı farklı yıldızlar görülse de; gece-gündüz algılanan “toplam kozmik etkinin” yaz-kış dönüşümüne bağlı olarak (esas itibariyle) değişmeyeceğini, az önce ifade etmiştim. Burada dikkate getirmek istediğimse, kuzey yarım kürenin ve güney yarım kürenin, aynı bir andaki gökyüzü manzaralarının farklı olduğu, buna da bağlı olarak “doğrudan” algıladıkları “kozmik etkinin” aynı bir etki olmadığıdır.

Düşünceyi biraz daha geliştirirsem, Kuzey Kutbu’nda yaşayanlarla Güney Kutbu’nda yaşayanların, örneğin bizim “yıldız falı” malzemesiyle; (bize göre) aylık sürelerle gelip geçen Oğlaklarla, Yaylarla, Kovalarla, bir ilgileri kalmadığını görüveriyoruz! Onların gökyüzü bizimkine, bizim gökyüzümüz onlarınkine, onlarınki, ayrı ayrı birbirlerininkine, hiç ama hiç benzemiyor! Söz gelişi Dünyanın tam tepesinden (Kuzey Kutbu’ndan) seyredilen gökyüzüyle, Ekvator’dan, yahut Dünyanın “alt ucundan”(Güney Kutbu’ndan) seyredilen gökyüzü, çok ama çok farklı oluyor. Kuzey kutbu; Güney-Kuzey doğrultusundaki yıldızları görüyor. Nedir ki, Kuzey-Güney doğrultusundaki yıldızları, Dünya “perdelediği”için hiç göremiyor.

Bizim gökyüzünde, gece yarısında tepeye yakın gördüğümüz “Kutup Yıldızı”, Ekvator’a yakın yerlerde (geceleri) “ufuk çizgisinin” biraz üstünde görebilecek, güney yarım küredense, hiç görülmeyecektir.

Bu durumda eğer hala ısrarcıysak; “Eskimolar için ayrı bir yıldız falı”; Güney Kutbu’na yakın oturanlar için, daha da ayrı (bir de tabii buralarda altı ay gece altı ay gündüz olduğu için altı aylık sürelerle dönüşen) bir yıldız falı oluşturmamız gerekecektir!

Ne yapalım, işte böyle!

Burçlar

Hem sonra şu “Burçlar” tam nedir, bilir misiniz? Hadi gelin,sizi uzaklara götüreyim.

Biliyorsunuz Güneşimizin dokuz gezegeni var. Birisi, ona uzaklık olarak, üçüncü sıradaki Dünyamız.

Güneş; adına Samanyolu dediğimiz  Galaksimizin kenarında bir yerde bulunuyor. Samanyolu Galaksisinde Güneşimiz gibi, 200 milyar kadar yıldız var. saymakla bitmez.

Nereden çıkıyor böyle bir sayı diyeceksiniz. İnanır mısınız, “şıp” diye yapılıveren bir hesaptan. Bunun için“Güneş’in Galaksinin merkezine olan uzaklığını” bilmek, esas itibariyle yetiyor. Bu uzaklık yuvarlak 50.000 ışık yılı; yani uzayda ışık hızıyla giderseniz, buradan bizim galaksinin merkezine 50.000 yılda ulaşırsınız. (Işığın uzayda, saniyede 300.000 kilometre kat ettiğini  hatırlatayım.)

Diyebilirsiniz ki, 50.000 ışık yılı, “devasa bir uzaklık”; bu nasıl ölçülüyor?

İnanır mısınız, bu da çok basit. “Dünyanın Güneş etrafındaki yörünge yarıçapı” keza ölçüm için kullanılan teleskopun, diyelim ki ilkbaharda ve sonbaharda “galaksinin merkezi” doğrultusu ile“Dünyanın Güneş etrafındaki yörünge yarıçapına, galaksinin merkezi, Dünya ve Güneş’ten oluşan düzlemde çizilecek dik doğrultu” arasındaki açıların (kolaylıkla) belirlenmesinden hareketle…

Böylelikle bulunacak, “Güneşle Galaksinin merkezi arasındaki uzaklık”, bir yandan; bir de “Güneşin Galaksi Merkezi etrafındaki hareket hızı”, diğer bir yandan, bilinince o zaman bizimle, “Galaksi” nin merkezi arasında kalan yıldızların “toplam kütlesini”, bir çırpıda hesap edebiliriz.

Yıldızların her birinin kabaca, Güneşimiz kadar olduğunu düşünürsek, Galaksimizdeki yıldız sayısını, hemencecik, yuvarlak 200 milyar olarak belirleyebiliriz.

Güneşimizin, Galaksi merkezinin etrafında, yarı çapı 50.000 ışık yılı olan yörüngesi  üzerindeki hareket hızının, saniyede 250 kilometre olduğunu da kaydedelim. Buna göre Güneşimiz, Galaksi etrafındaki bir turu, yaklaşık 200 milyon yılda bir tamamlamaktadır.

*

“Yıldız Falı” nın kilit taşı “Burçlar” var ya… İşte bunlar Galaksimiz Samanyolu’nda işaret ettiğimiz “yıldız takımlarından” (onları gerçekte biz takımlaştırıyoruz) oluşmaktadır.

Örneğin Aslan Burcu’nun en parlak yıldızı  Regulus, bizden 26 ışık yılı uzaklıktadır. Bu burçtaki yıldızlar birbirlerinden yuvarlak birkaç yüz ışık yılı uzaktadırlar.

Bu yıldızların, ya da yıldız takımlarının, üzerimizde belirgin  bir etkiye sahip olduklarını savlamak, çok güç, hatta pratikçe imkansız görünüyor.

*

Biraz daha ileri gidip, burçların, ya da söz konusu yıldız takımlarının “pencerelerinden” teleskoplarımızın gördüğü geri plandaki, her biri Samanyolu galaksimiz gibi olan milyarlarca  ve milyarlarca yıldızdan oluşan, binlerce ve binlerce galaksinin, üstümüzdeki toplam kozmik etkisinden de  söz açmak isteyebiliriz.

Bunlar bize, birkaç milyon veya birkaç on milyon ışık yılı mesafelerde yer alıyor. Bakın örneğin; “Aslan Burcu”nun “penceresinden” (teleskopla) görünen galaksiler bizden yuvarlak 50 milyon ışık yılı uzakta. “Aslan Burcu”nun penceresinden yaklaşık “dört yüz galaksi” görüldüğünü de bu arada  kaydedebiliriz!..

Bir de tabii şu var:

Yıldızlar  ya da galaksiler, bizden ne kadar uzaksa: bizden o nispette yüksek hızlarda olarak, sürekli uzaklaşıyorlar. Örneğin Aslan Burcunun penceresinden (teleskopla) görünen galaksiler bizden ortalama olarak, saniyede 20.000 kilometrelik bir hızla kaçmakta, yani uzaklaşmaktadırlar!.. Korkunç değil mi?

*

Birkaç milyon ışık yılı gibi bir uzaklık, bizim galaksinin 50.000 ışık yılı olan boyutuna bakılınca, bayağı büyük gibi duruyor.

Aslını ararsanız (Galaksimiz Samanyolu’nun boyutu) 50.000 ışık yılı da; biz Dünyaya sıkışmış “uzay yaratıkları” için, inanılması zor bir boyutu oluşturuyor. Bize en yakın yıldızlar, birkaç ışık yılı mesafede. Bu bile devasa bir mesafe.

Şu var ki “evrenin” bildiğimiz (neresiyse orası) “öteki ucu”, buradan “milyarlarca ışık yılı” mesafede!

Bırrrrrr!..

Buna göre, tabii Galaksimizin sınırları; hatta birkaç milyon ya da birkaç on milyon ışık yılı boyutları bile, hani neredeyse, “kapı komşumuz” olmuş oluyor!..

Ne manzara! Ne müthiş!..

*

Şimdi böyle bir acıdan bakarsak; değil Dünyanın Güneş etrafındaki yörüngesi üzerinde dolaşmaktayken,“yazdan kışa” sergileyeceği 300.000 milyon kilometrelik bir “ötelenme”

Güneş Sistemimizin, Samanyolu Galaksisi’nin merkezi etrafında, 200 milyon yılda bir attığı “tur”dolayısıyla, yarı yolda sergileyeceği 100.000 ışık yıllık bir “ötelenme” dahi, Samanyolu’ndaki yıldızların, yıldız takımlarının, haliyle de bunların penceresinden seçilen, milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki sayılamayacak kadar çok galaksinin üzerimizdeki etkisini, pratikçe “hiç” değiştirmeyecektir.

Bu sebeple işte, burçların “karakterimiz” üzerinde “belirgin bir etki” oluşturabileceğini, hiç ama hiç düşünemiyorum.

Meraba Kova!..

Böyle olunca; doğrusu son zamanlarda kimi televizyon kanallarında, ilginç dekorlar içinde sıkça rastladığımız, şu tür “hastrolojik kehanetleri” de, doğrusu ayıplıyorum :

–         Meraba Kova! Çalışkanlığınla, şanssızlığını yeneceksin. Kalpler sana ulaşmak için can atıyor. Bu ay, düşündeki karşı cinsle tanışacaksın.(Biraz nükte ile devam edeyim.) Yarın bir ara sıkışabilirsin. Alaturka yahut alafranga hela fark etmez; karşına önce hangisi çıkarsa tereddüt geçirmeden oraya dalabilirsin. Daha sonra rahatlayacaksın. Talihin açılacak.

*

Şimdi bir kısmınız “şaka” yaptığımı, ya da konuyu abarttığımı düşüneceksinizdir. Ama bakın en çok satan gazetelerimizden birinin 1 Ocak 1994 tarihli ekinde “hastroloji köşesinde” sözgelişi, Aslan Burcu için ne yazıyor, aynen aktarıyorum.

–   Enerjik bir dönemin başındasınız. Aşk konusunda neler olup bittiğinin farkında değilsiniz. Çevrenizdeki insanları, nasıl etkilediğinizi bilmek istemezmişsiniz gibi bir havanız var. Mesleğinizde, niteliklerinizin sınırlarını zorlama aşamasındasınız. Artık başarı kaçınılmaz. Parasal açıdan, gelir ve gider dengenizi, bir türlü kuramıyorsunuz. Ruh sağlığınıza dikkat edin. Gezin dolaşın!.. (Kusura bakmayın, sonrasını ben söylemek istiyorum!) Evet… Gezin, dolaşın. Bir süre sonra çişiniz gelebilir. Bir kuytu bulun. Kimseye görünmeden rahatlayabilirsiniz. Daha iyisi, bir yeşilliğe işemenizdir. Çişinizden harika gübre olur. Yeşilliğe yeşillik katacaksınız. Tekrar sıkışıncaya kadar, sevinçli saatler yaşayacaksınız!..

*

Ünlü hastrologlar beni bağışlasın. Ama ortadaki, bana sorarsanız maalesef dehşetli bir, “şarlatanlık”değilse; “şaka” yollu “danışıklı bir kandırmaca”dır. Bu anlatılanlarda; hangi yıldızın, hangi burcun, tanrı aşkına ne etkisi olurmuş!..

Şimdi diyeceksiniz ki, “ciddi yıldız falı” bakılırken, “ciddi yıldız haritaları” çiziliyor. Hatta ayrıntıda, yalnızca doğum yılınız, ayınız değil, doğum saatinize kadar gidiliyor ve (doğumunuzdan) örneğin kırk beş sene sonra, şu saat için, “talihinizle” ilgili “ahkam” çıkartılabiliyor. Güneş etrafındaki Dünyamız dahil, gezegenlerin göreceli konumları, “doğduğumuz zaman” ve “şimdi” belirlenince, “falınız” da belli oluyor.

*

Açıklaya geldiğim mekanizmalar çerçevesinde, gezegenlerin dizilişlerinin, Dünyamız üzerinde  çok küçük de olsa, bir “etki farklılaşması” meydana getireceği, evet, doğrudur. Ama buradan yola çıkarak;“şanslı” yahut “şanssız” zamanlarımız, ve yahut yaşamsal dönüşüm girişimlerimizin “başarı olasılığı”hakkında ahkam çıkarmak gayretinin bir mana ifade edebileceğini hiç sanmıyorum.

Gerçi her şeyimizle elbette, Dünyamız koşullarına “uyum” sağlamış yaratıklarız. Aylık, “Freudien” bir“biyoritmimiz” olduğunu gözlemliyoruz. Özellikle “kadınların”, sağlık belirtisi özelliğindeki aylık periyodik, şaşmaz “adetlerini” çarpıcı bulmamak elde değildir. “Günlük biyoritmimizin”, diğer taraftan, Dünyanın kendi etrafındaki dönüşü demek olan gece-gündüz oluşumundan kaynaklandığına pek şüphe yoktur. Ama buradan yola çıkıp, meseleyi “hastrolojik burç falına” kadar taşımayı (astrolojiye gönül verenlerden özür dileyerek ifade ediyorum) “abes” bulmaktayım.

*

Kısa bir süre önce devlet televizyonumuzda, halen koalisyon ortağı olan partinin genel başkan adaylarının hastroloji fallarına “ciddi ciddi” bakılmış; değerli arkadaşlarımız da, korkarım biraz, kendilerine hastroloji piyangosundan acaba büyük ikramiye vurmakta mı diye fallarını, merak içinde, “ciddi ciddi”dinlemişlerdi.

Bu kadarına bir “fantezi” olarak bakacak olsak bile; geçenlerde program yapımcısının, mesleki başarılarını bir vesileyle anlatma ihtiyacında olarak, bu fal seansını da , öteki birçok bir şey arasında, dikkate getirdiğini görünce, valla küçük dilimi yutacakmış gibi oldum. Yapımcı, genel başkan adaylarının yıldız falına baktırmasını,  “mesleki bir başarı” olarak takdim ediyor; ne kadar başarılı olduğunu da,“falda” en şanslı çıkan adayın, sonunda genel başkan seçilmesine bağlayıp, “hararetle” vurguluyordu. Böyle bir gelişmenin Tanzimat Dönemi’nde İmparatorluk Televizyonu’nda değil de, Cumhuriyetin 70 Yılı’nı idrak etmiş Türkiye’nin Devlet Televizyonu’nda yer almasını, hayretle karşılamamak mümkün değildir. Herkesin inanışına, ihtiyaçlar içindeki yönelişine, elbette saygı duyarız. Şu var ki “abesle iştigal” bir de bol keseden “üfürmeli” bir üslup sergiliyor olarak; hiçbir tutarlı analiz, hiçbir objektif kestirim, hiçbir çağdaş gazetecilik, yorum ve yayıncılıkla, bağdaştırılamaz. Türkiye Cumhuriyeti Televizyonuna da, ne şekilde olursa olsun, yakışmaz. Böyle düşünüyorum.

Papatya Falı ve Mantıksızlığın Mantığı

Bu noktada; “pozitif bilime ters” saydığımız, ama ihtiyaçlardan kaynaklandığı belli, “batıl” (temelsiz, çürük) inanış ve yönelişlere karşı, “anlayışlı” olmamız gerektiğini özellikle vurgulamayım.

Hepimiz biraz, “batıl motiflere” bezeli bir “inanç dünyasının” içinde yetiştik.

“İnanç dünyasının” daha doğrusu “kültürün” nasıl oluştuğu; nelere, nasıl dayandığı, ağır ağır nasıl değiştiği ve geliştiği, sosyal antropolojinin (kültür bilim), o arada sosyoloji (toplum bilim), psikoloji (ruh bilim veya ben bilim), hatta psikiyatrinin (benliği tedavi biliminin) bir baş konusudur.

Böyle bir konuya, “akademik” olarak “eğilmek” bir şeydir.

Bu belirlemenin ışığında  konumuza devam edeyim…

“Batıl”ın, çok düşündürtücü, o ölçüde çok “şirin” bir tarafı var:

–  Çaresizliği, acayip bir sistematiği normalize ederek aşıyor ve ruh sağlığını, ayakta tutabiliyor!

İşte “papatya falı”:

–  Yavuklunuz, sizi seviyor mu, sevmiyor mu?

Böyle bir soruyu düşündüğünüze göre; “sevmemesi ihtimali”“sevmesi ihtimalinden” daha yüksek, değil mi? Hatta “sevmesi ihtimali” hiç yok gibi bir şey!..

Pek iyi, o zaman ne yapacağız?

Papatyamızın yapraklarını; “seviyor” – “sevmiyor”, diye kopartıp, son kalan yaprağın, bize ne dediğine bakacağız. “Seviyor” derse, dünyalar bizim olacak… Es kaza, “sevmiyor” derse, ne gam… Fala yeniden başka bir papatyayla başlayabiliriz ve elimizdeki papatyanın son yaprağı (bize) “seviyor” deyinceye kadar, “fal uğraşımızı” sürdürebiliriz. Hatta ayrı ayrı “papatya sonuçlarına” bakarak, bir “ortalama”almayı dahi düşünülebiliriz. İki papatyadan “sevmiyor”, ama dört papatyadan “seviyor” çıkmışsa,“papatya falınız” üçte iki çoğunlukla, “yavuklunun sizi sevdiğini” gösteriyor demektedir. Dünyalar artık sizin olabilir!..

“Acayip”, ama “harika bir sistematik”. Onu “normalize” edince (yani, her ne ise “o kestirimin” gerçeğe tam uygunluk içinde olduğunu düşünerek)“olası bir mutsuzluğu” aşıyor, “mutlu” oluveriyorsunuz.

Ben buna “mantıksızlığın mantığı” diyorum.

Başlı başına bir kitap konusudur, “mantıksızlığın mantığı” ve bilir misiniz, bir çoğumuzun tüm yaşamımızı, yönlendirmektedir.

“Mantıksızlığın mantığı”, diğer taraftan benim bildiğimce, hiç çalışılmamış dehşetli bir “fiktif” (hayali)“matematik dünyayı” işaret etmektedir.

“Matematik”, esas itibariyle “fiktif”tir. Ama, “fizik dünyanın” tasavvurunda ve (ne demekse) “gerçeği”modellememizde, fevkalade “güçlü” bir aparattır. Ama böylesi bir matematik; “mantıklılığın mantığı” ya da “mantıklılığın sistematiği” olarak tanımlanabilir.

Farklı bir deyişle, söz konusu açıdan, “doğa, temelde mantıklıdır” ve “şaşırtıcı bir mantıklılığı”,“görkemli” biçimde sergiler.

Ne ilginçtir ki, “doğanın” milyarlarca yıllık oluşumunun; içinde bulunduğumuz evresinde olsun, “nihai bir ereği” gibi duran “insan beyni”“mantıklılığın” olduğu kadar, “mantıksızlığın” da “kuluçkası”olmaktadır.

Başka bir anlatımla; “mantıklılık” kadar, “mantıksızlık” da; daha doğrusu “mantıksızlığın mantığı” da; fevkalade “doğal bir gelişme” olarak çıkmaktadır karşımıza!..

Ve işte böyle bir “mantık”, benim bildiğimce, “matematik” olarak hiç çalışılmış değildir.

“Mantıksızlık mantığının” temel bir özelliği; dikkate getirdiğim çerçeveden kolayca görülebileceği gibi,“üst üste” meydana gelen (çakışık) iki olay arasında “nedensel” bir ilişki bulunduğunu varsaymasıdır. Papatyanın son yaprağı eğer “seviyor” diyorsa; “ölçüt” bu olduğuna göre, yavuklu o zaman sizi seviyordur! Yavuklu sizi seviyorsa, papatyanın son yaprağı, size (görünmez, bilinmez bir mekanizma sayesinde), “neden-sonuç ilişkisi” ile, işte “seviyor” diyecektir.

Ama bakın şu var…

İki olay arasında bir “nedensellik ilişkisi” bulunmaktaysa, tabii hiç kuşkusuz bu iki olay “üst üste”gelecektir. Nedir ki “üst üste” meydana gelen (çakışık) her, “iki olay” arasında, mutlaka bir“nedensellik ilişkisi” yoktur. Yavuklu sizi sahiden seviyorsa, papatya falında da son yaprak sizi“seviyor” diyorsa… Bu, ne yazık ki, “yavuklunuz sizi sevdiği için, fal da, onu gösteriyor”, demek olmaz! Hepsi hepsi iki olay, “üst üste” geliyor yani çakışıyordur, o kadar.

*

Bana sorarsanız, “mantıksızlığın mantığı” bir “derya”dır. “Mantık”“mantıksızlık mantığının”, çok özel bir hali olsa gerektir. Mantıksızlık mantığı, tüm “batıl motifleri” ve “fantezileriyle” devasa “kaotik bir dünyayı” resmediyorsa; “mantık” bunun ortasında, “kaostan düzenliliğe dönüşümün” , bir“cazibe merkezi” gibi duruyor!

Bakın işte, tamamıyla mantıksız “sanat” olmaz ama, mantıksızlık mantığının girmediği bir uğraş da, herhalde kolaydan “sanat” adını alamaz. Sizin anlayacağınız “batıl” (yani temelsiz olan, çürük); tıpkı örneğin “sanat” gibi, tabiatıyla, “kültürün” bir parçasıdır. Bu arada “papatya falı” veya yıldız falı yahut“hastrolojiyi” de; ne olduğu ve ne olmadığını tartışma konusu saklı olarak, biraz böyle “sanatsal” bir bağlamda değerlendirmeliyiz!

Evet öyle !..

Hiç unutmuyorum. Bir çoğunuz da anımsayacaksınızdır. Raj Kapor’un oynadığı “Avare” diye bir Hint filmi, sanırım otuz beş yıl önce herkesin gözpınarlarını kurutmuştu. Bence, klasik bir Yeşilçam senaryosuydu,“Avare”.

Ama bir yeri var ki, inanılmaz bir derinlikte; dekorlar, danslar ve şarkılarla, “batıl dünyamızdan” kesitleri, çok büyük bir ustalıkla, karşımıza getirmeyi başarıyordu. Orada, Hintli’nin ve Türk’ün batıl dünyalarının motiflerinin ne kadar aynı olduğunu, şaşkınlıkla izleyebilirsiniz.

*

Biliyor musunuz “en zoru” his dünyamızı, inanç dünyamızı, özlemleri, “zıplamalı”“ters geçişli”,“uyduruk” olduğu kadar “beynimizin gerçekliği” olan çıkartsa maları; “batıl”ı; kısaca “mantıksızlığın mantığını” resmetmektir. Müthiş zordur, bu!..

Her birimizin beyni, içinde yaşadığımız şu evrenden çok daha karmaşık olsa gerektir. Evren çok muhtemelen sınırsız olmakla beraber, sonludur. Buna bağıl olarak, “fizik bilginin sonlu” olduğunu düşünebilirsiniz. Yani “evren” ne kadar karmaşık olursa olsun, yine de “sonlu bir tahayyül ürünü”sayılabilir. Ama sanırım hiçbir beynin, “tahayyül sınırı” yoktur.

Ne kadar çarpıcı!..

Kısaca “evren” ve “fizik” sonlu, ama “sanat” (o arada tabii  batıl) sonsuzdur. Kim bilir bir de, kaç boyutlu sonsuzdur.

Tahayyülün “gerçekçi” olması gerekmiyor. Tahayyül “gerçekçi” olmasa da, “beyinde bir gerçeklik”tir. İşte tıpkı “astroloji saplantısı” gibi…

Hissediş

Bu bir yana, “ fal”dan devam edecek olursak, “hissediş” diye, kimilerinde ötekilerden çok daha gelişmiş olan bir “melekeden” söz ederek yazıyı tamamlayayım.

Yüzümüzdeki çizgiler, malum, sevinçli, üzüntülü veya kaygılı olduğumuzu, bariz ipuçlarıyla sergiler. Buradan yola çıkarak “derin” bakabilen bir kimse, “el falı” yahut “kahve falı” bahanesiyle, bize karakterimiz, iç dünyamız, beklentilerimiz, ihtiraslarımız, nihayet yarınımız ile ilgili olarak, gerçekten, çok çarpıcı şeyler söyleyebilir. Bu “gerçek bir hissediş”tir ve “batıl”(temelsiz ve çürük) değildir. Şu var ki burada, sizi tam anlamıyla “okuyan” bir kimsenin, sizinle yoğun bir “etkileşmeye” girmesi gerekir. Bir de tabii, “okumanın sınırı” önem taşır. “Okuma” bitip “üfürme” başlarsa, o zaman iş “dejenere” oluyor demektir.

Ayrıca dikkat edin lütfen; “okuma” muhakkak, “doğruları” belirtiyordur, demiyorum. Örneğin siz, çok esenlikli bir ruh halindesinizdir. Bir arkadaşınız, dış çizgilerinizi yanlış anlamakta ve size “Bir sıkıntın mı var?” diye, ama çok dostça yaklaşmaktadır. Buradaki “hissediş”, o zaman gerçekle bağdaşmamaktadır.

Olsun, “hissediş” diye bir şey, apaşikar vardır. Bu açıdan örneğin, “kahve fallarından” korkabilirsiniz! Bu konuda örneğin Ayşecik (kız kardeşim) müthiş mahirdir.

Ama birisi “Kahve Falı” diye bir kitap yazarsa; işte burada, bana sorarsanız, “mantıksızlığın mantığı”dışında hiçbir mana yoktur; bir defa fal söyleyenle falı bakılan arasında bir “etkileşme”, bir “hissediş”yoktur. Etkileşme olmayınca, doğru ya da yanlış, “hissediş”de yoktur!

Kimse alınmasın; “Hastroloji” de de, öyle burçlara göre, telefon numaralarıyla fal söyleyip, “gaipten”haber veriyor görünmek, Allah versin ama, dehşetli bir “para tuzağı” reklamıdır, aldatmacadır, duygu sömürüsüdür. Artık, televizyonlara kadar çıkan öteki “fal zıpırlıkları”na, “tarota”“tokata”, neyse işte, kerizle meye, kerkenezliğe, o arada “kayıp eşyanızı bulan fala” girmeyelim. Zannediyorum zaten, başta“hastroloji tutkunları”, fal dünyasının ve sanayiinin, bir hayli “bedduasını” almış olmalıyım. Bir de maazallah, “büyü teknolojisinin marifetlerine” hedef olursam, sonra ne yaparım!..

*

Ne garibime gidiyor biliyor musunuz? Böyle bir yazı inanın, (tam zamanlı) birkaç haftada, ancak yazılır. Tabii tüm bilginiz, zihninizde hazırsa… Bakın bu yazıyla; kendini frenlemeyip, “beyhude” yere “fal” ile rahatlama eğitiminde olan, (umarım) binlerce okur, hastrolojik fal telefonlarını “aramak” suretiyle, toplamda milyonlarca ve milyonlarca lira tasarruf sağlayabilecektir. Oysa ben, size bu yazıyı 200 gram pastırma fiyatına yazıyorum. O da, yayıncının tahakkuk insafına kalmış olarak!..

Ya !..

Sizin anlayacağınız, “hastrolog” olmaya bakın; “bilim adamlığını” bırakın; bunun bir getirisi yok. Öteki türlü ise…

Allah kolaylık versin!..

Ben Konfüçyüs’ün sözüne uyamadım, bilmeden düşündüm. Benim kadar çok “beddua” almak istemezseniz, bari bunu siz yapmayın!..

Üzülmenize, valla kıyamam!..

“Bol yıldızlı günler” dileklerimle, hadi hoşça kalın…

TEŞEKKÜR

Yazıda oluşan bir bilgi noksanını gidermeme yardımcı olan sevgili Profesör Mehmet Emin Özel’e teşekkür ediyorum.

*

Yazıyı titizlikle okunurluğa kavuşturan Sevgili Sirel Ekşi’ye, ayrıca gönülden teşekkürler ediyorum.

*

Yazının kimi yerlerinin güzelleştirilmesine Sevgili Oğlum Ozan Yarman’ın, katkıları oldu. Ona da teşekkür ediyorum.

T.Y.

_______________________

* Cumhuriyet Bilim Teknik. 12 Mart 1994.

ECER 2013 Türkiye’de

Eğitişim Dergisi’nin Ekim sayısında okurlarla dünyanın en büyük Eğitim Araştırma derneklerinden biri olan Avrupa Eğitim Araştırmaları Derneğinin (EERA- European Educational Researchers Association) her yıl düzenlediği Eğitim Araştırması Avrupa Konferansını (ECER) ve konferans izlenimlerimizi paylaşacağız.

EERA, Avrupa’da 20’den fazla ulusal ve bölgesel Eğitim Araştırmaları Dernekleri’nden oluşan bir dernektir. Avrupa’da eğitim alanında yapılan araştırmaları desteklemek ve eğitim araştırmacılarının üye oldukları dernekler arasındaki işbirliğini güçlendirmek amacıyla Haziran 1994’te kurulmuştur. EERA, Avrupalı araştırmacıların fikirlerini paylaşmalarına imkânlar sağlamayı, araştırma alanında işbirliği olanaklarını artırmayı, araştırma kalitesini artırmayı ve politik karar vericiler, yöneticiler ve uygulamacılara eğitim araştırmaları ile ilgili bağımsız önerilerde bulunmayı hedeflemektedir.

Bu amaçlara ulaşmak için, genç araştırmacılara yönelik çalışmalar ve her yıl Eğitim Araştırmaları Avrupa Konferansı (European Conference on Educational Research- ECER) düzenlenmekte ve European Educational Research dergi (EERJ) yayını çıkarılmaktadır.

Eğitim Araştırması Avrupa Konferansı (ECER-European Conference on Educational Research)

EERA’nın her yıl gerçekleştirdiği akademik bir konferanstır. Beş gün süren konferansın ilk iki günü daha çok yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin ya da bu programlardan yeni mezunların katıldıkları, yeni araştırmacıları desteklemek üzere gerçekleştirilmektedir. Genç araştırmacılara yönelik, Emerging Researchers’ Group adı altında, genç araştırmacılara araştırma yöntemleri seminerleri, atölye çalışmaları, ortak araştırma projeleri ve kariyer gelişimi gibi faaliyetler gerçekleştirilmektedir. En İyi Makale Ödülü, En İyi Poster Ödülü, ECER Konferans Bursları ve Yaz Okulları gibi etkinliklerle de genç araştırmacılar desteklenmektedir.

Özellikle son beş yılda konferansa katılım önemli oranda artmıştır.  1992 yılında Twente’de başlayan konferans zinciri daha sonraki yıllarda sırasıyla Bath, Seville, Frankfurt, Ljubljana, Lahti, Edinburg, Lille, Lisbon, Hamburg, Crete, Dublin, Geneva, Ghent, Göteborg, Vienna, Helsinki, Berlin ve Eylul 2012’de Cadiz’de olmak üzere her yıl Avrupa’nın farklı bir şehrinde düzenlenmektedir. ECER 2013 ise İstanbul’da, Bahçeşehir Üniversitesinde gerçekleştirilecektir. Konferansın ülkemizde gerçekleşecek olmasına katkı sağlayan kurumlar Eğitim Araştırmaları Birliği (EAB) ve Eğitim Yönetimi Araştırma ve Geliştirme Birliği (EARDA)’dir. ECER 2013 organizasyon komitesi başkanı Yrd. Doç. Dr. Sinem Vatanartıran 9-13 Eylül 2013 tarihlerinde Bahçeşehir Üniversitesinin ev sahipliği yapacağı konferansa yaptığı çağrıda ülkemizi temsilen Bahçeşehir Üniversitesinde gerçekleştirilecek olan konferansın kendileri için heyecan ve gurur verici olduğunu, bu vesileyle eğitim alanında araştırma yapan tüm akademisyen ve genç araştırmacıları Eylül 2013’te konferansa katılım için Bahçeşehir Üniversitesi kampusuna bekledikleri çağrısını yapmaktadır. Konferansın daha detaylı bilgilerine aşağıdaki broşürde ulaşılabilir. 

ECER 2012

17-21 Eylül tarihlerinde İspanya’nın Cadiz şehrinde bulunan Cadiz Üniversitesi’nde gerçekleştirilen ECER 2012 tüm dünya ülkelerinden 2500’ü aşkın akademisyen ve araştırmacıya ev sahipliği yapmıştır. Cadiz, İspanya’nın güneybatısında, Endülüs otonom bölgesinde yer alan küçük bir sahil şehridir. En eski Batı Avrupa şehirlerinden biri olması nedeniyle sahip olduğu tarihi eserleri ile İspanya’nın turistik merkezlerinden birisidir. 125.000 nüfuslu bu sahil şehri aynı zamanda İspanya donanmasına da ev sahipliği yapmaktadır.

 “Herkes İçin Özgürlük, Eğitim ve Gelişimi Öne Çıkaracak Eğitim Araştırmalarına Olan İhtiyaç” olarak belirlenen ECER 2012’nin teması bu yüzyılın başındaki, ekonomik kriz, artan göç, devletler ve uluslar üstü kuruluşlar arasındaki ilişkilerin yeniden örgütlenmesi, Internet ile değişen özgür iletişimin etkileri gibi önemli olaylar, dünya vatandaşları yetiştirmek için bütünsel eğitimi ve gelişimi desteklemek ve özgürlüğü sağlayıp yaşatabilmek için, Eğitim Araştırmalarının rolü üzerine düşünmemiz gerektiğini vurgulamaktadır.

EERA’nın ve özellikle ECER’in akademik çalışmaları çalışma ağları çevresinde düzenlenmektedir.  Bu yıl sayısı 27’ye yükselen çalışma ağları belirli disiplinlere ya da araştırma temalarına göre gruplanmaktadır. Derneğin bünyesinde bulunan çalışma ağları şunlardır:

Çalışma Ağı 1: Sürekli Mesleki Gelişim: Bireyler, Liderler ve Örgütler için Öğrenme

Çalışma Ağı 2: Mesleki Eğitim

Çalışma Ağı 3: Programlarda Yenilikçilik

Çalışma Ağı 4: Kaynaştırma Eğitimi

Çalışma Ağı 5: Risk Altındaki Çocuklar ve Gençler; Şehir Okullarında Eğitim

Çalışma Ağı 6: Açık Öğrenme: Medya, Çevre ve Kültürler

Çalışma Ağı 7: Sosyal Adalet ve Kültürler Arası Eğitim

Çalışma Ağı 8: Sağlık Eğitimi Araştırmaları

Çalışma Ağı 9: Ölçme ve Değerlendirme

Çalışma Ağı 10: Öğretmen Eğitimi Araştırmaları

Çalışma Ağı 11: Eğitimin Etkinliği ve Kalite Garantisi

Çalışma Ağı 12: Kütüphane ve Bilgi Bilimi

Çalışma Ağı 13: Eğitim Felsefesi

Çalışma Ağı 14: Eğitim Araştırmalarında Toplumlar, Aileler ve Okullaşma

Çalışma Ağı 15: Eğitimde Araştırma Ortaklıkları

Çalışma Ağı 16: Eğitimde ICT

Çalışma Ağı 17: Eğitim Tarihi

Çalışma Ağı 18: Spor Pedagojisinde Araştırma

Çalışma Ağı 19: Etnografi

Çalışma Ağı 20: Yenilikçi, Kültürler Arası Öğrenme Ortamları Araştırmaları

Çalışma Ağı 22: Yüksek Öğretimde Araştırma

Çalışma Ağı 23: Eğitimde Politika Çalışmaları ve Eğitim Politikaları

Çalışma Ağı 24: Matematik Eğitimi Araştırmaları

Çalışma Ağı 25: Eğitimde Çocuk Hakları Araştırmaları

Çalışma Ağı 26: Eğitim Yönetimi

Çalışma Ağı 27: Pedagoji: Öğrenme ve Öğretme

Çalışma Ağı 28: Eğitim Sosyolojisi

 

ECER 2012’de Utrecht Üniversitesi, Humboldt Üniversitesi, Colombia Universitesi, Murcia Üniversitesinden davetli dört ana konuşmacının çeşitli konularda verdikleri konferansların yanında panel, sempozyum ve yuvarlak masa toplantıları da yer aldı. “Horizon 2020”nin eğitim araştırmaları gündemini belirlemeye yönelik gerçekleştirilen panellerden birinde tartışmaya açılan olası araştırma konularından öne çıkanlar şöyledir:     

– Yaşam boyu öğrenme politikası: Eğitim politikaları ve sistemleri farklı yaşam dönemlerindeki (çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık) eğitim fırsatlarını dengede tutmak için nasıl geliştirilmelidirler?

– Uluslar üstü eğitim politikaları ve Avrupadaki stratejileri geliştirme ve uygulama sürecinde ortak aktör ve paydaşların rolü.

-Ulusal ve Uluslaüstü düzeyde eğitim politikalarında benchmark ve göstergelerin rolü.

– Eğitim alanında Avrupa Birliği 2020 öncelikleri Horizon 2020 çerçevesinde araştırmalarla nasıl desteklenebilir? Horizon 2020 çerçevesindeki fırsat ve engeller neler olabilir?   

İlgi çeken diğer bir konu da araştırmaların etkisi üzerine gerçekleştirilen panel oldu. Son yıllarda araştırmacılardan, çalışmalarının etkisi üzerine açıklama yapmalarının giderek daha çok bekleniyor olduğu, ancak araştırmaların etki büyüklüğünün disiplinler arasında farklılaştığı üzerine odaklanılan panelde eğitim alanındaki araştırmacıların çalışmalarının değerini ve etkisini nasıl değerlendirdikleri odak tartışma konusu oldu. Konferansta yer alan bildiri ve poster sunumlarının yanında panel, yuvarlak masa toplantısı ve sempozyumlar katılımcıların farklı uluslardaki güncel araştırma konularını ve ihtiyaç duyulan araştırma alanlarını keşfetmelerinde ayrıca etkili olmuştur.     

Konferans süresince bir akşam Emerging Researchers’ konferansı katılımcıları için ve 2 akşam da tüm katılımcılar için akademik etkinlikler sonrasında İspanyol kültürünü yansıtan çeşitli tarihi mekanlarda Flamenko enstrüman, Flamenko vokal ve koral performanslara yer verilen sosyal etkinlikler düzenlenmiştir. Sosyal etkinlikler bir yandan gün boyu birbiri ardına sunulan bildiri, sempozyum ve çalışma ağı toplantılarını takip eden katılımcıların rahatlamalarını sağlarken diğer bir yandan da farklı açılardan İspanyol kültürünü tanımalarına olanak sağlayıp, konferans sırasında konuşma fırsatı bulamadıkları farklı ülkelerden araştırmacılarla tanışma, araştırma alanlarını ve projelerini paylaşma, hatta ortak araştırmalar gerçekleştirme konusunda adım atma şansı sağlamıştır.  

Konferansın ülkemizde gerçekleşecek olması ülkemize turizm açısından fayda sağlayacakken akademik platformda uluslararası ilişkilerin gelişmesi açısından da etkili olacaktır. Ayrıca bu tarz uluslar arası bir konferansın ülkemizde gerçekleşecek olması çeşitli sebeplerden dolayı yurtdışındaki konferanslara çok sık katılamayan Türkiye’deki araştırmacılar için bir fırsat olarak görülmektedir.

Üniversitelerimizde Bilimsizlik

Bilim var olanın, edimselinin, eyleminin bilgisini ortaya çıkararak gerçeğe ulaşmak için izlenen sistematik çabadır. Örneğin kadın ve erkek var olandır. Kadınların ve erkeklerin birbirlerine âşık olmaları bir edimdir. Ayça ve Gökhan’ın birbirlerine âşık olmaları da eylemdir. Ayça ve Gökhan’ın birbirlerine âşık olmalarının yasalarını açıklayabilirsek bu bilimdir. Sonuçta Ayça ve Gökhan da diğer insanlar gibi insandırlar. Onlarda da nesnel olan yani her insanda işleyen yasalar vardır. Bu yasalara yani gerçeklere ulaşabilirsek o zaman Ayça ve Gökhan’ın gerçekten birbirlerine âşık olup olmadıklarını bilebiliriz. Ayça ve Gökhan’ın birbirlerine âşık olup olamayacaklarını da biliriz. Birlikteliklerinde çıkan sorunları çözebiliriz. Daha somut bir örnek verelim. Göz var olandır. Görmek gözün edimidir. Bir insanın elmayı, masayı, önünü görmesi görme eylemleridir. Şimdi biz kişinin elmayı, masayı, önünü görmesini sağlayan şeyin ne olduğunu bilirsek o zaman gözün nasıl çalıştığını, neden bozulacağını, bozulduğunda nasıl düzeltileceğini bilebiliriz. Örneğin görebilmemiz için ışık gereklidir. Nesnelerden yansıyan ışığın bizim beynimizdeki ışık hücrelerini uyarması sayesinde görebiliriz. Bu sürecin nasıl işlediğini bilirsek o zaman körlerin de görmesi için ne yapmamız gerektiğini bulabiliriz. Bilimsel etkinlik genel geçer olan fakat henüz bilinmeyeni, henüz ulaşılamamış olanı ortaya çıkarmaya çalışır. Ulaşılmış olanın içinde henüz ulaşılamamış olan zaten vardır. Örneğin aşkı ele aldığımız zaman canlıların üremelerinden yola çıkabiliriz. Canlıların nasıl ürediklerini bildiğimiz zaman cinsel çekiciliği öğrenmiş oluruz. Aşk cinsel çekicilikten daha üst bir duygudur fakat cinselliğin içinde aşk vardır. İnsan cinselliğini geliştirdiği noktada aşkı da öğrenmeye başlamıştır. Böylece her canlıda var olan üreme etkinliğinin ötesine geçmiştir. Aşk sayesinde kendisini öğrenen insan aynı zamanda insanlığını öğrenmiştir. Bu da bütün insanları öğrenmesi demektir. Bu nedenle Goethe’nin Genç Werther’in Anıları gibi eserleri insanlığa mal olmuştur.

Bilim sadece insanların etkinliğidir. Bilim yapabilen bitki ya da hayvan yoktur. Bu neden böyledir? Çünkü insan kendi aklına dönebilen tek varlıktır. Gerçek genel geçerdir. Kütle çekişim yasası her zaman her yerde geçerlidir. İnsan olarak biz de bunun içinde olduğumuz için kütle çekişim yasası bizim aklımızda da vardır. Hücrelerimizde, beynimizde bütün vücudumuzun her zerresinde bütün bu yasalar vardır, işlemektedirler. Bu bizim için böyle olduğu gibi bitkiler ve hayvanlar için de böyledir. Fakat onlar kendi akıllarına dönemezler. Onlar kendi akıllarını düşünce nesnesi yapamazlar. Gözüm şu ceylanı nasıl görüyor acaba diye soran bir aslan yoktur? Aslanın gözünde işleyen yasa aslanın ceylanı görmesini sağlar, aslan bu yasayı düşünmeye başlarsa o zaman kendi aklının yasasını düşünce nesnesi yapmış olur. Bitki fotosentez yaparken işleyen yasanın nasıl çalıştığını düşünebilseydi, kendisinde var olan yasayı düşünce nesnesi yapmış olurdu. O zaman nasıl beslenmesi gerektiğini bulabilirdi. Fakat ne bitkiler, ne de hayvanlar genel geçer olan ve canlılarda işleyen bu yasaları düşünce nesnesi yapamazlar. Bu yapamadıkları için de gerçeğe ulaşma olanakları yoktur. Bu nedenle insan dışındaki canlılarda bilimsel etkinlik yoktur. Bu paragrafta açıkladığımız nedenlerden ötürü insanın bilim yapabilmesi için gerekli en önemli unsur kendi aklına dönebilmesi ve bu sayede kendisinde de var olan yasaları düşünce nesnesi yapabilmesidir. Bu nedenle insanın bilimsel çabasında belirleyici olan iç süreçtir.

Ülkemizde bugün bilim insanlarının maaşlarının yetersiz olduğundan, bilimsel araştırma için yeterli maddi kaynak ayrılmadığından, laboratuar olanaklarının yetersiz olduğundan bahsedilmektedir. Bu nedenle yeterince bilimsel çalışma yapılamadığından yakınılmaktadır. Yakınanlar aslında bilime yeterince kaynak ayırmadığı için iktidarı eleştirmektedir. Oysa iktidar da kendisini eleştirenlerle aynı noktadadır. İktidar da üniversitelere yaptığı binalarla, dersliklerle, onlara aldığı yeni teknolojik aletlerle ve akademisyenlere yaptığı zamlarla övünmektedir. Bilimin bu tür unsurlar sayesinde yapılabileceği anlayışı John Locke’nin duyumcu anlayışının devamıdır. Bu anlayışa göre insan bir verir toplama makinesidir. Veri toplamamızı, verileri işlememizi ve yorumlamamızı kolaylaştıracak her şey bilimsel çabada gelişmemizi sağlayacaktır. Bu anlayışın sonucu elbette ne kadar zenginsek o kadar bilim yapabilirizdir. Çünkü maddi olanaklarınız fazlaysa en iyi veri toplama ve işleme aletlerine sahip olabilirsiniz. Böylece en çok veriyi siz toplar ve işlersiniz. Oysa hayvanların veri toplama olanakları bizden çok daha fazladır. Köpekler bizlerin duyumsayamadığı kokuları duyumsarlar ya da hamam böcekleri atom altı parçacıkları hissedebilirler. Fakat atom modeli oluşturmuş bir hamam böceği olmadığı gibi parfüm üretmiş bir köpek de yoktur. İnsanlığın gelişimine baktığımız zaman Mısır, Pers, Hint, Çin imparatorlukları gibi uygarlıkların çok zengin uygarlıklar olduklarını görüyoruz. Yani bu uygarlıkların kendi bilim insanlarına sağlayabilecekleri maddi olanaklar en üst düzeydeydi. Ayrıca imparatorluklar çok geniş alanlara yayıldıkları için bu imparatorluğun bilim insanlarının pek çok farklılıktan haberdar olmaları daha kolaydı. Farklı bitki çeşitleri, iklim ve yağış rejimleri, hayvan türleri, insan anatomileri, görenekleri, alışkanlıkları gibi unsurları gözlemlemeleri, bunlara dair veri toplamaları mümkündü. Tarih bize bunlara dair veriler topladıklarını da gösteriyor. Fakat insanlığa bugün bile yön veren bilimsel patlama zenginliği ve çeşitliliği bu büyük imparatorluklarla karşılaştırılamayacak Antik Yunan’da ortaya çıkmıştır. Neden bilim Antik Yunan’da patlama yapmıştır. Neden Antik Yunan uygarlığının bilim insanları genel geçer gerçeklere ulaşılmıştırlar fakat diğer uygarlıktaki bilim insanları bunu başaramamışlardır? Daha önce de belirttiğimiz gibi bunun nedeni Antik Yunanistan’ın çok zengin olması, bilim insanlarına çok para vermesi, çok büyük olanaklar sağlaması ya da çok büyük çeşitlilikte bir gözlem alanı sunması olamaz. Çünkü karşılaştırdığımız diğer uygarlıklara oranla bu olanaklara daha az sahipti. Antik Yunan’ın bilimsel olarak insanlığa damgasını vurmasının nedeni felsefedir. Felsefe düşünceyi düşünme nesnesi yapmayı sağlamıştır. Örneğin tiyatro burada etkili olmuş olabilir. Çünkü tiyatro insanın kendisine dışarıdan bakabilmesine olanak sağlamaktadır. Böylece sahnede izlenilen kişi düşünce nesnesi haline getirilebilmiştir. Çünkü sahnede izlenilen kişi hem somuttur, hem de soyuttur. Somuttur çünkü sahnede oyun oynayan kanlı, canlı bir insandır. Soyuttur çünkü rol yapmaktadır. Rol yaptığı için de günlük yaşamda yapamayacağı şeyleri yapma olanağı vardır. Yani soyutlama onu özgürleştirmiştir. Sahnede yer alan kişinin istediğini yapabildiğini gören Yunanlılar başkalarının özgürlüğünü de görmüş oldular. Soyut olanın özgürleştirdiğini görmek Yunanlıları görünenin ötesine gitme konusunda güdülemiş olabilir. Sonuç olarak genel gerçek gerçeğin soyutluğunu görebilmek ve bunun özgürlük getirdiğini anlamak Yunanlıların düşüncenin bilgisinde yani felsefede gelişmelerini sağlamıştır. Yunandan sonra bilimde ikinci büyük patlama 15. Yüzyıldan itibaren Batı Avrupa’da yaşandı. Bu patlamanın da temelinde yine Antik Yunan’a dönüş vardı.   

Rönesans hareketi ile başlatabileceğimiz ve Descartes, Spinoza, Rousseau, Kepler gibi pek çok bilim insanın çıkmasını sağlayan ikinci büyük atılım da o dönem Batı Avrupası ile karşılaştırdığımızda çok daha zengin olan Osmanlı, Safevi, Hint ya da Çin imparatorluklarında gerçekleşmemiştir. Ortaya çıkan bilim insanlarına baktığımız zaman çok büyük zenginlikler içinde yaşamadıklarını görüyoruz. Yine bu insanların asıl olarak dışsal veriye dayanmadıkları da ortadadır. Örneğin Kepler’in görme bozukluğu neredeyse körlük düzeyindedir. Örnekler çoğaltılabilir. Bilimsel etkinlikte önemli olan insanın kendi aklına dönebilmesi ve orada var olanı açındırmasıdır. Bunu yapabilmek büyük bir birikimi, odaklanmayı ve emeği gerektirmektedir. Bütün bunları göze alabilmek ise ancak sonsuzluk kavramını anlayabilmiş ve bu sayede koşulun üstüne çıkarak özgürleşebilmiş insan için mümkündür. Öleceğini her insan bilir. Fakat sonsuz olduğunu her insan bilmez. Öleceğini bilerek ölümden korkan insan bilinmezi aşma konusunda cesur davranamayabilir. Çünkü çözülememiş bir matematik sorusunu bile çözmek yıllar, hatta on yıllar alabilir. Zaman ve uzaya yani koşula bağımlı kalan insan bu tür cesaret gösteremez. Çünkü o öleceğinden korktuğu için yaşamı sürekli işleyen patlama zamanı kendi elinde olmayan bir saatli bombaya benzetir. Bu nedenle zamana yenilmiştir. Zamana yenilmek korkuya yenilmektedir. Bu insan özgür davranamaz. Örneğin bu insan için bir an önce profesör olmak çok önemlidir. Çünkü bu sayede yaşamının daha büyük bir bölümünü profesör olarak geçirecektir. Bu insan profesör olabilmek için kimleri tatmin etmesi gerekiyorsa onların düşüncesine tabi olacaktır. Bu nedenle kendi bilinci olmayacaktır. Kendi bilinci olmadığı için kendi isteği olmayacaktır. İstekleri çoğunlukla dışsal istekler olacaktır. Dışsal istekler biçimselliğe yakındır. Böyle bir kişi bilimi araç olarak gördüğü için de en kolay şekilde yapılabilecek çalışmaları bilimsel çalışma olarak ortaya sermek isteyecektir. Bugün bilimsel çalışmanın belli şekli vardır. Belli ölçütleri karşılarsanız en itibarlı dergilerde yayın yapabilirsiniz. Örneğin ailenin gelir düzeyi ile çocuğun korteks gelişimi arasında ilişki var mıdır diye bir araştırma yapmak istediğimizi düşünelim. Eğer bu araştırmaya 5 bin çocuk ve onların anne babaları katılırsa. Çocukların korteks gelişimleri 2 yıl boyunca görüntülerle izlenirse. Bu makale en iyi dergilerde yayınlanır. Böyle bir araştırmayı yapmak için elbette para gerekir. Çünkü o kadar çocuğu izlemek, kaydetmek onların verilerini toplamak için pek çok insanın çalışması gerekir. Sadece insanların çalışması değil verileri toplamak için örneğin korteks görüntülerini almak için gerekli tıbbı aletlere gereksinim vardır. Bu ve benzeri pek çok masraf vardır. Bu masraflarını karşılarsanız araştırmayı yaparsınız ve en iyi dergide yayınlarsınız. Burada bilim daha çok verilerin toplanmasına, işlenmesine ve bunların dergilerin istediği biçemde yapılmasına indirgenmiştir.

Oysa bilim dışarıda değil akılda yapılır. Düşünmek için gerekli olan en önemli şey yani beyin bizde zaten vardır. Beynin beslenmesi ve düşünmek için gerekli zamanın yaratılması için elbette maddi olanaklara gereksinim vardır. Fakat maddi olanakların bir bilim insanına sağlayacağı en büyük katkı yaratacağı öğrenme ve düşünme zamanıdır. Yukarıda veri toplamaya odaklanmış bir bilim anlayışına sahip olduğumuzu ve bunun yanlış olduğunu belirttik. Gerçek bilime dair bir örnek verelim. Gerçek bilim olumsuzlama ilkesi doğrultusunda ulaşılmış çıkarımlarla gelişir. Bu çıkarımlara ulaşıldıktan sonra onlarla ilgili deneyler ve gözlemler yapılabilir. Örneğin, bir matematik sorusunu çözmek için neler gerektiği üstüne düşünmeye başladığımızı varsayalım. Soruyu çözmek için soruya odaklanmamız gerektiği aksi takdirde soruyu düşünemeyeceğimiz, soruyu düşünemezsek de soruyu çözemeyeceğimiz çıkarımına ulaşırız. Soruyu düşünmek demek aklımızı soruya vermek demektir. Aklımızı soruya vermemizi engelleyen bir şey soruyu çözmemizi de engeller. Örneğin soruyu çözersek bir ödül alacağımız düşüncesi sorudan çok ödüle odaklanmamıza neden olabilir. Ödüle odaklanmak ödülü istemeyi getirir. Ödül dış bir unsurun denetimindedir. Bu nedenle ödüle ulaşabilmemiz için bizim kendi çabamız yeterli olmayabilir. Soruya değil ödüle odaklandığımız için zaten soruyu çözmekte güçlük çekiyorsak o zaman soruyu çözmek yerine kopya çekebiliriz. Bu nedenle “ödül insan ahlakının gelişimine olumsuz etkide bulunur” türünden bir çıkarım bilimsel bir çıkarımdır. Her aşamasında kanıtlı bir şekilde ilerlemiştir. Gerçek bilim budur. Buna ulaşmak için de çok büyük laboratuarlara gereksinim yoktur. Bunu düşünmek için bilim insanının lüks bir semtte oturması da gerekmez. Bu çıkarıma ulaştıktan sonra bununla ilgili deneyler, gözlemler yapılabilir. Eğer deney ve gözlemler çıkarımı desteklemiyorsa o zaman ya deneyde ya da çıkarımda sorun vardır. Üstünde çalışılmaya devam edilir. İşte bu nedenlerden ötürü ülkemizde bilimin olmamasının nedeni maddi olanaksızlıklar değildir. Ülkemizde bilimin olmamasının nedenlerinden en önemlisi bizce ülkemizde bilim insanlarının özgür olmamalarıdır. Bilim insanlarımız bilimden çok siyaset ve dinle ilgilenmektedirler. Kendilerini buralarda kanıtlamaya ve bu sayede hemen yükselmeye çalışmaktadırlar. Özgürlüklerinden vazgeçtikleri noktada artık bilim insanı olmaktan da vazgeçmektedirler. Bilim milletvekili, bakan, başbakan olmanın, zenginleşmenin, popüler olmanın aracı değildir. Bilim yaşamı değerli kılmanın gerçekten yaşamanın kendisidir. Bunu anlamadığımız sürece ülkemizde bilimin gelişmesinin çok güç olduğunu düşünüyoruz. 

