Atatürkçülüğün Güncelliği

Yakın tarihimizde, özellikle darbe dönemlerinde Atatürkçülüğün içi boşaltılırken bir yandan da ağızlarını her açışta, “bismillah” der gibi Atatürk’ten söz eden zevat yönetti memleketi. Dillerinden Atatürk’ü düşürmezken oluşturdukları alt yapı veya döşedikleri taşlarla, yönlendirdikleri kitlelerle bugünkü gergin siyasi durumu ortaya çıkardılar. İç ve dış dinamik, işbirliği halinde medeni modern bir devletten feodal bir Ortadoğu ülkesi elde etmeye çalışıyor.

Tarihimizde sayılamayacak kadar çok sayıda büyük insan var. Atatürk de bunlardan biridir. Alparslancılık, Melikşahçılık, Osman Gazicilik, Muratçılık, Fatihçilik veya Vahdettincilik yoktur ama neden Atatürkçülük vardır? Cevap şudur: Atatürk’ün tarihe mal olmamasının nedeni ortaya koyduğu fikir ve yaptığı düzenlemelerin toplumun ihtiyaçlarını hâlâ karşıladığıdır.

Atatürkçülük bir yönüyle; kavim, din ve mezhepleriyle, bunların yarattığı gerginlikle yaşamaya çalışan bir toplumu, kavim, din ve mezhepleri kendilerinde mahfuz kalmak üzere, bir üst yapı formu olan ulus devlet halinde yaşamasının adıdır. Ulus devlet modelinde devlet, yurttaşlarının soyu sopu ve inançlarını yok saymaz ama ilgilenmez de, sadece yurttaş olarak görür. Kültürel özelliklerini insanlar kendileri yaşar. Farklı kavimlerden olan yurttaşlarımız ulus devlet zamanında rahat bir nefes almış, devlete gönülden bağlanmıştır. Devletin yurttaşlarını kültürel özelliklerine göre ayırması kavimcilik ve mezhepçilik ilkelliğine götürür. Yakın tarihimizdeki kötü yönetimler Türkiye’yi zaten bu noktaya sürüklemiştir.

Ders kitaplarında yazılmasa bile, Anadolu’nun inanç tarihine yakından bakıldığında bir mezbaha görüntüsü çıkar. Dini farklı yorumladığı için katledilen onbinlerce insan vardır. Laiklik bir barış dönemi kurmuştur. Buna rağmen başkalarının inanç ve yaşam biçimine saygısızlık etme hakkını kendinde bulan şımartılmış akımlar da üretildi, yakın zamanlarda.

Çağın doğal değişmesi sürecinde statülerini kaybetmiş, kerameti kendinden menkul cahiller, yıllarca ve hâlâ laikliği din karşıtlığı olarak anlatıyorlar. Din diye bildiklerinin çoğu ise geleneklerin kutsallaştırılmış halinden başka bir şey değildir. Üstelik “kutsallaştırılmış geleneklerin” büyük kısmı akıl ve bilime karşı, terakkiye mani (gelişmeye engel olan) geleneklerdir. Elbette İslam bu değil ama cahiller, sarıklı birisinden dinlediği gelenekleri Müslümanlık sanıyor. Laikliğin akıl ve bilim yolunu açması, geleneği din diye anlatanların çıkarlarını ve ezberini bozmuştur. Hayatını ve her şeyini yanlış ezberler üzerine kuran birisinin, gerçeği görse bile, ezberini bozamaması anlaşılabilir bir şeydir. Bir hayatı boşa geçirmiş olmayı hazmetmek kolay değildir; yanlışta ayak diriyorlar.

“Su akar Türk bakar” sözünü çok kişi duymuştur. Nereden çıkmıştır? Anlatılana göre bir seyyah Anadolu’da bir yerlerde gezinmektedir. Bakar ki kuraklıktan kavrulmuş bir tarlanın başında bir adam yağmur yağması için dua etmektedir. Ancak bir tuhaflık vardır. Tarlanın kıyıcığında bir ırmak akmaktadır. Seyyah der ki, “be adam Allah sana ırmak vermiş, tarlanı sulasana”. Bizimki “Allah bana rızık vermek isteseydi yağmur yağdırırdı, beni günaha mı sokacaksın” der. İslam’ın anlayışı bu mudur, değil ama ona öğretilen Müslümanlık budur. İslam’la ilgisi olmayan binlerce rivayet yığını, din ile temellendirilerek kutsallık kazanmış onca gelenek, Müslümana çok zarar vermiş ve vermektedir.

Samimi bir dindar ve iyi bir düşünür olan Nurettin Topçu gelenekleri kutsallaştıranları 1965’de şöyle eleştiriyor: “Doğuda İslam’ın sahipleri, hakikat aşkından uzak, böyle bir anlayışla sevgiden mahrum bulunuyorlar. Kendilerini sadece bir takım dinî örflerin teknikçisi sayan bu zümre, gerçek dinî vazifelerini yapmamaktadır”.

Atatürk, yurttaşlarımız Müslümanlığı doğru öğrensin diye Elmalılı Hamdi Yazır’a Kur’an’ı Kerim’in mealini yaptırmıştır. Günümüzde hâlâ okunur ve ittifakla en iyi meallerden biri olduğu söylenir. Atatürk’ün bu meali kendi şahsi parasıyla kırk bin adet bastırıp başta köyler olmak üzere dağıttığını kaç imam hutbede dile getirmiş ve rahmet dilemiştir? İslam’ın önemli kaynaklarından biri de hadislerdir. Atatürk’ün, diğerlerine göre daha güvenilir bir hadis kaynağı olan Sahih-i Buhari’yi de Türkçeye çevirtip Millî Eğitim Bakanlığına bastırıp okul, cami ve kütüphanelere gönderdiğinden kaç kişi haberdardır? Bunları anlatmak bir yana, bazıları camilerin ahır yapıldığı iftirasını her düzeyde yapmayı ahlak haline getirmişlerdir.

Zamane İslamcıları (İslamcılık; sosyalizm ve liberalizm gibi siyasal bir ideolojidir) İslamî örtü altında batıcılık yapması gibi, bir kısım Kemalist’in de Atatürkçülük kisvesi altında batıcılık yaptığına tanık oluyoruz. Üzülüyor ve diyoruz ki Atatürk’ü doğru anlayınız. Atatürk batıcı değildi ve batıcılık yapmadı. O, “doğu ve batıdan gelecek etkilerden uzak, kendi yaradılışımıza uygun bir eğitim ve kültür politikası” izledi ve onu önerdi. O hep “muasırlaşma”, “çağdaşlaşma” dedi. Garplılaşma ya da batılılaşma demedi. Sanayi devriminin sonrasında batıda ortaya çıkan modernleşmeyi yerleştirmeye çalıştı. Bu süreç Osmanlı ıslahatlarıyla başlamıştı. Osmanlı, modernleşmeyi batılılaşma olarak uygularken, Atatürk batılılaşma yerine modernleşmeyi savunuyordu. 1920 sonrasında iktidarda Vahidettin olsaydı onun yapmak zorunda kalacağı şey de Atatürk devrimleri diye bildiğimiz modernleşme olacaktı. Ya köylerde yaşayıp sabanla kıt kanaat karnımızı doyurmaya çalışacak ya da sanayi toplumu olacaktık. Laiklik modernleşmenin sonucudur, bir zarurettir. İnsanlara inanç özgürlüğü getirmiştir. Farklı din ve mezhepte olan yurttaşlarımız hakim görüştekilerin insafına ve keyfi hoşgörüsüne sığınmadan, rahat bir nefes almış, ülkeye sahip çıkmışlardır. Laiklik, bilim ve felsefeye ve dolayısıyla akılcılığa karşıt Gazalici din yorumlarının boğduğu bilim, felsefe ve sanat çalışmalarının özgür ortamlarda, din ve gelenekten kaynaklanan baskıları ortadan kaldırarak aklın ortaya çıkmasını sağlamıştır, demokrasinin zeminini oluşturmuştur.

Japonya ve Rusya da önce taklit niteliğinde batılılaşıp sonra kendi modernliklerini ürettiler. Biz de Osmanlı’da Batıyı taklit ettik, insan bilmediği şeyi öğrenmek istediğinde önce taklit eder, zamanla kendisi de benzerini yapar. Biz de öyle yaptık ama modernleşmeye karşı çıkan, üstelik bunu din adına yapan insanlar ülkeye neler kaybettirdiklerinin farkında mıdırlar? Yıktıkları tabuların Anadoluda kavimcilikleri hortlattığını göremiyorlar mı? Modernleşmeyi batı başlattı diye bu gelişmeyi reddetmek mümkün müdür? Uygarlığın nimetleri hiç kimsenin tekelinde değildir. Uygarlık havuzundan herkes lazım olanı alır. Kendisi de yenilikler üretir ve o havuza atar, ihtiyacı olan alır.

Türkiye 1950 sonrasında Nato’ya girdiğinden beri yeniden batılılaşma sürecine girmiştir ve bu batılılaşma bitmeyen bir sürece dönüşmüştür. Bunda Atatürk’ün ya da Atatürkçülerin sorumluluğu yoktur. Türkiye’yi 1950’den beri Menderes ve onu pek bir beğenen kafalar yönetmiştir (Demirel, Özal). Şimdi ise aynı yolun aşırı ucuyla devam ediliyor. Bunların dışında farklı siyasi görüşler, engellenmiş, iktidara getirilmemiş, engelleyemedikleri zamanlarda ise kısa süreli koalisyonlar olmuş, iktidarı tekrar ellerine almışlardır. Ortak özellikleri batıyla samimiyetleridir. Türkiye neredeyse batı sömürgesi durumuna sokulmuştur. İlginçtir, Nato sonrası dönemde Kemalistlerin ülke yönetimine neredeyse hiçbir dahli olmamasına rağmen hedef tahtasına yerleştirilmekten kurtulamamışlardır. Nedense “peki biz ne yaptık” diye özeleştiri yapmayı denememektedirler.

1950 sonrasında Atatürkçülerin görüşleri dikkate alınmadığı gibi ezilmişlerdir, teröre hedef olmuş, aydınları katledilmiş, “Bağımsız Türkiye” diyenler zulümlerden geçirilmiş bugün bile yüzlerine kimyasal gaz sıkılmaktadır. Bu millet Atatürk’ü hep sevdi, sevmeye de devam edecektir.

Atatürkçülüğün güncelliğine ilişkin birçok gerekçe sıralanabilir. Saymaya gerek yoktur.

Son sözüm kavimcilik, dincilik, mezhep ayrımcılığı batağına saplanan, batının şamar oğlanına döndürülmüş ama yine de ondan ayrılmak bir yana mesafe bile koyamayan etkililere rağmen, Türkiye için Atatürkçülüğün bir kurtuluş çaresi olmaya devam ettiğidir. Dileyelim herkes bunu çok geç olmadan anlamış olsun.

Atatürk Döneminde Türkçe ve Türk Dili Edebiyatı Öğretimi-2

ATATÜRK DÖNEMİ (1923-1938) ORTAOKULLARDA TÜRKÇE VE LİSELERDE TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI ÖĞRETİMİ – 2

2. Liselerde Türk Dili ve Edebiyatı Öğretiminin Gelişimi 

Liselerde Türk dili ve edebiyatı öğretimini, ortaokullarda Türkçe öğretiminde olduğu gibi, iki bölüm hâlinde ele alacağız: 2.1. Yazı devrimi öncesi Türk dili ve edebiyatı öğretimi ve 2.2. Yazı devrimi sonrası Türk dili ve edebiyatı öğretimi.

