Evren, Allah, Evrim ve İslam – 2

6. Fizik açısından Ruh, Vücut, Düşünce, Madde ve Alan kavramlarına, din açısından amatör fizikçinin bakışı.

Her hangi bir konuda tartışma açılırsa, tartışmanın faydası olması için kullandığımız kavramların neler içerdiklerini açık şekilde bilmemiz gerekir. Adeta diyoruz ki İslam bir dindir ve diğer dinlerden farklı olarak barışçıl dindir. Yukarıda bütün evrenleri yaratan ve onların (içindeki cansız ve canlılarla bir yerde) için mutlak şekilde kanunlar koyan tek bir Allahın olduğunu bildiğimizden konuştuk. Allah’ı yansıtan (tanıtan) din de birdir ve bu din İslam’dır. Evrenlerin sayısı hakkında kesin bilgilerimiz de yoktur. Ama her bir evrende sonsuz sayıda gelişmiş yaşam için uygun olan gezegenler var olduğunu ve her bir gezegende, yaklaşık olarak her bir 10 milyon yılda bir kere, düşünce açısından gelişmiş canlıların yaşamasına imkân oluştuğunu büyük olasılıkla kabul edebiliriz.

Diğer yandan kesin olarak biliyoruz ki, bütün bu sonsuz kadar toplumlara indirilen kitaplar içinde, gerçekleri ulaştırmak için en yararlı olanı Ku’ran’dır ve evrenlerdeki toplumların tek gerçek kutsal kitabıdır. Doğal olarak sonsuz sayıda farklı evrenlerde ve gezegenlerde, Tanrının, onu yansıtan (tanıtan) dinin ve kutsal kitabının adları farklı ola bilir, ama kavram olarak aynıdırlar. Bu sonsuz sayıda evrenlerde ve gezegenlerde farklı zamanlarda yaşayan farklı şekilde olan yaratıkların Arapçayı nasıl bildikleri, kuranı okudukları ve ibadetlerini nasıl gerçekleştirdiklerine ilişkili bende hiçbir fikir yoktur.

Allah’ın kendisini tanıtmak için dünyanın bile çok küçük bölgesini ve Arapçayı seçtiğini anlamış değilim. Belki de sonsuz sayıda olan farklı canlıların onu tanıması için peygamberler göndermek ve kutsal kitaplar indirmek istememiştir. Bu sonsuz sayıda evrenlerde, gezegenlerde farklı zamanlarda yaşayanların doğanı inceleyerek, Allahın kanunlarına ulaşarak onu tanımalarını istemişti. Örneğin Einstein in onu tanıdığı gibi. Doğal olarak böyle toplumlar sonuçta tek Allahın olması fikrine gelecekler ve İslam dinini kabul edecekler. Ama ibadetlerini Arapçamı yapacaklarını şimdi demek zordur.

Gerçekte bütün evrenleri yaratan tek Allah olduğu için, Tanrını doğru şekilde tanıtan farklı dinlerin olması imkânsızdır. Ama buna rağmen, dünyadaki örneklere dayanarak, Allah’ı doğru şekilde tanıtamayan sonsuz sayıda farklı inançların olmasına sanki inanmak zorumdayız. Ç:inlilerin, Hindistanlıların ve onların komşularındaki milletlerin (dünya nüfuzunun yarısının) tek bir Allaha inanmadıkları, onların dinlerinin sonuçta bizimkinden farklı olduğu anlamına gelmez, sadece onların inançları şimdi bizimkinden farklıdır. Böyle inançların ise, toplumların yaşamında büyük önem taşımağına ve gelenekleri çok etkilemesine rağmen onlar gerçek varlık, evrenler ve toplumlar için bizim din gibi temel değil. İnançlar nasıl olursa olsunlar veya bitki ve hayvan âleminde ki gibi hiç olmasın, evrenler ve onların içerdikleri Allahın kanunları ile yaşıyorlar ve evrimleşiyorlar. Din İslam’dır ve bütün evrenlerdeki canlılardan bağımsızdır. İnanç, inanıp veya inanmamak ise toplumların düşüncenin gelişme seviyesine bağlıdır.

Evrenlerdeki madde ve alanlar, nesneler, temel parçacıklar, atom ve moleküller, etkileşme türleri, canlılar ve onların yapıları farklı olabilir. Acaba madde ve fiziksel alanlarla etkileşmeyen ve şimdiki bilimler dışında kalan ruhlar farklılar mı? Ruhların hasta ve sağlam olduğunu ve düşünce seviyesi ile bağlı olduğunu sanki her kes kabul ediyor. Çoğu zaman diyorlar ki sağlam vücutta sağlam ruh olur. Bu doğrudur, ama makro dünyada bir şeyin tam olarak gerçek olması için (klasik fizikteki gibi) istisnalar olamazlar. Ama örneğin Hawking Stephen (1942- ) yaklaşık 50 yıldır çok hasta olmağına rağmen inanılmaz sağlam ruhlu insandır. (Burada biz ruh sözünü genelde farklı anlamda kullanıyoruz.) Bu çok sağlam ruhlu, sağlam düşünceli insan, varlığı ve yarattıkları ile sanki gerçektende ruhun vücuttan bakımsız olarak varlığını göstermektedir. Diğer yandan her bir canlının doğup, yaşayıp ve öldüğünü biliyoruz. Ama onların öldükleri zaman, insanlar dışında, vücutlarından bir ruh çıktığından konuşmuyoruz. Böyle yaklaşımda ruhu canlılara yaşam verici gibi değil, daha fazla insan düşüncesi ile bağlı olarak kabul etmiş olmaktayız.

Biyoloji açıdan insan vücudunun ne malzemesi, ne de boyutları hayvanınkinden pek farklı değildir.  Diğer yandan ne dış güzelliyi, ne çevreye ve kendinden olanlara verdiği zararla insan hayvandan pek farklı değildir. Ama insanların düşünce kapasitesi ve derinliği en düşükten başlayarak inanılmaz yüksek gelişmiş seviyelere kadar uzanmaktadır. Yukarıda Einstein in buna bağlı fikri getirilmiştir. Bazı insanlar düşüncesi ve bilimsel buluşları ile bütün insanlara ve çevreye çok büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Böyle insanlar Allahın bütün evren için geçerli olan kanunlarının çoğunu bulmuşlar, onun yaptıklarını herkesten daha iyi öğrenmişler ve böylece ömürlerini tamamen Tanrını tanımağa vermişler. Böyle bilim adamlarına örnek olarak ilk önce Newton’u ve Einstein’ı göstermek gerekir. Acaba bunların ruhları cennete gitmeği babaanneminkinden daha fazla hak etmiyor mu? Eğer Kur’an’da ruha vücuttan ve bilime (Allahın yaptıklarını öğrenerek onu daha iyi tanımağı kolaylaştıran) görsel şeylerden, bütün insanlara hizmet etmeğe, insanın yalnızca kendini düşünmeğine daha önemli yer verilirse, o zaman Newton ve Einstein cenneti çok daha fazla hak etmişlerdir diyebiliriz.

Ruh Evrendeki madde ve alanlarla baryon veya elektromanyetik etkileşmesi yapsaydı, fizik cihazları ile çoktan gözlenmiş olması gerekirdi. Yukarıda onun madde ile ya zayıf etkileşmede, ya da gravitasyon etkileşmesinde iştirak edebildiğinden konuşmuştuk. Ama bu durumda o ne insan vücudunda bulunamaz, nede Evrenden çıkarak cennet-evrene ulaşamaz. Bu nedenlerle de ruhun Evrendeki madde ve alanlarla hiç etkileşmeyen bir şey olabileceğini söylemiştik. Ruh enerji-momentum taşımayan bir şey ise, onun ışık hızından milyarlar defa daha hızla hareket edebilmesine bir bilimsel yasakta yoktur. Ruh hayvanlardan daha gelişmiş şekilde düşünen canlılara, yani insanlara mahsustur. Bu durumda ise, ruh düşünce ile bağlı bir şey olabilir.

Adeta insan ölen zaman ruhun ağzından çıktığı söyleniyor. Müslümanlar ölen zaman insanın yüzünü güney yöne çevirirler. Ruhun böyle insanın ağzından çıktığını düşünelim. Bu durumda farklı saatler da ve yılın farklı mevsimlerinde ağızdan çıkan ruhlar çok farklı yönlere gitmiş olurlar, çünkü Dünya hem kendi aksanı, hem de Güneş etrafında dönüyor. Müslüman olmayanların yüzlerini zaten bir belli yöne yöneltmiyorlar. Eğer cennet ve cehennem belirli bir yönde yerleşmişlerse, ruhların çoğu onlarla karşı karşıya gelmezler. Cennet ve cehennem çok uzaklarda yerleşirlerse ruhların oralara ulaşma olasılığı sıfıra yaklaşmalı olmalıdır. Diğer yandan ruh madde ile etkileşmiyorsa veya zayıf etkileşme ile etkileşirse zaten insanın içinde bulunamaz, çünkü bu durumda madde ruh için şeffaf olur.

Eğer ruha insanın yaşamı değil, yalnızca düşüncesi bağlıdır, bu durumda bunların ikisi de madde olmadığından, temel bilimlere zıt düşen bir şey olamaz ve diyebiliyoruz ki, ruh ve düşünce arasında bilmediğimiz bir etkileşme vardır. Böyle fikri ne ispatlamak ne de inkâr etmek mümkün olmadığından işler kolaylaşıyor. Ruhu fizik düşüncelerin dışına çıkarsak ise, işler çok daha kolaylaşır. Düşünelim ki ruh doğası bilinmeyen dalga özelliği taşıyor ve etkin şekilde bulunduğu yer insan düşüncesi olan bölgededir. İnsan öldükten sonra onun düşüncesi yok oluyor ve ruh-dalganın en büyük olasılıkla aktivite gösterdiği yer de, ya cennete ya da cehenneme kaymış oluyor.

Ruhun dalga özelliğinde olduğu ve düşünce ile etkileştiği halde cennetin ve cehennemin de çok uzaklarda olmasına gerek kalmıyor. Cennet Dünya atmosferinin aşağı katlarında, cehennem ise atmosferin en üst katlarından (stratosfer) başlayarak daha uzaklarda yerleşe bilirler. (Dünyanın çok sıcak olan merkez kısmı dâhil.) Bu durumda cennete giden ruh yerdeki güzelliklerin içinde büyük olasılıklarla bulunur, cehenneme giden ruh ise birkaç 1000 C dan fazla olan bölgede. Böyle büyük bölgeye yayılmış ruhun insanlara yapacağı etkinliği de kayıp oluyor. Ama yeryüzüne yakın bölgede (cennette) bulunan ruhun insan düşüncesi ile etkileşme olasılığı kayıp olmuyor. Bu ruhlar yeni kuşak insanların düşünceleri ile etkileşe bilir ve belki de aktif varlıklarını da devam ediyorlar.  Böylece her bir yaşam koşulları olan gezegenin çevresinde cennet ve cehennemler olması fikri bilim ile hiç çelişkide değil. Aynı zamanda ruhların cennete ve cehenneme ulaşmaları için yukarıda tartıştığımız zorluklarda genelde ortadan kalkmış oluyor.

7-Peygamberlerin göklere çıkmasına ve oralarda gördüklerine                                bir fizikçi düşüncesi ile bakış.

Herkes bilgisayar ortamında din konusunda, Türkçe yazılmış ve biri diğerine benzer milyonlarca yazı bulabilir. Böyle olduğundan bunlara referans da vermeğin bir önemi kalmıyor. Bu çok önemli konulara bağlı sohbetleri babaannemde biliyordu.  Şimdi bilgisayar ortamında olan ve kaynak olarak “Mübarek Gün ve Geceler, Nesil Yayınları” gösterilen makaleden bizim için en önemli alıntıları alalım ve bir fizikçi gibi düşünelim.

“Miraç nasıl oldu? Miraç, Receb ayının 27. Gecesi Cenab-ı Hakkın daveti üzerine Cebrail Aleyhisselâmın rehberliğinde Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâ’ya, oradan semaya, yüce âlemlere, İlâhî huzura yükselmesidir.

Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin” dediler, tebrik ettiler. Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkân ile vü-cub ortası (kâinatın bittiği yer) Sidretü’l-müntehâ’ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra her gün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü’l-Ma’mur’u ziyaret etti.

Hz. Cebrail’in buradan öteye gitmesi mümkün değildi. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bundan sonra Refref adında bir vasıta ile zaman ve mekândan münezzeh (uzak) olan Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref oldu.”

Önce fizik açısından tam olarak anlamadığım bir ifade üzerinde duralım. Burada her gün sözü ne anlama geliyor. Bir gün Dünyanın kendi aksanı çevresinde bir kere dönmesi için gereken zamana denir. Bu zamanda, hem Güneş sistemindeki gezegenler, hem de diğer yıldızların çevresinde dolaşanlar için farklıdır. Yazıda bildirilir ki Peygamberimiz kâinatın (Evrenin) en uzak yerine ulaşmıştır. Bunu nasıl anlayalım, ışık hızı (300 000 km/s) ile yaklaşık 10 milyar yılda ulaşılabilen yere mi? Eğer meleklerle oradaki her hangi bir gezegenin üzerinde görüşme olup ise, bir gün sözü şimdiki bilimden uzak olan insanlar için kolaylık yapmak için kullanılmıştır. Aynen kâinatın bittiği yer ifadesi gibi. Çünkü şimdiki bilim çerçevesinde Evrenin ne merkezi, nede bittiği yer (kanarı) yoktur. Bu bölge için zaman ve mekânın olmamasından söz edilmiyor. Bunları göz önüne alarak gün ve kâinat sözünün Dünyaya ait olduğunu kabul edebiliriz. Sonrada Allah’la görüşülen yerin zaman ve mekândan münezzeh (uzak) olduğunu görüyoruz. Her bir evrende zaman ve mekân olduğu için bu yerin evrenlerin dışında olduğu fikrine geliriz. Bizde yukarıda Allahın böyle bir yerde, yani evrenler arası bölgede olduğundan yazmıştık.

“Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Rabbinin huzurundan döndükten sonra Hz. Musa ile karşılaştı., “Allah ümmetine neyi farz kıldı?” diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam “50 vakit namaz” buyurdu.

Hz. Musa’nın, “Rabbine dön, azaltması için Rabbinden niyazda bulun, ümmetin buna güç yetiremez” demesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, beş sefer Cenab-ı Hakka niyazda bulundu, her seferinde 10 vakit indi, sonunda beş vakitte karar kıldı.”

Ne yazık ki Allah ve Peygamberimiz arasında geçen fikir alışverişini bilmiyorum. Yazının bu kısmından görüyoruz ki beş sefer temas sonucu Tanrı önce buyurduğu 50 vakit namazdan vazgeçip 5 vakit’i kabul görmüştür. Buda onun Peygamberimize çok büyük saygısının olduğunun sonucudur. Ama kayıt etmek gerekir ki yazar matematikçi değil. Beş sefer ziyaretin her seferinde 10 vakit indirilseydi 50 vakitten bir şey kalmazdı. Diğer yandan Hz. Musa’nın çok uzak geleceği görmesini ve Araplara (gelecekte Müslüman olan toplumlara da) olan sevgisini görüyoruz. Çünkü 50 vakit namaz insanların hem evde, hem de dışarıda çalışma imkânlarını yok dereceye getirebilirdi. Belki de Tanrı yerdeki yaşam ortamını, bol gıda olan güllük, çiçeklik ve ormanlık olan bölgelerdeki kuşların yaşamına benzer yapacakmış ve hiç çalışmağa gerek kalmayacaktı?

Her bilim adamı gibi, benim içinde Peygamberlerin temel bilimler konusunda neleri bildikleri önem taşıyor. Tanrının 50 vakit namaz buyurmasından anlaşılır ki, bu sayı sonsuz sayıda evrenlerdeki, sonsuz kader toplumlar için ortalama değerdir. Bu sonsuz sayıda toplumlar hiç çalışmıyorlar da, yalnız Dünyadakiler mi çalışma zorundalar? Böyle düşünmek zordur. Büyük olasılıkla canlıları barındıran gezegenlerin kendi aksanları çevresinde dönme periyotlarının ortalama değeri, bizde zaman birimi olan saatle ölçülen günden yaklaşık 10 kere fazladır. Bu böyle ise, temel bilimler için çok önemli sonuca ulaşmış olmuşuz. Ama Dünyanın periyodu böyle büyük ve Güneş aynı özellikte olsaydı, bildiğimiz biyoloji hayatın çoğu için (insan içinde) felaket olurdu. Çünkü ekvatora yakın bölgelerde güneşin şimdikinden yaklaşık 10 kere daha uzun zaman gökte kalması dehşet sıcaklıklara ve uzak bölgelerde böyle uzun geceler olması, her şeyin donarak yok olmasına neden olurdu. Sanki Musa Peygamber böyle şeyleri biliyordu. O ki insanlar çok daha sonralar bile, Güneşin ne olduğunu ve önemini bilmiyorlardı.

Örneğin, denilenlere göre: “İnsanlar için Güneş mi veya Ay önemlidir” sorusuna Kuzma Prutkov böyle cevap vermiştir. “Doğal olarak Ay, çünkü o yeri geceler ışıklandırır. Güneş ise gündüz gözüküyor. Gündüz de zaten ışıktır.”


“Daha sonra Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Hz. Cebrail’in rehberliğinde Cenneti, Cehennemi, âhiret menzillerini ve bütün âlemleri gezdi, gördü, Mekke’ye döndü.”

Yukarıda cehennemdeki ateşin ve yanma sürecinin yerdekine benzerliği olmadığını yazmıştık. Orada ne kimyasal nede çekirdek tepkimelerinin oluşma olasılığı yoktur. Ruh ve cehennemdeki ortam bildiğimiz 4 temel etkileşimden ikisinin (elektromanyetik ve güçlü)  dışında olan bir bilmediğimiz etkileşmede olmalıdır. O ortamdaki şey aynı zamanda genel çekim etkileşmesinde iştirak etmeli ki, Dünyanın ya içinde, ya da atmosferinde cehennem bulunabilsin. Yazıdaki alıntıdan görüyoruz ki, Peygamberimizi cehennemdeki gezinti fiziksel olarak etkilememiştir. Yani oradaki ateş bildiğimizden değil ve gördü (görmek) sözü elektromanyetik etkileşmesi ile bağlı değil. Peygamberimizi bu gezdiği yerler gök’ün (Dünyanın atmosferinin) katlarında olduğundan cennet ve cehennem (gök’ün katlarında olan diğer her şeyde) genel çekim etkileşmesinde iştirak etmeliler ki orada bulunabilsinler.  Unutmamak gerekir ki şimdiki temel bilimler birçok soruları cevapsız bırakmıştır ve bunlarda en önemlilere örnektirler.


“Soru: “Bize her şeyden daha yakın olan Cenab-ı Hakka binlerce senelik mesafeyi aşarak yetmiş bin perdeyi geçtikten sonra Rabbiyle görüşmesi ne demektir?”

“Cenab-ı Hak her şeye her şeyden daha yakındır, fakat her şey O’na sonsuz şekilde uzaktır. Meselâ, güneşin insan gibi aklı olsa da bizimle konuşacak olsa, elimizdeki binlerce senelik mesafeyi…. Diğer taraftan biz bir çeşit ayna olan gözümüzle güneşe yaklaşabiliyoruz. Oysa güneş bize 150 milyon km. uzaklıkta bulunuyor, hiçbir şekilde ona yanaşamayız. Güneşe bir derece yaklaşmak için ancak Ay kadar büyümek lazım. Bu da mümkün değildir.”

Bir fizikçi açısından “binlerce senelik mesafeyi aşarak” anlaşılmıyor çünkü hızın büyüklüyü verilmemiştir.  “bir çeşit ayna olan gözümüzle” – böyle bir cümle de fizik açısından doğru olamaz, belki edebiyata olur. “Güneşe bir derece yaklaşmak için ancak Ay kadar büyümek lazım.” – Ne yazık ki fizikçi için böyle bir cümle hiçbir anlam taşımıyor.

“Soru: “Bunun bir örneği var mıdır? Bir uçak ancak 10-15 bin metre yukarı çıkabiliyor, bir uzay gemisi ancak Ay’a ve Venüs’e ulaşabiliyor. Bir insan birkaç dakika gibi kısa bir sürede milyonlarca metre uzaklara nasıl gidip gelebilir?”

“Yerküremiz, yani Dünya bir yılda yaklaşık 188 saatlik bir mesafeyi bir dakikada döner, yirmi beş bin senelik mesafeyi bir senede alır. Bu muazzam hareketi ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kudret, bir insanı Arş-ı Âlâya getiremez mi? Güneşin çevresinde o ağır cisim olan dünyayı gezdiren bir hikmet bir insan bedenini şimşek gibi Rahman’ın Arşına çıkaramaz mı?”

“bir uzay gemisi ancak Ay’a ve Venüs’e ulaşabiliyor.” Yazarın bu cümlesi hangi zamana aittir bilemiyorum. Bu mesafeler 1013 cm aşmıyorlar, ama yaklaşık 50 yıl bundan önce insansız uzay gemilerinin 1013 cm den milyon ve çok defa daha fazla uzaklara gidebileceği bilinmekte idi. Şimdi doğrudan hedef olan ve çok daha uzaklarda yerleşen gezegenlere uzay araçları gitmişlerdir.

“Dünya bir yılda yaklaşık 188 saatlik bir mesafeyi bir dakikada döner, yirmi beş bin senelik mesafeyi bir senede alır.” – Bu cümlede bilim açısından bir fikir ifade etmiyor. Dünya için “ağır” sözü de kullanılamaz. Yalnız yerde olan cisimlerin ağırlığı olur. Dünyanın ise ağırlığı yoktur.

Evrensel çekim (Tanrının en önemli kanunlarından biri olan) küveti sonucu Dünya büyük hızla Güneş etrafında hareket ediyor. Bu önemli kanunun bozulması gerekir ki Peygamberimiz Dünyanın, Güneşin, Galaksinin ve belki de Evrenin çekim alanından çıka bilsin. Bu yolun bir veya beş kere gidip gelmesinin pek büyük bir farkı yoktur. Fizikte istisnalar olmuyor. Ama Tanrı kendisi istisnalar yaparak kanununun dışına çıkabilir. Kanunlar üretenler ve kanun üzerinde yetkili olanlar kanunları istediklerinde bozabilirler.

“Peygamberimiz sadece ruhuyla gitse olmaz mıydı? Soru: “Öyleyse ise neden Miraça çıktı? Ne lüzumu var? Evliya gibi ruhu ve kalbi ile gitse yetmez miydi?”

“Cenab-ı Hak görünen ve görünmeyen âlemlerdeki güzellikleri göstermek için, kâinat fabrikasını ve merkezini gezdirmek, insanlığın amel ve ibadetlerinin âhiretteki neticesini göstermek için Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamı oralara davet etmesi gayet makuldür. Sadece ruhu ve kalbi ile değil, bu seyahate bedeninin de iştirak etmesi gerekir. Zaten Cenab-ı Hak Cennette bedeni ruha arkadaş ediyor. Peygamberimiz Miraca sadece ruhen çıkmış olsaydı, zaten mucize olmazdı. Çünkü her veli ruhen ve kalben o âlemlere çıkabiliyor.”

Zaten ruh kendisi temel bilimler dışı bir kavram olduğu için mucizedir. Ama böyle seferde bedeni ruha arkadaş etmek çok daha büyük mucizedir ve buda bizi sevindirmektedir.

Soru: “Birkaç dakikada binlerce yıllık mesafeye gidip gelmek aklen mümkün müdür?”

“Cenab-ı Hakkın sanatında hareket ve hızın derecesi farklı farklıdır. Sesin hızı ile ışığın hızı, elektriğin hızı, hatta ruhun ve hayalin hızı birbirinden bütünüyle farklıdır. Gezegenlerin hızları da birbirinden farklıdır. Meselâ ışığın hızı 300.000 km/sn iken sesin hızı 360 km/sn’dır.

Acaba Peygamberimizin lâtif bedeninin yüce ruhuna tabi olması, ruh hızında hareketi nasıl akla ters gelebilir?

Miraçın çok örnekleri vardır: Bir insan, gözüyle bir saniyede Neptün gezegenine çıkabilir. Bir bilim adamı, astronomi kanunlarına binerek tâ yıldızların arkasına bir dakikada gidebilir.

İman sahibi her insan, namazın hareketlerine düşüncesini bindirerek bir çeşit… Yine nurlu bir cisme sahip olan melekler bir anda yerden Arşa, Arştan yeryüzüne gidip geliyorlar. Cennette, Cennet ehli mü’minler, Cennet bahçelerine kısa bir zamanda çıkabiliyorlar.”

Birincisi yazarın kendi sorusuna cevabının hızlarla bağlı kısmı temel bilimler açısından pek anlam taşımayan söz ve rakamlar içeriyor. Bizi ise sorunun doğru şekilde koyulmaması ilgilendirdi. ”binlerce yıllık mesafeye”- bu çok belirsiz bir uzaklıktır, çünkü yolun hangi hızla gidildiği bilinmiyor. Diğer yandan bu hız ışık hızı gibi en büyük hız olsa, gidilen yol bizim galaksinin boyutlarını bile aşmıyor. Bu da Peygamberimizin Allah’la görüştüğü bölgenin Evren dışında değil, çok yakında, belki de Dünya çevresinde olduğunu sanki gösteriyor. Ama yukarıda zaman ve mekândan uzak olduğu değilmişti. Bu da görüşme yapılan bölgenin evrenler dışında olduğunu gösterir. Bunlar Einstein in görelilik teorilerine uymuyorlar. Bu teorilere göre Evrenin dışına çıkmak imkânsızdır ve ışık bile böyle mesafeni ancak on milyardan fazla yılda gedebilir. Ama biz Allahın temel kanunlarından istisnaların olabilmesini biliyoruz ve bu nedenlerle de mucizelere inanıyoruz.

Gerçekten de o zamanlar ki kâinat ve dünya kavramlarının şimdiki Evrenle bir hiç alakası yoktu. Şimdi yukarıdaki bir alıntıya dönelim: “Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü.” Peygamberimiz bütün tabakalara uğrayarak yalnız tanıdığımız peygamberleri gördü ise bu sanki şunu gösteriyor. Sonsuz kadar evrenlerde yaşayan sonsuz kadar toplumlarda hiç peygamberler olmamıştır veya Tanrı ile görüşme yeri Dünyanın yakın bölgesinde olmuştur. Diğer yandan sema (gök) kavramları Dünyanın atmosferi ile bağlılar. Sonsuz sayıda diğer evrenlerde ve bizim evrendeki sonsuz kadar toplumlara Tanrı hiç Peygamber göndermemiş mi? Belki de Tanrı yalnızca Filistin, İsrail ve çok yakın bölgesindeki elçilerini kendine daha yakın tutmuş? Bu sorulara cevap vermek zordur. Ama bir soru açıklanmış oldu. Ya Dünyada ara sıra, yaklaşık her 10-100 milyon yıldan bir, şimdiki insan gibi canlılar olmamışlar (olmaları olasılığı daha çoktur) ya da, o zamanlar Tanrı elçiler göndermiyordu veya onları gök’ün katlarına yüceltmiyordu. Arapçayı çok iyi bilen din bilim adamlarının Kuranı detaylı olarak incelemeleri gerekir ki, yalnızca Dünyada değil, sonsuz sayıda düşünen canlılar barındıran bizim evrendeki gezegenler değil, sonsuz sayıda evrenlerde değil, İsrail ve Filistin’e Peygamberlerin gönderilme gerekçesi bulunsun.

Yazar “Miracın çok örnekleri vardır” yazandan sonra yazıyor: “Bir insan, gözüyle bir saniyede Neptün gezegenine çıkabilir.” Yazar unutuyor ki bu bir hayaldir, düşüncedir ve kesinlikle gerçek değil, ama Peygamberimizin göklere kalkması bir gerçektir. İsa peygamberin de göklere gitmesini insanlar görmüşlerdir. Hıristiyanlar buna normal bakıyorlar, çünkü onu Allahın oğlu olarak bilirler. Daha sonra yazar yazıyor: “Bir bilim adamı, astronomi kanunlarına binerek ta yıldızların arkasına bir dakikada gidebilir.” Birincisi bilim kanunlarına binilmez ve hiçbir yere gidilmez, bu da bir hayaldir.

Son alıntımız yazarın bildiklerini içeriyor: “Yine nurlu bir cisme sahip olan melekler bir anda yerden Arşa, Arştan yeryüzüne gidip geliyorlar. Cennette, Cennet ehli mü’minler, Cennet bahçelerine kısa bir zamanda çıkabiliyorlar” Anlaşılır ki, göklerin katlarına yalnızca peygamberler değil, büyük kütlesi olan mü’minler de kısa zamanda çıkıyorlar ve çok zamanda canlı olan meleklerde. Böyle yolculuklarda Tanrının evrensel çekim kanununun bozulması ile hep istisna durumlarının oluştuğunu bildik. Eğer bu yolculuk yerden yaklaşık 50-100 km yüksekliklere ve daha fazlasına ise, şimdiki temel bilimlerde çok sayıda farkı istisnaların olduğunu da kabul etmiş olduk demekti.

Örneğin canlıların havasız, kozmik ışımanın her şeyi delik deşik ettiği ortamda yaşamasını, Dünyanın çekim alanından çıkmak ve belki de Evreni kısa zamanda terk etmek için gereken sonsuz büyük ivmelere dayana bilmek. Farklı zamanlarda 124 000 Peygamberden yaklaşık olarak otuzu ara sıra Tanrı ile temasta olmuşlar sanki. Bu onu gösteriyor ki Allah zamanının çoğunu bizim evrende geçirir ve yalnız kendisine malum olan yolla Peygamberlere talimatlar verirmiş ve onların sorularına açıklık getirmiştir. Bildiğimiz gibi her insanın ömrü boyu çiğinlerinde melekler oturmuşlar. Biz ise ne onların ağırlıklarını, hareketlerini, kokularını, sıcaklıklarını his etmiyoruz, yedikleri ve içtiklerinden de haberimiz yok. Atom bombası patlayan yerde de insan yanarak kül ve duman oluyor, ama melekler bunu hiç his etmiyorlar sanki. Ama bunlar bizi şaşırmamalılar, çünkü zaten mucizeler bildiğimiz olaylar bilimler dışında gerçekleşirler ve normal mantık’a uymuyorlar. Ya da meleklerin yapısında elektromanyetik ve güçlü etkileşmede iştirak eden parçacıklar yoktur. Yukarıda ise her zaman temel bilimlerinin açıklaya bilmediği şeylerin olmasını ve bilimin sınırlarının durmadan genişlendiğini hatırlatmıştık.

 

8. Dini problemleri pek bilmeyen bir fizikçinin ulaşabildiği sonuçlar

1. Temel bilimlerdeki kanunlar deneysel ve gözlemsel olarak defalarca onaylanmıştır. Bunlar tam olarak (yani hata payı sıfıra eşit) doğanın, yani Allah’ın kanunları değiller. Ama onlar hakikat olan Tanrının kanunlarına çok güzel yaklaşmadırlar. Bu nedenle de temel bilimlerin kanunlarından en önemlileri, evren doğduğu zaman oraya Allah tarafından koyulanlardır. Böyle olduğu içindir ki, onlar hiçbir dinle ve özellikle İslam’la çelişkide olamazlar.

Evreni tam bir bütün olarak ve onun içerdiği nesneleri ve onlarda oluşan olayları ve süreçleri temel bilimlere dayanarak öğrenmek için tek bir yolun ne olduğu bilinmektedir. Bunlar deney ve gözlemler yapmak, elde edilen bilgileri incelemek ve genelleştirmektir. Bunlara ve sezgiye dayanarak yeni teoriler kurmaktır. Her hangi bilim dalındaki yeni teoriler eskileri kapsamalıdır, bilinen deneyleri ve gözlemleri anlatmalıdır, bilinmeyen ve daha sonralar deneylerle (gözlemlerle) onaylanan yenilikleri öngörmelidir. Bu teorilerin temelini oluşturan kanunlar matematiksel ifadelerle verilmelidirler. Doğanın kanunları böyle şekilde yansıtılmasalar onların bilim ve yeni teknolojiler üretimi için pek bir faydası olmaz.

Fiziğin, kimyanın ve biyolojinin kanunları tam olarak doğanın, başka deyişle Tanrının kanunları değildirler. Bilim geliştikçe, deneylerin hataları azaldıkça ve çok derin ve geniş düşünce kapasitesinde olan bilim adamları yetiştikçe bu kanunların yerlerine daha kapsamlıları ve doğanın kanunlarını daha iyi şekilde yansıtanları gelir. Örneğin Newton’un kanunları yerine Einstein’ın kanunları geldiği gibi.

Düşünen herkesi ilgilendiren birçok kimse böyle soruya cevap aramıştır. Ku’ran doğaya (Evrene) bağlı bilgilere işaret ediyorsa neden Ku’ran’ı devamlı okuyan Müslümanlar bilim ve yeni teknoloji üretimine çok az katkıda bulunmuşlardır? Örneğin 1.5 milyar Müslüman 12-14 milyon Yahudilerden yaklaşık 100 kere daha az. Şimdi anlaşılıyor ki bunun nedeni Ku’ran’ın genelde düşünüldüğü gibi yalnızca dünyadaki tek kitap değil, evrende ve daha da ötesi, evrenlerin hepsinde her zaman, zamanların temposundan bağımsız olarak tek kitaptır. Orada Allah’ın bütün evrenler için geçerli, yani ortak olan en temel doğa kanunlarına, olaylara ve süreçlere işaret ediliyor. Bu işaretleri doğru şekilde yorumlamak için çok derin ve kapsamlı temel bilimler düşüncesi gerekir. Bizlerde ise böyle düşüncenin oluşması için yüzyıllardır ortam oluşamıyor. Bunun ikinci nedeni de gelişmemiş ülkelerin insanlarının Ku’ran’da olduğu gibi doğaya bağlı ciddi yazıları düşünerek okuya bilmemekte di

Biliyoruz ki, Nobel ödülü almış tek Müslüman ve fizikçi Abdus Salam dışında Ku’ran’ı detaylı inceleyen Müslümanlar iyi temel bilimci değildirler. Bu nedenle de Ku’ran’ı inceleyerek Allah’ı ve İslam’ı güzel şekilde tanıtan büyük din bilimcilerimiz ile birlikte iyi temel bilicilerimizin çalışmaları gerekmektedir. Yalnız bu durumda Ku’ran’da ki doğaya ve evrenlere bağlı işaretler kısman doğru olarak yorumlanırlar ve sonuçta Müslümanlar da gereken katkıyı doğa bilimlerine ve yeni teknolojiler üretimine yapabilirler. Ama bunun için aynı zamanda bizlerin Peygamberimizin tesviyelerine önem vererek, kaliteli eğitimin ve bilimin ne olduğunu anlamamız ve bu yönde ciddi çalışmalar yapmamız gerekir.

2. Şimdiki fiziğe göre her bir evrenin belirli bir yaşı vardır ve hepsinin içinde zaman-mekân kavramı geçerlidir. Allah için yaş kavramı geçerli olmadığından ve onun bulunduğu bölgede zaman ve mekândan münezzeh (uzak)  geçerli olduğundan o genelde evrenler arasında bulunuyor, evrenler üretiyor ve her bir everen için, sanki ayrı ayrılıkta mutlak şekilde geçerli olan kanunlar üretiyor olduğunu düşünebiliriz. Temel bilimlerden bildiğimiz en önemli kanunlar (özellikle fizik kanunları) Tanrının kanunlarına çok iyi yaklaşımlardırlar. Bu kanunlarda fizikçiler hiçbir istisnalar bulmamışlar ve bulamazlar da. Ama Allah kendi kanunlarını istediği kader bozar, çok sayıda istisnalar yapar ve mucizeler yaratır.  Kanun üretenler ve kanun emirleri bile kendi ürettikleri kanunları istedikleri zaman bozabildiklerini medyadan hep duyuyoruz.

Eğer evrenler hepsi bizim evren gibi sonsuz sıcak, sonsuz küçük durumdan başlayarak doğarlar ise, yani kozmolojiden bildiğimiz gibi, genelde Allah’ın onların dışında olduğunu düşünmek zorundayız. Her hangi bir evren başka bir evrenin içinde doğmamış ise, bu evrenin dışında ne uzay, ne de zaman vardır. Orada uzay ve zaman dışı bir ebedilik, Allah ve onun varlığını anlatan İslam’ın olduğunu düşünebiliriz. Böyle olduğundan da Allah’a bir Evren, uzay ve zaman dışı varlık olarak bakmamız gerekir. Evrenleri üreten ve onların evrimlerini değişmez kanunlarla belirleyen bir varlık gibi. O mükemmel ve ebedi kanunlar oluşturmuş işe (3. bölümde verdiğimiz örnekler gibi) ve Allahın işlerine karşı koyan bir küvette yok ise, ayrı ayrı evrenlerin evrimlerine pek karışmayabilir. Burada çok ve belki de sonsuz sayıda evrenlerden konuşmamız gerekir. Çünkü son gözlemler enflasyon modellerinin daha doğru olduğunu gösteriyorlar. Bu yeni modellerde de vakumdaki fuluktasyonlar (sapmalar) evrenlerin oluşumuna yol açmaktadır.

3. Yazılanlara göre Hz. Adem cennette yaşamış ve ömrü 130 yıl olmuştur. Bilindiği gibi Peygamberimiz “Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin” dediler, tebrik ettiler. Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkân ile vü-cub ortası (kâinatın bittiği yer) Sidretü’l-müntehâ’ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra her gün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü’l-Ma’mur’u ziyaret etti.

Yine nurlu bir cisme sahip olan melekler bir anda yerden Arşa, Arştan yeryüzüne gidip geliyorlar. Cennette, Cennet ehli mü’minler, Cennet bahçelerine kısa bir zamanda çıkabiliyorlar.”

Gökün bu katlarında zaman ve mekân kavramlarının geçerli olduğunu ve zaman ölçeklerinin Dünyanın hareketine bağlı olduğunu görüyoruz ve 7’ci bölümde bunları tartıştık. Diğer yandan gök kavramı Dünyanın atmosferine bağlı olduğunu biliyoruz. Bunlarda gök’ün katlarının, cennet ve cehennemin Dünyada olduğunu destekliyor. Kâinatın bittiği yerden Nil ve Fırat’ın görünmesi de Kâinatın Dünya ve onun sonunun atmosferin sonu olduğunu gösteriyor.

