Türkçeye Davet Bildirgesi

GENÇLİĞE ÇAĞRI

ADI TÜRKÇE OLMAYAN DÜKKÂNLARDAN ALIŞVERİŞ YAPMAYALIM!

Dil düşünmenin tek, temel, yetkin aracıdır. Aracını bozarsanız, düşünemez ya da bozuk düşünürsünüz.

ULUSAL DİL olmadan ulus olunamaz. Eğitim, üretim, tüketim, paylaşım yaşanamaz. Karmaşa, parçalanma, dağılma, yozlaşma doğar. Türkiye’nin ULUSAL DİLİ TÜRKÇEDİR. Çünkü tarihsel kullanım, bilimsel işlenmişlik, kültürel gelişkinlik, kavramsal yetkinlik alanlarında daha fazla kullanılma ve yetkinleşme olanağını bulmuş ve uzun yıllar DEVLET dili; yasa, ekonomi, eğitim, bilim kültür dili olmuştur. Ulusların bir tek ülkeleri, bir tek bayrakları ve bir tek ulusal dilleri olur. Bu gerçekliğin ve yaşamın dayattığı bir olgudur.

İnsan dili ile düşünür. Düşünmek; dünyayı, insanı, bilimi, sanatı, kültürü, kendimizi, çevremizi anlamamızı, anlatmamızı, kavramamızı, yorumlamamızı sağlar. Bütün bunları dilin beynimizde kurduğu anlam alanları ile yapabilir. Her dilin sözcükleri o dilin anlam alanlarını, anlam ağlarını örer. Beynimizdeki anlam ağlarına, alanlarına başka bir dilin sözcüğü gelip yerleşemez, o nedenle başka bir dilin sözcüğü bizde anlam ağlarını genişletemez, bizim düşünmemize katkı sağlayamaz. Ayrı olarak bir yerde, bellekte durur. Hiçbir işlevi olmaz. Kendi dilimizin sözcüğü yerine başka bir dilin sözcüğünü kullandığımızda ise anlam alanlarımız zayıf kalır, düşünmemiz güdükleşir, yorumlamamız etkisizleşir, anlamlandırmalarımız daralır; az anlayan, az anlatan, az düşünen, kolay kandırılan, kolay yönlendirilen, toplumsal ve ulusal birliğini kolayca bozabilen insan yığınları haline gelmemize neden olur. Ulusal bilincimizi, eğitim, üretim, tüketim, paylaşım ortaklığımız bozulur. Yozlaşan, gelişmeyen, düşünmeyen insan toplulukları haline geliriz. O nedenle bir toplumu, sömürgeleştirmek isteyenler, öncelikle onları düşünemez, anlayamaz duruma sokmak isterler ve işe dillerini bozmakla başlarlar.

Dili bozulanın düşüncesi bozulur. Küresel güçler dilimizi yozlaştırarak bizi kolayca kandırabileceklerini düşünmekteler. Çünkü ULUSAL BİLİNCİN TEK ARACI DİL BİLİNCİDİR.

Çocuklarımız yollarda yürürken, yabancı (özellikle İngilizce ve Arapça) işyeri adları ile karşılaşıyor ve anlam ağını kuramıyorlar. Ulusal dil bilincini yitiriyorlar. Düşünme güçleri zayıflıyor, böyle giderse az zaman sonra bu çocuklarda ulusal değer, ulusal bilinç, ulusal birlik, özgür vatan, bağımsız  ülke gibi kavramlar ve değerler yok olacak ve bu çocuklar sömürge bir toplumda köle durumuna geleceklerdir.

Zaman yitirmeksizin, hastalanmış dilimizi, sağaltmalı, arındırmalı, bilinçsizce, nelere neden olacağını bilmeden, öykünerek, yüksünerek, özgüvenden yoksun olarak iş yerlerimize verdiğimiz, gülünç YABANCI ADLARDAN kurtulmaya başlamalıyız. Türkçe sınırsız sayıda sözcük türetme gücüne sahip bir dildir. Özgün olmak istiyorlarsa, yabancı eski bir sözcük yerine Türkçe yeni türetilmiş ya da eskilerde kalmış bir sözcük kullanır, işyerlerini özgün bir adla tanıtabilirler. Buna dilimizin gücü var.

Ne anlama geldiği bilinmeyen, tabelasına bakıldığında içeride ne satıldığı anlaşılmayan, adını telaffuz ederken zorlandığımız yabancı adlardan kurtulmalıyız.

Arkadaş,

Her geçen gün büyük bir hızla artmakta olan kültürel sömürü evlerimizin içine kadar sinsice girmektedir. Bu çağrı, ulusal değerlerimizi yozlaştıran, bizi kendimize yabancılaştıran ve ulusal yok oluşa sürükleyen yabancı hayranlığına karşı bir karşı duruştur.

Yaşamın her alanında karşımıza çıkan yabancı sözcüklerden oluşan tabelalar, reklam panoları, gazete, dergi, televizyon kanalları ve daha birçok örneğiyle hayatımıza giren bu ulusal değer yozlaşmasına karşı çıkmak onurluluğunu göstermeliyiz.

Uyarıyoruz: Özenti ve taklitten kurtulup, adlarını Türkçeleştirinceye kadar dükkânlarınızdan alışveriş yapmayacak, sunduğunuz hizmetleri tüketmeyeceğiz.

Çağırıyoruz: Başta üniversite gençliği ve akademisyenler olmak üzere, kitle örgütlerini ve tüm halkımızı “Türkçede birleşmeye” çağırıyoruz.

Diline sahip çıkamayan bir ülke düşüncesine de güvenemez. Bu güvensizlik yurttaşları ülkeyi savunmaktan bile alıkoyar! ULUSAL ONURU TAŞIMAK, ÖZGÜR VE GELİŞKİN BİR ULUS OLMAK, ATATÜRK’ÜN TAM BAĞIMSIZ, DÜNYA ULUSLARININ EŞİT ÜYESİ BİR TÜRKİYE OLMAK ELİMİZDEDİR. DİLİMİZDEN VE DÜŞÜNCEMİZDEN BAŞLAYABİLİRİZ… HAYDİ, TÜRKÇE KULLANMAYA, HAYDİ  DÜŞÜNMEYE, ANLAMAYA, ANLAMLANDIRMAYA, ANLATMAYA VE YORUMLAMAYA YENİDEN, GÜÇLÜ BİÇİMDE BAŞLAYALIM.

20 Ocak 2003

Bilim ve Eğitim Topluluğu

Elmek Gönderme Adabı

Elmek (e-mail) olarak gönderilmesini istediğim elektronik ödevlerde ya da bana gelen mektuplarda artık rahatsızlık veren, yanlış ve hataları gördükten sonra, elmek gönderirken dikkat edilmesi gereken bazı kuralları yazma gereği hissettim.

Öncelikle bir elmek hesabı açtırmanız, kullanıcı adı ve şifresi almanız gerekir. Kullanıcı adınızın resmi olarak kullanılabilecek ad olması gerekir. Örneğin; capkinerkek, sexygirl, kudurmus, gakkos, lakkos, cingene, zaza, malatyali, fino, gerzek gibi laubali, siyasal ve etnik adlar olmamalıdır. Adınızın ilk harfi ve soyadınız olabileceği gibi, adınız, soyadınız ya da her ikisi birden de olabilir.

Elmek de geleneksel mektup gibi bir sesleniş (hitap) ile başlar. Girişte iyi dileklerinizi, elmeği hangi amaçla yazdığınızı; gelişmede amacınızı ve gerekçesini; sonuçta ise dileğinizi yazmanız beklenir. Elmek bir selam ve saygı ifadesi ile biter. Göndermeden önce bir kez daha okunur, noktalama, yazım ve anlatım hataları varsa düzeltilir. (Noktalama işaretlerinden sonra boşluk bırakılmasını önemle hatırlatırım!) Ad, soyad, adres ve elmek adresi yazılır. Varsa kişisel internet adresi ve telefonun da eklenmesi uygun olur. (Bu eğer bir ödevse ve yayımlanacaksa adres ve telefonunuzun hatta adınızın bile “saklı tutulmasını” isteme hakkına sahipsiniz ve bunu da elmek sonunda “not” olarak belirtmelisiniz.)

Elmek metnini yazarken satır sonlarında hece bölmek için kesme (-) işareti koymanıza gerek yoktur. Posta yazılımı bu tür sorunları çözmektedir. Ancak paragraf yapmanız gerekiyorsa “enter” tuşuyla bir alt satıra geçmelisiniz.

Elmekte yazım ve noktalama yönünden hata olmaması için Türkçe karakterleri destekleyen bir elmek sağlayıcıdan hesap açılması ve Türkçe karakter kullanan bir bilgisayarla yazılması gerekir. Bu olanaklı değilse, bir sözcük işlemcide (örneğin word) yazınızı / ödevinizi yazıp ataçlı olarak da gönderebilirsiniz.  Aslında öğretmenlerin ve öğretmen adaylarının noktalama, yazım gibi konularda hata yapma haklarının olmaması gerektiğini düşünüyorum. Noktalama kuralları konusunda şu linke göz atmanızı da öneririm: http://muzminanonim.blogspot.com/2007/03/noktalama-kurallar.html

Göndereceğiniz yazıları bilgisayar başına geçmeden önce yazmalı ve ona dayalı olarak göndermelisiniz. Bilgisayar başına geçip aklına geleni yazmak sizi ciddiyetten uzaklaştırır.

Elmeğinizin “kimden” (from) kısmına kendi adınızı; “kime” (to) kısmına elmek göndereceğiniz kişinin elmek adresini aralarında boşluk bırakmadan yazmalısınız. Konu (subject) kısmına mektubunuza başlık olabilecek, konuyla ilgili birkaç sözcük yazınız. Örneğin “İlkokuma Yazma Dersi Ödevi” gibi. CC kutucuğuna bu mesajı gönderdiğiniz kişiler dışında bilgilendirmek istediğiniz alıcı veya alıcılar varsa onların adreslerini yazınız. BCC kutucuğuna bilgilendirmek istediğiniz fakat alıcıların görmesini istemediğiniz diğer kişilerin elmek adreslerini yazınız. İletinize dosya eklemek istiyorsanız “Ekle” düğmesini kullanabilirsiniz. BCC (gizli) işlevinin CC’den farkı, bu kutucuğa yazdığınız elmek adreslerinin diğer alıcılar tarafından görünmemesidir.

