Gelecek Zamana Mektuplar

”…insanoğlunun yaptıkları zamanla unutulmasın…Bir gün adsız kalmasın tek sebep budur…” 
 

1-
Halikarnasos’lu Herodotos böyle başladı dokuz musa (ilham perileri) adı yakıştırdığı dokuz kitabına.

Tarihin babası dediler sonrakiler ona. O ise tarihi yazdığını bilmiyordu.

Geleceğin insanı bu sana ilk yazım günlerden 31 Aralık 2004. Bir inanç vardır bizde batıdan kalan derler ki bir yıla nasıl başlarsan tüm yıl öyle devam edermiş. Bu niyetle başladım ama buna inanmadığımı da bilin.

Anadoluluyum ben. Mustafa Kemal’in ülkesi burası benden bir asır büyüktür Kendisi.Kimiz biz ,ne yer ne içeriz, dostumuz kim ve düşmanımız kim, neye güler neye ağlarız bir bir yazacağım size.

İtibar edin sözlerime.

Yalansız dolansız bu günü yazacağım sizlere. Yalansız diyorum sebep şu ki eğer bir gün merak edipte araştırmaya kalkarsanız geçmişinizi sakın inanmayın zengin kalemlerin anlattıklarına arşivlerine kanmayın onların.

Bizi olduğu gibi sizi de yalanla besleyeceklerdir…

Yunus Emre karşılaşır nasılsa Mevlana ile ve okur Mesnevisini Mevlana’nın derki ;(uzun yazmışsın ben olsam ben olsam ete kemiğe büründüm Yunus olarak göründüm derdim olur biterdi.)

Ben de aslında tüm yazacaklarımı bir cümle ile Yunus gibi özetleyebilirim. (Biz bu vatanı hem atadan hem sizden almış olduk emanet, hem ataya hemde size etmiş olduk ihanet) Bu da benim cümlem ama istedim ki bu günü anlayın uzun uzun  anlatacağım size her gün ayrı bir konuyu.

Yapılan bir araştırmaya göre dünyanın en fazla televizyon seyreden toplumu biz olduk. Öylesine ki televizyon olmasaydı nasıl yaşardık diyen insanların sayısı hiç de az değil bu tarihlerde Anadolu topraklarında. Size bunu yazacağım bu gün.

Türkiye 70 milyonluk bir ülkedir. İnsanları aç, insanları fakirdir. Gençlerinin çoğu işsiz çocuklarından çoktur evsiz barksız kimsesiz.

Topluca fakirliğe ve televizyon tutsaklığına itilmiş bir toplum elbette ki geleceğine bir şeyler hazırlayamaz.

Bu tarihlerde biz düşünmüyor biz üretmiyoruz neyi sevmemiz gerekiyor nasıl gülmemiş nasıl konuşmamız gerekiyor hepsini televizyondan öğreniyoruz hatta komedi dizileri yapıp bizim nerede gülmemiz gerektiğini gülme sesleri yaparak bize gösteriyorlar.

Öylesine ki gecenin bir yarısı sevgilisine değil de geleceğe yazı bu günü yazan bir gencin olduğunu görseler aklının yarısı değil tümü yok derler.

Herşey 10- 15 önce başladı aslında televizyonun icadı çok daha öncelere dayanır hatta bizim ülkemizde  de daha önce vardı.

Ancak herşey sermayenin birer ikişer kanal açmasıyla başladı. Aslında bu sömürü sisteminin çobanıdır medya patronları ve kavalları ise
televizyondakiler ve bize bu hikayede ya sürü olmak düşer yada fare.

Babam ben doğdum diye mükafatlandırmış annemi erkek evlat olunca koşmuş kucaklamış 55 ekran televizyonu yani onunla doğdum ben.

Eskiden düğünlerimiz vardı bizim ak ellere kınalar yakılırdı ki Anodoluda adettendir kim muradına ererse kına yakar. Davullar güm güm vurulurken halaylar uzardı. Şimdi televizyonda evleniyoruz hemde en çirkef en yabancı haliyle yani tüm değerlerimizi sömürü düzeni sömürüyor yani size hiç birşey kalmayacak gibi görünüyor.

Aileler birbirlerine ziyarete giderlerdi çaylar içilir sohbetler edilir, insanların bağları güçlenirdi. Şimdi ise artık insanlar birbirlerinine pek gidip gelmiyorlar. Çünkü birinin seyrettiği diziyi bir başkası dinlemiyor bir başka kanalda başka bir diziyi seyrediyor ve herkes kendi evinde kendi dizisinin gizli tutsaklığını yaşıyor. Yapılan proğramlarda tüm gücüyle bu ülkenin değerlerine saldıran ve yok etmeye çalışan bir yapıda.  İleriki günlerde yer yer değineceğim buna.

Ve köylülerimiz bu yıllarda toplumun en az bozulan kesimiydi ama onu da kattılar sürüye. Ahırında bulunan danayı satıp televizyon alıyor ve iki tane koyun besliyor uydu almak için. Köylerimizin bazılarında çok kanal çekmez onlarda uydu aracılığıyla izlerler asla geri kalmaz şehirlilerden. Yani besler koyununu şirketler için ve koyun olur sonra bilmeden.

Bir örnekle özetlemek istiyorum bugünkü konumu:

Osmanlıda insanlar toplanırlardı eğlence için ve başlardı Hacıvat Karagözün nükteli konuşması. Beyaz perdeye yansıyan gölgelerini hem izler hem de konuşmaları dinleyerek 1-2 saat eğlendikten sonra dağılırlarmış ki her gün değil bu eylence nadiren olurmuş. Biz ise her an her saniye beyaz perdeyi seyrediyoruz (uyku dışında). Öylesine ki artık perdedeki gölgeyi göremez olduk. Kar körlüğü başladı bizlerde. Yani her yanımız bembeyaz tıpkı (F) tipi hapishane gibi hayatımız… 
 

2-
Kuzey enlemlerinde beyaz yıldız düşleri…Öyküsü anlatılır ormancı köylerinde…Ve düşman kadar kara…Kapkara bir lekesin kar esmeri volverin.

F tipi demiştim geleceğin insanı sizlere gönderdiğim ilk yazımın sonunda hayatımızın tasfiri için. Sinan Kutlu’nun şiiriyle başladım ikinci günkü yazıma. Günlerden 1 Ocak 2005 bu gün.

Volverini tanıdınız mı? Zooloğlarınız dışında pek sanmam. Bu gün bile nesli tükenmekte olan bir kar esmeridir o ki kalmaz bu gidişle gelecek zamana.

Volverin de tıpkı bizim kar körlüğümüz gibi göremez karların içinde ileriyi. Elleriyle selam verir gibi siper ettiği elleriyle bakar ileriye karkörüdür volverin tıpkı bizim gibi.

Biliyorum merak edenlerinizin aklındaki harfi (f) de ne diyorsunuz. Okuyun anlatacağım size bir harfe ne ömürler sığıdırıyoruz biz bu tarihlerde.

Azeri  bir türkümüz vardır bizim ”.. harda alnı açık insan görseniz harda ürehlerde isyan görseniz harda mektebden çok zından görseniz bilin o yerliyem oralıyam men…”

Alnı açık yüreğinde isyan olanın mektebi yoktur ki okul olur mapushane isyancılar için.

Bizim ülkemizde mapus şeklinden alır ismini. (E tipi Ftipi L tipi … tipi.) F tipide tek kişilik hücrelerin olduğu bir çeşit zindandır işte.

Her tipin ayrı bir konar göçmezi vardır. F tipinin ise düşüncesini eyleme dönüştüren yani bu sitemi eleştirip bunu yıkmak isteyen ve sistemi tehdit eden yani savaşçıların yada teröristler de diyoruz dün olan eşkiyalara işte onların kafesleridir hücreler. Siz bu eşkiyalara ne dersiniz gelecekte bilemem.

Sizlere bilindik bir hikaye yazacağım hatırlarsınız:

Kendini çok akıllı sanan kral ve yardakçıların ülkesinde, kral, sadece çok akıllıların görebildiği, akıllı olmayanların asla göremedikleri bir elbise giydi diye, dalkavukların ve yağcılarının güzel övgüleri arasında çırılçıplak törene katılır. Herkes kralın olmayan elbisesinin ne kadar güzel desenleri, ne kadar güzel renkleri, ne kadar güzel dikişleri olduğunu konuşa dursun, bir çocuk başlar gerçekleri haykırmaya. Kral Çıplak! Kral Çıplak!…

Devletin tüm yasama ve yürütme organları  aynı zamanda toplumun genel kabullenmişliğine göre aslında kral giyiniktir. Hukuken kralın çıplak olmasını kim söylerse o kişi toplumsal kabullenmişliği dinamitlemiştir yani teröristir o çocuk…


İşte benim terörizmden anladığım şudur ki kim egemenlerin koyduğu kuralları değiştirmeye yönelirse ve bunu yapmak için ciddi davranırsa yani silaha karşı silah derse teröristtir. Bir de ne şiş yansın ne kebap diyenler vardır konuşur ”bakın egemenler söylüyorum düzelin” der, onların yanlışlarını anlatır sanki egemenler bilmiyormuş gibi doğru yolu. İşte öyleleri de vardır ülkemde bu tarihlerde korkmayın onlara bişeycikler olmaz.

Terörist çocuktan dönelim sebze haline.

Dizilme yüz bin , bir ipliğe bamya gibi

Arslandır o , arabayla gezer lahana

Hiç bir zevk ve mutluluk, anlaşıldı, olmamış onsuz

Olur mu helva söyleşileri, olmasa eğer lahana

Layıktır, ona ilhami ne övgüler yazsa

Lahanacığım, lahanacığım, lahanacığım.

Gelecekte siz bu şiiri nasıl değerlendirirsiniz bilmem ama benim için gerçekten berbat bir şiir.

Bu ilhamiden şair falan olmaz yahu. Ama gel gör ki ona yapamam bu yorumu ki o çağda bu yorumu yalnız ben değer kimse yapamazdı ona. Denersem eğer söylemeyi terörist olurdum . O ki Padişah 3. Selim’in ta kendisidir.

Yani biraz geçliğinin tadını çıkartmak varken enayi gibi bazılarına göre bazılarına göre feda kuşağının evlatları ne derseniz diyebilirsiniz ki onlar bir serüvencidir ya da teröristtirler ve F tipinde bembeyaz dört duvar içinde çarşaflarına kadar beyazlığın içinde volverin gibi nesilleri git gide hücrelerde erimektedir ki bu erimek soyut değil. 2000 den bu yana ölüm orucundadır onlar neden mi?

Üniversitemin ilk yılıydı. Eğitim fakültesinin içerisinde dolaşırken kapıdaki not dikkatimi çekti. Okudum daha da çok dikkatimi çekti ve kapıya vurarak izin istedim girmek için ve odanın içerisinde 40 yaşlarında biriyle karşıkarşıyaydım notu beğendiğimi ve çoğaltmak istediğimi söyledim ve izin veren adamdan notu alarak fotokopi odasına giderek çoğattım ve kendime kopyasını alarak tekrardan sahibine vermek için kapıya yaklaştım ve ömrüm boyunca unutmayacağım bir isim yazıyordu kapıda Dr. İkram Çınar…

Gani Müjde yazmıştı yazıyı 2000 sonları 2001 başları gibiydi tam tarihini hatırlamıyorum bağışlayın beni.

O yazıdan Aklımda kalanları yazacağım size.

Şunları yazıyordu yazar

“bu günlerde biri bizi gözetliyor, en zayıf halka, kim gitsin gibi proğramlarla yozlaştırılan gençliğe bakıyorum da bir odayı paylaşamayan insanlar her gün dedikodularla ,yalanlarla kavgalarla birbirlerini odadan atmak için her türlü rezilliği yaşarken  var birileri cezaevlerinde aynı odayı paylaşmak ve arkadaşlarından kopmamak için ölümü göze alıyor. Bu büyük bir çelişki değil mi ve her iki olayda aynı tarihlerde gerçekleşiyor bilinçli mi acaba…”

Geleceğin insanı iki gündür sizlere bizlerin sürekli televizyon seyrederek uyuduğunu ve karkörlüğü yaşadığımızı sıkça belirttim peki siz sanıyor musunuz ki tüm insanlar televizyon mu seyrediyor? Hayır! Türkiyede yalnızca teröristler televizyon seyretmiyor ve bundan işte arkadaşını bizim gibi satmıyor…

Bilirler televizyonlar müşteri değildir teröristler bolca atar yalan üretirler onlar için.

Onlar ise düzeni beğenmeyen asilerdir… Kral çıplak diyendir… Ve beğenmediği bir şiiri şairine söyleyebilecek kadar cesurdur ki İlhami olsada Padişah.

3-
”…Gözleri kocaman oldu birden. Tırnakladı toprağı, çekip çıkardı solucanlar içerisinden kara kaplı el yazması kitabı.

Eline aldı başladı içini karıştırmaya. Ki o ana kadar okur yazar olduğunu düşünüyordu. Merak ve heyecan içinde bir güvercin kalbi gibi hızla çarpan gögsünü derin bir nefesle içine çekerek uzaklaştı oradan…Nice çaba boşunaydı. Ne yazanı bulabildi ne de yazılanları okuyabileni. Oysa yazmıştı o mechul kişi ,sonradan bir mum alevinin  bitince kaybolup gidecek alevi gibi kaybolacak dilini bilirmiş gibi.

Önce kendini yazmıştı, sonra ülkesini ve yüreğine konan bahar kelebeklerini… Yitip giden ve bir daha kimsenin okuyamayacağı bir dille yazmıştı kara kaplı kitabını. Ki Bir tek ben okudum  kaybolan dünyasının içindekileri….

Bir Özgür Öztürk öyküsünün özetinden çıkıp bu günün özetine cheeroke marka jip (jeep) ile safaride değilde Kadıköy’de paparazilik yapalım.

Cheeroke marka jipten inen yakışıklı futbolcunun üzerindeki formasında yazan tarih kalemimin objektiflerine takılıyordu.

1907 yılında kurulmuş bir takımımızın yani Fenerbahçenin ünlü golcülerindendi Kadıköy’deki stadyuma antreman için gelen.

Hemen Kadıköy iskelesinden atarak kendimi Marmaraya açıldım ve bulmak için yitik ülkeyi okyanuslara doğru kulaç attım.

Christophe Colomp’un  gemilerinne yetişebilmek için hızla yüzerken okyanusta yıllarca sonra sordum Amerikalı yerlilere.

-Amerikayı kim bulmuştur?

Yerli elbette tarihsel bir cevap verecektir bana.

-Biz hiç kaybetmedik bu toprakları.

Belli ki bir buluş yada keşif değildi Christophe Colomb’un  yapmış olduğu. Bir istila olduğunu anlamak için çokta düşünmek gerekmiyor.

Yüzlerce yıl her türlü yollara başvurarak kalleşçe savaştığı yerlilere karşı beyaz adam sürekli savaşlarda yalanlar ile andığı yerli halkın savaş becerisini yıllar sonra bir dansöz kıvraklığında dönerek savaştaki manevra yeteneğinden dolayı Apaçhi adını verir yaptığı helikoptere ve bir çok silah yerli halkın adıyla anılmaya başlar …

Topraklarından sürekli kovulan ve savaşlarda ok ve yaydan başka cephanesi bulunmayan yerli halktan bir grup dayanamayarak kendilerini dağlara atarlar ve dağlara sığınan ve son toprağını 1907 yılında kaybetmiş olan bu yerli halk elbette ki cheerokelerden başkası değildir.

Bir dağ ağacına bu yerli halkın adını verenler kalleşçe dövüşmeye devam ederken unutuldu dilleri, kültürleri ve aşklarıyla yok edildiler.

Geleceğin insanı bu sana üçüncü yazım günlerden 2 Ocak 2005. Kaybedilmek istenilen dilimi yazıyorum sana al ve oku.  Bu günün Anadolusunda her yan yabancı isimlerle dolu. Alış veriş yerleri,tabelalar, evimdeki eşyalar, sokağımdakiler kısaca her yan benim dilimle anılmıyor. Dilimi yok etmek istiyorlar geleceğin  insanı beni yok etmek istiyorlar.

İstanbul caddelerinde dolaşırken kendi kendine konuşan bir şairin arkasına usulca sokularak kulağımızı misafir edelim dudaklarına.
Eskiden kadınlar kullanırdı onu biz diyorduk hamamotu. Şair gezerken İstanbul’u gözüne çarpar Selim’in adı.

”Likit ağda Kuaför Selim”  Okuyunca bunu, başlar sözünün özüne.

”Kırk yıllık hamam otu

Kırk yıllık berber Selim

Hey gidi koca dünya

Hey gidi İstanbul’um”

Bir dilin kirlenmesi daha güzel nasıl anlatılabilinirdi bilmiyorum.

Bu yıllarda kim bilgiçlik taslayacaksa başkasına kelimenin yabancısını seçiyor cümlesine. Ne kadar anlaşılmaz konuşursa o kadar bilgili görünüyor ki Türkçe konuşsa herkes bilecek ne kadar bildiğini. Yani cehaletini saklamak için anlaşılmaz kılıyor sözlerini bu günün insanı. Çocuklarına bile artık yabancılaşan isimleri yavaşça yerleştirmeye çalışan insanlar var bu günlerde, ve bu günlerde Peter, Angel, Michell, Victor…  gibi isimler yok umarım bu yazıyı okuyan hiç bir Türk’te bu isimle anılmaz gelecekte.

Dil üzerine yapılan kalleşliklere bir de farklı bir örnekle son verelim:

Kutuplarda ayı avcıları buzun içerisine yerleştirdikleri çok keskin baltanın üzerine kan burakarak beklerler. Kanın kokusuna gelen ayı yaladıkça baltadaki kanı dilini de keser öyleki soğuk ve açlıktan farkına varmaz dilinin kesildiğinden ve kendi kanını yalamaya devam eder dilleri parçalandıkça boşalan kanı bittiğinde yere çöken ayı postuna hiç zarar gelmeden avlanmış olur…

4-
Yıl 1910’dur ve bir korku bir telaş, dualar hiç eksik olmaz İstanbulluların dudaklarından, kimi görseniz pısır pısır söylenerek gider ki aslında Tanrısıyla hesaplaşır günahkar kullar. Çıkmıştır bir söylenti ha çarpacak ha çarptı ha çarpacak. milyarlarca yıl (belki daha fazla) hiç çarpmadan dolaşan Halley kuyruklu yıldızı. Dünyamızı tam İşte bir dil kalleşliği önce dilini kes sonra postunu çıkar.

12 den vuracaktır. Öylesine telaş korku vardır ki tüm bu heyacan içinde ahir zamanı düşünmeyen birileri vardır ki o elleri gökyüzüne uzatmadan kalemine sarılır. Onun ki bir romantik fantezi gerçekleştirmektir. Herkes ahir zamanı yaşarken o, o an gerdek düşlemektedir ve ”Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç” yapan Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır…

Tarih öyle ki hep bir adım gerisinde kalmıştır kıyametin ha oldu olacak derken hep bir sur üfleyiciler çıkmıştır bu topraklarda. Oysa İsrafil acıyarak gülümser onlara ta uzaklardan surun melodisinde yaşam vardır o anda. Bu tarihlerde de aynı söylentiler vardır günlerden bu gün 2005 5 Ocaktır. Ve sizlerin zamanında da hep olacaktır…
Bu söylentiler hiç  bitmeyecek. Beklenen İsa gelecek…

Tanrı insanları yarattı zulüm etsinler diye ve Mesih gönderecek zulümü bitirsin diye. Bu düşüncelere sahip o kadar çok insan var ki size bu yazıları yazanın dışında. Oysa düşünmezler mi hiç  anlamam, böyle düşününce kimin işine gelecek.

