Mikroskop Keşfedilmeseydi Korona Salgınını

Mikroskop Keşfedilmeseydi Korona Salgınını Nasıl Konuşurduk?

Mercek İnsanın Doğal Yollarla Göremediği (Çıplak gözle görmediği) Gerçeklerin Görmesini Sağladı

17. yüzyıla kadar çıplak gözle görülmeyecek kadar küçük, boyutları 0,1-10 nm arasında değişen varlıklar ve mikroorganizmalar ve neden oldukları hastalıklar da hiç bilinmiyordu. İnsan gözünün en fazla ne kadar uzağı görebileceği hep merak konusu olup, sağlıklı bir göz en fazla 10-15 km uzağı görebilirmiş. Daha uzaktaki cisimler ise ancak dürbün/ teleskop sayesinde gözlenebilmektedir. İnsan gözü yakın mesafe olarak da en çok 200-300 mikrometreden daha büyük objeleri görebilir durumda olup bu sınırlar altındaki nesneler ancak mikroskop yardımı ile görülebilmektedir. Bu nedenle, mikropları ve uzaydaki gezegenleri görmek bilgi edinmek için özel ve büyütücü aletler geliştirmek ve kullanmak zorundayız. Bu bağlamda bilim ve teknoloji insanın dünyayı mikro ve makro düzeyde anlama olanağına kavuşturmuştur.

Mikroskopun Tarihsel Gelişimi ve Bilime Katkısı

Romalılar doğadaki bazı camsı minerallerin mercek etkisi ile kuru otları yaktığını ve büyüteç etkisi gösterdiğini keşfetmişler ve çeşitli deneyler de yapmışlardı (https://www.microscopeworld.com/t-history.aspx). MS 100. yıllarda da ilk defa cam üretmişler, ortası kalın ve kenarları ince camları bir objeye tutuklarında objenin daha büyük görüldüğünü görmüşlerdi. Bu camları belirli bir yere tutarak güneş ışınlarının odaklanması ile ateş yakmayı başarmışlardı. Mikroskopun (yunanca micro küçük ve scopein = görmek kelimelerinden türetilmiştir) başlangıcını oluşturan ilk basit büyüteç bilgisinden yola çıkarak Roger Bacon’un (1214-1294) ilk mikroskobu yaptığı ve bazı objelerin incelendiği bilinmektedir. 1500’li yıllara kadar büyütme kapasiteleri ancak 10 x ile 20 x arasında idi. Hollandalı gözlükçü Zacharias Janssen 1590 yılında, birkaç merceği bir tüpe yerleştirip basit bir büyüteç yapmayı başararak bazı objeleri 50 x ve 100 x büyütmeyle görebildi.  Aynı dönemde Janssen ve oğlu Cornelius Drebbel ve Hans (1590-1610) geliştirdikleri mikroskopla (basit ışık mikroskobu) cisimleri daha büyük görmeyi sağladılar. Bu basit bir gelişme değil, belki de birçok bilimsel önemli gelişmenin kapısını aralayan bir gelişmeydi.

 Dünyanın yuvarlak olup olmadığı konusunda Vatikan ile tartışma içinde olan İtalyan Galileo Galilei, 1610 yılında, bir tüp içine yerleştirdiği bir seri mercekle, 30 katı daha fazla büyütme gücü olan bir teleskopla gökyüzünü gözlemeye başladı. Aynı şekilde evrenin merkezinin dünya değil güneş sistemi olduğunu savunan ve gezegenleri izlemeye çalışan Johannes Kepler, 1611’de, iki mercekten oluşan başka bir büyüteç geliştirmiştir. Petrus Borellus (1620-1689), İngiliz fizikçi Robert Hooke (1635-1703) yaptığı (200x) büyütmeli büyüteçle uzakları daha iyi görebildiğini açıklamışlardı.  Hooke 1665 tarihli Micrographia adlı yayınında yer alan birçok mikroskop dokümantasyonundan birinde şişe mantarından aldığı kesitte gözlediği küçük odacıkları “hücreler” olarak tanımlamıştır. Aynı eserinde yüksek organizmaların ve flamentöz mantarların mikroskobik görünümlerini 200x büyütmeli mikroskopta çizerek bilimsel gelişmelere yol açan bilgiler vermiştir. İngiliz botanikçi Nehemiah Grew (1641-1712) geliştirdikleri 200x büyütmeli aletle bitkileri incelediklerini açıklamıştır. Aynı dönemlerde mikroskobun da babası olarak anılan girişimci tüccar ve amatör bir mercek yapımcısı Hollandalı Antonj van Leeuwenhoek (1632-1723) 300x’den daha büyük büyütmeli mikroskop üreterek tükürük, biber infüsyonu, mantar, yaprak, vs. maddeleri ve bunlarda bulunan mikropları izlemiş, şekil ve hareketlerini çizerek araştırıcılara o zamana kadar bilinmeyen oranda bilgi sunmuştur. Araştırmaları arasında, kanal sularında protozoa, bir gece bekletilmiş yağmur sularında bakteri, diş kiri, biber dekoksiyonu, mantar, yaprak, salamander, idrar, gaita, vs. materyaller de vardı. van Leeuwenhoek 1676 yılında iki metal arasına yerleştirilmiş bikonveks mercekten oluşan büyütme aleti ile mikroskobik canlılardan bakteri, maya, bazı küçük hayvansı organizmalar ve kan hücrelerini incelemiş ve haklarında geniş bilgi vermeyi başarmıştır. Çalışmaları ve çizdiği biyolojik organizmalar ile ilgili hazırladığı 200’den fazla mektubunu Londra’daki “Phylosophical Transaction of the Royal Society”ye göndermiştir. İngilizce olarak yayımlanan bilimsel bilgi biyoloji ve sağlık bilimi açısından son derece önemliydi. İnsanlar ilk defa gözle görülmeyen canlıların varlığı ve şekilleri hakkında bilgi sahibi oluyorlardı. İlk defa Athanasius Kircher (1602-1680), 32 defa büyütebilen mikroskop yardımı ile vebalı hastaların kanında bazı kurtçukları gördüğünü belirtmiştir. İtalyan Histoloji bilgini Marcello Malpighi (1628-1694), basit bir mikroskop yardımı ile akciğer dokusunu inceleyerek histoloji konusunda ciddi bilgiler oluşturmuştur. Jan Swanmmerdan 1658’de alyuvarları ve Pierre Borrel (1620-1671) bakterileri mikroskopta görebildiklerini belirtmişlerdir.

İlk olarak bakterileri görüp şekil ve hareketlerini izlemiş ve şekillerini çizmiş van Leeuwenhoek bakterileri yüksek ısıya tutarak değişimlerini ve bakteri örneklerini sirke ile muamele ettiğinde bakterilerin öldüklerini de gözlemlemişti. Sirkenin mikropları öldürdüğü bilgisinin Avrupa’da veba ve salgın hastalıklarla mücadelede kullanıldığı belirtilmektedir. Salgınlarda ölen insanların elbiselerini çalan hırsızların daha sonra sirke ile ağızlarını çalkalamaları sonrası hastalığa yakalanmamasının fark edilmesinden sonra sirke pratikte dezenfektan olarak kullanılır oldu.

Huygens (1684) iki mercekli okülerli mikroskopu geliştirmiştir. Chester Moor Hall ve John Dalland 1773’de, birbirlerinden bağımsız olarak, dispersiyonu düzelten mercekler geliştirdiklerini açıklamışlardır.  Daha sonra A. Abbe ve Carl Zeiss (1816-1866) ve İngiliz Joseph Jackson Lister, 1826-1830 yılları arasındaki çalışmaları ile modern mikroskobun prensiplerini apokromatik mercek sistemini ortaya koymuşlardır. Andrew Ross (1798-1853) 1843’de binoküler mikroskobu üretmiş, J.J. Woodvard 1883-1884’de, mikroskopta fotoğraf çekmeyi başarmıştır.

Günümüzde milyonlarca mikroskobun sağlık bilimi ve gıda sektöründe önemli görevler üstlendiği biliniyor. 1900’li yılların başında fizik bilimindeki gelişmeler, özellikle de uzay çalışmaları ve askeri teknolojide yetersizliği anlaşılan (kısıtlılığı beliren) mercek çalışmalarına önem verilmiştir.  Radyoaktivitenin keşfi, tomografi ve uzay çalışmaları mercek ve teleskop konusundaki çalışmalara hız verilmesini sağlamıştır.

Belirli Alanlardaki Bilimsel Gelişmeler Diğer Bilimsel Alanlardaki Gelişmeleri Tetikledi.

Biyoloji biliminde özellikle de mikrobiyoloji ve hücre bilimindeki çalışmalar daha yüksek büyütme özelliği ve çözünürlüğü olan mikroskopların ortaya çıkması ile gelişmiştir. Max Knoll ve Ernst Ruska, 1931 ve 1933 yılları arasında ilk elektron mikroskobunu yapmışlardır. Ernst Ruska elektron mikroskop konusundaki çalışmaları ile 1986 yılında Nobel fizik ödülüne layık görülmüştür.

Elektron mikroskoplar günümüzde hücre çalışmaları, her türlü mikroorganizma ve bazı malzemelerin fiziksel ve kimyasal yapılarının detaylı ve ince yapılarını incelemek amacıyla kullanılmaktadır. Jeoloji, toprak biliminde, maden, adli tıp çalışmalarında elektro mikroskop sıkça kullanılmaktadır.

Mikroskop İnsanlığın Kaderini Nasıl Değiştirdi?

1900’lü yıllara kadar dünyanın nüfusu çok fazla artmadı, ancak biyoloji ve bioteknolojideki gelişmelerle birlikte tıp biliminin de ilerlemesi ile özellikle de mikrobik hastalıkların penisilin, antibiyotik, aşı sayesinde kontrol altına alınması ile nüfus her 50 yılda ikiye katlanarak gelişmektedir.  Bilim karşılaştığı sorunları bilimsel yöntemler ile çözmeye çalışmaktadır. Bilimde “Sorun varsa çözümü de vardır” ilkesi ve yol göstericiliğinde çalışılmaktadır.

Bilim tarihine adını altın harflerle yazılan Fransız kimyacı Louis Pasteur, araştırdığı şarbon, tavuk kolerası ve kuduz gibi hastalıklar; bağışıklık mekanizması ve aşı hazırlama tekniklerinin tümünü ancak mikroskopta mikroorganizmaları tespit ederek geliştirmiştir. Mikroskop keşfedilmemiş olsaydı bu canlılar izole edilmemiş ve dolayısıyla serum üzerinde çalışma yapılamazdı. Temel bilimlerin fizik, kimya alanında eğitim almış ve mikrobiyoloji çalışan mikrobiyolog Pasteur, bugün afiyetle yediğimiz ve içtiğimiz yoğurt, peynir, kefir, turşu ve mayalı içeceklerin mayalar tarafından olgunlaştığını deneylerle ispatladı. Kendi adıyla anılan, bilimsel bilgilerin ışığında şarap, bira, süt, meyve suyu vb. gibi mayalanan sıvıların uzun süre bozulmadan saklanmasını sağlayan “pastörizasyon” adlı konserve yöntemi ve tekniğini geliştirdi. Pasteur mayalanmanın ve bulaşıcı hastalıkların yayılmasında mikroorganizmaların rol oynadığını kanıtladı ve o zamana kadar yaygın görüş olarak kabul gören kendiliğinden türeme teorisi böylece çürütülmüş oldu. Yani sebep- sonuç ilişkisi içinde hiçbir şey yoktan var olmaz, var iken de yok olmaz ilkesini (ilklerini) açık bir şekilde bilimsel olarak ispatlayarak bilimsel gelişmelerde doğanın yasalarının önemini ortaya koymuştur. .

Kuduz ve şarbon aşılarını ilk defa insan üzerinde deneyen Pasteur o aşamadan sonra insanlığın kaderini değiştirmiştir. Mikroorganizmaların hastalıklara neden olduğunun anlaşılması ile aşılarının geliştirilebileceği anlaşılmış olup bugün birçok hastalığa neden olan mikroorganizmalara karşı aşılar üretilmektedir. Pasteur ’ün cesaret verici aşı deneyinin başarılı olması ile adeta insanlığın mikroplardan kaynakların hastalıklar ve ölümlerin ortadan kaldırılması ile yaşamsal kaderi temelden değişmiş oldu.

Bilimsel Bilgi ve Teknoloji Sayesinde Dünyayı Daha İyi Anlıyor, Sorunları Daha Kısa Sürede Çözüyoruz.

 17 yy. dan günümüze kadar insanlığın keşfedip geliştirdiği mercek yasası ve mercekler, ışık mikroskobu, elektron mikroskop, dürbün ve teleskoplar ihtiyaca bağlı olarak insanın, merak, gözlem ve aklını kullanarak başlattığı araştırmalar ile bugün yaşamsal birçok sorunumuza çözüm üretmede etkili olmuşlardır. Mikroskop sağlık alanında yeni ufuklar ve araştırmaların kapısını araladı. İnsan sağlığı çoğunlukla bugün mikroskoplar sayesinde varlığını öğrendiğimiz çok farklı mikroorganizmaların tanınması sayesinde kontrol edilmiş ve gerekli önlemlerin geliştirilmesiyle de insan ömrü uzamıştır.

21 yy’in ilk çeyreğinde geçmişte yaşanmış virüs hastalıklarından farklı olarak Dünyaya aynı anda hızla yayılan Kovid-19 salgınını durduracak aşıyı üretmek amacıyla son derece gelişmiş laboratuvarlar son 6 aydır harıl harıl çalışmaktadırlar. Günümüzde zamana karşı bir yarışla sürdürülen korona aşısı ve ilacı çalışmalarının en kısa sürede insanların yararına sunulacağı umulmaktadır. Nanometre büyüklüğündeki virüsün normal ışık mikroskobu ile teşhisi ve sonra izolasyonu yapılamayacağı için elektron mikroskobuna hem sahip hem de hakim olan (yetişmiş kullanıcıları olan) ülkeler ancak bu aşıyı yapmayı başarabileceklerdir. Ayrıca virüsleri saflaştırma tekniğine sahip laboratuvarların olması gerekir. Tabii öncelikle ileri derecede geliştirilmiş ve korona virüsleri ayrıt edecek elişim mikroskop sahip olmak gerekiyor ki mikropları izole etsin ve onun aşısı ve ilacını bulsun. Elektro mikroskop olmasaydı herhalde insanlık bugün virüs kaynaklı hastalığı yenmek için, eskiden olduğu gibi, yanlış bir şekilde, hastaları ya hayvan derisine yatıracak ya üzerine kurşun dökecek ya da burnunun dibinde bazı otları yakarak hastalığı yenmeye çalışacaktı.

Bugün mikroskop ve teleskop sayesinde 10+27 ile 10-27 aralığındaki geniş bir alanda en küçük canlıdan evrenin derinliklerine kadar bilgi sahibi olabilmekteyiz. Ancak bu geniş alanda bilgi edinmek ilgili toplumun yetiştirdiği uzman kişilerin geniş temel bilimler ve matematiksel bilgi birikimleri ile sonuçları analiz etme kapasiteleri ve becerileri arasında ciddi bir ilişki bulunmaktadır. Bugün yaşadığımız Covit-19 sürecinde hem mikroskobun hem de özelinde onu kullanıp doğru değerlendirmesini bilen bilim adamlarının önemi daha iyi anlaşılmıştır.

Milyonlarca insanın ölümüne neden olan hastalıkların ilaç ve aşılarını bulan bilim insanlarının kıymeti bir kez daha iyi anlaşılmış ve saygıyla takdir edilmektedir. Bu gerçeğin ışığında, ülkemiz üniversiteleri ve bilim kuruluşlarının bu süreci iyi değerlendirip hem genç nesillerimize hem dünyaya örnek olacak şekilde çağımıza ve insanlığa katı sunmalarını canı gönülden dilerim. Tabii öncelikle temel bilimlerin ve temel araştırmaların öneminin bütünlüklü olarak anlaşılması ile başarı sağlanabilir.

Kaynaklar

George Sarton, Bilim Tarihinde Yöntem, Doruk yayınları

Bilim Tarihi’ne Giriş, Sevim Tekeli vg, Nobel yayınları

Bilim Tarihi, Cemal Yıldırım, Remzi yayınları

C. A. Ronan; Bilim Tarihi, Dünya Kültürlerinde Bilimin Tarihi ve Gelişmesi, TÜBİTAK Yayınları, 2003, Ankara http://www.mikrobiyoloji.org/TR/Genel/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF50E54D47BA0F0A73

http://www.mikrobiyoloji.org/TR/Genel/BelgeKardes.aspx?F6E10F8892433CFFA79D6F5E6C1B43FFB4D4840AE4FCEEB1

https://www.microscopeworld.com/t-history.aspx

https://www.microscopemaster.com/cell-theory.html

http://micro.magnet.fsu.edu/primer/index.html

http://micro.magnet.fsu.edu/primer/index.html

Din, Laiklik ve Eğitim Üzerine Kimi Düşünceler

Ülkemizde, genelde laiklik siyasal bağlamda ele alınır ve din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlanır. Bu anlamda sadece teokrasinin (din devletinin) almaşığı olarak düşünülür. Bu, laikliğin dar bir konumlandırılışıdır. Felsefi temelde bakıldığında laiklik, aslında, insanın, varlık, bilgi ve değere beşeri olanaklarla baktığını anımsamasından ibarettir. İnsan Tanrı olmadığına göre, tanrısal olarak bakamaz. Bu, doğal olarak, insani düzlemde, theo-ontoloji (tanrısal varlıkbilim), theo-epistemoloji (tanrısal bilgibilim), theo-aksiyolojinin (tanrısal eylembilim) olanaksızlığına işaret eder. Kutsal metinler aracılığıyla insanlara Tanrı’nın seslendiğine inansak bile, kutsal metinlerin beşeri olan dil, kültür ve insanın bilişsel yapısı tarafından sınırlandırıldığını görürüz. Bunu görmek için herhangi bir kutsal kitabı okumak yeterlidir. Bu sınırlılık yüzünden dinsel metinler, pek çok tarihsel ve yöresel anlayışlar içerir. Kaldı ki, kutsal metinler doğrudan bir şey de söylemezler; onu okuyan insanın yetenekleri, bilişsel durumu, algıları, yaşam deneyimleri, varlık, bilgi ve değerlere bakışı metni anlamlandırmasına etki eder. Bu yönüyle, kutsal metinlere yönelik her okuma bir yorumlama etkinliğidir ve yorumlama beşeri bir faaliyettir. Şu halde, hem dinsel metinlerin kendisi beşeri araçları kullanır hem de onu anlamaya yönelen özne onu beşeri olanaklarla anlar ve yorumlar. Yani böylelikle her şey aslında beşerîleşmiş olur. Bu, insani düzlemde tanrısal bir ontoloji, tanrısal bir epistemoloji ve tanrısal bir aksiyolojinin olmadığını gösterir.