Evrende sonsuz sayıda düşünen canlılara mekân olan sonsuz sayıda gezegenin olmasına bilim adamları inanıyorlar, çünkü bunu destekleyen gözlemler vardır. Her gezegene hiç olmazsa bir Allah elçisi gitse idi, yalnız bizim evrendeki Peygamber sayısı sonsuz olurdu. Ama bunlardan hiçbirinin gök’ün katlarında olmadığı da, bu mekânın Dünyada olduğuna bir kanıttır.

Dünyadan fırlatılan uzay araçlarının yakın bölgedeki hedeflere gitmesi için çok duyarlı çalışan cihazların gerekli olduğunu biliyoruz. Yukarıda da ruhin bile (birkaç gram kütlesi olan bir şeyin değil) uzak bir hedefe ulaşmasının imkânsız kader zor olduğunu tartıştık.

Bunların hepsini göz önüne alarak gök’ün katlarının, cennet ve cehennemin ve oraların sakinlerinin ve görevlilerinin hepsinin Dünyanın genel çekim alanında olmasını değebiliriz. Böylece bunların, bilime malum olmayan fiziksel alanlardan ve temel parçacıklardan oluşmamasına rağmen, gravitasyon etkileşmesinde iştirak etmesine inandırıcı kanıtların olduğunu deyebiliriz.

Cennet Dünya atmosferinin aşağı katlarında, cehennem ise atmosferin en üst katlarında yerleşe bilirler. Ama bu fikrin güvenli olduğunu anlamak için atmosfer hakkında bilgileri hatırlatmak gerekir. Dünyanın atmosferindeki ortamın durumunu, en üst katmanlarından başlayarak hatırlatalım.  İyonosfer adlanan bölgedeki yükseklik,  h > 80 km,   basınç P < 10 -5   atmosfer basıncı ve  sıcaklık T ~ 12000 K olur. İyonosfere bazen termosfer de denir. Burada elektronların, protonların ve hidrojen atomlarının baskın olduklarını görmüş oluruz.  Diğer elementler ise ve özellikle moleküller hidrojenden çok daha azdırlar.   Mezosfer bölgesinde,  yükseklik 40 < h < 60 km,   basınç 10 -5 < P < 3 10 -3  atmosfer ve  sıcaklık  300 < T < 500 K  aralıklardadırlar.  Stratosfer adlanan bölgede,  yükseklik 15 < h < 40 km,  basınç  3 10 -3 < P < 10 -1 atmosfer ve sıcaklık   yaklaşık 200 K  kadardır ler. Böyle yüksekliklerde, Ekvator bölgesi üstünde,   sıcaklık kutup bölgeler üzerindekinden yaklaşık 20 derece azdır ve bu da manyetik kutuplardaki süreçlerin sonucudur. Görüyoruz ki stratosfer çok soğuktur, yaklaşık Dünyanın kutupları gibi, bu nedenle de burada ne cennet, ne de cehennem bulunamazlar. Troposfer adlanan bölgede yükseklik  h < 15 km , (kutup  bölgeleri için  h < 11  km  ve  ekvator bölgesi için  h < 17  km kabul edilmiştir),  basınç  P > 10 -1 atmosfer ve sıcaklık  200 < T < 330 K kaderdirler.   En sıcak olan yer İran çölleri,  580 C kader ve en soğuk yer Antarktika’dadır,  -870 C kadar.

Doğal olarak Troposferde cennete benzer yerler bulmak kolaydır. Cehennem için uygun bölge ise İyonosfer ve Mezosfer olabilir. Bu durumda cennete giden ruh yerdeki güzelliklerin içinde büyük olasılıklarla bulunur, cehenneme giden ruh ise birkaç 1000 C dan fazla olan bölgede bulunmak zorunda kalır. Böyle büyük yüksekliklerde bulunan ruhun insanlara yapacağı etkinliği de kayıp olabilir. Ama yeryüzüne yakın bölgede (cennette) bulunan ruhun insan düşüncesi ile etkileşme olasılığı kayıp olmuyor. Bu ruhlar yeni kuşak insanların düşünceleri ile etkileşe bilir ve belki de aktif varlıklarını da devam ediyorlar.  Böylece her bir yaşam koşulları olan gezegenin çevresinde cennet ve cehennemler olması fikri bilim ile hiç çelişkide değil. Aynı zamanda ruhların cennete ve cehenneme ulaşmaları için yukarıda tartıştığımız zorluklarda genelde ortadan kalkmış oluyor.

4. Birçok insanlar uzaylıları gördüklerine güvenirler. Doğal olarak bu kişiler içinde ruhen sağlamlarının sözlerine kulak vermek gerekir. Bilimsel açıdan (fizik ve biyoloji) şimdiki zaman üzerinde bizim seviyede gelişmiş canlıları barındıran en yakın gezegen büyük olasılıkla 3-5 kpc, yani 1017 km mesafemizde olabilir. Düşünen canlının ölmeden gezeğeninden ayrıla bilmesi için onun kazandığı hızın sanki 30 km/s aşmaması gerekir. (Sağlam insanlar 3 kere daha küçük hız kazanmağa dayana biliyorlar.) Böyle büyük hızı kazanmış uzay gemisinin bize ulaşması için 3 1015 saniye veya 100 milyon yıl gerekir. Böyle uzun zaman içinde uzayda kozmik ışımaların ve tozun etkisinde olan hiçbir malzeme (metal veya organik) delik delik olmamış kalamaz. Diğer yandan oradan uçarak ve bizi hedef seçerek (zaten seçmek imkanı hiç yoktur) Dünyaya ulaşması olasılığı, kesin nişancının bir tüfekle 3 km uzaklıktaki pireni vurmaktan çok çok azdır.  Böyle olduğundan görünen uzaylılar gök’ün katlarında kendilerine mesken bulan melek ve ya insandan başkaları değiller.

5. Okuduğum yazılarda Tanrının yakın çevresinde hiçbir diğer gezegenlerden gelmiş Peygamberlerin bulunduğundan yazılmamasından, hiçbir evrende Peygamberimiz gibi Tanrı tarafında sevilen ve yücelmiş birisinin olmamasının göstergesidir. Belki de bu aynı zamanda hiçbir diğer gezegendeki toplumlarda (ister evrenimizde isterse de diğer evrenlerde) bizim İslam dinimiz gibi mükemmel dinin olmamasına bir kanıttır. Gerçekten, biliyoruz ki İslam dini Muhammet Peygamberden önce yerde de şimdiki gibi mükemmel durumda değildi.

6. Allah kendisine ve İslam’a bağlı bilgilerin ulaşmadığı bir kuluna, suçlu olmasına rağmen ceza vermediğini biliyoruz. Örneğin çocukların ve akil hastası olanların cennete gidecekleri sayılır. Bu nedenle de Hinduizm ve Budizm mensupları (Hindistan, Cin ve onların çevresinde yaşayanların) cennet, cehennem ve mezardaki olaylar ile hiçbir ilişkileri olmasın gerek. Musevilik ve Hıristiyanlık de Allah’ı tam olarak doğru şekilde anlatmıyor. Bu nedenle de bu dinlerin mensupları öldükten sonra ne en büyük mutlulukları, ne de en büyük cezaları göremedikleri bir gerçek olsa gerek. Örneğin Lenin’in cesedi 85 yılda hiç rahatsızlığa uğramadı. Mezardan çıkarılan çok sayıda Müslüman olmayanların cesetlerinin tıbbi muayeneleri de, mezarda işkence yapılması izine rast gelmemişlerdir. Belki buna göre de, dine bağlı yazıları Müslümanlar çok fazla yazıyorlar ve insanları Allah ve ölümden sonraki zulümleri anlatarak mutlak gerçekleri bizlere ulaştırırlar.

7. Doğal olarak doğru sonuçlara ulaşmamız ve elde ettiğimiz bilgilerin gerçek olmasına emin olmak için Ku’ran’ı iyi bilen din bilimcilerimizin, iyi temel bilimcilerimiz ile müşterek çalışması gerekir. Diğer yandan hiç olmazsa Müslümanların görsel olarak yaptıkları buluşları Hıristiyanların adlarına yazılmasını engellemek gerekir. Alıntılar aldığımız yazıdan görüyoruz ki (bölüm 7): “Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü.” Bir fizikçi mantığına göre gök’ün yüksek katlarından Fırat nehrini gören birisinin Amerika, Avustralya ve Antarktika’nı, Dünyanın buzlu kutuplarını, okyanusları, en yüksek dağları, büyük nehirleri de görmesi beklenilir. İsa Peygamber yere bir daha dönmediğinden insanlara gördüklerini söylememiştir. Ama Peygamberlerin en önemlisi, en akıllısı olan Muhammed Peygamber dönmüştür. Ama onun nasıl bir şartlarda göklere yükseldiğini kesin şekilde bilseydik, belki de onun neleri görebileceklerini de tartışa bilirdik.

Her hangi bir peygamber bile diğer bütün insanlardan çok daha akıllı olmuşlardır. Hatırlayalım ki, Gemi kaptanı olan ve okyanusları inceleyen Magellan Avustralya kıtası yakınlarında gök’e bakarak en yakın galaksileri görebilmiştir bile. Neden büyük coğrafi buluşlar hep Hıristiyanların adlarına yazılıyor. Aynen Dünyanın küre şekilde olması, Ayın Dünyanın uydusu ve onun üzerinde dağların ve yamaçların olması, Gezegenlerin Güneş çevresinde dönmesi ve diğer en önemli astronomi buluşlar. Belki de Tanrı doğaya bağlı bilgilere ulaşmağı zahmet karşılığı olarak bilim adamlarına bırakmıştır. Bu bilgileri araştırıp bulmak Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığına düşmektedir.

Genelde Müslümanlar (özellikle eğitim seviyesi düşük olanlar) bilimde bilinenlerin ve teknolojide elde edilenlerin genelde hepsine Kur’an’da işaret edildiğine inanıyorlar. Bu çok yanlış ve ciddi olmayan bir yaklaşım olmalıdır. Bilimde bilinen her şeyin Kur’an’da bir kısa cümle ile işaret edilse idi, onun hacmi hiç olmasa yüz kere daha fazla olurdu. Diğer yandan Kur’an dünyadaki kutsal kitaplar içinde en ciddisi olduğundan orada doğa bilimlerinin en temel kanunlarına, olaylarına ve süreçlerine işaret edilmesini kabul etmek gerekir. Ne yazık ki bir sürü lise fiziğini bile iyi bilmeyen insanlar kendilerinin pek anlamadıkları kavram, olay ve süreçlere kutsal kitabımızda işaretler bulurlar ve farklı dergilerde bunları yayımlıyorlar. O ise Üniversite ve lise fiziğinde öğretilenler en temel fizik olmadığından ve tam olarak gerçekleri yansıtmadıklarından kuran gibi çitti kitapta yer almakları inandırıcı olmasın gerek.

Kur’an’da da işaret edilenler genel çekim kanunu gibi en önemli kanunlardır, şimdiye kadar bilinenler ve gelecekte bulunacaklar veya hiç bulunamayacaklar. Örneğin; temel parçacıkların yüklerinin korunma kanunu; ayrıca düz uzayda meydana gelen süreçlerde enerji-momentumun ve açısal momentin kesin şekilde korunması; kapalı sistemlerde entropinin maksimum değere doğru gitmesi; denge durumunda enerjinin her zaman minimum değere ulaşması prensibi, en küçük etki ve belirsizlik prensipleri gibi bütün evrende geçerli olan kanun ve prensipler.

Biz Türklerde bilime ve yeni teknolojiler üretimine pratik olarak katkıda bulunmasak da, dergileri ve bilgisayar ortamını lise fiziği seviyesinde yanlış fikirler içeren dini makalelerle doldururuz. Türkiye’de Arapça veya Türkçeyi çok iyi bilen din bilimcilerimiz vardır. Diyanet İşleri Başkanlığı bunlarla ortak çalışmalara iyi temel bilimcilerimizi bir araya getirerek çok önemli problemler çözebilirdi. Örneğin evrenlerin doğduğu anlarda çok önemli olan ve evrenler için ortak görünen:

1. Temel etkileşmelerin birleşik teorileri;

2. Protonun bozulması;

3. Manyetik monopol;

4. Vakumda faz geçişleri ve fiziksel olaylar;

5. Sicimler;

6. Evrenin ve evrenlerin doğuşu.

Sadece bir gezegen olan Dünyanın bile farklı yerlerinde farklı bitkiler ve hayvan türleri olduğundan ve farklı düşünce seviyesinde insanlar yaşadıklarından, farklı kutsal kitaplar mı olmalı yani? Ku’ran Tanrını ve İslami anlattığı için, yalnız bir evren değil, farklı evrenler için geçerli olan, yani en temel kanunlara, olaylara ve süreçlere işaret eden kitaptır. Bu nedenle de Doğaya bağlı olan Ku’ran’da ki işaretleri, yalnız ve yalnız büyük bilim insanları doğru şekilde yorumlaya bilirler. Böylece Ku’ran’da, Allah ve İslam gibi tek bir kitap olmalıdır. Tek bir Kur’an bütün farklı özellikler taşıyan evrenlerdeki, düşüncesi gelişmiş, varlıklar için yeterli olur. Bu şekilde mantık yürütüldüğünde, neden Ku’ran gibi en kutsal kitapta doğanın kanunları kesin şekilde anlatılmıyor ve neden kanunlar matematik formüller şekilde verilmediği de anlaşılmış oluyor.

Düşünen herkesi ilgilendiren bu soruya birçok kimse cevap aramış olmalı. Ku’ran doğaya (evrene) bağlı bilgilere işaret ediyorsa neden Ku’ran’ı devamlı okuyan Müslümanlar bilim ve yeni teknoloji üretimine çok az katkıda bulunmuşlardır? Örneğin 1.5 milyar Müslüman 12-14 milyon Yahudilerden yaklaşık 100 kere daha az. Şimdi anlaşılıyor ki bunun nedeni Ku’ran’ın genelde düşünüldüğü gibi yalnızca dünyadaki tek kitap değil, evrende ve daha da ötesi, evrenlerin hepsinde her zaman, zamanların temposundan bağımsız olarak tek kitaptır. Orada Allah’ın bütün evrenler için geçerli, yani ortak olan en temel doğa kanunlarına, olaylara ve süreçlere işaret ediliyor. Bu işaretleri doğru şekilde yorumlamak için çok derin ve kapsamlı temel bilimler düşüncesi gerekir. Bizlerde ise böyle düşüncenin oluşması için yüzyıllardır ortam oluşamıyor. Durumun böyle olmasının da din ile hiçbir bağlantısı yoktur.

Evrenlerdeki madde ve alanlar, nesneler, temel parçacıklar, atom ve moleküller, etkileşme türleri, canlılar ve onların yapıları farklı olabilir. Acaba madde ve fiziksel alanlarla etkileşmeyen ve şimdiki bilimler dışında kalan ruhlar farklılar mı? Ruhların hasta ve sağlam olduğunu ve düşünce seviyesi ile bağlı olduğunu sanki her kes kabul ediyor. Çoğu zaman diyorlar ki sağlam vücutta sağlam ruh olur. Bu doğrudur, ama makro dünyada bir şeyin tam olarak gerçek olması için (klasik fizikteki gibi) istisnalar olamazlar. Ama örneğin Hawkınng Stephen (1942- ) yaklaşık 50 yıldır çok hasta olmağına rağmen inanılmaz sağlam ruhlu insandır. Bu çok sağlam ruhlu, sağlam düşünceli insan, varlığı ve yarattıkları ile sanki gerçektende ruhun vücuttan bakımsız olarak varlığını göstermektedir. Diğer yandan her bir canlının doğup, yaşayıp ve öldüğünü biliyoruz. Ama onların öldükleri zaman, insanlar dışında, vücutlarından bir ruh çıktığından konuşmuyoruz. Böyle yaklaşımda ruhu her hangi tür canlıya yaşam verici gibi değil, daha fazla insan düşüncesi ile bağlı olarak kabul etmiş olmaktayız.

Biyoloji açısından insan vücudunun ne malzemesi, ne de boyutları hayvanınkinden pek farklı değildir.  Diğer yandan ne dış güzelliyi, ne çevreye ve kendinden olanlara verdiği zararla insan hayvandan pek farklı değildir. İnsanların düşünce kapasitesi ve derinliği ise, en düşükten başlayarak inanılmaz yüksek gelişmiş seviyelere kadar uzanmaktadır. Yukarıda Einstein in buna bağlı fikri getirilmiştir. Bazı temel bilimleri ile uğraşan insanlar, düşüncesi ve bilimsel buluşları ile bütün insanlara ve çevreye çok büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Böyle insanlar Allahın bütün evren için geçerli olan kanunlarının çoğunu bulmuşlar, onun yaptıklarını herkesten daha iyi öğrenmişler ve ömürlerini tamamen Tanrını tanımağa vermişler. Bu tür bilim adamlarına örnek olarak ilk önce Newton’u ve Einstein’ı göstermek gerekir. Acaba bunların ruhları cennete gitmeği babaanneminkinden daha fazla hak etmiyor mu? Eğer Kuran’da ruha vücuttan ve bilime (Allahın yaptıklarını öğrenerek onu daha iyi tanımağı kolaylaştıran) görsel şeylerden, bütün insanlara hizmet etmeğe, insanın yalnızca kendini düşünmekten daha önemli yer verilirse, o zaman Newton ve Einstein cennete gitmişlerdir diyebiliriz mi? Bilim adamlarımız bu tür sorulara açıklık getirseler iyi olur.

9. Din ile ilgili bazı yazılara ilişkin amatörcesine yorum.

Diyanet İşleri Başkanlığı din ve temel bilim adamlarını bir arada çalıştırsa, geniş kütle için dinimizin anlatılması kolaylaşır ve dinin anlatımında basitlik ve anlaşılmazlıklar azalır. Örneğin Vatan gazetesinin Ağustos ayının sonlarında Prof. Dr. Süleyman Ateşin “İnkârcılar fitne, fesat, kuşku ve huzursuzluk üretir” ve “Işıksız güneş olmaz “(20 08 2008) makaleleri yayımlanmıştır. Bu makalelerden alıntıları anlamağa çalışalım.

“O zaman bu evren, bu harika olaylar kendi kendine mi oldu?”  ”Doğadaki harika düzen tamamen tesadüf eseri mi? Bir yaratan yok mu? Akıl, bu düzenin tesadüf eseri olduğunu kabul etmez”  “İnsan tesadüfen mi yaratılıyor? Öyleyse niçin bütün canlılarda değişmezlik kanunu var?”

Allah’ı anlamak ve ona kalpten inanmak için gerçektende onun yarattıklarını derinden incelemek ve öğrenmek gerekir ve ben yazarın bu fikri ile tamamen razıyım. Ama bunları (Evrende, Galakside, yıldızların içinde ve yıldızlar arası ortamda, yerin üstünde ve altında, suların altına olanları, gezegenlerin yüzeylerinde ve atmosferinde ki ortamı, mikro dünyanı ve fiziksel alanları) inceleyip üze çıkaranların, özellikle süreçleri ve nesneleri ilk anlayanların ve anlatanların %90 Yahudiler ve Avrupa kökenli Hıristiyanlar olmuşlar. Müslümanların bu yönde yaptıkları iş, yani temel bilimlere katkıları, yok derecededir. Çokları durumun böyle olduğunu biliyor, hiç olmazsa belgeselleri ve yeni teknolojileri üretenlerin kimler olduğunu anlamışlar. Doğduğu ve yaşadığı çevredeki gözeliklere bazı kuşlar insanlardan belki de çok değer verirler ve daha çok zevk alırlar. Onların gözleri daha iyi görüyor ve bizden farklı olarak yeryüzünün çok farklı bölgelerini gezip görürler. Yalnız çok daha önemlisi bunlar ve diğer doğaya bağlı konularda gerekli kapsamda ve derinlikte bilimsel çalışmalar yapmaktır. Türkiye de ise temel bilimler alanında kalite ve dünya bilimine katkıdaki gerileme hep devam ediyor. Ezberciliğe dayanan eğitim bilimsel düşünebilen insanların önünü engelliyor. Bu nedenlerle de Allah’ın nasıl bir yaratıcı olduğunu bilmemiz çok zordur.

Diğer yandan doğadaki nizamın ne olduğunu ve nerelerde nasıl olduğunu çok az bilenler hep nizamdan yazarlar. Temel parçacıklar dünyasında nizam mı önemli, yoksa tam tersi olan nizamsızlık? Aynı soru Evrenin içindeki nesneler için de geçerlidir. Saf malzemelerdeki kristal yapılarda ki nizam önemlidir, ama daha da önemlisi bu nizamı gerekli gibi bozabilmektir. Bütün mikro elektronik malzemeler ve onlara dayanan cihazlar (kullandığımız cep telefonları, TV, bilgisayarlar ve diğerleri) bu düzenleri gerekli şekilde insan tarafından bozulmasının sonucudur. Evrenin zenginliği büyük ölçüde nizamsızlıklara bağlı süreçlerin gerçekleşmesindedir. Einstein gibileri bunları bildikleri için onların gözünde Allah çok daha mükemmeldir.

“Niçin insan kâh hayvan, kâh sinek, kâh kuş doğurmuyor da hep insan doğuruyor? Her cins neden kendi türünü koruyor? “  Buradaki soruya biyoloji bilimi güvenli şekilde cevap vermiştir. Birinci cümlede yazar insanların hayvan, kuş ve böcek kendi türünü üretmekte farkının pek olmadığını hatırlatıyor. İnsan doğada düşünme ve bilinçli çalışma dışında da özel durumda olduğundan (benim pek bilmediğim) kâh hayvan, kâh sinek, kâh kuş doğursaydı ortada bir mucize olurdu ve bir daha temel bilim olan biyolojinin ortaya çıkardığı çok önemli kanunun (Tanrının kanununun)  bozulduğunu görürdük.


“Sizden çok çok akıllı insanlar, filozoflar var. İbn Sinalar, Farabiler, İbn Rüşdler, İbn Farıdlar, Gazaliler, İbn Arabiler, Mevlanalar, Yunuslar, Fuzuliler, Şeyh Galibler var. Şimdi siz mi akıllısınız onlar mı? Bakın onlar bin yıldan fazla bir zamandan beri eserleriyle, görüşleriyle insanlara ışık tutuyorlar.”

Yazar bu isimlerin sıralaması ile Müslüman dünyasında orta asırlardan beri büyük durgunluğun olduğunu göstermiştir. O zamandan beri Müslüman sayısı yaklaşık 100 kere artmasına rağmen, yazar çok akıllı birilerini bulup bu sıraya koymamıştır. Ama Avrupalılar Rönesans devrini geçirmişlerdir ve eğitim, bilim, kültür ve ekonomi alanlarda hızla gelişmişlerdir. Diğer yandan, akıllı insanları hatırlatan zaman, Hindistan, Cin, İran ve diğer doğu ve uzak doğunun unutulmaması gerekirdi. Çok eski zamanlardan beri (milattan önceden)  genel kültüre, felsefeye, matematiğe ve mühendisliğe çok daha fazla katkıda bulunan Avrupalılar da unutulmuşlar. Bizlerde büyük felsefeciler değil (doğanın felsefesi konularında hiç değil), çok büyük şairler olmuşlardır. Bugünkü sağlık ve ekonomik durumumuzu ilk önce Avrupa, Yahudi ve Japonya bilim adamlarına borçlu olmamızı da unutmamak gerekir.

”Lamba var ama ışığı yok. Ona lamba denir mi? Güneş var ay var ama ışıkları yok. Onlara güneş ve ay denir mi?”   Evet denir, çünkü lambaların yanması ve sönmesi bize bağlıdır. Her iki durumda o lambadır. Ayın zaten kendi ışığı yoktur. Güneşin önünü Dünya kesen zaman Ayın yansıttığı ışık kayıp oluyor, ama Ay gök cismi olarak kalıyor. Yaklaşık 5 milyar yıldan sonra Güneşte ışık kaynağı olmayacaktır ve bunu öngören yıldız evremi teorisini çok sayıda gözlemler onaylamıştır.


“Tüm doğa olayları, yaratıklar Allah’ın varlığının kanıtıdır.” Ne yazık ki bu nesneleri, olayları ve süreçleri Müslümanlar, Allah kavramını kabul etmeyen doğu ve uzak doğu insanlarından bile kötü biliyorlar. Bilgisayar ortamında Türk dilinde milyonlarca dini yazılar vardır ve çok sayıda dergiler yayımlanmaktadır. Ne yazık ki bu yazıları yazanlar genelde, Allah’ın yarattıkları nesneleri, bunlara bağlı olayları ve süreçleri ve Tanrının doğaya bağlı kanunlarını lise seviyesinde bile bilmiyorlar. Böyle durumda Müslüman olmayan toplumların ne bizlere, neden Allahın en çok önem verdiği dinimize saygılarının olması zorlaşmış olur. Ne yazık ki şimdi çevremizdeki insanların çoğu Allah’ı babaannemden daha iyi şekilde tanımıyorlar. Allah’ı tanımak insanların en önemli vazifesi olduğunu unutmamağımız gerekir.  Bu durumu düzeltmek de Diyanet İşleri Başkanlığına ve Milli Eğitim Bakanlığına düşmektedir.

Şimdi sayın Prof. Dr. Süleyman Ateşin 4 Eylül 2008’de TV programının misafiri olarak anlattıklarından iki önemli yerine değinelim. Önceden onun çok güçlü hafızasının ve din alanında geniş bilgisinin olmasının altını çizmek istiyorum. Ama bu alanda amatör olduğum ve konuşmayı bir fizikçi gibi dinlediğim için fikrimi çeken iki noktaya dönelim. Bunlardan birincisi herkes tarafından sık sık kullanılan bilim sözü ile bağlıdır. Nedense Türkiye’de bilim adamı sözü hem din profesörleri hem de örneğin temel bilimler profesörleri için kullanılmaktadır.

Bilim adamı çalıştığı alana bir yenilikte bulunmalıdır, çalıştığı konularda ve okuduğu fikir ve deneysel verilerde yetersizlikleri aramalıdır, okuduklarına ve duyduklarına şüphe ile yanaşmalıdır. Sadece bilgi üretmek bilim değil. Ne yazık ki gelişmemiş ülkelerde bilime katkıyı doğru şekilde değerlendirmeyi bilmiyorlar ve gerçek bilim adamlarının kimlerin olduklarını karıştırırlar.

Bildiğim kadarıyla din konusundaki öğretim üyelerimizin karşılarında duran mesele Ku’ranı olduğu gibi, kendi ve diğerlerinin fikirlerini katmadan geniş kitleye ulaştırmaktır. İndirilmiş kitabı kuşkulanarak ve yanlışlıklar arayarak okumak olmaz. Bu nedenle de bilim adamı sözü hem din, hem de doğa alanlarında çalışanlar için kullanılması bana yanlış geliyor. Din adamları bilim değil, ilim sözü kullanıyorlar ve sanki bu sözlerin benzer olmasında bir anlam vardır. Gerçek bilim adamları (özellikle gelişmiş ülkelerde) Allah’ı tanımak amacı ile doğadaki nesneleri ve canlıları çok derinden öğrenirler. Bizler Allah’ı tanımak için genelde Ku’ranı kullanıyoruz. Diğer yandan dünya nüfusunun yarısı Allah’ı tanımak arzusunda olmadıklarına rağmen kısmen bilime ve eğitime önem verirler. Özellikle de Japonlar bilim ve teknoloji anlamda çok iyiler. Doğal olarak bu da onların yalnızca bu dünyadaki yaşamlarını iyileştirir.

İkinci konu ise iftar zamanı ile ilgilidir. Profesöre şöyle bir soru sordular. “Dünyanın kutup bölgelerde yarım yıl gecelerin ve yarım yıl gündüzlerin çok uzun olduğundan iftarın açılma zamanı nasıl olmalıdır.” Profesör dedi ki “Mekke’deki zamana uygun iftar açılması uygundur.” (Eğer duyduklarımda bir yanlışlığım varsa özür dilerim.)

Türkiye’de iftar zamanının dakikalarının da kesin şekilde verildiği bilinmektedir. Ama unutmamak gerekir ki yaklaşık bin yıl bundan önce bile zamanın belirlenmesindeki yanlışlık 10 dakikayı aşıyordu ve oruç tutanların iftar zamanını yarım saatten daha dakik bilmekleri zordu. İftar zamanı havanın kararması ile belirlenirdi. Havanın kararması da yalnız gökteki bulutlara değil, dağların yüksekliğine ve yerleşmesine de bağlıdır. Böylece şimdiki iftar zamanı dedelerimizin iftar zamanı ile farklılar. Şimdiki ezan da Avrupalıların buluşlarını kullandığından, eski ezanla aynı değil.

Şimdi dönelim kutup bölgelerinde iftar zamanına. Kutupların yakınlarında iftar zamanı kavramı sanki tamamen anlamını kayıp ediyor, çünkü aylarca süren gündüz yerini aylarca süren gecelere bırakıyor. Diğer yandan saat (zaman ölçümü olarak) kavramı Dünyanın meridyenleri ile bağlı olduğundan iftar zamanını Mekke’ye bağlamak imkânı yoktur.

Acaba neden eğitim ve bilim durumumuz böyledir? Bazıları bunun cevabını Can Dündar’ın verdiği bilgilere bağlı verilerde görüyorlar. Bu nedenle de bilgisayar ortamında yayılmış Can Dündar’ın bazı önemli verilerini hatırlayalım:

“ 2007’de 2.7 katrilyon… Türkiye’de diyanet bütçesi, 22 üniversite bütçesinin toplamı kadar. 1435 kütüphane ve 3852 kuran kursu var. 67 bin okul, 100 bin cami var. ……

Bir ülke, Diyanet’e, bütün üniversitelerine ayırdığı bütçe kadar pay ayırıyor ve bunu son bir yılda ikiye katlıyorsa, doktordan, öğretmenden fazla imam yetiştiriyorsa, hastane değil cami yaptırıyor, kütüphaneden çok Kuran kursu açıyorsa, o ülkenin durup bir daha düşünmesi gerekmez mi?”

Dünya nüfusunun yaklaşık % 80’i gelişmekte olan ülkelerde yaşamaktadırlar. Diğer yandan gelişmekte olan ülkelerin çok küçük kısmı bile gelecekte gelişmiş ülke olmayacaklar. Bunu anlamak için küresel ısınmanı, enerji ve sentetik malzeme, ekine yararlı topraklar, tatlı su ve nüfuz artışı problemlerini hatırlamak gerekir. Ama gelişmiş ülke olmak için gereken şartları çok engelleyen diğer faktörlerde vardır. Örneğin haksız kazanç elde etmek ve çevresinde kendinden iyilerini bulundurmamak gibi çok yaygın olan negatif faktörler.

İnsanlar şehir yaşamına ve teknolojiler kullanılmasına alışıyorlar. Bunlara, çok daha düşük derecede, az ömürleri olmaklarına rağmen, bazı hayvanlarda alışmışlardır. Ama böyle üstünlükten çok daha önemlisi insanların düşünce gücünü artırmaktır. Bunu da okul ve üniversite sayılarını katlandırmakla olmaz. Eğitimde ve bilimde kaliteyi artırmak gerekir. Bizde ise, çok sayıda gelişmekte olan diğer ülkeler gibi, yaklaşık son 20 yılda kalite devamlı olarak düşüyor. İnsanların kaliteli eğitime ihtiyaçları yok derecededir ama ibadetlerine çoktur. Hatırlatalım ki şimdiki robotlar ve bilgisayarlar insanların % 99’dan daha verimli ve kusursuz çalışırlar. Daha ötesi, insanların hiç yapamayacakları işleri de onlar üstlenirler, hem de hiç suç işlemeden. Bunları göz önüne alarak hükümetler (sağ, sol, dinci olmaktan bağımsız olarak) cami ve din kurslarının sayısını artırırlar. Onların böyle davranışı insanların mutluluklarını düşünmelerinden kaynaklanabilir. Genelde Müslümanların diğer insanlardan daha mutlu olmaları da bunu destekliyor. Keşke eğitim veren,  bilim ve yeni teknoloji üreten kurumlar da, Diyanet İşleri gibi başarılı çalışmaya istekli olsaydılar.

Yanlış Öğretilen Fizik: Bir Örnek

Biz yazılarımızda temel bilimlere, özellikle matematiğe ve fiziğe en büyük katkıları çok genç insanların yaptıklarını belirtmek istemişiz. Bu nedenle de şunları herkesin bilmesini istemişiz:

Bilindiği gibi gerçek bilgiye sahip olmak ve bilimsel düşünceyi geliştirmek bizimki gibi toplumlarda hiçbir zaman ön plana çıkmıyor. Herkes diploma peşinde. Diğer yandan biliyoruz ki, en büyük bilim adamları, matematikte ve fizikteki en büyük buluşlarını 22-26 yaşları arasında yapmışlar. Örneğin Isaac Newton (1643–1727) unutulmaz fizik kanunlarını ve matematiğe en büyük katkılarını 26 yaşına ulaşmadan elde etmiştir. Albert Einstein(1879–1955) 24 yaşında yaptığı çalışması için Nobel ödülü almış ve 25 yaşında da yaptığı iş ile dünyanın en büyük bilim adamı olduğunu ispatlamıştır.

Fransız matematikçi ve astronom Alexis-Clod Clero (18.yüzyıl) Paris Akademisi’nde ilk bildirisini sunduğunda 12 yaşındaydı. Fizik ve matematik konularında en büyük işleri yapmış kişilerden bazıları, ilk bilimsel makalelerini 13–14 yaşlarında yazmışlardır (örneğin James Maxwell(1831–1879) ve William Hamilton (1805–1865)).  Adını matematik (yüksek cebir) tarihine yazdıranlar içinde,  21 yaşında düelloda öldürülmüş Evariste Galois(1811–1832) de vardır. İki yaşında kitap okumaya başlayan ünlü fizikçi Thomas Young (1773-1829), içlerinde Türkçe ve Arapça da bulunan yaklaşık on dil biliyordu ve 23 yaşında tıpta doktora yapmıştı. Paul Dirac(1902-1984) ve Werner Heisenberg(1901–1976) gibi dehalar da böyle genç yaşlarında zirveye ulaşmışlardır.

Bizim insanlarımız da zamanlarını boş geçirmiyorlar, 8-10 yaşlarından başlayarak dini bilgiler konusunda 1400 yıl öncesinden bilinen zirvelere ulaşıyorlar. Bu bizi elbette mutlu ediyor. Ama Yahudiler, Avrupalılar ve Japonlar bilimin her bir alanında çok ilerlemiş, durmadan da yeni teknolojiler üretiyorlar. İnsanlarımız için cennete gitmeye hiçbir faydası olmasa da, toplumların tamamı, dini ibadetlerini ne şekilde yerine getirdiklerinden bağımsız olarak, kâfirlerin buldukları bütün tüketim yeniliklerinden fazlası ile yararlanmak istiyorlar. Gelir dağılımının bizde de gelişmiş ülkelerdeki gibi olması ve ekonomik inkişafımız için, biz de temel bilimlerin gelişmesine çalışmalıyız. Bunun için de mantığa dayanan, matematik ifadelerle yansıtılan bilgilere, Batılılar gibi çok büyük ihtiyacımız olmalıdır.    

Unutmamak gerekir ki en kesin dil matematik dilidir. Matematik bilen insanlar matematiksel ifadelerle verilen bilgileri, farklı zamanlarda ve farklı ülkelerde bile, aynı şekilde almış olurlar. Ama sözle ifade edilen bilgiler, aynı millet için bile farklı zamanlarda farklı anlamlara gelebilirler. Hatta aynı millete mensup, aynı zamanda ama farklı bölgelerde yaşayan insanlar, bazen aynı sözü çok farklı anlam taşıyan şekilde anlayabilirler. Diğer yandan aynı cümleyi okurken, aynı dili konuşan, ama farklı kültürel seviyede insanlar farklı anlam çıkarabilirler. Bu sebepten de sözle, yazı ile ifade edilenleri tam olarak, gerçek şekliyle anlamak imkânsızdır.

Sosyal bilimler sözlerle anlatılıyor. Bu nedenle de ulaştıkları sonuçlar çoğu kez farklı yorumlara yol açıyor. Doğa bilimlerinin sonuçlarının doğruluğu yalnız farklı yerlerde, farklı insanların yaptıkları deney ve gözlemlerle kanıtlanabilir. Ama yine de bu gerçeklerin geçerli olma sınırları hata paylarına ve süreçlerin(olayların) ilerlediği şartlara bağlıdır. Matematik doğa bilimi değildir. O, insan mantığına dayanan temel bilimdir. Matematik ifadelerin çoğu, doğrudan doğa ile bağlantılı değildir. Doğanın kanunlarını yansıtanlar da tam gerçek haliyle yansıtmazlar. Ama onlar her zaman insanın fikrini tam olarak ve kesin şekilde yansıtırlar.

Her bir bilim dalında ne kadar matematik varsa,

kesinlikle bir o kadar da gerçek vardır. 

İmmanuel Kant  (1724–1804)

Elektrostatiğe bağlı  bir makalemiz (http://www.fizikportali.com/2008/08/bazi-elektrostatik-sorulari-hakkinda-dusunceler/ veyahttp://www.lisefizik.com/Elektrostatik5.pdf ) yayımlanmıştı. O makalede kitaplarda yanlış çözülen meselelerden örnekler vermiştik. Bu örneklerden biri (aşağıda incelenen) okurlar tarafından tartışılır hale geldi ve kimileri bu çözümümüze ikna olamadıklarını bildirdiler. Biz de buna sevindik çünkü makalemiz düşünmeye istekli fizik öğretmenlerine ulaşmıştı.   

3. Formül Yayınları, 11. Sınıf, Arif Kaner.

Yüksüz X, Y elektroskopları, yüksüz L iletken küresine iletken tellerle şekildeki gibi bağlıdır.

Pozitif yüklü K küresi L küresine dokundurulmadan içine sarkıtılıyor. Bu durumda X, Y elektroskoplarının yapraklarının işareti için ne söylenebilir?”

               X                                  Y

A)           Pozitif                   Pozitif

B)            Pozitif                   Negatif

C)           Pozitif                   Yüksüz
D)           Negatif                 Negatif

E)            Negatif                 Pozitif

Çözüm:  Pozitif yüklü K küresi başta yüksüz olan L küresinin içine dışarıdan elektron çeker. X ve Y elektroskopları elektron vereceğinden pozitifle yüklenir. Doğru cevap A şıkkıdır.”