Zulüm yapanlar çaresini de bulmuş Mesih (İsa) gelecek  zulmü bitirecek. Öyle ya geleceğin insanı zulmü nasılsa Mesih bitirecek kim ne kadar akılla zulmü bitirmeye çalışır. Ki nasıl olsa bitiremeyecekler çünkü zulmü bitirme görevini Mesih’e vermiş Tanrı… Zulmü üretenlerin mi Tanrısı?…

Yalan söylüyorlar ne Tanrı söylemiştir bunu nede Tanrının sözlerinde vardır tam bir uydurmadır ve kim ki böyle düşünüyorsa ( İsa gelecek) onlar ki zulüm üretenlerin uşaklarıdır..

Çıkarıp üzerimizden papaz kıyafetlerini ve çırıl çıplak dolaşalım bu topraklar üzerinde.

5 yıl, belki de 50, yada 500 yıl sonraya, yok yok biz 2500 yıl önceye dönelim ve  bir saraydan içeri usulca sızalım ve atalım kendimizi harem odasına ki bu kıyafetle ancak oraya uygun giyinmiş oluyoruz.

Duyuyor musunuz konuşulanları? İhtiraslı sevişmenin sonunda erkeğini altına almış bir kıvrak kadın ne diyor?

”…Atassa, Dareios’a şunları söylemektedir: Nedir bu ey Kral, neden bu kadar gücün varken oturuyorsun? Neden topraklarına yenilerini katmıyorsun? Hem bu İranlılara başlarında bir erkeğin olduğunu gösterir hem de onların gücünü savaştırarak harcarsın ve sana karşı başkaldıracak zamanı bulamazlar…”

Elbette üzerindeki Atassa’yı dinleyecektir Kral Dareios ve bir yandan Babil’e bir yanda Yunanistan’a yürümek (yürütmek için ordularını) harekete geçmekte geç kalmamıştır.

Zaman belki aracı farklı kılmış, belki de zulmün şeklini değiştirmiş, ya da bahaneler değişmiş ama değişmeyen şey zulmün kendisi olmuştur. Ki 2500 yıl önce İsa henüz doğmamıştır…

Geleceğin insanı bil ki senin dinini kullanarak çok daha dinci gözükerek zulmün kırbacı olmaya devam edeceklerdir.

Bunu yapanlar senin güvenini kazanmak için olmadık yeminleri edecek ha bire dini kalkan olarak senin üzerinde kullanacaklardır…

5-
Çıplak yakalanmadan çıkarak saraydan ve tuttum Anadolunun yolunu. Kuşlar yıl gösterirlerken bana bir elimdeki dut yaprağıyla diğer elimdeki ipek böceğini besleyerek yoluma devam ederken bir elbise istedim ipek böceğinden. Van, Batman derken elbisem olunca hazır yürüyedüm batıya doğru ve ulaşınca Atina’ya sordum: Burada mektep nerede? Bulunca mektebini dünyanın, usulca yerime geçip dinlemeye başladım Hocamı:


Ölüm nedir? Yaşam, ahlak, doğruluk, güzellik nedir? Derken birileri geldi ve alıp götürdüler onu. En çok Eflatun ağladı ardından.
Ölüm bu kez teorik bir durum değil tam tersine bir pratikti onun için.
Sokrates’in karısı ona en çok üzüldüğü şeyin haksız yere öldürüleceğini
söylediğinde :Aslında Sokratesi’in üzülmemesini sağlayan tek şey ölüm
üzerine, ölümü hak etmeyecek kadar dürüstçe gidiyor olmasıydı.
Ölüm için şunları söylüyordu karşısındaki zulüm kanuncularına savunmasında:
-İşte size ölümün iyibirşey olduğunu söylemek için nedenler.
İki şeyden biri;ya ölen kişi hiçliğe dönüşür ve hiçbir şeyin farkına varmaz bilincinde değildir artık;ruhun, bulunduğumuz yerden başka bir yere göçmesidir…

Peki nedir gerçekte ölüm hiç olmak mı? İnsan ölünce bir maddi varlığı olamaz mı?
Bunca soruyu koyarak aklımız bir köşesine ve (?)’lerinin peşine gidelim. Bu kez hedefimiz ölünün para ettiği bir ülke bulabilmek. Tası tarağı toplayıp ayrılırken Atina’dan (Aaaganntaaa) diye bağıran mıçonun gözlerine dalarak çıkalım Karadeniz üzerinden 1836 Rusyasına doğru yelken açalım. 24 yıl daha vardır daha o an Rus topraklarındaki köleliğin bitmesine. 4 yılda bir yapılan nüfus sayımlarında köle başına vergi ödeyen Rus toprak sahipleri bu 4 yıllık süre içerisinde dahi ölmüş olsa kölesi vergiden muaf tutmamaktadır ve bir sonraki sayıma kadar köle ölse de vergisi yatacaktır. Bu durumu karına çıkarmaya çalışan uyanık tek tek dolaşarak çiftlikleri kim ölmüşse onun ölüsünü satın almıştır. Ölüleri ellerinden satarak çıkarttıkları için şanslı olan çiftlik sahipleri vergisini ödemeyi de bu ölü köleleri alan deli adama bırakmış olduklarını düşünürken aslında adam alarak ölü köleleri çok büyük çiftliği varmış desinler de bankalar kredi versin diyedir…

Ölü Canlar yazmaya dayanamadığı ve bir gün tak ettiği bir anda canının, yaktığı bir eseridir ki çok azı kalmıştır Gogol’dan günümüze sonu belli olmayan bir roman aslında. Gerçek hayatta yaşanmış bir olaydır ve sonunda ölü satın alan adamın hayali ihracatçıların atası olduğunu bu gün anlayabiliyorum  ki o ana kadar hayali ihracat yapan ilk adamdır. Ölülerin bile para ile satıldığı bir dünyada çıkıp kafkaslara bakıyorum toroslara ve bağırıyorum:


-Anadolu! Sende satılık ölü can var mı?
Bu sorumla birlikte o an gürlüyordu toroslar dört bir yana namını salarak: ”Ferman padişahın dağlar bizimdir” bu cevapla anlıyorum ki Anodolu kölelere yurt olamaz. Değil köleliği kabul etmek öşürcüleri bile köylerinden defalarca kovmuşlardır. Kendi hayvanlarının başına bile haraç vermeyi kabul etmeyen bir tarihim var benim.

Yiğittir Anodolumun insanı ve bu bereketli topraklar heryıl daha bir coşkuyla getirirken baharı bu gün aç düşmüştür insanım şimdi. Bu gün 6 Ocak 2005. Kan emiciler, sömürücüler, keneler yapışmışken en kanlı yerine yurdumun bunu işbirlikçileriyle sessiz ve sedasız ilerletmiştir. Tarımına dünya sömürücüler cemiyetinin para fonu (ımf) ile kota koyan onlardır. Kota şudur geleceğin insanı: Sadece şu kadar ekersin yani daha fazla ekemezsin ekersen eğer boşuna gider eğer eksik olursa da elindekilerin hepsini alırım ve sana hiç bir şey vermem üstelik bana borçlu olursun.


Öldürülen tarımımız üzerinden geçinmek isteyen uyanıklar yok mudur? Vardır elbet bir ülkede yiğit var da, kalleş olmaz mı? Olur elbet. Şimdi demiştir ya şu kadar şekerini alırım daha fazlasını çöpe mi atarsın ne yaparsan yap. İşte tam kantarlar tartarken pancarı fazla olanını tarlasına hiç birşey ekmemiş öylece fazlalıkları bekleyen keneler beklerler. Yarı fiyatına bazen daha az fiyata satın alarak kendi kotaları dolunca götürüp satarak ve bir saatlik zaman içinde bir yıllık emeği yapmış gibi gözükmektir kota ve çağdaş tarımdır
birilerine göre…
Ülkemin tarımını bitirmek istiyorlar geleceğin insanı. Aç bırakmak istiyorlar.

Afrikalı yerli elinde kitapla gelen papaza şunu söyler: Siz buraya kitapla geldiğinizde biz bahçeli ağaçlı evlerimizde otururken siz şuan o bahçeli evlerdesiniz ve bizim ellerimiz de ise kitap var…

Bir yazılıkta olsa sınıf arkadaşım olan Eflatun (Platon)siyaset için şunu söyledi bana: ”Düşünmesini bilmeyen insanların yol göstereceği bir politika hayatında vicdanlı insanlara yer yoktur”

Düşünün geleceğin insanı bu günün düşüncesizliğini hatırlayın ve düşünün sizi yönetecek insanları. Bilin ki bilgisizce gidilen her seçim ya da devletin emaneti bir aç çocuk daha doğuracaktır. Kendin için olmasa bile onlar için düşün ne olur biraz düşün…

 

Özgüven

Merhaba Değerli Eğitişimciler,


Birçoğunuz “özgüven” başlığını görünce;”Bu da nereden çıktı?” demiş olabilirsiniz. Ama en büyük varlığımız olan çocuklarımızın dilinden anlamak, onlara iyi bir öğretmen ve her şeyden önce iyi bir anne-baba olmak istiyorsanız yazacaklarımın küçükte olsa, bu konuda size yol gösterici olacağına inanıyorum. Birçok şeyi bildiğimiz (ya da bildiğimizi zannettiğimiz) halde, günlük hayatta uygulamıyoruz. Öğrenen, bilen ve uygulayan olmanız dileğiyle…

ÖZGÜVEN
Özgüven; kendimize yönelik iyi duygular geliştirmemiz sonucu, kendimizi iyi hissetmemiz demektir. Başka bir deyişle kendimiz olmaktan memnun olmak ve bunun sonucu olarak kendimiz ve çevremizle barışık olmamız demektir. Kısaca;”sevilebilir ve becerebilir olma” duygusudur da diyebiliriz.

***
Önemli bir savaş sırasında Japon bir komutan askerlerinin sayısının, düşmanlarınkine  kıyasla çok daha az olmasına rağmen, saldırıya geçmeye karar verir. Ordusunun kazanacağına olan güveni tamdır. Ancak, askerleri zafer konusunda oldukça kaygılıdır. Savaş alanına doğru ilerlerken, yol kenarındaki bir tapınakta durup hep birlikte dua ederler. Daha sonra komutan cebinden bozuk para çıkararak;” Şimdi yazı-tura atacağız. Eğer tura gelirse, biz kazanacağız, ama eğer yazı gelirse kaybedeceğiz, kaderimiz böylece ortaya çıkacak.” der. Bozuk parayı havaya atar ve herkes sabırsızca paranın yere düşmesini bekler. Tura gelmiştir. Askerler çok sevinirler; kendilerine olan güvenlerini toplamışlardır. Bu coşkuyla düşmana saldırır ve savaşı kazanırlar.


Bir süre sonra yüzbaşı komutanın yanına gelerek onun kehanetini takdir edercesine;”Kimse kaderi değiştiremez.” der. Bunun üzerine;” Haklısın.” der komutan, iki tarafı da -tura- olan parayı göstererek… (Anonim) 

 

***
Hikayede verilen örnek belki biraz abartılmıştır, ancak kendisinin yetersizliğine inanan bir kişi başarısızlıkları yoğun bir biçimde hisseder ama ilginçtir ki başına gelenleri değiştirme gücüne sahip olduğuna inanmasını sağlayacak ilk adımı atmaz.

Çocuğun Kendisini Değerli Hissetmesinde Rol Oynayan Etkenler


Daha ilk yaşlardan, çocukların kendilerine yönelik iyi duygular geliştirmeleri, hayatlarındaki önemli insanlar(anne-baba, öğretmen ve diğer büyükleri, ilerleyen yaşlarda arkadaşları)tarafından nasıl değerlendirildiklerine bağlıdır. Büyükleri tarafından sevgi gören, gereksinim duyduğunda beklediği yakınlık ve ilgiyi bulan, fikirlerine değer verilen ve önemsenen, güven duyulan ve sorumluluklar verilen, iyi yaptığı şeyler için övülen, gurur duyulan, yaptıklarında hataya yer verilen ve olduğu gibi kabul edilen çocuğun kendine özgüveni olur.
Buna karşılık sevildiğini, önemsendiğini hissetmeyen, beklediği yakınlık ve ilgiyi göremeyen, sürekli eleştirilen ve olduğu gibi kabul edilmeyen çocuk kendisini değerli hissetmez ve özgüveni olmaz. Kendisini değerli görmeyen(özgüveni olmayan) çocuk yaşadığı aile, çevre, okul ve toplum içinde problemlere sebep olur.

ÇOCUKLARİN ÖZGÜVENLERINI SAĞLAMAK IÇIN YAPİLACAK ŞEYLER

1.Var olmalarının sizin için ne kadar önemli olduğunu onlara hissettirin. Onlara olan sevginizin başarı ya da başarısızlıklarına bağlı olmadığını, var olmalarının sizin için ne kadar önemli olduğunu ve ne  olursa olsun onları daima seveceğinizi söyleyin.

2.Kendilerine olan özgüvenlerinde sarsıntı gördüğünüz an harekete geçin. Unutmayın kendine özgüven duymak kendini beğenmişlik ya da kibirlilik demek değildir. Özgüven sadece olduğu gibi kabul edilmiş olmanın verdiği kendini rahat, iyi ve güvenlik içinde hissetmektir. Başarısı ile şımaran, kibirli davranışlar gösteren çocuğun kendisine olan özgüveni yok ya da düşük demektir.

3.Çocuğunuza gerçek özgüveni sağlamasında yardımcı olun. Çocuğunuzun zayıf yanlarını görmezlikten gelmeyin, dürüst olun, ama onları eleştirmeyin. Çocuklar kendilerindeki eksiklikleri ve kusurları kabullenmelidir. Bunun yanı sıra iyi ve kuvvetli oldukları yanları ile gurur duyabilmelidirler.

4.Çocuğunuza kendisine has yeteneklerini ortaya çıkarmasında yardımcı olun. Çocuklar birbirlerinden farklıdır. Her çocuğun farklı özellikleri ve yetenekleri vardır. Hepsinin başarılı olduğu alanlar değişiktir. Çocuklarınıza kendi ilgi alanları ve yetenekleri doğrultusunda faaliyetlere katılma imkanı sağlayarak onların araştırmaları ve yeni şeyler keşfetmeleri için destekleyin. Böylece kendilerinde var olan yeteneklerin ortaya çıkmasını sağlayarak kendilerine özgüven duymalarını sağlamış olursunuz.

5.Yaptıkları ve ilgilendikleri şeylerin sizin için ne kadar önemli ve değerli olduğunu gösterin.   Katıldıkları faaliyetleri ve ilgilendikleri şeyleri sorun, okulda katıldıkları faaliyetlerin gösterilerine gidin. İlgilendiği şeylerle ilgili okuduğunuz bir yazı ya da resmi onunla paylaşın.

6. Evinizde herkesin birbirine güveneceği bir ortam oluşturun. Duygularını, düşüncelerini, sevgisini, başarı ya da başarısızlıklarını, hayal kırıklıklarını aile fertleriyle rahatça paylaşabilen çocuklar özgüvenli olurlar. “Söylediğin kadar da kötü değilmiş” ya da “Geçer canım merak etme” şeklinde cevap verme yerine, onların duygu ve düşüncelerini ciddiye alın.

7.Çocuğunuza kendi davranışlarınızla örnek olduğunuzu unutmayın. Çocuklarınıza, onlarda görmek istemediğiniz davranışlarda bulunmayın. Unutmayın çocuklar size sizin onlara davrandığınız gibi davranacaklardır. Sinirlenip onlara bağırdığınızda, kızınca bağırmanın normal olduğu mesajını verirsiniz.

8.Beklentileriniz çoğunuzun seviyesinde olsun, onu aşacak beklentilerden kaçının.   Her çocuğun farklı yapabilme kapasitesi ve seviyesi vardır. Çocuğunuzun bir şeyi yapamayacağını bildiğiniz halde bunu ondan bekleyip sonunda hayal kırıklığı yaratmayın. Ulaşabilecekleri hedefler amaçlayıp başarılı olmalarını sağlayın.

9.Çocuklarınıza sorumluluklar verin. Kendisine güvenilip sorumluluk verilen çocuklar kendilerini yararlı ve önemli hissederler.

10.Sadece çok özel yetenek ya da başarılarına değil her şeyine değer verdiğinizi ve takdir ettiğinizi belirtin.  Küçük bile olsa yaptığı güzel birşey ya da davranışı için onu övün ve bunun ne kadar önemli olduğunu belirtin.

11.Ne yaparlarsa yapsınlar onları bağışlayın ve sevgi ile emniyette olduklarını hissettirin.   Çocuklarınızı disiplin edin ama bunu hiç bir zaman sinirle ve katı kurallarla yapmayın. Onları disiplin etmeniz katı kurallarla katı cezalar verme şeklinde olmasın. Çocuklar adaletsiz davrandığınızda bunu çok iyi bilirler. Onların güvenini sarsmayın.

12.Birlikte vakit geçirin. Ortak yapacağınız faaliyetler bulup birlikte zaman geçirin.

13.Onların özgüvenlerini sağlayacak sözlerde bulunun. “Yardımların çok işime yaradı, teşekkür ederim” ya da “Bak bu aklıma gelmemişti bu konudaki fikrini çok beğendim” gibi sözlerle onların katkılarına değer verdiğinizi gösterin.

14.Çocuğunuzla ilgili problemleri onu suçlamadan ya da onun karekterini eleştirmeden tartışın. Çocuklar kendileri ile ilgili problemlerde kendilerine saldırılıp eleştirilmeden konuşulduğunda bu problemi çözmek için çaba sarf ederler. Onun karakterine değil, yaptığı şeye hitap ederek konuşun.Özgüven sadece okul yaşamında değil, kişisel ve sosyal yaşamda da önemlidir. Araştırmacılar, birbirlerini tamamlayan iki çeşit özgüvenden bahsetmektedirler. Bunlardan birincisi iç, diğeri dış özgüvendir. Iç özgüven, kendimizden memnun ve kendimizle barışık olduğumuza dair inancımız ve bu konuda hissettiklerimizdir. Dış özgüven ise dışarıya kendimizden emin olduğumuz şeklinde verdiğimiz görüntü ve davranışlardır.

IÇ ÖZGÜVEN
*Kendilerini severler
* Kendilerini tanırlar
*Kendilerine açık hedefler koyarlar
*Pozitif düşünürler

A.KENDINI SEVME
Kendini seven çocuklar hem duygusal hem fiziksel gereksinimlerine değer verirler. İstedikleri şeyleri elde etme konusunda suçluluk duymazlar. Ihtiyaçlarının karşılanmasını hakları olarak görürler. Övgü almayı ve ödüllendirilmeyi açık açık talep ederler.   Başkalarının kendileri ile ilgilenmesinden ve kendileri için bir şeyler yapmasından çok hoşlanırlar. Iyi nitelikleriyle gururlanır ve bu niteliklerinden daima yararlanırlar. Başkalarını, mutluluklarını ve yaşamlarını sabote edecek şeylerden kaçınırlar.