2.1. Yazı Devrimi Öncesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretimi

Cumhuriyet döneminde ortaokulların ve liselerin ders programları hemen hemen aynı zaman diliminde değişikliklere uğramıştır. Bu dönemde liselerin ilk edebiyat programı 1924 yılında uygulanmıştır. Liselerde okutulacak derslerin programı, Mehmet Fuat Köprülü, Ali Canip Yöntem ve Süleyman Şevket tarafından hazırlanmıştır. Müfredat programına göre ilk üç sınıfta okutulan edebiyat derslerinin adları ve haftada kaç saat okutulduğu Tablo-2’de verilmiştir.

Sınıf ve Dersin Adı

Programın Yılı

1924

1927

1931

1938

1. Sınıf

Türk Lisan ve Edebiyatı

3

Kıraat 2, Tahrir 1

Edebî Kıraat 2

Tahrir 1

Edebî Okuma 2

Kıraat 1

2. Sınıf

Türk Edebiyatı Tarihi

3

Kıraat 1

Tahrir 1

Edebiyat T. 1

Edebî Kıraat 1

Tahrir 1

Edebiyat 1

Edebî Okuma 1

Tahrir 1

Edebiyat 1

3. Sınıf

Türk Edebiyatı Tarihi

Fen Şubesi, 2

Edebiyat Şubesi 5

Kıraat 1

Tahrir 1

Edebiyat T.

(Ed. Şubesi 3

Fen Şubesi 1)

Edebî Kıraat 1

Tahrir 1

Edebiyat T.

(Ed. Şubesi 3

Fen Şubesi 1)

Edebî Okuma 1

Tahrir 1

Edebiyat T.

(Ed. Şubesi 3

Fen Şubesi 1)

Tablo2. Müfredat Programlarında Yıllara Göre Liselerde Edebiyat Derslerinin İçeriği

Liselerin ilk sınıfında okutulacak “Türk Lisan ve Edebiyatı” adlı dersin içeriği şu şekilde belirlenmiştir:

Özellikle okumaya bağlı olarak kuramsal edebî bilgiler bu dersin kapsamına alınmıştır. İşlenecek konular şu şekilde tasnif edilmiştir:

Nesir ve nazım, vezinler, kafiyeler, eski divan edebiyatında nazım şekilleri: Mısra, beyit, gazel, kaside, kıt’a, mesnevi, rubâî, murabba, muhammes, müseddes, tercî-i bend, terkîb-i bend, terbiî, tahmîs, tesdîs, taştir, müstezat, tarih, divan, hamse, eski nesir.

Millî vezin ve millî edebiyat şekilleri:Koşma, destan, türkü, tuyuğ

Manaya, Lafza, ait bütün edebî sanatlar: Teşhis ve intak, tenasüp, leff ü neşr, cinas, iktibas, tecahü’l-i arif,…

Bunlara ek olarak öğrencilere divan edebiyatının nitelikleri anlatılacak, siyasî Tanzimat’ı izleyen yeni edebiyatta nazım ve nesir türleri öğretilecek.

İkinci sınıfta okutulacak dersin adı, “Türk Edebiyatı Tarihi”dir. Derste işlenecek konular İslamiyet’ten önce Türk edebiyatı ile başlar 10. yüzyıl Türk edebiyatına kadar; Çağatay, Osmanlı, Azerî edebiyatının ürünlerini de kapsayacak şekilde devam eder. Genel hatlarıyla konuların başlıkları şunlardır:“İslamiyet’ten önce Türk edebiyatı, Millî Türk edebiyatı, İslam medeniyeti dairesinde Türk edebiyatı, Moğol istilasına kadar Türk edebiyatı, Karahanlılar devrinde Türk lisan ve edebiyatı, Moğol istilası ve neticeleri, Timur istilasına kadar Türk edebiyatı, onuncu asra kadar Türk edebiyatı”

Yukarıdaki konuların nasıl işleneceğine dair ilkeler şu şekilde tespit edilmiştir:

-İşlenen konularda büyük şahsiyetler, konuların odak noktası yapılmakla birlikte onların hayat hikâyelerinden çok edebiyat ve güzel sanatların, düşünce ve çağdaşlık, hayatın genel gelişim çizgisi olarak gösterilmelidir.

-Edebî türlerin gelişimi ayrı ayrı tarihsel nedenleriyle açıklanmalıdır.

-Derslerde söz konusu metinler üzerinde sıkça dil ve edebî incelemeler yaptırılmalıdır.

Üçüncü sınıfta görülecek dersin adı yine “Türk Edebiyatı Tarihi” olmakla birlikte işlenecek konular 10. yüzyıl Türk edebiyatı ile millî edebiyat dönemlerini kapsamaktadır. Ele alınacak konuların başlıkları şu şekildedir: “Onuncu asırdan Türklerin garp dairesine girmesine kadar Türk edebiyatı, garp medeniyeti dairesinde Türk edebiyatı, edebiyat ve inkılâp, millî edebiyat cereyanı, garp medeniyeti altında Azerbaycan, Kırım, Kazan, Türkistan sahalarında Türk lisan ve edebiyatının tekamülü.

Bu derste ilkeler sadece edebiyat şubelerinde işlenecek ek üç saatlik ders için belirlenmiştir:

-Edebiyat şubesine ait üç saatte eski ve yeni edebî Türk lehçelerine ait metinler üzerinde sıkça inceleme yaptırılmalıdır.

-Arap ve özellikle Acem edebiyatının gelişim tarihi ile, bazı garp “örneğin Fransız” edebiyatlarının gelişim tarihi hakkında genel bilgi vermeli ve başlıca edebî türlerin çeşitli edebiyatlardaki ürünlerini göstererek öğrencide az çok karşılaştırma yeteneği geliştirilmelidir.[1]

Programda haftalık ders saatlerinin %32.5’i Türk Dili ve Edebiyatı dersine ayrılmıştır[2]. Bu oran iyi bir gelişme olarak değerlendirilse de yukarıda görüldüğü gibi ders, hemen hemen edebiyatın kuramsal bilgileri ve edebiyat tarihiyle doldurulmuştur.

Derslerde izlenecek kitap adından hiç söz açılmamıştır. Derslerin işleniş aşamasında yöntem ve ilkeler salt üçüncü sınıfın edebiyat şubesinde bir cümleyle geçiştirilmiştir. Burada da geniş bir değerlendirme ölçütüne bağlı olarak Doğu ve Batı edebiyatlarındaki edebî türlerin karşılaştırılması istenmekle, öğrencilerde karşılaştırma yapma bilinci oluşturulmaya çalışılmıştır.

Programda görüldüğü gibi Dil Bilgisi ve Kompozisyon derslerinden hiç söz edilmemiştir. Şunu yeri gelmişken belirtmek gerekir. Söz konusu programdaki dersler, bugün üniversitelerin Türk dili ve edebiyatı/Türkçe bölümlerinde dahi öğrencilerin kavramakta, güçlük çektiği konuları içermektedir.

Bu program üzerinde zamanın yazarları -özellikle, Ali Canip Yöntem, Süleyman Şevket, Fazıl Ahmet- tarafından şiddetle eleştirilmiştir. Programa bağlı olarak bu yazarların eleştirileri ve getirdikleri çözüm önerilerinin dayanak noktası daha çok Fransız tarihçisi ve eğitimcisi Gustave Lanson ve Amerikalı eğitimcilerdir. Bunlara göre, edebiyat tarihi üniversitede öğretilmelidir. Orta öğretiminde daha çok seçilen metinler ele alınmalıdır. Edebiyat dersleri, öğrencinin hayal gücünü zenginleştirmelidir. Okutulan metinler aracılığıyla öğrencilerin ruhlarında büyük şahsiyetlere karşı takdir ve hayret uyandırılmalıdır. Edebiyat dersleri öğrencinin duygusal gelişimin yanında, öğretilen bilgilerin davranış biçimine getirilmesi, hayata tatbik edilmesi için bir araç olmalıdır.[3]

Bu eleştiriler olumlu yönde sonuçlarını vermiştir. Hasan Âli Yücel’e göre 1924 programı üç yıl boyunca uygulandıktan sonra, müfettiş raporları ve ilgili öğretmenlerin görüşleri doğrultusunda değiştirilerek, 1927’de, “1924 tarihli orta mektep ve Lise müfredat programlarına zeyl” adıyla yayımlanmıştır. Bu programda Edebiyat Tarihini kısaltma yoluna gidilmiştir. Lise 1. sınıfta üç saatin bir saatinin okumaya ayrılması kararlaştırılmıştır. İkinci sınıflarda edebiyat tarihi bir saate indirilmiş, geri kalan iki saatten biri, “Edebî Kıraat”e diğeri “tetkik ve tahrire” ayrılmıştır. Fen ve edebiyat şubeleri için üç saate çıkarılan son sınıf edebiyat derslerinden biri, edebiyat tarihine, biri izahlı edebî kıraate, diğeri de “kitabete” ayrılmıştır.[4]

1927 yılının programıyla edebiyat derslerine getirilen yenilikleri şu biçimde özetleyebiliriz:

-Yöntem yeniliği şunu söyleyebiliriz: Öğrenciler artık salt kuramsal bilgi öğrenmeyecekler, okuduklarını sözlü ve yazılı olarak ifade edebileceklerdir. Bu da okuma-yazma öğretimi birlikte yürütülecek anlamını taşır.

-Tahrir dersinin konmasıyla birlikte öğrencinin yazma yeteneğinin geliştirilmesi hedeflenmiştir.

-Açıklamalı okuma aracılığıyla, öğrencilerin edebî eserleri yorumlama yeteneklerinin geliştirilmesi hedeflenmiştir.

-Batı edebiyatının eserleri okutularak öğrencilerin kültür yelpazesi genişletilmeye çalışılmıştır.

Bu program şu nedenlerden dolayı pek verimli bir biçimde uygulanamamıştır: Yazma çalışmalarının öğretmene yüklediği düzeltme yükü ve bu düzeltmelerin öğrenciye sevimsiz gelmesi yüzünden yazı çalışmaları geçiştirilmiştir. Okuma için metin seçkilerini içeren kitaplar yayımlanamamıştır. Yalnız edebiyat tarihleriyle yetinmek zorunda kalan öğrenciler bu kitapların yabancı sözcüklerle dolu ağır dillerini anlamakta zorluk çekmişlerdir.[5]

2.2. Yazı Devrimi Sonrası Türk Dili ve Edebiyatı Öğretimi:

Yazı devrimi sonrası yapılan ilk programın en belirgin özelliği ana dili öğretimini bir bütün olarak ele almasıdır. Bu program ayrıca, bundan sonra kaleme alınacak müfredat programlarının da temelini oluşturur. Lise derslerinin adları ve haftada kaç saat okutulacağı Tablo-2‘de verilmiştir.

Hasan Âli Yücel’in de aralarında bulunduğu komisyon, programın hazırlanış nedenini, olumlu yönlerini şu şekilde açıklamıştır: 1927 yılında hazırlanan program bütün dünyadaki edebiyat öğretimi gibi metinlere dayandırılmıştır. Fakat eski edebiyatın dilinin eskiliği öğrencinin dikkatini çekmez olmuştur. Programdan Arapça ve Farsça derslerinin çıkarılması nedeniyle Türkçe ve edebiyat derslerinin yeniden düzenlenmesini gerekli kılmıştır.