  •  

Üniversite: Adı Var Kendi Yok…

Bir toplumun geleceği eğitim sistemi içerisinde örülür. Eğitim sisteminden çağın gereklerini karşılayan, ufku geniş, nitelikli ve donanımlı insanlar yetişirse, o toplumun ekonomiden, bilim, felsefe, kültür ve sanata değin her şeyi gelişmeye başlar. Tabi eğitim sisteminin, nitelikli ve donanımlı insan yetiştirmesinin ilk ve temel koşulu, bilim, sanat, felsefe ve kültür alanlarında geniş bir özgürlük alanının yaratılması ve bu alanların siyasi müdahale ve baskılardan uzak olmasıdır. Bu olmazsa olmazdır. Bu anlamıyla dinle bilim nasıl ayrıldıysa, bilimle siyaset, bilimle ideoloji de aynı şekilde birbirinden ayrılmalı, bilisel kurumlar özerk ve özgür bir yapıya kavuşturulmalıdır. Bu, o kadar önemlidir ki, üniversitelerde sadece bilimin egemen olması, liyakat sisteminin oturması, kayırmacılığın son bulması, nitelikli olanların seçilmesi ve yükselmesi ancak ve ancak siyasi müdahalelerden bağımsız bir eğitim ve kurum kültürünün oluşmasıyla mümkündür. Aksi durum, her şeyin belirsizleştiği, kaosa dönüştüğü ve tek gücün siyasi iktidar olduğu bir üniversite yapısıdır; bu yapı ise, sadece ontolojik ve epistemolojik temeli olmayan postmodern bir üniversiteye neden olabilir.

Bu açıdan baktığımızda, Türk eğitim sisteminin bir bütün olarak gittikçe yozlaştığını, deyiş yerindeyse epistemik olarak doğru ve yanlışın dışlandığı postmodern bir yapıya kavuştuğunu belirtmek gerekir. Yozlaşma ve postmodernleşme ilk ve orta öğretimde de gözlenmekle birlikte, en büyük yansımasını yüksek öğretimde, yani üniversitelerde bulmaktadır. Yüksek Öğretim Kurumu başkanı, Yekta Saraç’ın deyişiyle, ‘akademik ortam bugün değil vasat, vasatın bile altındadır’ (http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/taha-akyol_329/yok-ten-mektup_28591973). Bunu söyleyen sıradan bir kişi değil; kurumun yani YÖK’ün başındaki kişidir. Durumun vahametini görmek açısından bu itirafı ciddiye almak gerekir. Üniversitelerin ve akademik ortamın vasatın bile altına düştüğü saptamasının, yani sorunun nedenleri üzerinde konuşmadan, yani sorunun nedenini saptamadan çözüm yolları bulmak olası değildir. Bu yüzden kimi nedenleri, acı da olsa yalın bir biçimde saptamak ve itiraf etmek gerekir.

Türkiye’de Üniversite sistemi neden yozlaşmakta, neden gittikçe gerilemektedir? Kanımca bunun yaygınlaşan postmodern kültürle diyalektik içinde gelişen pek çok nedeni vardır; ancak ilk bakışta görebildiğim belli başlı nedenler şunlardır:

1-) En önemli nedenin, YÖK’ün bizzat kendisinde, siyasi, merkezi ve otokratik yapısında olduğunu itiraf etmek gerekir. Bu yapının içindekiler, iktidarı temsil etmektedir; yapının içindekiler değiştikçe üniversiteler ve üniversitelerin idari yapısı da değişmektedir. Bu anlamıyla üniversitelerin ‘kendinde sağlam bir ontolojik ve epistemolojik temelinin’ olduğu söylenemez, genel bir belirsizlik hakimdir; bu belirsizliği iktidar yapısı değişimi belirli hale getirmektedir ve çok değişkendir. Üniversiteler üzerinde, deyiş yerindeyse, yer yer iktidarın Demokles’in kılıcı gibi duran YÖK, kuruluşundan bu yana hiçbir zaman ideolojik vesiyasi çatışmaların ötesine uzanıp, üniversiteler arasında koordinasyonu sağlayan çok sesli seçkin bir bilim kuruluna dönüşemedi; üniversitelere sağlam bir  ontolojik ve epistemolojik zemin sunamadı. Bu, kısmen mevcut Anayasadan ve buna tâbi olan YÖK yasasından ve bu yasanın YÖK’ü siyasi müdahalelere açık bir kurum haline getirmesinden kaynaklanmaktadır. Mevcut haliyle YÖK, üniversiteleri bilimsel ve demokratik olarak temsil etmekten uzaktır. Öğretim üyelerinin YÖK üyelerini ve YÖK başkanını seçememeleri, bu yeterlilikte görülmemeleri akıl alacak bir şey değildir. YÖK, mevcut yapısıyla siyasi müdahaleler yüzünden, bilim ve koordinasyon kuruluna dönüşememekte ve öyle anlaşılıyor ki, bu yapı devam ettikçe de dönüşemeyecektir. YÖK başkanlarının ve YÖK üyelerinin içinde iyi insanların bulunması da bu sonucu değiştirmemiştir ve öyle görünüyor ki değiştiremeyecektir. Bu yüzden YÖK yapısının, acilen değiştirilmesi ve Üniversitenin yapısında reforma gidilmesi gerekmektedir. Bu, üniversitede bilimin özgürleşmesi için önceliktir. Bu YÖK yapısının değişimiyle birlikte, ayrı statüleri olan ve ekonomik ayrıcalığa neden olan devlet üniversitesi ve vakıf üniversitesi ayrımı da sona erdirilmelidir. Vakıf üniversitelerinin, vakıf değil, özel üniversiteler gibi işlediği ve hiç de demokratik bir yapılarının olmadığı ve bilimi öncelemedikleri, bu üniversiteler üzerinde son dönemlerde, yapılan çalışmalar tarafından da tescil edilmektedir. Bu konuda, Yükseköğretimin Serbest Düşüşü: Özel Üniversiteler” başlıklı Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan kitap okunmaya değerdir.

2-) YÖK Başkanı Yekta Saraç’ın da belirttiği gibi, ‘kariyer sınavları pek çok üniversitede yozlaşmış durumdadır’. Yüksek Lisans ve Doktora sınavlarında, tezleri hiç okumadan, telefonla, hatır, gönül ilişkisiyle ya da yandaşlık mantığıyla olumlu oy veren öğretim üyelerinin sayısında gittikçe artış söz konusudur (http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/taha-akyol_329/yok-ten-mektup_28591973). Tabi bu yozlaşmanın temeline inildiğinde, üniversitelerdeki idari hiyerarşinin atanma usulü ve tabi ki rektörlük seçimlerinin başat rolü oynadığı söylenebilir. Hâlihazırdaki işleyen yapıda, kişilerin akademik tezinden çok, ideolojik olarak hangi tarafta olduğu ön plana çıkmaktadır; çünkü akademisyen olanlara seçimlerde oy güzüyle bakılmaktadır. Gerçi akademisyenlerin verdiği oy, rektör adaylarının ilk altı sıralamasını belirlese, YÖK bunların üçünü eleyip, kalan üçünü Cumhurbaşkanına sunsa bile, -bu sıralamada öğretim üyelerinin verdiği oyun önemi çok azdır ve nihai belirleyici değildir, bu yüzden üniversite rektör seçimleri sahte bir demokrasi oyunudur- bu kısmi etki dahi kayırmalara, çatışmalara, sürtüşmelere, ideolojik kamplaşmalara yol açabilmektedir. Buna doktora yapmış ve öğretim üyesi olmayı hak etmiş insanların atanmalarında rektörlerin yetkisini ve yine akademik yükselme ve atamalardaki rektörlüğün sınırsız rolünü de eklemek gerekmektedir. Üniversiteler Arası Kuruldan doçentlik belgesi alsanız dahi, sizin doçentlik kadrosuna atanmanız, yine Profesörlüğü hak etseniz dahi bu kadroya yükseltilmeniz,  tümüyle rektörün inisiyatifine bırakılmış durumdadır ve bu konuda hiçbir denetim mekanizması da bulunmamaktadır. Yani rektörlük makamı, bu konuda oldukça keyfidir. Rektöre oy vermemişseniz ya da onunla aynı ideolojide değilseniz, ağzınızla kuş yakalaşanız, o kadroya atanmazsınız. Bu süreçte, öğretim üyeleri arasında yaşanan gerilimlerin, birbirini rektörlük makamına kötülemelerinin, belden alta vurmaların etkin bir biçimde, örtük olarak işlediği anlaşılmaktadır. Eğer rektör, dedikodulara kulak veren biri ise ve insaf, vidan, adalet ve insanlık nitelikleri bakımından eksikse, o zaman kadronuzu almanız olanaksızlaşmaktadır. Kimi öğretim üyeleri, haklarını almak için, eğilip bükülmekte, eğilip bükülmeye razı olmayanlar ise, ezilmekte, mobbinge uğramaktadır. Bu durum, öğretim üyelerinin, onurlu ve özgür olması gereken kimliklerini negatif yönde etkilemektedir. Öte yandan Üniversiteler Arası Kurulun yaptığı doçentlik sınavında da jüri belirlemelerinde şayialar bulunmaktadır; ideolojisi farklı olduğu gerekçesiyle kimi öğretim üyelerine son yıllarda hiç görev verilmemektedir. Yine belirlenen jüri üyeleri arasında telefon trafikleri döndüğü, yandaşlık, arkadaşlık, ahbaplık, tarikat ve cemaat vb. bağların bu süreçte etkin olduğu söylentisi hiç eksik olmamaktadır. Bu süreç aslında kültürümüzde medreseleri yozlaştıran beşik ulemalığı sisteminin modern versiyonu gibi işlemektedir. Gerek mastır ve doktora sürecinde, gerek doçentlik sınavlarında (iki kez mağdur oldum), gerekse, yaklaşık 1,5 (bir buçuk) yıldır doçentlik kadrosu ilan edilmemiş ve hala edilmeyen birisi olarak, bu süreçlerin nasıl işlediğini, yandaşlık ve ideolojik kalıpların bilimselliğin yerine nasıl geçtiğini çok yakından bildiğimi, sistemin işleyişinin tanığı olduğumu belirtmem gerekir. Özgür düşünen, sorgulayan, ideolojik bağları ve ideolojik gruplara aidiyeti olmayan, cemaat vb. yapılarla ilişkileri bulunmayan, sadece bilime gönül vermiş ve araştırmalarıyla uğraşan sıra dışı entelektüel akademisyenlerin, sürekli değişen koşulları kat be kat sağlasalar da, yükselmeleri hep sorunlu olmuştur, bugün de bu sorunlu olma hali devam etmektedir. Bu atama ve yükseltmelerde liyakatin işlediğini söylemek hala ham hayalden ibarettir.

3-) Yükseltme ve atama sistemindeki belirsizlik, alanların ve mesleklerin yeterince tanımlanmamış olması gibi hususlar yüzünden, alan uzmanı olmayan ya da alanla doğrudan bağları kurulmayacak kimseler, ilgisiz alanlara okutman, öğretim görevlisi, yardımcı doçent, doçent ve profesör olarak atanabilmektedir. Hatta bölüm başkanı, anabilim dalı başkanı, dekan bile olabilmektedirler. Bunlar derslere de girdiği için, üniversitenin yapısı daha da gerilemektedir. Sözgelimi,  su ürünleri mezunu birisinin eğitim fakültesine, doktora ve doçentlik temel alanı ilahiyat olan birisinin Turizm fakültesine, sosyoloji, sanat tarihi, felsefe, psikoloji, tarih, sosyal bilgiler öğretmenliği, sınıf öğretmenliği, Türk dili ve edebiyatı gibi bölümlere; öğretmenlik mesleğiyle hiçbir ilişkisi olmayan, fizikçi, kimyacı, tarihçi, edebiyatçı ve hatta ilahiyatçıların eğitim fakültelerine atanabilmesi sistemin nasıl yozlaştığının birer kanıtıdır. Bu kimselerin alan dışında istihdam edilmeleri, öğrenciler karşısında onları da zor durumda bırakmakta ve öğrenci gözünde akademisyenin saygınlığını azaltmaktadır. Özellikle her ile bir üniversite kampanyasıyla yaygınlaştırılan ‘tabela üniversitelerinde’ durumun daha da içler acısı olduğu görülmektedir. Burada multisipliner ve inter disipliner yaklaşıma karşı çıktığım gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır. Multidispliner ve interdisipliner yaklaşımların, Avrupa ülkelerinde de olduğunu ve Gülbenkian komisyon raporunda teşvik edildiğini bilmeyen yoktur. Sorun olan, bir bölümün ya da fakültenin asli kimliğini bozacak kadar yabancı alanlardan insanların o bölümlerde istihdam edilmesidir. Söz gelimi, sosyal bilgiler öğretmenliğine, tarihçi elbette istihdam edilebilir; ama hiç felsefecisi, tarih eğitimcisi, sosyologu, yeterli coğrafya eğitimcisi, siyaset bilimcisi bulunmayan bir sosyal bilgiler öğretmenliği bölümüne, 5-6 tane cumhuriyet tarihçisi istihdam etmenin mantığını anlamak güçtür. Yine felsefe bölümüne, bölümde çoğunluğu ele geçirecek düzeyde, temel alanları ilahiyat olan din felsefecisi, İslam felsefecisi, din sosyologu vb. istihdam etmek de aynı şekilde düşündürücü olsa gerektir. Benzer durum, diğer bölümlerde de gözlenmektedir. Bölüm kendi kimliğine kavuştuktan sonra, farklı disiplinlerden insanların bölümlerde, fakültelerde misafir öğretim üyesi olarak istihdam edilmeleri, seçmeli dersler aracılığıyla disipline dıştan farklı bakış açıları getirmeleri ve yaklaşımlarını öğrencilerle paylaşmaları elbette yararlıdır; ancak bölümün kimliğini bozacak tarzda atamalar, bölümü yozlaştırıcıdır. Türkiye’de son on yıllarda gittikçe artan bu durumun, üniversitelerin bilimsel yapısını, formasyonunu ve hatta akademik düzeyini vasatın da altına düşürmektedir. Bir de alan uzmanı olmayan bu kimselerin Yüksek lisans ve doktora tezleri yönettiğini ve yaptırdığını düşünürsek, durumun vahameti daha da anlaşılacaktır.

4-)Türkiye’de Üniversiteler, YÖK yapısı ve Cumhurbaşkanlığının etkisi yüzünden daima, onların ideolojik tercihlerine göre eğilip bükülmektedir. Gerek YÖK üyelerinin gerekse Rektörlerin atanmasında bu kurumlar etkindir. Rektör olmak isteyen bir kişinin, öğretim üyelerinin oyundan çok, tarafsız olması ve bilimselliği öncelemesi gereken, ama herkesin bildiği gibi hiçbir dönemde böyle olmayan bu kurumların inisiyatifine bırakılması, bizim ülkemizde maalesef, kötü sonuçlara yol açmaktadır. Rektör adayı olacak kişiler, olmayı tasarlayanlar, siyasal iktidara, cumhurbaşkanına, YÖK’e yaranmak için, bilimden çok ideolojik faaliyete girişmektedirler. Tabi bu süreçte, adayların birbirini, sağcılık, solculuk, paralelcilik, döneklik vb. ile suçlamaları atbaşı gitmektedir. Üniversite rektör adayları üniversitenin bilimsel ve fiziki yapısını geliştirici projelerini anlatmak yerine, etkili olan siyasal partiye, YÖK’e ve Cumhurbaşkanlığına yakınlığını ve ilk altıya girerse atanacağının garantisini verme yoluyla propaganda yürütmektedir. Tabi olarak süreç de ideolojik-siyasi bir kavgaya dönüşmektedir. Bilim ve bilimsel projeler, vizyonlar, misyonlar yerine, cumhurbaşkanlığındaki tanıdık, siyasi köken, YÖK üyelerinden himmet başköşeye oturmaktadır. Böyle siyasallaşmış bir üniversitenin bilimselleşemeyeceği, bilimi önceleyemeyeceği açıktır. Bu haliyle, üniversitelerimizi vasatın altına düşüren temel yapı sözünü ettiğimiz yapıdır. Bu yapı da acilen gelişmiş ülkeler örnekliğinde çözüme kavuşturulmalıdır.

5-) Üniversitelerin bir diğer sorunu, temel bilimlerde yaşanan çöküştür. Fizik, kimya, biyoloji gibi alanlar büyük bir kan kaybına uğramaktadır. Bu bölümlerin kendilerini revize edememeleri, meslek alanlarıyla ilişkilerini yeter düzeyde kuramamaları, öğrenci niteliğini düşürdüğü gibi yer yer hiç öğrencinin tercih etmemesine bile neden olabilmektedir. Zeki öğrencilerin uygulamalı alanlara kaymaları, temel bilimleri olmayan üniversite modellerine neden olmaktadır. Bu yüzden fen edebiyat fakültelerine giden ve mezun olan öğrencilerin istihdam sorununu ya da fen edebiyat fakültesinin çekiciliğini artırmak için, ‘pedagojik formasyon sertifikası satmak’ –bu sertifikaların devlet üniversitelerinde parayla verilmesi düşündürücüdür- gibi ara bir çözüm bulunmuş gibidir. Fakat bu çözüm geçerli bir çözüm değildir. Bunun iki nedeni vardır; ilki, ülkemizde eğitim fakültesi mezunları bile işsizdir, hatta Milli Eğitim Bakanı bu yüzden eğitim fakültelerini kapatmaktan söz etmektedir-; ikincisi ise, parayla satılan pedagojik formasyon derslerine, eğitimbilimleriyle hiçbir ilişkisi olmayan insanlar girmektedir. Formasyonu eğitim fakülteleri verdiği için, eğitim fakültesine istihdam edilmiş, eğitimci olmayan pür bilimciler, fizikçiler, tarihçiler, kimyacılar, sosyologlar, edebiyatçılar vb. pedagojik formasyon derslerine girmektedirler.  Bu konuda ekonomik bir rant bulunduğu için, adam kayırmacılığın, yandaşlığın, dekanlığa ve rektöre yakınlığın, pastadan pay almada, etkin bir biçimde işlev yüklendiği, ideolojisi farklı diye alan uzmanları eğitimcilere ders verilmediği gözlenmektedir.

6-) Üniversitelerde, siyasetin güçlü ve belirleyici oluşu, üniversitelerde yapılan bilimsel faaliyetleri de olumsuz etkilemektedir. Üniversitelerde, bilimin tartışıldığı paneller, konferanslar, sempozyumlar yerine, daha çok siyasetin ve yandaşlığın, mesaj vermenin odağa oturduğu paneller, konferanslar ve sempozyumlar ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla Türk üniversitelerinin çoğunda, bilimsel paneller, söyleşiler vb. yerine siyasi mesajlar içeren postmodern etkinlikler yaygınlaşmış durumdadır. Herhangi bir üniversitenin web sayfasında yaptığı bu tür etkinliklere bakılırsa, söylediklerimin nesnel temeli daha iyi görülebilir. Bir de rektör ya da rektör yardımcıları, milletvekili olmayı hedeflemişse, bu etkinliklerin dozunu ve siyasal mesajları varın siz düşünün. Durum böyle olunca, üniversitelerde derinlikli, bilimsel, felsefi, analitik, yeni bilgi ve bulgulara dayalı etkinlikler, özgün görüşler yer aldığı faaliyetler genelde düzenlenememektedir.  Rektörü, belirleyici makam sol eğilimliyse, bu etkinlikler onun propagandasına, sağ ve muhafazakârsa, bu sefer onların propagandasına dönüşmektedir. Oysa üniversitelerin temel görevi üretilen bilgileri ve araştırma sonuçlarını öğrenciler ve toplumla paylaşmak olmalıdır.

7-) Politikleşen bu süreçte, üniversitenin etkin özneleri olan bilim insanları ve öğrencileri kamplaşmakta, kısır gündelik siyasetin içine girmektedir.  Bilim eğitimi ve öğreti ile bilimsel araştırma, ayrıcalık sağlamadığı, ayrıcalığı politik ve siyasal duruş belirlediği için, çatışma ya da yalakalık kültürü alıp başını gitmektedir.

😎 Yükselmelerde, akademik liyakatten çok politik ve siyasal duruşun belirleyici olması, yandaşlık, ahbaplık mantığının işlemesi, öğrencilere de kötü örnek olmakta, onları kolaycılığa sevk etmektedir. Zaten ortaöğretimden yetersiz bilgi birikimiyle gelen öğrenci, bu ortamda daha da yozlaşmaktadır. Çünkü özgür, çok sesli, farklılıklara açık bir eğitim ve araştırma ortamıyla karşılaşmamaktadır. Son yıllarda, eğitilmiş insan kalitesinin düşmesinde ve üretilen Yüksek Lisan ve Doktora tezlerinin yozluğundaki en temel etmen bu olsa gerekir. Tabi bu süreçte, ödevlerde, seminerlerde, tezlerde, kes yapıştır mantığının alabildiğine yayıldığını, özgün araştırma ve çözümlemeler yerine, taklit, kopya ve intihalciliğin yayıldığını gözlemlemek hiç de şaşırtıcı değildir. Ulusal düzeyde iyi bir denetim mekanizması da olmayınca, bu tür sahtekârlıklar yapanın yanına kalmaktadır.

Nedenlerin sadece birkaçına değindiğimi, aslında bu konuda derin araştırmalar yapmak gerektiğini belirterek şunun altını çizmek isterim:

Bilim eğitimi ve bunu üstlenen üniversitelerin elitist olması, bilimsel alanında en iyisini yapanların en iyisini yetiştirenlerin, en iyisini üretenlerin baş tacı edilmesi gerektiğidir. Üniversitelerin avamlaşması, postmodernleşmesi ve liseleşmesi, bu elitizmin yok olması, bunun yerine kayırmacılığın, yandaşlığın ve ideolojilerin oturmasından kaynaklanmaktadır. Oysa üniversiteler, bilimin mabetlerdir; buraya bilimin dışında hiçbir şeyin girmemesi gerekir. Türkiye’de üniversitelerde, laboratuar, kütüphane, araştırma ve teknoloji geliştirme merkezleri yerine, etnik, dinsel, cinsel, mezhepsel, siyasal tartışmaların alabildiğine yayılması, postmodern epistemik belirsizlik içinde bir manevrayla cami, mescit, ibadethane vb. yapma yarışlarının ve tartışmalarının ayyuka çıkması, kurumların işlevinin nedenli dışına itildiğinin bir göstergesi olsa gerekir.

Bilim insanlarının ve öğrencilerin elbette ideolojileri ve inançları olabilir. Bu insani ve öznel bir şeydir. Sorun olan, bu öznel ideolojilerin ve inançların, bilimsel liyakat ve yeterliliğin önüne geçmesi, tercih nedeni olması ve akademik atama ve yükseltmelerde temele oturmasıdır. Yine bu öznel inançların ötekileştirme aracı olarak kullanılmasıdır. Böyle giderse, Türk üniversiteleri vasatın da altında kalamayacak, ‘adı var kendisi yok’ bir kuruma ya da ‘tabela üniversitesine’ dönüşecektir. Yani tam bir postmodern belirsiz kimliğe bürünecektir. Bu Türk milletine ve evrensel uygarlığa ve milletimizin ve insanlığın geleceğine dinamit yerleştirmektir.

Sorunumuz açısından Üniversitenin yapısı kadar, üniversitedeki insanların nitelik sorununun da önemli olduğunun altının çizilmesi gerekir. İdeolojisinin dışında etik değerleri olmayan, bilime inanmayan rektörler, bilime inanmayan dekanlar, bilime inanmayan bölüm başkanları, bilime inanmayan öğretim üyeleri, bilime inanmayan öğrencilerin artması halinde, bilimin mabedi olan üniversiteleri, adı var kendisi yok ya da tabela üniversitesi olmaya mahkûmdur. İşte bu tam da postmodern üniversite demektir. Benden söylemesi…

 

Köy Enstitülü: Binali Çınar

Babam köy enstitülü bir öğretmendi. Zor zamanlarda zor bir çocukluk ve zor bir eğitimden geçmişti. Kars-Susuz’daki Cilavuz Köy Enstitüsünü bitirmişti. Tam mezun olacakken, köy enstitüleri kapatılmış, okulu bitirmişken bitirmemiş sayılmış. Enstitüler “İlköğretmen Okulu” adını almış ve eğitim süresi bir yıl daha uzamış. Böylece o yıl mezun verilmemiş, babam onlardan. Köy Enstitülerinin mezun olamayan son, İlköğretmen Okullarının ise ilk mezunu. Türkiye aşığı, Atatürk sevdalısıydı. Beni ve benim kuşağımı hep eleştirmiştir; “Türkiye’yi siz mahvettiniz”, diye sitem eder, bazen de kızardı. Hak verdiğim çok olmuştur.

Babamı ve tabii ki ilkokul öğretmenimi bir hatırayla anmak istedim. Bu hatıra aynı zamanda öğretmenlerin nelerle uğraşmak zorunda kaldığını, Türkiye’yi nereden alıp nereye getirdiklerini, bir takım çevrelerin onlara neden düşman kesildiklerini anlamaya yardım eder ve günümüzde nerede olduğumuz açısından da bir uyarı olur belki.

Çocuktum, ilkokulun ikinci sınıfında olmalıydım. Bir tatil günü olmalı, çok kar yağmıştı, babam okulda değil evdeydi. Çocuklarla kızak kaydık, yoruldum, acıktım eve geldim.

Evde babamla komşu köyün eğitmeni olan, babamdan hayli yaşlı bir adam vardı.  Sofradan yeni kalkmışlardı ve ciddi bir konu konuşuyorlardı. Anladığım kadarıyla eğitmenin olduğu köyde öğretmen yoktu ve bütün öğrenciler eğitmene kalmıştı. Eğitmenler sadece ilkokul birinci sınıf öğrencilerine okuma yazma öğretmek için görevlendirilmiş, bazıları ilkokul mezunu bile olmayan kimselerdi. Öğretmensizlik yüzünden askerliğini çavuş olarak yapanlar askerde okuma yazma öğrendiklerinden, onlardan istifade ediliyordu. Dolayısıyla çoğu ve çoğunlukla öğretmenlik yapacak bilgiye sahip değildi.

Komşu köyün eğitmeni öyleydi, ilkokul mezunu bile değildi ve kitapta yazılı olanları öğrencilere öğretmesi gerekiyordu. Anladığım kadarıyla eğitmen, kitabı okumuş ancak aklı karışmıştı. Babama danışıyordu. Aslında danışılacak kişi başöğretmendi. Gezici başöğretmenler vardı ve onlar köyleri gezerek öğretmen ve özellikle eğitmenlere rehberlik ederlerdi. Civardaki tek başöğretmen olan Ahmet Uğurlu ilçedeydi köyümüzün ilk öğretmeniydi. Okulu köylülerle birlikte yapmış ve babamın da ilkokul öğretmeni olmuştu. (Ortaokula giderken babam beni onunla tanıştırdı, babam da ben de elini öptük. Babam ona çok sevgili ve saygılı davranıyordu.) Kısacası babam onun yerine eğitmene başöğretmenlik yapıyordu, Ahmet hoca babamdan rica etmiş olmalı.

Abam (anneme aba diye seslenirdik), bir kenarda bana da kahvaltılıklardan bir sofra hazırladı. Yerken babamın eğitmen amcaya hangi konuları nasıl işlemesi gerektiğini anlatışını dinliyordum. Hiç müdahale etmedim, kenardan, görünmemeye çalışarak izledim. Bizim evde büyükler konuşurken çocuklar susardı. Eğitmen derslerle ilgili anlamadığı yerleri soruyor, babam da örnekler vererek açıklıyor bazen ona tekrarlattırıyordu.

Bilginin bilimselleştirilmesi

Eğitmen, hiç itiraz etmeden söylenenleri anlamak ve bellemekle meşgulken birden tavrı değişti. Eğitmen babama itiraz etti. Sadece itiraz değildi, babama çıkıştı. Konu Fen ve Tabiat Bilgisi dersiyle ilgiliydi. Galiba ilkokul beşinci sınıfın konusuydu. Okulunda yağmurun nasıl yağdığını işlemesi gerekiyordu. Eğitmen kitapta yazılı olanları okumuştu ama orada yazılanlar bildikleriyle çelişiyordu. Kendi bildiklerinden kesinlikle emin görünüyordu ve babama da onaylatmak istiyordu. Babam ise kitapta yazılanın doğru olduğunu, eğitmenin yanlış bildiğini söyledi. Babam kısaca açıkladı ama eğitmen anlamamakta ısrar etti hatta sinirlendi. Konu din-bilim tartışmasına dönüştü ve eğitmen babama “senin Müslüman bir adam olduğunu sanıyordum” dedi. Bunun üzerine babam çok sinirlendi, ona bağırdı. “Elin insanı aklını işletip bilimsel bilgi üreterek Ay’a giderken, senin gibi akıldışı gelenekleri din sananların ve bunu sanmayanları bir de tahakküm altına aldığınız için bu hallerdeyiz”, gibi cümlelerle tersledi. O sıralarda Apollo roketi ile Ay’a inilmiş ve yıllarca Türkiye’de hayret ve hayranlıklı konuşmalara konu olmuştu. Eğitmen yağmurun yağmasının bilimsel açıklamasını anlamak istemiyor, dinsel bir açıklama istiyor, sık sık “Allah bu işin neresinde” diye soruyordu. Bilimsel açıklama onun için yeniydi ve önceden bildiği dinsel açıklamaya ilişkin ezberini bozamıyordu.

Abam dışarıdaydı, sanırım yüksek sesler üzerine içeri girdi ve erkekler sakinleşti. Babam abamdan da yardım alarak yağmurun nasıl yağdığını deney yaparak eğitmene kanıtlamak istedi. Abam sobayı yeniden kaladı, üzerine içi biraz su dolu tencere koydu ve kaynamaya bıraktılar. Babam bu arada neler olacağını anlatmaya çalışıyordu. Babamın anlatmaya çalıştığı atmosferdeki su buharının yoğunlaşarak suya dönüşmesi ve yağmur olması olgusu idi.

Bir süre sonra tenceredeki su kaynamaya başladı. Babam suyun tencerenin dibinde mi yoksa kapağında mı olduğunu sordu. “Su tencerenin dibinde olur, kapağında olmaz” dedi. Babam tencerenin kapağını hızla açıp kenara doğru çekti. Kapaktaki su buharı o sırada yoğunlaşıp suya dönüştü. Babam göstere göstere kapaktaki suyu yere döktü ve tencerenin yeryüzü, kapağın da gökyüzü gibi olduğunu anlatmaya çalışıp, suyun buharlaşıp bulut olduğunu, bulutların aslında su buharı yığınları olduğunu, bunların bir anda havanın soğumasıyla tencere kapağındaki gibi suya dönüştüğünü, gökyüzünde su olarak kalamadığını, bir yerlere döküldüğünü, bunun da yağmur olduğunu, yağışın böyle meydana gelen bir doğa olayı olduğunu ve talebelerine de böyle öğretmesi gerektiğini söyledi.

Eğitmen itiraz etti:

– O ders kitabı yanlış yazıyor ve sizin öğretmenleriniz size yalan yanlış işler öğretmiş. Bak bilmeyen değilsin ama sana bir daha anlatayım: Allahü Teâlâ bir sürü canlı yaratmış ve onlara rızık vermiş. Birçok şey için su lazım. Ota su lazım ki büyüsün, ineğe ot ve su lazım. Ekinler için su lazım ve bizim için de su lazım. Allah bu işlerle bir meleği görevlendirmiş; Mikail aleyhisselam’ı. Allah rızık vermek istediği kullarının halini görür ya da dualarını işitir, duayı kabul ederse bir bulut yapar. Mikail aleyhiselama işaret eder, o da üfleyerek Allah kime rızık vermeyi murat etmişse bulutu onun tarlasının üstüne getirir ve yağmur yağdırır. Eğer yalvarıp yakarmalarımız ve kurbanlarımızı samimi bulur, hoşuna giderse duamızı kabul eder ve rızkımızı verir. Yoksa daha çok kurban kesmeli ve dua okumalı, yanlış hallerimizi düzeltmeliyiz ki Allah kızıp gazaplanmasın. Sana öğretenler yanlış öğretmiş hoca. Aslı budur, talebeye bunu ben böyle öğreteceğim!

Deneyi yapıp anlatırken sakinleşmiş olan babam giderek sinirleniyordu. Az önce yaptığı deneyi bir kez daha sözlü olarak anlattı. Eğitmen, “Senin anlattığında her şey kendi kendine oluyor” dedi. “Bir şey öbür şeyi tetikliyor. Biri sebep oluyor, başka bir şeyi ortaya çıkarıyor”. Babam, “Evet” dedi, “Sebep-sonuç ilişkisi var”. Eğitmen oralı olmadı, yaylım ateşi yapar gibi konuşmaya başladı:

– Peki, Allah nerde? Soruyorum, o bu işin neresinde? Onun haberi olmadan yağmur nasıl yağar? Ben rızkımı niye ondan istiyorum çünkü o veriyor. Biz köyce niye yağmur duasına çıkıyoruz? İlmi Kur’an’dan çıkarıp yüzlerce yıldır millete anlatan imama mı inanacağım sana ve senin Allah’ı anmayan küfür fen kitabına mı? Niye Allah’a yalvarıp yakarıyoruz? Bütün güç, bütün hikmet onda da o yüzden. Sen Allahsız, kitapsız bir ders anlatıyorsun. Senin dersi anlatışında, Allah yoktur, lazım da değil, olmasa da olur, demeye getiriyorsun. Ayıptır, günahtır!

Babam, “Yeteeer!” diye bağırdı. Bilimsel bilginin bu olduğunu, gerçeğin de böyle olduğunu akıl ve gözlemle olayın nasıl vuku bulduğunu kendisine gösterdiğini, yağmurun, “aman yağayım da yeryüzündeki hıyarlar, patatesler, lobiyalar, buğdaylar büyüsün” diye bir derdinin olmadığını, milletin aklının çalışması ve hakikati bilmeleri için okullarda bilimsel bilgi öğretmek zorunda olduklarını, dini bu işe karıştırmaması gerektiğini, Allah’ın bu işin neresinde olduğunu bilmediğini, hiç kimsenin de bilemeyeceğini, kişisel inanç ve kanaatlerini kendisine saklayıp, çocuklara geleneksel kanaatleri değil, kanıtlanmış bilimsel bilgileri vermek zorunda olduğunu hızlıca söyledi. Kendi dini ve inancı konusunda eğitmenin söylediklerine çok kızdığını, inancını ona kanıtlamak zorunda olmadığını, eğitmenin dinen hesap sormak gibi bir terbiyesizlik ettiğini de ekleyerek söyledi. Sözlerinin sonuna doğru ayağa kalktı, çok sinirlenmişti. Eğitmene kapıyı gösterdi, “defol git” der gibi elini salladı. Eğitmen kovuldu.

Saatler süren konuşma bitti, sessizlik çöktü…

Eğitmen paltosunu aldı ve çıktı. Abam ahırdan eğitmenin atını çekti. O sıralarda Posof’ta tek ulaşım aracı at idi. Bizim de atımız vardı ve babam komşu köydeki okuluna atla gidip gelirdi. Eğitmen atına binerken babamın iyi adam olduğunu ama Allah’ın iradesi olmadan yaprağın bile kımıldayamayamazken su buharının nasıl yağmur haline geldiğini ve kimin tarlasına yağmur olarak düşeceğini nasıl bildiğini anlayamadığını söylüyordu. Abama, “Anşa bacı, benim din bilgim ile kitaplarda yazılı olan bilimsel bilgi ters düşüyor. Hangisini kabul edeceğime şaştım kaldım. Biri gözümün önünde kanıtlanan bilimsel bilgi, öteki bizim cami hocasının anlattıkları…” Abam da “Onlar mektep işleri, beni karştırmayın.” dedi ama yine de ekledi: “Belki Allah yağmurun Fen kitabında yazıldığı gibi yağmasını emretmiştir. Allah’a ayan bize karanlık… Bizimkinin kusuruna bakma, gene buyur gel, hanımına, Zülbiye Bacı’ya selam söyle” diyerek yolcu etti.

Akıl ve bilim kültürü kolay yerleşmedi… Etraftan gelen kesif metafizik kokulara bakılırsa yerleşmiş gibi görünmüyor! Demokrasi sorunumuz varsa, birtakım insanlar yurttaşları süslü sözlerle etkiliyorsa, birçoğumuz inanç ile bilgi arasındaki farkın farkında değilse, akıl ve bilim kültürünün yerleşemediğindendir. Üniversitelerimizde bile… Ya Köy Enstitülü öğretmenler ve sonraki, ne yazık ki az sayıdaki bilimsel eğitimden yana olan öğretmen de olmasaydı…

Nato’ya girdikten sonra, öğretmenlerin başlarının rejimle, hükümetle ve yerel otorite ve geleneksel kanaat önderleriyle (eşraf, ağa, şeyh gibi) çekişmesinin sebebi bilimi öne çıkarmaları ve aklı savunmalarıdır. Köy Enstitülü öğretmenler bilgiyi bilimselleştirdi. Akıl ve bilim toplumu olmanın tek yolu buydu. Bunu yaparken cehaletin ve o cehaletten beslenenlerin tepkilerini çekti. “Bir kısım çevrelerin” haksızlık ve iftiralarına uğradılar. Bilimi teşvik ettiği söylenen resmi ve sivil din görevlileri (istisnaları olmakla beraber) bilimin yanında ve öğretmenlerin arkasında olmamış, tam tersine öğretmeni, dolayısıyla onun temsil ettiği bilimi kendisine rakip olarak görmüş, bilimin kanıtladığı gerçekleri bile eskiden öyle öğrendiği için değiştirme gereği duymadan öğretmene, bilime ve aydınlanmaya karşı cephe almıştır. Bunu aşmak için “aydın din adamı” yetiştirmek gayesiyle İHL yaygınlaştırılmış, bu kez de ülke Tevhid-i Tedrisat Kanunu öncesi duruma geriletilmiştir. Toplum henüz farkında değil, olduğunda da haşlanmış kurbağa misali tepkisiz kalacağı kaygısıyla uyarmış olalım: Şu sıralar neredeyse bütün okullarda tersi yapılıyor; bilgiyi bilimsel olmaktan çıkarmak! Aydınlanma mücadelesi Osmanlı’nın son zamanlarından beri sürüyor. Osmanlı “fenni terbiye” diyordu, “bilimsel eğitim” demekti ve bilimsel deyince laik eğitim demeye gerek yoktu.

Laikliği, öğretmenler, bilimsel bilgiyi ve aklı kullanmayı çekinmeden öğretmeleri için “yasal güvence” diye savundu, öğrettiler. Seviyeyi düşürüp kadınların saç-baş örtüsü lafazanlığına düşürüldü, sulandırıldı, akıllara kilit vuruldu. Öğretmenler ve bilim sırtından hançerlendi.

Babamı, Binali Çınar’ı, bilime ve ülkemize yaptığı hizmetler ile yetiştirdiği yüzlerce öğrenci için saygıyla, gururla ve rahmetle yad ediyorum.

İslam Kültürü ve Felsefe Karşıtlığı

Son dönemlerde, gerek siyasal, gerekse bilimsel toplantılarda, İslam kültür ve uygarlığının, çeşitli boyutlarıyla yeniden tartışıldığı görülmektedir. Özellikle, ülkemizdeki muhafazakâr iktidarın, geleceği geçmişte arayan tutumunun bunda yadsınamaz bir rolünün olduğunu sanıyorum. Geçmişi araştırmak, nesnel bir değerlendirmeye tabi tutmak, elbette önemlidir; ancak F. W. Nietszche’nin de haklı olarak söylediği gibi, dönüp dolaşıp sürekli tarihe odaklanmak, bir tür gelecek yoksunluğu olarak da görülebilir. Kanımca Türkiye’de böylesi bir sorun bulunmaktadır; son on yıllarda gençlerimizin önüne ideal olarak geçmiş konulmaya çalışılmaktadır. Sunulan geçmişte gerçekçi bir geçmiş değil, idealize edilmiş bir geçmiştir. Geçmişte her şey çok güzelmiş gibi sunulmakta, geçmiş ütopyalaştırılmaktadır. Oysa klasik İslam kültürüne kabaca bakıldığında, Hint, İran ve Helenistik kültürün Süryanilerce İslam dünyasına aktarılmasıyla, 9-12. yüzyıllar arasında başarılı bir uygarlık kurulmuş olsa da, 13. yüzyıllardan sonra bu uygarlık bilgi ve değer üretme dinamizmini yitirmiştir. Hatta bu uygarlığın kurulmasında rolü olan büyük düşünürler, dönemlerinde zındık ve kâfir sayılmışlardır. Kurulan uygarlığın dinamizmini yitirmesinde, kanımca, İslam dünyasında, bilgi ve değer üretiminin önemli bir ayağını oluşturan felsefi düşüncenin krize girmesi yatmaktadır. Bu kriz, görebildiğim kadarıyla hala devam etmektedir. Geçmiş önümüze konularak da aşılabilecek gibi gözükmemektedir; çünkü krizin kökleri geçmişteki zihniyettedir. Bu yüzden, tarihe nesnel ve eleştirel bakmak için, İslam kültür ve uygarlığının felsefeyi krize sokan felsefe karşıtı tutumunu gün ışığına çıkartmak ve uyarıcı olması için sık sık vurgulamak gerekmektedir.

Ben bu yazımda, İslam kültüründe, felsefenin krize girmesine yol açan ve bilgi ve değer üretiminin önünde engel olarak duran, kimi anlayışları yorumsuz sunmaya ve felsefe aleyhine verilmiş kimi fetvaları gün ışığına çıkartmaya çalışacağım.

Kimileri örtmeye çalışsa da, biliyoruz ki,  İslam kültüründe, felsefenin ve felsefeyle ilgilenmenin dinen caiz olmadığı yönünde pek çok fetva vardır. Bu fetvalarda İslam kültürünün aydınlık yüzünü temsil eden ve bugün İslam kültür ve uygarlığı adına adları ön plana çıkarılıp övülen filozoflar ve bilim insanları, genellikle ilhâd, zındık, küfr vb. sözcüklerle bir arada anılırlar. Nitekim büyük fıkıhçılardan Şafii, Ebu Hanife, Maliki, Ahmet b. Hanbel, Zerkeşi, İbn Salah, İbn Nuceym, Şirbini, Buhuti; yine büyük kelamcılardan, Bakillani, Cüveyni, Gazzali, İbn Teymiye vb. felsefeyle uğraşmanın ilhad, zındıklık ve küfür olduğuna hükmeden fetvalar vermişlerdir.  Bu fetvalar, tarihte kalmışa benzememektedir; bu klasik fetvalar yüzünden pek çok İslam devletinde felsefenin fesi bile bulunmamaktadır. Felsefe nispeten Cumhuriyet sonrası Türkiye’de filizlenmiş olsa da, muhafazakâr iktidarın modern bilim ve felsefenin karşında konumlandırdığı “ilimci anlayışıyla” (ilimle anladığım kadarıyla fıkıh kastedilmektedir, bu ilim de kelama bile yer yoktur) onun da tehlike altına girdiğini söylemek gerekir.

İşte size, övünülerek önümüze ideal olarak konulan İslam tarihinden felsefe aleyhine verilmiş fetvalardan yorumsuz örnekler:

a) Erken Dönem Fıkıhçıların Kelam ve Felsefe Karşıtı Fetvaları

“Herevî (H. 481), Zemm el-Kelâm adlı yapıtında, Şafiî’ye şu sözü iliştirir: “Benim kelâm ehl-i (ve felsefe) hakkındaki hükmüm, Ömer’in Sabîğ hakkındaki hükmü gibidir.” Sabîğ, Halife Ömer b. El-Hattâb döneminde Medine’ye gelip, Kur’an’ın kimi müteşabihlerinden, müşkillerinden ya da yaratılışından soru sormaya başlayan birisidir. Onun haberi kendisine ulaştığında Ömer kızar ve onu döver. Basra’ya sürgün edilmesini emreder. Şafiî onun dövülmesinin nedenini yalnızca, şüphe ve bidat izi taşıyan Kur’an’ın müteşabihleri konusundaki sözüne bağlar. Böylece anılan olay, Müslümanlar arasında ayrılık yaratmasından korktuğu Kelâm’ı (ve felsefeyi) yasaklamasının (tahrîm) kanıtı olur.

Zehebî (H. 728) Mizân’da, kelâm (ve felsefe) biliminin yasaklanmasının bir diğer nedeni olarak, bu bilimin, özüyle İslama aykırı olan dehrilerin felsefesinden doğmuş bir ilim olmasını gösterir ve şöyle der: “Kim Kelâm bilimini dikkatlice incelerse, onun içtihadının sünnete muhalif olmaya neden olduğunu, bu yüzden, önceki alimlerin, eskilerin bilimlerini (ilm el-evâ’il) incelemeyi kınadıklarını, kelâm biliminin de, dehri filozofların ilminden yani felsefeden doğmuş bir bilim olduğunu görür. Kim, zekâsıyla peygamberlerin bilimiyle felsefi bilimi uzlaştırmaya çalışırsa, kaçınılmaz olarak birini diğeriyle muhalefet eder.” (…)

Kelâm (ve felsefe) bilimi konusunda akıl yürütmenin yasaklandığına dair bir diğer delil de, kitap ve sünnette bu konuda bir emrin bulunduğunun ve selefin bu konuda araştırma yaptığının rivayet edilmemiş olmasıdır. Şafî aynı şekilde bu delile de işaret ederek Biş el-Merisi (M 825)’ye şöyle demektedir: “Onların çağırdığı şey konusunda, natık kitap, yükümlülüğü ifade eden bir farz, bir sünnet ya da selefin bu konuda araştırtma yaptığı ve soru sorduğuna ilişkin bir rivayet mi var, bana söyleyiniz?” Öyle görünüyor ki, İbn Salâh (1245) mantık bilimini yasaklayan fetvasında bu illete dayanmıştır. Nitekim o, şöyle demektedir: “Şâri onun eğitimini ve öğretimi ile ilgilenmeyi mübah kılmadığı gibi, sahabe, tabiin ve müçtehit imamlardan hiç birisi de bunu mübah görmemiştir.”

Şafiî’nin kelâm (ve felsefe) biliminin yasaklanmasındaki üçüncü delili, kitap ve sünnete muhalif oluşta mantığı peşinden sürüklemesi ya da ikisinin terkine ve unutulmasına neden olmasıdır. Onun şu sözü buna işaret etmektedir: “Kelâm (ve felsefe) erbabı hakkında benim hükmüm şudur: Onlara sopa atmalı, develere bindirip aşiretler ve kabileler arasında dolaştırarak, Kitap ve Sünneti bir yana bırakıp da Kelâma yönelmenin cezası işte budur, diye nida edilmelidir.”

Şafiî kelâmı yasaklamakla yetinmeyip, felsefî bilimleri de yasaklamıştır. Ondan şu söz rivayet edilmektedir: “Eğer isim isimlendirilenden, şey şeyden farklıdır diyen bir adam duyarsan, onun zındık olduğuna tanıklık et.”

Aynı şekilde, Ebu Hanife en-Nu’mân b. Sâbit (H. 150)’den de felsefeyi eleştirdiği yönünde sözler aktarılmaktadır. İnsanların kelam konusunda ortaya attıkları, ilinek, cisim gibi konular üzerinde sorulduğunda şöyle dediği belirtilir: “Bunlar felsefenin işaretleridir; bunları terk edip, selefin yoluna dönmen gerekir, onların hepsi sonradan ortaya atılmış şeyler olup, bidattir.”

Mâlik b. Enes (H. 179) kelâm (ve felsefe) bilimini yermekte Şafiî ve Ebu Hanife ile ortaklaşmaktadır. Nitekim kendisine soru sormaya gelen adama şöyle dediği aktarılır: “Öyle sanıyorum ki, sen Amr b. Ubeyd (M. 62)’in ashabındansın; Tanrı, bu kelâm bidatine bulaştığı için onu lanetlemiştir.”

Öyle görünüyor ki, bu hadisçiler ve fıkıhçılar, dine ilişkin bir şeyi tartışırken din hakkında cedeli yasakladığını belirtilen Hz. Muhammed’in bir sözüne dayanarak, tıpkı onun gibi, bu konumda kalmakla yetinmeyi tercih etmektedirler: “Ey ümmet-i Muhammed, gün ışığında yolunuzu şaşırmayınız; ben size bunu mu emrettim, sizi bundan nehyetmedim mi? Bundan önce, bu türden şeyler söyleyenler helak oldu. Hayrının azlığı nedeniyle tartışma ayrılığa yol açar; az bir faydası olsa da tartışma, parçalar, kardeşler arasında düşmanlı meydana getirir… Beni İsraili tartışma, 71 fırkaya, Hıristiyanları ise 72 fırkaya ayırdı. Benim ümmetim ise, 73 fırkaya ayrılacak ve biri hariç diğerleri yolu şaşıracaktır. Kurtuluşa erenler, benim ve ashabımın yolunda olanlardır.”

Horasan fakihi İbn es-Semânî (H. 489) el-İntisâr li-Ehl el-Hadîs adlı yapıtında Ehl-i sünnet ve bid’ata sapanlar (kelamcı ve felsefeci) arasındaki hilafı şöyle diyerek özetler: “Bizimle bid’ate sapanlar arasındaki farkın akıl meselesi olduğunu bil. Onlar, dinlerini ussallar üzerine inşa ettiler. Ussallara tabi olup onun izini sürdüler. Ehl-i Sünnete gelince onlar şöyle dediler: Dinde asıl olan (ona) tabi olmaktır, akıllarda (ona) tabidir. Eğer din makuller üzerine kurulursa, halk vahiy ve nebilerden uzak kalır, böylece emir ve nehyin manası batıl olur ve herkes istediğini söyler. Eğer din ussallar üzerine bina edilirse, bu durumda mü’minlerin bir şeyi akıl edene değin kabul etmeleri caiz olmaz. Biz, dini emirler konusunda bize ulaşan şeyleri genel olarak düşündüğümüzde, Tanrı’nın sıfatları ve insanların ona inanmasıyla ilgili olduğunu görürüz. Bu ise, müslümanlar arasında açıkça bilinmekte, kendi aralarında aktarılmaktadır. Bu konuda ana kaynak ise selefin aktardıklarıdır. Selef ise, kabir azabı, kabirde iki meleğin sualleri, havz, cennet, cehennem, bunların nitelikleri, sırat ve mizan gibi konularda peygambere dayanmışlardır. Bu konuların hakikatini akılla kavramak mümkün değildir. Bu yüzden bize ulaşan emirlere kabul ve iman ile yükümlüyüz. Eğer dinsel emirlerden bir şey duyup aklınla kavrar ve onu anlarsan, bu konuda Tanrı’ya teşekkür et ve bilgi bu kavrayış onun yardımıyladır. Eğer onu kavrayamıyor ve anlayamıyorsan, onu aklına havale etme, ona inan ve tasdik et. Biliriz ki bu kavrayamadığımız şey, Tanrı’nın dilemesi, kudreti ilmiyle ilgilidir. Nitekim tanrı der ki: Sana ruhtan soruyorlar, de ki: O Rabbimin emrindendir, onun hakkında size az bir bilgi verilmiştir.  Yine Tanrı der ki: Onun ilminden ancak dilediği kadarını kuşatabilirsiniz. İşte ehlisünnetin bu bağlamda şöyle demiştir: İslam ancak teslim olmakla gerçekleşir.

Cahız, Halk el-Kur’an ve Gayrihi adlı yapıtında, Ahmet b. Hanbel’in konumunu şöyle izah eder: Kelam (ve felsefe) bilimine ve delilerine karşıydı; zira selef onca bu konulara hiç bulaşmamıştı. Onlara tabi olduğunu söylüyordu. Halkul Kur’an konusundaki selefi tavrı yüzünden Abbasi hükümdarları Me’mun ve Mu’tasım dönemlerinde işkenceye uğradı.

Ebû Hayyan et-Tevhidî, el-İmtia ve el-Mu’anese isimli yapıtında, filozof Matta b. Yunus ile Kadı ve dilbilimci olan Ebi Said es-Seyrafi arasında ilmi mantık ve nahivle alakalı bir tartışma aktarır. Seyrafi’nin en temel dayanağı, eğer bu alet akıl ise, mantıkla, felsefecilerin iddia ettiği gibi, bireylerin doğru ile yanlışı, hayır ile şerri bilemeyeceğidir. İlmi mantığı, Yunanlılar ortaya koymuşlar, kendi dilleriyle ıstılahlarını yaratmışlardır. Bu açıdan Yunan kökenli ve Yunan diline dayalı mantıkla, Türkler, Hintliler, Farslar, Araplar hüküm ortaya koyamazlar. Kaldı ki, Aristonun ortaya koyduğu deliller, tüm milletleri bağlamaz; zira Yunanlılardan ve başkalarından ona karşı çıkanlar da olmuştur. Arapların dili yunanlıların dilinden daha zengindir. (…) Buna dayanarak fıkıhçılar, mantığın ilmi nahve girişine karşı çıktılar ve İbn Salah, Ebu Şâme Abd er-Rahman b. Seyd İsmail ed-Dimaşkî, Nevevî, Badlusî gibi fıkıçılar, mantığın usulü fıkıhta kullanılmasını da reddettiler. İlmi mantığa, köklü eleştirilerden birisi de İbn Teymiye’nin Nasiha Ehl el-İman fi Redd ala Mantık el-Yunan adlı yapıtında bulunmaktadır. Onun nazarında bu bilim, zeki kimsenin kendine ihtiyaç duymadığı hiçbir yararı olmayan bir bilimdir. Ona göre, kelam tanım, türleri, kıyas, burhan ve türleri konusunda mantığa dayanır. Yine buna göre ilim ya tasavvur ya da tasdikten ibarettir. Tasavvura tanımla; tasdike ise kıyasla ulaşılır. İbn Teymiye, mantığın doğru bir temele dayanmadığını düşünür. Zira tasavvurun, sadece tanımla elde edileceği asılsız bir iddiadır. Zira bütün milletlerin bilim insanları ve görüş sahipleri, tanım üzerinde konuşmadan da şeylerin hakikatini bilmekte ve araştırmaktadırlar. Biz biliyoruz ki, fıkıh, tıp, hesap gibi tekil şeylerle ilgilenen bilimlerde tanım olmaksızın tasavvur gerçekleşmektedir. Bu ise tasavvurların tanımlşa oluştuğu iddiasının yanlışlığını gösterir. Ayrıca bu Yunanlılar mantığı kurmadan önce de eşyanın hakikatini bildiklerini gösterir. Tanım, sadece tanımlanan şeyi diğerinden ayırır ve eşyanın hakikatini bilmede işe yaramaz.” (Bkz. Ebu Ali Mulhim, el-Felsefe el-Arabiyye: Müşkilât ve Hulûl, s. 21-23).

b) Gazzali’nin Felsefe Karşıtı Fetvaları

“Birisi dese ki; (Tehafüt el-Felâsife’de) filozofların görüşlerini ayrıntılı olarak açıkladınız. Şu durumda kesin bir biçimde onların kâfir olduklarına ve onlar gibi inananların öldürülmesi gerektiğine hükmeder misiniz?

Deriz ki; üç sorunda onların kâfir olduğuna hükmetmek kaçınılmazdır. İlki, evrenin ve bütün cevherlerin öncesiz (kadim) olduğuna dair görüşleri; ikincisi, Tanrı’nın önceli olan (hadis) tekil ve bireyselleri bilgisiyle kuşatamadığı görüşü; üçüncüsü ise, bedenlerin (cesed) diriltilmesi ve haşrini inkâr etmeleridir. Bu üç sorunda filozofların görüşleri hiçbir suretle İslam ile örtüşmez. Filozoflara inana kişi, peygamberlerin yalancı olduğuna inanmış olur. Zira onlara göre peygamberlerin söyledikleri şeyler, maslahat icabı halk kitlelerine sorunları anlatabilmek için gerçekle ilgisi olmayan temsillerden ibarettir. Oysa bu, hiçbir Müslüman grubun inanmadığı açık bir küfürdür. Bu üç sorunun dışında kalan Tanrının sıfatları konusundaki tasarrufları ile bunların birliğine (tevhid) inanmalarına gelince, bu sorunlardaki görüşleri Mutezile’ye yakındır. Tabii nedenlerin zorunluluğu hakkındaki görüşleri de Mu’tezilenin tevellüd (doğuş) görüşüyle aynıdır. Onlardan naklettiğimiz diğer görüşlerinin hepsi de, İslam mezheplerinin birinin ileri sürdüğü görüşe benzer. Yalnız bu üç esas sorun böyle değildir. Bidat ehlini kâfirlikle suçlayan kişi, bu üç sorunun dışında pek çok sorundan dolayı da filozofların kâfir olduğuna hükmeder. Onlara (bidatlerinden dolayı) küfrü nispet etmeyen kişi ise, filozoflara yalnızca bu üç sorunda küfrü nispet eder. Bize gelince, biz kitabın amacının dışına çıkmamak için şu anda bidat sahiplerinin tekfir ve onların doğru olan ve olmayan görüşlerini incelemeye geçmeyeceğiz. Doğruya ancak Tanrı ulaştırır.” (Bkz. Gazzali, Tehafüt el-Felâsife, s. 204.)