İşte laiklik, insanın sınırlı olan antropo-ontoloji (insani varlıkbilim), antropo-epistemoloji (insani bilgibilim) ve antropo aksiyolojiye (insani eylembilim) mahkûm olduğunun bir itirafıdır. Yani insanın haddini bilmesidir. Bunu bilmek, dogmatizmden kurtulmak, eleştirel bakmak, yanılabileceğimizi görmek, hoşgörü ve tolerans kültürünü vb. geliştirmek bakımından kaçınılmazdır. Herkes kendi algısını tanrısallaştırıp biricik sayınca, inanç adına öldürmeler, mezhep kavgaları, ötekileştirmeler, küfürle suçlamalar, yargılamalar vb. bitmemektedir. Aslında, theo-epistemolojiye (tanrısal bilgibilim) inananlar, hadsizlik yaparak, kendi yorumlarını, algılarını Tanrı’ya mal etmiş olmaktadırlar. Bu gerçekten bir hadsizliktir; insanın kendisine yabancılaşması ve deyiş yerindeyse, tanrılığa soyunmasıdır. Laiklik, insanın haddini bilmesi, insani düzlemdeki her şeyin insani algı düzeyiyle, insanın dili, bilişi ve kültürüyle sınırlı olduğunu kavramasıdır. Bu yüzden laiklik, kanımca, her türden ayrımcılığın panzehiridir. Çünkü tüm ayrımcılıklar, birisinin kendisini epistemolojik ya da ontolojik açıdan üstün ya da tanrısal bir yere yerleştirmesinden kaynaklanmaktadır.

Laikliğin bu bakımdan konumlandırılması, siyasi bakımdan sığ bir biçimde konumlandırılmasından daha işlevseldir.  Çünkü laikliğe felsefi düzlemde bakmak, eğitim sisteminin temeline oturan “nasıl insan istiyoruz” sorusu ile “bu insan da bulunması gereken nitelikler nelerdir” sorusuna verilen yanıtta önem taşımaktadır. İnsan odaklı laik eğitim, özü itibarıyla, varlık bilgi ve değere insani olanaklarla baktığını bilen insanlar yetiştirmeyi ilkeleştirirken, almaşığı olan tanrı odaklı dinsel eğitim, her şeye tanrısal gözle bakması ya da bakılması gerektiğine inanan bir insan modeli üretmeyi erekler. Bu bağlamda, Türk eğitim tarihinin, ‘nasıl bir insan istiyoruz’ sorusu ile ‘bu insanda bulunması istenen özellikler ve bu özelliklerin hangi öğretim içerikleri ile kazandırılacağı’ konusunda Tanzimat’tan beri güçlü tartışmalarla dolu olduğunu, laik eğitim-dini eğitim ikileminin her daim güçlü bir tartışma konusu olduğunu anımsatmak gerekir. Laik eğitim-dinsel eğitim ikileminde yürütülen bu tartışmalar yaşamsaldır; çünkü her iki eğitim anlayışının varlık, bilgi ve değere bakışı, inşa etmeyi amaçladığı insan tipi ile amaca ulaştırıcı eğitim içeriği kökten farklılaşmaktadır.  Betül Çotuksöken’in yerinde kavramsallaştırmasıyla, dinsel eğitim, özcü, tümelci ve durağan bir yaklaşımı temel alırken, laik eğitim, değişimi, evrimi temele alan tikelci ve nominalist bir yaklaşıma dayanır.  Ancak tartışmayı, daha sağlıklı bir zemine dayandırmak için, “din öğretimi” ile “dinsel eğitimi” bir birinden ayırmak gerekir; dinsel eğitim, eğitimi dinî temellere dayandırmaya, varlık, bilgi ve değere dinsel/tanrısal paradigmadan, deyiş yerindeyse, theo-epistemolojik ve theo-ontolojik temelde bakan insanlar yetiştirmeye çalışırken, din öğretimi din ve dinler hakkında yansız ve çoğulcu bir biçimde bilgilendirmeyi temel alabilir. Bu haliyle, varlık, bilgi ve değerlere antropo-epistemoloji ve antropo-ontolojik temellerle yaklaşan laik eğitim, dinler ve mezhepler hakkında nesnel ve çoğulcu bilgiler veren din öğretiminin değil, eğitimi dinsel temellere dayandıran dinsel eğitim anlayışının almaşığıdır. Ancak üzülerek söylemek gerekir ki, bizdeki din öğretimi programları, dinler hakkında bilgi vermekten çok, insani olan her şeyi (bilim, sanat, felsefe, etik vb.)  dinsel bir temele dayandırmaya çalışmakta; hatta İslam’ın da sadece belli bir yorumunu, sünni yorumunu esas almaktadır. Bu haliyle din öğretimi değil, fikir aşılamasına, hatta koşullandırmaya yönelten, dinsel bir eğitimi hedeflemektedir. 

Yansız ve çoğulcu din öğretimi yerine, dinsel eğitim yapmak ve laik eğitimden uzaklaşmak, bize ne getirir? Gelin tartışmamızı, felsefi bağlamda, dinî eğitim ve laik eğitimin hedeflediği insan tipinden yola çıkarak derinleştirelim. Genelde dinsel eğitimin amaçladığı ideal insan tipi, -bu ister Hıristiyan, ister Müslüman isterse Yahudi olsun fark etmez- aslında insana, topluma, evrene ve bunlara yönelik varlık, bilgi ve değere tanrı odaklı, bir başka deyişle teosentrik bakan bir insan tipidir. Bu tipin bir diğer önemli unsuru, bu dünyayı gelip geçici sayması, ahrete yönelmesi, değiş yerindeyse bir tür “homo ahireticus” olmasıdır. Bu bakış açısına göre, Tanrı etkin varlıktır; o yaratıcıdır; her şeyin kökenidir. Hakiki varlık O’dur; diğer varlıklar, yaratılmış varlıklardır; deyiş yerindeyse, onların varlığı mecazidir; onlar etkin değil, Tanrı karşısında edilgindirler. Bu varlık anlayışı felsefeden tanıdığımız Platoncu özcü varlık anlayışının basit bir tekrarı gibidir. Bu anlayışa göre, bilgi ve değer de Tanrı tarafından verilmiştir, yani esinlenmiştir, vahyedilmiştir. Dolayısıyla insan düşen, verilmiş olan öz bilgi ve değeri yorumlayarak açımlamak ve yaşamına uygulamaktır. Burada insanın bilgi ve değer konusundaki tek üretken katkısı, verilmiş çerçeve içinde düşünerek, kutsal metinlerde gizil olan hakikati ortaya çıkarmak, onu açımlamaktan ibarettir. Bu, deyiş yerindeyse tam da tipik bir ortaçağ anlayışıdır ve bu anlayışın başarılı bir insan tiplemesi olmadığını, bilgi ve değer üretmede güdük kaldığını tarihsel deneyimler göstermiştir. Batı bu insan tipini terk edince atılıma geçmiş, Osmanlı da anılan tipten Batı karşısında geri kaldığı için vaz geçmek zorunda kalmıştır.  Bu insan tipi skolastik bir tiptir; her türden bilgi ve değerin meşruiyetini kutsal metinlerle ilişkilendirme gereksinimi duyar. Dinsel metinlerle ilişkilendiremediği her türden bilgi ve değere mesafeli durur; laik ve seküler olanı aşağılar ve küçümser. Bu nedenle ona bir bilgi ve değeri sunarken daima dini referanslarla sunmak gerekir; aksi takdirde onu kabullenmez. Onun için dini ambalaj şarttır. Aksi takdirde laik ve seküler olanı dünyeviliği içinde kabullendiğinde dinden çıkacağını düşünür.  Aslında bu insan tiplemesi, modern laik ve seküler toplumda yaşıyorsa, daima travmatik bir bilişsel durum içerisindedir; çünkü karşılaştığı her şey sekülerdir ve bilişini altüst etmektedir. Bu tipin bir diğer önemli niteliği, kendisini hakikate, daha doğru bir deyişle tanrısal hakikate sahip olarak nitelemesi, kendisi gibi bakmayanları, laik ve seküler bakanları dinsiz ve hatta ahlaksız olarak görmesi, bilişinde onları aşağılamasıdır. Bu özünde tolerans ve demokratik kültürün önündeki en güçlü engel olarak karşımıza çıkar. Zihni dogmalarla koşullandırılmış olan insan tipinin, eleştiriye, yeniye, farklı bakışlara, alternatiflere, nedensel açıklamalara karşı mesafeli olduğunu, varlığı ve evreni Tanrı’yı karıştırmaksızın kendi içinde nedensel süreçlerle açıklamayı erekleyen etkinliklere yaklaşmadığını belirtmek gerekir. Bu tip farklı dinsel yorumlara da dinsizlik gözüyle bakar.  Onun için her şeyin yanıtı bir şekilde Tanrı ve tanrısal yaratıyla ilişkilidir. Her söylemine Tanrı sözcüğü mutlaka bulaşır. Bu nedenle, onun evreninde her an harikulade şeyler olabilir; doğanın olağan işleyişi sadece faili muhtar (özgür seçici) olan Tanrı’nın dileğine bağlıdır. Her şey Tanrı’ya bağlı olduğu için, her şeyde bir tanrısal hikmet arar, şans, tesadüf, rastlantı gibi kavramların yerini Tanrı’nın anlık yaratımına dayanan kader alır.  İşte bu insan tipi, evrim kuramına dine uymadığı için karşı çıkar; laik ve seküler yaşamı, dini referans almadığı için eleştirir; bilimi Tanrı’dan söz etmiyor diyerek materyalist sayar, her türden yeniliğe karşı durur. Bu nedenle olsa gerek, kimi modern dinciler –Yahudi, Hıristiyan, Müslüman olsun fark etmez-, dini metinleri bir parça tahrif ederek, çeşitli te’villerle dini metinlerde evrimden söz edildiğini, dinin laikliği önerdiğini, demokrasinin dinde de yer aldığını, çeşitli dinsel ritüellerin tıbben sağlık getirdiğini vb. gündeme getiriler; bu tutumlarıyla modern bilgi ve değerleri dini bir ambalaja sokarak sunarlar; değişimi böyle gerçekleştirmeye çalışırlar. Her şeyi kutsal kitapta arayan bu insan tipi için, hakikat verilmiştir; oradadır ve verilmiş hakikati ezberlemek ve bilişe yerleştirmek yeterlidir. Bu nedenle bu tip insan daha çok hafızasını kullanır, zekâsını işlevsel olarak kullanmada sıkıntılar yaşar. Bu insan ahirete odaklı olduğu ve dünyayı küçümsediği için, uygarlığa katkısı oldukça sınırlıdır. Hemencecik inanıverme niteliği yüzünden sömürüye ve itaate hazırdır.  Sık sık kandırılır. Daha da önemlisi bu insan tipi, varoluşu, yaşamı ve yaşamın tüm zenginliğini bir kitaba, bir metne indirger; hayatı ona sığdırmaya çalışır. Ona sığdıramadığında iç çelişkiler yaşar ve günahkârlık bilinciyle yanıp tutuşur.  

Buna karşın, yansız ve çoğulcu din öğretimine karşı çıkmayan, dini sosyal bilimler içinde konumlandıran  laik eğitim, varlığa, insana ve topluma insani olanaklarla bakan, onları bilimsel yöntemlerle anlamaya çalışan hümanist bir insan tipi var sayar. Bu tip, ontolojik anlamda bir Tanrı’ya inansa da –inanmama özgürlüğünün de bilincindedir-, bunu öznel kabul eder ve inançlarını diğerine empoze etmez. İnancını Tanrı ile kendi arasında bir bağ olarak görür ve bunu çoğu kez konuşmaz.  Nesnel bir dünyada yaşadığının farkındadır ve bu dünyanın nedensel açıklamasının peşine düşer. Onun için bir olguyu, bir olayı, bir durumu açıklamak, bir üst yasaya ve daha üst teorilere gitmekle mümkündür. Doğanın ve insanın bilgisini yine doğada ve insanda arar; onu kutsal metinlerle ilişkilendirme gereği duymaz; ona göre din başka bilim başka bir şeydir; her ikisi insanın farklı taraflarına seslenir. Çünkü ona göre insan çok boyutlu bir varlıktır.  Bu açıdan onun için bilgi ve değer üretmek çok önemlidir; bilgi ve değer verilmiş değil, yaşamsal koşullarla diyalektik içerisinde üretilmiş ve üretilen bir şeydir. Bu anlamda bilgi ve değer alanında mutlak hakikat diye bir şeye inanamaz; hakikatin peşindedir; ama ona kesin anlamda sahip olduğunu ileri sürmez; hiçbir şeyi ezberlemez, anlamaya, kavramaya çalışır. Önüne sürülen her bilgi ve değere eleştirel yaklaşır; farklı alternatiflere bakar, mutlak doğru saplantısı olmadığı için alternatiflere saygı gösterir, diyalog kurar ve demokratik yaklaşımı ilkeleştirir. Ahlakı toplumsal ve insansal yaşamın bir parçası olarak görür; onu insanın dışında aramaz, insana eğilir, içine ve vicdanına yönelir, iç dünyasını korkularla değil sevgilerle zenginleştirir. Köle ahlakı, korku ahlakı, dışsal baskı ahlakını gerçek ahlak olarak görmez; ahlakı insani ve evrensel değerlerde arar. İnanan, inanmayan yarımı yapmaz ve hiç kimseyi ötekileştirmez; herkesin birey olduğunu düşünür ve seçimlerine toplumu ve kendini rahatsız etmediği sürece saygı duyar. Dinsel metinleri anlamaya çalıştığında da sosyal bilimlerin metin anlama ve yorumlama yöntemlerini kullanır; dini metinler dâhil hiçbir şeyin, dili, kültür ve insan bilişini aşamayacağının farkındadır. Bir anlamda onun için her şey ilintili ve koşulludur; belli bir bağlamda var olur.
Evrensel kavramını kullanırken bile bu ilintililik ve koşulluluğun bilincindedir. O belli bir zaman ve mekânda yaşadığını ve sınırlılığını bilir, nesneler dünyası ile varlık nesne ve olaylarla doyurucu ilişkiler kurmaya yönelir. Hiçbir şeyi kutsallaştırmaz; hiçbir şeyin kendinde anlamı olmadığını bilir ve kendi anlam dünyasını kendisi örer. 

Şimdi, varlık, bilgi ve değerleri değişmez, saltık dinsel temellere dayandırmaya çalışan dinsel eğitim mi; yansız ve çoğulcu din öğretimine, sosyal bilimler, kültür bilimleri bağlamında yer veren, varlık, bilgi ve değerleri insani ve değişim temelinde ele alan laik eğitim mi ikilemine yanıt bulmak için hangi insan tipinin felsefi açıdan daha doyurucu, daha ikna edici ve daha başarılı olduğunu ve olacağını düşünmek sanırım yeterli olsa gerekir.  Ayrıca şunu da düşünmek gerekmektedir:  Acaba hangi tip insan modeli Türkiye’nin bilim, sanat, felsefe, siyaset vb. alanlarda atılıma geçmesine daha çok katkı sağlar?  Eğitimin görevi üretken, düşünen, eleştiren, sorgulayan, bilgi ve değer üreten insan yetiştirmek mi; yoksa itaat eden, düşünmeyi ve kuşku duymayı günah sayan, her şeyi kutsallaştıran, insanları mü’min- kâfir, alevi-sünni, Yahudi-Hıristiyan-Müslüman-Budist vb biçiminde ayıran, kendi dinsel inancını hakikat diyerek herkese dayatan insan yetiştirmek midir?

Unutulmamalı ki, laik eğitim, bilimsel eğitimin temeli olduğu kadar, dinsel, mezhepsel, etnik, cinsel vb. ayrımların da panzehiridir. O, bilimsel ve hümanist eğitimin mihenk taşıdır. Türkiye, din ve mezhep kavgasıyla boğuşan, hem ölenin hem de öldürenin Allahü Ekber dediği Ortadoğu gibi olmak istemiyorsa, her ne olursa olsun laik eğitimden vaz geçmemelidir. Eğitim sisteminin yüzü, bilime ve insanlığa yönelmelidir.  Dediğim gibi, sorun; laik sistem içerisinde, sosyal bilimler mantığıyla nesnel olarak çoğulcu din öğretimine yer vermek değildir; dinî gittikçe tüm eğitim sisteminin temeline oturtup, dinî/dinsel eğitime yönelmektir. Türkiye sanki buraya doğru gidiyor. Bu gidişin bedeli ağırdır. Bunun dine de, Türk insanına yarar getirmeyeceği ortadadır. Henüz vakit varken, her şeyi yeniden düşünmek gerekir.  Yoksa eğitim sistemi aracılığıyla birbirinden nefret eden, Ortadoğu’daki gibi, düşünsel ve inançsal farklılık yüzünden birbirinin başını kesmek için can atan canavarlar da yetiştirebiliriz.

Felsefe, Bilim ve Bilgi

Bu yazıda felsefe ve bilimin niteliği üzerinde durulmakta, tarihsel bir perspektiften Türkiye’nin düşünsel temellerine kısaca değinilmekte ve bilgi türleri açıklanmaktadır.

Felsefe?..

Felsefe tanımlanamaz ama anlatılabilir.

Felsefe, kafa karıştırır, yıkıcı ve tehlikelidir… Soru sordurur. “Bazıları” soru soranlardan hoşlanmaz…

Felsefe gerçeğin aranması, gerçeği arama yolunda yolda olmaktır (Jaspers).

Felsefenin soruları yanıtlarından daha özlüdür. Her yanıt yeni bir soruya dönüşür. Felsefe ayrıntıyla değil, özle ilgilidir. Felsefeci genelin uzmanıdır. Diğer bilgi türleri insanı bir alanda uzman yapar ama toplu gerçekten uzaklaştırır. Felsefe yaşamı bütünler, anlamlı hale getirir.

Felsefe kavramların fidanlığıdır (Wittgenstein). Kavramlar oluşturur, onları sorgular, içerik kazandırır.

Kimi filozoflara göre felsefe, hiçbir şeyin anlamının olmadığını öğretir. Felsefe birey ve grupların yaşam karşısında tutum ve davranışlarını belirler ve bunlara yön verir.