Millî ve medenî içerikli çeşitli eserler aracılığıyla öğrencinin düşünce ve duygusal gelişimini sağlamak amacımızı gerçekleştirmek için divan edebiyatı konularına derslerde az yer verilmesi karalaştırılmıştır.

Programların düzenlenmesinde özellikle ısrar edilen temel noktalardan biri de Batı edebiyatının şaheserlerini öğrenciye tanıtmak olmuştur. Bu tanıtımla öğrencilere yaşama sevinci aşılanacak, öğrencilerin gerçek hayatla ilişki kurmaları sağlanacaktır.

Öğrencilerin metinleri daha iyi anlayabilmeleri için tarihî dil sözlüğüne ihtiyaç vardır.

Bütün bunlara ek olarak Hasan Âli Yücel programı şu şekilde değerlendirmektedir:” Bu muaddel program, ana dili derslerini bir kül olarak gösteriyordu. Ondan evvelki bütün programlarda Türkçe ve Edebiyat adları altında yapılmış olan taksimin delâlet ettiği düşünüş tarzına taraftar değildi. Hangi sınıfta ve  hangi şekilde olursa olsun, nihayet seviye derecesini teminden başka bir şey olmayan basitten mürekkebe gidiş esası haricinde lisenin son sınıfındaki edebiyat dersiyle orta mektebin ilk sınıfındaki Türkçe dersi, mahiyet bakımından aynı şeydir. Hepsi ana dilidir ve hepsi güzel Türkçenin güzel eserlerini ve umumiyetle güzel eserlerin Türkçesini talebeye tanıtmak; böylece onlara edebî ve fikrî bir kültür vermektir.”[6]

1929 yılında yapılan ve 1939 yılına kadar yürürlükte kalan edebiyat programında gerçekleştirilmesi gereken hedefler beş maddede toplanmıştır:

A) Edebiyat dersleri öğrencinin hayal ve heyecan dünyasını genişletmeli, derinleştirmelidir. Edebiyat öncelikle hayatın esin kaynağı ve açıklanmasıdır. O, insan ruhunun yüzyıllardır ilerlemesini ve gelişimini gösterir. Dil öğretmeni, öğrencisini düşünmeye sevk ederken o yolda rehberlik etmelidir. Öğrenciler bu geniş hayatta kendi hayatlarının kurgulandığını görsünler ve kendi kendilerini de daha derinden, daha gerçekçi bir bakış açısıyla anlamaya çalışsınlar.

B) Edebiyat incelenmesi öğrencide büyük şahsiyetlere (ister yazar, ister edebî eserlerin kahramanları olsun) karşı bir hayranlık uyandırmalıdır. İnsanlar hayran oldukları şeylere doğru bilinçsizce ilerler. Bu nedenle edebiyat öğretmeni, öğrencisinde bir erkek ve kadında en doğru ve en güzel olan şeyleri taktir yeteneğini ortaya çıkarmalıdır. Edebiyat dersleri, öğrencinin gözünde hayatın yüksek, değerli ülkülerini kapsamalı ve onları bu ülkülere doğru yönlendirecek bir araç olmalıdır.

C) Edebiyat dersleri düşünce zevkini en üst düzeyde ortaya çıkarmalıdır. Bunun için edebî eserleri yalnız ifade ettikleri olaylar ve fikirler yönüyle değil bir sanat eseri olmak üzere de incelenmelidir. Edebiyat öğretmeni edebî eserlerden öğrencisinin zevk almasını istiyorsa o eserlerde yalnız ne denildiğine ilgi uyandırmakla kalmamalı, bu düşüncenin nasıl ifade edildiğini taktir etmeye de onları alıştırmalıdır.

Ç) Öğrencide düşünme zevkinin alışkanlık hâline gelmesi için edebiyat dersleri öyle konuları içermelidir ki öğrencinin zihninde geniş ve ilgi saçan şeyler canlandırmalıdır.

D) Edebiyatın yukarıdaki söz konusu amaçlarını gerçekleştirmek için edebiyat öğretmeni, öğrencisinin düşünce yetisini bilinçli bir biçimde geliştirmelidir. Öğrenci, daha derin duymakla kalmamalı, daha doğru ve daha sağlam bir tarzda düşünmeye ve edebî eserleri yalnız doğru açıklamaya değil, aynı zamanda akla yatkın bir biçimde hayatımıza uygulamaya yönlendirilmelidir.

Programda, yukarıda dile getirilen amaçlara ulaşmak için belirlenecek eserlerin seçiminde izlenmesi gereken özellikler de ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

-Seçilecek edebî eser öğrencinin ilgisini çekmelidir. Çünkü bir esere ilgi duymadan ondan zevk alınmaz. Zevk alınmayan çalışmalardan da yararlı bir sonuç alınamaz. Bu nedenle öğrencinin ilgisini çekmeyeceği denemeyle anlaşılan edebî eserler, ne kadar yüksek bir devir veya şöhretin ürünü olursa olsun, mektepte inceleme konusu olmamalıdır.

-Seçilecek eserler öğrencinin zevk düzeyinin üstünde olmalıdır. Bunların seçiminde öğretmenin rehberlik etmesi gerekir.

-Yüksek edebî değeri olsa bile çocukları hayattan bezdirecek, yahut aykırı düşüncelere sürükleyecek eserler önerilmemelidir.

-Edebiyat dersleri, çeşitli tipte edebî eserlerle işlenmelidir. Çünkü edebiyat hayatı her yönüyle ifade eder.

-Liselerde edebiyatın amacı öğrencinin düşünce ve duygu dünyasını genişletmek olduğuna göre sırf tarihî önem içeren fakat en küçük bediî değerden yoksun eserlerin okutulması ve incelenmesi işi “yüksek öğretim”e bırakmak gerekir.

-Divan edebiyatından alınacak parçaların zamanlarına ait düşünüş ve duyuş tarzlarını temsil eden eserlerden seçilmesi uygundur.

-Bugün edebiyat öğretiminden beklenilen yararlardan biri de gençlere, içinde yaşadıkları hayatın değerlerini takdir ettirmektir.

-Edebiyat öğretmenleri yalnız ders kitaplarıyla yetinmeyip dışardan çeşitli tipte roman, küçük öykü, tiyatro, eleştiri, hitabet… vb. türlere ait eserleri okutmalıdır. Bu eserler üzerinde çözümlemeler ve yazma çalışmaları yaptırılmalıdır. Bir öğretmenin başarısı, öğrencisinde uyandırdığı okuma zevki ve inceleme merakı ile ölçülür.

-Metinlerin tarih içindeki yerini öğrencinin tespit edebilmesi için öğrenciler için açıklamalı edebiyat tarihi kitapları hazırlanmalıdır.

Derslerin işleniş yöntemi ortaokullar için hazırlanan 1929 programında daha kapsamlı ele alınmıştı. Bu programda sınıf sınıf derslerin tanımları ve ders işleme yöntemleri şu şekilde belirlenmiştir:

Birinci sınıf: Edebiyat  dersinde temel metinlerdir. Aşağıdaki konulan metinlere dayanarak verilecektir.

Nesir-nazım, vezin. Kafiye. Aruz. Millî veznimiz. Aruzun yerini millî vezne bırakması. Mecazlar: Teşbih, istiare, mecaz-ı mürsel, kinaye, tariz.

Siyasî Tanzimat’ı izleyen Avrupaî edebiyatta nesir ve nazım türleri, bu münasebetle Tanzimatın fikrî ve edebî yönleri. Divan edebiyatında nesir ve nazım türleri bu türlere ait parçaları izah edilirken divan edebiyatına özgü anlam ve söz sanatları gösterilecektir. Arapça, Acemce, kelimelerle terkiplerin anlam ve içerikleri açıklanacaktır.

Tahrir:Serbest ve sınırları çizilmiş konular, tasvir, tahkiye, mektup, ufak dissertation (mütaleaname) ler, compte-rendu (icmal=özetleme) ler.

İkinci Sınıf:Edebî Kıraat: divan edebiyatına ait parçalar edebiyat tarihi içinde gösterileceğinden edebî kıraatte Avrupaî edebiyatımıza ait manzum ve mensur eserler ve halk edebiyatına ait parçaların en güzidelerinden eğitim bilimlerinin esaslarına göre seçilmiş parçaları garp Batı edebiyatlarından özellikle kendi edebiyatımızda zayıf olan tarzlara ve nevilere ait zengin örnekler verilecektir. Bugünün ihtiyaçları ve dil devrimini göz önüne alınacağından Tanzimat ve Servet-i Fünûn yazarlarından seçilecek parçaların öğrenciyi yadırgatmayacak içerikte olmasına dikkat edilecektir.

Tahrir: birinci sınıftaki konulara ek olarak edebî çözümlemeler, büyükçe bir eserin özetlenmesi.

Türk Edebiyat Tarihi: Kaynağından Tanzimat’a kadar edebiyatımızın divan ve halk edebiyatları ayrı ayrı düşünülerek özet biçiminde bilgiler. Bu konuda ele alınan metinlerin açımlamaları öğrencilerin anlam düzeyleri göz önünde tutularak ayrıntılı bir biçimde yapılmalıdır.

ÜçüncüSınıf: “Edebî Kıraat ve Tahrir dersleri birinci sınıfta olduğu gibi.” Dendikten sonra Türk edebiyatı tarihi dersinin kısa açıklaması yapılmıştır: Tanzimattan zamanımıza kadar. Millî edebiyat akımı ayrıntılı gösterilecektir.

Bu derste edebiyat şubelerine ait iki derste de okul kütüphanesinden ve dışardan öğretmenin seçeceği eserler okutulacak, üzerlerinde incelemeler yapılacak ve bu eserlerin Batı edebiyatlarına ait olanları ele alınırken Avrupaî okul ve mesleklere dair bilgiler verilecektir.[7]

1930, 1931, 1934 yıllarındaki düzenlemelerde bir fark yoktur. 1935-36 ders yılı için hazırlanan “Lise Edebiyat Programı Kılavuzu” (1935) nda, “Türk kültür tarihini anlatacak ve Batı kültür tarihini tanıtacak olan Edebiyat Tarihi kitabı ile; Yeni edebiyatımızın Batı edebiyatı kültür çerçevesi içinde daha tam ve iyi gelişmesine yarayacak olan bir edebiyat kitabı hazırlamak lazımdır” biçiminde bir ifade vardır. Bu konu ders kitaplarının incelendiği bölümde ele alınacaktır.

1937 yılında hazırlanan programda da yine 1929 programı temel alınmıştır. Burada ise şu ifadeler eklenmiştir: “Millî kültür bakımından önemi olan ve Atatürk’ün, ilim ve kültür alanında, en büyük abidelerinden biri halinde daima yükselecek bulunan tarih ve dil çalışmalarımıza ve bunlarla ilgili işlere özel bir önem vermeye devam edeceğiz”

Devlet yönetiminin bütün kademeleri, kültür hayatımızın her alanı üzerinde Atatürk’ün ileri sürdüğü görüşlerinin bizim açımızdan değeri ve önemi büyüktür. Edebiyat öğretiminin içeriği ve yöntemi üzerine ise Atatürk şunları dile getirmiştir:

“- Osmanlı devrinde ve bugüne kadar geçen Cumhuriyet çağında ve bundan evvelki Türk kültürel çağlarında ve hatta bütün kültürlü medeni cemiyetlerde edebiyat denildiği zaman şu anlaşılır:

Söz ve mânayı, yani insan dimağında yer eden, her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri veya okuyanları, çok alâkalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bunun içindir ki, edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa musiki gibi, güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.