Aynı iletiyi birden fazla kişiye gönderebilmek için; “Alıcının E-postası”, “Cc” ve “Bcc” kutucuklarına istediğiniz kadar alıcının adresini aralarına virgül işareti koyarak yazabilirsiniz. Birden çok kişiye yazılan elmeklerde bu özelliği (BCC) tercih etmelisiniz (elmek avcılarına karşı önlem). Yazdığınız metin bittiğinde, bir kez okuyup denetledikten sonra, “gönder” (send) tuşunu tıklamalısınız.

Eğer bir elmeğe karşılık olarak yazıyorsanız “yanıtla” (reply) tuşunu kullanarak ve gelen mektubu ekleyerek yanıt yazmanız uygun olur.

Elmeğiniz ne çok kısa, ne de ilgisiz konulara ve gereksiz tekrarlara girerek uzamalıdır. Anlatmanız gerekeni anlatın. Elmeğinizin sonuna adınızı, soyadınızı, elmek adresinizi, bildirmenizde sakınca yoksa, telefon numarası ve internet sayfanızı da yazmalısınız.

Elmek hesabınızın şifresini sadece siz bilmelisiniz. En yakın arkadaşınızın bile bilmesine izin vermeyiniz. Elmek hesapları hâlâ güvenilir değildir, dolayısıyla belirli aralıklarla şifrenizi değiştirmeniz önerilir.

Umarım burada yazmayı akıl edemediklerimi de sevgili öğrencilerim akıl ederler. Son olarak “Bu adaba uymayanlar edepsizdir” demiyorum. Ancak mektubu gönderdiğiniz kişiye hatta kendinize saygı gereği özenli olmanız gerektiğini hatırlatıyorum. Gelişmiş kişi ayrıntılara önem verir!

Kitle İletişim Araçlarında Yapılan Dil Yanlışları

Türkçe, tarih boyunca büyük sorunlarla karşılaşmış ve her durumda özünü kaybetmede bugüne kadar varlığını korumuştur.


Türkçe’nin bugünkü durumunu ele aldığımızda ilk anda göze çarpan olumsuzluklar; batı kökenli kelimelerin dilde fazlasıyla kullanılıyor olmasından kaynaklanıyor. Batı dillerinin, özellikle de İngilizce’nin etkisi ile karşı karşıyayız.


Dildeki bu yozlaşmaya yol açanların başında, sayıları artık hesap edilmeyen pek çok televizyon kanalı ile radyo gelmektedir.


Kitle iletişim araçları, toplumsal iletişim biçimlerinin, doğal olarak dilin sürekli kullanıldığı alanlardır.


Bu araçlar, dil kullanımının hemen her düzeyinde etkinlik göstermektedirler. Örnek olarak; bireysel dili, bilim dilini, kültür dilini ve eğitim dilini gösterebiliriz. Bu yüzden, kitle iletişim araçlarının dili etkileme gücü çok yüksektir. Türkçe’nin anlam ve anlatım imkanları bu araçlarla geliştirilebileceği gibi köreltilebilir de. Ne yazık ki, bu durum ülkemizde köreltme şeklinde ortaya çıkmaktadır.


Birçok televizyon yapımı, farklı dil kullanımını gerektirmektedir. Bu farklılık bu kuruluşlarda ‘dil denetimi, dil yönetimi’ gibi kurulları gerekli kılmaktadır. Oysa böyle bir duyarlılık olmadığı gibi; millî dilin yapı ve anlam biçimlerine, doğal düzeyde bir özene bile rastlanmamaktadır.


Özenden çok bilinçsizlik, saygısızlık ve sorumsuzluk hakimdir.


KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARINDA YAPILAN DİL YANLIŞLARININ SEBEPLERİ 

 

1) Türkçe’nin kurallarının yeterince bilinmemesi.

2) Millî bilincin dolayısıyla dil bilincinin az olması.

3) Bu kuruluşların,  birçok alanda yabancı şirketlerle ekonomik işbirliği içinde olmaları ve kendilerini o şirketlere hizmet etmek zorunda hissetmeleri. 
4) Aşağılık duygusuna kapılmış olmaları.


Kitle iletişim araçlarında yapılan dil yanlışlarının bir kısmına bakalım:


Yabancı dizilerin konuşma metinleri Türkçe’ye çevrilirken yapılan isabetsiz çeviriler dildeki bozulmanın önemli sebeplerinden biridir.


‘Kendine iyi bak.’ Böyle bir kullanım ortaya çıktı. Dilimizde böyle bir deyim yoktur. Bunun yerine ‘kendine dikkat et’ diyebiliriz. Delikanlı yerine “genç adam” kullanılıyor.


Saat kaçta gelirsin veya kaç sularında gelirsin demek yerine ‘kaç gibi gelirsin’ deniliyor. Bu ifade yanlıştır.

Çay içer misiniz veya çay ister misiniz demek yerine ‘çay almaz mıydınız’   demek de yanlıştır.


Türkçe harflerin adları,  önlerine birer ‘e’ sesi getirilerek okunur. 1353 sayılı kanunda harflerin adı böyle tespit edilmiştir. Buna rağmen I ME FE yerine AY EM EF,NE TE VE yerine EN Tİ Vİ,VİP yerine VI AY PI demek yanlıştır.

Televizyon kanallarının,dergi isimlerinin ve gazete eklerinin birçoğunun ismi İngilizce’dir. Star, Show TV, Flash, Diji Türk, Star Life, Oscar TV, Fiesta, Canteen, Cappucino, Dinner gibi. Kanal D bile Türkçe değildir. D Kanalı olmalı. FM bilmem ne’yi geçiyorum.


‘Uzmanlar kör olduğunuzu fark edemezsiniz,  çünkü acımaz diyor. ‘Bu cümlede iki yanlış var. Birincisi; insan kör olduğunu nasıl fark edemez? İkincisi ise; acımayacak olan ne?


Bakanın konuşmasında söyle bir cümle geçiyor: ‘Biz o kanun tasarısını komisyona geri iade edeceğiz. ‘İade işlemi geriye yapılan bir işlemdir. Bunu bir de geri diye belirtmek yanlıştır. Geçip giden biz değil zamandır.Bu bakımdan ‘gecen ay,  geçen bayram, geçtiğimiz ay, geçtiğimiz yıl, geçtiğimiz bayram gibi ifadeler yanlıştır. gecen’ yıl demek doğru olur.


‘Enkaz yıkıntısı altından çıkarılan cansız cesetler. ‘Enkaz yıkıntısı olmaz. Enkaz zaten bir yıkıntıdır. Cansız ceset de denilmez. Cansızlık cesedin en belirgin özelliğidir.


Sunucu konuğuna şu soruları soruyor: Evli miyiz? Çocuğumuz var mı? Babamız ne iş yapıyor? Sunucu ailesinden birini mi çağırmış? Hayır. Sorular şu şekilde olmalıydı: Evli misiniz? Çocuğunuz var mı? Babanız ne iş yapıyor? 

Birçok sözcüğün Türkçe karşılığı varken yabancı dillerdeki haliyle söylenmesi, dilin bozulmasına yol açan unsurlardan bir başkasıdır. 
Reyting (değerlendirme), anchorman (ana haber sunucusu), manşet  (başlık), sürmanşet (üstbaşlık), bodyguard (koruma), mega (büyük), mikro (küçük), brifing (bilgilendirme toplantısı), konsensüs (uzlaşma), konsept (kavram), provakasyon (kışkırtma), tayming (zamanlama), agresif (saldırgan), start (başlamak), skor(sonuç), star (yıldız) pardon (af edersiniz) sponsor (destekçi), sempatik (sevimli), antipatik (sevimsiz), spekülatör (vurguncu), informatik (bilişim), entegre (bütünleşik), bariyer (engel), dizayn (tasarım), ceptocep (cepten cebe), cepvoice (cep sesi), ceppoint (cep telefonu satış yeri).


Yukarıdaki cümlede gösterilen ilk sözcüklerin yerine Türkçe karşılığı olan ikinci sözcükleri kullanabiliriz.


ÇÖZÜM ÖNERİLERİ


1) Türkçe konusunda bireysel ve toplumsal duyarlılık ve ana dil bilinci oluşturulmalıdır. Bu konuda asıl görev; yazılı, sözlü ve görüntülü kitle iletişim araçlarına düşmektedir. Çünkü Türkiye’de bulunan herkes kitle iletişim araçlarını takip etmekte ve ondan etkilenmektedir.


2) Yabancı dizilerin konuşma metinleri,Türkçe’ye çevrilirken bu iş; Türkçe’yi iyi bilen ve doğru kullanan insanlara yaptırılmalıdır.


3) Sunucu seçiminde doğru ve güzel Türkçe kullanmak başlıca ölçüt haline gelmelidir. 

 

4) Sunuculara Türkçe’yi doğru ve güzel kullanma konusunda kurslar verilmelidir. 
 

5) Kitle iletişim araçlarında hazırlanan yapımların, hazırlık aşamalarında dilin toplum için önemi göz önüne alınmalı ve bu, görev ahlakının değişmez bir unsuru olarak görülmelidir.


6) RTÜK, Türkçe’nin korunması ve geliştirilmesi konusunda daha etkin görev almalıdır. 

 

7) Dizilerde ve reklamlarda bölgesel ağızlar yerine İSTANBUL TÜRKÇESİ esas alınmalıdır.


8) Yabancı isim taşıyan dergi, gazete, radyo, televizyon gibi kitle iletişim araçlarına Türkçe isim taşımaları yönünde kamuoyu baskısı oluşturulmalıdır.

  •  

Dostluk Üzerine Sorular…

Bu yazımda güya dostluğu anlatacaktım. Aklıma dostluk üzerine bir sürü soru geldi ama yanıtları bulamadım. Ben de soruları yazmaya karar verdim. Sizler benim nasıl düşündüğümü de düşünebilirsiniz.

Dostluk! Böylesine soyut bir kavramı nasıl açıklayabilirim? Bir kutu olsa açar içine bakardım. Ama değil ki!

