Yeni Özne: Ağdaş

1.Giriş:

İnsan, herhangi bir canlı varlık gibi, herhangi bir şeye yönelir; farkında olsun ya da olmasın, temeli yönelim olan, düşünme, bilme, duygulanma, eylemde bulunma gibi pek çok etkinlikte bulunur. Bu yönelim kökenli etkinliklerin her birisi, felsefî olarak söylersek, özne-nesne ilişkinde varolur ve bu etkinlikler, insanın, bilgi birikimine bağlı olarak, kendisini ve nesneleri keşfettikçe, yeni teknolojik olanaklar üretildikçe gelişir.[1] Bu açıdan insanlık tarihini, bir bütün olarak, insanın kendisini ve doğayı keşfetme ve araç geliştirme; bir diğer deyişle özneleşme, nesneleştirme ve eylemde bulunma süreci olarak görmek de mümkündür.[2] Bu süreç, tüm insan yapıp etmelerinde olduğu gibi, üretim biçimi, bilgi birikimi, teknolojik olanaklar vb. tarafından koşullanmıştır; bu açıdan çeşitli tarihsel bağlamlarda, kendisini farklı biçimlerde açığa vurur.[3]

Sürece, insan-doğa-bilgi ilişkileri bağlamında bakıldığında, insanın kendine ve doğaya dönük bilgisi arttıkça, kendisini ve doğayı daha geniş olanaklarla bilgi nesnesi haline getirdikçe, araçlar geliştirdikçe özneleşme sürecinde de yeni boyutların ortaya çıktığı görülür. Bu açıdan insanın, teknolojik gelişimle iç içe olan insan-doğa-bilgi ilişkilerinin tarihi, insanın özneleşme ve nesneleştirme sürecinin de tarihidir.[4] Aslında, örtük bir biçimde, dildeki özne sınıflamaları da bu tarihsel sürece işaret eder. Dilde gerçek özne, sözde özne, örtülü özne, açık özne, gizli özne vb. kavramsallaştırmalar yer alır[5] ve bu kavramsallaştırmalar, insanın özne olma halinin çeşitli yönlerine işaret ettikleri gibi, tarihsel süreçte insanın özneleşme serüvenine de işaret eder. Dilin, varlığın[6] ve kültürün evi[7] olduğu ve tarihsel ve şuana ilişkin olanı bir arada barındırdığı düşünülürse, dilde varolanla tarihsel süreçte varolan arasında analojik benzerlik kurmak olanaklı hale gelir.

İnsanın özneleşme tarihine ve serüvenine, dilden ve tarihsel verilerden yola çıkarak analojik olarak bakıldığında, ilkçağ insanlarının, insan-doğa-bilgi ilişkilerini mitsel düzlemde ele aldıkları[8] için daha çok ‘sözde özne’; insan-doğa-bilgi ilişkilerinde Tanrı’yı gerçek özne ve insanı ise mecazi özne olarak gördükleri için, ortaçağ insanına[9] ‘örtülü özne’; Descartes’in cogito’suyla birlikte insan, kendi olanakları ve bilgi yetileriyle varolana yönelmeye başladığı için, serpilen yeni özneye[10] ise ‘gerçek özne’ demek olasıdır. Nitekim tarihsel verilere bakılırsa, ilkçağ insanının, bilgi ve teknik olanaklarının eksikliğine paralel olarak dildeki sözde öznede olduğu gibi doğa ve tanrılar karşısında edilgin ve çaresiz, ortaçağ insanının Tanrı karşısında örtük ve boyun eğen bir özne olmasına karşın, modern insanın bilgi birikimine ve ‘düşünüyorum, öyleyse varım’ söylemine paralel olarak açık, aktif, sorgulayıcı gerçek özne olma yolunda önemli adımlar attığı anlaşılmaktadır.[11]

Burada, ilk ve ortaçağlarda, insanın hiç gerçek özne olmadığını söylemek istemiyoruz; özne olan aslında daima insandır; ancak insanın kendi yapıp etmelerine yansıtma yoluyla yabancılaşması söz konusudur. Modern dönem bir anlamda, insanın kendi yapıp etmelerine yabancılaşmasına son vermeye başlamasını imler. İnsanın kendini gerçek özne olarak konumlandırmasıyla birlikte, yükümlülüklerinin farkına varan kişi olan insan ortaya çıkar; her şey giriftleşir ve insanın özneleşme sürecine, sürekli yeni katmanlar eklemlenir. İşte bu katmanlardan birisi de, bilişim teknolojilerindeki[12] devrimle ortaya çıkan ağdaşlıktır.

2. Ağdaş Öznenin Ortaya Çıkışı:

Modern özneye eklemlenen ağdaşlık, bilgi teknolojilerinin gelişiminin bir ürünüdür.[13] Bu nedenle kimileri ağdaş özneye dijital vatandaş da demektedir.[14] Bu nedensiz değildir; içinde yaşadığımız yüzyıl, geçmiş yüzyıllara oranla bilgi-iletişim teknolojilerinde baş döndürücü bir hızla ilerlemekte, insana pek çok yeni olanaklar açmaktadır. Bu yeni durum, bildik modern toplumu, bilişim ağlarıyla örerek ağdaş topluma dönüştürürken, yerleşik insan ilişkilerini ve toplumsal yapıları da altüst etmektedir. Bu anlamda, feodal toplumların kulu, reayası, yeni çağda ulus devletlerle yurttaşa dönüşürken, modern insan içinde bulunduğumuz bilişim çağında yurttaşlığın yanında ağdaş (netizen) olmaya doğru köklü bir atılım gerçekleştirmektedir.[15] Kuşkusuz ağdaşlık hala modern yurttaşlığın yeni bir katmanı olarak görülebilir; ancak ağdaşlığın ulusal sınırları aşıp uluslararası ağörgüleriyle uluslarüstü bir bağlama doğru gidişi, onun gittikçe bağımsızlaşacağının bir göstergesi olarak da yorumlanabilir. Uluslarüstü ağ örgüsünde, insan için yer ve zaman sınırlaması neredeyse ortadan kalkmıştır. Dünya küresel tek bir ağörgüsüne dönüşmüştür.

Şu halde, küresel ağ örgüsüyle ortaya çıkan ağdaşlık nedir? Ağdaşlığın ürünü olan ağdaş özneyi, kimilerinin deyişiyle dijital yurttaşı nasıl tanımlamak gerekmektedir? Ağdaşlık, her şeyden önce yeni bir durum olan bilişim toplumunda, toplumsallığın sanal ortamda gerçekleşen yeni biçimidir. Ağdaş özne de, bu süreçteki aktif öznedir.

Betül Çotuksöken, insandan yola çıkarak, yeni bir durum olan ağdaşlık ve ağdaş özneyle ilgili şu saptamaları yapmaktadır:

Yalın, sıradan bir ‘çevre’ olmanın çok ötesine geçen dünyaya çok farklı edimlerle, düşünme, anlama, yorumlama, değerlendirme edimleriyle dokunan, ulaşan insan, birbirinden çok farklı araçlarla, hep varolanı bilmeyi, anlamayı istemiştir ve bu istemini, günümüzde sınırsızca gerçekleştirmenin peşindedir. Yüzyüze ilişkiler çerçevesinde aynı mekânı ve zamanı paylaşan insan, ilkin teknikle ve artık bilimsel bilginin eşliğinde teknolojiyle birlikte, mekân ve zaman sınırlarını aşarak, adına ‘sanal gerçeklik’ dediğimiz bir ortamda yaşamaya başlamıştır. Teknoloji; insanın kendisiyle, her türlü farklılığına karşın bir bakıma kendisi gibi olan başkalarıyla, diğer varolanlarla, kısacası dünyayla ve bilgiyle olan ilişkilerini temelden değiştirmiştir. Sanal gerçeklikte, sanal ilişkiler çerçevesinde içinde bulunduğu durumu sürekli olarak yeniden kuran insan, sahip olduğu, bir şekilde öğrendiği, içselleştirdiği kavramlarını yeniden gözden geçirmek durumundadır. Yapısı gereği, durumu gereği, ihtiyaçlarıyla olan ilişkilerinin gereği, başkalarıyla birlikte olmak, başkalarıyla şu ya da bu şekilde birlikte yaşamak zorunda olan insan, yeniden, özne, özgürlük, özerklik, eşitlik, dayanışma, işbirliği, sorumluluk, aydınlanma, sekülerleşme/dünyevileşme, adalet, güven, kavramları üzerinde düşünmek durumundadır. Teknolojinin olanaklarıyla yaşamın akışını neredeyse kısıtsız olarak yönlendiren, yaşamı ertelemeyen insan, artık ağlararasında (internet) yaşamaktadır. İşte insan artık böyle bir yaşayışın gerekleri üzerinde düşünmeye başlamak ve ‘özne olma durumu’nu sorgulamak zorundadır. Böyle bir ortamda sanal gerçeklik dünyasında artık her birey, görünüşte olabildiğince özgürdür. Ancak bu özgürlük üzerinde ve bu özgürlükle bağlantılı olarak ‘sorumluluk’ üzerinde daha ayrıntılı bir biçimde düşünmek zorundadır. Toplumsallığı, kendisini ister istemez siyasal/kamusal da yapan insan, yüzyüze ilişkiler ortamında olsa olsa yurttaş (citizen) boyutuna sıçrarken, teknoloji aracılığıyla artık ağdaş (netizen) noktasına gelmiştir. Ağdaş olmanın sorumluluğu hepimizin omuzlarındadır, omuzlarında olması gerekir. Son günlerde yaşadıklarımız, ağdaşlığın, toplumsal, tarihsel, kültürel varlıklar olarak hepimizi etkilediğinin en somut göstergesidir. Yaşadıklarımızı, ‘ağdaş toplumsalı’ okumak, hatta olabildiğince doğru okuyabilmek hepimizin ödevi olsa gerek.[16]

İşte sanal ortamda gerçekleşen ilişkiler örgüsü, insana yeni sorumluluklar yükleyen, özneleşme sürecini sorgulamasını gerektiren ağdaşlık diye nitelendirebileceğimiz, yeni bir durum yaratmıştır. Bu yeni durum, insanın özneleşme sürecinde de önemli bir aşama olarak ortaya çıkmaktadır. Kuşkusuz insan, duyan, bilen, isteyen,  üreten, değer koyan, değer biçen bir varlık olarak kendine yabancılaşmaksızın özneleşmesini, daha önce de değindiğimiz gibi, Rönesans, Reform ve Aydınlanma sürecine borçludur. Delphik ‘kendini bil söylemi’[17], Descartes’le ‘düşünüyorum öyleyse varım’a[18], Immanule Kant’ın dilinde ‘bilme ve eyleme cesareti  göster  ve yaşamının sorumluluğunu üstlen’ şiarına dönüşmüştür.[19] Ancak Rönesansla beliren ve Aydınlanmayla gelişen yeni özne, örtük bir biçimde de olsa hala seçkincilik ve sıradancılık temeline oturmaktadır. Modern düşünürler bu seçkincilik ve sıradancılık öğretisini ortaçağlardan, ortaçağlar ise ilkçağlardan devşirmiştir.[20]  Bu öğretiye göre, insanlar arasında epistemik ve ontolojik bakımdan köklü farklar vardır; eğiten, öğreten seçkin özne ile öğrenen, eğitilen sıradan özne arasında epistemik ve ontolojik mesafe söz konusudur. Ağdaşlıkla gelen yeni özne, köklü tarihsel geçmişi olan bu seçkincilik ve sıradancılık öğretisine meydan okumaktadır. Bu yeni öznede karşılıklı öğrenme, yani öğrenişim ve enteraktiflik vardır ve artık epistemolojik ve ontolojik olarak ayrıcalıklı olan kimse kalmamıştır. Artık herkes özneleşme bakımından eşittir, eşit olanaklara doğru yol almaktadır.

3. Ağdaş Öznenin Temel Ayırıcı Nitelikler:

Köklü geçmişi olan seçkincilik ve sıradancılık öğretisine meydan okuyan bu yeni özneyi, yani ağdaşı, dijital yurttaşı kavrayabilmek için,  ağdaş ve ağdaşlık üzerine Aristoteles’im ölümsüz yaklaşımıyla[21] “varolandan” yola çıkarak kimi saptamalar yapmak zorunludur. Varolandan yola çıkan bu saptamalar, yeni özneye ve olanaklarına diyalektik bakmak açısından da yaşamsaldır. Zira varolanı saptamak, ona refleksif ve eleştirel olarak yaklaşmak, çoğu kez göz ardı ettiğimiz, ‘iyi gibi görünendeki kötüyü’ ve yine ‘kötü gibi görünendeki iyiyi’ keşfedip açığa çıkarmaya da olanak sağlayıcı niteliktedir.

Varolandan yola çıkılıp, refleksif ve eleştirel bakıldığında, ağdaşlık ve ağdaş özneyle ilgili şu saptamalarda bulunulabilir:

a-) Ağdaşlık, her şeyden önce,  yaşanan bir durumdur. Facebook, Twetter, Vodeo-Görsel paylaşım siteleri, Wiki’ler, Bolglar,  Profosyonel iş ağları gibi küresel ağörgüsü içindeki sosyal paylaşım alanları, bilişim çağında herkesin sıradanmışçasına yaşadığı ve yaşamına kattığı gerçeklilere dönüşmüştür. Gençler arasında daha yaygın olmakla birlikte, orta yaş ve üstü de, bu sürece gittikçe dahil olmaktadır.[22] Ağdaşın sanal ağ örgüsü içinde, iletişim, haberleşme, bilgilenme, mal ve hizmet alma, toplumsal ve siyasal konularda görüş alma ve bilgi ve belge paylaşma, toplumsal ve siyasal konularda oylamaya katılma, herhangi bir konuda çevrim içi eğitim alma, sanal ansiklopedi ve sözlükleri kullanma, iş arama, iş başvurusu yapma, tatil ve seyahatler konusunda ön hizmetler alma, mal ve hizmet satışı, internet bankacılığı, internet üzerinden telefonla görüşme, görüntülü konuşma yapma, sanala taşınmış büyük kütüphanelerden kitaplar okuma, kitap indirme[23] vb. gibi pek çok etkinlikte bulunduğu anlaşılmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, ağdaşlık sadece sosyalleşme ortamı değil, aynı zamanda bilgilenme, öğrenişme ve paylaşım ortamıdır. Neredeyse, yaşamın her anını kuşatan sanal ağörgüleri, Heidegger’in kavramsallaştırmasını ödünç alarak söylersek, günümüz insanı için ‘hergünküleşmiştir’, ‘sıradanlaşmıştır’ (alltäglichkeit).[24] Zaman hergünkülüğü içinde, zaman ve mekân ötesindeymişçesine sanal ağörgülerinde akmaktadır. Bu gelişim, doğal olarak özne olan insanın bilgi, sorumluluk ve duyarlılık alanlarının artmasına yol açmaktadır.

b-) Ağdaşlık, kamusal olanın özel olana, özel olanı da kamusal olana bir tür taşımaktadır. Sanal ağ örgüsü içerisinde kişiler, özel alanlarını yakinen tanımadıkları ağdaşlarına açmakta, ağdaşlarıyla bilgi, belge, duygu, yaşantı vb.yi paylaşmaktadır. Hatta denilebilir ki, otobiyografilerin yerini, daha öznel nitelikli google-biyografiler, facebook-biyografiler, twetter-biyografiler vb. almış, varolmak neredeyse sanalda varolmaya, googıllandığında (google’da aramak) bir izi bulunmaya doğru yönelmiştir. Kişilerin e-biyografileri, etnik, dinsel, mezhepsel, cinsel vb. kimliklerine açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Bu anlamda, sanal ağörgülerinde paylaşılan şeyler, kişisel olduğu kadar siyasal, ekonomik, ideolojik, dinsel, mezhepsel, etnik vb. içerikler de taşımaktadır. Profiller, e-biyografiler ve paylaşımlar, özel ve kamusal alanın birbiri içerisine geçmiş ve adeta ‘özel-kamusal’ kişiliklere dönüşmüştür. Bu, toplumsal anlamda bir yönüyle şeffaflaşmak, ama diğer bir yönüyle özneli toplumsala, toplumsalı da öznele taşımak anlamına gelmektedir. Bu anlamıyla, insana pek çok yeni sorumluluklar ve duyarlılıklar yüklemektedir.

c-) Ağdaş, yeni bir öznedir ve bu özne pek çok yönüyle uluslarüstüdür. Farklı etnik, dinsel, cinsel, mezhepsel kimlikler aynı ağın içerisindedir ve birbirleriyle irtibat halindedir. Karşıt görüşler, karşıt değer yargıları, karşıt yaklaşımlar yan yana ve bir aradadır. Ağdaş özne, her şeyiyle öznedir; tüm süreçlerde aktiftir. Özel yaşam alanı rahatlığı içerisinde konuşmakta ve yazmaktadır. Bu anlamda ağdaşın çok fazla nesnellik kaygısının olduğu söylenemez. Kendi, bilgisi, görgüsü, algısı, bakış açısı, beğenisi, değer yargısı, değer biçmesi ile oradadır; paylaşımlarına kendisi karar verdiği gibi, paylaşımlarına yapılan yorumlardan hangisinin kalıcı olacağına, hangisinin silineceğine karar veren de odur.  Kendi ağına kimleri dahil edip etmeyeceğine de o karar vermektedir. Bu yönüyle, merkez ağdaşın kendisidir. Neye katılıp katılmayacağında da özgürdür. Ağdaş özne,  her türden ayrımcılığa karşıdır; eğer isterlerse ve erişebilirlerse toplumun tüm bireyleri kendilerini ifade etme olanağına sahiptir. Artık herkesin, bir biçimde kendi değer yargılarıyla varolduğu, görünür olduğu ve yazar olduğu bir dönem başlamıştır. Ötekini susturmak ve ona kulakları tıkamak neredeyse imkansız hale gelmiştir.

d-) Ağdaş özne, yöneten yönetilen ikilemine de baş kaldırmaktadır. Çotuksöken’in saptamasıyla, ağdaşlıkta ‘yöneten-yönetilen ayırımı’ neredeyse olanaksız hale gelmiştir. ‘Karar verici olmak’ artık belli bir kesimin ayrıcalığı değildir; her türlü ayırımcılık, özellikle, cinsiyetçi işbölümüyle hepimize ulaşan cinsiyetçi ayırımcılık gücünü yitirmiştir. Sanal ağörgüsünde, çocuklar da, gençler de, kadınlar da vardır. Farklı kimliksel özelliklerini bugüne kadar şu ya da bu şekilde gizleyenler de artık peçelerini kaldırmıştır, ağdaş toplumda onlar da vardır. Bu anlamda, ağdaşlık, dünyevileşmenin, aydınlanmanın önemini bir kez daha tüm yalınlığı ve açıklığıyla ortaya çıkartmışa benzemektedir.[25]

e-) Ağdaş özne, bir tuşa basmakla mesajını yüzbinlere ulaştırabilmekte; yüzbinleri harekete geçirebilmektedir. Hatta bu hareket, sanal ağörgüsünden çıkarak yüzbinlerin, hatta milyonların alanlarda nesnelleştiği, bazen uluslarüstü niteliğe bürünen gerçek eylemlere yol açabilmektedir. Literatüre Arap Baharı[26] ve  Gezi Parkı eylemleri[27] olarak geçen olaylar bunun ilginç izdüşümleridir. Bu durum, neredeyse siyasilerin, karar vericilerin kabusu olmuş durumdadır. Artık kitleleri, azınlık dahi olsalar, görmezden gelerek karar almak, onların yaşam alanlarına doğrudan müdahalelerde bulunmak, neredeyse imkansızlaşmıştır. Ağdaş özne, farklı görüş, farklı etnik, dinsel, cinsel, ideolojik kimliklerle dirsek temasında olduğu için, bilinç düzeyi gittikçe gelişmekte, yaşamının öznesi olmayı istemekte ve hatta gözlemlediği gelişmiş ülkelerdeki özgürlükleri aynısıyla talep etmektedir. Sanaldan yola çıkarak nesnelleşen olaylarda, bu durumun etkisi görmezden gelinemez.

f-) Ağdaş özne, haberin hem öznesi, hem kaynağı hem de tahkik edicisi konumundadır. Olayın bizzat içinde olan kimseler, olayları anında paylaşmakta ve bir anda milyonlara ulaşabilmektedir. Patron odaklı medyanın, iktidar eksenli siyasilerin çarpıtmalarına, sansürlerine, görmezden gelmelerine anında meydan okuyabilmektedir. Yalanlarını, çarpıtmalarını anında açık edebilmektedir. Bu haliyle ağdaş özne, genel medyanın, sermaye odaklı yaklaşımların imaj maker’lığına da meydan okumaya adaydır. Ağdaş öznenin kendisi, anında ağdaşlarını bilgilendirdiği gibi, ağdaşları aracılığıyla yeni bilgi ve belgelere anında ulaşabilmektedir. Ancak burada nesnellik unsurunun çoğu kez göz ardı edilmesi, ağdaş öznede sorumluluk bilincinin gelişmesinin zorunluluğuna işaret etmektedir.

g-) Ağdaş özne siyasal süreçlere de katılmak arzusundadır ve sanal ağörgüsüyle politik bir güç olma yolundadır. Politik söylemlerini açık ettiği gibi, politik araştırmalara da katılmakta ve taraf olmaktadır. Bu anlamda politik süreçlere ve olaylara anında tepkisini vermekte, lehte ya da aleyhte tavrını açıkça ortaya koymaktadır. Yine anlayışı doğrultusunda politik ve ideolojik direnç alanları oluşturmaktadır. Ağdaşlığın bu politik yüzü, siyasilerin, kendi sanal alanlarını ve ağörgülerini bu amaçla kullanmalarını neredeyse zorunlu hale getirmiştir. Artık e-devlet örgütlenmesinin yanında, hemen tüm siyasal örgütlenmeler ve siyasal kimlikler sanal ortamda yerini almış durumdadır.

h-) Ağdaş özneden bilgi saklamanın da imkânı yoktur; halı altına süpürüleni, saklanmak isteneni, gösterilmeyeni, bulup ortaya çıkarmakta ve deşifre etmektedir. Sadece bu da değil, gizleneni, halı altına süpürüleni, daha da görünür kılmaya çalışmaktadır. Bu ağdaş öznenin protest tavrının bir izdüşümüdür. Bir sözcüğü googıllayarak, lehte aleyhte her şeye ulaşabilmekte, kendi tercihini yaygınlaştırmaya çalışmaktadır. Hatta ‘in speak’ ortamlarda, hiç kimseden izin almadan alternatif konuşmalar, paneller, konferanslar vb. düzenleyebilmektedir.

 I-) Ağdaş özne, doğası gereği bilgi teknolojilerine de hâkimdir;  bu hâkimiyet onun özgürlük alanının bir dışavurumudur. Ne kadar teknolojiye hâkimsen o kadar insana ulaşırsın şiarıyla hareket eden ağdaş özne, alternatif yazlımlar geliştirdiği gibi, internet ağındaki sorunların çözümlerini ağörgüsünde paylaşmakta,  heckerların marifetiyle, hemen her şeye ulaşabilmektedir. Bu anlamıyla ağdaş özne, gittikçe sınır tanımaz bir doğaya bürünmekte, etik sınırları da zorlamaktadır.

 j-) Ağdaş öznenin alternatif bir dili, alternatif bir jargonu, alternatif sözlükleri vardır. Hatta o, uzmanlara inat, sanal sözlükler oluşturmaktadır. Bu sözlüklerde birbiriyle çelişen hemen her şey yan yana ve bir aradadır. Bunlar, çok sesli bir sözlüktür; bu sözlüklerde uzaman olan-olmayan hemen herkes yazardır ve orada lehte aleyhte her şey vardır; kısacası yok yoktur. Ancak bilgilerde, duygusal ton ağır basmaktadır; nesnellik unsuru oldukça cılızdır. Ağdaş öznenin, nesnelliği önemsememesinin temel nedeni, protest tavrı ile ağ örgüsünü öznel alan rahatlığı içinde kullanmasıdır. Bu rahatlığa kimi zaman, özsel kimliğini gizleyen sanal ağ perdeleri de olanak vermektedir. Bu durum kimi kez, kişilik haklarının ihlaline, aşağılamalara, başkalarının öznelini ortaya dökmeye vb. de neden olabilmektedir. Burada yine ağdaş öznenin etik sorumluluk bilincinin gelişime gereksinimi olduğu anımsatılmalıdır.

k-) Ağdaş özne, kendisini alabildiğine özgür hissetse de, aslında büyük internet ve yazılım firmaları aracılığıyla sürekli gözlenmektedir. Sanal ağ örgüsü bu anlamda, paradoksaldır, bir yandan görünürde özgürlüğü alabildiğine genişletirken, öte yandan örtük olarak gözetim toplumuna yol açmaktadır. Hatta büyük arama motorlarının, bir süre sonra, kullanıcıları tanıyarak, alternatifler önermesi, onların kişilik özelliklerini ve eylemlerini depoladığını göstermektedir. Bu bilgilerin, kullanılıp kullanılmadığı, eğer kullanılıyorlarsa nasıl kullanıldıkları ve kullanılacakları önemli bir sorun olarak ağdaş öznenin karşısındadır. Bu konuda hukuki düzenlemelerin geliştirilmesi gerekmektedir. Ancak tüm bunlara rağmen, ağdaş özne, insanlık tarihinde hiçbir insanın elde edemediği geniş bir olanağa ve paradoksal da olsa görünürde geniş bir özgürlük alanına sahiptir.

4. Değerlendirme ve Sonuç:

Ağdaşlık oldukça yeni bir durum olduğu için, doğal olarak onu anlamakta ve kavramakta zorlanıyoruz. Öyle görünüyor ki, bu yeni durum, özneleşme sürecimizi, geleneksel değerlerimizi, toplumsal ilişkilerimizi ve aidiyetlerimizi köklü bir biçimde etkilemektedir. Özellikle gençleri farklı anlayışlarla yüzyüze getirdiği gibi, onların bilgilenmesine, değerlerine, sosyal ilişki ve aidiyetlerine köklü etkilerde bulunmaktadır. Çünkü ötekini ona, onu ötekine yaklaştırmakta  ve bir şekilde iletişim kurdurmakta, farklı sosyalleşme olanakları sunmaktadır. Her şeyden önemlisi, görünürde geniş bir özgürlük alanı sunmaktadır.

Tüm bu durumların avantaj ve dezavantajları vardır; yani her iyi gibi görünende kötü olan, yine her kötü gibi görünende iyi olan taraf varsa, tıpkı bunun gibi sanal ağörgüleri de bu durumdan uzak değildir. Çünkü sanal ağörgüsünde iyi şeyler olduğu gibi kötü şeyler, iyi olanaklar bulunduğu gibi kötü olanaklar da vardır ve hepsi bir aradadır. Bu anlamda ağdaş özne için etik bilinç ve sorumluluk, yaşamsal bir hal almaktadır.

Tüm bunlara ek olarak ağdaş öznenin ortaya çıkışının ilginç bir sonucu daha bulunmaktadır:  Bu sonuç, özünde epistemik ayrıcalık varmış gibi görünen, siyaset yapma, bilim yapma, öğretmenlik yapma tarzlarını kökten değiştirmeye aday oluşudur. Ağdaş özne ve olanakları gerçekten yerleşik  paradigmaları altüst etmektedir. Sözgelimi, ağdaşlığın yoğun bir etkisinin olduğu gözlenen  Arap Baharı ve Gezi Parkı gibi olaylarından sonra artık hiçbir siyasetçi, yine bir anahtar sözcüğü googıllayarak pek çok bilgiye ulaşan özne karşısında hiçbir bilim insanı, hiçbir öğretmen eski alışkanlıklarını sürdüremez ve ağdaş özneyi görmezden gelemez. Çünkü o, sanal olduğu kadar gerçek bir öznedir.

Bu yeni duruma ayak uyduramayanlar ve epistemik ayrıcalıklarını sürdürmek isteyenler, kuşkusuz özgürlüklerden yasaklar çıkarabilirler. Korkularını yasaklara boğdurmak isteyebilirler. Ancak unutulmamalı ki, ağdaş özne, en çok korktuğu şeye, otoritesi kendinden menkul ayrıcalıklara ve yaşamını çekilmez kılan korkulara savaş açmaktadır.

 

Kaynakça:

 

(1) Aksan, D., (2011). Türkçeye Yansıyan Türk Kültürü, İstanbul: Bilgi Yayınları.

(2) Aydın, H., (2011). “Ortaçağ Doğu ve Batı Felsefesinde Dil, Düşünce-Gerçeklik İlişkisi ve Metafizik Alandaki İzdüşümleri”, Düşüncenin İletişim Aracı Olarak Edebiyat, Bilim, Sanat ve Felsefede Dil,  İstanbul: Kültür Üniversitesi Yayınları.

(3) Babaoğlan A.-R.,- Banko M., (2013). Gezi Parkı Sürecine Dijital Vatandaşın Etkisi, 2003, http://www.geziparkikitabi.com/ekitap/GeziParkiKitabi.pdf

(4)  Bulak, Ş. (2013).  “Özne Türleri Üzerine”, Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 8/1.

(5) Condercet., (1990). İnsan Zekasının İlerlemesi Üzerine Tarihi Bir Tablo Taslağı, cilt: I-II, çev.: Oğuz Peltek, İstanbul: MEB Yayınları.

(6) Çotuksöken B. (2002). Radyoda Felsefe, İstanbul: İnkılap Yayınları.

(7) Çotuksöken, B. (2010). “İnsanın Özneye Dönüşmesinin Koşulları”, Felsefe: Özne-Söylem, İstanbul: Notos Yayınları.

(8) Çotuksöken, B. (2013). “Ağdaş Toplumu Gençler Örüyor”, (12.06.2013) http://www.milliyet.com.tr/-agdas-toplumu-gencler-ogretiyor/gundem/ydetay/1721800/default.htm

(9) Descartes, R. (1996). “Yöntem Üzerine Söylem”, çev: Aziz Yardımlı, Söylem, Kurallar ve Meditasyonlar, İstanbul: İdea Yayınları.

(10) Frankfort H. – Frankfort, H. A., (1946). “Myth and Reality”, Before Philosophy, Chicago: The University of Chicago Press.

(11) Heidegger, M., (2004). Varlık Ve Zaman, çev.: Aziz Yardımlı, İstanbul: İdea Yayınları.

(12) Heidegger, M. (1977). Basic Writings. Ed. by Gray and Stambaugh, New York:Harper and Row.

(13) Kant, I. (1984). “Aydınlanma Nedir?”, çev.: Nejat Bozkurt, Seçilmiş Yazılar, İstanbul: Remzi Yayınları.

(14) Lyotard, J.-F., (2013). Postmodern Durum, çev.: İsmet Birkan, Ankara: BilgeSu Yayınları.

(15) Mansfield, N., (2006).  Öznellik (Freud’dan Haraway’a Kendilik Kuramları), çev.: H. Çetinkaya-R. Durmaz, İzmir: Ara-Lık Yayınları.

(16) Szajkowski, B., (2011). “Sosyal Medya Araçları ve Arap BaharıAlternatif Politika, cilt: 4, sayı: 3 (420-432).

(17) Russ, J. (2011). Avrupa Düşüncesinin Serüveni, çev.: Özcan Doğan, , İstanbul: Doğubatı Yayınları.

(18) Topdemir, H. G., (2002). “Aristoteles’in Bilim Anlayışı”, Felsefe Dünyası, sayı: 32 (23-36).

_________________________________________


** Ondokuz Mayıs Üniversitesinin 16-18 Mayıs 2014 tarihinde düzenlediği Uluslararası Gençlik ve Kültürel Mirasımız adlı kongrede sunulmuş ve bildiri metninde yayınlanmıştır.

*Doç. Dr/OMÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

[1] Bkz. Betül Çotuksöken, “İnsanın Özneye Dönüşmesinin Koşulları, Felsefe: Özne-Söylem, Notos Yayınları, İstanbul 2010, s. 157.

[2] Bkz. J. Russ, Avrupa Düşüncesinin Serüveni, çev.: Özcan Doğan, Doğubatı Yayınları, İstanbul 2011, s. 13 vd.

[3] Bkz. Condercet, İnsan Zekasının İlerlemesi Üzerine Tarihi Bir Tablo Taslağı, cilt: I-II, çev.: Oğuz Peltek, MEB Yayınları, İstanbul 1990, s. 3 vd.

[4] Bkz. J. Russ, Avrupa Düşüncesinin Serüveni, s. 13 vd.

[5] Bkz. Şahap Bulak, “Özne Türleri Üzerine”, Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 8/1, Ankara 2013, s.1101-1127.

[6] Martin Heidegger şöyle der: “Dil, içinde konaklamak yoluyla varolduğu Varlığın evidir, bunun içinde insan Varlığın hakikatine bekçilik yaparak ona ait olur.” Bkz. Martin Heidegger, Basic Writings. Ed. by Gray and Stambaugh, Harper and Row, New York 1977:

s. 213.

[7] Bkz. Doğan Aksan, Türkçeye Yansıyan Türk Kültürü, Bilgi Yayınları, İstanbul 2011, s. 19 vd.

[8] Bkz. Henri Frankfort-H. A. Frankfort, “Myth and Reality”, Before Philosophy, The University of Chicago Press, Chicago 1946, s. 11 vd.

[9] Bkz. Hasan Aydın, “Ortaçağ Doğu ve Batı Felsefesinde Dil, Düşünce-Gerçeklik İlişkisi ve Metafizik Alandaki İzdüşümleri”, Düşüncenin İletişim Aracı Olarak Edebiyati Bilim, Sanat ve Felsefede Dil,  İstanbul Kültür Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2011, s. 87 vd.

[10] Bkz. Nick Mansfield, Öznellik (Freud’dan Haraway’a Kendilik Kuramları), çev.: H. Çetinkaya-R. Durmaz, Ara-Lık Yayınları, İzmir 2006, s.  26-28.

[11] Bkz. Betül Çotuksöken, İnsanın Özneye Dönüşmesinin Koşulları, s. 157-168.

[12] Bkz. Jean-François Lyotard, Postmodern Durum, çev.: İsmet Birkan, BilgeSu Yayınları, Ankara 2013, s. 11.

[13] Bilgi teknolojilerinin yarattığı yeni durumlarla ilgili olarak bkz. Jean-François Lyotard, Postmodern Durum, s. 11 vd.

[14] Ali Rıza Babaoğlan-Meltem Banko, Gezi Parkı Sürecine Dijital Vatandaşın Etkisi, 2013, http://www.geziparkikitabi.com/ekitap/GeziParkiKitabi.pdf.

[15] Bkz. Betül Çotuksöken, Ağdaş Toplumu Gençler Örüyor, (12.06.2013) http://www.milliyet.com.tr/-agdas-toplumu-gencler-ogretiyor/gundem/ydetay/1721800/default.htm

[16] Betül Çotuksöken, Ağdaş Toplumu Gençler Örüyor, (12.06.2013) http://www.milliyet.com.tr/-agdas-toplumu-gencler-ogretiyor/gundem/ydetay/1721800/default.htm

[17] Bkz. Betül Çotuksöken, Radyoda Felsefe, İnkılâp Yayınları, İstanbul 2002, s. 23 vd.

[18] Bkz. R. Descartes, “Yöntem Üzerine Söylem”, çev: Aziz Yardımlı, Söylem, Kurallar ve Meditasyonlar, İdea Yayınları, İstanbul 1996, s. 33.

[19] I. Kant, “Aydınlanma Nedir?”, çev.: Nejat Bozkurt, Seçilmiş Yazılar, Remzi Yayınları, İstanbul 1984, s. 213.

[20] Bkz. Hasan Aydın, Ortaçağ Doğu ve Batı Felsefesinde Dil, Düşünce- Gerçeklik İlişkisi ve Metafizik Alandaki İzdüşümleri, s. 95 vd.

[21] Bkz. H. G. Topdemir, “Aristoteles’in Bilim Anlayışı”, Felsefe Dünyası, sayı: 32, 2000/2, s. 24 vd.