B.KENDINI TANIMA
Kendini tanıyan çocuklar güçlü ve zayıf yönlerinin farkındadırlar. Hiçbir zaman kalabalığın içinde kaybolmazlar. Kendi değerlerini bilirler. Kendilerine uygun arkadaşlar bulurlar. Başkalarının görüşlerine açıktırlar ve eleştirildiklerinde hemen savunmaya geçmezler. Eksik yönlerini geliştirme ve değiştirme özellikleri vardır. Yapıcı olacağına inanırlarsa yardım almaya açıktırlar.

C.KENDINE AÇIK HEDEFLER KOYMA
Kendilerine başarabilecekleri hedefler belirlerler. Bunları başarmak içinde başkalarına bağımlı olmazlar. Yeterince motive oldukları için başkalarına kıyasla hedefleri gerçekleştirmede daha istekli ve enerjiktirler. Tutarlı davranırlar çünkü hedef belirlerken en ayrıntılı noktaları önceden tahmin edebilirler. Özeleştiriyi öğrenmişlerdir. Kendi ilerlemelerini kontrol edebilirler. Kolay kara verebilirler.

D.POZITIF DÜŞÜNME
Pozitif düşünen .ocuklar iyi deneyimler yaşama ve bunlardan iyi sonuçlar elde etme  konusunda umutları vardır. İnsanlar hakkındaki düşünceleri genellikle olumludur. Her sorunun bir çözümü olacağına inanırlar. Geleceğin geçmişten daima iyi olacağına inanırlar. Yaşamlarındaki değişikliklere çabuk uyum sağlarlar. Değişikliklerin  insanı ilerletip geliştireceğine inanırlar.

DIŞ ÖZGÜVEN
*İletişim
*kendini İfade Edebilme
*Duygularını Kontrol Edebilme

A.ILETIŞIM
Iletişim konusunda beceriler kazanmış olan bir çocuk başkalarını anlayışla, sakin ve dikkatle dinleyebilir. Yüzeysel konulardan, daha derin sohbetlere ne zaman, nasıl geçeceklerini bilirler. Başkalarının sözsüz ifadelerinden ve beden dilinden anlarlar. Utanıp sıkılmadan toplum önünde konuşurlar.

B.KENDINI IYI IFADE EDEBILME
Kendini iyi ifade edebilen çocuklar, dolaysız yoldan ve açıkça gereksinimlerini söylerler. Kendilerinin ve başkalarının haklarını korurlar. Teşvik etmeyi bilirler ve karşısındakinin de kendisini teşvik etmesini isterler. Övgü kabul ederler, başkasını övebilirler. Gerektiğinde etkin bir şekilde şikayet ve mücadele edebilirler.

C.DUYGULARİNİ KONTROL EDEBILME
Duyguları ile başa çıkabilen çocuklar duygularının esiri olmazlar. Beklenmedik davranışlar göstermezler. Korkuları ve endişeleri ile başa çıkabildikleri için riskleri göze alabilirler. Mutsuzluklarının kendilerini sürekli engellemesine izin vermedikleri için sıkıntılı dönemlerini kısa sürede atlatabilirler. Anlaşmazlık olduğunda kendilerini iyi savunurlar. Kıskançlık, öfke gibi doğal olan duyguları yaşadıklarında suçluluğa kapılmazlar. İlişkilerinde neşe, sevgi ve mutluluk ararlar. Kimseye körü körüne kapılmazlar.
***
Son olarak size özgüvenle ilgili küçük birde hikaye yazmak istiyorum. Bir çiftçi, yerde bulduğu bir kartal yumurtasını, tavuk yumurtası sanarak çiftliğine götürmüş. Kuluçkaya yatan tavuğun altına koymuş. Tavuk, kartal yumurtasını da kendi yumurtası sanarak kuluçka döneminde koruyucu kanatları altında tutmuş. Civcivler ve kartal yavrusu yumurtadan çıkmış. Kartal yavrusu, tavukların ve civcivlerin davranışlarını taklit ederek kanat çırpmış, eşinmiş, darı tanelerini ve solucanları yemiş. Kendisinin bir tavuk olmadığını düşünmek aklına bile gelmemiş. Bir gün küçük kartal gökyüzünde uçan kocaman bir kuş görmüş. Bu olağanüstü yaratığa hayranlıkla bakmış. En yakınındaki tavuğa bu kuşun ne olduğunu sormuş. Ona ” kartal” derler yanıtını almış. “Ben de kartal olmak istiyorum.” demiş küçük kartal. “Saçmalama” demiş tavuk.”Haddini bil. Sen asla kartal olamazsın. Sen bir tavuksun. Bunu kabul et.” Küçük kartal boynunu eğerek, toprağı eşelemiş.”Galiba haklısın.”demiş. Küçük kartal yaşamı boyunca tavukların arasında yaşamış. Asla potansiyelini bilemeden. Asla gökyüzünde özgürce dolaşabileceğini bilemeden. Beş on santimetre yükseğe kadar kanat çırpıp daha fazlasını yapabileceğini, gökyüzüne ulaşabileceğini bilemeden. Asla tavuklardan farklı şeylerle beslenebileceğini bilemeden. Çünkü, kartal olmanın imkansız olduğuna inanmış. Ve kartal bir tavuk olarak ölmüş.
***
Tavuk bilincinin sizi büyük ideallerinizi gerçekleştirmekten alıkoymaması dileğiyle..

KAYNAKLAR


*Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi(cilt:24,sayı:2)
*Aylık Sinema Dergisi- Köşeler
*Yavuzer, Haluk. Doğum Öncesinden Ergenlik Sonuna Çocuk Psikolojisi
*Duygusal Zeka Araştırmaları(Eray Beceren)
seden@duygusalzeka.net
*www.couns.uiuc.edu/Brochures/self.htm

Kılık Kıyafet: Şapka İnkılabı

ÖZET

Şapka İnkılabı, Cumhuriyet dönemi inkılapları arasında önemli bir yer teşkil eder. Bu inkılabın ilklerden olması hem halkın nabzını ölçmüş hem de diğer reformlara zemin hazırlamıştır. Atatürk, Kastamonu’ya düzenlediği gezide şapkayla halkın arasına girmiştir. Ardından mecliste de şapka giyilmesi hakkında kanun çıkarılmıştır.

Anahtar kelimeler: Şapka, Fes, Kastamonu, Ulus, Uygarlık, İnkılap.

1 -ŞAPKANIN TARİHİ:

Şapka sözcüğü; Polonezce, czepska  (şapka)’dan geliyor. Anadolu Türkçesi’nde şapka sözcüğü 15.yy.’dan sonra kullanılmaya başlanmış. Şapka; giyilen elbisenin kumaşından, fötr veya başka bazı malzemelerden, değişik desen biçimlerde yapılıyor ve kıyafeti tamamlayan bir aksesuar olma özelliği taşıyor.Şapkanın sosyal hayattaki yerini irdeleyecek olursak şöyle özellikleri ortaya çıkıyor; statü sembolü, görünüşe otorite,itibar ve güven veriyor, kıyafetin veya üniformanın bir parçasını oluşturuyor.

Elde bulunan arkeolojik verilere göre, şapkayı ilk kullananlar Mısırlılardır. M.Ö. 3200 yılında Mısır’da erkeklerin başlarında tüyler, kralların taçları ya da perukları üzerine geçirdikleri bezler olduğu biliniyor. M.Ö. 3000 yıllarında Girit adasında yaşayan “Minos”luların  başlarında uzun sivri tepeli şapkaları, Asurluların ise yuvarlak şapkaları vardı.

Daha sonraları, şapkanın statü sembolü haline geldiğini görüyoruz. Eski Yunanistan’da şapkayı yoksullar, eski Roma’da ise tam tersine zenginler giyerdi.

Doğu’ya baktığımızda ise, bu bölgede yaşayan insanların şapka takmak yerine saçlarını süslemeyi tercih ettiklerini görüyoruz. M.S. 11. ve 13. yy’ dan sonra Haçlı Seferleri, “Doğu”daki saç süsleme kültürünü batıya taşır. Batılı kadınlar da saçlarını taş ve boncuklarla süslemeye başlar. (1)

Türklerin tarihinde ise şapka önemli bir yere sahiptir ve Orta Asya dönemine kadar uzanır.Bu şapkalar genelde posttan ve keçeden yapılmıştır. Kaşgarlı Mahmut’un  “Divan-ı Lügat’it-Türk” adlı eserinde şapka, “börk” kelimesiyle, börk ise dört türüyle kayıtlıdır. (Sukurlaç, kızıklığ, kurutma ve kıymaç). Osmanlı Devletinde de 1826’ya kadar börk kullanılacaktır. Yeniçeriler tarafından sadece törenlerde “üsküf” adıyla giyilecektir. Asker dışında; din, devlet adamları ve padişahlar da ayrı ayrı başlıklarla  tanımlanır. En bilinen başlık çeşidi “kavuk” ve “külah” tır.

1826’dan hemen sonra, 2. Mahmut’un Yeniçeriliği kaldırması sırasında Akdeniz’de seferde olan Kaptan-ı Derya Koca Hüsrev Paşa; padişahın Yeniçerilerden hiçbir eser kalmaması konusunda çaba gösterdiğini işitince, Tunus’ta bir miktar fes alıp tayfalarına giydirdi. İstanbul’a döndüğünde askerleriyle padişahın huzuruna başında fesle çıkınca, bu yenilik padişahın çok hoşuna gitti ve eski başlıkların yerini fesin almasını emretti.

Tunus’tan, hemen 50 bin adet fes sipariş edildi. Ancak daha sonra hammaddesi yün olan fesin üretiminin kolaylığı fark edildi ve bir imalathane kuruldu. 1828’de çıkartılan bir kıyafet nizamnamesiyle de fes resmi başlık oldu. Daha sonra genişleyen  Feshâne  Fabrikası, bütün ihtiyacı karşıladığı gibi devletin ilk yünlü mensucat fabrikası haline geldi. Cezayirli denizcilerin İstanbul’a taşıdığı fesi, bir dönem Türk denizcileri ve kadınlar da kullanmıştır. (2)

Osmanlı Devleti zamanında başlığın özel bir yeri vardı. Saray ve saraydaki yüksek rütbeli subaylar 43 çeşit farklı başlık giyerlerdi. Hiç kimse kendine ait olmayan rengi ve şekli kullanamazdı. Hükümet ve devlet görevlilerine ayrılan başlık sayısı 27 idi. Sadrazamdan,  vezir habercisine kadar herkesi şapkalarından tanımak mümkündü.

2-ŞAPKA  İNKILÂBI NEDEN YAPILDI ?

Kurumsal değişim gerçekleştirmiş bütün devrimlerin kültürel değişimi de beraberinde getirmiş olması, Atatürk reformlarının da hareket noktasını oluşturmuştur.Nitekim reformların kültürel alandaki yansımaları, Cumhuriyet öncesi dönemde onlara karşı çıkışın temel nedenlerinden biri olmuştur. (3)

Şapka kanununun, Cumhuriyet dönemindeki reformlar içinde ilklerden olması, onun topluma daha sonra yapılacak reformların sembolik bir öncüsü olduğunu göstermektedir. Şapka kanunu yoluyla halk, psikolojik olarak değişime hazırlanacaktı. İkincisi olarak muhtemelen şapka kanunu, tepkilerin ölçüsünü ölçecek bir barometre işlevi görecek, bu sayede toplumun reformlara tahammül sınırı ölçülerek , reformların çapı ve düzeyi tespit edilecekti. Üçüncü olarak kıyafet, kendi başına insan davranışına da etki edebilirdi. Kıyafetin taşıdığı sembolün anlamı insanın psikolojisine etki ederek onu yönlendirebilirdi. Geleneksel giysiler, doğu toplumlarının sembolü olarak aynı  zamanda batının ve batıcıların bakış açısından geri kalmışlığı hatırlatan bir karaktere sahipti. Reformcu devlet adamlarının bakış açısından mistisizmle ve kadercilikle özdeşleşmiş doğu  kıyafetleri giyen bir toplumun, o kıyafetleri giydiği sürece, kendisiyle özdeşleşen ruh halini terk etmesi mümkün olmazdı. Batının ruh halini ve davranış biçimini benimsemenin yollarından biri, batı insanının psikolojisini temsil eden giysileri giymekti. (4)

Atatürk Devrimi, “tümden değişim” i başlattığı için, diğer bazı siyasi devrimlerden ayrılır. Sadece iktidarın değişim ya da ekonomik ilişkilerin yeniden düzenlenmesini hedefleyen devrimlerden ayrımla; hem bunları ve hem de toplumu, hatta toplumdaki bireyin anlamını, ilişkilerini, düşüncesini, davranışını yani kısacası özünü değiştirmeyi amaçlamaktadır. (5)

Atatürk’e göre şapka; çağdaş olma, evrensel medeniyete katılma, kafaların içini hurafelerden kurtarıp bilimsel düşünceye açma yolundaki çabaları destekleyen ve simgeleyen bir adımdı. Atatürk, yüzyıl önce halka benimsetilen fesi, Türklük veya İslamlık simgesi olarak görmeyecek kadar tarih bilgisine sahipti. (6) Falih Rıfkı Atay da bu konuda şunları söylemiştir: “Mustafa Kemal, bir tatlı su Türk’ü değildi. Fes ve şapkanın medeniyet demek olmadığını elbet biliyordu. Fakat, başlık değiştirmenin din  ve iman değiştirmek olmadığını göstermek istedi”. Orhan Koloğlu da Şapka inkılabının kafanın dışına değil içine yönelik olduğunu ifade etmiştir. ( 7 )

Şapka devriminin temel  felsefesini kavrayamamış  olanlar,  Atatürk’ün  yaptığı  kılık- kıyafet devrimine bir “Gardrop Devrimi” demişlerdir. Oysa ki kıyafet devriminden önce sarık, fes ve peçe, halk tarafından âdeta İslâmiyet’in bir parçası olarak kabul edilmekte idi. Laik ve uygar  bir ulusun kıyafetini, dinsel inançlara bağlamak gerçekten yersizdi.”  (8)

Atatürk, kişinin  maddi yaşam koşullarını  değiştirip düşünce tarzına şekil vermek yanında, “Düşünce tarzını” değiştirmek suretiyle onun maddi yaşam koşullarını geliştirmek ve uygarlığa eriştirmek yolunu dener. Atatürk, Türk insanının maddi yaşam geleneklerini, devrimler yaparak (Örneğin; şapka devrimi, kıyafet devrimi, harf devrimi v.s. gibi) değiştirmek suretiyle onun düşünce tarzını geliştirmek istedi.  (9)

Atatürk’ün şapka inkılabını yapmasındaki maksadını şu sözlerinden çıkarmak mümkündür: “Baylar ulusumuzun giymekte bulunduğu ve bilgisizliğin, aymazlığın, bağnazlığın, yenilik ve uygarlık düşmanlığının bir simgesi gibi görünen ‘fes’i atarak onun yerine, bütün uygar dünyanın kullandığı şapkayı giymesi ve böylece Türk ulusunun uygar toplumlardan anlayış yönünden de hiçbir ayrılığı olmadığını göstermesi gerekiyordu.”  (10)

Şapka giyilmesi hakkındaki kanunun gerekçesinde de Adliye Encümeni Mazbatasında bu durum kesin olarak belirtilmiştir. “Türklerle batı milletleri arasında bir “alamet-i farika” olan mevcut serpuşun değiştirilerek yerine medeni ve modern toplumların müşterek serpuşu olan şapkanın giyilmesi gerekiyor.”

Atatürk bu konuda Nutuk’ta der ki: “Fesin kaldırılması zorunluydu. Çünkü fes, kafalarımızın üstünde; bilgisizliğin bağnazlığın, uygarlık ve her türlü ilerleme karşısında duyulan nefretin bir simgesi  gibi  oturuyordu.”   (11)

Kurtuluş Savaşında Mustafa Kemal, sivil giyindiğinde çoğu kez “kalpak” giyerdi. Diğer “Kuvay-ı Milliyeciler’in” de Mustafa Kemal’e uymalarıyla kalpak, Anadolu’dan ve “Ulusal Savaş”tan yana olanların bir tür simgesi olmuştur. Bununla birlikte, 1. Büyük Millet Meclisindeki “İkinci Grup” üyeler arasında fes ve sarık da oldukça yaygındı.  (12)Şapka İnkılabının gerekçelerinde birini de bu etken sayabiliriz.

Şapka İnkılabına bir de ulusalcılık açısından bakmak gerekiyor. “Ulus devlet” temeli üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde “ulusal” başlık bulunmuyordu.

Bu konuyla ilgili Mustafa Kemal 19 Mayıs günü Samsun’a vardığında , kendisini karşılayan halk topluluğunu gözlemleyen bir İngiliz subayı, şu gözlemleri not etmişti: “Karşılamaya gelen halkın kiminin başında fes, kimininkinde kalpak, kimininkinde sarık, kimi başına bir bez parçası bağlamış; kiminin sırtında aba, kiminde cepken, kiminde yelek; kimin bacağında şalvar ,kiminde pantolon, kiminde uzun beyaz  külot; kiminin ayağında çarık, kiminde yemeni, kiminde iskarpin, kiminde potin… Demek ki bunlar henüz ulus değil!…”

Mustafa Kemal, bir ulus olmanın, dış görünüş konusunda de çağdışı baskılardan özgürleşmeyi zorunlu kıldığını biliyordu.  (13)

Burada asıl sorun ulus-devlet oluşturma çabasıdır. Çünkü bireysel irade, ulusal iradenin  temel  taşıdır  ve ulus devlette; ulusal irade ile  bireysel irade arasında ikinci derecede bir  otorite  kabul edilmez. Farklı dinsel kimliği ifade eden giysiler, toplumun “milli duygu” etrafında birleşmesi yönünde bir engel  sayılmakta,  kaynaşmayı  önlediği  kabul  edilmektedir. (14) Şapka inkılabıyla ulus-devlet oluşum süreci tamamlanabilir, oluşturulan ulusal üst kimlik aile toplumdaki bütün bireyler, dinsel ayrımlardan arınarak, ulusa ait olma duygusunu yaşayabilir.