Acaba metre, kilogram ya da başka bir ölçekle ölçebilir miyim dostluğu? Büyüteçle ya da dürbünle baksam görebilir miyim?

Satın almaya kalksam kaç lira isterler? Aklı sömürgeleşmiş kişiler dolar mı isterler, yuro mu?  Satan var mıdır? Alınan satılan bir şey dostluk olabilir mi?

İnsanların terörle yatıp, krizle kalktıkları, günün yorgunluğunu Irak halkının üstüne atılan bombaları izleyerek (sadece izleyerek) geçiren bir dünyada dostluğun önemini size nasıl anlatırım?

Lütfen söyleyin bana; onu size anlatmak için nasıl bir yöntem kullanmalıyım? Üstelik Orhan Veli “kelimelerin kifayetsizliği”ni söylemişken!..

Acaba dostluk kavramını başka kavramlarla ilişkilendirerek mi anlatsam? Örneğin, dostluk ve yardımlaşma; “dostum bana yardım eden bir kişidir” desem… Yani benim sömürdüğüm bir kişi, benim işime yaradıkça “dostum” deyip unuttuğum bir kişi! Olabilir mi?

Bu durum dostluğu çıkarcılığa indirgeyip basitleştirmek olmaz mı? Arada sırada ben de ona yardım etsem… Peki bu bir alışveriş olmaz mı? Öyleyse nasıl anlatayım size?

Yoksa dost, benim sırlarımı depolayan bir sır küpü müdür? Benim kendime saklayamadığım sırları taşıyan bir hamal mı?

Dostluk emekle büyüyen bir şey mi? Bankada para biriktirir gibi emekle dostluğu büyütmek “sonra onu bir yerlerde kullanırım” diye öyle mi?

Bunlar benim anladığım anlamda dostluk değil, dostluk olamaz.

Öyleyse nasıl anlatayım size? Dostluğu karşıt anlamlı sözcüklerle mi ilişkilendirsem? Örneğin dostluk ve düşmanlık, kin, nefret, bencillik, ihanet…

Hayır, bunu yapmamalıyım. Bu erdemli kavram bu kötü anlamlı sözcüklerle yan yana gelmemelidir.

Durun, bi dakika. Yoksa dostluk size hiçbir karşılık beklemeden değer veren, sizi seven, sizin her türlü iyiliğe ulaşmanızı isteyen birisine, hiçbir karşılık beklemeden, değer vermek, sevmek, onun her türlü iyiliğe ulaşmasına yardım etmek olabilir mi acaba?

Gördüğünüz gibi dostluk o kadar büyük ve erdemli bir kavram ki, onu size anlatamadım.

Kusuruma bakmayın…

Çalışan Çocuklar

Onları yollarda mendil satarken, ayakkabı boyarken görürüz. Bazen tamirci dükkanlarında çırak olarak, bazen de yollarda yük taşımacılığı yaparken görürüz Türkiye’nin çalışan çocuklarını. Onlar, çocuk yaşta hayatın ağır koşullarıyla yüz yüze gelirler. Elbette onları çalışmaya iten birçok sebep vardır. Ancak, çocuk yaşta ağır iş ve sorumluluk taşımalarının birçok olumsuz sonucu vardır.

Türkiye’de çocukların çalışmasının başlıca sebebi yoksulluktur. Gelir düzeyi düşük ailelerin çocukları, en azından kendi masraflarını karşılayarak, aileye ek destek sağlamak için çalışma ortamına girmektedirler. Özellikle köyden kente göçün hızlanması gecekondulaşma sorununu başlatmış, ailelerin kent yaşamına uyum sağlayamayıp ekonomik olarak zor duruma düşmeleri, çocukları sokaklarda ve bazı iş sektörlerinde çalışmaya itmiştir.

Ülkemizde çocuk işçiliğinin yaygın oluşu sadece yoksulluğa bağlı değildir. Bazı aileler, çocuklarının meslek edinip gelecekte iş bulma şansını artırmak için, onları çalışma ortamlarına sevk etmektedir. Bu amaçla çocuklar, mobilya ve tamircilik gibi meslek dallarına çırak olarak çalışmak için verilmektedir.

Ülkemizde çocuk işçiliğinin yaygın olmasının sebepleri arasında toplumun geleneksel bakış açısı da yer alır. Çocuğun “çalışarak adam olabileceğini” düşünen bu yaklaşım, çalışmanın çocuk eğitimine olumlu etkiler yapacağı düşüncesinden kaynaklanır. Toplumda değer gören bu düşünce, çocuğun çalışmadan, hayatın zor yanlarını görmeden okumayacağı, adam olamayacağı inancındadır. “Ancak bunun yanı sıra ailelerin duyarsız ve eğitimsiz oluşu, eğitimin yaygınlaşmaması, yasal düzenlemelerin yetersiz kalışı çocuk işçiliğini yaygınlaştırmıştır” (Altunbaş, 2002).

Yapılan  araştırmalara göre, çocukların en çok çalıştırıldıkları alanlar; tarım, sanayi, sosyal ve kişisel hizmetler, ticaret, lokanta ve otel hizmetleri ve sokaklardır (Altunbaş, 2002). İşverenler de  çalıştırmak için özellikle çocukları tercih etmektedir. Bunun sebebi, çocukların düşük ücretle çalışmaları ve kolayca işten atılabilmeleridir. Ayrıca çocuklar işyerlerinde sigortasız olarak çalıştırılmakta, dolayısıyla işverene ucuz işgücü sağlamaktadır.

Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde çocuk işçiliği oldukça  yaygındır. “İstatistiklere göre gelişmekte olan ülkelerde, yaşları 5-14 arasında olan 250 milyon çocuktan 120 milyon kadarı tam gün çalışmaktadır” (Cumhuriyet: 11.01.2000) ancak gelişmiş ülkelerde de çocuk işçiliği tamamen ortadan kaldırılamamıştır.

Ülkemizde çalışan çocuk sayısı dört milyonu bulmaktadır. “Devlet İstatistik Enstitüsünün Ekim 1994’te uyguladığı “Çocuk İşgücü Anketi” sonuçlarına göre Türkiye’de 6-14 yaş grubundaki çocuklardan okula gidenlerin %27’si, okula gitmeyenlerin %71’i çalışmaktadır” (Altunbaş, 2002)

Çalışmanın çocuklara getirdiği, duygusal ve fiziksel açıdan birçok olumsuz sonuç vardır. Öncelikle çocuk, psikolojik olarak, çalışmaya hazır değildir. Çünkü daha oyun çağındayken kendi doğal ortamından alıkonulup çeşitli iş alanlarına sürüklenmekte, çok ağır iş koşullarında çalıştırılmaktadır. Bu sebeple, çalışan çocuklar hırçın, içe kapanık, çevresiyle uyumsuz ve özgüvensiz bir kişiliğe bürünmektedir. Ayrıca çocuklar bedensel olarak çalışmaya hazır değildirler.

Zor çalışma koşulları altında çocukta fiziksel yorgunluk meydana gelmektedir. Yani çalışmak, çocukların hem bedensel hem de ruhsal gelişimine olumsuz etki yapmaktadır. Bunun yanı sıra çalışan çocuklar okula devam edememekte, hem çalışıp hem okula giden çocuklar okulda yeteri kadar başarı gösterememektedirler. Ayrıca çocuklar, çalıştıkları işyerlerinde ve sokaklarda istenmeyen davranış ve alışkanlıklara sahip olmakta, çeşitli tehlike ve istismarlarla yüz yüze gelmektedirler.

Ekonomik koşulların iyileştirilmesiyle çocuk işçiliği büyük oranda azalacaktır. Ancak bu sorunun kolayca ortadan kaldırılamayacağı da bir gerçektir. Bu toplumsal soruna karşı hepimiz duyarlı olmalı, çocuk işçiliğine karşı toplum olarak mücadele vermeliyiz. Çünkü çocuklar bizim geleceğimizdir.

KAYNAKÇA

Altunbaş, Hulusi. “Karın Tokluğuna Çocuk Köleler.” Öğretmen Dünyası,  Mayıs 2002

Cumhuriyet 11.01.2000

Senemoğlu, Nuray. Gelişim ve Öğrenme, 2001, 3. baskı, Gazi Kitapevi, Ankara.

Çocuk ve Aile Eğitimi

“Eğitim anne dizinde başlar; her söylenen sözcük, çocuğun kişiliğine konan bir tuğladır.”

Ailenin önemli işlevlerinden biri de çocuğunu eğitme işlevidir. Her aile bu işlevini karşılamak zorundadır. Bu aynı zamanda herkes için toplumsal bir görevdir. Sağlıklı toplumların oluşmasının ilk basamağı ailede atılır.

Toplum olarak kalkınmak için; sağlıklı düşünen, soran, sorgulayan, araştıran, sorumluluk sahibi gibi bir çok olumlu özelliklere sahip bireylerin yetişmesinin temeli ailede atılır. Aile çocuğa ilk eğitimin verildiği yerdir. Her şeyden önce aile, bir okul öncesi eğitim kurumu olarak kabul edilir. Çocuk okula başladıktan sonra, ailenin bu işlevinin bir kısmını eğitim kurumları üstlenmektedir. Ancak aile, hiçbir zaman çocuğun eğitiminden kendini bütünüyle soyutlamış olamaz (Şişman 2000:54). Çocuk, okul hayatına başladığında da aile, çocuğun eğitimi konusunda ona yol göstermek, onu yönlendirmek, okulla sürekli iletişim halinde olmak zorundadır. Bunun için okullarda bazı örgütler (okul-aile birlikleri gibi) kurulmaktadır (Ancak veli-öğretmen görüşmelerinin sağlıklı ve işlevsel olmadığı görülmektedir). Bu örgütlerde, öğretmen ailenin desteğini almak için onlarla iyi ilişkiler kurmalı,  çocuk hakkında bilgilenmeli ve kendi çalışmaları hakkında velileri bilgilendirmelidirler (Çınar 2002: 96). Yani bu tür toplantılar, veli-öğretmen arasında bir diyalog kurmaya yönelik olmalıdır.