Felsefe (inanç dahil), tüm insan bilgilerini irdeleyen gerçek bilgiyi, yaşamı anlamlı kılacak bilgi ve ilkeleri arar, irdeler.

Felsefe insanları “sürü” olmaktan kurtarır. Bireyleştirir, böylece insanlaştırır. Sorgusuz, tartışmasız, düşünmeden hiçbir şeyin kabul edilmemesini sağlar.

Felsefesiz yaşamak, açmayı denemeden gözü kapalı yaşamaktır (Descartes).

Felsefe aklımızı güçlendiren bir zihin cimnastiğidir (Cl. Bernard).

Dinlerin, mitlerin insan aklından geçen sorulara yanıt veremediği ya da verilen yanıtların insanları ikna edemediği yerde felsefi düşünce devreye girer. Kuşku, bilgisizlik, tuhaflık ve merak insanı soru sormaya yöneltir. Felsefe akla gelebilecek her şey hakkında önyargısız soru sorar, uyandırır. Böyle olduğu için uyutanlar uyandırıcılardan hoşlanmaz, felsefenin başına bela kesilir.

Felsefe ancak özgür ortamlarda yapılabilir. Baskı ve zorlamanın olduğu yerlerde yapılamaz. Devlet, dinsel yorum, gelenekler ve ideoloji felsefe üzerinde baskı oluşturabilir. Bunu da genellikle yapar zaten felsefe de baskı olmayan yer ve zamanlarda gelişmiştir.

İnsan çocukken hayret eder ve soru sorar. Bu anlamda en iyi felsefeci, çocuklardır. Ancak insan büyüdükçe dünyaya hayret etme yeteneğini yitirir. Feylesof, bu yeteneği yeniden kazanan ve bizlere de kazandırmaya çalışan kimsedir (Jaspers).

Felsefe bilimle teoloji arasında kalan ve iki taraftan da saldırıya uğrayan bir hiç kimsenin ülkesidir (Russell).

Felsefe büyüyü, dini, tanrıları, otoriteleri hesaba katmadan, insanın kendi aklını kullanarak olayları açıklamasıyla başlar.

Felsefi düşüncede ne durumdayız? Yoksul!

Felsefi düşüncede neden yoksul durumdayız?

Doğu’da ve Batı’da adı düşünce tarihinde geçen birçok düşünür eceliyle ölmemiştir. Diğerleri de şu ya da bu biçimde otoritelerle ya da genel geçer mantıkla hesaplaşmak zorunda kalmış, yargılanma süreçlerinden geçmiştir.

Felsefe ve felsefeciye toplumumuzda da iyi gözle bakılmamıştır. Felsefeci bazılarınca üşütük, zındık, kâfir, kaçık olarak görülür. İslam öncesi dönem düşüncesi hakkında, Kuteybe’nin Türk kütüphanesini ve bilginlerini yok etmesi (tekrar “kâfir” olmamaları için) sonucu fazlaca bilgimiz yok. O zamanları geleneksel “düşman”ımız olan Çin kaynaklarından öğrenmeye çalışıyoruz. Sonrasında ise Gökalp’in saptadığı gibi, “Müslümanlaşalım” derken bir miktar Araplaştığımız için, belki de özümüzü kaybettiğimizden neleri kaybettiğimizin farkına varamamışız. Biraz Araplaşmış bir Türk olarak bugün baktığımızda ise İslam dünyasında iki düşünce çizgisi görmekteyiz: Akılcılar ve imancılar.

Selçuklu biliminin zirvede olduğu dönemde felsefi-teolojik bir tartışma açılıyor. Sınavdan geçirilmek üzere geçici (fani) bir dünyada olduğumuz açıklanmış, sınavı başarıyla geçenlerin cennete gideceği vaad edilmişti ve cennete gitmek istiyorduk. Cennete gidebilmenin koşulları da söylenmişti. Allah’ın emir ve yasaklarına uymak; iyi bir dindar olmak. Bunun için yalan söylememek, zina etmemek, öldürmemek, çalmamak gerekiyor ve kin, hırs, ihtiras, tamahkârlık, şehvet, nefret, dedikodu gibi günah işlemeye götürme ihtimali olan duygulardan arınmamız gerekiyordu. Ama bu çok da kolay olmuyordu, günah işlemenin cazibesi vardı ve çok sağlam bir irade olmadan günahtan arınık bir hayat yaşayamıyorduk. Öte yandan cehennem tasvirleri de korkunçtu. Allah’a kavuşmanın yollarını aramaya başlamıştık. Allah’a nasıl kavuşabileceğimiz konusunda bilginlerimiz yolu gösterdiler ama iki ayrı yol çıktı karşımıza. Akılcılar, elimizdeki tek araç olan akla güveniyor ve akıl yoluyla Tanrı’ya ulaşılabileceğini savunuyor. İmancılar ise Tanrı’ya akıl yoluyla değil, kalben, iman yoluyla ancak ulaşılabileceği düşüncesindeydiler. Akılcılar, Allah’ın istediklerinin Kur’an’da yazılı olduğunu, aklı kullanarak gereğinin yapılarak iyi insan olunacağını ve cennete kavuşulacağını dile getiriyorlardı. Yani inanan insanı kendisi ve Allah ile başbaşa bırakıyorlardı. İmancılar ise bir insanın ancak iman yoluyla Allah’a ulaşabileceğini, bunun için kalp gözünün açılması gerektiğini, bunu da bir insanın tek başına başaramayacağını, bunu bilen bir şeyhe bağlanması, şeyhin el vermesiyle uzun ve meşakkatli bir yolun sonunda hakikat sırrına ereceğini söylüyorlardı.

Akılcılık düşüncesi, akıl ve değişimden yana her söylem gibi risk taşımaktaydı ve işi zordu. Oysa İmancı olmak kolaydı. Bildiktir. Eğitim düzeyi düşük, düşünme gücü kazanamamış kitleler duygularıyla daha kolay harekete geçirilebilir. Aklı kullanmak sorumluluk gerektirir. Sorumluluğu herkes taşıyamaz. Ağırdır. Birisinin peşine takılıp, sorumluluk almadan yürümek daha rahatlatıcıdır.

Akılcılar kısa bir süre iktidar olmayı başarabilmiştir. Halife Harun Reşid ve oğlu El Memun dönemlerinde. Zaten günümüzde İslam bilgini diye diye “hava attığımız” İbni Sina, Farabi, Biruni, El Kindi, İbn Rüşt, Gazzali gibi yüzlerce isim de bu dönemin ürünüdür. Bu dönem her güzel şey gibi kısa sürmüştür. Sonuçta İmancılar genel geçer (hatta resmi) görüş haline gelmiş ve Akılcıların özgün çizgisini ortaya koymasına izin vermeden onu boğmuştur. İbni Sina, Farabi gibi düşünürler gözden düşmüş (!), El Kindi’nin yazdığı kitaplar kafasına vurula vurula önce kör edilmiş, sonra öldürülmüştür. İbni Sina gibiler Gazali tarafından “zındık” ilan edilmiştir. Görece akılcı bir mezhep kurucusu İmam Ebu Hanife bile kendini kurtaramamıştır.

Gazzali de bir İmancıdır, en ünlüsüdür. İmancılık akımı ile Gazali’nin yapıtları ve düşüncesi İslam dünyasında felsefe ve Matematiğe karşı bir tutum yaratmıştır. Müslümanlar 1923’e kadar ışıkları kapamışlardı. Türkiye’de cılız da olsa lambayı açtık, bazı yerlerde halâ yanmaz.

Biraz Tarih…

İnsanların tarım devriminden sonra toplu halde yaşamaya başlamalarıyla birlikte bazı kurallar koyma ve bu kurallara uygun yaşama zorunluluğu ortaya çıktı. Tarihçiler, geçmişte insanların genel olarak ilkel toplumlarda gelenekler ve büyücüler, ortaçağ boyunca da din adamları ve din kurallarına göre yönetildiklerini ortaya koymaktadır. Bu durum Batı’da Aydınlanma dönemine kadar sürmüştür. Rönesans ve Reform hareketlerinin yol açtığı Aydınlanma düşüncesiyle birlikte insan aklına olan güven pekişmiştir. Kendi aklına güvenen (Sapere Aude!) insanın arayışları bilimde, teknolojide, sanatta büyük sıçramalara yol açmış ve Sanayi devrimini gerçekleştirmiştir. Bundan sonra kurallar akıl ve bilime dayalı olmaya başlamıştır.

Düşünce, düşünceyi üreten insanın içinde yaşadığı toplumdan ve toplumsal yapıdan kaynaklanır. İçinde yaşadığı toplumdan ve toplumun sorunlarından etkilenir. İnsanların kullandığı üretim araçları onların yaşam biçimlerinde büyük değişmelere neden olur. İnsanlık karasabanı icat ederek tarım toplumuna geçti. Toplumsal kurumlar (gelenekler, ahlâk, eğitim, din, hukuk, devlet) buna göre biçimlendi. Buharlı makineleri (motor) icat ederek sanayi toplumuna geçti. Toplumsal kurumlar yeniden değişti. Aydınlanma devrimi ile birlikte sanayi devrimini gerçekleştiren ülkeler, sanayi toplumu haline geldiler. Sanayi toplumunun en önemli özelliği akılcılığın her alana yansımasıdır.  Hukuk, sanat, gelenekler, eğitim, bilim, devlet gibi bütün kurumlar aklın süzgecinden geçirilmiştir. Hatta dinsel yorumlar bile akılcılığın süzgecine tabi tutulmuş, bunun sonucunda laiklik, demokrasi ve ulusal devletler ortaya çıkmıştır.

Bu süreci Batı ülkeleri iki yüzyıl önce tamamladılar. Biz ise Osmanlı’da ıslahatlarla başlattığımız süreci ancak 1920’lerde yapabildik. Hala sindirdiğimiz söylenemez ama geri dönüş de söz konusu değil. Biz neden geç kalmıştık?

Burada biraz geçmişe dönmek istiyorum. Sanayi toplumuna gelinceye kadar gerek Hıristiyan, gerekse İslam toplumlarında “otoritenin kaynağı” konusu hep tartışılmıştır. Yönetim, yönetme erkini kimden almaktadır? Tartışan taraflar akılcılar ve imancı-nakilcilerdir. Bu tartışmalarda genel olarak bilim adamları ve felsefeciler akılcılığın, din adamları ise nakilciliğin temsilcisi olmuşlardır. İslam toplumlarında Mutezile akımı akılcılığın, Eşari akımı ise nakilciliği savunmuşlardır.

Bunlardan Gazzali, Eşariliğin büyük temsilcilerinden biridir. Gazzali büyük bir felsefecidir. Ancak savunduğu görüşlerle İslam dünyasını yüzlerce yıl süren ve kısmen hâlâ devam eden skolâstiğe götürmüştür. (Gazzali’ye çok da haksızlık etmek istemiyorum. Gazzali’yi aşan düşünürlerin yetişmemesi belki bir eksiklikti. Bunun için gereken özgür bir ortamın olmayışı da ayrıca tartışılabilir.) Gazzali’nin çağına gelinceye kadar (özellikle Mutezilenin egemen olduğu dönemlerde) İslam dünyasında geniş bir hoşgörü yaşanmış ve bu ortamda bilim ve felsefede önemli mesafeler alınmıştır. İbni Haldun, Gazzali, Biruni, Harezmi, İbni Sina ve Farabi gibi bilginler bu dönemde yetişmiştir. Yine bu dönemde Hıristiyan dünyası kendi din adamlarının yarattığı skolastik karanlıkla uğraşmaktaydı.

Gazzali ve fikirlerinin etkisiyle daha sonraki dönemlerde İslam coğrafyasında bilim ve felsefe parıltısını yitirmiştir. Gazzali’nin “El Munkızu Min-Ad Dalâl (Sapıklıktan Kurtuluş)” ve “Tehafüt-ül Felâsife (Felsefenin Tutarsızlığı, ki bunu İbni Sina’ya karşı yazmıştır)”de söylediği şuydu: Felsefe insanda kuşku yarattığı, matematik de kesin sonuca götürdüğü iddiasında bulunduğu için insanı küfre götürebilir. Dolayısıyla felsefe ve matematik yapmak günahtır… Akli muhakeme ile hakikate erişmek imkansızdır. Daha çok dinsel yorumları bulunan ve iyi bir din bilgini olarak ünlenen Gazzali, zamanın tek okuryazar kitlesi olan din adamlarınca (onların çıkarlarıyla da örtüştüğü için) kolay benimsenmiş ve halka taşınmıştır.

Gazzali’ye karşı aklı savunan Farablı’nın kitapları yasaklanır. Gazzali’yi eleştiren ve akılcılığı savunan İbni Rüşt (Tehafüt-ü-tehafüt-il Felâsife-Felsefenin Tutarsızlığının Tutarsızlığı) ise İslam toplumlarına sesini bile duyuramaz.  Endülüs’te kalır. İbni Rüşt orada Avrupalı gençleri eğitir ve böylece Avrupa’da Rönesans ve Reform’a yol açar. Bunun sonucunda Avrupa’da Aydınlanma ve Sanayi Devrimi yaşanır.

Osmanlı Devleti kurulduğunda Gazzali etkisi tüm İslam dünyasını sarmıştı. Ancak kentlileşemeyen ve ağırlıklı olarak Ortaasya bozkır kültürünün  (ki bozkır kültürü akılcıdır) etkisinde olan ilk Osmanlılara bu etki fazlaca yansımamıştı. Ayrıca Yesevi düşünsel kolunun Anadolu’daki uzantıları olan Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş gibi erenler, ağırlıklı olarak Arap düşünsel çizgisi olan Eşariye’ye adeta izin vermemişti. Osmanlı büyüdükçe ve özellikle Ortadoğu’ya yayıldıkça bu akım kolayca Anadolu’ya girdi. Burada, devletin Ortadoğu halklarına egemen olmak için onların kültürel örüntülerini de bir renk olarak katma çabaları ve buna Türkmen/Alevi-Kızılbaş direnişinin eklenmesi, İran’daki Safevi Devleti ile olan Türk dünyasının liderliği mücadelesinin eklenmesi (Osmanlı’nın küstürüp adeta sürgün ettiği Türkmenlerin Safevilerden –Azerbaycan’dan yana tavır almaları, Yavuz Selim-Bitlisli İdris ilişkileri), Devletin sofu İslam çizgisine yaklaşmasına neden oldu. Bir süre sonra Osmanlı iyice sofulaşmış, süreç Yunus Emre’nin yasaklanmasına kadar varmıştır.

Aydın bir devlet adamı olan ve Gazzali’nin (Eşariye’nin) etkisini anlayan Fatih, İstanbul’da kurduğu medresesinde felsefe derslerini özellikle programa aldırmıştır (ancak Fatih öldükten sonra yine programdan çıkarılmıştır). Fatih Gazzali-İbni Rüşt tartışmasını gündeme getirmiş, huzur sohbetlerinde taraflara bu konuyu tartıştırmış (Hocazade Mustafa ve Tus’lu Alâeddin), birer kitap yazdırmış ve yaygınlık kazansın diye İbni Rüşt’ün (Tus’lu Alâeddin’in) görüşünden yana ağırlık koymuştur. Ancak Fatih’e rağmen akılcılık görüşü ulemayı aşarak topluma yansımamıştır. İlginç biçimde, 12 Eylül sonrası egemen Türk-İslam Sentezi paradigması, liselerdeki Felsefe ve Biyoloji derslerini bir ara seçmeli ders haline getirmişti!

XIII. yüzyıldan itibaren İslam dünyasında sadece din bilgini yetişmiştir. Katip Çelebi, Erzurumlu İbrahim Hakkı ve İbrahim Müteferrika gibi önemli birkaç isim ise, ya dışarıda eğitilmişler ya da medrese dışında eğitim görmüşlerdir.

Sonuçta, Coğrafya derslerinde harita kullanmanın, okulda sırada oturmanın, yazı tahtası kullanmanın günah sayıldığı bir ülke ortaya çıkmıştır. Tarlasının yanı başında ırmak aktığı halde kuraklıkta tarlasını sulamayan, “Allah bana rızık vermek isteseydi yağmur yağdırırdı” diyen insanlara ulaşılmış, yoğun bir bağnazlık her yanı sarmıştır. Bir süper devlet olan Osmanlı, Selçuklu döneminde üretilen bilgiyi bir süre daha muhafaza etmiş ama üstüne yenisini ekleyememiş, insanlığa kendinden beklenen bilginleri, sanatçıları verememiştir.

Osmanlı İmparatorluğu gittikçe zayıflamaya başlayınca bunun nedenlerini aramaya başlar. I. Mahmut 1730’larda İbrahim Müteferrika’ya “küffarın ekser zamanda galebesine ve ehl-i İslamın mağlubiyetine sebep nedir, bildir” diye emretmiş. Müteferrika’da hazırladığı kitabında (Usul-ül-hikem fi Nizam-ül-Ümem – Milletlerin Düzeni Üzerine Düşünce Yolları) “Günümüzde artık devletler dinden ve gelenekten gelen esaslara göre değil, akıl ve bilim ilkelerine göre yönetilmektedirler” diyerek aklın yolunu göstermiştir. Ancak “padişah bile” skolastik karanlığı aşamamıştır. Bana kalırsa Osmanlı aydını -ulema değil- ve devlet yönetimi çağını kavramış, ancak bunu halka anlatıp desteğini alamamıştır.

Türkiye’nin XVII. yüzyıldan sonra bir çağdaşlaşma-güncellenme sorunu hep olmuştur. Osmanlı’da kurtuluşu arama çabaları XIX. yüzyıl boyunca artarak devam etmiştir. Tanzimat ve Meşrutiyet sürecinin sağladığı görece özgürlük ve Batı dünyasının da tanınmasıyla, çeşitli düşünce akımları ortaya çıkmıştır. Bunlar; Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülüktür. Bu akımlar ciddi biçimde tartışılmış, değişik biçimlerde iktidara da gelmiş, hatta görüşleri doğrultusunda bazı düzenlemeler de yapmışlardır. (Bu görüşlerin bugün bile izleyicileri vardır.) Ancak hiçbirisi sorunu açık olarak tanımlayamamış ve çözememiştir. Bunu tanımlayan ve çözen Mustafa Kemal olmuştur. Onun dehasıyla Avrupa’dan iki yüzyıl sonra da olsa “aydınlanma devrimi” yapılmış, “çağ” atlanmıştır.