[22] Sözgelimi, TÜİK’e göre, Türkiye’de hanelerin % 49,1’i internete erişime sahiptir; 2007’de bu rakam %18’lerdeyken katlanarak artmaktadır. Bilgisayar ve İnternet kullanım oranları 16-74 yaş grubundaki erkeklerde %60,2 ve %59,3 iken, kadınlarda %39,8 ve %38,7’dir. Bilgisayar ve İnternet kullanımı kentsel yerlerde %59 ve %58, kırsal yerlerde ise %29,5 ve %28,6’dır. İstatistik Bölge Birimleri Sınıflaması (İBBS) Düzey-1’e göre, bilgisayar ve İnternet kullanımının en yüksek olduğu bölge %62,1 ve %61,4 ile TR1-İstanbul bölgesidir. Bunu %59,8 bilgisayar ve %58,5 internet kullanım oranı ile TR5-Batı Anadolu bölgesi takip etmektedir. Bilgisayar ve İnternet kullanım oranlarının en yüksek olduğu yaş grubu 16-24’tür. Bilgisayar ve İnternet kullanımı tüm yaş gruplarında erkeklerde daha yüksektir.

http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=13569

[23] Sözgelimi TÜİK’e göre, Türkiye hane halkı, 2013 bilişim teknolojileri araştırması sonuçlarına göre, internet kullanım amaçları ve oranları şöyledir: e-posta alma gönderme, %62,5; online gazete, kitap, dergi vb. okuma, %75; düzenli olarak bilgi almak için haber servis ya da ürünlerine abone olma, %21,3; sağlıkla ilgili bilgi arama, %59,6; eğitim ve kurslarla ilgili bilgi aranma, %45,9; mal ve hizmet hakkında bilgi arama, %59,9; yazılım indirme, % 19,1; web siteleri aracılığıyla toplumsal ve siyasal konularla ilgili görüşleri okuma ve paylaşma, %28,7; toplumsal ve siyasal konularda online bir oylamaya katılma, %12,8; herhangi bir konuda çevrim içi eğitim alma, %8,4; herhangi bir konuda bilgi almak için Wikipedia veya herhangi bir online ansiklopediye bakma, %32,6; iş arama ve iş başvurusu yapma, %12,9; profesyonel bir gruba katılma, %4,2; seyahat ve seyahatle ilgili online hizmet alma, %26,6; mal ve hizmet satışı, %9,3; internet üzerinden telefonla görüşme ve web cam ile video görüşmesi, %55,1; internet bankacılığı, %24,8.

http://www.tuik.gov.tr/UstMenu.do?metod=temelist

[24] Bkz. Martin Heidegger, Varlık Ve Zaman, çev.: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, İstanbul 2004,  s. 40.

[25] Betül Çotuksöken, Ağdaş Toplumu Gençler Örüyor, (12.06.2013) http://www.milliyet.com.tr/-agdas-toplumu-gencler ogretiyor/gundem/ydetay/1721800/default.htm

[26] Bkz. B. Szajkowski, “Sosyal Medya Araçları ve  Arap Baharı”,  Alternatif Politika, cilt: 4, sayı: 3, 2011, s. 420-432.

[27] Ali Rıza Babaoğlan-Meltem Banko, Gezi Parkı Sürecine Dijital Vatandaşın Etkisi, 2013, http://www.geziparkikitabi.com/ekitap/GeziParkiKitabi.pdf

Mektuplarda Yaşayanlar

“İLYAS HALİL ve NURİ ABAÇ’IN KANADA MEKTUPLARI” ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Bengül Biroğlu Şahbaz

Orhan Özdemir’in düzenlemeleriyle okuyucu ile buluşan İlyas Halil ve Nuri Abaç’ın Kanada Mektupları adlı eser, Ocak 2016’da Kanguru Yayınlarından çıktı.

2008 yılında Nuri Abaç’ın aramızdan ayrılışı ile kadim bir dostu yitirmenin acısıyla sarsılan İlyas Halil, sonraki yıllarda ödüllü yazar Orhan Özdemir ile tanışır. Yıllara tanıklık etmiş, özenle saklanmış mektupların unutulmasına, kaybolup gitmesine gönlü razı olmadığından, Nuri Abaç’la mektuplaşmalarının evraklarını bir dosya hâlinde, tarihlere göre sıralanmış olarak Özdemir’e verir. Özdemir, bu iki sanat adamının tecrübelerini araştırmacılara, sanatseverlere daha da önemlisi insanlığın ölümsüz hafızasına sunmak için kitaplaştırmaya karar verir.

İlyas Halil’in önsözü ile başlayan kitap, her iki sanatçının da ayrıntılı biyografileri ile devam etmektedir. Özellikle ikilinin tanışması, Mersin’de geçen günleri eserin temelini oluşturmaktadır. 200 kadar karşılıklı mektup ise, tarih sıralaması ve konu bütünlüğü esas alınarak 1965 – 1975 yılları mektupları, 1976 ve 1977 yılı mektupları olmak üzere üç bölümde okuyucuya sunulmuştur.

Eserin kitaplaştıran dostluklar silsilesi 1950’li yıllara dayanmaktadır. Dünyaca ünlü ressam Nuri Abaç ile şair ve öykü yazarı İlyas Halil’in Mersin’de tanışması ve ardından devam eden sanatla, renklerle, sözcüklerle yoğrulmuş dostlukları; 1964 yılında İlyas Halil’in Kanada’ya gitmesiyle kesintiye uğramadan devam eder.

1964 – 1977 yılları arasında sıkça mektuplaşan iki dost; mektuplarında ülkenin o dönemdeki sanatsal ve politik ortamına ışık tutmaktadır. Aynı zamanda iki uzak ülke, Kanada- Türkiye’nin kültürel, sosyal yaşamındaki farklar da satırlara yansımıştır.

“Halen 22 ilde sıkıyönetim devam ediyor. 12 Mart’tan beri askerin seçtiği bir hükümet (Nihat Erim) yeni ve ortanın solu bir anlayışa uygun (toprak reformu vesaire) işleri yürütüyor. 12 Mart’a kadar çıkan kargaşalıkların mesullerinin tümü yakalandı. Mahkemeler devam ediyor. Mesela dün 17 kişi idama mahkûm oldu. Büyük soygunlar oluyor. Tabii bu işlerin verdiği heyecan piyasayı da hepten etkiliyor. İşte kısaca görünüş bu…”

Memleket özlemi de sanat ve sergi haberlerinin gerisinde genzi yakan buruk bir koku gibi hissedilmektedir.

“Sana Mersin’in yeni, en son bir resmini gönderiyorum. Tanıyacak mısın acaba genç, dinamik İlyas’ın, ilk aşklarını yaşayan İlyas Halil’in gezip koştuğu yerleri… Hepinize selam ve sevgilerimizi iletirim.”

Her iki sanatçının da olgunlaşma döneminde birbirlerinin eserlerini eleştirmesi, karşılıklı eğitici bir süreci paylaşmaları da yine bu mektuplar sayesindedir. Sanatsal bir kaygıyla yoğrulan mektuplar genellikle kısa havadisler ve özlem dolu cümlelerle tamamlanır.

“Öykülerin güzel. Kesin, açık ve ilginç. Tek eksiği dil problemi…”

“Anlatım dilin çok sadeleşmiş, romantikleşmiş… Bir varmış bir yokmuş, masal havasına bürünmüş. Bu havayı devam ettir Nuri. Kur’an’ı ele alıp ondan birkaç mitolojiyi işle. Tevrat’tan da birkaç mitolojiyi işleyebilirsin. Dene bir. Dilin ve renklerin masal havasına çok uygun… Karagöz’e bir ara versen iyi olur. Tekrara düşmemek gerek.”

Mersin’de Halkevlerinin kapatılmasından sonra Mersin valisi Tevfik Sırrı Gür tarafından açılan Akkahve, 1948- 1962 yılları arasında Mersin’in sanat ve edebiyat lokali hâlini almıştır. İlyas Halil ve Nuri Abaç’ın da tanışmaları, dostlukları Akkahve’ye gidip gelmeleri sayesindedir. Bazı araştırmalarda söz konusu sanatçılardan “Üçüncü Kuşak Akkahve Sanatçıları” diye söz edilir. Mektuplarda da o dönemin izlerini taşıyan, diğer Akkahve sanatçılarından izler bulmak mümkündür.

“Geçenlerde Celal Çumralı’nın Boğa Burcu adında yayımlanmamış bir eseri geçti elime. Yok olmuş, ortaya çıkmamış bir hazine…”

Yaklaşık 300 sayfalık bu kitabı okurken kendinizi dünyanın öbür ucundaki soğuk ve uzak bir ülkeye yolculuk ederken buluyorsunuz. Kolunuzun altında tablolar, buzlu bir yolda kayıp düşmemek için bir sıla türküsüne tutunuyorsunuz. Montreal’de bir sergi salonundan seyrediyorsunuz Mersin’de çiçek açan bademleri. Nuri Abaç’ın tabloları; renk renk, desen desen uçuşuyor gözlerinizin önünde… Kanada’da hasretle tekrar tekrar okunmuş bir mektup oluyor İlyas Halil’in şiirleri.

Mektupların edebiyat tarihi açısından önemi kuşkusuz tartışılamaz. Yazarın hayatına, yazarın kaleminden vuran ışıklardır mektuplar. Çoğu kez uzaklardaki biri ile haberleşmenin ötesinde insanın kendi iç dünyasını tanımasına, fikirlerini tasnif ve tahlil etmesine, kendi ile hesaplaşmasına açılan bir kapıdır mektup.

Kısa haberleşme biçimlerinin tercih edildiği günümüzde böylesine dolu, doyurucu metinleri bulmak gerçekten güç. Kurgunun ötesinde gerçek yaşamdan sıyrılıp dirilerek dile gelen mektuplar, geçmiş zamanların yaşandığının en somut kanıtıdır. Kâğıttaki mürekkep izi, zarfın üzerindeki mühürdür bizi alıp götüren geçmiş günlere. Uzak yollardan gelip, uzun yolculuklara çıkan sözcüklerdir. Yaşamının bir döneminde mektup yazmış olanlar bilir ancak katlanmış kâğıtların kıymetini. Zaman, akıp giderken; konuşulanlar, söylenip uçarken; insan, gelip ve geçer ancak yazı daima kalır.

Henüz bu kitabı okumamış olanlara sesleniyorum. Renklerin, çizgilerin, sözcüklerin dünyasında dolaşacağınız bu kitapta; karlı, soğuk bir gecede, denizdeki dalga seslerini dinleyen iki eski dostun fısıltılarını duyabilirsiniz. 

Yapacak Çok İşimiz Var

Yirmi birinci yüzyılda teknoloji, günlük hayatımızın bir parçası olmuş ve eğitimi etkileyen bir konuma gelmiştir. Önceleri, her hangi bir şey öğrenmek istediğinizde yapabileceğiniz birkaç şey vardır: Birine sorabilirsiniz, kitap alabilirsiniz, kendi kendinize düşünüp taşınabilirsiniz ya da (ve bu en güzel bir şey) okula gidebilirsiniz. Şimdi, her şeyi internet üzerinde de yapabilirsiniz.

Birine sormak isterseniz, Linkedin’de hocalarınıza bağlanabilir ve sorabilirsiniz. Facebook gibi, ama Linkedin daha akademik ve yüksektir. Linkedin’i doktorlar ve akademisyenler kullanırlar. Quora’yı da unutmayın. Quora web sayfası herhangi bir soru aklınıza gelirse bulursunuz ya da yeni bir soru kurabilirsiniz ve en kısa zamanda uzmanlar size cevap verirler. Kitap almak isterseniz, mesela [https://openstaxcollege.org/] web sayfası üzerinde istediğiniz kitapları indirebilirsiniz ve kitapları indirmek ücretsizdir. Bu zamanda internetten okul bitirebilirsiniz. Evden herhangi bir bölümü okuyabilirsiniz. University of the People [http://www.uopeople.edu/] çevirmiçi bir üniversitedir. İşletme Yönetimi, Sağlık Araştırmaları ve Bilgisayar Bilimlerinde diploma veriyorlar. Başka bir şey daha var: MOOCs (Massive Open Online Courses), Türkçesi Kitlesel Açık Çevrimiçi Dersler.

MOOCs’ un özellikleri:

  1. Şimdi bulunan derslerin miktarı çok büyük ve hızlıca artırılıyor. Mart 2016’ya kadar neredeyse 4180 kurs ve 500’den fazla üniversite vardı. Yalnızca geçen ay Nisan’da625’ten fazla kurs başlamıştır. [https://plot.ly/~alisorliman/0/growth-of-moocs/ MOOCs’un büyümesiniaçıklıyor].
  2. Dersler herkese açık; herkes erişebilir, okuyabilir, yorum yapabilir ve katılabilir. Prof. Andrew Ng dediği gibi “Bir profesörün bir öğrenciye değil yüz bin öğrenciyeöğretmesini sağlayan teknolojinin amacı yüksek eğitim ekonomisinideğiştirmektedir”.
  3. Dersler çevrimiçi ve ücretsiz. Ancak sadece bir diploma istiyorsanız ücretli olabilirama paranız yoksa mali yardım talepedebilirsiniz.

MIT OpenCourseWare, Coursera, EdX, Stanford Online, Open Yale Courses, NPTEL Online Courses, UCI Open, Udacity, Udemy, Khan Academy, Codecademy, Futurelearn ve birçok uzaktan eğitim vardır. Maalesef Türkiye’de uzaktan eğitim hakkında hiçbir fikrimiz yok. Bizim öğrenmemiz için MOOCs’un yayınlaması gerekiyor. Bunlar MOOCs web sayfaları. Çoğu web sayfası kurs bittikten sonra sertifika verir. Önemli olan öğrenmektir.

MIT OpenCourseWare:[http://ocw.mit.edu/index.htm]

coursera:[http://www.coursera.org]

edX:[http://www.edx.org]

FutureLearn[https://www.futurelearn.com/]

UCI Open[http://ocw.uci.edu/]

Stanford Open Classroom:[http://openclassroom.stanford.edu]

Open Yale Courses:[http://oyc.yale.edu/courses]

Udemy:[http://www.udemy.com/]

IIT Open courses: [http://nptel.iitm.ac.in/]

TU Delf:[https://online-learning.tudelft.nl/]

Alison:[https://alison.com/]

Khan Academy: [http://www.khanacademy.org/]

Udacity: [http://www.udacity.com/]

Codecademy: [http://www.codecademy.com]

Coursmos [http://Coursmos.com]

Saylor [http://saylor.org]

Nalandau [http://www.nalandau.com/index.php]

AcademicEarth [http://www.academicearth.org/]

Youtube Education[http://www.youtube.com/education]

Learn to Be [http://www.learntobe.org/]

Floqq [http://www.floqq.com]

Videolectures.NET [http://videolectures.net/]

Portal to all free courses:[http://www.knollop.com/]

OpenSesame – [http://OpenSesame.com]

Eduarrow – [http://eduarrow.com]

Curcle [http://curcle.co]

Mytestbuddy: [http://mytestbuddy.com]

Berkeley Webcasts: [http://webcast.berkeley.edu/]

Carnegie Mellon: [http://oli.cmu.edu/]

Class Central : [http://www.class-central.com/]

My Open Courses: [http://myopencourses.com]

My Open Campus: [http://myopencampus.in]

NovoEd (previously Venture Lab) [http://venture-lab.stanford.edu]

P2PU: [https://p2pu.org/]

Skillshare: [http://www.skillshare.com/]

TED: [http://ed.ted.com/]

Learning from Data:[http://work.caltech.edu/telecour]

CK-12 [http://www.ck12.org/]

CourseBuffet: [http://www.coursebuffet.com]

EveryClass : [https://everyclass.com/]

CodeSchool [http://www.codeschool.com/]

Open2Study [www.open2study.com]

Peer to Peer Univeristy [https://p2pu.org/en/]

Data Camp [www.datacamp.com]

Stanford Engineering:  [http://see.stanford.edu/]

Free and Paid online courses from global certificateproviders [http://learnof.com/http://universalclass.com]

Ultimate Guide to MOOCs[www.diygenius.com]

Study:[http://study.com/]

ITunesU Free Courses:[http://www.apple.com/education/itunes-u/]

İversity:[https://iversity.org/]

Coursehero:[https://www.coursehero.com/]

Open HPI[https://open.hpi.de/]

Mongo DB[https://www.mongodb.com/]

NovoEd [https://novoed.com/]

Massachusets Institute of Technology (MIT), bildiğimiz gibi dünyanın en iyi üniversiteleri arasında ön sıralarda yer alır. Mühendislik alanında en kaliteli eğitim veren, sayısız araştırmalar yapmış, bilim insanları yetiştirmiş bir üniversitenin derslerine ulaşmak mümkündür. Şimdi bu web sayfasına girdiğinizde “MIT OpenCourseWare” [http://ocw.mit.edu/courses/] bir kurs seçersiniz ve bulduğunuz materyaller, videolar ve ödevlere çalışmaya başlayabilirsiniz. Hatta 2011 yılında, Scoot Young herhangi bir okula gitmeden, 12 ay içinde MIT’ın 4 yıllık bilgisayar bilimleri lisans derslerini öğrenmek için denemeye karar vermiş, MIT OpenCourseWare’yi kullanmış ve 1 Ekim’de MIT’nin verdiği 33 derslik kursu almıştır. Kursları bitirmeye başlamış. Haftada 60 saat çalışıyormuş. Her hafta yaptıklarını videoya kaydetmiş. 26.09.2012’de bu kursu bitirmiş.

Olağanüstü çalışmasını anlatmak için TED platformuna başvurmuş ve kabul edilmiştir [https://www.youtube.com/watch?v=piSLobJfZ3c].

Coursera da en ünlü MOOCs web sayfalarından biridir. Coursera, 2012 yılında Stanford Üniversitesinden iki eski profesör tarafından (Andrew Ng ve Daphne Koller) kurulmuştur. Üniversiteler ve Coursera arası işbirliği ile eğitim konularını sürekli genişletmektedir. Sanat ve beşeri bilimler, işletme, mühendislik, bilgisayar bilimleri, tıp, biyoloji, sosyal bilimler, matematik, fizik, hukuk ve daha birçok alanda hizmet vermektedir. Ayrıca bir bölümün içinde birkaç kurs vardır. Dersi bitirdikten sonra, sertifika alabilirsiniz.

Ama Quora, Openstaxcollege, MIT opencourseware ve Coursera “MOOCs” ‘ın çok güzel olmasına rağmen, onları çoğu insan kullanamaz çünkü dili İngilizcedir. Üstelik Orada Türkçe içeriği çok az hatta MOOCs’ta sadece Coursera’da ki tek Türk üniversitesi “Koç Üniversitesi”dir Türkçe birkaç kurs veriyor.

Bu yetersizdir ve aynı zamanda herkes iki dil bilmez özellikle Türkiye’de. Onlarca ya da yüzlerce güzel kurslar Coursera’da İngilizce’de vardır. Bu yüzden şimdi bu halde kursları tercüme etmemiz gerekiyor. Coursera derslerin video altyazıları İngilizce’den Türkçeye çevirmemiz gerekiyor.  Bu kurslar Coursera’nın “Global Translator Community(GTC)” [ https://translate-coursera.org/] üzerinde tercüme yapabilir. Çeviri yoluyla dünyanın en iyi eğitimi haline getirilmektedir. Bahar 2014 yılında GTC’ye başlamıştır ve şimdiye kadar 40.000 ‘den fazla kişi kayıt edilmiştir. GTC’nin üyeleri 50’den fazla farklı dillere yaklaşık 60 milyon kelime tercüme ettiler ama Türkçede çok az kelime tercüme edilmiştir.

İngilizce, günlük hayatımızın eğitimi için etkili bir konuma gelmiştir.

Kaynakça:

1-    By The Numbers: MOOCS 2015- (Dhawal Shah)[https://www.class- central.com/report/moocs-2015-stats/].

2-    MOOC Course Report April 2016- (Dhawal Shah) [https://www.class- central.com/report/mooc-course-report-april-2016/]

3-   Growth of MOOCs[https://plot.ly/~alisorliman/0/growth-of-moocs/].

4-   MOOCs Directory[http://www.moocs.co/Higher_Education_MOOCs.html].

5-   MOOCs photo [http://blogs.curtin.edu.au/odvce/wp- content/uploads/sites/7/2013/02/MOOCs-Daigram11.jpg].

6-   MIT Açık Ders Materyalleri – (Saime Yakupoğlu) [http://www.egitimag.com/mit-acik-ders- materyalleri/].

7-   Scoot Young Blog[https://www.scotthyoung.com/blog/myprojects/mit-challenge-2/].

8-   The MIT Challenge is Complete [https://www.youtube.com/watch?v=WIU- 79QlKa4&list=PLevjQIg-kYubWBFB8NN8EYvYjmJhjEzVA].

9-   Can you get an MIT education for $2000?[https://www.youtube.com/watch?v=piSLobJfZ3c]

Okuma Sevgisinin Oluşum Süreci

 

Okumayı sevmeseydi, ne bir öğrencisine sevdirebilirdi okumayı ne de bir başkasına. Her sevgi gibi okuma sevgisi de öğreniliyor. Ancak okuma sevgisinin oluşturulabilmesi için uygun olanak ve koşulların bulunması ya da yaratılması gerekiyor. Kişi, okumayı alışkanlık durumuna getirmeyi istiyorsa ve gerekli çabayı göstermeye de hazırsa, beklenen sonuca daha kolay ulaşıyor.

Okuma sevgisini ve alışkanlığını o, ilkokulda edinmişti. Ondaki kitap sevgisi ise ilkokul öncesine dek uzanıyordu. Beş yaşlarındaydı. 1940’lı yılların uzun kış gecelerinde, kalabalık sofralarda akşam yemeği yendikten sonra Dedesi, ya odasına çekiliyor ya da bir komşuya gidiyordu. Hem mutfak hem de oturma ve yatak odası olarak kullanılan kışlık yer odasında sekiz kişi yerlerini alır almaz gözler, Dedesinin büyük oğlu Mustafa Ağabey’e çevriliyordu.

Mustafa Ağabey, ocağın üstündeki rafa uzanıp oradan, Kerem ile Aslı, Âşık Garip, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre, Şahmeran, Hz. Ali Cenklerinden sırası geleni alıp, duvarda asılı gaz lambasının sağındaki sandalyeye oturuyor, yüksek sesle okumaya başlıyordu. Okuma süresince kimseden çıt çıkmıyordu. Bir ara, Yengesi sessizce kalkıyor, yiyecek bir şeyler getirip aralara koyuyordu. Can kulağıyla dinlediklerinin çağrışımıyla o, kimsenin kestiremeyeceği güzellikte renkli ve zengin düşler kuruyordu.

İlkokula,1945-1946 öğretim yılında başlamıştı. İster rastlantı, isterseniz şans deyin, okul yılları da kitap okuma sevgi ve ilgisini yoğunlaştırıp güçlendiren olanaklar sunmuştu ona. Birinci Yıl Kitabı’ndaki her okuma parçasında anlatılanlar, köyde yaşadığı ya da duyduğu olayları anımsatıyor, onda doyumsuz hoşlanımlar yaratıyordu. Onu ilk üç yıl eğitmen; dördüncü ve beşinci yıl da köy enstitüsü mezunu öğretmen okutmuştu. Bir gün eğitmen, onlara Oğuz Destanı’nı dinletmişti. Dinledikleri, onu adeta büyülemişti.

Dördüncü sınıfta, Bakanlıkça gönderilen halk kitaplarından Karacaoğlan’ı, Âşık Garip’i ve Kerem ile Aslı’’yı okumuş ve çok sevmişti.

Onların köyü, Cumhuriyetin kuruluşundan beş yıl sonra; 1928’de açılmıştı. Çevredeki on üç köyün çocukları da bu okulda öğrenim görüyorlardı. Öğretmeleri, her fırsatta onlara kitap okumalarını öneriyor; kimi kitapları da sınıfta okutarak ya da okuyarak onların okuma heveslerini kamçılamaya çalışıyorlardı. Ziya Gökalp’ın “Çocuktum ufacıktım./ Top oynadım acıktım./ Yerde buldum bir erik,/ Kaptı bir alageyik./ Kaçtı hemen ormana.” diye başlayan Alageyik adlı manzum masalının damağında bıraktığı tat, o günlerden kalmaydı.

Beşinci sınıftaydı. Onun da görev aldığı gazetecilik kolu üyelerini bir öğle paydosunda öğretmenleri bir araya getirmiş ve aralarında görev bölüşümü yapmıştı. Gazetenin başmuharrirliği (başyazarlığı) ile gelen yazıların büyük kareli kâğıda yazılması görevi ona verilmişti. Gazetenin başmakalesinin yazılması da başyazar olarak onun göreviydi. Her duvar gazetesini, öğretmeninin yol göstericiliğinde hazırlandıktan sonra salonun duvarına asıyordu.

On iki yaşında, sınavlarını kazanarak girdiği Köy Enstitüsünün parasız yatılı öğrencisi oldu. Bu okul olmasaydı ve bu okulun sınavlarını kazanamasaydı okumak, onun için yalnızca bir düş olarak kalacaktı. Köylerinden Enstitüye arabayla bir günde ancak varılıyordu. Orada derslerin dışında başka birçok olanak ve güzellik daha vardı. Yediriliyor, giydiriliyor ve yatırılıyorlardı. Kimi derslerde toprakla da haşir neşirdiler. Okulun kitaplığında telif, çeviri, yirmi bin dolayında kitap vardı. O burada kitaba değil; kitap denizine kavuşmuştu. Özellikle Türkçe öğretmenleri, sürekli okumaya özendiriyordu onları.

 

Enstitüde neleri mi okumuştu?

 

Hayattan Sayfalar, Melek Sanmıştım Şeytanı, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Frankfurt Seyahatnamesi, Baba Evi, Avare Yıllar, Bozkurtların Ölümü, En Güzel Türk Masalları, Pol ve Virjini, Gulliver’in Gezileri, Gülistan, Bostan, ilk iki yılda okuduğu ve adları aklında kalan kitaplardı.

 

Çalıkuşu, Harabelerin Çiçeği, Sokak Kızı, Victoria, Baragan’ın Dikenleri, Vahşi Bir Kız Sevdim, Bomba, Beyaz Lale, Dede Korkut Hikâyeleri, Robenson Crusoe, Bizim Köy, Beyaz Zambaklar Memleketinde, Hıçkırık, Bozkırda Günler, Ekmek Kavgası, Ayaşlı ve Kiracıları üçüncü ve dördüncü sınıflarda okuduğu kitaplar arasında yer alıyordu.

 

Mai ve Siyah, Hakikat, Ülkücü Öğretmen, Köy Hekimi, Sinekli Bakkal, Tevfik Fikret ve Şiiri, Paydos, Yeşil Gece, Yaprak Dökümü, Vatan yahut Silistre, Kiralık Konak, Kırık Hayatlar, İntibah, Gazoz Ağacı, On İkiye Bir Var, Boğaziçi Mehtapları, Son Kuşlar, Sözden Söze, Ararken, Akıl Taciri, Zeytindağı ise beşinci ve altıncı sınıflarda okuduğu kitapların belli başlılarıydı.

 

Kitaplığın bitişiğindeki geniş okuma salonunda, Türkiye’de çıkan bütün günlük gazeteler de onlardan okunmayı bekliyordu. Gazetelerden şu anda Cumhuriyet, Vatan, Yeni İstanbul, Yeni Sabah’ı anımsıyordu.

 

İkinci ve üçüncü sınıfta çalıştığı Kültür, Edebiyat ve Yayın Kolunda, kol üyeleriyle birlikte okul duvar gazetesi çıkarmış, sonraki yıllarda da okul duvar gazetelerine yazı yazmayı sürdürmüştü.

 

Dördüncü sınıf edebiyat öğretmeni, bir derste Varlık dergisiyle tanıştırmıştı onları. Bu tanışma ona, Türkçenin gücünü ortaya koyan çağdaş Türk yazınının şiir ve düzyazı örnekleriyle beslenmenin yolunu açmıştı. Bu dergi aracılığı ile Varlık Yayınlarıyla da tanışmıştı. Yirmi beş yıl boyunca aralıksız okuduğu Varlık dergisi ciltleri ve yüzlerce Varlık kitabı, öbür kitap ve dergilerinin yanı başında, vefalı dostları olarak kitaplığında yer almıştı.

 

Kitaplarla, dergi ve gazetelerle oluşturduğu dostluktan çok hoşnuttu. Ona kapılarını ardına dek açan bu dostlara, kopmaz bağlarla bağlanmıştı. Niçin bağlanmasındı? Bunlar, istediği an, istediği kadar yanında oluyorlardı. Alçakgönüllüydüler; yalansız dolansızdılar; vefalıydılar. Ne iseler, öyle çıkıyorlardı karşısına. Hiçbiri, bir kez olsun, ona ne darılmış ne de kırılmıştı. O da hep el üstünde tutmuştu kitapları. Masasında, cebinde, çantasında her zaman yer vardı onlara. Bir kitabı, bir dergiyi, bir gazeteyi yanına almadan, bir kez olsun, evden dışarı adımını atmamıştı.

 

Kitaplarla verimli uyumu, her kitabı kendine özgü özelliklerini göz önünde tutarak okuma yoluyla gerçekleştiriyordu. Kimini su içer gibi bir solukta okuyor; kimisini de ağır ağır, sindire sindire okumaya özen gösteriyordu.

 

Ona sorarsanız, önemli olan, okumayı sevmek ve alışkanlık durumuna getirmekti. Bu gerçekleştirildikten sonra, her gün birbirinden ilginç kitaplar bulmakta ve okumakta güçlük çekilmezdi. Kişi, okudukça, kendisiyle, başkalarıyla, dünyayla, evrenle daha anlamlı, daha bilinçli, daha doyurucu ilişkiler kurabiliyordu.

 

Her kitap, yeni bir ışık tutuyordu duygu ve düşünce dünyasına; kişinin var olan gücüne yeni bir güç katıyordu. Beş duyu ile algılanan varlık, olay ve olgular, okunanların katkılarıyla kavramlaşıyor, sağlamlaşıyordu. Bir yandan yeni kavramlar edinilirken, bir yandan da var olan kavramlara, iç dolgunluğu kazandırılıyordu.

     

Edinilen her kavram, anlatımda kendilerine düşen işlevi görmek üzere, okurun buyruğunu bekliyordu. Görmemiş, işitmemiş, koklamamış, tatmamış, dokunmamış, düşünmemiş ve duyumsamamış olduğu pek çok şeyi görme, işitme, koklama, tatma, onlara dokunma, nice ayrıntıların güzelliklerini duyumsama olanağını sunuyordu ona. Okudukça, dağın önü gibi ardını da görebiliyordu.

 

Eğer, onu ilk güdüleyen öğretmeni olan annesi, daha beş yaşına girmemişken, ‘Yazmamı satacağım, oğlumu okutacağım.’ tümcesini onun belleğine kazımasaydı; öğretmenleri ile çok sayıdaki şair, yazar, düşün ve sanat insanı onu bu yönde etkilemeseydi, ondaki okuma sevgisi ve alışkanlığı, bugünkü yoğunluğuna erişemezdi.

 

Peki; giderek yoğunlaşan okuma sevgisi, kendi anlama, düşünme ve düşündüklerini söz ve yazı ile iyi ve doğru biçimde anlatma gücünü geliştirmesinin ötesinde ne işine yaramıştı?

 

İlgi alanına giren birçok değerli kitap, dergi ve gazeteyi tanımış, edinmiş, okumuş ve yıllar geçtikçe de kitaplığının raflarına yeni raflar eklemişti.

 

Birikimi, bir süre sonra onu bir şeyler yazmaya zorlamış; ipin ucunu sıkı tuttuğu ölçüde, düşünsel ve yazınsal alanda dişe dokunur bir şeyler yazmaya başlamıştı.

 

Öğrencilerini iyi birer okuyucu olmaya ve yazmaya isteklendirmiş; bunlardan bazılarının, yazın dünyasında adlarını duyurduğuna tanık olmuştu.

 

Onun gerçekleştirilmesini çok istediği bir de beklentisi vardı:

 

Öğretmen yetiştiren fakülteler, öğretmen adaylarının tümünü iyi birer eleştirel okur durumuna getirmeliydiler. Çünkü aydınlanmış kuşakların yetiştirilmesinde ve toplumumuzun çağdaşlıkla buluşturulmasında, öğretmenlerin birer eleştirel okur durumuna getirilmiş olması, baş etkenlerden biriydi.

 

Okuma Alışkanlığını Neden Terk Ediyoruz?

Okuma alışkanlığının kazandırılması için ilkokuldan başlamak üzere bazı yöntemler uygulanmaktadır. Ders programı kapsamında, öğrenciler okumaya özendirilmektedir. Okudukları kitapların özetini çıkarmak için ödevler verilmektedir. Sınıflarda kitaplıklar oluşturulmaktadır. Bu tür uygulamalar yeterli olmasa da, çocukların daha çok okumalarını ve kitaplara ilgi duymalarını büyük ölçüde gerçekleştirmektedir.

Bu tür sevindirici olgulara karşın, kitap okuma alışkanlığı neden yaşam boyu sürdürülmüyor? İlkokulda, ortaokulda kitaplara gösterilen ilgi, liselerde bu konuda kazandırılan bilinç neden amaçlarına ulaşmıyor. Evlerinin % 90’nında kitap bulunmayan, okuma özürlü bir toplum haline gelişimizi de tartışmamız gerekiyor. Okuma alışkanlığıyla ilgili eğitim, belli bir dönemi kapsayacaksa, sonradan tamamen terk edilecekse neden kalıcı yöntemler bulamıyoruz? Okumaya halkımızın ilgisini artıracak çözümlere neden yönelmiyoruz?

Okumanın gelişmek olduğu, kişinin gözerimini açtığı, yaşamsal deneyimler sağladığı, algılama yetisini geliştirdiği çokça dillendirilmiştir. Çocukların ruhsal gelişimlerini hızlandırmak, özgüvenlerini artırmak, sevgiyi, barışı önemseterek sosyal aktiviteleri yaşamlarına sokmak her dönem amaçlanmıştır. Çocuklara eleştiri yeteneği kazandırmak, yaratıcı olmalarını sağlamak, kitap sevgisini aşılayarak yaşama hazırlamak değişmez ilkedir.

Bu klişeleşmiş söylemlerle de, uygulanan ilkelerle amaçlanan kalıcı sonuçlar elde edilememiştir. Çocukların bilinç ve algılama düzeyine uygun kitaplar yazan, onların düşleme güçlerini harekete geçiren yazarlarımız vardır. Çocukların, gençlerin kendini tanıma, yaşama hazırlanma ve araştırma yapma konularında yol gösterici kitaplardan da yoksun değiliz.

Buna karşın, okul sıralarında kazandırılmak istenen okuma alışkanlığı zamanla neden terk edilmektedir? Her yaş gurubuna uygun kitaplar bulunduğu halde, okuma istemi neden köreliyor? Kitaplar, yaşamdan nasıl çıkartılıyor? Bu konular da, ele alınması, çözüm bulunması gereken bir eğitim sorunudur.

Okumanın yetersiz olduğu bir ortamda, kitapları “yararlı” ya da “zararlı” diye adlandırmanın da fazla bir önemi yoktur. Çocuğun iç dünyasıyla bağdaşmayan, ruhsal çöküntülerine neden olan, gençlerimizin iyi eğilimlerine uymayan kitaplar zararlıdır. Çocukların düşünce gücünü artıran, çevreyi iyi algılamasını sağlayan, becerilerinin gün ışığına çıkmasını etkileyen, sevgiyi barışı içeren kitaplar ise yararlıdır. Çocuğun kendi çabasıyla, iyiyi kötüden ayırması, başarının yol ve yöntemlerini bulması, zararlı kitap okumasından çok daha önemlidir.

Bizim çocukluğumuzda yaygın olan resimli romanlar, gençleri bir ölçüde okumaya yöneltmişti. Ancak bu kitaplar, vurdulu kırdılı serüvenleri içeriyordu. Bu serüvenler ülke gerçeklerine uymadığı gibi çocukların, gençlerin kişilik kazanmalarına da katkı yapmıyordu. Çekiciliği, okuyana deneyimler kazandırmaktan değil sürükleyiciliğinden kaynaklanıyordu. Bu kitapların azalması, çocuk kitaplarındaki yeni serilerin yaygınlaşması, okumayı sürdürmek için iyi bir ortam sağlamıştır.

Bu ortam ileri yaştakiler içinde söz konusudur. Yerli yazarlarımız uygar ülkelerdeki gibi öyküler, romanlar üretiyorlar. Dünyada önemsenen, seri başı olan kitaplar dilimize çevriliyor. Yazınımızın her dalında okunacak, gerektiğinde başvurulacak sayısız kitaplar var. Kültürümüzün odak noktalarından olan yayınevlerimiz, ticari kaygılarla bazı kitapları pahalı piyasaya sürse de, bu az okumamıza gerekçe olamaz. Bu ülkede, her gün bir kitap alabilecek, dergilere abone olacak, ekonomik konumu elverişli yüz binlerce kişi var. Oysa, kitap satışları ortalama iki bin, üç bin dolayında gerçekleşiyor. Demek ki, ekonomik durumu iyi olanların çoğunluğu, kitap alacak durumda olmalarına karşın okumuyor.

Nüfusumuzun % 3’nün ya da % 5’inin evi kitap doluymuş, kitap dostları sahaflardan çıkmıyormuş, bazı kişilerin elinden dergi düşmüyormuş, bunlar nicelikte değil nitelikte etkin olabilir. Bu konuda da çoğunluk ölçü alınmalıdır.

Bir ülkenin gelişmişliği, yolları, limanları, demiryolları, yüksek binalarıyla saptanamaz. Tek ölçü kültürel düzeydir. Kültürün kaynağı da insandır. İnsanı geliştiren de kitaptır. Kitaplardan yararlanmanın yolu da çok okumaktır. Sözü uzatmadan, okuyan ülkelerin kalkındıkları halde, okumayan toplumların sorunlarını çözemediklerini vurgulamakla yetinelim. Okumamanın sonu, buluş yapan, teknolojiyi geliştiren ülkelerin, bunları kullanmak zorunda kalan ülkeleri yönlendirip yönetmeye kadar uzanmaktadır.

Gazete, dergi çıkaranlar, TV yayını yapanlar, kültürel hizmetlerden sorumlu kuruluşlar, ozanlar ve yazarlar, bu konuda çözüm aramaya ne dersiniz?

Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Sözlüğü

Eğitimci / Pedagog ve Yazar Rasim Bakırcıoğlu, mesleğinin doruğuna tırmanan hemşehrilerimizden biridir. 1937 Ardanuç doğumlu olan Bakırcıoğlu, ilkokul öğretmeniyken, kariyer yaparak meslek dersleri öğretmenliğine, G.Ü. Eğitim Fakültesi öğretim görevliliğine kadar yükseldi. Mesleğine tutkunluğu ve durmak bilmeyen çabalarıyla Kıbrıs ile Türkiye’de eğitimle ilgili önemli görevlerde bulundu. Pedagoji ve Türkçe bölümlerini bitirdikten sonra, Eğitimde Psikolojik Hizmetler dalında yüksek lisans yaptı. Yüksek okullarda, üniversitelerde dersler verdi.

1985’de emekli olduktan sonra eğitim alanında çalışmalarını sürdürdü. Özel dershanelerde Türkçe dersleri verdi. Özgün Yayınevinde genel yayın yönetmenliği yaptı. Özgün ve Çağdaş ünite dergilerini yönetti. Eğitim ve sosyal psikoloji, ruh sağlığı ile benzer konularda kendini geliştirdi. Yetkin bir kişi olarak yazılarıyla, konuşmalarıyla eğitime katkılarını sürdürüyor.
Bakırcıoğlu’nun ders kitapları başta olmak üzere 20 dolayında basılı eseri bulunuyor. Bu kitaplar arasında yedi baskı yapanlar, ödül alanlar da var. Biz bu yazımızda oylumlu (3 kilo ağırlığındaki) “Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Sözlüğü”nden söz etmeye çalışacağız. Daha önce yayımladığı Ansiklopedik Psikoloji Sözlüğü (2006) ile Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Sözlüğü (2012) eserlerinden yararlanmıştık.

Bakırcıoğlu bu kez, sözlüğün genişletilmiş 2.baskısıyla, daha kapsamlı ve daha yetkin bir içerikle çıkıyor okurların karşısına. Görülen eksikliklerin yeniden gözden geçirilerek, psikolojiye yakın bilim dallarından da, binden çok yeni kavrama yer verildiğini belirtiyor. Yazar, 2.baskının önsözünde kısaca şunları vurguluyor:

*Bu nicel ve nitel yapısıyla sözlük, çağdaş değerleri içselleştirip çağdaş yaşam bilinci oluşturmak, kendini gerçekleştirmek, çevreyle doğru iletişim kurmak isteyenlere,

*Çocukları toplumsal ve ruhsal yönden sağlıklı birer yetişkin konumuna getirmek isteyen anne, baba ve öğretmenlere,

*Eğitimin, psikolojinin ve onlarla ilişkili bilim dallarının temel kavramlarını öğrenmek isteyenlere, güvenilir bir başvuru kaynağı olma işlevini amaçlıyor.

“Bu ansiklopedik sözlük, sorun çözmede, üretici ve yaratıcı çalışmalarda sezgi ile birlikte kavramların gücüne de inananlara adanmıştır” diyor. Türkçe öğretmenliğinden kaynaklanan arı dili kullanan Bakırcıoğlu, kızı Yard. Doç. Dr. Nesrin Bakırcı’nın katkılarına de değiniyor. Kızının, sözlükteki tüm kavramların İngilizce karşılıklarını, anlam ve yazım açısından özenle gözden geçirdiğini belirtiyor.

Binlerce öğrenci yetiştiren Bakırcıoğlu, mesleki birikimlerini yazı ve kitaplarıyla gelecek kuşaklara aktaran bir bilim adamı. Psikoloji eğitimi alanında mutlaka okunması gereken 20 kitap arasında “kisiselbasarı.com” Bakırcıoğlu’nun bu eserini de göstermiş. Doç. Dr. Nail Yıldırım’ın “Eğitimciler İçin 100 Kitap Önerisi Üzerine Nitel Bir Çalışma” başlıklı yazısını Uluslararası Türk Eğitim Bilimleri Dergisinin 1. sayısında okumuştuk. 100 kitaptan söz edilen bu yazıda Bakırcıoğlu’nun “Çocuk ve Ergende Ruh Sağlığı” adlı kitabına da yer verilmişti.

Ansiklopedi, salt kavramların açıklanmasından oluşmuyor. Bu alanlarda çalışma yapmış, yeni fikirler ortaya atmış, eserler yazmış yerli ve yabancı bilim adamlarının yaşamlarına da yer verilmiş. Psikoloji ve pedagoji alanındaki sıkça kullanılan binlerce kavram özenle incelenmiş. Mesleki açıdan yorumlanmış. Bu nedenle, bu ansiklopediyi derleme/düzenleme olarak değerlendiremeyiz. Kaldı ki, öyle olsa bile bu kadar maddeyi sıralamak, meslekle ilişkisini kurmak kolay değil. Her maddesi, her dizesi bir emek ürünü.

Genel, öğrenme ve sosyal psikolojiden tutun da fizyolojik psikolojiye kadar birçok kuram ve yöntemleri içeren bu kaynak eseri ortaya koyduğu için Bakırcıoğlu’nu kutluyoruz. Onun üretkenliğinin, mesleğine saygısının, özenli çalışmalarının, kesintisiz süren araştırmalarının gençler tarafından örnek alınacağını düşünüyoruz.

_______________________
Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Sözlüğü / Rasim Bakırcıoğlu / Genişletilmiş 2.Baskı / 1750 sayfa / Anı Yayıncılık / Ankara 2016.

Prof. Dr. Tolga Yarman ile Röportaj

Nurzen Amuran Soruyor, Prof. Dr. Tolga Yarman Can-ı Gönülden Yanıtlıyor

Nurzen Amuran

Nurzen Amuran -Sayın Yarman, uzun yıllar bilim dünyasına hizmet ettiniz. Yarman Ailesi bilime aşık bir aile, hemen bütün kardeşler, giderek çocuklarınız, kariyer yaptınız. Ailenizle, çocukluğunuzla, kardeşlerinizle, yeni kuşak Yarmanlar’la, ilgili okuyucularımıza, biraz bilgi verelim.

Tolga Yarman: Annemiz, Babamız önce hakim, sonra avukat olarak, çalışıyorlardı. Başımızda Abide bir Teyzemiz vardı: Zehra Türker… Hayatını tam anlamıyla bize vakfetti.

Hepsi toprak şimdi… Nur içinde yatsınlar!..

Annem Tarafı, Balkan Savaşı sonrası, Elbasan’daki evlerinin kapısını çekip, buraya, tüm göçmenlerimiz gibi, tığ teber, acılar içinde intikal etmişler… Aile aslında, “asker bir aile”… Annem’in Babası Hasan Tahsin Türker, asker… Atatürk’ün silah arkadaşı… Anneanem’in Babası, O, yüksek rütbeli bir asker. Dedem Hasan Tahsin, O’nun maiyet subayı. Onlar, anladığımız kadarıyla, Balkanlar’a görevle, Konya’dan, gitmişler… Orada evlenmişler. Anneannem’in Annesi’ni, tanıma şansım oldu… O’na “Nine” derdik… Ufak tefek, ama çok maharetli bir kadındı. Evi o zaman, ileri yaşına rağmen, o çevirirdi… Teyzem, O’na başyardımcı… Anneanem, büyük hoca, sanatsal yetenekleri olan bir kadın, ama elini sıcak sudan soğuk suya pek değdirmezdi J)… O’na “Kaymak-ı Nanis”, derdim. Hakikaten, pamuk gibi, bembeyaz, manevî şahsiyeti ve önderlik kabiliyetleri, çok yüksek, bir o kadar yumuşak, bir anneanne… Diyeceğim, hep beraber, Onlar’ın, Balkan Savaşı sonrası gelip sığındıkları Fatih, Draman Çeşme Sokak Numara 8’de, cümbür cemaat yaşardık.  Ben 1945 doğumluyum. Orada, doğdum sayılır. Gerçi doğum yerim Tekirdağ… Valide, orada Hakim… Babam, o ara,  2. Dünya Savaşı dolayısyla, ikinci kez yedek subay… Hakim Üsteğmen. Ben doğar doğmaz, Draman’a geliyoruz. Kızkardeşim Ayşe, benden bir yıl sonra Dünya’ya geliyor. O zamanlar, yalnızca ikimiz, varız… Çocukluğumuzda, evde, madalyalar, yaldızlar, yıldızlar, apoletler, palaskalar, kasaturalar, mataralar, gırla… Onlarla oyun oynardık… Büyük Dedem’in ve Dedem’in, hepsi…

Dedem’e, “Aydede”, derdim. Öykü uzun. Buraya Balkanlar’dan, göçüp, bizimkileri Draman’a yerleştirir yerleştirmez, önce Orta Doğu Cephesi’ne gidiyor. Harb-i Umumi’de (1. Dünya Savaşı), orada, İngilizler’e esir düşüyor. Savaş sonunda kaçıyor… Istanbul’a ulaşır ulaşmaz, Mustafa Kemal Anadolu’ya çıkmış, bizimkilere mülaki olmasıyla, helalleşmesi, bir oluyor… Bu kez, doğru Anadolu… Kurtuluş Savaşı’na gidiyor…

O’nu 1950’de kaybettik. Ben beş yaşımdayım, demek ki…

Draman Çeşme Sokak’ta, aynı katta, bakın o zaman laç kişi yaşıyoruz: Dedem, Anneannem, Ninem, Teyzem, Annem, Babam, Ayşe ve ben… Dayım Mustafa Türker, Anakara Tıp’ta okuyor. Ama sıkça geliyor. O da bizimle… Hele Bayramlar’daki kalabalık, söze sığmaz… Aile’nin Draman dışındaki mesupları çok geniş…

Bizimkiler, kuruş kuruş para arttırıp, yandaki iki katlı binayı alıyorlar. Oraya bir kat çıkılıyor.

O zamanki “Yeni Kuşak”, işte yani, Babam, Annem, Teyzem ve Çocuklar (ben ve Ayşe), oraya geçiyoruz…

O günü çok iyi hatırlıyorum, çünkü Dedem’in vefat ettiği gün. O sabah, oraya taşınacağız, O, yukarı çıkıp, şöyle bir görmek istiyor, evi. Ne bileyim, çocuk aklı işte… Şu sözü gümbürdüyor zihnimde:

–   

–   Ölecek olmak değil, ama Tolgacığım’dan uzak düşecek olmak, ağrıma gidiyor…

Böyle derdi.

Sözün aklıma doluşmasıyla beraber, O’na telaşla yöeliyor ve diyorum ki:

–      Gitme, seni orada öldürecekler!.. 

Gülümsüyor, başımı okşuyor, çıkıyor ve bir lahzede kalp krizi geçiriyor ve Hak’kın rahmetine kavuşuyor, Dedem Hasan Tahsin Türker… Doktor Dayım’ın üstün tıp bilgisi ve tababet yetkinliği, Babacığı’nı kurtarmaya hiç kifayet etmiyor. 

Palababıyıklı bir kuş şekercimiz vardı. Her sabah gelir. Aydede, bize kuş şekeri alır, etrafta ne kadar çocuk varsa, hepsine ayrıca kuş şekeri alır…

Tabutu, evden çıkacak. Ölümle, başımı sonsuz kalın, sonsuz yüksek bir beton duvara vurmuşum gibi, ilk yüzleşmem…

Her sabahki Kuş Şekercimiz, olup bitenden habersiz, bir anda sökün etmesin mi!..

Kuş Şekerci hüngür hüngür… Teyzem başta, hüngür hüngür… Hıçkıra hıçkıra, bize kuş şekerlerimizi alıyor, sonra tıpkı Aydede gibi, mahallenin tüm çocuklarına kuş şekeri alıyor…

Dedem gitti… Demeye kalmadı, Sevgili Fatoş doğdu (1951)…

Galatasaray Lisesi Ilkokul Şubesi’nin yatılı kapısına, adeta bir bohça gibi bırakıldığım yıl… Altı yaşımdayım…  

Sonra Sevgili Sıddık doğdu (1952)…

Müteakip yıl, doksanında muhakkak vardı, Ninem’i kaybettik (1953).

Ölümle, beni yüzleştiren, ikinci travmadır bu!..

Yatılı okuyanlar bilirler:

Hafta boyunca okuldasınız. “Hafta sonu eve gittiğinizde acaba kimi ölü bulacaksınız”, korkusu, beyninizin bir köşesinde, acımaz, boy atar ve orada size biteviye batar…

Gidenler gidiyordu, ama gelenler daha az sayıda değildi, hani laugh

Ben dörtteyim, Ayşe demek ki, üçte (Fethiye İlkokulu’nda okuyor), Fatoş üç yaşında, Sıddık iki yaşında, Sevgili Faruk doğdu (1954)…

Çocukar, Ev’de Dünya’ya geliyorlardı. Komşu, marifetli bir Ebemiz’in sağladığı ihtimamdan başka bir sağlık tedbirimiz yoktu smiley … Aynen!..

Lohasa ve Bebek Odamız, Misafir Odamız’dı.

Burada ya çocuklar doğuyor, ya yaşlı, rahatsız büyüklerimiz ağırlanıyordu smiley … Arada da, orası, boş kalmışsa, bilhassa, bayramda seyranda, hakikaten misafir odamız olarak iş görüyordu…

Anneanem’in; Cici (Büyük Teyzem) yanı sıra, iki kardeşi daha vardı: Yusuf Topsal ve Yekta Topsal… Onlar da askerdi. Yekta Dayı, Paşa Dayımız’dı. Ninem’in en küçük çocuğu olarak, en çok ilgiyi o görür, nerede görevde olursa olsun, bayramlarda bir defa muhakkak el öpmeye gelirdi… Daha binbaşı iken O’na Paşa Dayı derdik. Sonunda General oldu, Canım Paşa Dayı.

Rikkatliydi, Ressam’dı… Askerdi, ama gönül adamıydı. Dayım, yaş farkları çok olmadığı için O’na “Dayı” demez, “Abi” derdi.

Draman’a geldi mi, Abi – Kardeş “papazı” muhakkak uçururlardı surprise

Sohbetlerine doyum olmazdı… Hepimiz sevinçten havalara uçardık…

Yusuf Dayı Yarbay iken, kansere yakalandı. O’nu bizimkiler derhal, görev yerinden, tahmin ediyorum Gelibolu idi, Misafir Odamız’a taşıdılar… Bakımını uzun süre orada sürdürdüler… Sanıyorum Sevgili Faruk’un, doğumundan önceydi…

Öleceğini biliyordu, Yusuf Dayı ki, ellisinde yoktu… Emr-i Hak nazil olmadan, Ailesi’ne kavuşmayı, Evi’ne dönmeyi istedi. Eşi, Kızı geldiler, o evrede, son bir kez… Götürdüler O’nu… Ağlaşmalar, helalleşmeler arasında uğurlandı, Yarbay Yusuf Topsal, Ana Evi’nden… Vefat haberi gecikmedi.

Misafir Odası, boş kalmıyordu. Nazım Dede (Babam’ın Babası ), Babaannem, Volkan ve Güçhan Abilerim, Adana’dan İstanbul’a göçüyorlardı. Nazım Dede, Osmaniye Defterdarı imiş. Saçı, bıyığı, bembeyazdı ben onu tanıdığımda… Sert mizaçlıydı. Yıl 1955. Adana’daki Can Parçalarımız’la kucaklaşmamız, heyecan ötesiydi… Abilerim, Babam’ın İlk Eşi’ndendiler… Şu ki, ezelde de ebedde de, böylesi bir tefrik olmadı, olmayacaktı. Sevgili Faruk da, Dünya’ya geldikten sonra, biz hep, yedi kardeştik. Sorana, âleme, hep bir ağızdan, böyle derdik…

Volkan Abi İstanbul Erkek Lisesi’nden sonra, Hukuk okudu. Babam O’nun avukat olmasını çok istiyordu. Volkan Abi, Avukat oldu, ama O asıl, Gazeteci’ydi. Üstün bir edebî yeteneği vardı. Yazmaya, aktarmaya, meftundu…

Güçhan Abi, Beyoğlu Erkek Lisesi’nden sonra, Hava Harp Okulu’na gitti. Muhabere Binbaşı idi, emeklilik hakkını kazandığında…

Sevgili Kardeşlerim Fatoş da, Sıddık da, “İkizim” sayılakabilecek, Sevgili Ayşe gibi, Fethiye İlkokulu’na gittiler. Burayı bitirdiler.

Sevgili Faruk, ben Galatasaray Lisesi 11 Fen’de idim, Galatasaray Lisesi, Ortaköy Şubesi’ne başladı ve benim tırmandığım basamakların, aynını, tırmanmaya koyuldu.

Çocuklar’a; Abide Teyzemiz, Gemi’yi Draman’da götürürken, önemli ölçüde, ben önder oldum, sanıyorum.

Mitolojik bir öğrenci olduğumu, hemen hiç söylemem; şimdi söyleyeyim. Öyleydim. İstisnasız her dönem, sınıf birincisiydim ve iftihardaydım. (Bence çok bir anlamı var denemez, onun için bunu da hemen hiç söylemem, şu ki işte, şimdi söyleyeceğim), Lise’yi birincilike bitirdim. Bu ne kadar böyle ise, Arkadaşlarım’dan hemen hiç kopmadığım bir o kadar vakıadır. Değişmeyen sınıf mümessili olarak onların hemen her dertlerine yetişmeye çalışırdım… Hiç birine, hatta gıyaplarında, çok acımasızca taktığımız lakaplarıyla hitap etmezdim. Benim lakabım ise, istisnaî deredece övgü dolu olarak takılan lakaplardan biriydi. İlkokul’da idik, çocuklar altından kalkamadıkları hangi soruyu sorsalar, cevabını bulmalarının memnuniyetiyle, bana “Küçük Kafa” demeye başlamışlardı… Şunu söylemezsem eksik bırakmış olurum, evet, zahmetsiz, tersine büyük bir keyif içinde olarak, ben çok iyi bir öğrenciydim, ama arkadaşlarımın her biri, benim için, ayrı bir efsaneydi… Aslında hepimiz, hepimiz için birer efsaneydik… Ayrıca hepsi hayatta, çok çarpıcı başarılara imza attılar… Onların evrenlerini keşfetmeye devam etmek benim için, bir tutku olmaya hep devam etti.  

Bense, biteviye öğrenmek ve problem çözmek için yaratılmıştım sanki… Fen bilimlerine olduğu kadar, sosyal bilimlere, giderek felseye ve toplum sorunlarına ilgi duymam, çarpıcı biçimde tebarüz ediyordu…

Kardeşlerim’e ise, evet, sanırım, tam bir “abi”ydim…

Hepsinin ayrı ayrı takdir ve hayranlık odağı olmam, taçlandırıcıydı, elbette…

Lise’den sonra, devlet burs sınavlarını üstün başarıyla kazanmama karşın, Fransız Hükumeti’nin daveti ve Galatasaray Lisesi’ndeki Fransız hocalarımızın, o arada, Babam’ın Adana Lisesi’nden can sınıf arkadaşı, İTÜ’nün efsane mukavemet hocası, tabiatıyla “Amcacığım” dediğim Prof. Mustafa İnan’ın,  yönlendirmesiyle, kestirmeden Lyon Teknik Üniversitesi diyebileceğim (Institut National des Sciences Appliquées (INSA) de Lyon’a gittim (1963). Fransa’da üniversiteler vardır. Bunların üzerlerinde olarak ise, “Grande Ecole”ler (“Büyük Okul”lar) vardır. INSA, bunların başlarında yer alıyor. Burada Kimya Mühendisliği okudum. (Bölümüm’ün adı, daha sonra “Enerji Mühendisliği” olarak değişti.)  

1967’de, bir yıl İTÜ’de Fiziko Kimya Kürsüsü’nde asistanlık yaptım. Aynı yıl, İTÜ Nükleer Enerji Enstitüsü’nü bitirdim (1968). Sonra TÜBİTAK Bursu ile MIT’ye (Massachusetts Insrtitute of Technology), gittim; burada Nükleer Bilimler ve Nükleer Mühendislik doktorası yaptım (1972). Doktora Engel Sınavları’nın (ki bütün hayatımda girdiğim en zor sınavlardır),  birincisi olduğumu (1970),  söylemeden geçmeyeyim J) …   

Dünya’nın neresinde olsam, Türkiye’ye dönme ve burada kendimize biçtiğimiz misyonu omuzlamaya kilitlenmişizdir.

Biz böyle yetiştik. Öyle yaptım. Doktora sonrası, koşa koşa yurda döndüm. Oysa ABD’de çok rahat kalabilirdim. MIT’yi bilim doktoru olarak bitirirken adamın ayağının altına kırmızı halılar döşenir. Aynen öyle oldu… Ama itibar etmedim. (“Green Card”, yani ABD’de devamlı bulunma izni, sahibi olmayı dahi, hak tanındığı halde, gurur kırıcı buldum, kabul etmedim.) Bu ne kadar böyle ise, MIT’nin benim hayatımda çok istisnaî bir bilim cenneti ve alabildiğine tomurcuklanma doğası oluşturduğu, bir o kadar vakıadır.

Uzatmayayım, İTÜ’de 1977’de Doçent, 1982’de profesör oldum.

Bir çırpıda sayılamayacak kadar çok doktora tezi, yüksek lisans tezi yaptırdım.

Öğrencilerimden profesör düzeyine tırmanmış olanların sayısı, kırkı geçer… Silivri’den, Hasdal’dan, Maltepe’den başkayarak, bütün o çakı gibi subayların, hemen neredeyse, tüm generallerimizin, amirallerimizin hocası olmanın ayrıcalığını taşıyorum…

Biliyorsun, Sevgili Faruk, Havelsan’ın Efsane Genel Müdürü iken, tam sıfır sebeple ve fakat yaka paça tutuklandı. Silivri’de iki buçuk yıla yakın bir süre misafir kaldı (2011 – 2013). Ziyaret günlerimizde, cam arkasından, telefonla konuşuluyor ya, yandaki bölmelerde muhakkak öğrencim subaylardan birkaçı olurdu. Bir seferinde baktım ki, bir Kurmay Albay Öğrencim, oracıkta… Nükteyle:

–     Ahmetçim, dedim, sizleri ne kadar kötü eğitmişiz ki, buralara tıkılmaya müstahak olmuşsunuz!..

Nüktemi, ustura gibi yakalayıp, karşı, müthiş bir nükteyle yanıt verdi:

–      Hocam, sizin en iyi öğrencileriniz, burada cool

Bahsetmeden geçemeyeceğim.

Çocukluğum, hapishanelerde geçti. “Neden?”, diyeceksin. Okul, yaz tatiline girer girmez, Babam’ın, Annem’in peşlerine takılır, o hapishane senin, bu duruşma benim, buralara cezbolmaktan çıkamazdım.

O cinayet, ceza duruşmaları, idam mahkumları, beni büyülerdi. Anlamaya kilitlenirdim…

Diyeceğim, Hasdal ve Maltepe, yine de elbette cezaevleriydi ama, hani kuş cenneti dense, kimse yadırgamaz!.. Ama Silivri, bir düzineye yakın kocaman kocaman cezaevleri ardarda, tam bir sanki Arizona Cezaevi Kompleksi… Her Çarşamba oraya Sevgili Faruk’u ziyarete gidiyoruz… Allah biliyor, çocukluğumdan, zihnimde kalmış olacak tek bir hapisane kesitini orada yaşamadım… Hep “tiyatro” gibi geldi…

Bunun kavgasını ise, kamuoyunda en yüksek sesle yapanlardan, biri olmanın onurunu taşıyorum…

Aslanlar, kahramanlar, hepsi çıktılar… Ötekiler bir bir girmeye başladı, içeri…

“Tiyatro” algımın, ne kadar yerinde olduğu çıktı meydana… Dur daha, İkinci Perde’deyiz, olsa olsa… Şehzadebaşı sinema ağzıyla söyleyeyim, “Baytekin’in 24 kısım tekmili birden,  uzay maceraları” devam ediyor smiley … Keşke yanılsam ama öyle…

Farukçum hemen tüm tutuklu kahramanlar gibi, çok dik durdu… O iyi olunca, biz iyiydik… Ama “Çocuklar”, tam anlamıyla, imha oldular… 

MIT’den, 1972’de Türkiye’te seve seve dönerken bir şeyi yanlış hesap etmiştim. Onu söyleyeyim.

1982’de, İTÜ’de profesör olduktan sonra, o arada askerlerin ettiği bir söz içimi ezdi. Dedilerdi ki:

–     Genç subaylar Anadolu’ya gidiyor, neden genç hocalar gitmesinler?

–     “Ne demek?”, dedim, “Gideriz elbette”!..

O zaman Fatoş Princeton Üniversitesi’nde doktorasını tamamlamak üzere… Sıddık yeni Cornel Üniversitesi’nden mezun olmuş, RCA’de çalışıyor. Faruk ise MIT’de benim Hocam’la doktorasını tamamladı, tamamlayacak. Her üçü de, Milli Eğitim Bakanlığı’nın burslarıyla okudular, bunun altı ne kadar çizilse o kadar yeridir, çünkü ikinci bir örneği var mı, bilemiyorum…

Onlar’a bir mektup yazdım:

      Çocuklar, Samsun’a çıkamadım, Sakarya’ya (Anadolu Üniversitesi’ne), gidiyorum. Acele gelin. 

1983’de Anadolu Üniversitesi’ne gittim. Dileğim, Eskişehir ve çevresinin, bilhassa teknik sorunlarımı, Üniversite’nin tezgâhına taşımak ve çalışmaktı.

Öyle yaptım.

Sıddık ve Faruk, koşa koşa geldiler…

Fatoş fazla gelecekti smiley … O oldu bu oldu, huylananlar çoktu. Fatoş ODTÜ’ye geldi.

Çevre sorunları dediğim gibi, birer birer Üniversite’nin tezgâhına taşımaya başladım. O zamanlar doktora yaptırdığım öğrencilerimin hepsi ayrıca epeydir, profesör düzeyindeler.

Savunma Sanayii’ne ilk adımlarımızı orada attık… Hava İkmal Merkezi Komutanları Selahattin Kavuştu Paşa ve Fazıl Aydinmakina Paşa’nın yakınlıkları, bizlere bahşettikleri güven, destansıdır. Faruk’un elini dokundurmadığı bombardıman uçağı kalmamıştır. Hepsine bir şey taktı, Çocuklar… O arada, muhakkak zikretmeliyim: Necdet Üruğ Paşa Genelkurmay Başkanı. O ve maiyeti bize sınırsız güvendiler, önümüzü açmak için ellerinde geleni artlarına koymadılar.

Bir seferinde (daha sonra 3. Taktik Hava Kuvvet komutanlığı’nı yapacak olan), Şadi Ergüvenç Paşa beni şu sözüyle taçlandırdı:

–     Hangi raporu yollasanız, hepimizi altı ay kilitliyorsunuz, Hocam!..

Göğsüm kabardı…

Faruk tutukluyken, Balyoz’un tek sivili olduğu için O’na Faruk Paşa diyordum  …

Şu ki, bir seferinde Harp Akademileri’ndeki derslerime yardıma çağırdığım zaman, Fatoş’a, Ordu’da, Fatoş Paşa denildiğini öğrendim, çok güldüm.

Her üçünün de (Fatoş, Sıddık, Faruk), milli savunma sanayiinin gelişmesine, evet başlarında başlarında ben, abileri olup, çok büyük katkıları oldu.

Nerede yanlış yaptık, pekiyi?..

Biz milli kere milli bir ailenin, milli kere milli çocuklarıydık.

Bu duygu, çocukluğumzdan beri içimizde boy attı, gelişti.

Bedeli ağır oldu.

Faruk’un, Havelsan’ın başından alınıp Silivri’ye tıkılması, çok açık söylüyürom (bunu taa başında aileye söylemişimdir, yol boyu basında var gücümle söyledim), milli savunma sanayiine açık darbedir. Aynı bağlamda, başta ben, aileye gözdağıdır. Evi, iki yıl boyunca sivil görevliler tarassut altında tuttu. Nereden biliyorum. Plakalarını alıyorum, içeride bize saygısı olan çok, onlardan birine soruyorum:

–     Kusura bakmayın Hocam, bizim çocuklarmış, diyorlar…

Bir seferinde aşağıya indim. Camlarını tıklattım:

–     Açın şu camı Çocuklar, bir tanışalım, dedim…

Mahçup oldular, gittiler. Başka ekip geldi…

Çocuklar emir kulu, ne yapsınlar… Fecisi arkalarındakiler fena inandırılmışlardı.

Propagandanın büyüklüğüdür, bu!..

Bense, hemen her yerde, avazım çıktığı kadar:

–     Kimse bu toprakların ve göreneklerimizin bizden daha fazla çocuğu olduğunu iddia etmesin!, diye haykırıyordum.

Aynen böyledir.

Bütünsellik adına olsun, istemediğim kadar çok uzattım.

Halen oturduğumuz haneye (Vaniköy Cad. 81, ki, Çocukluk evimizdir, Draman’dan sonra buraya göçtük), “Vaniköy Ünivesitesi” derim.

Eşlerle beraber, bizim kuşakta 7 doktoralı bulunuyor.

Çocukların hemen hepsi, doktoralı… Eşleri, yine sayarsak, Vaniköy Üniversitesi’nde halen, toplamda 17 doktor bulunuyor; bunların 6’sı Profesör, 3’ü Yeni Kuşak Doçent (“kronolojik” sırayla, Sevgili Oğlum Ozan, Sevgili Yeğenlerim Evren Yarman ve İlke Öztekin), sayılıyor smiley … 

Faruk’un Çocukları henüz küçük: Şu ki Sevgili Kibele, yeni olarak “sanat tasarımında”, yüksek lisansını tamamladı. Sevgili Can Ali, önümüzdeki öğrenim yılında, Üniversite 2. Sınıf olacak, kısmetse,…

Nurzen Amuran: Bu söyleşide toplumsal bir sorgulama yapalım istiyorum. Okuyoruz ama düşünmüyoruz. Bilgiyi sunuyoruz, ama kullanamıyoruz. Teknolojiyi kullanıyoruz, ama üretemiyoruz. Hangi alanda olursa olsun sorgulamayı kültür üzerinden değil, duyduklarımızın üzerinden yapıyoruz ve entelektüel olduğumuzu sanıyoruz. Nasıl bu hale geldik?

Tolga Yarman: Önce Konfiçyüs’ün çok beğendiğim bir sözünü zikredeyim isterim:

–      Bilmeden düşünmek tehlikelidir. Düşünmeden öğrenmek ise, yararsızdır.

Bir defa bilgi toplumu denilen, senin, istenilen bilgiler yağmuruna tutulduğun bir toplumdur. Bizi, yıllardır, medya / lobiler yönetiyor. Bu Dünya’nın, egemenlerinin ellerindeki, her yerde böyledir…

İstenilen bilgi verilir, istenilmeyen bilgi verilmez, istenilen bilgi ayrıca istenildiği kadar verilir. Pasa yalan söylenir, pasa tahrifatlarla doludur, hemen her yayın.

Birilerin “özgürlük”, dediği, salt “beyin yıkama özgürlüğü”dür. Onun televizyonu var, pekiyi ben nerede konuşacağım? Taksim Meydan’ında J) … Özgürlük anlayışı budur, maalesef. “Tartışma programları” dahi televizyonlarda, çoğunlukla, “danışıklı pankreas güreşi” gibidir. Tartışılıyor zannedersin, ama, öyle değildir. Sana oradan ufak ufak hulul edilir.

Şöyle derim, hep:

–     Dünya betonarme yalanlarla yönetiliyor!..

Allaşkına şu dibimizdeki manzaralara bakmak, yeter de artar bile… İrak’a niye girildi:

–     Kitle imha silahlarını bertaraf etmek ve oraya demokrasi götürmek için, öyle değil mi?

Pekiyi öyle mi oldu?

Yooo!..

“Demokrasi” dedikleri, birilerinin şer beyinlerinde, “keriz kekleme rejimi” ve bunun tesisi “özgürlüğü”dür:

Lütfen yanlış anlaşılmasın, bununla seçmeni hiç bir biçimde tezvir etmiyorum. Tersine, O’nu enayi yerine koymaya kalkanları (hani ortaya dökülen kasetlerde de diyor ya, birisi, karşısındakine, “Bu halkın ırzına geçeceğiz!” diye, terbiyelisini dedim, anla lütfen, işte onun gibilerini), tezvir ediyorum.

Gelir dağılımının bozuk olduğu her ortamda, sandığın piyasa koşullarında fiatı teşekkkül eder.

Lamı cimi yok, bu böyledir.

Bazan esnafla konuşuyorum:

–     Hocam, başka seçenek yok ki!, diyorlar…

  

Onlara bunu böyle düşündürtmek, büyük beceridir.

Hem herkesin elini kolunu bağlayacaksın, hem de, “Abi, başaka hangi seçenek yok ki!”, dedirteceksin. Büyük hüner, inan, Nurzencim…

Şimdi yukarıdaki soruna teker teker yanıt vereceğim:

Nurzen Amuran: “Okuyoruz ama düşünmüyoruz!, diyorsun.

Tolga Yarman: Düşünme melekelerin, köreltiliyor.

Nurzen Amuran: “Bilgiyi sunuyoruz ama kullanamıyoruz!”, diyorsun.

Tolga Yarman: İstenen bilgiyi, müssade edildiği ölçüde ediniyorsun. Ve onu olsa olsa otomat olarak kullanmaya koşullanıyorsun.

Nurzen Amuran: “Teknolojiyi kullanıyoruz ama üretemiyoruz!”, diyorsun.

Tolga Yarman: Kolay mı, bir otomobil karbüratörü yapmak, ya da uçak motoru… Bunu ancak bilgi Lordlar’ı yapabilir…

Haa, biz de yapabiliriz, ama ondan sonra başımıza gelen, pişmiş tavuğun başına gelmiyor J) …

Nurzen Amuran: “Hangi alanda olursa olsun sorgulamayı kültür üzerinden değil duyduklarımızın üzerinden yapıyoruz!”, diyorsun.

Tolga Yarman: Sen bir defa, izlediğin kanallar gibi konuşuyorsun… Hiç kaçarı yok…

Nurzen Amuran: “Ve entelektüel olduğumuzu sanıyoruz!”, diyorsun.

Tolga Yarman: En kötüsü, ne biliyor musun:

–     Kişinin neyi bilmediğini bilmememsi…

Eğer bir kanal seni, konuştuğu gibi konuşmaya papağanlaştırmışsa, maksat hasıl olmuş demektir.

Nurzen Amuran: “Nasıl bu hale geldik?”, diyorsun.

Tolga Yarman: Efendilerimiz’in büyük hünerleriyle cheeky

Nurzen Amuran: Bir örnek vermek istiyorum. Bilgisayarlarda sonsuz bilgi var. Ama bilgiyi, kullanıcının kendi yeteneği, becerisi ve zekâsı oranında kullanma olanağı var. Burada sınırlı bilgisayar kullanımı neyin, nasıl araştırılacağının bilinmemesinden mi kaynaklanıyor, yoksa kültür eksikliğinden mi?

Tolga Yarman: Bilgisayarı, çocuklarımız, bir defa, temel bir oyun aracı olarak görüyorlar. Bilgisayar’da ne yapılır? Oyun oynanır.

Çocuklar kuvvetle tahmin ediyorum, giderek rezilleşen çevrelerinden bir kaçış olarak görüyorlar, bilgisayardaki sanal ortamı ve oyunlarını.

Gerçeklerden kaçarak uzaklaşan bir nesil, gerçekleri araştırmayı, öğrenmeyi, onları değiştirmeyi, dönüştürmeyi, nasıl isteyebilir ki!..

Eğitim, başta, bu anlamda sorgulanmalıdır. Eğitim çevremizi anlamamıza ve hayatımızı kolaylaştırmaya yaramıyorsa, neye yarar ki, allaşkına?

Çocuk yararlanamadığı ve açıkça zoruna giden “eğitimden” kaçıyor.

Araştırma, sorgulama orada bitiyor. Otomatlaşma başlıyor, orada…

Sokakta tinerle kafayı bulan çocukla, internet-kafede, bilmem hangi soyut dünyanın hangi özneleriyle ve oyunlarıyla kafayı bulan çocuk arasında, hangi karakter farkı var?.. Yok!..

Nurzen Amuran: Hoşgörü sahibi olmak, eleştiriye tahammül etmek, paylaşmayı ve dayanışmayı önceliğe almak, insan olmanın gereğidir demek yerine, uygarlıkla bağlantılıdır demek daha doğru değil mi?

Tolga Yarman: Biz “mutlak otomatlar” üretiyoruz, toplumda… Herkes herkese “doğru” olarak bellediğini dayatma eğiliminde… Biliyor musun, ben öğrencilerime bir tek şeyi yasaklarım: “Doğru” veya “yanlış”, demeyi… Kimsenin elinde – haşa minhuzur – “Tanrı’nın mutlak terazisi” yok ki, her önüne geleni, “doğru” ya da “yanlış” olarak yargılayabilsin!.. 