Fesin yasaklanması ve yerine şapkanın konmasıyla; gerek değişik din ve mezhepten, gerekse değişik görüşten yurttaşlar arasında Müslüman-Müslüman olmayan ayrımı yapılması da son buldu.  (15) Cumhuriyet reformlarıyla gelen şapka ve kravat, moda unsuru olmanın ötesinde; dinsel, etnik ve toplumsal (kentli-köylü) farklılıkları eritip ortadan kaldıran bir nitelik kazanış ve devlete sadakati gösteren bir laiklik üniforması haline gelmiştir.  (16)

3- ŞAPKA İNKILÂBI

Şapka İnkılabı yapılmadan önce şapka, yer yer kullanılmaya başlanmıştı.Tanzimatla başlayan, Meşrutiyetle artan “Batıcılık” akımının etkisiyle, özellikle İstanbul Pera’da, Levanterler’in ve gayrı Müslimlerin öncülüğünde zaten pantolona, iskarpine, yeleğe, gömleğe rastlanmaktaydı.Hatta şapka giyen Müslüman Türkler vardı. (17) 20.yy’ın başında Osmanlı’nın parçalanmasının son aşamasında propaganda aracı olarak örneğin Balkanlar tarafında şapkanın fese zaferi ve üstünlüğü gündemde tutuluyordu.Oysa arada sırada Türk, Arap, Hint’li Müslümanların batıyı ziyaret  edenleri, kafalarına şapka geçirmekte hiçbir sakınca görmüyorlardı. 2. Dünya Savaşı sırasında başkumandan vekili Enver Paşa’nın orduda güneş siperlikli “Enveriye” adı verilen bir başlık getirmesi, değişim yolunda ilginç bir adımdı. Kurtuluş Savaşı sırasında da Milli Mücadelecilerin, Atatürk’ün modalaştırdığı yan çevrilmiş kalpak kullanmaları, fesin modasının geçmekte olduğunun işaretiydi.  (18)

Hakkı Kılıç, 1915 yılında yazdığı “Son Cevap” adlı risalesinde, şapka giymenin hiçbir sakıncasının olmadığını belirtmemiştir. 2. Meşrutiyet’in batıcı düşünürlerinden Abdullah Cevdet ise laikliği, latin harflerini, kadın haklarını açıkça savunmuş, Sirkeci’de şapka ile gezmiştir.  (19)

M. Kemal’in şapka inkılabından çok önceleri (7-8 Temmuz 1919), Erzurum ve Sivas Kongresi  arasında Mazhar Müfit ile olan bir mülakatı; bize, şapka konusunda görüşlerini çok güzel bir şekilde yansıtır.

Erzurum Kongresi sona erdikten sonra Mustafa Kemal ve arkadaşları her gün ve her gece bir araya gelerek yapılan çalışmaları değerlendiriyor ve Sivas Kongresine sunulacak belgeleri hazırlıyorlardı.Yine böyle bir gece Gazi Paşa ile İbrahim Süreyya Yiğit, baş başa vermiş çalışıyorlardı. Paşanın aklına Mazhar Müfit geldi. Emir eri Ali ile haber gönderip onu da odasına çağırttı.Bir ara Süreyya bey, Paşaya şöyle bir soru yöneltti:

“Paşam, başarıya ulaştıktan sonra da iş bitmiyor. Memleketin sonsuza dek çalışmaya ve devrimler yapmaya ihtiyacı var. Neler yapmayı düşünüyorsunuz?”

Mustafa Kemal bu soru üzerine Mazhar Müfit’e, gidip odasından not defterini getirmesini söyledi. Sonra da;

“Şimdi not et bakalım”, dedi. “Ama defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir sen bileceksin. Şartım bu. Önce tarih koy: 7-8 Temmuz 1919. Sabaha karşı. Şimdi yaz.

Bir: Zaferden sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır.

İki: Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken muamele yapılacaktır.

Üç: Tesettür (örtünme) kalkacaktır.

Dört: Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.”

Bunu duyunca Mahzar Müfit’in kalemi elinden düştü. Paşa, “Neden durakladın?” diye sordu. “Darılmayın ama Paşam, sizin de hayalperest yanlarınız var”

“Bunu zaman tayin eder, sen yaz.

Beş: Latin harfleri kabul edilecek.”

“Paşam yeter…yeter. Cumhuriyet ilanını başaralım, üst tarafı kolay”

Mazhar Müfit, bundan sonra defterini kapayarak koltuğunun altına aldı ve ayağa kalkarak,

“Paşam sabah oldu”, dedi. “Siz oturacaksanız hoşça kalın.”  (20)

Görüleceği üzere M. Kemal, şapka devrimini çok önceleri kafasında tasarlamış ve bunu gerçekleştirmek için uygun zamanı beklemiştir.

Gazi, bu çeşit devrimlerle entelektüel Jön Türkler zamanında yalnız düşünce alanında kalmış olan planlarını gerçekleştirmişti.

Doğu ve Güneydoğu’daki isyanların bastırılmasından sonra  Mustafa Kemal Atatürk yurdun her tarafından gelen heyetleri kabul ediyordu. Bu heyetlerin bir kısmını Mustafa Kemal, İsmet İnönü’ye havale ediyordu. Ancak, Kastamonu’dan gelen heyeti haber aldığında, “bu heyetle ben görüşeceğim” dedi. Buna şaşıran Saffet Arıkan, anılarında, Atatürk’ün şapka inkılabını Kastamonu’da gerçekleştirme kararını ve bunun sebebini kendi sözleriyle, kısaca şöyle özetliyor: “Niçin Kastamonu’yu seçtiğimi bilmezsin. Dur, anlatayım. Bütün vilayetler beni tanırlar; ya üniformayla veya fesli, kalpaklı sivil elbiseyle görmüşlerdir. Yalnız Kastamonu’ya gidemedim. İlk önce nasıl görürlerse öyle alışırlar, Türkiye beni öyle görür, yadırgamazlar. Üstelik, bu vilayetin hemen hepsi, asker ocağından geçmişlerdir., itaatlidirler, münistirler. Bunun için  şapkayı orada giyeceğim” der. (21)

İlk denemeyi kendisi yaptı. Gazi çiftliğinde beyaz bir Panama şapkası giyerek, traktör üstünde resim çektirdi. M. Kemal Atatürk, 23 Ağustos 1925 tarihinde sekiz gün sürecek Kastamonu gezisine başlamış; İnebolu, Devrekani, Taşköprü, Seydiler, Küre ve Daday ilçelerini ziyaret etmiştir.

Sembolik düzeyde laikleşmenin bir gereği olarak devreye sokulan şapka devriminin Kastamonu’dan başlatılması da bir plan dahilinde gerçekleşir. Çünkü eğer düşündüğü olursa; Anadolu’nun bu mutaassıp şehrinde görümünü halka kabul ettirebilirse, diğer bölgelerde kabul ettirmek çok daha kolay olacaktır.Bunun için şapka devrimini İzmir’den başlatma tekliflerine, İzmirlilerin şapkaya alışık olduklarını, dolayısıyla orada şapka giymenin pek anlam ifade etmeyeceğini; dikkatlerin daha çok giysileri ve şapkası üzerinde yoğunlaşacağına inandığı bu Anadolu şehrini seçtiğini belirtir.  (22)

Gece bütün Kastamonu halkı, fener alayı yaparak Gazi’nin evi önüne gelmiş, Gazi de onları çıkıp selamlamıştır. Ertesi gün belediye dairesinde Kastamonu halk teşekkülleri ve kazalardan gelen heyetlerin kabulü sırasında Gazi ile şehir esnafından bir terzi arasında şapka devriminin ilk açık söylenişi sayılması gereken şu konuşma geçti:

Gazi-(terziye elbisesini göstererek) Bu elbiseler, ucuz ve düz milletler arası kıyafet mi?

Terzi ve diğer esnaf – Evet milletler arasıdır.

Gazi – İşte görüyorsunuz, bu elbiseler ucuzdur, basittir, yerli malıdır.Aynı elbiseler kumaşından bir de kumaş serpuş yaparsınız.

Gazi – (Esnaftan başka birine) Fesini gösterir misin?

Fesin üstünde bir sarık vardı, altından da bir takke çıktı.

Gazi devam etti:

“İşte takke, üzerinde fes, onun üstünde de ağbani sarık… Bunların hepsinin ayrı ayrı  parası yabancılara gidiyor. Bunu söylemekten maksadın şudur: Biz her açıdan medeni insan olmalıyız. Çok acılar gördük, bunun sebebi dünyanın durumunu anlayamayışımızdır. Fikrimiz,  zihniyetimiz tepeden tırnağa kadar medeni olacaktır. Şunun  bunun sözüne önem vermeyeceğiz. Bütün Türk ve İslam alemine bakın. Zihniyetlerini fikirlerini medeniyetin emrettiği değişim ve yükselişe uydurmadıklarından ne büyük felaket ve ıstırap içindedirler.

Bizim de şimdiye kadar geri kalmamız ve en nihayet son felaket çamuruna batışımız bundandır. Beş altı sene içinde kendimizi kurtarmışsak; bu, idaremizdeki değişimdendir.Artık duramayız, ne olursa olsun ileri gideceğiz; çünkü mecburuz. Millet açık olarak bilmelidir: Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona kayıtsız kalanı yakar, mahveder. İçinde bulunduğumuz ailede layık olduğumuz mevkii bulacak ve onu koruyup sürdüreceğiz. Refah, mutluluk ve insanlık bundadır!”

Gazi Kastamonu’dan İnebolu’ya geçti. Türk Ocağında, milli kıyafetin iyileştirilmesi için bütün memleketi kapsayan bir hitapla daha açık, daha kesin sözlerini söyledi:

“Efendiler, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkı medenidir. Tarihte medenidir, gerçekte medenidir. Fakat ben sizin öz kardeşiniz, arkadaşınız, babanız gibi size diyorum ki Türkiye Cumhuriyeti halkı fikriyle, zihniyetiyle medeni olduğunu ispat etmek ve göstermek zorundadır; medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla, medeni olduğunu göstermek zorundadır. Kısacası medeniyim diyen Türkiye’nin  gerçekten medeni olan halkı baştan aşağı dış vaziyetiyle de medeni ve olgun insanlar olduklarını fiilen göstermek zorundadırlar.Bu son sözlerimi açıkça ifade etmeliyim ki, bütün memleket ve dünya ne demek istediğimi kolayca alsın. Bu açıklamalarımı, bir sualle yöneltmek istiyorum, soruyorum:

“Bizim kıyafetimiz milli midir ? (Hayır sesleri)

“Bizim kıyafetimiz medeni ve milletlerarası mıdır? ( Hayır, hayır sesleri)

“Size katılıyorum…Tabirimi mazur görünüz, altı kaval üstü şişhane diye ifade olunabilecek bir kıyafet ne  millidir ve ne milletlerarasıdır.”

“O halde kıyafetsiz bir millet hiç olur mu? Arkadaşlar, böyle nitelendirilmeye razı mısınız? (Hayır, hayır, asla sesleri) Çok kıymetli bir cevheri çamurla sıvayarak aleme göstermekte mana var mıdır? ve “bu çamurun içinde cevher gizlidir fakat anlayamıyorsunuz” demek isabetli midir? Cevheri gösterebilmek için çamuru atmak gerekli ve doğaldır. Cevherin korunması için bir kutu lazımsa, onu altından veya platinden yapmak gerekmez mi? Bu kadar açık gerçek karşısında tereddüt caiz midir? Bizi tereddüde sevk edenler varsa, onların ahmaklığına alıklığına hükmetmekte hala tereddüt mü edeceğiz?

Arkadaşlar, Turan kıyafetini araştırıp canlandırmaya gerek yoktur. Medeni milletlerarası kıyafet, milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya potin, üstünde pantolon, yelek, gömlek, kravat, ceket ve doğal olarak bunların tamamlayıcısı olmak üzere başta “siperi şemsli serpuş”, bunu açık söylemek isterim, bu başlığın ismine “şapka” denir.

Şapkaya itiraz edenler vardır. Yunan başlığı olan fesi giymek caiz olur da şapkayı giymek neden olmaz? Ve yine onlara ve bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve hahamlarının özel kılığı olan cüppeyi ne vakit, ne için ve nasıl giydiler?”

Gazi, İnebolu’dan tekrar Kastamonu’ya geldi. Bu arada bazı kazaları ziyaret etti. Her yerde yeni devrim ve reform  esasları üstünde fikirleri aydınlattı. Kastamonu’da Halk Fırkası bahçesinde, halktan binlerce insanla tekkelere, zaviyelere, dervişler ve tarikatlara dair konuşurken söz şapkaya geldi:

“İnebolu’da ve diğer bazı yerlerde söyledim. Bugünün meselesi gibi görüleceğinden burada da bahsetmek isterim. Her milletin olduğu gibi, bizim de milli bir kıyafetimiz varmış, fakat inkar edilemez ki taşıdığımız kıyafet o değildir. Mesela karşımda kalabalığın içinde bir zat görüyorum. (Eliyle işaret ederek) Başında fes, fesin üstünde bir sarık, sırtında bir mintan, onun üstünde benim sırtımdaki gibi bir ceket, daha alt tarafını göremiyorum. Şimdi bu kıyafet nedir? Medeni bir insan bu acayip kıyafete girip dünyayı kendisine güldürür mü?

Devlet memurları  ve  bütün millet kıyafetlerini düzelteceklerdir. Sağlık açısından ve her açıdan denenmiş medeni kıyafeti giyeceğiz. Bunda tereddüde gerek yoktur. Asırlarca devam eden gafletin acı derslerini tekrarlamaya takat yoktur.”

İşte şapka devriminin ilk uygulama safhası böyle geçti ve bu nutuklar, devrimin ilk beyannameleri kıymetini aldı.  (23)

Artık “şapka” sözcüğü ağızdan çıkmıştı. Haber ajansları, bütün bu demeçleri yurdun dört bir yanına yaydılar

Gazi, Ankara’ya dönüşünde şehrin dışında , görevlilerden kurulu bir gurup ve kendi dostları tarafından karşılandı. Hepsinin başında şapka vardı. Yunus Nadi’nin şapkasını beğendi ve yoluna devam etmeden önce kendisininkiyle değiştirdi. Bu andan sonra, toplumun üst tabakalarında moda çabucak değişti. Şimdi bunun , yasa yoluyla bütün millete yayılması gerekiyordu.  (24) Konu Millet Meclisine bir kanun teklifi olarak getirildi. 25. 11. 1925 tarihinde TBMM’de “Şapka Kanunu” kabul edildi. Bundan önce çıkan bir kararnameyle,din işleriyle görevli olmayanların dini kıyafet ve işaretle dolaşması yasaklandı. 1 Eylül 1925’te Ankara’ya dönen Mustafa Kemal, 2 Eylül 1925’te Bakanlar Kurulunu toplayarak üç önemli kararname çıkarttı. Bunlar:

a- Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına ilişkin kararname

b- İlmiye sınıfının kılığına ilişkin kararname

c- Devlet memurlarının kılığına ilişkin kararname (25)

Şapka Giyilmesi Hakkında Kanunun maddeleri şunlardır

Kanun no: 671                     25. 11. 1925

Madde 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile genel ve yerel idare ve bütün kurumlara mensup memur ve müstahdemler , Türk ulusunun giymiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da genel başlığı şapka olup, buna aykırı bir alışkanlığın devamını hükümet engeller.

Madde 2. Bu kanun yayın tarihinden itibaren geçerlidir.

Madde 3. Bu kanun Büyük Millet Meclisi ve Bakanlar kurulu tarafından icra edilir. (26)

Meclisten çıkan yasayla bütün erkeklerin şapka giymesi istendi, fes giymek suç oldu. O sırada ülkede yeteri kadar şapka yoktu, binlerce insan ya açık başla ya da Avrupalı şapkacıların piyasaya sürdüğü çeşitli başlıkları giyerek dolaşıyordu. Ancak yerli şapka fabrikaları tam randımanla çalışmaya başladıktan sonra herkes şapka bulabildi. Fabrikalar halk için kumaştan, kopçalı kasketler yaptı. Böylece namaz kılarken secdeye yatabiliyorlardı. Ayrıca, kasketi ters giyenler de vardı. Kastamonu terzilerinin hepsi kasket terzisi oldu.

Şapka inkılabının uygulanması ile birlikte başta Atatürkçü öğretmenler olmak üzere, pek çok aydın Kıbrıs Türk’ü de şapka giymeye başlamıştır. Bu arada lise talebeleri de şapka giymek istediklerini ilgililere duyurmuşlardır.  (27)

5- ŞAPKAYA KARŞI ÇIKANLARIN TEPKİLERİ VE GEREKÇELERİ, ATATÜRK’ÜN BUNLARA CEVABI VE  ALINAN ÖNLEMLER

Şapkaya tepkiler din örtüsü altında geldi. Yenilik karşıtları gülünç denebilecek iddialar ileri sürerek, sözde İslam savunucusu rolü üstlenerek şapkayı Atatürk’ün, dolayısıyla genç Cumhuriyetin “dinsizliğini” belgeleyen en önemli delil olarak ileri sürdüler. Şapka inkılabı, 1925 yılından beri Atatürk inkılaplarına muhalif kitlelerin sembolü haline gelmiş; Atatürk ve inkılaplarını benimsemeyenler, geleneksel  yapının bütün dejenere haline rağmen devamından yana olanlar, sözde din adamaları ve gerici çevreler; hep şapkayı dillerine  dolamışlar, şapkayı batılılaşmanın,dolayısıyla Hıristiyan kültürünün simgesi olarak değerlendirmişler, şapka giymeyi de İslam’dan çıkmak, Hıristiyanlaşmak , hatta dinsizleşmek olarak yorumlamışlardı. Oysa ki Atatürk tüm inkılaplarda olduğu gibi, şapka inkılabında da Türk toplumuna “çağdaş olan”ı göstermek ve iddiaların aksine başa örtülen şeyin, şapkanın dinle herhangi bir ilgisi bulunmadığı gerçeğini topluma anlatma amacındaydı. Atatürk şapka inkılabının nedenleri ile ilgili şu sözleri söylemiştir:

“…Şapka giydirdim anlasınlar ki insan, kisve ile din değiştirilmez ve dini,herhangi bir kisveye alet etmez!. Kısa bir zamanda bunu anlayacaklardır. Din ile kisvenin farkının ne olduğunu idrak edeceklerdir. Ben bu hesapları bir “Gardrop” mevzuu üzerinde duracak kadar basit görmüş veyahut üzerinde durarak, onu inkılap kabul etmiş bir insan değilim. Şapka giydikten sonra bu iş ayrı, o iş ayrı diyecekler. Anlayacaklar ki, şapka giymekle kimse dinini değiştirmez”. Atatürk, “Din ve şapka arasında bir bağlantı yoktur” dese de inkılap karşıtları, onun gibi düşünmüyor ve halkı inkılaplara karşı örgütleyip ayaklandırmanın sloganı yaparak “şapka geldi, din elden gidiyor” yaygarası çıkardılar.  (28)

Halkın şapkaya tepkisinin bir diğer nedeni ise  şapkanın biçiminden kaynaklanıyordu. İslam’da ister sivil, ister asker kesiminden olsun, baş giysilerinde kenar çıkıntısı bulunmazdı. Zira bu çıkıntı, mümine namaz kılarken alnının yere dokunmasına engel oluyordu. Bir başka söyleyişle şapka, namaz kılmanın, yani Müslüman olmanın işareti olarak algılanmaya müsait bir başlıktı.  (29)

Şapka Yasa Tasarısı, Büyük Millet Meclisince görüşülürken, taslağın Anayasaya aykırı olduğunu ileri süren Bursa milletvekili Nurettin Paşa’ya zamanın adalet bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) şu yanıtı veriyordu: “Hürriyetin nasibi, irticanın elinde oyuncak olmak değildir… Ülkenin çıkarlarına olan şeyler hiçbir zaman Anayasaya aykırı olamaz, olmaması belirlenmiştir (mukayyettir).”  (30)

Bu kanun elbette ki hemen benimsenmedi. Şapka Kanununun çıkmasıyla birlikte Erzurum, Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir,  Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun Trabzon ve Gümüşhane gibi illerde protesto olayları yaşandı. (31)

İstiklal Mahkemeleri, TBMM’nin çıkardığı laiklikle ilgili iki yasaya karşı yükselen tepkileri kovuşturmaya başladı. Bunlar; şapka iktisası (giyilmesi) ve tekke ve zaviyelerin seddi (kapatılması) kanunlarıydı. Yasaya göre; şapkadan başka bir başlık giymekte direnmenin cezası üç aya kadar hafif hapis iken, kanunu protesto hareketleri, sistemin meşruluğuna karşı yönelen idamlık suçlar sayıldı.  (32) Şapka, İstiklal Mahkemelerinin en önemli konusu haline gelir.