Toplumu oluşturan en küçük sosyal kurum aile olduğuna göre sağlıklı toplumların oluşması açısından çocuğun eğitimiyle ilgili olarak ailenin izlediği yol çok önemlidir (Ertuğrul 2002:). Her aile, bir okuldur. Anne babalar ise o okulun hem öğrencisi hem de öğretmenidir. Ailenin çocuk eğitimine ilişkin anlayışı, içerisinde yaşadığı toplumun kültürüne ve normlarına göre değişmektedir. Ailenin eğitsel ortamı, öğrencinin okulda öğrendiklerini ya pekiştirici yada köreltici bir özelliğe sahiptir. (Çelik 2003:11). Çocuğun ailede öğrendikleriyle okulda öğrendikleri birbirini destekleyici nitelikte olmalıdır. Böyle bir paralellik sonucunda öğrencinin okulda öğrendikleri pekişebilir. Aksi durumda öğrenilenler körelebilir.

Ana-babalar, kendilerini çocuklarının okul yaşamlarının bir parçası olarak hissettiklerinde eğitime daha çok değer verirler (Yavuzer —?). Aile tarafından öğrenmeye ve başarılı olmaya güdülenir, ödevlerinde kılavuzluk edilir, çalışma ortamı sağlanan, çalışmanın yanında eğlenmeyi de içeren bir çalışma programı hazırlanan, düşüncelerine saygı gösterilerek fikirlerini açıkça söylemeye ve böylece yaratıcılığa teşvik edilen çocuğun öğrenmeyi gerçekleştirmesi daha kolay olacaktır. Böyle bir ortam çocuğun kişilik gelişiminde de önemli  bir rol oynayacak, toplum içinde daha rahat bir yer edinmesini sağlayacaktır. Aksi durumda ise, anne-baba tarafından desteklenmeyen, rehberlik yapılmayan her koşulda çocuktan çalışması istenen (çocuk başarısız olarak nitelendirilemez, başarısızlığına yol açan etkenler araştırılıp düzeltilmeli) ve her şekilde çalışabileceğine inanan, eğlenmenin de bir gereksinim olduğunu göz ardı eden, merak ve ihtiyaçlarından ötürü utanç duyması sağlanan bir çocuğun öğrenmesinden söz etmek çok güçtür (Çelik 2003:11).

Ana-baba çocuğun en uzun süre ve en yakın etkileşimde bulunduğu kişilerdir. Özellikle anneler çocukların eğitiminde son derece etkilidirler. Anne-babaların eğitim düzeylerinin alt düzeyde olması onların çocuklarına gerekse okuldan beklenen akademik  katkılara yeterince cevap verememelerine yol açmaktadır. Ailenin çocuğun gelişimine ilişkin değerlendirmelerini öğretmenlerle paylaşmaları gerekir. Öğrenci, veli ve öğretmen arasındaki olumlu bir iletişim ancak öğrencinin gelişimini tartışarak, problemleri ve gereksinimlerini belirleyerek sağlanabilir. Bu iletişimi sağlamanın en önemli kaynağı da sağlıklı ve işlevsel okul-aile toplantılarıdır (Çelik 2003: 11,12,13). Öğrenci ve velilerin aktif olarak eğitimin her aşamasında yer almaları özellikle de öğrencilerin kendilerini ilgilendiren konularda katılımı öğrenci merkezli eğitimin ve de daha da önemlisi demokrasinin gereğidir (Demirbulak 2000: 55).

Öğretmen, velilerle her zaman iletişim halinde olmak istediğini belirtmelidir. Çocukların okul başarısı için gerek duyduğu desteği birlikte çalışmaya bağlı olduğu konusunda veliyi ikna etmelidir. Öğretmen veliyi okuldan uzak tutmamalı, okulun bir parçası yapmalıdır. Veliler, okulda ne olup bittiğini anladığında, güvenlerinin artmasına ve kendilerini okulla ilişkilerinde daha rahat hissederler. Bu çalışmalar için aşağıdaki etkinlikler planlanabilir:

Aile öğretmen toplantıları

Ev ziyaretleri

Telefonla iletişim

İletişim defterleri

Belli aralıklarla çocukların ve ailelerin gelişimlerine ve ihtiyaçlarına uygun bilgi ve broşürler hazırlama

Bu çalışmalar, ailelerin aktif katılımını ön plana çıkaran çalışmalardır. Amaç, ailelerin okul ve sınıf ortamlarını tanımaları, bu konularda bilgilendirilmeleri ve kendi rolleri, neler yapabilecekleri konusunda ipuçları almalarıdır. Ailelerin evde ve okulda çocuklarıyla tutarlı bir biçimde etkileşim içinde olmaları ve ev-okul tutarlılığı açısından da bu çalışmalar önem kazanmaktadır. Okulun ilk yıllarından itibaren, ailelerin katılımı ile çocukların okul ortamında kazandıkları becerilerin ev ortamında pekiştirilmesi ve geliştirilmesi, okul-ev tutarlılığının sağlanması ve ailelerin okul ortamının etkili bir öğesi haline gelebilmesi bugün eğitim sürecinin temel hedeflerinden biridir. (Çelik 2003:13).

Türkiye’de demokrasi ve insan haklarının yaşama dönüştürülmesi için aile odaklı eğitim çalışmaları sürdürülmelidir. Toplumsal yaşamın her alanında demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin geliştirilmesi doğrultusunda, ailenin demokrasi ve insan hakları düşüncesini ve uygulamasını üreten kurum olarak işlevsellik kazanması sağlanmalıdır(www.aile.gov.tr).

Her çocuğun ailesinden alacağı temel bilgiler, onun gelecekteki başarısını belirler.

KAYNAKÇA

YAVUZER, Haluk, 8. basım Okul Çağı Çocuğu, Remzi Kitapevi

ŞİŞMAN, Mehmet. Öğretmenliğe Giriş, Pegem A yayıncılık 2. baskı Eylül 2000

ÇINAR, İkram. Kuram ve Uygulamalarıyla İlkokuma Yazma Öğretimi, Öz Serhat yayıncılık, Eylül 2002, Malatya

ERTUĞRUL, Halit. 3. baskı Çocuk Eğitiminde Yeni Teknikler, Timaş yayınları 2002

Yusuf Çelik, Ana Baba Eğitimi, Öğretmen Dünyası, Ocak 2003, sayı:277

Dilara DEMİRBULAK, Veli -Öğretmen Görüşmeleri İle İlgili Bir Çalışma, Milli Eğitim Dergisi, 2000 sayı: 146

www.aile.gov.tr. 1.4.2003

İzokorikten Fixdilateye Yaşam Kareleri

 

“Gözlerimi bu gürültülü yerde açtım. Tertemiz çarşaflar içinde, öylece hareketsiz yatıyorum. Başımda sürekli birileri var. Sağlık görevlileri; doktor ve hemşireler. Belirli aralıklarla başımın üstündeki makineye bakıyorlar. Sağda başka bir makine daha var, boğazımdaki delikten içeri, ciğerlerime belirli bir basınçta hava veriyor. Güçlü hava ciğerlerime geliyor, böyle nefes almak ne güç… Dağların zirvesinde, ormanlarda, sahillerde aldığım nefesler geliyor aklıma… Sonra yağmurda toprak kokusu… Sonra gökyüzü, sonra güneş!

Sık sık güçlü bir ışık huzmesi gözlerimde… Acıyor gözlerim… Bir ses ne dedi? İzo… İzo… cam mı?

 İZOKORİK

“İşe yetişeceğim diye yüzümü yıkayamadığım anları düşünüyorum. Bazen taramadığım saçlarımı… Kendime daha çok zaman ayırmalıymışım. Şimdi kaşınıyorum… Yıkanmak istiyorum. Vücuduma yapılanları izliyorum. Çıplağım ve bundan utanıyorum. Sık sık siliyorlar, ama ben yine de koktuğumu hissediyorum. Böyle hiçbir şey yapamamak, elimi saçıma götürüp kaşıyamamak ne kötü… Ya da boynunu çeviremeyişim… Ya da şu yataktan inip tuvalete gidemeyişim mesela. Tekrar ışık… Ne dedi yine bu?”

– İZOKORİK

“Sulamayı unuttuğum çiçeğim geliyor aklıma, engel olamadığım haksızlıklar, saçını okşayamadığım çocuklar. “Dur!” diyemediklerim, katledilmesini önleyemediğim hayvanlar, tüm yaptıklarım ve de yapamadıklarım… Belki de “çocuğum” diye sevdiğim kediler bu yüzden öldüler birer birer… Ya da çareyi kaçmakta buldular benden. Bu sevgi ağır geldi minik tüy yumaklarına… Sıkıldım, bir kitabım olsaydı ve ellerimi kullanabilseydim, okuyabilirdim… Ahh! Okuyamadığım kitaplar geldi şimdi de aklıma, isteyip de gidemediğim sinemalar, tiyatrolar, planlarım… Hani cafe açacaktım ve tabelada “O” nun adı yazacaktı… Uzun saçlı, parmakları yüzüklü adamın … “Barış Manço Cafe”… Oğlum olacakta ve ben babamla onun adını koyacaktım “Naci Barış Manço”… Tekrar ışık… Bu ışık düşüncelerimi karıştırıyor…”

– İZOKORİK

“Yine kaşınmaya başladım… Kendi tenime dokunabilmek ne büyük armağanmış. Kendi tenine ve doğaya!.. Kapadokya geldi aklıma böyle yıkılmış baca gibi yatarken… İyi ki gördüm seni Kapadokya, iyi ki dokundum tenine peribacası, şimdi kendi tenime bile dokunamazken… Sana iyi ki dokunmuşum… Dolaştığım müzeler, tozunu yuttuğum tiyatro sahnesi, kadife perde… Yumuşacıktın… Soğuk sırına ellediğim Urfa’daki kutsal balık, serinliğin hala parmak uçlarımda… Vücudumu saran deniz, bacağımı yakan deniz anası! Ahh seni bile özlüyorum! En azından dokunma duyum vardı sen varken… Dağcılık ekibi ile tırmandığım kayalar, ellerime batan dikenler, küçük taslar, yürüdüğümüz saatler, kendi bacaklarımla… Benim bacaklarımla… Bu külçe vücut bunları mı yapmıştı?.. Ay! İyi ki yapmışım… Nemrut’ta gözlerime, içime doğan güneş…”

Tekrar o ışık..