Beşeriyette en müspet ilim ve en ince teknik esaslarına dayanan, hayatla ve kanla karşılaşmak kendileri için mukadder olan askerlik gibi yüksek bir idealist meslek dahi, kendini içinde bulunduğu içtimai heyete anlatabilmek ve bu büyük insanlık ve kahramanlık yolculuğunu hazırlayabilmek için, uyandırıcı, hedeflendirici, yürütücü ve nihayet fedakâr ve kahraman yapıcı, vasıtayı edebiyatta bulur.

Bu itibarla, edebiyatın her insan cemiyeti ve bu cemiyetin hal ve istikbâlini koruyan ve koruyacak olan, her teşekkül için, en esaslı terbiye vasıtalarından biri olduğu, kolaylıkla anlaşılır.

Bunun içindir ki, Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı (Milli Eğitim Bakanlığı isin o zaman kullanılan ad), edebiyat tedrisinde şu noktalara, bilhassa ehemmiyet ve kıymet vermelidir:

a) Türk çocuğunun kafasını, fıtrî yaratılışındaki dikkat ve itinaya göre tekevvün ettirmek. Bu, Cumhuriyetin sıhhî düzeni ile alakadar olan Vekalete de teveccüh eden bir vazifedir.

b) Güzel muhafaza edilen, Türk kafa ve zekalarını açmak, yaymak, genişletmek. Bu, bilhassa Kültür Bakanlığı’nın vazifesidir. Bununla birlikte olarak, müstait Türk çocuk kafalarına müspet ilim ve maddi teknik mefhumlarını, yalnız nazari olarak değil, aynı zamanda pratik vasıtalar ile de yerleştirmek.

c) Bir taraftan da, Türk kafalarındaki kabiliyetleri, Türk karakter(ler)indeki sağlamlıkları, Türk duygularındaki yükseklik ve genişlikleri, kendilerini hiç zorlamadan, natürel bir tarzda ve olduğu gibi ifadeye onları alıştırmak.

Bunlar yapılınca, netice şu olacaktır: Türk çocuğu konuşurken, onun beyan ve anlayış tarzı, Türk çocuğu yazarken, onun ifade üslûbu, kendisini dinleyenleri, onun yürüdüğü yola götürebilecek bu kabiliyeti sayesinde, Türk çocuğu kendisini dinleyen veya yazısını okuyanları, peşine takarak yüksek Türk ülküsüne iletebilecek, ulaştırabilecektir.

Bu edebiyat telâkkisi, böyle bir edebiyat tedrisi sayesindedir ki, edebiyat medlûlünden anlaşılan gayeye varmak mümkün olabilir.”[8]

                                                                                  (Devam edecek…)


[1] Programın tam metni için bkz: Nilây Işıksalan, “Cumhuriyet Dönemi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretimi” Dil Dergisi, S.97, Kasım 2000, s.14-16.

[2]Demir, a.g.e., s.508.

[3] Işıksalan, a.g.m.,

[4] Yücel, a.g.e., s.185.

[5] Göğüş, a.g.m., s.147.

[6] Yücel, a.g.e., s.187.

[7] Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekâleti, Lise Müfredat Programı, Devlet Matbaası, İstanbul, 1934.

[8] Afet İnan, Mustafa Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş., İstanbul, 1998., s.57-58.

Atatürk’ün Eğitim Anlayışı ve Günümüz

Her yenileşme hareketinin başarısının eğitim alanındaki başarıya bağlı olduğuna ve kalkınmanın akıl ve ilim önderliğinde gerçekleşeceğine inanan Atatürk’ün millî eğitime büyük önem vermesi kaçınılmazdı.

16-21 Temmuz 1921 tarihinde Ankara’da bir eğitim kongresi toplandı ve bu kongreyi Mustafa  Kemal cepheden gelerek açtı.Mustafa Kemal söylevinde eğitimin dinsel değil, ulusal (millî) ve laik nitelikler taşıması gerektiğini milletin geri kalmasında eğitim ve öğretimin en önemli unsur olduğunu, millî karakterimize uygun bir eğitim sistemine geçilmesinin zorunluluğunu ifade etmiştir (Ünal-Halaçoğlu,1997, s.144).

Bu kongrede M. Kemal Paşa, millî eğitimin gereğini anlatırken bu eğitimin Doğu ve Batı etkisinden uzak bir eğitim olması gereğinden söz etmiştir.Konuşmadaki ‘Batı‘ emperyalist kozmopolit ‘Batı’yı ‘Doğu’ ise feodal şartlar altında yaşayan ülkelerde geçerli şeriat ideolojisini temsil ediyordu.M. Kemal devrimin önderi olarak hemen her dönemde eğitimin bağımsızlıkçı ve pozitivist özelliği ile ilgili özlemlerini dile getirmiş,bu yolda direktifler vermiş ve öğretmenlere de öğrencilere de  bu konudaki görevlerini hatırlatmıştır (Eğitim Politikaları,1999,s.112).

Atatürk, yeni eğitim sistemini oluştururken,eski eğitim sistemini incelemiş,eleştirmiştir.Atatürk içinde yaşadığı toplumu ve dünyanın evrildiği yönü çok iyi saptamış, eğitimi toplumsal kalkınma için en önemli araç olarak kullanmıştır. Cumhuriyet dönemi ,eğitimi bir kamu görevi saymış ve özel okulların sayısını birkaç okulla sınırlandırmıştır.

Cumhuriyet eğitiminin temel felsefi ilkeleri 18. yüzyıl aydınlanma felsefesinin ve Fransız ihtilalinin getirdiği pozitivist anlayışın ürünüdür. İsmail Hakkı Tonguç gibi eğitimciler Kara Avrupa’sının eğitim sistemini incelemekle birlikte, oradaki gördüklerini Türkiye’de taklit etmeye kalkmamış, Köy Enstitüleri gibi Türkiye’ye özgü bir eğitim kurumu yaratmışlardır.

Cumhuriyet eğitimi halkçı bir karakter taşımaktaydı.Bu eğitimin temel felsefesi, halk iktidarını ayakta tutmak güçlendirmek ve durmaksızın sınıfsız bir topluma geçmeyi sağlamaktır.

Halkçı bir eğitim düzeninin yetiştireceği insan tipi şu özelliklere sahip olacaktır.

Yurtseverlik

Halka Hizmet Ruhu

Bilimsel Düşünme Yöntemi

Kültürler Arası Demokrasi ve Birlik

Atatürkçü eğitim anlayışı; nabza göre şerbet vermekten, yaban işbirlikçiliğinden, sömürücülükten yana değil halkının kendi kendini gölgesizce kendi yaptığı yasalarla yönetmesinden,kendisini ezdirmemesinden bağımsız yaşamasından yanaydı (Karaahmetoğlu, 2000,s.26).

Öğretim Birliği Yasası Atatürk devriminin temel taşlarından biridir.3 Mart 1924 tarihinde yürürlüğe giren bu yasaya göre ‘tüm okullarda çağdaş ,uygar ve ulusal bir eğitim programının uygulanması gereklidir.Bir okulda laik  ötekinde dinsel bir eğitim yapılamaz.Eğitim birliği bozulamaz.

Öğretim Birliği Yasası ile Osmanlı’nın iki başlı eğitimine son verilmiş, ‘Mektep Medrese’ ayrılığı ortadan kaldırılmış, tüm okulları Millî Eğitim Bakanlığı’nın denetimine bağlanmıştır. Din bağına dayalı siyasal birim yerine ,ulusallık bağına dayalı bir birim getirilmiştir (Özturanlı, 2002, ss. 123-124).

Laiklik nedir? Sorusuna kısaca şu yanıtı verebiliriz: Siyasal ve toplumsal sistemin din ve devlet ayrılığı ilkesine dayanması, bunu savunan anlayış.

Laiklik aslında bir modernleşme kurumudur. Cumhuriyetle birlikte gelmiş ülkemize. Bizde laikleşmenin ilk adımı 3 Mart 1924’te Tevhid-i  Tedrisat Kanunu ile atılmıştır diyebiliriz. Laiklik ilkesinin uygulanış biçimine bakarak, ilkenin kapsamını iki nokta etrafında belirginleştirmek mümkün. Laiklik her şeyden önce, Cumhuriyet rejiminin ve bu rejim içindeki siyasal iktidarın konum ve eylemlerinin meşruluk zeminini oluşturmaktadır. Bu açıdan güçlü bir siyasal boyutu bulunan laiklik, aynı zamanda ve en az siyasal yönü kadar önemli  olan kültürel bir içerik de taşımaktadır. Türk toplumunda genel kabul gören dinsel nitelikli değerler sistemini değiştirmek anlamında bir ‘fikri İnkılap’tan söz etmek, laiklik ilkesiyle anlam kazanmaktadır.

Çağdaş iyilikten, Çağdaş güzellikten, çağdaş gerçeklerden yana ulusunu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne oturtmaya çalışan bu yolda ödün vermeyen gerçek ulus severlere Atatürk ilkelerinin savunucularına , geliştiricilerine,özgürlük ve bağımsızlık –yüreklilik ve yiğitlik-yapıcılık ve yaratıcılık nitelikleriyle geliştirmesi gereken kuşaklarımızın eğitimine ATATÜRKÇÜ EĞİTİM diyoruz.

Cumhuriyetin ilk önderleri, kadınların eğitimini devrimlerin parolası olarak gördüler.Cumhuriyetin eğitimcileri şunu açıklıyorlar; diyorlar ki, ’Kadın hür olmadıkça ve umumi hayata katılmadıkça topluluğun durgun suyu dalgalanamaz.’ Bu Kemalist devrimlerin kadınlar açısından parolasıydı.

Atatürkçü eğitimin bir özelliği de karma eğitimdir.Eğitimin karma olması, hem bireyin tüm yönlerden sağlıklı ve dengeli olarak yetişmesi bakımından hem de ekonomiklik açısından bir zorunluluktur.

Atatürk kadınların eğitilmesi ile ilgili görüşünü “…bir toplum erkek ve kadın denilen iki tür insandan birleşmiştir.Olanaklı mıdır ki, bir yığının bir parçasını ilerletelim, ötekine göz yumalım da yığının tümü ilerlemiş olabilsin?” sözüyle ifade etmiştir.

Cumhuriyet kurulduğunda ülkede resmi olarak etkinliklerini sürdüren üç ayrı eğitim sistemi vardır:

Mektepler

Medreseler

Azınlık ve Misyoner Okulları

Bu okulların dünya görüşleri,eğitim amaçları siyasal hedefleri uygarlık yönleri farklı olmakla birlikte her biri farklı dünyaların insanlarını yetiştiriyordu.Bu üç okul türü birbirleriyle savaşa bilenen insanlar üretmekteydiler.Bu okullar 3 Mart 1924 tarihinde kapatıldı (Çınar, 2002,ss.78-79).

Cumhuriyetten önce halkın yüzde doksanından çoğu okuma yazma bilmiyordu. Nedeni eski yazı ile okuma yazmanın güçlüğü idi. Cumhuriyetin en önemli devrimlerinden biri olan Latin kökenli harflerin kabulü 1 Kasım 1928‘de gerçekleşti.