Fizik kitaplarında(ÖSS soruları ve Olimpiyat meselelerinde de) neredeyse bir sürü kuşkulu çözümü olan sorular için, kendilerince doğru düşündükleri cevapların verilmesi istenmekte. Ama unutmamak gerekir ki şartların kesin şekilde koyulmadığı sorularda, cevaplar da olasılıklara bağlı olacaktır. Okurların fikrini bu probleme çekmek için, şartları kesin olmayan yukarıdaki soruya, biz de kesin olmayan B cevabını kesin şekildeymiş gibi verdik ve yazdık: Yanlış çözüm. Doğru şık B olmalı çünkü kabın içinde eksi yükler vardır. İlk anda telin bir ucu negatif diğeri ise pozitif olmasından akım oluşur, sonra potansiyel farkı aradan kalkar ve neticede Y elektroskopu negatif yüklenir dedik ama anlatmadıkZaten A şıkkının geçerli olması da anlatılmamıştı.          

Lise öğrencileri ve öğretmenleri için yazılan kitaplarda gerçekleri yeterince  yansıtmayan anlatımlar ve çözümler verilmektedir. İyi eğitimde doğru olmayan bilgileri ezberlettirmezler; bilimin derinlikleri yönünde ipuçları verirler. Ne yazık ki bizim eğitimimiz, her zaman vurguladığımız gibi, bilimsel düşünceyi kısıtlamaya doğru yönelmiştir.

Meselenin şartlarına ve verilen şekle bakarak, kafamızda oluşturduğumuz deney, verilen (A) çözümün yanlışlığını göstermişti. Böylece, B şıkkının doğru olacağını yazmıştık. Ama fiziği seven ve uzmanlığa önem veren fizik öğretmenlerinden doğru cevabın A olması gerektiğini destekleyen e-mailler aldık. Bu nedenle de fiziğin nasıl bir bilim olduğunu, düşünme tarzlarını anlatmak için bu makaleyi de yazmaya karar verdik. 

Şimdi meselenin çözümünün neden A olmadığını, daha doğrusu aynı görünümde ama şartları iyi açıklanmamış bir soru için birden fazla seçeneğin de nasıl doğru olabileceğini, öncekinden geniş biçimde ele alalım. Deney düzeneğini hazırlamak için L küresini X ve Y elektroskopları ile bağlıyoruz. Bu bağlantıyı yaparken, her iki telin temasta olacak uçlarını temizleyerek, elektroskoplara ve L küresine bantla yapıştırıyoruz. Burada, Y elektroskopuna giden tel ne K küresi ile, ne de L kabının ağzı ile temasta olmamalı. Onun için telin kabın ağzına kadar olan kısmını da bantla yalıtıyoruz. X elektroskopunu L ile bağlayan telin hepsi dışta  olduğundan onun yüzeyinin yalıtkan olup olmaması ise önemli değil. Böylece düzeneği şekildeki görünümüne getiriyoruz.

Şimdi artı yüklü K cismini L nin içine sokmak gerekiyor. Ama endişeliyiz. Çünkü K küresinin çapı, L kabının ağzından geçerken temas edebilecek kadar büyük ve buna müsaade etmemeliyiz. K’yı L’nin ağzına yaklaştırdığımızda, Y elektroskopuna bağlanan telin yalıtılmamış bölümüne çok yaklaşıyoruz. Bu anda elektronlar, Y elektroskopundan telin K’ya yakın ucuna geliyorlar. Böylece, aynı anda da Y elektroskopu az da olsa artı işaretli yükleniyor. Endişeli olduğumdan, diğer terli elimin(ter tuzlu olduğundan iletkenliği artar) istemeden Y elektroskopunun başına veya telin ona yakın ucuna dokunduğunu hissetmiyorum. Belki de bir öğrenci dokunuyor. O bölgeler artı işaretli olduğundan, elimden dokunduğum elektroskoba (ya da tele. Fark etmez) elektronlar geçiyor. Öyle ki, Y elektroskopu ile ona bağlanan tel birlikte kolayca eksi yük kazanıyor.

K cismini L’ye dokundurmadan içine ulaştırıyorum. K’daki artı yükler L kabındaki elektronları kendisine çektiği ve valans elektronları serbest hareket edebildiği için, kısmen kabın iç yüzeyine yaklaşıyorlar. Böylece L kabının iç yüzeyi eksi ve dış yüzeyi artı işaretli yüklenmiş oluyor. Telin L kabının içindeki bölümünü izole ettiğimizi söylemiştik. Bu nedenle K’nın oluşturduğu elektrik alanı da onu pek etkilemiyor. Aralarında yalıtkan bölüm olduğunu söylemiştik. Yalıtkan malzeme, dielektrik sabitinin büyüklüğüyle orantılı olarak, elektrik alanı zayıflatacaktır. Kısacası, Y elektroskopunun eksi yüklerine K cismi pek etki edemiyor. Bu yöndeki diğer etkilere de değineceğiz.

Şekilde gösterildiğine göre L kabının çapı, K küresinin ve özellikle elektroskop topuzunun çapından çok daha büyük. Bu nedenle de onun iç ve dış yüzeylerinde yüklerin yüzey yoğunluğu K’ninkine göre daha küçük(yarıçapla orantılı yük paylaşımlarındaki yüzey dağılımlarını hatırlayın).  Zaten K cisminin yükünün fazla olmadığını(sebebini açıklayacağız) da göz önünde bulunduruyoruz. Bu nedenle de L kabının uzaktaki ve küçük elektrik kapasiteli elektroskoplardan kendine elektron çekmeye pek ihtiyacı yok; özellikle de ince bir tel vasıtasıyla. Yine de, K cisminin yükü az olsa bile elektroskoptan elektronlar çekmesi mümkün olabilir. Fakat bunun için diğer şartların da bu sürece yardım etmesi gerekir.

Yukarıda Y elektroskopunun ve onu L kabıyla birleştiren telin kazara eksi yük aldığını söylemiştik. Bu yükü taşıyan elektronlar L kabının iç kısmına geçebilirdi. Ama geçemediler ve nedeni de çok basit. Birincisi, aşağıda açıklayacağımız sebepten K cismindeki elektrik yükü az; L kabının çapı ve ağzı büyük. Yine şekle göre, K  ve L cisimleri aralarındaki mesafe fazla. Bu nedenlerle de kabın iç yüzeyi ve oraya yapıştırılan telin arasında potansiyel farkı düşük. Kullanmak üzere seçtiğimiz tel ve kabın malzemeleri arasındaki temas potansiyeli daha fazla(dikkatli seçmezsek böyle olur) ve K’daki yükün oluşturduğunun yönüne ters. Bu nedenlerle elektronlar telden kaba geçemiyorlar. Sonuçta Y elektroskopunun yükü eksi olarak kalıyor.

Lise son öğrencileri temas potansiyeli(elektronun malzemedeki bağlanma enerjisi. Kısaca, kitaplardaki “Bağlanma Enerjisi”) ile fotoelektrik olayında vetermoçiftler konusunda karşılaşıyorlar. Fotoelektrik olayından biliyoruz ki, her farklı metalden(malzemelerden) elektronun çıkarılması için farklı miktarda iş yapılması gerekir. Elektrik devrelerinde bu işi elektrik alanı veya ısı enerjisi üstlenebilir. Bu, fotoelektrik olayda ışığın üstlendiği göreve benzer. Örneğin bizim incelediğimiz örnekte, L kabı alüminyum (Al) ama L elektroskopunun topuzu ve onu birleştiren tel bakırdan(Cu). Böyle diyoruz çünkü ekseri bu malzemeler kullanılır ve aksini düşüneceğimiz bir bilgi verilmemişTemiz metaller arasındaki temas potansiyeli yalnızca birkaç volttur ama teller oksitlenirse temas potansiyelleri büyür. Hatta demin yaptığımız gibi, tellerin uçlarını temizlemeyebilirdik.

Yukarıda K cisminin yükünün küçük olduğunu yazmıştık. Sebebini açıklayalım: Birincisi, K cismi elektrik yükünü dış yüzeyden aldığından yüklenmesi zordur. Çünkü onun potansiyeli, ona yük taşıyan cisminkinden fazla olamaz. Böylece K cisminin elektrik yükü alma imkanı, yük veren ile ortak potansiyellerinin büyüklüğüyle sınırlıdır. Öte yandan elektrik yükü kaynağı belirtilmemiş. Az mı çok mu kesin bilmiyoruz.    

Şimdi diyebilirsiniz ki: “Bu çözümde soruda verilmeyen o kadar olay sıraladınız ki. Hatta elinizi bile değdirdiniz”. Hatta diyebilirsiniz ki: “O halde meselenin çözümünün A şıkkı(pozitif-pozitif) olması için şekilde nelerin olması gerekir?” Bu iki muhtemel sorunuzu da sonuncudan başlayarak izah edelim. Çözümün verildiği gibi(A seçeneği) olması için şekilde ve şartlarda şunlar gözükmelidir: Birincisi Y elektroskopuna bağlanan tel yalıtılmış olmalı, L kabının içine kabın ağzından uzak bir yerde açılmış delikten içeri girmeli ve dış yüzeyi ile temastan kaçınmalı(temas olursa meselenin bir anlamı kalmaz). Tel yalıtılmamışsa, telin geçtiği delik yalıtılmalı ki, kabın yüzey kısmına yakın bölge ile temas etmesin. Diğer yandan K cisminin taşıdığı yük hayli fazla olmalı ki elektronlar elektroskoptan tele ve telden L kabına geçebilsinler. K cisminin yükünün fazla olması için içi boş olmalı ve elektrik yükü içten dokundurularak aktarılmalı.

Büyük yüklü bir K cismi elde etmek için elektrik yüklerinin kaynağı da doğru seçilmelidir. Bu kaynak büyük kapasiteli ve yüksek potansiyelli olmalı yadasabit akı kaynağı olmalıdır. Temas olan yerler iyi temizlenmiş olmalı. Son şartlar sağlanmazsa, Y elektroskopu yüksüz bile kalabilir(elimizin değdiğini düşünmez, sorudaki şartları sağlarsak bile) ve cevap A değil, C de olabilir. Hatta kullandığımız malzemeler arasındaki temas potansiyeli öyle olabilir ki, X elektroskopu bile yüksüz kalabilir. Şekilde göründüğü gibi, elektroskopların yapraklarının eşit şekilde ayrılmasını sağlamak için gereken şartları oluşturmak daha da güçtür.  Son cümleyi yazarken de şekilde verilenlere sadık kalmak istedik. Çünkü sorunun orijinal görünümü bile oldukça yoruma açık.

Şimdi düşünün ki L kabı evinizin içinde. Telleri onun iç ve dış yüzeylerine birleştirip, K’yi L’nin içine dokunmamak kaydıyla tutuyorsunuz. Şimdi, bu tellerin diğer uçlarını topraklayın. Toprağın(Dünya’nın) elektrik kapasitesi sonsuz büyük ve L kabının içi ve dışında farklı işaretli yükler var. Bu durumda topraktan kaba devamlı olarak elektron akımı olacağını, fizik bilmeyenler düşünebilirler.

Hatta bu telleri kap ile toprak arasında istediğiniz yerlerden keserek araya iç direnci çok küçük ampuller yerleştirin. Acaba evinizde devamlı ve bedava(tükenmez enerji ile) aydınlatma oluşturmuş olur musunuz? Eğer böyle düşüncelerdeki yanlışlıkları fizik öğretmenlerimiz görmekte zorlanırlarsa, bu eğitimin ve bilimsel düşüncenin yetersizliğine işarettir. Yine de çokları biliyor ki böyle bir sistem çalışmaz; toprakta elektronların bol olmasına rağmen. Eğer L kabı X elektroskopundaki elektronları artı yüklü yüzeyine az da olsa çekebiliyorsa bile, bu demek değildir ki, eksi yüklü olan iç kısmı da Y elektroskopundan elektronları kolaylıkla çekebilecektir.

Şekilden L kabının kalınlığının elektroskopun topuzunun çapı ile neredeyse aynı olduğunu görüyoruz. Eğer L kabının ve elektroskopun malzemeleri aynı ise, L kabının içindeki serbest elektron sayısı, L kabının ve elektroskopun topuzunun çaplarının yaklaşık olarak karesi(L kabının kalınlığına bağlı olarak,belki kübü) ile orantılıdır

Diğer yandan elektroskoplar L kabından uzakta ve onunla ince tellerle(serbest elektron kapasitesi düşük) birleşmiş durumdalar. Bu durumda düşünmemiz gereken başka şeyler de var: Şekildeki K cismine yükü sadece dışına dokunarak verebiliriz çünkü içinden dokunabileceğimiz oyuk yok. Oyuk olsaydı daha fazla elektrik yükü vermemiz mümkündü. Elektrik yükünü dıştan vermek zordur. K cismi yük aldıkça potansiyeli artacak ve bu nedenle her yüklemede öncekinden yüksek potansiyeli olan yüklü cisimlerle(yük kaynağı) temas ettirmek gerekecek. Böyle yüklenmiş K cismi ise fazla bir elektrik yükü taşımaz.

Ayni zamanda L cisminin içinde biriken(indüklenmiş) elektrik yükü de K’nın yükünden fazla olamayacağını biliyoruz. L cisminin kütlesi(elektron bolluğu) elektroskopun başındaki topuzunkinden çok fazla olursa, elektroskoptan elektron çekmeye ihtiyacı olacak mı? Doğal olarak çok az. Bu kadar az bir yükü elektroskop gösterebilecek mi? Çok mu duyarlı bu elektroskoplar? Tellerin birleşme yerlerindeki problemleri de unutmayın. Bir süngerle gölün arasına ince bir boru yerleştirerek suyu gölden süngere kolayca çekebilir miyiz? Yukarıdaki birinci sorunuzu açıklayabildik mi? Neden seçeneklerin farklı olabileceğini anlatabildik mi? Umuyoruz ki, bu yaptığımızın sebebini anlayabilmişsinizdir.

Batı ülkelerinin birinden bir bilim adamı Nasreddin Hoca’nın yaşadığı yere gelmiş. Ama Nasreddin Hoca’dan başkası bilim adamı ile tartışmaya cesaret edememiş. Birbirlerinin dilini de bilmediklerinden, fikir alışverişi anlamında yalnızca yere çizilen geometrik şekiller kullanılmış. Bilim adamı bir daire çiziyor, Nasreddin Hoca onu iki eşit kısma bölüyormuş. Bilim adamı yeniden daire çiziyor, Nasreddin Hoca onu dört eşit kısma bölüyormuş. Bilim adamı ayrılırken, Hoca’nın Dünya, kara ve okyanuslara bağlı bilgilerinin çok iyi olduğunu düşünüyormuş. Nasreddin Hoca’ya olan biteni sorduklarında da, bilim adamının yalnız yemek düşündüğünü ve yemeğin büyük kısmını istediğini anlatmış.  

Yukarıda adını hatırlattığımız, 21 yaşında ölmüş büyük matematikçi Evariste Galois, okulda ve üniversite sınavlarında matematik sorularına öğretmenlerin dar düşünce çerçevesinden bakamadığından, kötü bir öğrenci sayılmış ve üniversiteyi de kazanamamıştır. Onun matematik öğretmeni gelişmemiş düşüncenin limiti olarak hatırlanır. Matematikte yanlış anlayışa yer çok azdır ama yine de şartların çok kesin(belirli) olması gerekir.

Söylenenlere göre atomun babası sayılan Niels Bohr (1885–1962), okuldaki öğretmeninin fizik sorusunu üç farklı yolla ve farklı yaklaşımlarla çözmüştür. Ama öğretmen yalnızca kendi çözdüğü yolu anladığından Bohr’a kötü not vermiştir. Acaba Einstein ÖSS fizik sorularında başarılı olabilir veya herhangi bir fizik bölümümüzü iyi notlarla bitirebilir miydi? Bir sürü belirsizlikler içeren fizik sorularının yalnız istenen biçimde çözülmesinin istenmesi halinde, ezbere dayalı öğretim yapılması ve bilimsel düşüncenin engellenmesi kaçınılmazdır.

Einstein Gelişmemiş Bir Ülkede Olsaydı

izler, Dünya’nın çoğu ülkesi gibi, bilime hiç katkısı yok denebileceklere dereceler ve unvanlar dağıtıyoruz. Pek de bilimsel sayılmayacak makaleler yayınlıyoruz. TÜBİTAK ve diğer kurumlar için genelde değersiz projeler hazırlıyoruz. TÜBİTAK, YÖK ve diğer kurumlar bunlar için ödüller veriyor ve böyle işlerin yapılması için pahalı cihazlar da alıyorlar. Ama hiçbir kurum bilimsel çalışmaların sonuçlarıyla ilgilenmiyor. Sadece makale sayısıyla uğraşıyorlar.  Bilim ve yeni teknolojiler üretimiyle ilgili(amacıyla değil) paralar dağıtan kurumlar, son 10 yılda bile, bu alanlara kimlerin ne ölçüde katkıda bulunduğunu bilmiyorlar. Çoğunlukta olup katkıda bulunmayanlar diğerlerine karışmışlar. Dikkat etmek gerekir ki, yalnız önemli bilimsel sonuçlar elde etmiş bilim adamları diğerlerinin de bilimsel sonuçları ile ilgilenir ve değer verebilirler. Keşke böyle insanlar bilim ve yeni teknoloji üreten kurumların başkanlıklarında ve onların çevrelerinde bulunsaydılar.

Einstein 1905 yılda yayımladığı Özel Görelilik Teorisi ile dünyada en büyük fizikçi ve 1916 yılında yayımladığı Genel Görelilik Teorisi ile yüzyılların en büyük bilim adamı olduğunu göstermişti. Bundan birkaç yıl önce TV’de Einstein’ın birkaç Yahudi bilim adamı ile birlikte Türkiye’ye çalışmak için gelmek istediğini söylemişlerdi. Sözüm ona, Einstein’ın bu konuda yazdığı mektubu Atatürk, Maliye Bakanı’na göndermiş. Denilene göre Maliye Bakanı bunlara verilecek maaşların Türkiye için masraflı bulduğu için Einstein arkadaşları ile Türkiye’ye gelememişler. Doğal olarak bu bir masal olmalı. Çünkü Einstein ve onun tanıdıkları, o zor zamanlarda bile, Türkiye’nin başında Atatürk gibi lider olmasına rağmen gelişmemiş bir ülkeye gelmek istemezlerdi.

Bu masala bir sürü inananlar vardır. Ama bunların çoğu böylesi bir masalın bizler için hakaret olduğunu anlayamıyorlar. Birincisi, Einstein’ın kendine yakın bildiği bilim adamları Nobel ödüllü veya bu dereceye yakın kişiler olmuştur. Yani onlar bütün Müslüman âleminin tarih boyu bilime yaptıkları katkılardan daha fazlasını yapmış olanlar, olsa gerek. İkincisi, Amerika ve diğer bazı ülkeler Einstein ve onun arkadaşlarını her yolla ve fırsatla kendi ülkelerine almak istiyorlardı. O dönemde bunlardan çok daha az önemli bilim adamlarını ve mühendisleri Amerika’nın, İngiltere’nin ve Sovyetler Birliği’nin keşif kurumları izliyor ve ülkelerine kaçırıyorlardı, hele de 1945 yılında.

Şimdi gelelim Einstein ve arkadaşlarının(tanıdıklarının) mali yüküne. Bugün TUBİTAK Avrupa Birliği ile müşterek çalışmalar için yılda yaklaşık 80 milyon dolar para transfer ediyor. Bu paranın boşa giden kısmı bile, Einstein’ın ömrü boyunca harcadığı paradan fazladır. Ayrıca ona ve tanıdığı bilim adamlarına böyle büyük paralar hiç de gerekli değildi.

Yaklaşık 1994-95 yıllarında ODTÜ Fizik Bölümü’ne Katıhal Fiziği alanında dünyaca ünlü Rus bilim adamı Keldish gelmişti. Koridorları geziyor ve onunla bilimsel açıdan ilgilenen birileriyle karşılaşmak istiyordu. Bilimsel ilgisizliğe tam anlamıyla şaşırmıştı. Einstein ise birileriyle müşterek çalışan ve bildiklerini paylaşan biri bile değildi. Onun yaptıklarını şimdi bile çok az sayıda insan tam olarak anlıyorken, Türkiye’de böyle biri hiç yoktu. Einstein Türkiye’de ne yapacaktı? Onun biliminin derinlikleri ile ilgilenen birisi bulunur muydu?

Bilimde çok büyük önem taşıyan belirsizlik prensibinin müellifi ve kuantum fiziğini kuranların en önemlilerden biri olan Heisenberg, Nobel ödülü kazandırabilecek düzeye yaklaşmayan makaleler yazmazdı. Bu sebepten, 75 yıl yaşamış ve ömrü boyu çok çalışmış Heisenberg, benden[1] yaklaşık üç kat az sayıda makale yayımlamıştır. Kendisi Nobel ödüllü fizikçiler arasında çok üst seviyede olmasına rağmen, bugünkü YÖK ve TUBİTAK için, makale sayısı kıstası ile yapılan değerlendirmelerinde “bizim iyilerimizle” kıyasla yetersiz bulunacaktı. Bizim kriterlerle Einstein bile önemli bilim adamı değildir. Einstein ve Heisenberg günümüz Türkiye’sinde yaşasaydılar TÜBA üyesi olmak için şanslarını bekler dururlardı. Bilimde en büyükler içinde, dünyada tanınsalar ne çare? Akademi üyeleri içinde dostları olmadıktan sonra bu üyeliği kazanmaları bile zor olurdu.

Prof Dr. Oktay Sinanoğlu[2] Türkiye’nin Einstein’i olarak tanınmaktadır. Üstelik Einstein’in çalıştığı konularda çalışmadığı ve hatta teorik fizikçi bile olmadığı halde. Ama genç yaşlarında, kuantum kimyasının oluşumu sırasında çok iyi çalışmış ve 25 yaşında ABD’de profesörlüğe kadar yükselmiştir. Türkiye’de kimin bilime ve yeni teknoloji üretimine nasıl bir katkıda bulunduğu bilinmediği gibi, onun katkısı da pek bilinmiyor. Bildiğimiz bir şey daha var ki, o da TÜBA üyesi değildir. Ama belki o da kimi diğerleri gibi TÜBA üyelerinden daha iyi bilim adamıdır.

Bizde bilimsel sonuçları ile ünlü olma imkânı olmadığından, Sinanoğlu’nun ünlü olmasının belki de asıl nedeni, Osmanlılar döneminde Türklerin Avrupa’ya bilim ve eğitimi taşıdığından ve oralarda cirit attıklarından bahsetmesidir. Gerçekten de 16’ncı yüzyıla kadar Osmanlı İmparatorluğu oralara bilim ve genel olarak kültür götürmüştür. Keşke sonraları da cirit atmakla beraber onlarla birlikte Rönesans’a katılabilseydiler. O zamanlardan başlayarak Avrupa’nın güney-batı bölümü güney ve doğusundan çok daha hızla gelişmeye başlamıştır. Yine o zamanlar bizlerle birlikte ve saraylarda yaşayan, ülkemiz nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturan Rumlar ve Ermeniler de vardı.

Günümüzde Türkiye’de, Einstein ve Heisenberg özveri ile çalışarak kişi başına ayda 3500 YTL kazanabilirlerdi. (Bu arada, asgari ücret ve emekli maaşlarının bundan çok daha az olmasını göz önüne alarak, böyle büyük paraların yabancılara verilmesini doğru bulmayan vatansever öğretim üyelerimiz de bulunurdu.) Einstein veya Heisenberg’in günümüzde bir TÜBİTAK projesi almaları da düşük ihtimalli bir işti. Çünkü TÜBİTAK bunların hazırladıkları projeleri de, usule uygun olarak fikirlerini açıklamak maksadıyla uzmanlara gönderecekti. Bu uzmanlar ise gördükleri projeleri çoğu kez saçma sapan bulacaklardı. Haliyle, başkanlık da bu fikre katılmak zorunda kalacaktı. Ne de olsa bilim ve projenin iyisi ile kötüsü arasındaki farkı daha iyi anlayıp ilgilenecek durumda olmasalar gerek.

Sebebini yukarıda anlattık: Einstein ve Heisenberg’in projelerden ve makale yazma işlerinden ek para kazanma imkânları olamazdı. Yani mali yönden ülkemize yük falan olmazlardı. Hem de bilime katkıları tüm Asya, Afrika ve Güney Amerikalı bilim adamlarının toplamından bile fazla olmasına rağmen. Zaten Einstein ne yapsa da gelişmemiş ülkelerin birine giderek orada faydalı ve saygın olamazdı. Popüler bile olamazdı. Çünkü dinini değiştirmeyecekti, okyanuslarda tatlı suyun tuzlu suya kısa zamanda karışmamasını(çünkü böyle akıntıların oluşmasının nedenleri çok kolayca anlaşılmaktadır) veya burçların insan yaşamını etkilemesini ve benzeri popüler konuları(!) konuşmayacaktı.

Ama Einstein’in görelilik teorisi, tüm dünyada (gelişmemiş ülkelerin de hepsi dâhil) çok ünlü olduğu için, yaşadığı gelişmemiş herhangi bir ülkenin TV programlarında ve gazetelerinde anlatılabilirdi. Örneğin Einstein insan olarak ilkönce her şeyin ona, buna ve yerine göre çok ya da az olduğunu anlamıştı. Einstein’dan sonra anlaşılmıştı ki, bir insanın başında yalnızca 2-3 tüy varsa bu çok azdır; ama 2-3 tane tüy bir tas çorbanın içindeyse bu çok fazladır.

Daha da ötesi, onu yüzyılların en büyük bilim adamı olmasını sağlayan işinin başındayken, o insanların binlerce yıl yanlış düşündüklerini fark etmişti. Onun bu fikrini anlayabilen biri bugün de çok zor bulunur. İnsanlar düşünürlerdi ve halen de aynen düşünüyorlar ki; yerde olan her şey yerdedir. Ama göklerde olanlar göktedir. Yani uzayda, fezada. Einstein dedi ki, yerdekiler yerdedir ama göktekiler gökte değil. Aslında gök(başka bir deyişle uzay) gökte gördüğümüz şeylerin arasındadır. Daha ötesi, cisimler uzayı yamuk yumuk etmiş ve bazı yerlerde uzay(feza) tamamen eğri olmuştur. Böyle yerlerde ve bazı durumlarda zaman, tamamen donuyor, duruyor.

Her bir çemberin uzunluğunun kendi çapına oranı olan 3.14159 azdır; Hatta oranın büyüklüğü çemberden çembere değişir; Öyle ki çemberin yarıçapı onun uzunluğundan çok fazla da olabilir; Farklı yerlerdeki üçgenlerin iç açılarının toplamı farklıdır ve 180 dereceden büyüktür. Bunların gerçek olduğunu iddia eden Einstein herkesin dikkatini uzaya(boşluğa) çekerek, onun kabarık-yamuk şeklini görmelerini istiyordu.

Einstein ABD’ye geldiğinde onu, daha önce kimselerin görmediği kadar şaşalı biçimde karşılamışlardır. Herkesin cevabını merak ettiği soruları da sormuşlardır. Bu soruların biri de şöyleydi: “Siz 1906-1915 yılları arasında makale yayımlamıyordunuz. Neler yapıyordunuz?” Einstein bu sorunun cevabını yaklaşık olarak şöyle anlatıyor: “Ben on yıl gece gündüz demeden hep düşündüm. Boş uzay (feza) nedir? Boşluk ve boş şey nedir? Bomboş ne demektir?”

Dünyada bilinen ve Türkiye medyasından da duyduğumuz ve hemen hepimizin bildiği Einstein’in eğitim seviyesiyle ilgili bir ayrıntıyı anımsayalım. Derler ki, Einstein okulda başarısızmış. Eh, Türkiye’de de böyle çocuklardan milyonlarcası olduğunu söylüyoruz. Belki Atatürk zamanındaki maliye bakanı da bunu bilerek ve Einstein’in çalışmalarının sonuçlarını dikkate alarak onun gelmesini istememiştir, olabilir mi? Einstein’in yukarda hatırlattığımız en önemli bilimsel sonuçlarının bile, Nasrettin Hoca’nın bildiklerinden çok çok daha az olduğunu hepimiz görebiliriz. Nasrettin Hoca hayata bağlı problemlerle ilgilenmişti ve zamanını boş şeylere harcamazdı. Diğer yandan, ülkemizde fizik ve matematik konularında çalışan bilim adamlarımız bilime genelde pek katkıda bulunmasalar da, Einstein gibi saçma sapan şeylerle zaman kaybetmemişlerdir.

Her şeye rağmen, gelişmiş ülkelerde uzaya, fezaya ve Feza Gürsey’e çok büyük önem vermişlerdir. Anımsatalım ki Prof. Dr. Feza Gürsey, geçen yüzyılda Türk kökenliler içinde en büyük fizikçi ve matematikçi olmuştur. ODTÜ’den istifaya mecbur edilmiş ve ABD’ye gitmiştir. Ne yazık ki böyle olayları kınamayan ve unutmayı tercih eden insanlarımız bugün de vardır.  Bizler temel bilimlerinden çok uzağız. Ama şarkı, şehir ve hikâyeleri severiz. Keşke bunları yazanların hepsini sevseydik. Fakat bir dahi olan Aziz’e hep nesin, nesin dedik ama ne olduğunu bile anlayamadık; onu bir hiç sayaraköldürmeye kalkıştık. Her toplumun tarihinde çok farklı ve kötü olaylar olmuştur. Yine de bilmek gerekir ki, böyle olayları unutmaya çalışan toplumlarda utanç verici olaylar tekrarlanabilir. Sorunlarını teşhis edip tartışmayan toplumların gelişmesi sürekli engellendiği için, artık uyanmaları gerekir.

Acaba neden Doğu, Afrika ve Latin Amerika kökenliler içinden bilime çok büyük katkıda bulunan insanlar çıkmıyor, özellikle de kendi ülkelerinde yaşayanlar içinden? Yaklaşık 1,5 milyar Müslüman’dan, o da yalnızca Batı ülkelerinde yaşamış, bir fizikçi Nobel ödülü kazanmış (Pakistan kökenli Salam Abdus (1926–1996) ) ama nüfusu 100 de 1’i kadar Hollanda’dan 15 kişi. Sayıları dünyada sadece 14 milyon olan Yahudilerden ise yaklaşık 40 Nobel ödüllü fizikçi vardır. (Nobel ödülleri 1901’den başlayarak her sene verilir ve şimdiye kadar yaklaşık 180 fizikçi bu ödülü almıştır.)

Batılılar bunun nedenini bizler için gerekli şekliyle anlatmak yerine Asyalılara, Afrikalılara ve Latin Amerikalılara “geri zekâlılar” diyerek geçmekteler. Doğal olarak bizler böylesi hakareti kabul edemeyiz. Bilim (yeni teknolojiler) üretiminde çok çok gerilerde kalmamızın nedenlerini anlamaya çalışmalıyız. Ama gelişmemiş ülkelerin insanları genelde kendilerini ve ülkelerini “en büyük” saydıklarından bu laflara sadece kızar ve geride kalmalarının nedenleriyle yine pek ilgilenmezlerGerekirse gelişmemiş ülkelerin insanları da Yahudilere, Avrupa kökenlilere ve Japonlara geri zekâlılar der ve bununla da iş bitmiş olur.

Bizler gelişmek için gerekeni yapacağız deriz ama gerekenlerin neler olduğunu kimlerin bildiği pek bilinmez. Böyle ülkelerin insanları çok kıskanç olduklarından da çevrelerinden birisinin gelişmesini ve kendilerinden daha ünlü olmasını kesinlikle istemezler. Neticede onlardan iyi olsalar da o mevkilere getirilmezler. Bunun yerine, gururlarını okşamak için, ülkelerinin dışında yaşamış ünlü insanları kendilerinden saymakla yetinirler.

Mesela bizlerden bazılarının Napoleon Bonapart’ı Türk saymaları veya bazı Arapların William Shakespare’in Ermeni değil (Ermeniler de onu kendilerinden birisi bilirler) de Arap olduğuna inanmaları gibi. Keşke böyle benimsemeler biraz da temel bilimlere çok büyük katkıları olmuş olanlar tarafına kaysaydı. Batılılar, kendi milletlerinden ya da çevrelerinden gurur kaynağı olarak bilimi, bilim adamlarını herkesten çok benimsemiş, destek olmuşlardır. Bunun içindir ki, aralarından Newton ve Einstein çıkmıştır. Gelişmemiş ülkelerin insanlarında böyle özellikler yok derecededir. Neticede, gelişmemiş ülkelerin gelişmemiş kalmalarının nedeninin geri zekâlık olmadığını söyleyebiliriz. Ama dikkatinizi çekelim; burada zekânın ne olduğunu kesin şekilde belirlemedik.

Dünyadaki bu durumu genetik farklılıklara bağlama problemine hiç girmeyelim. Çünkü uzmanlık alanımızın dışına çıkarsak doğrulardan uzaklaşabiliriz. Sadece hatırlatalım ki, Avrupa’nın güneyinden ve doğusundan güzey-batı yönüne gittikçe,  büyük önem taşıyan bilimsel ve teknolojik sonuçların yoğunluğu artıyor. ABD’de de insanlık için faydalı olan en hayırlı işler yine demin söylediğimiz bölgenin insanları ile bağlantılıdır. Ayrıca Japonlar da yeni teknoloji üretiminde çok başarılıdırlar. Yahudiler ise, zamanımızda, bilim açısından tüm milletlerden öndedirler. Bizlerle iç içe yaşamış ve sonra gelişmiş ülkelere göçmüş Ermeniler bilim ve yeni teknoloji üretimine Türklerin hepsinden daha fazla katkıda bulunmuşlardır. Acaba neden?

Doğulular, Afrikalılar, Latin Amerikalılar eğitime, bilime ve yeni teknoloji üretimine saygısızdır. Genelde çevrelerinde kendilerinden daha iyisini bulundurmazlar. Eğitim ve bilim için paralar harcarlar ama dahi, umut veren biri için değil. Evladının prestiji, keyfi ve diploması için paraya para demezler ama onların iyi bir eğitim alması için paradan vazgeçemezler. En iyi eğitimciye ve bilim adamına bile, ister Newton ve Einstein olsun, pek saygı duymaz, yararlanmak istemezler. Özellikle de kendi milletlerinden olanlardan. Gelişmemiş toplumlar için bunların geçerli olduğunu çokları biliyorlar ama bir şey de değişmiyor. Bizlerde özel sektör eğitim ve bilim için pek para harcamaz ve özel üniversitelerse öncelikle para kazanmak içindir. Yeni teknolojileri yurtdışından alırlar. Kendi ülkelerinde üretilebileceğine inanmazlar ve haklıdırlar da. Devletler para harcarlar ama genelde iyi eğitim ve bilim için değil. Pahalı cihazlar da alınır, üniversitelerde açılır. Belki de, kadrolaşmak ve “bizde de var” gösterişi için.

Türkiye ve dünyada işadamları bir işe yatırım yapmadan önce bütün masraf ve kazançlarını düşünür, hesap yapar, kar etme yollarını ararlar. Ama bilim ve yeni teknoloji üretiminde, devlet yatırımlarında bunu göremiyoruz. Ne de olsa, “devletin malı deniz”. Büyük yatırımlar yapacaksın ki, kendin ve hükümet için reklam olsun. Halk da ülkenin geleceği için önemli işler yaptığını zannetsin. Eğitim ve bilim seviyesinin gelişmediği bir ülkede yatırımın boşa gittiği anlaşılsa da onlarca yıl geçer (Nasreddin Hoca’nın sözlerini hatırlayın: “O zamana kadar ya han, ya ben, ya da eşek ölmüş olur.”). Bu zamanda keyfine bakarsan yükselirsin ve ünlü olursun. Ayrıca, büyük yatırımlarda çok yüksek görevlilerin imzası gerektiğinden, onlar da böyle işleri hep desteklemek zorundadır. Devletin paraları devamlı harcanır. Çünkü kimse yanlış yere imza attığı bilinsin istemez.

Örneğin TUBİTAK Antalya’nın dağlarında gözlemevi kurmuş ve yaklaşık 40 milyon dolar masraf etmiştir. Sonra yaklaşık 40 tane bilimsel açıdan değeri meçhul makale yayımlamıştır. Hatırlatalım ki Feza Bey’in her bir makalesi devlete yaklaşık 1000 defa ucuza mal olmuştur. Einstein’in makaleleri de masrafsız ortaya çıkmıştır. O en önemli deneylerin sonuçlarını, kafasında oluşturduğu fikirleri inceleyerek görürdü, yani düşünce deneyleri yapıyordu. Gelişmemiş ülkelerde devamlı olarak boşa yatırımlar yapılıyor. Türkiye de bunu hep yapıyor ve yapacaktır da. Çünkü bilimsel açıdan neyin hangi yönde yöneltileceği konusuna yöneticiler kafa yormuyorlar ve iyi bilim adamlarını ise çokça dışlıyorlar.

Bunlar da Doğu, Afrika ve Güney Amerika insanları için geçerli olan geleneklerin sonucudur. Bizler orta çağların en büyük astronomu ve Samerkant’ın sultanı Uluğ Bey’i (1394–1449) oğlunun yardımı ile öldürdük. Dünyada en büyük matematikçiler sırasında yer alan ve zamanesinin en büyük astronomu olan Nasir al-Din Tusi’yi (1201–1274) zindanda çürüttük. Bugün astrofiziğin en önemli konularında çalışan ve Türk fizikçileri içinde öncülerden olan Hakkı Ögelman da bundan yaklaşık 30 yıl önce yurt dışına gitmek zorunda kaldı. 1995 yılında buraya dönmeyi istediyse de, dönemedi ve çok sıkıldı. Bu, yüksek tansiyonlu Hakkı’nın o günlerde felç geçirmesi ile sonuçlandı ve bir daha da sağlığına kavuşamadı.

Astrofiziğin optik alanında çalışanlar içinde(yani Türkiye’de en yaygın şekilde çalışılan konularda), herkesten fazla bilime katkıda bulunan Prof. Cafer İbanoğlu’na da TÜBİTAK başkanlığının hiç ilgisi olmadı. Ulusal Gözlem Evi’nin işlerinden uzak tutuldu. Teorik Astrofizik’in uygulanması konusunda Türkiye için en fazla önemi olan Prof. Rennan Pekül’ün de gençlik yıllarında başından çok işler geçti. Kırk yaş civarında veya elli yaşından gençler arasında fiziği anlayan ve astrofiziğe uygulayabilen kişi olarak Doçent Aşkın Ankay’ı düşünüyorum. Ne yazık ki, o da tamamen ilgi dışında kalmış. Çünkü bilime katkıda bulunabilen insanlara gerek duymuyoruz.