“Burada felsefenin kötü olan ve olmayan kısımları hangileridir; filozoflar hangi sözlerinde tekfir edilirler, hangilerinde edilmezler, hangi hususlarda bidat ehlinden sayılırlar, hangilerinde sayılmazlar; hakikat ehlinin sözlerinden çalıp batıl iddialarını kabul ettirmek için kendi sözlerinin arasına kattıkları nelerdir; halk onların hakikat diye iddia ettikleri bu sözlerden nasıl nefret etmiştir; hakikat sarrafı olanlar, onların sözlerinden saf hakikati, sahtesinden nasıl ayırt etmişlerdir gibi sorulara yanıt bulmaya çalışacağım. (…) Felsefeyi anladıktan sonra, bir seneye yakın bir zaman, tekrar ederek gaye ve derinliklerini araştırdım, devamlı düşündüm. Nihayet desise, hakikat ve hayallere şüphe bırakmayacak bir şekilde bilimlerine muttali oldum. İşte şimdi, filozofun ve bilimlerinin hikâyesini dinle:

Onları birkaç sınıf, bilimlerini de, birkaç kısım halinde gördüm. Onlara, çokluklarına ve eskileri ile yenileri arasında hakka yakınlık ve uzaklık farkı gözetmeden küfür ve sapkınlık (ilhad) damgası vurmak gerekir. Filozoflar, fırkalarının çokluğuna ve mezheplerinin çeşitliliğine rağmen üç kısma ayrılırlar. Dehirler, Tabiayatçılar ve İlahiyatçılar.

Dehriler, en eski filozoflar zümresidir. Evreni idare eden ve her şeye muktedir olan bir yaratıcının varlığını inkâr etmişlerdir. Evrenin bir yaratıcı tarafından değil de, öteden beri kendiliğinden mevcut olduğunu, canlının spermden, spermin de canlıdan meydana geldiğini, böylece ebedi olarak devam ettiğini ileri sürmüşlerdir. Bunlar zındıktırlar.

Tabiatçılar, en çok doğal evreni, hayvan ve bitkilerin dikkate değer taraflarını araştıran filozoflardır. Onların en çok uğraştığı konu, hayvan uzuvlarının cerrahisidir. Bu çalışmaları sırasında, canlılarda Tanrının yaratışının, kendilerini yaratan, hakim, hadiselerin gaye ve maksatlarına muttali kadir bir Tanrının varlığını itirafa zorlayan eşsiz hususiyetlerini, hikmetinin yüksekliğini gördüler. Anatomi bilimini ve kısımlarını, faydalarının hikmetlerini tetkik eden her insanda, hayvan ve bilhassa insan vücudunu yaratan Tanrının kemaline dair zaruri bir bilgi meydana gelir. Şu kadar var ki, bu filozoflar, tabiatı pek fazla incelediklerinden, mizaç itidalinin, hayvan kuvvetinin teşekkülü üzerinde büyük bir etkinin olduğunu düşündüler. Sonra insanın akıl yetisinin mizaca bağlı olduğunu, mizacın bozulmasıyla bozulduğunu; yok olursa tekrar var olamayacağını zannettiler. İddia ettikleri tarzda hareketle nefsin öldüğüne ve dönmeyeceğine inandılar ve sonuç olarak ahireti inkar ettiler. Cenneti, cehennemi, kıyameti ve hesabı da inkar ettiler. Onlara göre ibadet için sevap, günah için azap yoktur. Nihayet bağlarından çözülüp hayvanlar gibi şehevi arzulara daldılar. Bunlar da zındıktır. Çünkü iman esası Tanrıya ve ahret gününe inanmadır. Hâlbuki onlar, Tanrıya ve sıfatlarına inanmışlarsa da, ahret gününü inkâr etmişlerdir.

İlahiyatçılar, filozofların sonraki grubudur. Aralarında Sokrates, Platon ve Aristoteles vardır. Aristoteles, onlara mantığı yazan, bilimleri geliştiren ve istifade edilir kılan kişidir. Böylece bilgileri anlaşılır hale gelmiştir. Bu filozofların hepsi, anılan iki grubun yani Dehrilerin ve Tabiatçıların görüşlerini reddetmişler ve rezaletlerini başkalarına bırakmayacak şekilde ortaya koymuşlardır. Onları birbiriyle çarpıştırarak Tanrı savaş hususunda müminlere yardım etti mealindeki ayete göre, müminlerin onları reddetmelerine gerek kalmadı. Sonra Aristoteles Platon’u, Sokrates’i ve ondan önceki filozofları, hepsinden uzaklaşıncaya kadar tam manasıyla reddetti. Ancak onların küfürlerinden ve bidatlerinden kötü taraflar kalmıştı; kendilerinden tamamıyla sıyrılmaya güç yetiremedi. Bu nedenle, onları ve İslam filozoflarından Farabi ve İbn Sina diğerleri gibi onları takip edenleri de tekfir etmek lazımdır. Şu da eklenmeli ki, İslam filozoflarından hiçbirisi Aristoteles’in felsefesini bize Farabi ve İbn Sina gibi doğru nakledememiştir. Bu iki filozofun haricindekilerin naklettikleri şeyler, inceleyenlerin kalplerini rahatsız eden hata ve karışıklıklardan salim değildir. Anlaşılmayan bir şey nasıl ret ya da kabul edilir? Aristoteles’in Farabi ve İbn Sina’nın nakillerine göre bilinen bütün felsefesi üç kısma ayrılır; bir kısmı küfrü gerektirir; bir kısmı bidat içerir; bir kısmı da özde inkârı gerektirmez.” (Bkz. Gazzali el-Munkiz Min ed-Dalal, s. 11-13.)

“Filozofların kitaplarını okumak, içlerinde bulunan desise ve tehlike nedeniyle yasaklanmalıdır. İyi yüzemeyeni nehir kıyısında dolaşmaktan menetmek gerektiği gibi, halkı da bu kitapları okumaktan alıkoymak gerekir. Yine çocukları yılanlardan korumak icap ettiği gibi, kulakları da bu sözlerin tehlikelerinden uzak tutmalıdır.” (Bkz. Gazzali, el-Munkiz Min ed-Dalal, s. 16).

“Bunların bu şekilde tekfir edilmeleri, küfrün –mesela köle ve hür olma hali gibi- şer’i bir hüküm oluşundandır. Çünkü bir kimseyi tekfir etmenin manası, o kimsenin öldürülmesinin mübah olması ve ahrette cehennemde ebedi kalacağına hükmedilmesidir. (…) Zira tekfir, tekfir edilenin malının alınması, kanının dökülmesi, cehennemde ebedi kalınmasına hükmedilmesi gibi önemli neticeler doğuran şer’i bir hükümdür.” (Gazzali, Faysal et-Tefrika Bey el-İslam ve ez-Zendaka, s. 137).

c) İbn Salah’ın Felsefe Karşıtı Fetvası

“Soru: (…) İbn Sina’nın eserleriyle uğraşmak, kitaplarını incelemek caiz midir? Yine onun ulemadan olup olmadığına inanmanın hükmü nedir?

Cevap: Bu caiz değildir. Kim bunu yaparsa, dinini yitirir ve büyük bir fitneye maruz kalır. O ulemadan değildir; aksine insan şeytanlarından bir şeytandır. (…)

Soru: Mantık ve felsefe öğrenimi ve öğretimi ile uğraşanlar hakkında ne dersin; mantık biliminin özlü ve ayrıntılı bir biçimde öğrenimi ve öğretimi şeriat açısından mübah mıdır; sahabe, tabiun, selefi salihten müçtehid imamlar felsefe ve mantık öğrenimi ve öğretimi konusunda neler söylemişlerdir; şer’i hükümlerin ispatında mantık biliminin terimlerini kullanmak caiz midir; şer’i hükümlerin buna gereksinimi olup olmadığı konusunda ne diyorsun; mantık ve felsefenin açıkça öğretimini yapanlar karşısında gerekli olan nedir; bir sultan, kendi döneminde kimi şehirlerde (bilâd) kimi şahısların felsefe eğitim ve öğretimiyle uğraştıklarını, kitaplar tasnif ettiklerini ve medreselerde ilim öğrettiklerini görürse ne yapmalıdır; sultanın, bu şehirlerdeki felsefecileri azletmesi ve insanları onların şerrinden koruması gerekir mi?

Cevap: Felsefe aptallığın ve çözülüşün temelidir (üss es-sefeh ve el-inhilal). Tüm sapıklıkların, başkaldırının, zındıklıkların ve yanlışlıkların nedenidir (madde). Felsefeyle uğraşan kişi, şeriatın güzellikleri ve açık kanıtları karşısında kör olur; felsefe öğrenen ve öğreten sapıtır ve haktan uzaklaşıp şeytanı önder edinmiş olur. (…) Mantığa gelince, o da felsefenin girişidir; şerrin girişi de şerdir. Dolayısıyla, onun öğrenim ve öğretimiyle uğraşmak da şer’i olarak caiz değildir. Ne sahabe, ne tabiin ne selefi salihin ne de müçtehit imamlar onu mubah saymışlardır.(…) Şer’i bilimlerdeki araştırmalarda mantık terimlerini kullanmaya gelince, şer’i bilimlerin –Tanrıya hamdolsun ki- mantık ve terimlerine gereksinimi yoktur. Mantıkçıların tanım ve kesin kanıtla (burhan) ilgili iddiaları geçerizdir. Şeriat ve şer’i bilimler tamamlanmıştır; şer’i bilimlerin öncüleri, ortada ne mantık ne de felsefe varken, gerekli olan bilimi bütün derinliği ve ayrıntısıyla ortaya koymuşlardır. Bir yararı olduğunu düşünüp felsefe ve mantıkla uğraşanların, onu öğrenen, öğreten ve bu konuda kitaplar yazanların şerrinden Müslümanları korumak sultana düşer. Sultan bunlarla uğraşanları soruşturup medreseden çıkartmalı, hala aynı şeyle uğraşanlar varsa, onları takip ettirmeli, filozofların inançlarına bağlı olduğunu söyleyenleri ise, İslam ve kılıç arasında tercihe zorlamalıdır. (Bkz.İbn Salah, Fetavâ İbn Salah, s. 94-97).

d) İbn Teymiye’nin Fetvası

“Felsefecilere gelince onların durumu, Yahudiler ile Hıristiyanların durumundan da kötüdür. Çünkü onlar, berikilerin cehalet ve sapıklığı ile ötekilerin facirlik ve zalimliklerini bir araya getirerek cehalet ve zalimlik alanında Yahudileri ve Hıristiyanları geride bıraktılar. Nedenine gelince onlar, mutluluğu, sadece gerçeği bilmeye bağlı saydılar, insanın varlık alemi ve akıl prensipleri ile uyum içinde bilgi sahibi olmasını mutlu olması için yeterli gördüler. Arkasından da Tanrı’nın zatı, isimleri, sıfatları, melekleri, kitapları, peygamberleri, yarattıkları ve emirleri hakkında çok zayıf bilgilerle yetindiler. Böylece cahillikleri bilgilerinden daha büyük ve sapıklıkları hidayetlerinden daha baskın oldu. Başka bir deyişle, basit cehaletle katmerli cehalet arasında dönüp dolaşır oldular. Çünkü onların tabii bilimler ile matematik alanında söyledikleri sözler nefsin kemalini sağlayamaz, bu konuda yararlı da değildir.” (İbn Teymiye, İman Üzerine, Salih Uçan çevirisi, s. 189).

“Filozoflar, Müslüman değildirler; onlar Yahudi ve Hıristiyan da değildirler; aksine müşriklerin durumu bile onlardan daha iyidir. (…) Kelamcılar, açık sapıklıkları (ihad) ve islama muhalefetleri nedeniyle, evrenin öncesiz olduğu, tanrının tikellere dönük bilgisini yadsıdıkları ve ahreti reddettikleri için onları reddettiler. Bu üç meselede Ebu Hamid el-Gazzali, Tehafüt el-Felasife’de dinsizlikle suçladı.” (Bkz. İbn Teymiye, er-Redd alâ el-Mantık, s. 244).

e) İbn Haldun’un Fetvası

“Felsefenin boş ve yararsızlığı hakkında:  (…) Felsefî bilimler şehirlerde çok yayılmıştır. Bu bilgilerin dine olan zararı büyüktür (…) Bununla beraber, hikmet ve felsefe bilgileri okuyacak olan kimse, ilk önce tefsir (Kur’an yorumbilimi), fıkıh (İslam hukuku) ve diğer dini bilgileri hakkıyla öğrenmeli ve ancak bundan sonra, felsefî bilgileri öğrenmeye başlamalıdır. İslamî bilgileri bilmeyen kimse, bu bilgileri öğrenmeye yanaşmamalıdır. Çünkü dini bilgileri bilmeyenlerden, bu bilimlerin ölüme götüren hallerinden sağlamca kurtulanları azdır.” (İbn Haldun, Mukaddime, cilt: III; Z. K. Ugan çevirisi, s. 112-113).

İslam dünyasında, felsefeye bakış değişti mi? Hiç sanmıyorum. Hatta kimi ilimcilerin bakışının İbn Haldun’dan bile geri olduğunu sanıyorum.

Kaynakça

Ebu Ali Mulhim, el-Felsefe el-Arabiyye: Müşkilât ve Hulûl, s. 21-23

İbn Haldun, Mukaddime, cilt: III; Z. K. Ugan çevirisi, s. 112-113

İbn Teymiye, er-Redd alâ el-Mantık, s. 244

İbn Teymiye, İman Üzerin, Salih Uçan çevirisi, s. 189

İbn Teymiye’nin Nasiha Ehl el-İman fi Redd ala Mantık el-Yunan

İbn Salah, Fetavâ İbn Salah, s. 94-97

Gazzali, Faysal et-Tefrika Bey el-İslam ve ez-Zendaka, s. 137

Gazzali, el-Munkiz Min ed-Dalal, s. 16

Gazzali, Tehafüt el-Felâsife, s. 204.

 

Bilim ve Üniversitelerimiz

Üniversiteler meslek yüksek liseleri değillerdir. Üniversitelerin birincil amacı mezunlarını meslek sahibi yapmak değildir. İnsan meslek lisesine giderek ya da usta çırak ilişkisi içerisinde bir meslek sahibi olabilir. Üniversitelerin asıl amacı bilimsel bilgi üreterek bilimsel gelişimi sağlamaktır. Bunun gerçekleştirilebilmesi için bilim insanı yetiştirebilmek gerekir. Üniversitelerde eğitim gören gençlerin bilime hevesli, bilimsel ahlaka uygun, zeki ve çalışkan olanları bilim insanı olarak yetiştirilmelidirler.

Düşünsel emek en güç iştir. Çoğu insan bir konu üzerine yoğunlaşarak derin düşünmeyi gerçekleştirmekten, bir sorunu çözmeye çalışmaktansa saatlerce televizyon izlemeyi, dedikodu yapmayı, hatta boş boş oturmayı tercih eder. Bu nedenle odaklanmayı ve sürekliliği sağlamak güçtür. Bilimsel ortam bilim insanın bu yoğunlaşmayı yaşamasını kolaylaştırıcı bir ortamdır. Böyle bir ortamda bilim insanı yetişir ve gelişir. Üniversitelerimiz ne yazık ki yukarıda tanımladığımız gibi bir bilim ortamı yaratmamaktadırlar. Bunun temel nedeni üniversitelerimizin bilim değil siyaset merkezleri olmalarıdır. Özellikle son yıllarda siyasi otorite üniversiteleri kendini haklı gösterme aracı olarak kullanmaktadır. Bugünkü siyasi yapı üniversiteleri kendi aracı olarak kullanmaktadır fakat üniversitelerimizdeki bilim dışı ortamın yaratıcısı onlar değillerdir. Üniversitelerimizin gitgide bilim dışı yerler haline gelmesindeki en büyük neden bilim insanı değil kul köle yetiştirmeyi amaçlayan akademik sistem ve idari yapılanmadır.

Üniversitelerimizdeki idari yapılanma tamamen yönetici konumunda olana kayıtsız şartsız itaati gerektirmektedir. Bu sistemin sıra düzenli yapısının yozlaşmanın asıl nedeni olduğunu düşünüyorum. İki bin on beş yılında 5 yaşındaki çocuklarla yaptığım bir çalışmada, verdiğimiz görevi yapması halinde kendisine ödül vereceğimizi söylediğimiz çocuklar, ödül vadetmediğimiz çocuklara göre iki kat daha fazla kopya çektiler. Bu çalışmayı daha üst sınıflarla yapsak herhalde sonuç değişmezdi. Ödül dışarıdan denetlenen bir şeydir. Kişi ödüle odaklandığında, yapması gerekenden kopar. Yani aslında kendisi olmaktan uzaklaşır. Çünkü önündeki işi yaptığı zaman bir şeyler öğrenecek ve kendini geliştirerek daha fazla kendi olacaktır. Fakat ödüle odaklandığı zaman yapacağı işe vermesi gereken gücünü bölmektedir. Bu nedenle ödüle odaklanan kişinin asıl hedefi işi gerçekleştirmek değil ödülü almaktır. Bu nedenle kişi ödülü denetleyene bağımlı hale gelir. Ödül ceza ile birlikte sıra düzenli sistemlerin vazgeçilmez aracıdır. Şimdi bizim üniversite sistemimizin nasıl oluşturulduğuna bakalım.

Bilim insanı olmak üzere seçilen araştırma görevlilerinin kölelerden çok farkları yoktur. Araştırma görevlilerinin belli bir görev tanımı yoktur. Yani vardır ama yoktur. Görev tanımlarının sonunda amirlerinin uygun gördükleri işleri yaparlar gibi bir ifade vardır. Amiri tuvalet temizle derse, temizlemek zorundadır. Şimdi böyle bir yapı içerisinde araştırma görevlisi ilk olarak neyi öğrenmektedir? Üstlerini hoş tutmayı öğrenmektedir, çünkü ödülü ve cezayı onlar denetlemektedirler. Araştırma görevlisinin amacı bilim insanı olmak değildir. Araştırma görevlisinin amacı bir an önce doktorayı bitirmek ve böylece akademik basamakta yükselmektir. Doktorayı bitirebilmesi için de doktora danışmanını ve jürisini tatmin etmelidir. Örneğin, dini hikâyelerin çocuklarda yarattığı travmatik etkileri incelemek isteyen bir araştırma görevlisi büyük olasılıkla yaşamı boyunca araştırma görevlisi kalmayı garanti edecektir. Çünkü üniversite sistemimizde önemli olan bilim değildir, önemli olan üstlere itaat ve onları memnun etmektir. Aslına ÖYP sistemi bu usta çırak ilişkisini kırmakta bir miktar etkili olabilir diye düşünüyorum.

Araştırma görevlilerinin hukuki olarak pek hakları yoktur. Devletimiz odacılarına sağladığı hukuki hakları yetişmekte olan bilim insanların esirgemiştir. Üniversite sistemimizde doktorasını tamamlamış bir bilim insanın da çok fazla hakkı yoktur. Araştırma görevlilerin sözleşmeleri her yıl, yardımcı doçentlerin de iki yılda bir yenilenmelidir. Bu neye göre düzenlenmiş belli değildir. Bilim insanları diğer memurlardan ayrılmışlardır. Diğer memurların sahip olduğu iş güvenliğine sahip değillerdir. Hocalarının veya üniversite yönetiminin hoşuna gitmeyen konuları araştırırlarsa kovulabilirler. Ne kadar bilimsel bir ortam değil mi?

Yukarıda belirtilen hukuki garabetin ötesinde akademisyenlik ve bilim insanlığının çok farklı şeyler olduğunu da bilmemiz gerekiyor. Ödüle odaklanmış, kariyer basamaklı sistem bilim insanı yetişmesini güçleştirmektedir. Bugün çoğu yardımcı doçent bir an önce doçent olabilmek için yayın ölçütlerini yerine getirmeye çalışmaktadır. Tıpkı deneyimizdeki ödül vaat edilen çocuklar gibi bu insanların amacı doçentlik için gerekli ölçütü karşılamaktır. Yoksa bilimsel bir bilgiye ulaşmak değildir. Bu nedenle etik değerler yerlerde sürünmektedir. Para ile makale yayınlatanlar, kendisinin yerine başkasına makale yazdıranlar, verileri kafadan uydurarak inanılmaz sonuçlara ulaşanlar üniversitelerimizde azımsanmayacak sayılardadırlar. Hedef bir an önce yüksek unvanı ve onun getireceği itibara ve paraya kavuşmaktır. Bu hedef uğruna her şey yapılabilir. Hocalara yağ çekilebilir, siyasi bağlantılar kurulabilir, yönetimin sıcak bakmadığı hocalar hakkında muhbirlik yapılabilir, aklınıza gelebilecek ve gelemeyecek her türlü ahlaksızlık yapılabilir. Bir kez profesör olunca nasılsa kimse size ahlaksız diyemeyecektir çünkü o zaman onların ağızlarının paylarını verebilecek noktada olacaksınızdır.

Yukarıda betimlemeye çalıştığım yapının bilim ile hiçbir ilgisi olmadığını düşünüyorum. Bu yapının değişmesi için üniversite sistemimizin eşitlik temelinde örgütlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü eşitlik sıra düzeni ortadan kaldırmaktır. İlkemiz eşitlik olursa sıra düzenin yarattığı erdemsizliği azaltabileceğimizi düşünüyorum. Üniversitelerimizin şu şekilde örgütlenmesi gerektiğini düşünüyorum.

1. Profesör, doçent, yardımcı doçent unvanları kaldırılmalıdır. Kişinin kendi çabası ile ulaştığı son unvan doktor unvanıdır. Bu nedenle doktordan başka bir unvan kalmamalıdır. Doktor maaşları eşit olmalıdır. Kişinin çalışmaları doğrultusunda ek gelir olanakları yaratılabilir. Teşvik sistemi öğretimdeki, öğrenci yetiştirmedeki başarıyı, topluma sağlanan hizmet gibi unsurları da kapsayacak şekilde genişletilmelidir.

2. Araştırma görevlilerinin görev tanımları belirlenmelidir. Araştırma görevlileri bilimin dışında işlerle uğraştırılmamalıdırlar. Okulun hizmetlisi muamelesi görmelerini engelleyecek yasal düzenlemeler sağlanmalıdır. Doktorayı bitirdikleri okul akademik yaşantılarını devam ettirecekleri okul olmamalıdır. Danışmanlarının keyfi uygulamaları bu şekilde azaltılabilir. Araştırma görevlilerinin iş güvencesi olmalıdır.

3. Unvanlar kaldırılır ve maaşlar eşitlenirse araştırma görevliliğine gerçekten bilimle uğraşmak istemeyenlerin başvuruları azalacaktır.

4. Doktorası tamamlayan hiçbir bilim insanı araştırma görevlisi olarak çalıştırılmamalıdır. Kadro kararları okul yönetiminin keyfine bırakılmamalıdır. Otomatik yükselme yapılmalıdır. Bilim insanının özgürlüğünün sağlanmasında bu önemli bir uygulamadır.

5. Rektörlerin yetkisi sonsuz fakat sorumluluğu olmayan yönetim şekline son verilmelidir. Yöneticiler yaptıkları her şeyden sorumlu olmalıdırlar. Örneğin bir bilim insanının her ay alması gereken maaşın bir bölümü gasp ediliyorsa. Bu soruna neden olan yöneticiler, yarattıkları ekonomik yıkımı kendi ceplerinden karşılamalıdırlar. Eğer böyle bir sorumluluk getirilirse keyfi uygulamalar azalacaktır.

6. Kitapçısı bile olmayan şehirlerdeki üniversiteler kapatılmalıdır.

Bu öneriler üzerinde çalışılarak daha ayrıntılı ve kapsamlı bir yönetmelik oluşturulabilir. Temel ilke eşitlik ve özgürlük olmalıdır. Böylece sıra düzenin neden olduğu keyfilik ve adaletsizlik azalır. Gerçekten bilim insanı yetiştirebilir hale gelebiliriz. Aksi halde bütün gün araba alım satımından başka bir şey konuşmayan, formasyona önce karşı çıkıp para gelince hemencecik susan, paradan ve hava atmadan başka bir yaşamı olmayan, körlerle sağırların birbirini ağırladığı fakat evrensel bilime hiçbir katkı sağlamayan bu modern medrese sistemi sürer gider. 

  •  

Einstein Gelişmemiş Bir Ülkede Olsaydı

izler, Dünya’nın çoğu ülkesi gibi, bilime hiç katkısı yok denebileceklere dereceler ve unvanlar dağıtıyoruz. Pek de bilimsel sayılmayacak makaleler yayınlıyoruz. TÜBİTAK ve diğer kurumlar için genelde değersiz projeler hazırlıyoruz. TÜBİTAK, YÖK ve diğer kurumlar bunlar için ödüller veriyor ve böyle işlerin yapılması için pahalı cihazlar da alıyorlar. Ama hiçbir kurum bilimsel çalışmaların sonuçlarıyla ilgilenmiyor. Sadece makale sayısıyla uğraşıyorlar.  Bilim ve yeni teknolojiler üretimiyle ilgili(amacıyla değil) paralar dağıtan kurumlar, son 10 yılda bile, bu alanlara kimlerin ne ölçüde katkıda bulunduğunu bilmiyorlar. Çoğunlukta olup katkıda bulunmayanlar diğerlerine karışmışlar. Dikkat etmek gerekir ki, yalnız önemli bilimsel sonuçlar elde etmiş bilim adamları diğerlerinin de bilimsel sonuçları ile ilgilenir ve değer verebilirler. Keşke böyle insanlar bilim ve yeni teknoloji üreten kurumların başkanlıklarında ve onların çevrelerinde bulunsaydılar.

Einstein 1905 yılda yayımladığı Özel Görelilik Teorisi ile dünyada en büyük fizikçi ve 1916 yılında yayımladığı Genel Görelilik Teorisi ile yüzyılların en büyük bilim adamı olduğunu göstermişti. Bundan birkaç yıl önce TV’de Einstein’ın birkaç Yahudi bilim adamı ile birlikte Türkiye’ye çalışmak için gelmek istediğini söylemişlerdi. Sözüm ona, Einstein’ın bu konuda yazdığı mektubu Atatürk, Maliye Bakanı’na göndermiş. Denilene göre Maliye Bakanı bunlara verilecek maaşların Türkiye için masraflı bulduğu için Einstein arkadaşları ile Türkiye’ye gelememişler. Doğal olarak bu bir masal olmalı. Çünkü Einstein ve onun tanıdıkları, o zor zamanlarda bile, Türkiye’nin başında Atatürk gibi lider olmasına rağmen gelişmemiş bir ülkeye gelmek istemezlerdi.

Bu masala bir sürü inananlar vardır. Ama bunların çoğu böylesi bir masalın bizler için hakaret olduğunu anlayamıyorlar. Birincisi, Einstein’ın kendine yakın bildiği bilim adamları Nobel ödüllü veya bu dereceye yakın kişiler olmuştur. Yani onlar bütün Müslüman âleminin tarih boyu bilime yaptıkları katkılardan daha fazlasını yapmış olanlar, olsa gerek. İkincisi, Amerika ve diğer bazı ülkeler Einstein ve onun arkadaşlarını her yolla ve fırsatla kendi ülkelerine almak istiyorlardı. O dönemde bunlardan çok daha az önemli bilim adamlarını ve mühendisleri Amerika’nın, İngiltere’nin ve Sovyetler Birliği’nin keşif kurumları izliyor ve ülkelerine kaçırıyorlardı, hele de 1945 yılında.

Şimdi gelelim Einstein ve arkadaşlarının(tanıdıklarının) mali yüküne. Bugün TUBİTAK Avrupa Birliği ile müşterek çalışmalar için yılda yaklaşık 80 milyon dolar para transfer ediyor. Bu paranın boşa giden kısmı bile, Einstein’ın ömrü boyunca harcadığı paradan fazladır. Ayrıca ona ve tanıdığı bilim adamlarına böyle büyük paralar hiç de gerekli değildi.

Yaklaşık 1994-95 yıllarında ODTÜ Fizik Bölümü’ne Katıhal Fiziği alanında dünyaca ünlü Rus bilim adamı Keldish gelmişti. Koridorları geziyor ve onunla bilimsel açıdan ilgilenen birileriyle karşılaşmak istiyordu. Bilimsel ilgisizliğe tam anlamıyla şaşırmıştı. Einstein ise birileriyle müşterek çalışan ve bildiklerini paylaşan biri bile değildi. Onun yaptıklarını şimdi bile çok az sayıda insan tam olarak anlıyorken, Türkiye’de böyle biri hiç yoktu. Einstein Türkiye’de ne yapacaktı? Onun biliminin derinlikleri ile ilgilenen birisi bulunur muydu?

Bilimde çok büyük önem taşıyan belirsizlik prensibinin müellifi ve kuantum fiziğini kuranların en önemlilerden biri olan Heisenberg, Nobel ödülü kazandırabilecek düzeye yaklaşmayan makaleler yazmazdı. Bu sebepten, 75 yıl yaşamış ve ömrü boyu çok çalışmış Heisenberg, benden[1] yaklaşık üç kat az sayıda makale yayımlamıştır. Kendisi Nobel ödüllü fizikçiler arasında çok üst seviyede olmasına rağmen, bugünkü YÖK ve TUBİTAK için, makale sayısı kıstası ile yapılan değerlendirmelerinde “bizim iyilerimizle” kıyasla yetersiz bulunacaktı. Bizim kriterlerle Einstein bile önemli bilim adamı değildir. Einstein ve Heisenberg günümüz Türkiye’sinde yaşasaydılar TÜBA üyesi olmak için şanslarını bekler dururlardı. Bilimde en büyükler içinde, dünyada tanınsalar ne çare? Akademi üyeleri içinde dostları olmadıktan sonra bu üyeliği kazanmaları bile zor olurdu.

Prof Dr. Oktay Sinanoğlu[2] Türkiye’nin Einstein’i olarak tanınmaktadır. Üstelik Einstein’in çalıştığı konularda çalışmadığı ve hatta teorik fizikçi bile olmadığı halde. Ama genç yaşlarında, kuantum kimyasının oluşumu sırasında çok iyi çalışmış ve 25 yaşında ABD’de profesörlüğe kadar yükselmiştir. Türkiye’de kimin bilime ve yeni teknoloji üretimine nasıl bir katkıda bulunduğu bilinmediği gibi, onun katkısı da pek bilinmiyor. Bildiğimiz bir şey daha var ki, o da TÜBA üyesi değildir. Ama belki o da kimi diğerleri gibi TÜBA üyelerinden daha iyi bilim adamıdır.

Bizde bilimsel sonuçları ile ünlü olma imkânı olmadığından, Sinanoğlu’nun ünlü olmasının belki de asıl nedeni, Osmanlılar döneminde Türklerin Avrupa’ya bilim ve eğitimi taşıdığından ve oralarda cirit attıklarından bahsetmesidir. Gerçekten de 16’ncı yüzyıla kadar Osmanlı İmparatorluğu oralara bilim ve genel olarak kültür götürmüştür. Keşke sonraları da cirit atmakla beraber onlarla birlikte Rönesans’a katılabilseydiler. O zamanlardan başlayarak Avrupa’nın güney-batı bölümü güney ve doğusundan çok daha hızla gelişmeye başlamıştır. Yine o zamanlar bizlerle birlikte ve saraylarda yaşayan, ülkemiz nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturan Rumlar ve Ermeniler de vardı.

Günümüzde Türkiye’de, Einstein ve Heisenberg özveri ile çalışarak kişi başına ayda 3500 YTL kazanabilirlerdi. (Bu arada, asgari ücret ve emekli maaşlarının bundan çok daha az olmasını göz önüne alarak, böyle büyük paraların yabancılara verilmesini doğru bulmayan vatansever öğretim üyelerimiz de bulunurdu.) Einstein veya Heisenberg’in günümüzde bir TÜBİTAK projesi almaları da düşük ihtimalli bir işti. Çünkü TÜBİTAK bunların hazırladıkları projeleri de, usule uygun olarak fikirlerini açıklamak maksadıyla uzmanlara gönderecekti. Bu uzmanlar ise gördükleri projeleri çoğu kez saçma sapan bulacaklardı. Haliyle, başkanlık da bu fikre katılmak zorunda kalacaktı. Ne de olsa bilim ve projenin iyisi ile kötüsü arasındaki farkı daha iyi anlayıp ilgilenecek durumda olmasalar gerek.

Sebebini yukarıda anlattık: Einstein ve Heisenberg’in projelerden ve makale yazma işlerinden ek para kazanma imkânları olamazdı. Yani mali yönden ülkemize yük falan olmazlardı. Hem de bilime katkıları tüm Asya, Afrika ve Güney Amerikalı bilim adamlarının toplamından bile fazla olmasına rağmen. Zaten Einstein ne yapsa da gelişmemiş ülkelerin birine giderek orada faydalı ve saygın olamazdı. Popüler bile olamazdı. Çünkü dinini değiştirmeyecekti, okyanuslarda tatlı suyun tuzlu suya kısa zamanda karışmamasını(çünkü böyle akıntıların oluşmasının nedenleri çok kolayca anlaşılmaktadır) veya burçların insan yaşamını etkilemesini ve benzeri popüler konuları(!) konuşmayacaktı.

Ama Einstein’in görelilik teorisi, tüm dünyada (gelişmemiş ülkelerin de hepsi dâhil) çok ünlü olduğu için, yaşadığı gelişmemiş herhangi bir ülkenin TV programlarında ve gazetelerinde anlatılabilirdi. Örneğin Einstein insan olarak ilkönce her şeyin ona, buna ve yerine göre çok ya da az olduğunu anlamıştı. Einstein’dan sonra anlaşılmıştı ki, bir insanın başında yalnızca 2-3 tüy varsa bu çok azdır; ama 2-3 tane tüy bir tas çorbanın içindeyse bu çok fazladır.

Daha da ötesi, onu yüzyılların en büyük bilim adamı olmasını sağlayan işinin başındayken, o insanların binlerce yıl yanlış düşündüklerini fark etmişti. Onun bu fikrini anlayabilen biri bugün de çok zor bulunur. İnsanlar düşünürlerdi ve halen de aynen düşünüyorlar ki; yerde olan her şey yerdedir. Ama göklerde olanlar göktedir. Yani uzayda, fezada. Einstein dedi ki, yerdekiler yerdedir ama göktekiler gökte değil. Aslında gök(başka bir deyişle uzay) gökte gördüğümüz şeylerin arasındadır. Daha ötesi, cisimler uzayı yamuk yumuk etmiş ve bazı yerlerde uzay(feza) tamamen eğri olmuştur. Böyle yerlerde ve bazı durumlarda zaman, tamamen donuyor, duruyor.

Her bir çemberin uzunluğunun kendi çapına oranı olan 3.14159 azdır; Hatta oranın büyüklüğü çemberden çembere değişir; Öyle ki çemberin yarıçapı onun uzunluğundan çok fazla da olabilir; Farklı yerlerdeki üçgenlerin iç açılarının toplamı farklıdır ve 180 dereceden büyüktür. Bunların gerçek olduğunu iddia eden Einstein herkesin dikkatini uzaya(boşluğa) çekerek, onun kabarık-yamuk şeklini görmelerini istiyordu.

Einstein ABD’ye geldiğinde onu, daha önce kimselerin görmediği kadar şaşalı biçimde karşılamışlardır. Herkesin cevabını merak ettiği soruları da sormuşlardır. Bu soruların biri de şöyleydi: “Siz 1906-1915 yılları arasında makale yayımlamıyordunuz. Neler yapıyordunuz?” Einstein bu sorunun cevabını yaklaşık olarak şöyle anlatıyor: “Ben on yıl gece gündüz demeden hep düşündüm. Boş uzay (feza) nedir? Boşluk ve boş şey nedir? Bomboş ne demektir?”

Dünyada bilinen ve Türkiye medyasından da duyduğumuz ve hemen hepimizin bildiği Einstein’in eğitim seviyesiyle ilgili bir ayrıntıyı anımsayalım. Derler ki, Einstein okulda başarısızmış. Eh, Türkiye’de de böyle çocuklardan milyonlarcası olduğunu söylüyoruz. Belki Atatürk zamanındaki maliye bakanı da bunu bilerek ve Einstein’in çalışmalarının sonuçlarını dikkate alarak onun gelmesini istememiştir, olabilir mi? Einstein’in yukarda hatırlattığımız en önemli bilimsel sonuçlarının bile, Nasrettin Hoca’nın bildiklerinden çok çok daha az olduğunu hepimiz görebiliriz. Nasrettin Hoca hayata bağlı problemlerle ilgilenmişti ve zamanını boş şeylere harcamazdı. Diğer yandan, ülkemizde fizik ve matematik konularında çalışan bilim adamlarımız bilime genelde pek katkıda bulunmasalar da, Einstein gibi saçma sapan şeylerle zaman kaybetmemişlerdir.

Her şeye rağmen, gelişmiş ülkelerde uzaya, fezaya ve Feza Gürsey’e çok büyük önem vermişlerdir. Anımsatalım ki Prof. Dr. Feza Gürsey, geçen yüzyılda Türk kökenliler içinde en büyük fizikçi ve matematikçi olmuştur. ODTÜ’den istifaya mecbur edilmiş ve ABD’ye gitmiştir. Ne yazık ki böyle olayları kınamayan ve unutmayı tercih eden insanlarımız bugün de vardır.  Bizler temel bilimlerinden çok uzağız. Ama şarkı, şehir ve hikâyeleri severiz. Keşke bunları yazanların hepsini sevseydik. Fakat bir dahi olan Aziz’e hep nesin, nesin dedik ama ne olduğunu bile anlayamadık; onu bir hiç sayaraköldürmeye kalkıştık. Her toplumun tarihinde çok farklı ve kötü olaylar olmuştur. Yine de bilmek gerekir ki, böyle olayları unutmaya çalışan toplumlarda utanç verici olaylar tekrarlanabilir. Sorunlarını teşhis edip tartışmayan toplumların gelişmesi sürekli engellendiği için, artık uyanmaları gerekir.

Acaba neden Doğu, Afrika ve Latin Amerika kökenliler içinden bilime çok büyük katkıda bulunan insanlar çıkmıyor, özellikle de kendi ülkelerinde yaşayanlar içinden? Yaklaşık 1,5 milyar Müslüman’dan, o da yalnızca Batı ülkelerinde yaşamış, bir fizikçi Nobel ödülü kazanmış (Pakistan kökenli Salam Abdus (1926–1996) ) ama nüfusu 100 de 1’i kadar Hollanda’dan 15 kişi. Sayıları dünyada sadece 14 milyon olan Yahudilerden ise yaklaşık 40 Nobel ödüllü fizikçi vardır. (Nobel ödülleri 1901’den başlayarak her sene verilir ve şimdiye kadar yaklaşık 180 fizikçi bu ödülü almıştır.)

Batılılar bunun nedenini bizler için gerekli şekliyle anlatmak yerine Asyalılara, Afrikalılara ve Latin Amerikalılara “geri zekâlılar” diyerek geçmekteler. Doğal olarak bizler böylesi hakareti kabul edemeyiz. Bilim (yeni teknolojiler) üretiminde çok çok gerilerde kalmamızın nedenlerini anlamaya çalışmalıyız. Ama gelişmemiş ülkelerin insanları genelde kendilerini ve ülkelerini “en büyük” saydıklarından bu laflara sadece kızar ve geride kalmalarının nedenleriyle yine pek ilgilenmezlerGerekirse gelişmemiş ülkelerin insanları da Yahudilere, Avrupa kökenlilere ve Japonlara geri zekâlılar der ve bununla da iş bitmiş olur.

Bizler gelişmek için gerekeni yapacağız deriz ama gerekenlerin neler olduğunu kimlerin bildiği pek bilinmez. Böyle ülkelerin insanları çok kıskanç olduklarından da çevrelerinden birisinin gelişmesini ve kendilerinden daha ünlü olmasını kesinlikle istemezler. Neticede onlardan iyi olsalar da o mevkilere getirilmezler. Bunun yerine, gururlarını okşamak için, ülkelerinin dışında yaşamış ünlü insanları kendilerinden saymakla yetinirler.

Mesela bizlerden bazılarının Napoleon Bonapart’ı Türk saymaları veya bazı Arapların William Shakespare’in Ermeni değil (Ermeniler de onu kendilerinden birisi bilirler) de Arap olduğuna inanmaları gibi. Keşke böyle benimsemeler biraz da temel bilimlere çok büyük katkıları olmuş olanlar tarafına kaysaydı. Batılılar, kendi milletlerinden ya da çevrelerinden gurur kaynağı olarak bilimi, bilim adamlarını herkesten çok benimsemiş, destek olmuşlardır. Bunun içindir ki, aralarından Newton ve Einstein çıkmıştır. Gelişmemiş ülkelerin insanlarında böyle özellikler yok derecededir. Neticede, gelişmemiş ülkelerin gelişmemiş kalmalarının nedeninin geri zekâlık olmadığını söyleyebiliriz. Ama dikkatinizi çekelim; burada zekânın ne olduğunu kesin şekilde belirlemedik.

Dünyadaki bu durumu genetik farklılıklara bağlama problemine hiç girmeyelim. Çünkü uzmanlık alanımızın dışına çıkarsak doğrulardan uzaklaşabiliriz. Sadece hatırlatalım ki, Avrupa’nın güneyinden ve doğusundan güzey-batı yönüne gittikçe,  büyük önem taşıyan bilimsel ve teknolojik sonuçların yoğunluğu artıyor. ABD’de de insanlık için faydalı olan en hayırlı işler yine demin söylediğimiz bölgenin insanları ile bağlantılıdır. Ayrıca Japonlar da yeni teknoloji üretiminde çok başarılıdırlar. Yahudiler ise, zamanımızda, bilim açısından tüm milletlerden öndedirler. Bizlerle iç içe yaşamış ve sonra gelişmiş ülkelere göçmüş Ermeniler bilim ve yeni teknoloji üretimine Türklerin hepsinden daha fazla katkıda bulunmuşlardır. Acaba neden?

Doğulular, Afrikalılar, Latin Amerikalılar eğitime, bilime ve yeni teknoloji üretimine saygısızdır. Genelde çevrelerinde kendilerinden daha iyisini bulundurmazlar. Eğitim ve bilim için paralar harcarlar ama dahi, umut veren biri için değil. Evladının prestiji, keyfi ve diploması için paraya para demezler ama onların iyi bir eğitim alması için paradan vazgeçemezler. En iyi eğitimciye ve bilim adamına bile, ister Newton ve Einstein olsun, pek saygı duymaz, yararlanmak istemezler. Özellikle de kendi milletlerinden olanlardan. Gelişmemiş toplumlar için bunların geçerli olduğunu çokları biliyorlar ama bir şey de değişmiyor. Bizlerde özel sektör eğitim ve bilim için pek para harcamaz ve özel üniversitelerse öncelikle para kazanmak içindir. Yeni teknolojileri yurtdışından alırlar. Kendi ülkelerinde üretilebileceğine inanmazlar ve haklıdırlar da. Devletler para harcarlar ama genelde iyi eğitim ve bilim için değil. Pahalı cihazlar da alınır, üniversitelerde açılır. Belki de, kadrolaşmak ve “bizde de var” gösterişi için.

Türkiye ve dünyada işadamları bir işe yatırım yapmadan önce bütün masraf ve kazançlarını düşünür, hesap yapar, kar etme yollarını ararlar. Ama bilim ve yeni teknoloji üretiminde, devlet yatırımlarında bunu göremiyoruz. Ne de olsa, “devletin malı deniz”. Büyük yatırımlar yapacaksın ki, kendin ve hükümet için reklam olsun. Halk da ülkenin geleceği için önemli işler yaptığını zannetsin. Eğitim ve bilim seviyesinin gelişmediği bir ülkede yatırımın boşa gittiği anlaşılsa da onlarca yıl geçer (Nasreddin Hoca’nın sözlerini hatırlayın: “O zamana kadar ya han, ya ben, ya da eşek ölmüş olur.”). Bu zamanda keyfine bakarsan yükselirsin ve ünlü olursun. Ayrıca, büyük yatırımlarda çok yüksek görevlilerin imzası gerektiğinden, onlar da böyle işleri hep desteklemek zorundadır. Devletin paraları devamlı harcanır. Çünkü kimse yanlış yere imza attığı bilinsin istemez.

Örneğin TUBİTAK Antalya’nın dağlarında gözlemevi kurmuş ve yaklaşık 40 milyon dolar masraf etmiştir. Sonra yaklaşık 40 tane bilimsel açıdan değeri meçhul makale yayımlamıştır. Hatırlatalım ki Feza Bey’in her bir makalesi devlete yaklaşık 1000 defa ucuza mal olmuştur. Einstein’in makaleleri de masrafsız ortaya çıkmıştır. O en önemli deneylerin sonuçlarını, kafasında oluşturduğu fikirleri inceleyerek görürdü, yani düşünce deneyleri yapıyordu. Gelişmemiş ülkelerde devamlı olarak boşa yatırımlar yapılıyor. Türkiye de bunu hep yapıyor ve yapacaktır da. Çünkü bilimsel açıdan neyin hangi yönde yöneltileceği konusuna yöneticiler kafa yormuyorlar ve iyi bilim adamlarını ise çokça dışlıyorlar.

Bunlar da Doğu, Afrika ve Güney Amerika insanları için geçerli olan geleneklerin sonucudur. Bizler orta çağların en büyük astronomu ve Samerkant’ın sultanı Uluğ Bey’i (1394–1449) oğlunun yardımı ile öldürdük. Dünyada en büyük matematikçiler sırasında yer alan ve zamanesinin en büyük astronomu olan Nasir al-Din Tusi’yi (1201–1274) zindanda çürüttük. Bugün astrofiziğin en önemli konularında çalışan ve Türk fizikçileri içinde öncülerden olan Hakkı Ögelman da bundan yaklaşık 30 yıl önce yurt dışına gitmek zorunda kaldı. 1995 yılında buraya dönmeyi istediyse de, dönemedi ve çok sıkıldı. Bu, yüksek tansiyonlu Hakkı’nın o günlerde felç geçirmesi ile sonuçlandı ve bir daha da sağlığına kavuşamadı.

Astrofiziğin optik alanında çalışanlar içinde(yani Türkiye’de en yaygın şekilde çalışılan konularda), herkesten fazla bilime katkıda bulunan Prof. Cafer İbanoğlu’na da TÜBİTAK başkanlığının hiç ilgisi olmadı. Ulusal Gözlem Evi’nin işlerinden uzak tutuldu. Teorik Astrofizik’in uygulanması konusunda Türkiye için en fazla önemi olan Prof. Rennan Pekül’ün de gençlik yıllarında başından çok işler geçti. Kırk yaş civarında veya elli yaşından gençler arasında fiziği anlayan ve astrofiziğe uygulayabilen kişi olarak Doçent Aşkın Ankay’ı düşünüyorum. Ne yazık ki, o da tamamen ilgi dışında kalmış. Çünkü bilime katkıda bulunabilen insanlara gerek duymuyoruz.

Gelişmemiş ülkelerin devlet kuruluşu ne sayılırsa sayılsın, tarihleri kaç bin sene olursa olsunoralarda feodal ilişkiler hep güçlü olarak kalıyor. Örneğin Sovyetler Birliği’nde böyle ilişkiler tamamen kaldırılmıştı. Ülke dağıtıktan hemen sonra Rusya, ona yük olacak diğer cumhuriyetlerden ayrılmak istedi. Bir gecede birliğin bitmiş olduğunu ilan etti. Kendi başına(bağımsız) kalmış Müslümanların yaşadığı cumhuriyetlerde hakimiyet ve yönetim, o ülkelerde yüksek vazifelerde olanlarda, çocuklarında, akrabalarında ve memleketlerinin insanlarında kaldı. Bu insanlar (aileler) ellerinde yalnızca ülkelerinin tüm zenginliklerini tutmadı: Bu insanlar bütün alanlarda toplumlarının en ünlüleri de oldular. Temel bilimler konularında bile. Bilimsel çalışmaların sonuçlarının da önemi kalmadı.

Oradaki insanların çoğu şimdi de patates, domates almaya çok zorlanmaktadır. Bazı yöneticilerse, yılda yaklaşık bir milyar dolar mal varlığı elde etmeyi becerdiler. (Azerbaycan’dan örnek vermek bizim için daha kolay. Oranın geçmiş Sağlık Bakanı Ali İnsanov her yıl mal varlığını yaklaşık bir milyar artırırdı. Ne diyelim, soyadı zaten “insan”.) İlginçtir ki, Türkiye’de bir bakan yılda sadece birkaç milyon doları kanunsuz olarak elde etse, kendi hemşerileri tarafından bile hoşgörüyle karşılanmayabilir.

Hangi ülke veya toplum hakkında bilgi almak için google’ye girerseniz karşınıza Vikipedi ansiklopedisi çıkar. Buradaki bilgileri her bir ülke kendisi yazar. Bizler bu yazılarda kendimizden fazla topraklarımızı tanıtırız. Belki de doğru olan budur. Çünkü bu topraklar yalnızca insanların değil, bütün canlılarındır. Sonra liderlerimizi, devletimizi ve geleneklerimizi tanıtırız. Ama örneğin Ermeniler böyle yapmıyorlar. Onlar çok fazla yazı eklemişler ve en fazla kendi milletlerinin elde ettiği başarıları tanıtıyorlar. Hatta eskiden Ermenistan topraklarında Azeri ve aralarına karışmış(asimile edilmiş) çok sayıda Kürt de yaşıyordu.

Ermeniler her konuda en önemli sonuçları elde eden, en ünlü vatandaşlarının ad ve soyadını yazıyorlar. Diğer milletler oraları 1949 yılından başlayarak terk etmeye mecbur olmuşlardır. Şimdi ise Ermeniler dışında kimseler kalmamıştır. Azerbaycan’a birinci büyük göç, yaklaşık 200-300 bin insan, hatırladığım kadarıyla 1949-1950 yıllarında gerçekleşti. O zaman göç edenler genelde Ağrı Dağı’nın Ermenistan sınırları içinde olan kısmında, vadide yaşayanlardı. Çoğunu Azerbaycan’da pamuk yetiştirilen bölgelere yerleştirdiler. Ben de o zamanlar bu bölgelerden birinde yaşıyordum.

Ermeni’nin hangi ülkede bakan veya başbakan olduğunu, kimin dünyaca ünlü kültür veya spor adamı, kimlerin farklı ülkelerde büyük komutan, kimlerin bilim adamları olduklarını yazılarından öğrenmek kolaydır. Onların, dünyanın önemli ülkelerinde ne kadar önemli pozisyonlarda oldukları öğrenilmektedir. Ben fizikçi olarak, Ermenilerin bilim konusunda yazdıklarının doğru olduğunu gördüm. Sovyetler Birliği’ndeki büyük politikacı ve komutanlarıyla alakalı yazılarda da hatalı bir bilgi görmedim.

Bu sebepten yazılanların hepsine inanmak zorunda kaldım. Ermenilerin yalnız Sovyetler Birliği’nde değil, dünyada da çok önemli pozisyonlarda olduklarına inandım. (Örneğin Rusya’nın şimdiki Dış İşleri Bakanı Lavrov, Ermeni’dir.) Onlar böyle bir millet oldukları sürece, dünyayı istedikleri her şeye inandırırlar. Toplumları inandırmak yalnız haklı ve doğru olmakla olmuyor. Onların bizlere karşı amansız tavırlarını da biliyorum. Ama kendi insanına bile değer vermeyen, dünyanın gelişmesine de pek katkıda bulunmayan bir toplumun bireyi olduğum için, benim sözlerime de pek inanan olmaz. Ne olsa, dünyada pek bir değeri olmayan bazı ünlülerimizi fazlasıyla görmüşlerdir.

Yine de Türkiye’deki Türkler, hangi alanda olursa olsun, diğer cumhuriyetlerde yaşayan Türklerden daha fazla ön plana çıkmaya başlamış ve sürmektedir. Hem de Türkiye’de yıldan yıla eğitimin ve bilimin kalitesi hızla kötüleşmesine rağmen. Doğrusu şu ki, bağımsızlığına kavuşmuş Türki Cumhuriyetlerde (belki Kazakistan hariç) bilim, kültür ve sosyal adalet alanlarında gerilemenin hızı daha fazladır. Türkiye’dekiler işçilikte, üretimde ve ticarette diğerlerinden çok daha ileridedir. Hatta Avrupa’daki bazı Hıristiyan ülkelerindekinden bile. Keşke mektup gönderen fizik öğretmenine benzer, eğitimi düşünen politikacılarımız, zengin adamlarımız, eğitim ve bilimi yönetenlerin de olduklarını görseydik. Bu sayede fizik öğretmeninin isteğine de çare bulunurdu.

Einstein Türkiye’de Olsaydı

Biz yazılarımızda temel bilimlere, özellikle matematiğe ve fiziğe en büyük katkıları çok genç insanların yaptıklarını belirtmek istemişiz. Bu nedenle de şunları hatırlatmışız:

Bilindiği gibi; gerçek bilgi sahibi olmak ve bilimsel düşünceyi geliştirmek bizimki gibi toplumlarda hiçbir zaman ön plana çıkmıyor. Herkes diploma peşinde. Diğer yandan biliyoruz ki, en büyük bilim adamları, matematikte ve fizikteki en büyük buluşlarını 22-26 yaşları arasında yapmışlardır. Örneğin Isaac Newton (1643–1727) unutulmaz fizik kanunlarını ve matematiğe en büyük katkılarını 26 yaşına ulaşmadan elde etmiştir. Albert Einstein (1879–1955) 24 yaşında yaptığı çalışması için Nobel ödülü almış ve 25 yaşında da yaptığı iş ile dünyanın en büyük bilim adamı olduğunu ispatlamıştır.

Fransız matematikçi ve astronom Alexis-Clod Clero (18.yüzyıl) Paris Akademisi’nde ilk bildirisini sunduğunda 12 yaşındaydı. Fizik ve matematik konularında en büyük işleri yapmış kişilerden bazıları, ilk bilimsel makalelerini 13–14 yaşlarında yazmışlardır (örneğin James Maxwell (1831–1879) ve William Hamilton (1805–1865).  Adını matematik (yüksek cebir) tarihine yazdıranlar içinde,  21 yaşında düelloda öldürülmüş Evariste Galois (1811–1832) de vardır. İki yaşında kitap okumaya başlayan ünlü fizikçi Thomas Young (1773-1829), içlerinde Türkçe ve Arapça da bulunan yaklaşık on dil biliyordu ve 23 yaşında tıpta doktora yapmıştı. Paul Dirac (1902-1984) ve Werner Heisenberg(1901–1976) gibi dehalar da böyle genç yaşlarında zirveye ulaşmışlardır.

Bunları okumuş bir fizik öğretmeni bize şöyle bir yazı göndermiş:

“Hocam, sizin de yazdığınız gibi, dünyada bilime katkı sağlayıp tarihe adlarını yazdıranlar çok genç yaşlarda bunu yapıyorlar. Şahsen bunu daha önce bilmiyordum. O insanların resim ve fotoğraflarının tamamı kelli felli adamlar; çocuk yaşta başardıklarını düşünmemiştim.