“Devrim” diyorum, çünkü toplum kendi haline bırakılsaydı bu noktaya elbette gelecekti ama aradan çok yıllar geçecekti. Atatürk’ün yaptığı; dolambaçlı yollara girmeden, kestirmeden, başkalarının deneyimlerinden ders alarak toplumu o noktaya getirmesidir. Hem de bunu Avrupa’daki gibi mezhep savaşlarına, iç savaşlara sokmadan yapabilmiştir.

Neyse!.. Felsefeye dönelim.

Yakın zamanlarda bile Yahya Kemal, Necip Fazıl gibi yazarlar da felsefeye cephe almıştır.

Karşı çıkışın gerekçesi olarak, yukarıdaki ardalanın yanı sıra aşağıdaki tutarlı eleştiriler de vardır:

* Filozoflar bugüne kadar birbiriyle çelişen ve hatta birbirinin karşıtı düşünceler ileri sürmüşlerdir.

* Akıl ve mantığın peşine takılarak gerçekliğe ulaşılamaz. Gerçek kutsal kitaplarda ortaya konmuştur. Felsefe insanı Tanrı’dan uzaklaştırıpdünya varlığına götürür (Gazali)

* Felsefe bir takım ideolojiler üreterek insanlar arasında çatışmanın kaynağı olmuştur.

* Felsefe sadece evreni, dünyayı yorumlamaya çalıştı. Oysa gerekli olan dünyanın değiştirilmesidir (Marks)

İdeolojiler (Politikacı ve dinciler -dindarlar değil!) felsefeyi korkutucu bulur, korkar. Çünkü benimsenmiş düşünceyi sorgulatır, yıkar, ruhu bağımsızlığa iter. Böylece ayaklanma ve direnmeye yol açabilir.

İlginç bir nokta da şu: Felsefeye karşı çıkanlar da felsefe yapmışlardır.

Bilgi Nedir?

Bir organizma olarak insan, duyu organlarıyla çevresini ve iç dünyasını algılar. Bu algılama sürecinde algılanan şeyler üzerinde yürütülen zihinsel etkinliğe düşünme denir. İnsan özne (süje), bilinmesi gereken ise nesne (obje)’dir. Özneden nesneye yönelen bilinçli eylem sonucu bilgi oluşur. Düşünen, algılayan bir bilinçle düşünülen ve algılanan şey arasındaki ilgidir. Düşünerek, olay, olgu ve nesneleri kavramlaştırarak onlar arasında bağlantılar kurulması, çıkarsama yapılması ve yargılara ulaşılması sonucu elde edilen ürüne bilgi denir.

Bilgi Türleri

1. Günlük (Düzensiz) Bilgi: Aralarında zorunlu bağlantılar aranmayan, yöntemsiz olarak gelişigüzel elde edilen bilgilerdir. Kendiliğinde edinilir. Günlük yaşantımızı kolaylaştırır, çevremizden daha iyi yararlanmamızı olanaklı kılar.

Yapıp etmelerimiz sonucu kişisel bazı yargılara ulaşırız: Annesinin sık sık ağladığını gören çocuk, kadınların erkeklerden daha fazla duygusal olduğu bilgisine ulaşır… Yanımdaki arkadaşımı başkalarına anlatabilirim. Bir köylü yağmur taşıyan bulutu tanır, ne zaman yağacağını da kestirebilir. Bir Karslının Erzurumlular hakkında bazı ön tanımları vardır. Bu bilgiler kişisel denemelere dayandığı için neden sonuç bağlantısı vermez. Böylece genel geçerliği olan yargılara varamayız. Sadece iki olay arasındaki bağı açıklar.

Bu tür bilgideki nedensellik akla ve deneye değil, sezgiye dayanır. Örneğin; Arşimet suyun kaldırma gücünü bilmeden önce de insanlar sal ve sandal kullanıyorlardı.

2. Bilimsel Bilgi: Bilimsel bilgi, doğruluğu bilimsel yöntem aracılığıyla kanıtlanmış, bu yolla edinilmiş sistemli bilgilerdir. Akıl, gözlem ve deneye dayanır. Yasalara ulaşmaya çalışır. Ayrı ve farklıymış gibi görünen olayların aynı nedene, bir yasaya bağlı olduğunu ortaya koyar. Sonuçları herkesin denetimine açıktır.

Bilim ampirik (duyumlar) yoldan bilgi edinmenin daha sistemli ve daha toptan biçimidir. Bilim olayları öteki bilgi biçimlerinden örneğin, “keyfilikle” açıklayan sihirsel bilgiden, “ereklerle” açıklayan dinsel bilgiden farklı olarak “nedensellik” bağlantısıyla açıklar. Görünenler sonuçtur bu sonuca yol açan sebepler nelerdir, sorusu bilimsel bilgi üretenin yoludur.

Bilim, evreni anlayabilme, doğayı ve çevreyi denetim altına alabilme (ya da onunla işbirliği yapabilme) ve insanın kendisini ve toplumu tanıyabilme gereksinimi sonucu ortaya çıkmıştır. Bilimin amacı, olay ve olguları nedensel olarak, değişkenler arası ilişkiler yoluyla açıklamaktır. Bir diğer amacı, kestirimde bulunmaktır: Çarşamba böyleyse Perşembe nasıl olabilir? Üçüncü amacı ise, çevreyi kontroldür. Yani teknoloji üretmek.

Bilginin bilimsel bilgi olabilmesi için konusunu oluşturan olay ve nesnelerin; (a) gözlenebilirliği, (b) nesnelliği, (c) tekrar edilebilme özellikleri bulunmalıdır.

Bilimsel bilginin niteliği  ([1])

Bilim gerçeği arama çabasının ürünüdür. Gerçek öznenin (örneğin insanın) doğayla, toplumla ilişkisi anlamına gelir. Bu niteliğiyle gerçekte üç öge vardır: Özne, Özne dışındaki gerçek, Özne ile gerçek arasındaki ilişki.

Özne genel bir kavramdır, tüm canlıları içerir. Bilimsel çabalardaki özne insandır. Bireyin (insanın) bu konudaki şu özellikleri önemlidir: Birey genetik nitelikleri, fizik özellikleri ve yetenekleri açısından tek ve kendine özgüdür. İnsanın ortamı, koşulları da tektir, kendine özgüdür. Bu ortam ve koşullar en yakın bireyler, özdeş ikizler için bile farklılık gösterir. Bu farklılıkların sonucu, her bireyin yaşantısı, yaşam geçmişi, çıkarları, değer yargıları, olaylara bakış açısı ve biçimi de özgünleşir.

Çeşitli psikolojik, toplumsal baskılar bu farklılıkların görünmesini engelleyebilir. Ama baskıyla sağlanan ancak yapay, yüzeyde bir tekdüzeliktir. Baskı ortadan kalktığında tekdüzeliğin yok olması, farklılıkların, çeşitliliğin tüm zenginliği içinde yeniden ortaya çıkması kaçınılmazdır.

Dışımızdaki gerçekte iki temel öge vardır: Doğa ve toplum. Doğanın temel özelliği sürekli değişmesidir. Zamana, mekâna, canlılara ve türe göre değişir. Türler içinde topluluklara, bireylere göre farklıdır. İnsanın bilgi düzeyine, bilgi araçlarına göre değişir.

Üçüncü ögeyi oluşturan “özne ile gerçek arasındaki ilişki”de şu noktalar vurgulanmalıdır: (a) ilişki karşılıklıdır. Doğa da (toplumda) insanı, insan da doğayı (toplumu) etkiler. (b) İlişki içiçe geçmiş niteliktedir. İnsan ile doğayı, birey ile ortamı birbirinden ayırmaya olanak yoktur. (c) İlişki zaman içinde sürekli değişir.

İşte gerçek, nitelikleri açıklanan özne (insan) ile nesne (doğa, toplum) arasındaki bu ilişkiler ağı sonucunda oluşur. Bilimin temelini de bu ilişkiler ağı oluşturur. Böylece gerçeğe ilişkiler, oluşumlar, süreçler egemendir.

Bu görüşün birçok önemli sonucu vardır: Önce gerçeğin katı, değişmez temellere oturduğu söylenemez. Sürekli yeniden oluşan, durmaksızın değişen ilişkiler ağıyla yetinmek; gerçeği, bilimsel sonuçları bu çok da sağlam olmayan zemin üzerine oturtmak zorunluluğu vardır.

Bildiğimiz, geniş ölçüde sahip olduğumuz bilgi düzeyine, araçlara bağlıdır. Ancak görebildiğimiz, bilebildiğimiz, anlayabildiğimiz şeyleri inceleyip araştırabiliriz. Yani bilimci olarak durumumuz kaybettiği anahtarı lamba direği altında arayan kişinin davranışına benzer. Anahtarın burada düşürüldüğü kuşkuludur. Ama görülebilen yalnızca bu aydınlık yerdir. Biz de tüm bilimsel çabalarla nerede olduğunu bilmediğimiz gerçeği ancak görebildiğimiz, anlayabildiğimiz yerde aramaktayız.

Bir kuram ancak belirli bir zaman ve çevrede, belirli bir anlayış ve bilgi düzeyinde ve ancak kaba ve yaklaşık biçimde geçerli, gerçeklere uygun nitelik taşıyabilir. Kuramlar kesin, yanılmaz kurallar olarak değil, kaba yol göstericiler olarak alınmalıdır.

Bilimsel Bilginin Özellikleri

Olgusaldır: Herkesçe gözlenebilir gerçeklere dayalıdır. Kişisel görüş ve beğenilerden bağımsızdır. Ölçüm yapamayacağı alana girmez. Örneğin, cinlerin varlığı ve niteliğini konu edinmez. Bunların varlığı ya da yokluğu konusunda fikir belirtmez.

Sonuçları sağlam fakat görelidir: Bilim tüm olgusal sağlamlığına karşın, mutlak doğruluk ve yanılmazlık yerine, elde ettiğini geçici doğrular olarak niteler. Sonuçlar geçerlik olasılığı yüksek genellemelerdir.

Evrenseldir: Üretilen bilgi göreli olarak aynı koşullar altında her yerde geçerlidir.

Genelleyicidir: Tek tek olayları açıklayıcı değil, onları da içerecek genellemelerle ifade eder. Genellemeler daha çok fen bilimlerinde etkilidir.

Sistematiktir: İlk görüşte birbirinden bağımsızmış, ilişkisizmiş gibi görünen bir dizi olguyu bir sistem ve bütünlük içinde açıklamaya çalışır.

Birikimlidir: Yeni katkı öncekilerle tümleşerek gelişir.

Ussaldır: Açıklamaları akla uygundur.

Sınanabilir.

3. Dinsel Bilgi: Genel olarak din, kutsallığına ve yüceliğine inanılan bir güç karşısında boyun eğmektir. Başka bir açıdan ise, insanların anlayamadıkları ve karşısında güçsüz kaldıkları doğa ve toplum olaylarını doğaüstü, mistik güçlerle açıklama olgusudur. Bütün dinler doğa ve toplum olaylarını açıklamak istemişlerdir. Din insanlara bazı konularda eylem özgürlüğü tanırken, bazı konularda kendinin ortaya koyduğu düşüncelere uymaya ve yerine getirmeye zorlar. Bu nedenle her dinde inanç, dinin özünü oluşturur. Ayin ve ibadetler ise inancın pekişmesini sağlar.

Dinsel bilgide özne ile nesne arasındaki ilgiyi “inanç/iman” kurar. Bu özellik onu diğer bilgi türlerinden ayırır. Örneğin tek tanrılı dinlerde bir dine bağlı olanlar o dinin asıl kaynağının tek bir Tanrı olduğuna inanırlar. Bundan sonra neye inanıp neye karşı olacaklarını da kutsal kitap ve peygamberin söz ve tutumlarına göre belirlerler.

Dinsel bilgi “neden?” sorusunun değil, “niçin?” sorusunun yanıtını arar. Bu anlamıyla “ereksel” olarak nitelenir. Güneşin “neden” tutulduğunu, depremin “neden” olduğunu araştırmaz çünkü sebep bellidir; Allah’ın iradesi. Ama tutulduktan sonra “niçin tutulmuştur, bu tutulmayla Tanrı bize hangi mesajı vermektedir?” sorusunu sorarak öncelikle din kaynaklarından olmak üzere yanıt bulmaya çalışır. Bilimsel bilgi ise “güneş neden tutulmuştur?” sorusuyla olayı anlamak ve açıklamak ister. Ulaştığı sonucu geneller, bir sonraki tutulmanın ne zaman olacağını bulmaya çalışır.

Dinsel bilgi, “insanlığın” geçmişi ile geleceği arasında köprü-zincir-bağlantı kurar. Erdem ve değerleri temellendirir.

Geleceği büyü kehanetle, din yazgıyla, bilim ise kestirimle/yordamayla açıklamayla çalışır.

4. Teknik Bilgi: İnsanlar bazı hayvanlar kadar güçlü olmadıkları halde dünyanın egemen türü haline gelmişlerdir. Bunun nedeni bir “el”e sahip olmalarıdır. El beyni geliştirmiş, insan beyni aracılığıyla “araçsal akıl” geliştirmiştir.

Tekniği doğa yasalarının ve aklın günlük yaşamda kullanılması yaratmıştır. Amacı insana yarar sağlamak ve yaşamını kolaylaştırmaktır. Alet tekniği, makine tekniği ve otomasyon tekniği aşamalarından geçen insanlık, şimdilerde kuantum tekniğini geliştirmeye çalışmaktadır.

5. Sanatsal Bilgi: Sanat, estetik algının simgelerle dışa vurulması, anlatılması etkinliğidir. Düş gücü, yetenek ve yaratıcılık gerektirir. Nesneye sıkı sıkıya bağlıdır. Ancak algılama önemlidir. Örneğin aynı nesnenin (bitkinin) resmini yapan iki ressamdan her biri nesneyi kendilerine göre algılarlar. İzleyenler de farklı görürler. Bu sanatsal bilginin öznel olduğunu gösterir.

6. Felsefi Bilgi: Varolanların varlığı, anlamı ve nedeni ile ilgili sorulara yanıt bulma çabasıyla ortaya çıkan bilgi türüdür. Bütün bilgi türleri üzerine kurulduğundan hepsinden kapsamlı ve daha geneldir. Örneğin; her bilimin kendi alanı vardır ve ayrı ayrı sonuçlara ulaşır. Felsefi bilgi bunların hepsini birleştirir.

Varlık nedir, varlığın ana maddesi nedir, bu dünya nereden gelmiş, nereye gidiyor, insanın niteliği ve dünyadaki yeri ya da yazgısı nedir, insan neleri bilebilir?… Bu sorulara dinlerin ve mitlerin (söylencelerin) verdiği yanıtlarla yetinmeyip, o yanıtları eleştirerek gözlem ve akla daha uygun gelen görüşler ortaya atılmasıyla başlayan düşünce ve bilgi türüdür.

Bilimle felsefe konu, yöntem ve sonuçları bakımından farklıdırlar. Bilimler tek tek olayları inceler. Felsefe olayları genel halde ele alır. Deney dışı kalan bilimin dokunmadığı sorunları da felsefe inceler. Felsefe, insani erdem ve değerler açısından bilimleri denetler.

Tablo 1. Felsefi Bilgiyle Bilimsel Bilgi Arasındaki Farklar

Bilimsel Bilgi

Felsefi Bilgi

1. Bilimlerin özel ve sınırlı alanları vardır

2. Bilim herkesçe gözlenen olgulardan hareket eder.

3. Bilimsel bilgi nesneldir.

4. Bilimsel bilgi üretmede araştırma için zamana gereksinim vardır.

5. Bilim geçmişi ve şimdiyi inceler

6. Bilimde doğruluk (test edilme) önemlidir

7. Bilim olanı inceler

8. Somut gerçeklikle ilgilenir.

9. Gerçeği parçalara ayırarak inceler.

10. Bilimsel yöntemi kullanır, objektiftir.

1. Felsefe varlığın tümünü kapsayan bilgiyi hedefler, bütüncüldür.

2. Felsefe deney ve gözleme dayanmak zorunda değildir. Önermenin iç tutarlılığı önemlidir.

3. Felsefi bilgi özneldir. Yanlı olabilir.

4. Felsefe hemen karar verip sonuçlara varabilir.

5. Felsefe geleceğe yönelebilir. Olması gerekenler gibi.

6. Felsefede yeterlilik (yaklaşım) önemlidir. İçinde bulunulan durumu çözüyorsa geçerli. Zamanla yetersiz olursa yeni felsefe yapılır.

7. Felsefe olması gerekeni de inceler

8 Metafizik konulara girebilir.

9. Gerçeği bütün halinde inceler.

10. Felsefi temellendirmeyi amaçlar, akıl yürütür.

Bilimler deney yöntemini ve onun çeşitli biçimlerini kullanırken, felsefe, deneyin verilerine dayanmakla birlikte, deney dışında düşünce ve akıl yürütme yöntemini kullanır. Her bilimin bir yöntemi bulunduğu halde felsefede sistem kuran her filozofun kendine özgü yöntemi vardır.

Bilimler, sonucu herkes tarafından kabul edilebilen sonuçlara ulaşır ve sonuçlar herkesin deneyine açık bulunurken, felsefenin kesinliği ussaldır. Deneyle kontrol edilemezler. Felsefi gerçeklerin herkes tarafından kabul edilmesi zorunlu değildir.

Tablo 2. Felsefi Bilginin Dinsel Bilgiden Farkları:

Dinsel Bilgi

Felsefi Bilgi

1. Dinsel bilgi vahiy yoluyla elde edilir

2. İnanca, imana dayalıdır

3. Dogmatiktir Değişmez, değişmemesi gerekir.

1. Felsefi bilgi insan aklının ürünüdür.

2. İnsan aklına dayanır.

3. Eleştiricidir, sorgular, gerekirse değişir.

Yukarıda sıralanan bilgi türlerinin hepsinden şu ya da bu biçimde yararlanmaktayız. Dolayısıyla hiçbiri geçersiz, gereksiz değildir. Ancak bilimcinin bilimsel bilgiyi, din adamının dinsel bilgiyi esas alması da eşyanın tabiatı gereğidir. Başkasını alanına karışan bilgi, kendi alanını boş bırakır. Boşlukları başkaları doldurur, içinden çıkılmaz hale gelir. Örneğin, bilim dinselleşir, din siyasallaşır…

Şekil 1. Kalkınma Ortamı

İnsanlar, belli bir refah düzeyine ulaşınca daha iyinin, daha güzelin arayışına girerler. Tecessüs ve merak duygusu onları araştırmaya götürür. Araştırma sırasında herhangi bir engelle karşılaşmazsa (gelenekler, inançlar, tabu ve yasaklar) aklının zirvesine çıkar. Toplumun genel geçer kalıplarının dışında düşünür ve sıradanlığı aşarak farklılaşır, bireyleşir. Birey felsefi sorgulamalar yaparak hayatın anlamı, dünya düzeni ve işleyişini ortaya çıkarmaya çalışır. Buradan hareketle bilimlerin ortaya koyduğu önceki bilgileri edinir ve onlara dayanarak yeni araştırmalar yapar, bilgi üretir. Ürettiği bilgi ile hayatı kolaylaştıracak yeni yol, yöntem ve araçlar yani teknoloji geliştirir. Teknoloji ürettikçe hayatı kolaylaşır, bunu üretip çoğaltarak paraya dönüştürür ve refah düzeyi yükselir, kalkınır. Mutlu olur yes

OKUMA ÖNERİSİ

AYDIN, Hasan. 2012. Gazzâlî: Felsefesi ve İslam Modernleşmesine Etkileri. İstanbul: Bilim ve Gelecek Kitaplığı.