– İZOKORİK

“Bak şimdi… Tartıştığımız mesai arkadaşım geldi aklıma… Oysa onu kırmak istememiştim. Şimdi konuşabilseydim ona tüm bunları söyleyebilirdim. Tüm bunları söyleyebilmek? Ahh! Evet ne çok şey söylemek istediğim insan var…Ve de heykel gibi yatıp bunları anlatamamak, ne acı… Mesela en çok beni seven, ama en çok kırdıklarım… Annem mesela… Ahh anneciğim… Gençtim ve hatalar yaptım, seni üzdüm biliyorum. ÖZÜR DİLERİM…  Saçlarım yine kaşınıyor… Saçlarım… Lise geliyor aklıma, jöleli, uzun, henüz dökülmemiş saçlarım. Formam… Çılgınca koridorlarda koşuşturmalarım…  Koridor dedim de… Bana koridorda verdiğin çiçeği niye almamışım sanki? Oysa bende… Oysa seni yakışıklı çocuk… Gözlerin ne güzeldi… Dipsiz iki kuyu gibi… Baktıkça kayboluyordum… Tanrım! Yine o hortumu boğazımdan sokuyorlar! Of! Acıyor çek şunu! Acıyor! Anneciğim! Yardım et! Tekrar yine o aptal ışık… Anne bu sen misin? Işığın içinde gülümseyen ? Elimi tut, sanan söyleyemediğim ne çok şey var. Ahh anneciğim! Bir bilsen!”

– İZOKORİK

“Mesela hayrandım sana, dantel örmeni çok kıskanırdım biliyor musun? Beş dakikada bir sürü işi birden yapmanı, tüm o maharetlerini… Saçlarını kıskanırdım ve o Çerkez güzelliğini… Ben melez olmanın sıkıntısını çektim hep. Senin gibi safkan değildim ve sanan tüm bunları hiç söylemedim. Pişmanım. Belirli aralıklarla yine o ışık…  Belki kısacık bir an süren… Ama bana uzun geliyor…”

– Sanki minimal bir ANİZOKORİ gelişiyor… Nalan gelip sen de baksana….

“Minik mi ne dedi? Hep kıskandım seni. Derslerin hep daha iyiydi. Annem seni daha mı çok severdi? Ben mi öyle sanırdım? Biliyor musun beni ittiğinde gerçekten düşmemiştim. Sadece annem sana kızsın diye yapmıştım. Pergeli de ayağına kazayla batırmadım, bilerek yaptım. Minik kardeşim benim… Pişmanım. Çooook pişmanım canım. Affet  beni….

– Minimal ANİZOKORİ! İletelim arkadaşlar… Servisi arayın…

“Anizoko… Ne demek bu? Küfür mü ediyor acaba? Ben hiç küfür etmem. Öğretmenim kızar. Canım öğretmenim… Sana da bir sürü şey söylemedim. Sana durmadan kart atıyorum. Ama hiç duygularımı yazmıyorum. “İyi bayramlar öğretmenim”, “Öğretmenler gününüzü kutlarım” ya da “İyi yıllar” oysa biliyor musun; o gün sen yokken teneffüste tahtayı karalayan bendim. Rengarenk alamadığım buz şekerlere benziyorlar, o yüzden tebeşirleri de ben yiyordum, sen de hep arıyorsun… En ön sıradaydım… Ne olur gör beni… Bana verdiğin boya kalemlerini hala saklıyorum; imza attığın defterlerimi… Ve sen bilmiyorsun, sana söyleyemedim… Sen yalan sevmezdin ama biliyor musun ben yalan söylemedim. Başka okuldan bir çocuğa “babam” olduğunu söyledim… Kızmadın değil mi? Özür dilerim. Beni anaokulu sınıfına da götürmüştün… Ne çok oyuncak vardı… Ahh! Yine acıtan ışık!”

– Minimal ANİZOKORİ

Oyuncaklar! Alamadığım, çocukken benim olmayan…. Öyle bakakaldığım bebeler, pandalar… Belki o yüzden odam oyuncaklarda dolu şimdi, “Bu yaşta ne işine yarar?“ diye başlayan saçma sorular. Pişman değilim, sizlere her maaşta harcadığım parçalar için… Mutluyum sizinle çocukluğumun yara almış düş kahramanları….

Yine ışık! Yine uzaktan aynı ses… Artık daha az duyuyorum.. Belli belirsiz.. Ne diyor? Mini, mini…”

– Minimal ANİZOKORİ ilerliyor, tekrar arayalım…

“Miniciğim… Herhalde dört yaşında falanım. Siyah-beyaz ekranda onu görüyorum … Uzun saçlı, yüzüklü parmaklarını oynatıp duran adamı, ekrana yapışıp “Aaa Bayışşş Maynçoo!” diyorum… Etrafımdakiler gülüşüyorlar… Annem, baba (Ah sana ne kadar çok yazmak istedim ve sen seni ne kadar çok, ne kadar  uzun zamandır içimde büyüttüğümü hiç bilmedin. Uzun saçlı adam… Odam resimlerinle dolu gazetedeki her haberini keserdim, her çıkan kasetini alırdım. Sana benzemek için lisede parmaklarıma gümüş yüzükler takardım… Ama utabilmeden, bilemeden…)  Televizyon ekranındayım, tekrar yapışmışım öylece peltek peltek: “Bayış Maynçoo!” diyorum. Etrafımdakiler gülüşüyorlar. Annem, babam…. Işığı artık göremiyorum… Çok zayıfladı….”

– ANİZOKORİK arkadaşlar. Saati not alın, yine arayalım.

“Annem, babam gülümsüyor… Babam! Burada yanımda mısın? Söyle bana neden hep hastanelerdesin artık? Ne oldu böyle sana? Neden hastasın? Benim güçlü, benim dev babam. Yine mi yorgunsun? Hani pikniğe gidecektik? Hani uçurtma yapacaktık… Baba! Baba!..

– ANİZOKORİK…..Belirgin ANİZOKORİK… Işık refleksi azalıyor…Allahım hayır ya!

– Serap sakin ol? Şimdi ararız… Üzülme!

“Baba, babacığım gitme ne olur…. O kutuya girip gitme, senden sonra her şey çok daha zor olacak biliyorum… Babacığım beni yalnız bırakma… Lütfen gitme… Gitmeeee… Niye ağlıyorsun anne? Ağlama anne… Ağlama anneciğim lütfen…”

– FİX DİLATE! Eyvah! Çabuk ol acil arabasını çekelim! Çabuk! Doktora haber verelim! Mehtap defibrilatörün fişini takar mısın lütfen, çabuk olun arkadaşlar…

“Sıcaklık…. Göğsümün iki yanında iki acı… Babamı o tahta kutuya koyup götürdüler… Canımı yakan bir özlem… Canımın taaa içini yakan hasretin babacığım… Güle güle git…

– Atropin. Adrenalin yaptık mı? Biri gözleme kaydetsin… Masaja devam arkadaşlar… NaCO3 hazır mı? Yapalım mı? Peki…. Şarj oldu mu? Kenara çekilin. Devam arkadaşlar?.. Masaja devam…

“Herşey silik… Paramparça görüntüler… Ne oyunu bu anne? Minicik bebeğim… Buna ihtiyacım var… Çocuk karyolamdayım… Sallıyorsun beni uyumamı mı istiyorsun anne? Bana kızma uyuyacağım… Çok derin, çok huzurlu bir uyku olacak bu… Off… çok yorgunum anne… Yoruldum her şeyden anneciğim… Canım anneciğim… Bu oyunu oynamak istiyorum anne!

– Serap lütfen üzülme! Biz elimizden geleni yaptık!

“Bu oyunu oynamak istiyorum anne! Sadece ışığı yak olur mu? Karanlıktan korkuyorum ve sarıl biraz korkuyorum. Görüntü tamamen değişti. Sanki dipsiz bir kuyuya düşüyorum anne… Hiçbir şey görmüyorum… Tanrım… Anne bak ne güzel, şimdi de milyonlarca ışık sardı etrafımı, renk renk çiçekler. İşte anne; Barış Manço da orda el sallıyor bana… İnanmayacaksın! Kardeşimle babam uçurtma uçuruyor şu yeşil çayırda… Bak anne! İlkokul öğretmenim karnemi tutuyor, hepsi pekiyi… Elinde bir sürü buz şeker var. Artık tebeşir de yemem… Ve kediler, kuşlar, çiçekler… deniz, güneş, ağaçlar… Oyuncaklar bile dans ediyor… Gökyüzü ne kadar güzel anne! Bu güzelim çayıra uzanıp biraz uyumalıyım…Çok uykum var anne çook! Çok yorgunum… Evet uyumalıyım…

– Saat kaç Gül? İlknur şu fişi çekelim!

– Adı neydi? Dosyası burada mı? Personeli arayalım da EKG’yi getirsin.

– Tanısı neydi? Tamam, C4 faktörü. Ex kartını hazırladınız mı?

– Gençti… Evet Cerrahi Yoğun Bölümündeydi ve gençti… Ne fark eder ki? Hepimizi bekleyen son bu arkadaşlar. Hadi bakımlara başlayalım… Hayat devam ediyor… O DURMUŞ OLSA DA!

 

Küreselleşen Dünya

Küreselleşme; dünya toplumlarının ekonomik,kültürel ve siyasal düzeyde iç içe girmesi, sermayenin dünya üzerindeki dolaşımının artık tek tek ülkeler düzeyinde değil, küresel düzeyde gerçekleşmesi anlamına gelir (Tezcan, 2002). Ekonomik içerikli bir kavram olarak ortaya çıkan küreselleşme; 20. yüzyıl dünyasında bir taraftan yeni iletişim olanaklarının yaygınlaşmasını, diğer taraftan da düzensizliklerin, eşitsizliklerin gözler önüne serilmesini sağlayan bir süreç olarak da tanımlanabilir.


Hem bütünleşmeyi hem de farklılaşmayı içeren çok yönlü bir süreç olan küreselleşmenin, bireylerin günlük hayatının içine dek girerek; onları derinden etkilemesi söz konusudur. Her geçen gün ülkeler arası gelişen ilişkiler, insanları küresel düşünmeye sevk etmektedir. Toplumların kendi öz kimliğini ve değerlerini korumak için mücadele ettiği bu çağın aksine; ulusal bağımsızlığa ve ulusal devlet anlayışına karşı olan bir süreç karsımıza çıkmaktadır. Tezcan’a göre; “bir Afrika müziği, bir Türk konukseverliği, bir İspanyol dansı küreselleşmeye feda edilmemelidir”.