Bu insanlar muhakkak dahi insanlardı. Bir ülkede böyle insanlar çıkarsa, onları kaybetmemek adına küçük yaştan itibaren bilimi doğru vermek gerekir. Ama nasıl? Bizde böyle kitaplar var mı? Bilimi doğru vermek için, mesela dersi verirken, neyi hedeflemek lazım?

Eğer ortaokulda başlayacaksak nasıl başlamalı? Sonra lise düzeyinde nasıl devam etmeli? Sözgelimi Dinamik konusu; 13-15 yaşlarında bu konu nasıl anlatılmalı? 16-18 yaşları arasına geldiklerinde önceki bilgileri nasıl geliştirmeli? Bunu bir örnek olarak söyleyebilirseniz memnun olurum. Bu arada biz lisede fizik dersinde PSSC (“Physical Sciences Study Committe”) fiziği görmüştük. O zamanlar bu kitabı pek sevmezdik. Açıp bakınca roman gibi geliyordu, soruların nasıl çözüleceğine rehber olmuyordu. Oysa sınavlarda ekseri işlem sorulurdu. Sınıf da kalabalık olduğundan verimli olmazdı. Neyse uzatmayayım, öğretmenliğe başladıktan sonra bu kitabı elime tekrar aldığımda hayran kaldım. Bugüne kadar gördüğüm en güzel fizik kitabı, özellikle lise düzeyi için. Daha genişletilmiş, soru ve konu sayısı artırılmış bir PSSC fizik kitabım olmasını çok isterdim. Bilmem hiç duydunuz mu? Şimdilerde sadece eski kitapçılarda(sahaflar) bulunabilir. Konuya döneyim, “bilim öğreten” dediğiniz kitap bunun gibi olabilir mi? Başka hangi kitaplar güzel? Ne, nasıl öğretmeli, öğrenmek isterdim.”

Ben eğitimimin tümünü Rus dilinde almış birisiyim, farklı milletler içinde yaşadım ve Sovyetler Birliği’nde her zaman Rusça kitap, gazete okudum, TV izledim. Orada spor programlarında sporun birçok branşından konuşuluyordu. Burada ise spor dendiğinde neredeyse, yalnız futbol düşünülüyor. Bu sebeple, fizik öğretmeninin sorusunun cevabına, futboldan bir misalle girmeyi tercih ediyorum. Bir gencin iyi bir futbolcu olup olamayacağını belirlemek için, onun sağlamlığını, futbol için gereken çevikliğini ve futbola olan sevgisini test etmek hemen hemen yeterlidir. Peki ya tabii bilimler, fen?

Temel bilimler, özellikle de fizik ve matematik için en önemli kıstaslar: Bilimsel ve soyut düşünme gücü; bilginin derinliği, hacmi ve kesinliği; doğaya olan ilginin büyüklüğü ve bildiklerinin konuşulanlara değil, deney ve gözlemlere dayanmasıdır. Yani bizim eğitim sisteminde önem verilmeyenler. Temel bilimlerin gelişmediği ülkelerde yeni teknolojilerin üretimi de beklenemez. Çünkü bunun için de aynı şartlar ön plana çıkarlar. Bizde de, dünyanın genelinde olduğu gibi bu şartların oluşumu için gereken ortam yok denecek düzeydedir. Neticede ülkemizde, gelişmiş ülke olmak için gerekli eğitimi de sağlamak imkânsızdır. Yani hep birbirlerine bağlıdırlar.

Toplumda kültür ve gelenekler ilk bakışta aynı anlamı taşıyabilirler. Gelenekler olduğu gibi kültür kapsamına girer ve denebilir ki onu zenginleştirir. Ama unutmamak gerekir ki, insan eti yiyen toplumların da gelenekleri vardı. Fakat bunu yapan toplumları kültürsüz olarak tanımlamak daha uygun olur. Bu kavramların ikisi de zamanla değişir. Kültürel seviyesini, kalitesini dikkate almadan dar anlamda tanımlayacağımız kültür veya gelenekler toplumun alışkanlıklarını, davranışlarını, değerlerini içerir ve kuşaktan kuşağa da korunurlar. Bu açıdan baktığımızda, belki de hayvanların da kendi kültürlerinin ve geleneklerinin olduklarını düşünebiliriz. Mesela, sosyal adalet ve yardım; milyonlarca üyesi olan karınca toplumlarında, insan toplumlarının çoğunda karşılaştığımızdan daha iyi durumdadır. Hayvanların kültüründe (geleneklerinde) de yakınlarına, güzelliğe ve müziğe sevgi; doğaya bağlı bilgi ve ilgi vardır. Onlarda hiç olmayan ise dindir, güzel sanatlardır, yazıya ve tartışmaya dayanan eğitimdir; bilim ve yeni teknolojiler üretimidir.

Hayvanlar yalnız doğanın basit şekilde olan ve hayatlarını etkileyen kanunlarını (7. sınıfı aşmayan fizik ve matematik dâhil), yiyecek elde etme amaçlı basit teknik çözümlerini kullanıyorlar. Yuva kurmada ve işlerine yarayan basit aletler yapmada nasıl bir malzeme kullanmak gerektiğini, insanlardan daha düşük seviyede de olsa, biliyorlar. Böyle olduğundan da, kültür ve gelenek kavramlarını yalnız insanlar için kullanıyoruz. Ama hayvanlar söz konusu olunca içgüdü diyoruz. Yani, insanlar söz konusu olunca içgüdüyü geleneklerin ve kültürün içine koyuyoruz. Bu yüzden aslında içgüdüyü, kapsamı çok düşük seviyede gelenek gibi kabul edebiliriz.

Daha ötesi, gelenekleri kültür kapsamına alırsak, hayvanların da, asgari seviyede, kültürleri olduğu ileri sürebiliriz. Örneğin kedilerin pisliklerinin üstünü örtmeleri veya göz önünde çiftleşmemeleri gibi. Biz burada hayvanların kendilerini tehlikeden korumak ve yaşamlarını devam ettirmek amacıyla düşünmeden yaptıkları hareketleri kapsayan refleksleri (tepkiler) kastetmiyoruz. Refleks şeklindeki tepkiler bütün canlılarda vardır, insanlar da dâhil.

Bu üç kavramın aynı anlama gelmediğini; bunların sadece insanları hayvanlardan ayrı tutmak için olmadığını; zamana bağlı özelliklerini hatırlayalım. Elbette hayvanların dış görkemleri, ses güzellikleri, sadakatleri, anlayışlı, sosyal yardımlaşmada ve adil olmaları gibi özelliklerine saygı duymak gerekir. Diğer yandan bazı hayvanların eczacılık ve tıbbi çalışmalardaki önemini, onlar üzerinde yapılan biyolojik deneylerin insan tedavisinde oynadığı büyük rolü de unutmamalıyız.

İnsanlardan (özellikle şehirlerden) uzaklarda yaşayan hayvanların içgüdüsünün zenginleşmesi milyonlarca yıl gerektirir. Şehirlerde yaşayan hayvanların (köpek, kedi, sıçan…) içgüdüsüyse araç trafiğinin değişim temposuna uyacak şekilde hızla değişebilir. İnsanların bazı geleneklerinin değişmesi ise binlerce yıl bile sürer. Gelenekleri kültürün kapsam alanının dışında tutarsak, kültürün değişme temposunun teknolojiye ve bilime daha kolay uyum sağladığını görürüz. Yani kültürün değişmesine gereken zamanın 100-10 yıl civarında olduğunu söyleyebiliriz. Neticede diyebiliriz ki, geleneklerin değişme (gelişme değil) temposu da, kültürün gelişme hızından çok azdır.

Bir ev hayvanının zengin bir ailenin köşkünde yeni teknolojilerle donatılmış ortamda yaşaması ve tıbbi imkânlardan yararlanması, mesela, sirkteki becerikli, yetenekli, çalışan, öğrenen hayvanlarla aynı “kültürel” düzeyde olduğu anlamına gelmez. Tıpkı bilim ve yeni teknolojileri üretmeyen toplumların, gelişmiş ülkelerin keşiflerinin sonuç ve konforunu kullanmalarıyla kültürel düzeylerinin artamayacağı gibi. Toplum, gelişimi engelleyen geleneklerden uzaklaşmalıdır. Hele çağımızda, ebeveynler çocuklarını aslana benzeterek sevmemeli, yalnızca delikanlılığını övüp, övünmemeli. Hayvan gibi güçlü ama aklın kullanılmadığı davranışlar belki binlerce yıl öncesi için makbuldü. Eğer o zamanlardaki kültürel düzeyde kalmak istiyorsak (!) başka tabii.

Yukarıda, hayvanlarda hiç olmayan ama insan hayatının bir parçası olan faaliyetlerin en önemlileri din, güzel sanatlar, yazıya ve tartışmaya dayanan eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimi olduğunu söylemiştik. Dinler binlerce yıl içinde neredeyse değişmez olarak kaldığından, bunların büyük olasılıkla gelenek olduğunu veya belki de kültürün değişmez kısmını oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. (Dinlerin kapsam alanına her zaman onları yozlaştıran ve insanların istismar olunmasını sağlayan eklemeler yapılmıştır ve her zaman yapılacaktır. Biz bunları dinler kapsamına almıyoruz.) Güzel sanatlar da teknolojiye bağlı olarak daha hızla değişirler ve kapsamları da zamanla artar. Güzel sanatların yeni tür malzemelere, araçlara ve yöntemlere bağlı olarak gelişmesi hızlanmaktadır. Böylece, güzel sanatlar gelenek değil, genelde kültür kapsamında yer alır, denebilir.

Eğitim, bilim ve yeni teknoloji üretimi, insan toplumlarının hızla gelişen faaliyetidir ve kültürün seviyesini en fazla belirleyen faktörlerdir. Kültürün seviyesini belirleyen bu esas faktörler aynı zamanda toplumların ekonomik alanda gelişmesini de belirliyorlar. Çünkü ekonominin gelişmesi kültüre bağlıdır. Böylece insan toplumları hayvanlar âleminden: gelişmenin temeli olarak, geleneklerinin zenginliği ve kendi aralarındaki kültürel seviyeleri ile farklılaşırlar, diyebiliriz. Her insan toplumunun kapsamlı(zengin değil) gelenekleri olabilir ama kültürel seviyeleri(zenginlikleri) çok farklıdır.

“Hiçbir tutarlı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi

çok güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede geleneklerin

kayıt ve şartlarını aşamayan milletler, hayatı, akla ve

gerçeklere uygun olarak göremez.. Hayat felsefesini

geniş bir açıdan gören milletlerin egemenliği ve

boyunduruğu altına girmeye mahkûmdur”.

Mustafa K. Atatürk (1881-1938)

Doğal olarak toplumların gelenekleri dünyadaki kültürün gelişmesinden etkilenir ve değişir. Ama bu gelişmeler için gereken zaman dilimi her toplumda çok farklıdır. Örneğin dörtbin yıl önce Bağdat’a nehir altından tünel inşa edilmişti. Ama ikibin yıl önce, vahşi toplum sayılabilecek durumunda olan Güzey Avrupalılar şimdi her alanda o kadar gelişmişlerdir ki, ulaşılamaz olmuşlardır. Yalnız Iraklılar değil, bütün Arap dünyası eğitimde, bilimde ve yeni teknolojiler üretiminde yaklaşık 150 yıl geride kalmıştır. Ve onlarla Avrupalılar arasındaki bu fark devamlı ve hızla artacaktır. Arapların giyeceklerinden ve Libya lideri Kadaffi’nin kendi çadırı ile devlet ziyaretlerinden, geleneklerinin değişme hızının çok küçük olduğu görülmektedir. Oysa unutmamak gerekir ki, geçmişte Araplar ve Farslar Müslüman toplumlarının öncüleri olmuşlardı bugün de Yakın ve Orta Doğulular içinde öncülerdendirler.

Böylece hayvanların da dar kapsamda bir gelenekleri vardır. Gelenekler hayvan türlerinin büyük bir kısmında toplumsal çıkarlara az yönelmiştir. Karınca ve arılar gibi toplumsal hayat sürdüren canlılarda toplumsal çıkarlar, insanlar arasında olduğundan bile fazladır. Tavuk ve civcivlerin yöneticisi olan horozun boğazından, diğerlerinin bulduğu tanecikler hiç geçer mi? Canlılar içinde -çoğu zaman- en çıkarcı ve kendi toplumuna karşı amansız olanlar insan değil mi? Kibir, ihtiras gibi özellikler insanlara mahsus.

Hayvanlar ise birbirlerini yerlerken bile toplumlarının daha sağlıklı olmasını temin ediyorlar. İnsan çevresini kendine adapte etmek isterken kendi neslini bile umursamıyor. Oysa hayvanlar yalnız başlarına, biz olmadan doğa ile daha uyumlu. İnsan toplumlarındaysa, hayvanlara nazaran gelenekler çok gelişmiştir. Ama onlar toplum çıkarlarına farklı kapsamda ve şekilde yönelmişlerdir. Bir sürü ülkelerde gelenekler ve sosyal yardımların bazı şekilleri kölelik ve dilencilik ruhunu koruyor. O ki bazı hayvanlar bağımsız ve kururlu yaşam tarzı sürdürürler.

İnsanoğlu eskiden beri hayvanları değişik maksatlarla eğitmektedir. Hatta bu eğitilen hayvanların becerilerini televizyonlarımızda da görüyoruz. Yine televizyonda dikkatimizi çekmiş olacak bir ayrıntı da, eğitim sırasında hayvanlara sevdikleri yiyeceklerin verilmesidir. Ancak bu verilenler sadaka şeklinde verilmez. Her yaptıkları doğru hareket, öğretilenleri doğru uygulamalarından sonra verilir. Yani teşvik, güdüleme. Ama eğitimde genel geçer bir uygulamadır. Sirklerde olduğu gibi sporda da ilerleme kültürel ilerlemedir. Demek ki ödül, sadaka gibi değil de bir başarı ve zahmet karşılığı verildiğinde olumlu bir amaca götürmektedir. Tahmin edersiniz ki çocuklarımızın eğitiminde çocuklara verdiğimiz burslar da benzer bir maksatla verilen ödüllerdir. Çalışma ve başarıyı teşvik. Bu doğru bir yöntemdir. Gelişmiş ülkelerde de aynı sistem uygulanmaktadır. Sonuçları da verimlidir. Ülkede kültür ve bilimin hızla gelişmesini temin eder. Kim çalışırsa ödül onadır.

Gelenekler iyi veya kötü olabilir ve kültürle kıyasla çok küçük hızla değişirler. İnsan toplumlarında binlerce yıl yaşatılan kötü gelenekler de vardır. Mesela dilencilik ve insanlarda dilencilik ruhunu teşvik eden yardımlar. Sosyal yardımlar yapılırken de sadaka şekilde olmasının önünü kapatmak gerekir. Unutmamak gerekir ki bazı milletlerin şimdiki geleneklerinde dilencilik ve sadakaya yer kalmamıştır. Kültür, gelişmiş veya gelişmemiş, yüksek ya da düşük seviyede olabilir. Ama çok hızla değişebilir ve bu değişmenin temelinde eğitim, bilim ve yeni teknolojiler bulunur.

Bildiğim kadarıyla iki şey sonsuzdur (sınırsızdır). Bunlardan

biri evrendir, diğeri ise insanların düşüncesindeki farklılıktır.

Ama evrenin sonsuzluğuna tam olarak inanmıyorum.

Albert Einstein (1879–1955)

Akıl, yaratma yeteneğini ancak deneyim onu

zorladığı zaman kullanır.

Henri  Poincare (1854–1912)

Türkiye’deki gazeteciler arasında yaygın bir görüş olduğunu biliyoruz: Gazetelerde yayınlanan makalelerin seviyesi, buradaki 14 yaşında bir çocuğun ortalama zekâ seviyesini aşmamalıdır. Bir makale, okurun 2 dakikadan daha fazla zamanını almamalıdır. Çünkü okuma alışkanlığı olmayan ve bilimsel düşünme yeteneği gelişmemiş toplumlarda(nüfusunun çoğunluğu bakımından), popüler şekilde bilimi anlatan makalelerin okunması daha uzun zaman alırsa okuru yorar ve dikkati dağılır. Daha büyük makaleler, çok az sayıda basılan ve yine az sayıdaki popüler dergilerde yayınlanmaktadır. Bizler okumayan ve doğa ile ilgilenmeyen toplumlardanız. 2007 yılının Ağustos ayında, öğretim üyesi olan bir AKP’li kadın milletvekili TV’de ilginç bir durumu anlattı. Politikacıların mitinglerde halka hitap ederken kullandıkları cümlelerin, 6 yaşındaki bir çocuğun anlayabileceği şekilde olması gerektiğine benzer sözler söyledi.

Aslında politikacılar kendi aralarında daha yüksek eğitime uygun seviyede ve daha kesin anlam taşıyan cümlelerle konuşabilirler. Ama genelde onların konuşmalarını derin ve kapsamlı olarak bulmuyoruz. Bu da normaldir. Çünkü politikacılar vazife sahibi olarak yönettikleri alanlarla ilgilenmekten çok daha fazla, düşük eğitim seviyesi olanların oylarıyla ilgilenmekteler. Kimlerle daha fazla ilgilenirsen, hangi ortamlarda çok bulunursan ve hangi eğitim seviyesine uygun konuşursan, düşüncelerin ve ilgin de o seviyeye uygun şekilde olur.

Bu fikir eski çağlardan beri bilinmektedir: “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” TV ve gazetelerden gördüğümüz gibi 9-14 yaşında çocukların anlama düzeyinin üstündeki toplum problemleriyle pek ilgilenen yoktur. Doğal olarak dainsanların toplum çıkarları ile örtüşmeyen kendi çıkarları için düşünme yeteneği daha fazla gelişmiştir. Ama bu yöndeki düşünce için kültürün ve özellikle de temel bilimlerin önemi çok azdır. Bu yüzden de, gelişmemiş ülkelerde fizik öğretmeninin istekleri toplumun ve ülkenin ilgisi dışında kalmış olur.

Ayrıca, bilinen bir gerçek de şudur: Bir toplumda her problem kesin şekilde ortaya koyulmuyorsa ve yüzeysel anlatılıyorsa, toplum kültürün ve ekonominin üst seviyelerine kadar gelişemez. Böyle bir ortamda çok geniş düşüncelere sahip kişiler zor yetişirler. Örneğin sosyal konularda Kongar, Barlas ve eski diplomatlarımız gibileri. Doğal olarak onların da konuşmasında bir temel bilimcideki kesinlik yoktur.

Ne yazık ki, dünyanın büyük kısmı da bizimkine benzer durumdadır. Ancak siyaset, sosyal bilimler, edebiyat ve güzel sanatlar alanları ile fen ve teknoloji bilimleri arasındaki gelişmişlik farkı, gelişmemiş toplumlara kıyasla ileri toplumlarda uçurum şeklinde değildir. Ne yazık ki temel bilimler ve yeni teknolojiler üretiminde, gelişmiş ülkelerin düzeyinden yaklaşık 100-150 yıl geride kalmış olmamız bizler için önem taşımamaktadır.

Nüfusu oldukça fazla olan ülkemizde, yüksek eğitime ve bilime ayrılan paralar hiç de azımsanacak gibi değildir. Buna rağmen fen ve teknoloji konularında ülkemizin kötü durumda olması, okuduğunuz yazıyı hazırlayanların bu konular üzerine daha çok gitme sebebidir. Sorun ekonomik değilse, nerededir? Bunun anlaşılması için bir örnek verelim. İngiltere’de Malcolm Longair adlı yazarın yaklaşık 520 sayfa olan, “The new Cosmic Century. A History of Astrophysics and Cosmology” Cambridge 2006, kitabı basılmıştır. Bu kitapta 1900–2000 yılları arasında kitabın konusu olan alanlarda(Astrofizik, Kozmoloji) ve bunlarla ilgili olan konularda en önemli bilimsel sonuçlar tartışılmış ve bu sonuçları ortaya koyanların adı, soyadı ve yaşadığı yıllar verilmiştir.

Türk Cumhuriyetleri kökenliler içinde (Türkiye dâhil), bu kitapta yalnızca “O. H. Guseinov” ismi geçmektedir. Oysaki Türkiye’de bu konularda çalışan -bazıları TÜBA[1] üyesi de olan- çok sayıda çalışanımız vardır. Yüzyıl boyunca bilimde nelerle uğraştığımızı sorgulamamızın zamanı gelmedi mi? Hangi bilimde, hangi alanda, neyi temsil ediyoruz? Böyle meseleler ne YÖK’ü, ne TUBİTAK’ı, ne de başka bir kurumu ilgilendiriyor.

Bilim ve eğitimle ilgili yukarıda söz ettiğimiz yetersizlikler bizlerle iç içe yaşayan Yahudi ve Ermenilerde pek gözükmüyorOnlar sayıca çok daha az olmalarına rağmen, dünya bilimine ve teknolojilerine bizlerden daha fazla katkıda bulunmuş ve bulunmaktadırlar. Örneğin Sovyetler Birliği’nin bilimine ve teknolojisine 1917–1987 yılları arasında en fazla katkısı olan işleri ve kişileri kapsayan “1917–1987 yılları arasında Sovyet bilimi ve tekniği. Vakayiname. Moskova. Nauka 1988” künyeli resmi kitapta Ermeni kökenli yirmibeş (25) kişinin adı geçerken, Türk Cumhuriyetleri kökenlilerden yalnızca iki kişinin adı geçmiştir (E. Tagiev ve O. Guseinov).

Bizim ülkemizde de magazin ve futbol dışında, astrolojinin öneminin bile eğitim ve bilimden çok daha fazla olduğunu yine TV ve gazetelerden görüyoruz. Prof. Dr. Zekeriya Beyaz TV’de, astrolojinin Hindistanlılar’ın ineğe tapınmaları gibi saçma sapan bir şey olduğunu söylemişti(yılan ve fareye de tapıyorlar.) Buna biz de katılırız. Biliyoruz ki herkes, en fazla kendi gelenekleri ve kültürü çerçevesinde olan şeylerle ilgilenir, gururlanır. Ama kendisi TV programında haklı olduğunu göstermek ve karşı tarafı ikna etmek için sadece böyle şeylerin Kuran’da bulunmamasını gerekçe gösterebilmişti. Ama sakin ortamda bazı gerekli şeyleri de düşünmek gerekir.

Birincisi, Hindistanlıların inançlarının saçma olduğunu söylememiz iyi değil. Çünkü başkası farklı bir yorum da yapabilir. İkincisi, hiç kimsenin diğerlerinin inançlarına saygısızca yaklaşması doğru değil. İlaveten, inançların temelinde bulunanlar deneysel ve gözlemsel olarak ispatlanamaz. Böyle olduğundan da herkes kendi dinini ve geleneklerini diğerlerinden üstün tutar. Daha ötesi: Dünya’da yaşayan insanların çoğu için en önemli -belki de yegane- gurur kaynağı dini ibadetleri ve dış görünümleridir. Eğer toplum bireylerine gurur olacak başka kazanımlar veremiyorsa, onun elinde olana hoşgörü göstermek gerek. Ayrıca da Hindistanlıların bilime ve yeni teknolojiler üretimine bizlerden (Müslümanlardan) çok daha fazla katkıda bulunduklarını da göz önünde tutmak gerekir.

Gerçek, deneylerle test edilenlerdir.

Albert Einstein (1879–1955)

Şu anda bilimin ve yeni teknoloji üretiminin öneminin hızla artmış ve daha da artacağı çağdayız. Dünya Bankası’nın yaklaşık beş yıl önceki verilerine göre, ülkelerin kalkınması üç faktöre bağlıdır. Bunlardan en önemlisi ve kalkınmanın yaklaşık %76’sını temin eden, bilim ve yeni teknolojilerin üretimidir. Doğal kaynaklarınki ise yalnızca %5’tir. Kalan %19’u ise insanların diğer etkinliklerine bağlıdır. Bu bilgileri göz önüne alarak bir bilim adamına, bir yılda, ortalama olarak ABD’de 200 bin, Avrupa Birliği’nin öncü ülkelerinde 120–150 bin, Rusya’da 20–25 bin(Rusya hızla gelişiyor, bu nedenle bugün bu paranın 3 misli olabilir) ve Rusya’nın güneyindeki cumhuriyetlerde yaklaşık 3-5 bin dolar ayrılmaktadır. Bu miktar, bilim adamlarının maaşlarını, çalışmaları için gereken masrafları(gerekli binaların inşaatını ve tamirini, vs.) içermektedir. Bunları göz önüne alarak bilimsel çalışmaların yapılan kurumlarda kadro oluşturma işine çok ciddi bakmak gerekir.

“Yeri doldurulamayan biri yoktur.” sloganı gelişmemiş toplumlarda üretilmiştirBunlara göre yerleri doldurulamazlar sadece şimdiki liderleri ve onların yakınları olabilirler. Gelişmiş ülkelerdeyse bilirler ki, herkesin yeri doldurulamaz. Hatta bu tür insanların kendi liderlerinin memleketiyle bağlantısı bile olmayabilir. Bu ülkelerde sanayi birlikleri içinde de bilim ve yeni teknoloji üretimi yapan birimler vardır. Buralarda çalışanlar arasında çok sayıda Nobel ödüllüler de vardır. Sanayi birlikleri bu birimlerinde çalıştırmak için üniversitelerde okuyan öğrencilerden başarılı olanlarını seçerek, onlarla anlaşmalar yapmakta ve parasal desteklerde bulunmaktadırlar.

Bu sanayi birliklerde çalışmaya yeni alınanları dört gruba ayırırlar:

1. Hem bilim hem de yöneticilik açısından iyi olanlar.

2. Bilimsel açıdan iyi, ama yöneticilikte yetersiz olanlar.

3. Yöneticilikte iyi, bilimsel açıdan yetersiz olanlar.

4. Her iki açıdan yetersiz olanlar.

Bu kurumlar ilk önce üçüncü gruba dâhil olanlarla anlaşmasını kesmektedir. Çünkü bu gruba dâhil olanlar kendileri iyi çalışmadıkları gibi “aktif ve etkili olduklarından” çalışanları da engellemektedirler. Gelişmemiş ülkelerin (Türkiye’de de) özel sektöründe, 1. 2. ve 3. gruplara uygun olanlar tercih edilmektedir. Ama gelişmemiş ülkelerin devlet sektöründe(YÖK, TUBİTAK ve Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı kurumlar gibileri dâhil. Şuna da dikkat çekmekte fayda var: Özel üniversiteler devlet üniversitelerden pek farklı durumda değiller.) akrabalık, dostluk, taraftarlık genelde ilk üç kriterin hepsinden öne çıkmakta. Böylece çalışanların ve yöneticilerin eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimi gibi konularda bilgisi ve katkısı olmasının önemi, pratik olarak, kalmıyor.

Sorarlar: “ressam olmak kolay mı?” Şu cevap verilir: “Çok kolay, sadece gerekli boyaları gereken yerlere koymak yeterli.” Gelişmiş ülkelerde genelde, her bir yüksek makamdaki göreve en uygun olan, uzman ve dürüst çalışanlar getirilir. Böyle düzen kurmaksa bilinçli şekilde takım çalışması gerektirir. Gelişmemiş ülkelerde zaten herkes her şeyi bilir ve herkesten akıllıdır. Buralarda herkes bilir ki, çevresinde kendinden daha uzman birini bulundurmak doğru değildir. Önemli vazifeleri, genelde rüşvet alıp vermeyi beceren yakınlarına vereceksin. Neticede, gelişmiş ülkelerin devlet sektöründe yüksek makamlarda çalışmak zordur. Çünkü konumlara uygun insanları iş başına getirmek gerekir. Bu da gerçekten o yeri hak etmek için ciddi çalışmak demektir. Gelişmemiş ülkelerde canının istediğini, istediğin mevkie getirebilirsin. Yeter ki yetkin olsun.

Evren, Allah ve İslam – 1

1. Giriş

Herhangi bir konuda tartışmak istediğimizde, özellikle ileri mantığa (daha da iyisi bilime) dayanılarak kullanılan kavramların (terimlerin) kesin şekilde belirlenmesi gerekir. Bu nedenle de aşağıda kullanacağımız bazı kavramları hatırlatalım:

Anlamak (bilimsel temele veya mantığa dayanarak), bir şeyleri duygu organları ile belirleyerek, deneyerek, duyduğunu ve okuduğunu kabul etmektir. İnanmak ve inançlı olmak için insanın doğru düşünceye bile ihtiyacı yoktur. Maddi dünyada olan canlı ve cansız varlıklarla bağlı olan gerçekleri yalnız doğru şekilde test ederek ve derin düşünerek bilebiliriz. Materyal (parçacıklar ve alanlardan oluşan) dünyadaki veya Evrendeki mutlak gerçekleri insan tam olarak bilemez. Bilimsel düşünceler geliştikçe ve deneylerin (gözlemlerin) hataları azaldıkça gerçek olarak kabul ettiğimiz bilim sonuçları daha da gerçekçi olurlar. Bu göreli gerçekler temel bilimlerin sonuçları oldukları için Evrenin her yerinde geçerliler. (Çoğu zaman fizikteki göreli kavramı, tamamen yanlış olarak sana, bana ve ona göre gibi anlaşılıyor. Bilimde farklı zamanlarda veya farklı duyarlılıkla test edilmiş bilimsel sonuçların karşılaştırılmasına ve farklı koordinat sistemlerinde izlenen olaylara göreli denir.) Yeter ki gerçekleri test eden deneyler (gözlemler) aynı koşullarda ve duyarlı şekilde yapılsın.

Evrenin hangi köşesinde olursa olsun ayni bilimsel seviyeye ulaşmış yaratıklar yaklaşık olarak aynı fizik deneyleri yaparlar ve yaklaşık olarak aynı matematik yöntemleri kullanırlar. Çünkü Evrenin her bir küçük olmayan köşesinde aynı madde ve aynı fiziksel alanlar vardır. Bunların (madde ve alan) aynı ve fiziğin temel kanunlarının Evrenin tümünde geçerli olduğunu gözlemlerden biliyoruz. Bu nedenle de Dünyada olduğu gibi, aynı bilimsel gelişme seviyesinde olan toplumlar, aralarında iletişim olmadığına rağmen, aynı fizik bilimini ve yaklaşık olarak temel bilimlerin aracı olan matematiği elde etmeleri gerekmektedir. Evrendeki sonsuz sayıda olan gezegenlerde yaşayanların gelişme seviyeleri çok farklı olmalıdır, buna benzerini Dünya’da yaşayanlarda bile görüyoruz. Doğal olarak iletişimde olmayan canlıların fizik, matematik ve kimya bilimlerdeki gelişme seviyeleri yerde yaşayanlarınkinden çok daha fazla farklı olmalıdır. Ama biz aynı bilimsel seviyeye ulaşanların fizik ve matematik bilimlerinden konuşmaktayız ve bu nedenle benzerlikleri vurguluyoruz. Unutmamak gerekir ki Evrenin farklı köşelerinde benzer matematiğin ve fiziğin gelişebilmesine rağmen,  oralardaki biyoloji yaşam ve biyoloji bilimi çok farklı olabilir.

Klasik veya makroskobik fiziğin bazı dallarında (örneğin mekanik) kesin belirlilik (gerekircilik-determinizm) geçerlidir. İstatistik fizikte ve özellikle mikro parçacıklar dünyasında bu prensip biraz yumuşamaktadır, özellikle de tek bir parçacık için. Bu nedenle de Evrende matematiğin, fiziğin ve organik olmayan kimyanın yaklaşık olarak tek bir şekilde olmasına rağmen, canlı dünyalar sapmalara bağlı olarak çok farklı şekilde olabilmelidirler. Aynı nedenle de biyoloji dünyasının Evrenin farklı yerlerinde benzer olabileceğinden hiç bahsedemeyiz. Biz yalnız düşünen yaratıkların bilimsel açıdan (biyoloji ve dış görkem değil) fizik, matematik ve organik olmayan kimyanın gelişme seviyesinden ve bilimde ala bilecekleri yolu kabaca tartıştık.

Bazı malzemelerin, hayvanların, insanların ve bilgisayarların hafızaları (bilgi kapasiteleri) çok farklıdırlar ve bunlar yanlış bilgiler de içerebilirler. Ama biliyoruz ki en mükemmel hafıza (özellikle uzun yıllar bozulmayan) çiğinlerimizde oturan meleklerdedir.  Gelişmemiş ülkelerde okul ve okul dışı eğitim ezberciliğe dayanır ve bu nedenle de dünyanın çoğundaki insanların genelde yanlış bilgiler kazanma ihtimali yüksektir. Sonuç olarak onlarda yanlış bilgiler üretmektedirler ve neleri gerçekten bildiklerini pek anlamamaktadırlar. Daha ötesi böyle toplumlar pratik olarak bilimin ve teknolojinin gelişmesine katkıda bulunmazlar. Ama diğer yandan gelişmemiş ülkelerin insanları daha mutludur ve kendilerin en bilinçli ve doğru düşünen olduklarına inanmaktadırlar. Böylece bilime dayanmayan ve bilimsel düşüncesi yetersiz olan insanların Evrendeki madde, alanlar, cisimler ve yaşamla bağlı elde ettikleri bilgiler pek bir işe yarayan yönleri çok azdır.

En iyi bildiğim şey hiç bir şey bilmediğimdir.

Apologie Sokratus  (Milattan önce 469 -399)

Materyal olmayan ve insanların dünya görüşüne bağlı olan dini bilgilerle yansıtılan ruhlar dünyası denetilemeyen, testlerle doğrulanmayan dini inançlardır. Şimdiki ve gelecek zamanlarda hiç kimse dini inançlara bağlı temel bilgileri bilimsel yollarla ne sübut ne de inkâr edemez, aynen her hangi test edilmesi mümkün olmayan bir fikir gibi. Bu nedenle de bu konularda gerçekler aranamaz ve olan bilgiler olduğu gibi kabul edilebilir. Böyle inançlardan insanlar faydalanmışlar ve faydasını gelecekte de görecekler. Bu nedenle de her tür dine hoşgörü ile yaklaşmak gerekir. Burada dinlere bağlı her tür uydurmalardan konuşmuyoruz ve sadece dinlerin toplumlara faydası olan taraflarının olduğunu kayıt etmek istedik.

Bildiğimiz gibi yeryüzünde yaklaşık 7 milyar insan yaşamaktadır. Bunların yaklaşık 1,5 milyarı Müslüman, 2 milyarın biraz üstünde Hıristiyan ve yalnızca 12-14 milyonu Musevilerdir. Dünyayı (Evreni) bir tek Allah’ın oluşturduğu ve idare ettiği fikri sırası ile Yahudiler (Musevi), Hıristiyanlar ve son olarak Müslümanlar (İslam) benimsemişler. İnsanların diğer yarısı tek bir Allah fikrini kabul etmemişlerdir. Şimdiye kadar bilim ve yeni teknolojiler üretimine en fazla katkıda bulunanlar sırası ile Hıristiyanlar, Yahudiler, Allah’ı kabul etmeyenler (bunlar tam olarak Avrupa’da ki ateistler gibi değiller ve farklı özellikte ilahlara inanıyorlar) ve Müslümanlar olmuşlar. Bilime ve yeni teknolojilere son 500 yılda bu toplumların katkıda bulunma payları çok farklıdır. Örneğin Müslümanlar hepsi birlikte, güney Avrupa’nın bir küçük ülkesi kadar bile katkıda bulunamamışlardır. Yahudiler ise, Allah’ı tanımayan toplumların (Çin, Hindistan ve onlarla komşu ülkelerde yaşayanlar, yaklaşık dünya nüfusunun yarısı) hepsinin birlikte katkısından daha fazlasını yapabilmişlerdir.

Müslümanların ve genelde Asya ve Afrikalıların temel bilimlerin gelişmesinde ve yeni teknolojiler üretiminde paylarının yok kader az olması onların duygu hislerinin beyin çalıştırmasının çok daha önünde olmasına bağlı olması gerekir. Böyle olduğundan da bizlerde sayısal değil, sözel alanlarda daha çok başarılar elde ediliyor. Örnek olarak hatırlatabiliriz ki yalnız Türkiye’de dini konularda yazılan makale sayısı, bütün Hıristiyan dünyasındakinden fazladır. Zencilerden tanınan temel bilimci hiç çıkmamıştır, ama çok sayıda ünlü politikacı, kumandan, polis, şarkıcı, sporcular çıkmıştır.

Burada hemen hatırlatmak gerekir ki, Evren kavramı çok yeni kavramdır ve eski zamanlar Dünya (Kâinat) denildiğinde yalnızca yeryüzünün küçük bir kısmını düşünürlerdi. İnsanların çoğunun kendi köylerinin dışından bile pek haberleri yoktu. En bilgili insanların ise kıtaların yarısının olduğundan bile haberleri yok idi. Hıristiyanlık oluşan zaman Dünyanın en büyük şehri Roma olmuştu ve nüfusu 500 bine ulaşmıştı. Müslümanlık oluştuğunda Dünyanın ikinci 500 bin nüfuslu şehri vardı. Bu Persiyanın (İran) Ctesiphon şehri idi. Yaklaşık 1300 yıl bundan önce dünyanın en büyük şehri Bağdat olmuş ve nüfuzu 1 milyona ulaşmıştır.

Genelde Müslümanlar (özellikle eğitim seviyesi düşük olanlar) bilimde bilinenlerin ve teknolojide elde edilenlerin hepsine Kur’an’da işaret edildiğine inanıyorlar. Bu çok yanlış ve ciddi olmayan bir yaklaşımdır. Bilimde bilinen her şeye Kur’an’da bir kısa cümle ile işaret edilse idi, onun hacmi hiç olmasa yüz kere daha fazla olurdu. Diğer yandan Kur’an dünyadaki kutsal kitaplar içinde en ciddisi olduğundan orada doğa bilimlerinin en temel kanunlarına, olaylarına ve süreçlerine işaret edilmesini kabul etmek gerekir. Ne yazık ki bir sürü lise fiziğini bile iyi bilmeyen insanlar kendilerinin pek anlamadıkları kavram, olay ve süreçlere kutsal kitabımızda işaretler bulurlar ve farklı dergilerde bunları yayımlıyorlar. Bilgisayar ortamı da böyle makalelerle doludur.  O ise Üniversite ve lise fiziğinde öğretilenler en temel fizik olmadığından ve tam olarak gerçekleri yansıtmadıklarından kuran gibi çitti kitapta yer almakları inandırıcı olmasın gerek.

Örneğin Einstein genel çekim kanununu yansıtmak için bir tane denklem yazmıştır.  Binlerce bilim adamları bu denklemi çözmenin farklı yollarını aramışlar ve farklı durumlar için denklemin on binlerce çözümünü bulmuşlardır. Şu açıktır ki, bu kişilerin büyük çoğunluğu doğaya uymayan çözümler bulmuş veya büyük önem taşımayan sonuçlara varmışlar. Kur’an’da da işaret edilenler genel çekim kanunu gibi en önemli kanunlardır, şimdiye kadar bilinenler ve gelecekte bulunacaklar veya hiç bulunamayacaklar. Örneğin: Temel parçacıkların yüklerinin korunma kanunu. Ayrıca düz uzayda meydana gelen süreçlerde enerji-momentumun ve açısal momentin korunması. Kapalı sistemlerde entropinin maksimum değere doğru gitmesi. Denge durumunda enerjinin her zaman minimum değere ulaşması prensibi gibi bütün Evrende geçerli olan kanunlar. En küçük etki ve belerliksiz prensipleri ve temel bilimlerin diğer kanunları ve prensipler.

Allah’ı tanımak için onun yaptıklarını, onun oluşturduğu nesneleri ve canlıları, onun kanunlarını derinden ve kapsamlı şekilde öğrenmek gerekir. Allah evrenler üretiyor, bu evrenlerin gelişmesi ve evrimleşmesi için değişmez kanunlar koyuyor. Bunları öğrenmeden ve bilmeden Tanrıyı anlama imkânımız var mı? Kutsal kitaplar ve özelliklede Kur’an bu yolda insanlara yardım etmek için de indirilmiştir. Sadece ibadet etmeyi öğretmek için değil. Böyle olduğu için de Kur’an’da doğa bilimlerinin en önemli kanunlarına, olaylarına ve süreçlerine işaret edilmiştir.

Bu dünyayı yaklaşık 50 yıl önce terk etmiş Babaannem il merkezinde yaşamıştı. Ama yaşadığı yaklaşık 90-100 yılda (1906 yılında, babamı yaklaşık 40 yaşında doğurmuş. Yaklaşık diyorum, çünkü o zamanlar Müslümanlar doğum yıllarını bile bilmiyorlardı.) oturduğu evden 1000–1200 metreden daha uzakları hiç görmemişti. Ne bir sinemaya gitti, ne de bir radyo ve televizyon dinledi. Türkler dışında 2-3 sivil Rus ve ne kadarsa asker görmüştü. Bu nedenle ve o zamanlar farklı giyecekler olmadığından, farklı şekilde insanlarda görmemişti. Ama Rusların ve Ermenilerin kâfir olduklarını biliyordu. “Herkesin aklını pazara çıkarmışlardı.” Einstein de aklı orda idi. Babaannem onun aklını değil, kendi aklını beğendi. Sanırım ki biz Müslümanların %99,9 aynı şeyi yapar, çünkü bizlerin Allah hakkında düşüncemiz ile onun aynı Allah hakkındaki düşüncesinde çok büyük fark vardır.

İnsanların akılların (zekâsını) pazara koyup satışa çıkardılar.

Herkes kendi aklını beğendi ve aldı.

Atasözü.

Einstein’ın Allaha saygı ve sevgisinin temelinde duranlar kendi sözlerinden görünmektedir:

İnsan doğanın sırlarına ne kadar derinden sahip olarsa, bir o kadar Allaha saygısı artar.

Albert Einstein. (1879–1955)

O ise bizler için Allaha sevginin ve saygının artması yolu, onu tanımak, emellerini bilmek yolları çok farklıdır. Babaannem için Müslüman olmayanlar hepsi kâfirdi ve cehennemde yanacaklardı. Neden Einstein’ın aklını alıp da cennete gitmekten vazgeçsin ki? Diğer yandan babaannem Einstein gibi cahil de değildi ve cennete gitme yollarını çok iyi biliyordu.

Bizim sonsuz evren,  diğer bir sonlu evrenin küçük bir kısmı veya sonsuz sayıda evrenlerden biri de olabilir. Allah her durumda tek olduğundan, evrenimizdeki (evrenlerdeki) din sayısı sonsuz olduğunu düşünebiliriz. (Galaksimizde ve evrenimizde dinlerin sayısının nasıl tespit edildiği aşağıda açıklayacağız.) Babaannem bunları bilmiyordu, ama Einstein bunları da biliyordu. Bunlar ikisi de Allaha inanmışlar, Allah ve evren (babaannem için dünya) kavramını düşünmüşler. Bu kavramlar arasında Einstein’ın, şimdiki insanların ve babaannemin düşünceleri arasında bir fark var mı?  Farkı ne diye sorabilirler. Ben biliyorum ki, babaannem bu kavramlar ile bağlı bilgisine Einstein’dan daha fazla güvenirdi. Babaannem ve Einstein’ın bilimsel düşünce kapasitelerinde fark inanılmaz derecede çok olmuştur. Onların Evren anlayışına bağlı düşünceleri ne kadar farklı ise, Allah kavramını da bir o kadar farklı benimseye bilirler, söz tek olan Allah’tan gitmesine rağmen.

Bildiğim kadar iki şey sonsuzdur (limitsizdir).

Bunlardan biri evrendir diğeri ise insanların düşüncesindeki farktır.

Ama Evrenin sonsuz olmasına tam olarak inanamıyorum.

Albert Einstein

Einstein Evrende Allah’ın neleri yarattıklarını babaannemden çok çok daha iyi biliyordu (cennet, cehennem, mezardaki olaylar, melekler dışında), ama onun neleri istediğini pek bilmiyordu. Babaannem ise kendi çocuklarının neler yaptıklarını bilmiyordu, ama Allah’ın yaptıklarını ve neleri istediğini çok iyi biliyordu.  Namazından hiç geri kalmazdı, her zaman orucunu tam olarak tutardı, Kur’an okunan ve yorumlanan yerlerde çocukluğundan ömrünün sonuna kadar bulunmuştu. O tam olarak eğitimsiz idi ama cahil değildi. Einstein ise, cahil olsa da çok fazla eğitimli insan olmuştu. Bu dünyadaki olaylar ve yaşam açısından Einstein’ın veya babaannemin mi daha zeki olduğunu söylemek zordur, çünkü zeki ve cahil kavramlarını farklı toplumlar (insanlar) farklı şekilde benimsemişlerdir.

Babaannemin ve ona benzerlerin ibadetlerini en iyi şekilde yaptıkları nedeniyle böyle şekilde Einstein ile karşılaştırsak ve Allahın gözünde daha önemli bulsak, bizleri dini açıdan da ciddiye almazlar. Allah’ın yarattığı evrenleri, bizim evrenin içerdiklerini ve onun evrensel kanunlarını yüksek seviyede ve kapsamlı şekilde öğrenmek, İslami anlamak ve Kur’an’ın nelere işaret ettiğini bulmak için çok büyük önem taşıyor. Tıpkı bizim din konularda bilim adamlarımızın toplum yaşamına ve ibadetlere verdikleri önem gibi.

Temel bilimlerdeki kanunlar deneysel ve gözlemsel olarak defalarca onaylanmıştır. Bunlar tam olarak (yani hata payı sıfıra eşit) doğanın, yani Allah’ın kanunları değildir. Ama onlar hakikate çok güzel yaklaşmadırlar. Bu nedenle de temel bilimlerin kanunlarından en önemlileri evren doğduğu zaman oraya Allah tarafından koyulanlardır. Böyle olduğu içindir ki, onlar hiçbir dinle ve özellikle İslam’la çelişkide olamazlar.

Matematik teoriler kurulduğu zaman onların temeline aksiyomlar, fizik teorilerin temeline ise postulatlar koyulabilir. Kurulan teoriler eskiden bilinenleri kapsamalıdır ve yeni öngörmelere getirmelidir. Bu öngörmeler deneylerle (fizikte) ve mantığa (matematikte) uymalılar ve iç çelişkiler içermemelidir. Yazıda bu prensiplere uymaya çalışarak dinimizdeki en önemli bazı kavramları fizik biliminin temel kanunları ve fikirleri ile uyumlu şekilde bir araya getirmeye çalışacağız.

2. Herkesin bilmesi gereken bazı bilgiler

Ben, bilmediklerimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım.

Apologie Sokrates   (Milattan önce 469 -399)

Bizim gezegenimiz olan Dünyanın boyutları 10cm, Güneşinki 1011cm, Güneş sistemi sınırlarının 1018cm, bizim yıldız sistemi olan, Galaksinin 1023cm ve Evrenin 1028cm mertebesindedirler. Bildiğimiz dinlerin de (küçük inançlar hariç) tarihlerinin bin yıldan fazla, ama yaklaşık olarak üç bin yıldan az olduklarını da biliyoruz.

Son birkaç bin yıl içinde yaşayan insanlar gibi düşünebilen canlılar, galaksimizde bulunan yaklaşık 1011-1012 gezegenden, yaklaşık bininde yaşadığı düşünülmektedir. Bu nedenle de şimdilerde Galakside toplam olarak 10000 farklı din olma olasılığı vardır. Evrenimizde galaksi sayısının da milyarlarca olduğunu göz önüne alsak, aynı zamanda farklı din sayısının 1014 mertebede olabileceğini düşünebiliriz.

Biliyoruz ki yeraltındaki yakıtlardan en önemlisi olan petrolün oluşması ve birikmesi için birkaç milyon yıl geçmiştir ve bu yakıt insan yaşamındaki teknolojik devirde birkaç yüz yılda tükeniyor. Buradan diyebiliriz ki yeryüzünde gelişmiş insan toplumları her 10 milyon yılda bir kereden fazla oluşamaz. Dünyanın yaşının 5 milyar yıl olduğunu bilerek, şimdiye kadar yerde yaklaşık bin kere gelişmiş insan toplumlarının oluşması için imkân yarandığını sanki söylemek mümkündür. Ama Dünyanın genç yaşlarında radyoaktif elementlerin daha fazla olması bu yaşam imkânını kısıtlamıştır. Bu nedenlerle de yerde gelişmiş insan toplumlarının yalnızca 100 kereye kadar kendini yenilediğini düşünebiliriz. Bu durumda Evren doğduğundan sonraki dinler sayısını da yaklaşık 100 kere artırabiliriz, yani 1016 kereye kadar.

Olabilir ki bizim sonsuz evren,  diğer bir sonlu evrenin küçük bir kısmı olsun veya biri birinden bağımsız evrenlerin sayısı çok fazla olsun. (Şimdiki kozmoloji bilimi böyle olasılığı tercih ediyor. Allahın ise her durumda tek olmasına rağmen, din sayısı sonsuz sayıya da olabilir. Doğal olarak bu dinlerin hepsinin temelinde tam olarak İslam’ın olmasa gerekir. Çünkü Allah kavramı ile İslam kavramı bağlıdır ve İslam Allah’ı en doğru şekilde tanıtıyor. Evrenler doğmadan önce Allah ve sanki onu yansıtan İslam vardır. Evrenlerin doğuşlarının nedeni de Allah’tır ve bu olaylar insanlara ( bizim evrendeki sayısı yaklaşık 1016 mertebesinde olan farklı dine mensup yaratıklara)  din olarak İslam ve kitap olarak Kur’an ile iletilmiştir.

Biliyoruz ki, göz, kulak, ağız ve burunlarıyla canlılar doğada çok küçük farklılıkları olan renkleri, şekilleri, sesleri ve kokuları ayırt edebilirler. Bilindiği gibi duyulara ait olan bu özellikler hayvanlarda insanlara göre oldukça gelişmiştir (koşma, yüzme, koku alma,…). İlginç olan, hayvanların bazılarının da, insanlar gibi, ağırlık ve hız (rüzgar etkisi de dahil) gibi niceliklerin,  hem bir büyüklüğü, hem de yönü (skaler ve vektörel nicelikler) olduğunun farkında olmasıdır. Hayvanlar buna benzer olarak, insanların bildikleri basit,  ama önemli bilgilere sahip olmasaydılar, özellikle avlanma sırasında oldukça zorlanırlardı.

Görüntüler, sesler, kokular gibi fark ettirici etmenler, yaşamda insan hayatını kolaylaştırıcı ve geliştirici bir role sahiptir. Ama insan yaşamını en fazla kolaylaştıran ve zenginleştiren eğitim ve bilimdir. İyi bir bilgin olmak için ise, iyi bir eğitimle beraber tanrı vergisi bir sezgi oldukça önemlidir. Güçlü sezgi doğa ve doğadaki süreçleri inceleyen bilim insanı, özel olarak fizikçiler için, doğadaki olayları ve süreçleri detaylı araştırmalar yapılmadan önceden görme ve anlama olanağı demektir. Dünya bilimine en büyük katkıları da bu tür sezgisi olan insanlar yapıyorlar. Bazen de hiç bir insanın anlaya bilmediğini anlamakla.

Süreçlerin ve olayların zamanla değişmesine kinetik denir, ama nesnelerin (örneğin gezegenler, yıldızlar, galaksiler ve evrenin), bitkilerin, böceklerin, hayvanların ve insanların zamana bağlı olarak değişmesine evrim denir. Doğada çok farklı kanunlar vardır, fizik, kimya ve biyolojidekiler gibi. Bunlardan en mükemmel olanlarına, evrenin her köşesinde cansız ve canlılar için geçerli olanlarına Allahın (veya Doğanın) kanunları olarak adlandıralım. Ben bir fizikçi olarak, kendime yalnız fizik alanında güvenebilirim. Böyle olduğundan Evrende en önemli fizik kanunlarından ve astrofizikçilerin inceledikleri nesnelerdeki evrimi kısaca ele alacağız. Eğer bunların oluşumu ve evrimi Allahın kanunları sonucu ise, o zaman evrim bütün canlıları da kapsıyor demektir. Evrende giden en önemli süreçler ve evrim olayları altında, bir kaos (kargaşa) değil, süper mantık vardır demektir.

3. Temel parçacıklar ve doğanın temel kanunları.

Gerçek deneylerle test edilenlerdir.

Albert Einstein (1879–1955)

Şimdiki zamanda 100`den fazla temel parçacığın bulunduğu bilinmektedir ve her bir parçacığın bir tane anti-parçacığı vardır. Burada temel parçacık sözünü,  yaklaşık 50 yıl önceki anlamda kullanıyoruz,  yani daha alt katta olan kuarklar seviyesine inmiyoruz. Bu tür yeni parçacıklar direkt olarak, maddenin yapısına dahil olmuyorlar (atom ve moleküllerde bulunmuyorlar) ve Evrenin yaşı dakikaları aştıktan sonra onun içindeki parçacık dağılımını etkilememektedirler.

Anti-parçacıkların ve bunlara karşılık gelen parçacıkların ayrı – ayrılıkta lepton, elektrik ve baryon yükleri birbirlerine zıttırlar, ama her bir çiftin (parçacık ve onun antiparçacığının) kütleleri– m0, daha doğrusu  (mm)   ve durgunluk enerjileri, eşittir. Bu parçacıklardan yalnızca ikisinin kütlesinin, (durgunluk enerjisinin)  sıfıra eşit olduğu kesin olarak bilinmektedir.  Bunlar,  kütleçekim (daha doğrusu enerji çekim)  alanının parçacığı graviton ve elektromanyetik alanının parçacığı fotondur. Alan parçacığı olmayan,  ama lepton yükü taşıyan elektron nötinosünün kütlesi varsayılır, ama bu enerji 7 eV`tun altındadır, yani mc2 < 7 eV.  Müyon (m) nötrinolarının kütleleri de sıfırdan farklılar. En fazla çeşitleri ve az ömürleri olan parçacıklar rezonansal olarak adlanmaktadır ve onların içinde 10-22 s kadar az yaşayanları olduğu bilinmektedirler.

Bilindiği gibi Evrende yalnızca dört temel etkileşme vardır  (olduğu bilinmektedir ve diğer bir bilinen yoktur):

1). Etkileşme katsayısı  1  kabul edilmiş çekirdek,  güçlü  veya   baryon   etkileşmesi.  Baryon etkileşmesinin alan parçacıkları pionlardır  (p0,  p+ ve antiparçacık olan  p– ). Bunların durgunluk enerjileri  135 – 140  MeV  ve yaşama ömürleri  <2.6 10-8 s`dir. Etkileşme yarıçapı ise  10-12 cm mertebesindedir.

2).   Etkileşme katsayısı 1/137  (ince yapı sabiti) olan elektromanyetik etkileşmesi.  Bu etkileşmenin alan parçacığı, fotondur  (g).  Doğal olarak fotonun antiparçacığı, yani antifoton da vardır,  ama onu fotondan ayırmak imkânı yoktur. Çünkü fotonun (graviton gibi) ne lepton,  ne elektrik,  ne de baryon yükü vardır. Foton ile anti foton kendi aksanları çevresinde dönme yönleri ile farklı oldukları düşünülmektedir. Elektromanyetik etkileşmesinin etkileşme yarıçapı sonsuz kadar büyüktür.

3). Etkileşme katsayısı 10-12– 10-14 (belirsizlik etkileşmenin zayıf olmasına, başka bir deyişle,   etkileşme enerjisinin çok az olmasına bağlıdır) olarak kabul edilmiş zayıf veya lepton etkileşmesi. Bu etkileşmenin alan parçacığı W ve Z bozonlar sayılırlar. Bu parçacıkların durgunluk enerjilerinin çok büyük ( > 105-24 s`den daha az olduğu kabul edilir. Etkileşme yarıçapı 10-16 cm mertebesindedir. MeV)  ve yaşam ömürleri 10

4)   Etkileşme katsayısı 10-36– 10-40 olan gravitasyon ( enerji çekim ) etkileşmesi. Bu etkileşmenin alan parçacığı gravitondur. Gravitonların yaşam süreleri ve gravitasyon etkileşmesinin yarıçapı da sonsuzdur. Tüm parçacıkların enerjileri olduğundan, enerji çekim etkileşmesi yaparlar..