ÇINAR, İkram. 2012. Neden ve Nasıl Mankurtlaştırılıyoruz. İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayınları.

TURAN, Şerafettin. 1994. Türk Kültür Tarihi. Ankara: Bilgi.

BLACK, Cyril E. 1986. Çağdaşlaşmanın İtici Güçleri. İşbank. Ankara

STRÖKER, Elisabeth. 1995. Bilim Kuramına Giriş. (Ç: Doğan Özlem) Gündoğan. Ankara.

HABERMAS, Jurgen. 1993. “İdeoloji” Olarak Teknik ve Bilim. (Ç: M.Tüzel) YKY. İstanbul.

SKINNER, Quentin. 1997. Çağdaş Temel Kuramlar (Habermas, Althusser, Derrida, Gadamer, Kuhn, Faucault, Rawls, Lévi-Strauss, Annales Okulu) (Ç:A.Demirhan) Vadi. Ankara

SAYILI, Aydın. 1948. Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir. Kültür Bak. Ankara.

BAYET, Albert. 1993. Bilim Ahlakı. (Ç: V. Günyol) Yorum. İstanbul

ROUSSEAU, J.J. 1989. Toplum Anlaşması (Ç:V.Günyol) MEB. İstanbul

_____. 1989. İlimler ve Sanatlar Hakkında Nutuk. (Ç: S.Eyuboğlu). MEB.

MACHIAVELLI. – Hükümdar. (Ç.S. Bağdatlı) Sosyal. İstanbul.

CAPORAL, Bernard. 1982. Kemalizmde ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını. İşbank.

GÜVENÇ, Bozkurt, Gencay Şaylan, İlhan Tekeli, Şerafettin Turan. 1994. Türk İslam Sentezi. Sarmal. İstanbul

ARSEL, İlhan. 1992. Biz Profesörler. İnkılap. İstanbul.

MICHELET, Jules. 1998. Rönesans. (Ç:K. Berker). Cumhuriyet.

DESCARTES, Rene. 1998. Yöntem Üzerine Konuşma. (Ç: Afşar Timuçin) Cumhuriyet.

BASALLA, George. 1996. Teknolojinin Evrimi. (Ç: C. Soydemir) Tübitak. Ankara.

DURA, Cihan. 1990. Bilgi Toplumu. Kültür Bakanlığı Ankara.

WEBER, Max. 1997. Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu. (Ç:Z.Gürata) Ayraç. Ankara.

KIZILÇELİK, Sezgin. 1996. Pozitivizm ve Eleştiricileri. Saray. İzmir.

_____. 1996. Postmodernizm Dedikleri. Saray, İzmir.

BELL, Clive. ?. Uygarlık Nedir?. ? ?

ABDUSSSALAM Muhammed. 1990. Güneyin Gelişmesinde Bilim, Teknoloji ve Eğitim Bilimi Üzerine Notlar. (Ç: O. Düzgüneş) Kültür Bakanlığı. Ankara.

ATATÜRK, Kemal. 1994. Yurttaşlık Bilgileri. Çağdaş. İstanbul

Sarı Mehmet Paşa. 1992. Devlet Adamlarına Öğütler. Kültür Bakanlığı. Ankara.

RUSSELL, Bertrand. 1997. Bilim ve Din. (Ç: Hilmi Yavuz). Cem. İstanbul.

_____.  1984. Bilimin Toplumsal İşlevi. Deniz. İstanbul.

BATUHAN, Hüseyin. 1997. Bilim, Din ve Eğitim Üzerine Düşünceler. YKY. İstanbul.

_____. 1996. Bilim ve Şarlatanlık. YKY. İstanbul.

TÜBİTAK (Bilim ve Teknik) Cumhuriyetin 70. Yılında Türkiye’de Bilim I-II. (Fen)

KUHN, Thomas S. 1991. Bilimsel Devrimlerin Yapısı. (Ç:N. Kuyaş). Alan. İstanbul.

CHILDE, Gordon. 1994. Toplumsal Evrim. (Ç:C. Balcı) Alan.İstanbul.

AKYÜZ, Yahya. 1978. Türkiye’de Öğretmenlerin Toplumsal Değişmedeki Etkileri 1848-1940.

BERNAL, John D. ?. Bilimler Tarihi I-II. Sosyal. İstanbul.

BERKES, Niyazi. ?. Türkiye’de Çağdaşlaşma. Doğu-Batı. İstanbul.

İbrahim Müteferrika. 1995. Usulü’l-Hikem fi Nizani’l-Ümem. Diyanet Vakfı. Ankara.

HOODBHOY, Pervez. 1992. İslam ve Bilim: Bağnazlığa karşı akılcılığın savaşımı. (Ç:E. Birey) Cep. İstanbul.

BURY, John. 1978. Düşünce Özgürlüğünün Tarihi. (Ç: D. Bartu). İstanbul.

COGNIOT, Georges. 1992. İlkçağ Materyalizmi. (Ç: S. Selvi) Sarmal. İstanbul.

ŞAHİN, Şükran. 1997. Türkiye’de Bilim ve Teknoloji Politikası 1963-1997. Göçebe.

ROSS, Andrew. 1991. Tuhaf Hava: Sınırlar Çağında Bilim ve Teknoloji. (Ç:K.Durand) Verso

BAHADIR, Osman. 1996. Osmanlılarda Bilim. Sarmal, İstanbul.

ÇİĞDEM, Ahmet. 1997. Aydınlanma Düşüncesi. İletişim. İstanbul.

SARTRE, J.P. 1993. Varoluşçuluk. (Ç:A. Bezirci) Say, İstanbul.

WOLPERT, Lewis. 1994. Bilimin Doğal Olmayan Doğası. (Ç:E. Perçin) Sarmal, İstanbul.

SELSAM, Howard. 1995. Din, Bilim ve Felsefe. (Ç:A.And). Sarmal.İstanbul.

HUME, David. 1998. İnsan Zihni. (Ç:S.Öğdüm). İlke. İstanbul.

HEIDEGGER, Martin. 1997. Tekniğe Yönelik Soru. (Ç.D.Özlem) Afa. İstanbul.

HUSSERL, Edmund. 1994. Avrupada İnsanlığın Krizi ve Felsefe. Afa.

GAZALİ 1990. El-Munkızu Min-Ad-Dalal. (Ç: H.Güngör) MEB.

FARABİ. 1990. El-Medinetü’l Fazıla. (Ç: N. Danışman) MEB.

_____. 1985. Eflatun Kanunlarının Özeti (Ç: F. Olguner) Kültür B.

SİNANOĞLU,Suat. 1988. Türk Hümanizmi. TTK. Ankara.

TİMUÇİN, Afşar. 1992. Düşünce Tarihi. BDS. İstanbul.

GÖKBERK, Macit. 1996. Felsefenin Evrimi. MEB.

_____. Felsefe Tarihi. Remzi. İstanbul.

BRUNO, Frank J. 1996. Psikoloji Tarihi. (Ç: G.Sevdiren) Kıbele. İstanbul.

FEYERABEND, Paul. 1991. Bilim Kilisesi (Ç: C.Cerit) Pınar. İstanbul.

_____. Yönteme Hayır. (Ç: A. İnam) Ara. İstanbul.

SARAÇ, Celal. 1983. Bilim Tarihi (Matematik, Astronomi). MEB. İstanbul.

TEZ, Zeki. 1995. Doğa Karşısında Pratik ve Teknik Uğraşı. Kültür B.

MAYOR, Federico. (1997). Bilim ve İktidar. Tübitak, Ankara.

TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi). 1997. Türkiye’de Sosyal Bilimler.

SOROKIN, P.A. (1994). Çağdaş Sosyoloji Kuramları I-II. Kültür B. Ankara

COLLINS Harry, Trevor Pinch. 1997. Golem: Bilim Hakkında Bilmemiz Gereken Her Şey. Sarmal

SARTON, George. 1997. Bilim Tarihinde Yöntem. (R.Demir) Doruk, İstanbul.

SERDAROĞLU, Ufuk. Feminist İktisat’ın Bakışı (Postmodernist mi). Sarmal, İstanbul.

TÜTENGİL, C. Orhan. Sosyal Bilimlerde Araştırma ve Metod. Ayko. Ankara.

ŞEKER, Murat. 1986. İktisadi ve Sosyal Bilimlerde Yöntem ve Yaklaşım Sorunları. Değişim. İst.


[1]  Bu başlık altındaki satırlar; Tuncer Bulutay’ın “Bilimin Niteliği Üzerine Denemeler” Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yay. Ankara, 1986. adlı kitaptan özetlenmiştir.

Bilimlerin Sınıflandırılması

Çeşitli bilim adamları; amaç, konu ya da işlevlerini dikkate alarak bilimleri sınıflandırmaya çalışmışlardır. Yapılan bu sınıflandırmalar; yapıldığı dönem ve koşullar içinde bilimler arasındaki karşılıklı bağımlılıkları ortaya koymaları açısından önemlidir.[1]  Bilimleri sınıflandırmanın pek çok önemli gerekçesi bulunmaktadır. Örneğin, bilimler arası birliğin anlaşılması, öncelikle bilim ve bilgi alanlarının farklılığını bilmeye bağlıdır. Farklılığı belirlenmeyen ve buna göre sınıflandırılamayan unsurlar arası sağlıklı bütünleşmelere gitmek de mümkün değildir. Sınıflandırmalarda, bilimlerin nitelikleri, inceleme konuları, yöntemleri veya insan ihtiyaçları karşısındaki durumlarının biri ya da birkaçı göz önüne alınmaya çalışılmıştır.

Bilimlerin sınıflandırılmasında ortaya çıkan farklılıklar iki temel nedene dayanmaktadır. Birincisi, bilime farklı bakış ve anlayışların (ör. empirist, rasyonalist) olmasıdır. İkincisi, bilimsel gelişmelerin sürekliliğidir.  Her dönemde,  erişilen bilimsel seviye, o dönemde yapılan sınıflandırmayı da belirlemiştir.

Eski Çağ Yunan filozoflarından Aristo’nun, felsefeyi temel alarak yaptığı sınıflandırması üç ana gruba dayanmaktadır:

1. Teorik bilimler (matematik, fizik ve ilk felsefe / metafizik).

2. Pratik bilimler (eylemlerimizi yönetmesi gereken kuralları belirleyen etkinlikler).

3. Poetik [(şiir), hitabet sanatı (retorik), diyalektik)].

Aristo’daki üçlü ayrım Stoacılar tarafından da benimsenmiş;1) Fizik, 2) Etik,3) Mantık olarak sınıflandırma yapılmıştır.

Orta Çağ Avrupa’sında bilimler iki grupta sınıflandırılmıştır: 1) Gramer, retorik, diyalektik, 2) Aritmetik, geometri,müzik, astronomi.

    

İslâm dünyasında yapılan sınıflandırmada Aristo’nun ayrımına yabancı kalınmamış olmakla birlikte, İslâm dininin öğretilmesi sürecinde ortaya konulan ve geliştirilenlere “naklî bilimler” adıyla özel bir önem verilmiştir. Diğerleri (matematik, astronomi, kimya, tabiat bilimleri, tarih, coğrafya vb.) “aklî bilimler” olarak ele alınmıştır.

     

Fârabi, bilimleri beş bölümde ele almış ve bunlar hakkında açıklamalarda bulunmuştur[2]İbn-i Sina, Harezmî ve Osmanlı bilginlerindenTaşköprülüzade, bilimlerin nasıl ayrımlanabileceğini açıklamış ve ayrımlarını yapmışlardır.  Örneğin, İbn-i Sina, kendi felsefî anlayışı içinde bilimler arasındaki bağıntılara özen göstererek sınıflandırmaya gitmiştir. Matematik ve geometriyi din, metafizik ve fizik bilimleri arasına koyması, bir anlamda soyut ve somut dünyayı birleştirme girişimidir[3].

     

Yeni Çağın öncü düşünürlerinden Francis Bacon; hafıza, tasavvur ve aklın karşılığına denk gelecek şekilde; 1) Tarih, 2) Şiir, 3) ve Felsefe biçiminde sınıflandırma çabasına girmiştir. Yaptığı sınıflandırmadan oldukça yetersiz bir tablo çıkmıştır. Buna karşın André Marie Ampere (1775-1863) çok daha sistematik, eleştirel ve bilimlerin konularına göre hangi açıdan sınıflandırılabileceğini ortaya koymaya çalışmıştır. Ona göre dört ayrı açılım içinde bilimler sınıflandırılmalıdır: 1) Betimlemelere göre; ilk bakışta dikkati çeken özelliklerine uygun bir araya gelen bilimler, 2) Araştırmalara göre; ileri bir zihinsel çabayla ortaya konulan bilimler, 3) Yasa ve ilkeleri araştırmalarına göre, 4) Araştırma ve yasaların tespitinde ilişkili olanların birleştirilmesine göre[4].

     

Sınıflandırmada nesnel bir tutum içinde olan Ampere, bilimleri iki büyük bölüme ayırır: Birincisi, konusunu maddenin oluşturduğu bilimler, ikincisi, konusunu düşüncenin oluşturduğu bilimlerdir. Toplam 128 bilim dalı kaydeden Ampere, bazı bilgileri de bilim olarak belirttiği ve yapay bir sınıflandırma yaptığı nedeniyle eleştirilmiştir [5].

     

Auguste Comte’un sınıflandırılmasında basitten karmaşıklığa doğru bir düzen fikri vardır. Yaptığı ayrımlamada; 1 ) Matematik bilimler (soyut: hesap, cebir, integral; somut: geometri, mekanik), 2) Doğa bilimleri (cansızlar: inorganik fizik, biyoloji, sosyoloji). Bu sınıflandırmada sosyolojinin en sonda olması, en karmaşık ve diğer bilimlerin evrimi sonucu olmasındandır. A. Comte’a göre sosyoloji tüm bilimlerin en genelidir. Başta J. Stuart Mill ve Herbert Spencer olmak üzere birçoklarınca eleştirilmiştir[6]. H.Spencer’in yaptığı sınıflandırmada; 1) Soyut bilimler (matematik),  2) Soyut-somut bilimler (astronomi, fizik, kimya,mekanik), 3) Somut bilimler (biyoloji, psikoloji, sosyoloji).

Ayrıca, yöntemden hareketle (W. Windelband, W. Dilthey gibi) ya da varlığın reel ve ideal ayrımına göre ontolojik yaklaşımla  (N. Hartmann) çeşitli sınıflandırmalar yapılmıştır.[7] XX. yüzyıl içinde yapılan sınıflandırmalarda önemli ölçüde bilimler soyut, doğal vetoplumsal olgulargözetilerek yapılmaya çalışılmıştır. Edmond Goblot’un ayrımında (1. Matematik bilimler, 2. Fizik ve doğa bilimleri, 3. Manevi bilimler) kısmen bu yaklaşım görülmektedir. Ancak, soyut (matematik) ve manevî bilim ayrımında, soyut ile manevî olanın neye göre ayrımlandığı ortaya konulamadığı gibi, felsefî ya da bilgi alanı kapsamındaki etkinlikler (etik, estetik) aynı kategoride gösterilmiştir. Goblot, pratik bilim, normatif bilim vb. adlar altında yeterince ayrıştırmadığı ya da ilişkilerini yeterince ortaya koyamadığı disiplinleri aynı alanlar içinde dağınık serpiştirmekle yetinmiştir.[8]

Bilimler,  belli bir mantık çerçevesinde;  tarih bilimleri ve doğa bilimi adıyla yapılan sınıflandırmalar da denenmiştir.[9] Günümüzde; matematik bilimler, pozitif bilimler (doğa bilimleri, insan bilimleri) biçiminde yapılan ayrımlamalara rastlanmaktadır. Bu ayrımlamada ikna edici/tutarlı ve mantıksal bir gerekçe ortaya konulamadığı gibi öncekilerden daha ileri gözükmemektedir.

     

Bilimlerin sınıflandırılmasında; bilimlerin amaç, konu, işlev, yöntem, karşılıklı bağımlılık ve ürettikleri bilginin toplumsal yararlılığı hâlâ önemli parametlerdir. Ayrıca, tarihsellikleri göz ardı etmeksizin, bütüncül bir bakış açısı ve bilimlerin birbirleriyle olan ilişkileri de dikkate alınarak bir sınıflandırma yapılabilir. Yapılacak sınıflandırmada görülecek pramidal/hiyerarşik yapı, bu bilimler arasında değer farklılığını göstermez, bilimlerin kendi aralarındaki ilişki oranlarına dikkati çeker. Sınıflandırmada göz önüne alınacak pek çok şey olabilir. Öncelikle anlaşılır ve açık olması, bilimle bilim olmayan etkinliklerin birbirine karıştırılmaması, adlandırılmada uygun kavramların seçilmesi (örneğin insan bilimleri, pozitif bilimler gibi farklı bilimleri karşıt-olumsuz adlandırmaya  yönelten ifadelerdir) gerekir.

Aşağıda, tüm bilimlerin müştereken ilişki içinde olduğu ve verilerinden kaçınılmaz olarak yararlanıldığı bilimler; merkezî bilimler, toplumsala ilişkin olanlar sosyal bilimler ve somut doğayı konu edinenler de doğa bilimleri olarak üç ana grupta toplanabilir.