Laiklikten nasıl sapıldı? Ülkemizde laik eğitim uygulamaları 1946’dan başlayarak özellikle 1980’lerden sonra gevşedi 1974’te aynı okullara zorunlu ahlak dersi konuldu 1982 anayasasına din kültürü ve ahlak öğretimi adı altında zorunlu bir ders kondu. Bu uygulamalarla çağdaş eğitimin yerini dinsel eğitim aldı.

Dinsel eğitim inanca dayanır, dinsel eğitimde kuşkuya yer verilmez. Çağdaş eğitim bilimseldir. gözlem ve deneye dayanır. Din ümmetçidir, ulusallığa karşıdır.

Laik eğitimden dönüşü hızlandıran bir uygulama da imam hatip okullarının yeniden açılmasıdır. Bu gün bilerek ya da  isteyerek bilimsel eğitimin yerini dinsel eğitimin almasına göz yumuldu. Eğitim sistemimiz kasıtlı olarak dincileştirildi. Böylece dünya görüşleri taban tabana zıt kuşaklar yetiştirilmeye başlandı. Atatürkçü eğitimin fikri hür vicdanı hür irfanı hür nesiller yetiştirmek ülküsü yerini işi zikir katığı şükür düşmanı fikir olan kuşaklar yetiştirmeye terk edildi.

Ülkemizde dinci güçler dernekler ve vakıflar aracılığıyla parasal yönden desteklenmekte; politik kuruluşlardan destek görmektedirler.

Zihni dogmalarla doldurulmuş ‘mürit’ ya da ‘kullar’ değil bilgi toplumunun özgür bireylerini yetiştirmekse gayemiz laik, demokratik, halkçı ,bir eğitim istiyorsak Cumhuriyeti kuranların bu yüce armağanının değerini bilelim, uğrunda savaşmaya hazır olalım.

KAYNAKÇA

ÖZTURANLI, M. İskender. Türkiye ve Atatürkiye. Tqplumsal Dönüşüm Yayınları,İst.,2002.

Devrimci Cumhuriyetin Eğitim Politikaları, Kaynak Yayınları,İst.,1999

BAŞGÖZ, İlhan. Türkiye’nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk,T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ank.,1995.

Atatürk ve Eğitim, Türk Eğitim Derneği Yayınları,Ank.,1981

ÜNAL,M. Ali-HALAÇOĞLU,Ahmet, Türk İnkılabı Tarihi,Isparta,1997

KARAAHMETOĞLU, İsmail. Atatürkçülüğün Çağdaş Boyutları Ümit Yayıncılık, Ank., 2000.

ÇINAR, İkram. “Eğitimin Tarihsel Temelleri” Eğitim Üzerine. (Ed.) Erdal Toprakçı. Ank., Ütopya Yayınları, 2002

Atatürk İlke ve Devrimlerinin Analizi

Atatürk’ün ilke ve gerçekleştirmiş olduğu devrimleri Atatürkçü düşünce sistemi içerisinde inceleyebiliriz. Atatürkçülük: Esasları Atatürk tarafından belirlenen; devlet hayatına, fikir hayatına, ekonomik hayata, toplumun temel kurumlarına, devletin rejimi ve işleyişine ilişkin gerçekçi fikirlere ve ilkelere Atatürkçülük denir. Atatürkçülük;Türk milletinin,bu gün ve gelecekte tam bağımsızlığa, huzur ve refaha sahip olması, devletin millet egemenliği esasına dayandırılması, aklın ve bilimin rehberliğinde, Türk kültürünün çağdaş uygarlık düzeyi üzerine çıkarılması amacını hedef alır (İlköğretim Atatürkçülük ve İnkılap Tarihi 8.Sınıf Ders Kitabı).

Türkiye Cumhuriyeti’nin güçlenmesi ve gelişmesi Türkiye Cumhuriyetinin her türlü tehlikeye karşı korunabilmesi için Atatürkçülüğün bilinmesi ve bunun hayata geçirilmesi gerekir. Çünkü Türkiye Cumhuriyetinin temeli Atatürkçü düşünce sistemidir. Atatürk’ün 6 tane ilkesi bulunmaktadır. Bunlar:

1. Cumhuriyetçilik: Cumhuriyet halkın yönetime katılması  ve milli iradenin egemenliğidir. Atatürk’ün deyimiyle; “Cumhuriyet rejimi demek demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir.”

2. Milliyetçilik: Milli birlik ve beraberlik anlamına gelmektedir. Atatürk milliyetçiliğinde ırkçılık yoktur. Atatürk milliyetçiliği ülke birliği ve ortak geçmiş ve geleceği öngörmektedir.

3. Halkçılık: Cumhuriyetçiliğin ve milliyetçiliğin doğal bir sonucudur. Halkçılık herkesin kanun önünde eşit olmasını öngörmektedir.

4. Laiklik: Din ve devlet işlerinin ayrıldığını öngören laiklik din ve vicdan özgürlüğüdür. Temel bir ilke olan laiklik akıl ve bilimi esas alır.

5. Devletçilik: Ekonomik , kültürel ve sosyal kalkınmada devlete düşen görevleri belirlemek için Atatürk’ün koyduğu temel ilkelerden biridir. Bu ilkenin amacı Türk toplumunu çağdaş uygarlık refah düzeyine yükseltmektir.

6. İnkılapçılık: Yenilik değişiklik ve çağdaşlık demektir. Atatürkçülüğün inkılap anlayışı eskiyi, kötüyü kaldırıp yerine yeniyi, iyiyi ve güzeli koymaktır. Bu anlayış, sürekli olarak çağdaşlaşmayı kapsar.

Atatürk’ün ilkelerini incelediğimizde bunların bazı ortak özelliklerinin olduğunu gözlemleriz. Bunları kısaca açıklamak gerekirse şu sonuç  ortaya çıkar. Atatürk ilkeleri toplum ihtiyacından doğmuş akla ve mantığa dayanır.  Türk toplumunda bu ilkeler hem sözle söylenmiş hem de pratikte uygulanmıştır. Bu ilkeler günümüzde etkinliklerini koruya bilmişse bu, ilkelerin toplum tarafından benimsendiğinin bir göstergesidir. Bu ilkeler bir bütündür. Yani bir vücudu oluşturan azalar gibidir ve bölünemezler. Atatürk ilkelerini bütünleyen ilkelerde bulunmaktadır. Bunlar:

a) Milli egemenlik

b) Milli birlik ve beraberlik

c) Akılcılık ve bilimsellik

d) Çağdaşlılık ve batılılaşma

e) İnsanlık ve insan sevgisi

f)  Özgürlük ve bağımsızlık

g) Yurtta sulh, cihanda sulh

Bu ilkelerin hepsi de farklı olmasına rağmen hepsinin temelinde yenilikçi bir anlayış yatmaktadır.

Atatürk toplum hayatını düzenlemek ve ilerlemeyi sağlamış olan batı devletlerine ayak uydurabilmek için bazı devrimler gerçekleştirmiştir. Bu devrimler şunlardır:

1. Siyasal Alanda Yapılan Devrimler: Atatürk toplum hayatını kemiren monarşik yönetimi kaldırmak ile siyasal alandaki ilk devrimini yapmıştır yani cumhuriyeti ilan etmiştir. Bunu gerçekleştirmek için önce saltanatı kaldırmıştır. Bu devrimler sosyal hayatı derinden etkilemiştir ve toplum kabuk değiştirmiştir. Din hayatını devletten çekmek için ise halifeliği kaldırmıştır. Bu da  laik bir hayatın başlangıcı olmuştur ki eğitim için çok önemli bir değişim olmuştur. Halifeliğin kaldırılması ile laiklik konusunda büyük bir adım atılmıştır.

2. Toplumsal devrimler : Toplumsal yapı unsurlarının bir çoğunda yapılmıştır. Asıl toplumun tabanına inen yani teferruat sayacağımız devrimler olmuş. Kılık kıyafetten soyadı kanununa, ölçü, saat ve takvim gibi hayatın birçok alanıyla ilgilidir. Toplum zor da olsa bu devrimlere ayak uydurmuş ve çektiği zorlukların  mükafatını ileriki zamanlarda almıştır.

3. Hukuk Devrimi: Mecelle kaldırılmış ve Türk medeni kanunu getirilmiş. Aile hayatından siyasi haklara, eğitimden özel haklara bir çok yönüyle modernleşmenin önü açılmıştır. Ayrıca laikliğin hukuk düzenine uygulanması da gerçekleşmiştir.

4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler: Yozlaşmış kurumlardan biri olan medreseler kapatılmış, öğretim birleştirilmiş(tevhid-i tedrisat kanunu), yeni Türk harfleri kabul edilmiş, yüksek öğretimler kurumları düzenlenmiştir. Atatürk Osmanlıdaki eğitim sistemini toplumun ihtiyaçlarına cevap veremeyeceği görüşündedir. Bu nedenle modern eğitim sisteminin oluşturulmasına karar vermiştir. Bu konuda Arap alfabesinin kaldırılması ile eğitimde modernleşme hareketleri hız kazanmıştır.

5. Ekonomik Alandaki Devrimler: Aşar gibi köylüyü ezen vergiler kaldırılmış. Çiftçi üretim için teşvik edildi. Teşviki sanayi kanunu ile sanayi alanında çalışmalar başlatılmıştır. I – II kalkınma planları uygulanmıştır. Sanayi alanında gerekli değişimler yapılmıştır.

ATATÜRKÜN EĞİTİM FELSEFESİ

Atatürk’ün eğitim politikası kendi zamanının diğer devlet politikalarından farklıydı. O tarihlerde ülkeler kendi eğitim politikalarını yani eğitim felsefelerini oluştururken mensubu oldukları unsurları eğitim sisteminin içine koyuyorlardı. Örneğin faşist İtalya kendi eğitim politikasını kendi devlet yapısına göre şekillendiriyordu. Aynı şekilde totaliter devletlerde eğitim politikalarını oluştururken “din” faktörünü temel esas olarak almışlardır. Yani bütün eğitim politikalarını tek bir unsur üzerine inşa ediyorlardı. Bunun örneğini Osmanlı  İmparatorluğunda görmekteyiz. Atatürk bütün bunları görmüş ve eğitimin felsefi manada “monist” yani “tekçi” olmamasının gerektiğini belirterek yeni Türk eğitiminin temelini atarken eğitimin birden fazla unsuru kapsamasına özen göstermiş ve Türk eğitim felsefesinin temeline bilimi, akılı ve fenni koymuştur. Bu da bize Atatürkçülüğün katı bir doktrin olmadığını gösteriyor.

Atatürkçü düşünce sistemi eğitimde; “yaşamda en gerçek yol göstericinin bilim olduğu”nu esas alır. Paradigma piramitlerinin üst üste bindiği ve bilişim toplumu yolunda ilerleyen bir dünyada, bundan daha azı kabul edilemez. Bunu kavraması ve öğrencilerine kavratması gereken öğretmendir.[1]

Atatürk eğitim için yön belirlerken Osmanlıdan devraldığı mirası göz önünde bulundurmuştur. Yeni eğitim sisteminin bu miras üzerine kurulamayacağını çok iyi biliyordu ve yapmış olduğu devrimlerle eğitime yön vermiştir. Çünkü Osmanlı imparatorluğunun eğitim sistemi geleneksel dediğimiz totaliter bir biçimdeydi. Son zamanlarda yenileşme hareketlerinin etkisiyle de eğitim alanında yenilikler olmuştur. Yeni okulların kurulması ile beraber geleneksel eğitim ile yenilikçi okullar beraber eğitim vermeye başlamış ancak buda eğitimde ikiliklerin olmasına sebep olmuştur. Osmanlı imparatorluğundaki eğitim sisteminin aksayan bir diğer yanı da eğitimde karma sistemin olmaması idi yani erkekler okuma yazma öğrenirken kızlara bu hak pek fazla verilmemekteydi. Osmanlı imparatorluğu yıkılırken hakkın %90 ı okuma yazma bilmiyordu.