Görüyoruz ki,  etkileşme yarıçapları sonsuz olan alanların,  alan parçacıkları olan graviton ve fotonun durgunluk enerjileri sıfır ve yaşama süreleri sonsuzdur. Yalnızca elektron  (e),  müyon  (m),  onların anti-parçacıkları ve nötrinoları lepton yükü taşırlar.  Müyona ağır elektron da denir, çünkü o etkileşmelerde tıpkı elektron gibi davranır ve yalnızca durgunluk enerjisi elektronunkinin 230 katıdır. Parçacıkların kütleleri (durgunluk enerjileri) arttıkça,  genel olarak,  onların etkileşmeleri daha etkili olur ve özellikleri artar.  Leptonlar zayıf ve elektromanyetik etkileşmelerde, mezonlar ve baryonlar ise, baryon etkileşmesine ek olarak bu etkileşmelere bağlı olan tepkimelerde bulunurlar.

Bütün tepkimeler sırasında mutlak şekilde korunan nicelikler, Evrenin her köşesinde ve her zaman, tartıştığımız yüklerdir, parçacıkların sayısı ise korunmamaktadır. Parçacıkların çok önemli diğer kuantum sayıları da vardır. Ama bunlardan bazıları, değişik tepkime türlerinde korunmayabilirler.

Yüzden fazla parçacıktan yalnızca üçünün (elektron – e,  proton – p  ve  nötron – n) maddenin yapısında yer almasının nedeni  bütün temel  parçacık türlerinin  yaklaşık  %90` ının,  yaşama sürelerinin (atom ve çekirdek  içinde bile) çok kısa olmasıdır. Temel parçacıklar doğarlar ve saniyeden çok çok küçük zamanlar içinde bozulurlar, ama kesinlikle evrimleşmezler.

Şimdiye kadar insanlar yanlış olarak düşünüyorlar ki, evrende olan bütün nesneler ve çevremizde ki cisimler boş uzayda yerleşmişler. 1916 yılda,  Einstein Genel görelik (gerçekte relyativistik gravitasyon) teorisinde göstermiş ki, nesneler boş uzayda değil, uzay nesneler arasına yerleşmiştir. (Farkı ne? Farkı inanılmaz kadar çok.) Uzay ve zaman, nesneler ve alanlar, diğer bir deyişle enerji olmayınca uzay ve zamanda olamazlar. Uzay ve zaman üretmek, enerjinin bir özelliğidir. Enerji uzayı eğik yapar ve zamanın temposunu değişir. Bunlar gözlemsel olarak destek bulduğuna göre ebedi olan Allahın genelde doğmuş olan Evrenin, evrenlerin, uzayın ve zamanın dışında olduğunu düşünmeliyiz.

İlk önce, evren doğma anında, enerji yoğunluğu ve sıcaklık sonsuz kadar büyüktü ve evrenin boyutları başlangıçta sıfıra yakındı. Evrenin oluşmaya başladığı ilk saniyeler de bile orada çok büyük sayılarda ilkin (şimdiki kavramda gerçek) temel parçacıklar da (kuvarklar da) vardı.  Ama ilk 5 dakikanın sonuna yakın, Evrende şimdi gözlenen kadar proton, nötron, elektron ve helyum atomunun çekirdeği vardı. Şimdiki zaman evrenin her bir cmde 500 foton ve 3  tür nötrino çiftlerinin sayısı 450’dir. Baryon ve elektron sayısı ise, ortalama olarak, her bir metreküpte yaklaşık bir tanedir. Ne ilginçtir ki, bizler yaklaşık 50-60 yıl yaşamış baba ve dedelerimizin ilk yaşam yıllarında neler olduğunu bilemiyoruz, ama yaklaşık 15 milyar yıl yaşı olan Evrenin, doğduğundan sonraki ilk dakikalarda neler olduğunu çok iyi biliyoruz, Güneşin var olduğu ve her gün doğup battığı gibi.

4. Evren ve evrenler

Akıl yenilik üretme yeteneğini ancak insan onu zorladığı zaman kullanır.

Henri  Poincare (1854–1912)

Bizim evrenin yaşı sonlu olduğundan ve yaklaşık olarak sonsuz sıcak bir noktadan doğduğundan, evreni yaratan Allah’ı bizim ve diğer evrenlerin içinde olduğundan daha çok, onların dışında bulunduğunu düşünmemiz gerekir. Gerçektende bizim sonsuz Evren, belki de diğer bir sonlu Evrenin küçük parçasıdır. Diğer yandan Allah birdir ve bizim evrenin dışında çok sayıda ve durmadan diğer evrenlere hayat vermektedir diyebiliriz. O evrenler üretiyor ve evrenlerin evrim kanunlarını koyuyor düşüncesi doğru olduğunu düşünebiliriz.

Eğer evrenler hepsi bizim evren gibi sonsuz sıcak, sonsuz küçük durumdan başlayarak doğarlar ise,  Allah’ın onların dışında da olduğunu düşünmek zorundayız. Her hangi bir evren başka bir evrenin içinde doğmamış ise, bu evrenin dışında ne uzay ne de zaman vardır. Orada uzay ve zaman dışı bir ebedilik, Allah ve onun varlığını anlatan İslam’ın olduğunu düşünebiliriz. Böyle olduğundan da Allah’a bir Evren, uzay ve zaman dışı varlık olarak bakmamız gerekir. Evrenleri üreten ve onların evrimlerini değişmez kanunlarla belirleyen bir varlık gibi. O mükemmel ve ebedi kanunlar oluşturmuş işe (3. bölümde verdiğimiz örnekler gibi) ve Allahın işlerine karşı koyan bir küvette yok ise, ayrı ayrı evrenlerin evrimlerine pek karışmayabilir. Burada çok ve belki de sonsuz sayıda evrenlerden konuşmamız gerekir. Çünkü son gözlemler kozmolojide enflasyon modellerinin daha doğru olduğunu gösteriyorlar. Bu yeni modellerde de vakumdaki fuluktasyonlar (sapmalar) evrenlerin oluşumuna yol açmaktadır.

Yaklaşık olarak ışığın boşlukta ki hızı ile genişlenmeye başlayan evrenimiz, genişlenme sonucu hızla soğuyor. (Bu soğuma süreci Evrenin doğduğu andan oluşan madde ve ışımalara aittir, sonralar oluşan yıldızlara ve onların ısıttıkları gaza değil.) Evrenimizin yaşı yaklaşık 10yıla ulaşana kadar onun içindeki maddenin tümü, plazma şeklinde kalmaya devam etmiştir. Bu gazın basıncı ve sıcaklığı büyük olduğundan, evrendeki madde ve ışıma onun hacmini homojen olarak doldurmuş olmaktadır. Daha sonralar, genişlenme sonucu bu gazın sıcaklığı ve yoğunluğu çok daha az oluyor (bin derecenin altında), bu da normal atomların ve moleküllerin oluşmasına neden olmuştur ve olmaktadır. Maddenin büyük çoğunluğu atom ve moleküller şekline geldikten sonra,  atomlardan ve moleküllerden oluşmuş gazın içinde yoğunluğun sapmalarının artmasına imkân yaranmıştır.

Bizim evrende geçerli olan fizik kanunlarından bildiklerimize uygun olarak, evrenin bazı bölgelerde maddenin yoğunluğu ortalama değerden çok fazladır ve bu da,  Evrenin yaşı yaklaşık 10yıl mertebesine geldiği zamanlarda galaksilerin oluşumunun başlamasına neden olmuştur.  Bu yaştan sonra, evrenin her bir köşesindeki galaksiler, yıldızlar ve gezegenler oluşmaya başlamıştır ve bu süreç şimdi de devam etmektedir. Galaksilerin fiziksel parametreleri (kütleleri, boyutları, açısal momentleri) çok farklı olduğundan, elips şekildeki galaksilerde gazın yaklaşık hepsi, sarmal şekilde olanlarda yaklaşık % 95 i ve düzgün olmayanlarda yaklaşık % 50 yıldızlara dönüşmüştür. Galaksiler, yıldızlar ve yıldızlar arası gaz, zamana bağlı olarak, Evrenle birlikte değişmekteler ve başka bir deyişle onların ve Evrenin evrimleşme süreçleri devam etmektedir.

Doğal olarak bizim evren için geçerli olanlar diğer evrenler için de geçerli olmak zorunda değil. Bu anlattıklarımız küçük hatalar dışında tamamen doğrudur ve çok sayıda gözlemlerle desteklenmiştir. Böylece Allah evrenleri oluşturduğu zaman, onlara değişmez olan temel kanunlar koyuyor. Daha sonralar bu kanunlara kesin şekilde uyan süreçler sonucu, evrendeki değişmelere ve oluşumlara (evrimleşmelere) karışmasına hiç gerek kalmıyor. İşte böyle mükemmel çalışıyor Tanrının kanunları.

Okur kitaplarda her zaman böyle bir tanıtımla rastlaşmaktadır: Maddenin üç hali vardır,  katı, sıvı ve gaz. Katı yoğundur, şeklini ve hacmini korur. Sıvı yoğundur, hacmini koruyor ama şeklini kabın şekline uygun olarak değişir. Bunlar yaklaşık olarak doğrudurlar. Çünkü sıcaklık, dış kuvvetler ve elektrik alanı katıların ve sıvıların hacmine ve şekline etki yaparlar. Gazın seyrek olduğunu ve bulunduğu (verilen) hacmin hepsini homojen olarak kapsadığını yazarlar. Bu tanım yalnız belirli şartlarda doğrudur. Örneğin Dünyanın atmosferi homojen değil,  bulutları oluşturan buhar, verilen hacmin hepsini kapsamıyor ve bu nedenle de bulutlar küme halindedirler. Galaksiler içinde ki ve genelde Evrendeki soğuk  (yaklaşık bin derecenin altında) gazda benzer şekilde davranır. Diğer yandan katıyı ve sıvıyı çok sıkıştırsak onlar da gaz haline geçerler. Madde çok yoğun olursa, o iyonlaşmış gaz haline geçmek zorundadır. Böylece maddenin en yoğun hali de gazdır.

Galaksiler ve yıldızlar oluşmaya başlamadan önce evrendeki maddenin kütlesinin yaklaşık % 75’i hidrojen ve % 25’i helyum idi. Şimdi ise helyum biraz artmış ve evrenin kütlesinin yaklaşık % 1 kadar helyumdan daha ağır elementler oluşmuştur. Kütleleri 3–4 Güneş kütlesinden daha küçük olan yıldızların evrimi, yıldızlar arası ortamın ve genelde Evrenin kimyasal bolluğunu önemli derecede değiştirmezler. Büyük kütleli yıldızların merkez kısmında gerçekleşen çekirdek tepkimeleri sırasında özellikle karbon-oksijen grubu elementleri artmışlar ve bunlar ayrı ayrı galaksilerin düzlemlerindeki ortamın kimyasal bolluğunu çok etkilemişler. Kütleleri daha da büyük olan yıldızların (7–8 Güneş kütlesinden büyükler) evrimleri sırasında, yıldızlararası ortamda, demir gibi elementlerinde çoğalmasına neden olmuşlardır. Böyle yıldızlar evrenlerini daha çabuk bitirirler ve evrenlerinin sonunda Süpernova patlaması sonucu özellikle demir grubu ve en ağır kimyasal elementlerin bile oluşmasına neden olurlar.

Süpernova patlaması sonucu genişlenen sıcak gaz milyar yıldızdan, yani küçük galaksiden daha fazla ışıma verebilmektedir. Bizim galakside yıldız sayısı 1011kadar dır ve o büyük sarmal galaksidir. Bunlar hepsi bir önceki bölümde hatırlatılan ve bazı diğer fizikten bildiğimiz temel kanunların sonuçlarıdır. Gözlemler de bu kanunların Evren oluşmaya başladığı dakikadan şimdiye kadar geçen zamanda kesin şekilde ve hiçbir müdahile olmadan çalıştıklarını gösteriyorlar.

Şimdi bizim evrenin yaşı yaklaşık 13 milyar yıldır, ama Güneş ve Dünyan ki yaklaşık 5 milyar. Bu rakamlardaki hata payı %20’ni aşmamaktadır. Galaksimizde, ortalama olarak kimyasal bolluk, son 5 milyar yılda yaklaşık olarak değişmediğini kabul edebiliriz, özellikle de galaksi düzleminden uzaklarda. En yaygın element de Gamow George (1904–1968) nin sıcak evren modelinin öngördüğü gibi hidrojen, helyum ve sonrada karbon, azot ve oksijen olduğundan ve galaksideki yıldızlar arası gazın çoğunun sıcaklığı yaklaşık eksi 1700 C olması nedeni ile, bunlar kendi aralarında birleşerek çok farklı moleküller haline geçmişlerdir. Böyle moleküller bulutsularda,  çok tür organik moleküller de oluşmuştur. Farklı alkol molekülleri dâhil. Doğal olarak su molekülleri de çoktur. Böyle ortamdan, özellikle kometler (yanlış olarak kuyruklu yıldız adı taşıyan, ama yıldız olmayan) yoluyla, Dünyaya büyük miktarda su ve organik madde gelmiştir. Dünyanın kütlesi ve Güneşten uzaklığı, öylece de yer üzerinde bol su ve organik maddenin birikmesinden sonra, ilkel canlıların yaranmasına ve çoğalmasına çok müsait bir ortam oluşmuştur.

Böylelikle galaksiler ve gezegenlerde ki gazın kimyasal bolluğu,  farklı tür moleküller ve basit canlılar, evrenin kendisi, galaksiler, yıldızlar ve bazı diğer nesneler gibi evrimleşmektedir. Bütün bu süreçler süresince temel parçacıkların yükleri, toplam enerji, momentum ve açısal moment korunurlar. Tanrının İslam yolu ile bizlere ulaştırmak istediği ve aynı zamanda bilimsel yollarla elde edilen kanunlar, evrenin (belki de evrenlerin) bütün köşelerinde ve her zaman geçerli olduklarından en temel korunma kanunları ve evrim, genelde evren dışında olan Allahın emelleridir.

İnsanlar için evren,  yaşam, evrim ve Allah kavramlarını birbirinden bağımsız olarak düşünmek zordur.  Bu kavramlar farklı toplumlarda ve farklı eğitim seviyesindeki insanlar arasında çok fazla değişik şekilde anlaşılmaktadır. Bu nedenle de insanların düşünce seviyesi ve kültürüne, bu kavramlar gibi çok etki yapan konuların medyada çok tartışılması gerekir. Ama ne yazık ki bizim toplum da dünyadaki diğer toplumların çoğu gibi eğitim ve bilimden uzak kalmıştır.

5. Evrenler, Cennet ve Cehenneme ait bazı bilgiler ve düşünceler

Bir bilim dalında ne kadar matematik varsa,

kesinlikle bir o kadar da gerçek vardır.

İmmanuel Kant  (1724–1804)

Evreni tam bir bütün olarak ve onun içerdiği nesneleri ve onlarda oluşan olayları ve süreçleri temel bilimlere dayanarak öğrenmek için tek bir yol bilinmektedir. Deney ve gözlemler yapmak, elde edilen bilgileri incelemek ve genelleştirmek. Bunlara ve sezgiye dayanarak yeni teoriler kurmak. Her hangi bilim dalındaki yeni teoriler eskileri kapsamalıdır, bilinen deneyleri ve gözlemleri anlatmalıdır, bilinmeyen ve daha sonralar deneylerle (gözlemlerle) onaylanan yenilikleri öngörmelidir. Bu teorilerin temelini oluşturan kanunlar matematiksel ifadelerle verilmelidirler. Doğanın kanunları böyle şekilde yansıtılmasalar onların bilim ve yeni teknolojiler üretimi için pek bir faydası olmaz.

Fiziğin, kimyanın ve biyolojinin kanunları tam olarak doğanın, başka deyişle Tanrının kanunları değildirler. Bilim geliştikçe, deneylerin hataları azaldıkça ve çok derin ve geniş düşünce kapasitesinde olan bilim adamları yetiştikçe bu kanunların yerlerine daha kapsamlıları ve doğanın kanunlarını daha iyi şekilde yansıtanları gelir. Örneğin Newton’un kanunları yerine Einstein’ın kanunları geldiği gibi. Matematik ise temel bilimlerin aracıdır. Matematik ilk olarak temeline doğada rastlaşan çok sayıda ve farklı geometri ve topoloji figürlerin özelliklerini ve bunların arasındaki oranları almıştır. Matematik Allahın insana verdiği ve insanların toplumlara bağlı olarak geliştirebildikleri mantığa dayanan bir ilimdir. İnsan mantığı çoğu zaman doğadaki kanunları, olayları ve süreçleri doğru şekilde ortaya çıkarmaz. Gelişmiş mantığı olmayan insanlar ise ne Tanrıyı, ne İslam’ı, ne de Kuran’ı, kendi uğraşı ile doğru şekilde anlayamazlar. Bu nedenle de Allah tarafından çok güçlü sezgi ve mantık bağış edilen Peygamberimiz bilime çok büyük önem vermiştir. Ama ne yazık ki Müslümanlar Peygamberimizin bu tavsiyesine pek önem vermemektedir.

Bütün evrenlerde, evrenler dışında, evrenleri yaratan Allah olduğundan, onun kendisini, emellerini ve isteklerini tanıtan İslam (Ku’ran’da anlatılan) da vardır. Düşünme potansiyeli ileri olan ve teknolojiler yaratan canlıların oluşması ve gelişmesi için elverişli imkânları olan gezegenlerin her birinde, evren doğduktan sonra, ardı ardınca yaklaşık yüz kere dünyaya gelişmiş toplumların yaşayabilmesini yukarıda söylemiştik. Evrende de böyle gezegen sayısının sonsuz kadar çok olduğundan bahsetmiştik. Diğer yandan Tanrının oluşturduğu evren sayısının da sonsuz kadar çok olabileceğini biliyoruz. Böylece din sayısının sonsuz kadar çok olmasına rağmen, onların hepsinin temelini İslam oluşturmuştur.

İnsan gibi gelişmiş canlıların yaşamı için imkân olan her bir gezegene milyonlarca yıllar aralıklarla, hiç olmasa bir Kuran gibi kutsal kitap gönderilmiş ise ve her bir evrende sonsuz kadar gezegenler var ise, kitap sayısı da sonsuz kadar çok olmalıdır. Diğer yandan Allah da, onu tanıtan İslam dini de tek olduğuna göre, kutsal kitapların ibadetleri anlatan kısımlarının farklı olmasını düşünmek zor olsa da, bu gerçeği kabul etmek zorumdayız. Örneğin fizikten bildiğimiz en temel teoriler Evrenin her yerinde geçerliler. Bu teorilerin anlatım seviyesi kimlere anlatılmağına göre farklı olabilir, ama kesinlikle mahiyeti ve matematik ifadelerin görünüşü değişemez. Ama bu teorileri anlatan farklı kitaplar her tür yanlışlıklar içere bilirler, aynen farklı kişilerin anlattıkları gibi. Ku’ran ise en mükemmel kitaptır ve onun indirilmiş halleri farklı olamazlar. Ku’ranın farklı baskıları, farklı çevrileri ve yorumları hata içerebilir. Bunlarında Ku’ran ile bağlantısı yoktur, insanlar hata yaparlar.

Bilindiği gibi İslam ve kutsal kitap Ku’ran yalnızca ibadetleri, insanların doğru davranışlarını, cennet ve cehennem gibi bilgileri anlatmamaktadır. Allahın amacı sadece bunları ulaştırmak olsaydı bu kadar fazla türde nesneler, bitkiler ve canlıların yaranmasını teşvik ederdi mi? Unutmamak gerekir ki, yaşam için yararlı olan sonsuz sayıda gezegenlerde biyoloji hayatlar çok farklı olabilirler. Doğal olarak kutsal kitaplar Allahın doğadaki nesneler, olaylar ve süreçler için en temel olan kanunlarına işaret de etmektedir. Bizim evren için en temel doğa kanunlarından bazılarını yukarıda hatırlattık. Çok önem taşıyan nesneler ve doğa kanunları Tanrının emellerini ve kendisini en doğru şekilde anlatırlar. Bütün Evrende geçerli olacak şekilde, sadece bir gezeğende ve çok kısa bir devirde (örneğin sadece 10 bin yıl) değil.

Bizim evrende inanılmaz kadar çok farklı nesne, olay ve süreçlerin olduğunu bilerek, devamlı olarak çok sayıda üretilen evrenlerin hepsinde aynı kanunların geçerli olmasını düşünmek sanki hiç de doğru olmaz. Çünkü doğa kanunlarının geçerli olduğu şartlar belirlidir ve bu şartlar değiştiğinde kanunlar genelde çalışmazlar. Bu nedenle farklı evrenlerde en temel kanunlar ve böyle kanunlara bağlı olarak bazı nesnelerin, olayların ve süreçlerin farklılıklar gösterdiklerini göz önünde bulundurmak mantıklı değil mi? Böylece bütün evrenlerde İslam’ın aynı olmasına rağmen her bir evren için Ku’ran’daki doğa bilimlerine bağlı işaretler farklı da olabilir düşüncesine kapılabiliriz. Ama bu durumda Ku’ran Allahı ve İslamı doğru anlatmaz ve önemini kayıp etmiş olmaz mı? Böyle durumda Ku’ran’daki işaretlerin yorumlarının farklı olabileceğini düşünmek yolu açılmış oluyor.

Sadece bir gezegen olan Dünyanın bile farklı yerlerinde farklı bitkiler ve hayvan türleri olduğundan ve farklı düşünce seviyesinde insanlar yaşadıklarından, farklı kutsal kitaplar mı olmalı yani? Ku’ran Tanrını ve İslami anlattığı için, yalnız bir evren değil, farklı evrenler için geçerli olan, yani en temel kanunlara, olaylara ve süreçlere işaret eden kitaptır. Bu nedenle de Doğaya bağlı olan Ku’ran’daki işaretleri, yalnız ve yalnız büyük bilim insanları doğru şekilde yorumlaya bilirler. Böylece Ku’ran’da, Allah ve İslam gibi tek bir kitap olmalıdır. Tek bir Kur’an bütün farklı özellikler taşıyan evrenlerdeki, düşüncesi gelişmiş, varlıklar için yeterli olur. Bu şekilde mantık yürütüldüğünde, neden Ku’ran gibi en kutsal kitapta doğanın kanunları kesin şekilde anlatılmıyor ve neden kanunlar matematik formüller şekilde verilmediği de anlaşılmış oluyor.

Düşünen herkesi ilgilendiren bu soruya birçok kimse cevap aramış olmalı. Ku’ran doğaya (evrene) bağlı bilgilere işaret ediyorsa neden Ku’ran’ı devamlı okuyan Müslümanlar bilim ve yeni teknoloji üretimine çok az katkıda bulunmuşlardır? Örneğin 1.5 milyar Müslüman 12-14 milyon Yahudilerden yaklaşık 100 kere daha az. Şimdi anlaşılıyor ki bunun nedeni Ku’ran’ın genelde düşünüldüğü gibi yalnızca dünyadaki tek kitap değil, evrende ve daha da ötesi, evrenlerin hepsinde her zaman, zamanların temposundan bağımsız olarak tek kitaptır. Orada Allah’ın bütün evrenler için geçerli, yani ortak olan en temel doğa kanunlarına, olaylara ve süreçlere işaret ediliyor. Bu işaretleri doğru şekilde yorumlamak için çok derin ve kapsamlı temel bilimler düşüncesi gerekir. Bizlerde ise böyle düşüncenin oluşması için yüzyıllardır ortam oluşamıyor.

Biliyoruz ki, Nobel ödülü almış Abdus Salam dışında Kuran’ı detaylı inceleyen Müslümanlar iyi temel bilimci değildirler. Bu nedenle de Kur’an’ı inceleyerek Allah’ı ve İslam’ı güzel şekilde tanıtan büyük din bilimcilerimiz ile birlikte iyi temel bilicilerimizin çalışmaları gerekmektedir. Yalnız bu durumda Kur’an’daki doğaya ve evrenlere bağlı işaretler kısman doğru olarak yorumlanırlar ve sonuçta Müslümanlar da gereken katkıyı doğa bilimlerine ve yeni teknolojiler üretimine yapabilirler. Ama bunun için aynı zamanda bizlerin Peygamberimizin tesviyelerine önem vererek, kaliteli eğitimin ve bilimin ne olduğunu anlamamız ve bu yönde ciddi çalışmamız gerekir.

Bilindiği gibi insanlar ölünce onların ruhları cennete veya cehenneme gidiyor. (Unutmayalım ki Allah, cennet ve cehennem kavramlarını bizlerden çok önceler kullanmağa başlayan Yahudiler ve özellikle Hıristiyanlar bu kavramları biraz bizden farklı açıklıyorlar. Örneğin Hıristiyanlar bizler gibi Allahtan, cehennemden ve özelliklede mezara gitmekten pek korkmuyorlar.) Acaba cennet ve cehennem nerededir ve ruh dediğimiz şeyin temelini ne oluşturmaktadır. Cehennem çok sıcak bir bölgedir ve böyle bölge yerin alt katları ve bir az uzakta Güneşin tacından başlayarak merkezine kadar olan bölge olabilir. Ama ruh çok hafif (yoğunluğu çok az olan bir şey) olduğundan yerin alt katlarına batamaz. Güçlü motorlarla çalıştırılan özel teknolojiler kullanarak bile yerin derinliklerine ulaşmağın çok zor olduğunu madenciler iyi bilmektedir.

Ruh çok hafif bir şey olsa bile Güneşe ulaşmak için, insan vücudunun içinden birinci uzay hızından (7.93 km/s) daha fazla olan hızla çıkmalıdır ki Dünyayı terk edebilsin.  Böyle hızla giden ruh Güneşe bir yılda ulaşabilir.  Güneş sisteminde güneşten başka cehennem olabilecek başka bir yer de Venüs’ün atmosferi olabilir. Madde içeren rufun başka bir yıldıza da ulaşma imkanının olmadığını söyleyebiliriz. Böyle durumda sanki her bir evrende sonsuz kadar cehennemlerin olması gerekir. Sanki ruh atom veya moleküllerden oluşamaz, çünkü gaz şeklinde olan bir şeyi bile, böyle hızlandırmak için büyük enerji gerekir. Diğer yandan bu oluşumun parçacıkları nasılsa çevremizde de kalırdı ve fizik cihazları tarafından tespit edilirdi. Bu zorlukları aşmak için ruhun yalnızca zayıf etkileşen hafif temel parçacıklar demetinden oluştuğunu düşünebiliriz. Lazer ışıması gibi ince demet şeklinde olan ruh Güneşe ulaşabilir, ama zayıf etkileşen parçacıkların hızlandırılması, demet şekline sokulması ve yanması fiziğe aykırıdır.

Bizim evrende güller, çiçekler, güzel kuşlar ve bedava her tür yemek-içmekle dolu olan cennete benzer bir bölgen hiç yoktur deyebiliriz sanki? (Böyle bölgelerin yalnız kuşlar ve böcekler için olduğunu biliyoruz, insanlar için değil) Çünkü ne gözlem verileri, ne temel bilimleri, ne de toplum kanunları sanki buna imkân vermemektedir. Bu nedenle ruhlar cennete ulaşmak için evrenimizi terk ediyorlar belki. Bildiğimiz maddenin ve alanların hiçbir türü evrenimizi terk edemediğinden ruh bildiğimiz hiçbir etkileşime girmeyen bir şeyden oluşmalıdır. Diğer yandan evrenimizi ışığın boşluktaki hızı (300.000 km/s) ile terk eden bir şeyin bile ondan çıkmak için yaklaşık olarak 15 milyar yıl zamana ihtiyacı vardır. Bu da ruhun cennete ulaşmasını çok zorlaştırır.

Evrenlerin içindeki ortamların özelliklerinin zamana bağlı olarak değişmekte olduğunu, yani evrimleşmesini, biliyoruz. Böyle olduğundan cennet özel ve kararlı bir evren olmalı ki ebedi olsun. Böylece cennet sanki bir özel evrendir ve bütün evrenlerde yaşamlarını bitiren ve cennete gitmek yolunda olanlar bu evren-cennete gelmiş olmalılar şeklinde düşünebiliriz. Sanki cennete giden ruhlar cehenneme giden (kendi evrenlerinde “yanan”, dediğimiz, ama yanması bilimsel açıdan anlaşılmayan) ruhlardan çok faklı ve inanılmaz özellikler taşımalılar. (Cehenneme giden ruhlarında özelliklerinin bilim çerçevesinde anlaşılmasının zor olduğuna yukarıda deyindik.) Cennete giden ruhlar evrendeki etkileşmelerde iştirak etmediğinden, şimdiki temel bilimler açısından, cehennemlerin hiçbir türünde yanamazlar. Çünkü yanmak için etkileşmelerin gerçekleşmesi gerekir, o ki cehenneme giden ruhların bile elektromanyetik veya baryon etkileşmelerine girmediğinden nasıl yandıkları anlaşılmıyor.

Fiziğin kanunları, kimya ve biyoloji kanunlar gibi Allah’ın bizim evrende geçerli olan kanunları olduklarından (doğal olarak hata payı içinde) büyük olasılıkla gerçekleri yansıtıyorlar. Bende bir fizikçi düşüncesi ile yukarıda tartışılan problemleri imkân dâhilinde inceledim. Bütün evrenleri yaratan tek bir Allahın, onu yansıtan tek bir dinin (İslam) ve bütün evrenlerde yaşayacak, yaşayan ve yaşamış olan insanlara benzerler (gelişmeleri anlamında) için tek bir kutsal kitabın olmasının temel bilimlerle çelişkide olmadığı fikrini destekleyen sonuca vardım.

Sanki büyük olasılıkla cennet özel bir kararlı evrendir, çünkü kararsız bir evrende olanaklar ebedi olamaz. Hiçbir temel bilimin bu evren-cenneti ve ruhu inceleme imkânı belki de yoktur. Bizim evrende dört tür temel etkileme olduğu bilinmektedir (vardır ve bunları 4’ci bölümde hatırlattık) bu etkilemelerde iştirak eden hiçbir şey cennet-evrene gidemez. Sanki hiçbir diğer evrenlerde yaşam sürdüren canlıların cenneti ve ruhi incelemek imkânı olmamış ve olmayacaktır. Her bir evrende cehennemler olabilir. Cennete giden ruhlar bizim evrendeki etkileşmelere de iştirak etmiyorlar ve cehenneme gidenlerden çok farklı özellikler taşıyorlar düşüncesi doğru olabilir. Bu özellikleri de inceleme ve temel bilimler açısından anlama imkânımız olmayacaktır. Evrendeki etkileşmelerde iştirak etmeyen ruhun evren-cennetten nasıl gelip insanların içine girecekleri ve etkileşmediği halde insanın içinde nasıl kaldığını temel bilimler açısından anlaşılmayacaktır. Böyle olduğundan da cennetin, cehennemin ve ruhların deneysel ve gözlemsel yollarla ortaya çıkmamaları ateizmi desteklemiyor.

Avrupa’da çok sayıda yüzyıllarca kullanılan yaşam binaları vardır. Buralarda çok eskilerde yaşamış olan insanların ruhları zaman zaman görünmekte olduğu söylenmektedir. Eğer bu doğru ise Hıristiyanların ruhlarının cehennemi kolayca terk etmeleri gerçekleşiyor demektir. Diğer yandan, sanki Hıristiyanlar her hangi bir ölünün ruhunu çağırarak ona sorular yönetirler ve cevaplar alarak tartışa da bilirler. Adeta bu ruhlar cennet ve cehennemden konuşmuyorlar, sanki böyle bir yerlerde hiç olmamışlar. Büyük şehirlerde onların cesetleri yakıldığı ve toprağa verilmediği için, mezar içindeki işkencelerden de kurtulmuş olurlar. Dünya nüfuzunun yarsı zaten evrende bir Allahın olmasına, cennet ve cehenneme inanmadığına göre onların ruhlarının olduğundan bile kesin konuşmak sanki zordur. Aynı zamanda onların cesetleri yaktıklarını da biliyoruz.

Biliyoruz ki yere indirilen kutsal kitaplar hepsi evrendeki Dünya gibi çok küçük hedefin çok küçük bir bölgesine ulaşmışlar (Filistin ve İsrail topraklarına). Peygamberlerde bu topraklarda yaşamışlar ve böylece Allah dünyanın diğer bölgelerine elçilerini göndermeye sanki ihtiyaç duymamıştır. Aynen yeryüzünün çok çok artmış nüfuzu için son yaklaşık 1400 yılda göndermediği gibi. Birde kesin biliyoruz ki bundan böyle hiç elçi göndermeyecek. Ne yazık ki Allahın neden Filistin ve İsrail’e bu kader çok önem verdiğine bağlı hiçbir fikrim yoktur, çünkü böyle konuları hiç bilmiyorum.

Ama biliyorum ki hiçbir lazerin ışık demetini, örneğin Ay’ın üzerinde yerleşen bir iğne ucu gibi küçük hedefe yerden tam olarak gönderilemez. Çünkü lazer demetinin ışık açısı bile böyle amaç için yeterli kadar küçük değil. Ama kutsal kitaplardaki fikirleri Dünyanın Yakın Doğusunda yerleşen bu tür küçük bölgeye gönderilmesi çok daha büyük maharet istiyor. Böyle mucize gibi süreçler Evren dışı olan kanunların gerçekleşmesi ile, ruhları ışık hızından yaklaşık milyar defa büyük hızla cennet özelliği taşıyan kararlı bir evrene ulaştırabilir. Unutmamak gerekir ki ışığın boşluktaki hızı yalnız bizim evrende ve enerji taşıyan bir parçacık veya alan için limit hızdır. Ama kesinlikle Allahın evrenimizde geçeri olan ve bildiğimiz kanunlara uymayan ruh için değil.

Burada biz mucize sözünü kullandığımıza rağmen onu hayatta çok duyduğumuz mucize kavramından uzak tutmak istiyoruz.  Genelde gözümüzle görüp ama anlaya bilmediğimiz şeylere mucize diyoruz.  İnsanın düşüncesi ne kadar kısıtlı ise ve çok az şeyler görse bile, onun için mucize sayısı fazla olur. Çünkü düşünce seviyesi düşük, bildikleri az ve bildiklerinin çoğu da yanlıştır. Doğal olarak Newton ve Einstein gibi insanlar için mucize pratik olarak olmamıştır. Doğanın bilinen kanunlarına aykırı olmayan hiçbir şeye onlar mucize demezler. Bizde mucize sözünü ruhin özelliklerinin bildiğimiz doğa (Tanrı) kanunları çerçevesinde anlaşılamadığı için kullandık.

Ne yazık ki lise fiziğini iyi bilmeyen insanlar evrenler için temel olabilen bilgilere işaret bulunduran Ku’ran’da basit fizik olaylarına işaretler arıyorlar ve kolayca bulurlar. Bunlar genelde fiziği doğru şekilde anlatmıyorlar ve böyle anlatımlara Ku’ran’da işaretler bulduklarını söylüyorlar. Biz Türklerde bilime ve yeni teknolojiler üretimine pratik olarak katkıda bulunmasak da, dergileri ve bilgisayar ortamını lise fiziğine bile çelişkide olan fikirler içeren dini makalelerle doldururuz. Türkiye de Arapçayı veya Türkçeyi çok iyi bilen din bilimcilerimiz vardır. Diyanet İşleri Başkanlığı bunlarla ortak çalışmalara iyi temel bilimcilerimizi bir araya getirerek çok önemli problemler çözebilirdi. Örneğin evrenlerin doğduğu anlarda çok önemli olan ve evrenler için ortak görünen:

1. Temel etkileşmelerin birleşik teorileri;

2. Protonun bozulması;

3. Manyetik monopol;

4. Vakumda faz geçişleri ve fiziksel olaylar;

5. Sicimler;

6. Evrenin ve evrenlerin doğuşu.

Bilimde Neden Geriyiz?

Ben, bilmediklerimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım.

Apologie, Sokratus   (MÖ 469 -399)

 

1. Farklı fikirler ve gerçekler

2007 yılının sonbaharında bilgisayar ortamında İslamabad’da yaşayan Pakistanlı bilim adamı Dr. Faruk Saleem’in “Neden Yahudiler tüm Müslümanların toplamından yüz kez daha güçlüdürler” veya “Neden Müslümanlar bu kadar güçsüz, ama Yahudiler güçlü” başlıklı bir makalesinin internet ortamında okuyucu kitlesi çoğalmaya başladı. Beklendiği gibi bu konuyla ilgili zıt fikirleri savunan bir yazı da internette yayıldı. Bu yazıyı Sayın Eryılmaz yazmıştı ve bu yazının da çok sayıda insanın fikrini yansıttığı bilinmektedir. Sayın Eryılmaz Kur’an ve bilim alanında tez yazmış ve bir çoğu gibi İslam’ın bilim ve eğitimin büyük destekçisi olduğunu savunmaktadır. Biz çok dar alanda uzman olduğumuzdan çok geniş açıdan böyle problemlere bakamayız. Ama buna rağmen Dr. Faruk Saleem’in makalesi ilgimizi çekti ve fizik bilimi açısından görüşlerimizi kısa bir yazı şeklinde yazmak istedik.

Dr. Faruk Saleem’in makalesi eğitimli (diplomalı olmak yeterli değil) insanların genelde bildikleri ve bilmesi gereken çok sayıda bilgiyi içeriyor. O bu bilgilere dayanarak yazısının başlığı yansıttığı problemi açıklamış ve bu probleme bağlı sorulara cevap vermiştir. Bu soruların cevaplarının yeni olmadığını bütün eğitimli insanlar yetersiz de olsa hemen hemen bilmektedirler. Ama biz bilimci olduğumuz için, ilk önce bu bilgilerin bu gün için ne kader doğru olduklarını inceledik. O diyor ki: “Dünyada yalnızca 14 milyon Yahudi var, Kuzey ve Güney Amerika’da 7 milyon, Asya’da 5 milyon, Avrupa’da 2 milyon ve Afrika’da 100,000 kişi. Tek bir Yahudi’ye 100 tane Müslüman düşmektedir.” Wikipedia serbest ansiklopedisinin verilerine göre dünyada 12-14 milyon Yahudi yaşadığı bilgisine ulaşabilir. Bunlardan 5.2-5.5 milyonu ABD’de, 5.35 milyonu İsrail’de, 545 bini Fransa’da, 400 bini Arjantin’de, 350 bini Kanada’da, 300 bini İngiltere’de ve daha az sayıda diğer ülkelerde. Böylece Dr. Faruk Saleem’in makalesinde verilen Yahudi sayıları gerçekleri yansıtıyor deyebiliriz.

Bilindiği gibi özellikle Avrupa ve Asya’da Yahudileri binlerce yıl boyunca hep ezmeye çalışmış ve onlara karşı katliamlar yapılmıştır. Ruslar da onları sevmiyorlardı, ama buna rağmen 19. yüzyılın sonunda dünyada yaşayan Yahudilerin yaklaşık % 45’i Rusya’da yaşıyordu. Şimdi ise Rusya da yaşayan Yahudi sayısı 200 bin civarındadır. Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile birlikte yaklaşık 5 milyon Yahudi ABD ve İsrail’e göçmüşler. Yahudiler eğitim, bilim, kültür ve ticaret alanlarında çok çalışkan ve yetenekliydiler. Bu alanlarda en yetenekli millet olarak Yahudileri söyleyebiliriz. Yahudiler şehirlerde yaşarlar ve bu da doğaldır. Onlar hangi devlette yaşarsa yaşasınlar kendi milletinden olanların gelişmelerine her zaman yardım ederler. Böylece diğer milletlerin çoğunun tam tersi davranırlar.

Avrupalıların son birkaç yüzyılda çok geliştiklerini, Avrupa ve Amerika’da şehirlerin büyüdüğünü göz önüne alan Yahudiler onlarla yaşamayı tercih etmişler ve onlara amansız rekabete girmişlerdir. Eski zamanlarda bu rekabet, özellikle ticaret ve sanayi alanlarında, Avrupalıların hoşuna gitmiyordu ve onların düşmanlıkları Yahudilere yönelmişti. Şimdilerde ülkelerin kalkınmasının % 76’sı temel bilimlerin ve onlara bağlı olan yeni teknolojiler üretiminin gelişmesine ve yalnız % 5’i topraklarının zenginliklerine bağlıdır. Hükümetlerin ve iş adamlarının fedakâr ve dürüstçe çalışmaları ve işçilerin alanlarında uzman olmaları ise ortalama olarak kalkınmanın % 19’unu sağlıyor (temin ediyor). Bu nedenle de hangi ülkede Yahudi çok ise o ülke hızla kalkınmıştır. Böylece gelişmiş ülkelerde Yahudilere ihtiyaç artmıştır.

Yahudilerin bilimin her alanına büyük katkılarda bulunduklarını herkes biliyor. Biz Dr. Faruk Saleem’in fizik alanındaki bilgilerin ne kadar doğru olduğunu inceledik. O diyor ki: “Tüm zamanların en etkin bilim adamı ve Time Dergisi tarafından “Yüzyıl’ın Adamı” seçilen  Albert Einstein bir Yahudi idi.” Bu bir gerçektir. Newton Isaac (1643–1727) yaklaşık 300 yıl dünyanın en büyük bilim adamı olarak kalmıştır. Şimdi onun seviyesinde olan tek bilim adamı Einstein’dir ve bu durum birkaç yüzyıl da böyle sürebilir.

Fizik alanında dünyada Albert Einstein’dan (1879-1955) sonra yer alanlar içinden Niels Bohr (1885-1962), Max Born (1882–1970) ve Wolfgang Pauli (1900–1958) de Yahudi’dir. Fizik Nobel ödülleri 1901 başlayarak yaklaşık her yıl verilmektedir. Bu alanda bugüne kadar (2007 dahil) 176 kişi Nobel ödülü almıştır ve bunlardan 45 Yahudi idi. Müslümanlar içinde yalnızca Pakistan kökenli ve batı ülkelerinde yaşamış Abdus Salam (1926–1996)  Nobel ödülü almıştır.

Bilimlerin, yeni teknolojiler üretiminin ve kültürün dallarından örnekler vererek Dr. Faruk Saleem soruyor:

“Soru: Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür?

Cevap: Eğitim (Sorgulayıcı, Araştırıcı, Yaratıcı)

Soru: Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür?

Cevap: “Yanlış Eğitim veya Sıfır Eğitim (Din Eksenli, Sorgusuz, Araştırmasız, Ezberci)”. Bunlar da doğru tespitlerdir.

Dr. Faruk Saleem diyor ki: “Gezegenimizde  yaklaşık 1.476.233.470 Müslüman yaşamaktadır. Asya’da 1 milyar, 400 milyon Afrika’da, 44 milyon Avrupa’da ve 6 milyon Amerika kıtasında. Toplam dünya nüfusu içinde her beş kişiden biri Müslüman’dır. Her bir Hindu’ya iki Müslüman düşmektedir, her bir Budist’e karşılık iki Müslüman vardır ve her bir Yahudi’ye karşılık 100 adet Müslüman bulunmaktadır.” Afrika kıtasında ekvator üstü ülkeler genelde Müslüman ülkeleridir. Hindistan’da 150 ve Bangladeş’te 135 milyondan fazla Müslüman yaşamaktadır. Yani veriler doğru. Ama bu kalabalığa rağmen, yazar şunları hatırlatıyor:

“2004 yılında Shanghai Jiao Tong Üniversitesi “Dünya Üniversitelerinin Akademik Değer Listesi” hazırlamış ve ilginçtir ki Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerin hiç birinden ilk 500 e giren üniversite yoktur.” Sonuç: İslam dünyası bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur.”

Bu yazı ile ilgili bizim toplumun büyük çoğunluğunun düşüncesini yansıtan bir yazı aynı internet sitesine konuldu. Bu yazıyı yazan İ. Eryılmaz bir zamanlar tez yazdığını yazısında bildirmiştir. Bu nedenle onun öğretim üyesi olduğunu düşünüyoruz. O diyor ki: “Bu yazıya maalesef katılmıyorum, iyi derecede olanların hepsi en kısa yoldan Yahudileştiriliyor, İslam adeta hepimize bir öcü olarak gelişmeyi önleyen en büyük engel olarak gösteriliyor. Fakat kimse kendine düşeni yapmıyor. İslam toplumları, kendilerine yabanlaşmış idareci, asker ve politikacıları ile adeta bir baskı altında yaşıyorlar. Ekonomik damarları tamamen kesilmiş. Pastadan faydalanmak isteyen de malum klüplerin üyesi olmak zorunda. Kısaca Batı’nın Amerika keşfinden ve daha öncesinden beri uyguladığı politika olan;

1. Üst düzey toplumları yok etme. Düşünen sınıfı öldürme. En güzel örneği sadece 1.000 profesörün işgal sonrası Irak’ta öldürüldüğünü biliyorsunuz.

2. Haçlıların gelişmekte olan Müslüman toplumlara, baskı ve kargaşa ile gelişmelerini yok etme, misal mi Hindistan’da hiç bir askeri ihtilal olmazken, Pakistan’a bakın, tamamen satılık bir kadro.-halkına yabancı politikacı, asker ve toprak ağaları ile yönetiliyor. Her an Batı’ya kaçmaya hazırlar bütün birikimleri Batı’da. Kur’an gerçekten bir önderdir, yapmış olduğum çalışma tezim, GAUSS eğrisi her şey doğar -büyür-ölür prensibi nereden gelme. Bunu her şeye, mamullere, devlet hayatına veya kuruluşlara uygulamak mümkündür. Batı 12 ayı bilmez iken Kur’an’da 12 ay gösteriliyordu.

İlk denizaltının yapılması, Osmanlı askerinin her savaşta bir yeniliği denemesi, Osmanlı ordusunun Kur’an-ı Kerim’e göre organize ve dizaynı daha çoğaltmak  mümkün. Yahudiler kendilerinden başka hele Müslümanlara hiç şans vermiyorlar. Nuri Demirağ uçak yaptı. Sebepsiz yere uçağı ürettirilmedi ve halen nedeni açıklanmıyor, neden? Atatürk, Makine Kimyayı kurdu nerede bu teşkilat, son öldürülen mühendislerimiz! Saddam’ın cehennem toplarını yapan mühendis kim tarafından yok edildi.” (Bu yazıdan bazı kesin şekilde fikir içermeyen küçük kısımları geçiyoruz.)

Sayın İ. Eryılmaz’ın yazısından görüyoruz ki o da Müslüman toplumlarının kendi sayılarından 100 kere daha az olan Yahudilerden çok daha güçsüz olduğuna katılıyor ama nedenini farklı ve bazen fantezi (örneğin Gauss eğrisiyle ilgili yazdıkları) şekilde görüyor. Yazarın anlattığı (bizlerin bildiği) gibi yaklaşık 1.400 yıldır ellerimizde bütün bilimleri ve bilime dayanan bilgileri içeren sayılan kutsal kitabımız vardır. Buna rağmen biz gerideyiz. Yazar güçsüz/geri olmamızın nedenlerini de kısmen açıklamıştır.

Müslüman ülkeleri içinde en güçlü ve uzun ömürlüsü Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. Ama unutmamak gerekir ki bu imparatorlukta nüfusun ve sultanların çevresindekilerin büyük kısmı Hıristiyanlar olmuşlar. Sultanlığın son yıllarında bile Türkiye’deki nüfusun yaklaşık % 40’ı Hıristiyan idi. Hatta en önemli bakanlar bile onlardandı.

Bizim sayımızın çok,  topraklarımızın geniş, güneşli ve zengin olmasına rağmen onlar güçlüler. Bizim tarihimiz kaç binyıllar ve Hıristiyanların çoğununki yalnızca iki bin yıla yakın olmasına rağmen. Elimizde Kur’an, önümüzde Avrupa, Amerika ve Japonya örneklerinin olmasına rağmen böyleyiz. Avrupa, Amerika ve Japonya’dan bilim ve teknoloji yardımı almaımıza rağmen bizler çok az gelişebilmişiz. Bunların nedenlerinden bazılarını Dr. Faruk Saleem çok doğru göstermiştir: “Sorgusuz, araştırmasız, ezberci, yani yanlış bir eğitim.” Gerçekten de böyle bir eğitim insanlar için çok yetersizdir ve bunu birçok insan bilmektedir.

 

2. Durumu din farkı ile açıklamak doğru mu?

Şimdi toplumların gelişme seviyesinin ve gelişme temposunun dinle önemli bir bağlantısının olmadığını gösterelim. Dünyayı yaratanın ve idare edenin tek bir Allah’ın olması gerektiğini ilk anlayanlar Yahudiler olmuş. Ondan sonra bundan 2000 yıl önce Hıristiyan ve 1400 yıl öncede Müslüman dinleri kabul edilmişlerdir. Bu 3 temel dinin (bunların her birinin içinde çok sayıda biri birinden az farkları olan inanç grupları vardır ve özellikle böyle grupların çoğunun Hıristiyanlıkta olduğu bilinmektedir) temelinde duran en önemli kavramlar aynıdır. Dünya nüfusunun diğer yarısının inancında böyle bir Allah kavramı yoktur. Buna rağmen Müslümanların gelişme seviyesi ve gelişim temposu Hindistan ve Uzak Doğuda yaşayan ve Allah’a inanmayanlar, Afrika ve Latin Amerika da yaşayan Hıristiyanlarla yaklaşık olarak aynıdır. Yahudiler, Avrupalılar (özellikle kuzeyindekiler) hangi kıtada yaşıyorlarsa yaşasınlar, Hıristiyanlığın her hangi bir kolunu kabul etmeden, bağımsız, bizden çok daha fazla gelişmişlerdir.

Örneğin 15 milyon nüfusu olan Hollanda’nın, bilim insanları, Çin’den Avrupa sınırlarına kadar, Asya ve Afrika halklarından (yaklaşık 4-5 milyar insan) daha fazla fizik Nobel ödülü almışlardır. 2006 yılındaki altı Nobel ödülünün ise dördünü ABD kazanmıştır. Temel bilimlere verilen ödüllerin ise hepsini. Böylece gelişmedeki esas fark için önemli olan din faktörü değildir.

Avrupalıların yaşadıkları kıtadan, yerden, sudan ve havada bağımsız olarak iyi geliştiklerini de bildiğimiz için diğer bir soruya bakalım. Avrupalıların mantaliteleri ve gelenekleri Avrupa’da olgunlaşmış ve onların bir kısmı yüz yıllardır ki diğer kıtalara göç etmişler. Böylece toprak ve iklimin de önemini vurgulamış oluyoruz. Sanki Japonlarda bir adada yaşamakları ile bunu destekliyor. Ama bunun da tam olarak doğru olmadığını biliyoruz. Yahudiler ve Ermeniler (dünyadaki sayıları 10 milyon civarındadır) bizlerle hep iç içe bin yıllardır yaşamışlar, ama örneğin Ermenilerin bilime ve yeni teknolojiler üretimine katkıları bütün Türklerinkinden fazla olmuştur!

Bunu destekleyen bilgileri hatırlayalım. Örneğin Sovyet bilimine ve tekniğine 1917–1987 yılları arasında en fazla katkısı olan işleri ve kişileri kapsayan “1917–1987 yılları arasında Sovyet bilimi ve tekniği. Vakayiname.  Moskova. Nauka 1988” künyeli resmi kitap da Ermeni kökenli yirmi beş (25) kişinin adı geçerken, Türk Cumhuriyetleri kökenlilerden “birisi ben olmak üzere” yalnızca iki (2) kişinin adı geçmektedir. Kazan Tatarları içinden bu kitapta on bir (11) kişinin adı geçmektedir. Elbette Tatarlar da Türk kökenli ama Ruslarla, Moskova’ya yakınlıklarından dolayı, iç-içe yaşamaktadırlar. Yaklaşık bin yıllık etkileşimin sonucunda onlar da temel bilimlere ve teknolojiye tüm diğer Türklerden daha fazla katkıda bulunmuşlardır.

Sovyetler Birliği’nde yaşayan Kazan Tatarlarının sayısı Ermenilerin sayısından 1–2 milyon daha az idi. O zamanlar Sovyetler Birliği’nde yaşayan Ermenilerin sayısı yaklaşık 6–7 milyon civarında idi. Bu örnek de kusurumuzun tam olarak genetik olmadığını göstermektedir. Burada biz insanların eğitim, bilim ve kültür açısından genetik farklarının hiç (veya çok az) olmadığını söylemiyoruz. Bizim ön plana çıkarmak istediğimiz, toplumların ilgi alanları, bilime ilgi derecesi ve değerleridir. Bizlerin kaliteli eğitime ve bilime neredeyse hiç değer vermediğimizi, bunların toplumun ve devlet kurumlarının ilgi alanı dışında kaldığını üzülerek hatırlatıyoruz. Daha ötesi, bizim bilim akademimizin (TÜBA) bile kaliteli bilimle pek ilgilenmemesini ve sıralarında kendilerinden daha iyilerini görmek istememesi normal durum sayılır.

Burada Sayın İ. Eryılmaz’ın: “Kimse kendine düşeni yapmıyor. İslam toplumları, kendilerine yabanlaşmış idareci, asker ve politikacıları ile adeta bir baskı altında yaşıyorlar. Ekonomik damarları tamamen kesilmiş. Pastadan faydalanmak isteyen de malum kulüplerin üyesi olmak zorunda” fikrine kısmen yaklaşmış olduk. Ama onun “bizleri hep eziyorlar” fikrine katılamayız, çünkü ezilmek toplumların kendi özelliğidir.

Bin yıllardır Yahudileri bütün dünyada ezmeye çalışmış, işyerlerini ve evlerini yakmışlar. Onlar yaşadığı yerlerdeki insanların adlarını ve dillerini kullanmışlar. En büyük soykırım da onlara yapılmıştır. Diğer milletler de çok insan kaybetmişler, genelde hastalıklardan ve savaş yıllarında. Gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde en fazla insan iç savaşlarda öldürülmüş, yani kendi kendilerini öldürmüşler. Örneğin hâkimiyet ve din nedenleri ile Rusya’da ve Sovyetler Birliği’nde, Kamboçya’da (toplumun yarısı birkaç yılda ölmüştür), Afganistan’da (30-40 yıldır), Yakın doğu ve özellikle Afrika’da. Müslümanlarda en fazla kendi kendilerini öldürmüşler, ezmişler ve kendi milletlerinin gelişmesini her tür yollarla engellemişler. Ama Yahudiler ve Ermeniler bütün tarih boyu, ayrı-ayrılıkta kendi içlerinde biri birine hep destek olmuşlar ve diğerlerini ezmişler.

Hastalıklara karşı mübarezede, tarım ve teknoloji kalkınmada bizlere en büyük yardımı Yahudiler, Hıristiyanlar ve Japonlar yapmıştır. Dünyadaki bilimin ve yeni teknolojilerin yaklaşık % 90’ını onlar üretmişler ve sonuçlarını büyük ölçüde bizlerle paylaşmışlar. Çünkü onların zengin yaşamları için bizim ülkeler pazar olmuştur. Ama aynı zamanda bunlar gelişmemiş toplumlar içinde iç (kardeş) savaşları teşvik etmişler ve her zaman bu işte becerikli olmuşlardır. Bunları göz önüne alırsak Yahudileri ve Hıristiyanları suçlamaktan uzak durmamız ve kendi kusurlarımızı inceleyip ortadan kaldırmaya çalışmamızın gerekli olduğunu anlamamız lazım. Ama ne yazık ki gelişmemiş ülkelerin hepsinde olduğu gibi biz de kendi kusurlarımızı hiç görmüyoruz ve kendimizi hiç temeli olmadığı halde de hep övüyoruz.