–        Ben öyle düşünüyorum ki…

–        Elimdeki verilere bakınca şu sonuca yakınsıyorum…   

–        Hissim o ki…

–        Gördüğüm kadarıyla…

–        Senin baktığın açıdan görünen ne?

Böyle konuşan hemen hiç yok…

“Sistem”, giderek bunu yasaklıyor hatta…

İnan, “Bilim Kilisesi”, bile böyle…

Oysa, veriler değişir, kanaat değişir…

Senin sorunda uygarlık dediğin, bu!..

Daha doğrusu buydu…

Aydınlanma uygarlığı bitti… Şimdilerde artık, “karanlıklaşma uygarlığıdır”, egemenlerin istediği frown … Aynen böyle…

Nurzen Amuran: Bana dokunan manzara şu, bereketli topraklara beton binalar yaparak ekonomik kazanç uğruna yediklerimizi bile dışardan almamız. Çiçek ithal, ağaç ithal, buğday ithal, teknoloji ithal. Araba yıkayan üstü başı perişan bir gencin elinde en gelişmiş teknoloji harikası bir telefon. Var olmamızın anlamı, bu mudur?

Tolga Yarman: Budur smiley

Nurzen Amuran: Gazetelerden birinde okudum: Bir Alman vakfı, ekonomi, sosyal politika ve çevre politikası verilerini değerlendirerek 41 ülkenin demokrasi sıralamasını yapmış ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasında, demokratik hak ihlallerinde, hukukun güvenliği konusunda, geri kalmış ülkeler sırasına soktuğumuz bazı ülkelerin altında, bir yer kapmışız? Bu durumun sorumlusu sadece siyaset mi?

Tolga Yarman: Hayır, siyaset bir türevdir. Herşeyi egemenlere yıkma kolaycılığına, ayrıca kısılmak istemem…

Ancak buradaki, o ya da bu siyasi damarla iş başına gelmiş olanın (ki söz konusu damarların, her biri ayrı ayrı, bence gayet saygıdeğerdir, toplumda karşılıkları vardır ve siyasî zenginliğimizdir, şu ki içte), dış egemenlere yağ yakmasının, “şahsiyetsizliğine”, vurgu yapmayı isterim.

Sebebi ise çok basit:

Şimdi gelir dağılımı, feci vaziyette, ama orayı geçiyorum.

Üçte birlik oy oranıyla, üçte ikilik parlamento çoğunluğu sağlanabiliyor ki, ek hak bu, bugünkülerin icadı değil.

Bu şu demek oluyor, bu üçte birlik (hadi olmadı yarıya yakın diyelim, ama yarının banko altındaki) kitle, milli irade yavesiyle, bütün toplumsal varlığa konduğu bir tarafa, karşısındakileri, aynı bağlamda imha etme yetkisine, üstelik “milli irade” yavesiyle, sahip biliyor, kendisini.

Bu denklem sürdürülebilir mi? Acı ama evet, sürdürülebilir…

Pekiyi nasıl sürdürülebilir?

Karşınızdaki büyük kitleye baskı uygulayarak.

Demek ki, “demokrasinin”, daha “kavram” olarak tezgâhında başlı başına bir arıza var.

Burada olmazsa olmaz, iki temel hususu talep etmek zorundayız:

–       Gelir dağılımda adalet.

–       Temsiliyette adalet.

“Yönetimde istikar” kavramı tam bir palavradır ve bu dediklerimim göz ardı edilmesi vasıtasıyla, sözüm ona “demokratik”, “Dolçe Vita”nın sürdürülmesinin çok sinsi bir enstrümanıdır.     

Nurzen Amuran: Bir örnek vermek istiyorum. Oy vermeyi demokrat olmakla tanımlayan kişiye ya da kişilere demokrasinin bir kültür sorunu olduğunu nasıl anlatabiliriz?

Tolga Yarman: Bir defa yukarıda dediklerimi hatırda tutmak gerek.

Perikles, demokrasiden bıkmış, çünkü, sabah kitle bir konuda elleri kaldırıyor, bir karara veriyor, akşam aynı konuda, elleri kaldırıyor, başka bir karar veriyor.

“Demokrasiya”, yani sözde “halk yönetimi”, buysa, “buna paydos”, demiş, “Aksiakrasiya”, yani “değerler yönetimini” kurmaya yönelmiş… (“Aksia”, aksiyomlar, yani “değerler” demek. Aksiyakrasiya, “değerler yönetimi” demek…)

Bizde herşey tepetaklak olmuş vaziyette. Bir defa günümüzde “demokrasi”, demin söyledim:

“Sandık’la keriz kekleme” rejimine dönüşmüş vaziyette…

Savcılar lütfen hallenmesinler, halka, “keriz” falan dediğim yok, halka keriz gözüyle bakanlara, ileride tarihin hangi cürüm faturalarını çıkartacağını, ihtar etmek istiyorum, yalnızca…

Nurzen Amuran: Seçimler süresince vaatler dile getirildi, birbirini yok etmek istercesine sözlü çatışmalar kavgalar seçimin doğası olarak sunuldu ama anlatılanlar, demokrasiye ne kattı, aklımızda ne kaldı?

Tolga Yarman:

1- Halkın çaresizlikler içinde özlemleri, beklentisi saklı olarak, “Demokrasi keriz kekleme rejimidir”.

2- Üçte bir oyu kapan, milli irade adı altında bütün böreğe konar.

3- Dolçe Vitasi’nin sürdürmek üzere, ötekileri, milli irade kendisi ya, imha etme özgürlüğüne sahiptir.

4- Demokraside iktidar değişmez, “alternatif avanta kumpanyaları” yer değiştirir.

Haa, şunu da söyleyeyim, bu dediklerim, partilerin iç yapılarında da, kimi istisnaları tadat etme sorumlululuğumuz saklı olmakla beraber, beş aşağı on yukarı geçerlidir…

Nurzen Amuran: Sorgulama alışkanlığımız kalmadı çünkü biat kültürüyle yetişen gençlerimiz yanında sorgulamayı tehlikeli bulan bir siyasi atmosfer var. Oysa bilginin geçerliliği, “sorgulama”dan geçiyor değil mi?

Tolga Yarman: Tabii öyle!..

Nurzen Amuran: Bir örnekle konuyu derinleştirmek istiyorum. Türkiye 8-10 saat elektriksiz kaldı ama bu kesintinin neden olduğu yeterince sorgulanmadı resmi makamlar da tatmin edici yanıtları vermedi. Burada ilgisiz miyiz? Yoksa geleceğe yönelik olarak bilgisiz miyiz?

Tolga Yarman: Bence birileri bize “Ben istersem, seni bir gün de, iki gün de, üç gün de, elektriksiz bırakabilirim!”, mesajı verdi.

Liyakat özrü bir defa diz boyu, onun geçiyorum, ancak bana sorarsan bu minik bir “siber savaş” (bilgi savaşı) denemesiydi. Kim yaptı, bilmiyorum… Kim yapmış olabilir, tabii hemen herkes gibi, tahminlerim olabilir.

Ama ilgisiz değil miydik?.. Evet çok ilgisizdik.

Neden: Çünkü nüfusun büyük bir çoğunluğu bir defa, yarın akşam ne olacağını, ayrıca bilebiliyor olmaksızın, bu akşama dönük, bir dilim ekmekle bir kâse çorbayı nasıl kazanacağına kilitlenmiş durumda…

“Bilgisizliği” ise geçiyorum, çünkü siyaset, göç izdihamıyla karılınca öyle bir resim hâsıl oluyor ki, işte ÖSS soruları da çalınıyor, ya da ikram ediliyor, bıçkın taksi şöförleri (ki gerçekten öyleler, ama bir dakika, O), Can Çocuklarımız, “Abi, ben icabında Boeing 727 de uçururum!”, deyip, harbiden pilotluğa soyunabiliyor oluyorlar… “Sünnetçi” isen, ki toplumun bir yarısının sağlığı açısından, kuşku yok, çok önemlisin, cerrah olmayı, banko isteyebiliyor oluyorsun J) …

Durumumuz budur.

Ne kadar terslesem de, benden en çok istenen nedir billiyor musun:

İltimas… Ayrıcalık… Meşruiyetsiz edinim…

Herkes herkesi, siyaseten bir torpil bularak sollamak istiyor…

Bundan sonrası gerçekten çok zor…

Lütfen kimse alınmasın: Partiler çok kesitleri, bilhassa yönetim kademleri itibariyle, ağızlarındaki saygıdeğer söylemleri, çatır çatır istismar ede ede, işte dedim ya, “alternatif avanta kumpnayalarına” çoktan, dönüşmüş vaziyette…

     

Nurzen Amuran: Son yıllarda yaşadığımız politik baskı ekonomik bunalımın üstünü örtüyor, enerji sıkıntısını gizliyor, eğitimde dar kalıplar içine sığdırılmış bilgilerin öğretilmesini sağlıyor. Bu durum “İleri demokrasinin” sonucu mu?

Tolga Yarman: “İleri demokrasi” demek, “ileri faşizm” demektir. “İleri avantacılık” demektir, “ileri hukuksuzluk” demektir, “ileri bozukluktur gelir dağılımında”, “ileri temsiliyet bunalımı” demektir.

Böyle biline!..

Nurzen Amuran: Bugün dünyayı bilim ve teknoloji yönetiyor. Teknolojik gelişmeler o noktaya vardı ki teknoloji bilimin içeriğini zenginleştiriyor. Bizim bilim dünyası ne yapıyor? Bizim ülkemizdeki bilim insanlarımız neyin peşinde sürükleniyor?

Tolga Yarman: Nurzencim, bizim kuşak, demin de anlattım, elimizden gelenin azamisini yaptık…

Milli kere milli, insan kere insan, aydın kere aydın bir çizgiyi, benimsedik, uyguladık.

Milli savunma sanayiine cidddi harçlar koyduk…

Sonuç ortada…

Bugün bir haber düştü ekranıma… Bak şöyle:

BUNU DA GÖRDÜK. YILDIZ FALCILIĞI ÜNİVERSİTEDE TEZ KONUSU

Tezin sonuç bölümünde, “Verimi örgütsel bağlılık yoluyla elde etmeyi isteyen örgütlerin işe alım esnasında su grubu ve toprak grubu burçlarına sahip kişileri işe almasıyla bu amaçlarına rahatlıkla ulaşabilecekler, aldıkları yengeç, balık, akrep, boğa, oğlak, başak burçları personel uzun yıllar örgütlerine sadık ve sorumluluklarının bilincinde olarak işlerine devam edeceklerdir” ifadeleri yer aldı (http://odatv.com/n.php?n=astrolojik-kisilik-ve-orgutsel-baglilik-arasindaki-iliski-2205151200). Haber bu!..

Bizim bilim dünyası ne yapıyor? Şimdilerde böyle şeyler yapıyor J) …

Geçtiğiim habere, Değerli Prof. Kayhan Kantarlı benim bir yazımı işaret ederek, yanıt vermiş… “Hassstrroliji” [dikkat et lütfen, 3 tane “s”, 2 tane “r” ile yazılır J) ]: http://tolgayarman.com/blog/index.php/hassstrroliji-cumhuriyet-bilim-teknik

http://www.egitisim.gen.tr/site/arsiv/58-24/412-hastroloji.html

Nurzen Amuran: Bilimde teknikte teknolojinin geleceğini planlayanlar, bizi teknoloji pazarının içinde tutmaya çalışıyorlar. Satıcı değil, alıcı konumunun sürdürülmesi üzerine “stratejik planlar” hazırlıyorlar. Buna karşılık bizim “kurtuluş planımız” ne olmalı?

Tolga Yarman: Ben her şeye rağmen ülkemizde, sağ duyu sahibi, tartışmacı, milli olduğu kadar dünya aydını, dünya aydını olduğu kadar milli, çok bilgili, çok inançlı, çok yaratıcı, çok yapıcı, çok yürekli bir damar olduğuna, güveniyorum… Yıkılmadi isek, bu sebepledir…

Nurzen Amuran: Bir Bilim insanı, halkın bilinçlenmesinde, kültürel zenginliğe kavuşmasında ekonomik kalkınmayı hedeflemesinde, gezegenimizde, ne yapmamalıdır?

Tolga Yarman: Nurzencim, biz geldik, gidiyoruz… Arkadaşlarımızın birçoğunu çoktan toprağa verdik bile…

Güneş Sistemi’nde dokuz gezegen var, Dünya’dan başka hemen hiç bir yerde hayat yok. Biz’e, 40 ışık yılı mesafede, 100 yıldız var… (Yani ışık hızında gidebilsek, oralara ancak 40 yılda varabiliyoruz… Ay’a, bu arada ışık hızında, 1 saniyede gidilebileceğini anımsatayım…) Nedir ki, bahsettiğim şu 100 yıldızda, hayat olabileceğine dair, hemen hiç bir emare yok… Buralara gitmek, bir defa pratikçe imkânsız… Galaksimiz’de (Samanyolu), üç yüz milyar yıldız var. Ama pek muhtemelen hemen hiç biri, Güneşimiz kadar şanslı değil. Güneşimiz’in şansı biziz… O ise, bizim şansımız… Yüz milyarlarca galaksi var, Hubble Teleskopu’nun görüntü alanına giren… Buralardaki durum, bizim gökadamızdakinden (Samayolu’ndan), pek farklı olmasa gerek. Zaten, değil galasiler arası seyahat, yıldızlar arası seyahat bile, masal…

Yani biz, şurada, yalnızız.

Yegâne beşiğimiz, yuvamız, sığınağımız, Dünyamız…

O’nun, giderek insanlığın, hiç kıymadan,  canına okuyanları, dağlara, kulaklarından, çivilemek gerekir.

Biliyor musun, biz milyarlarca yıllık kozmik boğuşmanın eseriyiz…

İlahî bir bağlamda söylemiyorum, ama, öyle bir bağlamda gözetilmesine katiyen bir mani görmüyorum:

–       Zavallı insan aklı, onu var eden kozmik şuurdan, hala daha ve maateessüf çok geri!..

Her bilim adamı, topluma bunu anlatmalıdır. Yaradan’a varış, ancak ve ancak, bizi var eden kozmik şuuru, kavrama çabasından, geçer…

 Teşekkürler.

Nurzen Amuran: Ben teşekkürler ediyorum…

Gökyüzü Aynı Hep “Mavi”

Kendimizi herkesten çok farklı saymak, bir türlü anlaşılmadığımızı düşünmek, sürekli bir suçlu arama çabasına girişimiz… Ve bir de bunlar için üzülmek tanıdık geliyor olmalı hayatımızın illaki bir döneminden. Ah bu biz, hiç mi değişmeyeceğiz yani? Oysa adını bilmediğimiz, sesini hiç duymadığımız birilerine o kadar tanıdığız ki. Sadece biz de değil: acılarımız birbirine dünden tanıdık selamsız geçmezler, gülüşlerimiz ise hep yarınlara ertelenirler. Gözlerimize verdiğimiz sözler saklı gönüllerimizde. Sebepsiz yorgunlukların da bekçileriyiz üstelik. Hepimizin çığlıkları var, kimimizin ki sessiz ve derinden, kimimizin ki yeri göğü inleten cinsten bu farklı sayar mı bizi kalabilir miyiz ki kuytularımıza yabancı…

Göğe yaşlı gözlerle bakmaktan hep yağmurlu bilmek güneşi suçlu kabul etmeye yeter mi? Bulutların ötesinde değişmeyenin “mavi gökyüzü” olduğunu unutmak, siler mi gökyüzünü sanmıştık bilmem. Umutsuz insanlar istasyonunda tek başımıza olduğumuza inandırdık da kendimizi bize ihtiyacı olanlara ne kadar yumabildik gözlerimizi işte bunu da bilmem. Kendimize acıdıkça ve kimsesiz bavullar gibi vagonlarda terk ettiğimiz umutlarla unuttuk güzel olanı. Seher vakitleri geceyi silmeye hep hazırken bir türlü hazır olamadık gün ışıklarına, o kadar aydınlıktan korktuk belki de.

Her sözcük, can bulacağı duygulara hasret sığınır küçücük bir satır arasına. Vaktinden önce açan çiçek görmedik ki hem öyle biliriz ki çay da demini almadan dökülmezdi bardağa. Neden bir şeyleri biran önce yaşayıp tüketme telaşımız bu da bilinmez işte.

Çocukken gökyüzü hep açık maviydi. Resim defterlerimiz de evler, çiçekler hatta ağaçlar bile farklı farklı renkteydi. Ama gökyüzü hepimizin defterinde sonsuz bir maviydi. Üstüne çizdiğimiz kuşlar ve rengârenk uçurmalarla boyamaya doyamazdık. Bitmek bilmeyen yaz gecelerinde koşup iyice yorulduktan sonra birer yıldız tutardık. Onlara ulaşmak için ellerimizi uzatır tutmak için birbirimizle yarışırdık. O kadar yakın bilirdik. Öyle ya gecenin yıldızlarına tutkun olmayan günün mavisini göremezdi. Ne zaman büyüdük sahi gökyüzüne bakmayı unutacak kadar? Yaşımız ilerlediğinde büyümedik ki. Okulda, yıldızlara ulaşamayacağımız kadar uzakta olduklarına inandığımızda ve onlardan vazgeçtiğimiz gün büyüdük. Ya her şey kitaplarda, denklemlerde yazıldığı gibi okunmuyorsa belki de bunu unuttuk.

Ya yıldızlar bizim olmaktan hiç vazgeçmediyse… Hepimiz için hala eşitse uzaklıkları. Ya tekrar inandığımız gün yine bize o kadar yakın olacaklarsa. Ve çocukluğumuzun büyülü masallarını yine onlardan dinleyeceksek kapattığımızda gözlerimizi… Ya rüzgârı hissedebildiğimiz kadar özgürsek hala… Çamurun üstümüze sıçramasına aldırmadan koşabildiğimiz kadar cesursak. Eski bir dostu beklemekten vazgeçip yeşerdiğimiz topraklara döndüğümüzde kavuşacaksak maziye… Kaybettiğimizi sandığımız çocukluğumuz sıcacık bir gülüşe sığınmışsa bir yerlerde… Bir pamuk helvayla şımaracaksak dünkü gibi hala bisikletin pedallarına asıldıkça çok uzaklara gidecek kadar güçlüysek…

Ne yaşarsak yaşayalım, hayatımızın neresinde kalırsa kalalım sahi değmez mi gökyüzüne yeniden bakmayı denemeye? Bir adım da olsa atmaya değmez mi kendimiz için? Üstelik gökyüzü hala sonsuz bir maviyken, karanlık yok, gri yok, bakmayı bir kez denersek hep masmavi. Ve hala, yıldızlar hepimiz için eşit…

Vatan Günü

İnsanoğlu, insan olmak için çalışmak ve üretmek, insan kalabilmek için de eğlenmek ve bilgelik biriktirmek durumundadır. İnsanoğlu dinsel ya da ulusal bayramların yanı sıra festival türü toplumsal bayramlar da yaşayarak eğlenir. Eğlenmenin çeşitli yol ve biçimleri icat edilmiştir. Toy, seyran, hıdırellez, koç katımı, nevruz, elfene… Buldukları her fırsatta insanlar eğlenmeye çalışmışlar, üretim ve eğlenceden bilgelik üretmiş, hayatın anlamını derinleştirmiş, yaşama sevinci elde ederek geleceğe umutla bakmış, hayatın zorluklarını güle oynaya karşılamışlardır.

Çağ değişti. Binlerce yıldır köylerde yapılan eğlenceler artık yapılamaz hale geldi. İçinde bulunulan zaman diliminde köylerden şehirlere doğru yapılan göç ile birlikte eğlenceleri şehir ortam ve imkânlarına uyarlayamayınca, eğlence anlayışı değişti, bazı eğlenceler yapılamaz, şehir hayatına göre kültür yeniden üretilemez oldu.

Köyde harman yerinde davul zurna ile yapılan toylar bile şehirde yapılamıyor. Gençlerin en mutlu günleri apartmanların bodrum katlarındaki izbe salonlarda çirkin sesli elektronik hoparlörlerin gürültüsünde geçiştirilmektedir.

Kültürel gelişmesini kendi değerleri üzerinden yükseltemeyenler, dışarıdan, başka kültürlerden eğlencelik ve festivaller almaya başlar, başka kültürlerle kültürlenmeye başlar. Böylelikle evrensel kültüre ulusal kültürden katkı yapılamaz olur. Sevgililer günü bunlardan biridir. “Karacaoğlan Yavuklular Günü”nü üretemeyenler, Saint Valentine Gününü kutlamak zorunda kalır!

VATAN

İnsanlık tarihi bir madalyonun iki yüzü gibidir. Bir yüzünde insanlığın gurur duyduğu uygarlık ürünleri, bilimsel buluşlar, sanatsal yaratılar, felsefi erdem ve değerler varken, diğer yüzünde katliamlar, soykırımlar, vahşet, sürgün gibi insanların diğer insanları maruz bıraktığı acılar ve barbarlık vardır.

İnsanın ilk ana vatanı anasının rahmidir.

İkinci vatanı çocukluğunun geçtiği yerdir.

Üçüncü vatanı yaşadığı yerdir.

Son vatanı atalarının mezarının olduğu yerdir.

İlkini saymazsak insan vatanında yaşar. Gurbeti, sılayı, memleketi dile getirirken insanın ölçüsü daima vatandır.

Vatan insanların esir veya köle olmadan kendi dili ve kültürünü, atalarından devraldığı şekliyle yaşadığı bir yerdir.

İnsanlık tarihi, insanların ya da devletlerin diğer insanlara yaşattığı katliamlar, soykırımlar, kaçakaç ve sürgünlük feryatlarıyla doludur. Bu acıları yaşayan toplumların başında Türk toplumu gelir. Tarihin çeşitli zamanlarında soykırımlara maruz kalmış, yakın zamanlarda bile Türkistan’da, Balkanlarda, Kafkaslarda ve Ortadoğu’da milyonlarca Türk vatanlarında katledilmiş, atalarının topraklarını ve evlerini terk etmeye zorlanmış, uzak iklimlere sürgün edilmişlerdir.

Vatan bizim için hep çok çok önemliydi. O kadar ki, tarihte hep dişimizi tırnağımıza takıp vatansız ve devletsiz kalmamaya gayret ettik. Yine de vatanımız işgallere uğradı, milletimizin bir kısmı imha edildi, vatansız bırakıldı. Vatanın değerini ve vatansızlığın nasıl bir zulüm olduğunu yaşayarak öğrenmiş bir milletin çocuklarıyız.

Vatan bizim için bir toprak parçası değil, kutsal bir yerdir.

Vatan onurumuz, namusumuz ve canımızdır.

Vatanseverlik karakterimizdir.

Vatanın önemini, vatanseverliğin sorumluluğunu canlı tutmak için her yıl 14 Kasım günü YURT GÜNÜ (veya Vatan Günü) olarak ilan edilmiştir. Bu tarih, 1828’de Rusya’nın işgaline uğrayan, 1944 yılında da vatanlarından tamamen koparılan Ahıska Türklerinin vatansız bırakıldıkları gündür.

Bu günde vatanın önemi, vatanseverlik duygusunun erdemi, vatana sahip çıkma, koruma ve güzelleştirme yolları üzerinde düşünülüp, eğlence ağırlıklı olarak kutlanacaktır.

YURT GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN!..

Örgütsel Değişme

 

ÖRGÜTÜN DEĞİŞME GEREKSİNİMİ

Uzun dönemli başarılardan emin olmak, esnek ve kararlı kalmak için örgütlerin çoğu dinamik bir çevre içinde hareket etmek zorundadır. Aslında bu etkili bir iş girişimi için zorunlu olan sayısız değişmelere iş görenleri, şirketi ve kendisini uyarlamalı ve etkili bir iş girişiminin planlanması için yöneticinin uyanık olması anlamına gelir. Eğer bunlar yapılmazsa (dinamizm, esneklik, uyum) o zaman şirket içinde rahatsızlık ve durgunluk oluşacaktır ki bu, örgüt için büyük tehlike demektir. Özellikle yüksek düzeyde rekabetçi endüstrilerdeki örgütlere çok ciddi zararlar verebilir ya da söz konusu örgütün sonunu getirebilir.

İnsanlar Değişmeye Niçin Direnirler?

Her düşünülebilir değişme türü ve biçimi örgütsel bir başarı için oldukça önemlidir. İnsanlar genellikle değişmenin uygulanmasını tamamen önlemek ve değişmenin etkileme derecesini ciddi olarak engellemek için değişmeye açıkça ve gizlice direnirler. İster değişmeye direnme ilgisizlik ve kayıtsızlık biçiminde olsun, isterse muhalefet etme ve isyan etme biçiminde olsun, böyle direnmelerin meydana gelmesinin temel nedeni, belki de değişmelerin birçok bireyin ve grupların içinde yaşadığı çevrenin ve durumun dengesini bozmasıdır. Bu dengesizliği yenmek ve dengeli bir duruma dönmek insanların değişmeye kendilerine uyarlamaları ve uyum sağlayacakları bir süreçten geçmelerini gerektirir. Özellikle değişmenin kabulünden önce eğer uyum sağlamanın bu kaçınılmaz süreci yeni bir dengeli durum çabukça başarılabilirse, o zaman genellikle çok az veya alt düzeyde direnme meydana gelir. Öte yandan insanların değişmeye uymaları için yardımcı olmaz ve insan davranışının bu temel yapısını önemsemez ise o zaman direnme olacaktır. Böylece dengesiz bir durum süreklilik kazanacaktır. Kuşkusuz bu durumun çok ciddi olacağını söyleyebiliriz. Çünkü değişme insanın doğasına dayanır.

Dengesiz değişimin sonucu olan direnmenin nedeni ise de, örgütte mevcut olan gerçek bir dengesizliğin oluşmasıdır. Gereksinimi karşılama da bu dengesizliği tanımlamak önemlidir. Değişmeden önce bireyin var olduğu çevrede bireyin gereksiniminin doyumu üst düzeyde bir kararlılığa erişmiştir. Bir değişme özellikle uyumu kolaylaştırma eksikliği varsa, doyumu karşılama bir tehdidin mevcut olduğu anlamına gelir. Bir başka değişle orada değişme gereksiniminin karşılanma ve engellenme olasılığı vardır. Değişme gerçek olarak yukarıdaki gibi sonuçlansa da sonuçlanmasa da bu aşamada fark etmez. Önemli olan nokta aksi kanıtlanıncaya kadar kişi bu tehdidin gerçekleşeceğine inanır. Bu önemli bir noktadır. Bir sonuç olarak, insan gereksinimlerin önceden karşılanma düzeyine göre artık karşılanmayacağını hisseder ve dengesiz bir durum oluşur. Sadece insan değişmenin kendi gereksinimlerinin karşılanmasına etki etmeyeceğini anladığı zaman ya da gereksinim doyumunu engellemeyen ve azaltmayan bir değişime uyum sağladığı zaman tepkisi dengeli olacak, direnme ortadan kalkacaktır. Bununla birlikte her iki durumda da değişmeye biraz uyum olacaktır.

Dengesizlik Yaratan Değişme Tipleri

Direnme ve dengesizliğe neden olan değişme biçimleri ve türleri çok çeşitlidir. Örnek olarak değişme biçim ve türleri olumsuz bir tutum içindeki astta olumlu bir tutum kazandıracak tutumsal değişmelerde yirmi eski makinenin yerine geçecek bir yeni makine gibi fantastik teknolojik ilerlemelere kadar kapsamı geniştir. Çünkü değişme biçimlerinden her düşünülebilir olanı burada düşünmek mümkün değildir. Biz sadece birçok örgütte meydana gelme olasılığı fazla olan değişme türlerine dikkat edeceğiz. Çoğu örgütlerde meydana gelen değişme türleri ve biçimlerini önemine göre sıralayacağız. Çünkü değişmeler farklı biçimlerde insanları etkiler. Sonuç olarak bir insanda büyük direnmeler meydana getiren değişme, başka insanlarda çok az ya da yok denecek kadar dengesizlik yaratır.

Donanım Makine ve Araçlarda Değişme

Hemen hemen her örgüt yeni araçların, makinelerin ve donanımların kurulmasına direnen iş görenlerden dolayı zorluklarla karşılaşabilir. Böyle değişmeler teknolojik ve yönetimsel ilerlemenin sonucu olsa da statü, güvenlik ve ortaya çıkmış diğer temel gereksinimleri tehdit etmede çok az farklılık gösterirler. Sonuç olarak değişme iş görenler için içerik olarak yararlı olsa da genellikle direnmeyle karşılaşacaktır. Bütün değişmeler gibi iş görenlerin birlikte çalıştığı mekanizma ve buluşlar bir bilinmezlik unsuru taşırlar. Örnek olarak iş görenlerin yerine geçme potansiyeli olan bir makine durumunda iş görenler makineyi tanımaya direnirler. Çünkü makinenin onlara nasıl etki edeceğini bilmezler. Bu nedenle eğer iş görenler makineyi kullanma becerisine sahipseler, makine onların yerine geçse de geçmese de, makine gibi böyle şeyleri merak etmeye başlarlar. Bu bilinmeyenler çözülünceye kadar insanlar değişmeyi gerçekleşmez sanacaklardır. Korku ve kuşkuları onaylanacaktır. Özellikle makinelerdeki değişme gerçeği, iş güvenliğine gerçek bir tehlike olarak algılanmaktadır. Gerçekten, öncelikle günümüzde yönetimin karşılaşmış olduğu başlıca direnme alanlarından birinin otomasyona direnme olduğu söylenebilir. Çünkü teknolojik ilerlemelerin sonuçları gerçek bir şekilde işsizliğe ve insanların yer değiştirmelerine neden olur.

Yöntem ve İşlemlerdeki Değişmeler

Genellikle alışkanlıklar yaratığı olduğumuz söylenir. Bu ifade zararlı bir insan özelliği akla getirse de özellikle bir iş örgütü bağlamında çeşitli farklı avantajlara sahip olduğu kabul edilir. Belki de bu ilgilerin en önemlilerinden birisi, bizim işleri alışkanlık halinde yapma biçimimizdir. Bu alışkanlıklar bir iş yapmada daha fazla yeterliliğin gelişmesine yol açabilir. Başka değişle aynı şeyi tekrar tekrar yapma ile işimize farklı bakış açıları ile yapmada yüksek bir beceri düzeyi kazanabiliriz.

Alışkanlık kazandığımız bir yöntem ve işlemde, değişme meydana geldiği zaman değişmeye direniriz. Çünkü performansımızı azaltabilir ve böylece yaptığımız işten alacağımız gururu azaltabilir. Buna ek olarak bazen değişmenin bize yönelik olduğunu hissederiz yani, işi doğru olarak yapmıyormuşuz gibi saygınlığımızı kaybederiz. Çünkü ilk aşamada değişmeyi başaramadık ve anlayamadık. Böyle tepkiler bazen komik olma noktasına gelse de maalesef komiklikler, komiklikleri yaşayan kişiler için çok gerçektir. Bu nedenle komiklikler davranışların güçlü güdümleyicileridir. Birçok kez birisinin ‘Bu iş olmaz’ dediğini işitiriz. O zaman söz konusu bireylerin olmaz dedikleri işin olacağını çok iyi biliriz. Bu yüzden başka değişmelerdeki gibi işlem ve yöntemlerdeki değişmeler birçok bilinmeyen yaratır. Uyma oluşacaksa bilinmeyenlerin aydınlatılması gerekir.

İş Görenlerdeki Değişmeler

Astın yeni bir denetmen kontrolü altında olduğu birçok örgütlerde meydana gelen bir değişme genellikle büyük oranda gizli direnme ile sonuçlanır. Böyle bir durumdaki direnmenin gelişme düzeyi önceki ast-denetmen ilişkisinin doyumu ve süresiyle ilişkilidir. Başka bir deyişle, özellikle bir işe tamamen yabancı patron yaklaşımının yaratmış olduğu bilinmezliklerden daha fazla korkarız. Bilinmeyenleri daha fazla canlandırırız. Eski patronumuzla daha fazla ve daha uzun süre doyum sağlarız aksi kanıtlanıncaya kadar, patronun işi yapma yeteneği ve performansımızı algılama yeteneği hakkında daha fazla korkar ve kuşkulanırız. Hepsinden önemlisi birçok yeni patronun yaptığı gibi bizim için hangi değişmeleri yapacağından ve bunların bizim üzerimizde ne derecede etkili olacağından kuşkulanırız. Bize ne olduğunu anlayamadan gereksinim karşılanmasında sahip olduğumuz kararlılık duygusunu bir anda yitirebiliriz. Gruba ait olma, tanınma, statü v.b. başka güdüleyici etkenler için isteklerimiz dengeli oluncaya kadar patrona kuşkuyla bakmaya devam ederiz. Yoksa bu korkulardan meydana gelen tutumlar iş görenlerin temel gereksinimlerini karşılama olanakları ve yolları sağlamada ve iş görene değer vermede yeni patrona engel olan birçok etken ortaya çıkabilir.

Formal Örgüt Yapılarındaki Değişmeler

Örgütlenme ile ilgili bölümde belirtildiği gibi formal bir yapının yaratılması, bir örgütlenmede hiyerarşik bir yapının ve sorumluluğun belirlenmesidir. Hiyerarşik yapı boyunca iletişim kanalları ve karşılıklı kişisel ilişkiler yaratılır. Bu formal yapı içinde değişmeler meydana geldiği zaman sonraki hiyerarşik yapı ve ilişkilerde bilinmeyenler ortaya çıkar. Kimin neden, niçin sorumlu olacağında, bizim için yaratıcı olacak hangi fırsatları sağlayacak ve bizim hangi fırsatlarımızı alıp götüreceğini vb. şeyler bizi kaygılandırır. Böyle kaygıların nedeni gereksinim doyumumuzu karşılayamamamızdır. Sonuç olarak statü, prestij, ait olma, tanınma vb. şeyleri yitirme olasılığı ile yüzleşme bizi dengesizlik içine sürekler ve değişmeye direniriz.

Formal yapının bir başka yönü bir değişme yapmak için kimin yetkili olduğuyla ilgilidir. Oldukça sık olarak değişmenin salt kendisinden dolayı değil, değişimi isteyen ya da değişme girişiminde bulunan kişiden dolayı da iş görenler değişmeye direnirler. Örneğin, iş görenin iş yapmasında yeni bir yöntemi uygulaması için C bölümündeki bir işçiye, B bölümünün ustabaşısının söylemesi olabilir. İş gören için çok yeterli kabul edilebilir olsa da yeni bir yönteme direnir;  çünkü, ustabaşının onun üzerinde yetkisi yoktur. Değişmeyi yapma yetkisine sahip insanlar tarafından yapıldığı zamanda da aynı türden tepkiler meydana gelir. Çünkü değişmeyi yapanın yetkisi iş gören tarafından kabul edilmeyebilir ya da iş gören tarafından bilinmiyordur. Bu uzman kişilere değişimi başlatma yetkisi verildiği zaman meydana gelir. Daha iyi iş yöntemleri oluşturma ve geliştirme görevi verilmiş bir endüstri mühendisi buna örnek olabilir. Çünkü iş gören ne yapacağını ona söyleme hakkına sahip tek kişi olarak kendi patronunu görür. İş gören mühendis tarafından planlanmış her türlü değişmeyi kabul etmeme ve direnme eğilimindedir.

Doğal Örgütlerde Direnme

Bir örgütte insanlar arasında oluşmuş bulunan informal ilişkiler varlığımızın çok önemli bir kısmını oluştururlar. Çünkü temel olarak güdülerimizin birçoğu bu ilişkiler içinde doyuma ulaşırlar. Örneğin ait olma gereksinimimizi ilişkide bulunduğumuz klikler ve gruplar tarafından karşılanır. Tanınma gereksinimlerimiz örgütlerdeki değişik arkadaşlar ve tanıdıklar tarafından bizim becerilerimize, gizil güçlerimize ve yeteneklerimize verilen değerler ile karşılanır. Benzer biçimde başarma, statü, prestij gereksinimlerimiz ve bir çok başka temel psikolojik ve sosyolojik güdüleri doyurmak büyük derecede doğal örgütlerin değişik görüntülerine bağlıdır. Sonuç olarak insanlar arasında oluşturulmuş informal ilişkiler bozan her hangi bir değişmeyi yönetici uyguladığı zaman hem dengesiz bir durum yaratma, hem de değişmeye direnme vardır.

Informal ilişkileri bozan değişme sınıflandırmalarının yönetim için en önemlilerinden biri birey ve grupların ayrımlaşmalarına neden olan değişme türünü anlama ve tanımaktır. İnsanlar informal ilişkileri korumayı ve sürdürmeyi olanaksız ve zor buldukları zaman, gereksinim doyumundaki kararlılığı sürdürmeyi aynı biçimde zor bulurlar.

İnsanlar Değişmeye Nasıl Direnirler?

Değişmeye direnmek birçok biçimde meydana gelebilir. Direnme biçimine örnek olarak; bir dengesizlikten gereksinim doyumunda geçici olarak zarar gören insanlar değişme hakkında birçok soru sorarak değişmeye kolayca uyum sağlarlar ve önceki davranışlarına dönerler. Başka bir örnek; tepkiye açık muhalefet isyan etme ve hatta tahrip etme biçimde doğabilir. Duyarsızlık, ilgisizlik ve düşman olma gibi davranışların birçok başka biçimleri bu uç noktalar arasında bulunur. Özel bir durumda hangi tepki türünün meydana geldiği değişmenin niteliğine ve söz konusu insanlara bağlıdır. Bu özellikle değişmeye iyi uyum sağlamanın nasıl kolaylaştırılacağının bir işlevidir.