Atatürk eğitim politikasını oluştururken akıl ve bilimi esas almıştır. Bunu yaparken de batılılaşmayı hedef olarak görmüştür. Asıl hedef ise muasır medeniyetler seviyesine çıkmaktır.

Maarifimizin böyle kötü şartlar içinde bulunduğu bir sırada Yunanlılarla harp devam etmekte. Sakarya’da savunma hazırlıkları sürdürülmektedir. Maarifin Milli Mücadele kadar önemli olduğunu belirten Mustafa Kemal Paşa 15 Temmuz 1921’de Ankara’da Maarif Kongresi’nin toplanmasını istedi ve kongrede yaptığı konuşmada; “Bizi yaşatmak istemeyenlere karşı, yaşamak hakkımızı savunmak üzere toplanan TBMM burada, Ankara’da kuruldu. Bugün Ankara Millî Türkiye’nin Millî Maarifini kuracak kongrenin açılmasına da sahne olmakla bir daha şereflenecektir. Şimdiye kadar takip edilen talim ve tahsil ve terbiye usullerinin milletimizi tarihi tedenniyatında (gerilemesinde) en mühim bir âmil olduğu kanaatindeyim. Onun için bir millî terbiye programından bahsederken, eski devrin hurafatından ve evsafı fıtriyemize (milli bünyemize) hiçte münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, şarktan ve garptan gelebilen bilcümle tesirlerden uzak, seciye-i milliye ve tarihiyemizle mütenasip bir kültür kastediyorum. Çünkü millî dehamızın tam olarak gelişmesi böyle bir kültür ile temin olunabilir”[2]

Bu görüşü ile Atatürk geleneksel eğitimin yenilenen Türk toplumunun ihtiyaçlarını gidermekte yetersiz kaldığını belirtmiştir.

Atatürk ulusal eğitimin yaygınlaşması için; eğitime ve öğretmenlere çok işin düştüğünü belirterek 24 Mart 1923 günü Kütahya lisesinde yaptığı konuşmada şunları söylemiştir: “Toplumumuzu gerçeğe ve mutluluğa eriştirmek için iki orduya gerek vardır. Biri, vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri ulusun geleceğini yoğuran irfan ordusu “[3]

Eğitimin temel görevinin devletin varlığını sürdürmek olduğunu bilen Atatürk, 27 Ekim 1922 günü yaptığı konuşmada “çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz öğrenimin sınırı ne olursa olsun onlara temel olarak şunları öğreteceğiz: 1) Ulusuna 2) Türkiye devletine 3) Türkiye büyük millet meclisine düşman olanlarla savaşma gereği”[4]

Büyük eğitimci ve devlet adamı olan Atatürk ün eğitim ve eğitimciye verdiği önemden sonra Türk eğitim modelinin geliştirilmesinde dikkate alınması gereken temel ilkeler vardır. Bu ilkeler incelendiğinde görülecektir ki Atatürk ün eğitimle ilgili düşünce ve görüşleri bu günden daha moderndir. Eğitimde bize yol gösteren ilkeler şunlardır:

1. Eğitimimiz ulusal olmalıdır.

2. Eğitimimiz bilimsel olmalıdır.

3. Eğitimimiz uygulamalı olmalıdır.

4. Eğitimimiz karma olmalıdır.

5. Eğitimimiz laik olmalıdır.[5]

Tabii bu ilkeler günümüzde uygulananım derecesi nedir o tartışılır. Ancak Türk eğitim sisteminin daha ileri olması için bu ilkelerin uygulanması gerektiği söylenebilir.

Atatürk’ün eğitim felsefesini inceledikten sonra günümüzde eğitim cumhuriyetten sonra değişimlere uğramıştır. Cumhuriyetten sonra gelen hükümetler hep kendi zihniyetlerine uygun eğitim politikalarını oluşturmuştur. Bu da Türkiye cumhuriyetinde bir eğitim karmaşasına sebep olmuştur. Yani her gelen ya bir şey almış veya bir şey koymuştur. Türk eğitim felsefesinin yukarıda saydığımız eğitim ilkelerine uygun olması gerektiğine inanıyorum çünkü bu ilkeler bizi muasır medeniyetler seviyesine çıkaracaktır. Ancak günümüzde yeni hükümet AKP hükümeti birazda olsa eğitimin kalitesini artırmak için bir şeyler yapmaya çalışmaktadır ancak bunlar yeterli değildir. Son dönemlerde eğitime ayrılan bütçenin savunma bütçesinden fazla olması gibi bir uygulama önemli ve olumlu bir uygulamadır. Son dönem Osmanlı imparatorluğunda olduğu gibi hala kızların okullu olmaması gibi bir uygulama az da olsa kırsal kesim dediğimiz bölgelerde hala devam etmektedir. Bunu aşmak için devletin haydi kızlar okula kampanyası dikkate şayan bir uygulamadır. Bundan başka devletin halen uygulamakta olduğu eğitime %100 destek kampanyası da eğitim için çok önemli bir uygulamadır. Bu konuda biz halk, aydın, ve işçi, memur, v.b. herkese düşen görevlerin olduğunun daima bilincinde olmamız gerektiğine inanmaktayım. Onun için; devletimizin eğitim için yaptıklarını sonuna kadar desteklemeliyiz ve elimizden gelen her şeyi ortaya koymalıyız. Çünkü; çocuklar bizim çocuklarımız, okullar bizim okullarımız, kısacası devlet bizim devletimizdir. Özellikle ülkemizde hala devam etmekte olan kızların okula gönderilmemesi gibi çağdışı uygulamaların önüne geçmek için hep beraber el ele vererek çalışmalıyız.


[1] Çınar, İkram http://egitisim.gen.tr  (elektronik dergi)  3.sayı

[2] Atatürkçülük(İkinci kitap) , Ankara: Gnkur. Basımevi, 1983 sh.106

[3] Atatürkçülük(İkinci kitap) , Ankara: Gnkur. Basımevi, 1983 sh.118

[4] Atatürkçülük(İkinci kitap) , Ankara: Gnkur. Basımevi, 1983 sh.133

[5] Atatürkçülük(İkinci kitap) , Ankara: Gnkur. Basımevi, 1983 sh.136-7-8-9

Atatürkçü Eğitim mi?

Aslında bu yazıya bir itirafla başlamak istiyorum. Ben de birçok arkadaşım gibi yetersiz eğitim mağduruyum. Bu araştırma sırasında düşünmek için fırsatım oldu.

Araştırma süresince bazı temel noktalarda çıkarımlara ulaştım, aslında herkesin bildiği şeyler; ‘Ağaç yaşken eğilir’ ve ‘İnsan tarihinden uzaklaştıkça yabancılaşıyor, bilgisizleşiyor anlamsızlaşıyor, amaçsızlaşıyor ve hatta kendini alamayıp terbiyesizleşiyor. Atatürk’ün ölüm yılı ‘1938’ve şuanda 65 yıl geçmiş ,yani bugün ilköğretimdeki çocuklar 4. kuşağın evlatları. Anlatmaya çalıştığım bu çocuklardan önce dört farklı dilde Atatürkçülük anlatıldı.

1.kuşak; kesinlikle onu görmüş, yaptıklarını  bire bir bilen insanlar,

2.kuşak; muhtemel olarak onu görmüş neyi, nasıl yaptığı hakkında birinci ağızdan haberdar olanlar,

3.kuşak; bu insanlarımız ise anlatılanı anlatmaya başlayan kuşak işte sorun buradan başlayarak büyüyecek,

4.kuşak; bunlar ise bizlere denk geliyor daha uzaktan üçüncü ağızdan biliyoruz. Haliyle anlatılanlarda kaybolmuş kelimeler, ünlemler, telaffuz hataları vs. gibi çok önemli unsurlar var. Bunun yanı sıra bu kuşakların zamanında her şey normal, güzel, sakin değildi. Ne Kıbrıs harekatları, ne devrimler, ne mezhep tartışmaları, ne ideoloji kaosları vs. yaşanmadı ki. İşte bu olaylar sırasında sömürülebilecek, istediği şekilde şekil verilebilecek milli, kültürel birçok kutsallığı içinde barındıran bir kaynak vardı. Bu kaynak yanlış yorumlatılabilecek, çıkar sağlanabilecek bir kaynak.Pekinedir bu kaynak; tabi ki Atatürk ve Atatürkçülük.

Aslında bu çıkarımı her birey yapabilir, ama hayati olaylar içinde yuvarlanıp ayakta durmaya çalışırken, uyanık ya da nasıl tabir ederseniz edin bir topluluk bu beyin gücünü bir şekilde bastırıp baskı altında tutuyorlar ki bu durumlardayız. Bu dört kuşakta bu tür tuzaklara av olan Atatürk ilkelerini yanlış anlayıp devrimlerini, fikirlerini yanlış yorumlayıp benimseyen insanlar oldular. Ne tuhaf ve ne kötü ki bunların bazıları öğretmen oldular, yeni nesillerin düşüncelerini kendilerine göre düzenlediler. Laikliği, din konusunun geçtiği her yerde kullanıp sömürdüler, içini boşalttılar, devrimciliği, her siyasi harekette maske ettiler, Halkçılığı her etnik grup tartışmasında ırkçılıkla donattılar, Devletçiliği, her başı sıkıştığında ‘nerede bu devlet’  sandırdılar, İnkılapçılığı, bir imla hatasından kediydi,köpekti manasızlığında boğdular, Cumhuriyetçiliği, nerede özgürlük nerde eşitlik nerede demokraside aradılar….

Şimdi derin bir nefes alın, etrafınıza bakın bunları her yerde görebilirsiniz, kendi ailenizde, okulunuzda, kendinizde bile (bazıları) göreceksiniz. Bütün bunların düzeltilmesi kolay değil ama imkansızda yoktur hem biz neden öğretmen olduk ki…..

Onlar pırıl pırıl , dupduru betinler nasıl verirseniz öyle alıyorlar öyle öğreniyorlar, kişilik oluşturuyorlar. Bu konuda öğretmenin yapacakları; öncelikle tarafsız, objektif olarak bilmeli, bildiğini anlatabilmeli anlattığını içselleştirebilmeliler, bir fikir savaşı gibi değil doğru olduğu için ,anlattıklarını hissettirecekler, sadece anlatıp ezberletip değil de yaşayarak yaşatarak, her an, her derste, her konuda ilgilendirecekler, bağ kuracaklarda öyle kazandıracaklar….

Bütün bunların nasıl yapılacağı ,hangi yolu izleyecekleri, kişilerin ve konunun kendisinde saklıdır aslında. Herkese sen böyle yap sen şöyle yap diyemezsiniz ama amaç belli, verilmek istene, yer belli kötü bir yol olmadığı sürece ki bundan yukarıda bahsettim, uygun her yol denenebilir.

Atatürkçülüğü maske edinip din, dil, ırk, mezhep, ideoloji, gibi konularda kendi çıkarlarını gözeten beyinlere malzeme olmayacaklardır. Dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde fikir savaşları yoktur. Kimse seçim zamanları dışında sağ, sol , üst alt, ileri geri,ön arka çatışmaları yapmıyor, hoş bu zamanlarda da bu muhabbetlerin sonu ölümlerle, kanla bitmiyor. Bu tür kısır döngüler sömürge edilen ülkelere has, bunu bilincinde olmalı öğretmenler….