      I. Merkezî Bilimler    

      1. Mantık

      2. Matematik

      3. Felsefe

      4. Tarih

      5. Coğrafya

      6. Psikoloji

      II. Sosyal Bilimler

       1. Sosyoloji

       2. Siyaset

       3. Ekonomi

      III. Doğa Bilimleri

      1. Biyoloji

      2. Fizik

      3. Kimya

            

Yukarıda belirtilen bilimler, mümkün olduğu kadar ayrıntısız verilmeye çalışılmıştır. Daha pek çok sayıda disiplin ve konu bulunmaktadır. Ancak bunların hemen hepsi yukarıdaki listeleme içinde ilgili gruba dahil edilebilir. Örneğin, arkeoloji ve sanat tarihi yöntemsel olarak farklılaşsa da tarih bilimini kapsamı içinde, bu disiplinin alt dalları arasında yer alırlar. Cebir, geometri ve aritmetik ise matematiğin doğrudan iç yapısını oluştururlar.

Sosyal bilimlerin üç temel bilimi yanı sıra antropoloji, sosyal morfoloji, gibi “toplum” merkezli diğer disiplin veya konuları da içerir[10]. Doğa bilimleri ise üç temel bilimle sınırlı olup bunların alt dallarıyla çoğalım içindedir.

Merkezî, sosyal ya da doğa bilimleriyle ilişkili birçok araştırmanın adı her ne kadar ayrı bir bilimmiş vurgusuna sahip olsa da, amaç ve içerikleri yönüyle kendi grubunun temel disiplinleriyle bağıntılı ve birçoğu alt disiplin hatta belli bir disiplinin konusudur. [Örneğin, “kent sosyolojisi” , “köy sosyolojisi” (daha ilginç bir adlandırma: “boş zamanlar sosyolojisi”, (benzer mantıkla  neden olmasın!…“masa başında oturup sosyoloji uydurmanın sosyolojisi!”) ]. Bilimlerin bütüncül anlayış içinde sınıflandırılmasının gereği olması yanı sıra, her hangi bir disiplinin anlaşılabilir ve yararlı bilgi üretebilmesi için bu adlandırmaların uygun verilmesi, değilse bile uygun okunması gerekir.

İfade biçimi ayrı bir bilimmiş vurgusu taşıyan pek çok bilimsel çalışma vardır ve olacaktır. “Ahlâkın tarihi” veya “ahlâk felsefesi” denildiğinde, bu adlandırmaların anılan bilimsel disiplinlerin kapsamı içinde oldukları açıktır.  Bunlardan yola çıkılarak; her hangi bir temel disiplinle ilişki içinde olan, ancak ayrı bir bilim dalı izlenimi veren bilimsel etkinlikleri, ilişki içinde olduğu bilimin kapsamında görmek gerektiğini söyleyebiliriz. Genelde bilimin, özelde belli bir bilim grubunun içinde yer alan çalışmaların, ayrı bir disiplin olarak görülmek istenmesi ya da olması yolunda gerekçe üretme çabası çok anlamlı değil, gerekli de değildir. Bilim adına yapılan yapay ayrımlar ve yapay olarak icat edilmiş her hangi bir bilim, bağlı olduğu disiplinle arasına koyduğu mesafe oranında, kendini farklı konumlandıracağı için o bilimin verilerinden yararlanamama durumuyla karşılaşabilir. Oysa ki tüm bilimler arasında ilişki ve bağıntıların kurulması yönündeki çabaların çok daha sağlıklı bilgi üreteceğinin anlaşılmaya başlandığı XXI. yüzyılda, çoğaltımın değil bütünleştirmelerin olması beklenmektedir.

Bilim, bilimle ilişkili çalışmalar; toplumsal, kültürel ve teknolojik etkinlikler, güncel ya da geleneksel bilgi türleri çeşitli gerekçelere bağlı olarak sınıflandırılabilirler. Bu sınıflandırmalar mutlak değil görecelidir. Ne var ki, kesinlik iddiası taşımamakla birlikte, hayatın bütünlük içinde ve mantıksal kavranımı için gerekli bir sınıflandırmada ayrım ve açılımların kendi iç tutarlılığının olması, çağın gerçekliğiyle örtüşmesi ve anlamlı olması beklenir.

DİPNOTLAR


[1] Hasan Şahin, ”Bilimlerin Tasnifi”, SBA,  Vahdet Yayınları, İstanbul 1990,  s. 200 ;  Ahmet  Cevizci,  “Bilimlere  İlişkin  Sınıflandırma” Felsefe Sözlüğü,  Paradigma Yayınları, İstanbul  2002.

[2]   Mehmet Farabi, İlmlerin Sayımı (İbsâ- ül ulûm),  (Çev.  Ahmet Ateş), MEB  Yayınları,İstanbul 1986, s. 53.

[3]   Bilâl Kuşpınar, İbn- i Sina’da Bilgi Teorisi,  MEB Yayınları, Ankara   2001, s. 65.

[4]  Hasan Şahin, a g m , s.  202.

[5]  Cemil Sena, “Ampere”,Filozoflar Ansiklopedisi 1 ,Remzi  Kitabevi, İstanbul 1974, s. 45.

[6]  Cemil Sena,”Comte” Filozoflar Ans.1, Remzi Kitabevi, İstanbul 1974 , s. 45.

[7]  T. Mengüşoğlu,  Felsefeye Giriş,  İstanbul 1983,  (13. baskı), Remzi Kitabevi , s. 30-49 ; Heinz Heimsoeth,  Felsefenin Temel Disiplinleri,  (Çev. Takiyettin Mengüşoğlu), Remzi Kitabevi, İstanbul   1986, s. 93.

[8]  Edmond Gablot; İlimler Sistemi,  (Çev.  Fethi Yücel),  Maarif Yayınları, İstanbul 1954.

[9]   Nusret Hızır, Felsefe Yazıları, s. 309.

[10] “Temel bilim” sözünü bazı sınıflandırılmalarda yapıldığı gibi bilimler arasındaki ayrımlama için değil, bilimlerin genel çerçevesi içinde ayrı bir bütün oluşturan bilim grubunun kendi içinde yer alan ve o grup içinde eksen olan bilimler için kullanıyoruz.

 

Bilim Nedir?

Bilim nedir? Bilim insanın gerçeğe ulaşma çabasıdır. Genel ifadesi ile bilim gerçeğe ulaşma çabasıdır. Gerçeğe ulaşma çabası içindeki insanın var olanın edimselinin eylemine ulaşılması bilimdir. Bu tanımın ne anlama geldiğini örnekler üzerinden çözümleyerek açıklamaya çalışalım. Örneğin gözümüz var olan bir organımızdır. Bu organın edimi görmektir. Gözümüzün ediminin yani görmenin, yakına, uzağa, televizyona, karşıdan gelen kişiye, resme, denize bakmak gibi pek çok eylemi vardır. Biz gözün görme ediminden doğan eylemlerini nasıl gerçekleştirdiğini çözebildiğimiz zaman gözün yasasına ulaşmış oluruz. Böylece iyi göremediğimiz zaman neden iyi göremediğimizi, nelerin gözümüze zararlı, nelerin yararlı olacağını, gözümüzle ilgili eylemlerin diğer organlarımızı ve bütünsel olarak vücudumuzu nasıl etkileyeceğini bilir hale geliriz. Bir başka örnek olarak enerjinin yayılmasını ele alalım. Enerji var olandır fakat varlığı gizildir. Enerjinin ortaya çıkması edimdir. Bu edim suyun buharlaşması, kömürün yanması, insanın koşması ve benzeri şekillerde eylemde ortaya çıkar. Biz bu eylemlerin nasıl gerçekleştiklerini anlayıp, açıklayabildiğimiz zaman enerjinin de yayılma yasasına da ulaşmış oluruz. Bu da eylemin bilgisine ulaşmış olmaktır. Bilimsel çaba sayesinde bir şeyin ne olduğu, nasıl işlediği ve neden öyle işlediği açıklanmış olur. Böylece konu ile ilgili sorunların çözülmesi olanaklı hale gelir. Örneğin elmalar neden yere düşüyorlar? Sorusunun yanıtını bilimsel olarak kütle çekim yasası açıklar. Bu yasaya ulaşabilmek için emek harcayan kişi bilim insanıdır. Bulunan bu yasa üzerinden aletler geliştiren kişi ise teknisyendir. Bir insan aynı anda her ikisi de olabilir. Fakat sadece teknisyenlik yapan kişi bilim insanı değildir. Başka bir örnek verelim. Bir insan eğitim bilimci ise öğrenmenin ne olduğunu ve nasıl gerçekleştiğini ortaya koyan yasalara ulaşmaya çalışır. Örneğin klasik koşullanma yoluyla öğrenmenin nasıl olduğu ile ilgili yasayı İvan Pavlov ortaya koymuştur. Bu yasa insan ve hayvanın şartlanma yolu ile öğrenmelerinin nasıl gerçekleştiğini açıklamaktadır.  Bu yasayı kullanarak yüzlerce insan deneyler yapmışlardır. Binlerce makale yayınlanmıştır. Bu makalelerde konuya yeni bakış açıları getirilmiştir. Fakat yeni bir yasaya ulaşılmadığı için bunlar en iyi deneysel yöntemleri kullanmış da olsalar, en gelişmiş istatistik işlemlerden yararlanmış da olsalar, binlerce kaynaktan aktarma da yapmış olsalar klasik koşullama ile ilgili yeni bir açınım yapmadıysalar bilimsel değil teknik makalelerdir.

Bilimsel yöntem bilimsel araştırmayı dizgeselleştirerek, kolaylaştırmak ve gerçeğe ulaşmak için insanlara bir araç vermek adına geliştirilmiştir. Yani bilimsel yöntem bilimin kendisi değildir, sadece onun aracıdır. Fakat bugün gelinen noktada bilimsel yöntem bir din haline gelmiştir. Bir şeyin bilimsel olup olmadığı onun gerçekle olan ilişkisinden çok bilimsel yöntemle olan ilişkisi noktasından değerlendirilir hale gelmiştir. Ne söylediğinizden çok nasıl söylediğiniz önem kazanmıştır. Edison’a gelene kadar bugün bildiğimiz anlamda laboratuarlar yoktu. Bugün bilimsel yöntem dediğimiz şeyin gelişmesi de 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılda gerçekleşmiştir. O zaman Arşimet’i, Sokrates’i, Platon’u, Aristo’yu, Kepler’i, Galile’yi, Bruno’yu ve daha pek çoklarına bilim insanı değildirler çünkü bilimsel yöntemi kullanmamışlardır ve yazdıkları şeyleri bilimsel dille yazmamışlardır mı diyeceğiz.

Aslında bilimsel yöntem saplantısı bilimin deney ve gözlemle yapılabileceği yanlışına neden olan duyumcu yaklaşımdan kaynaklanmaktadır. Bilginin kaynağını duyular olarak kabul edersek o zaman en önemli şey veri doğru şekilde toplamak ve topladıklarımızı doğru şekilde analiz edebilmek haline gelir. Duyular kişiden kişiye değişir, insanların hepsini duyular yönünden eşit hale getiremeyeceğimiz için kullandıkları yöntemi standartlaştırarak yapılan çalışmayı güvenilir ve geçerli kılmaya çalışırız. (Deney ve gözlem ispat yöntemi değildir, tecrübe yöntemidir. Bilim inanmak ve ispat ister. Aklın ispat ettiği yasayı deney ve gözlemle daha iyi öğretirsin) Oysa deney ve gözlem eksikli oldukları için zaten genel geçer bilgiye, gerçeğe yani yasaya ulaşmaya yetmez. Bunlar ancak ulaşılan gerçeğin belirlenimlerini ortaya koymakta işe yararlar. Örneğin insanların biyolojik olarak otomatik tepki verdikleri uyaranları, ikincil bir uyaranla eşleştirirsek o zaman insanlar ikincil uyarana da aynı biyolojik tepkiyi verirler yasasına Pavlov akılda ulaşmıştır. Daha sonra bunun deneyini yapmıştır. Bu gerçeğe deneyler yaptığı için ulaşmamıştır, bu gerçeğe ulaştığı için ona yönelik deneyler tasarlamış ve uygulamıştır. Yine Arşimet yıkanmayı çok sevdiği ve bol bol yıkandığı için suyun kaldırma yasasına, oylum yasasına ulaşmamıştır. Kendi aklında da var olan bu yasanın belirleniminin düşüncesini (suyun kaldırması olayının imgesini) nesne olarak kullanmış ve konu üzerine düşünerek özne nesne bütünleşmesini sağlamıştır. (Max Plank) Böylece olumsuzlamanın olumsuzlamasını yaparak kendinde var olan yasanın açınımına ulaşmış ve yasayı bulmuştur. Yasa sonsuzdur. Sonsuz olan ölçülemez. Bu nedenle matematik ve istatistik ile bilim yapılamaz. Matematik bilimin ancak ifade edilmesinde araç olarak kullanılabilir çünkü matematik nicelin bilimidir ama nicelin de tamamını hesaplamaz. Yasaya yani akla ancak akıl yolu ile ulaşılabilir ve akıl ancak akıl yolluyla kanıtlanabilir. Bu söylediklerimizden matematiğin önemsiz olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Bir insanın iyi bir bilim insanı olabilmesi için mutlaka iyi derecede matematik ve geometri bilmesi gerekmektedir. Çünkü aksi halde bilimsel düşünerek akla ulaşamaz.     

Bugün ise sadece ülkemizde değil, ABD emperyalizminin bilimsel hegemonya kurduğu her yerde akıl önemsizleştirilerek, uygulanımın bilim olduğu öne sürülmektedir. Bilimsel yöntem kutsanmıştır ve adeta bir din haline gelmiştir. Bilimsel yöntem ve bilimsel dil bilimin yerini almışlardır. Bilim belli bir reçete ile yapılan bir tür aşçılığa dönmüştür. Reçeteyi uygulayın siz de bilim yapın. Ülkemizde de benzer bir yapı söz konusudur. Ülkemizdeki akademik çevreler batı akademisinin silik kopyalarıdır. Batı akademisi çürümüştür. Ancak silah üretmektedirler. Nezleyi bile iyi edecek bir ilaç bulunamamıştır.  Ülkemizde büyük bilim insanı olarak adlandırılanların çoğu en iyi ihtimalle bildikleri yabancı dil sayesinde batıdan gördüklerinin çevirisini yapmaktadırlar. Bu nedenle eğer yazılan bir şey daha önce batıda yazılmamışsa yani özgünse o zaman ona kafadan uydurulmuş muamelesi yapmaktadırlar. Yeni bir kuram geliştiriyorsanız yani kendi ulaştığınız gerçekleri anlatmak için makale yazıyorsanız o zaman bu insanlar size şu kritik soruyu sorarlar: “Bu yazdıklarınla ilgili kaynakların nerede?” Yani söylenmek istenen neden ünlü bilmem kim şöyle demiş, ünlü bilmem kim böyle demiş, bence de bunlar şu şu anlama gelir gibi şeyler yazman gerekiyor, yoksa sen kimsin ki yeni gerçeklere ulaşıyorsun? Burada şu soruların yanıtlanması gerekiyor: Eğer bu daha önce bir yerde yazılmadıysa ve bunu ben bulduysam o zaman nereden kaynak gösterebilirim? Kuram geliştirmiş olan insanlar illa Batılı ve ölü olmak zorunda mı?  

Özellikle sol eğilimli aydınlarımızın ve bilim insanlarımızın bilimle ilgili yanlışlardan biri de bilimde her şeyin yanlışlanabilir olduğu önermesidir. Aydınlarımızın bu önermeyi kabul etmelerin nedenlerinden biri şeriat korkusudur. Değişmeyen gerçeklerin olduğunu ve bilimin amacının bunlara erişmek olduğunu kabul etmemektedirler. Çünkü değişmeyen denilince bunu dinsel dogma olarak algılıyorlar ve bunu kabul ederlerse dinci olarak yaftalanabileceklerinden korkuyorlar. Oysa yanlışlama ve olumsuzlama arasındaki farkı bilmedikleri için bu tuzağa düşüyorlar. Yanlış olan zaten yok olmak zorundadır. Olumsuzlama ise o güne kadar ulaşılmış olanı da kapsayarak daha üst bir noktaya varmaktır. Örneğin bir çiçek olumsuzlanarak meyve olur. Meyvenin içinde çiçek vardır. Meyve çiçeğin yanlışlanması değildir. Fakat çiçek çürümüşse yani yanlıştaysa o zaman zaten meyve olamaz yok olur. Bilim kendinden öncekileri yanlışlayarak değil onları kapsayıp aşarak gelişir. Sayı bilgisi olmadan diferansiyel denklemler kurulamazdı. Diferansiyel bulunduğu için sayılar yok edilmemiştir. Edimsel koşullama klasik koşullamayı yanlışlamamıştır yok etmemiştir. Bu nedenle bilim insanı kesinliğe ulaşmaya çalışır. Kesin bir dil kullanmanın da bilimsel bir sakıncası yoktur. 

Özellikle eğitim bilimleri alanında ne yazık ki bilim yapılmamaktadır (kendi alanım olduğu için yakından biliyorum fakat diğer alanların da çok farklı olduklarını sanmıyorum). Yapılan akademik yükselmeyi sağlayabilmek için özellikle uluslar arası dergilerde makale yayınlamaktır. Bu dergilerde makale yayınlamayabilmek için şu yol izlenebilir: Makale yayınlanmak istenen derginin hangi konularla ilgilendiği belirlenir. Sizin bir bilim insanı olarak hangi konuyu merak ettiğinizin önemi yoktur. Kendi istediğiniz konuyu araştırırsanız bu konu hiçbir derginin ilgisini çekmeyebilir. Derginin ilgisini çekecek konu ile ilgili yapılan araştırmalar okunur. Geniş bir kaynakça oluşturulur. Yazdığınız her cümleden sonra bir kaynak gösterirsiniz. Kaynakların hepsini okumasanız da olur. Önemli olan bol bol kaynak olmasıdır. Bu konulara dair bir iki ölçek bulunur. Eğer bu tür ölçekler yoksa o zaman yurtdışından bu tür ölçekler çevrilir ve uyarlanır. Bu uyarlama çalışması da bir yayın olabilir. Ölçekler elde edildikten sonra mümkün olan en fazla sayıda deneğe bu ölçekler uygulanır. Örneklem sayısı ne kadar büyük olursa o kadar iyidir. Sonra elde edilen veriler üzerinde karmaşık, son model istatistik işlemler yapılmalıdır. Öyle işlemler olmalıdır ki bunlar makalenizi inceleyecek hakemlerin çoğu bu istatistik işlemler sonucunda elde ettiğiniz sayıların ne olduğunu anlamamalıdır. Eğer anlamazlarsa o zaman çok önemli işler yaptığınıza kanaat getirirler. Makalenizi yabancı bir dergiye yolluyorsanız ülkenizin otantik özelliklerinden, yerel kültüründen, o kültürün başka kültürlerden nasıl farklı olduklarından filan bahsetmelisiniz. Asla kesin bir dil kullanmamalısınız. Bir de kullandığınız dil bilimsel olmalıdır. Yani yazdığınız şeyleri akademisyen olmayanlar anlamamalıdırlar. Eğer anlıyorlarsa o zaman yazdığınız şeyler bilimsel değil demektir. Öyle de olabilir, böyle de olabilir tavrı içinde olmalısınız. Son olarak elde ettiğiniz verilere dayanarak fakat verilerden bir çıkarım yaparak değil, sadece o veriler ne diyorsa ona dayanarak bazı öneriler geliştirilmelisiniz. Bu önerileri yazarken de olabilir de, olmayabilir de, kültürel olarak şu şeyleri yapmak iyidir çünkü bizim kültürel değerlerimiz şunlardır bunlardır türü şeyler yazmanız gerekir. Bütün bunları yapmış olabilirsiniz fakat yapmanız gereken en önemli şey makalenizi yayınlayacak derginin editörleri ile iyi ilişkiler içinde olmaktır. Eğer editörlerle iyi ilişkileriniz varsa makaleleriniz bir şekilde yayınlanır. Eğer bununla da uğraşmak istemiyorsanız o zaman birkaç bin doları bastırıp makale bile yazmadan yayın yapabilirsiniz. Sizin için birileri makale yazar ve yükselmeniz için işinize yarayacak bir dergide yayınlar. İşin ilginç yanı bugün profesör diye gezinen ve diğer insanların yükselmeleri ile ilgili karar verenlerin pek çoğunun karar verdikleri insanlar kadar makaleleri bile yayınlanmamıştır. Yani herhangi bir gerçeğe ulaşmayı geçtim kendileri yukarıda anlatılan türden makaleler bile yayınlama zahmetine girmemişlerdir. Bizlerden erken doğmuşlardır ve bir şekilde nasılsa profesör ya da doçent olmuşlardır. Böyle bir yaklaşım içinde olan akademilerimizde bilimsel çalışmaların artması pek mümkün değildir. Artan makale sayısıdır.    