Hiçbir temel olmadan kendi zekânın iyi olduğuna inanmakla mutlu oluyorsan, durma ol.

Kuzma Prutkov

Diğer yandan unutmayalım ki, Hıristiyanlar geçen yüz yılda en büyük savaşları Almanlara ve Japonlara karşı yapmak zorumda kalmışlar. 1905 yılında Rus-Japon, 1914-1918 Birinci ve 1939-1945 İkinci Dünya savaşlarını hatırlayın. Almanya ve Japonya yerle bir edilmiştir. Bunları göz önüne alarak bizler ile onların şimdiki durumlarını karşılaştırın.

Rusya Birinci Dünya savaşı ve hemen ardınca gelen devrime bağlı iç savaşta yaklaşık 20 milyon insan kaybetmiştir. Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı’ndaki insan kaybı yaklaşık 30 milyondur. Daha sonralar Amerika ve Avrupa Sovyetler Birliği ile yaklaşık 40 yıl soğuk savaş halinde olmuşlar.  Amerika Cumhurbaşkanı olan Reygan devrinde, yıldızlar savaşı programı üzere yarış Sovyet ekonomisini tam olarak çökertti. Reygan hükümeti kesin olarak biliyordu ki, gerçekleri göz önüne almayan ve halkının yaşam durumu ile pek ilgilenmeyen Sovyetler Birliğinin liderleri ülkelerini maliyeti çok büyük olan bu yarışa yöneltecekler ve ekonomik yönden tam olarak yenilecekler. (Sovyetler Birliğinde her zaman gündemde olan slogana: “Amerika’ya ulaşalım ve önüne geçelim”  fıkralara konu oldu. “Amerika’ya ulaşalım ama onların önüne geçmeyelim. Geçersek çıplak kaldığımızı görürler.”) Sovyetler Birliğinin hızla geliştiği zamanlarda yaygın şekilde kullanılan slogan: “Yeri doldurulamayan insanları koruyalım” idi. O zamanların Devlet ve Parti başkanı Stalin yaklaşık olarak şöyle diyordu: “Bakan bulmak zordur, ama büyük bilim adamı bulmak çok daha zordur.” Daha sonralar ahlaka sığmayan slogan: “Yeri doldurulamayan insan yoktur” sloganı kullanıldı. Hayat gösteriyor ki böyle sloganlarla yaşayan toplumlar gelişemezler.

Gelişmemiş toplumlar farklı şekilde ezilmişler ve genelde kendi kendilerini ezmişlerdir. Kaliteli eğitimi olmayan toplumlar dinlerinden bağımsız olarak açlık ve hastalıklarla boğuşarak yaşamağa mahkûm kalmışlar. Onlar kendilerine dış düşmanların yapacağından çok daha fazla zarar vermişlerdir. Ama böyle durum onların mutsuz olduğu anlamına gelmez. Önemli olan insanın dünyaya bakışıdır.

Örneğin yankesici veya bir hırsızın bir vatandaşın 100 dolarını çalması ya da gasp etmesi suçtur ve hırsız da yaptığının suç olduğunun farkındadır. Diğer yandan Azerbaycan’ın eski sağlık bakanı yılda yaklaşık olarak bir milyar (1.000.000.000) dolar kadar, halkın malını, kendi sermayesine kattığında ise bu durum neredeyse normal karşılanmaktaydı.

Bakan ise mahkemedeki açıklamalarında “Ne yapalım, açlıktan mı ölelim”, ”Çevremizdekiler yaparken biz yapmayalım mı?” gibi cümleler kuruyordu. Bu adam haklı mıdır, haksız mıdır?! Tutuklanmasının nedeni hükümete darbe yapmak niyetinde olması idi. Devletin kaynaklarını böylesine sömüren birisini, sadece hemşerisi olduğu için destekleyen, yapılan soyguna haklı gerekçeler arayan ve ayda 100 dolarla geçimlerini sağlamaya çalışan aileler çok idi. (Orada ortalama olarak fiyatlar Türkiye ile aynı, ama insanların çoğu Sovyetlerin onlara verdiği kendi dairelerde oturuyorlar.) Bu eski bakan affedilse bu açlıktan ve hastalıklardan ölmekte olan insanlar mutlu olacaklar. Çünkü bizler aşiret, orta çağ, feodal ilişkileri ortamında yaşıyoruz. Bazı Müslüman ülkelerde aşiret birkaç köyle sınırlıdır, bazı ülkeler ise bir aşiretin elindedir. Bunların da temelinde millet sevgisi ve milletin birliği dayanmaktadır.

Sovyetler Birliğinde aynı işi görenler hangi cumhuriyette olursa olsun ve milletinden bağımsız tuttuğu vazifeye uygun aynı maaşı alırdı. Şimdi en iyi durumda olan Baltık cumhuriyetlerinde yaşayanlardır. Örneğin Rusya’daki bilim adamlarının maaşları Azerbaycan’dakilerden yaklaşık on kat fazladır. Sekiz milyon nüfusu olan Azerbaycan’ın 2-3 milyon genci Rusya’da yaşıyor ve çalışıyor. Onlar vatanlarında kalan akrabalarına yardım ediyorlar, evler alıyorlar ve bununla da milletlerine yardımda bulunmuş oluyorlar. Yaklaşık olarak aynı şeyleri (daha iyi durumda olan Kazakistan ve Türkmenistan dışında) eski Sovyetler Birliği’nin güneyinde yerleşen cumhuriyetler içinde söyleyebiliriz. Ama buradan Rusya’dan ayrılmanın kötü olduğunu söylemek doğru değil. Çünkü şimdi her bir toplum kendi dininin gerektirdiklerini yerine yetirme imkânını bulmuştur. Ekonomik durumları, eğitim ve bilim seviyeleri, sağlık durumları çok fazla kötüleşse de insanlar daha mutlu. Çünkü kendi insanları tarafından idare ediliyorlar, her şey kendi dillerinde ve ek olarak cennete gitme yolları da açılmıştır.

 

3. Biz, temel bilimler ve fizik

Bu dünyayı yaklaşık 50 yıl önce terk etmiş babaannem il merkezinde yaşamıştı. Ama yaşadığı yaklaşık 90-100 yılda (1906 yılda, babamı yaklaşık 40 yaşında doğurmuş) oturduğu evden 1000–1200 metreden daha uzakları hiç görmemişti. Sinema görmedi, radyo ve televizyon dinlemedi. Türkler dışında 2-3 sivil Rus ve ne kadarsa asker görmüştü. Bu nedenle ve o zamanlar farklı giyecekler olmadığından, farklı şekilde insanlar da görmemişti. Ama Rusların ve Ermenilerin kâfir ve pis olduklarını biliyordu. “Herkesin aklını pazara çıkarmışlardı. Einstein de aklı orda idi. Babaannem onun aklını almadı, kendi aklını beğenmişti.”

İnsanların akıllarını (zekâsını) pazara koyup satışa çıkardılar. Herkes kendi aklını beğendi ve aldı.

Atasözü.

Bizim sonsuz evren,  diğer bir sonlu evrenin küçük bir kısmı da olabilir. Allah her durumda tek olduğundan, evrenimizdeki (evrenlerdeki) din sayısı sonsuz sayıda olduğunu düşünebiliriz. Babaannem bunları bilmiyordu, ama Einstein biliyordu. Onlar ikisi de Allah’a inanmışlar, Allah ve evren (babaannem için dünya) kavramını düşünmüşler. Bu kavramlar arasında Einstein’ın, şimdiki eğitimsiz insanın ve babaannemin düşünceleri arasında bir fark var mı?  Farkı ne diye, sorabilirler.  Ben biliyorum ki, babaannem bu kavramlar ile bağlı bilgisine Einstein’den daha fazla güvenirdi.  Babaannem ve Einstein’nin bilimsel düşünce kapasitelerinde fark inanılmaz derecede çok olmuştur. Onların evren anlayışına bağlı düşünceleri ne kadar farklı ise, Allah kavramında da bir o kadar olabilir, sözün tek olan Allah’tan ve aynı evrenden gitmesine rağmen.

Einstein Allah’ın neleri yarattıklarını babaannemden çok daha iyi biliyordu, ama onun neleri istediğini hiç bilmiyordu. Babaannem ise kendi çocuklarının neler yaptıklarını bilmiyordu, ama Allah’ın neleri istediğini çok iyi biliyordu. Namazından hiç geri kalmazdı, her zaman orucunu tam olarak tutardı, Kur’an okunan ve yorumlanan yerlerde çocukluktan ömrünün sonuna kadar bulunmuştu. O tam olarak eğitimsiz idi ama cahil değildi. Einstein ise, cahil olsa da çok fazla eğitimli insan olmuş. Bu dünyadaki olaylar ve yaşam açısından Einstein’in veya babaannemin mi daha zeki olduğunu söylemek zordur, çünkü zeki ve cahil kavramlarını farklı toplumlar (insanlar) farklı şekilde benimsemişler.

Şundan eminim ki, babaannem büyük olasılıkla cennete gitmiştir. O her hangi bir yakıtla veya elektrikle çalışan araç ve makine kullanmadı. O zamanlar köylerde ve kasabalarda kullanılan inşaat malzemeleri ve tarım mahsulleri bilimden ve teknolojiden pek katkı almamışlardı. Babaannemin evinde elektrik ampulü vardı ve giyeceği elbiselerin kumaşları fabrikalarda üretilmişti. Böylece Babaannem bunların dışında kâfirlerin buluşlarından hiç yararlanmamıştı.  Einstein çok farklı yaşam sürdürmüştü ve bu nedenle onun şimdi nerde olduğunu söylemek çok zor. O zamanlar Müslümanların büyük çokluğu öldürüldüğünde veya öldüğünde cennete gediyorlardı, ama bu durum Hıristiyanlar için geçerli değildi. Dünya nüfuzunun yarısının sahip olduğu dinlerde evrende tek Allah’ın var olduğu kavram yer almadığından, büyük olasılıkla düşüne biliriz ki onlar cennete hiç gitmiyorlar. Böylece Yahudiler bu dünyada Müslümanlardan çok daha güçlü olmalarına karşın, bizlerin de o biri dünyada Hıristiyanların hepsinden çok daha kalabalık olacağımız söylenebilir. Sanki o biri dünyada bizlerin daha güçlü olduğumuzu düşünebiliriz.

Kaliteli eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimi derdinde (kaygısında) olan toplumlar en fazla uzak doğu halkları olsunlar gerek. Bunların diğer dünyada cennete gitme şansları hiç yok derecede az ve çoğu da bu dünyada açlık ve hastalıklar içinde yaşam sürdürüyorlar. Son 300-400 yıldır bizler eğitim ve bilim konularında Hıristiyanlardan çok çok gerilerde kaldığımız kesindir. Bu dünyada farklı bölgelerde yetişen aynı meyvelerin de bile farklı olduklarını biliyoruz. Her bir hayvanın da farklı türleri vardır. İnsan toplumlarının da farklı çeşitlerde olması doğal değimli? Bu fikri desteklemek için herkesin bildiği spor alanlarından örnekler verelim.

Örneğin yakın mesafelerde koşanların en iyileri Amerika’da ki zenciler, Jamaikalılar, Kübalılar ve Bahama adalarındakilerdir. Orta ve uzak mesafelerde (yani 800 metreden fazla) Kenya, Habeşistan, Fas, Japon ve Çinlilerdirler. Dünyanın en iyi futbolcuları Brezilya ve Arjantinlerdir. En iyi güreşçiler Çeçenler, Dağıstanlılar, Osetinler ve Gürcülerdir. Boksta Kübalılar ve Amerikan zencileri en güçlü olanlardır. Dünyada en iyi yüzenler Avustralyalılardır. En iyi halterciler Türkiye Türkleri ve Bulgarlardır. Rusya’nın ok atma milli takımının % 70-80’ni Buryatlardır (Çengiz hanın askerlerinin uzantıları). Fiziksel göstergelerde milletler arasında bu kadar farklar olduğu halde de neden genelde yalnız insana has olan düşünce gücünde daha da fazla farklar olmasın ki?

Bildiğim kadar iki şey sonsuzdur (sınırsızdır). Bunlardan biri evrendir, diğeri ise insanların düşüncesindeki farktır. Ama Evrenin sonsuzluğuna tam olarak inanamıyorum.

Albert Einstein. (1879–1955)

Eskiden bilim ve teknoloji üretimi çok derin ve kapsamlı bilimsel düşünce gerektirmiyordu. Bu nedenle de bilimsel ve teknoloji yenilikler dünyanın her bir bölgesinde yaşayan ve o zamanın gelişmiş sayılan ülkelerinde üretiliyordu. Örneğin en iyi özellikleri olan çelik Çin’de ve Suriye’de üretilirdi. Bu çelikten dünyaca meşhur olan Şam kılıçları yapılırdı. Bu kılıçlar ipek başörtüsünü ve yastığı havada kesebilecek kadar keskindiler. Dört bin yıl önce ise Bağdat da nehir altından tünel yapılmıştır. Orta çağdan beri Avrupalılar, Yahudiler ve Japonlar bilim ve yeni teknolojiler üretiminde hep ilerlediler. Biz ise temel bilimler eğitimine ve ona dayanan teknoloji üretimine pek ihtiyaç duymadık. Bu alanlarda düşünce kapasitemizi pek geliştirmedik ve böyle devam etmeye de kararlı gibiyiz. Zaman geçtikçe eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimindeki eksikliklerimiz daha da hızla büyümektedir. Ama kendimizi hep gelişmiş olarak ve dünyanın bizim insanlara muhtaç olduğuna inandırarak mutlu oluyoruz.

Temel bilimler dallarında bildiklerimizi ve düşüncemizi uzun yıllar üniversite fizik bölümü öğrencilerinin çözemediklerini gördüm. Bunları örneklerle anlatalım: Bir nehirdeki yaş (ıslak) olan su akıntısının ortalama hızı 20 km/saat’tir. Nehrin aynı kıyısındaki A ve B şehirleri arasında bir gemi yük taşımaktadır. Geminin durgun sudaki hızı 25 km/saat olduğuna göre A ve B şehirleri arasındaki gidiş ve geliş hızlarını bulunuz.

Bildiğiniz gibi, kabaca incelediğimiz bu meselenin cevabını genelde herkes (ilkokul öğrencisinden başlayarak üniversitelerin öğretim üyelerine kader) şöyle verir. Geminin yere göre hızı, su akıntısıyla aynı yönde giderse 45 km/ saat ve ters yönde giderse 5 km/saat. Bu tam olarak yanlış bir cevaptır ve böyle yanlış öğretime çok sayıda örnekler getirmek mümkündür. Çocuklarımızın odaklandığı ÖSS sınav sorularında ve çözümlerinde de bilim dışı şeylere çok rastlamaktayız. Şimdi ÖSS sınav sistemi şekil olarak değişecek, ama öğrencilerin zekâsını kısıtlayan soruların özellikleri değişmeyecektir. Buna imkân yoktur. Çünkü bilimsel düşüncenin gelişmesi için ne toplumun, ne devlet kurumlarının ne de her hangi özel okulların (üniversiteler dâhil) talebi ya da ihtiyacı vardır.

Nehirdeki suyun ortalama hızının 20 km/saat olması, yaş suyun gemiyi bu hızla sürükleyeceği anlamına gelmez. Biliyoruz ki su nehrin dibi ve kıyısı ile de etkileşmektedir. Yani nehrin dibi ve kıyısındaki su molekülleri de bu kısımlarla etkileşerek buraları ıslatır diyebiliriz. Nehrin bu kısımlarındaki molekülleri ile su molekülleri arasındaki etkileşme kuvveti, su moleküllerinin kendi aralarındaki etkileşme kuvvetine göre daha büyüktür. Su cama yapışır (ıslatır) ama cıva cama yapışmaz (ıslatmaz). Bu nedenle küçük su damlaları yatay şekilde duran cama yapışır ama onun üzerindeki cıva yaklaşık olarak küre şeklinde durur. Şeklinin tam küre olmaması genel çekimin (gravitasyonun)  yarattığı ağırlık etkisinden kaynaklanır. Eğer genel çekim etkisinin olmadığı ortam sağlansaydı cıva tam küre şeklinde camın üzerinde durabilirdi. Bu durumda basit olarak su cam için yaş, ama cıva ise kurudur demek gerekir. Bu nedenle nehrin tam olarak dip ve kıyı kısımlarında suyun hızı sıfır olacaktır. Doğru boyunca akan derin suyun en hızlı aktığı bölge, nehrin dip ve kıyı kısımlarına olan uzaklığın en fazla olduğu bölge olacaktır. Bu fikir de nehrin eninin, derinliğinin ve doğrultusunun değişmeyen halinde geçerlidir.

Aynı zamanda, genelde, nehir kanarları ıslanmayan ve çapı değişmeyen, düz bir boruya benzemediği için de, onun içindeki suyun hızı her yerde aynı değildir. Dikkat edilmesi gereken bir noktada suyun en hızlı aktığı bölgenin suyun üst bölgesi olmadığıdır. Çünkü su bu bölgede hava ile etkileşmektedir. Ayrıca soruda geminin nehrin hangi kısmında hareket ettiği ve gidiş ve gelişinde izlediği yol da belirtilmemiştir. Su molekülleri geminin sudaki kısmıyla etkileştiğinden geminin sudaki kısmının boyutlarına ve şekline de bağlı olan bir sürüklenme olacaktır. Bilindiği gibi gemilerde su altında kalan kısım simetrik olmamaktadır (ön ve arka tarafları farklıdırlar) ve bu yüzden, su akımının oluşturduğu dinamik kuvvetler de gidişteki ve gelişteki hızlar arasında fark oluşturacaktır.

Diğer yandan nehirde cisimlerin sürükleme nedeni sadece suyun akışı değildir, aynı zamanda rüzgâr etkisi de sürüklenmeye neden olur. Bu dinamik kuvvet hem akışkanın hızına hem de geminin (cismin) akımla karşılaşan kısımlarının şekline de bağlıdır. Böylelikle gemiye hem sudaki hem de havadaki akımlar dinamik kuvvetler ile etki ederler. Bu etkilerde gemi, rüzgâr ve su akıntısını arkasına aldığında ve tersine karşısına aldığında (gidiş ve dönüş) aynı oranda etkilemeyeceklerdir. Elbette su ve rüzgâr akıntısını arkasına alan gemi daha hızlı sürüklenecektir. Bu sürüklenme, geminin yüküne bağlı olarak, onun suya çok veya az oturmasına da bağlıdır. Su derin ise, geminin çok oturması sürüklenmeyi artırır.

Bütün bu etkilerin verileri problemde bulunmadığı için kesin çözüm imkânsızdır. Ama kesin olarak, geminin suyun aktığı yöndeki hızının durgun sudaki hızına göre daha hızlı ve akıntıya ters yöndeki hızı ise durgun sudaki hızına göre daha yavaş olmalıdır. Çünkü gemi yelkenli değildir ve rüzgâr, yüklü gemiyi ortalama hızı 20 km/saat olarak verilen akan su kadar etkileyemez. (Genelde nehrin hızı büyük olur ve fırtınanın olma olasılığı azdır.) Yaklaşık bir cevap vermek gerekirse, hata payı yaklaşık 5 km/saat olmak üzere, akan su yönünde gemi hızı 40 km/ saat (yani 35-45 km/saat) ve akıntıya ters yönde 12 km/saat (yani 7-17 km/saat) değerleri verilebilir. Geminin su içinde kalan kısmı tam olarak ıslanmayan yağla örtülmüş olsa, dinamik kuvvetlerin rolü daha önemli olur ve geminin şekli en büyük önem taşır.

Bu soruda nehirde akan sudaki sanal çizgilerinin birbirlerine karışmadığı (lominer akım) varsayımını kullandık. Gerçekte nehirlerin suları bizim ele aldığımız şekilde akmamaktadır. Su akımları türbülans halindedir. Durgun suda (denizde) hareket eden geminin arkasında oluşan türbülans olayını çoğumuz gözlemişizdir. Gerçek hayatta karşılaştığımız olay aslında çok daha karmaşıktır.

Böyle örnekler bizdeki kötü eğitimin, kötü temel bilimler ve teknolojiler üretiminin göstergesidir. Gerçek eğitim ve bilimle, bilime haykırı olanları ayıramayan bilim adamları, özelliklede yüksek görevlerde, gelişmemiş toplumlarda çoktur. Örneğin üniversitelerin fizik bölümünde sorsanız: 1. Bizim sonsuz evren sonlu bir evrenin küçük bir parçası olabilir mi? “Hayır” cevabını alırsız. 2. Sıcaklığı milyon veya milyar derece olan bir ortam insana soğuk gelir mi? “Hayır” derler. Oysa bu soruların cevabı evet de olabilir. Gelişmemiş ülkelerde böyle basit şeyleri fizik profesörlerinin bile bilmiyor olması hiçbir kurumu ilgilendirmiyor. Çünkü adeta bir konu anlatılırken kullanılan sözler tanış gelirse konuyu da bildiklerini sanıyorlar. Böyle olduğundan da derin ve geniş bilgileri olduklarını düşünüyorlar. O ki örneğin, 90 yıl önce Einstein boş uzayın eğri olmasını ve onun nasıl eğildiğini bile anlatmıştı.

Bilimsel olarak düşünen ve düşünmeyen insanlar arasında fark inanılmaz derecede büyüktür, bu da Einstein in yukarıda yazılmış sözlerinden iyice belli oluyor. Unutmayalım ki ezberciliğe dayanan eğitim sisteminde yetişen birisi doğa olaylarını basit ve anlamsız bir modele indirgeyerek çözmeye çalışır. Bizim amacımız bu yaklaşımın önüne geçmek olmalıdır. Şunu da bilmek gerekir ki doğa olayları ile ilgili hiçbir problemin tam olarak kesin (hatası sıfır olan) çözümü bulunmamaktadır. Fizik kanunları da tam olarak doğanın (Allah’ın) kanunları değiller, onlar doğanın kanunlarına yaklaşmalardır ve bu yaklaşmalar zaman geçtikçe iyileşmektedir. Kesin çözümler olaylara ve süreçlere daha basit (yaklaşma) şekilde bakışın sonucudur. Ne yazık ki eğitim sistemimizde de egemen olan bu basit (farkı ne) bakış açısı bilimsel ve teknolojik gelişmenin önündeki en önemli ve kısıtlayıcı engellerden biridir. Bu bakış açısı en az 100 yıl önceki zamanlara takılıp kalmak demektir. Bilindiği gibi problemlere yaklaşırken bazı önemi az olabilen etkileri ihmal ederek onu basitleştirmeye çalışmaktayız. Ama bu yaptığımız ihmallerinde hata payının ne kadar etkisi olduğunu mutlaka önemsemeliyiz. Büyük bilginlerin bizlerden farkı önemli ölçüde burada ortaya çıkmaktadır.

Her şey olabildiğince basit olmalıdır, ama  daha basit değil.

Einstein (1879–1955)

Televizyonlarda genç şarkıcıların jüri üyeleri karşısında şarkılarını okuduklarında, değerlendirmelerin nasıl yapıldığından pek bir şey anlamıyorum, çünkü bende ne gereken müzik kulağı var ne de kimin sahneye nasıl yakıştığından yeterince anlıyorum. Yalnızca “hoşlandım” veya “beğenmedim” deyebilirim. Ama fizikin bazı konularından ve astrofizikten anladığım için doktora tez değerlendirmelerinde ve doçentlik sınavlarında jüri üyelerinin benim müzik değerlendirmem gibi karar verdiklerinin da az rastlaşmadığını biliyorum. Ezberciliğe dayanan eğitim insanların göz, kulak, dil ve beyinin hafıza kısmının çalışmalarını geliştirir. Ama gelişmiş ülkelerde çok daha fazla beyinin düşünmesine önem verilir. Yani onlar bizim gelişmesini engellediğimiz beyin kısmını geliştirirler. Burada da örnekler versek uygun olur.

1995-1996 yılları arasında TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi, Uzay Bilimleri Bölümünde çalıştım. Aynı bölümde konusunu çok iyi bilen, doğu Avrupa’dan gelmiş bir eleman çalışıyordu. Bu ülkeyle kurulan ilişkiler sonucunda pek işe yaramayan bir radyo teleskop antenini Türk tarafına çok ucuza satmışlardı. Onlar teleskobu çalışır duruma getirmek istiyor ve konularında iyi uzman olduklarından başka diğer işleri de yapmayı amaçlıyorlardı. Teknoloji üretimi ile ilgilenen pek çok insan vardı ve ünlü ve kendi alanlarında çok iyi olan fizikçilerimiz de bu gelen elemanın çalışmalarıyla ilgilenirlerdi. Ben de bu elemanın onlara anlattıklarını dinlerdim; bizim gerçekten de en iyilerimizden olanlar (TÜBA üyeleri dahil) “OK” ve “I see” dışında bir şey söylemezlerdi ve bu eleman da bazen, basit fizik düzeyiyle onları kandırırdı. Ben bu elemana neden böyle yaptığını sordum. Yanıtı yaklaşık şöyleydi: “Türkler fizik bilmezler ki”. Haklıydı; çalıştıkları dar alanlarda bizimkiler iyi uzmandırlar ama geniş fizik bilgileri azdır. Bu eleman hâlâ merkezde çalışıyor. Uzun yıllardır da yönetim kademesinde; bizim gençler ondan çok önemli bilgiler alabilirler, isterseler ve düşünce kapasiteleri gelişmişse.

Diğer bir örnek. 1992 yılında ODTÜ Fizik Bölümünde çalışmaya başlamıştım[1]. Aynı yıl düzenlenen Ulusal Astronomi Toplantısına katıldım. Yetersiz Türkçeme rağmen, bilimsel alışkanlıklarım gereği pek çok soru yönelttim. Bundan rahatsız olanlar da oldu. Sonraki günlerde, gözlemsel astrofizikçiler arasında çok değer verdiğim bir arkadaşım iki uzun konuşma yaptı. İkinci konuşması yanlış temele (iki yıldızın ortak ışık merkezi) dayanan ancak çok önemli sonuçlara varan bir sunumdu. Türkiye’deki astrofizikçilerinin çoğu yıldız fotometrisi çalıştıklarından bu basit yanlışı hemen görmeleri gerekirdi. Ama bilimsel tartışmanın yetersizliğinden dolayı durum böyle olmadı. Ben bunu gördüm ve tartışma sevmeyenlere karşı küçük ama öğretici bir oyun oynadım: Bu temel yanlışlığı çürütmeye çalışacağıma, büyük değer verip önemsedim. Bunu gören, astrofizikçiler arasında en değer verdiğim (ama yıldız fotometrisi çalışmayan) bir diğer arkadaşım, “bu işin çok çabuk yayınlanmasını” istedi. Böylece herkes şakama kanmış oldu.

Öğle arasında sunumu yapan arkadaşımla birebir konuştum ve yaptığı işin yanlışlıklarını açıkladım ve o da hemen anladı; zaten kendisinin de kuşkuları varmış: Konuyu önceden başkalarıyla tartışabilseydi yanlışını kendisi de bulabilirdi. Ertesi gün yine birlikte otururken işin yayınlanmasını isteyen arkadaşım da aramıza katılıp konuşmaya başladı ve yayın için teşvik etmeyi sürdürdü. O an anladım ki en iyi biliminsanlarımız bile önemli problemlere ve bunların sonuçlarına gerekli ilgiyi göstermiyor ve bunları tartışmıyorlardı. Bu yüzden lise fiziğini çok iyi bilen bir öğretim üyesine hâlâ rastlamadım desem yeridir. Geleneklerimiz işte böyle. Böyle bir ortamda dünya çapında önemli ve uygulamaya dönük bir bilim yapılabilir mi?

Hatırlatalım ki eskiden bilimsel çalışma yapanlar, bilimi sevenler ve onu hayatlarının amacı yapanlardı. Şimdilerde ise eşya üretim sektöründe olduğu gibi,  bilim yönetmenliği ortaya çıkmıştır. Üretim sektöründe çalışan yöneticilerinin fabrikalarda çalışanların her biri gibi,  pazara çıkarılacak ürünün nasıl yapılacağına dair incelikleri bilmeği için doğrudan üretimde iştirak etmeyi gerekmiyor. Yöneticinin iyi yapan özellik, yaklaşık olarak, ürünün satışı ve elde edilen kardır. Bu da doğrudur, çünkü tüketici üreticiden bağımsızdır.

Bilim üreten sektörde üretici, yönetici ve reklamcılar çoğu zaman alıcıdan (bilimi kullananlardan) bağımsızlardır. Eskiden bilim sektöründe büyük miktarda paralar dönmüyordu. Şimdi dönüyor. Eski zamanlar bir bilim üreticisinin değerini diğer bilim üreticileri verirlerdi. Şimdilerde ise yöneticiler ve kendini her hangi bir yolla ünlü saydırmağı becerenler anlasalar da, anlamasalar da bilimsel sonuçları ve bilim adamlarının değerlendirme hakkını ellerinde tutuyorlar. Böyle olduğundan gelişmemiş ülkelerde büyük bilim yöneticisi ve ünlü bilim adamı olmak için aynı zamanda iyi bilim üreticisi olmaya ve bilimin ne olduğunu anlamağa hiç gerek kalmıyor. Torpil varsa ülkenin bilimini ve eğitimini istediğin (hiç bilmediğin) dere tepeye yönlendirebilirsin.

Böyle olumsuz davranışların yaygın olduğu ülkelerde bilimlerin hangi yönde nasıl geliştiğini pek bilmeyen insanlar yaygın olarak eğitim, bilim ve teknoloji üretimi yapan kurumların başlarında yer alıyorlar veya özellikle getirilirler. Böyle yöneticiler bilim sonuçlarına değer vermeyi pek bilmezler ve sonuç olarak makale ve yanıt sayısı ön plana çıkar. Böyle ortamda milyonlarca insan ve büyük sermaye bilime haykırı olan işlere yönetilir ve hükümetler gelişmekten konuşmak fırsatı buluyorlar. Doğal olarak böyle ortamlarda eğitim ve bilimle fazla ilgilenmeyen kurumlarda ve daha iyi bilim adamları çalışma imkanlarını kaybeden üniversitelerde ön plana türban çıkmış olur. Kötü eğitim olan ülkelerde doğal olarak ideoloji ve inançlar baskın rol oynarlar ve bunlarda mutlak kardeş çatışmalarına yol açar. Sonuç olarak bilim sonuçları elde eden insanlar yerine profesör sayısını artırmakla uğraşılır ise, eğitim yerine bilgi (doğru ve yanlış olanı) ezberletilir ise, gelişmiş bir toplum yolunda bir adım atılmış olamaz ve bunun da Müslüman olmakla pek bir ilişkisi yoktur. Aynı şekilde solcu ve sağcı olup olmamasıyla bir alakası olmadığı gibi.

Eskiden bir Batı Alman Doğu Almanyalı ile görüştüğü zaman sormuş: Neden batı ülkeleri içinde biz ve doğu ülkeleri içinde siz en gelişmiş ülkeleriz. Cevap hemen hazırdır: Çünkü siz de biz de Almanız.

 

4. Farkı ne?

Bundan yaklaşık 28 yıl önce, ilköğretim öğrencisi olan kızımın müzik dersi için piyanoda çaldığı parçayı defalarca dinlemiştim. Müziğin sesini duyan komşumuzun kızı, bize gelerek rahatsız olduğunu söylemişti ve rahatsızlığının nedeni olarak da kızımın bir tuşa eksik vurmasını belirtmişti! Benim için piyanonun kaç tuşun olmasının ve müzik çanılar iken kaçına yanlışlıkla basıldığının önemi yok idi. Farkı nedir? Gerçekte tuşların hepsine gerekli zamanlarda vurulması gerekir, yoksa müzik olmuyor diyorlar. Aynen bu örnekteki gibi fizikte (bilim, teknoloji ve yaşamda karşılaştığımız çok şeyde) de doğadaki nesnelere ve süreçlere duyarlı olmak gerekir. Kültürel seviye düşük olan toplumlarda güçlü ve güçsüz insanlar arasında çok fark görünmektedir, eğitim, bilim ve kültür farkına pek önem verilmiyor. Gelişmiş ülkelerde ise bunun tam tersi görünmektedir.

Biliyoruz ki, göz, kulak, ağız ve burunlarıyla canlılar doğada çok küçük farklılıkları olan renkleri, şekilleri, sesleri ve kokuları ayırt edebilirler. Bilindiği gibi duyulara ait olan bu özellikler hayvanlarda insanlara göre oldukça gelişmiştir (koşma, yüzme, koku alma,…). İlginç olan, hayvanların bazılarının da, insanlar gibi, ağırlık ve hız (rüzgar etkisi de dahil) gibi niceliklerin,  hem bir büyüklüğü hem de yönü (skaler ve vektörel nicelikler) olduğunun farkında olmalarıdır. Buna benzer olarak,  insanların bildikleri basit,  ama önemli bilgilere sahip olmasaydılar, özellikle avlanma sırasında oldukça zorlanırlardı. Görüntüler, sesler, kokular gibi fark ettirici etmenler,  yaşamda insan hayatını kolaylaştırıcı ve geliştirici bir röle sahiptir. Elbette burada söz konusu hayatı kolaylaştıran bir etmen olarak,  tarım ve endüstriden söz etmiyoruz.

Sirkte ayıların bisiklet ve paten kullandıklarını herkes görmüştür. Onlar bisikleti ve pateni üretmemişler, ama bizler üretmeyi biliyoruz ve bu da hayvanlardan daha fazla gelişmemizi gösteren bir örnekti. Avrupalılar, Yahudiler ve Japonlar bilimin ve yeni teknolojilerin üreticisidirler. Diğer toplumlar pratik olarak bunları üretmiyorlar, ama bunların basit halde olanlarını kullanmağı öğrenmişler ve teknoloji ürünlerin kopyalarını fabrikalarda üretiyorlar. İşte toplumlar arasındaki farklar bu kadar fazla. Ama böyle farkları, gelişmemiş toplumlar pek önemsememektedirler ve çok da bunun farkında bile değiller.

Doğada gelişen tüm olaylar ve süreçler arasındaki farklar bizim duygu organlarımızla fark edebildiğimizden çok daha fazladır. İşte insanı da hayvanlardan üstün hale getiren bugünkü yaşamımızda, duygu organlarımızla fark edemediğimiz bu ayrıntıları ortaya çıkarmakla oluşmuştur. İnsanlar arasındaki üstünlükte, yine bu ayrıntıları en iyi şekilde ortaya çıkaran eğitim, bilim ve teknoloji gibi genel olarak kültürel seviyeye bağlı olmaktadır. Doğadaki olay ve süreçleri anlayarak ve yaşamını daha iyi hale getirmek için onları kullanan toplumlar her zaman güçlü olmayı başarabilmişlerdir. Ama unutmamak gerekir ki insanlar da kendilerinden çok daha önce dünyaya gelen hayvanlardan bir şeyler öğrenmişlerdir.

Şehirlerde bir yaşından küçük olan kedilerin ve köpeklerin trafikte sokakları 5-7 yaşında çocuklardan daha güvenli şekilde geçtiklerini biliyoruz. Gözleri olmayan ve yalnızca bir-iki hafta kadar ömürleri olan karıncaların yaşamları ile ilgili olan örneklerin bazılarını hatırlamakta da yarar vardır. Masanın üstündeki bala, karıncalar ulaşamasınlar diye masanın ayaklarını içi su dolu kaplara koymuşlar. Karıncalar bala ulaşmak için duvardan yürüyerek odanın tavanına çıkmışlar ve oradan kendilerini masanın üstüne bırakmışlar. Balı aldıktan sonra masanın üstünden, sudan uzak yerlere kendilerini bırakarak yuvalarının yolunu tutmuşlar!

Karıncalar birbirlerine akrabalık bağı ile bağlı, büyük (bazen 100 milyona yakın sayıda) toplumlar şeklinde yerin 6-10 metre kadar derinliklerinde, birbirlerine geçit yolları olan yuvalar kurabilirler. Öyle yuvalar kurarlar ki, onların yaşam alanlarına sel suları bile girmiyor! Onlar, yuvalarında bazı bitkilerin yapraklarının üzerinde mantar üretirler. Sakatlanmış akrabalarına yemek verirler ve göç ederken onları yanlarında taşırlar. Genelde hayvanlarda bir sürü duygusallıklara ve büyük sevgilere rast geliyoruz. Bunlarda insanlığın veya karıncalığın daha üstün olduğunu düşünmeye itiyor. Karıncalar boyutları ile orantıda insanlardan daha yüksek ve büyük hacımda binalar yapabilirler. Kurtlar ve kuğu kuşları insanlardan daha duygusal, daha merhametli ve daha sadık olabilirler. Ama hiçbir hayvan soyut şekilde düşünemez, yeni bilgiler elde ederler, ama bilim üretmezler ve bilimsel düşünceye sahip olamazlar.

Böylece hayvanlar doğduktan hemen sonra insanlardan çok daha becerikli olurlar. Ama insanlarda ise çok daha fazla gelişme potansiyeli vardır. Topluma ve aileye aynı zamanda yararlı olan beceriklilik potansiyeline zekilik deyebiliriz. Doğal olarak bu potansiyel (zekilik) de milletten millete çok büyük fark etmiyorsa da, insandan insana çok fazla değişir. Doğru eğitim bu farkları çok daha ileri götürür. Zaten insandan insana zekâ çok değişmeseydi bu kavrama gerek de kalmazdı. Zeki olmanın büyüklüğü ve yönü de doğadaki her bir şey gibi gelişir ve değişir.

Toplumun ilgisini çekmeyen bir şey toplumda gelişmesi çok zor gerçekleşir. Her hangi bir alanda çok zeki olmak, insanların diğer yetenekleri gibi toplumun ilgisine, geleneklerine ve zihniyetine (mantalitesine) çok büyük ölçüde bağlıdır. Örneğin dünya satranç şampiyonları genelde Yahudilerdir (ikisi Ermenidir ve biri Yahudi-Ermeni karışığı). Temel bilimlerin ve yeni teknolojilerin % 90’nı üretenler Avrupalıların, Yahudilerin ve Japonların olması da anlaşılmaz bir şey değildir. Son yüzyıllarda bu alanlarda en zeki insanlar bunların içinden çıkması da şaşırtıcı değil. Örneğin Newton’un ve Einstein’ın bu dünyada işe yarayan zekâları herkesinkinden fazla olmuştur. Ama babaannemin diğer dünyada işe yarayacağı zekası onların bu zekalarından da fazla olabilir. Biz ise burada Dr. Faruk Saleem gibi bu dünyada ve temel (fen) bilimleri ve yeni teknolojiler üretimi için işe yarayan zekanı ve başarıları tartışmaktayız.

Doğa bilimlerinden en gelişmişi fiziktir. Sonra sırası ile kimya ve biyoloji geliyorlar.

Her bir bilim dalında ne kadar matematik varsa, kesinlikle bir o kadar da gerçek vardır.

İmmanuel Kant  (1724–1804)

Kant’ın bu fikri şimdi de geçerlidir, ama Einstein’ın söylediklerini göz önünde bulundurmak şartı ile.

Matematikçi istediğini söyleyebilir, ama fizikçi biraz olsun aklı başında olmalıdır.

Josiah Gibbs  (1839–1903)

Gerçek deneylerle test edilenlerdir.

Albert Einstein (1879–1955)

Böylece doğa kanunları matematiksel formüllerle ifade olunmalı ve deney (gözlem) ile test edilmeliler, yoksa onlar doğa bilimleri ile ilişkilerini kaybederler. Bu kriterleri de fizik en fazla ödediği (temin ettiği) için doğa bilimleri içinde en gelişmişi fizik sayılır. Ama bu fiziğin en önemli doğa bilimi olduğu anlamına gelmez. Fiziğin de en fazla gelişmiş olması onun yeni teknolojiler üretiminde en büyük rol almasını temin ediyor. Matematik ise temel (fen) bilimidir, ama o doğa bilimi değil, ama doğa bilimlerinin aracıdır.

Hayvanlarında vektör ve skaler niceliklerin olduklarını bilmelerini yukarıda hatırlattık. Şimdi maymunların ve papağanların ezberci-matematik bilgilerine bağlı örneklere bakalım: Maymunlar ve üniversite örgencileri bilgisayar ekranında gördükleri 1’den 8’e kadar rakamların her hangisini görünmesinden hemen sonra uygun klavyeyi en çabuk basmakta yarışmışlar. Maymunlar bu işte daha becerikli olmuşlar. Farklı geometrik figürler şeklinde olan 6-7 cisim papağan karşısına koyulur. Ayni figürler şeklinde ve boyutlarda duvarda girintili yerler yapılmıştır. Papağan hiç yanlışlık yapmadan yerdeki figürleri hemen duvardaki yerlerine yerleştiriyor. Diğer bir denemede üniversite öğrencilerine ve papağana biri birine geçirilmiş eğik halkalar verilir. Topolojisi basit olmayan bu halkaları biri birinden ayırmakta papağan daha başarılı oluyor. Üçkâğıtçıların bardakları masa üstünde kaydırması oyununda papağanı kandırmaları imkânsızdır, çünkü izlediği eşyanın hareketini çok büyük hızla izleyebilir. Böylece bizim eğitim sisteminin çocuklara kazandırmak amaçladığı hız ve hafızanın bazı yönlerinin hayvanlarda çok gelişmiş olduğunu görüyoruz.

Bilgisayar devrinde doğa bilimleri ve yeni teknoloji üretenler için çok güçlü hafızaya ve büyük hacımda bilgiyi kafasında tutmak gibi bir yeteneğe pek ihtiyaç yoktur. Çok daha önemli olan, hiç kiminse yapamadığı yüksek seviyede deney (gözlem) yapabilmek, çok küçük hatalarla yeni bilgilere ulaşmak ve daha da önemlisi yeni bilgileri diğerleri ile bir araya getirerek genelleştirmeler yapabilmek ve son olarak, matematiğe dayanan yeni teoriler kurabilmektir.

Çok zor anlaşılan ve birinin diğeriyle hiç bir bağlantısı gözükmeyen olaylar arasında ortak temel yanlar görmek

ne kadar güzel bir duygudur.

Albert Einstein  (1879–1955)

Toplumların damak tatları (örneğin birileri inek eti, diğerleri köpek eti ve böcek yemekten hoşlanırlar), kulak zevki (örneğin davul veya senfoni orkestrası dinlemek) görüntü güzelliği (örneğin dansözlere veya en önemli matematik formüllerine bakmak) çok farklıdırlar. Birleri doğayı anlamak için fedakârlık yaparken, diğerleri ise mal varlığını artırmak için ellerinden geleni yapar. Böyle olduğundan farklı ülkelerin profesörleri de çok farklı bilimsel seviyelere ulaşırlar.

Bize benzer ülkelerde ve dünyanın bütün gelişmemiş ülkelerinde bilim ve bilgi adeta karıştırılmaktadır. Çok bilgi elde etmek için çok okumak, ezberlemek, gerekli yöntemleri öğrenmekle bilinen bilgilere benzer bilimsel veriler almak ve bilinen denklemleri bilinen yöntemlerle çözmek yeterlidir. Bilim yapmak ise bilinmeyen türden bilgiler elde etmek, farklı bilgileri bir temele oturtarak genelleştirmek, yeni süreçleri ve yeni olayları anlatmak, yeni çözüm yöntemleri ve yeni tür denklemler elde etmektir. Örneğin bizim ülkede, gelişmeyen diğer ülkelerdeki gibi, bilim akademisinden başlayarak hiçbir kurumda bilime yapılan katkı doğru şekilde değerlendirilmemektedir. Bu da onların bilimle bilginin farkının ne olduğunun pek bilinmediğinin bir göstergesidir.

Genelde bilim adamları dediğimiz insanlar bütün dünyada bilgi toplar ve bunların büyük çoğunluğu ömrü boyunca doğrudan bilim yapmazlar. Cihazların gereksiz gürültüleri oldukları gibi bilimin de benzer bir gürültüsü vardır ve bu seviyede çalışan bilim adamı çoktur. Gelişmiş ülkelerde bilimde boş yere gürültü yapan bilim adamlarını (yayın sayısından bağımsız olarak) belirleyip uzaklaştırmaktadırlar. Ama gelişmekte olan ülkelerde bu gürültücüler çok önemli konumlara kolayca gelmektedir ve kendilerine benzer insanları da üretmektedirler. Keşke yalnızca böyle olsaydı. Onlar iyi çalışabilen, bilime katkıda bulunacak potansiyeli olanların çalışmalarını da engellemektedirler. Bilimsel çalışma, bilime katkısı olan sonuç içermelidir. Bunun içinde çalışmanın temelinde ya öncekilere benzemeyen yeni veri, ya da yeni bir önemli fikir olmalıdır. Bunlar yok ise, bilimsel çalışmalarda kullanılan veriler veya matematiksel hesaplamalar bilime yenilik getiren sonuçlar içeremezler. O profesör ile bu profesör arasında babaannem için farkı yok idi. Gelişmekte olan ülkelerin bilim ve eğitimi yönetenler için de genelde profesörler arasında bilim ve eğitim açısından pek farkı yoktur. Ama gelişmiş ülkelerde bilim yapanla bilgi toplayan arasında fark çok fazladır.

Bizim eğitimimiz ezberciliğe dayanmaktadır ve bu durum her tür bilimsel düşünceyi engellemektedir. Ezbercilik hafızayı güçlendirir, geniş bilgi sahibi olmakta yardımcı olur. Ama bu sistemde yetişen insanlar genelde, profesör olsalar da bile bilimsel düşünceleri yeterince gelişemez ve bilgileri güvenli olamaz. Hiçbir zaman insanın hafızasının basit bilgisayarınki gibi bile kapsamlı, güvenli ve faydalı olamaz. Hafıza farklı şekilde (görüntü, koku, ses) hayvanlarda da çok gelişmiştir. Uzun zaman kalıcı olan hafıza bazı malzemelerde de vardır.

Bilindiği gibi gerçek bilgi sahibi olmak ve bilimsel düşünceyi geliştirmek bizim gibi toplumlarda hiçbir zaman ön plana çıkmamaktadır. Herkes sadece diploma peşindedir. Diğer yandan biliyoruz ki, en iyi bilim adamları, matematikte ve fizikteki en büyük buluşlarını 22-26 yaşları arasında yapmışlardır. Örneğin Einstein (1879–1955) 24 yaşında yaptığı çalışması için Nobel ödülü almış ve 25 yaşında yaptığı iş ile dünyanın en büyük bilim adamı olduğunu ispatlamıştır. Fransız matematikçi ve astronom Alexis-Clod Clero (18. yüzyıl) Paris Akademisi’nde ilk bildirisini sunduğunda 12 yaşındaydı. Fizik ve matematik konularında en büyük işleri yapmış kişilerden bazıları, ilk bilimsel makalelerini 13–14 yaşlarında yazmışlardır (örneğin Maxwell ve Hamilton).  Adını matematik tarihine yazdıranlar içinde,  21 yaşında düelloda öldürülmüş Evariste Galois (1811–1832) de vardır. İki yaşında kitap okumaya başlayan ünlü fizikçi Thomas Young (1902-1984), içlerinde Türkçe ve Arapça’nın da bulunduğu yaklaşık on dil biliyordu ve 23 yaşında tıpta doktora yapmıştı. Dirac Paul (1902-1984) ve Heisenberg Werner (1901–1976) gibi dehalar da böyle genç yaşlarında zirveye ulaşmışlardır. Son 500 yılda şimdiki gelişmemiş (gelişmekte olan) ülkelerde bunlar gibi değil, bunlara yakın seviyede bile bilim adamı yetişmemiştir. Türkiye’de hafızası bunlarınkinden çok daha fazla gelişmiş çok sayıda gençler bulunurlar, ama bilimsel düşünce gelişmediğinde bu hafızada pek bir işe yaramamıştır.

Acaba Müslümanların kendi ülkelerindeki sayısı 100 kere, üniversitelerinin sayısı da 200 kere artmış olsa, gelecek yüz yılda bilim ve yeni teknoloji üretiminde 12-14 milyon Yahudi’ye ulaşabilirdiler mi? Kesinlikle hayır. Çünkü onlara ulaşmak için Avrupalıların, Japonların ve Yahudilerin bilime ve eğitime, bunları üreten insanlara olan saygılarını kabul etmeleri gerekir. Bu özellik yaşam tarzına dönüşmelidir. Buna ise bizim ihtiyacımız yok seviyesindedir, çünkü biz böyle daha mutluyuz.

Bilindiği gibi gelişmiş ülkeler (gelişmekte hızla mesafe alan Rusya ve Çin’de) hızla genetik silahlar üretiyorlar ve onları geliştiriyorlar. Dünyadaki iklim değişikliği, yakıt ve doğal malzemelerin tükenmesi ve insan nüfuzunun hızla artmış olması, gelişmiş ülkeleri insanların sayısını belirli seviyede tutmak ve türlerini değiştirmek fikrine götürmüştür. Bu silahları üretebilen bazı ülkelerin milletleri için tehlike yaratmadan kullanılması için 5-10 yıl gibi bir zaman gerekmektedir. Bu zaman içinde gelişmemiş ülkelerde yaşam koşulları (iklim, ekonomik ve sağlık) daha da kötüleşecektir. Bilindiği gibi Güzey Amerika’da yaklaşık 450 milyon insandan yaklaşık 350 milyonu ABD ve Kanada’da yaşıyor. Güney Amerikanın nüfuzu yaklaşık 370, Avrupa’nın (Rusya dahil) 650, Afrika’nın 650 ve Avustralya da 40 milyondur. Dünyanın yaklaşık 7 milyar nüfuzunun çoğu Asya’da yaşıyor ve bunların çoğu Evreni yaratan bir Allaha inanmamaktadır. Hıristiyanların yaklaşık 850 milyonu gelişmiş ve diğer kısmı da gelişmesi yaklaşık Türkiye seviyede olan ülkelerde yaşıyorlar. Dünyadaki nüfusun Allah’a inananlar içindekilerden, çok kötü durumda yaşayanların çoğu Müslüman ve çok az kısmı Hıristiyanlardır (Afrikalılar). İyi ki bu dünyada yapılanlar ve yapılacaklar diğer dünyanı ve cennete gitmek için gereken kuralları etkilemiyor.

Temel bilimler ve yeni teknolojiler üretiminde Müslümanlar diğer inançlılardan çok geride kalmışlar ve bu süreç hızlanarak devam etmektedir. Teknolojinin bütün alanlarda gelişmesi ev hayvanlarının bile yaşamını değiştirmiştir. Onlar yeni tür gıdalar kullanıyorlar, TV de görüntü görüyorlar ve sesli teknolojiler dinlenen ortamlarda bulunurlar. Dünyanın büyük kısmında bilimin ve teknolojinin gelişmesi insan sayısının ve insanlar arasındaki yaşam seviyesinin çok artmasına neden olmuştur. Şimdi cep telefonu kullananların da, yazında yemek için bir domates bulamayanlarında sayı çok fazla. Güney Kafkaslarda insanların çoğu 20-100 yıl bundan önce şimdikinden çok daha iyi beslenirlerdi. Bunlarında dinlerle bağlantısı yoktur. Ama bu ve diğer olumsuz olayların ve süreçlerin nedeninin temel bilimlerin ve teknolojilerin gelişmesinin olmadığı bilinmektedir. Tam tersi, yaşamımızın iyi tarafları bu gelişmelere bağlılar.

Matematik tamamen insan mantığına dayanan bir bilimdir. Mantığı en fazla geliştiren matematiktir ve en güçlü mantık matematiğe ve teorik fiziğe büyük katkıda bulunanlarda olmuştur. Doğadaki gerçekleri en fazla ortaya çıkaranlar ve anlayanlar fizikçiler olmuştur. Mantık insanların bildiklerine ve düşüncelerine bağlı olduğundan onun ürünleri ne kadar mükemmel olursa olsun doğadaki gerçekleri ortaya çıkarmayabilir. Bütün yöneticilerin de ulaştıkları belgelerden ve dinlediklerinden doğru sonuçlara varmakları ve diğerlerini etkilemekleri için güçlü mantığa ihtiyaçları vardır. Acaba mantığı ve düşünceni geliştiren temel bilimler okullarda yalnızca ezberletilirse insanların düşünce kapasiteleri ve güçleri nerelere ulaşabilir? Bir daha hatırlatalım. Şimdilerde ülkelerin kalkınmasının  % 76’sı temel bilimlerin ve onlara bağlı olan yeni teknolojiler üretiminin gelişmesine bağlıdır ve yalnız  % 5’i topraklarının zenginliklerine!

Kalitesiz eğitim ve bilim toplumun alt kesimlerinde yaşayan insanların ekonomik, sağlık ve genelde yaşamına çok kötü etkiler yapmaktadır. Diğer yandan böyle durum yüksek kesimlerdeki rahat ve zengin yaşamına, aşağıdakileri ezmeye ve ezilenlerin gözünde onları düşünen “büyük” adam olmalarına imkanı yaratıyor.

Türkiye’deki gazeteciler arasında şöyle bir yaygın fikir vardır. Gazetelerde yayınlanan makalelerin seviyesi buradaki 14 yaşında olan çocukların ortalama zeka seviyesini aşmamalıdır. Genelde bir makale okurun 2 dakikadan daha fazla zamanını almamalıdır. 2008 yılının yaklaşık 17-18 Ağustosunda öğretim üyesi olan AKP kadın milletvekili TV de ilgimi çeken bir durumu sanki şöyle anlattı: Politikacılar mitinglerde halka hitap ederken kullandıkları cümleler 6-8 yaşında çocuğun anlaması şekilde olmalıdır. Bu benim bazı şeyleri anlamama neden oldu. Örneğin seçimden önce DSP başkanı diyordu ki “biz Cumhurbaşkanını karşılıklı anlaşma ile seçmeliyiz. Başkan bir kadın ve Meclis dışından olsa iyi olur.” Ben böyle cümleleri hiç anlamıyorum, çünkü 6 ve hatta 14 yaşlı çocukların en zekisinden bile daha bilinçli ve derin düşünen olabilirim. Ama bende TV de ciddi programları yöneten kadınların problemleri daha derinden ve objektif incelediklerini biliyorum.

Benim kesin şekilde bildiklerimden biri de şudur. Kesin şekilde olmayan problemleri ve yüzeysel konuşmaları dinleyen insanlar gerekli seviyeye kadar gelişemezler. Böyle ortamda çok kesin ve kapsamlı düşünceli kişiler de yetişemezler. Bunlar gelişmiş ülkelerin insanları için büyük kusurladır. Ama kaliteli eğitim, bilim ve yeni teknoloji üretimine katkıda bulunmayan toplumlar için, yani inançlardan bağımsız olarak dünyanın yaklaşık hepsi için, bunların pek bir önemli kusurun olmadığını söyleyebiliriz.

İster bitki, ister hayvan, isterse insanlar için geçerli olan bir gerçek bilinmektedir. Devamlı olarak çalışmayan ve pek ihtiyacı bulunmayan organizma gelişmez. Böyle organizmalar körelir ve fonksiyonlarını kayıp eder. Çok çalışan organizma ise gelişir ve bu gelişmeler en fazla gençlik zamanında kendini gösterir. Ben hep kalkınmanın en önemli temelinden, temel bilimler ve teknolojiler üretimi için gerekli olan düşünce kapasitesinin olduğunu söylüyorum. Yani konumuz olan ve Yahudileri (Avrupalıları ve Japonları da) bu kadar güçlü yapan düşünceden konuşuyorum. Bu milletler ve toplumlar Rönesans yıllarından beri devamlı olarak kaliteli eğitime ve bilime ihtiyaç duymuşlar ve bu yöndeki düşüncelerini geliştirmişler. Bizlerde ise doğayı anlamak, bitkileri ve hayvanları öğrenmek isteği pek olmamıştır. Bizlerde doğanın felsefesi bile gelişmemiş. Bizler iyi ve kötü eğitim ve bilim arasındaki farkı görmek duygusu bile pek gelişmemiştir. Bunların da inançlarla pek bağlantısı yoktur. İnsanlar ne ölçüde inançlarına bağlılarsa bir o kadar da ideolojilere ve geleneklerine bağlılar. Gelişmiş ülkelerde insanların bu özelliklere tutkunlukları az olduğundan ibadet ve dua yaptıkları yerler sayısı, bayraklar, heykeller ve portreler az oluyorlar.