Değişmeye direnme biçimi nasıl oluşursa oluşsun, direnmenin biçimi tarafından sürekli olarak etkilenecek insan davranışını tanımak yönetici için önemlidir. Bu doğrudan doğruya ya da eninde sonunda değişmenin iş gören performansı üzerinde bir etki yapacağı anlamına gelir. Böylece direnmenin niteliğine bağlı olarak davranış, üretimin nitelik ve niceliği, grev, kazalar, şikâyetler, işi terk etme, işe geç kalma, işe gelmeme, üretim vb. şeylerde kendini gösterir. Maalesef fiziksel ve örgütsel unsurların yanında iş görenler tarafında genellikle kurnazca ortaya konulduklarından dolayı değişmenin neden olduğu direnmenin bu somut sonuçlarını değişme ile ilişkilendirmek çok zordur. Direnmenin somut sonuçlarını her şeyden önce olduğu yerde ölçmek ve gözlemlemek zordur. Bu yöneticilerin değişmeye uyumu kolaylaştırmak ve gerçek anlamda değişmeyi gerçekleştirmek için olası her çabayı göstermek zorunda olduğunun bir başka nedenidir.

Değişmeye Uyumu Kolaylaştırmak

Birçok önemli nokta burada anılmaya değer. En önemlilerinden biri değişmeye direnen iş görenlerin gösterdiği tepkiyi deneticilerin anlamasına ve saygı göstermesine dayanır. Liderlik konumundaki insanlar genellikle değişmenin insanlar için yararlı olacağına ve değişmenin insanlar tarafından kabul edilebilir olacağına inanırlar. Aslında hiç bir şey gerçeğinde çok uzak olamaz. Sonuç olarak gereksinim doyumuna bir tehdit gerçek ya da hayali olsa da tehditler,  davranışın güçlü güdüleyicileri olarak bilinirler. Bu nedenle bazı yöntem ya da kolaylaştırma biçimleri yer almalıdır.

Yöneticiler için başka bir önemli nokta, değişmeye direnmenin üstesinden gelmek ve engel olmak için basit bir yolun olmadığını anlamaktır. Bir durumda özel bir yönteme kesin olarak güvenmek olanaklı olsa da katılım gibi durumlarda bütün direnme sorunlarına evrensel olarak ve tek başına uygulanabilir bir tekniğin kabul edilmesi olanaksızdır. En elverişli olan yöneticinin durumu değiştirmek amacıyla direnmeye çare bulmak ve engellemek için birçok farklı yöntem, teknik ve işlemlerden yararlanmasıdır. Katılıma ek olarak eğer bir değişime gereksinim doyumunun azalmasına yol açıyorsa, yönetici iş görenlerini kesinlikle yetiştirmeli ve danışmalıdır. Durum bunu gerektiriyorsa yönetici değişmeyi tamamen askıya almalı ya da değişme hakkındaki düşüncelerini tamamen yeniden uyarlamalıdır. Bununla birlikte temelde yöneticinin, iş gören isteklerini bilip, iş görenlerin bilmesi gereken her şeyi onlara bildirmesi gerekir. Yöneticiler bilinçli olarak iş görenlerin güdülerinin doyumuna gerçek ya da hayali bir tehdidin ortaya çıkardığı bilinmeyenleri çözmeyi bilmek zorundadır. Bir başka deyişle değişmeye direnmeyi engellemek ve iyileştirmek etkili liderlik ve insan ilişkilerinin uygulanmasını gerektirir.

Bugün sosyolojik ve teknolojik değişme öncekinden çok daha hızlı oluyor. Zorunlu değişme, çoğu iş ve sanayi örgütlerinde bir yaşam biçemi olmaktadır. Böylece günümüze kadar varlığını sürdürmüş ve halâ rekabete devam eden örgütler, artan bir biçimde bu değişim hızıyla etkili olarak başa çıkmayı öğrenen örgütlerdir.

Hepimiz için değişme kaçınılmazdır. Bu gibi şeyler oldukları gibi ya da olmalarını istediğimiz gibi tamamen korunamaz. Bugün hala ayakta kalan böyle şeyler yoktur. Biz ya ileri gideriz ya da geriye kayarız. Bunun doğru olduğunu biliyorsak da, çoğulukla yeni olan kesin değişim konusunda belirli bir eğilime sahibiz. Bazen onlara karşı güçlü bir şekilde direniriz. Sadece “değişim” sözcüğü bile önemsiz coşkusal tepkiler sağlar. Kesin olarak nötr bir sözcük değildir. Pek çoğuna göre sık olarak bir tehdit etme anlamı taşır.

Denetmenler kendi iş birimleri içinde çeşitli değişmeleri etkili olarak uygulamadan sorumlu “değişim ajanları” olarak görülebilirler. Böylece başarılı denetmenler değişmenin niteliğini anlamak, tanılamak ve değişmeye direnen işgörenlerin doğal insan eğilimlerini çözümlemek için donatılmış olmalıdırlar.

Bu bölümde öncelikle direnmenin ne olduğuna bakacağız ve böylece denetmenler tarafından direnmeyi engelleyen ve azaltabilen bazı araçları inceleyeceğiz. Şunu aklımızda tutmalıyız ki; değişmeye karşı direnme tartışmamızda ancak o zaman yönetsel ve denetsel işgörenlerle, ast durumundaki işgörenlere eşit olarak uygulayabilelim. Direnme henüz beyaz yakalılarda da mavi yakalılar kadar belirgin ve direngen durumdadır.

Değişmeye Direnmenin Niteliği

İnsanoğlu alışkanlıkları olan yaratıktır ve özellikle işle ilgili durumlarda kararlı olmayı isterler. Şu anda izlemiş oldukları yol en iyisi olmasa da, bu en azından bildik ve rahat olandır. Üstelik uyum sağlamışlardır, bilinmeyen diye birşey yoktur. Bu nedenle insanlar yerleşik iş yapma biçimini değiştirme tehdidinde bulunan her fikre karşı direnme eğilimindedirler. Hatta bir değişikliğin olması eski yolun yeterince iyi olmadığı eleştirisini vurgular gibi görünmektedir. Bu da sıkça karşılaştığımız şu soruyu ortaya çıkarmaktadır: Bizim her zaman yaptığımız işin yanlışı neydi?

İyi yerleşmiş kolay alışkanlıklardan vazgeçme ve yeni çalışma koşullarının olası tehditlerini denemek rahatsız edicidir. Kayıplardan daha çok kazanç olmadıkça ve kazanç açıkça belirgin kılınmadıkça insanlar doğal olarak değişmeye karşı direniyor olacaktır.

Elbette bütün değişiklikler işgörenler tarafından reddedilmez, bazıları gerçekten istenilir. Değişime karşı direnme eğilimi yeni bir deneyim arzusu ve kesin değişimden gelebilen ödüllerle biraz çelişmektedir. Bir bakıma, insan meraklı bir varlıktır. O çoğu değişikliği araştırır ve ödüllendirmenin yüksekçe olması için kendi öz çabalarından kaynaklanan değişimi bulur. Ama hemen hemen birbirine zıt olarak, çevresindekileri kestirebilirlik ve kararlılık araştırır. Değiştiğinde direnmeye başladığı için bir inat üzerine yüklediği ve gördüğü kadarıyla anlaşılmıştır. İnsan değişmenin kendisine dayatıldığını anladığı ve bir tehdit olarak gördüğü zaman direnmeye başlar.

Direnme Daima Sakıncalı Değildir

Değişmeye karşı direnme davranışı gösterme mutlaka sakıncalı değildir. İşgörenlerin bir kısmındaki değişmeye karşı bazı muhalefet tamamen mantıksal ve iyi desteklenmiş nedenler üzerine kuruludur.

Yönetim değişime “daima iyidir ve sorgulanmadan kabul edilmelidir, ona karşı çıkanlar ‘kötü çocuk’lardır” varsayımının tuzağına düşebilirler. Bununla beraber hepimiz büyük bir olasılıkla (örneğin politikacılar tarafından) sunulan çok akılsızca olduğu kanıtlanan, insanların karşı çıkmada haklı oldukları değişmelere ilişkin deneyimlerimizi hatırlarız. Değişmeye gerçekten karşı iki tür direniş vardır: Biri mantıksal, akılcı çözümlemeye dayalı, diğeri duygusal tepkiler ve gerçek ya da imgesel korkulara gösterilen tehditlere dayanır. Gerçi bunlar arasındaki ayrımı yapmak itiraf edildiği gibi zor ise de bizim ilgileneceğimiz ikincisidir.

Gereksinim Doyumuna Karşı Algılanmış Tehditler

Bu bölümde incelemek için seçtiğimiz Huneryager ve Heckman, her değişme biçiminin gereksinim doyumundaki dengesiz bir direnmeye onun neden olduğu bireyin çevresinde bir dengesizlik durumu yarattığını ileri sürerler.

Bunun basit anlamı şudur; direnme öncesi temel anlamlar bireyin doyumunun temel psikolojik, güvenlik, toplumsal, saygı ve kendini gerçekleştirmesinin derecesi göreli olarak kararlıdır. Değişme, bu kararlılığa bir tehdit olarak algılanır. Bu tehdit elbette gerçek ya da imgesel olabilir. Öyleyse kişiyi korkutan değişim, onun çeşitli temel gereksinimlerinin doyum düzeyini azaltacaktır.

Bundan dolayı değişime karşı direnç, gereksinim doyumuna yönelik algılanmış bir tehditten bireyi korumaya niyetlenen bir tepki olarak görülebilir. İş güvenliği, toplumsal ilişkiler, özsaygı ya da statüler gibi temel gereksinimleri tehdit eden herşeye umutsuzca direnilir ve korkulur.

Değişmeye Karşı Direnmenin Temelindeki Korkular

Bireyin gereksinim doyumu için değişim tehdidi, işe ilişkin çeşitli korkular yoluyla kanıtlanır; değişmeye karşı direnmenin altında yatan korkuların tipik olanları şunlardır:

1-    İşsizlik, işten çıkarılma ya da konumunu kaybetme korkusu,

2-    Kazançlardaki azalmanın korkusu,

3-    “Daha hızlı çalışma” ya da var olan kazanç oranını korumak için daha çok çalişmaya zorlanma korkusu,

4-    Kurulmuş olan sosyal ilişkilerin ve/veya kurulacak olan ilişkilerin değişme ya da bozulması korkusu,

5-    Değişimin sonunda birey ya da grubun önceki performanslarını eleştireceğini ima eden korku,

6-    Bireyin önceden kontrol ettiği bir alandaki gücünü kaybetme korkusu,

7-    Statüsünün ve/veya grup içinde tanınmasının azalması korkusu,

8-    Yeni yöntemleri öğrenmede yetersizlik korkusu,

9-    Daha fazla uzmanlaşmanın sonucu olarak sıkıcı bir sonuç alma, anlamsız bir iş ve bir başarı duygusunun azalması korkusu,

10-Bireyin anlamadığı herhangi bir bilinmeyenin korkusu.

Aynı değişmenin grubun birey olarak üyelerinin farklı korkularını ortaya çıkarması önemlidir. Çünkü farklı insanlar çoğunlukla değişmedeki anlamları farklı algılarlar.

Bundan başka işgörenlerin korktuğu bu örgütlerde güvensizlik ve engellemeler daima mevcutsa, politikalar ya da süreçlerdeki göreli küçük değişiklikler bile gücenme ve düşmanlık gibi çok derin tepkiler uyandırabilir. Başka deyişle, eklenen her korku sadece pekiştirir ve varolan diğer korkuların önemini artırır.

Elbette, insan davranışıyla etkili olarak ilgilenen hemen her çabada olduğu gibi, denetmenler  açısından empati (kendini işgörenlerin yerine koyma yeteneği) grupta var olan olası korkuları belirlemede önemlidir.

Direnme Biçimleri

Oldukça bireysel ve benzersiz nedenlerle insanlar değişime direnç gösterirler. Bazen onlar bireyde öyle gömülü olur ki, o kendisi bile bunun ne olduğunu bilmez. Böylece direnen tarafından gösterilen davranış, bireyde değişmenin niteliğine ve özel duruma bağlı olarak çeşitli biçimler alması beklenebilir.

Farklı, açık ya da gizli dirençleri anlamada işgörenlerin yaratıcılığı şaşırtıcı ve hemen hemen sınırsızdır. Direnme biçimi doğrudan ya da dolaylı saldırganlıktan, değişmenin kendisine ya da denetmene karşı işten çekilme, kayıtsızlığa kadar uzanabilir. Yeni yöntemleri tanıtmaya engel koyma ya da onları kötüleme ve uygulamalarından sonra ortadan kaldırılmalarına zorlanabilir. Uç durumlarda yeni işlemlerin doğrudan sabotajı olabilir.

Değişime Karşı Direnmeyi Engelleme ve Azaltma

Denetmen, doyum sağlayıcı bir yolla benimsemenin önemle vurgulanacağı ve iş grubundaki direnmenin en aza indirileceği bir değişmeyi uygulama sorumluluğuna sahiptir.

Denetmenlerin değişim sürecindeki rolü esas olarak üç aşamayı kapsar:

1-    Çözme (var olan yöntemlerin işleyişi konusunda kuşku yaratma)

2-    Değiştirme (yeni işleyiş yöntemlerini deneme)

3-    Yeniden dondurma (yeniyi pekiştirme, daha arzulanabilir değişiklikler)

Bu yeter derecede basit görülebilir; gerçekte süreçle birlikte devam etme, herhangi bir denetmenin yeteneklerine oldukça önemli bir meydan okuma olabilir. Denetmen tipik olarak bir “değişim ajanı” rolüne sahipse de, şunu aklımızda tutmalıyız ki, gerçekte değişmeyi kabul etme kararını kontrol eden işgörenlerdir ve sonunda değişimin başarısını belirleyen onlardır. Bununla beraber, değişmeyi destekleyen işgörenlerin olması zorunludur.

Bu değişmeyi sağlamak için isgörenin değişmeye direnci ya önlenmeli, ya da azaltılmalıdır. Böylece biz şimdiki dikkatlerimizi bunu başaran teknik ve bazı işlemlere çevireceğiz. Bunların bir çoğu sağduyudan biraz fazladır; bunların bir çoğu sınanmış ve kullanışlı olduğu kanıtlanmıştır.

Aşırı ve Gereksiz Değişimleri Engelle

Belki de direnmeyi engellemenin en önemli yollarından biri, önerilmiş bir değişimin gerçekten zorunlu ve avantajlı olduğunun belirlenmesidir. Değişimin olası bütün sonuçlarını tahmin etme ve tanımlamak gerekir. İşgören gereksinim doyumuna bir tehdit olarak yorumlanacak her politika ve işlem değişikliği dikkatle düşünülmelidir. Sadece değişme için değişim, küçük bir amaca hizmet eder ve varsayılan tepkiler bütün avantajlardan daha ağır basar. Böylece uzun vadede basit, zorunlu olmayan değişmeleri yapmamak daha iyidir çünkü, geçerli yöntemlerin bir devamından daha pahalı olabilir.

Yavaş Hareket Et

Eğer bir değişimin avantajlı ve yapılmak zorunda olduğuna sonunda karar verilmişse, olanaklı olduğu her zaman yavaş hareket etme daha akılcıdır. Bir şeyler değiştirme önerisi, bilinmeyen ve alışılmamış olan korkuları derhal harekete geçirir. Değişme için onlar birden bire ve süratle uygulamaya konuldukları için bir çok iyi düşünce başarısız olmaktadır. Adım adım bir yolla daha kademeli olarak ortaya konan aynı plan, işgören korkularının bazılarını giderme ve onların düşüncelerini uyarlamak için zaman veren bir uygulama daha büyük bir başarıyla karşılaşacaktır. Eğer denetmen işgörenlerini ve kendisini etkileyecek değişim için önceden onları hazırlarsa ve onlara bilgi verirse beklenmedik karşılıklardan kaçınılabilir. Bu ani bir değişimle harekete geçen korkuların birçoğu azaltılabilir değişme ile ilgili bazı endişeler muhtemelen kalacaktır. Fakat önceden hazırlanma endişeleri mümkün olduğu kadar en aza indirilebilir.

Elbette, bir denetmenin ne kadar hazırlık yapabileceği büyük ölçüde değişme planının nerede meydana geldiğine bağlıdır. Örneğin eğer o denetmenin fikri ise ve sadece onun bölümünü etkiliyorsa denetmen genellikle engelsiz bir geçişi sağlamak için bol zaman içinde herkesi hazırlayabilir. Bununla birlikte eğer üst düzey yönetim tarafından değişim önerilmişse denetmenin uygun hazırlanma zamanını oldukça sınırlayabilir.

Etkili Haberleşme Yoluyla Yeterli Hazırlık

Bir değişme duyurulduğunda, işgörenlerin potansiyel kaygılarını ve korkularını olabildiğince azaltmak için değişim hakkındaki olanaklı en üst düzeyde bilgi işgörenlere iletilmelidir.

Değişimden etkilenecekler tarafından değişim anlaşılmadığı zaman direnç beklenebilir; işgörenler tam olarak anlayamadıkları şeylerden kuşkulanır, korkar ve tepki gösterirler.

Öte yandan, eğer değişimin yapısı, amaçları, yararları ve deavantajları tamamen açıklanmışsa direnç hemen hemen daima daha düşüktür. Genelde etkili iletişimin derecesi arttıkça, işgörenlerin istekliliği, değişimi kabul etme ve desteklenmesi de artacaktır.

Değişimin tam açıklanması, değişme için nedenleri ve gereksinimleri açıklayıcı bir ifade tamamen verilmelidir. Özellikle işgörenler planlanmış değişimden kendilerine kâr sağlayacak şirket ve bölüm tanımlanmalıdır. İşgörenlerin bir çoğu görünen kısa ya da uzun erimli çıkarlarını görebilirlerse, ve eğer işlerini kolaylaştıracak değişme önerilerini görmeleri sağlanırsa, değişimi kabul etmeye daha çok hazır olacaklardır. Eğer onların işlerini daha kolaylaştıracak, hızlandıracak, anlamlı kılacak, daha güvenilir ve daha verimli kılacak olan önerilen bir değişimi görmeleri sağlanırsa ya da başka bir açıdan daha iyi bir değişme önerisi sunulursa, çok az bir dirençle kabul etme şansı çok daha fazladır.

Denetmen açıklamasında, işgörenlerin kişisel ihtiyaçları ve çıkarları ile değişimin gerekleri arasında olabildiğince yakın bir ilişki kurmak için her girişimde bulunmalıdır. Gerçek anlamda denetmen, başarılı “satış elemanı”nın mal ve hizmetleri satmada kullandığı yöntemi aynı amaçla değişmeyi satmada kullanmalıdır: İçinde ne olduğunun kullanıcıya anlatılması. Eğer işgörenler değişmeyi sadece öncelikle şirketin yararına olarak algılar, kendilerinin ve iş arkadaşlarının yararına olmadığını algılarlarsa daha fazla dirençle karşılaşmaları olasıdır.

Söylemeye gerek yoktur ki, denetmen grubuna değişimi açıklamayı denemeden önce kendisi değişmeyi tam olarak anlamalıdır ve sunmadan önce dikkatle planlanmalıdır. Örneğin, yeni bir maliyet azaltma programına üst yöneticilerin karar verdiğini varsayalım. Önce her denetmen kendi şirketinin yeni amaçlarını yerine getirmeye yardım edebilir. (1) Niçin yeni program başlatıldı, ve (2) kendinden ve iş grubundan tam olarak ne beklenmektedir. Denetmen (bunları) anlamak zorundadır.

Ayrıca şirket düzeyinde bir değişme ya da üst düzey yöneticisi tarafından kurulan bir değişme durumunda, denetmen kendisi bile değişmeye direnebilir. Bununla beraber, değişmeyi tam tamamıyla kabul etmemiş olsa da uygun bir biçimde işgörenlere yeni politika ve işlemleri tanıtma onun sorumluluğudur.

Sürekli diyalog kurma; Bu noktaya kadar direnmeyi engelleme ya da azaltmaya bir yardım olarak etkili haberleşmedeki tartışmamızda bu iletişimin alacağı doğrultu denetmenlerden astlara doğru tek yönlü olduğu izlenimini istemeyerek vermiş olabiliriz. Hiçbir şey bundan daha az arzu edilmez olamaz.

Değişmeye direnmenin çoşkusal doğası nedeniyle doğrudan, mantıksal, tek yönlü olarak değişimin yararına sunma pek yeterli değildir. Gereksinim duyulan değişimin iki yönlü diyalog ile açıklanması ya da grup üyelerinin düşüncelerini, görüşlerini, önerilerini, tutumlarını denetmen ve kendi ararlarında açıklama ve tartışmadır.

Gerçekte, işgörenlerden gelen bu dönüt sadece denetmenin değişme hakkında ilettiği bilginin doğru olarak anlaşılıp kabul edilmesinin tek yoludur. Ayrıca dönüt belki hemen söylenmesi ve açıklanması işgören korkularının ve endişelerinin açıklanması ve olay yerinde üzerinde durulmasına genellikle fırsat verir.

Ancak çok sık olarak, denetmenler uzman personelle birlikte (özellikle teknik uzman olarak mühendisler, meslek analistleri ve muhasebeciler) değişmeye öylesine inanmış olurlar ki değişimin teknik olarak uygun ve yararlı olduğuna tartışmaya bile gerek duymazlar. Kendi değişmelerine karşı olmanın sadece cahil ve inatçı insanlardan gelmekte olduğunu düşünürler. Böyle düşünen herhangi biri aklında tutmalıdır ki, ne olursa olsun “gerçekler” işgörenlerce bir tehdit olarak algılanabilir ve buna göre tepki verebilirler. Bir değişme hakkındaki eksik bilgi kadar, tam bilgi de kolaylıkla çarpıtılmış olabilir.

Açıkca, yüzyüze iletişim, bu yazılmış bildirilerin her türünden daha çok arzu edilir.

Bununla beraber değişme sürecinde etkili iletişim “bir defada sonuç alan” bir tanıtma ya da tartışma gibi düşünülemez. Daha ziyade o gereksinim duyulduğunda meydana gelen bir diyaloga dayandığı kadar hatta genellikle devam eden bir diyalog olarak görülmelidir.

Gerilim ve düşmanlıklar, değişme uygulamaya konduktan hem önce, hem de sonra hemen hemen değişmeksizin ortaya çıkmaktadır. Böylece işgörenlere hazır çıkış yolları önerilebilir. Örneğin; bazen gücenmeleri, korkuları, birikmiş endişileri ortadan kaldırmak ve ayrıntılarıyla görüşmek için düzenli informal ya da şikayet toplantıları (hem birey, hem de grup temelinde) önerilebilir. Şikayetler ve şikayet konusu durumlar değişmenin geçiş dönemi boyunca beklenmelidir.

Denetmene karşı bir korkuya kapılmadan boşalmada kesin bir yarar vardır. İyi bir şikayet toplantısı genellikle havayı yumuşatır ve işgörenler o zaman değişmenin gereklerine en iyi nasıl uyum sağlayacaklarının makul bir tartışmasına dönebilirler. Değişme uygulamaya konduktan sonra sürekli bir diyalog gereklidir. İşgörenlerin değişmenin gelişmesi ve sonuçları hakkında bilgi sahibi olmaları, değişmede ne kadar başarılı oldukları konusunda bilgilendirilmeleri gerekir. İşgörenler tarafından  gösterilen iyi performans ödüllendirilmeli ve takdir edilmelidir. Buna ek olarak denetmen bütün işgörenlerin yeni yöntemlerden yararlanma ve değişime uyum sağlama konusundaki güvenini belirtmeye devam etme durumundadır.

Değişme Sürecine İşgören Katılımı

Değişime destek sağlamak için bir başka etkili yol, işgören katılımıdır. Önerilmiş bir değişime katılmasına izin verilen ve kendilerine danışılan insanlar normal olarak daha kabul edici ve değişmeye daha kolay uyum sağlayıcıdır.

Ancak her ne zaman olanaklıysa değişme tarafından etkilenen kişilere değişmenin doğası, yönü, oranı ve değişimin tanıtımı yöntemine karar vermede katılım için fırsat ver.

Genel bir kural olarak, değişme yukarıdan rastgele tanıtıldığı ve kabul etmek için işgörenler üzerine baskı uygulandığında, değişmeye karşı direnç artar. İşgörenlere değişmenin planlama ve uygulanmasında söz söyleme fırsatı verildiğinde direnme azalır. İnsan davranışıyla uğraşmada güç kullanımı, yeni yöntemleri değersizleştirme ya da sabote etme doğrultusunda fizikte olduğu gibi karşıt güç yaratır. Hatta işgörenlerin katkıları önemsiz olduğu zaman bile değişmenin ilk aşamalarında onlara katılma şansı verildiğinde çoğu kuşku ve yanlış anlamaları azaltabilir. Kendi geleceklerini belli bir düzeyde kontrol etme duygusu verildiğinde işgörenler çok küçük bir derecede de olsa değişmenin ortak bir mimarı olarak her değişmeyi desteklemeleri daha olasıdır.

İdeal olarak, işgörenler değişmenin planlama aşamasına mümkün olduğunca erken katılmalıdır. Böyle yaparak onların denetmene değişmesi gerekenin ne olduğu ve ne niçin değişmesi gerektiğinin teşhisinde yardımcı olabilirler. Kendileri için sorunlu alanları keşfetme ve varolan bu duruma tanılama süreci işgörenlerin mevcut durumlarının kesin olarak çözülmesine yol açar. Böylece yeni bir işleyiş yöntemine olan gereksinimin tanınmasına neden olur.

Eğer işgörenler değişmeye gereksinim konusunda yeteneğe sahipseler ve bu değişmeden çıkarılabilecek yararları anlama yeteneğine sahipseler, değişmeyi başarma konusunda kendi içsel güdülerini geliştirmek için daha iyi bir konumdadırlar. Patronun “değişme yapılmalıdır” emri yerine, var olan durumu da pekiştirmek için gönüllü adımlar atılmalıdır.

Grup katılımı yoluyla işgörenler değişimi daha başarılı görmede kendilerini daha iyi adama durumundadırlar. Eğer onlar başlangıcından beri değişime katılmış olsalar yeni yöntemlerin “onların” yeni yöntemleri olma olasılığı artar,  kuşkular, direnmeler büyük ölçüde azalır. Ayrıca değişme için bir programa katılmaya adanma bir denetmenle özel konuşmasından çok bir birey tarafından grup ortamında ifade edildiğinde çok daha anlamlıdır. Grup içinde ifade ederek kendini adama durumu, genellikle işgörenin kendi sözünü davranışa dönüştürme eğilimini ifade eder. Değişmenin planlama aşamasına işgörenin erken katılması genellikle katılıma yararlı olabilir. Denetmen “Değişme hakkında bu kadarına karar verilmiştir. Ben şimdi sizin önerilerinizi bekliyorum. Ancak onların tamamını yerine getireceğime söz veremem. Ama bunları kesinlikle dikkate alacağım” dese bile yararlıdır. Başka bir deyişle denetmen değişmede gerçekleştirilebilecek hedefler konusunda geniş bir çerçeve çizebilir ve önerilen bu çerçeve içindeki ayrıntıların ele alınmasını gruptan isteyebilir.

Değişmeye karşı direnmeyi önleme ve azaltma, işgören katılımını sağlamak için tek neden olarak düşünülmelidir, bununlar beraber değişmeden doğrudan doğruya etkilenenlerin katkılarının sağlanması değişmenin genel niteliğini artırabilir ve başarıya ulaştırabilir. İşgören katılımı tasarlanmamış değişmedeki potansiyel zorlukları belirlemede çok değerli olabilir. Üstlerinin gördüğü yoldan tamamen farklı bir bakış açısından sorunu görürler ve sıkça yanlışlık ve eksiklikleri belirler ki, aksi halde farkedilmeden devam eder. Değişme için çok çekiçi ve çok yararlı  düşünceler, başlatan tarafından farkedilmeyen bazı yanlışlar taşıyabilir. İşgörenleri  önerilen değişmeyi değerlendirmek için kullanmak çok kolay iken niçin böyle inatla bildiği yolda gidilmektedir?

Elbette, denetmenin katılımcı çabalarının herhangi birisinin başarısı, işgörenlerin onları yasal ve doğru algılama derecesine bağlıdır. Grup onların düşüncelerine ve önerilerine içtenlikle istendiği ve çok ciddi olarak dikkate alınacağı konusunda ikna edilmelidir. “Yalancı katılım” herkes için bir zaman kaybıdır. Sonuncul karara dahil edilecek hiçbir şey vermedikleri zaman bile, işgörenleri karara katma kadar hızlı kendini ifade edmez.

Söylemeye gerek yoktur ki, eğer değişme planlarında bir esneklik yoksa katılım istenmemelidir ve halıhazırdaki eylem programına katılım istenmemelidir. Eğer değişme hakkındaki tüm kararlar belirlenmişse katılım için bir gereksinim yoktur. Bu durumda denetmen diğer yöntemlere başvurmalıdır.

Mucizeler Bekleme

Son olarak, sabırlı ol. İnsanlar değişmeyi kabul etmeye ikna etmek zordur ve genellikle çok zaman alır. Birçok denetmenden birisi bir yanlış yapar ve bu değişmeyi tanıtma açısından ölümcül olabilir. Değişme, uygulamaya bir kez konduktan sonra işgörenler görünürde buna uyarlandıklarından denetmen biraz rahatlayabilir.

Denetmen bir alışkanığın gücünün ne kadar olduğunu unutur. Denetmen bunun yerleşmesine kadar yüksek düzeyde onlarla yakın ilişki içinde olmalıdır. Bu işgörenlerin eski alışkanlıklarına dönmelerine engel olmak için gereklidir.

DEĞİŞİMİN NASIL TANITILACAĞINA BAKIŞ

Yöntemlerde empoze edilen her değişmenin, belli düzeyde bir direnmeyle karşılaşması hemen hemen olasıdır. Değişme uyumu rahatsız eder. Dünyada herşey yolundadır gibi rahat bir duygu, bu rahat durum tehdit edildiğinde insanlar doğal olarak direnirler. Hatta işgörenler açıkça avantajlı değişmelere bile saldırır.

İşgören direnmelerinin bazi biçimleri denetmenlere akıldışı ve mantıksız davranış olarak görülüyorsa da onun kesin nedenleri vardır. Bu nedenle denetmen değişmeye direnmenin nedenleri üzerinde yoğunlaşması denetmen açısından akıllı bir davranış olacaktır. Eğer denetmen değişmeye tepkileri incelediğinde sadece inatçılığın bir sonucu olmadığını  ya da aptallık olmadığını görür, ancak temel korkular, endişeler ve algılanmış tehditin gereksinim doyumuna yönelik olduğunu görürse olaya daha empatik bir yaklaşım ve anlayışla bir yaklaşım belirleyebilir. Bu temelle, denetmen direnmeyi azaltma ya da önleme çabalarında yoğunlaşabilir.

Gerçekte, aslında değişmeyi tanıtmaya işgörenin uyumunu garanti edecek tek bir teknik yoktur. Değişme sürecinde üç temel aşamada denetmene yardım edecek bir teknik önerdik. Bu tekniklerin bazıları birleştirilerek sürekli kullanılabilir.

Gerçekte direnme kısmen halledilebilir. Bununla birlikte denetmen işgörenlerini anlar ve değişmeyi uygulamaya koyarak değişmeye direnenlerin olumsuz tutumlarını azaltabilir.

Bu metni bilgisayarda yazan Kader Aksoy ve Gülçin Sunar’a teşekkür ederim (İ.Ç).

Doğan, Doğayı İstiyor mu?

Hırçın delikanlı Doğan, tüm planlarını nazlı ama bir o kadarda kuralcı Doğa’yı tamamen teslim almak istiyor. Dünyamız 4,5-5 milyar yıl önce ilk oluştuğundan bu yana ilk zamanlar hızlı bir değişim geçirmiş ancak daha sonra bu değişim ve dönüşüm yavaşlamıştır. Yavaşlamaktan kasıt normal seyrine girmiştir. Canlılığın yapı taşı olan hücre göz önüne alındığında içerisinde dünyamızın da bulunduğu evreni canlı bir sistem olarak değerlendirebiliriz. Canlılığın en önemli özelliklerinden biri hareket etmektir. Evren ve evrenin içinde dünyamız sürekli hareket ve değişim içerisindedir. Değişim normal seyri içerisinde olduğunda canlılar için ciddi bir sorun oluşturmamaktadır. Ancak değişimler ve dönüşümler çok ani ya da hızlı olduğunda canlılar bu hızlı değişime ayak uyduramamaktadır. Hızlı değişim ve dönüşüm Darwin’in Doğal Seleksiyon Kuramını çok acımasız hale getirmekte başka bir ifade ile normal seyrinden belki 100 kat daha fazla etki ederek canlıların çok çabuk yok olmalarına sebep olmaktadır.

Canlı sistem olarak kabul ettiğimiz evren içerisinde dünyamızdaki bu değişim normal seyrinde olduğunda ciddi bir sorun yoktur. Pekâlâ, hemen şu soru sormak gerekir burada, dünyamızdaki bu dönüşüm ve değişimin normalden daha hızlı olmasına neden olan faktör ya da faktörler nedir? İnsanoğlunda bencillik bilinci oluştuktan sonra dünyamızın normal gidişi yavaş yavaş değişmeye başlamıştır. Çok fazla kazanma hırsı ile ekolojik tolerans sınırları giderek daralmış ve canlı sistem olan dünyamız günümüzde alarm verecek duruma gelmiştir.

Doğan’ın pervasızca, vurdumduymazca Doğa’yı bu kadar hor kullanmasına bağlı olarak Doğa insanlığı zaman zaman uyarıyor ve tedbir almamızı söylüyor adeta. Günümüzde çok sık olarak karşılaştığımız, Kuzeyde buzulların hızlı bir şekilde erimesi, dünyanın dört bir yanında meydana gelen doğa olayları bu ikaz ve uyarılara ciddi örneklerdir. Doğan kendisine sunulan doğayı ve Doğa’nın nimetlerini bitmeyeceğini sanarak Doğa’nın kaynaklarını pervasızca tüketiyor, atmosferi ve yeryüzünü kirletiyor. Doğal yaşam alanlarını her gün biraz daha tüketiyor. Uzun zamandır tarım alanlarını beton yığını haline getirirken, doğal yapısı ile dikkat çeken doğal yaşam alanlarını ya tarıma ya da yerleşime açıyor.

Doğan tabiî ki Doğa’yı istiyor zaten onunla iç içe yaşıyor. Gelir kaynağının tüm ham maddesinin Doğa’dan aldığını bile bile Doğa’nın sürdürülebilirliğini tehlikeye atmaya devam ediyor. Gelecek için çok endişe verici olan bu durum maalesef eşik seviyeyi zorluyor. Doğa ana bu olumsuzlukların devam etmesi durumunda ikaz ve uyarılarını yapıyor ancak bu ikaz ve uyarılara dikkat etmeyen insanoğluna gün gelecek ağır darbeler indirecektir.

Doğan ne yapmalı bu durum karşısında pekâlâ; Doğa’yı sürdürülebilirlik çerçevesinde onu doğal yapısı içerisinde tutmaya çalışmalıdır. Başka bir deyişle Doğan, Doğa’nın tüm imkânlarından Ekolojik hoşgörü sınırları içerisinde yararlanmalı, Doğa ananın kendini yenilemesine imkân vermelidir.

Doğan, Doğa’ya aşık mı?

Doğan’ın Doğa’ya yaptıkları ve yapacakları nelerdir?

Doğan, Doğa’yı teslim alabilecek mi?

Değişmenin Etkili Tanıtımı

Bugün sosyolojik ve teknolojik değişme öncekinden çok daha hızlı oluyor. Zorunlu değişme, çoğu iş ve sanayi örgütlerinde bir yaşam biçemi olmaktadır. Böylece günümüze kadar varlığını sürdürmüş ve halâ rekabete devam eden örgütler, artan bir biçimde bu değişim hızıyla etkili olarak başa çıkmayı öğrenen örgütlerdir.

Hepimiz için değişme kaçınılmazdır. Bu gibi şeyler oldukları gibi ya da olmalarını istediğimiz gibi tamamen korunamaz. Bugün hala ayakta kalan böyle şeyler yoktur. Biz ya ileri gideriz ya da geriye kayarız. Bunun doğru olduğunu biliyorsak da, çoğulukla yeni olan kesin değişim konusunda belirli bir eğilime sahibiz. Bazen onlara karşı güçlü bir şekilde direniriz. Sadece “değişim” sözcüğü bile önemsiz coşkusal tepkiler sağlar. Kesin olarak nötr bir sözcük değildir. Pek çoğuna göre sık olarak bir tehdit etme anlamı taşır.

Denetmenler kendi iş birimleri içinde çeşitli değişmeleri etkili olarak uygulamadan sorumlu “değişim ajanları” olarak görülebilirler. Böylece başarılı denetmenler değişmenin niteliğini anlamak, tanılamak ve değişmeye direnen işgörenlerin doğal insan eğilimlerini çözümlemek için donatılmış olmalıdırlar.