Küreselleşme olarak adlandırılan bu olguya farklı açılardan bakılacak olursa; iletişim ağının yaygınlaşması, gelir dağılımı dengesizliği, bilgi toplumu, kaliteli ve yüksek üretim vb kavramlar karşımıza çıkmaktadır.Söz konusu; internet sayesinde dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen bir olaydan birçok insan haberdar olabilmektedir. Diğer taraftan; geri kalmış ya da henüz gelişmekte olan toplumların bu gibi hizmetlerden yararlanamadığı da bir gerçektir. Gün geçtikçe; zenginin daha da zenginleştiği, yoksulun ise daha da yoksullaştığı bir dünya düzeni içerisinde, küçük işletmelerin büyük işletmelerle rekabet edememesi ve küçük isletmelerin yok olması söz konusudur. Bilginin toplumda üstlendiği rol ile birlikte; bilginin zenginlik ve sermayeye öncülük ettiğini, bu bağlamda yaratıcılığın toplumları tek düzelikten sıyırdığını söyleyebiliriz.


Küreselleşmenin bütünleştirici işlevine karşın; diğer yandan parçalayıcı ve tek yönlü işlevi ile karsılaşmaktayız. Amin Maalouf “Ölümcül Kimlikler” adlı kitabında şunları dile getirmiştir: … “Her geçen gün farklılıkların azaldığını ve benzerliklerin çoğaldığını görüyoruz. Bu; belki de insanların birbirine daha çok benzeyeceği, aynı inanç ve kültürü paylaşacağı ve en önemlisi de; aynı dili konuşacağı renksiz bir dünyanın habercisidir…”


Küreselleşmenin sunduğu olanaklardan yola çıkılarak; toplumlar kendi öz kimliklerini, değerlerini ve kültürlerini evrensel değerlerle bütünleştirmelidirler. Bu noktada toplumların demokrasi, özgürlük, barış ve dostluk gibi değerleri benimsemeleri ve bu değerleri kendi yararlarına kullanmaları mümkündür.

Öte yandan küreselleşme, çok uluslu şirketlerin (ÇUŞ) devletlerden bile daha fazla güçlenerek dünyayı sömürgeleştirme süreci olarak da anlaşılmaktadır. Bu haliyle küreselleşmeye “yeni emperyalizm” demek de mümkündür.

Bu anlamıyla küresel sömürgen güçler (ÇUŞ) daha geniş alanlarda istediklerini elde etmeleri için ulusal devletleri olabildiğinde küçültmeye çalışmaktadırlar. Çünkü ulusal devletler doğası gereği egemenliğini korumak durumundadırlar.

Yugoslavya ve Irak bunun örnekleridir. Bunun dışında bazı ülkelerde de parçalama alıştırmaları yapılmaktadır. Kullanılan strateji genellikle etnik ve dinsel farklılıklar olmaktadır.

Bunlardan sonra küreselleşme olumlu ve olumsuz özellikleriyle üzerinde düşünmemiz gereken yeni cilalı kavramlardan biri olmaya devam etmektedir.

KAYNAKÇA

TEZCAN, Mahmut. Postmodern ve Küresel Toplumda Eğitim. Anı Yayıncılık, Ankara, 2002.

Sabahattin Ali İle Söyleşi

ÖNDEYİ

Sevgili okur,

Bundan 96 yıl önce (25 Şubat 1907) dünyaya gözlerini açan, kırk bir yıllık biyo-sosyal; yirmi iki yıllık yazın yaşamı olan; bu dönem içerisinde, kültür, sanat ve politik tarihimize yüzün üzerinde öykü, yetmişten fazla şiir, terkib-i bend, mesnevi, şarkı, on altı edebiyat yazısı, kırk bir politik makale, yirmi iki çeviri, üç roman katan; yapıtları İngilizce, Fransızca, Lehçe, Romence, Rusça, Sırpça, Slovakça, Çekçe ve Macarca’ya çevrilen; öğretmenlik ve dramaturgluk yapan, özellikle öykücükte gelenekselden gerçekçiliğe geçişi en bilinçli ve başarılı biçimde sağlayan, politik ve aydın kişiliği, evrensel düzeyde kültürel birikimi ile ülkemiz yoksul ve geri bırakılmış halkının bağımsızlık, demokrasi, özgürlük tarihinde ve sanat yaşamında önemli bir yer edinen ve rol oynayan “FIRTINA GİBİ GELİP, BİR YILDIZ GİBİ KAYAN” günümüzde bile birçok özellikleri ile aşılamayan “AYDINLIK BİR BAŞ” güçlü bir kalem olan SABAHATTİN ALİ, İNADINA YAŞIYOR (1)

Sabahattin Ali’yi anmak ve günümüzü anlamakta/anlatmakta bize önemli katkı sağlayacak görüşlerini almak için genelde sanata, sanatçıya, özelde edebiyata, aydına,  iç ve dış politikaya (AB ve ABD) gençliğe  ilişkin  sorular  sordum; yazıları ile yanıtladı

– Sayın Ali, son günlerde ülkemizi ve insan olarak hepimizi ilgilendiren olası emperyalist bir savaşa ilişkin tartışmalar, kararlar ve görüşmeler  var. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

(…) Bizim bildiğimize göre, bundan 84 yıl kadar önce (1919’da)  Mustafa Kemal, Ürdün şeklinde bir bağımsızlık ve özgürlük kabul etmediği için Türk Milletinin başına geçip silaha sarılmıştı. Halbuki o zaman bize önerilen barış şartları, bugün Ürdün’ün elde ettiği bağımsızlık şartlarından çok daha hafifti.

Çünkü bizim bildiğimize göre, müstakil bir memleketin toprakları üzerinde, ister general olsun, ister teknisyen, ister üniforma giysin, ister sivil, ister yaya dolaşsın, ister jeep otomobiline binsin, yabancı bir devletin ordusuna mensup birlikler, devamlı vazife ile bulanamazlar.

Bizim bildiğimize göre, müstakil bir memleketin topraklarından bir karışı bile askeri amaçlarda kullanılmak için, yani üs olarak, barış zamanında yabancı bir devletin kara, deniz, hava kuvvetlerinin veya teknik personelinin emrine verilemez.

Bizce müstakil bir memleketin başında bulunanlar oraya yabancılar tarafından değil, ister kral, ister cumhurbaşkanı olsun, o memleketin insanları veya o memleketin tarihi tarafından getirilirler.

Acaba Mustafa Kemal’in memleketinde bu kadar kısa sürede istiklal anlayışı bu kadar kökten değişmeler mi geçirdi?

Acaba bu memlekette Ürdün’dekine benzeyen bir istiklalı soğukkanlılıkla karşılayacak olan kimseler mi türedi?

Yetmiş milyon insan, Ürdün gibi müstakil olmamak için genel silaha sarılmaya her an hazırdır. Bu milletin emperyalistler elinde bir kere daha oyuncak olmaya hiç niyeti yoktur. Aksini düşünenler, Damar Ferit’in hüsranına uğramaya mahkumdurlar. (Markopaşa, 1.sayı, Kasım 1946)

– Son yıllarda ivmesi, savunusu gittikçe artan, özelleştirme ve buna bağlı olarak yabancı sermayenin ülkemize gelmesi konusu gündemden düşmemektedir. Özellikle, son iki büyük ekonomik krizin faturası gelen ve bir anda giden yabancı sermayeye bağlanmaktadır. Bu konuda neler söylersiniz?

“İyi de kırk seneden beri şu yabancı sermayeyi defetmek için sarf edilen gayret neydi?

Ve dört sene seferberlikte, ondan sonra üç sene Kurtuluş Savaşı’ında, yabancı sermayenin bizi sürüklediği yarı sömürgeleşmekten kurtulmak için dövüştüğümüz söylendi. Lozan’ın en şerefli tarafı, bizi yabancı sermaye köleliğinden kurtarması idi.

Arkasından yirmi sene, hep bu yabancı sermayeyi silkip atmağa çalıştık. Mini mini Belçika’nın tramvay şirketindeki sermayesinden kurtulunca bayram ettik. İzmir su şirketi yabancı sermayeden kurtuldu diye tören yaptık. Havagazını aldık, sevincimizden zıpladık, elektriği kurtardık, gazeteler sütun sütun yazı yazdık.

Bütün bunların sonu buna mı varacaktı? El açıp davet edecek olduktan sonra, yabancı sermayeyi ne diye düğün bayram kapı dışarı ettik?

Bu işte hangi çıkar gruplarının oyunu var? Dünyayı bir ahtapot gibi sarmaya çalışan emperyalist sermayenin kucağına atılmak, milletin alınterini dolara, sterline satmak isteyenler kim? Gözü doymaz paranın bu korkunç saldırısı karşısında milletini ve vatanını seven her namuslu insan sesini yükseltmeğe zorunludur.

Çünkü bir memlekete girip yerleşen yabancı sermayeyi çıkarıp atmanın, yabancı orduları sürüp denize dökmekten çok daha güç olduğunu, biz Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçıları herkesten iyi biliriz.

– İrtica konusunda neler söyleyeceksiniz? Bir aydın kimliği ile, laik ve anti laik tartışmasına ilişkin görüşleriniz…

Laik bir memlekette bir insanın dinsizlikle itham edilmesi henüz yobazların kökünün kazınmadığını göstermekten başka bir şey ifade etmez.(Yeni Adam, 261. sayı, Aralık 1939)

Gazetelerinde, nutuklarında hep bunu ileri sürüyorlardı. Memlekette rahat nefes almağa bile imkan vermeyen baskılarına bir sebep göstermek gerekince, -ara sıra anarşi olur, düzen bozulur, gibi sözler etseler bile,- asıl bu irtica bahanesini ele alıyorlar, “yobazlığın hortlamasına müsaade edemeyiz” diye yırtınıyorlardı.

Nihayet günün birinde yobazlık, kara kuvvet, yeşil sarık, irtica sahiden hortladı. Ama Menemen’de değil, o eline ayağına köstek vurmak istedikleri halkın içinde de değil… Ankara’da kendi aralarında.