Gelişmemiş ülkelerin devlet kuruluşu ne sayılırsa sayılsın, tarihleri kaç bin sene olursa olsunoralarda feodal ilişkiler hep güçlü olarak kalıyor. Örneğin Sovyetler Birliği’nde böyle ilişkiler tamamen kaldırılmıştı. Ülke dağıtıktan hemen sonra Rusya, ona yük olacak diğer cumhuriyetlerden ayrılmak istedi. Bir gecede birliğin bitmiş olduğunu ilan etti. Kendi başına(bağımsız) kalmış Müslümanların yaşadığı cumhuriyetlerde hakimiyet ve yönetim, o ülkelerde yüksek vazifelerde olanlarda, çocuklarında, akrabalarında ve memleketlerinin insanlarında kaldı. Bu insanlar (aileler) ellerinde yalnızca ülkelerinin tüm zenginliklerini tutmadı: Bu insanlar bütün alanlarda toplumlarının en ünlüleri de oldular. Temel bilimler konularında bile. Bilimsel çalışmaların sonuçlarının da önemi kalmadı.

Oradaki insanların çoğu şimdi de patates, domates almaya çok zorlanmaktadır. Bazı yöneticilerse, yılda yaklaşık bir milyar dolar mal varlığı elde etmeyi becerdiler. (Azerbaycan’dan örnek vermek bizim için daha kolay. Oranın geçmiş Sağlık Bakanı Ali İnsanov her yıl mal varlığını yaklaşık bir milyar artırırdı. Ne diyelim, soyadı zaten “insan”.) İlginçtir ki, Türkiye’de bir bakan yılda sadece birkaç milyon doları kanunsuz olarak elde etse, kendi hemşerileri tarafından bile hoşgörüyle karşılanmayabilir.

Hangi ülke veya toplum hakkında bilgi almak için google’ye girerseniz karşınıza Vikipedi ansiklopedisi çıkar. Buradaki bilgileri her bir ülke kendisi yazar. Bizler bu yazılarda kendimizden fazla topraklarımızı tanıtırız. Belki de doğru olan budur. Çünkü bu topraklar yalnızca insanların değil, bütün canlılarındır. Sonra liderlerimizi, devletimizi ve geleneklerimizi tanıtırız. Ama örneğin Ermeniler böyle yapmıyorlar. Onlar çok fazla yazı eklemişler ve en fazla kendi milletlerinin elde ettiği başarıları tanıtıyorlar. Hatta eskiden Ermenistan topraklarında Azeri ve aralarına karışmış(asimile edilmiş) çok sayıda Kürt de yaşıyordu.

Ermeniler her konuda en önemli sonuçları elde eden, en ünlü vatandaşlarının ad ve soyadını yazıyorlar. Diğer milletler oraları 1949 yılından başlayarak terk etmeye mecbur olmuşlardır. Şimdi ise Ermeniler dışında kimseler kalmamıştır. Azerbaycan’a birinci büyük göç, yaklaşık 200-300 bin insan, hatırladığım kadarıyla 1949-1950 yıllarında gerçekleşti. O zaman göç edenler genelde Ağrı Dağı’nın Ermenistan sınırları içinde olan kısmında, vadide yaşayanlardı. Çoğunu Azerbaycan’da pamuk yetiştirilen bölgelere yerleştirdiler. Ben de o zamanlar bu bölgelerden birinde yaşıyordum.

Ermeni’nin hangi ülkede bakan veya başbakan olduğunu, kimin dünyaca ünlü kültür veya spor adamı, kimlerin farklı ülkelerde büyük komutan, kimlerin bilim adamları olduklarını yazılarından öğrenmek kolaydır. Onların, dünyanın önemli ülkelerinde ne kadar önemli pozisyonlarda oldukları öğrenilmektedir. Ben fizikçi olarak, Ermenilerin bilim konusunda yazdıklarının doğru olduğunu gördüm. Sovyetler Birliği’ndeki büyük politikacı ve komutanlarıyla alakalı yazılarda da hatalı bir bilgi görmedim.

Bu sebepten yazılanların hepsine inanmak zorunda kaldım. Ermenilerin yalnız Sovyetler Birliği’nde değil, dünyada da çok önemli pozisyonlarda olduklarına inandım. (Örneğin Rusya’nın şimdiki Dış İşleri Bakanı Lavrov, Ermeni’dir.) Onlar böyle bir millet oldukları sürece, dünyayı istedikleri her şeye inandırırlar. Toplumları inandırmak yalnız haklı ve doğru olmakla olmuyor. Onların bizlere karşı amansız tavırlarını da biliyorum. Ama kendi insanına bile değer vermeyen, dünyanın gelişmesine de pek katkıda bulunmayan bir toplumun bireyi olduğum için, benim sözlerime de pek inanan olmaz. Ne olsa, dünyada pek bir değeri olmayan bazı ünlülerimizi fazlasıyla görmüşlerdir.

Yine de Türkiye’deki Türkler, hangi alanda olursa olsun, diğer cumhuriyetlerde yaşayan Türklerden daha fazla ön plana çıkmaya başlamış ve sürmektedir. Hem de Türkiye’de yıldan yıla eğitimin ve bilimin kalitesi hızla kötüleşmesine rağmen. Doğrusu şu ki, bağımsızlığına kavuşmuş Türki Cumhuriyetlerde (belki Kazakistan hariç) bilim, kültür ve sosyal adalet alanlarında gerilemenin hızı daha fazladır. Türkiye’dekiler işçilikte, üretimde ve ticarette diğerlerinden çok daha ileridedir. Hatta Avrupa’daki bazı Hıristiyan ülkelerindekinden bile. Keşke mektup gönderen fizik öğretmenine benzer, eğitimi düşünen politikacılarımız, zengin adamlarımız, eğitim ve bilimi yönetenlerin de olduklarını görseydik. Bu sayede fizik öğretmeninin isteğine de çare bulunurdu.

Einstein Türkiye’de Olsaydı

Biz yazılarımızda temel bilimlere, özellikle matematiğe ve fiziğe en büyük katkıları çok genç insanların yaptıklarını belirtmek istemişiz. Bu nedenle de şunları hatırlatmışız:

Bilindiği gibi; gerçek bilgi sahibi olmak ve bilimsel düşünceyi geliştirmek bizimki gibi toplumlarda hiçbir zaman ön plana çıkmıyor. Herkes diploma peşinde. Diğer yandan biliyoruz ki, en büyük bilim adamları, matematikte ve fizikteki en büyük buluşlarını 22-26 yaşları arasında yapmışlardır. Örneğin Isaac Newton (1643–1727) unutulmaz fizik kanunlarını ve matematiğe en büyük katkılarını 26 yaşına ulaşmadan elde etmiştir. Albert Einstein (1879–1955) 24 yaşında yaptığı çalışması için Nobel ödülü almış ve 25 yaşında da yaptığı iş ile dünyanın en büyük bilim adamı olduğunu ispatlamıştır.

Fransız matematikçi ve astronom Alexis-Clod Clero (18.yüzyıl) Paris Akademisi’nde ilk bildirisini sunduğunda 12 yaşındaydı. Fizik ve matematik konularında en büyük işleri yapmış kişilerden bazıları, ilk bilimsel makalelerini 13–14 yaşlarında yazmışlardır (örneğin James Maxwell (1831–1879) ve William Hamilton (1805–1865).  Adını matematik (yüksek cebir) tarihine yazdıranlar içinde,  21 yaşında düelloda öldürülmüş Evariste Galois (1811–1832) de vardır. İki yaşında kitap okumaya başlayan ünlü fizikçi Thomas Young (1773-1829), içlerinde Türkçe ve Arapça da bulunan yaklaşık on dil biliyordu ve 23 yaşında tıpta doktora yapmıştı. Paul Dirac (1902-1984) ve Werner Heisenberg(1901–1976) gibi dehalar da böyle genç yaşlarında zirveye ulaşmışlardır.

Bunları okumuş bir fizik öğretmeni bize şöyle bir yazı göndermiş:

“Hocam, sizin de yazdığınız gibi, dünyada bilime katkı sağlayıp tarihe adlarını yazdıranlar çok genç yaşlarda bunu yapıyorlar. Şahsen bunu daha önce bilmiyordum. O insanların resim ve fotoğraflarının tamamı kelli felli adamlar; çocuk yaşta başardıklarını düşünmemiştim.

Bu insanlar muhakkak dahi insanlardı. Bir ülkede böyle insanlar çıkarsa, onları kaybetmemek adına küçük yaştan itibaren bilimi doğru vermek gerekir. Ama nasıl? Bizde böyle kitaplar var mı? Bilimi doğru vermek için, mesela dersi verirken, neyi hedeflemek lazım?

Eğer ortaokulda başlayacaksak nasıl başlamalı? Sonra lise düzeyinde nasıl devam etmeli? Sözgelimi Dinamik konusu; 13-15 yaşlarında bu konu nasıl anlatılmalı? 16-18 yaşları arasına geldiklerinde önceki bilgileri nasıl geliştirmeli? Bunu bir örnek olarak söyleyebilirseniz memnun olurum. Bu arada biz lisede fizik dersinde PSSC (“Physical Sciences Study Committe”) fiziği görmüştük. O zamanlar bu kitabı pek sevmezdik. Açıp bakınca roman gibi geliyordu, soruların nasıl çözüleceğine rehber olmuyordu. Oysa sınavlarda ekseri işlem sorulurdu. Sınıf da kalabalık olduğundan verimli olmazdı. Neyse uzatmayayım, öğretmenliğe başladıktan sonra bu kitabı elime tekrar aldığımda hayran kaldım. Bugüne kadar gördüğüm en güzel fizik kitabı, özellikle lise düzeyi için. Daha genişletilmiş, soru ve konu sayısı artırılmış bir PSSC fizik kitabım olmasını çok isterdim. Bilmem hiç duydunuz mu? Şimdilerde sadece eski kitapçılarda(sahaflar) bulunabilir. Konuya döneyim, “bilim öğreten” dediğiniz kitap bunun gibi olabilir mi? Başka hangi kitaplar güzel? Ne, nasıl öğretmeli, öğrenmek isterdim.”

Ben eğitimimin tümünü Rus dilinde almış birisiyim, farklı milletler içinde yaşadım ve Sovyetler Birliği’nde her zaman Rusça kitap, gazete okudum, TV izledim. Orada spor programlarında sporun birçok branşından konuşuluyordu. Burada ise spor dendiğinde neredeyse, yalnız futbol düşünülüyor. Bu sebeple, fizik öğretmeninin sorusunun cevabına, futboldan bir misalle girmeyi tercih ediyorum. Bir gencin iyi bir futbolcu olup olamayacağını belirlemek için, onun sağlamlığını, futbol için gereken çevikliğini ve futbola olan sevgisini test etmek hemen hemen yeterlidir. Peki ya tabii bilimler, fen?

Temel bilimler, özellikle de fizik ve matematik için en önemli kıstaslar: Bilimsel ve soyut düşünme gücü; bilginin derinliği, hacmi ve kesinliği; doğaya olan ilginin büyüklüğü ve bildiklerinin konuşulanlara değil, deney ve gözlemlere dayanmasıdır. Yani bizim eğitim sisteminde önem verilmeyenler. Temel bilimlerin gelişmediği ülkelerde yeni teknolojilerin üretimi de beklenemez. Çünkü bunun için de aynı şartlar ön plana çıkarlar. Bizde de, dünyanın genelinde olduğu gibi bu şartların oluşumu için gereken ortam yok denecek düzeydedir. Neticede ülkemizde, gelişmiş ülke olmak için gerekli eğitimi de sağlamak imkânsızdır. Yani hep birbirlerine bağlıdırlar.

Toplumda kültür ve gelenekler ilk bakışta aynı anlamı taşıyabilirler. Gelenekler olduğu gibi kültür kapsamına girer ve denebilir ki onu zenginleştirir. Ama unutmamak gerekir ki, insan eti yiyen toplumların da gelenekleri vardı. Fakat bunu yapan toplumları kültürsüz olarak tanımlamak daha uygun olur. Bu kavramların ikisi de zamanla değişir. Kültürel seviyesini, kalitesini dikkate almadan dar anlamda tanımlayacağımız kültür veya gelenekler toplumun alışkanlıklarını, davranışlarını, değerlerini içerir ve kuşaktan kuşağa da korunurlar. Bu açıdan baktığımızda, belki de hayvanların da kendi kültürlerinin ve geleneklerinin olduklarını düşünebiliriz. Mesela, sosyal adalet ve yardım; milyonlarca üyesi olan karınca toplumlarında, insan toplumlarının çoğunda karşılaştığımızdan daha iyi durumdadır. Hayvanların kültüründe (geleneklerinde) de yakınlarına, güzelliğe ve müziğe sevgi; doğaya bağlı bilgi ve ilgi vardır. Onlarda hiç olmayan ise dindir, güzel sanatlardır, yazıya ve tartışmaya dayanan eğitimdir; bilim ve yeni teknolojiler üretimidir.

Hayvanlar yalnız doğanın basit şekilde olan ve hayatlarını etkileyen kanunlarını (7. sınıfı aşmayan fizik ve matematik dâhil), yiyecek elde etme amaçlı basit teknik çözümlerini kullanıyorlar. Yuva kurmada ve işlerine yarayan basit aletler yapmada nasıl bir malzeme kullanmak gerektiğini, insanlardan daha düşük seviyede de olsa, biliyorlar. Böyle olduğundan da, kültür ve gelenek kavramlarını yalnız insanlar için kullanıyoruz. Ama hayvanlar söz konusu olunca içgüdü diyoruz. Yani, insanlar söz konusu olunca içgüdüyü geleneklerin ve kültürün içine koyuyoruz. Bu yüzden aslında içgüdüyü, kapsamı çok düşük seviyede gelenek gibi kabul edebiliriz.

Daha ötesi, gelenekleri kültür kapsamına alırsak, hayvanların da, asgari seviyede, kültürleri olduğu ileri sürebiliriz. Örneğin kedilerin pisliklerinin üstünü örtmeleri veya göz önünde çiftleşmemeleri gibi. Biz burada hayvanların kendilerini tehlikeden korumak ve yaşamlarını devam ettirmek amacıyla düşünmeden yaptıkları hareketleri kapsayan refleksleri (tepkiler) kastetmiyoruz. Refleks şeklindeki tepkiler bütün canlılarda vardır, insanlar da dâhil.

Bu üç kavramın aynı anlama gelmediğini; bunların sadece insanları hayvanlardan ayrı tutmak için olmadığını; zamana bağlı özelliklerini hatırlayalım. Elbette hayvanların dış görkemleri, ses güzellikleri, sadakatleri, anlayışlı, sosyal yardımlaşmada ve adil olmaları gibi özelliklerine saygı duymak gerekir. Diğer yandan bazı hayvanların eczacılık ve tıbbi çalışmalardaki önemini, onlar üzerinde yapılan biyolojik deneylerin insan tedavisinde oynadığı büyük rolü de unutmamalıyız.

İnsanlardan (özellikle şehirlerden) uzaklarda yaşayan hayvanların içgüdüsünün zenginleşmesi milyonlarca yıl gerektirir. Şehirlerde yaşayan hayvanların (köpek, kedi, sıçan…) içgüdüsüyse araç trafiğinin değişim temposuna uyacak şekilde hızla değişebilir. İnsanların bazı geleneklerinin değişmesi ise binlerce yıl bile sürer. Gelenekleri kültürün kapsam alanının dışında tutarsak, kültürün değişme temposunun teknolojiye ve bilime daha kolay uyum sağladığını görürüz. Yani kültürün değişmesine gereken zamanın 100-10 yıl civarında olduğunu söyleyebiliriz. Neticede diyebiliriz ki, geleneklerin değişme (gelişme değil) temposu da, kültürün gelişme hızından çok azdır.

Bir ev hayvanının zengin bir ailenin köşkünde yeni teknolojilerle donatılmış ortamda yaşaması ve tıbbi imkânlardan yararlanması, mesela, sirkteki becerikli, yetenekli, çalışan, öğrenen hayvanlarla aynı “kültürel” düzeyde olduğu anlamına gelmez. Tıpkı bilim ve yeni teknolojileri üretmeyen toplumların, gelişmiş ülkelerin keşiflerinin sonuç ve konforunu kullanmalarıyla kültürel düzeylerinin artamayacağı gibi. Toplum, gelişimi engelleyen geleneklerden uzaklaşmalıdır. Hele çağımızda, ebeveynler çocuklarını aslana benzeterek sevmemeli, yalnızca delikanlılığını övüp, övünmemeli. Hayvan gibi güçlü ama aklın kullanılmadığı davranışlar belki binlerce yıl öncesi için makbuldü. Eğer o zamanlardaki kültürel düzeyde kalmak istiyorsak (!) başka tabii.

Yukarıda, hayvanlarda hiç olmayan ama insan hayatının bir parçası olan faaliyetlerin en önemlileri din, güzel sanatlar, yazıya ve tartışmaya dayanan eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimi olduğunu söylemiştik. Dinler binlerce yıl içinde neredeyse değişmez olarak kaldığından, bunların büyük olasılıkla gelenek olduğunu veya belki de kültürün değişmez kısmını oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. (Dinlerin kapsam alanına her zaman onları yozlaştıran ve insanların istismar olunmasını sağlayan eklemeler yapılmıştır ve her zaman yapılacaktır. Biz bunları dinler kapsamına almıyoruz.) Güzel sanatlar da teknolojiye bağlı olarak daha hızla değişirler ve kapsamları da zamanla artar. Güzel sanatların yeni tür malzemelere, araçlara ve yöntemlere bağlı olarak gelişmesi hızlanmaktadır. Böylece, güzel sanatlar gelenek değil, genelde kültür kapsamında yer alır, denebilir.

Eğitim, bilim ve yeni teknoloji üretimi, insan toplumlarının hızla gelişen faaliyetidir ve kültürün seviyesini en fazla belirleyen faktörlerdir. Kültürün seviyesini belirleyen bu esas faktörler aynı zamanda toplumların ekonomik alanda gelişmesini de belirliyorlar. Çünkü ekonominin gelişmesi kültüre bağlıdır. Böylece insan toplumları hayvanlar âleminden: gelişmenin temeli olarak, geleneklerinin zenginliği ve kendi aralarındaki kültürel seviyeleri ile farklılaşırlar, diyebiliriz. Her insan toplumunun kapsamlı(zengin değil) gelenekleri olabilir ama kültürel seviyeleri(zenginlikleri) çok farklıdır.

“Hiçbir tutarlı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi

çok güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede geleneklerin

kayıt ve şartlarını aşamayan milletler, hayatı, akla ve

gerçeklere uygun olarak göremez.. Hayat felsefesini

geniş bir açıdan gören milletlerin egemenliği ve

boyunduruğu altına girmeye mahkûmdur”.

Mustafa K. Atatürk (1881-1938)

Doğal olarak toplumların gelenekleri dünyadaki kültürün gelişmesinden etkilenir ve değişir. Ama bu gelişmeler için gereken zaman dilimi her toplumda çok farklıdır. Örneğin dörtbin yıl önce Bağdat’a nehir altından tünel inşa edilmişti. Ama ikibin yıl önce, vahşi toplum sayılabilecek durumunda olan Güzey Avrupalılar şimdi her alanda o kadar gelişmişlerdir ki, ulaşılamaz olmuşlardır. Yalnız Iraklılar değil, bütün Arap dünyası eğitimde, bilimde ve yeni teknolojiler üretiminde yaklaşık 150 yıl geride kalmıştır. Ve onlarla Avrupalılar arasındaki bu fark devamlı ve hızla artacaktır. Arapların giyeceklerinden ve Libya lideri Kadaffi’nin kendi çadırı ile devlet ziyaretlerinden, geleneklerinin değişme hızının çok küçük olduğu görülmektedir. Oysa unutmamak gerekir ki, geçmişte Araplar ve Farslar Müslüman toplumlarının öncüleri olmuşlardı bugün de Yakın ve Orta Doğulular içinde öncülerdendirler.

Böylece hayvanların da dar kapsamda bir gelenekleri vardır. Gelenekler hayvan türlerinin büyük bir kısmında toplumsal çıkarlara az yönelmiştir. Karınca ve arılar gibi toplumsal hayat sürdüren canlılarda toplumsal çıkarlar, insanlar arasında olduğundan bile fazladır. Tavuk ve civcivlerin yöneticisi olan horozun boğazından, diğerlerinin bulduğu tanecikler hiç geçer mi? Canlılar içinde -çoğu zaman- en çıkarcı ve kendi toplumuna karşı amansız olanlar insan değil mi? Kibir, ihtiras gibi özellikler insanlara mahsus.

Hayvanlar ise birbirlerini yerlerken bile toplumlarının daha sağlıklı olmasını temin ediyorlar. İnsan çevresini kendine adapte etmek isterken kendi neslini bile umursamıyor. Oysa hayvanlar yalnız başlarına, biz olmadan doğa ile daha uyumlu. İnsan toplumlarındaysa, hayvanlara nazaran gelenekler çok gelişmiştir. Ama onlar toplum çıkarlarına farklı kapsamda ve şekilde yönelmişlerdir. Bir sürü ülkelerde gelenekler ve sosyal yardımların bazı şekilleri kölelik ve dilencilik ruhunu koruyor. O ki bazı hayvanlar bağımsız ve kururlu yaşam tarzı sürdürürler.

İnsanoğlu eskiden beri hayvanları değişik maksatlarla eğitmektedir. Hatta bu eğitilen hayvanların becerilerini televizyonlarımızda da görüyoruz. Yine televizyonda dikkatimizi çekmiş olacak bir ayrıntı da, eğitim sırasında hayvanlara sevdikleri yiyeceklerin verilmesidir. Ancak bu verilenler sadaka şeklinde verilmez. Her yaptıkları doğru hareket, öğretilenleri doğru uygulamalarından sonra verilir. Yani teşvik, güdüleme. Ama eğitimde genel geçer bir uygulamadır. Sirklerde olduğu gibi sporda da ilerleme kültürel ilerlemedir. Demek ki ödül, sadaka gibi değil de bir başarı ve zahmet karşılığı verildiğinde olumlu bir amaca götürmektedir. Tahmin edersiniz ki çocuklarımızın eğitiminde çocuklara verdiğimiz burslar da benzer bir maksatla verilen ödüllerdir. Çalışma ve başarıyı teşvik. Bu doğru bir yöntemdir. Gelişmiş ülkelerde de aynı sistem uygulanmaktadır. Sonuçları da verimlidir. Ülkede kültür ve bilimin hızla gelişmesini temin eder. Kim çalışırsa ödül onadır.

Gelenekler iyi veya kötü olabilir ve kültürle kıyasla çok küçük hızla değişirler. İnsan toplumlarında binlerce yıl yaşatılan kötü gelenekler de vardır. Mesela dilencilik ve insanlarda dilencilik ruhunu teşvik eden yardımlar. Sosyal yardımlar yapılırken de sadaka şekilde olmasının önünü kapatmak gerekir. Unutmamak gerekir ki bazı milletlerin şimdiki geleneklerinde dilencilik ve sadakaya yer kalmamıştır. Kültür, gelişmiş veya gelişmemiş, yüksek ya da düşük seviyede olabilir. Ama çok hızla değişebilir ve bu değişmenin temelinde eğitim, bilim ve yeni teknolojiler bulunur.

Bildiğim kadarıyla iki şey sonsuzdur (sınırsızdır). Bunlardan

biri evrendir, diğeri ise insanların düşüncesindeki farklılıktır.

Ama evrenin sonsuzluğuna tam olarak inanmıyorum.

Albert Einstein (1879–1955)

Akıl, yaratma yeteneğini ancak deneyim onu

zorladığı zaman kullanır.

Henri  Poincare (1854–1912)

Türkiye’deki gazeteciler arasında yaygın bir görüş olduğunu biliyoruz: Gazetelerde yayınlanan makalelerin seviyesi, buradaki 14 yaşında bir çocuğun ortalama zekâ seviyesini aşmamalıdır. Bir makale, okurun 2 dakikadan daha fazla zamanını almamalıdır. Çünkü okuma alışkanlığı olmayan ve bilimsel düşünme yeteneği gelişmemiş toplumlarda(nüfusunun çoğunluğu bakımından), popüler şekilde bilimi anlatan makalelerin okunması daha uzun zaman alırsa okuru yorar ve dikkati dağılır. Daha büyük makaleler, çok az sayıda basılan ve yine az sayıdaki popüler dergilerde yayınlanmaktadır. Bizler okumayan ve doğa ile ilgilenmeyen toplumlardanız. 2007 yılının Ağustos ayında, öğretim üyesi olan bir AKP’li kadın milletvekili TV’de ilginç bir durumu anlattı. Politikacıların mitinglerde halka hitap ederken kullandıkları cümlelerin, 6 yaşındaki bir çocuğun anlayabileceği şekilde olması gerektiğine benzer sözler söyledi.

Aslında politikacılar kendi aralarında daha yüksek eğitime uygun seviyede ve daha kesin anlam taşıyan cümlelerle konuşabilirler. Ama genelde onların konuşmalarını derin ve kapsamlı olarak bulmuyoruz. Bu da normaldir. Çünkü politikacılar vazife sahibi olarak yönettikleri alanlarla ilgilenmekten çok daha fazla, düşük eğitim seviyesi olanların oylarıyla ilgilenmekteler. Kimlerle daha fazla ilgilenirsen, hangi ortamlarda çok bulunursan ve hangi eğitim seviyesine uygun konuşursan, düşüncelerin ve ilgin de o seviyeye uygun şekilde olur.

Bu fikir eski çağlardan beri bilinmektedir: “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” TV ve gazetelerden gördüğümüz gibi 9-14 yaşında çocukların anlama düzeyinin üstündeki toplum problemleriyle pek ilgilenen yoktur. Doğal olarak dainsanların toplum çıkarları ile örtüşmeyen kendi çıkarları için düşünme yeteneği daha fazla gelişmiştir. Ama bu yöndeki düşünce için kültürün ve özellikle de temel bilimlerin önemi çok azdır. Bu yüzden de, gelişmemiş ülkelerde fizik öğretmeninin istekleri toplumun ve ülkenin ilgisi dışında kalmış olur.

Ayrıca, bilinen bir gerçek de şudur: Bir toplumda her problem kesin şekilde ortaya koyulmuyorsa ve yüzeysel anlatılıyorsa, toplum kültürün ve ekonominin üst seviyelerine kadar gelişemez. Böyle bir ortamda çok geniş düşüncelere sahip kişiler zor yetişirler. Örneğin sosyal konularda Kongar, Barlas ve eski diplomatlarımız gibileri. Doğal olarak onların da konuşmasında bir temel bilimcideki kesinlik yoktur.

Ne yazık ki, dünyanın büyük kısmı da bizimkine benzer durumdadır. Ancak siyaset, sosyal bilimler, edebiyat ve güzel sanatlar alanları ile fen ve teknoloji bilimleri arasındaki gelişmişlik farkı, gelişmemiş toplumlara kıyasla ileri toplumlarda uçurum şeklinde değildir. Ne yazık ki temel bilimler ve yeni teknolojiler üretiminde, gelişmiş ülkelerin düzeyinden yaklaşık 100-150 yıl geride kalmış olmamız bizler için önem taşımamaktadır.

Nüfusu oldukça fazla olan ülkemizde, yüksek eğitime ve bilime ayrılan paralar hiç de azımsanacak gibi değildir. Buna rağmen fen ve teknoloji konularında ülkemizin kötü durumda olması, okuduğunuz yazıyı hazırlayanların bu konular üzerine daha çok gitme sebebidir. Sorun ekonomik değilse, nerededir? Bunun anlaşılması için bir örnek verelim. İngiltere’de Malcolm Longair adlı yazarın yaklaşık 520 sayfa olan, “The new Cosmic Century. A History of Astrophysics and Cosmology” Cambridge 2006, kitabı basılmıştır. Bu kitapta 1900–2000 yılları arasında kitabın konusu olan alanlarda(Astrofizik, Kozmoloji) ve bunlarla ilgili olan konularda en önemli bilimsel sonuçlar tartışılmış ve bu sonuçları ortaya koyanların adı, soyadı ve yaşadığı yıllar verilmiştir.

Türk Cumhuriyetleri kökenliler içinde (Türkiye dâhil), bu kitapta yalnızca “O. H. Guseinov” ismi geçmektedir. Oysaki Türkiye’de bu konularda çalışan -bazıları TÜBA[1] üyesi de olan- çok sayıda çalışanımız vardır. Yüzyıl boyunca bilimde nelerle uğraştığımızı sorgulamamızın zamanı gelmedi mi? Hangi bilimde, hangi alanda, neyi temsil ediyoruz? Böyle meseleler ne YÖK’ü, ne TUBİTAK’ı, ne de başka bir kurumu ilgilendiriyor.

Bilim ve eğitimle ilgili yukarıda söz ettiğimiz yetersizlikler bizlerle iç içe yaşayan Yahudi ve Ermenilerde pek gözükmüyorOnlar sayıca çok daha az olmalarına rağmen, dünya bilimine ve teknolojilerine bizlerden daha fazla katkıda bulunmuş ve bulunmaktadırlar. Örneğin Sovyetler Birliği’nin bilimine ve teknolojisine 1917–1987 yılları arasında en fazla katkısı olan işleri ve kişileri kapsayan “1917–1987 yılları arasında Sovyet bilimi ve tekniği. Vakayiname. Moskova. Nauka 1988” künyeli resmi kitapta Ermeni kökenli yirmibeş (25) kişinin adı geçerken, Türk Cumhuriyetleri kökenlilerden yalnızca iki kişinin adı geçmiştir (E. Tagiev ve O. Guseinov).

Bizim ülkemizde de magazin ve futbol dışında, astrolojinin öneminin bile eğitim ve bilimden çok daha fazla olduğunu yine TV ve gazetelerden görüyoruz. Prof. Dr. Zekeriya Beyaz TV’de, astrolojinin Hindistanlılar’ın ineğe tapınmaları gibi saçma sapan bir şey olduğunu söylemişti(yılan ve fareye de tapıyorlar.) Buna biz de katılırız. Biliyoruz ki herkes, en fazla kendi gelenekleri ve kültürü çerçevesinde olan şeylerle ilgilenir, gururlanır. Ama kendisi TV programında haklı olduğunu göstermek ve karşı tarafı ikna etmek için sadece böyle şeylerin Kuran’da bulunmamasını gerekçe gösterebilmişti. Ama sakin ortamda bazı gerekli şeyleri de düşünmek gerekir.

Birincisi, Hindistanlıların inançlarının saçma olduğunu söylememiz iyi değil. Çünkü başkası farklı bir yorum da yapabilir. İkincisi, hiç kimsenin diğerlerinin inançlarına saygısızca yaklaşması doğru değil. İlaveten, inançların temelinde bulunanlar deneysel ve gözlemsel olarak ispatlanamaz. Böyle olduğundan da herkes kendi dinini ve geleneklerini diğerlerinden üstün tutar. Daha ötesi: Dünya’da yaşayan insanların çoğu için en önemli -belki de yegane- gurur kaynağı dini ibadetleri ve dış görünümleridir. Eğer toplum bireylerine gurur olacak başka kazanımlar veremiyorsa, onun elinde olana hoşgörü göstermek gerek. Ayrıca da Hindistanlıların bilime ve yeni teknolojiler üretimine bizlerden (Müslümanlardan) çok daha fazla katkıda bulunduklarını da göz önünde tutmak gerekir.

Gerçek, deneylerle test edilenlerdir.

Albert Einstein (1879–1955)

Şu anda bilimin ve yeni teknoloji üretiminin öneminin hızla artmış ve daha da artacağı çağdayız. Dünya Bankası’nın yaklaşık beş yıl önceki verilerine göre, ülkelerin kalkınması üç faktöre bağlıdır. Bunlardan en önemlisi ve kalkınmanın yaklaşık %76’sını temin eden, bilim ve yeni teknolojilerin üretimidir. Doğal kaynaklarınki ise yalnızca %5’tir. Kalan %19’u ise insanların diğer etkinliklerine bağlıdır. Bu bilgileri göz önüne alarak bir bilim adamına, bir yılda, ortalama olarak ABD’de 200 bin, Avrupa Birliği’nin öncü ülkelerinde 120–150 bin, Rusya’da 20–25 bin(Rusya hızla gelişiyor, bu nedenle bugün bu paranın 3 misli olabilir) ve Rusya’nın güneyindeki cumhuriyetlerde yaklaşık 3-5 bin dolar ayrılmaktadır. Bu miktar, bilim adamlarının maaşlarını, çalışmaları için gereken masrafları(gerekli binaların inşaatını ve tamirini, vs.) içermektedir. Bunları göz önüne alarak bilimsel çalışmaların yapılan kurumlarda kadro oluşturma işine çok ciddi bakmak gerekir.

“Yeri doldurulamayan biri yoktur.” sloganı gelişmemiş toplumlarda üretilmiştirBunlara göre yerleri doldurulamazlar sadece şimdiki liderleri ve onların yakınları olabilirler. Gelişmiş ülkelerdeyse bilirler ki, herkesin yeri doldurulamaz. Hatta bu tür insanların kendi liderlerinin memleketiyle bağlantısı bile olmayabilir. Bu ülkelerde sanayi birlikleri içinde de bilim ve yeni teknoloji üretimi yapan birimler vardır. Buralarda çalışanlar arasında çok sayıda Nobel ödüllüler de vardır. Sanayi birlikleri bu birimlerinde çalıştırmak için üniversitelerde okuyan öğrencilerden başarılı olanlarını seçerek, onlarla anlaşmalar yapmakta ve parasal desteklerde bulunmaktadırlar.

Bu sanayi birliklerde çalışmaya yeni alınanları dört gruba ayırırlar:

1. Hem bilim hem de yöneticilik açısından iyi olanlar.

2. Bilimsel açıdan iyi, ama yöneticilikte yetersiz olanlar.

3. Yöneticilikte iyi, bilimsel açıdan yetersiz olanlar.

4. Her iki açıdan yetersiz olanlar.

Bu kurumlar ilk önce üçüncü gruba dâhil olanlarla anlaşmasını kesmektedir. Çünkü bu gruba dâhil olanlar kendileri iyi çalışmadıkları gibi “aktif ve etkili olduklarından” çalışanları da engellemektedirler. Gelişmemiş ülkelerin (Türkiye’de de) özel sektöründe, 1. 2. ve 3. gruplara uygun olanlar tercih edilmektedir. Ama gelişmemiş ülkelerin devlet sektöründe(YÖK, TUBİTAK ve Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı kurumlar gibileri dâhil. Şuna da dikkat çekmekte fayda var: Özel üniversiteler devlet üniversitelerden pek farklı durumda değiller.) akrabalık, dostluk, taraftarlık genelde ilk üç kriterin hepsinden öne çıkmakta. Böylece çalışanların ve yöneticilerin eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimi gibi konularda bilgisi ve katkısı olmasının önemi, pratik olarak, kalmıyor.

Sorarlar: “ressam olmak kolay mı?” Şu cevap verilir: “Çok kolay, sadece gerekli boyaları gereken yerlere koymak yeterli.” Gelişmiş ülkelerde genelde, her bir yüksek makamdaki göreve en uygun olan, uzman ve dürüst çalışanlar getirilir. Böyle düzen kurmaksa bilinçli şekilde takım çalışması gerektirir. Gelişmemiş ülkelerde zaten herkes her şeyi bilir ve herkesten akıllıdır. Buralarda herkes bilir ki, çevresinde kendinden daha uzman birini bulundurmak doğru değildir. Önemli vazifeleri, genelde rüşvet alıp vermeyi beceren yakınlarına vereceksin. Neticede, gelişmiş ülkelerin devlet sektöründe yüksek makamlarda çalışmak zordur. Çünkü konumlara uygun insanları iş başına getirmek gerekir. Bu da gerçekten o yeri hak etmek için ciddi çalışmak demektir. Gelişmemiş ülkelerde canının istediğini, istediğin mevkie getirebilirsin. Yeter ki yetkin olsun.

Einstein Matematiğe Dayandığı için Başarılı Oldu

Unutmamak gerekir ki en kesin dil matematik dilidir. Matematiksel ifadeleri, matematik bilen insanlar, farklı zamanlarda ve farklı ülkelerde okurken bile aynı bilgiyi almış olurlar. Ama söz ile ifade edilen fikirler, aynı millet için bile farklı zamanlarda farklı anlamlara gelebilir. Daha ötesi, aynı millete mensup, aynı zamanda, ama farklı bölgelerde yaşayan insanlar, bazen aynı sözü çok farklı anlam taşıyan şekilde anlayabiliyorlar. Diğer yandan aynı cümleyi okurken, aynı dili konuşan ama farklı kültürel seviyede olan insanlar da farklı anlam çıkarabilirler. Böyle olduğundan da söz ile yazı ile ifade edilenleri tam olarak gerçek haliyle anlamak imkânsızdır.

Sosyal bilimler sözlerle anlatılır, bu nedenle de onların ulaştıkları sonuçlar çoğu zaman farklı yorumlara yol açar. Doğa bilimlerinin sonuçlarının doğruluğu yalnız farklı yerlerde, farklı insanların yaptıkları deney ve gözlemlerle kanıtlanabilir. Ama bu gerçeklerin geçerli olma sınırları, hata payı ve süreçlerin(olayların) hangi şartlarda ilerlediğine bağlıdır. Matematik doğa bilimi değildir. O, insan mantığına dayanan temel bilimdir. Matematik ifadelerin çoğu, doğrudan doğa ile bağlantılı değildir. Doğanın kanunlarını yansıtanlar da tam gerçek haliyle yansıtmazlar, deneylerin ve gözlemlerin hata payı ile belirlenen bilgiler gerçek olarak kabul edilirler. Ama matematik ifadeler her zaman insanın fikrini tam olarak ve kesin şekilde yansıtırlar.

Her bir bilim dalında ne kadar matematik varsa,

kesinlikle bir o kadar da gerçek vardır.

İmmanuel Kant  (1724–1804)

Yeterli kadar eğitim almamış ve bilimsel düşüncesi gelişmemiş insanlar matematiğe, deneylere ve gözlemlere dayanmayan fikirlere de inanmaktalar. Onların yanıldıklarını örneklerle gösterelim:

Biliyoruz ki Evrenin tümünü öğrenen bilim dalına kozmoloji denir. Einstein’in kozmolojisine göre Evrenin farklı yerlerinde, aynı zaman aralıklarında gözlem yapanlar hepsi aynı manzarayı tespit etmiş olur. Yani gözlemcilerin hepsi kendini Evrenin merkezinde yerleşmiş gibi fark eder ve uzak galaksilerin, bütün yönlere doğru onlardan uzaklaştığını gözlemler.  Şaşırtıcıdır ki, XV. yüzyılda Alman filozofu Kuzanskiy Nikolay (1401-1464) benzer şeyleri ileri sürmüştür. Diyordu ki: “Sonsuz harekette olan evrenin ne merkezi, ne sınırları, ne üstü, ne de altı vardır. O homojendir ve onun her yerinde aynı kanunlar geçerlidir. Evren küredir. Bu kürenin merkezi her yerdedir ama sınırları hiçbir yerde.” Acaba Kuzanskiy evren(dünya) derken ne düşünüyordu?