Dönelim Dr. Faruk Saleem’in yazısına. O çok doğru olarak göstermiştir: “Soru: Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür? Cevap: Eğitim (Sorgulayıcı, araştırıcı, yaratıcı). Buna ekleyelim; yapıcı ve toplum düşüncesinin gelişmiş olması.

Soru: Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür? Cevap: “Yanlış eğitim veya sıfır eğitim (Din eksenli, sorgusuz, araştırmasız, ezberci.)

Sonuç: İslam dünyası bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur. Bunlara yapıcı olmamayı,  kıskançlığı, çıkarcılığı, bilimsel düşünceye ve doğru bilgilere yeterli ihtiyacın olmamasını da eklemek gerekir.

Temel Bilim Nedir ve Nasıl Ortaya Çıkmıştır

Bir ev taşlardan yapıldığı gibi, bilim de olgulardan inşa edilir.  Ama nasıl bir yığın taşa ev denilemezse,

olgular koleksiyona da bilim denemez.

Henri Poincare  (1854 – 1912 )

Bizim amacımız fizik (bazen genel olarak temel bilimler)  eğitiminde-biliminde ki ve bunlara bağlı olan teknolojide ki kusurları sadece kesin şekilde belirlemek değil. Amacımız bu kusurların Türkiye’deki kaynaklarını belirlemeye çalışmak ve düzeltmenin yollarını araştırmaktır. Bunları araştırmak ve aydınlatmak için bazen eski komşumuz olan Sovyetler Birliğindeki eğitim ve bilimin gelişme ortamını hatırlatarak anlatmak fikrindeyiz. Çünkü orada bize yakın toplumlar ve bizlerin soydaşları yaşamışlardır. Aynı zamanda o ortamı çok iyi bildiğim için o bilgileri kullanarak Türkiye’de ki durumu araştırmak daha güvenlidir. Türkiye’de, Sovyetler Birliğindeki eğitim, yeni bilim ve teknolojiler üretimi ile ilgili bilgiler hemen hemen hiç yoktur ve olanlarda çoğu zaman gerçekten uzaktır.

Yanlış sonuçlara vararak okurlara doğru olmayan bilgi vermemek için fizik bilimini temel alarak eğitimin ve bilimin gelişmesini açıklamak bizim amacımızdır. Bu nedenle de biz insanların ve toplumların bilgi ve düşünce kapasitesini çok boyutlu uzaydaki belirli bileşenlerini burada inceliyoruz. Hemen hatırlatalım ki, Osmanlı İmparatorluğunun son yılları dışında geçerli ve gerekli olan sloganın: “En büyük Türkiye başka büyük yok” şimdi de geniş şekilde kullanılmakta olduğunu görüyoruz. Ama bu sloganın bizim eğitim, yeni bilim ve teknolojiler üretimi için geçerli olmadığını büyük çoğunluk bilse de eğitim ve bilim alanlarında çalışanlarımız, bu slogan geçerliymiş gibi davranmaktalar. Bu da çok boyutlu uzayda bu konulara bağlı bileşenler yönündeki özeleştiriyi tamamen ortadan kaldırmış ve ülkemizin eğitimsizlik yönünde hızla gerilemesine neden olmuştur. Sovyetlerde, ideolojide dahil olmak üzere, devlet ve hükümetin başında olanlar dışında, herkes ve her şey eleştirilebilirdi. Üst yüzey yöneticiler ve parti kurumları bu eleştirilere duyarlı olmak ve kusurları ortadan kaldırmak zorundaydılar. Ama bu duyarlılık 80’li yıllarda çok zayıflamıştı.

Bizim toplumumuzda, doğa ile ilgili bilimlerle ilgilenen çok az sayıda insan olduğu gibi, bilim de yalnız bazı bilim adamlarını ilgilendirir. Bu nedenle bilimin nasıl bir şey olduğunu ve neden çok gerekli olduğunu insanlara basit bir dille anlatmak gerekir. Bilim emeğin uzmanlık alanlarına bölünmesinin sonucunda ortaya çıkmaya başlamıştır. Bilim bunun ve özellikle insanların doğaya olan ilgisinin ürünüdür. İlk önceleri insanların hepsi aynı işleri yapmak zorundaydılar. Sonraları erkek ve kadınların yaptıkları işler ayrılmaya başladı. Zamanla asker ve işçi (köle) işleri ayrıldı (karınca toplumlarındakine benzer). Sonradan gördüler ki bir grup insan bir tür işleri ve diğerleri, başka tür işleri daha iyi ve çabuk yapıyorlar ve toplum bundan kazançlı çıkıyor. Örneğin terzi, ayakkabıcı, demirci ve diğer ihtisaslar ve uzmanlar oluştular. İnşaat ve fabrika işleri bu çalışma alanlarını daha da fazla belirginleştirdi ve yüksek uzmanlık dalları insan hayatının vazgeçilmezi haline geldi, özellikle de gelişmiş ülkelerde.

Bu tür gelişmenin yanında, insanı hayvandan en fazla ayıran özelliklerin, insanların beyinlerinin de birbirlerine göre farklı şekilde çalışması ile üretimdeki stereotipleri (klişeleri) değişen unsurların kalıcı ve gelişen şekle gelmesi idi. Her bir ürünün hazırlanması farklı kısımlara bölünürdü ve farklı tür işçiler tarafından yapılırdı. Bu da ürünün kalitesini arttırır ve maliyetinin azalmasına neden olurdu. Ürünün parçaları farklı makineler de hazırlanırdı. Doğal olarak bu yeni üretim sürecine geçişte yanlışlıklar ve şans eseri yenilikler de ortaya çıkmaktaydı. Bu tür üretim ticareti zorunlu bir duruma getirmişti ve durmadan genişlenmeğini saklıyordu. Önemli olan kalıplaşmalardan daha hızla kurtulmayı başarmak idi. Böyle beceriklilik, toplumun geleneklerine, doğaya ilgisine onu öğrenmek isteğine bağlıdır.

Tarihleri çok kısa olmalarına rağmen Avrupalıların (özellikle de kuzeydekilerin) çok hızla gelişmesine onların yukarıda değinilen özellikleri neden oldu. Bizim aydınlarımız içinde de kısıtlı düşünceye sahip olanları diyorlar ki: “Batılılar Rönesans devrine 400–500 yıl bundan önce girmişler, biz ise yeni giriyoruz. Bundan 200–300 yıl sonra bizde onlar gibi gelişmiş olacağız.” Bu düşünce hem yanlıştır, hem de ütopiktir. Kuzey Avrupalılar 2000 yıl önce barbarlık çağında idiler, Rusların tarihi daha da kısadır. Bağdat’ta ise 4000 yıl önce nehirlerin altında tünel bulunmaktaydı. Mısır’da, daha önceleri piramitler kurulmuştu. Nasıl olur da bizler 5-6 bin yılda Kuzey Avrupalıların 2000 yıldaki ve Rusların 1000 yıldaki gelişmesi kadar yol alamadık. Bu geri kalmayı, dini tutkunluğumuzla ilgilendirenler yanlış yapıyorlar. Birincisi, dinimizin yaşı yaklaşık 1400 yıldır. İkincisi, bizler gibi ve daha az gelişmiş ülkelerin (dinlerden bağımsız olarak) tarihleri bizim tarihten kısa değil. Toplumda temel bilimleri geliştirmek isteği olmalı, insanların büyük kısmı çocuklar gibi bilgi toplamak ve anlamak açlığı ortamında yaşamalılar. Tabii ki dininde büyük önemi vardır, ama din toplumun kültürünün bir parçasıdır ve toplumun düşünüş biçimine sıkı şekilde bağlıdır.

İnsanlar hayvanlardan farklı olarak üretim sırasında karlı olan ve ardı ardına gelmesi gereken işlemleri ve yöntemleri seçebilirler. Onlar elde edilen başarıyı değerlendirmeyi ve diğer insanları bilgilendirebilirler. Ama böyle özellikleri taşıyan insan sayısı azdır. Çoğumuz böyle yenilikleri üretmeyi bırakalım, bazen gerekli süreçleri bile gerekli şekilde öğrenerek kullanamıyoruz. Üretim sürecindeki işi kolaylaştırmak ve karlı yapmak yöntemlerini bulan insanları, toplum diğer insanlardan ayırarak, onları yalnızca böyle işleri yapmaya yöneltmişti. Üretim sürecinde yeni yöntemler ve işlerin yapılması için makineler (mekanizmalar)  bulan insanlara teknisyenler ve mühendisler denilmişti. Büyük Arşimed’de  (M.Ö. 287–212) bunların başında geliyor, çünkü o aynı zamanda en eski bilim adamı idi, şimdiki dilde matematikçi, fizikçi ve mühendis.

Genelde mühendislerin üretim sürecinde yaptıkları yenilikler, prensip olarak yeni olan süreçler ve mekanizmalar değillerdir. Özellikle de yeni doğa kanunlarının bulunmasına yarayan ve onlara dayalı olan yenilikler hiç değildir. Bunları yapabilenler bilim insanlarıdır, yani daha da derin ve geniş düşünce sahipleri olanlar. Bilim adamlarının çalışması sonucu mühendislerin de çalışma seviyesi devamlı olarak artıyor, eğitim ve bilim toplumun önemli bir işi haline geliyor. Örneğin Newton’un (1643–1727) mekanik kanunları, Maxwell’in (1831–1879) ve Faraday’ın (1791–1867) elektrik ve manyetik olaylarına bağlı teorileri ve buluşları genel olarak şimdiki yaşam biçimimizi belirliyor ve her zaman da böyle olacak. Günümüzde bilim maddenin derinliklerine doğru o kadar çok ilerlemiştir ki, herkese yönelik bir makalede buluşların adlarını bile hatırlatmak isteği bizi amacımızdan uzaklaştırabilir.Örneğin fizikte kesirli kuantum Hall olayı gibileri.

Ama unutmamak gerekir ki, bilimin gelişimine bağlı olarak uygulanması ve beklenen sonuçların gerçekleşmesi için, bilim ile üretim arasında mühendislik işlerinin organize edilmesi gerekir. Sovyetler Birliğinde, yaklaşık 1970’li yıllardan sonra bilimle üretim arasında duran yeni teknolojiler üretimine yönelmiş çok sayıda proje mühendislik daireleri ve bunlara bağlı olan özel fabrikalar açıldı. Ama bunlar batı ülkeleri ve Japonya’daki gibi kaliteli olmadığından ülkenin göreli olan gerilemesini önleyemedi. Aynı zamanda bilinmesi gerekir ki, eğitimi ve temel bilimleri düşük seviyede olan ülkedebu işlere ne kadar bütçe ayrılırsa ayrılsın, temel bilimler gelişmemiş ise, yeni teknoloji üretiminde yeteri kadar gelişme sağlanamaz. Daha ötesi eğitimi ve bilimi düşük seviyede olan ülkelerin bilime ve yeni teknolojiler üretimine ayırdığı paralar büyük ölçüde boşa gider.

Japonya’da temel bilimler ve yeni teknoloji üretimleri arasındaki oran 1960–1980 yılları arasında çok uyumsuz şekildeydi. Örneğin Amerika’da bunların gelişmesi ve oran ideal sayılabilir. Sovyetler Birliğinde temel bilimlerin gelişmesi yeni teknolojiler üretiminin (askeri hariç) çok önünde idi. Bizim ülkemiz gibi ülkelerde ne bilimin gelişmesinden, ne de teknoloji üretimindeki gelişmelerden konuşmaya pek değmez, eğer ki amacımız halkı kandırarak mutlu yapmak değilse. Japonlarda ise Sovyetler birliğinin tam tersi olan durum gözlenmekteydi. Onlar var güçleri ile yeni teknolojiler (özellikle mikro elektroniğe ve yeni tür malzemelere dayanan) üretiyorlardı. Kendilerinde eksik olan temel bilimler ile ilgili sonuçları yurt dışından transfer ediyorlardı. Ama bu alanlarda onlar tek başlarına, Latin Amerika, Afrika, Yakın ve Orta Asya (İsrail hariç)  kadar bilim üretebiliyorlardı. Bu bile, Japonların teknolojilerini geliştirmelerinin temposunu arttıramıyordu. Böyle olduğundan Japonya kendi temel bilimler üretimini daha hızla geliştirmek zorunda kaldı ve bu zorluktan başarı ile çıkabildi.

Sovyetler Birliğinde bilim ve yeni teknolojiler üretim merkezi Bilimler Akademisi idi ve bütün ülkedeki bilim-teknoloji işleri yönetimi orada toplanmıştı. Akademinin Başkanı Parlamentoda eğitim, bilim ve yeni teknoloji üretimi (askeri dahil) grup başkanı olurdu ve Komünist Parti Merkezi Komitesi üyesi seçilirdi. Böyle bir görev en iyi bilim adamları arasından, fizikçilere, bazen da matematik-mekanikçi veya kimyacılara verilirdi. Hatırlatalım ki, hem Sovyet hem de Amerikan atom bombaları projelerinin başında Yahudi kökenli teorik fizikçiler bulunmaktaydı. Sovyetlerde Yuliy Hariton, Amerika’da ise Robert Oppenheimer.

Atom bombasının üretimi fizikten çok daha fazla yeni teknolojiler üretimi ve mühendislik işleri gerektirmekteydi. Bu nedenle de baştaki bilim adamlarından, oldukça geniş bakış açısı ve hızlı çalışan beyin istenmekteydi. Bizler ve bizlere benzer dünyadaki toplumların çoğu ise, işlerin başına arkadaşlarımızın arkadaşlarını getiririz, çünkü gerekli kriterlere gerek duymayız, yeter ki çok para harcansın ve ülke içinde reklam yapılsın. Unutmamak gerekir ki, ekonomik kalkınmanın yaklaşık %75’i temel bilimlerin ve yeni teknolojilerin üretimine bağlıdır, gürültü seviyesindeki makale sayısına ve reklama değil. Yeni teknoloji üretimi, fabrikalarımızdaki yeni TV, araba ve dr. üretimi değildir. Bunlar diğerlerinin buldukları teknolojilerdir. Yeni teknolojinin yurt dışında satılabilen patentleri olmalıdır, eğer bunlar gizli silah üretimine bağlı değilse.

Bilim üretimi de, bilime yenilik getirmektir, sadece deney ve gözlem yapmak, verileri indirgemek ve sonuçlarını grafikler şeklinde sunmak değil. Bunlar bilimdeki gürültüdür. Cihazlarda üretilen ve sinyalin kesin şeklini engelleyen gürültü gibi. Bizim içimizde böyle işleri çok yapanlar, büyük bilim adamları sayılabilirler, böyle çalışmalar yapanlar öğretim üyeleri olurlar ve TÜBİTAK projeleri yürütürler. Gürültü içeren ve bilimin gelişmesine yaklaşık olarak hiçbir katkıda bulunmayan makaleler ödüllendirilmeye neden olurlar. Ama mühendislik bürolarında çalışanları doçent ve profesör yapmıyoruz, çünkü onlar üniversitelerin diplomalar dağıtan bölümlerinde çalışmıyorlar.

Bazılarımız sanıyor ki, üniversite öğretim üyeleri örneğin fiziği, kolejlerin ve liselerin fizik öğretmenlerinden daha iyi bilirler ve fizik ile daha fazla ilgilenirler. Ama bu öğretim üyelerinin yaklaşık yarısı için geçerlidir. Keşke hepsi için geçerli olsaydı. Üniversiteleri böyle kalitesiz durumdan koruyan yasalar olmalıdır. Örneğin, sıradan bir yardımcı doçente yüksek lisans ve doktora öğrencileri verilmemelidir. Profesörler bile, makaleleri olmayan konularda doktora ve tez danışmanı ve doktora jüri üyesi olmamalılar. Doktora konusunda makale yayınlamamış bir öğrenci tez savunmasına alınmamalıdır. Tez savunmaları herkese açık ortamda olmalı ve tez ile ilgili yazılı fikirler de mutlaka değerlendirilmelidir. Ama işlerin kötü durumda olması YÖK’ü, TÜBİTAK’ı, TÜBA’yı ve diğer kurumları hiç rahatsız etmiyor desek çokta yanlış olmaz.

 

Ekonomi ve Yeni Teknoloji Temel Bilimsiz Gelişmez

Ben, bilmediklerimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım.

Apologie Sokratus  (-469 -399)

Bilim, yeni teknolojiler üretimi ve ekonomi arasındaki bağıntı gelişmiş ülkelerde uzun yıllardır bilinmektedir ve diğerlerinde de duyulmuştur. Ülkelerin ekonomik durumları ve elde edilen bilim sonuçlarının kalitesi arasında sıkı bağlantının olmasını gelişmiş ülkelerdeki bütün yöneticiler biliyorlar, detayları anlamasalar da. Amerika Birleşik Devletlerinin geçmiş Cumhurbaşkanı Clinton: “Amerika’da iyi üniversitelerin olması, bizim ekonomik durumumuzun iyi olmasından kaynaklanmıyor. Biz zenginiz, çünkü iyi üniversitelerimiz vardır.” Bilinmelidir ki, günümüzde çalışma zamanını uzatmak ve işteki çalışma temposunu arttırmak yalnız kendi toplumunu daha fazla istismar etmeye yarar.

Bilim, patentler (yeni teknoloji üretimi) ve ekonomik durum arasında, gelişmiş Batı ülkelerinde ki istatistik verilere dayanılarak şöyle sonuçlara varılmıştır: 1979 yılında kişi başına (bilimci değil, her bir vatandaşa) düşen bilimsel makaleler ve kişi başına düşen milli gelir arasında korelasyon (ilgileşim) katsayısı 0.766 olmuş. Aynı yılda kişi başına düşen yayınlara olan atıf ve kişi başına düşen milli gelir arasında korelasyon katsayısı 0.94 olmuştur (Hemen belirtelim ki bizlerde bilimsel çalışmaların kalitesi göz önüne alınmadığından ve yalnız makale ve atıf sayısı ile uğraştığımızdan bilim çöküyor. Daha ötesi, bu sayıları kullanarak gelişmiş ülkeler bizler gibi ülkelerden kendi bilim ve teknolojilerini geliştirmek için para transferi yapıyorlar).  Aynı ülkelerde 1985 yılında kişi başına düşen patent ve kişi başına düşen milli gelir arasındaki korelasyon katsayısı 0.739 olmuş, yani daha düşük. Çünkü gelişmiş ülkeler yeni bilim üretiminde tekel durumuna gelmişler ve bizim bilimcilerde onların yeni elde edilmiş sonuçlarına ve verilerine atıf vermek zorundalar. Daha ötesi, onların dergilerinde yayın yapmak için onların makalelerine durmadan atıf vermelisin. Genelde bu korelasyonlar bilim ve yeni teknoloji üretiminde çalışanların bilinçli ve eğitimli olmalarını, düşünme seviyelerinin çok yüksek olmasını gösterir.

Eğitim, bilim ve yeni teknolojiler ile ekonomi arasındaki bağlantıyı gelişmekte olan ülkelerin yöneticilerinin çoğu halen anlamamıştır, ama ilk anlayanlardan biri Çin Devlet Başkanı Deng Siao Ping olmuştur. O, 1985 yılından başlayarak çok sayıda üniversite mezununu Amerika’nın en iyi üniversitelerine eğitimlerini devam ettirmeleri için göndermeye başladı. Okuyucular, bizim ülkemizin zaten yurt dışına öğrenci göndermekte olduğunu biliyorlar ve bu süreç 50 yıldan az olmayan bir zaman değildir. Doğru, öğrenci göndermekteyiz, ama gidenlerin çoğu ne yazık ki önemli bir şeyler öğrenmemiş olarak dönüyorlar. Çünkü ülkemizde zaten iyi bilimci ve eğitimsiz biri arasında bir fark koyulmuyor ve eğitimsiz biri iş başına gelerek iyi bilimciyi de engelliyor. Çin ise bizim ülkemiz gibi bir ülke değildir, orada daha iyilere saygı gösterirler ve iş başına getirirler.

Fizik bilimi Galileo zamanından (1564-1642) başlıyor. Bu bilim dalının ve buna bağlı olan teknolojinin yaklaşık %90’ı Avrupa kökenliler (ilk önce Yahudiler, İngilizler ve Almanlar) ve Japonlar, yani Dünya nüfusunun çok küçük bir kısmı tarafından geliştirilmiştir. Buda göstermektedir ki, yaklaşık olarak tüm Dünya toplumlarında (Türkler dahil) fiziksel (bilimsel)  düşünce az gelişmiş ve bu toplumların kültüründe iyi fizik eğitiminin,  bilimin ve bunlara bağlı olan, yeni teknolojiler üretiminin de pek önemli yeri yoktur. Bu toplumlar temel bilimler ve mühendistik alanları dışında olan alanlarda,  örneğin mimarlık, müzik, edebiyat, hukuk, spor, gazetecilik, siyaset, ürünler üretimi,  ticaret ve diğer alanlarda iyi olabilirler. Bunu Türkiye örneğinde görüyoruz. Böylece gelişmiş toplumlar ve oradaki insanlarla diğer toplumlar ve insanları arasındaki fark, çok boyutlu uzayda, kendisini kesin şekilde eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimini yansıtan bileşenlerde gösteriyor.

Ama bizlere benzer ülkelerin, dünya ekonomisi ve politikası açısından gelişmiş ülkelerden bağımsız olarak hareket etmeleri çok zor. Bu durumu yaklaşık 20 yıl öncesine kadar ikinci süper güç olan (O. Hüseyin: yaşadığım) Sovyetler Birliği örneğinde kısaca görebilirdik. Ama burada yalnızca bir izlenimi aktaralım. Sovyetler Birliği kapitalist dünyasından demir perde ile kendini ayırmıştı. Kendi ideolojik sisteminden olan ülkelerle temaslar çok daha iyiydi. Ülkenin içinde, 80’ninci yıllara kadar bilimdeki gelişme için genel olarak, hiçbir engel yoktu. Bizde ve bize komşu ülkelerde ise aşiret özelliği sanki partileri, gazeteleri ve toplumun her birimini diğerinden ayırmış durumda ve yalnız torpil bu engelleri aşmamızı sağlayabilir. Örneğin Üniversitelerde en önemli şey seçimlerde oy kullananların kime oy verdiğidir. Aynı üniversitenin bir bölümünde bile bazen bilimsel temaslar, Sovyetler Birliğinin demir perdesinin yaptığından bile daha fazla kopuk durumdadır. Eğitimin ve bilim üretiminin daha ön planda olması gerekmez mi? Belki de bulunduğumuz durum bizim için bir eksiklik değil, çünkü bu durum ülkelerin çoğunda geçerlidir.

Ülkelerin eğitim, bilim, teknoloji ve ekonomik yönlerde gelişim seviyesini, onun ürettiği ve dünya pazarlarında sattığı ürünler gösterir. Bu ürünlerin değerini, ürünlerinin hazırlanmasında gereken maddenin miktarı ve gerekli bilimin (teknolojinin) seviyesi oluştururlar. Bu anlamda pazara çıkarılan ürünler, içerdikleri madde miktarı ve bilim (teknoloji) seviyesine göre bölünürler. Genel olarak, belirli bir madde kütlesinden hazırlanmış ürünler, değerlerinin yaklaşık 10 kere  (bir mertebe) artmasına göre gruplara ayırırlar. En alt gruptaki  (en ucuza satılan) ürün, ham maddedir. Eğer bu maddeler işlenerek düzenli ve iyi çalışan makineler üretilirse (örneğin İsviçre saatleri gibi),  harcanan maddenin değeri 10 kat artmış olur ve bu ürün ikinci gruba dahil olur. Mikroelektronik parçalar,  onlardan hazırlanmış ürünlerin değerini, kullanılmış maddenin değerinden 100 kere fazla yapıyor ve bu nedenle de bu şekilde olan son ürünler üçüncü gruba dahil olurlar. Yeni tür ürünlerin patentleri bu ürünlerin kendilerinden de 10 kere değerlidirler ve bu nedenle patentler dördüncü gruba dahil olurlar. Böylelikle patentler en değerli ürün sayılır. Patentlerin dahil oldukları gruba biyoteknoloji ve nanoteknoloji ürünleri de dahil edilebilir. Böylelikle bu son ürünlerin hazırlanmasında minimum madde ve maksimum bilim kullanmış olur. Bu nedenle de dördüncü gruba dahil olan ürünlerin Dünya pazarlarındaki satış fiyatları, onların hazırlanması için gereken ham maddeden 10000 (on bin)  kat daha fazla olur.

Yukarıda biz hayvanların bildiklerinden ve duygularından, insanların gelişmesinden ve düşünce kapasitelerinden basit şekilde bir tartışma yaptık. Temel bilimlerin ve yeni teknolojiler üretiminin gelişmesi üzerinde durduk ve bunların ekonomik gelişmenin temelinde en büyük faktör olduğunu vurguladık. Bizim zamanı içermeyen uzayımız üç boyutlu olduğundan biz daha fazla boyutlu olan uzayları gözümüzün önünde canlandıramıyoruz. Bu nedenle insan toplumlarının gelişmesini üç boyutlu uzayda yansıtmaya çalışalım.

İnsanların temel bilimlere, yeni teknolojilere ve diğer dünya çapında önem taşıyan başarılara bağlı gelişmelerini dik koordinat sistemindeki (z) koordinatı olarak, duygularına bağlı olan gelişmelerini (x) boyunca ve bütün diğer başarılarına bağlı gelişmeleri (y) koordinatı yönünde koyalım. Böylece (x), (y) koordinatlarını yatay düzlemde ve (z) koordinatını düşey yönde yerleştirmiş oluruzEk olarak (x), (y) ve (z)  boyunca ölçeklerimizi (skalalarımızı) ayrı ayrı toplumların (milletlerin, halkların) sayısına ters orantılı seçelim. Böylece her bir toplumu yansıtan piramitler kurabiliriz. Böyle piramitleri karşılaştırarak toplumların aynı nüfus sayısına karşı gelen dünyadaki etkinliğini görebiliriz. Toplum çok büyükse, ama gelişmemiş ise onu yansıtan piramidin boyutları küçük olacak. Nüfusu çok az, ama çok gelişmiş toplumun tabanının büyük, ama yüksekliği çok daha fazla büyük olacak. Gelişmiş toplumun veya toplumdaki farklı millete ait grubun çok etkin olduğu bilinmektedir. Biz burada gelişmelerdeki farkların hangi yönde daha fazla olduğunu göstermeye çalıştık.

Wikipedia serbest ansiklopedisinin Rusçasında, Azerilerin (Az) ve Ermenilerin (Er) günümüzde dünyadaki dağlımı verilmiştir. Azerbaycan’da 8 milyon (ml.) Az ve Ermenistan’da 3.2 ml. Er,  Türkiye’de 2.7 ml. Az ve yaklaşık bilinen 80 bin Er (bu sayı gerçekte 3-4 kat fazla olmalıdır), Rusya’da 2 ml. Az ve 1.2 ml. Er, İran’da 30 ml. Az ve 200 bin Er, Avrupa’da 2.5 ml. Az ve 1 ml. Er, Amerika’da 1.5 ml. Az ve 1.5 ml. Er yaşıyor. Doğal olarak Rusya’da, Avrupa’da ve Amerika’da diğer Türk soylularda yaşıyorlar. Ama her yerde az sayıda olan Ermeniler çok daha fazla etkinlerdir. Bizim ülkelerimizin çok daha büyük pazarı, daha önemli doğa zenginlikleri ve coğrafi konumumuza rağmen.

Amerikan kongresinde Ermenilere soykırım yapıldığı tartışmaları olduğu zaman bizim sosyoloji ve gazeteci uzmanlarımızdan duyuyoruz ki Kaliforniya eyaletinde Ermeni seçmeni çok olduğu için etkin rol oynuyorlar. Biz temel bilimciler bunu başka türlü ifade ederiz. Kaliforniya’nın nüfusu 37 milyondur ve oradaki Ermeni sayısı 0.5 milyon olabilir. Ama Ermeniler sayılarının az olmasına rağmen çok etkinler ve bu nedenle de Kaliforniya’da, Amerika’da, Avrupa’da ve bütün dünyada çoğu zaman amaçlarına ulaşıyorlar. Acaba neden bu kadar etkinler?

Sovyetler Birliğinde Ermeni kökenlilerin bütün Türk cumhuriyet kökenlilerden fazla tuttukları önemli alanları hatırlatalım ve onların dünyadaki etkinliklerine bakalım:

Parti ve devlet katındaA. Mikoyan 2’nci dünya savaşından 1965 yılına kadar Politbüro üyesi, Başbakanın birinci yardımcısı ve Parlamento başkanı olarak görevlerde çalışmış. V. Movsisyan ve S. Pogosyan Politbüro üyeleri olmuşlardır. İ. Tevosyan, S. Siteryan ve L. Konstantov Başbakan yardımcıları olmuşlardır. Birçoğu Sovyetler Birliğinin bakanları, Türk cumhuriyetlerinin ve Rusya eyaletlerinin liderleri olmuşlardır.

Gorbaçov’un  üç ve Yeltsin’in bir danışmanı Ermeni idi. Rusya’nın dış işleri bakanı S.Lavrov (Kalantaryan), Türkiye’de iyi tanınır. Benon Sevan, Birleşmiş Milletlerde baş katibin yardımcısıdır. Eduar Balladyur, 1993-1995 yıllarında Fransa’nın Başbakanı. Fransa’da şimdi de Ermeniler çok önemli görevlerdeler. Amerika’da, İngiltere’de, Avustralya’da Ermeniler çoğu zaman bakan seviyesinde görevlerde bulunmuşlardır.

Ermeniler Sovyetler Birliğinin, Rusya’nın ve diğer ülkelerin büyük elçileri olarak çok görev almışlardır. Şimdi de Rusya’nın 7 büyük elçisi ermenidir. Çok sayıda Ermeni Sovyetler Birliğinde ve şimdi Rusya’nın keşif ve istihbarat kurumlarında en önemli görevlerde olmuşlar ve hala görevdedirler.

Çar Rusya’sında da birkaç Ermeni bakan olmuştur, ama ilgimizi çeken onların büyük Müslüman ülkelerinde yüksek vazifelerde olanlarıdır. Örneğin Pogos Hubar Mısırın birinci Başbakanı olmuştur. Osmanlı imparatorluğunda, son yıllarda, Akop Gazaryan ve Sarkis Oganes Paşa maliye, Grigor Sinopyan ve Karapet Artun Davit Paşa içişleri, Osakan Mardikyan ulaştırma ve Gabriel Noratynkyan dışişleri bakanları olmuşlardır. Avrupa’nın önemli ülkelerinde birçok Ermeni bizim büyük elçilerimiz idiler.

Ermeniler içinde çok sayıda general ve amiraller olmuştur, ama burada yalnızca en büyük Sovyet kumandanları hatırlatalım. İ.Bagramyan, Sovyetler Birliği Mareşali, A. Babadjanyan, zırhlı birliklerin Baş mareşali, S. Xudyakov, hava kuvvetleri mareşali ve S. Aganov, mühendislik birlikleri mareşali (mareşal orgeneralden bir üst rütbedir).

Ermeniler kültür, sanat, gazetecilik alanlarında ve özellikle üretim ve maliye alanlarında da dünyada yaygın şekilde çalışıyorlar, ama Türkiye de herkesin ilgilendiği Ermeni sporcularını hatırlatalım:

Vik Darçinyan, Artur Abram, Biktor Oganov ve Suren Kalaçyan şimdiki zamanlar boks ve Kikboks dünya şampiyonları. Andre Agassi (Agassyan) tenis, dünya şampiyonu. Dünya ve Olimpiyat şampiyonları Alen Pogasyan, Albert Azaryan, Vladimir Engibaryan, Yuriy Vardanyan, Şavarş Karapetyan, Karine Aznavuryan, İgor Ter-Oganesyan ve İsrael Akopkohyan. Satranç dünya şampiyonları: Tigran Petrosyan, Levon Aronyan ve Garri Kasparov (annesi Ermeni).

Ermeniler dünya bilimi ve yeni teknolojiler üretimine de büyük katkılarda bulunmuşlardır. Burada biz yalnız iyi bildiğimiz Sovyetler Birliği zamanından bildiklerimize değinmek istiyoruz.  Örneğin Sovyet bilimine ve teknolojisine 1917–1987 yılları arasında en fazla katkısı olan işleri ve kişileri kapsayan “1917–1987 yılları arasında Sovyet bilimi ve tekniği. Vakayiname.  Moskova. Nauka 1988” künyeli resmi kitapta Ermeni kökenli yirmi beş (25) kişinin adı geçerken, Türk Cumhuriyetleri kökenlilerden biri O. Hüseyin (O. H. Guseinov) olmak üzere yalnızca iki (2) kişinin adı geçmektedir. Örneğin Artyom Mikoyan, dünyada iyi tanınan MiG jet savaş uçaklarının, Samvel Kocharyants atom bombaları, Mikael Pogasyan Su-17 savaş uçaklarının ve Aram Rafaelyan yerden dikey yönde kalkabilen jet uçaklarının proje mühendisleri olmuşlar.

Ermeni bilim adamları ve bazı diğer alanlardaki bilgilerle ilgili verilerin kesinlikle doğru olduğunu biliyorum. Buna dayanarak ansiklopediden aldığımız diğer bilgilerinde gerçekleri yansıttığına inancımız tama yakındır. Diğer yandan Ermeniler kendi insanlarını değerlendirdikleri zaman, tam bağımsızolabilirler, yani gerçekleri yansıtırlar. Keşke bilim, teknoloji, kültür ve diğer alanlarda çalışanlarımızı böyle bir yaklaşma ile tanıtan bilgileri, ansiklopedinin Türkiye ve Azerbaycan ile ilgili yazıları da içerseydiler. Bu sayfalarda ünlü matematiksel fizikçimiz Feza Gürsey’inAsım Barut’un ve petrol kuyuları kazma makineleri alanında ünlü Emin Tagiyev’in (üç kere Stalin ödülünü almış) ve diğer büyük insanlarımızın adlarını bulsaydık. Bunlar bizlerin geçen yüzyıldaki en büyük bilim adamlarımızdır.

Ansiklopedideki yazılarda, Ermeniler ile ilgili konularda toplumların gelişmesini yansıtan piramidin büyüklüğüne ve özellikle de yüksekliğine büyük önem verilmiş olduğunu görüyoruz. Bizleri tanıtan yazılarda ise sadece hangi bölgelerde yaşadığımız, nerelere göç ettiğimiz, dilimiz ve sayımız ön plana çıkmıştır. Unutmamak gerekir ki, günümüzde herkes ilgilendiği bilgiyi internet ortamında buluyor. Burada bizim insanlarımızı tanıtan bilgiler olmalıdır ve bu bilgiler gerçekleri yansıtmalı ki, onlara inananlar olsun. Böyle bilgileri kimler hazırlayacak. Bizlerin Bilim Akademilerimizin üyeleri bile doğru dürüst seçilmiyorlar. Bizler ne zaman gelişmemizin önünü açacağız ve kendimizi iyi şekilde tanıtabileceğiz?

Ermenilerin ABD, Fransa, Rusya ve diğer ülkelerde nüfusun çok az kısmını oluşturmalarına rağmen çok fazla etkili olduklarını ve çok sayıda önemli görevlerde yer aldıklarını biliyoruz. Nüfusu az sayıda olan toplumlar içinde bu açıdan onlardan çok daha etkili olan toplum belki de yalnız Yahudilerdir. Biz fizikçi olarak, sosyal bilimlerden çok uzak olduğumuz için toplumsal hayatla ilgili olan bazı basit şeyleri bile anlamıyoruz. Örneğin Rus drama yazarı ve Çar Rusya’sının İran’da ki büyük elçisi kitaplarının birinde Rusya ile Türkiye arasındaki bölgeye (Şimdiki Ermenistan) 19. yüzyılın sonunda, doğu ülkelerinden yaklaşık 1 milyonun üstünde Ermeni’yi göçle getirdiklerini yazdığını duyduk (Bu kitap Azericeye yaklaşık 17-18 yıl önce çevrilmişti). Diğer yandan kesin bilinmeyen sözde Ermeni soykırımı ile ilgili İngilizce yazılarda, 1896 yılında 200 ve 1915-1917 yıllarında yaklaşık 1.5 milyon (1.1-1.8 milyon) Ermeni’nin öldürüldüğünü yazıyor. Aynı yazıda Türkiye’de 1915 yılında 2.5 milyon Ermeni’nin yaşadığını yazıyor. Bu yazılardan, 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçildiği zaman Türkiye’de 2.5-3 milyon Ermeni yaşamış olduğunu söyleyebiliriz. Diğer yandan da aynı yıllarda Türkiye’nin nüfusunun yaklaşık 10 milyon olduğu bilinmektedir. Böylece Türkiye’de o yıllarda her 3-4 kişiden birinin Ermeni olduğu sonucuna varırız. Diğer yandan Osmanlı nüfus sayımına göre 1914 yılında Türkiye’de 1.3 milyon ve Ermeni kilisesi verilerine göre 1.9 milyon Ermeni Türkiye’de yaşıyormuş.  Şimdi Türkiye’den Ermenistan’a olan göçü ve Ermenilerin ayaklanmasının yaklaşık 15 yıl daha önceden başladığını göz önüne alsak 19. yüzyılın sonunda Türkiye’de ki her 5 kişiden birinin Ermeni olduğunu kabul edebiliriz.

Nüfus oranındaki bu sayıları Amerika, Rusya, Fransa ve diğer ülkelerdeki Ermeni nüfus oranları ile karşılaştırırsak ortaya böyle bir soru çıkıyor. Nasıl olur ki Türkiye o zamanlar tamamen Ermeni hegemonyası altına geçmemişti. Bunun cevabı şöyle olabilir. Birincisi Sultanlık (krallık) devrinde egemenlik akrabalıkla devredilirdi. İkincisi o zamanlar eğitimin, bilimin ve kültürün ülkelerin ekonomik gelişmesinde büyük önem taşıdığı dönem yeni başlıyordu. Farklı toplumların ve milletlerin bu yeni döneme girmek arzusu ve imkanı ise onların mantalitesine ve geleneklerine bağlıdır. Böyle olduğundan ve Ermenilerin yeni döneme hızla uyum sağlayabilmesi onları etkili bir millet haline getirmiştir diyebilirizBu durumda onlara, sözde soykırım meselesini gerçek gibi göstermeye yardım ediyor. Onlar Dünya’daki çoğu toplumu kandırmayı biliyorlar. Çünkü eğitimli, bilimli ve başarılar. Böyleler, çünkü kendi içlerinde dürüstler kendi insanlarına doğru değeri verirler. Bizim insanımız ise saftır.

Örneğin Karabağ savaşlarıyla ilgili bir fıkra vardır. Herkesin bildiği gibi cephe boyunca keskin nişancılar yerleştirilir ve böylece düşman askerlerinin göründükleri anda vurulmaları sağlanır. Ermeniler yüksek sesle, bağırarak Ahmet, Oktay… orada mısın diyerek seslenirler. Ahmet, Oktay…  yerlerinden kalkarak buradayım diyorlar. Hemen o anda hain keskin nişancı onları vuruyor. Ermenilerin bu kötülüklerini gören Azeriler de intikam almak için yüksek sesle onlarda bağırıyorlar Karapet neredesin, Vartan neredesin .… Korkak Ermenilerden ses çıkmıyor. Bir süre sonra o taraftan ses geliyor. Karepet’i tanıyan kimdir? Ben Vartan, beni tanıyan kimdir? Bizimkiler sırası ile kalkarak “ben diyerek” bağırırlar. Yine hain keskin nişancılar çirkin amaçlarına ulaşıyorlar. Böyle fıkralar İsrail’in Mısır ve Suriye ile savaşından sonra çok konuşulmuştur. Gelişmiş toplumlar için böyle fıkralar geçerli mi?

Gelişmeyi, çok boyutlu uzayı kullanarak incelememizde Ermeni örneğine başvurmamızın nedeni, onların Müslüman ülkelerin tam ortasında bin yıllardır yaşam sürmeleri ile ilgilidir. Onların eğitime, bilime ve kültüre çok önem vermeleri Wikipedia ansiklopedisi sayfalarından da apaçık görünmektedir. Bizlerin de kaliteli eğitim ve bilimin önemli olduğuna ve bunların taşıyıcısı olan insanlarımıza destek olmanın şart olduğuna inanmalıyız.

Üniversite ve Bazı Sorunları

Giriş

Üniversite; özgür düşünceyle “gerçeğin” arandığı, sorgulamanın, tartışmanın, eleştirici düşünmenin öğretildiği, bilimsel düşünmenin üstünlüğünün ortaya konduğu, topluma da bu becerileri kazandırmaya çalışan yüksek eğitim kurumudur.

Üniversite; bilim aracılığıyla dünyaya, yeniliğe kapı açan, her türlü fikrin tartışılabildiği, yaratıcılığın gerçekleştirildiği, unvan ve makamların fazlasıyla önem taşımadığı, hiyerarşinin bulunmadığı, bilimsel özgürlüğün ve bilgi birikiminin oluştuğu bir ortamdır (Gökçe 1990: 100).

Ülke kalkınmasında topluma bilimsel bir paradigma kazandırılması önemlidir. Toplum, üniversiteleri “ilim-irfan yuvası” olarak adlandırılır. Anlamı zamanla erozyona uğramış olsa bile bu adlandırma dikkatle incelenmelidir. Bu adlandırma gerçeğin aranması anlamına gelir.

Bilimin gelişmesi araştırıcıda anarşik bir düşünüş gerektirir. Bilimsel düşünüş ne tam şüpheci, ne de dogmatiktir. Şüpheci, gerçeğin bulunamayacağı kanısındadır. Doğmacı, gerçeğin zaten bulunduğuna inanır. Bilgin, hiç olmazsa kendi araştırma konusunda, gerçeğin henüz bulunmadığını ama bulunabileceğini düşünür. Gerçeğin bulunabileceğini söylemek bile bilginlerin inandığından çok şey söylemeleridir. O, kendi buluşlarını son ve salt olarak değil, düzeltilebilecek yaklaşımlar olarak görür. Bir şeyin sonu olmayacağına inanmak bilimsel ruhun özüdür. Bilginlerin inançları değişebilecek niteliktedir, dogmatik değil. Bu demektir ki, onlar toplumun iyi yurttaş için inanılması gerekli saydığı şeylere dayanmaz, kendi gözlemlerine ve çıkardıkları sonuçlara bağlıdır.

Türkiye’de bilimin önünde kuşkusuz bazı engeller vardır: Töreler, geleneksel düşünüş, yasalar, din algısı, ideoloji, paradigma, hatta bilginlerin kendileri gibi. Ama bunlardan kanımca en önemlisi bilginlerin kendileridir. Çünkü bilgin bilgilidir. Bacon’ın dediği gibi “bilgi güçtür”. Bu gücü bilginler kullanamıyorlarsa öncelikle kendilerini sorgulamalıdırlar. Yine de aşağıda bilimcilerin kendileri dışında ortaya çıkan üniversite sorunları üzerinde durulmuştur.

 

Bilimsel araştırmaların desteklenmemesi ya da desteğin yetersiz olması

Yapılan araştırma ve kitap haline getirilen çalışmalar “Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu”nun uygulanmaması sonucu yazara ve yayıncıya en azından emeğinin karşılığını almasına bile olanak sağlamamakta, korsan yayıncılar ve fotokopiciler tarafından hakları gasp edilmektedir. Böylesi bir durum ülkenin kültür yaşamını giderek yoksullaştırmaktadır.

 

Uluslararası deneyim eksikliği

Yurt içi ve dışı bilimsel toplantılara katılmayı üniversiteler sanki bilginlerin özel işleri saymaktadırlar. Böylece bu toplantılara katılan bilimciler ekonomik açıdan genellikle desteklenmemektedir. Uluslararası deneyim bilgi ve deneyim alışverişi anlamına gelir. Böylesi deneyimlerin olmaması ülkemiz bilim yaşamının giderek kısırlaşmasına neden olmaktadır.

 

Teknik yetersizlikler

Bilginlerin özellikle YÖK sonrasında niceliği artırmak uğruna nitelikten ödün verilmesi sonucu, araştırma yöntembilimi yeterince bilmedikleri hatta uluslararası yayınları izleyebilecek düzeyde yabancı dil yetersizlikleri yaygın bir gözlemdir. Bu gözlemi kanıtlamak için akademik kadrolardaki dağılıma bakmak yeterlidir. Yardımcı doçentlik kadroları ÜDS sınavını geçememiş akademisyenler tarafından adeta tıkanmıştır.

Sorun sadece yabancı dil bilmemekle de sınırlı değildir. Bilim etiği konusunda ciddi noksanlıkların olduğu gözlenmektedir. Çalıntı niteliğinde sözde araştırmaların bulunduğunu zaman zaman gazetelerde okumak mümkün olmaktadır.

Bilgin, kişiliğinde evrensel özellikler ve toplumumuz için gerekli nitelikleri taşımalıdır. Bunlar şöyle özetlenebilir (Köknel 1990: 173): Bilimsel düşünce ve tutum; aydın olmak; insana değer vermek; gelişmeye, değişmeye açık olmak; üretici ve yaratıcı olmak; çağdaş olmak; laik düşünmek; bilimsel düşünce, tutum ve ortamı korumak ve kollamak; bilimsel düşünce, tutum ve ortamın dünyada ve ülkemizde nasıl doğup geliştiğini bilmek. Başka bir deyişle, tarih bilincine ve bilgisine sahip olmak. Tarihi gelişimi çağdaş düşüncelerin ışığı altında değerlendirmek.

Bilimsel tutum, art niyet ve önyargılardan uzak, inançlardan arınmış, çabuk, kısa ve kolay yoldan sonuca ulaşmaktan kaçınan gerçekçi, nesnel, şüpheci öğeleri içeren davranışların tümü olarak tanımlanabilir (Yavuzer 1990: 168).

 

Toplumda bilim kültürünün yetersizliği

Bilim bir ortam gerektirir. Bu ortamın özgür ve bilimi destekleyici olması gerekir. Bu ortamın içinde bulunulan siyasal, toplumsal, ekonomik ortamlardan bağımsız olamayacağı açıktır.

Bilim ne olursa olsun “müspet” dediğimiz tanıtlanmış her şeyi inceler. Bunlar olgulardır. Bilimin konusu ne Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu, ne de O’nun sözlerinin doğruluk ya da yanlışlığının kanıtlanmasıdır. Din de fizik, kimya, mikrobiyoloji, paleontoloji vd konuları incelemez, çünkü konusu değildir. Çatışma ise biri öbürünün yarım yamalak, yüzeysel bilgilerle yorumlamaya kalkınca ortaya çıkar. O da yorumlayanın yanlışları ya da eksikliklerinden kaynaklanır (Güvenç 1998: 2).

Fatih Sultan Mehmet, “ilim ve irfan, ilgi ve iltifat görmediği yerde barınmaz” demiştir. Bu özdeyiş bir gerçeği yansıtmaktadır.

Bir kısım bilgin kendilerini toplumun kurtarıcısı ve sahibi olarak görüyor ve toplumun kendi peşlerine takılmasını bekliyor, gelmeyince toplumun zeka ve yeteneğine saldırma hakkını kendinde bulabiliyor. Diğer kısmı da toplumun arkasına takılıp ilerlemeye çalışıyor. Oysa bilginlerin görevi topluma veri sağlamak ve teknoloji üretmektir.

 

Taşra üniversiteleri sorunu

Yeni kurulan üniversiteler ve onlara bağlı olarak açılan yüksekokullar, öğretim üye gereksinimlerini yeterli olarak karşılanmaktan çok uzaktır. Öğretim üyeliğinin ve özellikle de araştırma görevliliğinin güvenceden ve ekonomik çekicilikten uzak bulunuşu yükseköğrenim düzenimizin bir başka darboğazını oluşturur (Ozankaya 1990: 224).

Üniversiteler sadece birer eğitim merkezi değildirler. İçinde bulundukları çevrenin ekonomik, kültürel, toplumsal gelişmelerinin de merkezi olan yerlerdir. Kampanya niteliğine bürünen “her İl için bir üniversite” uygulamasının altında yatan da budur. Ancak bu durum aynı zamanda üniversiter eğitimin önündeki engellerden biridir. Üstelik bu üniversiteler belli siyasal ya da dinsel etkilenmeler ya da yönlendirmeler doğrultusunda kurulmakta, kadrolanmakta, en azından o etiketi taşımaktadırlar.

Yeterli öğretim üyesi, kütüphanesi hatta binası bile bulunmayan üniversitelerin “lise azmanından” farkı olmaz. İşin kötüsü, bu okulları bitirenlerin kendilerini üniversite mezunu sanmaları ve topluma öyle sunmalarıdır.

 

Bilim yöneticilerinin yetersizliği

Bilim ayrı bir yönetim yaklaşımı gerektirir. Demircan’a (1995: 4) göre, üniversitelerimizdeki yöneticiler bilimsel araştırma bilincinden yoksun, ama iyi konuşup, iyi giyinen öğretim üyeleridir. Sanki bilimsel araştırma yapamayan öğretim üyeleri iyi yönetici olur diye bir kural varmış gibi. Karar organlarının başında olan bu yöneticiler bilim yapmadıkları için bilerek ya da bilmeyerek bilim yapanları da desteklememe gibi bilim karşıtı uygulamalara girmeleri bilimsel gelişmeyi köstekleyen bir sakıncadır.

Ayrıca Tıbbiye de yükseköğretim sistemimizi tek başına temsil eder hale gelmiştir. Tıp Fakültesi olan üniversitelerde rektör ve yök delegeleri tıbbiyeden seçilmekte, yök kurullarında tıp kökenli bilginlerin ağırlığı hissedilmektedir. Yükseköğretim sistemine tıbbiyenin yön verdiği bile söylenebilir. Tıbbiyeli akademisyenlerin üniversiter düşünebilme becerilerini sorgulamak durumundayız. Sosyal bilimlerin etkisizliği ve toplumsal sorunlarımızı çözmede beceriksiz kalışımızın bir kısmını yüksek öğretimin tepesindeki tıbbiyelilerle açıklamak onlara haksızlık sayılmamalıdır.

 

Tasarruf önlemleri

Eğitimde ve bilimde tasarruf yapmak, en basit anlamıyla topluma ve geleceğine ihanet etmektir. Eğitim ve bilim geleceğe yatırımdır. Kalkınmanın iyi yetişmiş insan gücüne bağlı olduğunu bilmeyen kalmamıştır. Bu konuda tasarruf, geleceğe yapılacak yatırımın kısılmasıdır.

Bilimsel araştırmayı mesai saatleri dışında yapmayı öneren yöneticilerin bulunduğu gibi, yapılan araştırmalar için de bir ücret ödenmemektedir. Öğretim elemanı maaş karşılığında ders vermektedir ama bilimsel araştırma yapmanın yükselme dışında hâlâ bir karşılığı yok üniversitelerimizde. Üstelik araştırma yapan bunu genellikle cebinden harcadığı paralarla yapmaktadır.

Tasarruf önlemleri kapsamında yapılan uygulamalardan biri de üniversite kütüphanelerine gerektiği kadar kitap alınmamasıdır. Oysa Hirsch’in dediği gibi “kışla için cephane ne ise üniversite için de kütüphane odur.”

 

Özerklik sorunu

Tek merkezden yönetilen ve özerk olmayan üniversitelerde bilim ve düşün özgürlüğü yeşeremez. Hele hele dogmalar üniversitelere sızmaya başlarsa, pozitif bilimlerle çelişmeler, çatışmalar olur, bu da üniversitelerin yavaş yavaş üniversite olmaktan çıkıp birer “medrese” durumuna gelmelerine neden olur (Velidedeoğlu 1990: 16).

Özgür düşünceye katkıda bulunacak özerk bilimsel kuruluşları olmayan toplumlar, hem aydınlanma hem de aydın yoksulluğu çekerler. Bu gibi toplumların insanları ve bilim kuruluşları, özgür ve özerk olmadıkları için üretken ve yaratıcı olamazlar. Üretken ve yaratıcı olamadıkları için de özgür düşüncenin ve özerk kurumsallaşmanın önündeki engelleri ortadan kaldırabilecek toplumsal kültürel ortamı yeşertecek gücü sağlayamazlar (Arat 1990: 58).

İnsanın özgürleşmesine bağlanan radikal, (…) ne kadar radikalse, gerçekliğe o kadar nüfuz eder; öyle ki, gerçekliği daha iyi tanıyarak daha iyi dönüştürebilir. Yalın haldeki dünyayla karşılaşmaktan, onu işitmekten, o dünyayı görmekten korkmaz. Kendini, tarihi veya halkı tekeline almış olarak görmez veya ezilenlerin kurtarıcısı olarak görmez (Freire 1991: 19).

Özgürlük fethedilir, armağan olarak alınamaz. Özgürlüğün izini, sürekli ve sorumlulukla sürmek gerekir. Özgürlük insanın dışında bir ideal değildir; mit haline gelen bir fikir de değildir. İnsanın yetkinleşme arayışının olmazsa olmaz bir koşuludur (Freire 1991: 25).

Düşüncelerini özgürce dile getirmek için önce insanın kendisinin özgürce düşünebilmesi gerekir. Kendisi düşünemeyen, özgürce düşünme alışkanlığı edinememiş, yalnızca kendisine belletilenlere inandırılmış insanlara düşüncelerini söyleme özgürlüğü verildiğinde o insan ve içinde bulunduğu toplum ne kazanacaktır?

50’li yıllarda marksist solcularımız kendilerinin marksist oldukları için ilerici olduklarını, öztürkçeciliğin de ilericilik olduğunu ve bir marksistin öztürkçeci olması gerektiğini savunurlarken, o sıralarda Stalin’in bir yazısı Türkçe’ye çevrilir. Stalin yazısında özleşmeye karşı çıkmaktadır. Birden marksistler öztürkçeye karşı oluverirler (Akarsu 1992: 2). Düşünce özgürlüğünün en azından pragmatik yanı özgün düşüncenin oluşturulmasını sağlamak içindir. Yoksa başkalarının beyinlerine ağız olmak için değil!

Uluslararası Üniversiteler Birliği’nin 1965’te belirlediği üniversite özerkliği ölçütleri şunlardır (Gökçe 1990: 97):

1. Bir üniversite kendisini ilgilendiren bütün seçim ve atamaları bizzat kendisi yapmalıdır.

2. Okutacağı öğrencilerin seçimi tümüyle bizzat kendine ait olmalıdır.

3. Eğitim programlarını bizzat kendisi hazırlayabilmeli, vereceği diploma ve belgelerin hangi düzeydeki bilgi ve maharet karşılığı verilmesi gerektiğini kendisi tayin etmelidir. Bunlar kanun, tüzük ve yönetmeliklerle belirlenmiş olsa da, hazırlanmalarında temel sorumluluk ilgili üniversiteye verilmiş olmalıdır.

4. Araştırma programlarını istediği gibi düzenleyebilmelidir.

5. Kendi bütçesini geniş yetki sınırları içerisinde istediği gibi kullanabilmelidir.

Bir üniversitenin özerk sayılabilmesi için yukarıdaki koşulların tümünün birlikte bulunması gerekir.