Aslında Cumhuriyetin ilanı, hilafetin kaldırılması, şer’iye mahkemelerinin kapatılması, hıyanet-i vataniye yasasına  “dinin politikaya alet edilemeyeceği”nin eklenmesi gibi girişimler yüzünden  kabaran tepkiler, şapka olayını bahane edindiler.  (33)

Din adına resmi binaların duvarlarına asılan ve halkı, yeşil sancak altında gösterilerde bulunmaya çağıran pankartlar, bu davranışı körüklemişti. (34) Emniyet kuvvetleri ve mahkemeler, öfkeyi bastırmak için var güçleriyle çalışmaya başlarlar. Şapka aleyhinde olanlar veya her ne gerekçeyle olursa olsun şapka giymeyenler mahkemeye sevk edilir. Birçok kimse sürgün veya on-onbeş yıla varan hapis cezalarına çarptırılır. Hatta idama kadar varan cezalar verilir. Rize’de 8, Maraş’ta 7, Erzurum’da 4 kişi idam edilir.  (35) Bir başka kaynakta da  Rize’de 8, Sivas’ta 3, İskilip’te 2, Menemen’de 28, çeşitli yerlerle beraber toplam 78 kişi idam edildiği geçmektedir. (36)

Mustafa Kemal Atatürk, şapka inkılabından sonra şu görüşleri belirtmiştir:

“Baylar, Takrir-i Sükun Yasasının yürürlükte ve İstiklal mahkemelerinin, çalışmakta bulunduğu süre içinde yapılan işleri göz önünde getirecek olursanız, meclisin ve ulusun güven ve inancının tam yerinde kullanıldığı kendiliğinden anlaşılır.

Yurtta girişilen büyük ayaklanma, cana kıyma eylemleri ortadan kaldırılarak, sağlanan dirlik ve düzenlik, elbette kamuyu sevindirmiştir.

Baylar; ulusumuzun giymekte bulunduğu ve bilgisizliğin, aymazlığın, bağnazlığın, yenilik ve uygarlık düşmanlığının simgesi gibi görülen “fes”i atarak; onu yerine , bütün uygar ülkeler halklarının kullandığı şapkayı giymesi ve böylece Türk ulusunun uygar toplumlardan , anlayış yönünden de , hiçbir ayrılığı olmadığını göstermesi gerekiyordu. Bunu, Takrir-i Sükun Yasasının yürürlükte bulunduğu sırada yaptık. Bu yasa yürürlükte olmasaydı yine yapacaktık. Ama, buna, yasanın yürürlükte oluşu da kolaylık sağladı denirse, bu çok doğrudur. Gerçekten, Takrir-i Sükun Yasasının yürürlükte bulunuşu, kimi gericilerin kamuoyunu geniş ölçüde ağulamasına (zehirlemesine) olanak bırakmamıştır. Gerçi bir Bursa milletvekili, bütün yasama görevi boyunca hiçbir zaman kürsüye çıkmamış ve hiçbir zaman mecliste ulus ve Cumhuriyet yararlarını savunmak için bir tek söz bile söylememiş olan Bursa milletvekili Nurettin Paşa, yalnızca şapka giyilmesinin, “temel haklara, ulusal egemenliğe ve kişisel dokunulmazlığa aykırı işlem” olduğunu ileri sürmüş ve bunun, “halka uygulanmamasını sağlamaya” çalışmıştır. Ama, Nurettin Paşa’nın, ulus kürsüsünden alevlendirebildiği bağnazlık ve gericilik duyguları; en sonu birkaç yerde ve birkaç gericinin, İstiklal Mahkemelerinde hesap vermeleriyle söndü.”  (37)

DİPNOTLAR

1- www. hurriyetim.com.tr/ agora /article/asp

2- www. senocak.com tr/ turk /sapka_c. htm

3- Şaban SİTEMBÖLÜKBAŞI, “Kültür Devrimleri Yönüyle Atatürk Reformları”, Türkiye Günlüğü, Yaz 1996, sayı:56, s. 62

4- Şaban SİTEMBÖLÜKBAŞI, a.g.m., s. 69

5- Şener AKSU, “Atatürk Devrimi Sürecinde Kıyafet Devrimin Yeri”, Atatürk’ün Cumhuriyetin İlanından Sonraki Hedefleri Sempozyumu 4-6 Haziran 1998- İzmit, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu,Atatürk Araştırma  Merkezi, Ankara-1999, s.123

6- Turhan FEYZİOĞLU, “Türk İnkılabını Temel İlkesi: Laiklik”, Atatürk Yolu, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara-1995, s. 207-208

7- Bkz.Orhan KOLOĞLU , “Şapka Devrimi Kafanın Dışına Değil İçine Yönelikti”,Toplumsal Tarih Dergisi,Cilt:     Sayı:83 Kasım 2000

8- Turhan OLCAYTU, Dinimiz Neyi Emrediyor, Atatürk ne yaptı? Devrimlerimiz İlkelerimiz, 8. Baskı, Ajanstürk basın ve basım, Ankara, s. 65

9- İlhan ARSEL, Şeriat Devletinden Laik Cumhuriyete, Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına, Kaynak Yay., 5. Basım, İstanbul Ocak-2004, s. 714-715

10- Filiz KESKİNKILIÇ, “Hukuksal Bir Yaklaşımla Kılık- Kıyafet Devriminin Değerlendirilmesi”, T.C. Genelkurmay Başkanlığı-Atatürk Haftası Armağanı, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Genelkurmay Basımevi, Ankara-2000, s. 269

11- Seçil ERDEN, “Kültürel Batılılaşma”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Ansiklopedisi, 3.cilt, “Modernleşme ve Batılılaşma”, İletişim Yay., s. 387-388

12- Toktamış ATEŞ, Türk Devrim Tarihi, 8. Basım, Der Yay., İstanbul-1999, s.342

13- Özer OZANKAYA, Cumhuriyet Çınarı, 4. Baskı, Ankara-1999, s. 456-457

14- Şener AKSU, a.g.m., S. 125

15- Özer OZANKAYA, a. g. e., s. 459

16- Seçil ERDEN, a. g. m., s. 388

17- www. senocak. com. tr/ turk/ sapka_c. htm

18- www. tarihvakfi.org.tr /tolumsaltarih/ tt83/ makale2. asp

19- Hakan UZUN, “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Süreklilik”, Avrasya Etüdleri, s. 17

20- Hıfzı TOPUZ, Gazi ve Fikriye, 6. Basım, Remzi Kitabevi, İstanbul Ocak-2002, s. 141-142

21- www.tbmm.gov.tr / tutanak /donem 22/ yil 1 / bas /  b113m ( TBMM Tutanak Dergisi, 30. 07. 2003, 113. Birleşim, Dönem:22, Cilt: 25, Yasama Yılı: 1)

22- Ahmet Cemil ERTUNÇ, a. g. e., s. 158

23- Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri, 4. Cilt, 3. Basım, Kaynak Yay., İstanbul Haziran-2001, s. 234-238

24- Lord KINROSS, Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu,Altın Kitaplar Yayınevi, 12. Basım, İstanbul Aralık 1994, s. 484

25- Toktamış ATEŞ, a. g. e., s 343

26- Turhan OLCAYTU, a. g. e., s. 66

27- Ali NESİM, “ Kıbrıs Türkleri’nde Atatürk İlke ve İnkılapları, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: 5, Mart 1989, Sayı: 14, s. 325

28- Sinan MEYDAN, Bir Ömrün Öteki Hikayesi- Atatürk, Modernizm, Din ve Allah, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 2. Baskı, İstanbul Ekim -2003, s. 342-343

29- Ahmet Cemil ERTUNÇ, a. g. e., s.156-157

30- Toktamış ATEŞ, a. g. e., s. 343-344

31- www.istanbul.edu.tr / 4. boyut / dosyalar / habibe_ongoren. htm

32- Cumhuriyet Ansiklopedisi 1923-2000,Cilt 1 1923-1940, Yapı Kredi Yay., 4. Basım, İstanbul Ocak-2004, s. 61

33- www.tarihvakfi.org.tr/ toplumsaltarih/ tt83 / makale2. asp

34- Lord KINROSS, a. g. e., s.485

35- Ahmet Cemil ERTUNÇ, a. g. e., s.159

36- Büyük Larouse Sözlük ve Ansiklpedisi,Milliyet Gazetesi, 21. Cilt, İstanbul

37- Mehmed Zeki DİREK, İslam ve Atatürk Devrimleri, s.138-139.

Harry Potter Melek mi Şeytan mı?

Son dönemlerin en çok okunan kitapları arasında yer alan Harry Potter kitapları, çok büyük bir kesim tarafından oldukça yoğun eleştirilere hedef oluyor. Eleştirenlerin büyük çoğunluğu Müslüman ve Hristiyan dindar kesime mensup kişi ya da gruplar. Bunlar, bu kitapların çocukları ve gençleri Satanizm’e sürüklediğini ve bu kitaplar yolu ile büyü ve sihrin hoş gösterildiğini ileri sürüyor. Hatta bazıları  daha ileri giderek kitabın yazarı J.K.Rowling’in “kitabın fikri aklıma trende  geldi” sözünü, şeytan’ın esini olarak değerlendiriyor. Bu kitabın eleştirisine yer veren bir çok internet sitesi ve kitap var. Bu eleştirilerin ne kadar haklı olduğuysa tartışılır.

Serinin ilk kitabı Harry Potter ve Felsefe Taşı 352 sf, 2. kitap Harry Potter ve Sırlar Odası ? sayfa, 3. kitap Harry Potter ve Azkaban Tutsağı 509 sf, 4. kitap Harry Potter ve Ateş kadehi 859 sf, serinin 5. ve son kitabı Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı ise 1114 sayfa. Bu kitapların hepsi de, sadece Türkiye’de değil dünyanın dört bir tarafında en çok satılan kitaplar arasında yer alıyor ve 9 yaş üstü çok geniş bir okuyucu kitlesine sahip.

Peki Harry Potter kitaplarının bu kadar çok satılmasını ve okunmasını sağlayan şey ne?

Büyü mü?!

Sihir mi?!

Şeytan mı?!

Okuma oranının oldukça düşük olduğu ülkelerden biri de bizim ülkemiz. Bu koşullar altında Harry Potter kitapların ulaştığı yüksek satılma oranlarının sebebi ne?

Bu sorunun cevabını verebilmek için önce bir kitaptan beklentimizin ne olduğunu belirlememiz gerek. Harry Potter kitapları yazın olarak Fantastik kitap türüne dahil ediliyor. Fantastik tür hakkında kaynaklar; gerçek dünyayla birlikte onun ötesinde doğa yasalarından farklı ikinci bir dünyanın varlığını kabul eden romanlardır, bu eserlerde olağan ve olağan dışı bir aradadır, doğa üstü varlıklar ve olaylar açıklamasına gerek görülmeden ve sorgulamadan kabul edilir, bilgisini veriyor.

Kaynakların açıklamasına dikkat ettiğimizde bu türün özelliği olarak, doğa üstü olayların sorgulanmadan kabulünden bahsettiğini görüyoruz yani bu kitabın eleştirilere hedef olan yanlarından, büyüden, sihirden ve benzerinden.

Kitabın yer aldığı çerçeve çok açık, o halde fantastik türde yer alan bir kitaba sen neden sihirden bahsediyorsun demek ne kadar mantıklı? Bu bağlamda çok ünlü bir İngiliz dil bilimci ve edebiyatçısı olan Tolkien, Yüzüklerin Efendisi’ni yazarken hata mı etti? Yüzüklerin Efendisinin kahramanlarının çoğu doğa üstü (ne kadar ilginç kitabın türünün özelliği bu) diye 1954 den beri dünyanın en çok okunan kitapları arasında yer alan bu üçlemeyi çöpe mi atmalıyız? Örnekleri çoğaltalım; Binbir Gece masalları çöpe, Keloğlan masalları çöpe, Grimm masalları çöpe, La Fontein hikayeleri çöpe, bu kitapların hepsi olmayan varlıklara yer veriyor, içlerinde devler, cinler, sihirbazlar var, hayvanlar konuşuyor, çocukları kötü fikirlere yöneltebilir diyebilir miyiz? Bu çok saçma olur değil mi? Hele de bu örneklerin masal ya da fabl türüne dahil olduğunu düşünürsek ve bu yazın türlerinin özelliğinin bu olduğunu biliyorsak.

O halde fantastik türde yazılmış bir kitap, türünün özelliğini taşıdığı için neden bu kadar eleştiriliyor? Bu file neden kuyruğun kısa, tavşana neden kulağın uzun demeye benzemiyor mu?

Peki bu kitabın bu kadar geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmasının arkasında yatan sebep ne? Okuma oranının oldukça düşük olduğu bir ülkede 9 yaşında bir çocuğa bin sayfalık bir kitabı okutturan ne? Bilim kurgu, mistisizm, sihir, çocuk yazınında oldukça sık kullanılıyor. Hayal gücüne yer vermeyen, kahramanlarının kendilerinden beklenenin üstünde işler başarmadığı bir çocuk kitabı düşünülebilir mi? Bilim çocuk, Miço, Donalt Amca gibi dergilerin mektup arkadaşı arıyorum sayfalarında, kendi özelliklerinden bahsederken “HARRY POTTER’I ÇOK SEVİYORUM” yazan çocuklara gönderdiğim mektuplarla bunun sebebini sorduğumda cevap yazmaya zahmet edenlerin söylediği de genelde buydu. Harry Potter kitaplarının en güzel yanı da bu iki öğeye bol bol yer vermesi.

Kitabın kahramanı Harry’nin özel olan tek yönü iyi bir kalbe sahip olması. Kitabın kötü kahramanı Lord Voldemortdan onu kurtaran şeyde bu. Harry okulun en iyi öğrencisi değil, sihirleri diğer öğrencilerden daha iyi yapmıyor, o üstün yetenekli bir çocuk değil, diğer çocuklardan bir farkı yok! Kitabın bu kadar çok okunmasının sebebi de sanırım bu. Günümüzde çocukların gerek okulda, gerekse evde başkalarından üstün olması bekleniyor. Sınavda başarısı başkasını elemesine bağlı, sporda başarısı başkasını yenmesine bağlı, derste başarısı arkadaşından iyi olmasına bağlı. Çocuklar bireysel becerilerine göre değil diğerlerinden üstün olan özelliklerine bağlı olarak değerlendiriliyor. Hayat onları bir yarışın içine sokuyor. Kitapta Harry’nin üstün bir yeteneğinin olmamasına rağmen yüreğinin gücüyle kazandığı başarıda, çocuklar kendilerini buluyor.

Bizim ülkemizde kahramanda kendini bulma bir çok yazına başarı katıyor. Mistisizm de bizim kültürümüzün bir parçası.  İçinde cinlerin, peri kızlarının yer almadığı masalımız yok, destanlarımız  kurttan türeyen bir ırkı anlatıyor. Hal böyleyken Türeyiş destanını okuyan, dinleyen çocuk, ben kurdum diye dağa çıkmıyorsa, Keloğlan, masallarında dev öldürdü diye kimse dev avcılığına çıkmıyorsa, peri kızı peşinde dolaşan bir güruh yoksa, Harry Potter kitaplarını okuyan birininde büyücü, sihirbaz ya da satanist olacağını söylemek anlamsız olmuyor mu?

21. Yüzyılda Eğitimimizin Yönü

Eğitim, toplumun geleceğine yatırım yapma işidir. Bu anlayıştan hareket ederek, eğitime nasıl yatırım yapmalı, 21. yüzyıl için nasıl bir insan tipi yetiştirmeliyiz? Bu insanın niteliği ne olmalıdır? Asıl şu soruyu yanıtlamalıyız: Nasıl bir Türkiye’de yaşamak istiyoruz?

Türkiye, küreselleşen dünyanın bir parçası olduğuna göre; bu soruları yanıtlamadan, dünya toplumlarının bilimde, sanatta ve uygarlıktaki yönünü bilmemiz gerekmektedir. Dünya nereye gidiyor? Bizim kültürel dinamiklerimiz nelerdir? Üstünlük yaratan yönlerimiz ve kazanmamız gerekenleri bilmek durumundayız.

Gelişmiş toplumları tanımlamada artık “bilişim toplumu” kavramı kullanılmaktadır. Bu ülkeler artık bilgi ve yüksek teknolojileri az gelişmiş ülkelere satarak yeni üretim biçimleri oluşturmaktadırlar. Bu durum toplumların yapı ve kültürlerini biçimlemeye başlamıştır. İşçi sınıfı gittikçe erimektedir. Onların yerini bilgisayar başındaki beyaz yakalılar almaktadır. Sosyal ağırlık merkezi bilgi işçisine doğru kaymıştır… Gelişmiş ülkelerde iyi işlere girebilmek ve meslek yaşamında ilerleyebilmek, iyi bir üniversite hatta lisansüstü eğitim diplomasına sahip olmayı giderek daha gerekli kılmaktadır (Drucker, 1993; 177). Toplumlarda gittikçe gelişen hizmet sektörleri, bilgiyi gerektirmektedir.

Başta toplumsal yapı ve ilişkiler olmak üzere “her şey” değişiyor.  Toplumsal yapı ve olaylar tek neden ve tek sonuçla açıklanamaz. Toplumsal yapının değişmesi şimdilik aklımıza gelen ya da gelmeyen pek çok değerin, ahlak anlayışının, kültürün, dinsel yorumların değişmesini de beraberinde getirecektir. Bu değişim sürecinde bilim daima bir önkoşul ve belirleyici olacaktır. Çünkü tarih daima göstermiştir ki; uygarlık, bilimin yol göstericiliğinin olmadığı yerlerden hep uzak durmuştur.

Dünyada eğitim sistemlerini etkileyen iki önemli eğilim kendisini hissettirmektedir; küreselleşme ve bilişim teknolojisi. Küreselleşme eğilimi, ülkelerin ekonomik-politik alanda olduğu gibi eğitim alanında da bir araya gelmelerini, birbirlerinin deneyimlerinden yararlanmalarını ve ortak projeler üretmelerini zorunlu kılmaktadır. Avrupa Birliği ERASMUS, COMMETT, TEMPUS ve CEDEFOP gibi projelerle eğitimde yenileşmeye gitmiş ve bu alanda verimliliği artırmayı amaçlamıştır. Öte yandan küreselleşmenin “gayri millî” daha doğrusu sömürgeleştirmeci bir tarafı da vardır. Ulusal eğitim sistemleri bunun önlemini almak zorundadır.

Eğitimciler bir yandan kendi alanlarındaki gelişmeleri yakından izlemek, öte yandan da hızlı değişim sonucu toplumun eğitim örgütlerinden beklentilerini karşılamak durumundadırlar.

Örgütlerde geleneksel bürokrasinin yerini “adhokrasi” almaktadır. Yeni oluşumlar beraberinde yeni norm, değer, yöntem ve teknikler de gerektirmektedir.