Onun için evren kavramı kesinlikle Einstein’in kullandığı anlamda değildi. İyi biliyoruz ki, farklı bilimsel seviyede insanlar için aynı kavramlar aynı şeyleri ifade etmiyor. Newton ve Einstein de bizler gibi Allah’a inanıyorlardı. Ama Allah, vatan ve millet kavramı bizler ve onlar için çok farklı şeyleri ifade ediyor. Bunlara rağmen Kuzanski’nin çok derin fikirleri kozmoloji çalışanlarını bile heyecanlandırmaktadır.

Yüzyıllarca (Galileo zamanından) önce kullanılan ve şimdi kullanılan fiziksel kavramların benzerliklerine dayanarak doğru sonuçlara varmak çok zordur. Örneğin atom sözünü ilk kullanan, Yunanistan’da Milattan 500 yıl önce yaşamış  Demokritus olmuştur. O şöyle diyordu:

“Atomlar ve boşluk dışında hiçbir şey yoktur,  gerisi düşüncedir.”

Fakat bu fikir şimdi atom derken düşündüklerimizle hiçbir benzerlik taşımıyor. Çünkü atomun kendi de içi dolu bir şey değildir. Boşluğa benzer ve maddenin özelliklerini taşımaz. Zaten atomun Demokritus’un yazdığı gibi anlatılması da bilimsel bir kavram ifade etmez. Onun atomu atomdan daha fazla moleküle benzemekte. Çünkü maddenin kimyasal özelliklerini taşıyan en küçük parçacığı moleküllerdir. Yine de Demokritus’un fikirleri, çok düşündürücü olmuştur ve şimdiki bilgilere ulaşılma yolunda çok faydalı olmuştur. Bugün biliyoruz ki atom, kimyacılar, genel fizikçiler ve atom fiziği çalışanları için de tam olarak aynı şeyleri ifade etmiyor. Yani, değişik bakış açılarının, anlamak ve açıklamak için, farklı yaklaşım ve çağrışımları tetiklediğini de inkar edemeyiz.

Atomlar nesne değildir.

Werner Heisenberg (1901–1976)

Lenin :”Atom da elektron gibi tükenmez” demiştir. Bu cümle doğrudur ama fizikçiler için ne bilinmeyen bir şeydir, ne de bilinmesi gelişme için gerekli bir düşünce taşır.

Şimdi bakalım aynı şeyleri bizim bilim adamları bugünlerde -dinimize ve eğitimize hizmet ettiklerini sayarak- kutsal kitabımızla nelerin ilişkide olduğunu anlatıyor. Örneğin Einstein kozmolojisinin yansıtılması anlamında, “Gök genişlemektedir.” ifadesinin olduğu. Enteresandır ki fizik bölümü bitirmiş insanlarımız bu ifadeyi Evrenin genişlenmesi ile eşdeğer buluyorlar. Hâlbuki bu ifadenin bilimle hiçbir ilişkisi yoktur.

Azeri şairi İmadeddin Nasimi (1369-1417) yaklaşık şöyle diyordu: “Bende sığar bin bir cihan ben bu cihana sığmarım.”  Şimdi kozmoloji çok gelişmiştir. Yaklaşık 20 yıl öncelerdeki gibi Evrenin sadece genişlemesi değil, hızlanarak genişlemesi araştırılmaktadır. Evrenin kuantum köpüklerinden birinin genişlemesi gibi doğduğu ve bu noktasal köpüklerin her birinin farklı evrenler oluşturduğu tartışılıyor. Görüyoruz ki, Nasimi bunları biliyormuş ve kendisinde binlerce kuantum durumlarında, noktasal boyutlarda evrenlerin sığabileceğini yazmış. Kendisinin ise bir evrene sığamaz olduğunu da doğal olarak görmüştür. Ama o zamanlar böylesi dünya görüşünü oluşturacak için hiçbir deneysel ve gözlemsel veri olmadığından, şeriat mahkemesinin onun derisinin soyularak öldürülmesine hüküm verdiğini düşünüyorum. Başka ne neden olabilirdi, böyle amansız hükme. Nasimi meydanda, derisinin soyulma sürecinde ölmüştür. Bizlerse şimdi bile söz sohbet ile anlatılan bilimsel sonuçlara fazla inanıyoruz.

Antalya’da Kayserli kuyumcu arkadaşlarım vardır. Bunlar güzel ve dini bütün insanlardır. Vatan ve millet sevgisi ile dolu, arkadaşlarına karşı dürüst ve insanlara yardımcı olmayı seven kişilerdir. Bu ailelerin ideoloji kaynağı Zaman gazetesi, Aksiyon ve Sızıntı dergileridir. Bu dergileri tanımam için 20 ve 27 Ağustos 2007 Aksiyon ile Sızıntı’nın Ağustos ve Eylül sayılarını bana vermişlerdi. 26 Ağustos 2007 Zaman gazetesinde yayımlanan “Genetik Bomba” makalem ile ilgilendiklerine de sevinmiştim.

Bu makalede Heisenberg’e bağlı örnekler verdiğimiz için, Sızıntı’nın Eylül sayısında ilgimi çeken “Atoma ilk işaretler” adlı makaleyi de hatırlatalım. Yazar sayfa 370’de elektronların atom içindeki hareketi için şöyle yazıyor: “Oldukça karmaşık olan bu hareketin, rüzgârla sağa sola savrulan toz zerrelerinden bir farkı yoktur.” Bu hiç de atoma doğru işaret değildir. Birincisi toz için rüzgâr dış etkidir ama tek bir atom kapalı sistemdir. Atomun içinde kuantum fiziği geçerlidir, toz-rüzgâr meselesinde ise klasik fizik. Elektronlar Fermi parçacıkları olduklarından, atomun içinde tam olarak yozlaşmış (dejenere) durumdadır. Toz örneğinde ise böyle bir şey olanaksızdır.

Yazı bilim dışı söz sohbetle dolu. Yalnız bu bir cümlenin üstünde durmamın nedeni, bu cümlenin de, “gökler genişler” gibi Ku’ran’da geçtiğini yazmasıdır. Tekrar ediyorum: Biz genelde temel bilimlere pek katkıda bulunmayan toplumlardanız. Bu nedenle de bilmediğimiz kavramları, süreçleri ve olayları böyle kolayca kutsal kitapta aramaya kalkmamız doğru değil. Unutmamamız gerekir ki bizim eğitim sistemimiz ve geleneklerimiz bilimsel düşüncemizi çok kısıtlamıştır. Doğal olarak insanlarımız (en üst seviyelerdeki yöneticiler de dâhil) böyle çok sayıda kaynakları okuyarak Einstein veya Heisenberg’in bilime pek bir yenilik getirmedikleri fikrine kapılabilirler. Eğer Einstein ve Heisenberg şimdi yaşasaydı, onların halinin nasıl olacağını ve bizlerin bilim alanındaki durumumuzu nasıl değerlendireceklerini bir düşünün.

Böyle bilimsel fikirler üretilmesinin bizleri nerelere götüreceğini örneklerle gösterelim. Herkes “Sakla samanı gelir zamanı” ve “Bir koltukta iki karpuz tutmak olmaz” gibi atasözlerimizi bilir. Sakla samanı gelir zamanı, cümlesinden görüyoruz ki, yüz veya binlerce yıl önceden enerjinin korunma yasasını biliyorduk. Ottan saman yapılır ve uzun bir zaman korunarak hayvanlara verilir. Hayvanlar samanı yiyerek onun içinde saklı biyolojik enerjisinden faydalanırlar. Samanın enerjisi ondan hayvana geçmiş olur. Böylece enerjinin korunmasını ve bir türden başka bir türe geçebildiğini yüzyıllardır bildiğimiz söylenebilir.

Bir koltukta iki karpuz tutmak olmaz da, tam olarak Pauli Wolfgang (1900–1958) prensibini anlatıyor denebilir. Bu prensibe göre bir kuantum durumunda iki fermion bulunamaz. Doğal olarak eski zamanlarda bu prensibi de enerjinin bir halinden diğerine geçmesi ve korunması gibi basit şekilde anlatmak gerekirdi ki, insanlar onları anlasın ve unutmasınlar. O zamanlar fermionlar veya kuantum durumları deseydiler kim ne anlardı? Bu nedenle de kuantum durumu yerine koltuk ve fermiyon yerine karpuz tabiri kullanmışlar. Yani, tarih boyu üretilmiş benzer fikirlerimizi batı bilim adamlarına ulaştırarak, onların (Einstein dâhil) tamamının boşuna uğraştıklarını söyleyelim ve onları üzelim mi? Bizler en önemli fizik kanunlarını yüz, belki de bin yıldır bildiğimiz için bilim sonuçları ile ilgilenmiyor olabilir miyiz?

Şimdi hatırlatalım ki, bizim din adamlarımız hiçbir zaman Avrupa din adamlarının ortaçağlarda bilime karşı yaptıklarını (1548-1600 yıllarda İtalya’da yaşamış Jodano Bruno’nun yakılmasını hepimiz biliyoruz) yapmamışlardır. Daha ötesi her zaman eğitime ve bilime saygı göstermeye ve bu alanlarda yüksek seviyelere gelmeye çağırmışlardır.

Şimdiki ekonomik kriz dünya ülkelerinin çoğunu vurmuştur, özellikle de pahalı konutlarını kredi ile alan ve petrol üreten ülkeleri. Bizim ekonomimiz de “hastadır” ama toplumumuz sağlamdır ve insanlarımız ekonomimizin doktorlarıdır. Bu doktorlar tedavi edecekleri ekonominin hastalığını tartışarak doğru yolları mı seçmeliler yoksa bildiklerini birbirinden gizleyerek, gereken bilginin artmasını ve kesin şekil almasını mı engellemeliler? Tartışmalar kesin şekilde olmadığında, ekonomi ile birlikte onun doktorlarının da hasta olduğu düşünülebilir ve hastalık iyi tartışılamaz, derinleşir. Ekonominin hasta olmasını ondan gizlemeye gerek yoktur, o üzülmez. Ama hasta ekonomi tedavi edilmezse, sağlam olan toplum üzülürGelişmemiş toplumlarda insanlar üzülmesin(!) diye türlü yolsuzluk, kadrolaşma, eğitim ve bilimdeki kusurlar insanlardan gizli tutulmağa çalışılır. İnsanlara karınlarını doyuracak ekmeği bulamadıkları halde, diğer ülkelerin insanlarından çok zengin ve mutlu oldukları anlatılır.

Bu eğitim, bilim ve bilimsel düşüncelerle ilgili makalemizin önceki bölümlerinde de örnek olarak Ermenilere bağlı bilgiler verdik ve buna devam ediyoruz. Çünkü makalenin konusunu anlatırken ve amaca doğru ilerlerken, İzmir’in kadın milletvekilinin Ermeni problemi konusundaki konuşmalarında bir hakaret olmadığını da izah edelim.

Bütün ülkelerde eğitimi, bilimi ve yeni teknolojilerin üretimini doğru yönde ve verimli şekilde yönetmek için başkanlıklar, kurumlar, senatolar, kurullar ve benzeri birimler vardır. Doçent ve profesör olurken, başkan yardımcısı ve bir birimin müdürü olarak çalıştığım süre boyunca, yani 1968’den 1992’ye kadar (24 yıl) her hafta ortalama 2 kere Bakü’de, yılda 1-2 kere de Moskova ve diğer şehirlerde böyle kurumların toplantılarında aktif şekilde bulundum. 1992-2005 arasında Türkiye’de çalıştım ama eğitim, bilim ve yeni teknolojilerle alakalı problemlerin tartışıldığı toplantılarda yalnızca 2-3 kere bulundum. Başka toplantılarda da çok bulundum ama bilimi geliştirmeyi amaçlayan bir tartışma göremedim. Yalnız aşağılarda değil, dekanlık ve daha yüksek seviyelerde de eğitim ve bilimin gerektiği gibi tartışıldığı bir toplantı görmedim ve duymadım.

Bu bir kültürdür; makamlarda oturanlar her şeyi herkesten daha iyi bildiklerini ve diğerlerinin bilgi ve düşüncelerine de ihtiyaçları olmadığını düşünüyor olsalar gerek. Bilgiye ve doğru düşünmeye ihtiyaçları olmayan insanlarla yönetilen ülkeler gelişmiş olabilir mi? Gelişebilir mi? Böyle ülkelerde görmezden gelme çok yaygındır. Hatta YÖK, TÜBİTAK gibi kurumların Einstein’in bile fikirlerine ihtiyaçları olduğunu söylemek zordur. Ama hemen kaydetmek isterim ki, Prof Dr. Tosun Terzioğlu TÜBİTAK başkanı olduğunda, orada durum çok daha iyiyiydi. Onun Prof Dr. Ali Alpar gibi bilime değer veren ve iyi de bilim adamı olan bir danışmanı vardı.

Ben 1968-1983 yılları arası rasathanede başkan yardımcısı olduğum ve doktora öğrencilerimden üçünün savunması Ermenistan’da olduğundan, Erivan’a da çok gitmiştim. Oranın Akademisinin başkanı, dünyada çok ünlü bir bilim adamı (astrofizikçi) olarak tanınan Ambartsumyan V.A. idi (1946’dan ölene kadar). O, akademi başkanı olduğu yıldan başlayarak Sovyetler Birliği’nin milletvekili ve akademi üyesiydi (birlik dağılana kadar). Ermenistan’da Komünist Partisi liderlerinden biri olan ve Türkleri hiç sevmeyen Ambartsumyan, Ermenilerin en sevdiği ve Sovyetler Birliği’nde hemen herkesin tanıdığı biriydi. (Yaklaşık 1000 sayfalık soykırım kitabını bundan 35-40 yıl önce bastırılmasının yolunu açmıştır.) O bana bir bilim adamının layık olduğu biçimde çok saygı gösterirdi. Ama Türk olduğumdan ve danışmanımın (Ya. Zeldovich) ve çevresindekilerin bilimsel fikirleri genelde onunkine zıt olduğundan, bana büyük kötülük yapmıştı. Her zaman çok güzel karşılamasına ve kapıya kadar geçirmesine rağmen.

Nasıl bir kötülük yaptığının yeri olmasa da, okurun ilgisini çekebileceği için kısaca açıklayalım. Üniversiteyi 1963’de bitirdim. Doktora unvanını 1966 ve doçentliği 1968’de aldım. O zamanlar Sovyetler Birliği’nde her on doçentlik için bir profesörlük unvanı verilirdi. Profesör unvanı kazanmak için de önemli sonuçlar elde etmek ve önemli dergilerde 30-40 makale yayımlamak gerekirdi. Bu işler büyük bir tez şeklinde yazılırdı ve bilimler doktoru unvanı için Moskova’nın belirlediği bir kurumda savunulurdu.  Sovyetlerin güney bölgesinde Astrofizik konusunda böyle bir kurum Erivan’da ve başkanı da Ambarsumyan idi. Lisans diploması üstünde olan diplomalar ise yalnız Moskova’da bulunan kurum tarafından verilirdi.

1972 yılında bilim doktoru ve profesörlük için gereken bilimsel sonuçlarım ve merkezi dergilerde de 40’ın üzerinde yayınım vardı. Tezi yazdım, 1973 de Erivan’da olduğum günlerde Ambartsumyan inceledi ve yazılı şekilde savunmaya kabul etti. Ama savunma sırasında beni gerilere atmış. Sıram gelmeden bu kurumun çalışma zamanı bitmiş ve yeni çalışma izni 3 yıl sonraya alınmıştı. O zamana kadar yeni tezler de sıraya girmiş ve benimki sürekli geciktirilmişti.

Bizde profesör az oluyordu ve bu unvanı da ortalama olarak 50 yaşları civarında alabiliyorlardı. Bu nedenle de acele etmeye utanıyordum. Ama yine de bu durumdan rahatsız oldum. 1977’de tezi geri aldım, yeniledim ve Moskova’da Kozmik Araştırmalar Enstitüsü’nde (yaklaşık 5 bin çalışanı olan bir kurum) savundum. 1978’de profesör oldum. O zamanlar bir bakanın maşı 400 ruble, benim başkan yardımcısı olarak maşım 550 ruble idi. Sadece doçent 320, bilimler doktoru 400 ve profesör 420 ruble alırdı. Parti ilçe başkanı 250 ruble alırdı ve bu maaş ilçede en yüksek maaştı. Akademide Enstitü Başkanı ve üniversite rektörlerinin maaşı 600 ve Akademi Başkanı maaşı 900 ruble idi. O zamanlar 1 ruble 3 dolara eşitti. Ayrıca belirtelim ki, ev ve tıp hizmetleri parasız verilirdi.

Erivan’a her gittiğimde onunla en az yarım saat görüşür ve bilim konularında tartışırdık. Orada muhakkak da bilimsel toplantı yaparlardı ve ben 1-1.5 saat konuşma yapardım. Ambartsumyan’la rasathanelerinin organizasyon işlerinden de konuşurduk, tavsiyelerimi isterdi.

Moskova’da ise bilimsel atmosfer daha da yüksek seviyedeydi. Orada hep bilim konuşur ve tartışırdık. Danışmanım olan: Dünyada fiziksel kimya, detanasyon ve patlamalar; parçacık ve çekirdek fiziği; gravitasyon, kozmoloji ve astrofizik konularında, meşhur Katyuşa füzeleri; atom ve hidrojen bombalarının teorik çalışamlarının başındaki, bir kez Lenin ve dört kez Stalin ödülü almış ayrıca üç sefer Sovyet kahramanı Ya. Zeldovich’le 1964 yılından başlayarak çalışmıştım. Bu nedenle de Moskova’da onun arkadaşları olan ünlü fizikçileri de tanıyordum. Ben onlarla kıyasla çok küçük bilim adamı olmama rağmen bir arada bilim konularında konuşur ve tartışırdık.

Türkiye’de ise bilimle ilgilenen insanlara rastlamak çok güç. İlgilenenler ve bilimde uzman olanlar da genelde sol görüşlü insanlar olmuş. O zamanlar Azerbaycan’da ve Ermenistan’da bilimsel tartışmalar yaygındı. Böyle nedenlerle Ermenistan’da bilimsel ortam ve bilim adamına saygı açısından kendimi çok iyi hissederdim. Türkiye’de benzer atmosfer ODTÜ’de ve Feza Gürsey Enstitüsü’nde vardı.

Çokları Ermenilerin dünyada bizlerden güçlü ve saygın olmalarını Hıristiyan olmalarına bağlıyor. Bunu kabullenmek zordur ama etkisi de yoktur denemez. Ama Latin Amerika ve Afrika’da da birçok Hıristiyan halk yaşıyor. Peki, onlar da Ermeniler gibi etkili diyebilir miyiz? Zor (!). Müslümanlar her tür kötülüğü, hatta Hıristiyanların yaptığından çok daha fazlasını, birbirine yapmış ve halen de yapmaya devam etmiyor mu? Sadece gelişmiş milletler kendi insanlarına çok daha fazla saygı ve sevgi gösterir, halklarının ekonomik durumunu ve kültürel gelişmesini ön plana çıkarırlar. Bizler ise son 400 yılda Ermeni ve diğer Hıristiyanlara herkesten çok daha fazla hizmet etmişiz. Maalesef, dünyadaki bilim ve teknoloji seviyesi yükseldikçe (bu yükselme çok hızla ilerliyor) gelişmemiş toplumlar gelişmişlere hizmet göstererek yaşamlarını sürdürmek mecburiyetinde kalacaklar. Her millette kendi insanına sevgi ve saygı daha fazla olmalıdır. Önce kendi insanının ekonomik durumunun iyi olmasını desteklemelidir.

Gelişmişler ile (Ermeniler gelişmiş millettir) gelişmemişler arasında bazı farklar vardır. Gelişmemiş ülkelerde zenginlik ve saygınlık milletin çok küçük bir bölümü içindir; gelişmiş ülkelerde ise geniş kitleler için. Gelişmemiş ülkelerde millet sevgisi göstermek demek onu övmek, kusursuz görmek, kusurlarını gizlemek ve diğer milletleri, özellikle de sevmediklerini, küçük görmek demektir. Gelişmiş milletlerin eğitimsiz kısmı da aynen gelişmemiş ülkelerde olduğu gibidir. Yine de, gelişmiş milletlerin eğitimli olanları, milletlerinin ve ülkelerinin kusurlarını ortaya çıkarır ve ortadan kaldırırlar. Problemlere ciddi şekilde, çözüme yönelik yaklaşırlar.

Ruslar ve özellikle 1922-1960 arasındaki yüksek görevlerdekiler Yahudileri hiç sevmezlerdi. Onlara karşı kötülükler yapıldığı için Yahudiler de (Marks’ın Yahudi olmasına rağmen)  Sovyet sistemini hiç sevmezlerdi. Yine de birçok düşük eğitimli insan Sovyet sistemine kalpten inanarak hizmet ederlerdi. Bilimsel düşünceleri gelişmemiş ama vatanlarını ölesiye seven insanlara önemli görevler verilirse, vatanlarını ne kadar severlerse sevsinler, ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar, ülkelerinin gelişmesini engellerler. Diğer taraftan, Yahudilerin yüksek kültür ve uzmanlık seviyelerine ulaşabilenler layık oldukları işlere getirilerek, Sovyet sistemini sevmemelerine rağmen, Sovyetler Birliği’nin kalkınmasında en önemli katkıları sağlamaları mümkün olmuştur.

Örneğin Sovyetler Birliği’nin atom ve hidrojen bombalarını yapan en ünlü üç bilim adamı da Yahudi’ydiler (Hariton, Zeldovich ve Saharov). Benim danışmanım Zeldovich, bu işlerden önce, 26-28 yaşlarında ilk füzelerin (Katyuşalar)  buluşunda çok önemli bir bilim adamı olmuştur. Bunların keyfini KGB’nin en başındaki Beriya bile bozamazdı. Çünkü Stalin yaklaşık olarak böyle diyordu: “Bakanlar büyük bilim adamlarından çok daha kolay bulunabilir.” En büyük ödülleri alanlar da bunlardı, Moskova’nın en iyi semtlerindeki güzel evlerde yaşayanlar da. Böyle bilim adamları çevrelerinde en iyi bilimsel ortamı yaratır; ülkedeki bilimin ve teknolojinin gelişmesine en büyük katkılarda da bulunurlardı. ABD’de bunu daha da iyi anlıyorlardı. Milletinden, dininden ve görüşlerinden bağımsız olarak, bilime ve yeni teknolojilerin üretimine büyük katkıda bulunabilecek insanları, her tür yollarla kazanıyorlardı.

Gelişmiş ülkelerde de nüfusun çok küçük bir bölümü iyi eğitimli, yüksek derecede uzman, bilimsel düşüncesi gelişmiş insanlardır. Ama bu ülkelerde yerleri doldurulamayan insanlardır. Milletlerinden ve dinlerinden bağımsız olarak halklarının ekonomik ve kültürel yaşamlarını zenginleştiren ise, işte bunlardır. Ermeniler, böyle ortamlarda yaşamak için Türkiye’yi, Rusya’yı, Azerbaycan’ı ve Ermenistan’ı terk etmiştir. Şimdi de ABD ve Avrupa’ya göç ediyorlar. Ama göç etmeyenler de her alanda gelişmek için çalışıyorlar. Ne yazık ki aynı zamanda bizlere haksızlık da yapıyorlar. Yaşadığımız sorunların anlatılması matematik ifadelerle yapılamıyor ve kimin doğru olduğu da kesin şekilde bilinemiyor. Yine de bu işte onlar becerikli. Çünkü bizler gerekli seviyede eğitimden, bilimden ve yeni teknoloji üretiminden uzaklarda kalmışız. İnandırıcılık ise dünya biliminde ve kültüründeki yerine ve saygınlığına bağlıdır.

İnsanın kafasındaki düşünceler hangi konuda baskın ise önce o konuya bağlı eşya ve insanları görür. Örneğin kadınların, erkeklerin ve çocukların gözleri evde ve dışarıda genelde aynı şeyleri görmez. İnsanın düşüncesi bağımsız olarak gelişmiyor. Ortam onu yönetiyor ve düşüncesini belirliyor. Ezberciliğe dayanan eğitim ve söz-sohbet ile kazanılan bilgiler, doğruları kavrayan ve kesin olan düşünceyi oluşturamaz. Diğer bir deyişle insanları gerçeklerden uzak tutar. İnsan toplumunda türlü süreçler vardır. Bunlar matematiksel formüllerle yansıtılamıyorsa bile, hiç olmazsa sayısal bilgiler içermelidir.

Örneğin TV’den duyuyoruz: Dünyanın bütün ülkelerinde politikacılar kendi çıkarları için kanunları bozarlar. ABD, Almanya, Japonya ve bizlerde de böyledir; Bütün ülkelerde insanlar dini ibadetlerini yapar ve inançlarına göre giyinirler; Bir kovayla su atıldığında duvarda oluşan şekillerden daha anlamlı olmayan, yıldızların oluşturduğu şekillerle (burçlarla) bütün ülkelerde ilgilenirler. Hepimizin zaman zaman rastladığı bunlara benzer cümleler hiçbir bilgi içermediği gibi, gereksiz bilgilerdir. Çünkü bunun gibi cümlelerle biri diğerine benzetilen toplumlar içinde, gelişmemişlerle gelişmişleri sayısal bilgileri kullanarak kıyaslasak, gelişmiş toplumların kesinlikle gelişmeyenlerden çok farklı olduklarını görürüz.

Aslan ve delikanlı gibi sözlerle büyütülen çocuklar önemli görevlere de getirilirler. Bu tür insanlar karşı görüşte olanlara sert çıkmayı, akılcı davranıştan üstün tutmaya alıştıklarından,  matematik ve fizikle büyümüş Einstein’in bile dersini vermekle gurur duyarlar. Yani kötü gelenekler kültürü bastırır. Kendi ülkelerinin ve milletlerinin çıkarlarına karşı olan Ermenilerden özür dileyenlerin sayısının çok olması da (bir bardak çayda üç tane tüyün çok olması gibi, 70 milyonun içinde böyle bin kişinin olması çok fazladır) ülkemizde bilimsel düşüncenin gelişmemesinin neticesidir. Her ülkenin milliyetçisi ve görev sahipleri eğitimli ve bilimsel kültürü gelişmiş olmalıdır ki, böyle olaylara rastlanmasın.

Zekâ, Bilgi ve Düşüncenin Çok Boyutlu Uzayda Değerlendirilmesi

1. Farklı boyutlarda yaşam ve bilim

Çok zor anlaşılan ve birinin diğeriyle hiç bir bağlantısı

gözükmeyen olaylar arasında ortak temel yanlar

görmek ne kadar güzel bir duygudur.

Albert Einstein  (1879–1955)

Bir doğru çizgi üzerinde eni ve kalınlığı sıfıra eşit olan bir boyutlu canlının hayatını düşünün. Bu canlı için uzay bir boyutlu olduğundan onun için sağ-sol, yukarı-aşağı kavramlar yoktur. Bu çeşit uzayda yaşayanların bilgi ve düşünceleri, iki boyutlu uzayda (örneğin düzlem üzerinde) yaşayanların bilgi ve düşünce düzeylerinden çok daha düşüktür. Aynı şekilde, iki boyutlu uzayda yaşayanların da, üç boyutlu uzayda yaşayanlarınkinden çok daha kısıtlı bir düşünce güçleri olmalıdır. Çünkü düşük sayıda boyutu olan uzayda bulunan nesnelerin şekilleri bile çok basittir ve çeşitleri azdır. Ama az gören, az bilen ve az düşünen canlıların kendi bildiklerine güvenleri çok daha fazla olur. Bununda nedeni açıktır: İnsanın bildikleri ne kadar fazla ve düşüncesi gelişmiş ise, bilmediklerinin de fazla olduğunu anlıyor, duyduklarını ve gördüklerini hep sorguluyor, pek inanmıyor.

Eski Yunan masallarının birinde, yol üzerinde yaşayan bir eşkıya anlatılır. Bu eşkıya için dünyada en önemli şey kendi boyu olduğundan, özel bir tezgah yapar. Bu tezgahta kendi uzunluğunu belirler ve gelip geçenleri kendi ölçüsüne uygun şekilde değişikliğe zorlar. Yoldan geçenlerden kimin boyu uzun gelir ise keserek kısaltıyor, kısa ise çekerek uzatıyor. Böylelikle kendi uzunluğunda olanlar sakat kalmadan yaşam hakkı kazanmış oluyor. Bu eşkıyanın bütün düşüncesi bir boyuta odaklanmıştır ve herkesi kendi düşüncesi ve inancına göre değerlendirmektedir. Günümüzde, devlet kurumlarındaki başkanlar, müdürler ve diğer görev sahipleri çalıştıkları insanları, boyları dışında diğer birçok özelliklerine göre de değerlendirirler. Bu değerlendirmeye zeka, düşünce kapasitesi ve bilgi de girmektedir. Gelişmiş ülkelerdeki görev sahipleri çevrelerinde, genelde bu şekilde yaptıkları değerlendirmeler ile kendisinden fazla düşük seviyede olanları yanlarında bulundurmuyorlar. Gelişmemiş ülkelerde ise tam tersi, kendi seviyesinde olan veya daha iyi seviyelileri bulundurmuyorlar. Bu durumda görevliler farkında olmadan, üç boyutlu uzaydaki yaşamın olanaklarını kısıtlayaraktoplumun yaşamını daha düşük boyutlu uzaydaki yaşam tarzında bırakmış olurlar.

İnsan zekasını, düşüncesini ve bilgisini çok boyutlu uzayda değerlendirmek gerekiyor. Bu uzayın bir ekseninde insanın, örneğin, fizik-matematik-mühendislik, diğerlerinin her birinde ayrı ayrı, biyoloji-kimya-tıp, edebiyat- tarih-politikacılık, sanatkarlık, işçilik ve diğer ayrı ayrı benzer yöndeki zekası, düşüncesi ve bilgileri belirli bir ölçekte koyulmalıdır. Örneğin Sovyetler Birliğinin en büyük fizikçisi olan Landau fizikçileri zekasına (fiziğe katkıda bulunma ölçüsüne)  ve fizik bilimine katkısına göre yaklaşık 3 kat farklı olan gruplara ayırmıştı (Gerçekte onun ölçeği 3 değil, doğal logaritmanın taban değeri olan  idi). Bu gruplamaya göre Galileo, Maxwell, Bohr, Heisenberg, gibi fizikçiler, fizik zekası ve bilime yaptıkları katkı boyutlarına göre Newton’dan ve Einstein’dan 3 kat geridirler. Rutherford, Pauli, Fermi gibi bilimciler ise 9 kat zayıflardır. Landau’nun kendisi gibi büyük fizikçi olan ve Nobel ödülü alanlar 27 kat ve diğer Nobel alanlar, Newton’dan ve Einstein den yaklaşık 100 kat gerideler. Bu gruplamaya farklı nedenlerle Nobel alamayan, ama bilime önemli katkılarda bulunmuş profesörler ile devam edersek, bunlar Newton ve Einstein’dan 1000 ve bilimde yaklaşık “gürültü” seviyesinde iş yapan diğer profesörler ortalama olarak 10 000 kere zayıflardır. Burada Einstein’ın sözlerini hatırlatalım:

Bildiğim kadar iki şey sonsuzdur (sınırsızdır). Bunlardan biri Evrendir, diğeri ise insanların düşüncesindeki farktır.

Ama Evrenin sonsuzluğuna tam olarak inanamıyorum.

Albert Einstein. ( 1879–1955 )

Matematikte ise bilim adamları arasındaki fark fizikçilerinkinden biraz az olması gerekir. Matematikte farklar 3 değil 2’nin katları ile oluşabilir. Belki de fizikte 4 ve matematikte 3 olmalıdır? Çünkü fiziğe çok önemli katkıda bulunmak için soyut düşünceye ek olarak deney ve gözlemlerin sonuçlarını da doğru şekilde kavramak ve yorumlamak gerekir. Ama diğer alanlarda bu farklar daha da küçük olmalıdır. İnsanların zekasını, düşünce kapasitesini ve bilgisini karşılaştırarak ta onların bütün alanlardaki (yöndeki) bileşkelerini toplayarak ta sonuca varmak mümkün olabilir, ayrı ayrı uygun bileşkeleri karşılaştırarak ta yapılabilir. Bu amaca bağlıdır. Bizler, örneğin fizikçiler, kendi alanımızdaki durumu incelediğimiz için fizik ve matematiğe uygun bileşkeleri karşılaştırırız. Böylece ileri veya geri (ilerisi olan yerde mutlaka gerisi de vardır, bu bir aşağılama değil) zekalı ve büyük-küçük katkılı denildiği zaman, kişinin yalnızca fizik bilgisini ve fizik bilimine katkısını değerlendirmiş oluruz. Bir insan fizikte geri, ama örneğin sanatta gelişmiş zekaya sahip olabilir ve bu çok normaldir.

Teorik fizik ve matematiğin böyle özelliği de vardır: Örneğin, Newton gibi fiziğe büyük katkıda bulunabilen bir insan yaklaşık 300 yıl sonra Dünya’ya gelebildi. Einstein’ın yaptığı en büyük katkı olan, Genel Görelilik teorisinden (1915) yaklaşık 100 yıllık bir zaman dilimi geçmiştir, ama onun gibi bilime büyük katkıda bulunan birisinin ortaya çıkması halen beklenmiyor. Acaba 10 veya 100 bin profesörü bir araya getirerek Einstein’ın vardığı sonuçlar kadar önemli olan bir sonuca varmak mümkün mü? Tabii ki mümkün değil. Bu nedenle “yeri doldurulamayan kimse yok” gibi yanlış slogan, gelişmemiş ve gelişmenin önü kesilmiş ülkelerin sloganıdır. Ama biliyoruz ki, örneğin sporda hep yeni rekorlar kırılmaktadır. Acaba 100 yıldır kırılamayan Einstein’ın Dünya rekoru kaç yüz yıldan sonra kırılabilecek? ODTÜ fizik bölümünden 1974 yılında istifa etmek zorunda kalarak, Amerika’ya taşınmış olan Feza Gürsey’in Türkiye rekoru 100-200 yıl boyunca acaba bir Türk bilim adamı tarafından kırılabilecek mi? Onun yeri doldurulur mu?

Zeka, düşünce ve bilgilerin karşılaştırması yaptığımız uzayda, koordinat eksenleri üzerinde hayvanlarında becerilerini koyabiliriz. Bu durumda onların insanlarla en büyük farklarının bilimsel düşünce, bilim ve teknoloji üretiminde olduğunu görürüz. Fiziksel özelliklerimizde, sesimizde, duygusal hislerimizde, kurnazlıkta ve diğer yönlerde farklar o kadar büyük değildir. Biliyoruz ki çok güzel sesli şarkıcının seslendirdiklerini basit sesli şarkıcıların sayısını arttırmak ile elde etmek olmuyor. Ses belirli frekans arasında olan mekanik titreşimlerinin sonucudur, bilim üretimi ise beynin nasıl çalıştığında üretildiği bilinmeyen bir ürünüdür. Milyonlarca profesörü bir araya getirerek Einstein’ın ürettiğini elde edemeyiz. Bu gerçekleri bilimimizi ve eğitimimizi yönetenlerin bilmesi gerekir.

Avrupa’nın birçok ülkesinin en büyük bilim adamlarını ikinci Dünya savaşından önce ve savaş sırasında Amerika aldı. Sovyetler birliğinin silahlı birlikleri Almanya’ya girdikleri anda, Amerika ve İngiltere’nin silahlı kuvvetleri de daha hızlı hareket ettiler. Bütün Almanya da keşifçiler iyi bilim adamlarını ve mühendislerini Amerika’ya, İngiltere’ye ve Sovyetler birliğine kaçırmağa başladılar, bilim adamları istemeseler bile. Bu ülkeler beyin zenginliğini arttırmak olanaklarını kaçırmak istemiyorlardı. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra oradaki genç ve iyi bilim adamlarının yaklaşık %50’si ülkeyi terk etti. Şimdi Amerika’da çalışan Rus asıllı bilim adamlarının ne kadar fazla olduğunu dergilerden görüyoruz. Bizlerinde beyin zenginliğine önem vermemiz gerekir. Ama ne yazık ki tam tersi olan sürecin güçlenmekte olduğunu görüyoruz.

Acaba ekonominin kalkınması için en önemli faktör olan temel bilimlerin ve yeni teknoloji üretiminin kötü durumda olmasının nedeni nedir? Nedeni bunların kültürümüzde pek olmamasıdır. İncelediğimiz çok boyutlu uzayda bunlara bağlı bileşkelere önem vermememizdir. Toplumumuzda, Amerikanın bazı eski başkanlarının, Napolyon’un, Karadeniz’in ve Kafkasya’nın kuzeyinde yaşayan Don ve Kuban nehirleri boyunca yaşayan kazakların ve diğerlerinin Türkler oldukları aramızda konuşulur (bunlar gerçek değil,  Don nehri boyu yaşayanlar Ukraynalılar, Kuban boyunca yaşayanlar ise Ruslardır). Ama büyük bilim adamlarından birinin bile Türk olduğunun konuşulduğunu duyamayız. Bu durum bizim bilim ve kültür adamları ile gurur duymadığımızı gösteriyor. Resmikabullerde sanatçıları (!), futbolcuları ve diğerlerini hep görüyoruz. Feza Gürsey gibi seçkin bilim insanları bu tip yerlere pek davet edilmez. Gelişmiş ülkelerde ünlü kavramı da farklıdır. 

2. Hayvanlar ve insanlar nasıl gelişirler: Gelişmenin temposu

Hayvanlar bildiklerini yalnızca kendi deneyim ve diğerlerinden basit öğrenim yolu ile elde ediyorlar. İnsanlar  bunlara ek olarak, bilgilerini okumak, aktif deney yapmak ve  bilimsel düşünce geliştirmek yolu ile elde ediyorlar. Gelişmiş ülkeler bilimsel düşüncenin ve yapılan deneylerin seviyesi ile, diğerlerinden ayrılırlar.                                                                                               Kuzma Prutkov

Pasifik Okyanusunun güney-batı kısmındaki adalarda yaşayan kargalar ile deneyler yapılmış: İçinde karga bulunan kafesten biraz uzakta bir et parçası bırakılmış ve daha yakına, kafesin içinden ete ulaşılabilmesi için yeterli olan uzunlukta tel parçası. Bu tel parçasına ulaşılması için ise, daha kısa tel kafesin yanına konulmuş. Kafes içindeki karga küçük çubuğu kullanarak daha uzununu yaklaştırıyor ve onu gagasına alarak eti elde ediyordu. Bu başarıya, denetilen 6 kargadan 4’ü ilk denemede ulaşmışlardı. Kargalar yemeği elde etmek için çubuğun ucunun bükülmesi gerektiğini bildiklerini göstermişler. Kargalar yaprakların ucunu ince yapmak için gagaları ile şeklini değiştirirler ve ağaç kabuğunun arasına sokarak böcekleri çıkarırlar.