Şu anda herhangi bir yerde bulunan Atatürk karşıtı ilkokullarda yetişiyor, sonra onlar yeni kuşakları yanlı yanlış yetiştiriyor. En basit örneğin” andımız” her sabah bir zorunluluk, kural olduğu için değil de nelerden bahsettiğini neleri anlattığını ne için, kim için yazıldığını anlamlı olarak anlasalar kime söz verdiklerini bilseler, daha da anlamlı olunmaz mı? Atatürk ‘ sadece bahçede bir büst olarak bilen öğrenciler yetişiyor. Bir öğrenci ”NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” dediğinde yaptığı bir hata varsa içi sızlamalı, başarıda gurur duymalı.

Neden bilimi sadece fen bilgisi kitabındaki kadar, edebiyatı birkaç okuma parçası kadar, sporu sadece futbol, müziği sadece pop ile sınırlasınlar ki, neden araştırmasınlar,neden icat etmesinler kullanmasınlar, geliştirmek için çabalamasınlar ki.Onlara bu fırsatı verebilmeli öğretmen, yoksa bu işin başına hiç geçmemeli, bu meslek işsiz kalanların buluştuğu bir kahvehane değil arkadaşım, yapamayacak olan yol yakınken geri dönsün…..

Son olarak ulu önderin bir sözüyle bitirmek istiyorum:

”ÖĞRETMENLER, YENİ NESİL SİZLERİN ESERİ OLACAKTIR”

  •  

Atatürkçü Öğretmen

ATATÜRKÇÜ ÖĞRETMEN

Atatürkçülük, Sanayi Devriminin sonuçlarına uygun olarak toplumsal yapıyı güncelleyerek tarım toplumunun gelenekselliğinden  sanayi toplumunun modernleşmesine geçmek amacıyla, 19. yüzyılda başlayan ıslahatların 20. yüzyılın başında tamamlanmış halidir. Atatürkçülük, sanayi devriminin sonuçlarının Türkiye’de uygulanmasıdır. Bu bağlamda Atatürkçülüğe karşı çıkış Sanayi Devrimine ve modernleşmeye karşı çıkıştır. Bunun anlamı fabrikaları kapatmak, şehirden köye göçmek ve modern bilimin ürettiği teknolojiyi reddetmektir. Böyle bir tercih olabilir ancak bu akıldışı tercihi bir toplum geleceğini kurmakla görevlendirdiği öğretmenin paylaşması kabul edilemez. O halde Atatürkçü (yani modernist) öğretmeni açıklamak gerekir.

Atatürkçü öğretmen; devletin demokratik, laik, sosyal ve hukuksallık niteliklerini özümsemiş, tam bağımsız Türkiye hedefini daima göz önünde tutan, ulusal kültür ve çağın değerleri arasında sentez yapabilen, bilimi yol gösterici kabul eden, Atatürk devrimlerini gerekçeleriyle bilen, ilkelerini ilke edinmiş ve bu doğrultuda öğrencilerini eğiten ve toplumu etkileyen öğretmendir. 

Neden Atatürkçü Öğretmen?

Toplumlar, yapıştırıcı işlevi gören bazı değerler tarafından bir arada tutulur. Bunlar, gelenekler, dil, din ve tarihsel anılar olabileceği gibi, tarihsel akış içinde uluslarının genel gidişine yön vermiş olan ulusal kahramanlar da olabilir. Atatürk ve onun kişiliğinde somutlaşan değerler de ulusumuzu birbirine bağlayan böyle bir yapıştırıcı işlevi görmektedir.

Atatürk, kişi olmanın ötesinde kurumlaşmıştır. Ancak bilerek ya da bilmeyerek yıllardır Atatürkçülüğün içi boşaltılmaktadır. Okullarda Atatürkçülük değil, savaş kahramanı olan “Kemal Paşa” öğretilmektedir. “Dostlar alışverişte görsün” misali, içeriği boşaltılmış ilkeler yıllarca, tekrar tekrar ezberlettirilerek yurttaşlar Atatürk’ten soğutulmaktadır.

İyi anlaşılmamış Atatürkçülük kimilerince de istismar edilmektedir. Yapılan devrimlerin hangi gerekçelerden kaynaklandığı, çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmak için ortaya konan ilkelerin günümüzde hangi anlamı taşıdığı öğretilmemekte, kavratılmamaktadır. Atatürkçülük bir bütün olarak ele alınmayıp, fikirlerini parçalara ayırarak işine gelenleri kabul edip, diğerlerini yok sayarak, Atatürk ilke ve devrimleri kendi çıkarlarına göre yorumlanırsa, Atatürk bile birlik değil, bölücülük kaynağı haline gelebilir. Örneğin, kimileri sadece laikliği, kimileri ulusçuluğu tekellerine almakta, diğer ilkelerini ya önemsememekte ya da yok saymaktadır.

Atatürkçü düşünce sistemi eğitimde; “yaşamda en gerçek yol göstericinin bilim olduğu”nu esas alır. Paradigma piramitlerinin üst üste bindiği ve bilişim toplumu yolunda ilerleyen bir dünyada, bundan daha azı kabul edilemez. Bunu kavraması ve öğrencilerine kavratması gereken öğretmendir.

Her ülke eğitim sisteminin, ulusal birliği sağlamak, ortak bir geleceğe yönelmek için özeğe (merkeze) aldığı temel değerleri vardır. Bizim eğitimde, özekteki değerimiz ise Atatürkçülüktür. Eğitim öğretim çalışmaları bu doğrultuda yapılır. Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda eğitim; Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve ulusunu  yaşatmak için, Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkma amacına dönük, gerçekleştirdiği yapıya sahip, öngördüğü görevleri yerine getiren yurttaşları yetiştiren eğitimdir. Başka bir deyişle, Atatürk ilkelerini benimsemiş, devrimleri gerekçeleriyle bilen ve koruyan yurttaşları yetiştiren eğitimdir.

Birçok eğitim sisteminde siyasal, kişisel ve toplumsal değerler gizli müfredat aracılığıyla verilir.

Gizli Müfredat

Gizli müfredat (örtük program), okuldaki öğretmen ve yöneticilerin davranışları, yaklaşımları, inançları, değer yargıları, okul atmosferinin niteliği, okul içi ortamın öğrencilere sağladığı etkileşim örüntüsü, okul içi yazılı olmayan kuralları, rutinleri, disiplini, otoriteye itaat etme gibi tutum ve daha birçok etkenle yürürlüktedir. Gizli müfredat, açık (yazılı) müfredatın aktarılmasıyla da kendini gösterir ve açık müfredattan daha etkilidir.

Bizde gizli müfredat (ki artık açık olmuştur) ilk ve ortaöğretim kurumlarında 2504 sayılı Tebliğler Dergisinde belirtilen ve ilköğretim programında yer alan “Atatürkçülükle İlgili Konuların” işlenmesinde kendini gösterir. Buradaki konuların büyük kısmının Atatürk’le “doğrudan” ilişkisinin olmadığı görülür. Örneğin, Türkiye’nin jeopolitik önemi, iyi ahlâk sahibi olmak, ülkemize yönelen tehditler, kadın hakları gibi… Bu durum bir yandan Atatürkçülüğün Atatürk ötesinde bir kurum olarak algılandığını gösterirken, bir yandan da “gizli müfredat” kapsamında kavratılması gereken konuların, Atatürkçülük kapsamda değerlendirildiğini gösterir. Bu anlamıyla örtük programda (ya da Atatürkçülükle ilgili konularda) başarısız olan bir eğitim süreci, ulusal hedefler peşinde koşan yurttaşlar yetiştiremez.

Öğretmenler, “Atatürkçülükle ilgili konuları”, Atatürk ilke ve devrimlerini, gerekçeleriyle birlikte iyi bilmeli; bu esaslara uyarak Atatürk’ün izinde yürüdüğünü göstermelidir. Atatürkçülüğü bilmeyen hatta Atatürk karşıtı olduğu halde programda yer aldığı için Atatürkçülüğü öğretmeye çalışan öğretmenlerin bu konuda başarısızlığı kaçınılmazdır. Çünkü, hiç kimse inanmadığı bir şeyi ikna edici biçimde öğretemez. Ne kadar rol yapılırsa yapılsın, öğrenciler jest ve mimiklerden öğretmenin ciddiyetini ve konuya verdiği önemi anlar ve onun verdiğinden fazla önem vermez.

Okullarımızda gizli müfredatın niteliği bir yana açık müfredatın da yeterince üzerinde durulmadığı gözlenmektedir. İlköğretimde her gün ant içen ve “açtığın yolda, gösterdiğin hedefe hiç durmadan yürüyeceğim” diye Atatürk’e söz veren öğrenci, eğer “açılan yol” ve “gösterilen hedef”in ne olduğunu bilmiyorsa, bu ant içme anlamsızdır. Elbette bunun sorumlusu da öğretmenleridir.

Gerek millî eğitimin genel amaçlarının yazılı olduğu 1739 sayılı yasada, gerekse eğitim programlarının içeriklerinde Atatürk ve Atatürkçülükle ilgili konuların önemli ölçüde yer aldığı, bunlara vurgu yapıldığı görülür. Ancak, öğretmenlerin bir çoğunun bu konularda yeterli bilgi edinmedikleri ya da edindikleri bilgiyi bilince dönüştüremedikleri gözlenmektedir. Bu bilinç ortaya çıkmayınca ulusal eğitim de amacına ulaşamamaktadır.

Ulusal / Millî Eğitim

Her bağımsız ülkede olduğu gibi, Türkiye’nin eğitim sistemi de ulusal eğitimi temele alır. Ulusal (millî) eğitim; eğitimin, ulusun bağımsızlığını sürdürebilmesi ve ulusal ihtiyaçları karşılaması için kendi tarihsel, kültürel, toplumsal, ekonomik ve siyasal yapısına ve çağın gereklerine göre sistemleşmiş biçimidir.

Ulusal eğitim toplumsal kalkınmayı temele alır. Öğretmen, eğitim ve yaşamın bütününü kavramak ve ne için insan yetiştirdiğini bilmek durumundadır. Eğitim kurumu, dolayısıyla öğretmen, bütün toplumsal kurumların (ekonomi, politika, sanat, bilim, felsefe, din, hukuk…) insan girdisini sağlar. Bu kurumların güçlü olması ülkenin gücünü artıracak bu da öğretmenin başarısı olacaktır.

Toplumsal kalkınma ve bağımsızlığın korunmasında ulusal güç unsurları olan siyasi, ekonomik, askerî ve sosyo-kültürel güçlerin önemi çok büyüktür. Bir devletin ulusal çıkarları ve sınırlarını koruması, iç ve dış tehditlere karşı durması ancak kurumların güçlü olmasıyla olanaklıdır. Sömürgen devletler güçlü olan bir devleti işgal etmeye cesaret edemez. Sadece güçlü bir askeri varlık tek başına yeterli değildir. Halkın gönüllü ve tam desteği olmadan, dış güçlerin ülke içine müdahale etmesini ordu önleyemez. Psikolojik savaş ve terörle, halkın moralini, maneviyatını ve ahlâkını bozan etkileme ve yönlendirmelerle toplumun güven duygusu tahrip edilebilir, gelecek belirsizleştirilebilir, birlik ve dirlik bozulabilir. Öyleyse asıl güvence yurttaşları ulusal bilinçle donatmaktır. Bunu yapacak olan eğitim kurumu ve bu kurumun en önemli görevlileri olan öğretmenlerdir.