Yirminci yüzyılın ortasındayız. Sesini gündün güne yükselten irtica bağırıyor. Kız okullarını oğlan okullarından ayıralım (Sanki tarlada ve fabrikada da kadını erkekten ayırabilirlermiş gibi.)

“Din dersleri okutalım da şu bozuk ahlakımız düzelsin.” (Sanki kendi ahlaklarında din ile düzelecek taraf kalmış gibi.)

Dünyanın neresinde bir gerilik varsa dört elle sarılıyorlar. Hür ve efendi bir milletin içinde yaşadıklarını unutup uşaklara dalkavukluk ediyorlar. Ankara’nın bir camisinde beş on ihtiyar bir hacı babanın eteğini öpünce utançlarından yere geçecekleri yerde sinsi ve memnun gülümsüyorlar. Çünkü onların kanaatlerince, bu millet  ne kadar uyuşturulursa, kendi hak edilmemiş  ekmeklerini o kadar emniyetle yiyeceklerdir. (Markopaşa, 9. sayı, Şubat 1947)

– Peki Sayın Sabahattin Ali, nedir sizden istedikleri, neden sizlere, sözlü, yasalı, kurşunlu, cezaevli saldırılarda bulunuyorlar? Namık Kemal, Bedrettin Cömert, Nazım Hikmet, Uğun Mumcu, Turan Dursun, Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy, Ruhi Su, Hasan Hüseyin, Cavit Orhan Tütengil, Ümit Kaftancıoğlu, Server Tanilli,Doğan Avcıoğlu, Necip Hablemitoğlu ve diğerleri…

Biz demişiz ki: Bu memleketin bağımsızlığı herşeyden üstündür. Milletin oluk gibi kan akıtarak kazandığı bu bağımsızlığı, siyasi oyunlarına alet edip elden kaçırmayalım. Sömürücü sınıfların elinde oyuncak olmayalım.

Cevap vermişler : Hain, satılmış, bolşevik ajanı!…

Biz demişiz ki: Yabancı sermayeye imtiyazlar vermeyelim, memleketin mali ve askeri işlerine yabancılar burunlarını sokmasınlar. Hem soyuluruz, hem  de bir dünya patırtısı çıkarsa, arada biz eziliriz.

Cevap vermişler: Demokrasi düşmanı, moskova ağzı konuşan kızıl!…

Biz demişiz ki : Halkın selametini (güvenliğini) sağlamakla görevlendirilmiş olanların siyaset oyunlarına katılmaya, halka zulmetmeye, onu dövmeye ve hakın sırtına binmeye, onu tabutluklara kapatmaya hakları yoktur. Bunun önüne geçilsin.

Cevap vermişler: Bozguncu, devlet düşmanı, anarşist

Biz demişiz ki : Yıllardan beridir arkası gelmeyen dalavereler, arsa oyunları, memleket dışına para kaçırma rezaletleri, esrarı çözülmeyen cinayetler, millet malı soygunculuktan alıp yürümüştür. Öte yanda, millet kara sabanın arkasında donsuz didiniyor.  Bu gidişin sonu hayra çıkmaz

Cevap vermişler : Mufsit, tezvirci, komünist!…

Lakin, yüreğimizi ferahlatan cihet şu ki, halk, o iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmakta hiç şaşmayan varlık, hep bizim tarafımızı tutuyor.

Var olsun…

– Sayın Ali, sanat/yazın alanındaki sorulara geçmeden önce savaş, yoksulluk, yalan, hortumculuk, sömürü, sömürgeleşme istekleri, basında türeyen yeni amerikan, alman dostları, halkın yoksulluk içinde kıvranması vb konularda son sözleriniz, önerileriniz nelerdir?

“LANET OLSUN

Kendi çıkarlarını milletin çıkarlarından üstün tutanlara, kendi hak edilmemiş ekmeklerini yiyebilmekte devam etmek için milletlerini kölelik zincirleri, cehalet karanlığı, korku uyuşukluğu içinde bırakmaya çabalayanlara LANET OLSUN…

Hiçbir fikre inanmadıkları için fikirlere, insanı insan eden duygulara yabancı oldukları için insanlık sevgisine, herhangi bir şeyi bilip öğrenmeyecek kadar beyinsiz ve tembel oldukları için bilgiye ve kitaba düşman olanlara LANET OLSUN…

Halkın arasına girecek, onlarla sarmaş dolaş olacak suratları olmadığı için halkı hor görenler, her zaman ve her yerde kendilerinden daha isabetli davranacak ehliyette olan halk kitlelerini ahmak bir koyun sürüsü, yahut düşüncesiz bir yığın sayanlara, halkın dostluğuna da, düşmanlığına da kulak asmayacak kadar gaflete düşenlere LANET OLSUN…

İnsanların toplu halde yaşayabilmeleri için ilk şart olan hak ve adalet kaidelerini bile kendi iğrenç arzularına alet ederek, aralarında yaşadıkları insan toplumunu korkunç bir düzensizliğe sürüklemeye çalışanlara LANET OLSUN…

Üzerinde yaşadıkları toprakları, boş lakırdı ve gösterişten ileri geçmeyen akılsız, bilgisiz tedbirler ve tedbirsizliklere günden güne bakımsız, verimsiz, perişan bir toprak yığını haline getirenlere, o toprağın üstünde yaşayanları, oralarda eskiden insan gibi yaşamış olan milletin hatırası için yüz karası olacak kadar düşük seviyeler indirenlere LANET OLSUN…

Kendilerini sattıkları devletin sözde dostluğunu kendi milletine mazur gösterebilmek için yurtlarına kavi ve korkunç düşmanlar icat edenlere ve memleketlerini yakın tehlikelere sokmak isteyenlere LANET OLSUN..

– Bu konularda gençliğe önerileriniz var mı?

“Genç Arkadaş

Yurdunu, milletini dünyada her şeyin üstünde tut. Bütün varlığını, bu toprakları şenlendirmek, bu topraklar üstünde yaşayan insanların yüzün güldürmek yolunda harca.

Birbirini boğazlamadan yaşamak isteyen bütün insanlara dostluk göster; kendi çıkarları için dünyayı kana bulamak isteyenlere inanma. Bunları insanlığın, yurdunun ve milletinin düşmanı say.

Yurduna açık ve gizli yollardan girmek ve yerleşmek isteyen yabancılara yüz verme. Seni sömürmek ve köle etmek isteyen böyle düşmanlara karşı kafanla, kaleminde, gerekirse kanınla mücadele et.

Bu millete dayanmadıkları için, herhalde yabancı bir devlete dayanmak gerektiğine seni  inandırmak isteyenlerin sözlerine kanma.

Savunulacak düşünceleri olmadığı için her türlü düşünceye düşmanlık edenleri ve etraflarına sadece kabiliyetsiz, cahil sürüler toplamak isteyenleri arana sokma.

Seni maceralara sürüklemek isteyen gafillere yüz verme. Bu milletin bin bir yarasına merhem olmayı bir yana bırakıp dipsiz maceralar peşinde, yabancı ülkeler zapt etmek hülyalarıyla halkı kırdırmak, bu arada külah kapmak isteyen vicdansızların parlak sözlerine kulak asma. Çünkü sen, büyüklük delisi zevklerin, Hitler kahküllü kaçıkların oyuncağı olamayacak kadar ağırbaşlısın.

Ve hele her şeyin başında, seni aldatarak alçakça işlere oyuncak etmek isteyen düşmanınla, sana hakikati söyleyen dostunu birbirinden ayırmasını bil! Bunu senin zekandan ve namusundan bekleriz.” (Merhumpaşa, 1. sayı)

– Sayın Ali, bir aydın olarak görüleriniz aldık, asıl alanınıza geçeresek, eski yazın (edebiyat) birçok boyutuyla bugün de tartışma konusu olmayı özelliğini korumaktadır;  bu konuda sizin görüşleriniz nelerdir?

Eski yazın her sosyal olay gibi, döneminin ürünüdür. Kitleden uzak kaldığı için ölen o dönemle birlikte ölmüştür. Bizim gibi onunla düşüp kalkmış olanlar da yok olduktan sonra ancak filologlar bu yazın türü ile ilgileneceklerdir. Bugünkü kuşak üzerinde eski edebiyat ruhunun etkisi geçicidir. Yeni şairlerimizin halkla olan ilişkileri ve yazılarının içi, özü, eskiler gibi zevk sahibi bir kitleye hitap ettiği için; halkı fevkindegörmekte, hepsi, tıpkı eskiler gibi, büyük ve kitleyi ilgilendiren meseleler yerine, kendi duygu ve düşünce mozaiklerini yazılarında işlemeye özenmektedirler. Bunun için kendilerini kendilerinden ve kendilerine benzeyen birkaç acayıpten başka okuyan olmadığı gibi, okuyacak olan da yoktur. Bunlar gürül gürül akan yaşam nehrinin yanında vızıldayan ve bu suya ilgileri ancak onu kirletmek şeklinde görülebilen sineklerdir. (Yücel, 8. sayı, Ekim 1935)

– Bugünkü yazınımızı nasıl görüyorsunuz?

Edebiyatta da, yaşamda olduğu gibi, birtakım değişme, kendini sürdürme yolları ile karşı karşıyayız. İleri hamleler, geriye doğru çeken gerici/mürteci kuvvetler dövüş halindedir. Hatta yaşamda ortadan kaldırılması kolay olan gerilikler düşüncelerden böyle kolaylıkla silinemediği ve mürteci ideolojiler çok kere aldatıcı kisvelere bürünmeği yaşamlarının devam ettirmenin bazan başarılı olan bir çaresi gibi kullandıkları için, edebiyatımızda bu ileri-geri çekişmesi daha kuvvetle ve açıkça duyumsanıyor. Bu ileri –geri tanımım kuşak meselesi falan değildir. Yirmi yaşında “geri”ler olduğu gibi, almış yaşında ileriler de vardır. Bu tanım dünyayı görüş, dünyanın devinimine uyuş bakımından yapılmıştır.(Varlık, 65. sayı, Mart 1936)

– Son olarak, okurlar ile yazarlara  ilişkin yargı/düşünce/değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?