Kargaların, insan toplumunda bilinen yöntemleri kullanmaları ile ilgili çarpıcı bir örnek: TV de karganın bu yöndeki bilgisini test etmek için bir uzun boğazlı şeffaf cam kabın içine peynir parçası ve yanına kolay bükülebilecek tel koymuşlar. Karga peynire ulaşmak için,  telin ucunu peynire batırmış ve yukarı kaldırmayı denemiş. Ama peynir kaymış. Bunu önlemek için karga telin ucunu biraz eğmiş ve telin bu eğri ucunu peynire saplayarak, çıkarıp yemiş. Böylelikle de karga basit mekanik alet yapmasını ve kullanmasını bildiğini kanıtlamış. Benzer deneyler çok yapılmıştır.

Doğada bilgi hep birikir ve üretilir. (Bilgi, bilim değildir. ÖSS sınavları da bilginin olmasını istiyor ama bilimin ve düşüncenin olmasını değil. Okul kitapları bilim anlatmalı, bilim vermelidir, sadece bilgi değil.) Buna örnek olarak kargaların ceviz yeme yöntemini hatırlatalım. Karga, cevizi kırmak için beton zeminin ve asfalt yolun daha uygun olduğunu biliyor. Yeni üretilmiş malzemelerin bazı fiziksel özelliklerini deneysel olarak öğrenmeyi kendisi için gerekli olduğunu anlamıştır. Cevizin ne kadar büyük yükseklikten düşerse o kadar kolay kırılacağını da biliyor. Tabii ki bu da bir bilgidir ama temeli matematiğe dayanan bilim kadar güvenli değildir. Ne mutlu bize ki biz cevizin kırılma olasılığının, onun betona çarpma anındaki hızına ve bu hızında cevizin düştüğü yüksekliğin karekökü ile doğru orantılı olduğunu biliyoruz. Karga cevizi kırmak için olabildiğince yüksekten bırakmalıdır. Neden karga her zaman böyle yapmıyor? Belki kargalar fiziğin kinematik ve dinamik kanunları dışında bir bildikleri vardır; nedeni sadece cahillik değildir.

Ceviz ne kadar yüksekten düşerse, parçaları bir o kadar geniş alana dağılır. Onları bulmak zorlaşır ve aynı zamanda cevizler yakında bulunan diğer kargalara veya çocuklara yem olabilir. Kargaların bu olasılıkları değerlendirmeleri gerekir. Seçim kolay değildir. Bu nedenle de sadece bir örnekle karganın bildiklerini değerlendirmek zordur. Ama uzun zaman izleyerek bildiklerinin ne kadar geniş ve mükemmel olduğunu anlayabiliriz. Buna istatistik fiziğin temelinde duran kanunlarda müsaittir. Nasıl ki biz hep aynı molekülü incelemiyoruz ve onların özdeş olmalarından yararlanırız, kargaların da ortak özelliklerini incelemek yeterli olabilir. Karganın bilgi seviyesini değerlendirmek kurnaz bilim adamının seviyesini değerlendirmekten kolaydır. Karganın neyi yaptığı ve nasıl yaptığı göz önündedir.

Şimdi, kargaların fiziğin diğer bir alanındaki bilgisini değerlendirelim. Çok soğuk havalarda, her yeri kar kaplayıp buz tuttuğunda kargalar karada ve ağaçlarda oturmak istemezler. Nehirlerin ve göllerin rüzgarlı olmayan bir yerinde, buz üzerinde bulunurlar. Acaba neden? Nedeni o kadar basit ki, bizler (fizikçilerin çoğu) bile bunu biliyoruz. Buzun altı sudur. Suyun sıcaklığı ise sıfırın üstündedir. Soğuk havada zaman geçtikçe su donmaya devam eder ve buzun kalınlığı artar. Bu süreç süresince buza dönüşen suyun her bir kilogramı çevreye 3.35×105 Joule veya 80 kilokalori ısı verir. Bu enerji, suyun yalnızca 00 C durumda buza dönüştüğü süreçte dışarı verdiği ısıdır. Bu enerjinin üzerine, suyun soğuması sırasında ayrılan ısıyı da eklemek gerekir. Bu örnekte de, kargaların ayrılan ısının hangi yönde ne kadar iletildiğini (sayısal olarak) ne kadar kesinlikte bildiklerini söylememiz çok zordur. Ama ısı fiziği ve termodinamikten bilgili oldukları kesin! Kanunlar, doğanın kanunlarıdır, bizler yalnızca onları öğreniriz ve öğretim sürecini kolaylaştırmak için fiziksel niceliklere uygun isimler buluruz. Kargaların öğretim metotlarını ne yazık ki bilemiyoruz.

Tavuklarla da bazı deneyler yapılmıştır. Bilim adamları tavuk yavrusunun (civciv) üzerine şeffaf ve delikleri olan kap koyuyorlar ve bu durumda civciv kaptan çıkamadığından bağırmaya başlamaktadır. Tavuk koşarak geliyor ve kabı devirerek yavrusunu kurtarıyor. Sonra bir diğer benzer deney yapıyorlar. Bu defa civcivin üstünü şeffaf ama ses geçirmeyen kapla örtüyorlar. Tavuğu kabın yanına getirdiklerinde ise, yavrusunun telaşta olduğunu görüyor ama sesini duymuyor. Bu sefer tavuk yavrusuna yardım etmiyor, çünkü düşünmüyor. Tavuğun harekete geçmesi için yavrusunun sesini duyması gerekiyor.

Kuşların ve diğer hayvanların kendi aralarında iletişimde olduklarını biliyoruz. Daha önemlisi ise bu iletişimin hangi seviyede olduğudur. Çoğumuz yüzlerce kuşun küçük bir hacmi olan küre (ya da elips) görüntüsü oluşturarak düzenli uçtuklarını görmüşler. Böyle uçarlarken hepsi birden yönlerini aşağı–yukarı, sağa–sola hızla değiştirebiliyorlar. Üstelik bu hareketleri birbirlerine çarpmadan, eşzamanlı olarak, sanki gösteri yapan sporcular gibi gerçekleştiriyorlar. Bu kadar kuşun arasında ki iletişim nasıl kurulur? Nasıl bunlar bir takım şeklinde hareket sergiliyorlar? Yaşamlarında gösterdikleri başarılara, kuşlar ve hayvanlar kısa ömürlerinde nasıl ulaşırlar?

Bilim adamları maymunların ortak çalışarak, muzları elde edip beraber yemelerinin mümkün olup olamayacağını araştırmışlar. Bu nedenle muzları yüksek bir yere asmışlar ve yere birkaç kutu koymuşlar. Bu kutuları üst üste koyarak maymunların muzlara ulaşmaları mümkündür. Sonra maymunları bu alana bırakmışlar ve onların ne yapacaklarını izlemişler. Maymunlar ortak çalışmamışlar ve her biri kutuyu diğerinden alarak kendisi muza ulaşmaya çalışmıştır. Aynı alana maymunlar tek tek getirildiklerinde, her biri kutuları üst üste koyarak muza ulaşabildiklerini göstermişlerdir. Böylelikle maymunlar kendi çıkarlarını ortak çıkardan çok daha önemli gördüklerini göstermişlerdir. Onlar ortak çıkarlara değer vermemişler.

Maymunlarda toplumsal değerler anlayışı yaygın olmasa da, haksızlıkları anlama ve tepki verme özellikleri vardır. Birkaç maymuna sirklerde gördüklerimize benzer işler yaptırmışlarBir biri ardı sıra maymunlar aynı gösteriyi yapmışlar, ama sonuçta bunlardan birine daha fazla ödül verilmiştir. Bu deneyi birkaç defa tekrarlamışlar ve her zaman aynı maymunun ödülü fazla olmuş. Aynı iş karşısında her sefer bu haksızlığı gören maymunlar incinerek verilen ödülü atmışlar.

Hayvanlar görebildikleri şeyleri yalnız yemeyi düşünmezler, tehlikeli veya tehlikesiz, gözlerine ve kulaklarına nasıl hitap ettiği yönünde de değerlendirirler. Örneğin ineklere senfonik müzik dinletildiği zaman süt üretimlerinde artış görülüyor. Kuşların ve böceklerin müzikten hoşlandıklarını ve müzik ile yaşadıklarını herkes biliyor. Ama hayvanlar gördükleri eşyanın şekli ile yalnız belirli bir amaç için ilgilenirler. Onları, eşyaların şekli yalnız gıda elde etmek için kullanışlı olup olmadığı ilgilendirir ve yalnız gördükleri anda. Onlar bu araçları asla yanlarında gezdirmezler ve korumazlar. Yalnız maymunlar gıda elde etme aracını bazen kendileri ile taşıyorlar. Bu da tekrarlanan deneyler ile görülmüştür.

İnsanlar cisimlerin geometrik şekli ile de ilgilenirler, onların kenar uzunlukları ve açılarının büyüklüklerini ölçerler, şekillerini karşılaştırırlar ve bu şekilde geometrik formüller çıkarırlar. Daha sonra bu şekilleri kafalarında canlandırarak, yeni bilgileri göz önüne alırlar, genelleştirmeler yaparlar, formüller üreterek analitik ve diferansiyel geometrilere geçebilmektedirler. İnsanlarda soyut düşünce, bilimsel düşünce, yeni bilim ve teknolojiler üretimi olanakları gelişmiş oluyor ve bu da zekanın, düşüncenin ve bilginin en önemli bileşkesidir.

Hayvanların hepsi yeni veya değişik ortamda bulundukları zaman, bu yeni ortama uyum sağlayamıyorlar ve duruma bağlı olarak kısmen yok oluyorlar. Böyle olaylar onların türlerinin de değişmesine neden oluyor. İnsanlar ise değişen ortama daha kolay uyum sağlamaktalar, doğadaki değişmeleri izleyerek gelecekteki hayat koşullarını, yaklaşıkta olsa, belirlemiş olurlar. İnsanlar olup bitenleri göz önüne alarak hayatlarını kolaylaştırmak için planlar kurar ve onları hayata geçirirler. Hayvanlarda bazı karşılaştıkları olaylardan ders alırlar. Onlar da kendi çıkarları için bir şeyler öğrenirler. Sirkte hayvanların ne kadar becerikli olduğunu hepimiz görüyoruz. Bazı maymunlar küçük rakamları bile iyice hatırlıyorlar ve bu rakamlarla bağlı bazı testleri üniversite öğrencilerinden daha hızla yapabilmekteler. Ama bunları yaparken onlar bir plan kuruyorlar mı? Avcı hayvanların planlı olarak çalıştıklarını biliyoruz.

İnsanlar hayatlarını devam ettirmek ve daha iyi koşullarda yaşamak için yeni iş aletleri düşünüyorlar ve yapıyorlar. İnsanlar elde ettikleri bilgileri ve ürünleri ticaret yolu ile paylaşırlar. Günümüzde Dünya’daki bütün toplumların, genelde Avrupa kökenlilerinin ve Japonların buluşlarının sonuçları olan ilaçları, malzemeleri, aletleri, bitki tohumlarını, vb. kullandıklarını görüyoruz. Hayvanlar içinde bu yönde en gelişmişleri bazı maymun türleridir. Bunlarda yalnız en basit iş aletlerini yapabilirler, ama genelde aletlerini korumamaktalar ve her gereken durumda yenilerini yapıyorlar.

Yunusların, ayıların, su aslanlarının, maymunların, vb. çok şeyler yapabileceklerini çoğumuz izlemiştir. Ama örneğin yunuslar ses çıkararak iletişim kurmalarına rağmen, bu iletişimde diğerlerine ilettikleri korku, acı, yiyecek, tehlike, cinsel ilişkiler ve benzerleri dışında bir şeyler değillerdir. Hayvanlarda hayatta kalmak ve yuva yapmak dışında, en basit şekilde de olsa, geleceklerini ilgilendiren doğru düşünceler ve temaslar genelde yoktur. Hayvanlar genelde böyle şeyleri yalnız yavru yetiştirmek dönemlerinde yapıyorlar. Yalnız bazı hayvanlarda ve böceklerde basit ilişkilere dayanan ve geleceğe doğru yönelmiş davranışlar gözlenmektedir, örneğin karıncaların merhametli olan sosyal hayatlarında.

Yalnızca bir-iki hafta kadar ömürleri olan karıncaların yaşamları ile ilgili olan örneklerin bazılarını hatırlatalım. Masanın üstündeki bala, karıncalar ulaşamasınlar diye masanın ayaklarını içi su dolu kaplara koymuşlar. Karıncalar bala ulaşmak için duvardan yürüyerek odanın tabanına çıkmışlar ve oradan kendilerini masanın üstüne bırakmışlar. Balı aldıktan sonra masanın üstünden, sudan uzak yerlere kendilerini bırakarak yuvalarının yolunu tutmuşlar. Karıncalar birbirlerine akrabalık bağı ile bağlı,  büyük (bazen 100 milyona yakın sayıda) toplumlar şeklinde yerin 6 metre kadar derinliklerinde, birbirlerine geçit yolları olan yuvalar kurarlar. Öyle yuvalar kurarlar ki, oraya sel suları bile girmiyor! Onlar, yuvalarında bazı bitkilerin yapraklarının üzerinde mantar üretirler.

İnsanlar konuşarak ve okuyarak hiç görmedikleri şeyler hakkında bilgi sahibi olurlar ve bu bilgiler, düşünce kapasiteleri çerçevesine bağlı olarakinsanları geleceğe doğru yönelmiş bilgiler ile temin ediyor.  İnsan toplumu bilimde ve eğitimde ne kadar gelişmiş ise, bir o kadar da dili kesinleşmiş ve zenginleşmiş oluyor. Dil iletişim aracıdır. Düşünce kapasitesi gelişmemiş toplumun dili de çok gelişemez. Sadece yeni sözler-sözcükler üretmek ve ezberlemek çokta işe yaramaz. Papağanlara ne kadar yeni söz öğretilirse öğretilsin, onların dili yoktur. Böylece, insanların dilleri onların gelişmişlik göstergesidir.

Hayvanlar milyonlarca yıldır yaşamalarına rağmen pek gelişmemişler. Çünkü onların gelişmesi çok küçük hızla değişen biyolojik yaşamlarına bağlıdır. İnsanların gelişmesinde ise esas faktör sosyal yaşamlarıdır. İnsanların sosyal yaşam kanunları (gelenekleri) ve anlayışları ne kadar farklı ise, onların gelişme tempoları da bir o kadar farklıdır (çizgisel bir bağlantı olduğunu söyleyemeyiz). Toplum yalnız kendi değerlerini uygun şekilde değiştirerek gelişme temposunu artırabilir. Zamanımızda ekonomik gelişmede, eğitim ve bilimin gelişmesi için gereken şartlara bağlıdır. Soyut düşünceyi, temel bilimleri, yeni teknoloji üretimini geliştiren anlayış olmayan yerlerde ne önemli ekonomik gelişmeden ne de kültürel gelişmeden konuşmak anlamlı sayılır.

En gelişmiş hayvanlarla, en az gelişmiş insan toplumları arasındaki farkın çok büyük olduğunu da tartıştık. Hayvanlar bildiklerini yalnızca kendi deneyimleri ve diğerlerinden basit öğrenim yolu ile elde ediyorlar. İnsanlar bunlara ek olarak, üretilen bilgileri okumakla, aktif şekilde deneyler yapmakla ve bilimsel düşünce geliştirmek yolu ile elde ediyorlar. Gelişmiş ülkeler bilimsel düşüncenin ve yapılan deneylerin seviyesi ile diğerlerinden ayrılırlar. Böyle özelliklerde bilimsel tartışmaları olmayan, düşünceye dayanan eğitimi olmayan, kendi çıkarlarını korumak amacı ile kamplara bölünmüş toplumlarda olmaz.

Ama insanlar ve insan toplumları arasında da farklar çok büyüktür. Gelişmedeki büyük farklar esasen toplumlar arasında değil, ayrı ayrı insanlar arasındadır. İnsan düşüncesi geçmişte olanlar ve yaşadıkları ile sınırlıdır. Bu limiti aşmak için bilimsel düşüncenin hızla gelişmesi ve bu düşünce kullanılarak bilgiler elde edilmesi lazımdır. İnsan düşüncesi serbest olarak gelişmiyor. İnsanın düşüncesini yaşadığı ortam belirliyor.

Farklı toplumlar arasındaki edebiyat, müzik, sosyal bilimler ve spor alanlarındaki gelişmeler ve bunların farkları kesinlikle fen bilimleri ve ona dayanan yeni teknolojiler üretimindeki kadar büyük değildir. Örneğin, yaklaşık olarak,  temel bilimleri ve teknolojileri yalnız Avrupalılar, Yahudiler ve Japonlar geliştirmekteler. Bunlar insan toplumlarını ayıran en önemli faktörlerdir. Yalnızca kaliteli eğitime ve bilime değer veren az sayıdaki toplumlarda, çevremizdeki üç boyutlu düz uzaydan (Öklid veya Euclid  M.Ö.  325-265) yola çıkarak, faz uzayı, Lobachevsky (1792-1856)-Bolyai (1802-1860), Riemann (1826–1866), Hilbert (1862-1943) ve Banah (1892-1945) uzaylarını ortaya çıkarmışlar.

Einstein boş uzayın nasıl eğilebileceğini buldu. Einstein aynı zamanda gördüğümüz nesnelerin uzayda yerleşmemiş ve genel kanıya ters olarak uzayın cisimlerin arasında yerleşmiş olduğunu göstermiştir. Madde ve alanlar olmasa boş uzayda olmaz. Yukarıda isimleri geçen (çok sayıdaki diğer büyük bilim insanları gibi) bilim insanları Asya’da, Afrika’da veya Latin Amerika’da doğup büyüselerdi, böyle önemli işler yapabilirler miydi? Burada hemen hatırlatalım ki, TÜBİTAK,  YÖK ve TÜBA için büyük bilim adamı ölçütleri baskın olarak makale ve yayın sayılarıdır. Bu nedenle, bu isimleri geçen bilim adamları ve bir sürü zamanımızın fizik Nobel ödüllü bilim insanları, bizim görüş açımızdan bizlerden bazıları gibi pek önemli bilim adamları sayılamazlarörneğin fizikte devrim yaratmış Werner Heisenberg. Çünkü o az sayıda makale yazmıştır.

Çok boyutlu uzayda sosyal bilimler ve hayatla ilgili bileşenleri yönünde karşılaştırmalar yapsak farklı toplumlar ve insanlar arasındaki farkın temel bilimlerdeki farklardan çok daha az olduğunu görürüz. Örneğin Birleşmiş Milletlerin başında bir zenci vardı. Amerika’da zenci karışığı olanların en önemli görevlere gelebildiklerini görüyoruz. Bunları sporda ve müzik alanlarında da görüyoruz. İyi seslerin (kulağın) kuşlarda da olduğunu görüyoruz, onların nota bilmemesine rağmen. Notalar zengin müzik yazmak için çok önemlidir. Kuşların ve böceklerin ses telleri de çok mükemmeldir. Onların az enerji sarf ederek ne kadar yüksek seslerde müzik ifadelerini bir hatırlayın. İnsan sesinin gücünün onların seslerinin gücüne olan oranı, kütlelerinin oranları ile karşılaştırın. Ses ile ilgili bileşenleri karşılaştırdığımız zaman bazı kuşların ve böceklerin ne kadar mükemmel yaratıklardır olduklarını görüyoruz. Bazı hayvanların yavrularına olan sevgisi ve kaygısı bazı insanlar için örnek oluyor.

Temel Bilim Nedir ve Nasıl Ortaya Çıkmıştır

Bir ev taşlardan yapıldığı gibi, bilim de olgulardan inşa edilir.  Ama nasıl bir yığın taşa ev denilemezse,

olgular koleksiyona da bilim denemez.

Henri Poincare  (1854 – 1912 )

Bizim amacımız fizik (bazen genel olarak temel bilimler)  eğitiminde-biliminde ki ve bunlara bağlı olan teknolojide ki kusurları sadece kesin şekilde belirlemek değil. Amacımız bu kusurların Türkiye’deki kaynaklarını belirlemeye çalışmak ve düzeltmenin yollarını araştırmaktır. Bunları araştırmak ve aydınlatmak için bazen eski komşumuz olan Sovyetler Birliğindeki eğitim ve bilimin gelişme ortamını hatırlatarak anlatmak fikrindeyiz. Çünkü orada bize yakın toplumlar ve bizlerin soydaşları yaşamışlardır. Aynı zamanda o ortamı çok iyi bildiğim için o bilgileri kullanarak Türkiye’de ki durumu araştırmak daha güvenlidir. Türkiye’de, Sovyetler Birliğindeki eğitim, yeni bilim ve teknolojiler üretimi ile ilgili bilgiler hemen hemen hiç yoktur ve olanlarda çoğu zaman gerçekten uzaktır.

Yanlış sonuçlara vararak okurlara doğru olmayan bilgi vermemek için fizik bilimini temel alarak eğitimin ve bilimin gelişmesini açıklamak bizim amacımızdır. Bu nedenle de biz insanların ve toplumların bilgi ve düşünce kapasitesini çok boyutlu uzaydaki belirli bileşenlerini burada inceliyoruz. Hemen hatırlatalım ki, Osmanlı İmparatorluğunun son yılları dışında geçerli ve gerekli olan sloganın: “En büyük Türkiye başka büyük yok” şimdi de geniş şekilde kullanılmakta olduğunu görüyoruz. Ama bu sloganın bizim eğitim, yeni bilim ve teknolojiler üretimi için geçerli olmadığını büyük çoğunluk bilse de eğitim ve bilim alanlarında çalışanlarımız, bu slogan geçerliymiş gibi davranmaktalar. Bu da çok boyutlu uzayda bu konulara bağlı bileşenler yönündeki özeleştiriyi tamamen ortadan kaldırmış ve ülkemizin eğitimsizlik yönünde hızla gerilemesine neden olmuştur. Sovyetlerde, ideolojide dahil olmak üzere, devlet ve hükümetin başında olanlar dışında, herkes ve her şey eleştirilebilirdi. Üst yüzey yöneticiler ve parti kurumları bu eleştirilere duyarlı olmak ve kusurları ortadan kaldırmak zorundaydılar. Ama bu duyarlılık 80’li yıllarda çok zayıflamıştı.

Bizim toplumumuzda, doğa ile ilgili bilimlerle ilgilenen çok az sayıda insan olduğu gibi, bilim de yalnız bazı bilim adamlarını ilgilendirir. Bu nedenle bilimin nasıl bir şey olduğunu ve neden çok gerekli olduğunu insanlara basit bir dille anlatmak gerekir. Bilim emeğin uzmanlık alanlarına bölünmesinin sonucunda ortaya çıkmaya başlamıştır. Bilim bunun ve özellikle insanların doğaya olan ilgisinin ürünüdür. İlk önceleri insanların hepsi aynı işleri yapmak zorundaydılar. Sonraları erkek ve kadınların yaptıkları işler ayrılmaya başladı. Zamanla asker ve işçi (köle) işleri ayrıldı (karınca toplumlarındakine benzer). Sonradan gördüler ki bir grup insan bir tür işleri ve diğerleri, başka tür işleri daha iyi ve çabuk yapıyorlar ve toplum bundan kazançlı çıkıyor. Örneğin terzi, ayakkabıcı, demirci ve diğer ihtisaslar ve uzmanlar oluştular. İnşaat ve fabrika işleri bu çalışma alanlarını daha da fazla belirginleştirdi ve yüksek uzmanlık dalları insan hayatının vazgeçilmezi haline geldi, özellikle de gelişmiş ülkelerde.

Bu tür gelişmenin yanında, insanı hayvandan en fazla ayıran özelliklerin, insanların beyinlerinin de birbirlerine göre farklı şekilde çalışması ile üretimdeki stereotipleri (klişeleri) değişen unsurların kalıcı ve gelişen şekle gelmesi idi. Her bir ürünün hazırlanması farklı kısımlara bölünürdü ve farklı tür işçiler tarafından yapılırdı. Bu da ürünün kalitesini arttırır ve maliyetinin azalmasına neden olurdu. Ürünün parçaları farklı makineler de hazırlanırdı. Doğal olarak bu yeni üretim sürecine geçişte yanlışlıklar ve şans eseri yenilikler de ortaya çıkmaktaydı. Bu tür üretim ticareti zorunlu bir duruma getirmişti ve durmadan genişlenmeğini saklıyordu. Önemli olan kalıplaşmalardan daha hızla kurtulmayı başarmak idi. Böyle beceriklilik, toplumun geleneklerine, doğaya ilgisine onu öğrenmek isteğine bağlıdır.

Tarihleri çok kısa olmalarına rağmen Avrupalıların (özellikle de kuzeydekilerin) çok hızla gelişmesine onların yukarıda değinilen özellikleri neden oldu. Bizim aydınlarımız içinde de kısıtlı düşünceye sahip olanları diyorlar ki: “Batılılar Rönesans devrine 400–500 yıl bundan önce girmişler, biz ise yeni giriyoruz. Bundan 200–300 yıl sonra bizde onlar gibi gelişmiş olacağız.” Bu düşünce hem yanlıştır, hem de ütopiktir. Kuzey Avrupalılar 2000 yıl önce barbarlık çağında idiler, Rusların tarihi daha da kısadır. Bağdat’ta ise 4000 yıl önce nehirlerin altında tünel bulunmaktaydı. Mısır’da, daha önceleri piramitler kurulmuştu. Nasıl olur da bizler 5-6 bin yılda Kuzey Avrupalıların 2000 yıldaki ve Rusların 1000 yıldaki gelişmesi kadar yol alamadık. Bu geri kalmayı, dini tutkunluğumuzla ilgilendirenler yanlış yapıyorlar. Birincisi, dinimizin yaşı yaklaşık 1400 yıldır. İkincisi, bizler gibi ve daha az gelişmiş ülkelerin (dinlerden bağımsız olarak) tarihleri bizim tarihten kısa değil. Toplumda temel bilimleri geliştirmek isteği olmalı, insanların büyük kısmı çocuklar gibi bilgi toplamak ve anlamak açlığı ortamında yaşamalılar. Tabii ki dininde büyük önemi vardır, ama din toplumun kültürünün bir parçasıdır ve toplumun düşünüş biçimine sıkı şekilde bağlıdır.

İnsanlar hayvanlardan farklı olarak üretim sırasında karlı olan ve ardı ardına gelmesi gereken işlemleri ve yöntemleri seçebilirler. Onlar elde edilen başarıyı değerlendirmeyi ve diğer insanları bilgilendirebilirler. Ama böyle özellikleri taşıyan insan sayısı azdır. Çoğumuz böyle yenilikleri üretmeyi bırakalım, bazen gerekli süreçleri bile gerekli şekilde öğrenerek kullanamıyoruz. Üretim sürecindeki işi kolaylaştırmak ve karlı yapmak yöntemlerini bulan insanları, toplum diğer insanlardan ayırarak, onları yalnızca böyle işleri yapmaya yöneltmişti. Üretim sürecinde yeni yöntemler ve işlerin yapılması için makineler (mekanizmalar)  bulan insanlara teknisyenler ve mühendisler denilmişti. Büyük Arşimed’de  (M.Ö. 287–212) bunların başında geliyor, çünkü o aynı zamanda en eski bilim adamı idi, şimdiki dilde matematikçi, fizikçi ve mühendis.

Genelde mühendislerin üretim sürecinde yaptıkları yenilikler, prensip olarak yeni olan süreçler ve mekanizmalar değillerdir. Özellikle de yeni doğa kanunlarının bulunmasına yarayan ve onlara dayalı olan yenilikler hiç değildir. Bunları yapabilenler bilim insanlarıdır, yani daha da derin ve geniş düşünce sahipleri olanlar. Bilim adamlarının çalışması sonucu mühendislerin de çalışma seviyesi devamlı olarak artıyor, eğitim ve bilim toplumun önemli bir işi haline geliyor. Örneğin Newton’un (1643–1727) mekanik kanunları, Maxwell’in (1831–1879) ve Faraday’ın (1791–1867) elektrik ve manyetik olaylarına bağlı teorileri ve buluşları genel olarak şimdiki yaşam biçimimizi belirliyor ve her zaman da böyle olacak. Günümüzde bilim maddenin derinliklerine doğru o kadar çok ilerlemiştir ki, herkese yönelik bir makalede buluşların adlarını bile hatırlatmak isteği bizi amacımızdan uzaklaştırabilir.Örneğin fizikte kesirli kuantum Hall olayı gibileri.

Ama unutmamak gerekir ki, bilimin gelişimine bağlı olarak uygulanması ve beklenen sonuçların gerçekleşmesi için, bilim ile üretim arasında mühendislik işlerinin organize edilmesi gerekir. Sovyetler Birliğinde, yaklaşık 1970’li yıllardan sonra bilimle üretim arasında duran yeni teknolojiler üretimine yönelmiş çok sayıda proje mühendislik daireleri ve bunlara bağlı olan özel fabrikalar açıldı. Ama bunlar batı ülkeleri ve Japonya’daki gibi kaliteli olmadığından ülkenin göreli olan gerilemesini önleyemedi. Aynı zamanda bilinmesi gerekir ki, eğitimi ve temel bilimleri düşük seviyede olan ülkedebu işlere ne kadar bütçe ayrılırsa ayrılsın, temel bilimler gelişmemiş ise, yeni teknoloji üretiminde yeteri kadar gelişme sağlanamaz. Daha ötesi eğitimi ve bilimi düşük seviyede olan ülkelerin bilime ve yeni teknolojiler üretimine ayırdığı paralar büyük ölçüde boşa gider.

Japonya’da temel bilimler ve yeni teknoloji üretimleri arasındaki oran 1960–1980 yılları arasında çok uyumsuz şekildeydi. Örneğin Amerika’da bunların gelişmesi ve oran ideal sayılabilir. Sovyetler Birliğinde temel bilimlerin gelişmesi yeni teknolojiler üretiminin (askeri hariç) çok önünde idi. Bizim ülkemiz gibi ülkelerde ne bilimin gelişmesinden, ne de teknoloji üretimindeki gelişmelerden konuşmaya pek değmez, eğer ki amacımız halkı kandırarak mutlu yapmak değilse. Japonlarda ise Sovyetler birliğinin tam tersi olan durum gözlenmekteydi. Onlar var güçleri ile yeni teknolojiler (özellikle mikro elektroniğe ve yeni tür malzemelere dayanan) üretiyorlardı. Kendilerinde eksik olan temel bilimler ile ilgili sonuçları yurt dışından transfer ediyorlardı. Ama bu alanlarda onlar tek başlarına, Latin Amerika, Afrika, Yakın ve Orta Asya (İsrail hariç)  kadar bilim üretebiliyorlardı. Bu bile, Japonların teknolojilerini geliştirmelerinin temposunu arttıramıyordu. Böyle olduğundan Japonya kendi temel bilimler üretimini daha hızla geliştirmek zorunda kaldı ve bu zorluktan başarı ile çıkabildi.

Sovyetler Birliğinde bilim ve yeni teknolojiler üretim merkezi Bilimler Akademisi idi ve bütün ülkedeki bilim-teknoloji işleri yönetimi orada toplanmıştı. Akademinin Başkanı Parlamentoda eğitim, bilim ve yeni teknoloji üretimi (askeri dahil) grup başkanı olurdu ve Komünist Parti Merkezi Komitesi üyesi seçilirdi. Böyle bir görev en iyi bilim adamları arasından, fizikçilere, bazen da matematik-mekanikçi veya kimyacılara verilirdi. Hatırlatalım ki, hem Sovyet hem de Amerikan atom bombaları projelerinin başında Yahudi kökenli teorik fizikçiler bulunmaktaydı. Sovyetlerde Yuliy Hariton, Amerika’da ise Robert Oppenheimer.

Atom bombasının üretimi fizikten çok daha fazla yeni teknolojiler üretimi ve mühendislik işleri gerektirmekteydi. Bu nedenle de baştaki bilim adamlarından, oldukça geniş bakış açısı ve hızlı çalışan beyin istenmekteydi. Bizler ve bizlere benzer dünyadaki toplumların çoğu ise, işlerin başına arkadaşlarımızın arkadaşlarını getiririz, çünkü gerekli kriterlere gerek duymayız, yeter ki çok para harcansın ve ülke içinde reklam yapılsın. Unutmamak gerekir ki, ekonomik kalkınmanın yaklaşık %75’i temel bilimlerin ve yeni teknolojilerin üretimine bağlıdır, gürültü seviyesindeki makale sayısına ve reklama değil. Yeni teknoloji üretimi, fabrikalarımızdaki yeni TV, araba ve dr. üretimi değildir. Bunlar diğerlerinin buldukları teknolojilerdir. Yeni teknolojinin yurt dışında satılabilen patentleri olmalıdır, eğer bunlar gizli silah üretimine bağlı değilse.

Bilim üretimi de, bilime yenilik getirmektir, sadece deney ve gözlem yapmak, verileri indirgemek ve sonuçlarını grafikler şeklinde sunmak değil. Bunlar bilimdeki gürültüdür. Cihazlarda üretilen ve sinyalin kesin şeklini engelleyen gürültü gibi. Bizim içimizde böyle işleri çok yapanlar, büyük bilim adamları sayılabilirler, böyle çalışmalar yapanlar öğretim üyeleri olurlar ve TÜBİTAK projeleri yürütürler. Gürültü içeren ve bilimin gelişmesine yaklaşık olarak hiçbir katkıda bulunmayan makaleler ödüllendirilmeye neden olurlar. Ama mühendislik bürolarında çalışanları doçent ve profesör yapmıyoruz, çünkü onlar üniversitelerin diplomalar dağıtan bölümlerinde çalışmıyorlar.

Bazılarımız sanıyor ki, üniversite öğretim üyeleri örneğin fiziği, kolejlerin ve liselerin fizik öğretmenlerinden daha iyi bilirler ve fizik ile daha fazla ilgilenirler. Ama bu öğretim üyelerinin yaklaşık yarısı için geçerlidir. Keşke hepsi için geçerli olsaydı. Üniversiteleri böyle kalitesiz durumdan koruyan yasalar olmalıdır. Örneğin, sıradan bir yardımcı doçente yüksek lisans ve doktora öğrencileri verilmemelidir. Profesörler bile, makaleleri olmayan konularda doktora ve tez danışmanı ve doktora jüri üyesi olmamalılar. Doktora konusunda makale yayınlamamış bir öğrenci tez savunmasına alınmamalıdır. Tez savunmaları herkese açık ortamda olmalı ve tez ile ilgili yazılı fikirler de mutlaka değerlendirilmelidir. Ama işlerin kötü durumda olması YÖK’ü, TÜBİTAK’ı, TÜBA’yı ve diğer kurumları hiç rahatsız etmiyor desek çokta yanlış olmaz.

 

İyi Fizik Eğitimi İçin Çalışanların Makalelerine İlişkin Değerlendirme

1. Hataların  Kaynağı

Sayın Halil Gündoğdu yazdığı önemli ve ilgi çekici makalesinde (Ekim 08. 2007   www.fizikogretmeni.com) eğitim sistemimizi eleştirmekten önce kendimizi eleştirelim diyor: “Eleştirilerimize bir bakalım; ezberci sistem, teorik sistem, test sistemi, bozuk sistem….


Nedir bu sistemi bozan? Problem, sistemde mi yoksa sistemin uygulayıcıları olan eğitimcilerde yani bizde mi? Biz eğitimciler olarak gereğini yapsak acaba önümüzde bozuk sistem kalır mı?”

Sadece yazarın bu yazısını okusak, diğer bilgileri göz önüne almasak ve herkes düşüncesini yalnız kendisine yönelterek özeleştiri yapsa bile doğru sonuca ulaşmak mümkün olmaz. Biz sosyal yaşamın bir parçasıyız ve bir konuyu incelediğimiz zaman, toplumun ve bireylerin isteklerini göz önüne almamız gerekir. Özeleştiri gelişmiş ülkelerde yaygın olan, ama dünyanın büyük kısmında pratik olarak bulunmayan cesarettir, dürüstlüktür ve gelişmiş bilimsel düşüncenin bir göstergesidir. Ama bir problem tartışıldığında, özeleştiri ve eleştiri yaparsak da, doğru sonuca varmak için bilgileri detaylı ele alarak kapsamlı olarak düşünmeği bilmek gerekir. Bu da ezbercilik eğitime dayanan eğitimden geçen insanlar için çok zor olacaktır.

Bilindiği gibi herhangi bir alanın (ister bilim, ister kültür, isterse herhangi bir üretim alanı olsun) gelişmesi, ona verilen değere (talebe) bağlıdır. Avrupalılar ve özellikle Avrupa kıtasının kuzeyinde yaşayanlar, kaliteli eğitime ve bilime çok değer vermektedirler. Bunun sonucu olarak, örneğin 15 milyon nüfusu olan Hollanda’nın, bilim insanları, Çin’den Avrupa sınırlarına kadar, Asya ve Afrika halklarından (yaklaşık dört buçuk milyar insan) daha fazla fizik Nobel ödülü almışlardır2006 yılında verilen altı Nobel ödülünün (Barış, Edebiyat, Ekonomi, Fizik, Kimya ve Tıp) dördünü ve 2006 yılında verilenden üçünü ABD kazanmıştır. Yani temel bilimler için 2006 ayrılan ödüllerin hepsini ve 2007 de ikisini almışlardır. ABD’de de bilimi ve teknolojiyi geliştirenler genelde Avrupalılar ve Yahudilerdir. Neden? Çünkü onlar iyi eğitim vermeyi, bilimsel düşünmeyi ve yeni teknolojiler üretmeği seviyorlar, bilimsel düşünen insanlara saygı duyuyorlar, ekonomik gelişmeyi bu ilkelerin ışığında elde etmek istiyorlar. Bu türlü toplumların sevdikleri, saygı gösterdiği, değer verdikleri insan tipleri, gelenekleri ve düşünce biçimleri farklıdır.