21. yüzyılda öğretmenlerin ihtiyaçlarını karşılamak için eğitim liderliğinin içeriği, sınıf öğretmenlerini daha yeterli hale getirmek için genişletilmektedir. Sınıf öğretmeni eğitim lideri haline getirilmektedir (Noel, 1992; 18).

Kalkınmak isteyenler için, toplumda nedenselliği ve bilimsel düşünce sürecini esas alan yenilik ve yaratıcılığı teşvik eden bir eğitim ve kültür politikasının uygulanması kaçınılmazdır (Erkan, 1994; 132).

Toplumsal kalkınma, bilimsel tutum ve değerlerin içselleştirildiği ülkelerde sağlanabilir. Oysa Osmanlı’dan devraldığımız “geleneksel kültür” öz olarak bir din ve sanat (tasavvuf, hat, ebru, minyatür vb) kültürüdür. Bir bilim ve felsefe kültürü değildir. 19. yüzyıldan beri süregelen çağcıllaşma (modernleşme) çabalarının temel amacı kültürümüze bilim ve felsefe kültürünün ögelerini katmaktır. Çünkü bilim ve felsefe kültürünün özelliği eleştirici, kuşkucu, çoğulcu bir demokratik kültür olmasıdır. Varılan noktada önemli yol alınmış olmasına karşın, geçen süre içinde hedeflenen noktanın gerisinde kalındığı görülmektedir.

Yurdumuz yaklaşık yetmiş milyon kişilik nüfusuyla büyükçe bir ülkedir. Hemen her alanda yetişmiş insan gücü vardır. Türkiye, hem bir Doğu toplumudur ve Doğulu özellikler gösterir, hem de Batılı bir toplumdur ve Batılı özellikler gösterir. Başka bir açıdan baktığımızda da, ne Batılıdır, ne de Doğulu. Çünkü ne Batıyı Batı yapan kurumları tam olarak oluşturabilmiştir, ne de Doğuda olan kurumlara sahiptir. Türkiye “nev’i şahsına münhasır” bir ülkedir. Bu ülkemize coğrafyasının ve tarihinin bir armağanıdır.

Türkiye’nin pek çok ciddi sorunu vardır. Bunların en başında (gelir dağılımındaki bozukluk ve ekonomik sıkıntıları saymazsak) emperyalist destekli “ayrılıkçı hareket” ve ülkeyi teokratik bir anlayışla yönetmek isteyen yine emperyalist destekli “aşırı dinci hareketler” gelmektedir. Her toplumsal hareket gibi bu hareketler de toplumda kendi karşıtlarını yaratmıştır. Bu tartışmaların sonucunda etnik ve dinsel yapısı oldukça karmaşık olan ülkede, sorunların arttığı gözlenmektedir. Bu durum insanların ortak yanlarının değil, farklılıklarının vurgulanmasını gündemde tutmakta, hatta böylesi politikalar uygulanmakta, böylece toplumsal sinerji dağılmaktadır.  Bu konuda eğitimin yapacağı önemli görevler vardır.

Türkiye eğer bu hareketleri yatıştırabilir ve buna ayırdığı enerjisini kalkınma ve demokrasisini geliştirmeye aktarabilirse, yani bir toplumsal uzlaşma sağlayabilir ve herkesi yönetime katabilirse, bazılarının söylediği gibi 21. yüzyıl gerçekten “Türk damgası”nı taşıyabilir.

Toplumumuzda çözülen geleneksel toplum yapısı yerine, sanayi ve bilgi toplumlarının yapı ve kurumları henüz oluşturulamamıştır. Bu nedenle geçiş döneminin yarattığı boşluktan kaynaklanan bunalımları yaşamaktadır (Erkan, 1994; 211). Bunları gerçekleştirmede araç olarak kullanmamız gereken eğitim sistemimiz tam bir evlere şenliktir: Eğitimin niteliği gittikçe düşmektedir.

Bu sorunların aşılmasında en iyi çözüm; demokrasiden yararlanarak, demokrasiyi tüm kurum ve kurallarıyla uygulamakla bulunacaktır. İnsanının zenginliğinden gurur duyan bir ulus için anlaşılır tek amaç “çeşitlilikte birlik”tir. Bir ulusun sahip olduğu zengin ve farklı geleneklerin baskı altına alınması ile çeşitlilikte birlik sağlanamaz. Mirasın çok renkli kumaşının ulusun tüm insanlarına giydirilmek üzere dokunması ile sağlanabilir. Bu elbise insanları boğucu değil, onları ısıtıcı ve özendirici olmalıdır (Aydın, 1996).

Türkiye, “ulusal bir bakışla” bazı değerlerini yeniden yorumlayarak bu sorunlarını aşmalıdır. Geleceğin dünyasında birinci sınıf ülkeler arasında yer almak istiyorsa, bu konuda tavrını net olarak ortaya koymalı ve gereğini yapmalıdır.

Öte yandan, dünyada ekonomik ve siyasal birlikler oluşmaktadır. Türkiye’nin de bunlardan birine girmesi kaçınılmazdır.

Eğitim, toplumları geleceğe hazırlayan kurumdur. Toplumlar yönlerini çizmişlerse, eğitim kurumlarına, toplumu o yönde hazırlama görevi verilir. Gelecek yüzyılın insanını yetiştirmede toplumumuzun yönünü belirlemiş olması çok önemlidir. Toplum öncelikle ne yana gideceğini belirlemeli ki, o doğrultuda eğitim verilebilsin.

Günümüzde eğitim sistemindeki sıkıntıların önemli kısmı, toplumun geleceğini açık ve kesin olarak belirleyememesinin sisteme yansımasından kaynaklanmaktadır. Toplum farklı kamplara itilmiştir. Bir biçimde uzlaşmalıdır. Ancak aydınlar ve eğitimi bilen kişiler olarak eğitimciler, sözlerini söylemelidirler. Eğer eğitim politikaları belirlenirken bilimci, eğitimci ve diğer aydınların sözü değil de, okumamışların sözleri yaşama geçirilecekse, bu hem bilime hem de toplumun geleceğine ihanet olur. Halk dalkavukluğu yaklaşımı uzun erimde olumsuz sonuçlar yaratır.

Bilimin, bilimsel çalışmaların ve bilim ortamının, çağdaş eğitim sistemi ve uygulamalarından soyutlanması, eğitim sistemindeki yozlaştırılmaların göz ardı edilmesi, o toplumda bilimin gelişmesini önler, iç ve dış sömürülmeye yol açar (Erkan, 1994; 213).

Eğitim süreci içinde ulusal kültür geliştirilmeli ve evrensel kültüre kendinden beklenen katkıyı yapacak biçimde desteklenmelidir.

21. YÜZYILA DÖNÜK EĞİTİM POLİTİKASI

Eğitim politikası; bir toplumun, bir kuruluşun ya da eğitim kurumunun saptanan eğitim ereklerine ulaşmak için alacağı kararlara temel olmak üzere hazırlanan, değişen toplumsal ve ekonomik etkenlere uygun görüşleri ve yargıları da kapsayan genel plandır. Dar anlamda ise, Eğitim çalışmalarını düzenli bir biçimde yürütmek için tutulan ölçülü yoldur (Oğuzkan, 1981; 59).

21. yüzyılda Türkiye’de görev sadece eğitime değil bütün kurumlara düşmektedir. Eğer okulda öğretilenler aile ve giderek çevrede engelleniyorsa hedeflere ulaşmak mümkün değildir.

Eğitim bireyde bir düşünsel altyapı hazırlayıp bireyi özgür kılmalıdır. Birey bu düşünsel yapısıyla olay, olgu ve nesneleri kendi aklıyla yorumlayabilsin ve başkalarının güdümüne girmesin. Bunun için eğitimin bireyin kafasındaki ipotekleri kaldırması gerekir. Gördüğü, duyduğu, öğrendiği şeyleri birey kendi akıl süzgecinden geçirerek yeni özgün düşüncelere varabilsin. Eğitim bunu sağlama süreci olarak ele alınmalıdır.

Eğitimde birey öne çıkarılmalıdır. Birey toplumsal gelişmeyi engelleyen kalıp yargıların baskısından kurtarılmalıdır. Bilimsel tutum ve davranışlar kazandırılmalıdır. Birey yaptıklarını “doğru” bulduğu için yapmalı, gelenekleri ya da önderi öyle buyurduğu için değil. Bireyi sadece statükoyu koruyan iyi yurttaş olarak yetiştirmek, toplumun devinimini, değişimini ve gelişimini önlemek demektir. Öte yandan ulusçu, halkçı özellikler taşımayan “birey”ler, sürü içinde yaşayıp sürünün farkında olmayanlara benzetilebilir. Böylesi bireyler sadece sömürgen güçlerin işine gelir.

Bireye demokrat bir kişilik okuldayken yaparak, yaşayarak öğretilmeli, bunun kalıcılığı sağlanmalıdır. Bu da okulla sınırlı kalmamalı, toplumda demokratik davranışın kurumlaşması sağlanmalı, herkes toplum içinde demokratik haklarını kullanabilmelidir. Demokrasinin seçimden seçime oy vermek olmadığını herkes bilmelidir. Ekonomik, toplumsal, bireysel ve siyasal en geniş anlamıyla demokrasiyi içselleştirmiş yurttaşlar yetiştirilmelidir.

Günümüzde öğretmenler üniversite çıkışlı olmalarına rağmen nitelik olarak olmaları gereken yerde değildirler. Öğretmenlik mesleği desteklenerek, öğretmenlerin de süreç içinde kendilerini geliştirmeleri sağlanmalıdır. Geçim derdinde olan öğretmenden önce kendisini, sonra da toplumunu bilgi toplumuna hazırlamasını beklemek boşunadır.

Eğitim yöneticileri kendi rollerini yeniden düşünmelidirler. Nitelikleri gelişmiş öğretmenlere daha fazla yönetimsel özgürlük bırakmalıdırlar. Kendilerini yol gösterici ve takım arkadaşı olarak gören yöneticiler, öğretmen verimliliği, okul morali ve toplum ilişkileri açısından büyük ödüller elde edeceklerdir (Noel, 1992; 23).

Son zamanlarda eğitimin özelleştirilmesi tartışmaları yapılmaktadır. Gelir dağılımının çok bozuk olduğu ülkemizde, insan kaynaklarını geliştirememe ve yeterince yararlanamama durumuyla karşı karşıya kalınabilir. Çoğunluğu eğitilmemiş bir toplumla da, ne hızlı kalkınma sağlanabilir, ne “Adriyatikten Çin Denizine” varılabilir, ne de bilgi toplumu olunabilir. Gerekirse başka kaynaklardan kısılarak eğitime aktarılmalı ve eğitimde fırsat ve olanak eşitliği sağlanmalıdır.

Türkiye geleceğini planlarken, bilgi teknolojileri ve hizmet sektörünün daha da önem kazanacağını düşünerek gelecek kuşaklarını bu doğrultuda eğitmelidir. Bilgi teknolojileri hem yönetim hem de eğitim sürecine sınırsız olanaklar sağlayacak görünmektedir. Bilginin gerçek sermaye ve zenginlik yaratan başlıca kaynak haline gelmekte olduğu bir ekonomi, eğitim performansı ve eğitim sorumluluğu açısından okullara yeni ve zorlu talepler yöneltmektedir (Drucker, 1993; 237). Artık sadece okur yazar olmak yetmemektedir. “Bilgisayar okur yazarlığı” önem kazanmakta ve bunun eksikliği şimdiden hissedilmektedir.

Bilgi toplumunun bir gereği de, bu toplum içindeki bütün bireylerin “öğrenmeyi öğrenmeleri”dir (Drucker, 1993; 238). Bilgi büyük bir hızla değişmekte, çoğalmaktadır. Okulda öğrenilenler kısa zamanda eskimektedir. Okullarda bireylere bilgi aktarmak artık modası geçmiş eğitim yöntemidir. Bireylere hangi bilgiye gereksinim duyduklarında nerede bulabilecekleri öğretilmelidir. Bu durum bizi öğretme yöntemlerini vurgulayan eğitim anlayışından, öğrenme yöntemlerini vurgulayan eğitim anlayışına götürmektedir.

Geleceğin eğitim politikalarından biri de; bireylerin olabildiğince güçlü yönlerini tespit edip, o doğrultuda kapasitelerinin sonuna kadar kullanmalarını sağlamaktır. Değerlemede ise başarısızlık değil, başarı ölçülmelidir. Bunu sağlamak için okullarda güçlü Rehberlik Hizmet Örgütleri oluşturulmalıdır.

Toplumsal yapıyı oluşturucu ve harekete geçirici güçler değişince, toplumsal değerler de değişecektir. Eski değerler çözülüp, yeni değerler de henüz genelgeçer hale gelmediği durumlarda eğitim, evrensel manevi değerleri vurgulamalıdır. “Öğrenim görmüş barbarlar toplumu” olmamak için; dürüstlük, tutarlılık, sorumluluk duygusu, çalışkanlık, barış, halkların kardeşliği, temel insan hakları, demokrasi, modern ulusçuluk gibi erdem ve manevi değerler verilmelidir.

Bilgi toplumunda gerekli olan düzenlemeleri Drucker (1993; 247) şöyle sıralamaktadır:

“(1) Bilgi toplumu içinde ve bilgi toplumu için yapılan eğitimin sosyal bir amacı olmalıdır. Değerlerden yoksun bir eğitim olmayacaktır. (2) Gerekli olan eğitim sistemi açık bir sistem olmalıdır. (3) Geleneksel sistem içindeki her okul kendisini sonu olan bir şey gibi görmektedir. Öğrenciler belli bir okul için gerekli olan öğrenim süresini tamamladılar mı, eğitimleri “biter”. Bilgi toplumunda “bitmiş eğitim” diye bir şey yoktur. (4) Eğitim artık okullarla sınırlı kalamaz. İşveren durumundaki her kurumun öğretmenlik yapması da gerekir. (5) “Meritokrasi”nin (seçkinlerin egemen olduğu düzen) yozlaşarak “plütokrasi”ye dönüşmesini önlemek, eğitimin sosyal sorumluluğu içine girecektir.”

Eğitim yöneticileri de bir yandan kendi alanlarındaki gelişmeleri yakından izlemek, diğer yandan hızla değişen toplumun eğitime olan beklentilerini karşılamak zorundadır.

21. yüzyılda Türkiye’de görev sadece eğitime değil bütün kurumlara düşmektedir. Eğitim politikasının belirlenmesinde toplumdaki güç odaklarının asgari müştereklerde buluşması ile sonuç alıcı girişimler mümkün olabilir. Okulun vermek istediklerini bu güç odakları (medya, aile, siyasal partiler, çeşitli kitle örgütleri) da desteklerlerse, okul ve daha geniş anlamda eğitim politikalarından beklenen amaçlara ulaşılabilir. Hükümetten hükümete değişen politikalarla bu amaca ulaşılamaz. Bu büyük uzlaşmanın sağlanamaması durumunda oluşan siyasal kararsızlık ve gelgitler, eğitime yansır ve eğitim de kararsızlaşır. Toplumun başına gelebilecek felaketlerden biri de budur. Çünkü eğitim aynı hedefe koşan insanlar değil, birbiriyle savaşmaya bilenen, kutuplarda toplanmış bireyler üretir.

“Dünyada herşey için, uygarlık için, yaşam için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir; tekniktir. Bilimin dışında yol gösterici aramak, bilgisizliktir, doğru yoldan sapmadır.” XXI. yüzyıl Türkiye’sinin insan tipini yetiştirmek isteyenler için, yukarıda yazılı olanlar genel bir çerçeve ve bakış açısı olmalıdır.

K A Y N A K L A R

AÇIKGÖZ, Kemal. (1990) Az Gelişmiş Ülkelerde Eğitim. İ.Ü. Eğitim Fak. Eğitim Bilimleri Sempozyumu. Bildiriler. İstanbul.

AÇIKGÖZ, Kamile Ün. (1996). Etkili Öğrenme ve Öğretme. İzmir.

AKYÜZ, Yahya. (1989). Türk Eğitim Tarihi. (Başlangıçtan 1988’e). A.Ü. DTCF. Ankara.

_____. (1978). Türkiye’de Öğretmenlerin Toplumsal Değişmedeki Etkileri (1848-1940). Ankara.

ALTUNYA, Niyazi, (1993). “Tevhid-i Tedrisat ve Din Eğitimi.” Eğitim Dünyası Dergisi. Sayı: 2.

ARMAOĞLU, Fahir. (1991). 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1980). I. Cilt. İş Bankası. 7. Baskı. Ankara.

AYDIN, Mustafa. (1996). Eğitim Sosyolojisi (Ders Notları) Malatya.

BAŞAR, Hüseyin. (1994). Sınıf Yönetimi. Pegem. Ankara.

BAŞGÖZ, İlhan, R. Wilson. (1968). Türkiye Cumhuriyeti’nde Milli Eğitim ve Atatürk. Dost Yay., Ankara.

BİNGÖL, Vasfi. (Hazırlayan) (1979). Atatürk’ün Milli Eğitimimizle İlgili Düşünce ve Buyrukları. TDK Yay., Ankara.

BURSALIOĞLU, Ziya. (1991). Okul Yönetiminde Yeni Yapı ve Davranış. 8. Baskı. Pegem. Ankara.

CELKAN, H. Yıldırım. (1987). Öğretmen Yetiştirmenin Toplumsal Açıdan Tetkiki. Öğretmen Yetiştiren Yükseköğretim Kurumlarının Dünü-Bugünü-Geleceği Sempozyumu, Tebliğler. Ankara.

ÇELİK, Vehbi. (1995) “Eğitim Yöneticisinin Vizyon ve Misyonu”. Eğitim Yönetimi Dergisi. Kış Sayısı.

DAFİ, Muhammed. “İslamiyet ve İmamlık.” Cumhuriyet Gazetesi. 10 Kasım 1993.

DRUCKER, F.Peter. (1993) Yeni Gerçekler.  (Çev: B. Karanakçı) 3. Baskı. İş Bankası Ankara.

_____.   (1994) Gelecek için Yönetim. (Çev: F. Üçcan) 2. Baskı. İş Bankası. Ankara.

ERGÜN, Mustafa. (1982). Atatürk Devri Türk Eğitimi. A.Ü. DTCF. Ankara.

_____. (1984). Atatürk’ün Eğitim Devrimlerinin Anlamı. Çağdaş Eğitim Dergisi. Sayı: 91. Ankara.

ERKAN, Hüsnü. (1994) Bilgi Toplumu ve Ekonomik Gelişme. 2. Baskı, İş Bankası. Ankara.

FAGERLIND, Ingemar ve Lawrence J. SAHA. (1989). Education and National Development. (A Comparative Perspective). Çev: Ali Sabancı vd.

GÖLDAŞ, İsmail. (1984). İstanbul İlkokul Öğretmenlerinin Grevi (1920). Öğretmen Yayınları, İstanbul.

HARBISON, Frederick. (1966). Strategies for Investing in People. Education and Development of Nations. Ed: John Hausen ve Cole S. Brembeck. (Çev: Mustafa Aydın)

İLGAR, Lütfü. (1996). Eğitim Yönetimi, Okul Yönetimi, Sınıf Yönetimi. Beta. İstanbul.