Ekonomik ve kültürel kalkınmayı gerçekleştiremeyen uluslar başka ulusların tehdidi altındadır. Türkiye gibi yer altı ve yer üstü kaynakları, tarihsel, turistik zenginlikleri olan ve üstün bir stratejik konumda bulunan bir ülke başka ülkelerin daima ilgi ve hedeflerinin odağındadır. Ekonomik olarak kendi ayakları üstünde duramayan ülkelerin siyasal bağımsızlıkları olamaz. Ekonomik gelişme için her türlü olanağın bulunduğu ülkemizin neden bir türlü istenen noktada olmadığı iyi çözümlenmelidir. Öğretmenin bunları iyi kavrayıp yurttaşlara anlatmak gibi bir görevi vardır.

Bir ulusun kalkınması için gerekli olan yetişmiş insan gücümüz vardır. Mükemmel bir coğrafyaya sahibiz. Bilimsel ve teknolojik olarak hiç de fena durumda değiliz. Bunların topluma anlatılarak psiko-sosyal güç harekete geçirilmelidir. Bunu yapması gereken toplumun hücrelerinde çalışan her kesimle iç içe olan Atatürkçü öğretmendir. Köy Enstitülü öğretmen bu bilinci taşıyan öğretmendi. Bu yüzden hâlâ “nerde o eski öğretmenler” diye anılırlar. Bu yüzden onlar, emperyalist ülkelerin ve yerli işbirlikçilerinin hedefi oldular ve ezildiler. Geri kalanların önemli kısmı da 80’li yıllarda horlanıp aşağılandılar. Küresel güçlerin hedef tahtasına koyduğu Türkiye’nin ulusal duyarlıkları güçlü öğretmenlere gereksinimi vardır.

Biliyoruz ki, Atatürk ilke ve devrimlerini gereğince kavramamış olsalar da eğitim ordusunun ezici çoğunluğunun ruhunda bu öz vardır. Közleşen bu “öz” canlandırılmalıdır.

Eğitimde Atatürkçülük ve Örtük Program

Eğitim, bir toplumun kendi geleceğini planlaması, kurması ve geleceğine yön vermesi girişimidir. Verilen yön; çağın gereklerine göre, toplumun ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve tarihsel özellikleri dikkate alınarak biçimlendirilir.

Atatürkçü düşünce sistemi eğitimde; “hayatta en gerçek yol göstericinin bilim olduğunu” esas alır. Paradigma piramitlerinin üst üste bindiği ve bilişim toplumu yolunda ilerleyen bir dünyada, bundan daha azı kabul edilemez. Bilim toplumu olmadan bilişim toplumu da olunamaz.

Her ülkenin eğitim sistemi, ulusal birliği sağlamak, ortak bir geleceğe yönelmek için özeğe (merkeze) aldığı temel değerleri vardır. Bizim eğitimde özekteki değerimiz ise Atatürkçülüktür. Eğitim öğretim çalışmaları bu doğrultuda yapılır. Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda eğitim; Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve ulusunu yaşatmak için, Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkma amacına dönük, gerçekleştirdiği yapıya sahip, öngördüğü görevleri yerine getiren yurttaşları yetiştiren eğitimdir. Başka bir deyişle, Atatürk ilkelerini benimsemiş, devrimleri gerekçeleriyle bilen ve koruyan yurttaşları yetiştiren eğitimdir.

Toplumları bir arada tutan tutkal işlevi gören bazı değerler vardır. Bizim toplumumuz için Atatürk, tutkal işlevi gören ulusal değerlerimizden biridir. Atatürk, bir kişi olmanın ötesinde “kurum” haline gelmiştir. Dolayısıyla eğitim sistemi, her kademesinde Atatürk’ü ve onun kişiliğinde somutlaşan değerleri, yetişen kuşaklara kazandırmalıdır.

Atatürk, sadece bir savaş kahramanı değildir. O, kurtarıcı özelliğinin yanı sıra, Türk ulusunun her alanda izleyeceği yolu da gösteren ve böylece Türk ulusunun lideri olmuş ulusal bir şahsiyettir. Ancak Atatürk’ün eğitim kurumlarımızda sadece bir savaş kahramanı olarak tanıtıldığı da bir gerçektir. Burada kötü bir niyete değil, program geliştiricilerinin ve uygulayıcı olarak öğretmenlerin Atatürkçülük konusundaki bilgisizliğine dikkat çekmek gerekmektedir. Bu bilgisizlik ya da tarihsel bilinçten yoksunluk, aşağıda açıklandığı gibi, özellikle örtük programda ortaya çıkmaktadır.

Demokratikleşme çabalarını artık geride bıraktıkları gözlenen değişik ülkelerdeki eğitim sistemleri ve eğitim kurumları incelendiğinde; Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi adıyla bağımsız bir dersin yer almadığı görülmektedir. Bu ülkelerin okul programlarında vatandaşlık hakkındaki bilgiler; diğer bir deyişle, bireysel ve uluslar arası düzeydeki insan hakları ve sorumlulukları, vatandaşlık hakları ve ödevleri, demokratikleşme sürecinin ilkeleri siyasi sürece katılımın yeri ve önemi, Hukuk Dayanaklı Eğitim (Law Related Education) sürecinde ya da Örtük Program kapsamında yer almaktadır (Üstündağ 1998:133).

Örtük Program

Eğitim sistemlerinde açık olarak yazılan ve ders planlarında görülen programın (müfredatın) yanında bir de örtük (gizli-hidden) program vardır. Yazılı olmayan bu program; öğretmen ve yöneticilerin davranışı, konuşmaları, öğrencilere yaklaşımları, eğitimin yarışmacı ya da dayanışmacı olması, okul ikliminin niteliği, öğretim sürecinin araştırmacı ya da ezberci olması, öğretim kadrosunun önem atfettiği değerler, okulun yarattığı öğrenme ortamları, kısaca okulda öğrencilere yansıyan tutumlarla, öğrencilerin karşılıklı etkileşimi sonucu öğrendikleri davranışlarda kendini gösterir. Öğrencilere yansıyan bu tutumlar, eğitimin genel amaçlarına ters düşmek bir yana, desteklemesi gerekir. Ters düşüyorsa, program yerine öğretmenin kafasındaki program yürürlüğe girmiştir. Onun programının eğitim programını desteklememe olasılığı da vardır ve bu olasılık hiç de küçük değildir. Öğretmenin kafasındaki program, yerel değerler, geleneksellik, belki otoriterlik ya da dar kapsamlılıkla sınırlı olabilir. Bir okuldan mezun olup, eğitimin genel amaçlarına ters düşen ya da düşmeyen insanların çıkması bunun göstergesidir. Köy Enstitülerinde demokratik, laik ve sosyal hukuk devletine inanmış, Atatürkçü öğretmenlerin yetişmiş olması da bu okuldaki örtük programdan kaynaklanmıştır.

Eğitim sistemimizde örtük olması gerekirken artık örtük olmaktan çıkmış bir program vardır. Bu program 12 Eylül yönetimi zamanında Atatürkçülükle ilgili konuların yeterince öğretilmediği sayıltısıyla 18.1.1982 tarih ve 2104 sayılı Milli Eğitim Bakanlığı’nın Tebliğler Dergisinde (TD) yayınlanan “Atatürk İnkılâp ve İlkelerinin Öğretilmesi Yönergesi”dir. Daha sonra 1986’da 2212 sayılı TD’nde yer alan “Atatürkçülükle İlgili Konuların Öğretim Programlarına ve Ders Kitaplarına Aktarılması” adıyla yayınlanmış ve en son 2504 sayılı TD’nde belirtilen “Atatürkçülükle İlgili Konular” adıyla son biçimini almıştır. Programın büyük kısmının Atatürk’le “doğrudan” ilişkisinin olmadığı görülür. Örneğin, Türkiye’nin jeopolitik önemi, iyi ahlâk sahibi olmak, ülkemize yönelen tehditler, kadın hakları gibi… Bu durum bir yandan Atatürkçülüğün Atatürk ötesinde bir kurum olarak algılandığını gösterirken, bir yandan da “örtük program” kapsamında kavratılması gereken konuların, Atatürkçülük kapsamda değerlendirildiğini gösterir. Bu anlamıyla örtük programda (ya da Atatürkçülükle ilgili konularda) başarısız olan bir eğitim süreci, ulusal hedefler peşinde koşan yurttaşlar yetiştiremez. Son otuz yılda ülkemizde yaşanan toplumsal olayların önemli bir kısmının nedenini burada aramak gerekir.

Eğer Atatürkçülüğü bir bütün olarak ele almaz, onun fikirlerini parçalara ayırarak işimize gelenleri kabul edip, diğerlerini yok sayar, Atatürk ilke ve devrimlerini kendi çıkarlarımıza göre yorumlamaya çalışırsak, ülkenin birlik ve beraberliğini bozabiliriz.

Öğretmenler, “Atatürkçülükle ilgili konuları”, Atatürk ilke ve devrimlerini, gerekçeleriyle birlikte iyi bilmeli, bu esaslara uyarak Atatürk’ün izinde yürüdüğünü göstermelidir. Atatürkçülüğü bilmeyen hatta Atatürk karşıtı olduğu halde programda yer aldığı için Atatürkçülüğü öğretmeye çalışan öğretmenlerin bu konuda başarısızlığı kaçınılmazdır. Çünkü hiç kimse inanmadığı bir şeyi ikna edici biçimde öğretemez. Ne kadar rol yapılırsa yapılsın, öğrenciler jest ve mimiklerden öğretmenin ciddiyetini ve konuya verdiği önemi anlar ve onun verdiğinden fazla önem vermez. İlköğretimde her gün ant içen ve “açtığın yolda hiç durmadan yürüyeceğim” diye Atatürk’e söz veren öğrenci, eğer “açılan yol” ve “gösterilen hedef”in ne olduğunu bilmiyorlarsa bu ant içme anlamsızdır. Elbette bunun sorumlusu da öğretmenleridir.

Öğretmenler bu konuları işlerken, öğrenci düzeylerini de gözeterek, öğrencilerin Atatürk’ün çizdiği hedeflere ulaşma yolundaki çalışmalarına yardımcı olmalıdırlar.

Sonuç olarak, eğitimciler işlenen konular sonunda öğrencilerde olumlu davranışların meydana gelip gelmediğini izlemelidirler. Sınıfta ve özel anma günlerinde öğrencilerin Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda yetişmeleri için yapılan çalışmaların ne gibi sonuçlar verdiğini tutumlarına bakarak anlamaya çalışmalı ve eğitimi daha nitelikli hale getirmelidirler. Öğrencilerimizi Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı yurttaşlar olarak yetiştirmenin, eğitimcilerimize verilmiş yüce bir görev olduğu unutulmamalıdır.

KAYNAKLAR

ÖNCÜL, Remzi. Eğitim Bilimleri Sözlüğü. Ankara: MEB Yayınları., 2001.

ÜSTÜNDAĞ, Tülay. “Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Dersinin Öğretiminde Yaratıcı Dramanın Erişiye ve Derse Yönelik Öğrenci Tutumlarına Etkisi.” Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi. Sayı: 14. ss. 133-138. 1998.

MEB (Milli Eğitim Bakanlığı) Tebliğler Dergisi, Sayı: 2104, 2212, 2504.