Genelde yakın ve orta doğu insanlarının, temeli pek olmadan, kendilerine büyük güven duydukları ve her şeyi bildiklerine inandıkları bilinmektedir. Belki de bu nedenle onlar kitap, dergi pek okumazlar ve bilimsel tartışmayı gereksiz bulurlar. Ne yazık ki ben Türkiye’de kaliteli fizik eğitimin, bilimin ve yeni teknolojiler üretiminin olması ile ilgilenen bir kurumun olduğunu duymadım bile. Böyle bir fikre inanan birisine de rastlamadım. Doğal olarak böyle ortamda yazılan fizik kitaplarında kavramlar, anlatımlar ve soru çözümleri bir sürü yanlışlıklar içerirler. ÖSS fizik soruları ve çözümlerinde bile çok sayıda yanlışlıklar bulunur ve çoğu zaman doğa ve teknik (gerçeklerle) ile ilişkileri yoktur. Devlet veya özel pek fark etmeden, üniversitelerde fizik eğitimi orta eğitimdekinden daha da kötü durumdadır. Bunların kaynağının büyük bir kısmı da ezberciliğe dayanan eğitim sisteminde ve ÖSS sınav şeklindedir. Okullarımızda çalışanlar içinde, kendinden daha iyisini çevresinde bulundurmak isteyen birisini gördünüz mü? Kıskanç olmayana, kendisine yakın olmayana üstünlük verene, bilim ve eğitime büyük değer verene ve çok çalışan birisine rastlamak olasılığı ne kadardır? Böyle kusurların olduğu yerde ne iyi öğretmenler, ne de profesörler bulmak kolaydır. Acaba iyi fizik dersi anlatmak arzusunda olan sayın Halil Gündoğdu, serbest düşme konusunu hangi kaynakları okuyarak ve kimlerle tartışarak, yanlışlar içermeyen ve kapsamlı şekilde anlatmak fikrindedir?

Bunlara bağlı fikir söylemek için hiç uzağa gitmeyelim ve en iyi dergilerimizden biri olan ve Halil beyin makalesini yayınlayan derginin aynı numarasındaki makaleleri inceleyelim. Bu makalelerde yanlışlıklar ve kusurlar ile karşılaşırsak, bunları yazarların kusurları gibi değil, bizdeki durumun kusurları gibi kabul edelim.

2. Geceler gökyüzü niye karanlıktır?  Makalede popüler bilim seviyesindeki kusurlar

Bu makalede sayın Osman Mutlu güzel ve herkese anlatılması gereken tarihi bir fizik meselesini anlatıyor. Osman bey yazıyor:1610 yılında Kepler yaptığı gözlemler sonucunda eğer kâinat sonsuz ise gecelerin gökyüzünü aydınlık olarak görülmesi gerektiğini belirtmiştir. …..”Gecelerin gökyüzü karanlık olduğuna göre demek ki kâinat sonsuz değildir” diye belirtmiştir.

Edmund Halley matematiksel olarak kâinatın sonsuz olması durumunda dahi yıldızlardan gelen ışığın zayıf olduğunu bu yüzden gökyüzünü aydınlatmadığını öne sürmüştür. Lakin bu görüşün kabul edilmesi mümkün değildir; zayıf dahi olsa sonsuz sayıdaki yıldız gökyüzünü aydınlatmaya yetecek kadar ışık verecektir. Bunu şu benzetmeyle daha iyi açıklayabiliriz. Bir elektron üst seviyeden alt seviyeye geçtiğinde çıkan ışığı göremeyiz ama bu milyonlarca milyarlarca olduğunda ise ışık gözlemlenebilir.”

Şimdi biz ilk önce bu iki paragrafta olan kusurları gösterelim.

Matematik ve fizikte kavramların neler ifade ettiğini kesin şekilde bilerek kullanmak gerekir. Evrenin kararlı olmaması geçen yüzyılın 20’li yıllarında belli olmuştur. Evrenin tümü ile ilgili bilim dalının adı kozmolojidir (evren bilimi). 1920’li yıllardan önceki kozmolojide ve normal hayatta kullandığımız sonsuz sözü, Einstein kozmolojisindeki ile aynı değil. Evrenin sonsuz olduğunu şimdi kesin olarak bilemiyoruz. Belki de bizim Evren sonsuzdur ve diğer bir sonlu evrenin küçük bir parçasıdır. Böylece eski zamanlar kullanılan sonsuz sözünü aynen olduğu gibi şimdi genişlediğini bildiğimiz Evren için kullanmak mümkün değildir. Önce sonlu ve sonsuz kavramların ne olduğunu bilmemiz gerekir.

Yıldızlardan gelen ışığın zayıf olduğu ne ifade ediyor. Önemli olan yıldızların görünen banttaki ışımalarının akısının büyük olmasıdır. Daha da önemlisi aynı bantta ışık kaynaklarının yüzey parlaklıklarının yeterli olması ve yıldızların gökyüzünün hepsini aynı şekilde kapsamalarıdır.

Eğer ışımanın dalga boyu, görünen bölgede (gözümüzün duyarlı olduğu ışımalara karşılık gelen dalgaboyu aralığı) değilse ve yakınımızda yerleşen atomlarda milyarlarca elektron üst seviyeden alt seviyeye çok kısa zamanda geçseler bile biz ışımayı göremeyiz. Diğer yandan gözün çok duyarlı olduğunu bilmemiz gerekir. Görünen bölgeye uygun enerjili 2-3 fotonu bile sağlam göz görebilir. Yeter ki bu birkaç atomun ışıması bizim gözümüze ulaşsın.

Daha sonra yazar yazıyor: “Olber’e göre;

1- Kainat sonsuz uzak bir alana yayılmıştır.

2- Kainat belirli sonlu bir yaşa sahiptir.

3- Kainattaki yıldızların verdikleri parlaklık birbirlerine eşittir ve bu yıldızlar kainatta düzgün olarak dağılmışlardır.

4- Kainattaki yıldızların ışınlarını soğuran hiçbir madde bulunmamaktadır.

Yukarıdaki kabullerin arkasından eğer Kainattaki sonsuz ise, yapılan matematiksel işlemler sonucunda gökyüzünün insanın gözünü kör edecek kadar parlak olması gerekmektedir.”

O zamanlar evrenin ve yıldızların yaşları sonsuz kabul edilirdi ve belirli bir sonlu yaşın önemi yok idi. Düzgün sözü kesin bir belirli kavram taşımıyor. Bunun yerine bütün evrende yıldızların sayı yoğunluğu aynıdır demek gerekirdi. Bilimsel bakış açısından bu kesin şekilde olmayan şartları kabul etsek de geceleri gökyüzünün karanlık olmasını normal kabul edebiliriz. Çünkü gerçekte ışınları soğuran maddenin olmasını da göz önüne almak gerekir. Olbers 1823 de bu paradoksu anlattığı zaman, yaklaşık olarak ışığı soğuran maddenin olması gerektiğini biliyordu. 1904 yılında F. Gartman ve 1909 da G. Tichov teleskop kullanarak, yıldızların ışığının, soğurulmasını araştırırlardı. Evrenin genişlemesi ise E. Hubbl tarafından 1929 yılda gösterilmişti. Böylece gece olduğunda gökyüzünün parlak olması fikri iyi bir temele dayanmıyor.

Yazar yazmağa devam ediyor: “Bu olayı daha iyi açıklayabilmek için Prof Dr Ali Demirsoy’un yazdığı bir kitaptaki yazıdan aklımda kaldığı kadarıyla bir alıntı yapmak istiyorum.


Aydınlanma şiddeti bilindiği üzere yarıçapın karesiyle ters orantılı olarak azalmaktadır. Evrendeki yıldız dağılımı ise yarıçapın küpüyle doğru orantılıdır. Dolayısıyla paydaki artış oranı paydadakinden fazladır. Bu yüzden sonsuz sayıdaki ışık kaynağı gökyüzünü aydınlatıyor olması gerekmektedir.”

Yarıçapın yerine, bizden olan uzaklığın kullanılması gerekir. Diğer yandan yıldız sayısı uzaklığın küpü ile tam olarak doğru orantılı şekilde artmıyor. Çünkü yıldızlar ve onların ışığını soğuran toz bulutsuları tam olarak homojen şekilde dağılmamışlar. Daha da ötesi, Evren genişlendiğinden onun yarıçapı artıyor ama Evrendeki yıldız sayısı onun yarıçapının küpüyle orantılı artmıyor. Buradan da gecelerin aydınlık olmasını kesin şekilde beklememek gerekir.

Yazar sonra Evrenin genişlenmesine bağlı olarak ışığın kırmızıya kaymasından söz ediyor. Kırmızıya kaymak bir gerçektir ve bu kayma ışık kaynağının hızının büyüklüğüne (nesnelerin bizden olan uzaklığına) bağlıdır (Hubbl kanunu).

Yazar en sonda yazıyor: “Kainattaki bu genişleme sonucunda evrenin sıcaklık 2.8 K de tutulmaktadır ve biz bunun sonucunda kızarmış tavuk olmaktan kurtulmaktayız.” Evrenin sıcaklığı 2.8 K de tutulmakta değil. Bu sıcaklık Evrenin doğuşundan bir az sonra maddeden ayrılmış fotonlara aittir ve Evren genişledikçe bu sıcaklık azalmaktadır. Diğer yandan bu ışıma radyo bandındadır ve geceler gökyüzünün parlak olmasına katkıda bulunamaz. Popüler bilim seviyesi dışına çıkmadan bu kadar yorum yeterlidir.

Gökyüzünün gündüz gibi parlak olmağı ve kızarmış tavuk meselesini tartışsak bilgilerimizi biraz daha artırmış oluruz. Parlak ışık ve kızartmak farklı şeylerdir. Flüoresan lambalar çok parlak ışık kaynağı olabilir, ama onun ışığı tavuk kızartmaz. Tavuk görünmeyen kırmızı ötesi ışınlarla kızarır. Işık kaynağının fiziksel doğası çok önemlidir. Eski zamanlar doğru, ama basit şekilde düşünürdüler. Güneşin ışımasının doğası ne ise, yıldızlarınki de odur. Güneş parlaktır ve ısıtıyor. Yıldızlarda aynısını yaparlar. Ama gezegenlerin ışık kaynakları olmadıklarını biliyorlardı. Evrenin genişlenmesini bilmeden önce her bir ışık (enerji) kaynağının sonsuz zamana kadar tükenmez olamaz olduğunu biliyorlardı. Ama yıldızların ömrünün kaç yıl olduğu bilinmiyordu. Ama Evrenin yaşı sonsuz sayılırdı. Böylece Evrende şimdi ışık veren yıldızlardan daha fazla sönmüşleri olmalıdır.

Düşünmeye devam edelim. Gökyüzünü parlak yapan ışık kaynaklarının yüzey parlaklıklarıdır (Σ). Bizlerin kızarmamız için önemli olan kaynaktan gelen ışımanın yerdeki akısının büyüklüğüdür (F). Bunlar Güneş içinde geçerlidir ve bu iki fiziksel nicelikler biri diğeri ile şöyle

Σ = F/ θ2

bağlıdır. Burada  θ gök cisminin yerden görünen acısal boyutudur. Örneğin Güneş bizden uzaklaşsa (yakınlaşsa) onun ışımanın akısı mesafenin (d) karesi gibi ve yüzey parlaklığı d gibi küçülür. Bu nedenle de Güneş bir yıldız gibi bizden sonsuza kadar uzaklaşa (yakınlaşa) bilseydi onun yüzey parlaklığı değişmezdi.

Dünyanın atmosferi olmasaydı gökyüzü dediğimiz ve küre yüzeyine benzettiğimiz hayalı nesne karanlık olurdu. Bu karanlık gökte gündüz (güneş olduğu zaman) yakın ve ışımaları büyük olan yıldızları ve gezeğenler de görünecekti. Yerde olan cisimler ışığı yansıttıkları ve kırdıkları (yönünü değiştirdikleri) için görünecektirler. Işığı %100 soğuranlar ise yalnız gözümüz ile güneş arasında bulundukları zaman görünürlerdi. Atmosfer (bulunduğumuz yere ve hava koşullarına bağlı olarak) yıldızların açısal boyutlarını belirli bir değerden küçük olmasına imkan vermiyor. Bu nedenle de çok uzak ve düşük ışıması olan ama kısman yakın yıldızların her birinin yüzey parlaklıkları sıfıra yaklaşmış olur. Yıldızların Türkiye den görünen açısal boyutu θ nı 1.5 açı saniyesi olarak ele alabiliriz. Bu durumda Evrende yıldız sayısı sonsuzsa, gökyüzünün her bir böyle küçük bölgesine çok sayıda yıldızdan ışık düşerdi ve bu bölgelerin yüzey parlaklıkları (Σ) sıfıra yakın olmazdı. Böylelikle yinede geceler gökyüzünün çok parlak (yerin çok aydın) olduğunu düşünebilirdik.

Şimdi yıldızların çok uzun yaşam zamanlarının Evrenin sonsuz yaşına göre çok küçük olduğunu göz önüne alsak, yıldızların çoğunun sönmüş olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bu durumda sönmüş yıldızların gökyüzüne izdüşümleri yıldızlarınkinden fazla olacaktır. Sönmüş yıldızlar şeffaf olmadıklarından sonsuz büyük Evrendeki sonsuz sayıda yıldız da gökyüzünü parlak yapamazlar.

Böyle tartışmalar Hubble kanunu /Evrenin genişlenmesi ve yaşının yaklaşık 1.3 1010 yıl olması) bulunmadan önce de geceler gökyüzünün parlak olması fikrini kesin şekilde ireli sürülmesinin mümkün olmadığını gösteriyor. Ama Einstein kozmolojisi çok güzel ve kesin şekilde problemi çözmüş olmasının yazar tarafından anlatılması güzeldir. Şimdi diğer makaleyi inceleyelim.

3. Astronotların oyunu

Sayın Mustafa Demir üç astronotun oyununu kullanarak momentumun korunmasına bağlı soru çözümü vermiş. O yazıyor: “Üç astronot uzayda canları sıkılınca yakalamaca oyunu oynamak istiyorlar. Üç astronotun da dünyadaki ağırlıkları eşit ve güçleri denktir. İlk astronot, ikincisini üçüncü astronota doğru fırlatıyor. Bu oyun ne kadar sürer?”

Soruda bu insanların boyları, kollarının ve bacaklarının uzunluklarına, vücutlarının formlarına ve hacimlerine, giysileriyle ilgili hiçbir koşul belirtilmemiştir. Böylece bu noktasal olmayan astronotların dönme momentleri farklıdır ve kütle merkezleri aynı doğru üzerinde yerleşmemiştir. Diğer yandan onların sonsuz boş uzayda serbest hareket edebilmeleri gemi ile bağlı olmadıklarını gösteriyor. (Gerçekte insan kendi kütle merkezini harekete başlatmak için uzayda reaktif güç kaynağını çalıştırmalıdır. Böyle kaynak olmadan oyuna başlamak için bir konuma doğru hareket edemezler.) Böylece astronotlar oyun oynamıyorlar, onlar intihar ediyorlar. Astronotlar yapmak istediklerini yapabileceklerini düşünelim. Bundan sonra bize fiziği düşünmek kalır.

Noktasal olmayan (insan tam olarak küre şeklinde de değil) cisimlerin mekaniksel etkileşmeleri sırasında da toplam enerjinin, açısal momentin ve momentumun korunmasını göz önünde bulundurmak gerekir. Astronotların kütle merkezleri aynı doğru üzerinde olsa bile, onların şekillerine bağlı olarak meselede simetri bozukluğu olduğundan onlar mekaniksel etkileşme sırasında belirli bir miktar açısal hız da kazanırlar. Diğer yandan böyle oyun zamanı mekanik enerjinin bir kısmı da ısısal enerjiye geçer. Bunlar soruda veya cevapta belirtilmeliydi.

Kabul edelim ki astronotlar oynayabilirler. Ama fizikçiler soru çözerken hatırlattıklarımızı bile göz ardı ederlerse, fiziği aradan kaldırmış olurlar ve onun yerinde yalızca doğru şekilde uygulanmayan denklemler kalırlar. Fiziksel düşünce içermeyen, doğadaki nesneleri ve onlar arasında geçen süreçleri tamamen basitleştirilmiş halde olan modeller uydurarak, çok zaman çözümler verilirler. Böyle şekilde ve ezberciliğe dayanan gereksiz eğitim öğrencilerin gerekli şekilde gelişmelerini engelliyor. Model kurarak soru çözmek doğru bir yöntemdir. Ama bir şartla: modeller olayları ve süreçleri iyi yansıtırlarsa. Doğal olarak çok şeyleri göz önünde bulunduran modelleri çözmek zor olabilir. Böyle durumlarda sorularda nelerin göz ardı edildikleri anlatılmalıdır ki olaylar doğru öğrenilsin, insanların doğaya bakış açısı değişsin.

Bundan yaklaşık 25 yıl önce, ilköğretim öğrencisi olan kızımın müzik dersi için piyanoda çaldığı parçayı defalarca dinlemiştim. Müziğin sesini duyan komşumuzun kızı, bize gelerek rahatsız olduğunu söylemişti ve rahatsızlığının nedeni olarak da kızımın bir tuşa eksik vurmasını belirtmişti! Benim için ise, piyanoda kaç tuş olduğunun ve müzik çalınırken tuşlardan kaçına yanlışlıkla basıldığının önemi yoktu. Farkı nedir? Gerçekte tuşların hepsine gerekli zamanlarda basılması gerekir, yoksa müzik olmaz. Aynı bu örnekteki gibi fizikte de doğadaki nesnelere ve süreçlere duyarlı olmak gerekir.

Türkiye’de (ve genelde eğitim ve bilim alanında gelişmemiş ülkelerde) yaygın olan böyle kusurların popüler makalede de (ders kitaplarında ve dergilerde de) olması sonuçta yazarın kendi kusuru değildir. Bunlar iyi eğitime ve bilime hiçbir kurumun ve toplumun ilgisinin olmadığından kaynaklanmaktadır. TV programlarından ve gazetelerden hep bunu görüyoruz.  Gelelim aynı derginin aynı sayısındaki diğer soruya.

4.  Doppler olayı ve onun yardımı ile ivmenin değerlendirilmesi.

Sayın İsmail Güleç Doppler olayını kullanarak, Dünyanın yüzeyine yakın bölgede düşen cismin ivmesinin bulunmasını geniş şekilde anlatmıştı.

Fizikte iki tür Doppler olayı olduğu bilinmektedir. Bunlardan en yaygın şekilde bilineni, yani dalganın yayıldığı yönündeki (radyal veya boyuna) ve diğeri ise bu yöne dik olanı (dikine). Yazar doğru olarak herkesin bildiğini,yani boyunanı ele almıştır. Biliyoruz ki dalga kaynağının gözlemciye göre olan hızına, kaynağın ve gözlemcinin dalganın yayılma hızına bağlı olarak, dalganın boyu ve frekansı değişiyor. Bu değişmeyi ve dalganın boyunu (frekansını) bilerek, hem göreli hızın büyüklüğünü hem de kaynakla gözlemcinin arasındaki mesafenin büyüdüğünü veya azaldığını bulabiliriz. Bunlar makalede akustik dalgalar için açık şekilde anlatılmıştır.

Dalga kaynağı veya gözlemci sadece sabit hızla hareket değil, ivmeli hareket de yapabilirler. İvmenin değerini bulmak için farklı zaman aralıklarında dalga boyunun (göreli hızın) değişmesini bilmek gerekir. Bu bulduğumuz ivmenin kendisi de değişen olabilir. Diğer yandan ivmede farklı nedenlerden kaynaklana bilir. Yazıda ivmenin kaynağı olarak Dünyanın yüzeyine yakın mesafelerdeki evrensel çekim kuvveti düşünülmüştür. Yaşadığımız gezegenin adı Dünya olduğundan yerin değil, Dünyanın çekim kuvveti ifadesini kullanılmasını herkese tesviye ediyoruz.

Yazar yazıyor: “Amacımız basit bir deneyle yerçekimi ivmesi olan g’nin serbest düşme ortamında akustik kaynaklarla hesaplanabilmesidir.” Belirtelim ki Dünya çekim kuvvetinin oluşturduğu ivme sabit bir değer değildir, g ise sabittir. Bu nedenle de biz soru ile ilgili yazıda Dünyanın yüzeyine yakın bölgede yazdık. Unutmamak gerekir ki, bulunması istenen ivme değerinde, Dünyanın dönmesine ve enleme bağlı olan merkezkaç kuvvetinin de etkisi vardır.

Yazıdaki anlatım şekillerle başlıyor ve verilen şekiller çok güzeldirler. Ama dalgaların suda mı, yoksa havada mı yayıldığı ve rüzgarın olup olmaması, suyun dalgalı olup olmaması makalede vurgulanmalıydı. Hatırlatalım ki havadaki laminer olmayan (hız çizgileri birbirini keserek karışan ve türbülans adlanan) hareketler, suyun kendisinde olan ve botların ürettikleri dalgalar deneyin sonuçlarını etkilerler.

Yazara göre: “Doppler Etkisi hesaplamaları yapılırken, dalga kaynağı ve gözlemcinin birbirine göre konum, yön ve hızlarının yanında dalganın içinde veya üzerinde hareket ettiği dalga ortamının da fiziksel yapısı (yoğunluk, hacim, iletkenlik katsayısı, kimyasal özellikleri, vb.) dikkate alınmak zorundadır. Eğer söz konusu dalga herhangi bir A konumundan B konumuna gitmek için fiziksel bir dalga ortamına ihtiyaç duymuyor ise (örn. ışık, radyo dalgaları veya radyasyon) Doppler Etkisi hesaplamalarında sadece dalga kaynağının ve gözlemcinin birbirine göre birim zamandaki konumlarının değerlendirilmesi yeterlidir.”

Eğer dalga yayılan ortam homojense yazarın hatırlattığı özellikler Doppler olayını etkilemezler. Işık, radyo dalgaları ve radyasyon yerine elektromagnetik dalgaları kullanmak daha iyi olur. Birde unutmamak gerekir ki, radyasyon geniş kavramdır ve burada radyasyon sözünü kullanmak doğru değil. Anizotropik ortamlar ve genelde ışığı soğuran ve saçan ortamlar elektromagnetik dalgaların frekansını ve yayılma yönünü etkiliyor. Bu nedenle de yazarın son cümlesi yalnız boşluk için geçerlidir.

Hatırlatalım ki matematikte aksiyom sözü kullanıyor, fizikte ise hipotez ve postulat. Dopplerin bu çalışmasına matematiksel hipotez de dememek gerekir.

Yazar soruyu anlamak için gerekli formülleri vermiş ve bizde onları olduğu gibi oradan alalım:

( frekans = hız / dalgaboyu, f = v / λ )

f-  Doppler ayırıcı frekansı,  f o – akustik kaynağın frekansı,  v – sesin hızı ( 20 ºC havadaki hızı 343,6 m/s), ( vo ve vs ) ise gözlemcinin ve kaynağın göreceli (eğer gözlemciye doğru hareket ediyorsa + işaretli bir değer, ters yönde hareket ediyorsa – işaretli bir değer) hızlarıdır. Benzer bir analiz sabit bir dalga kaynağı ile hareketli bir gözlemci için aşağıdaki gibidir.

f = f o (v ± v o)/( v ± v s)                     ( 1 )

f = f o v /( v ± v s)                               ( 2 )

Serbest düşme hareketi için vs = a.t ve serbest düşme için a = g olduğu kabul edilirse soruya daha güzel bir yaklaşım yapılmış olur.

G=Fçekim mg=GMm/r2 ise g=GM/r2

Yalnız burada bir tavsiyede bulunmamız gerekir. Adet olarak v harfi fizikte frekans için kullandığından  hız için v harfi kullanmak daha iyidir. Bu nedenle böyle değişiklik yaptık.  Diğer yandan yazarın da anlattığı gibi Dünyanın yüzeyinden başlayarak onun merkezinden uzaklaştıkça veya yaklaştıkça, belirlenmiş herhangi bir cisme uygulanan çekim kuvvetinin hem büyüklüyü hem de ifadesi değişir. Ama bilmek gerekir ki  ağırlık genel olarak çekim kuvveti değildir. Cismin ağırlığı Dünyanın yüzündeki çekim kuvvetidir. Aynen g de genelde genel çekim kuvvetinin etkisi sonucu serbest cismin kazandığı ivme değil.  Dünyanın yüzeyine çok yakın bölgelerde serbest cisimlerin kazandıkları ivmedir ve bu ivme Dünyanın şeklinin ve dönmesinin etkisini de içeriyor. Böylelikle son formüller yalnız özel şartlar dahilinde geçerliler.

Deney yere yakın bölgede yapıldığından (2) ifadesinde a = g yazalım. Böyle bölgede yapılan deney zamanı düşen cismin (sabit frekansta çalışan ses kaynağının) hızının etkisinin fazla olması için sinyal alıcı (gözlemci) direkt olarak düşen cismin düşey yönünde hareketsiz olarak durmalıdır. Bu durumda (2) ifadesini şöyle yazabiliriz

f = f o v /( v – g t )                    (3)

Burada bir incelikten bahsetmek gerekir. Doppler olayını yansıtan formül ışık (elektromanyetik) dalgası için yazılırsa, ışık kaynağının ve gözlemcinin hareketleri ayrı ayrılıkta değil, yalnız bunların birinin diğerine göre hızının büyüklüğü ve yönü önemlidir. Ama ses (mekanik) dalgası için, ses kaynağının mı, gözlemcinin mi veya ikisinin de hareket etmesi önemlidir. Eğer ses kaynağı duruyorsa ve gözlemcinin onu kaynakla birleştiren doğrultu yöndeki hızının büyüklüğü v  ise,  (3) denklemini kullanmak mümkün olmaz. Bu durumda aşağıdaki

f = f o (v ± v o)/ v                         (4)

formülü kullanmak gerekir. Elektromagnetik dalgalarına uygulanan Doppler etkisi dalga kaynağının ve gözlemcinin ortama göre hızlarına bağlı değil, yalnız onlardan biri birine olan göreli hızına bağlıdır. Akustik dalgalar durumunda ise Doppler etkisi ses kaynağının ve gözlemcinin ayrı ayrılıkta ve sesin ortamdaki yayılma hızına bağlıdır. Ses hızının yayılma hızı da, aşağıdaki (5) ifadesinden görüldüğü gibi ortamın (bizim örnekte gazın) fiziksel parametrelerine bağlıdır, yanı değişebilir. Akustik dalgalar için dikine Doppler etkisi yoktur. Yani kaynak ve gözlemcinin hızları (hareket yönleri) biri birine dik ise Doppler etkisi sıfıra eşittir. Optikte ise böyle dik yönde olan hareketlerde de Dopler olayı gözleniyor. Elektromanyetik dalgaları ortamda yayılıyorsa, o zaman ortamın parametreleri Doppler olayını etkiliyor.

Eğer cihazların duyarlılıklarını artırmak imkanımız yok ise, doğru sonuca yakın değerleri almak için nelerin yapılması gerektiğini düşünelim. Doppler etkisini ifade eden formülden görüyoruz ki, ilk önce düşen cismin (sabit frekans kaynağının) serbest düşme koşuluna en yakın şekilde düşmesini sağlamak gerekir. Örneğin havanın Arşimet kanununa göre kaldırma kuvveti, viskozitesi ve akışına bağlı dinamik kuvvetlerin etkileri toplanarak çok daha fazlaymış gibi görülebilir ve bu nedenle kullanılan cihazların duyarlığı fazla olsa da, bulunan değer  g = 9.8m/sden çok küçük olabilir. Diğer yandan cismin toplam düşme zamanının büyük olması gerekir ki, cisim yeterince hız kazansın. Böylelikle oluşan frekans kaymasının değerinin büyük olması da hata sınırlarının içinde kalmasını engelleyecektir. Düşme zamanı küçük olursa hata payı artmış olur. Fiziksel süreçler içinde ihmal edilen olayların sonucunda oluşan hataların kullanılan cihazların toplam hatasından fazla olmaması için de çalışmak gerekir. Cihazların hataları fazla olursa deney yapmağa deymez.

Sabit frekans kaynağının hareketsiz (üst konumda) durumdaki ve düştüğü son konum noktasındaki (maksimum hız kazandığı) frekans farklarının yeteri kadar büyük olması için bu iki konum arasında ki yükseklik farkı belirli bir değerden fazla olmalıdır. Bu durumda frekans kaynağının düştüğü yüksekliye bağlı olarak hata azaltılmış olur.

Sesin havada yayılma hızı

v =(γP/ρ)1/2 = (γRT/μ)1/2 340 m/s               (5)

burada  γ =1.40 iki atomlu gaz molekülleri için sabit basınçtaki öz ısı değerinin, sabit hacımdaki öz ısı değerine olan oranıdır, P-gazın basıncı ve ρ- yoğunluğu, R= 8.31 103 J/kmol K gaz sabiti,  T= 290 K deney yapılan ortamdaki mutlak sıcaklık ve   μ=29 normal atmosferdeki farklı moleküllerden oluşan gazın ortalama moleküler kütlesidir. Buradan deneylerin hangi şartlarda yapılması gerektiğini görüyoruz. Nem oranı da normal değerin dışında olmamalıdır, yani hava kuru olmalıdır. Bu koşullarda yapılan deneyler tekrarlanmalıdır.

Aşağı konumda hareketsiz olarak duran ve sesin frekansını ölçen cihazın özelliğini karakterize eden en önemli parametrelerden biri, ölçüm için gerekli olan en küçük zamandır. İki ölçüm arasındaki zaman cihazı karakterize eden bu zamandan çok büyük, yani hiç olmasa 5-10 kere, olmalıdır. Düşme yüksekliği çok büyük değilse ölçümü bir kere ve en alt nokta civarında yapmak gerekir ve bu durumda iki ölçme arasındaki zaman yaklaşık düşme zamanı t ye yaklaşık olarak eşit olur. Ayrıca cihazın frekans değişimi sonucu ortaya çıkan frekanslara da ilkin sabit frekansa duyarlı olduğu kadar duyarlı olmalıdır.

Sabit frekans kaynağının düşmesi serbest düşmeye benzer şekilde olması gerekir. Bunun içinde düşen cismin boyutları küçük, kütlesi büyük ve şekli düşen su damlasına benzer şekilde (yani aerodinamik şekilde) olmalıdır. Yoksa sürtünme kuvveti fazla olur. Unutmamak gerekir ki hız büyük değerlere ulaştıkça sürtünme kuvveti artıyor ve ivme devamlı azalıyor. Bu da düşme yüksekliğini sınırlıyor, yani sabit frekans kaynağını çok yükseklerden atmak doğru olmaz.. Açık havada yapılan deneyin sonuçlarını rüzgar ve yakın frekanstaki dışarıdaki seslerde etkilerler. Bir fiziksel niceliğin ölçülmesi sırasında ölçümü zorlaştıracak, ölçüm sonucuna etki edecek hatta ölçülecek niceliğin ölçülmesini imkansız hale gelmesini sağlayacak diğer fiziksel niceliklerin, ölçümden önce kesinlikle belirlenmesi ve mümkünse gerekli işlemlerin ölçümden önce de yapılması gerekebilir.

Buraya kadar biz yazarın anlattığı konunun daha iyi anlaşılması için gereken ek bilgileri verdik ve bazı ortaokul programı dışında olan amma doğru olmayan yerleri belirttik. Şimdi yazının matematik kısmındaki Doppler olayı ile bağlantısı olmayan mekanik duruma aydınlık getirelim ve çok daha önemli olan buradaki yanlış fikri aradan kaldıralım. Yazar yazısında: “Doppler Etkisikonusunda bilinmesi gereken en önemli husus, her ne kadar gözlemci dalga frekansının kendi hareketi ya da dalga kaynağının hareketi yüzünden değiştiğini görse de, aslında frekansın sabit kaldığı gerçeğidir. Tam olarak ne olduğunu daha iyi anlamak için şöyle bir örnek üzerinde düşünelim:”

Bu sözlerden sonra sabit bir hızla yürüyen kişinin diğerine yakınlaşarak her saniyede bir tane top atıyor olan örnek anlatılır. Doğal olarak her saniyede bir top atılırsa hareketsiz duran insanda aynı frekansta, ama belirli bir gecikmelerle topları tutar. Bu durum dalgalar konusu ve Doppler olayı ile bağlı değil. Yazar buradan bir sonuca varır ve yanlış olarak Doppler olayı olduğu zaman dalgaboyunun değiştiğini, ama frekansın değişmediğini yazıyor. Bu da gözlemcinin, frekansın değiştiğini ölçmesine rağmen söylenilir. Hatırlatalım ki fizik gözleme ve deneye dayanan bilimdir. Eğer deneyler frekansın değiştiğini gösterirse buna inanmak gerekir.

5. Olimpiyat Soruları

Şimdi aynı fizik dergisinin (www.fizikogretmeni.com) Eylül sayısındaki olimpiyat soruları çözümlerine bağlı bazı tavsiyelerde bulunalım. Adeta böyle inceliklere hiçbir zaman değinilmiyor, ne sorular sorulurken, ne de çözümlerde. Nasıl ki normal insanlar klasik müziğin bazı inceliklerini hissetmiyor, nasıl ki bizler 100 metre mesafesi koşulduğu zaman saniyenin 0.01 ne önem vermiyoruz, fizik eğitiminde de incelikleri göz ardı etmeye alışkınız. Daha ötesi, onlardan haberimiz bile yok. Ama klasik müziği, koşudaki şampiyonluğu, bilime katkıyı önemsiz sayılan incelikler farklı yapıyorlar.

Bizim gibi toplumlar adeta dünya bilimine ve teknolojisine katkıda bulunmuyorlar desek yaklaşık doğru olur. Fizikte doktora yapanların yaşı yaklaşık 30 civarındadır ve yazılan tezler yanlışlıklarla dolu ve bilim için tamamen önemsiz de olabilirler. Dünyanın en büyük fizikçilerinin, en önemli bilimsel işlerinin çoğunu zaman 22–26 yaşları arasında yaptığı bilinmektedir. Newton (1643–1727) fizikten bildiğimiz kanunlarını 26 yaşında tamamlamış bulmuştu ve bunları yapmasaydı bile adı tarihte en büyük matematikçi gibi kalacaktı.

Einstein (1879–1955) 24 yaşında yaptığı çalışma için Nobel ödülü almış ve 25 yaşında yaptığı iş ile Dünyanın en büyük bilim adamı olduğunu göstermiş. Fransız matematikçi ve astronom Alexis- Clod Clero (18 yüz yıl) Paris Akademisinde ilk bildirisini sunduğunda 12 yaşındaydı. Fizik ve matematik konularında en büyük işler yapmış kişilerden bazıları, ilk bilimsel makalelerini 13–14 yaşlarında yazmışlar (örneğin Maxwell ve Hamilton).  Adını matematik tarihine yazdıranlar içinde,  21 yaşında düelloda öldürülmüş Evariste Galois (1811–1832) vardır. Ünlü fizikçi Thomas Young  (1773–1829),  2 yaşında kitap okumaya başlamış, 16 yaşında yaklaşık on dil biliyordu, bunların içinde Türkçe ve Arapca  da vardı,  23 yaşında tıpta doktora yapmış.

Bu ve diğer en ünlü fizikçiler bizim eğitim sisteminde ve ortamda okusalardı, böyle değil, benzer şekilde bilime katkıda bulunamazlardı ve ÖSS sınavlarında da birincilerden olamazlardı. Çünkü bizim eğitim sistemi ve ortam bilimsel düşünceyi kısıtlamaya doğru yönelmiştir. Biliyoruz ki TUBİTAK’da bilim adamı yetiştirme grubu vardır, olimpiyatlar ve çocuk şenlikleri yapılır. Fizik ve matematik olimpiyatlarında en önde gidenler Çin ve Rusya dır. İran yaklaşık 5. ve biz de 10. sıralarda yer alırız. Böyle işlerde Avrupa ülkeleri çok daha gerilerdedirler. Çünkü onlar düşünen insan yetiştirmek ile uğraşıyorlar, bu yönde de Çin, Rusya ve Hindistan bizden çok öndedirler. Bu nedenlerle de biz, bizde pratik olarak olmayan, düşündürücü noktalara önem verilmesini istiyoruz.

Sayın Osman Mutlu Eylül ayı olimpiyat sorularını (3 tane) çözmek için denklemleri doğru yazmış (denklemlerin çözümleri ilgimi çekmiyor), ama çözümleri anlatarak verseydi çok iyi olurdu. Çünkü fizik anlatımdadır. Birinci soruda eğik ve sürtünmesi olan düzlem üzerinde farklı kütleleri olan iki cismin, makara üzerinden geçen ipte asılı olan üçüncü cismin ağırlığından kaynaklanan kuvvet ile sabit ivme kazanarak hareket ediyorlar

Şekilde görüldüğü gibi ilk iki cisim aynı boyuttadırlar, ama kütleleri farklıdır. Bu cisimlerin kütlelerinin farklı olması bunların malzemelerinin veya hacimlerinin farklı olmasından kaynaklanabilir. Eğer malzemeler farklı ise neden sürtünme katsayıları aynıdır? Biliyoruz ki, belirli bir yüzey üzerinde sabit hızla hareket eden cisim ile yüzey arasındaki sürtünme kuvveti sabit kabul edilebilir. Ama ivme ile hareket eden cisim için böyle olması beklenmiyor. Acaba neden bunu göz ardı ediyoruz?  Acaba soruda cisimlerin ve makaranın küçük olma şartı belirtildi mi? Böyle olmasa makaranın eylemsizlik momentini göz ardı etmek mümkün olamazdı. İp ile makaranın arasında ve makaranın kendi dönme ekseni arasında sürtünme kuvvetinin olmaması belirtildi mi?  İpin ağırlığının, diğer kütlelerle karşılaştırıldığında çok küçük ve ipin esnek, uzamayan (deforme olmayan) olduğu soruda belirtildi mi? Ortaöğretimde çocukların bu soruları düşünmeleri, onların bilimsel düşüncelerinin gelişmesine yardımcı olur. Aslında onların böyle bilgileri bilmesi de gerekiyor.

İkinci soruda, motor üzerindeki sürücü eğik düzlem üzerinden büyük bir süratle harekete başlıyor ve önündeki çukura düşmeden çukurun karşı tarafında daha aşağıda bulunan düz yol üzerine düşerek motorla hareketini devam ediyor.

Motor ve insan hareket eden bir sistemdir. Bu sistemin kütle merkezinin nerede olduğu ve eylemsizlik momentinin ne kadar olduğu çok önemli. Ama soru çözülürken motor ve insan sisteminin özelliği göz ardı edilmiş ve soru bir noktanın hareketi gibi çözülmüş. Şimdi böyle göz ardı edilemez olan parametreleri ve ek olarak havanın sürtünme kuvvetini göz ardı ederek hesaplama yapsak yanlış sonuçlara varırız. Bu sonuçlara çocukları inandırdığımız için onlar motor ile böyle deneme yaparlar ve sakatlanırlar. Gerçekte motorun hızı soruda bulunandan daha fazla olmalı (rüzgarın da yönünü göz önüne alarak) ve sürücü çukura yaklaştıkta kendini geri, motorun ön tekerini yukarı çekmelidir. Her zaman yaklaşımlar yaparak soru çözmek, yanlış eğitimdir. Yapılan yaklaşımlar da her zaman belirtilmelidir.