İNAN, Rauf. (1975). “Atatürk’ün Devraldığı Eğitim Öğretim Durumu ve Kurumları (Eğitim Düzeni).” Atatürk Konferansları 1971-1972. Ankara.

_____. (1977). “50. Yılında Türkiye Cumhuriyeti ve Eğitim.” Atatürk Konferansları 1973-1974. VI  Türk  Tarih Kurumu yay. Ankara, 1977.

KAYA, Yahya Kemal. (1990). Kalkınmada Eğitimin Rolü. İ.Ü. E.F. Eğitim Bilimleri Sempozyumu. Bildiriler. İstanbul.

______. (1991). Eğitim Yönetimi. Kuram ve Türkiye’deki Uygulama. 4. Baskı. Ankara.

MEB. (1998). İlköğretim Kurumları Yönetmeliği. Ankara.

______. Cumhuriyetin 50. yılında Milli Eğitimimiz. MEB, İstanbul, 1973.

NOEL, Nancy W. (1992). Educational Leadership for the Twenty-First Century: A Question of “Acting Differently”.The Delta Kappa Gamma Bulletin. Fall 1992.

OĞUZKAN, Turhan. (1988). “Atatürkçü Eğitim Politikası ve Milli Eğitim.” Atatürkçülük: Atatürkçülük ve Atatürkçülüğe İlişkin Makaleler. MEGSB. İstanbul.

OĞUZKAN, A. Ferhan. (1981) Eğitim Terimleri Sözlüğü. TDK. 2. Baskı. Ankara.

ÖYMEN, H Raşit. (1977). “Mustafa Kemal’in Eğitimle İlişkileri ve Türk Eğitimine Etkileri.” Atatürk Konferansları VI. TTK. Ankara.

_____. (1977). “Cumhuriyet Eğitimine Geçişte Atatürk’ün Etkisi.” Atatürk Konferansları VI 1973-1974. TTK yay. Ankara.

ÖZALP, Reşat ve Aydoğan Ataünal. (1977). Türk Milli Eğitim Sisteminde Düzenleme Teşkilatı. MEB, İstanbul.

ÖZERDİM, Sami N. (1981). Atatürkçünün Elkitabı. TDK Yayınları. Ankara.

SOYSAL. İlhami. (1985). Kurtuluş Savaşı’nda İşbirlikçiler. İstanbul.

SUTHERLAND, Stewart Ross. (1994). Demokrasi Eğitimle Güçlenir. Cumhuriyet Gazetesi, “3. Binyıla Doğru” yazı dizisi.

TAYMAZ, A. Haydar. (1995). Okul Yönetimi. Saypa. Ankara.

TEZCAN, Mahmut. (1992). Atatürk ve Eğitim. Gündoğan Yayınları. Ankara.

YAVUZ, Fehmi. (1968). Din Eğitimi. Ankara.

 

Nereye Gidiyoruz?

Tam bağımsızlık ilkesine göre kurulu bulunan Türkiye Cumhuriyeti’nin yöneticileri adeta at gözlüğü takmış gibi hareket etmektedir. Sanki bütün yönler ortadan kalkmış, başka seçeneğimiz yokmuş ve ölüm dirim sorunuymuş gibi Avrupa sevdasına yakalanmış gibidirler! Gözler başka şey görmemektedir. Bu kara sevdalı hali o kadar belirgindir ki, bütün pazarlık fırsatlarını kaçırdığı gibi, karşı tarafı pervasızlaştıracak kadar ödüncü, saygısızlaştıracak kadar özsaygıdan yoksun bir durum ortaya çıkmıştır.

Türkiye enterne edilmiş gibi muamele görmektedir. Bu muamele aşağıdaki hallerden kaynaklanmaktadır.

1. Ulusal / Millî (!) Haber Kaynakları

İnsan davranışlarına bildikleri yön verir. Bildiklerimize göre karar veririz. Ne kadar kirlenmemiş, çarpıtılmamış, yönlendirmeden uzak bilgi ve haberlere sahipsek o kadar “kendimize ait” karar verebiliriz.


Emperyalizm, hedefindeki ülkelerde kitleleri uyuşturmak için yanlış ve/veya eksik bilgilendirmek, ulusal refleksi azaltıcı, ulusal duruşu tahrip edici yayın yapan medyayı her yönden desteklemekte, medya ulusun değil, emperyalizmin sesi olmaktadır.


Sadece dezenformasyon yapmakla kalmamakta, ulusal kişi ve kuruluşları yıpratmakta, topluma genel bir güvensizlik yaymakta, yerleştirmektedir. Hatta işi ileri götürüp devlet ile milletin ilişkilerini de bozan bir görev üstlenmektedir. Medyamızda bu görevi yapan çok sayıda gazete, dergi, televizyon kanalı, internet sayfası ve yorumcu / gazeteci / entel bulunmaktadır.


Basında satır aralarında verilen en küçük haber bile, insan zihninde “en etkin silahların” yapamayacağı köklü tahribatlara yol açabilir!.. “Dünyayı kontrol altında tutmak isteyen”’ emperyalist güçler, her zaman Irak operasyonunda olduğu gibi orduları veya konvansiyonel silahları kullanmıyor!.. Bazen “müstemleke yapılmak istenen” ülkeler içerisinde “satın alınan işbirlikçilerin” konuşlandırıldıkları medya, o ordu ve silahlardan kat kat daha fazla görev icra ediyor!..


İşbirlikçilerin “millî hedeflere yönelik” düzenledikleri “yayın bombardımanı” sayesinde kamuoyu yanlış yönlendiriliyor, “manüpüle edilen” bilinçsiz kitleler, öngörülen hedefler doğrultusunda istenildiği gibi kullanılıyor!..


Emperyalist güçler, işbirlikçilerini ”finanse etmek” ve güdümlü medya kuruluşlarını “sübvanse etmek” amacıyla her yıl bütçelerinden milyarlarca dolarlık fonlar ayırıyor!.. ”Ön yatırım olarak” bu fonlara akıtılan paralar, daha sonra “ekonomik anlamda” ele geçirilen ülkelerin halkının sırtına yükleniyor!.. Yani, hainlere ödenen paralar, yine ihanet ettikleri toplumların sırtından çıkarılıyor!..


Türk basınının önemli bir kısmı “mütareke” dönemindeki gibi “işgal kuvvetlerinin” eline geçmiş bir görüntü arz ediyor!.. Özellikle “uluslararası sermayenin ülke içindeki acenteliğini yapan” tekelci sermaye patronlarının kontrolündeki basın, adeta dışarıdaki “büyük patronların” sözcüsü gibi hareket ediyor!..


Durum artık medyanın kirlenmesi olarak bakılamayacak kadar ilerlemiştir. Ortalık berbat olmuştur. Bunun yasal yolları bulunarak kitlelerin akıl sağlığı korunmalıdır. Zira, böylesi bir basın ülkenin öncelikli güvenlik sorunu haline gelmiş demektir.

Bu konuda Atatürk’ün pratiğini gözden geçirmek gerekir. Atatürk, Bağımsızlık Savaşı öncesinde ilk yaptığı şey kendi ulusal haber kaynaklarını oluşturmak olmuştur. Sivas’ta “İradeyi Milliye”, Ankara’da “Hakimiyeti Milliye” gazetelerini çıkarmış, başyazılarını yazmıştır. “Anadolu Ajansını” kurmuştur. Böylece doğru haber alıp ve doğru haberleri kitlelere aktarmak istemiştir.


Basını kendi mecrasına sokmayı başka zaman ve yazıya bırakarak bu berbat durumda aklı selametimizi nasıl koruyacağımıza, doğru karar verebilmek için doğru ve çarpıtılmamış haber alabileceğimiz ulusal haber kaynaklarını bilmemiz gerekmektedir.


2. Ayrıştırma

Türkiye AB’ye girmek için 40 yıl önce başvurdu. O zamanki koşullarla şimdiki koşullar çok farklı. Köprünün altından çok su aktı.


Kırk yıl önce girmek Türkiye’nin belki lehindeydi. Türkiye Nato’ya girince SSCB ile sorunları ortaya çıktı. SSCB ile batının da sorunları vardı ve batı bize özellikle muhtaçtı.


Kırk yıl önce, Türkiye kendi ayakları üstünde durabiliyor, ulusal bir benlik taşıyordu. Henüz mankurtlaştırılmamıştı. Basın yayın organlarımız zihince de bize aitti. Ayakları Anadolu’ya basıyor ve bizim sesimiz oluyorlardı. Adı ne olursa olsun dış destekli bir iç savaş yaşamamıştı. Toplumsal dokusu tahrip olmamıştı.


Komşumuz ABD değildi. Emperyalizm bu kadar yakın değildi.


Dikkatinizi çekiyor mu; ABD’nin Irak’ta zorla yaptığını (etnik ve dinsel parçalama) AB (ve ABD) bize kendi elimizle yaptırıyor!… Etnik kökenlere göre azınlıklara ayrılıyoruz. Geri kalan büyük grubu da Alevi ve Sünni olarak. İlginç olan Irak’ta zorla yaptırılanı biz gönüllü yapıyoruz!…


Türkiye’de Müslümanlar ülkenin asli unsuru olmayacak, azınlık statüsüne geçeceklermiş. Geriye kalanlardan Alevilere de azınlık verilecekmiş!….


Aleviler tavrını koydu: 15 Ekim 2004 tarihli gazeteler yazdı: Alevi ve Bektaşi kuruluşlarından AB İlerleme Raporu’ndaki ‘azınlık’ tanımına sert eleştiri:


Alevi ve Bektaşi kuruluşları AB İlerleme Raporu’na tepki göstererek Alevilerin ”azınlık” olarak görülmesinin ”gaflet ve dalalet” olduğunu bildirdiler. Hacıbektaş Belediye Başkanı Ali Rıza Selmanpakoğlu, Türkiye’yi bölmek isteyenlerin Alevileri ayrı bir dine mensupmuş gibi göstermeye çalıştığını belirterek ”Türkiye’deki baykuşlarla, yurtdışındaki tilkilerin çalışmaları Aleviler üzerinde etkili olamamıştır” dedi.


Selmanpakoğlu, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Sekreteri Hüseyin Emre Altınışık ve araştırmacı-yazar Şakir Keçeli, dün ADD Genel Merkezi’nde basın toplantısı düzenledi. Altınışık, İlerleme Raporu’nda Türkiye’nin ulusal birlik ve bütünlüğünü zedeleyici bir yaklaşım olduğunu belirterek şöyle konuştu: ”Aleviler azınlık diye gösterilmeye çalışılıyor. Bu AB’nin Türkiye’nin ulusal birlik ve bütünlüğüne karşı kullandığı önemli bir silahtır. Bu silahın geri teptiğini göstereceğiz. Bu AB’nin kirli bir oyunu, Sevr anlaşmasının uzantısı. Bu kirli açılımı reddediyoruz.”


”Alevi ve Bektaşilerin Kurtuluş Savaşı’na ve Cumhuriyet devrimlerine katkısı günümüze değin sürmüştür. Bundan sonra da sürecektir. Tarih boyunca Türkiye’de aydınlanmanın, laikliğin, demokrasinin ve ulusallığın temel taşı olan Alevi ve Bektaşiler her zaman Türkiye Cumhuriyeti’nin asli unsuru olmuşlardır. Alevi ve Bektaşileri azınlık olarak görmek gaflettir, dalalettir. AB İlerleme Raporu’nun Aleviler ile ilgili bölümüne şiddetle karşı çıkıyor ve kınıyoruz.”


Selmanpakoğlu, “AB ve onun Anadolu üzerindeki amaçlarının farkında olmayan kişilerden oluşan birtakım yarasaların, işbirliği yaparak ülke üzerinde oyunlar oynadıklarını” söyledi. Alevi ve Bektaşilerin gelecekte de aydınlığa, Atatürkçü düşünceye, ulusun birlik ve beraberliğine sahip çıkacağını anlatan Selmanpakoğlu, “Türkiye’yi bölmek isteyenlerin Alevileri ayrı bir dine mensupmuş gibi gösterdiğini ve Alevileri kullandığını” kaydetti. Selmanpakoğlu, “Türkiye’deki baykuşlarla, yurtdışındaki tilkilerin tüm çalışmaları Aleviler üzerinde etkili olamamıştır, bundan sonra da olmayacaktır” dedi.


AB’ye girince Anadolu’daki Türk, Kürt, Laz… artık Türkiye’nin sahibi olamayacaktır. Kendi “vatan”ına sahip çıkamayacaktır. Sadece bu “coğrafyayı” kullanan kiracılar olacaktır.


Beş yüz milyona yakın nüfuslu Hıristiyan dünya içinde 70 milyona yakın bir azınlık durumunda kalınacaktır. Demokrasi olsa bile, demokraside sonuçta kararı çoğunlukta olanlar vermektedir. Verecekleri kararın İslamiyet lehinde olmasını, Müslüman kitlenin tercihlerine uygun olacağını kimse bekleyemesin. Dünya Kiliseler Birliği şimdiden Müslümanlığı Anadolu’dan tasfiye için Anadolu’yu birinci derecede misyonerlik alanı haline getirmiştir.


AB, geleceği çok belirli bir birlik değildir. Çöküşe geçmiştir. Kendi aralarında ciddi sorunları vardır.


Avrupa üreticiliğini, yaratıcılığını kaybetmiştir. Aydınlanmanın mirasını tüketmiştir. Sömürü düzeniyle ayakta kalmaya çalışmaktadır. Türkiye buna alet olmamalıdır.


***

3. KÖKÜ DIŞARIDA KURULUŞLAR


Gazi Mustafa Kemal’in masonluk tarikatını kapatmasının hikayesi oldukça ilginçtir!..


Yakın tarihe ışık tutan hatıralara göre Atatürk, bir gün eski adliye vekili Mahmut Esat Bozkurd”u çağırarak, ”masonluk” ile ilgili bir kitabı eline tutuşturur:


– “Bunu güzelce mütalaa et, bir takrirle Halk Partisi Gurup Başkanlığına ver, gurupta bunlara şiddetli bir hücum yap ve gurupça kapanmasına delalet et. Senin de bu işte büyük şeref payın olacaktır!..” der!..


Grup günü Mahmut Esat Bozkurt, riyaset makamına bir takrir verir ve takririn okunmasını reisten rica eder!..


Katip takriri okur!..


Özcesi şöyledir:

– ”Bizim atalarımızın mensubu bulunduğu tarikatları kapattık, masonluk ta kökü dışarıda bir Yahudi tarikatından başka bir şey değildir. Memleketimizde bunun ne işi var?..Gurup kararıyla kapatalım!..”


Meclisteki Masonları bir telaş alır!..

Kürsüye çıkarak masonluğun aslında bir ”hayır (!) müessesesi” olduğunu anlatmaya çalışırlar!..


Kürsüye çıkan Mahmut Esat ise masonluğun kökü dışarıda, gizli, memleket ve millet için muzır bir tarikat olduğunu ve her yerde umumi reislerinin yani meşrik-i azamlarının Yahudi olduğunu belgelerle ispat eder!..


Guruptaki hava çok elektriklidir!…


Heyecan son haddini bulmuş, her taraftan “Kapatalım” diye sesler yükselmektedir!..


Katib-i umumi Recep Peker söz ister ve kürsüye çıkar:


”-Arkadaşlar, çok mühim bir işin üstündeyiz, müsaade buyurun, bu işi bir defa da devlet reisine götürelim, onun da reyini alalım, gelecek hafta bugün tekrar huzurunuza getireceğim!..


Ertesi hafta Recep Peker gelir ve kürsüye çıkarak şu müjdeyi verir:

-“Arkadaşlar; bugünden itibaren Türkiye’de Masonluk kalmamıştır ve bütün localar kapanmıştır!..”


Meclisteki masonlar Doktor Mim Kemal’i öne katarak toplu olarak Reisicumhur”a giderler, onu da aralarına almayı teklif ederler!..


Mustafa Kemal Paşa, sorar:

-Peki siz Avrupa”da hangi locaya bağlısınız ve metbuunuzun ismi nedir?..” Mim Kemal, kendini kasarak cevap verir:

-“Biz Cenova’ya tabiiz ve reisimiz de Barca Mişon Cenaplarıdır!..” Bunun üzerine küplere binen Mustafa Kemal Paşa, şöyle haykırır:

– “Benim milletim bana kahraman sıfatını verdi, ben sizin gibi, bir çıfıt yahudiye uşak mı olacağım?.. Bu gece sabaha kadar Türkiye’deki bütün localarınızı kapatmadığınız takdirde yarın teşkil edeceğim divan-ı harbi örfiye hepinizi verir ve astırırım! Haydi defolun karşımdan!..”


Neye uğradıklarını şaşıran Masonlar, yıldırım telgraf ve telefonlarla vaziyeti İstanbul, İzmir ve Adana”ya bildirirler ve ”sabah olmadan” hepsinin kapanma kararlarını getirip henüz sofrasından kalkamayan Reisicumhura verirler!..


Atatürk”ün ölümünden sonra, İsmet Paşa’nın etrafını kuşatan Masonlar localarının yeniden açılmasını sağlarlar!..


1952 yılında ise Celal Bayar tarafından yasal koruma altına alınırlar!..


Devrim kanunları ile İslam kökenli tarikatlar ”resmi” olarak halen kapalıdır!.. Ancak, kökü dışarıda olan Yahudi orijinli tarikat, faaliyetlerine devam ediyor!..


****

4. TARIM


“Derviş Yasaları” olarak bilinen 15 yasa (ki ünlü kriz sonrasında bir günde hepsi geçmiştir ve milletvekillerinin çoğunun okumadan el kaldırdıklarını sonradan öğreniyoruz) Türk tarımını bitiren hükümlerle doluydu. Birçok ürünün ülkede üretilmesi adeta yasaklanmıştır.


1980’de 24 Ocak kararlarıyla başlanan köylülüğü bitirerek kente taşıma projesi hedefine ulaşmıştır. Türkiye artık kendi tarımıyla karnını doyuramayan bir ülkedir. Oysa Türkiye 80’lere kadar gururla “kendi kendini besleyebilen dünyanın beş ülkesinden biri” olduğunu söylerdi.


AB ya da birçok ülke tarımlarını ayakta tutabilmek için çiftçilere ek kazançlar sağlamaktadırlar. Çünkü tarımın stratejik önceliği vardır. Eğer birileriyle savaşa girecek ya da türlü ambargolarla karşı karşıya kalacak olursanız en azından kendi karnınızı kendiniz doyurabilmelisiniz.


Türkiye’nin elinden bu alınmıştır. Artık mercimeği, pirinci, patatesi, kavun, karpuzu, elmayı, muzu hatta unu bile dışarıdan alıyoruz.


Dünya Bankası topraklarını ekmeyen köylülere dönüm başına (bilmem ne kadar) para ödemektedir! Daha çok üretene verilmesi gerekirken!… Tarlalar ekilmemekte, çiftçiler tembelliğe alıştırılmaktadır.


Ürettiği ile bırakın geçimini sağlamayı, zarar eden köylüye kentte işsizler sürüsüne katılmaktan başka seçenek bırakılmamaktadır. Kentte ise yeni sorunlar onları ve kentlileri beklemektedir.