Bu bölümde öncelikle direnmenin ne olduğuna bakacağız ve böylece denetmenler tarafından direnmeyi engelleyen ve azaltabilen bazı araçları inceleyeceğiz. Şunu aklımızda tutmalıyız ki; değişmeye karşı direnme tartışmamızda ancak o zaman yönetsel ve denetsel işgörenlerle, ast durumundaki işgörenlere eşit olarak uygulayabilelim. Direnme henüz beyaz yakalılarda da mavi yakalılar kadar belirgin ve direngen durumdadır.

 

Değişmeye Direnmenin Niteliği

İnsanoğlu alışkanlıkları olan yaratıktır ve özellikle işle ilgili durumlarda kararlı olmayı isterler. Şu anda izlemiş oldukları yol en iyisi olmasa da, bu en azından bildik ve rahat olandır. Üstelik uyum sağlamışlardır, bilinmeyen diye birşey yoktur. Bu nedenle insanlar yerleşik iş yapma biçimini değiştirme tehdidinde bulunan her fikre karşı direnme eğilimindedirler. Hatta bir değişikliğin olması eski yolun yeterince iyi olmadığı eleştirisini vurgular gibi görünmektedir. Bu da sıkça karşılaştığımız şu soruyu ortaya çıkarmaktadır: Bizim her zaman yaptığımız işin yanlışı neydi?

İyi yerleşmiş kolay alışkanlıklardan vazgeçme ve yeni çalışma koşullarının olası tehditlerini denemek rahatsız edicidir. Kayıplardan daha çok kazanç olmadıkça ve kazanç açıkça belirgin kılınmadıkça insanlar doğal olarak değişmeye karşı direniyor olacaktır.

Elbette bütün değişiklikler işgörenler tarafından reddedilmez, bazıları gerçekten istenilir. Değişime karşı direnme eğilimi yeni bir deneyim arzusu ve kesin değişimden gelebilen ödüllerle biraz çelişmektedir. Bir bakıma, insan meraklı bir varlıktır. O çoğu değişikliği araştırır ve ödüllendirmenin yüksekçe olması için kendi öz çabalarından kaynaklanan değişimi bulur. Ama hemen hemen birbirine zıt olarak, çevresindekileri kestirebilirlik ve kararlılık araştırır. Değiştiğinde direnmeye başladığı için bir inat üzerine yüklediği ve gördüğü kadarıyla anlaşılmıştır. İnsan değişmenin kendisine dayatıldığını anladığı ve bir tehdit olarak gördüğü zaman direnmeye başlar.

 

Direnme Daima Sakıncalı Değildir

Değişmeye karşı direnme davranışı gösterme mutlaka sakıncalı değildir. İşgörenlerin bir kısmındaki değişmeye karşı bazı muhalefet tamamen mantıksal ve iyi desteklenmiş nedenler üzerine kuruludur.

Yönetim değişime “daima iyidir ve sorgulanmadan kabul edilmelidir, ona karşı çıkanlar ‘kötü çocuk’lardır” varsayımının tuzağına düşebilirler. Bununla beraber hepimiz büyük bir olasılıkla (örneğin politikacılar tarafından) sunulan çok akılsızca olduğu kanıtlanan, insanların karşı çıkmada haklı oldukları değişmelere ilişkin deneyimlerimizi hatırlarız. Değişmeye gerçekten karşı iki tür direniş vardır: Biri mantıksal, akılcı çözümlemeye dayalı, diğeri duygusal tepkiler ve gerçek ya da imgesel korkulara gösterilen tehditlere dayanır. Gerçi bunlar arasındaki ayrımı yapmak itiraf edildiği gibi zor ise de bizim ilgileneceğimiz ikincisidir.

 

Gereksinim Doyumuna Karşı Algılanmış Tehditler

Bu bölümde incelemek için seçtiğimiz Huneryager ve Heckman, her değişme biçiminin gereksinim doyumundaki dengesiz bir direnmeye onun neden olduğu bireyin çevresinde bir dengesizlik durumu yarattığını ileri sürerler.

Bunun basit anlamı şudur; direnme öncesi temel anlamlar bireyin doyumunun temel psikolojik, güvenlik, toplumsal, saygı ve kendini gerçekleştirmesinin derecesi göreli olarak kararlıdır. Değişme, bu kararlılığa bir tehdit olarak algılanır. Bu tehdit elbette gerçek ya da imgesel olabilir. Öyleyse kişiyi korkutan değişim, onun çeşitli temel gereksinimlerinin doyum düzeyini azaltacaktır.

Bundan dolayı değişime karşı direnç, gereksinim doyumuna yönelik algılanmış bir tehditten bireyi korumaya niyetlenen bir tepki olarak görülebilir. İş güvenliği, toplumsal ilişkiler, özsaygı ya da statüler gibi temel gereksinimleri tehdit eden herşeye umutsuzca direnilir ve korkulur.

 

Değişmeye Karşı Direnmenin Temelindeki Korkular

Bireyin gereksinim doyumu için değişim tehdidi, işe ilişkin çeşitli korkular yoluyla kanıtlanır; değişmeye karşı direnmenin altında yatan korkuların tipik olanları şunlardır:

1-    İşsizlik, işten çıkarılma ya da konumunu kaybetme korkusu,

2-    Kazançlardaki azalmanın korkusu,

3-    “Daha hızlı çalışma” ya da var olan kazanç oranını korumak için daha çok çalişmaya zorlanma korkusu,

4-    Kurulmuş olan sosyal ilişkilerin ve/veya kurulacak olan ilişkilerin değişme ya da bozulması korkusu,

5-    Değişimin sonunda birey ya da grubun önceki performanslarını eleştireceğini ima eden korku,

6-    Bireyin önceden kontrol ettiği bir alandaki gücünü kaybetme korkusu,

7-    Statüsünün ve/veya grup içinde tanınmasının azalması korkusu,

8-    Yeni yöntemleri öğrenmede yetersizlik korkusu,

9-    Daha fazla uzmanlaşmanın sonucu olarak sıkıcı bir sonuç alma, anlamsız bir iş ve bir başarı duygusunun azalması korkusu,

10-Bireyin anlamadığı herhangi bir bilinmeyenin korkusu.

Aynı değişmenin grubun birey olarak üyelerinin farklı korkularını ortaya çıkarması önemlidir. Çünkü farklı insanlar çoğunlukla değişmedeki anlamları farklı algılarlar.

Bundan başka işgörenlerin korktuğu bu örgütlerde güvensizlik ve engellemeler daima mevcutsa, politikalar ya da süreçlerdeki göreli küçük değişiklikler bile gücenme ve düşmanlık gibi çok derin tepkiler uyandırabilir. Başka deyişle, eklenen her korku sadece pekiştirir ve varolan diğer korkuların önemini artırır.

Elbette, insan davranışıyla etkili olarak ilgilenen hemen her çabada olduğu gibi, denetmenler  açısından empati (kendini işgörenlerin yerine koyma yeteneği) grupta var olan olası korkuları belirlemede önemlidir.

 

Direnme Biçimleri

Oldukça bireysel ve benzersiz nedenlerle insanlar değişime direnç gösterirler. Bazen onlar bireyde öyle gömülü olur ki, o kendisi bile bunun ne olduğunu bilmez. Böylece direnen tarafından gösterilen davranış, bireyde değişmenin niteliğine ve özel duruma bağlı olarak çeşitli biçimler alması beklenebilir.

Farklı, açık ya da gizli dirençleri anlamada işgörenlerin yaratıcılığı şaşırtıcı ve hemen hemen sınırsızdır. Direnme biçimi doğrudan ya da dolaylı saldırganlıktan, değişmenin kendisine ya da denetmene karşı işten çekilme, kayıtsızlığa kadar uzanabilir. Yeni yöntemleri tanıtmaya engel koyma ya da onları kötüleme ve uygulamalarından sonra ortadan kaldırılmalarına zorlanabilir. Uç durumlarda yeni işlemlerin doğrudan sabotajı olabilir.

 

Değişime Karşı Direnmeyi Engelleme ve Azaltma

Denetmen, doyum sağlayıcı bir yolla benimsemenin önemle vurgulanacağı ve iş grubundaki direnmenin en aza indirileceği bir değişmeyi uygulama sorumluluğuna sahiptir.

Denetmenlerin değişim sürecindeki rolü esas olarak üç aşamayı kapsar:

1-    Çözme (var olan yöntemlerin işleyişi konusunda kuşku yaratma)

2-    Değiştirme (yeni işleyiş yöntemlerini deneme)

3-    Yeniden dondurma (yeniyi pekiştirme, daha arzulanabilir değişiklikler)

Bu yeter derecede basit görülebilir; gerçekte süreçle birlikte devam etme, herhangi bir denetmenin yeteneklerine oldukça önemli bir meydan okuma olabilir. Denetmen tipik olarak bir “değişim ajanı” rolüne sahipse de, şunu aklımızda tutmalıyız ki, gerçekte değişmeyi kabul etme kararını kontrol eden işgörenlerdir ve sonunda değişimin başarısını belirleyen onlardır. Bununla beraber, değişmeyi destekleyen işgörenlerin olması zorunludur.

Bu değişmeyi sağlamak için isgörenin değişmeye direnci ya önlenmeli, ya da azaltılmalıdır. Böylece biz şimdiki dikkatlerimizi bunu başaran teknik ve bazı işlemlere çevireceğiz. Bunların bir çoğu sağduyudan biraz fazladır; bunların bir çoğu sınanmış ve kullanışlı olduğu kanıtlanmıştır.

Aşırı ve Gereksiz Değişimleri Engelle

Belki de direnmeyi engellemenin en önemli yollarından biri, önerilmiş bir değişimin gerçekten zorunlu ve avantajlı olduğunun belirlenmesidir. Değişimin olası bütün sonuçlarını tahmin etme ve tanımlamak gerekir. İşgören gereksinim doyumuna bir tehdit olarak yorumlanacak her politika ve işlem değişikliği dikkatle düşünülmelidir. Sadece değişme için değişim, küçük bir amaca hizmet eder ve varsayılan tepkiler bütün avantajlardan daha ağır basar. Böylece uzun vadede basit, zorunlu olmayan değişmeleri yapmamak daha iyidir çünkü, geçerli yöntemlerin bir devamından daha pahalı olabilir.

Yavaş Hareket Et

Eğer bir değişimin avantajlı ve yapılmak zorunda olduğuna sonunda karar verilmişse, olanaklı olduğu her zaman yavaş hareket etme daha akılcıdır. Bir şeyler değiştirme önerisi, bilinmeyen ve alışılmamış olan korkuları derhal harekete geçirir. Değişme için onlar birden bire ve süratle uygulamaya konuldukları için bir çok iyi düşünce başarısız olmaktadır. Adım adım bir yolla daha kademeli olarak ortaya konan aynı plan, işgören korkularının bazılarını giderme ve onların düşüncelerini uyarlamak için zaman veren bir uygulama daha büyük bir başarıyla karşılaşacaktır. Eğer denetmen işgörenlerini ve kendisini etkileyecek değişim için önceden onları hazırlarsa ve onlara bilgi verirse beklenmedik karşılıklardan kaçınılabilir. Bu ani bir değişimle harekete geçen korkuların birçoğu azaltılabilir değişme ile ilgili bazı endişeler muhtemelen kalacaktır. Fakat önceden hazırlanma endişeleri mümkün olduğu kadar en aza indirilebilir.

Elbette, bir denetmenin ne kadar hazırlık yapabileceği büyük ölçüde değişme planının nerede meydana geldiğine bağlıdır. Örneğin eğer o denetmenin fikri ise ve sadece onun bölümünü etkiliyorsa denetmen genellikle engelsiz bir geçişi sağlamak için bol zaman içinde herkesi hazırlayabilir. Bununla birlikte eğer üst düzey yönetim tarafından değişim önerilmişse denetmenin uygun hazırlanma zamanını oldukça sınırlayabilir.

Etkili Haberleşme Yoluyla Yeterli Hazırlık

Bir değişme duyurulduğunda, işgörenlerin potansiyel kaygılarını ve korkularını olabildiğince azaltmak için değişim hakkındaki olanaklı en üst düzeyde bilgi işgörenlere iletilmelidir.

Değişimden etkilenecekler tarafından değişim anlaşılmadığı zaman direnç beklenebilir; işgörenler tam olarak anlayamadıkları şeylerden kuşkulanır, korkar ve tepki gösterirler.

Öte yandan, eğer değişimin yapısı, amaçları, yararları ve deavantajları tamamen açıklanmışsa direnç hemen hemen daima daha düşüktür. Genelde etkili iletişimin derecesi arttıkça, işgörenlerin istekliliği, değişimi kabul etme ve desteklenmesi de artacaktır.

Değişimin tam açıklanması, değişme için nedenleri ve gereksinimleri açıklayıcı bir ifade tamamen verilmelidir. Özellikle işgörenler planlanmış değişimden kendilerine kâr sağlayacak şirket ve bölüm tanımlanmalıdır. İşgörenlerin bir çoğu görünen kısa ya da uzun erimli çıkarlarını görebilirlerse, ve eğer işlerini kolaylaştıracak değişme önerilerini görmeleri sağlanırsa, değişimi kabul etmeye daha çok hazır olacaklardır. Eğer onların işlerini daha kolaylaştıracak, hızlandıracak, anlamlı kılacak, daha güvenilir ve daha verimli kılacak olan önerilen bir değişimi görmeleri sağlanırsa ya da başka bir açıdan daha iyi bir değişme önerisi sunulursa, çok az bir dirençle kabul etme şansı çok daha fazladır.

Denetmen açıklamasında, işgörenlerin kişisel ihtiyaçları ve çıkarları ile değişimin gerekleri arasında olabildiğince yakın bir ilişki kurmak için her girişimde bulunmalıdır. Gerçek anlamda denetmen, başarılı “satış elemanı”nın mal ve hizmetleri satmada kullandığı yöntemi aynı amaçla değişmeyi satmada kullanmalıdır: İçinde ne olduğunun kullanıcıya anlatılması. Eğer işgörenler değişmeyi sadece öncelikle şirketin yararına olarak algılar, kendilerinin ve iş arkadaşlarının yararına olmadığını algılarlarsa daha fazla dirençle karşılaşmaları olasıdır.

Söylemeye gerek yoktur ki, denetmen grubuna değişimi açıklamayı denemeden önce kendisi değişmeyi tam olarak anlamalıdır ve sunmadan önce dikkatle planlanmalıdır. Örneğin, yeni bir maliyet azaltma programına üst yöneticilerin karar verdiğini varsayalım. Önce her denetmen kendi şirketinin yeni amaçlarını yerine getirmeye yardım edebilir. (1) Niçin yeni program başlatıldı, ve (2) kendinden ve iş grubundan tam olarak ne beklenmektedir. Denetmen (bunları) anlamak zorundadır.

Ayrıca şirket düzeyinde bir değişme ya da üst düzey yöneticisi tarafından kurulan bir değişme durumunda, denetmen kendisi bile değişmeye direnebilir. Bununla beraber, değişmeyi tam tamamıyla kabul etmemiş olsa da uygun bir biçimde işgörenlere yeni politika ve işlemleri tanıtma onun sorumluluğudur.

Sürekli diyalog kurma; Bu noktaya kadar direnmeyi engelleme ya da azaltmaya bir yardım olarak etkili haberleşmedeki tartışmamızda bu iletişimin alacağı doğrultu denetmenlerden astlara doğru tek yönlü olduğu izlenimini istemeyerek vermiş olabiliriz. Hiçbir şey bundan daha az arzu edilmez olamaz.

Değişmeye direnmenin çoşkusal doğası nedeniyle doğrudan, mantıksal, tek yönlü olarak değişimin yararına sunma pek yeterli değildir. Gereksinim duyulan değişimin iki yönlü diyalog ile açıklanması ya da grup üyelerinin düşüncelerini, görüşlerini, önerilerini, tutumlarını denetmen ve kendi ararlarında açıklama ve tartışmadır.

Gerçekte, işgörenlerden gelen bu dönüt sadece denetmenin değişme hakkında ilettiği bilginin doğru olarak anlaşılıp kabul edilmesinin tek yoludur. Ayrıca dönüt belki hemen söylenmesi ve açıklanması işgören korkularının ve endişelerinin açıklanması ve olay yerinde üzerinde durulmasına genellikle fırsat verir.

Ancak çok sık olarak, denetmenler uzman personelle birlikte (özellikle teknik uzman olarak mühendisler, meslek analistleri ve muhasebeciler) değişmeye öylesine inanmış olurlar ki değişimin teknik olarak uygun ve yararlı olduğuna tartışmaya bile gerek duymazlar. Kendi değişmelerine karşı olmanın sadece cahil ve inatçı insanlardan gelmekte olduğunu düşünürler. Böyle düşünen herhangi biri aklında tutmalıdır ki, ne olursa olsun “gerçekler” işgörenlerce bir tehdit olarak algılanabilir ve buna göre tepki verebilirler. Bir değişme hakkındaki eksik bilgi kadar, tam bilgi de kolaylıkla çarpıtılmış olabilir.

Açıkca, yüzyüze iletişim, bu yazılmış bildirilerin her türünden daha çok arzu edilir.

Bununla beraber değişme sürecinde etkili iletişim “bir defada sonuç alan” bir tanıtma ya da tartışma gibi düşünülemez. Daha ziyade o gereksinim duyulduğunda meydana gelen bir diyaloga dayandığı kadar hatta genellikle devam eden bir diyalog olarak görülmelidir.

Gerilim ve düşmanlıklar, değişme uygulamaya konduktan hem önce, hem de sonra hemen hemen değişmeksizin ortaya çıkmaktadır. Böylece işgörenlere hazır çıkış yolları önerilebilir. Örneğin; bazen gücenmeleri, korkuları, birikmiş endişileri ortadan kaldırmak ve ayrıntılarıyla görüşmek için düzenli informal ya da şikayet toplantıları (hem birey, hem de grup temelinde) önerilebilir. Şikayetler ve şikayet konusu durumlar değişmenin geçiş dönemi boyunca beklenmelidir.

Denetmene karşı bir korkuya kapılmadan boşalmada kesin bir yarar vardır. İyi bir şikayet toplantısı genellikle havayı yumuşatır ve işgörenler o zaman değişmenin gereklerine en iyi nasıl uyum sağlayacaklarının makul bir tartışmasına dönebilirler. Değişme uygulamaya konduktan sonra sürekli bir diyalog gereklidir. İşgörenlerin değişmenin gelişmesi ve sonuçları hakkında bilgi sahibi olmaları, değişmede ne kadar başarılı oldukları konusunda bilgilendirilmeleri gerekir. İşgörenler tarafından  gösterilen iyi performans ödüllendirilmeli ve takdir edilmelidir. Buna ek olarak denetmen bütün işgörenlerin yeni yöntemlerden yararlanma ve değişime uyum sağlama konusundaki güvenini belirtmeye devam etme durumundadır.

 

Değişme Sürecine İşgören Katılımı

Değişime destek sağlamak için bir başka etkili yol, işgören katılımıdır. Önerilmiş bir değişime katılmasına izin verilen ve kendilerine danışılan insanlar normal olarak daha kabul edici ve değişmeye daha kolay uyum sağlayıcıdır.

Ancak her ne zaman olanaklıysa değişme tarafından etkilenen kişilere değişmenin doğası, yönü, oranı ve değişimin tanıtımı yöntemine karar vermede katılım için fırsat ver.

Genel bir kural olarak, değişme yukarıdan rastgele tanıtıldığı ve kabul etmek için işgörenler üzerine baskı uygulandığında, değişmeye karşı direnç artar. İşgörenlere değişmenin planlama ve uygulanmasında söz söyleme fırsatı verildiğinde direnme azalır. İnsan davranışıyla uğraşmada güç kullanımı, yeni yöntemleri değersizleştirme ya da sabote etme doğrultusunda fizikte olduğu gibi karşıt güç yaratır. Hatta işgörenlerin katkıları önemsiz olduğu zaman bile değişmenin ilk aşamalarında onlara katılma şansı verildiğinde çoğu kuşku ve yanlış anlamaları azaltabilir. Kendi geleceklerini belli bir düzeyde kontrol etme duygusu verildiğinde işgörenler çok küçük bir derecede de olsa değişmenin ortak bir mimarı olarak her değişmeyi desteklemeleri daha olasıdır.

İdeal olarak, işgörenler değişmenin planlama aşamasına mümkün olduğunca erken katılmalıdır. Böyle yaparak onların denetmene değişmesi gerekenin ne olduğu ve ne niçin değişmesi gerektiğinin teşhisinde yardımcı olabilirler. Kendileri için sorunlu alanları keşfetme ve varolan bu duruma tanılama süreci işgörenlerin mevcut durumlarının kesin olarak çözülmesine yol açar. Böylece yeni bir işleyiş yöntemine olan gereksinimin tanınmasına neden olur.

Eğer işgörenler değişmeye gereksinim konusunda yeteneğe sahipseler ve bu değişmeden çıkarılabilecek yararları anlama yeteneğine sahipseler, değişmeyi başarma konusunda kendi içsel güdülerini geliştirmek için daha iyi bir konumdadırlar. Patronun “değişme yapılmalıdır” emri yerine, var olan durumu da pekiştirmek için gönüllü adımlar atılmalıdır.

Grup katılımı yoluyla işgörenler değişimi daha başarılı görmede kendilerini daha iyi adama durumundadırlar. Eğer onlar başlangıcından beri değişime katılmış olsalar yeni yöntemlerin “onların” yeni yöntemleri olma olasılığı artar,  kuşkular, direnmeler büyük ölçüde azalır. Ayrıca değişme için bir programa katılmaya adanma bir denetmenle özel konuşmasından çok bir birey tarafından grup ortamında ifade edildiğinde çok daha anlamlıdır. Grup içinde ifade ederek kendini adama durumu, genellikle işgörenin kendi sözünü davranışa dönüştürme eğilimini ifade eder. Değişmenin planlama aşamasına işgörenin erken katılması genellikle katılıma yararlı olabilir. Denetmen “Değişme hakkında bu kadarına karar verilmiştir. Ben şimdi sizin önerilerinizi bekliyorum. Ancak onların tamamını yerine getireceğime söz veremem. Ama bunları kesinlikle dikkate alacağım” dese bile yararlıdır. Başka bir deyişle denetmen değişmede gerçekleştirilebilecek hedefler konusunda geniş bir çerçeve çizebilir ve önerilen bu çerçeve içindeki ayrıntıların ele alınmasını gruptan isteyebilir.

Değişmeye karşı direnmeyi önleme ve azaltma, işgören katılımını sağlamak için tek neden olarak düşünülmelidir, bununlar beraber değişmeden doğrudan doğruya etkilenenlerin katkılarının sağlanması değişmenin genel niteliğini artırabilir ve başarıya ulaştırabilir. İşgören katılımı tasarlanmamış değişmedeki potansiyel zorlukları belirlemede çok değerli olabilir. Üstlerinin gördüğü yoldan tamamen farklı bir bakış açısından sorunu görürler ve sıkça yanlışlık ve eksiklikleri belirler ki, aksi halde farkedilmeden devam eder. Değişme için çok çekiçi ve çok yararlı  düşünceler, başlatan tarafından farkedilmeyen bazı yanlışlar taşıyabilir. İşgörenleri  önerilen değişmeyi değerlendirmek için kullanmak çok kolay iken niçin böyle inatla bildiği yolda gidilmektedir?

Elbette, denetmenin katılımcı çabalarının herhangi birisinin başarısı, işgörenlerin onları yasal ve doğru algılama derecesine bağlıdır. Grup onların düşüncelerine ve önerilerine içtenlikle istendiği ve çok ciddi olarak dikkate alınacağı konusunda ikna edilmelidir. “Yalancı katılım” herkes için bir zaman kaybıdır. Sonuncul karara dahil edilecek hiçbir şey vermedikleri zaman bile, işgörenleri karara katma kadar hızlı kendini ifade edmez.

Söylemeye gerek yoktur ki, eğer değişme planlarında bir esneklik yoksa katılım istenmemelidir ve halıhazırdaki eylem programına katılım istenmemelidir. Eğer değişme hakkındaki tüm kararlar belirlenmişse katılım için bir gereksinim yoktur. Bu durumda denetmen diğer yöntemlere başvurmalıdır.

Mucizeler Bekleme

Son olarak, sabırlı ol. İnsanlar değişmeyi kabul etmeye ikna etmek zordur ve genellikle çok zaman alır. Birçok denetmenden birisi bir yanlış yapar ve bu değişmeyi tanıtma açısından ölümcül olabilir. Değişme, uygulamaya bir kez konduktan sonra işgörenler görünürde buna uyarlandıklarından denetmen biraz rahatlayabilir.

Denetmen bir alışkanığın gücünün ne kadar olduğunu unutur. Denetmen bunun yerleşmesine kadar yüksek düzeyde onlarla yakın ilişki içinde olmalıdır. Bu işgörenlerin eski alışkanlıklarına dönmelerine engel olmak için gereklidir.

 

DEĞİŞİMİN NASIL TANITILACAĞINA BAKIŞ

Yöntemlerde empoze edilen her değişmenin, belli düzeyde bir direnmeyle karşılaşması hemen hemen olasıdır. Değişme uyumu rahatsız eder. Dünyada herşey yolundadır gibi rahat bir duygu, bu rahat durum tehdit edildiğinde insanlar doğal olarak direnirler. Hatta işgörenler açıkça avantajlı değişmelere bile saldırır.

İşgören direnmelerinin bazi biçimleri denetmenlere akıldışı ve mantıksız davranış olarak görülüyorsa da onun kesin nedenleri vardır. Bu nedenle denetmen değişmeye direnmenin nedenleri üzerinde yoğunlaşması denetmen açısından akıllı bir davranış olacaktır. Eğer denetmen değişmeye tepkileri incelediğinde sadece inatçılığın bir sonucu olmadığını  ya da aptallık olmadığını görür, ancak temel korkular, endişeler ve algılanmış tehditin gereksinim doyumuna yönelik olduğunu görürse olaya daha empatik bir yaklaşım ve anlayışla bir yaklaşım belirleyebilir. Bu temelle, denetmen direnmeyi azaltma ya da önleme çabalarında yoğunlaşabilir.

Gerçekte, aslında değişmeyi tanıtmaya işgörenin uyumunu garanti edecek tek bir teknik yoktur. Değişme sürecinde üç temel aşamada denetmene yardım edecek bir teknik önerdik. Bu tekniklerin bazıları birleştirilerek sürekli kullanılabilir.

Gerçekte direnme kısmen halledilebilir. Bununla birlikte denetmen işgörenlerini anlar ve değişmeyi uygulamaya koyarak değişmeye direnenlerin olumsuz tutumlarını azaltabilir.

Bu metni bilgisayarda yazan Kader Aksoy’a teşekkür ederim (İ.Ç).

Ahıskalı Bilgelerden Ali Paşa Veyseloğlu: Aspinza Dramı

Sürgün ve göç, asırlar boyunca Ahıska halkının hayatının bir parçası olmuştur. Yaşanan bu sürgün ve göç arasında 14 Kasım 1944 tarihi bu halkın tarihinde bir dönüm noktasıydı. Sürgünün acılarını yüreklerinde hisseden bu insanların kendilerini toparlamaları, sürgün esnasında yaşanmış zulümleri, sürgün sonrasında yaşanmış olan zorluk ve acıları unutmaları hiç de kolay olmamış ve olmayacaktır. Evinden, barkından, bağ-bahçesinden, köyünden, kasabasından, şehrinden ve en önemlisi ana vatanından sürgün edilen bir insan, yapılanları asla unutmaz. 

Sürgünde yaşayan bir halk, kendi kimliğini, dilini ve kültürünü korumak adına mücadele eder. Yeniden ayağa kalkınca yapacağı en doğru davranış millî varlığının sürmesi için ardında insanı insan yapan ana diliyle yazılmış olan eserler bırakmaktır. Yaşanan tarihi kaleme alıp kaydetmenin ve canlı tutmanın sağlayacağı faydayla, dilden dile dolaşan, nesilden nesle aktarılan türküler, maniler, şarkılar, hikâyeler ve masallar toplumun bir araya gelmesini, yeniden var olmasını, kendi kimliklerine dönmelerini temin eder. 1944 sürgünü ve sonrasında Ahıska halkının ürettiği gurbet, vatan, hasret kokan şiir ve hayat hikayeleri halkın hem sesi olmuş hem de onları kendine getirmiştir.

Hayat hikâyelerini anlatan, gurbet, vatan, sürgün, hasret kokan şiirleri yazan Ahıskalı şair ve yazarlarından biri de Ali Paşa Veyseloğlu’dur. Ali Paşa Veyseloğlu 1922 tarihinde Ahıska vilayetinin Aspinza kasabasında dünyaya geldi. Eğitimini Azerbaycan Türkçesiyle alan ve dereceyle tamamlayan Veyseloğlu, öğretmen olarak görev yaptı.

Ali Paşa Veyseloğlu, 1941 tarihinde başlayan İkinci Dünya Savaşı’na katılmıştır. Bu savaşta göstermiş olduğu başarılı mücadele sonucunda başta “kahramanlık nişanı” olmak üzere birkaç savaş madalyasına layık görülmüştür. Savaş sonrasında ailesinin sürgün edildiği Kazakistan’ın Almatı bölgesine yerleşir.

Ali Paşa Veyseloğlu, sürgün sonrasındaki zorlu mücadelede Ahıska Türklerinin bir aydın ve bilge kişisi olarak milletine hizmet etmiş anlamlı şiirleriyle hayata tutunmayı, ayakta kalmayı, dillerine sahip çıkmayı öğretmiş şairlerdendir.

2016 yılında vefat eden Veyseloğlu, ömrün sonuna kadar Ahıska Türklerinin manevi lideri olmuş, Ahıskalıların gönlünde taht kurup unutulmaz kişiler arasında yer almıştır.

Aslında sürgün sonrasında yerleştirildikleri yerlerde Ahıska Türkleri kendi kültürlerini yaşatma imkânı bulamadıkları için halk edebiyatında Ahıska’daki canlılığı sürdürememişlerdir. Sürgün yerlerinde hayatta kalma mücadelesini veren bu halk her türlü zorluklara rağmen sözlü gelenek halinde edebiyatını yaşatmaya gayret etmişlerdir. Vatana duyulan hasreti dizelerinde yaşatmaya çalışmışlardır.

Ben, henüz üniversite öğrencisi iken, Ali Paşa Veyseloğlu ile Ankara’da yapılan bir Ahıska toplantısında karşılaşmıştım. Sürgünü tüm çıplaklığıyla yaşayan bu yaşlı insana baktığımda çektiği tüm acılar gözlerinden okunuyordu. Vatan, sürgün, gurbet, hasret kokan bu bilge kişi ile uzun uzun sohbet etmek istedim. Ancak böyle bir fırsatı yakalayamadım. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde okuduğumu söyleyince Ali Paşa dede bana daktilo ile yazmış olduğu “Трагедия Аспинзы” (Aspinza Dramı) başlıklı Rusça metni uzattı. Aspinza doğumlu olan Ali Paşa Veyseloğlu, bu metinde doğup büyüdüğü Aspinza’yı ve sürgünü anlatırken, vatan hasretini de büyük bir ustalıkla dile getirmiştir. Bu yazıyı Türkiye Türkçesine aktararak siz okuyuculara sunmak istedim.

Daktiloyla yazılmış bu metnin sonunda Ali Paşa dede kurşun kalemle de bir not düşmüş. Notta Ahıska sürgünü öncesindeki aydın imhasına (represya) gönderme yaparak, “Her bir ilçe için buna benzer şeyler yazılabilirdi. Ancak her bir ilçenin Aspinza’nın olduğu gibi Ali Paşa Veyseloğlu gibi eli kalem tutan bir evladı yoktu.” diye yazmış ve şunu da eklemişti: “Bütün bu anlattıklarım “Turnalar” adlı bir destanın konusu olmuştur.” Aşağıdaki metnin hikâyesi budur.

Ali Paşa Veyseloğlu’nun vefatını duyunca büyük bir üzüntü yaşadım ve bana emanet ettiği bu yazıyı çevirip yayınlayarak onu saygıyla ve rahmetle anmak istedim. Allah’tan onun için rahmet dilerim.

ASPİNZA DRAMI

Ali Paşa Veyseloğlu

Aspinza; 1944 tarihinde Türklerin sürgün edildiği Gürcistan’ın güney-doğusunda yer alan dört ilçeden biridir. Güney ve kuzeyden yüksek olmayan dağlarla, orman ve zengin bir ot ve çeşit çeşit çiçeklerle örtülü çayırlıkla çevrili bir yerdir. Dağlardan aşağıya akan sular ise buz gibi soğuk ve turnanın masum gözü gibi tertemizdir. Bu su, insanlar tarafından tarla ve bahçelerin sulanmasında ve elbette diğer ihtiyaçlar için de kullanılırdı.

Aspinza’nın doğusunda Ardahan dağı yükselmektedir. Aspinza’da bu dağın eteklerinde Ardahan nehri yer almaktadır. Dağlardan aşağı inen sayısızca çayların akıp karıştığı bu nehir üç (Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan) ülkenin içinden geçmektedir. Bu nehrin adı Kür’dür. Kür nehri Hazar denizine dökülmektedir. Bu nehir Kafkasya’da yaşayan tüm halklar için fayda sağlamaktadır.

Bu nehrin içinde çeşit çeşit balık türleri bulunmaktadır. Nehrin yakınlarında yaşayanlar ağ ve oltalarla balık tutmaktadırlar.

İnsanlar kışın donmuş nehirde delik açarak epey balık avlamaktadırlar. Bu güzel ve berrak dağ nehrinin suyu çok lezzetlidir. Nehrin kıyılarında pek çok yerde gayzerler (sıcak su kaynakları) bulunmaktadır. Halk arasında “çermük” adını taşıyan bu sıcak sular şifalıdır. Bu sular banyo yapmada kullanılırdı. Çermik sayesinde pek çok insan çeşitli hastalıklardan kurtulmaktaydı. Bu berrak sular ve tertemiz hava Aspinza’nın zenginliklerindendi.

Bu mükemmel iklimin sayesinde insanların organizması daha da sağlam, daha da güçlü ve dayanıklı hale gelir. Burada yaşayan insanlar sağlıklıdır. Buranın insanı mısır, arpa, fasulye vs. yetiştirerek toprakla nasıl uğraşılması gerektiğini gayet iyi bilirler.

Bir diğer uğraşı, bağ-bahçelik; elma, armut ve pek çok diğer meyve (ayva, erik, dut). Bostanda ise karpuz, kavun, salatalık, domates, soğan, sarımsak vd. Bundan dolayı aksakallar küçük Aspinza ilçesini küçük İstanbul olarak adlandırmaktaydı.

Dünyanın bu mükemmel toprak parçasının kendine özgü bir tarihi vardır. Biz de sizlere bu tarihi ana hatlarıyla anlatmak istiyoruz.

Aspinza, Ahıska’dan 32 kilometre uzaklıkta güneydoğuda yer almaktadır. 1930 yılında merkezi ilçe konumuna geçti. Bu ilçeye 67 köy bağlıydı. 1829’dan itibaren Rusya’ya bağlanan Türkiye’nin yedi ilinden dördünün, 1922 tarihinde SSCB ve Türkiye arasında imzalanan Moskova ve Batum Antlaşmasına göre Türkiye’ye iade edildiği, Ahıska, Batum ve Gümrü (Leninakan) olmak üzere üç ilinin ise SSCB (Gürcistan) tarafında kaldığı tarihten bilinmektedir.

Batum’da genellikle Acarlar ve Gümrü Ermenileri, Ahıska’da ise Türkler yaşamaktaydı.

Sovyet zamanında bu bölge dört ilçeye bölünmüştü: Adıgön, Ahıska, Aspinza ve Ahılkelek.

Yüce Rabbim insanı en mükemmel sıfatıyla yaratmış, yeryüzünde bulunan diğer şeyleri de insanoğluna bahşetmiştir. Hayvanları dahi insanların kullanılması için yaratmıştır.

İnsanoğluna aklı bahşetmiş ve davranış özgürlüğü vermiştir. O, insanoğluna kutsal kitapları ve peygamberleri göndermiş, doğru yolu göstermiştir. Kanın dökülmesini ve insanoğluna karşı yapılacak olan kötülükleri yasaklamıştır. Ancak günümüzde namussuz, Allah’a inanmayan insan ve devletler, halkları birbirine karşı kışkırtarak kanın dökülmesine, insanların öldürülmesine ve bu koskoca dünyanın dar edilmesine neden olmaktadır.

1921 yılından bu yana Ahıska Türkleri pek çok acılar yaşamıştır. Kollektivizasyonun başladığı 1929 yılında kolhozlar oluşmaya başlanmıştır. Köylerde hali vakti yerinde olan, diğer köylülerden biraz daha durumu iyi olanların malı mülkü elinden alınmakta, o insanlar da hapse atılmaktaydı.