Kitle için yazdıklarını sanan yazarlarımız en gülünç olanlardır. Kitle ile beraber acı çekmeyen, halkın sevinci ile yüzü gülüp onun isyanı ile şaha kalkmayan, nabzı kitlenin nabzıyla aynı tempoda atmayan adamın kitleye “sen” diye hitapetmesi gülünçten de ileri bir şeydir. Hala köylüyü Amerikalı bir gezgin gibi seyredip onda ya mistik, karanlık bir ruh ve ya ilkel bir hayvan gören büyük romancılarımız var. Halktan bahsediyorum diyen yabancı ve ucuz esprili hikayelerle halkı maskaraya çeviren ünlü yazarlarımız var. Cinsel baskı ve yasaklardan histeriye uğramış yarım eğitimle genç kızlar için yazdığı sulu romanının cildlerine dayanarak kendisine “en çok okunan halk yazarı” sıfatını takan şımarık şarlatanlar var. (Varlık, 65. sayı, Mart 1936)

– Söyleşi için teşekkürler Sayın  Sabahattin Ali, Rahat uyu… Kaygılanma.

Kaynaklar

1.  Oymak, R., Devrimci Öğretmen Sabahattin Ali, Eğitim ve Yaşam Dergisi, Yıl 3, Sayı 10, Güz 98

2.  Oymak, R., Kayan Bir Yıldız, Erde Dergisi, Yıl 1, Sayı 1

3.  Bezirci A., Sabahattin Ali, Amaç Yayınları, 1987

4.  Bayram, K., Sabahattin Ali Olayı, Yenigün Yayınları, 1978

5.  Ali F., A.Özkırımlı, Sabahattin Ali, de yayınevi, 1986

6.  Altınkaynak, H.(der), Sabahattin Ali, Markopaşa Yazıları ve Ötekiler, Cem Yayınevi,1986

7.  Sabahattin Ali, Somut Dergisi, 4 Mayıs 1984 ve 15 Nisan 1983

İns, Cins, Köpek, Kuyruk ve Değişmeye Dair

Değişmezlik bireylerin değil, insanlığın bir özelliğidir.

Schopenhauer

İns olarak, sınırı olmayan (ya da henüz bilinmeyen) bir dairenin belki de ortasında bir noktadayız. Evrenimizi ve çevrenimizi binlerce yıldır keşfetmeye çalışıyoruz ama henüz bunu başaramadık. Bilmelerimiz makro evren ile mikro evren arasında “mekdanılds tostu” gibi.

Eflatun diyor ki; “bilmediklerimi ayağımın altına koysaydım, başım göğe ererdi”. İlâhi Eflatun! Bildiklerimiz bilmediklerimizin kaçta kaçıdır? Ne kadar şeyi bilmediğimizi bilmiyoruz ki!

Şimdilik sınırlı bir bilgiyle, sınırsız bir evrende yaşamak, bizi hem şaşırtıyor hem de sınırsızlığın büyüklüğü karşısında mütevazı olmaya zorluyor. Elbette herkesi değil; kendini ve haddini bilenleri. Kendini bilen bir “ins”in Sokrates’ten beri “bildiği tek şey; hiçbir şey bilmediği”dir.

Her şeyi kesin olarak bilmediğimiz için sürekli olarak bilgimizin sınırlarını genişletmek doğrultusunda çaba ve arayış içinde olmak durumundayız. Yeni bulgular elde etmiyor da değiliz hani… Bilgileniyor ve farklılaşıyoruz. Örneğin; artık ağaçlara değil, uzaya tırmanıyoruz. Birbirimizden farklı düşünebiliyor, ideolojiler üretiyoruz. Bilgilerimiz bizi farklı taraflara yönlendiriyor.

Bulgularımız bizi her gün yeniden üretiyor: Heykeli yaparken, heykel tarafından yapılmak; yapışmak! Amma ve lâkin, bu yeni bir bulgu değil. Çünkü insanoğlu (ve kızının) Heraklit’ten beri bildiği bir kural da; “değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğu”dur.

Değişme, bir dünya güzelidir. Ona bencilce âşığım. Düşünsenize, bir ömür boyu aynada her gün aynı suratı görmek. Ne kadar sıkıcı! İyi ki değişim var ve iyi ki ölüm var. Schopenhauer’un dediği gibi; “tekdüzeliğin tiksindiriciliği, insana hiçliği tercih ettiriyor”. Aslında bu harikulâde güzel ve rahatlatıcı bir özgürlük. Yani sıkıldığım zaman biçim ve boyut bile değiştirebiliyorum! Söyleyin dostlar, bu güzele âşık olunmaz mı?

Değişime âşık (açık) olmamak, ona karşı mantıksızca direnmek (ki mantıklısının gözünün yağını yerim) “ins”in kendi doğasını anlamamasıdır.

Sıradanı geçelim, bilimsel olduğunu, düşündüğünü ve bu “tekne”den ekmek yediğini söyleyen birinin, her yeni bilgi elde ettiğinde, önceki bilgi, tutum ve alışkanlıklarını aklın yeni ölçütlerinin süzgecinden geçirerek uyarlanması, biçim değiştirmesi gerekmez mi? (“Akıl” mı dedim? Siz de hemen biber aramayın. Ne kadar alıngansınız postpozitivist kardeşler! Durun hele, meydan zaten sizin.)

Bilgi, tutum ve alışkanlıklarımızı sırf dedelerimizden geldikleri için korumaya çalışmak, hem ninelerimize hem de torunlarımıza ihanet olmaz mı? (İşte size yeni tür “hainlik”) Fingir fingir ana sütü civanını, heykelleştirip taşıllaştırmak niye?

Sürekli değişmenin bir zorunluluk olduğunu bilen birisinin tutucu olması bir çelişkidir. Ancak hiç gereği yokken, sırf değişmek için de değişilmemelidir (kıvırma faslındayım). İbni Haldun, “alışkanlıklarımızın çocuğuyuz” demişti. Onu “limbik lob”undan öpüyorum. Kolayca değişemeyiz. Hele her önümüze çıkan zıpçıktı acemi çaylağın peşinden koşmak, “elimde salatalık var” diyen birinin arkasından tuz alıp koşmaya benzerdi. Bu kadar mankurdu nereden bulduk sanıyorsunuz?

Bu kadar bilinmezin içinde “ortayolcu” olmak, eklektik yaklaşmak, hatta devrimci değil evrimci olmak, (fincancı katırlarını da ürkütmemek!) daha mı doğru acep? (Galiba yine kıvırdım) Evrimci olsaydık devrimlere gerek kalır mıydı? Peki ins neden evrimci olamıyor?

İnsin davranımları bilmelerinin sonucudur. İns; köpek, kuyruğu da bilmeleri olsa, köpek mi kuyruğunu sallar, kuyruk mu köpeği? Kuyruklaşmalı mıyız, köpekleşmeli mi? Ne garip?

“Anything goes!” diyor, efendi.

Her söylenen sözün gittiği yerde herkese “buyurun geçin” derseniz, buyurup geçmezler mi? İns her şeyin ölçüsü ise herkesin ölçütü farklı olmayacak mı? İletişmek için hangimizin aklını ve dilini kullanacağız? Ya “katı olan her şeyin buharlaştığı” bir çağda “şeytanın orospusu” olmaya soyunan akıla ne kadar güvenebiliriz? Yoksa başa mı dönüyoruz yeniden? Sokrates’i mi çağırsak? Yeni Protagorasçılara ne desek ki?

Kafam karışık mı ne? Söyleyin doktor, ben deli miyim? (Postmodern takıldığımı söylemeyin n’olur. Sevgilime koşarım bak!)

Eğitişim Nedir?

Eğitişim; insanların insandaşlarının insanlaşma sürecine sundukları katkının paylaşılması sürecidir. Kavram olarak yeni olsa bile, insanlar binlerce yıldır insanlaşma sürecini paylaşmaktadırlar.

İnsanlaşma nedir?

İnsanlaşma, insanı diğer canlılardan ayırarak onu uygarlığın sahibi yapan erdem ve değerlere sahip olma, onu benimseme, özümseme ve yeni katkılar yapma sürecinin ürünüdür.

Bu süreç ve ürün paylaşılabilir.

İnsan olmak ve insanlaşmanın ürünlerinden yararlanmak, insanı öncelikle ulusuna sonra da insanlığa borçlu kılar. Bu borcu ödemenin yolu, erdem ve değerleri derinleştirmek, genişletmek yani yeniden üretmek için eğitişmektir.

Bize birçok olanak sunan ulusumuza ve geleceğimiz olan çocuklarımıza karşı sorumluluklarımızı yerine getirme arzusu, bizi eğitişmeye zorlamaktadır. Ülkemizin bilgi üretimi ve birikimine amatörce, mütevazı katkı yapmaya çalışarak, en azından boş durmuyoruz.

Merkezdeki düşüncemiz şudur: Etrafında cehalet varsa sana mutlaka bulaşacaktır. Sen ona bulaşmak istemiyorsan, etrafı bilgili ve bilinçli yap! Cahiller tarafından aşağı çekilmek istemiyorsan sen onları yukarı çek. Gelişmiş insanlarla yaşa ki, gelişesin. Hazıra konmak da yok; gelişmiş çevre arayacağına, kendi çevreni geliştir! Bildiklerini çevrendekilerle paylaş!

Konfüçyüs der ki;

“Sende bir yumurta var, bende bir yumurta var.

Ben yumurtamı sana verdim, sen yumurtanı bana verdin.

Sende bir yumurta var, bende bir yumurta var.

Ama,

Sende bir bilgi var, bende bir bilgi var.

Ben bilgimi sana verdim, sen bilgini bana verdin.

Bende iki bilgi var, sende iki bilgi var.”

Mevlana da der ki; “bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından birşey kaybetmez”. Üstelik etraf daha da aydınlanır.

Bu dergi böylesi bir niyetin ürünüdür.

***

Eğitişim Dergisi, öncelik üniversite öğrencilerine ait olmak üzere herkesin yazılarına açıktır. Dergi hiçbir kuruluşa bağlı değildir. Kendi çapında, eğitim çerçevesinde bilgi ve düşünce üretimine katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.

Eğitişmeye var mısınız? Öyleyse yazın.

Dr. İkram Çınar