Üçüncü soruda da, birinci sorudaki makara ve ip için gerekli hatırlatmalar geçerlidir. Burada sağdaki yükün üzerine ek cisim koyularak simetri bozulmuştur. Bu ek cismin kütlesinin altında olan kütleye oranı ve kütle merkezlerinden gecen dikey çizgiler arasındaki mesafe ne kadar fazla olurlarsa, bir o kadar sağdaki ip düşey yönden kaymış olur. Ortada göz ardı edilmiş açısal moment vardır.

Şimdi Ekim ayı olimpiyat soruların koşullarına göz atalım:

Adeta eğik düzlemden kayan cisme bağlı sorularda kayan cismin şekline ve boyutlarına önem verilmiyor. Buradaki birinci soruda da böyle yapılmış. Eğik düzlemin yatayla açısı ve kayan cismin kaydığı yol ile oluşan sürtünme katsayısı ne kadar fazla olursa, küp veya benzer şekildeki cisimlerin yatay yola geçiş sırasında devrilme olasılığı da fazla olur. Cisimlerin büyük hızlarla kaymaları da bu olasılığı artırır. Bunları göz önüne almayarak ve öğrencilere hatırlatmayarak bilimsel düşüncesi kısıtlanmış insanlar üretimine yardımcı oluyoruz. Böyle şekiller ve sorular gelişmiş ülkelerin kitaplarında da çoktur. Ama orada düşünmek yasak şeklini almamış, tam tersi, teşvik ediliyor. Bu nedenle de oralarda fizikle ilgili doğal süreçlere yaklaşımların olduğu anlaşılmaktadır. Onlar nelerin ihmal edildiğini bilirler, bilmeseler de öğrenme imkanları vardır.

İkinci soruda sabit ivme ile hareket eden asansör içinde aynı zamanda biri diğerine dik olan yönlerde hareket eden sarkaç sorusu verilmiştir. Burada periyodun bulunması istenir.

Biliyoruz ki yalnız basit (matematik) sarkaç için bu yöntemle periyot bulunabilir. Ama sorunun koşulları kesin verilmemiş. Ne ipin, ne asıldığı yerin, ne de asılan cismin hangi şartlara uyması gerektiği ortada yok. Bu nedenle de sarkaç’ın basit mi veya fiziksel mi olduğu bilinmiyor.

Üçüncü soruda bir sıvı üzerinde aynı hacimde olan cisimler durumunda, yoğunluğun birimi yazılmamış.

Böyle sorularda bu cisimlerin şekillerinin aynı olduğunu da belirtmek sorunun anlaşılması ve çözülmesi bakımdan iyi olur. Çünkü bu koşul belirtilmez ise soru çözülmez hale getirilmiş olur. Bu soru diğer ikisinden basittir.

Derginin Ekim ayındaki makale ve sorulardaki bazı yanlışlıkları ve yetersizlikleri tartıştım. Dergi Türkiye’nin en iyi fizik dergisidir belki. Ama herkes Türkiye’de eğitim ve bilim seviyesinin çok düşük olduğunu biliyor. Dergiye bu makaleleri, soruları ve çözümleri gönderenlere teşekkür ederim. Dergi önemli iş yapıyor, keşke eğitime önem verenler ve dergiyi okuyanların sayısı çok olsaydı.

Bilime Katkı ve Bazı Türk Bilginlerinin Bilime Katkısı

Dünya tarihinde milletlerine yer ve saygı kazandıranlar,  genelde sayıları çok az olan bilim ve kültür insanlarıdır. Adını ve milletini tarihe yazdıran insanları, toplum ve devlet hep yükseklerde tutuyorsa, değer veriyorsa böyle toplumlar gelişir ve saygın olarak kalır. Buharalı önemli bilim insanı, hekim ve İslam filozofu olan İbn-i Sina (980-1037)  “Bilim ve sanat takdir görmediği yerden göçer” diyerek bu durumu ortaçağda ortaya koymuştur.

Bilime ve kültüre,  büyük katkılarda bulunmak ise elbette çok zor iştir. Eskiden bunu bireysel olarak bazı büyük insanlar yapabiliyorlardı. Şimdiler ise temel  bilimlere ve teknolojilere böylesine büyük bir katkıda bulunmak, takım çalışmaları ve Devlet desteği gerektiriyor. Böyle imkânlara da yalnız gelişmiş toplumlar (milletler) sahiptirler, yani kaliteli eğitim ve bilime değer verenler. Bu nedenlerle de bizlerin işi çok daha zordur.

Bizler bilimsel konularda sıkı çalışmayı, takım olarak çalışmayı (sadece sözde takım olmak, çalışmalara isim koydurmak farklı şeydir), kendi yaşlarımızda bizden daha iyi olanlar ile birlikte çalışmayı hiç istemeyiz. Çünkü hem kıskancız hem de kaliteli bilime saygımız yok. Üstelik ne yazık ki,   geçmişte, kendi uğraşıları ile adlarını tarihe yazdıran bilim adamlarımızın dahi tarih sayfalarında kalmalarını bazen umursamıyoruz. Aslında bu durumun bizleri pek rahatsız ettiği de söylenemez, çünkü bizler benzer düşünen Asyalılar olarak çoğunluktayız. Zaten genel olarak Latin Amerikalılar ve Afrikalılar da bizim cephemizde yer almaktadırlar.

Öklid dışı geometri kurmak isteyen matematikçiler sırasında yer alan ünlü Azeri Türkü Nasir al-Din Tusi (1201–1274)  hapis edilerek zindana atılmıştır. (Tusi İran’ın Horasan kendinde doğmuş ve bazı yazılarda Fars olarak geçmektedir.) İran Azerbaycan’ı 1256 yılında Moğol hanlarından biri olan Hülagü Han (Cengiz hanın oğlu) tarafından işgal edildi. Hülagü Han,  Nasireddin’e büyük değer verdiğinden onu zindandan çıkarır ve çalışması için büyük bir rasathanenin inşa edilmesi emrini verir. Nasireddin’in Marağa rasathanesi ve oradaki gözlemlerinin sonuçları Dünya bilimine büyük katkı yapmıştır. Ama o dönemde de toplumun bilim adamına ve özellikle de yenilik getirenlere saygısı yoktu.

Toplumlar cahil olduğu ölçüde, atalarından gelen alışkanlıklarından, geleneklerinden vazgeçmez ve kültürel seviyesini yükselten yeni düşünceleri kabul etmek istemez. Böyle toplumlar için düşünme gerektirmeyen, basit fikirler daha değerlidir. Nasir ad-Din öldükten sonra onun Dünyaca ünlü rasathanesi ve zengin bilimsel mirası dağıtıldı. Onun bazı matematik kitapları,  astronomik cetvelleri ve gök küresi  (globe)  Almanya’da ki Dresden galerisinde korunmuştur. Bunlarla şans eseri karşılaşan (Azerbaycan’ın Almanya’dan çapı 2m olan teleskop aldığı, 1960 yıl civarında) Mehmetbeyli yeniden Nasir ad-Dini  tanıtmaya başlamıştı.

Samerkant’ın sultanı Uluğ Bey (1394–1449) yaşadığı zamanlarda Dünyanın en büyük ve önemli rasathanesini kurmuştu. Bilindiği gibi Johannes Kepler’in (1571–1630)  yasalarını Tycho Brahe’nin (1546–1601) gözlemsel sonuçlarına dayanarak oluşturmuştur. Aslında Gezegenlerin gökyüzündeki hareketlerine bağlı gözlemler, Thco Brahe’den daha önce ve çok daha dakik olarak Uluğ Bey tarafından yapılmıştır. Fakat bu gözlem sonuçları,  Dünyaya gerektiği şekilde yayılmamış ve Uluğ Bey öldürüldükten  (bu işe oğlu da karışmıştır) hemen sonra astronomi çalışmalarının devamı yasaklanmıştır. Uluğ Bey’in yaptığı duyarlı cihazlar ve rasathanesi ise dağıtılmıştır. Böylelikle, Dünya’nın en büyük astronomlardan biri olan Uluğ Bey’in yaptığı çok değerli gözlemler Dünya bilimine yeterince etki yapamamıştır.

Bir bilim adamının, kendisi ne kadar zeki ve çalışkan olursa olsun, yaptığı işler bilimin gelişimine etki etmiyorsa, çok önemli sayılmaz. Ayrıca unutmamak gerekir ki tıp bilimleri dışında diğer temel bilimler yönündeki çalışmalar eski zamanlarda saygı görmüyordu. Her yerde, örneğin şairler, ozanlar, hikâye anlatıcıları çok daha saygın idiler.  Uluğ Bey’in yaptıklarını Sovyetler Birliği’nde ortaya çıkaran ve tanıtan Rus bilim adamı Sheglov olmuştur. Hatırlatmak gerekir ki, Türkiye’de astronomi tarihini çok iyi bilenler vardır ve bu oldukça sevindiricidir.

Eğitime ve bilime saygısızlık tamamen geçmişte mi kaldı?  Keşke böyle olsaydı ve bizim eğitime ve bilime olan saygımız artmış olsaydı. Örneğin 1974 yılında ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Tarık Somer, “Türkiye’nin seviyesine ve ihtiyaçlarına uygun olmayan üst düzeyde araştırma yaparak zararlı örnek olmak ve sık- sık ücretsiz izinli olarak dışarıdaki bilim merkezlerinde çalışmak ve bu bilimsel alışverişe öğrencilerini de katmak”  nedeni ile Türkiye’nin geçmişte ve büyük bir olasılıkla gelecek yüzyıl dahi göz önüne alındığında, yine en büyük fizik ve matematikçisi olan  Prof. Dr. Feza Gürsey’i istifaya davet etti.  Feza Bey Türkiye’yi ölene kadar terk etti. (Bak. Bilim ve Ütopya Kasım 2005)  Prof. Dr. Tarık Somer’ın Feza Bey’in üstün çalışmalar yaptığının farkında olduğunu vurgulamak istiyoruz. Belki de bunu anlaması onun bilimsel açıdan, nispeten iyi olduğunu gösterirKeşke şimdiki rektörlerin çoğu da, bilimsel açıdan ona benzer olsalardı!

Türkiye’de Fizik bilimi ve eğitiminin, son 20 yılda sürekli kötüye doğru gittiğini kesin olarak biliyoruz. Sayısal olarak büyük artışlar vardır, ama kalite açısından durmayan bir çöküntü yaşıyoruz. Böyle devam ederse, gelecekte lise programını dahi iyi şekilde bilmek Türkiye için şık sayılmayacak mı? Aslında şimdi de okul fiziğini biz öğretim üyeleri çok iyi şekilde bilmiyoruz. Şimdiki eğitim ve bilim yöneticilerinin iyi fizik eğitimi ve bilimini kötüsünden ayırabilmelerine ve ayırarak iyisine önem vermelerine sevinirdik, “eğer böyleleri bulunsalardı”.

Bilindiği gibi önemli bilimsel işleri yapmak için öğrencinin gelecekte çalıştığı bilim dalında üstün yetenekli olmasının dışında, çok iyi eğitimi ve bilimsel düşüncesi olan insanların arasında eğitim görmesi ve çalışması gerekir. Feza Gürsey (1921–1992) Galatasaray lisesini ve İstanbul Üniversitesini bitirmiş, matematik alanda üstün yetenekli bulunmuş ve genç yaşlarından (1945) başlayarak, İngiltere ve Amerika’da eğitimine ve çalışmalarına devam ederek Dünya çapında çok önemli bilimsel sonuçlara ulaşmıştır. Onun 1953–57 yılları arasında İstanbul Üniversitesinde çalışmasının,  bilimsel işlerini nasıl etkilediğini biz bilmiyoruz. Ama orada çalışması iyi ortamın olmasına işaret ediyor.

Ben 1964’te Moskova’da doktora çalışmama başladığım zaman 1969 yılında Nobel ödülü almış olan Murray Gell-Mann (1929 doğumlu), cebirdeki simetrileri (SU3 ve SU6) kullanarak   Ω (omega minus) hiperonun  fiziksel özelliklerini öngörmesi ve hem de bu öngörmenin sonucu olarak temel parçacığın bulunması, bizleri çok heyecanlandırmıştı. Feza bey 60’lı yıllarda bu simetrilerin matematiksel özelliklerinin inceliklerinin ortaya çıkarılmasında çok önemli katkılarda bulunmuştur. Bu da onun bilime yaptığı önemli katkılardan bir  örnektir.

Belki de ODTÜ geçmiş rektörü Feza Bey’i Amerika’ya gitmeye zorlayarak,  onun bilimsel çalışmalarına yardım etmiştir. Bizim dünyaca ünlü bir diğer fizikçimiz Asım Barut tüm bilimsel kariyerini yurt dışında yapmıştır. Diğer ünlü fizikçilerimiz de,  yurt dışında eğitim almışlar ve uzun yıllar oralarda çalışmışlardır.  Acaba Feza ve Asım Beyler gibi Dünyaca ünlü bilim adamlarımıza Türk kökenli bilim adamları demek daha doğru değil mi?  Bizim için  onların Türk olmaları da önemlidir. İyi eğitim almaları ve bilime daha fazla katkıda bulunmaları için,  gelişmiş ülkelerde yaşamaları çok faydalı olmuştur. Zaten Yahudiler ve Ermeniler de buna örnekler değiller mi?  Eğer bir Yahudi bilim adamı Amerika’da yaşıyorsa o İsrail bilim adamı değil,  Yahudi kökenli bilim adamıdır. Örneğin Bhor Danimarkalı,  Danimarka bilim adamıdır. Einstein Almanya’nın Yahudi kökenli bilim adamıdır. Zaman geçtikçe gelişmiş ülkelerde çocukluklarından itibaren yaşayan Türklerin sayısı artmakta olduğundan, Türk kökenli Dünyaca ünlü bilim adamlarının sayısının artma imkânı vardır. Keşke bizim eğitim düzenimiz ve bilimsel düşünce kapasitemiz ve buna bağlı olarak ta Dünyaca ünlü Türkiyeli bilim adamı sayımız da artsaydı.

Güzel arzularla dolu yaşam içinde olmak iyidir. Ancak, ne yazık ki bu güzel istek sanki gerçekleşemeyecek bir fanteziden öte değildir. Çünkü sürecin tam tersine işlediğini görüyoruz. Örneğin; iyi tanıdığım Akdeniz üniversitesinin fizik bölümünde, fiziği ve matematiği bölümün diğer elemanlarının büyük çoğunluğundan daha iyi bilen bir genç haksız gerekçelerle üniversiteden  devamlı atılmaktadır. Bu doktora yapmış genç defalarca mahkemeler tarafından görevine iade edilmiştir. Ama bu göreve dönme kararı adaletin yerini bulduğu anlamına gelmez. Çünkü en verimli, en istekli olduğu yılları bilimsel makalelerle değil dava dilekçeleriyle, bilimsel toplantılarda değil dava gündemleriyle geçmektedir. Ayrıca bölümün ihtiyacı olmasına ve yardımcı doçentliği bölümün mevcut yardımcı doçentlerinden çok daha fazla hak etmesine rağmen, yardımcı doçent kadrosuna alınmamaktadır.

Bölümdeki çoğunluğu ortaokul fiziğini pek iyi bilmeyen elemanlar, belki de bu gencin atılmasının yararlı olabileceğini düşünmektedirler. Kim bilir belki de bu da Feza bey gibi ülkesini terk etsin ve kendisini geliştirsin diye düşünmektedirler. Belki de fizik bölümü mezunlarının ortaokul fiziğini kötü bilmeleri, öğretim üyelerinin ise biraz daha iyi bilmelerini normal saymamız gerekir! Bu örneğin bizim üniversite sistemimizde bir istisna olmadığını hemen tüm üniversitelerimizin  sıradan gündemi olduğunun belirtmemize gerek yoktur herhalde. Umarız bu örnek memleketine ve insanlarına bağlı, hak ve adaleti içine sindirmiş birilerinin yüreğini sızlatmıştır.

Mutlak sızlatmalı, çünkü bizler duygusal insanlarız. 1996 yılında TUBİTAK Marmara merkezinde çalışıyordum. Orada çalıştığımız katların arasında kablolar gibi teknik ekipmanların bulunduğu katlar da vardı. Bu katlarda sayıları hızla artan, çok sayıda fare görülmeye başlandı. Kablolara zarar veriyorlardı, koşuyorlardı ve bizler de seslerinden rahatsız oluyorduk. Geceleri bizim katlara da geliyorlardı. Bir defasında onları zehirlediler, bizler rahatladık ama İstanbul’dan bir otobüs dolusu hayvan sever geldi ve yönetimi pek çok açıdan suçladılar. Hayvanların zehirlenerek öldürülmesini kabul etmediler. Bunlar bizleri ilgilendiriyor ama üniversitelerden diğerlerinden iyi olan elemanların atılmaları bizleri ilgilendirmiyor mu?

Bilimsel Düşünce, Fizik Eğitimi ve Fizik Bilimine Katkı İmkanımız

Bildiğim kadar  iki şey sonsuzdur. Bunlardan biri Evren, diğeri ise insanların düşüne bilmelerinde ki fark.

Ama Evrenin  sonsuz olduğuna tam olarak inanmıyorum.

Albert Einstein. (1879–1955 )

Bilindiği gibi herhangi bir alanın (ister bilim, ister kültür, isterse herhangi bir üretim alanı olsun) gelişmesi ona verilen değere (talep’e) bağlıdır. Avrupalılar ve özellikle kıtanın kuzeyinde yaşayan halklar kaliteli eğitime ve bilime çok değer vermektedirler. Bu nedenle de, örneğin 15 milyon nüfusu olan Hollanda’nın, bilim insanları, Çin’den Avrupa sınırlarına kadar, Asya ve Afrika halklarından (yaklaşık beş milyar insan) daha fazla fizik Nobel ödülü almışlardır. 2006 yılındaki altı Nobel ödülünün ise dördünü ABD kazanmıştır (Temel bilimlere verilenlerin hepsini.) ABD’de de bilimi ve teknolojiyi geliştirenler genelde Avrupalılar ve Yahudilerdir. Orhan Pamuk’un kazanmış olduğu Nobel edebiyat ödülünü de gururla hatırlıyoruz.

Fizik ve matematik için güçlü ve geniş soyut düşünce gerekir.  Böyle düşünce de  bizlerde,  yeteri kadar gelişmemiştir. Bu nedenlerle de,  yalnız bu bilimler değil,  temelinde Fizik olan ve Fiziksel düşünceye  çok bağlı olan teknolojiye de, gereken bir seviyede, katkıda bulunamıyoruz. Matematiği ve fiziği çok iyi kavrayan çocuklar Türkiye’de var ve  böyle çocuklarla yeteri kadar temaslarda bulunduk.  Böyle çocukların temel bilimler yönünde gelişim temposunun (bilgi toplamak ve ezberlemek değil) önünün  Lise ve Üniversite yıllarından başlayarak tıkandığını düşünüyoruz ve böyle olduğunu da çok sayıda bilenler vardır.  Dolayısıyla  bizler genetik  bozukluktan dolayı soyut  düşünce konusunda yetersiz değiliz. Adeta Avrupalılar, Aysallar da (genelde gelişmiş toplumlar olmayanlarda) bir genetik  bozukluğu arıyorlar ve bu da bizler için hoş bir şey değil.

Genelde Türkler ve onların komşuları olan Müslüman ülkelerin halkları, “Dünya üzerindeki halkların pek çoğu gibi”, fizik bilimine büyük katkıda (Nobel Ödülü seviyesinde ve daha fazla düzeyde) bulunmamışlardır. Hıristiyanlar içinde yaşayanlardan ise, sadece Pakistanlı (Müslüman) bilim insanı; 1979 yılında Fizik Nobel ödülü almış olan; Abdus Salam’ın (1926–1996) olduğunu bilmekteyiz. (Bir de kimya üzerine yaptığı çalışmalardan, tek başına Nobel ödülü almış olan Mısırlı bir bilim insanı vardır).

Hayvanlar bildiklerini  yalnızca kendi deneyim ve  diğerlerinden basit öğrenim yolu ile   elde  ediyorlar. İnsanlar  bunlara ek olarak ve daha fazla, bilgilerini okumak, aktif deney yapmak ve bilimsel düşünce geliştirmek yolunu da kullanırlar. Toplumların  gelişme seviyeleri de (ekonomik dahil) ilk önce onların bilimsel düşüncelerinin ve yaptıkları deneylerin  seviyesi ile belirlenir.

Bizler fizik dalında bildiklerimizin çok az kısmını aktif deney yapmak ve bilimsel düşünce geliştirme yolu ile elde ediyoruz. Ön plana ezbercilik çıkmaktadır. Bunları ben Sovyetlerde yaşarken da biliyordum. Burada ek olarak kitapların da çok az okunduğunu gördüm. Ben de bizim çocukları geri zekalı olarak suçlayanları (Bak örneğin  Bilim ve Ütopya  dergisi Eylül 2005 yılındaki tartışmalara. Bizlere geri zekalı doğulular, Sovyetler Ülkesinde yaşayan Hıristiyanlar da diyorlardı), yanlış düşündükleri için, kınıyorum.  Neden?

Her hangi bir konuyu tartışıyor durumunda olan zaman, onun tanıtımını  kesin şekilde belirtmek lazım. Yer yüzünde yaşayan  toplumların eğitim ve kültürel  düzeyleri çok farklıdırlar. Eğitim ve kültür anlayışları,  bu anlayışların içerdikleri ve  kapsamları da, toplumdan topluma değişir. Örneğin,  inançların,  damak tatları,  yemekleri,  müzik duyarlıkları  ve müzik türleri gibi. Her bir toplumun kendine ait eğitimde ve kültürde öncelikleri, değerleri ve  gelenekleri vardır.  Böyle olduğundan toplumların ve milletlerin kültürlerini karşılaştırarak, onların hangisinin daha üstün olduğunu söylemek kolay değil. Bunlar insan duyguları ile belirlenirler. Bir toplumda, bizim açımızdan  pis olan şeyler yemekte kullanıyorlarsa ve çok ayıp olanları normal görürlerse, bizler onları kınayamayız. Onlara geri zekalı deyemeyiz, çünkü zeka kavramını toplumların gelenekleri açısından değerlendiririz. Amerika da kırmızı derililer kendilerini oraya gelen Avrupalılardan daha az zekalı saymıyorlardı. Avustralya’daki yamyamlar da öyle.

Farklı toplumlar ve milletlerin  sosyal bilimler, edebiyat ve müzikteki gelişmede farklara bakarsak Afrika kökenlilerinin Avrupa kökenlilerden gerilerde kaldığını görüyoruz. Ama bu fark kesinlikle temel bilimlerdeki kadar büyük değildir. Örneğin Afrika kökenlilerden dünyaca ünlü  şarkçılar, müzisyenler, yazarlar, kumandanlar ve politikacılar çıkıyor. Ama Amerikada bile yaşayan Afrika kökenlilerden  tanınan matematikçi veya  fizikçi yoktur. Buda normaldir. Meyvelerin türleri olduğu gibi insanlarda farklıdırlar. Bu farklılıklar genlerdeki farklılıktan çok daha fazla toplumların geleneklerine ve değerlerine bağlıdır. Aynı ağacın meyvesinin dokumlarından oluşan ağaçların ve meyvelerin durumları bunların bulundukları toprağa, iklime ve bakıma bağlıdır. Bu nedenle gelişmek isteyen toplumlar geleneklerini ve değerlerini örnek olan ülkelerdekilere benzetmek yolunda hızla değişmek zorundalar.

Temel bilimlerin eğitimi ve teknoloji  kültür, toplumların gelenekleri ve tarihleri ile bağlı olan değerlerden çok farklılar. Bunlar evrensel  değerlerdirler. Bunlar ayrı–ayrı milletlerin duyguları ile değil,  kesin kriteriler ile değerlendire  bilinirler. Şimdiki zaman ülkelerin kalkınmasının % 76’sı temel bilimlerin ve onlara bağlı olan yeni teknolojiler üretiminin gelişmesine bağlıdır ve yalnız  %5 i topraklarının zenginliklerine. Ezberciliye dayanan ve doğru dürüst bilgi vermeyen eğitim, dürüstlük, vatanseverlik ve çalışkanlık sosyal bilimlerin ve temel bilimleri içermeyen genel kültürü geliştirebilir, ama asla bunlara bağlı olan ekonomik kalkınmanın payını artıramaz. Bu pay da zamanla azalmak zorundadır. Bize düşünceyi geliştiren eğitim gerekir. Bilim adına boş yere paralar harcayarak profesör ve makale sayısını artırmak, okul ve üniversite sayısını artırmak hiç bir şey vermeyecektir.

Türkiye’deki gazeteciler arasında böyle bir yaygın fikir vardır. Gazetelerde yayınlanan makalelerin seviyesi buradaki 14 yaşında olan çocukların ortalama zeka seviyesini aşmamalıdır. Bir makale okurun 2 dakikadan  daha fazla zamanını almamalıdır. 17-18 Ağustosta öğretim üyesi olan AKP kadın milletvekili TV’de ilgimi çeken bir durumu sanki böyle anlattı. Politikacılar mitinglerde halka hitap ederken kullandıkları cümleler 6 yaşında çocuğun anlayacağı şekilde olmalıdır. Bu benim bazı şeyleri  anlamama neden oldu. Örneğin DSP başkanı diyor ki “biz Cumhurbaşkanını karşılıklı anlaşma ile seçmeliyiz. Başkan bir kadın ve Meclis dışından olsa iyi  olur.” Ben böyle cümleleri hiç anlamıyorum, çünkü 6 ve hatta 14 yaşlı çocukların en zekisinden bile daha bilinçli ve derin düşünen olabilirim. Benim kesin şekilde  bildiklerimden biri de şudur: Her meseleyi kesin şekilde olmayan ve yüzeysel dinlemeye ve anlatmağa çalışan insanlar gerekli seviyeye kadar gelişemezler. Böyle ortamda çok kesin ve kapsamlı düşünceli kişiler de yetişemezler.

Diğer bir örnek daha vereyim.  Hepimiz masallar dinlemişiz ve gökten üç elma düşeceğini biliyoruz. Hıristiyanların da masallarında  çok zaman üç sayısı geçiyor. Ama bir fark vardır. Avrupa’da yaşayanlar elmanın neden düştüğünü de biliyorlar, ama diğer Hıristiyanların eğitim sistemleri bizimkine benzediğinden Newton kanunlarını gerekli seviyede bilmiyorlar. Avrupalılar üç meselesinde de masal çerçevesinin dışına çıkmışlar. 200-300 yıldır biliyorlar ki farklı süreçlerin (aydınlatılmak istenen olayın) bağlı olduğu bağımsız değişkenlerin sayısı üçten farklı olabilir. Matematik dilde dersek incelenen fonksiyon farklı sayıda değişkenlerle belirlenebilir. Bizler düşünce tarzımızı belirleyen geleneklerimize daha fazla bağlı olduğumuzdan her zaman anlatmağa çalıştığımız problemin de üç ayağı olduğundan konuşuyoruz. Medya yardımı ile daha da ötesini biliyoruz. Bu üç ayağı olan problemlerin çözülmesi için gerekenin yapılacağını duyuyoruz. Ben neden her problemi yalnız üç faktörün belirlediğini ve gerekenlerin ne olduklarını anlayamıyorum.

Fizik ve matematiğe büyük katkılarda bulunmak için güçlü ve geniş bir soyut düşünce gerekir.  Böyle bir düşünce yapısı ise bizlerde yeteri kadar gelişmemiştir. Bu nedenle de,  yalnız bu bilimler değil,  temelinde matematik ve fizik olan ve fiziksel düşünceye doğrudan bağlı olan teknolojilere de, önem arz edecek seviyede katkı da bulunamıyoruz. Oysa matematiği ve fiziği çok iyi kavrayan çocuklar Türkiye’de de vardır ve böyle çocuklarla çeşitli şekillerde, yeteri kadar temaslarda bulunduk. Böyle çocukların temel bilimler yönünden gelişim temposunun  önünün lise ve üniversite yıllarından başlayarak tıkandığını biliyoruz. Dolayısıyla bizler bir genetik bozukluktan dolayı soyut düşünce konusunda yetersiz değiliz. Ancak Avrupalılar, adeta Asyalılarda (genelde gelişmiş toplumlar olmayanlarda) bir genetik bozukluğun olduğunu düşünür hale geldiler; bu ise bizler için hiç hoş bir durum değildir. (Temel bilimlerde yarı doğru, yarı yanlış bilgi toplamak ve ezberlemek esas amaç olamaz. Bazı hayvanların da becerebildiği az değil ve hafızaları da çok güçlüdür.)

Keşke Türkiye’de kaliteli eğitim ve bilim isteyen bir kurumumuz olsaydı. Keşke sadece okul ve üniversite sayısının artmasının kalite anlamında bir işe yaramadığını anlayabilseydik. Bizlerle kıyaslandığında, kaliteye daha fazla önem veren Çin ve Rusya’da okul ve üniversite bizden daha fazladır. Onlar her yıl uluslar arası fizik ve matematik olimpiyatlarından galipler çıkarıyorlar ancak bilimin ve teknolojinin gelişmesine Avrupa’nın kuzeyindeki ülkelerin toplamı kadar katkıda bulunamıyorlar.

Dünyanın büyük bir kısmındaki toplumlar gibi, bizim de eğitimin ve bilimin nasıl bir şey olduğunu ne kadar anladığımız tartışılır. Biz de yeterli düzeyde bilimsel tartışmalar olmadığı için, bilimsel düşüncemizin yeteri kadar gelişmesi ve bilim insanlarının neler yaptığının takip edilmesi olası değildir. Keşke bilime ve bilim insanına değer vermeyi; TÜBA, TÜBİTAK ve YÖK gibi kurumlardan hiç olmazsa birisi gerektiği kadar bilseydi. Bu durumda ülkemizin eğitim ve bilim için ayırmış olduğu büyük paralar yok yere boşa gitmezdi. Diğer yandan eğitimli iyi bilim insanlarını ve özellikle, çalışmalarımızda ki ve düşüncelerimizde ki kusurları gösterenleri sevmiyoruz.  Bu tip şeyler alışkanlıktır, toplum terbiyesidir. Oysa bizim insanlarımız, özellikle köylerde yaşayan ve üniversite eğitimi almayanlarımız, diğer toplumların pek çoğundan daha konuksever ve başkalarına yardım etmeyi seven insanlardır. Ama ne yazık ki, bu insanlarımızın çocuklarının alması için, fiziği doğru anlatan bir tane bile okul kitabı Türkiye’de yoktur.

Nüfusu oldukça kalabalık olan ülkemizin, yüksek eğitime ve bilime ayırdığı paralar hiç de azımsanacak ölçülerde değildir. Buna rağmen bu konularda ülkemizin kötü durumda olması bizim bu durumun üzerine gitmememizden kaynaklanır. Bu derdimizin iyi anlaşılması için bir örnek verelim.  Bu yıl İngiltere’de basılan, Malcolm Longair’ın  yaklaşık  520  sayfa olan, “The new Cosmic Century.  A History of Astrophysics and Cosmology” Cambridge  2006, künyeli kitabını ele alalım. Bu kitapta, 1900–2000 yılları arasında, kitabın konusu olan alanlarda ve bunlara bağlı olan konulardaki en önemli bilimsel sonuçlar tartışılmış ve bu sonuçları ortaya koyanların adı, soyadı ve yaşadığı yıllar verilmiştir. Türk Cumhuriyetleri kökenliler içinde (Türkiye dahil), bu kitapta yalnızca benim adım geçmektedir. Oysa ki bu konularda çalışan bazıları TÜBA üyesi dahi olan bir sürü çalışanlarımız vardır.

Bilim ve eğitimle ilgili yukarıda söz ettiğimiz yetersizlikler, bizlerle iç-içe yaşayan Yahudilerde ve Ermenilerde çok daha az olduğundan, onlar sayılarının daha az olmasına rağmen Dünya bilimine ve teknolojilerine bizlerden daha fazla katkıda bulunmaktadırlar. Örneğin Sovyet bilimine ve tekniğine 1917–1987 yılları arasında en fazla katkısı olan işleri ve kişileri  kapsayan “1917–1987 yılları arasında Sovyet bilimi ve tekniği. Vakayiname.  Moskova. Nauka 1988” künyeli resmi kitap da Ermeni kökenli yirmi beş (25) kişinin adı geçerken, Türk Cumhuriyetleri kökenlilerden ‘birisi ben olmak üzere’ yalnızca iki (2) kişinin adı geçmektedir.

Kazan Tatarları içinden bu kitapta on bir (11) kişinin adı geçmektedir. Elbette onlar da Türk kökenliler ama Ruslarla, Moskova’ya yakınlıklarından dolayı, iç-içe yaşamaktadırlar. Yaklaşık bin yıllık etkileşimin sonucunda onlar Temel bilimlere ve teknolojiye tüm diğer Türklerden daha fazla katkıda bulunmuşlardır. Sovyetler Birliğinde yaşayan Kazan Tatarlarının sayısı Ermenilerin sayısından 1–2 milyon daha az idi. O zamanlar Sovyetler Birliğinde yaşayan Ermenilerin sayısı yaklaşık 6–7 milyon civarında idi. Bu örnek de kusurumuzun genetik olmadığını göstermektedir. Burada biz insanların eğitim, bilim ve kültür açısından genetik farklarının hiç (veya çok az) olmadığını söylemiyoruz. Bizim ön plana çıkarmak istediğimiz, toplumların ilgi ve değerleridir. Bizlerin kaliteli eğitime ve bilime neredeyse hiç değer vermediğimizi, bunların toplumun ve devlet kurumlarının ilgi alanı dışında kaldığını üzülerek belirtiyoruz.

Unutmamak gerekir ki bilime ve teknolojiye yapılan katkı toplumların (milletlerin) geleneklerine sıkı sıkıya bağlıdır. Örneğin bilime en fazla katkıda bulunanlar Yahudiler, teknolojiye ise Japonlardır. Şimdilerde İngilizler ve Almanlar, kişi başına bilime yaptıkları katkılarda Yahudilerden, teknolojiye yaptıkları katkılarda ise Japonlardan sonra gelirler. Avrupa’daki diğer toplumların, hem bilime hem de teknolojiye olan katkıları İngiltere’den ve Almanya’dan uzaklaştıkça (kuzey doğrultusu dışında) genel olarak azalır. Fransızlar ise fizikten daha çok matematiğe katkıda bulunmuşlardır.

Bizim insanlarımız da, Dünyanın geri kalan altı milyar insanı gibi,  gözüyle görebildiği, dokunabildiği, kokusunu alabildiği, genelde elle tutulabilen somut şeylere değer veriyorlar. Gelişen teknolojinin temelinde duran bilimle, gözle görünmeyen teknoloji yenilikleriyle ve özellikle soyut düşünce ile doğrudan olarak pek ilgilenmeyiz. İnsanlarımız Dünyadaki küreselleşmeye bağlı olan kaçınılmaz süreçlerden (bankaların, fabrikaların, arazilerin satışlarından, özelleştirilmesinden) rahatsız olmaktadırlar ama nedense kurumlarımız, topluluklarımız, derneklerimiz eğitimin ve bilimin iyileştirmesini bu denli düşünmüyorlar. Doğada her zaman daha güçlü olan bitkiler ve hayvanlar zayıf olanların yaşam koşullarını zorlaştırmışlar ve bazen de ortadan kaldırmışlardır. Günümüzde ise en büyük güç yeni bilim ve teknoloji üretimindedir.

Sovyetler Birliğindeki insanların çocuklarının iyi eğitim alması için, kendi yaşamlarından kısarak para harcamaları yaygın idi. Türkiye’de de insanlar çocuklarına bir üniversite kazandırmak için çok çaba göstermektedirler, kendilerini ekonomik olarak zorlamaktadırlar. Ama söz konusu iyi eğitim ve bilim olduğunda, çok zengin aileler bile para harcamaya yanaşmamaktadırlar. Çocuklarının herhangi bir üniversiteyi bitirmesi asıl amaç olarak görülmekte, fakat temel bilimler alanında, ne bilim, ne de düşünce seviyesine pek gerek duyulmamaktadır. Doktora diplomasının Avrupa’dan veya Amerika’dan para gücüyle alınmasının da pek önemi yoktur, yeter ki diploma sahibi İngilizceyi iyi bilsin. Özel kolejler ve üniversiteler, genelde, çocukların keyifli ve farklı ortamlarda hayat geçirmesi ve iyi İngilizce öğrenmesi için değiller mi?

Türkiye’de İngilizce eğitim de çok tartışılan bir konudur. Bizler Türkçe eğitimi destekliyoruz. Birincisi eşit eğitim hakkı yurttaşlarımızın hepsi için olmalıdır, yani hem zengin, hem de düşük gelirliler için. İkincisi ise insanlar kendi dilinde anlatılanları daha iyi anlar, anlatır ve öğrendikleri konularda rahatça tartışabilirler.  Ama hangi dilde olursa olsun asıl kaçınılması gereken,  ezbercilik yolu ile öğretmek, öğrenmek; dersin özünü anlamamak ve düşünce geliştirmemektir. Ne yazık ki, bizde ne anlamak ne de düşünce geliştirmek amaçtır.  Bu durumda iş kolaylaşır. Ne ders anlatanın kendisinin anlattığı konuyu anlamasına, ne de öğrencilerin anlamasına pek gerek kalmaz. Böyle olunca da dersin ana dilde olmamasının bir önemi de kalmaz. Diğer yandan İngilizce eğitimin avantajları ise,  Dünyada en yaygın olan dili bilmenin getirdiği iletişim kolaylığı ve uluslararası kaynaklardan gerekli bilgileri kolayca elde etme imkânıdır.

Tabi ki ezberciliğin hiç önemi olmadığını savunmuyoruz. Ezbercilik hafızayı güçlendirir ve bu da çok önemlidir. Örneğin gündelik hayatımızda, özellikle anakentlerde adresleri (yolları) ezberlemek gibi yaşamımızı kolaylaştıran durumlarda ve çalışmalarımızda, bazı temel formülleri her seferinde dönüp bakmamak, zaman kazanmak için akılda tutmak kullanışlıdır. Hafızanın güçlenmesi için bizim eğitim programımız, imam hatip okulları ve özellikle üniversite sınavlarına hazırlık süreci yeteri kadar olanak sunmaktadır. Bunların arasında pek büyük bir fark da yoktur ve bu nedenle de normal okullar ile imam hatip okulları arasındaki farkın bu kadar ciddiyetle tartışılmasını da anlamak pek mümkün değildir.