Aspinza ilçesinden de çok sayıda insanı götürmüşlerdi. O yıllarda yaşayanların %30’u hayatta kalabilmek için dağa çıkmıştı. Dağda, mağaralarda, ormanlardaki 6 aylık bir yaşamdan sonra insanlar sınırı geçerek Türkiye’ye sığınmışlardı. Aspinza ilçesinden 12 kişi, Ahıska bölgesinin genelinde 2000’e yakın insan Türkiye’ye kaçmıştı. Bu davranışlarından dolayı o bölgede kalan akrabaları ise cezalandırılmıştı. Bunu öğrenenlerin %80’i Türkiye’den dönmek zorunda kalmıştı. Onları Sibirya ve hapishane bekliyordu.

1937 yılına yakın Ahıska Türklerinin hayatı gitgide zorlaşıyordu. Her bir köyden suçsuz günahsız genel olarak 20-30 kişi yakalanıyor ve götürülüyordu. Bu insanlar genellikle okumuş, aydın ve dindar kişilerdi.

1940 yılı: İkinci Dünya Savaşı başlamıştı. Pasaportları Azerbaycan uyruklu olarak düzenleyip verilen 16-50 yaş arası [Ahıska] Türkleri askere alınmıştı.

Buna göre genel olarak 140-150 bin kişilik Ahıska bölgesinin Türk halkı vatanı korumak adına 40 bin evladını cepheye göndermişti. Onlardan 26 bini savaştan dönememiştir.

1944 yılı: Halkın durumu çok ağırdır. Açlık! Erzakın tümü cepheye gönderiliyor! Dükkânlar bomboş! Elbiseler yok, erkeklerin hepsi savaşta! Köyde sadece yaşlılar, kadınlar ve çocuklar var. Yaralı olanlardan bazıları köylerine dönmüşler. Halk sabırsızlıkla savaşın bitimini beklemektedir.

Almanya kaybediyor, gazeteler savaşın bitmek üzere olduğu müjdesini veriyor. İnsanlar zaferin ilanını bekliyorlar.

Ana babalar, eşler ve çocuklar büyük bir umutla akraba ve yakınlarına kavuşmayı umuyorlar.

Aspinza ilçesinin merkezinde bulunan büyük kavak ağacının altında aksakallılar toplanıp müzakere yapıyorlar. Bir aya yakın süre boyunca köylere askerler yerleştirilmiştir. İnsanları kontrol altında tutuyorlardı.

Bir akşam vakti askerler insanları köyün kültür merkezine toplamıştı. Köy askerlerle çevrilmişti. Bir subay, Stalin’in bu topraklardan Türk kökenli insanların sürgün edileceği emrini okudu. Soru sorulmayacaktı! Emre karşı çıkanlar anında vurulacaktı! İnsanların gönderilmesine hazırlanmaları için üç saatlik müddet verilmişti!

Halk arasından savaştan yaralı dönen Ali şöyle söylüyor: “Ben vatan için savaştım, yaralandım, hemşerilerimin çoğu savaş meydanında öldürüldü. Çocukları, yaşlıları, dul kadınları mı vatanlarından sürüyorsunuz? Nerede sizin adaletiniz? Bu nasıl bir emirdir? Biz hiçbir yere gitmiyoruz.” O sırada askerlerden biri Ali’ye ateş ediyor ve Ali ağır yaralı halde yere düşüyor…

Bütün suçumuz Türk olmaktı ve Türkçe konuşmaktı. Bu olay 14 Kasım 1944 gecesinde yaşanmıştı. Benim halkımın kara günüydü. 

Feryat ve ağlamalar! Köpeklerin uluması, hayvanların böğürmeleri!.. Bütün bunlar korkunç bir manzaraydı. Öyle ki adeta toprak da, taşlar da, dağlar da ağlıyor, halkla vedalaşıyordu. Bu büyük bir acıydı, büyük bir felaketti: Vatanla vedalaşma.

Demir yolu Aspinza ilçesinden 40 kilometre uzaklıktaydı.  İnsanları tren istasyonuna kamyonlarla nakletmeye başladılar. Taşımaya Türkiye sınırındaki köylerden başlamışlardı. Bize de sıra geldi. Üç-dört aileyi bir kamyonete bindirdiler.

Tren istasyonunda bir katara tıka basa 8-10 aileyi bindiriyorlardı. Katarlar çok soğuktu. İnsanlarda soğuk şartlarına uygun giysiler dahi yoktu. Sürgün yolunda nadiren sıcak yiyecek veriyorlardı. Yiyecekler genellikle kuru erzaktan oluşuyordu. Bir taraftan soğuk, bir taraftan açlık, kir, gayri sıhhî şartlar ve bit. Bütün bunlar insanları kırmaya, alıp götürmeye başladı. İnsanlar çeşitli hastalıklara yakalandılar. Ölenlerin sayısı meçhul! Mezarlıkları dahi belli değil! Askerler gece yarısı ölüleri demir yolundan 20-30 metre öteye götürüp bırakıyorlardı.

Tren çok yavaş gidiyordu. Bazen bir istasyonda iki-üç gün kadar beklerdi. Trenimiz Ahıska’dan Almatı’ya 27 günde ulaştı. Bu süre içinde bizim katardan 7 kişi ölmüştü.

Almatı’da bizleri ilçelere, köylere, kolhozlara dağıtmışlardı. Biz Almatı bölgesinin Enbekşikazah ilçesinin “Tau-Turgen” köyüne yerleştirildik. Kış çok soğuktu, çok kar vardı. Yerli halk bizleri çok sıcak karşıladı, evlere dağıtıldık. Yerli halk bizimle ekmek lokmasını, kâse ayranını paylaştı. Sürgün edilenlere karşı candan, iyi davranıyorlardı. Biz, Kazakistan’da yaşayan Kazak ve diğer halklar (Uygurlar, Özbekler, Ruslar vd.) tarafından bizlere karşı gösterdikleri insaniyeti ve iyiliği hiçbir zaman unutmayacağız. 

Tuhaf Bir Liderin Dilinden

Duydukları sözlerden sonra ne ellerindeki parti flamalarını havaya kaldırıyorlardı ne de az önceki coşkulu tezahüratlarından eser kalmıştı.  Meydanı dolduran binlerce insan sadece dinliyordu. Kimileri kendilerine hakaret edildiğini düşünüyordu. Böyle düşünen insanlar yine de çıt çıkaramıyorlardı, donakalmışlardı. Kimileri ise duyduklarının kendilerinde uyandırdığı heyecanla nefeslerini tutmuş ışıldayan gözlerle liderlerine bakıyorlardı. Bir de sadece susan insanlar vardı. Onlar söylenenlerle pek ilgilenmiyorlar gibiydi onlara göre liderleri önemli bir şeyler söylüyor olmalıydı. Farklı farklı hisler içerisindeki binlerce insandan hiçbiri meydanı terk etme düşüncesinde görünmüyordu. Pek alışık olmadıkları bir üslupla dillendirilen bu konuşmanın nereye varacağını görmek istiyor olabilirlerdi. Sanki iktidara gelmek isteyen bir parti liderinin değil de binlerce yılın ağırlığını omzunda taşıyan bir ozanın konuşmasını dinliyorlardı. Meydandaki kalabalığın içini titreten de bu his olabilir miydi? Bilge bir ozanın yüreğindeki acıyı ne pahasına olursa olsun dile getirme cesaretini mi içten içe seziyorlardı?  Bir ozanın bir ayna gibi karşılarına dikilişi karşısında kaçacak bir yerleri olmadığını da düşünebilirlerdi. Okun yaydan çıktığını hisseden parti lideri ise meydanı dolduran insanlara baktıkça içini kaplayan bir merhamet duygusunun tesirindeydi. Ona göre insanlar bir çıkış yolu arıyorlar ancak bunu kendilerine ifade etmekten çekiniyordu. Konuşmak yerine birbirlerinden kaçıyorlardı. Utanıyorlar mıydı?  Artık iş işten geçti diyerek iç mi çekiyorlardı? Huzursuzlardı. Parti lideri, kalabalığa bakınca bunu açıkça görebiliyordu. Onun düşüncesine göre bu dünyada insanı yıkan ve huzursuz eden şeyler fakirlik, hastalık veya ayrılıklar değildi. Bunlar insanı üzebilirdi ama insanları huzursuz etmeye yetecek kadar güçlü yaşantılar olamazlardı. Huzursuzluk hissi; insanın kaybettiği erdemleriyle baş gösterir. İster iyi ister kötü bir insan olunsun huzursuzluğun kaynağı değişmiyordu. Huzursuzluğun kaynağı vicdandı. Bazıları vicdan azabını apaçık çekerdi, bazıları ise vicdan azabından duyulan sancıların üstünü örtmeye çalışırdı.  Milletinin acı dolu bir sancı çektiğine inanan parti lideri onların sancıyan taraflarını deşercesine konuşmak istiyordu.   Hatta bunca yıldır uğrunda çalışıp didindiği milletinin gözünde bir hiç olma pahasına konuşmasını sürdürmek istiyordu. O gerçekte bir ozan olmayabilirdi ama dik duruşuyla en zalim düşmanları bile kendine hayran bırakan bir ozan gibi haykırıyordu:

“Yılgınlıklardan, yoksulluklardan, dışlanmışlıktan, feryatlardan dem vuran insanlardan tiksiniyorum. Artık hiçbirinin gözyaşlarına inanmıyorum, yakarışlarına inanmıyorum, çırpınışlarına inanmıyorum. Sızlanan ve dövünen insanlar… Evet, hiçbirinize güvenmiyorum! O gözyaşı döken insanlar ki haklarının yendiğini düşünüyorlar ama ilk fırsatta bir başkasının hakkını yemekten geri durmuyorlar. Güçlü olamadıkları için, hükmedemedikleri için, zengin olamadıkları için üzülüyorlar… Başkaları sefa sürerken kendi halleri ağırlarına gidiyor. Onlar sadece zulmedemedikleri için üzülüyorlar. Güçlendikleri zaman başkalarının gözyaşları umurlarında olmuyor. Bir makama ulaşmak isteyip de bunu elde edemediklerinde iltimastan, adam kayırmacılıktan bahseden bu sözde mazlumlar; işlerini görecek insanları buldukları anda belki hiç hak etmeyecekleri makamlara gelmek adına her yolu denemektedirler. Bizler masumiyetten söz edebilir miyiz? Bu soruya gönül rahatlığıyla evet diyebileceğimizi sanmıyorum. Bizler sadece bir başkasından daha az suç işlediğimiz için kendini avutan kaçaklardan başkası değiliz…”

Ülkesinin refaha ermesi için elinden geleni yapacaktı. Yıllarca bu fikirle çalışıp didinmişti ama bazı şeylerin hala düzelmemesi onu bitkin düşürmüyor değildi.  Şiar edindiği samimiyet duygusunu toplumuna aşılamak istiyordu. Dürüst insanların inşa edeceği bir toplum ancak refaha ve huzura erebilirdi. Gençlik çağlarından beri zihnini meşgul eden bürokratik sistemin işleyişini de dürüstlük ekseninde irdeliyordu. Bir devlet ancak iyi bir bürokrasiyle ayakta durabilirdi. İyi bir bürokrasi dürüstlük ve çalışkanlık üzerine kurulu bir sistemle yürütülebilirdi. İnsanlar dürüst olmazlarsa bürokrasinin işleyişi de haliyle zaafa uğrardı. Hâlbuki bürokrasi ne kadar güçlü bir yapıya sahip olursa değişen şartlara ve yönetimlere de o denli bağışıklı olurdu. Tabii hiçbir zaman bürokrasinin katı bir kadrolaşma yapısında olmasını arzu etmemişti ancak sürekli kurcalanıp duran bir bürokratik yapının da bir ülke için nelere mal olabileceğini görüyordu. Ülkeyi yöneten iktidarlar değiştikçe bu değişimden nasbini alan bürokrasinin görevini sağlıklı bir şekilde yürütmesi zorlaşıyordu. Bürokrasideki kadrolar, muhalif yahut iktidar yanlısı olmak gibi bir seçim içerisinde olmamalıydı ama bürokratlar apolitik de olmamalıydı. Bir bürokratın aldığı tavır, görevini en doğru şekilde nasıl yapması gerekiyorsa o yönde olmalıydı. İradesi bu kadar sağlam bir bürokratik yapının oluşturulması mümkün müydü? Yıllar önce bu konuyla ilgili hocasına söylediği sözler aklına gelmişti:

“Oluşturulmalı, hiç değilse bu halinden kurtulmalıdır.”

Hocası ise;

“Sadece temenni de bulunuyorsun.” demişti.

“Korkuyorum. “ diyerek karşılık vermişti hocasına. Hocasının;

“Neden korkuyorsun? “ sorusu karşısında tıpkı hitap ettiği şu kalabalığa baktığı gözlerle ve hissiyatla cevap vermişti:

“Eğitimi ağzıma almaktan korkuyorum…”          

Eğitimde Yeni Bir Sorun: Suriyeli Göçmen Öğrencilerin Eğitim Hakkı

“Bir evimiz bile yok, sürgünüz sadece,

Bizi kabul eden bir ülke çıksın diye

Bekliyoruz içimizde bir huzursuzluk,

Sınıra en yakın yerde”

Bertolt Brecht

Suriyeli göçmen çocuklarla tanışmam bundan bir buçuk yıl önce sınıfıma gelen iki öğrenciyle oldu. O zaman 5-6 yaş grubu öğrencilerin bulunduğu, birinci sınıf okutuyordum. Sınıfıma gelen iki kız öğrenci de altı yaşındaydı. Biri çok az Türkçe biliyor, diğeri hiç bilmiyordu. Bu çocukların aileleri de Türkçe bilmiyordu.

Daha önce hiçbir arkadaşımın mülteci öğrencisi olmamıştı ve bununla ilgili bir eğitim almamıştım. Ne yapmam gerektiği konusunda bir fikrim yoktu. Karşılaşacağım sorunları öngöremiyordum. Sınıfa geldikleri ilk gün Arapça bilen bir kişinin yardımıyla öğrenciler ve velilerle tanıştım. Gelen öğrencilerimi diğer öğrencilerimle tanıştırdım ve beni neler bekliyor kara kara düşünmeye başladım. İki mülteci öğrencim de aynı sırada oturmak istedi, o gün birlikteydiler. Teneffüslere birlikte çıktılar ve oldukça mutlu görünüyorlardı. Geldikleri gün sondan bir önceki dersin teneffüsünde mülteci öğrencilerimden birinin yüzü tırmalanmıştı ve sekerek geldiğini gördüm. Ağlıyordu ve Türkçe bilmediği için ne olduğunu anlatamıyordu. Diğer öğrenciler birlikte geldiği arkadaşının yüzünü tırmaladığını ve merdivenlerden ittiğini bana anlattılar. Bunu neden yaptığını sorduğumda ise, onunla bir daha konuşmak istemediğini ve onun kendisine engel olduğunu söyledi. Onun için bunu yaptığını söyledi. Benim mülteci öğrencilerle yaşadığım sorunlar böyle başladı. Şiddet eğilimli olmaları, dil problemleri, sosyal kabul görme istekleri, kültürel problemleri gibi durumları yönetmek oldukça zordu.  Özellikle çok önemli bir durumdan bahsetmek istediklerinde can çekişir gibi anlatmaya çalışmaları beni çok üzüyordu. Zamanla davranış problemlerinden kaynaklı şikâyetler gelmeye başladı. Özellikle bir mülteci öğrencim cebine taş koyup, bahçede arkadaşlarına atmaktan tutun da okul içinde kalem getirip satmaya kadar değişik olumsuz davranışlar sergiliyordu. Davranış problemleri dışında dil bilmedikleri için de akademik olarak ilerleyemiyorlardı. Sergiledikleri olumsuz davranışlar nedeniyle hem sınıftaki öğrencilerden hem de velilerimden tepki almaya başlamıştım. Gelen olumsuz tepkilere cevap vermek için de ciddi çaba sarf ediyordum. Mülteci öğrencilerim de Türkçe bilmedikleri için sınıfta yapılan etkinliklere katılamıyorlar bu nedenle sınıf disiplinini bozacak davranışlar sergiliyorlardı. Bu durumu konuşmak için velilerini çağırdığımda Türkçe bilmedikleri için iletişim kurmakta oldukça zorlanıyordum. Bir şekilde anlaşabilsek de yoğun çalıştıklarını ve öğrenciye yeterince zaman ayıramadıklarını söylüyorlardı. Zaten Türkçe bilmedikleri için verilen ödevleri öncelikle çevirtmek zorunda kaldıklarını ve öğrenciye yetemediklerinden yakınıyorlardı. 

Bu sorunu kabullenmeli ve onlar için bir şeyler yapmalıydım. Bu öğrencilere neler yapabileceğimi, nasıl bir program hazırlayabileceğimi planladım. Dil sorununu çözmek önceliklerimden biriydi. Bunun için serbest etkinlik derslerinde tekerleme, şiir, bilmece gibi dil gelişimine katkı sağlayacak etkinliklere yer verdim. Özellikle onların aktif katılımlarını sağlayacak etkinliklerdi bunlar. Oyun ve fiziksel etkinlikler derslerinde iletişime dayalı grup oyunlarına yer vermeye çalıştım. Kültürel faaliyetlerde yöresel kıyafetler giymelerini ve yörelerine özgü yiyecekler getirmelerini sağladım. Böylelikle kendi kültürleriyle kabul görmelerini, kültürlerini tanıtmalarını ve kültürümüzü tanımalarını sağlamış oldum. Müzik derslerinde Arapça şarkılar söylemelerini istedim. Sınıftaki diğer öğrencilerin ilgisini çektiği için Arapça şarkılar söylemekten keyif alıyorlardı. Oyunlara gelince, tam olarak oyun öğrenme yaşında savaştan çıkıp geldiklerinde hiç çocuk oyunları biliyorlardı. Ailelerinden kendi çocukluklarında oynadıkları oyunları öğretmelerini istedim ve öğrendikleri oyunları oyun derslerinde arkadaşlarıyla birlikte oynadılar.

Tüm bu etkinlikler devam ederken, uyum sorunları azaldı ve Türkçeyi öğendiler. Üstelik okuma-yazmaya geçtiler. Dönem sonunda bana yazdıkları mektupta “Esra öğretmenim seni çok seviyoruz.” diye yazmaları benim için çok şey ifade ediyordu.

Sonuç olarak; savaş ortamından çıkmış gelmiş, geldiği ülkenin dilini bilmeyen ve ülkede uyum problemi yaşayan bir öğrenciyle diğer öğrencileri aynı görmek, onları kaybetmemize neden olabilir. Bu çocukları anlamak, dil öğrenme problemlerini dikkate almak, akademik başarılarını artırmak için önlemler almak, gerekiyorsa savaş sonrası travma seansları almalarını sağlamak gerekir. Bu çocukların aileleri için de dil kursları açmak ve bu kurslara ailelerin teşvikleri için çalışılmalıdır. Ayrıca bu ailelere eğitim sisteminin tanıtımı gibi seminerler vererek geldikleri ülkenin eğitim sistemi tanıtılabilir. Ancak bu şekilde başarılı olunabilir diye düşünüyorum.

Savruk Düşünceler – 7

Sürü mantığı

Kişioğlunun eğitimli olduğunun belirtilerinden biri de kendi kararlarını kendisinin verip sonuçlarına katlandığını göstermesidir. “Elalem ne der” diyerek hareketlerini, davranışlarını, düşüncelerini kısan, hallerini yabancılar için sergileyen kişi dışarıdan kontrol edilen kişidir. Birileri ona ödev vermedikçe sorumluluk üstlenmez. Dışarıdan denetim içeriden denetim haline gelememiştir. Olgunlaşma, dışarıdakilerin denetimi yerine kişinin özdenetimini yapabilir hale gelmesiyle olur. “El alem” dikkate alınabilir ama “onların hoşuna gitsin”,  diye kişi istemediği şeyleri yapmak zorunda kalıyorsa, kendine kendisi kumanda edemiyor demektir.

Sonuçlarını düşünmeden hoppa-züppe yaşayıp, çıldırım çüş oynadıktan sonra “vah benim kötü kaderim”, “hep şunların / bunların, onun / bunun yüzünden” deyip kendi günahını şeytana yükleyen de sorumluluk alamayacak kadar az gelişmiş, olgunlaşamamış kişidir. Olgunlaşamamışsa, üzülmeye gerek yok, can tenindeyken kendisi olması için hala umut vardır… Kendisi olmak da kolay değil hani, her davranışı aklın süzgecinden geçirmek ve genellikle de dürtülerini kontrol etmesi gerekir ki, azim ve irade gerektiren zahmetli bir iştir.

Sürüye katılıp el aleme uyarak, onlar gibi, kendisi olabilenlere, özgün davranabilenlere, aykırı tiplere, kendi yapamadığını yapabilenlere verip veriştirmek daha kolaydır. Toplumca sürüye uymayanlara verip veriştiren de biziz… Bir hırsız, bir arsız, hayâsız, hain, namussuz, edepsiz, kahpe, kalleş, zalim, yalancı, katil… Bunlar “el alem ne der” diye düşünmeyenlerdir.

Arifler anlamıştır ama herkesin arif olma mecburiyeti yok. “Sürüye uymayın” derken “psikopat-sosyopat olun” demiyorum.

 

Fütüûhat

Yüzlerce yıl önce fethedilen bir şehir için fetih yıldönümünü kutlamak bana tuhaf geliyor. Bazılarımız oraları hala fethettiğine inanamıyor olmalılar! Fetih kutlamaları bir anlamda, “burası bizim değildi, zorla aldık” demektir. Bu durum çocukça ve kaba bir şişinme değil midir? Fetih yıldönümü kutlamak “burası bizim değil” demeyi sürdürmek anlamına gelmiyor mu? Hatta hatta birisine, “defolun, geldiğiniz yere gidin” deme hakkı verilmiyor mu?

Birileri elinizden almaya çalışır da, ona “haddini bil, biz şunca şehit verdik”, demek adına öyle bir durumda kutlama yapılırsa bunu anlarım ama durduk yerde fetih kutlamasını tuhaf buluyorum. Fetih kutlaması yerine işgale uğrayan yerlerin işgalden Kurtuluş günlerini kutlamak bana daha olgun ve saygıdeğer bir davranış gibi gelir… Başkalarının yerini işgal etmek değil, işgal edilen yerini savunmak daha saygıdeğerdir.

İlgili bakanlığın adı pekâlâ “Savaş” Bakanlığı olabilecekken neden Millî “Savunma” Bakanlığıdır? Saldırganlık saygıdeğer bir davranış değildir de ondan. Vatana sahip çıkmak “şunun bunun yerlerini aldık” demeden, milletçi olmak ceddinin savaşçılığının arkasına saklanmadan yapılabilmelidir. Vatansever ve milliyetçi olmanın da saygıdeğer yolunu kullanmalı. Siz hangisindensiniz; saygı bekleyen mi, “benim dedem senin dedeni dövmüş” diyenlerden mi?

Özellikle bir ideolojik dalga bunu hep yapıyor; eylem yapmak için sureti haktan meşru zemin keşfetmiş olmalı… Yine de fetih kutlayanlara “niye gözün üstünde kaşın var” demedik. İnceliği hatırlattık.

 

Sorgula-Kritik et

Bazen kavramların anlaşılmadığını düşünürüm. “Sorgulama” bunlardan biri. Sorgulamak, yani ne yapmak? Yazılan, söylenen sözleri, kim söylerse söylesin, ne söylerse söylesin, “acaba, öyle mi” diye kuşkuyla karşılamak, şüphelenmek, lehte veya aleyhte kanıt aramak, akıl süzgecinden geçirmek, “ne, neden, nasıl, niçin, kim, ne alaka, niye şimdi, kanıtı-belgesi var mı, mantıklı mı…” gibi muhakeme sorularına cevap aramak, sonra o söz ya da yazıdaki bilgiyi “yeni bilgi elde edinceye kadar” bekletmek, olumlamak ya da reddetmek… Başlangıçta huzursuz edicidir; her söze inanıp, “ona inanmıştım” diye sorumluluğu başkasına atma kolaycılığı varken… Sorgulayın efendim, birinin dediği gibi, “düşünmek beyninizi acıtmaz”.

 

İstisna kuralı bozar mı?

“İstisnalar kuralı bozmaz”. Bu deyimi İngilizceden almışız. İngilizce aslı şu: The exception proves the rules. Yani “istisna kuralı bozar” diyor. “Bozmaz” diye çevirmişiz, işimize öyle gelmiş olmalı. Sorarım size, istisna kuralı bozar mı, bozmaz mı? Kapıyı birazcık aralık bırakırsanız ardına kadar açılacaktır.

İstisna, kuralı da, kaideyi de, her şeyi de bozar.

 

Propagandist

Propagandistler, seçmenin beynini belirli bir partiye ya da lidere kilitler, anahtarı da denize atarlar. Böylece propagandanın başarısı, demokrasinin yavşamasına yol açar.

 

Ecevit

Dedesi Mekke valisiydi. Babası profesör ve politikacı, annesi ressam. Son padişah Vahdeddin ile anne tarafından akrabaydı. Bunların hiç sözünü etmedi. Kendisi olmaya çalıştı. Şair ve gazeteciydi. Dedesinden miras kalan Mekke’deki servetini ölümünden birkaç yıl önce Diyanet İşleri Başkanlığına bağışladı. Çanakkale’nin savaş yerinde yangın çıkıp ormanlar yanınca evini satıp oranın ağaçlandırılması için bağışladı. Atatürk’ten sonra mal varlığını millete bağışlayan tek liderdi. Karaoğlandı. Dürüst ve halkçıydı. Ahlâklı oluşuyla herkesten takdir topladı. İktidara getirilmemesi için Abd destekli Cephe hükümetleri kuruldu. Tek başına iktidar olması hep engellendi… Yerli ve millî idi. Ecevit’e rahmet dilerim.

 

Lanetli

Şimdiye kadar İslam ülkelerini Batı hesabına karıştırdık; karıştırma eşbaşkanlığı yaptık! Elimiz kanlı. Irak, Libya ve Suriye, Mısır… “İslam” diye diye Müslümanları boğazlattık. Milyonlarca insan… Avrupalı gavura sığınmak için kendilerini derya denize vurdu, çocuklarını boğdular… Kadınlarını… Bu kadar eli kanlı olmak bizde de huzur bırakmayacak. Bize de sıçrayacak. Yıllardır diyoruz… Ortadoğu batağına paldır küldür yuvarlanıyoruz. Akıl ve bilim ülkesi olmaktan çoktan vazgeçtik. Lanet bağıra bağıra geliyor. Lanetliyiz.

 

Afyonkeş entel

Aydınlarımızın afyonlanmadığını kanıtlamalarını beklemenin beyhudeliğini boşa çıkarmalarını seyreylemenin iflah olmaz ağırlığı altındayım. (Ne dedimse dedim)

 

Soru sorudur

Ülkenin çivilerini sökmeyi devrim yapmak sanan bir 16. yüzyıl diyasporası var. Çocuklarımızın şehadeti, söktüğünüz çivilerin neyi tuttuğuna bakmadan sökmenizden kaynaklanıyor olabilir mi?

– Efendim?

 

23 Nisan

23 Nisan’ı içine alan hafta ulusal egemenlik haftasıdır. Hâkimiyetin kutsal tek kişiden (firavun, halifeyi ruyu zemin-padişahtan) millete geçişini kutluyoruz. Bunun anlamı demokrasiye şeklen geçişimizdir, özde de geçmek için yasal alt yapının tesisidir. Yani 23 Nisan bizim Demokrasi Bayramımızdır. Ağzını her açışta demokrasi geveleyen demokrasiperestlerin bu bayramı dolu dolu kutlamalarını bekliyoruz.

Hakkını yememek lazım, hâkimiyetin millete devrini Meşrutiyete borçluyuz. Ulusal egemenlik gününü Meclisi Mebusan’ın açılışıyla başlatmak gerekirdi, olsun, Cumhuriyetimiz akıl etmiş. Elbette meclis açılışını, egemenliği “reayaya” devretmeyi padişah ihsan etmemişti. Osmanlı’nın “Hürriyet Kahramanları”nı da yad ediyorum. Demokrasiye geçişte onların büyük çabaları olmuştu. Şu ya da bu yöndeki bir takım çağdışı densizler yüzünden demokraside istediğimiz noktaya gelememişsek de, geleceğimize inancımız ve mücadelemiz sürüyor.

23 Nisan, milletin kendi patronu olma günüydü. Egemenliğin millete ait olduğunun anayasaya girdiği gün. Eskiden nasıldı? Egemenlik padişahındı. Padişahların bir unvanı da “Halife-i Ruyu Zemin” idi. Ne demek bu? Allah’ın yeryüzündeki vekili… Firavunu öyle biliyoruz ama aşağı yukarı dünyanın her tarafındaki padişah, imparator, kral gibi bütün yöneticiler öyleydi. Bu firavun kendilerine tanrılık payesi vererek kendilerinin neden diğer insanlardan üstün olduklarını anlatıyorlardı ve biz insanlar da onların her türlü kaprislerini, zulümlerini sineye çeker oluyorduk.

Sonra insanlar uyandı. Demokrasi diye bir kavram ortaya çıktı. Kralları, padişahları yokladık, bir baktık ki Allah bunlara vekâlet filan vermemiş, meğer bizi kandırıp sindiriyorlarmış. Biz sadece reaya (koyun sürüsü) imişiz.

İşte o zaman hâkimiyetimizi krallardan, padişahlardan devraldık. Hâkimiyet milletindir, yani hepimizindir, dedik. Türk milleti bu konuda Avrupa’dan biraz geç kalmıştı. Osmanlı’nın son döneminde meşrutiyet filan gibi denemeler yaptık, mebusan meclisi açtık ama yerleştirmeye fırsat bulamadık. Batının emperyalistleri üzerimize çullandı. Savaşlardan göz açıp demokrasiyi uygulayamadık. Nihayet cumhuriyet döneminde bunu yapabildik. İcraatın vekâletini padişah, kral, başkan filan gibi kerameti kendinden menkul lafazan safsatacılar değil, egemenliği kendimiz yürüteceğiz.

Bunun için padişahın kulu değil “yurttaş” olmamız gerekiyordu. Cumhurbaşkanı ne kadar insansa Ali, Ahmet, Anşa, Fedime, Ali Haydar da o kadar insandır. Herkes sosyal ve yasal yönden eşittir, dedik. Ağa, bey, paşa yok, “vatandaş” var, dedik. Bu anlayışta insan yetiştirmeye çalıştık. 1950’ye kadar böyleydi… Sonra NATO’ya girdik…

“Hakimiyet milletindir” diye diye milletten aldıkları oyla milleti ezdiler. Herkese deli gömleği giydirdiler. Nato kafalılar Kemalistleri ezdiler, sosyalistleri yok ettiler, islamcıların kafasını kırdılar, ülkücülerin kulağını kestiler, kafası çalışan ve millet için fikri olan herkesi perişan ettiler.

Ulusal egemenlik bize lazımdır. Ulusal egemenlik demokrasi demektir! Anlamadığınızı biliyorum. Ulusal egemenlik ve çocuk bayramınız kutlu olsun.

El alem ya da mahalle baskısı

İnternet videolarından birinde izledim; Muhsin Bey, kendisini terk eden eşi Tülay hanıma ağlaya böğüre yalvarıp geri dönmesini istiyordu. Muhsin Beyi küçümsemişim. Arsız ve haysiyetsiz bulmuş olmalıyım. Otomatik değer tepkisi. Alışkanlık. Ölçü ne? Toplumun ortak değer yargısı. Özümsemişim ve kendimi yakaladım. Normal olana (ortalama ve çoğunluk insan yığınına) yakın tepki göstermişim. Normal insanlardan olmaya şartlanmışlık! Birçok insan böyledir. Neden normal olana şartlanmış oluyoruz? Çoğunlukta olanları normal saymak normal midir? Normal insanlar çok mu doğal, olumlu, haklı? Hayır. Hımmm. Sürü mantığından ayrılamıyorum(z). Neden? Sürüden ayrılanı kurt kapar. “El alem denilen kamuoyu ne der” kaygısı. Lüzumsuz insanların kınama ve eleştirilerine, dışlamalarına muhatap olmamaya çalışmak… Kalabalıktan korkmak mı? Ama modern toplumda devlet niye var? Tam da benim gibileri bu güruhtan korumak için değil mi?

Aslında bir yere kadar el alemi umursamam, genellikle burnumun dikine giderim; inat olsun diye değil, okuyup bildiklerimin sonucunda aklım öylesini uygun bulduğu için… Onlar bana uysunlar! Muhsin Beyi neden genel ahlaka göre yargıladım ve aşağıladım? Refleks? İçimize yerleşmiş. Muhsin Bey, sizi hala tanımıyorum ama içtenlikle özür diliyorum. Haddimi bilmedim. Tülay ya da Dülsine ya da kızılelma senin için televizyonda normal insanların tepkilerini hiç hesaba katmadan, onların önünde böğüre böğüre saklamadan ağladın, seni takdir ediyorum. Sevgini, özlemini, pişmanlığını dolu dolu haykırma cesaretine hayran oldum. Duygularını dibine kadar yaşamasını gösterdin. Azim, kararlılık ve duygularını derinliğine ve saklamadan yaşaman, sergilemekten çekinmemekle delikanlılığın kitabına not düştün. Tülay’ı döverek yaptığın eşekliği adam gibi özür dileyerek düzeltme yoluna gittin.

Bu arada, sen neymişsin Tülay Hanım!

Birinci Sınıf Velisi Olmak; Okula Tekrar Başlamaktır

Birinci sınıf en temel becerilerin kazandırıldığı eğitim-öğretim dönemidir. Bu dönemde çocuk öğrenci olmayı öğrenir. Birinci sınıf velisi olmak gerçekten zor iştir. Ciddi anlamda sabır ve emek ister. Çocuklar önce ellerine kalem alırlar, düzgün tutamazlar kalemi. Doğru tutamadığı kalemle düzgün bir çizgi çizmeleri beklenir. Çizemezler. Düzgün çizdiklerinde ‘aferin’, düzgün çizemediklerinde  ‘Kızım, oğlum kaç defa dedim sana kalem öyle tutulmaz!’ diye deriz.

Bu durumda endişelenen veli sık sık öğretmenle görüşür. Özellikle bu dönemde öğrencilerin okula uyumu açısından öğretmen-veli görüşmesi sık sık yapılması gerekmektedir. Çizgi çalışmalarından sonra öğrencilere harfler öğretilmeye başlanır. Okuma-yazma çalışmaları başlayınca velilerin yakınmaları da artmaya başlar; “Benim oğlum sesleri tanıyor, birleştiremiyor.” diye. Sevgili anne ve babalar burada yapacağınız tek şet sabretmek. Zamanla çocuklar okuyacaklar zaten. Bu dönemde sürekli ses tekrarı yaparsanız çocuğunuz daha erken okumayı öğrenecektir. Bu dönemde bu sorun çok da önemli değildir. Her öğrenci farklı hızda öğrenir. Kimi daha hızlı öğrenirken kimi de daha yavaş öğrenebilir. Bu dönemde sabrederek çocuğunuzun öz güvenini kaybetmesine neden olabilecek davranışlarda bulunmamamız gerekmektedir. Bazı çocuklar 1-2 gösterimde anlarken bazıları 20 gösterimde, bazıları belki de aylar sonra öğrenecektir. Her çocuğun öğrenmek için bir zamanı vardır. O zaman gelmedikçe siz ne kadar çabalasanız da çocuğunuz okumayacaktır. Çeşitli nedenlerden kaynaklı (dil problemi, çocukta zihinsel bir problem, anne-baba okuma ve yazma bilmiyor.. v.s) çocuğunuz yılsonu geldiğinde hala okuma yazma bilmiyor olabilir. İlgi ve çalışma olmadıkça öğrenciler okuma ve yazma öğreniminde gecikebilirler. Eğer çocuğunuzda algılamaya yönelik zihinsel bir problem fark edilirse de profesyonel bir yardım alınmalıdır.

 Okuma yazmada en önemli aşamalardan biri sesleri birleştirmektir. Ayrıca bu dönemde öğrencinin dikte edilen bir yazıyı yazabilmesi de çok önemlidir. Çocuk okumayı öğrenince bol bol kitap okuyarak bunu pekiştirmesi gerekmektedir. Eğer tekrar yapılmazsa çocuk öğrendiğini unutabilir. Okuma hızının artırılması için mutlaka okuma pekiştirilmelidir. Öğrencinin anlamlı okuması için okudukları üzerinde konuşturulabilir ve ya okuduğunu anlatması istenebilir.

Okuma yazma öğretiminde velilerimizin en çok dert yandığı konu ‘ çocuğum çok çabuk sıkılıyor, ödev yapmak istemiyor, ne yapmalıyım?’

“Sen hiç okumayacaksın. Bak sınıfta herkes okumaya geçti, sen harfleri ezberleyemedin. Anlamıyorsun.” gibi sözler çocuğun özgüvenini sarstığından kesinlikle çocuğa söylenmemelidir. Bu sözleri duyan çocuk asla bir daha okuyamayacağını düşünebilir. Derse ve okula karşı ilgisiz olabilir. Mesela öğrenci bir sesi öğrenemeyebilir. Israrla siz öğretmeye çalışıyorsunuz ama o öğrenemiyor. Bu durumda onun öğrenmek için en uygun zamanın gelmesini bekleyin. Çocukta en ufak bir ilerleme gördüğünüzde ‘Aferin!’ gibi sözler söyleyerek derse karşı ilgisini çekmelisiniz. Bu yaştaki öğrenciler daha oyun çağındadırlar. Bu nedenle okuma yazma öğretiminde oyun ve eğlenceden faydalanmakta yarar var.