Aklını peynir ekmekle yememiş olanların, “Türkiye’de her şey yolunda ilerliyor” yalanına inanmayanların durumu yeniden düşünmesi ve çözüm üretmesi gerekiyor.

5. Türk Burjuvazisi

Osmanlı’da gerek kapitülasyonların etkisi, gerek İngiltere ile imzalanan ünlü ticaret antlaşması ve gerekse tımar sisteminin etkisiyle sermaye birikimi olmamıştır. Buna akılcılıktan uzaklaştırılan İslam kültürünün olumsuz etkisi de katkıda bulunmuştur. Müslümanlar ticaretten uzak durmuştur.


Birçok ülkede kurtuluş savaşını millî burjuvazi örgütlerken, Türkiye’de bu olmamıştır. Çünkü millî burjuvazi yoktur. Kurtuluş Savaşını örgütleyen ve kazanan asker ve sivil Türk aydını önderliğindeki köylülerdir.


Cumhuriyet döneminde geliştirilmeye çalışılan besleme burjuvazi rüştünü ispat edememiştir. Ülkede komprador (emperyalist ülkelerin taşeronu, işbirlikçi) burjuvazi gelişmiştir. Montaj sanayii bunun tipik örneğidir. Her şeyi dışarıdan alır, burada monte eder, vidalarını sıkar, yerli ürünmüş gibi satarsınız!.


Üretim bu olunca burjuvazi, emperyalist merkezlerle rekabet değil, işbirliği içindedir. Onların çıkarı Türkiye ile değil, mallarını pazarladıkları dev şirketlerin ve onların ülkelerinin çıkarıyla örtüşmektedir. Dolayısıyla Türk burjuvazisi ulusal duruş sergileyememektedir. Sergilemek de istememektedir. Ulusal / millî olana karşıdır.  Bu tür burjuvaziye komprador burjuvazi denir.


Komprador burjuvazi, gayri millî özelliği nedeniyledir ki, kurtuluş savaşını kazanan asker-sivil aydınların ideolojisi olan (elbette millî) Kemalizm ile problemlidir. Problemi çözme gücünden yoksun olduğu için Kemalizm’i sulandırmakta, Atatürkçülüğü sadece laikliğe, laikliği de türban karşıtlığına indirgemektedir.


Öte yandan millî burjuvazi olarak gelişmekte olan ve henüz emekleme çağında bulunan küçük ve orta boy işletmeler (KOBİ) Gümrük Birliği ve malûm emperyalist kriz oyunlarıyla bitirilmiş, budanmıştır. Malûm kriz operasyonu sonrasında yerli sanayii yabancıların eline geçmiştir. Birçok sanayi tesisi, işletme, banka… yabancılaştırılmıştır. Özelleştirme adına yapılanlar da aynı amaca hizmet etmiştir. Satılan kamu işletmeleri yabancılarca ya da yabancı ortaklıkları olan şirketlere resmen peşkeş edilmiştir.


Millî burjuvazinin diğer kesimi olan ve “yeşil sermaye” olarak adlandırılan, daha çok marketçilik (üretimden çok pazarlama) yapan burjuvazi ise gerek gümrük birliği ve emperyalist kriz, gerekse 28 Şubat etkisi ile etkisizleştirilmiştir. Yine bu grubun laiklik nedeniyle rejime olan muhalefeti, emperyalist güç merkezleriyle (örneğin Almanya) bağlantılı olma ile sonuçlanmıştır. 28 Şubat sonrasında sermayesinin önemli kısmını yurt dışına çıkarmıştır.


Marksist kuram açısından bakıldığında burjuvazi egemen sınıftır. Egemen olan iktidar gücünü elinde tutar. Açıkçası devlet aslında onun elindedir.


Yukarıdaki resmi çizilmeye çalışılan durum size ne söylüyor?

***

6. Demokrasi ve İnsan Hakları

”Demokrasi ve insan hakları”. Şu muhteşem kavramlar!.. Öncelikle bilelim ki bu bize lazımdır. Öyleyse bu kavramları savunmalıyız. Sonra da madalyonun öteki yüzüne bakarak, bu kavramların nasıl emperyalist bir araç haline getirildiğini görmeliyiz.

Toplumda insan haklarını birçok kişi, grup ya da örgüt baskı altına alabilir. Bir kabadayı, mafya grubu ya da terör örgütü gibi. Bunun yanı sıra bazı siyasal gruplar görünüşte şiddet içermeyen biçimlerde zamana yayılmış şiddet uygulayarak insan hakları ihlali yapabilirler (bazı radikal ideolojik grupların uyguladığı baskı ve yıldırma uygulamalarında olduğu gibi).


Böylesi durumlarda devlet bu ihlalleri önlemek durumundadır. Bunu önlerken kendisi yeni ihlaller yapmamalıdır.


Aynı şekilde devlet aygıtlarını elinde tutan kimi iktidar sahipleri insan hakları konusunda duyarlı değilseler ya da demokrasiyi özümsememişlerse, devletin gücünü kullanarak insan hakları ihlallerinin kaynağı haline gelebilirler. Birçok diktatör bunun örneğini oluşturur.


Bu anlamda Mergeon’un deyişiyle iktidar, insan haklarının eşzamanlı olarak hem gereç sağlayıcısı hem de mezar kazıcısıdır (Gündüz ve Gündüz 2002: 142).


İnsan hakları, yöneticiler bahşettikleri ve istedikleri zaman geri alabilecekleri olanaklar değildir. İnsan hakları insan onurunu korumak için vardır. İnsan sırf insan olduğu için bu haklara sahiptir. Bunun için dil, din, ırk, cinsiyet, ekonomik ve sosyal durum gibi ayrım gözetilmeksizin herkesin sahip olduğu haklardır. Bu haklara sahip olmayan kişi insan olmanın temel unsurlarından bazılarına sahip olmadığı için eksiktir. İnsan olana eksik olmak yakışmaz.


İnsan hakları, dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez niteliktedir ve kişiliğe bağlı haklardır.


Eğitim ve refah düzeyinin görece artması, insanın insanlığını üst düzeyde yaşama talebinin şiddetini artırmıştır. Maslow’un tanımladığı anlamda birincil gereksinimleri karşılanan insan, ikincil ve daha üst düzeydeki gereksinimlerini karşılamaya yönelmiştir.


Avrupa merkezli anlayışa göre, insan hakları düşüncesinin kavranış ve biçimlenişi, daima bir ülkenin veya bir dünya dininin sosyo-ekonomik, siyasal ve kültürel koşulları tarafından belirlenir (Sancar, ts 52)


Demokratik Toplumun İnsan Anlayışı


Bireyler arası ilişkiler toplumun benimsediği insan anlayışından kaynaklanır. Demokratik toplumlarda insan anlayışını şu ilkelerde toplamak mümkündür (Kuzgun ):


1. Her birey değerlidir.

2. Her birey kişisel düşüncelerini ifade etmekte özgürdür.

3. Her bireyin kendini gerçekleştirme hakkı vardır.

4. Her birey kararlarının ve davranışlarının sorumluluğunu taşımalıdır.

5. Bireysel hak ve özgürlüklere sahip olmak, bireyci olmak değildir.

6. Demokratik toplumun bireyi kul değil, yurttaştır.


İnsan Hakları Eğitimi


İnsan haklarını korumanın en güvenli yolu yurttaşları ve kamu görevlilerini eğitmektir. İnsan hakları eğitimi de bir insan hakkıdır.


İnsan haklarıyla ilgili çeşitli uluslar arası belgeler, insan hakları eğitimini devletler için hukuksal bir yükümlülük ve bireyler için de bir insan hakkı olarak yer vermiştir. İnsan hakları eğitimi öncelikle uluslar arası sözleşmeleri ve bu konuyu düzenleyen değişik nitelikteki öteki belgeleri kabul eden uluslar arası kuruluşlara üyelikten doğan bir yükümlülüktür. Bu belgeler Birleşmiş Milletler Antlaşması, UNESCO Anayasası, Avrupa Konseyi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi gibi belgelerdir. Bu kuruluşlara Türkiye de üyedir (Gülmez 1996).


İnsan haklarına saygı kendiliğinden gerçekleşmez. İnsan haklarına, ancak onları herkes bilir ve öğrenirse, ardından da onları kullanma ve koruma bilincine varırsa saygı gösterilir. Bu bilgi kendiliğinden edinilmez, eğitimle edinilir (Gülmez 1996). İnsan hakları eğitimi demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından biridir. Demokrasi, insana değer veren, önemseyen ve insan kişiliğinin özgürce ve eksiksiz biçimde geliştirilmesine olanak sağlayan bir yönetim biçimidir. Bunlar eğitim yoluyla
bilmeyenlere kazandırılabilir. Çünkü ancak eğitimle insanlar demokrasinin içeriğini kavrayıp değerini öğrenebilir. Demokrasiyi ve haklarını öğrenerek ve yaşam biçimine dönüştürerek bireyler demokratik beceriler kazanırlar.


Demokrasiyi bir yönetim biçimi olarak değil, yaşam biçimi olarak ele almak gerekir. Ne olduğu bilinmeyen, öğretilmeyen insan haklarına saygı gösterilmesi beklenemez.


Herhangi bir kişinin keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılması, işkenceye, kötü muameleye ya da onur kırıcı davranışlara maruz kalması, kişisel bir olay değil, tüm insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Ülkemizin bir yerinde ya da dünyanın bir köşesinde yaşanan bu tür muamelelere karşı çıkmak gerekir.


İH ihlallerine karşı devletin kararlı bir politika izlemesi gerekir. Bunun için ihlali yapan kamu görevlilerinin korunmaması son derece önemlidir.


Kültürel farklılıklar insan haklarını farklı algılamaya yol açabilir. Almanya’da yıllarca Türk çocuklarına geri zekalı muamelesi yapıldı. Zeka testlerinde “Ailenizle Pazar günü nereye gidersiniz?” sorusuna “pikniğe, kiliseye, sinemaya” seçenekleri sunuldu. Yanıt “kilise” olacaktı. Oysa Türk çocuklarının aileleri kiliseye gitmez. Dolayısıyla düşük puan alırlardı. Aynı biçimde doğu toplumlarında devlet-yurttaş ilişkisi “baba-oğul ilişkisi” içinde yürür. Devlet baba gibidir. Böylesi bir yaklaşımı batılıların anlamasında büyük zorluklar vardır.

DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARI KONUSUNDA MADALYONUN ÖTEKİ YÜZÜ


Günümüzde insan hakları ve demokrasi kavramları aynı zamanda emperyalist ülkelerin hedef ülkeleri baskı altına almada kullandıkları bir psikolojik savaş aracı haline gelmiştir.


Emperyalist ülkeler eskiden hedefledikleri ülkelerde sivil ya da askeri darbe yaptırarak kukla hükümetler kurdurur, ülkeden istediklerini alırlardı. Bu durum zamanla ilgili ülkelerde insanların tepkilerine yol açar, olayın arkasındaki güçten nefret edilirdi. Bunu gören emperyalist güç odakları artık ülkelerde darbeler yaptırmak yerine kurdukları dernek, vakıf, düşünce ve stratejik araştırma enstitüsü, televizyon ve gazeteler aracılığıyla halkı etkileme, yönlendirme gibi beşinci kol faaliyetlerine yöneldiler.


Sovyetler Birliği zamanında Aleksandr Soljenitsin’in hakları için adeta kıyamet koparan Batı, SSCB dağıldıktan sonra Tolstoy’un erdem ve güzelliğini anlatmada sözcük bulamadığı Nastasya’nın “nataşalaşmasını” insan hakları ihlali olarak görmemektedir. Saraybosna’da 600 bin insanın katledilmesini, tecavüzleri uzun süre izlemiş, Afrika’da 2000 yılında Hutu ve Tutsi kabileleri arasındaki boğazlaşmaya seyirci kalmış ve bir buçuk milyon insanın ölmesine izin vermiş, gönüllü yarı sömürge olan (bugünlerde moda olan deyimle “stratejik ortak”) Arap devletlerinde kadının nüfus kaydının bile olmamasını önemsememiştir.


”Demokrasiyi geliştirme” adı altında emperyalist ülkelerce kurulan/kurdurulan birçok vakıf, sivil toplum örgütü egemen güçlerden aldıkları paralarla ulus devletlerin dayandığı temel değerleri tahrip ya da tahrif etmektedirler. Demokrasi kavramının kendisi bile tahrif edilmiştir. “Toplumun kaynaklarını adil biçimde ve birlikte paylaşma, birlikte kaynakları yönetme” artık demokrasinin tanımı olmaktan çıkmıştır. Beş yılda bir oy kullanmaya indirgenmiştir. Bu figüranlıktır. Demokrasi, egemenin egemenliğini sürdürme oyunundan başka bir şey değildir ve bunu savunmaya da gerek yoktur.


Ülkemizde birçok “demokrasi” “insan hakları” ve “açık toplum enstitüsü” faaliyet gösteriyor. “Ne var bunda” demeden önce bunların “ne yaptıklarına” bakmalısınız. Paralarını açıkça yabancı ülkelerin istihbarat örgütlerinin yan kuruluşu olan şirket ve derneklerden alıyorlar.  Kamuoyu oluşturuyorlar, devleti yozlaştırıyor, halk ile devletin arasını açıyor, ülkeyi dışarıya ispiyonluyor….


Türkiye’de 1970’li yıllardan beri çeşitli (sağ, sol, bölücü, dinci) terör örgütlerini açık ve örtülü biçimlerde desteklemiş ve binlerce insanın en temel insan hakkı olan yaşama haklarını elinden almıştır. Öte yandan terör kendilerine dokununca en sert tepkiyi (insan haklarını umursamadan) gösteren de kendileridir.


Küreselleşen emperyalizm günde bir doların altındaki gelirle yaşamaya çalışan insanların haklarıyla ilgilenmez. Aç ve açıkta kalmış insanlarla da ilgilenmez. ABD’de bile milyonlarca evsiz insan insanlık dışı koşullarda yaşamaktadır ve ABD birçok ülke için hazırladığı insan hakları raporlarında bunlardan söz etmez. ABD’de yaşamaya çalışan hispanikler (Latin Amerika’dan gelen özellikle İspanyol kökenliler) ve zenciler hala beyaz, protestan ve anglo sakson kökenlilerle eşitlenememiştir.


ABD’nin Missisippi eyaletinde kölelik resmen 1997 yılında kaldırılmıştır.


Okula gidemeyen, sağlık hizmetlerinden yeterince yararlanamayan, özelleştirmelerden dolayı işsiz ve aşsız kalan, çocuk olduğu halde ağır işlerde çalıştırılan insanların hakları görmezden gelinirken, teröristlere uygulanan davranışlar mercek altına alınmaktadır. Bir yandan da ABD Afganistan’da esir ettiği askerlere terörist damgası vurarak her türlü uluslar arası antlaşmayı hiçe saymaktadır.


ABD yüzbinlerce sivilin ölümüne neden olan kara mayınlarının önlenmesi anlaşmasını hala imzalamamaktadır. Çeşitli çevre koruma anlaşmalarını imzalamamakta, doğayı kirleterek insanların temiz bir çevrede yaşama haklarını ellerinden almaktadır.


Hangisini yazayım…


7. Cinsiyetler Politikası:   Yozlaşma


Bir bilge der ki, “yeryüzünde konuşulan her iki sözden biri baldır bacak üstünedir.” Abartılı olabilir ama cinsellik ve cinsiyetler arası ilişkinin önemli olduğu bir gerçek.


Egemen güç ve onun ürettiği genel geçer kültür, özellikle kadınlarda köksüz, zarafet ve asaletten yoksun, kalça-göğüs standardizasyonuna indirgenmiş bir güzellik anlayışı üretmiştir. Değil sevgilinin gözüne bakmakla, gözünde binlerce km yol alsanız dahi, asalet ve zarafeti göremiyorsunuz! Bunu arayan da yok zaten… Sinema ve televizyonda Holivud’un standardize ettiği ve “ölçü budur” dediklerine ne kadar benziyorsa, onu ne kadar taklit ediyorsa güzeldir/yakışıklıdır.


Kendilerini “yürüyen bir cinsel obje” olarak sunan kadın ve erkekler var; onlarla sadece çiftleşilebilir. “Benim” denemez, gönül verilemez… Böylesi mankurtlaşmışlardan kaçanları, kaçınanları böyle olmak istemeyenleri ise estetiğin e’sinden bile yoksun, itici kılıklar içine sokarak (çarşaf, pardösü, türban gibi), insanlardan kaçan yaratıklar biçimine dönüştürerek ötekilere muhtaç durumuna getiriyorlar.


Aslında hiçbir erkeksi ilkeye uymayan maço/maganda erkek tipi üretiliyor. Sokakta yalnız bir kadın gördüğünde “yağmalanması gereken bir mal” gibi algılayan, elle, dille taciz eden, kaba, korkak, duygusuz, duyarsız tipler.


Artık sevgilinin en güzel yeri ok gibi kirpikleri, hilâl kaşları, kara/ela gözleri, lüle lüle saçları değildir.


Aşkta sadakat ya da “ben birini sevdim ve sadece onun/onunla olacağım” gibi ifadeler artık “romantik tekerleme” işlevi bile görmüyor. “Aradığım özellikler sadece bir erkekte/kadında yok, herkesten alacağın var” anlayışı yerleştiriliyor. Sevgili koleksiyonu ve onlardan alınan hediyeler aşkta kariyer (!) geliştiren, kısmet, itibar artıran şeyler haline getiriliyor. Duygular yalama ediliyor; ne dikiş tutuyor ne fren!..


Eşcinsellik teşvik ediliyor. Bunun bir cinsel sapma değil, “tercih” olduğu anlatılıyor. Tv’de, hangi cinsiyetten olduğu belli olmayan tipler sunuluyor; cinsel rol davranışı arayan gençlere. Eşcinsel olmadan sanatçı olunamazmış yargısı yerleştiriliyor. Çocuk ve gençlere böylesi tipler örnek alınası “modeller” olarak sunuluyor. Seçenekler de sunuluyor elbette; “eşcinsel olamıyorsan/değilsen unisex ol bari, yahu bi dene…”


Evlilik kurumunun ilkelliği dile dolanıyor. En ufak şeyler boşanma gerekçesi haline getirilerek, aileyi parçalayıcı politika, program, yayın ve uygulamalarla aile güçsüzleştirilmekte, yok edilmeye çalışılmaktadır. “Birlikte yaşama”, gecelik, mevsimlik “aşk”lar (?) seçenek olarak sunulmaktadır.


Böylece egemen kürel güç, bireylerde cinsel açlık duygusu yaratarak varlığını sürdürüyor. Bireyleri topluma, sömürüye, işgallere, soygunlara ilgisiz kalması için kendi bedenine, tenine, tensel zevklere ulaşmaya yönlendiriyor. Kendi derdine düşen birey toplumla, insanlarla ilgilenemiyor, insanlık umursanmaz hale geliyor.


”Dağınıklığı” bazı mankurtlar “çağdaşlık” sanıyor. Kadınların kafese kapatılmasını ise diğer mankurtlar değerlere bağlılık olarak anlıyor. Akıntıya kürek çekmeye devam ediliyor.


Egemen gücün istediği de zaten budur; yağmalamaya devam ediyor…


Yazacak o kadar şey var ki!…


Mankurtlaştırılamayanlardan olmanızı diliyorum…

Sağlıcakla kalın.