Bilimsel makalenin amacı ulaşılan gerçeğin açıklanmasıdır. Bilimsel makale kutsal veya ulvi bir şey değildir. Bilimsel makale sadece o bilim alanında çalışanların anlaması ve geri kalan toplumun hiçbir şey anlamaması gereken bir yazın türü de değildir. Gerçekten bir iş yapmayanlar, bir şey yapmadıklarının ortaya çıkmaması için anlaşılmazlık kılıfına sığınırlar. Elbette yeterli eğitimden geçmemiş insanların bilimsel bir çalışmada geçen her kavramı kolaylıkla anlaması mümkün değildir. Fakat özellikle anlaşılmaz olmaya çalışmak bir bilimsellik ölçütü değildir. Özbilinçte özgür olmayan insanların akla ulaşıp bilim yapmaları mümkün değildir. Özbilinçte özgür olan insan kendi aklına döndüğü zaman kendi aklı ile doğada var olan yasaların özdeşliğini görür. Bunu görebilmesi için kendisi ile var olan arasına ayrım koyması gerekir. Bu ayrım yoksa o zaman kişi doğanın üstüne çıkamaz. Doğanın içinde kaybolur. Bu nedenle kendisine de dönemez çünkü dönecek bir kendisi yoktur. Özgürlük kendisiyle var olanın arasındakidir. Eğer o yoksa özgürlük yok o zaman bilimsel düşüncede yok. Çünkü özgürlük verili olanı geliştirir. Var olanın bilgisine ulaştırır. Doğal bilinç bunu yapamaz çünkü doğa ile kendi arasına mesafe koyamaz. Doğal bilinç doğanın bir unsuru olmaktan öteye gidemez. Bu nedenle bilim insanlarımızın öncelikle özgürlük konusunda mücadele etmeleri gerekmektedir. Fakat ne yazık ki bilim insanlarımızın çoğu kazanacakları paralar ve yükselecekleri makamlarla ilgilenmektedirler. Yani doğal gereksinimlere takılıp kalmaktadırlar.

Özellikle toplumsal bilimlerin toplumu dönüştürebilmesi ve geliştirebilmesi için toplum tarafından anlaşılabilmesi gerekmektedir. Bu nedenle gündelik örnekler kullanılarak anlaşılması kolaylaştırılan bir metin bilimsellikten kopmuş olmaz.  Bilimin amaçlarından biri de toplumu geliştirmektir. Bunu sağlamak için de toplum tarafından mümkün olduğu kadar anlaşılır olmak gerekir. Toplum tarafından anlaşılır olmak bilimsel yüceliğimize zarar vermez.Toplumsal bilimlerde geliştirilmiş kuramlar ve ulaşılmış gerçekler insanlığın yaşanılan dönemde vardığı noktayı açıklar. Örneğin Fransız devrimi sayesinde özgürlükte açınımına ulaşılmış ve özgürlük kişinin başkalarının haklarına zarar vermediği sürece istediğini yapabilmesi olarak tanımlanmıştır. Bu tanım artık aşılmıştır. Özgürlük kavramında yeni bir açınıma ulaşmış durumdayız. Bu açınıma ulaşabilmek için önceki gelişimleri olumsuzlamak gerekiyordu. Böylece yeni ulaşılan açınım kendinden öncekileri de kapsamaktadır. Bu nedenle toplumsal bilimlerde ulaşılan nokta ancak var olan toplum ve dünya için gerçekleştirilebilir. Gelecek için büyücülük yapamayız.

Sonuç olarak gerçeğe ulaşmak zordur. Bilim yapıyormuş gibi gözükmek çok daha kolaydır. Bilim yapıyormuş gibi görünmenin en iyi yolu da batı tarafından (yani bütün toplumun bilimin merkezi olarak gördüğü yerin) kabul edilmiş bilimsel yöntem ve bilimsel dili kutsallaştırmaktır. Bu durum pipo içmeyi ressam olmak için gereklilik sanan ergenlerin özentiliğinden farklı değildir. Bilimsel yöntem ve bilimsel dil sadece bilimsel gerçeklere ulaşılmasını ve yayılmasını kolaylaştıran araçlardır. Bunların ötesinde bilimsel çalışmada bakmamız gereken bir gerçeğe ulaşılmış olup olmadığıdır.

 

Bilim ve Üniversitelerimiz

Üniversiteler meslek yüksek liseleri değillerdir. Üniversitelerin birincil amacı mezunlarını meslek sahibi yapmak değildir. İnsan meslek lisesine giderek ya da usta çırak ilişkisi içerisinde bir meslek sahibi olabilir. Üniversitelerin asıl amacı bilimsel bilgi üreterek bilimsel gelişimi sağlamaktır. Bunun gerçekleştirilebilmesi için bilim insanı yetiştirebilmek gerekir. Üniversitelerde eğitim gören gençlerin bilime hevesli, bilimsel ahlaka uygun, zeki ve çalışkan olanları bilim insanı olarak yetiştirilmelidirler.

Düşünsel emek en güç iştir. Çoğu insan bir konu üzerine yoğunlaşarak derin düşünmeyi gerçekleştirmekten, bir sorunu çözmeye çalışmaktansa saatlerce televizyon izlemeyi, dedikodu yapmayı, hatta boş boş oturmayı tercih eder. Bu nedenle odaklanmayı ve sürekliliği sağlamak güçtür. Bilimsel ortam bilim insanın bu yoğunlaşmayı yaşamasını kolaylaştırıcı bir ortamdır. Böyle bir ortamda bilim insanı yetişir ve gelişir. Üniversitelerimiz ne yazık ki yukarıda tanımladığımız gibi bir bilim ortamı yaratmamaktadırlar. Bunun temel nedeni üniversitelerimizin bilim değil siyaset merkezleri olmalarıdır. Özellikle son yıllarda siyasi otorite üniversiteleri kendini haklı gösterme aracı olarak kullanmaktadır. Bugünkü siyasi yapı üniversiteleri kendi aracı olarak kullanmaktadır fakat üniversitelerimizdeki bilim dışı ortamın yaratıcısı onlar değillerdir. Üniversitelerimizin gitgide bilim dışı yerler haline gelmesindeki en büyük neden bilim insanı değil kul köle yetiştirmeyi amaçlayan akademik sistem ve idari yapılanmadır.

Üniversitelerimizdeki idari yapılanma tamamen yönetici konumunda olana kayıtsız şartsız itaati gerektirmektedir. Bu sistemin sıra düzenli yapısının yozlaşmanın asıl nedeni olduğunu düşünüyorum. İki bin on beş yılında 5 yaşındaki çocuklarla yaptığım bir çalışmada, verdiğimiz görevi yapması halinde kendisine ödül vereceğimizi söylediğimiz çocuklar, ödül vadetmediğimiz çocuklara göre iki kat daha fazla kopya çektiler. Bu çalışmayı daha üst sınıflarla yapsak herhalde sonuç değişmezdi. Ödül dışarıdan denetlenen bir şeydir. Kişi ödüle odaklandığında, yapması gerekenden kopar. Yani aslında kendisi olmaktan uzaklaşır. Çünkü önündeki işi yaptığı zaman bir şeyler öğrenecek ve kendini geliştirerek daha fazla kendi olacaktır. Fakat ödüle odaklandığı zaman yapacağı işe vermesi gereken gücünü bölmektedir. Bu nedenle ödüle odaklanan kişinin asıl hedefi işi gerçekleştirmek değil ödülü almaktır. Bu nedenle kişi ödülü denetleyene bağımlı hale gelir. Ödül ceza ile birlikte sıra düzenli sistemlerin vazgeçilmez aracıdır. Şimdi bizim üniversite sistemimizin nasıl oluşturulduğuna bakalım.

Bilim insanı olmak üzere seçilen araştırma görevlilerinin kölelerden çok farkları yoktur. Araştırma görevlilerinin belli bir görev tanımı yoktur. Yani vardır ama yoktur. Görev tanımlarının sonunda amirlerinin uygun gördükleri işleri yaparlar gibi bir ifade vardır. Amiri tuvalet temizle derse, temizlemek zorundadır. Şimdi böyle bir yapı içerisinde araştırma görevlisi ilk olarak neyi öğrenmektedir? Üstlerini hoş tutmayı öğrenmektedir, çünkü ödülü ve cezayı onlar denetlemektedirler. Araştırma görevlisinin amacı bilim insanı olmak değildir. Araştırma görevlisinin amacı bir an önce doktorayı bitirmek ve böylece akademik basamakta yükselmektir. Doktorayı bitirebilmesi için de doktora danışmanını ve jürisini tatmin etmelidir. Örneğin, dini hikâyelerin çocuklarda yarattığı travmatik etkileri incelemek isteyen bir araştırma görevlisi büyük olasılıkla yaşamı boyunca araştırma görevlisi kalmayı garanti edecektir. Çünkü üniversite sistemimizde önemli olan bilim değildir, önemli olan üstlere itaat ve onları memnun etmektir. Aslına ÖYP sistemi bu usta çırak ilişkisini kırmakta bir miktar etkili olabilir diye düşünüyorum.

Araştırma görevlilerinin hukuki olarak pek hakları yoktur. Devletimiz odacılarına sağladığı hukuki hakları yetişmekte olan bilim insanların esirgemiştir. Üniversite sistemimizde doktorasını tamamlamış bir bilim insanın da çok fazla hakkı yoktur. Araştırma görevlilerin sözleşmeleri her yıl, yardımcı doçentlerin de iki yılda bir yenilenmelidir. Bu neye göre düzenlenmiş belli değildir. Bilim insanları diğer memurlardan ayrılmışlardır. Diğer memurların sahip olduğu iş güvenliğine sahip değillerdir. Hocalarının veya üniversite yönetiminin hoşuna gitmeyen konuları araştırırlarsa kovulabilirler. Ne kadar bilimsel bir ortam değil mi?

Yukarıda belirtilen hukuki garabetin ötesinde akademisyenlik ve bilim insanlığının çok farklı şeyler olduğunu da bilmemiz gerekiyor. Ödüle odaklanmış, kariyer basamaklı sistem bilim insanı yetişmesini güçleştirmektedir. Bugün çoğu yardımcı doçent bir an önce doçent olabilmek için yayın ölçütlerini yerine getirmeye çalışmaktadır. Tıpkı deneyimizdeki ödül vaat edilen çocuklar gibi bu insanların amacı doçentlik için gerekli ölçütü karşılamaktır. Yoksa bilimsel bir bilgiye ulaşmak değildir. Bu nedenle etik değerler yerlerde sürünmektedir. Para ile makale yayınlatanlar, kendisinin yerine başkasına makale yazdıranlar, verileri kafadan uydurarak inanılmaz sonuçlara ulaşanlar üniversitelerimizde azımsanmayacak sayılardadırlar. Hedef bir an önce yüksek unvanı ve onun getireceği itibara ve paraya kavuşmaktır. Bu hedef uğruna her şey yapılabilir. Hocalara yağ çekilebilir, siyasi bağlantılar kurulabilir, yönetimin sıcak bakmadığı hocalar hakkında muhbirlik yapılabilir, aklınıza gelebilecek ve gelemeyecek her türlü ahlaksızlık yapılabilir. Bir kez profesör olunca nasılsa kimse size ahlaksız diyemeyecektir çünkü o zaman onların ağızlarının paylarını verebilecek noktada olacaksınızdır.

Yukarıda betimlemeye çalıştığım yapının bilim ile hiçbir ilgisi olmadığını düşünüyorum. Bu yapının değişmesi için üniversite sistemimizin eşitlik temelinde örgütlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü eşitlik sıra düzeni ortadan kaldırmaktır. İlkemiz eşitlik olursa sıra düzenin yarattığı erdemsizliği azaltabileceğimizi düşünüyorum. Üniversitelerimizin şu şekilde örgütlenmesi gerektiğini düşünüyorum.

1. Profesör, doçent, yardımcı doçent unvanları kaldırılmalıdır. Kişinin kendi çabası ile ulaştığı son unvan doktor unvanıdır. Bu nedenle doktordan başka bir unvan kalmamalıdır. Doktor maaşları eşit olmalıdır. Kişinin çalışmaları doğrultusunda ek gelir olanakları yaratılabilir. Teşvik sistemi öğretimdeki, öğrenci yetiştirmedeki başarıyı, topluma sağlanan hizmet gibi unsurları da kapsayacak şekilde genişletilmelidir.

2. Araştırma görevlilerinin görev tanımları belirlenmelidir. Araştırma görevlileri bilimin dışında işlerle uğraştırılmamalıdırlar. Okulun hizmetlisi muamelesi görmelerini engelleyecek yasal düzenlemeler sağlanmalıdır. Doktorayı bitirdikleri okul akademik yaşantılarını devam ettirecekleri okul olmamalıdır. Danışmanlarının keyfi uygulamaları bu şekilde azaltılabilir. Araştırma görevlilerinin iş güvencesi olmalıdır.

3. Unvanlar kaldırılır ve maaşlar eşitlenirse araştırma görevliliğine gerçekten bilimle uğraşmak istemeyenlerin başvuruları azalacaktır.

4. Doktorası tamamlayan hiçbir bilim insanı araştırma görevlisi olarak çalıştırılmamalıdır. Kadro kararları okul yönetiminin keyfine bırakılmamalıdır. Otomatik yükselme yapılmalıdır. Bilim insanının özgürlüğünün sağlanmasında bu önemli bir uygulamadır.

5. Rektörlerin yetkisi sonsuz fakat sorumluluğu olmayan yönetim şekline son verilmelidir. Yöneticiler yaptıkları her şeyden sorumlu olmalıdırlar. Örneğin bir bilim insanının her ay alması gereken maaşın bir bölümü gasp ediliyorsa. Bu soruna neden olan yöneticiler, yarattıkları ekonomik yıkımı kendi ceplerinden karşılamalıdırlar. Eğer böyle bir sorumluluk getirilirse keyfi uygulamalar azalacaktır.

6. Kitapçısı bile olmayan şehirlerdeki üniversiteler kapatılmalıdır.

Bu öneriler üzerinde çalışılarak daha ayrıntılı ve kapsamlı bir yönetmelik oluşturulabilir. Temel ilke eşitlik ve özgürlük olmalıdır. Böylece sıra düzenin neden olduğu keyfilik ve adaletsizlik azalır. Gerçekten bilim insanı yetiştirebilir hale gelebiliriz. Aksi halde bütün gün araba alım satımından başka bir şey konuşmayan, formasyona önce karşı çıkıp para gelince hemencecik susan, paradan ve hava atmadan başka bir yaşamı olmayan, körlerle sağırların birbirini ağırladığı fakat evrensel bilime hiçbir katkı sağlamayan bu modern medrese sistemi sürer gider. 

  •  

Bilimde Neden Geriyiz?

Ben, bilmediklerimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım.

Apologie, Sokratus   (MÖ 469 -399)

 

1. Farklı fikirler ve gerçekler

2007 yılının sonbaharında bilgisayar ortamında İslamabad’da yaşayan Pakistanlı bilim adamı Dr. Faruk Saleem’in “Neden Yahudiler tüm Müslümanların toplamından yüz kez daha güçlüdürler” veya “Neden Müslümanlar bu kadar güçsüz, ama Yahudiler güçlü” başlıklı bir makalesinin internet ortamında okuyucu kitlesi çoğalmaya başladı. Beklendiği gibi bu konuyla ilgili zıt fikirleri savunan bir yazı da internette yayıldı. Bu yazıyı Sayın Eryılmaz yazmıştı ve bu yazının da çok sayıda insanın fikrini yansıttığı bilinmektedir. Sayın Eryılmaz Kur’an ve bilim alanında tez yazmış ve bir çoğu gibi İslam’ın bilim ve eğitimin büyük destekçisi olduğunu savunmaktadır. Biz çok dar alanda uzman olduğumuzdan çok geniş açıdan böyle problemlere bakamayız. Ama buna rağmen Dr. Faruk Saleem’in makalesi ilgimizi çekti ve fizik bilimi açısından görüşlerimizi kısa bir yazı şeklinde yazmak istedik.