Öğrenciler okulda yeterince ders çalışmaktalar. Eve geldiklerinde hemen derse başlamamaları gerekmektedir. O sebeple öğrenciler eve geldiklerinde önce yorgunluklarını atmalı, farklı aktivitelerle hoş vakit geçirdikten sonra derse başlamaları daha sağlıklı olacaktır.  Veli öğrencinin dinlenme saatini ve ders çalışma saatini öğrenciyle birlikte planlamalıdır. Çocuk ders çalışacağı zamanı, dinleneceği zamanı ve oyun oynayacağı zamanı çok iyi bilmelidir.

Ders çalışma disiplini bu dönemde kazandırılmalıdır. İyi bir ders çalışma tutumu geliştirmesi ileriki yıllarda ders başarısını da olumlu yönde etkileyecektir. Öğrenci ne zaman ders çalışacağını bildiğinden siz de sürekli “Hadi ders çalış!” demek zorunda kalmazsınız.

Birinci sınıf velisi olmak ciddi anlamda zaman, emek ve sabır gerektirir. Bu meziyetleri gösterirseniz ve çocuğunuzun kendi gelişimini kabul ederek onlara bu şekilde davranırsanız çok güzel sonuçlara ulaşacağınızdan emin olabilirsiniz. Tekrar okula başladığınızı düşünün. Çocuklarınızın yerine koyun kendinizi ve çocuklarınızı öyle değerlendirin.

Ortaöğretim Öğrencilerinin Rehberlik Servislerine İlişkin Görüşleri: Anlam, Yarar ve Beklentiler

Giriş

Eğitim faaliyetleri öğrencilerin kendini geliştirmeleri ve topluma uyum sağlamalarında büyük öneme sahiptir. Bu bağlamda eğitim, öğrencilere ihtiyaç duyduğu bilgiyi ve beceriyi kazandırarak öğrencileri geleceğe hazırlamaktadır. Öğrencilerin kendilerini her yönüyle tanıması, gizil güçlerinin farkına varması, doğru kararlar alması, problemlerini sağlıklı bir şekilde çözmesi ve kendilerini gerçekleştirmeleri için rehberlik yardımına ihtiyaçları vardır. Rehberlik hizmetleri, eğitimin ayrılmaz bir parçası olup, öğrencilerin gelişimlerine ve uyum süreçlerine yardım eder. Böylelikle çağdaş eğitimden ayrı düşünülemeyen rehberlik hizmetleri öğrenciler için önemli bir hizmet alanını oluşturur.

Rehberlik; bireye kendini anlaması, bireyin çevresini tanıması, doğru kararlar alarak kendini gerçekleştirmesi için yapılan sistematik ve profesyonel bir yardım sürecidir (Kuzgun, 1997). Bir başka ifadeyle rehberlik; bireyin kendini tanıması ve anlaması, problemlerini çözmesi, gerçekçi kararlar alması, kapasitelerini geliştirmesi, çevresine sağlıklı ve dengeli bir uyum göstermesi, böylece kendini gerçekleştirmesi için uzman kişilerce bireye yapılan psikolojik yardımlardır (Kepçeoğlu, 1999).

Amerika Birleşik Devletleri’nde 19. Yüzyılda bir mesleki rehberlik hareketi olarak ortaya çıkan, “Psikolojik Danışma ve Rehberlik” (PDR) hizmetleri, Türk eğitim sistemine 1950li yıllarda girmiştir. Bu tarihten sonra Dünya ve Türkiye’de meydana gelen politik, ekonomik, toplumsal ve teknolojik değişimler diğer her alanda olduğu gibi PDR alanında da pek çok değişimi beraberinde getirmiştir (Pişkin, 2006). Türkiye’de 50 yılı aşkın bir geçmişi bulunan PDR hizmetleri, başlangıcından itibaren daha çok okul ortamında, kriz odaklı ve “yöneltme” ekseninde anlaşılan bir yardım alanı olmuştur. Ancak 21. yüzyılda toplum, psikolojik danışmanlara giderek daha çok gereksinim duymaktadır (Yeşilyaprak, 2009).

Türk eğitim sisteminin genel amaçları çerçevesinde eğitimde rehberlik ve psikolojik danışma hizmetleri temelde; öğrencilerin kendilerini gerçekleştirmelerine, eğitim sürecinden yetenek ve özelliklerine göre en üst düzeyde yararlanmalarına ve gizilgüçlerini en uygun şekilde kullanmalarına ve geliştirmelerine yöneliktir (Resmi Gazete [RG], 2001). Bu bağlamda rehberlik hizmetleri bireylerin kendilerini gerçekleştirmeleri için büyüm önem arz etmektedir.

Öğrencilere yönelik rehberlik hizmetleri problem alanlarına göre; eğitsel, mesleki ve kişisel-sosyal alanda yapılmaktadır. Eğitsel rehberlik, bireylerin eğitim ortamlarından en yüksek düzeyde yararlanabilmeleri ve akademik başarılarını arttırabilmeleri için sunulan rehberlik hizmetlerini kapsar. Mesleki rehberlik, bireylerin çeşitli meslekleri tanımaları, kendi ilgilerine, yeteneklerine ve ihtiyaçlarına uygun işleri/meslekleri seçmeleri, benimsemeleri, seçtikleri mesleğe hazırlanmaları ve mesleki yönden gelişmeleri konusunda yapılan yardımları içerir. Kişisel-sosyal rehberlik, öğrencinin kendini tanıması, kendini ve başkalarını anlaması, güçlü ve zayıf yönleriyle kendini kabul etmesi ve geliştirmesi, kendine güvenen, kişiler arası ilişkilerde becerikli, kişisel ve sosyal yönden dengeli ve uyumlu bir birey olarak yetişmesine yönelik hizmetleri kapsar.  Kişisel-sosyal rehberlik, eğitsel ve mesleki rehberlik dışında kalan rehberlik hizmetleridir.  

Okullarda sunulan rehberlik hizmetleri ise; psikolojik danışma, bireyi tanıma, bilgi toplama ve yayma, yöneltme ve yerleştirme, izleme ve değerlendirme, oryantasyon, sevk hizmeti gibi doğrudan hizmetlerden ve rehberlik program-plan hazırlama, müşavirlik, araştırma ve değerlendirme, çevre ve veli ilişkiler gibi dolaylı hizmetlerden oluşmaktadır. Bu hizmetlerin temelinde ise psikolojik danışma yer alır.

Şekil 1: Okullarda Sunulan Rehberlik Hizmetleri

Okullardaki psikolojik danışma ve rehberlik hizmetleri özellikle ortaöğretim öğrencileri için içlerinde bulundukların döneminde etkisiyle çok daha önemli hale gelmiştir. Ergenlik dönemi olarak adlandırılan bu dönemde zihinsel, duygusal ve psiko-sosyal anlamda değişimler ve gelişimler görülmektedir. Değişim ve gelişimin yoğun olduğu bu dönemde öğrencilere daha iyi hizmet verebilmek için, onlarla iyi ilişkiler kurmak ve onları anlamak önemlidir. Bu doğrultuda okullarda yürütülen rehberlik faaliyetleri öğrencilerin gelişim alanlarını destekleme yönünde öğrencilere yardımı esas almaktadır.

Ülkemizde rehberlik ve psikolojik danışma (RPD) servislerinin kuruluşu, Milli Eğitim Bakanlığı Rehberlik ve Psikolojik Danışma Hizmetleri Yönetmeliği’nde şöyle belirtilmiştir: “Resmi ve özel eğitim-öğretimkurumlarında rehberlik ve psikolojik danışma hizmetlerini yürütmek üzere, rehberlik vepsikolojik danışma servisi kurulur. Bu servise öğrenci sayısına göre yeterli eleman atanır. Hizmetinözellikleri açısından uygun fiziki ortam ve gerekli donatım sağlanır” (RG, 2001)

Türkiye’de eğitim-öğretim kurumlarındaki RPD hizmetlerini yürüten servis, Rehberlik ve Psikolojik Danışma Servisi olarak isimlendirilmiştir. Bu servislerde çeşitli uzmanların yanı sıra ilgili bölüm mezunu rehber öğretmen ve psikolojik danışmanlar görevlidir. İl ve ilçelerde Rehberlik Araştırma Merkezleri (RAM), okullarda ise rehber öğretmenler bu hizmeti yürütmektedirler (Bakırcıoğlu, 2000).

Taşkaya (2010) tarafından yapılan bir çalışmada “ilköğretim okullarında rehberlik ve psikolojik danışma hizmetlerine ilişkin sınıf öğretmenlerinin görüşleri” ele alınmıştır. Sınıf öğretmenlerinin, ilköğretim okullarında rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetlerinin verilmesinin öğrenciler açısından çok yararlı olduğunu görüşünde oldukları ve özellikle okulda çeşitli sorunları olan öğrenciler açısından bu hizmetlerin öneminin vurgulandığı çalışmada belirtilmiştir. Kaya, Bölükbaşı ve Siyez (2009) tarafından yapılan diğer bir çalışmada ise “bir ilköğretim okulu psikolojik danışma ve rehberlik servisine yapılan başvuruların incelenmesi” konusu ele alınmıştır. Bu çalışma; ilköğretimde ana sınıfı dahil ilk iki sınıf, üç-dört ve beşinci sınıf ile altı-yedi ve sekizinci sınıfların ihtiyaçlarının farklılık gösterdiğini, kapsamlı gelişimsel rehberlik programlarının okullarda işlevsel olarak uygulanmasının farklı ihtiyaçların karşılanmasında önemli bir rol oynayacağı belirtilmiştir. Kapsamlı gelişimsel rehberlik programları rehberlik müfredatı, bireysel planlama, müdahale hizmetleri ve sistem desteği olmak üzere dört bileşenden oluşmaktadır. Müdahale hizmetlerinin altında yer alan konsültasyon çalışmalarının okul PDR programlarının vazgeçilmez bir parçası olduğu, bu araştırma sonuçlarında da görülmektedir.

Bu çalışmada, ortaöğretim öğrencileri için rehberlik servislerinin anlamı, bu öğrencilerin rehberlik servislerinden yararlanma nedenleri ve beklentilerini belirlemek amaçlanmıştır.

Yöntem

Araştırma Modeli

Ortaöğretim öğrencileri için rehberlik servislerinin anlamı, bu öğrencilerin rehberlik servislerinden yararlanma nedenleri ve beklentilerini belirlemek amacıyla araştırma modellerinden nitel araştırma modeli kullanılmış olup yapılan çalışma durum çalışması ve olgu bilim çalışması olarak belirlenmiştir. Nitel araştırma; gözlem, görüşme ve doküman analizi gibi nitel veri toplama yöntemlerinin kullanıldığı, algıların ve olayların doğal ortamda gerçekçi ve bütüncül bir biçimde ortaya konmasına yönelik bir sürecin izlendiği araştırma türüdür (Yıldırım ve Şimşek, 2008).  Durum çalışması, bir ya da daha fazla olayın, ortamın ve birbirine bağlı sistemlerin derinlemesine incelendiği bir yöntemdir. Durum çalışması, bir varlığın zamana ve mekâna bağlı tanımlandığı ve özelleştirildiği araştırmadır. Bir olayı meydana getiren ayrıntıları tanımlamak ve görmek, bir olaya ilişkin olası açıklamaları geliştirmek ve bir olayı değerlendirmek amacı ile kullanılır (Büyüköztürk, 2009). Olgu bilim çalışması, farkında olduğumuz ancak derinlemesine ve ayrıntılı bir anlayışa sahip olmadığımız olgulara odaklanmaktadır. Olgu bilim araştırmalarında veri kaynakları araştırmanın odaklandığı olguyu yaşayan ve bu olguyu dışa vurabilecek veya yansıtabilecek bireyler ya da gruplardır (Yıldırım ve Şimşek, 2008).Araştırma kapsamında veriler görüşme tekniği kullanılarak 24 ortaöğretim öğrencisinden toplanmıştır.

Çalışma Grubu

Araştırma konusu kapsamında çalışma grubu 2014-2015 eğitim-öğretim yılında Sivas il merkezindeki bir Anadolu lisesinde okuyan 12 kız, 12 erkek olmak üzere toplam 24 öğrenciden oluşmaktadır.

Tablo 1: Araştırmaya Katılan Öğrencilerin Demografik Özellikleri

Katılımcı Cinsiyet Sınıf
K 1 Kız 9
K 2 Kız 9
K 3 Kız 9
K 4 Erkek 9
K 5 Erkek 9
K 6 Erkek 9
K 7 Kız 10
K 8 Kız 10
K 9 Kız 10
K 10 Erkek 10
K 11 Erkek 10
K 12 Erkek 10
K 13 Kız 11
K 14 Kız 11
K 15 Kız 11
K 16 Erkek 11
K 17 Erkek 11
K 18 Erkek 11
K 19 Kız 12
K 20 Kız 12
K 21 Kız 12
K 22 Erkek 12
K 23 Erkek 12
K 24 Erkek 12

Veri toplama Aracı ve Verilerin Toplanması

Ortaöğretim öğrencileri için rehberlik servislerinin anlamı, bu öğrencilerin rehberlik servislerinden yararlanma nedenleri ve beklentilerini belirlemek amacıyla veri toplama tekniği olarak yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılarak veriler toplanmıştır. Görüşme tekniği nitel araştırmalarda çok sık kullanılan bir veri toplama aracıdır. Bu teknik sayesinde görüşme yapılan kişinin bakış açısı daha iyi anlaşılır ve araştırma için daha gerçekçi, samimi veriler elde edilir. Yarı yapılandırılmış görüşme ise, araştırmacı tarafından bazı bölümleri belirlenmiş ve geri kalan bölümleri katılımcılar tarafından doldurulması için planlanmış görüşmedir.

Araştırma kapsamında kullanılacak olan görüşme formu araştırmacı tarafından geliştirilmiştir. Bu görüşme formunda aşağıdaki sorulara yanıt aranmıştır:

  1. Sizin için rehberlik servisi ne anlama geliyor?
  2. Rehberlik servisine başvurma nedenleriniz nelerdir?
  3. Rehberlik servisinden beklentileriniz nelerdir?

Görüşme teknikleri sonucunda elde edilen bilgiler not alma yöntemiyle kayıt altına alınmış

ve veriler değerlendirilmiştir.

Verilerin Analizi

Verilerin analizinde içerik analizi yöntemi kullanılmıştır. İçerik analizi, toplanan verileri açıklayabilecek kavramlara ve ilişkilere ulaşmayı amaçlayan bir yöntemdir.  Betimsel analize göre içerik analizi daha derindir ve betimsel analizle fark edilemeyen kavram ve temalar içerik analizi yöntemi ile ortaya çıkabilir. Bu amaçla, elde edilen verilen önce kavramsallaştırılması, bu kavramlara göre verilerin mantıklı bir şekilde düzenlenmesi ve bu veriyi açıklayan temaların belirlenmesi gerekmektedir. Nitel araştırma verilerinin analizi dört aşamada yapılmaktadır. Bunlar; verilerin kodlanması, temaların bulunması, kodların ve temaların düzenlenmesi, bulguların tanımlanması ve yorumlanmasıdır (Yıldırım ve Şimşek, 2008). İçerik analizinin temel amacı, sözel ve yazılı materyaller ile bunların dışında kalan materyalleri sayısal verilere dönüştürmektir. İçerik analizinde mesajlardan bir sonuca gitme de bulunmaktadır. İçerik analizi, materyal ile içerik arasında bir ilişkinin olduğunu (bu ilişki az ya da çok olabilir ) kabul etmekte, böylece analiz sürecine alınan kaynak, alıcı kitlesi ve duruma yönelik çıkarımlarda bulunmayı amaçlamaktadır ( Tavşancıl ve Aslan, 2001).

Görüşme formundaki bütün bilgiler dikkatle incelenmiş, her soruya ilişkin temalar oluşturulmuş, bu temalara bağlı olarak kategoriler belirlenerek frekans analizi yapılmıştır.

Güvenirlik ve Geçerlik

İnandırıcılık (iç geçerlik): Araştırmaya katılan öğrencilerle yüz yüze görüşülmüş, araştırmanın inandırıcılığını arttırmak için araştırma ve görüşme hakkında görüşmeye alınan öğrencilere ayrıntılı bilgi verilmiştir. Araştırmanın doğal bir ortamda yapılmasına, öğrencilerin kendilerini rahat hissetmelerine dikkat edilmiştir. Elde edilen bulgular kendi içinde tutarlı ve anlamlıdır. Bulguların yorumlanması açık bir dil ile ifade edilmiş ve böylelikle okuyucunun bilgileri rahatlıkla anlaması sağlanmıştır.

Aktarılabilirlik (dış geçerlik): Araştırmanın aktarılabilirliğini artırmak için araştırma süreci ayrıntılı olarak sunulmuştur. Bu bağlamda görüşme soruları, temalar, kategoriler rahat bir şekilde okuyucunun anlayabileceği şekilde ifade edilmiştir.  Elde edilen veriler ayrıntılı bir şekilde açıklanmış, kuramsal çerçeve ve araştırma süreci okuyucuların araştırmayı rahat bir şekilde anlamaları sağlayacak şekilde ifade edilmiştir. Örneklem seçiminde örneklemin tüm grubu temsil etmesine dikkat edilmiştir.

Tutarlılık (iç güvenirlik): Araştırmanın iç güvenirliğini arttırmak için araştırma sonuçlarına hiçbir yorum katılmamış ve sonuçlar olduğu gibi sunulmuştur.  Ayrıca bu sonuçlar ifade edilirken genelleme yapılmamıştır. İlk önce, elde edilen verilere göre temalar ve kategoriler oluşturulmuştur. Tüm araştırma dökümleri araştırmacı tarafından okunmuş ve alandan başka birinin bu dökümleri okuması sağlanmıştır. Oluşturulan kategoriler ile ilgili araştırmacı ve diğer kişinin görüşleri tartışılmış ve ortak bir sonuca varılmıştır. Araştırmanın güvenirliği “Güvenirlik = Görüş birligi / (Görüş Birliği + Görüş Ayrılığı) x 100” formülü kullanılarak hesaplanmıştır (Miles ve Huberman, 1994). Araştırmacı ve diğer kişi arasındaki güvenirlik oranı % 90 olarak bulunmuştur.

Teyit edilebilirlik (dış güvenirlik): Araştırmanın teyit edilebilirliğini arttırmak için araştırma kapsamında yapılan görüşmeler ham olarak saklanmaktadır. Bu sayede ileride bu verilere ulaşılması sağlanarak araştırmanın dış güvenirliği arttırılmak istenmiştir. Araştırmada kodların kullanılması anlaşılabilirliği ve araştırmanın verilerine ulaşmada kolaylık sağlamıştır.

Bulgular

1. Ortaöğretim öğrencileri için rehberlik servislerini anlamına ilişkin bulgular

Görüşme formunun ilk sorusu için “anlam” teması oluşturularak çeşitli kategoriler belinlenmiştir. Bu kategoriler ve frekans dağılımları aşağıda verilmiştir.

Tablo 2: Ortaöğretim öğrencileri için rehberlik servislerinin anlamı

Tema Kategori Frekans

Anlam

Dertleşme, huzur bulma yeri       13
Çözüm bulma yeri       13
Bilgi alma, danışma, yardım yeri       12
Arkadaş-dost yeri        7
Güven duyma, sır odası        6
Öğretmene yakınlık       

Tablo 2’ye bakıldığında ortaöğretim öğrencileri için rehberlik servisleri en fazla dertleşme, huzur bulma (f=13) ve çözüm bulma yeri (f=13) olarak görülmektedir. Bilgi alma, danışma, yardım yeri (f=12), arkadaş-dost yeri (f=7), güven duyma yeri (f=6) ve okul rehber öğretmeninin yakınlığını ifade eden nedenler ( f=5) olarak bulunmuştur.

Bu tema ile ilgili bazı öğrencilerin görüşleri şöyledir:

“Benim için bir arkadaş, bir dost, sırlarımı anlattığımda kimsenin haberinin olmayacağı bir sır deposu, çevremdeki insanların veya benim her zaman yanımda olan biri.” (K 4)

“Benim için rehberlik servisi konuşup rahatlayabileceğim, içimi dökebileceğim bir mekânı ifade ediyor. Okulda canım sıkkın olduğu zaman veya bir sıkıntım olduğu zaman konuşup içimi dökebileceğim bir yer. Tabi ki böyle düşünmemde rehberlik öğretmenimizin büyük bir rolü var. Bize karşı olan sıcak ve arkadaşça tavrı bizim konuşmamızı elbette ki kolaylaştırıyor. Her sıkıntıma koşan ve bizlere yardımcı olabilmek için elinden gelenin en iyisini yapan bir öğretmenimiz var. Onun bize karşı olan bu tavrının başarımızda büyük bir rol oynadığını hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim.” (K6)

 “Öğrencilerin her tülü olay, olguda; hem bilgilendirme hem de çözüm yolu üretme yardımcı olan bir yerdir. Rahatça konuşabildiğim hiç bir baskı altında olmadan her türlü meseleyi açıkça dile getirebildiğin ve hiç bir şekilde başkasına ulaşmayan yerdir. Mesleki bilgi alabildiğin; başka bir hocaya söylemeye çekindiğin bir şeyi, rehberlik servisi aracılığı ile paylaşmak. Yeteneklerimi ortaya çıkarmak ve bu yetenekler doğrultusunda benim doğru mesleği seçmemi sağlayan bir yeri ifade ediyor.” (K16)

2. Ortaöğretim öğrencilerinin rehberlik servislerine başvurma nedenleri

 Görüşme formunun ikinci sorusu için “neden” teması oluşturularak çeşitli kategoriler belirlenmiştir. Bu kategoriler ve frekans dağılımları aşağıda verilmiştir.

Tablo 3: Ortaöğretim öğrencilerinin rehberlik servislerine başvurma nedenleri

Tema Kategori Frekans

Neden

Kişisel-sosyal rehberliğe bağlı nedenler       56
Eğitsel rehberliğe bağlı nedenler       31
Mesleki rehberliğe bağlı nedenler        8

Tablo 3’e bakıldığında ortaöğretim öğrencilerinin en fazla kişisel-sosyal rehberliğe ilişkin nedenlerle (f=56) rehberlik servislerine başvurdukları görülüyor. Diğer nedenler ise eğitsel rehberliğe bağlı nedenler (f=31) ve mesleki rehberliğe bağlı nedenler (f=8) olarak belirlenmiştir.

Bu tema ile ilgili bazı öğrencilerin görüşleri şöyledir:

“Benim şu anki ruh halimi görmüş geçirmiş, hayatın acısıyla, mutluluğuyla tecrübe elde etmiş kişilerin şu anki ve daha sonraki hayatımı çizerken daha az acı daha çok mutlulukla geçirmek istediğimden dertlerimi, pişmanlıklarımı anlatmak, rahatlamak için. Hayatın acısını direk yüzüme söyleyebildiği için rehberlik servisine başvuruyorum.” (K1)

   “Görüşlerimi rahatça ifade edebildiğim, duygularımı dahi açıklayabildiğim bir yerdir.

 Bazı konular üzerinde ailemden sonra fikir alışverişi yapabildiğim yerdir. Bazı görev ve sorumluluklarım konusunda bilgi edindiğim bir yerdir.” (K9)

   “Ne yapacağımı bilmediğim anlarda ve yaşadığım sıkıntıların çoğunu aşmak için ileriki yıllarda neleri nasıl yapacağımı öğrenmek, üniversiteler hakkında bilgi toplamak, sınav sistemi hakkında bilgi almak için.” (K23)

3. Ortaöğretim öğrencilerini rehberlik servisinden beklentilerine ilişkin bulgular

Görüşme formunun son sorusu için “beklenti” teması oluşturularak çeşitli kategoriler belirlenmiştir. Bu kategoriler ve frekans dağılımları aşağıda verilmiştir.

Tablo 4: Ortaöğretim öğrencilerinin rehberlik servislerinden beklentileri

Tema Kategori Frekans

Beklenti

Psikolojik danışma       26
Bilgi toplama ve yayma       22
Beklenti yok        8
Bireyi tanıma        5
Yöneltme ve yerleştirme        5
Oryantasyon        4

Tablo 4’e bakıldığında öğrencilerin en büyük beklentisinin hizmet alanlarına göre psikolojik danışma alanına (f=26) yönelik olduğu gözükmektedir. Öğrenciler rehber öğretmenle kişisel görüşme, sorunlarını anlatma vb. anlamlarda rehberlik servislerinden beklenti içindedirler. Psikolojik danışmayı sırasıyla bilgi toplama ve yayma (f=22;)  rehber öğretmenden ve yapılanlardan memnun olup beklenti içinde olmayanlar (f=8), kendilerini her yönüyle (yetenek, ilgi vb) tanımak için (bireyi tanıma) beklenti içine girenler (f=5), alan ve meslek anlamında hedef belirlemek için yöneltme ve yerleştirme beklentisinde olanlar (f=5) ve son olarak yaşadıkları uyum sorunlarının çözümü için beklenti içinde olanlar (f=4) takip etmektedir.

Bu tema ile ilgili bazı öğrencilerin görüşleri şöyledir:

   “Rehberlik servisinden tek beklentim benim gibi birçok arkadaşımın rehberlik servisine karşı bir önyargısı var. Yani sadece sorun olan bireylerin gideceği yer olarak görülüyor. Bu önyargıyı kırmasını bekliyorum.” (K4)

   “Bence okuldaki rehberlik servisimiz bütün öğrencileri yakından takip etmeli onların karara varamadıkları durumda onlara yardımcı olmalı ama ben okuldaki rehberlikten memnunum. Okul rehberliğimiz iyi ki var.” (K20)

   “Okulla, eğitim sistemiyle, YGS ve LYS puan türü hakkında bilgi edinmek. Okul derslerine ne kadar zaman ösym sınavlarına ne kadar zaman ayıracağım konusunda bilgi edinmek. Öğretmenle aramda yaşanan sorunların çözülmesi sınavlarda nasıl bir yol izleyeceğim konusunda bilgi edinmek isterim.” (K22)

Sonuç, Tartışma ve Öneriler

Ortaöğretim öğrencileri için rehberlik servislerinin anlamı, bu öğrencilerin rehberlik servislerinden yararlanma nedenleri ve beklentilerini belirlemek amacıyla yapılan bu araştırmanın sonucunda ortaöğretim rehberlik ve psikolojik danışma hizmetlerinin geliştirilmesine yönelik bazı önemli bulguların elde edildiği düşünülmektedir. İlk olarak ortaöğretim öğrencileri için rehberlik servislerinin anlamı noktasında öğrencilerin çoğu servisi dertleşme, huzur bulma, bilgi alma, danışma ve yardım yeri olarak görmektedir. Bu durum öğrencilerin rehberlik servislerini okulda başvurabilecekleri ilk yerlerden biri olarak gördüğünü, sorunları olduğunda ya da bilgi almak istediklerinde gittikleri yer olarak tanımladıklarını göstermektedir. Bu noktada okul rehberlik ve psikolojik danışmanlık servisinin ve hizmetlerinin öğrencilere tanıtılması önemlidir. Bir grup öğrenci ise rehberlik servisini arkadaş dost yeri, güven duyma ve sır odası olarak görmektedir. Öğrenciler rehberlik sevisini rahatlıkla gidebilecekleri bir yer ve konuştuklarının rehber öğretmenle aralarında kalacaklarından dolayı sır odası olarak görmektedir. Bu noktada okul rehber öğretmeni ve öğrenciler arasında samimi ilişkiler kurulması, karşılıklı güven duyulması önemlidir. Bu durumu bir grup öğrencinin rehber öğretmene yakınlığı ve onu sevmelerinden dolayı rehberlik servisine rehber öğretmenden dolayı anlam yüklemeleri desteklemektedir.

Ortaöğretim öğrencilerinin rehberlik servislerinden yararlanma nedenlerine bakıldığında ise kişisel-sosyal rehberliğe ilişkin nedenlerin ön planda olduğu göze çarpmaktadır. Bireyin kendisiyle, ailesiyle, arkadaş çevresiyle ilgili nedenler onun rehberlik servislerine gitmesine neden olmakta ve bireyin sağlıklı kararlar alması sağlanmaktadır. Psikolojik danışma hizmeti, kişisel-sosyal rehberlik içerisinde yer alan bir hizmettir ve bu hizmet de öğrencilerin servise başvurmalarında etkilidir. Rehber öğretmenlerin bu hizmeti daha iyi uygulamaları için danışma anlamında kendilerini geliştirmeleri, öğrencilerin rehberlik servislerine başvurmaları noktasında onları desteklemeleri, yüreklendirmeleri gerekmektedir. Bireyin akademik başarısını artırmak ve eğitim olanaklarından yararlanmasını sağlamak konusunda önemli bir hizmet alanı olan eğitsel rehberlik hizmeti de ikinci sırada bulunmaktadır. Öğrenciler verimli ders çalışma, ders seçimi, sınav kaygısı vb. konularda rehberlik servisine başvurmaktadır. Mesleki rehberliğe ilişkin nedenler ise son sırada yer almaktadır. Meslek seçimi, üniversiteler hakkında bilgi gibi konuları içeren mesleki rehberlik hizmetleri özellikle son sınıf öğrencileri tarafından yoğun olarak kullanılmaktadır. Gerek bireysel gerekse grup rehberliği yapılarak öğrencilerin eğitsel ve mesleki gereksinimleri karşılanmalıdır. PDR hizmetleri, bireyin kişisel, sosyal, eğitsel ve mesleki alanlarda bir bütün olarak gelişmesini (American School Counselor Association-ASCA, 2007); bu alanlarda karşılaştığı sorunlarla başa çıkabilmesini; ruh sağlığının güçlendirilmesini (Ergene, 2011); yaşam kariyerinin gelişmesini (Nazlı, 2003); psikolojik dayanıklılığın, iyilik halinin, yetkinleştirmenin arttırılmasını (Korkut, 2004) ve kendini gerçekleştirmesini amaçlar (Kepçeoğlu,1999).

Ortaöğretim öğrencilerini rehberlik servislerinden beklentilerine bakıldığında psikolojik danışma hizmeti ön plana çıkmaktadır. Öğrencilerin sorunlarını paylaşması için duygusal rahatlık ve yardım konusunda destek birim olarak görülen rehberlik servileri öğrenciler için önemli hale gelmiştir. Öğrenciler bilgi alabilecekleri, sınavlar hakkında soru sorabilecekleri, eğitsel gelişimleri için destek alabilecekleri kapsamında beklenti içerisindedirler. Bilgi toplama ve yayma hizmeti rehberlik servileri için önemli olmakla birlikte öğrenciler için olmazsa olmaz hizmetlerdendir. Bir grup öğrenci okul rehberlik servislerinden memnun olduklarını ve beklentilerinin olmadıklarını vurgulamıştır. Bu durum okul rehberlik servisinin öğrenciye yakınlığı, hizmet alanlarını etkili yapmaları ile ilgilidir. Okul rehberlik servisi, öğrencileri okula bağlayan, onlara yakın olan ve destek veren birimler olmalıdır. Öğrencilerin kendilerini tanıması,  yetenek ve ilgilerinin belirlenmesi, böylelikle öğrencilerin kendilerini gerçekleştirmeleri anlamında bireyi tanıma hizmetleri öğrencilerde beklenti yaratan hizmetlerdendir. Kendilerini her yönüyle tanıyan öğrenciler sağlıklı tercihler yapabilecek ve bunun etkisiyle öğrenciler tarafından diğer beklenti noktası olan yöneltme ve yerleştirme hizmeti daha etkin olacaktır. Öğrencilerin kendilerine uygun alanlara, bölümlere, mesleklere yönlendirilmesi bireyin eğitim sonrası hayatının kalitesini de belirleyecek ve iş doyumu artırılacaktır. Bunun için de bireyi tanıma hizmetlerinin önemi büyüktür ve okul rehberlik servislerinin öğrencileri sağlıklı ve iyi tanımaları için test ve test dışı teknikleri kullanmaları gerekmektedir. Bu tekniklerin içinde olan gözlem, görüşme gibi teknikler rehberlik servislerine ayrıntılı ve gerçekçi bilgiler verebilecek önemli tekniklerdendir. Okula, derslere uyum sorunu yaşayan öğrencilere yönelik uygulanan oryantasyon hizmeti ise yine öğrenciler tarafından beklenti içinde olunan hizmetlerdendir.

Son olarak, okul rehberlik servisleri öğrenci kişilik hizmetlerinin önemli bir bölümünü kapsamakta ve eğitim-öğretim faaliyetlerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Her okulda rehberlik servislerinin olması öğrenciler için hayati bir fonksiyon haline gelmiştir. Bu nedenle bütün okullarda rehberlik servislerinin olması, bu servislerin donanımlı ve işlevsel olması, rehber öğretmen atamalarının ihtiyaca uygun sayıda yapılması önem arz etmektedir. Okul rehberlik servislerinin sağlıklı işlemesi için rehber öğretmenlerin alt yapılarının sağlam olması, alanda kendilerini geliştirmeleri, öğrenci ve okulu çok iyi tanımaları gerekmektedir. Lisans eğitimlerinde uygulamalı derslerin önemli olduğu ve bu eğitimlerin iyi bir şekilde alınması da son derece önemlidir. Bu konuda Yeşilyaprak ve Keklik (2009, 2011) PDR lisans eğitiminde, bugüne kadar ağırlık verilen rehberlik boyutu kadar psikolojik danışma eğitimine de önem verilmesi gerektiğini vurgulamaktadırlar.

Diğer taraftan rehberlik servisleri koruyucu ruh sağlığı anlamında okulların odak noktasında yer almakta ve bu servise hayati görevler düşmektedir. Bu görevlerin sağlıklı yürütülmesi için alanda çalışanların koruyucu ruh sağlığı alanında bilgi ve uygulama becerilerinin olması gerekmektedir. Özellikle kentleşme ile beraber çocuk ve ergenlerde ortaya çıkan sorunların toplum ve medyada sıklıkla vurgulanması, PDR alanının eğitiminde koruyucu ruh sağlığı öğelerinin yer alması gerektiğini (Korkut, 2005) gündeme getirmiştir.

Ortaöğretim öğrencileri için rehberlik servislerinin anlamı, bu öğrencilerin rehberlik servislerinden yararlanma nedenleri ve beklentilerini belirlemek amacıyla yapılan bu çalışma alana katkılar sağlayacaktır. Alanda buna benzer çalışmaların yapılmasının okul rehberlik servislerinin kalitesini daha artıracağı ve öğrenciye yönelik hizmetlerin daha gerçekçi olunacağı düşülmektedir.

KAYNAKÇA

American School Counselor Association (2004). ASCA national standards for student, http://ascamodel.timberlakepublishing.com/files/NationalStandards.pdf adresinden alıntılanmıştır.

Bakırcıoğlu, R. (2000). İlköğretim ortaöğretim ve yüksek öğretimde rehberlik ve psikolojik danışma. (5. Baskı). Ankara. Anı.

Büyüköztürk, Ş. (2009). Bilimsel araştırma yöntemleri. Ankara: Pegem Akademi.

Ergene, T. (2011). Sağlık meslekleri arasında sayılma girişimimiz. Ankara: Türk PDR derneği.

Kepçeoğlu, M. (1999). Psikolojik danışma ve rehberlik. İstanbul: Alkım Yayıncılık.

Keklik, İ. (2011). Türkiye koşullarına uygulanabilir bir lisans-düzeyi psikolojik danışma eğitimi model önerisi. XI. Ulusal Psikolojik Danışma ve Rehberlik Kongresi, 3-5 Ekim, İzmir: Ege Üniversitesi.

Korkut, F. (2004). Okul temelli önleyici rehberlik ve psikolojik danışma. Ankara: Anı.

Korkut F. (2005). Attitudes Toward Teaching Prevention and Developmental Issues AmongTurkish Counselor Educators. International Journal for the Advancement of Counseling, 27 (1) 111- 123.

Kuzgun, Y. (2010). Rehberlik ve psikolojik danışma. Ankara: ÖSYM.

Miles, M. & Huberman, A. M. (1994). Qualitative data analysis. London: Sage Publication.

Nazlı, S. (2003). Kapsamlı gelişimsel rehberlik ve psikolojik danışma programları. Ankara: Anı Yayıncılık.

Resmi Gazete. (2001). Milli Eğitim Bakanlığı rehberlik ve psikolojik danışma hizmetleri yönetmeliği. Sayı: 24376, Tarih: 17.04.2001

Tavşancıl, E. Aslan, E. (2001). İçerik analizi ve uygulama örnekleri. İstanbul: Epsilon Yayıncılık

Yeşilyaprak, B. (2009). Türkiye’de psikolojik danışma ve rehberlik alanının geleceği: yeni açılımlar ve öngörüler. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, 42 (1), 193-213.

Yıldırım, A. ve Şimşek, H. (2008). Sosyal bilimlerde nitel araştırma yöntemleri. Ankara: Seçkin Yayıncılık.