 

Resmi ideoloji paradigması

Üniversite ve bilim açısından ülkenin resmi paradigması önemli bir değişkendir. Resmi görüş eğer bilimi önemsemiyor ya da “işine geldiği gibi kullanmak” istiyorsa, bu durumda bilim için gereken ortam oluşturulamaz. Örneğin 12 Eylül sonrasında liselerde Felsefe dersinin seçmeli hale getirilmesi, Biyoloji dersinde bilimsel değil, dinsel görüşlerin (bilimselmiş gibi) aktarılması bunlardandır (Kence 1994: 4; Bozcuk 1994: 4). Böylesi bir ortamda yetiştirilen ve üniversiteye gönderilen öğrencilerin bilime “teşne” olmaları mümkün değildir. Nitekim bu ortamda yetiştirilen ve günümüzde üniversitede okuyan öğrencilerin yarattıkları sorunlar ve paradigmaları bunu göstermektedir.

Galileo örneği bu konuda örnek gösterilebilir. Daha yakın zamanlarda ve bizden başka örnekler de verilebilir. 1946’da DTCF’den kovulan Muzaffer Şerif, Behice Boran, Pertev Naili Boratav ve Niyazi Berkes örnekleri de resmi görüşe ters düştükleri için dışlanan bilimci örnekleridir. 27 Mayıs sonrasında yaşanan 147’ler olayı, 12 Eylül sonrasında 1402’likler de bu kapsamda değerlendirilmelidir. Bunların dışında rektör ya da dekanlara çeşitli sebeplerle muhalif oldukları için kadro bekleyen, yükselmesi engellenen akademik personelin de ciddi rahatsızlıkları bulunmakta ve bu durum bilginlerin motivasyonlarını ciddi biçimde engellemektedir.

 

Dönemsel yasaklar, Rektörlere göre bilginler

Bilimciler sadece kendi alanlarındaki sorunları çözmek ya da ülke için çözümler üretmek görevini yerine getirirken her zaman kendileriyle baş başa kalamamışlardır. Dünyada ve Türkiye’de esen soğuk savaşların ya da ufuksuz yöneticilerin yarattığı sorunların da adeta kurbanı olmuşlardır. 1946 DTCF örneği, 27 Mayıs sonrası 147’ler ve 12 Eylül sonrası önde gelen bazı bilimcilerin üniversiteden kovulması, kitaplarının yasaklanması, ders aracı olarak kullandıkları kitaplara bile karışılması bu engellemeler arasında sayılabilir.

Fanatizmle beslenen bir sekterlik, her zaman hadım edicidir. Eleştirel bir ruhla beslenen radikalleşme ise daima yaratıcıdır. Sekterlik gizemlileştirir ve böylece de yabancılaştırır; radikalleşme eleştirir ve böylece de özgürleştirir (Freire 1991: 18). “Bize bilim adamı değil, bizden adam lazım” anlayışı çeşitli dönemlerde ve çeşitli eğilimlerdeki rektörlerce benimsenmiş bir anlayıştır. Ülkenin yönünü tam olarak belirleyemeyişinin ve iktidar mücadelelerinin bir yansıması olan bu durumu üniversite gibi en eğitimli, en hoşgörülü ve vizyon sahibi olması gereken üniversiteli bilginlerin ve bilim yöneticilerinin bu sekterlik ya da demokrasi karşıtlığı bilim hayatına büyük darbe vurmaktadır.  Bazı rektörler adeta birer imparator gibi davranabilmektedir. Ellerindeki geniş yetki kısmi özerklikle birleşince çok önemli çalışmalar yapılabilirken, dar kafalı yöneticilerin elindeki bu yetki tehlikeli olabilmektedir.

 

Sonuç

Bilim dünyayı, olay ve olguları anlama ve açıklama çabasıdır. Bu çabanın başarılı olması için bilimcilerin her türlü etkenden (siyasal, ekonomik, geleneksel, dinsel) olabildiğince özgür olması gerekir. Sadece bu da yetmez. Bilginlerin araştırma yöntemlerini iyi bilmesi, uluslararası bilimsel gelişmeleri izleyebilecek araçlarının olması, bilimsel ve akademik etik sahibi olmaları, uluslararası deneyim kazanmaları ve toplumsal statülerinin yükseltilmesi gerekir. Kendilerini engelleyen değil, destekleyen bilim yöneticilerine gereksinim vardır.

 

KAYNAKÇA

Açıkgöz, Kamile Ün ve Kemal Açıkgöz. 1992. Üniversite Denilen Yer. Malatya: Uğurel Matbaası.

Akarsu, Bedia.1992. “Günün Modası: Atatürk Dönemini Kötüleme!” Cumhuriyet Gazetesi. 17.08.1992

Arat, Necla. 1990. “Bilim-İnsan, Üniversite-Toplum İlişkisi.” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.

Aybay, Rona. 1990. “1402’likler Olayı ve Üniversite” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.

Bozcuk, A. Nihat. 1994. “Biyoloji Eğitimi ve Çağdışılık” Cumhuriyet Bilim Teknik. Sayı: 371.

Demircan, Osman. 1995. “Bilim Milim, Milim Milim Bilim” Cumhuriyet Bilim Teknik. Sayı: 448.

Freire, Paulo. 1991. Ezilenlerin Pedagojisi. (Çev.: Dilek Hattatoğlu, Erol Özbek) İstanbul: Ayrıntı.

Güvenç, Tuncer. 1998. “Bilim, İlim, Din ve Cahillik” Cumhuriyet Gazetesi. 29.12.1998.

Gökçe, Birsen. 1990. “Türkiye Koşullarında Yeni Bir Üniversite Nasıl Kurulmalı?” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.

Kence, Aykut. 1994. “Biyoloji Eğitimin Dışına İtiliyor” Cumhuriyet Bilim Teknik. Sayı: 366.

Köknel, Özcan. 1990. “Bilim Adamının Kişiliği” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.

Ozankaya, Özer. 1990. “Türkiye’de Yükseköğretimin Temel Sorunları” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.

Sayılı, Aydın. 1990. Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir. Ankara: Kültür Bakanlığı.

Velidedeoğlu, Hıfzı Veldet. 1990. “Gerçek Üniversite ve Medrese.” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.

Yavuzer, Haluk. 1990. “Üniversite Öncesi Öğretim ve Üniversiteye Giriş” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.

 

Bilime Katkı ve Bazı Türk Bilginlerinin Bilime Katkısı

Dünya tarihinde milletlerine yer ve saygı kazandıranlar,  genelde sayıları çok az olan bilim ve kültür insanlarıdır. Adını ve milletini tarihe yazdıran insanları, toplum ve devlet hep yükseklerde tutuyorsa, değer veriyorsa böyle toplumlar gelişir ve saygın olarak kalır. Buharalı önemli bilim insanı, hekim ve İslam filozofu olan İbn-i Sina (980-1037)  “Bilim ve sanat takdir görmediği yerden göçer” diyerek bu durumu ortaçağda ortaya koymuştur.

Bilime ve kültüre,  büyük katkılarda bulunmak ise elbette çok zor iştir. Eskiden bunu bireysel olarak bazı büyük insanlar yapabiliyorlardı. Şimdiler ise temel  bilimlere ve teknolojilere böylesine büyük bir katkıda bulunmak, takım çalışmaları ve Devlet desteği gerektiriyor. Böyle imkânlara da yalnız gelişmiş toplumlar (milletler) sahiptirler, yani kaliteli eğitim ve bilime değer verenler. Bu nedenlerle de bizlerin işi çok daha zordur.

Bizler bilimsel konularda sıkı çalışmayı, takım olarak çalışmayı (sadece sözde takım olmak, çalışmalara isim koydurmak farklı şeydir), kendi yaşlarımızda bizden daha iyi olanlar ile birlikte çalışmayı hiç istemeyiz. Çünkü hem kıskancız hem de kaliteli bilime saygımız yok. Üstelik ne yazık ki,   geçmişte, kendi uğraşıları ile adlarını tarihe yazdıran bilim adamlarımızın dahi tarih sayfalarında kalmalarını bazen umursamıyoruz. Aslında bu durumun bizleri pek rahatsız ettiği de söylenemez, çünkü bizler benzer düşünen Asyalılar olarak çoğunluktayız. Zaten genel olarak Latin Amerikalılar ve Afrikalılar da bizim cephemizde yer almaktadırlar.

Öklid dışı geometri kurmak isteyen matematikçiler sırasında yer alan ünlü Azeri Türkü Nasir al-Din Tusi (1201–1274)  hapis edilerek zindana atılmıştır. (Tusi İran’ın Horasan kendinde doğmuş ve bazı yazılarda Fars olarak geçmektedir.) İran Azerbaycan’ı 1256 yılında Moğol hanlarından biri olan Hülagü Han (Cengiz hanın oğlu) tarafından işgal edildi. Hülagü Han,  Nasireddin’e büyük değer verdiğinden onu zindandan çıkarır ve çalışması için büyük bir rasathanenin inşa edilmesi emrini verir. Nasireddin’in Marağa rasathanesi ve oradaki gözlemlerinin sonuçları Dünya bilimine büyük katkı yapmıştır. Ama o dönemde de toplumun bilim adamına ve özellikle de yenilik getirenlere saygısı yoktu.

Toplumlar cahil olduğu ölçüde, atalarından gelen alışkanlıklarından, geleneklerinden vazgeçmez ve kültürel seviyesini yükselten yeni düşünceleri kabul etmek istemez. Böyle toplumlar için düşünme gerektirmeyen, basit fikirler daha değerlidir. Nasir ad-Din öldükten sonra onun Dünyaca ünlü rasathanesi ve zengin bilimsel mirası dağıtıldı. Onun bazı matematik kitapları,  astronomik cetvelleri ve gök küresi  (globe)  Almanya’da ki Dresden galerisinde korunmuştur. Bunlarla şans eseri karşılaşan (Azerbaycan’ın Almanya’dan çapı 2m olan teleskop aldığı, 1960 yıl civarında) Mehmetbeyli yeniden Nasir ad-Dini  tanıtmaya başlamıştı.

Samerkant’ın sultanı Uluğ Bey (1394–1449) yaşadığı zamanlarda Dünyanın en büyük ve önemli rasathanesini kurmuştu. Bilindiği gibi Johannes Kepler’in (1571–1630)  yasalarını Tycho Brahe’nin (1546–1601) gözlemsel sonuçlarına dayanarak oluşturmuştur. Aslında Gezegenlerin gökyüzündeki hareketlerine bağlı gözlemler, Thco Brahe’den daha önce ve çok daha dakik olarak Uluğ Bey tarafından yapılmıştır. Fakat bu gözlem sonuçları,  Dünyaya gerektiği şekilde yayılmamış ve Uluğ Bey öldürüldükten  (bu işe oğlu da karışmıştır) hemen sonra astronomi çalışmalarının devamı yasaklanmıştır. Uluğ Bey’in yaptığı duyarlı cihazlar ve rasathanesi ise dağıtılmıştır. Böylelikle, Dünya’nın en büyük astronomlardan biri olan Uluğ Bey’in yaptığı çok değerli gözlemler Dünya bilimine yeterince etki yapamamıştır.

Bir bilim adamının, kendisi ne kadar zeki ve çalışkan olursa olsun, yaptığı işler bilimin gelişimine etki etmiyorsa, çok önemli sayılmaz. Ayrıca unutmamak gerekir ki tıp bilimleri dışında diğer temel bilimler yönündeki çalışmalar eski zamanlarda saygı görmüyordu. Her yerde, örneğin şairler, ozanlar, hikâye anlatıcıları çok daha saygın idiler.  Uluğ Bey’in yaptıklarını Sovyetler Birliği’nde ortaya çıkaran ve tanıtan Rus bilim adamı Sheglov olmuştur. Hatırlatmak gerekir ki, Türkiye’de astronomi tarihini çok iyi bilenler vardır ve bu oldukça sevindiricidir.

Eğitime ve bilime saygısızlık tamamen geçmişte mi kaldı?  Keşke böyle olsaydı ve bizim eğitime ve bilime olan saygımız artmış olsaydı. Örneğin 1974 yılında ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Tarık Somer, “Türkiye’nin seviyesine ve ihtiyaçlarına uygun olmayan üst düzeyde araştırma yaparak zararlı örnek olmak ve sık- sık ücretsiz izinli olarak dışarıdaki bilim merkezlerinde çalışmak ve bu bilimsel alışverişe öğrencilerini de katmak”  nedeni ile Türkiye’nin geçmişte ve büyük bir olasılıkla gelecek yüzyıl dahi göz önüne alındığında, yine en büyük fizik ve matematikçisi olan  Prof. Dr. Feza Gürsey’i istifaya davet etti.  Feza Bey Türkiye’yi ölene kadar terk etti. (Bak. Bilim ve Ütopya Kasım 2005)  Prof. Dr. Tarık Somer’ın Feza Bey’in üstün çalışmalar yaptığının farkında olduğunu vurgulamak istiyoruz. Belki de bunu anlaması onun bilimsel açıdan, nispeten iyi olduğunu gösterirKeşke şimdiki rektörlerin çoğu da, bilimsel açıdan ona benzer olsalardı!

Türkiye’de Fizik bilimi ve eğitiminin, son 20 yılda sürekli kötüye doğru gittiğini kesin olarak biliyoruz. Sayısal olarak büyük artışlar vardır, ama kalite açısından durmayan bir çöküntü yaşıyoruz. Böyle devam ederse, gelecekte lise programını dahi iyi şekilde bilmek Türkiye için şık sayılmayacak mı? Aslında şimdi de okul fiziğini biz öğretim üyeleri çok iyi şekilde bilmiyoruz. Şimdiki eğitim ve bilim yöneticilerinin iyi fizik eğitimi ve bilimini kötüsünden ayırabilmelerine ve ayırarak iyisine önem vermelerine sevinirdik, “eğer böyleleri bulunsalardı”.

Bilindiği gibi önemli bilimsel işleri yapmak için öğrencinin gelecekte çalıştığı bilim dalında üstün yetenekli olmasının dışında, çok iyi eğitimi ve bilimsel düşüncesi olan insanların arasında eğitim görmesi ve çalışması gerekir. Feza Gürsey (1921–1992) Galatasaray lisesini ve İstanbul Üniversitesini bitirmiş, matematik alanda üstün yetenekli bulunmuş ve genç yaşlarından (1945) başlayarak, İngiltere ve Amerika’da eğitimine ve çalışmalarına devam ederek Dünya çapında çok önemli bilimsel sonuçlara ulaşmıştır. Onun 1953–57 yılları arasında İstanbul Üniversitesinde çalışmasının,  bilimsel işlerini nasıl etkilediğini biz bilmiyoruz. Ama orada çalışması iyi ortamın olmasına işaret ediyor.

Ben 1964’te Moskova’da doktora çalışmama başladığım zaman 1969 yılında Nobel ödülü almış olan Murray Gell-Mann (1929 doğumlu), cebirdeki simetrileri (SU3 ve SU6) kullanarak   Ω (omega minus) hiperonun  fiziksel özelliklerini öngörmesi ve hem de bu öngörmenin sonucu olarak temel parçacığın bulunması, bizleri çok heyecanlandırmıştı. Feza bey 60’lı yıllarda bu simetrilerin matematiksel özelliklerinin inceliklerinin ortaya çıkarılmasında çok önemli katkılarda bulunmuştur. Bu da onun bilime yaptığı önemli katkılardan bir  örnektir.

Belki de ODTÜ geçmiş rektörü Feza Bey’i Amerika’ya gitmeye zorlayarak,  onun bilimsel çalışmalarına yardım etmiştir. Bizim dünyaca ünlü bir diğer fizikçimiz Asım Barut tüm bilimsel kariyerini yurt dışında yapmıştır. Diğer ünlü fizikçilerimiz de,  yurt dışında eğitim almışlar ve uzun yıllar oralarda çalışmışlardır.  Acaba Feza ve Asım Beyler gibi Dünyaca ünlü bilim adamlarımıza Türk kökenli bilim adamları demek daha doğru değil mi?  Bizim için  onların Türk olmaları da önemlidir. İyi eğitim almaları ve bilime daha fazla katkıda bulunmaları için,  gelişmiş ülkelerde yaşamaları çok faydalı olmuştur. Zaten Yahudiler ve Ermeniler de buna örnekler değiller mi?  Eğer bir Yahudi bilim adamı Amerika’da yaşıyorsa o İsrail bilim adamı değil,  Yahudi kökenli bilim adamıdır. Örneğin Bhor Danimarkalı,  Danimarka bilim adamıdır. Einstein Almanya’nın Yahudi kökenli bilim adamıdır. Zaman geçtikçe gelişmiş ülkelerde çocukluklarından itibaren yaşayan Türklerin sayısı artmakta olduğundan, Türk kökenli Dünyaca ünlü bilim adamlarının sayısının artma imkânı vardır. Keşke bizim eğitim düzenimiz ve bilimsel düşünce kapasitemiz ve buna bağlı olarak ta Dünyaca ünlü Türkiyeli bilim adamı sayımız da artsaydı.

Güzel arzularla dolu yaşam içinde olmak iyidir. Ancak, ne yazık ki bu güzel istek sanki gerçekleşemeyecek bir fanteziden öte değildir. Çünkü sürecin tam tersine işlediğini görüyoruz. Örneğin; iyi tanıdığım Akdeniz üniversitesinin fizik bölümünde, fiziği ve matematiği bölümün diğer elemanlarının büyük çoğunluğundan daha iyi bilen bir genç haksız gerekçelerle üniversiteden  devamlı atılmaktadır. Bu doktora yapmış genç defalarca mahkemeler tarafından görevine iade edilmiştir. Ama bu göreve dönme kararı adaletin yerini bulduğu anlamına gelmez. Çünkü en verimli, en istekli olduğu yılları bilimsel makalelerle değil dava dilekçeleriyle, bilimsel toplantılarda değil dava gündemleriyle geçmektedir. Ayrıca bölümün ihtiyacı olmasına ve yardımcı doçentliği bölümün mevcut yardımcı doçentlerinden çok daha fazla hak etmesine rağmen, yardımcı doçent kadrosuna alınmamaktadır.

Bölümdeki çoğunluğu ortaokul fiziğini pek iyi bilmeyen elemanlar, belki de bu gencin atılmasının yararlı olabileceğini düşünmektedirler. Kim bilir belki de bu da Feza bey gibi ülkesini terk etsin ve kendisini geliştirsin diye düşünmektedirler. Belki de fizik bölümü mezunlarının ortaokul fiziğini kötü bilmeleri, öğretim üyelerinin ise biraz daha iyi bilmelerini normal saymamız gerekir! Bu örneğin bizim üniversite sistemimizde bir istisna olmadığını hemen tüm üniversitelerimizin  sıradan gündemi olduğunun belirtmemize gerek yoktur herhalde. Umarız bu örnek memleketine ve insanlarına bağlı, hak ve adaleti içine sindirmiş birilerinin yüreğini sızlatmıştır.

Mutlak sızlatmalı, çünkü bizler duygusal insanlarız. 1996 yılında TUBİTAK Marmara merkezinde çalışıyordum. Orada çalıştığımız katların arasında kablolar gibi teknik ekipmanların bulunduğu katlar da vardı. Bu katlarda sayıları hızla artan, çok sayıda fare görülmeye başlandı. Kablolara zarar veriyorlardı, koşuyorlardı ve bizler de seslerinden rahatsız oluyorduk. Geceleri bizim katlara da geliyorlardı. Bir defasında onları zehirlediler, bizler rahatladık ama İstanbul’dan bir otobüs dolusu hayvan sever geldi ve yönetimi pek çok açıdan suçladılar. Hayvanların zehirlenerek öldürülmesini kabul etmediler. Bunlar bizleri ilgilendiriyor ama üniversitelerden diğerlerinden iyi olan elemanların atılmaları bizleri ilgilendirmiyor mu?

Bilimsel Düşünce, Fizik Eğitimi ve Fizik Bilimine Katkı İmkanımız

Bildiğim kadar  iki şey sonsuzdur. Bunlardan biri Evren, diğeri ise insanların düşüne bilmelerinde ki fark.

Ama Evrenin  sonsuz olduğuna tam olarak inanmıyorum.

Albert Einstein. (1879–1955 )

Bilindiği gibi herhangi bir alanın (ister bilim, ister kültür, isterse herhangi bir üretim alanı olsun) gelişmesi ona verilen değere (talep’e) bağlıdır. Avrupalılar ve özellikle kıtanın kuzeyinde yaşayan halklar kaliteli eğitime ve bilime çok değer vermektedirler. Bu nedenle de, örneğin 15 milyon nüfusu olan Hollanda’nın, bilim insanları, Çin’den Avrupa sınırlarına kadar, Asya ve Afrika halklarından (yaklaşık beş milyar insan) daha fazla fizik Nobel ödülü almışlardır. 2006 yılındaki altı Nobel ödülünün ise dördünü ABD kazanmıştır (Temel bilimlere verilenlerin hepsini.) ABD’de de bilimi ve teknolojiyi geliştirenler genelde Avrupalılar ve Yahudilerdir. Orhan Pamuk’un kazanmış olduğu Nobel edebiyat ödülünü de gururla hatırlıyoruz.

Fizik ve matematik için güçlü ve geniş soyut düşünce gerekir.  Böyle düşünce de  bizlerde,  yeteri kadar gelişmemiştir. Bu nedenlerle de,  yalnız bu bilimler değil,  temelinde Fizik olan ve Fiziksel düşünceye  çok bağlı olan teknolojiye de, gereken bir seviyede, katkıda bulunamıyoruz. Matematiği ve fiziği çok iyi kavrayan çocuklar Türkiye’de var ve  böyle çocuklarla yeteri kadar temaslarda bulunduk.  Böyle çocukların temel bilimler yönünde gelişim temposunun (bilgi toplamak ve ezberlemek değil) önünün  Lise ve Üniversite yıllarından başlayarak tıkandığını düşünüyoruz ve böyle olduğunu da çok sayıda bilenler vardır.  Dolayısıyla  bizler genetik  bozukluktan dolayı soyut  düşünce konusunda yetersiz değiliz. Adeta Avrupalılar, Aysallar da (genelde gelişmiş toplumlar olmayanlarda) bir genetik  bozukluğu arıyorlar ve bu da bizler için hoş bir şey değil.

Genelde Türkler ve onların komşuları olan Müslüman ülkelerin halkları, “Dünya üzerindeki halkların pek çoğu gibi”, fizik bilimine büyük katkıda (Nobel Ödülü seviyesinde ve daha fazla düzeyde) bulunmamışlardır. Hıristiyanlar içinde yaşayanlardan ise, sadece Pakistanlı (Müslüman) bilim insanı; 1979 yılında Fizik Nobel ödülü almış olan; Abdus Salam’ın (1926–1996) olduğunu bilmekteyiz. (Bir de kimya üzerine yaptığı çalışmalardan, tek başına Nobel ödülü almış olan Mısırlı bir bilim insanı vardır).

Hayvanlar bildiklerini  yalnızca kendi deneyim ve  diğerlerinden basit öğrenim yolu ile   elde  ediyorlar. İnsanlar  bunlara ek olarak ve daha fazla, bilgilerini okumak, aktif deney yapmak ve bilimsel düşünce geliştirmek yolunu da kullanırlar. Toplumların  gelişme seviyeleri de (ekonomik dahil) ilk önce onların bilimsel düşüncelerinin ve yaptıkları deneylerin  seviyesi ile belirlenir.

Bizler fizik dalında bildiklerimizin çok az kısmını aktif deney yapmak ve bilimsel düşünce geliştirme yolu ile elde ediyoruz. Ön plana ezbercilik çıkmaktadır. Bunları ben Sovyetlerde yaşarken da biliyordum. Burada ek olarak kitapların da çok az okunduğunu gördüm. Ben de bizim çocukları geri zekalı olarak suçlayanları (Bak örneğin  Bilim ve Ütopya  dergisi Eylül 2005 yılındaki tartışmalara. Bizlere geri zekalı doğulular, Sovyetler Ülkesinde yaşayan Hıristiyanlar da diyorlardı), yanlış düşündükleri için, kınıyorum.  Neden?

Her hangi bir konuyu tartışıyor durumunda olan zaman, onun tanıtımını  kesin şekilde belirtmek lazım. Yer yüzünde yaşayan  toplumların eğitim ve kültürel  düzeyleri çok farklıdırlar. Eğitim ve kültür anlayışları,  bu anlayışların içerdikleri ve  kapsamları da, toplumdan topluma değişir. Örneğin,  inançların,  damak tatları,  yemekleri,  müzik duyarlıkları  ve müzik türleri gibi. Her bir toplumun kendine ait eğitimde ve kültürde öncelikleri, değerleri ve  gelenekleri vardır.  Böyle olduğundan toplumların ve milletlerin kültürlerini karşılaştırarak, onların hangisinin daha üstün olduğunu söylemek kolay değil. Bunlar insan duyguları ile belirlenirler. Bir toplumda, bizim açımızdan  pis olan şeyler yemekte kullanıyorlarsa ve çok ayıp olanları normal görürlerse, bizler onları kınayamayız. Onlara geri zekalı deyemeyiz, çünkü zeka kavramını toplumların gelenekleri açısından değerlendiririz. Amerika da kırmızı derililer kendilerini oraya gelen Avrupalılardan daha az zekalı saymıyorlardı. Avustralya’daki yamyamlar da öyle.

Farklı toplumlar ve milletlerin  sosyal bilimler, edebiyat ve müzikteki gelişmede farklara bakarsak Afrika kökenlilerinin Avrupa kökenlilerden gerilerde kaldığını görüyoruz. Ama bu fark kesinlikle temel bilimlerdeki kadar büyük değildir. Örneğin Afrika kökenlilerden dünyaca ünlü  şarkçılar, müzisyenler, yazarlar, kumandanlar ve politikacılar çıkıyor. Ama Amerikada bile yaşayan Afrika kökenlilerden  tanınan matematikçi veya  fizikçi yoktur. Buda normaldir. Meyvelerin türleri olduğu gibi insanlarda farklıdırlar. Bu farklılıklar genlerdeki farklılıktan çok daha fazla toplumların geleneklerine ve değerlerine bağlıdır. Aynı ağacın meyvesinin dokumlarından oluşan ağaçların ve meyvelerin durumları bunların bulundukları toprağa, iklime ve bakıma bağlıdır. Bu nedenle gelişmek isteyen toplumlar geleneklerini ve değerlerini örnek olan ülkelerdekilere benzetmek yolunda hızla değişmek zorundalar.

Temel bilimlerin eğitimi ve teknoloji  kültür, toplumların gelenekleri ve tarihleri ile bağlı olan değerlerden çok farklılar. Bunlar evrensel  değerlerdirler. Bunlar ayrı–ayrı milletlerin duyguları ile değil,  kesin kriteriler ile değerlendire  bilinirler. Şimdiki zaman ülkelerin kalkınmasının % 76’sı temel bilimlerin ve onlara bağlı olan yeni teknolojiler üretiminin gelişmesine bağlıdır ve yalnız  %5 i topraklarının zenginliklerine. Ezberciliye dayanan ve doğru dürüst bilgi vermeyen eğitim, dürüstlük, vatanseverlik ve çalışkanlık sosyal bilimlerin ve temel bilimleri içermeyen genel kültürü geliştirebilir, ama asla bunlara bağlı olan ekonomik kalkınmanın payını artıramaz. Bu pay da zamanla azalmak zorundadır. Bize düşünceyi geliştiren eğitim gerekir. Bilim adına boş yere paralar harcayarak profesör ve makale sayısını artırmak, okul ve üniversite sayısını artırmak hiç bir şey vermeyecektir.

Türkiye’deki gazeteciler arasında böyle bir yaygın fikir vardır. Gazetelerde yayınlanan makalelerin seviyesi buradaki 14 yaşında olan çocukların ortalama zeka seviyesini aşmamalıdır. Bir makale okurun 2 dakikadan  daha fazla zamanını almamalıdır. 17-18 Ağustosta öğretim üyesi olan AKP kadın milletvekili TV’de ilgimi çeken bir durumu sanki böyle anlattı. Politikacılar mitinglerde halka hitap ederken kullandıkları cümleler 6 yaşında çocuğun anlayacağı şekilde olmalıdır. Bu benim bazı şeyleri  anlamama neden oldu. Örneğin DSP başkanı diyor ki “biz Cumhurbaşkanını karşılıklı anlaşma ile seçmeliyiz. Başkan bir kadın ve Meclis dışından olsa iyi  olur.” Ben böyle cümleleri hiç anlamıyorum, çünkü 6 ve hatta 14 yaşlı çocukların en zekisinden bile daha bilinçli ve derin düşünen olabilirim. Benim kesin şekilde  bildiklerimden biri de şudur: Her meseleyi kesin şekilde olmayan ve yüzeysel dinlemeye ve anlatmağa çalışan insanlar gerekli seviyeye kadar gelişemezler. Böyle ortamda çok kesin ve kapsamlı düşünceli kişiler de yetişemezler.

Diğer bir örnek daha vereyim.  Hepimiz masallar dinlemişiz ve gökten üç elma düşeceğini biliyoruz. Hıristiyanların da masallarında  çok zaman üç sayısı geçiyor. Ama bir fark vardır. Avrupa’da yaşayanlar elmanın neden düştüğünü de biliyorlar, ama diğer Hıristiyanların eğitim sistemleri bizimkine benzediğinden Newton kanunlarını gerekli seviyede bilmiyorlar. Avrupalılar üç meselesinde de masal çerçevesinin dışına çıkmışlar. 200-300 yıldır biliyorlar ki farklı süreçlerin (aydınlatılmak istenen olayın) bağlı olduğu bağımsız değişkenlerin sayısı üçten farklı olabilir. Matematik dilde dersek incelenen fonksiyon farklı sayıda değişkenlerle belirlenebilir. Bizler düşünce tarzımızı belirleyen geleneklerimize daha fazla bağlı olduğumuzdan her zaman anlatmağa çalıştığımız problemin de üç ayağı olduğundan konuşuyoruz. Medya yardımı ile daha da ötesini biliyoruz. Bu üç ayağı olan problemlerin çözülmesi için gerekenin yapılacağını duyuyoruz. Ben neden her problemi yalnız üç faktörün belirlediğini ve gerekenlerin ne olduklarını anlayamıyorum.

Fizik ve matematiğe büyük katkılarda bulunmak için güçlü ve geniş bir soyut düşünce gerekir.  Böyle bir düşünce yapısı ise bizlerde yeteri kadar gelişmemiştir. Bu nedenle de,  yalnız bu bilimler değil,  temelinde matematik ve fizik olan ve fiziksel düşünceye doğrudan bağlı olan teknolojilere de, önem arz edecek seviyede katkı da bulunamıyoruz. Oysa matematiği ve fiziği çok iyi kavrayan çocuklar Türkiye’de de vardır ve böyle çocuklarla çeşitli şekillerde, yeteri kadar temaslarda bulunduk. Böyle çocukların temel bilimler yönünden gelişim temposunun  önünün lise ve üniversite yıllarından başlayarak tıkandığını biliyoruz. Dolayısıyla bizler bir genetik bozukluktan dolayı soyut düşünce konusunda yetersiz değiliz. Ancak Avrupalılar, adeta Asyalılarda (genelde gelişmiş toplumlar olmayanlarda) bir genetik bozukluğun olduğunu düşünür hale geldiler; bu ise bizler için hiç hoş bir durum değildir. (Temel bilimlerde yarı doğru, yarı yanlış bilgi toplamak ve ezberlemek esas amaç olamaz. Bazı hayvanların da becerebildiği az değil ve hafızaları da çok güçlüdür.)

Keşke Türkiye’de kaliteli eğitim ve bilim isteyen bir kurumumuz olsaydı. Keşke sadece okul ve üniversite sayısının artmasının kalite anlamında bir işe yaramadığını anlayabilseydik. Bizlerle kıyaslandığında, kaliteye daha fazla önem veren Çin ve Rusya’da okul ve üniversite bizden daha fazladır. Onlar her yıl uluslar arası fizik ve matematik olimpiyatlarından galipler çıkarıyorlar ancak bilimin ve teknolojinin gelişmesine Avrupa’nın kuzeyindeki ülkelerin toplamı kadar katkıda bulunamıyorlar.

Dünyanın büyük bir kısmındaki toplumlar gibi, bizim de eğitimin ve bilimin nasıl bir şey olduğunu ne kadar anladığımız tartışılır. Biz de yeterli düzeyde bilimsel tartışmalar olmadığı için, bilimsel düşüncemizin yeteri kadar gelişmesi ve bilim insanlarının neler yaptığının takip edilmesi olası değildir. Keşke bilime ve bilim insanına değer vermeyi; TÜBA, TÜBİTAK ve YÖK gibi kurumlardan hiç olmazsa birisi gerektiği kadar bilseydi. Bu durumda ülkemizin eğitim ve bilim için ayırmış olduğu büyük paralar yok yere boşa gitmezdi. Diğer yandan eğitimli iyi bilim insanlarını ve özellikle, çalışmalarımızda ki ve düşüncelerimizde ki kusurları gösterenleri sevmiyoruz.  Bu tip şeyler alışkanlıktır, toplum terbiyesidir. Oysa bizim insanlarımız, özellikle köylerde yaşayan ve üniversite eğitimi almayanlarımız, diğer toplumların pek çoğundan daha konuksever ve başkalarına yardım etmeyi seven insanlardır. Ama ne yazık ki, bu insanlarımızın çocuklarının alması için, fiziği doğru anlatan bir tane bile okul kitabı Türkiye’de yoktur.

Nüfusu oldukça kalabalık olan ülkemizin, yüksek eğitime ve bilime ayırdığı paralar hiç de azımsanacak ölçülerde değildir. Buna rağmen bu konularda ülkemizin kötü durumda olması bizim bu durumun üzerine gitmememizden kaynaklanır. Bu derdimizin iyi anlaşılması için bir örnek verelim.  Bu yıl İngiltere’de basılan, Malcolm Longair’ın  yaklaşık  520  sayfa olan, “The new Cosmic Century.  A History of Astrophysics and Cosmology” Cambridge  2006, künyeli kitabını ele alalım. Bu kitapta, 1900–2000 yılları arasında, kitabın konusu olan alanlarda ve bunlara bağlı olan konulardaki en önemli bilimsel sonuçlar tartışılmış ve bu sonuçları ortaya koyanların adı, soyadı ve yaşadığı yıllar verilmiştir. Türk Cumhuriyetleri kökenliler içinde (Türkiye dahil), bu kitapta yalnızca benim adım geçmektedir. Oysa ki bu konularda çalışan bazıları TÜBA üyesi dahi olan bir sürü çalışanlarımız vardır.

Bilim ve eğitimle ilgili yukarıda söz ettiğimiz yetersizlikler, bizlerle iç-içe yaşayan Yahudilerde ve Ermenilerde çok daha az olduğundan, onlar sayılarının daha az olmasına rağmen Dünya bilimine ve teknolojilerine bizlerden daha fazla katkıda bulunmaktadırlar. Örneğin Sovyet bilimine ve tekniğine 1917–1987 yılları arasında en fazla katkısı olan işleri ve kişileri  kapsayan “1917–1987 yılları arasında Sovyet bilimi ve tekniği. Vakayiname.  Moskova. Nauka 1988” künyeli resmi kitap da Ermeni kökenli yirmi beş (25) kişinin adı geçerken, Türk Cumhuriyetleri kökenlilerden ‘birisi ben olmak üzere’ yalnızca iki (2) kişinin adı geçmektedir.

Kazan Tatarları içinden bu kitapta on bir (11) kişinin adı geçmektedir. Elbette onlar da Türk kökenliler ama Ruslarla, Moskova’ya yakınlıklarından dolayı, iç-içe yaşamaktadırlar. Yaklaşık bin yıllık etkileşimin sonucunda onlar Temel bilimlere ve teknolojiye tüm diğer Türklerden daha fazla katkıda bulunmuşlardır. Sovyetler Birliğinde yaşayan Kazan Tatarlarının sayısı Ermenilerin sayısından 1–2 milyon daha az idi. O zamanlar Sovyetler Birliğinde yaşayan Ermenilerin sayısı yaklaşık 6–7 milyon civarında idi. Bu örnek de kusurumuzun genetik olmadığını göstermektedir. Burada biz insanların eğitim, bilim ve kültür açısından genetik farklarının hiç (veya çok az) olmadığını söylemiyoruz. Bizim ön plana çıkarmak istediğimiz, toplumların ilgi ve değerleridir. Bizlerin kaliteli eğitime ve bilime neredeyse hiç değer vermediğimizi, bunların toplumun ve devlet kurumlarının ilgi alanı dışında kaldığını üzülerek belirtiyoruz.

Unutmamak gerekir ki bilime ve teknolojiye yapılan katkı toplumların (milletlerin) geleneklerine sıkı sıkıya bağlıdır. Örneğin bilime en fazla katkıda bulunanlar Yahudiler, teknolojiye ise Japonlardır. Şimdilerde İngilizler ve Almanlar, kişi başına bilime yaptıkları katkılarda Yahudilerden, teknolojiye yaptıkları katkılarda ise Japonlardan sonra gelirler. Avrupa’daki diğer toplumların, hem bilime hem de teknolojiye olan katkıları İngiltere’den ve Almanya’dan uzaklaştıkça (kuzey doğrultusu dışında) genel olarak azalır. Fransızlar ise fizikten daha çok matematiğe katkıda bulunmuşlardır.

Bizim insanlarımız da, Dünyanın geri kalan altı milyar insanı gibi,  gözüyle görebildiği, dokunabildiği, kokusunu alabildiği, genelde elle tutulabilen somut şeylere değer veriyorlar. Gelişen teknolojinin temelinde duran bilimle, gözle görünmeyen teknoloji yenilikleriyle ve özellikle soyut düşünce ile doğrudan olarak pek ilgilenmeyiz. İnsanlarımız Dünyadaki küreselleşmeye bağlı olan kaçınılmaz süreçlerden (bankaların, fabrikaların, arazilerin satışlarından, özelleştirilmesinden) rahatsız olmaktadırlar ama nedense kurumlarımız, topluluklarımız, derneklerimiz eğitimin ve bilimin iyileştirmesini bu denli düşünmüyorlar. Doğada her zaman daha güçlü olan bitkiler ve hayvanlar zayıf olanların yaşam koşullarını zorlaştırmışlar ve bazen de ortadan kaldırmışlardır. Günümüzde ise en büyük güç yeni bilim ve teknoloji üretimindedir.

Sovyetler Birliğindeki insanların çocuklarının iyi eğitim alması için, kendi yaşamlarından kısarak para harcamaları yaygın idi. Türkiye’de de insanlar çocuklarına bir üniversite kazandırmak için çok çaba göstermektedirler, kendilerini ekonomik olarak zorlamaktadırlar. Ama söz konusu iyi eğitim ve bilim olduğunda, çok zengin aileler bile para harcamaya yanaşmamaktadırlar. Çocuklarının herhangi bir üniversiteyi bitirmesi asıl amaç olarak görülmekte, fakat temel bilimler alanında, ne bilim, ne de düşünce seviyesine pek gerek duyulmamaktadır. Doktora diplomasının Avrupa’dan veya Amerika’dan para gücüyle alınmasının da pek önemi yoktur, yeter ki diploma sahibi İngilizceyi iyi bilsin. Özel kolejler ve üniversiteler, genelde, çocukların keyifli ve farklı ortamlarda hayat geçirmesi ve iyi İngilizce öğrenmesi için değiller mi?

Türkiye’de İngilizce eğitim de çok tartışılan bir konudur. Bizler Türkçe eğitimi destekliyoruz. Birincisi eşit eğitim hakkı yurttaşlarımızın hepsi için olmalıdır, yani hem zengin, hem de düşük gelirliler için. İkincisi ise insanlar kendi dilinde anlatılanları daha iyi anlar, anlatır ve öğrendikleri konularda rahatça tartışabilirler.  Ama hangi dilde olursa olsun asıl kaçınılması gereken,  ezbercilik yolu ile öğretmek, öğrenmek; dersin özünü anlamamak ve düşünce geliştirmemektir. Ne yazık ki, bizde ne anlamak ne de düşünce geliştirmek amaçtır.  Bu durumda iş kolaylaşır. Ne ders anlatanın kendisinin anlattığı konuyu anlamasına, ne de öğrencilerin anlamasına pek gerek kalmaz. Böyle olunca da dersin ana dilde olmamasının bir önemi de kalmaz. Diğer yandan İngilizce eğitimin avantajları ise,  Dünyada en yaygın olan dili bilmenin getirdiği iletişim kolaylığı ve uluslararası kaynaklardan gerekli bilgileri kolayca elde etme imkânıdır.

Tabi ki ezberciliğin hiç önemi olmadığını savunmuyoruz. Ezbercilik hafızayı güçlendirir ve bu da çok önemlidir. Örneğin gündelik hayatımızda, özellikle anakentlerde adresleri (yolları) ezberlemek gibi yaşamımızı kolaylaştıran durumlarda ve çalışmalarımızda, bazı temel formülleri her seferinde dönüp bakmamak, zaman kazanmak için akılda tutmak kullanışlıdır. Hafızanın güçlenmesi için bizim eğitim programımız, imam hatip okulları ve özellikle üniversite sınavlarına hazırlık süreci yeteri kadar olanak sunmaktadır. Bunların arasında pek büyük bir fark da yoktur ve bu nedenle de normal okullar ile imam hatip okulları arasındaki farkın bu kadar ciddiyetle tartışılmasını da anlamak pek mümkün değildir.

Fen ve İnsan

Fen kelimesinin İngilizce’deki karşılığı olan Science, aynı zamanda bilim kelimesinin de karşılığıdır. Buna göre fen kelimesi ile bilim kelimesi eş anlamlı olarak kullanılır. Türkçe’de ise bilim kelimesi sadece fen için değil, bütün alanlar için bir ek sözcükle birlikte kullanıldığı bilinmektedir Örneğin Eğitim bilimi, Hukuk bilimi, Sosyal bilim v.b. Bu bağlamda Fen’i diğer bilimlerden ayırmak için Fen Bilimi olarak söylemekteyiz. Dilimizde yer alan Fen Biliminin karşılığını Doğa Bilimi olarak belirtmek en uygunu olacaktır. Yani doğayla ilgili olan bilimin adı Fen Bilimi olmaktadır. Fizik, Kimya, Jeoloji, Astronomi gibi daha çok cansız doğa ile ilgili, Biyoloji gibi çanlı doğa ile ilgili ve Ekoloji, Hidrobiyoloji gibi hem canlı hem cansız doğa ile ilgili bilim dallarının tümüne Fen Bilimi denmesi gerektiği anlaşılmaktadır.

Diğer canlılar gibi insan da doğanın bir parçası olduğuna göre Fen Bilimi insanı da içine alan bütün doğayı inceleyen bir bilim olarak karşımıza çıkarken, diğer bilim dalları da insanla ilişkili olduğu için fen kelimesinin genel olarak bilim kelimesi ile eş anlamlı olması doğaldır. Ancak bu bilimlerden bir kısmı doğadaki olayları inceleyip bu olayların neden ve sonuçlarını, sırlarını bulmaya çalışmaktadır ki bu alana özel olarak Fen Bilimi demekteyiz. İnsanoğlunun istemi dışında olan gözleyebildiğimiz birçok olaylar düşünen bir varlık olan insanın ister istemez ilgisini çekmiştir. Bu olayların incelenmesini Fen Bilimi üstlenirken, insanların kendi aralarındaki sosyal ilişkileri inceleme gereksiniminden de sosyal bilimler ortaya çıkmıştır. Buna göre bilimin Fen Bilimi ve Sosyal Bilim olarak iki ana alana ayrılması benimsenmiştir. Görüldüğü gibi gerek Fen Bilimi gerekse Sosyal Bilim insan ile ilişkili olup insanın düşünmesi, ilgilenmesi ve incelemesinin bir ürünü olmasından ötürü genel olarak bilim kelimesi, insanı da içine alan doğa ile ilişkilendirilerek fen sözcüğü ile aynı anlamda kullanılmaktadır. Kısmen karışıklığı önlemek kısmen de bilimin sınıflandırılmasını düşünerek dilimizde doğa sözcüğünü fen karşılığında, doğa bilimi sözcüğünü de fen bilimi karşılığında kullanmak anlatımda kolaylık sağlaması bakımından uygun olacaktır.

FEN BİLİMİNİN ÖNEMİ

Çağımızda Fen Biliminin girmediği veya etkilemediği bir yaşam biçimi bulmak mümkün değildir. Tarımdan sağlığa, barınmadan beslenmeye, giyimden eğlenceye kadar yaşamımızın her alanında Fen Biliminin gelişmesiyle oluşturulan teknolojiyi görmek mümkündür. Doğa ile baş başa olan mağara devri insanı bile etrafında olup biteni biraz korku biraz merak ile gözleyip önce kendini korumaya, sonra yararlanmaya çalışarak yaşamını daha güvenli ve rahat kılmaya uğraşmış, bugünkü yöntemlerle kıyaslanmasa bile doğa biliminin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Yuvarlanan bir taş veya başka bir cismin gözlenmesiyle tekerleğin icadı, teknolojinin gelişim tarihinde en önemli sıçrama noktalarından birini oluşturarak Fen Biliminin hala üzerinde yoğun bir şekilde çalıştığı sürtünme kuvvetini sıfıra düşürme çabaları için çok önemli bir başlangıç noktasıdır. İnsan yaşamını etkileyen teknoloji doğal olarak sosyal alanları da etkilemektedir. Örneğin internetin oluşturduğu sanal yaşam ve bu alanda karşılaşılan sorunlar, ister istemez bu alana da bir düzenleme getirilmesi gereğini doğuracağından hukuk ve siyaset bilimi bu alanı da çalışma kapsamı içine alma zorunluluğunu duymaktadır. Hızlı iletişim ve erişim toplumları, ülkeleri, devletleri ve milletleri birbirine yaklaştırdığı ve adeta iç içe yaşar hale getirdiği için politikalar, uluslar arası hukuk, anlaşmalar, yatırım ve harcamalar, ticaret, kısacası sosyal yaşamın her alanı bundan etkilenmektedir ki bu da sosyal bilimleri etkilemektedir.

Günümüz dünyasında toplumlar bilim ve teknolojik yönden büyük bir yarışın içindedir. Bu yarışta ön sıralarda yer alanların yaşamı daha rahat ve güvenli olurken, geride kalanların veya yarışta yer alamayanların gerek bireysel, gerek toplumsal olarak karşılaştıkları çok çeşitli sorunlar olmaktadır. Toplumların bu sorunları çözümleyip rahat bir yaşam biçimine ve uygar toplum düzeyine gelebilmeleri için bilim ve teknolojideki ulaşılan düzeyi kavramaları ve ona ayak uydurabilmeleri gerekmektedir. Bu nedenledir ki toplumlar bireylerini düşünen, araştıran, karşılaştıklarını ve bulduklarını anlayıp yorumlayabilen, bunun sonunda da yeni bilgi ve teknoloji üretebilen kişiler olarak yetiştirmek zorundadır. Bilimin, özellikle de teknolojik gelişmeyi doğrudan etkileyen ve ona ivme kazandıran Fen Biliminin önemi buradadır.

FEN BİLİMİNİN ÖZELLİKLERİ

İnsanoğlu doğadaki olayların tümünü henüz açıklayabilmiş değildir. Bir başka deyişle henüz anlayamadığı doğa gerçekleri vardır. Gözlenip de henüz açıklanmayan olaylara akla uygun açıklamalar bulmaya çalışırız. Sağduyu denilen bu tür düşüce biçimi çoğu kez bu açıklamaları bilimsel bilgiler, gerçekler olarak kabul etme biçimine dönüşür. Oysa sağduyu her zaman doğru olmayabilir ve bazı gözlemlerle çelişebilir. Bu nedenle bilimsel bilgiler sağduyudan başka kanıtlar da gerektirir.

Fen Biliminde bilimsel bilginin en temel özellikleri gözlem veya deneylerle doğrulanabilir olması ve bir bilinmeyeni açıklarken başka bir bilinmeyene dayanmamasıdır. İnsanoğlu doğayı incelerken olaylardaki düzenliliği, varlıklardaki mükemmelliği gördükçe hayrete düşmekte ve henüz açıklayamadığı olaylar arası ilişkileri ve tanımlayamadığı özellikleri yaratan doğaüstü bir gücün olduğuna inanmaktadır. Bilimsel nedenleri belli olduğu halde henüz bizim bilmediğimiz ve açıklayamadığımız olaylara doğaüstü gücün neden olduğunu kabul etmemiz geçersiz inançtır (batıl inanç). Doğadaki olayları inceleyip gerçek nedenlerini kanıtladıkça geçersiz inançlarımızı terk ederiz.  Açıklayamadığımız doğa olayının nedenini doğaüstü güce dayandırırsak o gücün ne olduğunu açıklayabilmeliyiz. Oysa zaten bilmediğimiz için adına doğaüstü güç demişizdir. Bu nedenle açıklamamız geçersiz kalacak, bilgilerimiz geçersiz bilgi, inancımız geçersiz inanç (batıl inanç) olacaktır. Buna benzer bazı kabullerimizin, inançlarımızın da akla yatkın bir tarafının olmadığını görmekteyiz. Akla yatkın hiçbir dayanağı olmayan, deney veya gözlemle kanıtlanmamış olan bilgilere de boş inanç (hurafe) denir. Bu bilgiler de bilimsel bilgi değildir. Örneğin bazı yörelerimizde “Güvercinlerin avlanması kuraklık ve kıtlığa neden olur.” Gibi bir inanç vardır. O yöre insanları için bu bir bilgidir ve bu bilgiye inanırlar. Bu inançtaki kuraklık ve kıtlık arasında bir ilişki vardır ve kuraklık olursa bitkiler yeterince beslenemez ve büyüyemez. Beslenemezse ürün az olur, kıt olur. Bu durum gözlenmiştir ve denenebilir. Ancak güvercinlerin avlanmasıyla kıtlık arasında ne akla yatkın bir ilişki vardır, ne de gözlem ve deneyle kanıtlanabilmiştir. Olsa olsa boş bir inanç (hurafe) olur diyoruz. İnsanlar doğa gerçeklerine ilişkin kanıtlar elde ettikçe, bilimsel bilgisi arttıkça boş inançlarını terk eder. Çocukların Fen Eğitimine başlarken taşıdıkları yanlış, geçersiz ve boş bilgilerin yerini Fen Biliminin sunduğu bilimsel bilgiler alır. Özet olarak, Fen Biliminin özelliği batıl inançlardan, hurafelerden ve hatalı bilgilerden arındırılmış bilimsel bilgiler üretmektir.

Sunuş

Yeni bir sayıyla daha karşınızdayız. Bu sayıda daha çok Fizik bilimi ile ilgili yazılara ağırlık verildi. Yazılar büyük ölçüde Akdeniz Üniversitesinden emekli Prof. Dr. Oktay Hüseyin (Guseinov)’in yazılarından oluştu. Prof. Hüseyin bir fizik bilgesi olarak fizik bilimine nasıl bakılması gerektiği ve fiziğin hayatımızdaki yeri üzerine düşünmemizi sağlayan yazılar yazdı. Elbette başka yazılar ve yazarların değerli çalışmaları da bulunmaktadır. İlgiyle okuyacağınıza inanıyorum.

Fizik bilimi bilimsel ve teknolojik devrimlere yol açan bilgi üretimiyle dikkat çekmektedir. Newton’un mekanik keşifleri sanayi devrimine yol açmış, toplumsal alanı da elbette etkileyerek modernleşmeyi ortaya çıkarmıştı. Tuhaf gelebilir ama günümüzde yaşadığımız birçok sorun ve çatışma alanı (laiklikten faşizme, dünya savaşlarından terörizme) bu devrimin sonuçlarındandır. Yaşadığımız refah düzeyini, temsili demokrasiyi, bilim ve teknolojideki gelişmeleri de modernleşmeye, dolayısıyla büyük ölçüde Fizik bilimine borçluyuz.

Fizik yerinde durmadı ve kuantum dönemini başlattı. Bunun anlamı yeni bir devrimle karşı karşıya olduğumuzdur. Bu devrim, “bilişim devrimi” olarak adlandırılıyor. Bu devrim sonrası ortaya çıkabilecek olası gelişmeleri Mankurtlaştırma Süreci adlı kitabımdan aktarıyorum (s. 102-104):

Ekonomi, bilgi ekonomisine dayalıdır. Temel üretim etkeni; bilgi üretebilen insan yani insan sermayesidir. Üretim araçlarında robotlar ve nanoteknoloji ürünlerinin baskınlığı dikkat çekecek görünmektedir.

Kentli ve aykırı yaşam biçimleri gelişmektedir. Dünya görüşü olarak büyük anlatıların (ideolojilerin, dinlerin) çöküşü, postpozitivizm, postmodernizm, küreselleşme, yerelleşme, sermayenin küreselleşmesine karşı ulusçuluğun yükselişi kendini göstermektedir. Bilginler, felsefeciler, sanatçılar ve kitle örgütü liderlerinin önderlikleri söz konusu olacaktır.

Eğitimde, modern toplumdaki gibi zorunlu kitle eğitimi devam etmekle birlikte, bilgi üretimi ve bilginin ömrünün kısalması nedeniyle, yaşam boyu eğitim bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.

İşbölümünde; bilişimciler, medya, hizmet sektörleri, adhokrasi, teleiş kavramları gündemimize girmektedir.

Değerlerde ortaya çıkan gelişme ise hızlı değişme, rekabet, eşitlik, özgürlük, bireyin hakları, zaman, yaratıcılık, işbirliği, özdenetim, hazcılık, ahlak, çevrecilik, kalite, özgerçekleştirim, ademi merkeziyetçi yönetim, doğrudan demokrasi (sanal demokrasi) şimdiden önemli kavramlar haline gelmiştir.

Çekirdek ailenin de parçalanması bir olasılık olarak ortaya çıkarken, teleiş olanakları ve insanların daha az çalışmayla yaşamlarını sürdürebilecek olmaları, ailenin modern toplumdakinden daha da güçlenerek çıkacağı biçiminde yorumlanabilir. Kadının durumu ise bilişim toplumunun üretim biçiminin kadınsı değerlere daha yatkın olması nedeniyle kadın egemen düşüncenin yaygınlaşabileceği yönündedir.

Enerji kullanımında modern toplumdaki petrol ve kömür gibi çevreyi kirleten yakıtların ötesinde doğal (güneş, rüzgâr), nükleer ve hidrojen kaynaklı yakıtlara yönelim beklenmektedir.

İletişimde elektronik ağ (internet) teknolojisinde önemli gelişmeler beklenmektedir. Hâlâ çok hantal olan bilgisayar ve cep telefonlarının birleşerek daha kullanışlı bir teknolojinin ortaya çıkması ve hayatı birçok yönden etkileyip değiştirmesi beklenmektedir.

Bilişim toplumunda öncü bilim olarak kuantum elektroniği, moleküler biyoloji ve çevre bilimleri önem kazanmaktadırlar.

Bilişim toplumunda ortaya çıkan ya da çıkması olası sorunlar ise, hızlı değişimden kaynaklanan geleceğin belirsizliğinin yaratacağı şok, değerler bunalımı, siber terör, insanlar arası eşitsizliğin büyümesi ve sermayenin küreselleşmesi sayılabilir.

Bilişim toplumunun gerektirdiği insan tipinin, doğu toplumlarının kültür kodlarına çok yakın olması (örneğin saçaklı mantık-fuzzy logic) Doğu toplumlarının bilişim toplumu yolunda avantajlı olmasını sağlamaktadır. Bu durumda Doğu toplumları yeniden uygarlığın bayraktarlığını yapmaya başlayabilirler. Elbette Türkiye bu arada gerçekten Batılılaşmazsa!

Fen bilimlerini özellikle de fizik bilimini takip etmek ve bunun eğitimine daha fazla önem vermek geleceğe güvenle bakabilmek için zorunludur.

Gelecek sayıda başka konularda buluşmak dileğiyle.

Dr. İkram Çınar