Dr. Faruk Saleem’in makalesi eğitimli (diplomalı olmak yeterli değil) insanların genelde bildikleri ve bilmesi gereken çok sayıda bilgiyi içeriyor. O bu bilgilere dayanarak yazısının başlığı yansıttığı problemi açıklamış ve bu probleme bağlı sorulara cevap vermiştir. Bu soruların cevaplarının yeni olmadığını bütün eğitimli insanlar yetersiz de olsa hemen hemen bilmektedirler. Ama biz bilimci olduğumuz için, ilk önce bu bilgilerin bu gün için ne kader doğru olduklarını inceledik. O diyor ki: “Dünyada yalnızca 14 milyon Yahudi var, Kuzey ve Güney Amerika’da 7 milyon, Asya’da 5 milyon, Avrupa’da 2 milyon ve Afrika’da 100,000 kişi. Tek bir Yahudi’ye 100 tane Müslüman düşmektedir.” Wikipedia serbest ansiklopedisinin verilerine göre dünyada 12-14 milyon Yahudi yaşadığı bilgisine ulaşabilir. Bunlardan 5.2-5.5 milyonu ABD’de, 5.35 milyonu İsrail’de, 545 bini Fransa’da, 400 bini Arjantin’de, 350 bini Kanada’da, 300 bini İngiltere’de ve daha az sayıda diğer ülkelerde. Böylece Dr. Faruk Saleem’in makalesinde verilen Yahudi sayıları gerçekleri yansıtıyor deyebiliriz.

Bilindiği gibi özellikle Avrupa ve Asya’da Yahudileri binlerce yıl boyunca hep ezmeye çalışmış ve onlara karşı katliamlar yapılmıştır. Ruslar da onları sevmiyorlardı, ama buna rağmen 19. yüzyılın sonunda dünyada yaşayan Yahudilerin yaklaşık % 45’i Rusya’da yaşıyordu. Şimdi ise Rusya da yaşayan Yahudi sayısı 200 bin civarındadır. Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile birlikte yaklaşık 5 milyon Yahudi ABD ve İsrail’e göçmüşler. Yahudiler eğitim, bilim, kültür ve ticaret alanlarında çok çalışkan ve yetenekliydiler. Bu alanlarda en yetenekli millet olarak Yahudileri söyleyebiliriz. Yahudiler şehirlerde yaşarlar ve bu da doğaldır. Onlar hangi devlette yaşarsa yaşasınlar kendi milletinden olanların gelişmelerine her zaman yardım ederler. Böylece diğer milletlerin çoğunun tam tersi davranırlar.

Avrupalıların son birkaç yüzyılda çok geliştiklerini, Avrupa ve Amerika’da şehirlerin büyüdüğünü göz önüne alan Yahudiler onlarla yaşamayı tercih etmişler ve onlara amansız rekabete girmişlerdir. Eski zamanlarda bu rekabet, özellikle ticaret ve sanayi alanlarında, Avrupalıların hoşuna gitmiyordu ve onların düşmanlıkları Yahudilere yönelmişti. Şimdilerde ülkelerin kalkınmasının % 76’sı temel bilimlerin ve onlara bağlı olan yeni teknolojiler üretiminin gelişmesine ve yalnız % 5’i topraklarının zenginliklerine bağlıdır. Hükümetlerin ve iş adamlarının fedakâr ve dürüstçe çalışmaları ve işçilerin alanlarında uzman olmaları ise ortalama olarak kalkınmanın % 19’unu sağlıyor (temin ediyor). Bu nedenle de hangi ülkede Yahudi çok ise o ülke hızla kalkınmıştır. Böylece gelişmiş ülkelerde Yahudilere ihtiyaç artmıştır.

Yahudilerin bilimin her alanına büyük katkılarda bulunduklarını herkes biliyor. Biz Dr. Faruk Saleem’in fizik alanındaki bilgilerin ne kadar doğru olduğunu inceledik. O diyor ki: “Tüm zamanların en etkin bilim adamı ve Time Dergisi tarafından “Yüzyıl’ın Adamı” seçilen  Albert Einstein bir Yahudi idi.” Bu bir gerçektir. Newton Isaac (1643–1727) yaklaşık 300 yıl dünyanın en büyük bilim adamı olarak kalmıştır. Şimdi onun seviyesinde olan tek bilim adamı Einstein’dir ve bu durum birkaç yüzyıl da böyle sürebilir.

Fizik alanında dünyada Albert Einstein’dan (1879-1955) sonra yer alanlar içinden Niels Bohr (1885-1962), Max Born (1882–1970) ve Wolfgang Pauli (1900–1958) de Yahudi’dir. Fizik Nobel ödülleri 1901 başlayarak yaklaşık her yıl verilmektedir. Bu alanda bugüne kadar (2007 dahil) 176 kişi Nobel ödülü almıştır ve bunlardan 45 Yahudi idi. Müslümanlar içinde yalnızca Pakistan kökenli ve batı ülkelerinde yaşamış Abdus Salam (1926–1996)  Nobel ödülü almıştır.

Bilimlerin, yeni teknolojiler üretiminin ve kültürün dallarından örnekler vererek Dr. Faruk Saleem soruyor:

“Soru: Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür?

Cevap: Eğitim (Sorgulayıcı, Araştırıcı, Yaratıcı)

Soru: Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür?

Cevap: “Yanlış Eğitim veya Sıfır Eğitim (Din Eksenli, Sorgusuz, Araştırmasız, Ezberci)”. Bunlar da doğru tespitlerdir.

Dr. Faruk Saleem diyor ki: “Gezegenimizde  yaklaşık 1.476.233.470 Müslüman yaşamaktadır. Asya’da 1 milyar, 400 milyon Afrika’da, 44 milyon Avrupa’da ve 6 milyon Amerika kıtasında. Toplam dünya nüfusu içinde her beş kişiden biri Müslüman’dır. Her bir Hindu’ya iki Müslüman düşmektedir, her bir Budist’e karşılık iki Müslüman vardır ve her bir Yahudi’ye karşılık 100 adet Müslüman bulunmaktadır.” Afrika kıtasında ekvator üstü ülkeler genelde Müslüman ülkeleridir. Hindistan’da 150 ve Bangladeş’te 135 milyondan fazla Müslüman yaşamaktadır. Yani veriler doğru. Ama bu kalabalığa rağmen, yazar şunları hatırlatıyor:

“2004 yılında Shanghai Jiao Tong Üniversitesi “Dünya Üniversitelerinin Akademik Değer Listesi” hazırlamış ve ilginçtir ki Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerin hiç birinden ilk 500 e giren üniversite yoktur.” Sonuç: İslam dünyası bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur.”

Bu yazı ile ilgili bizim toplumun büyük çoğunluğunun düşüncesini yansıtan bir yazı aynı internet sitesine konuldu. Bu yazıyı yazan İ. Eryılmaz bir zamanlar tez yazdığını yazısında bildirmiştir. Bu nedenle onun öğretim üyesi olduğunu düşünüyoruz. O diyor ki: “Bu yazıya maalesef katılmıyorum, iyi derecede olanların hepsi en kısa yoldan Yahudileştiriliyor, İslam adeta hepimize bir öcü olarak gelişmeyi önleyen en büyük engel olarak gösteriliyor. Fakat kimse kendine düşeni yapmıyor. İslam toplumları, kendilerine yabanlaşmış idareci, asker ve politikacıları ile adeta bir baskı altında yaşıyorlar. Ekonomik damarları tamamen kesilmiş. Pastadan faydalanmak isteyen de malum klüplerin üyesi olmak zorunda. Kısaca Batı’nın Amerika keşfinden ve daha öncesinden beri uyguladığı politika olan;

1. Üst düzey toplumları yok etme. Düşünen sınıfı öldürme. En güzel örneği sadece 1.000 profesörün işgal sonrası Irak’ta öldürüldüğünü biliyorsunuz.

2. Haçlıların gelişmekte olan Müslüman toplumlara, baskı ve kargaşa ile gelişmelerini yok etme, misal mi Hindistan’da hiç bir askeri ihtilal olmazken, Pakistan’a bakın, tamamen satılık bir kadro.-halkına yabancı politikacı, asker ve toprak ağaları ile yönetiliyor. Her an Batı’ya kaçmaya hazırlar bütün birikimleri Batı’da. Kur’an gerçekten bir önderdir, yapmış olduğum çalışma tezim, GAUSS eğrisi her şey doğar -büyür-ölür prensibi nereden gelme. Bunu her şeye, mamullere, devlet hayatına veya kuruluşlara uygulamak mümkündür. Batı 12 ayı bilmez iken Kur’an’da 12 ay gösteriliyordu.

İlk denizaltının yapılması, Osmanlı askerinin her savaşta bir yeniliği denemesi, Osmanlı ordusunun Kur’an-ı Kerim’e göre organize ve dizaynı daha çoğaltmak  mümkün. Yahudiler kendilerinden başka hele Müslümanlara hiç şans vermiyorlar. Nuri Demirağ uçak yaptı. Sebepsiz yere uçağı ürettirilmedi ve halen nedeni açıklanmıyor, neden? Atatürk, Makine Kimyayı kurdu nerede bu teşkilat, son öldürülen mühendislerimiz! Saddam’ın cehennem toplarını yapan mühendis kim tarafından yok edildi.” (Bu yazıdan bazı kesin şekilde fikir içermeyen küçük kısımları geçiyoruz.)

Sayın İ. Eryılmaz’ın yazısından görüyoruz ki o da Müslüman toplumlarının kendi sayılarından 100 kere daha az olan Yahudilerden çok daha güçsüz olduğuna katılıyor ama nedenini farklı ve bazen fantezi (örneğin Gauss eğrisiyle ilgili yazdıkları) şekilde görüyor. Yazarın anlattığı (bizlerin bildiği) gibi yaklaşık 1.400 yıldır ellerimizde bütün bilimleri ve bilime dayanan bilgileri içeren sayılan kutsal kitabımız vardır. Buna rağmen biz gerideyiz. Yazar güçsüz/geri olmamızın nedenlerini de kısmen açıklamıştır.

Müslüman ülkeleri içinde en güçlü ve uzun ömürlüsü Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. Ama unutmamak gerekir ki bu imparatorlukta nüfusun ve sultanların çevresindekilerin büyük kısmı Hıristiyanlar olmuşlar. Sultanlığın son yıllarında bile Türkiye’deki nüfusun yaklaşık % 40’ı Hıristiyan idi. Hatta en önemli bakanlar bile onlardandı.

Bizim sayımızın çok,  topraklarımızın geniş, güneşli ve zengin olmasına rağmen onlar güçlüler. Bizim tarihimiz kaç binyıllar ve Hıristiyanların çoğununki yalnızca iki bin yıla yakın olmasına rağmen. Elimizde Kur’an, önümüzde Avrupa, Amerika ve Japonya örneklerinin olmasına rağmen böyleyiz. Avrupa, Amerika ve Japonya’dan bilim ve teknoloji yardımı almaımıza rağmen bizler çok az gelişebilmişiz. Bunların nedenlerinden bazılarını Dr. Faruk Saleem çok doğru göstermiştir: “Sorgusuz, araştırmasız, ezberci, yani yanlış bir eğitim.” Gerçekten de böyle bir eğitim insanlar için çok yetersizdir ve bunu birçok insan bilmektedir.

 

2. Durumu din farkı ile açıklamak doğru mu?

Şimdi toplumların gelişme seviyesinin ve gelişme temposunun dinle önemli bir bağlantısının olmadığını gösterelim. Dünyayı yaratanın ve idare edenin tek bir Allah’ın olması gerektiğini ilk anlayanlar Yahudiler olmuş. Ondan sonra bundan 2000 yıl önce Hıristiyan ve 1400 yıl öncede Müslüman dinleri kabul edilmişlerdir. Bu 3 temel dinin (bunların her birinin içinde çok sayıda biri birinden az farkları olan inanç grupları vardır ve özellikle böyle grupların çoğunun Hıristiyanlıkta olduğu bilinmektedir) temelinde duran en önemli kavramlar aynıdır. Dünya nüfusunun diğer yarısının inancında böyle bir Allah kavramı yoktur. Buna rağmen Müslümanların gelişme seviyesi ve gelişim temposu Hindistan ve Uzak Doğuda yaşayan ve Allah’a inanmayanlar, Afrika ve Latin Amerika da yaşayan Hıristiyanlarla yaklaşık olarak aynıdır. Yahudiler, Avrupalılar (özellikle kuzeyindekiler) hangi kıtada yaşıyorlarsa yaşasınlar, Hıristiyanlığın her hangi bir kolunu kabul etmeden, bağımsız, bizden çok daha fazla gelişmişlerdir.

Örneğin 15 milyon nüfusu olan Hollanda’nın, bilim insanları, Çin’den Avrupa sınırlarına kadar, Asya ve Afrika halklarından (yaklaşık 4-5 milyar insan) daha fazla fizik Nobel ödülü almışlardır. 2006 yılındaki altı Nobel ödülünün ise dördünü ABD kazanmıştır. Temel bilimlere verilen ödüllerin ise hepsini. Böylece gelişmedeki esas fark için önemli olan din faktörü değildir.

Avrupalıların yaşadıkları kıtadan, yerden, sudan ve havada bağımsız olarak iyi geliştiklerini de bildiğimiz için diğer bir soruya bakalım. Avrupalıların mantaliteleri ve gelenekleri Avrupa’da olgunlaşmış ve onların bir kısmı yüz yıllardır ki diğer kıtalara göç etmişler. Böylece toprak ve iklimin de önemini vurgulamış oluyoruz. Sanki Japonlarda bir adada yaşamakları ile bunu destekliyor. Ama bunun da tam olarak doğru olmadığını biliyoruz. Yahudiler ve Ermeniler (dünyadaki sayıları 10 milyon civarındadır) bizlerle hep iç içe bin yıllardır yaşamışlar, ama örneğin Ermenilerin bilime ve yeni teknolojiler üretimine katkıları bütün Türklerinkinden fazla olmuştur!

Bunu destekleyen bilgileri hatırlayalım. Örneğin Sovyet bilimine ve tekniğine 1917–1987 yılları arasında en fazla katkısı olan işleri ve kişileri kapsayan “1917–1987 yılları arasında Sovyet bilimi ve tekniği. Vakayiname.  Moskova. Nauka 1988” künyeli resmi kitap da Ermeni kökenli yirmi beş (25) kişinin adı geçerken, Türk Cumhuriyetleri kökenlilerden “birisi ben olmak üzere” yalnızca iki (2) kişinin adı geçmektedir. Kazan Tatarları içinden bu kitapta on bir (11) kişinin adı geçmektedir. Elbette Tatarlar da Türk kökenli ama Ruslarla, Moskova’ya yakınlıklarından dolayı, iç-içe yaşamaktadırlar. Yaklaşık bin yıllık etkileşimin sonucunda onlar da temel bilimlere ve teknolojiye tüm diğer Türklerden daha fazla katkıda bulunmuşlardır.

Sovyetler Birliği’nde yaşayan Kazan Tatarlarının sayısı Ermenilerin sayısından 1–2 milyon daha az idi. O zamanlar Sovyetler Birliği’nde yaşayan Ermenilerin sayısı yaklaşık 6–7 milyon civarında idi. Bu örnek de kusurumuzun tam olarak genetik olmadığını göstermektedir. Burada biz insanların eğitim, bilim ve kültür açısından genetik farklarının hiç (veya çok az) olmadığını söylemiyoruz. Bizim ön plana çıkarmak istediğimiz, toplumların ilgi alanları, bilime ilgi derecesi ve değerleridir. Bizlerin kaliteli eğitime ve bilime neredeyse hiç değer vermediğimizi, bunların toplumun ve devlet kurumlarının ilgi alanı dışında kaldığını üzülerek hatırlatıyoruz. Daha ötesi, bizim bilim akademimizin (TÜBA) bile kaliteli bilimle pek ilgilenmemesini ve sıralarında kendilerinden daha iyilerini görmek istememesi normal durum sayılır.

Burada Sayın İ. Eryılmaz’ın: “Kimse kendine düşeni yapmıyor. İslam toplumları, kendilerine yabanlaşmış idareci, asker ve politikacıları ile adeta bir baskı altında yaşıyorlar. Ekonomik damarları tamamen kesilmiş. Pastadan faydalanmak isteyen de malum kulüplerin üyesi olmak zorunda” fikrine kısmen yaklaşmış olduk. Ama onun “bizleri hep eziyorlar” fikrine katılamayız, çünkü ezilmek toplumların kendi özelliğidir.

Bin yıllardır Yahudileri bütün dünyada ezmeye çalışmış, işyerlerini ve evlerini yakmışlar. Onlar yaşadığı yerlerdeki insanların adlarını ve dillerini kullanmışlar. En büyük soykırım da onlara yapılmıştır. Diğer milletler de çok insan kaybetmişler, genelde hastalıklardan ve savaş yıllarında. Gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde en fazla insan iç savaşlarda öldürülmüş, yani kendi kendilerini öldürmüşler. Örneğin hâkimiyet ve din nedenleri ile Rusya’da ve Sovyetler Birliği’nde, Kamboçya’da (toplumun yarısı birkaç yılda ölmüştür), Afganistan’da (30-40 yıldır), Yakın doğu ve özellikle Afrika’da. Müslümanlarda en fazla kendi kendilerini öldürmüşler, ezmişler ve kendi milletlerinin gelişmesini her tür yollarla engellemişler. Ama Yahudiler ve Ermeniler bütün tarih boyu, ayrı-ayrılıkta kendi içlerinde biri birine hep destek olmuşlar ve diğerlerini ezmişler.

Hastalıklara karşı mübarezede, tarım ve teknoloji kalkınmada bizlere en büyük yardımı Yahudiler, Hıristiyanlar ve Japonlar yapmıştır. Dünyadaki bilimin ve yeni teknolojilerin yaklaşık % 90’ını onlar üretmişler ve sonuçlarını büyük ölçüde bizlerle paylaşmışlar. Çünkü onların zengin yaşamları için bizim ülkeler pazar olmuştur. Ama aynı zamanda bunlar gelişmemiş toplumlar içinde iç (kardeş) savaşları teşvik etmişler ve her zaman bu işte becerikli olmuşlardır. Bunları göz önüne alırsak Yahudileri ve Hıristiyanları suçlamaktan uzak durmamız ve kendi kusurlarımızı inceleyip ortadan kaldırmaya çalışmamızın gerekli olduğunu anlamamız lazım. Ama ne yazık ki gelişmemiş ülkelerin hepsinde olduğu gibi biz de kendi kusurlarımızı hiç görmüyoruz ve kendimizi hiç temeli olmadığı halde de hep övüyoruz.

Hiçbir temel olmadan kendi zekânın iyi olduğuna inanmakla mutlu oluyorsan, durma ol.

Kuzma Prutkov

Diğer yandan unutmayalım ki, Hıristiyanlar geçen yüz yılda en büyük savaşları Almanlara ve Japonlara karşı yapmak zorumda kalmışlar. 1905 yılında Rus-Japon, 1914-1918 Birinci ve 1939-1945 İkinci Dünya savaşlarını hatırlayın. Almanya ve Japonya yerle bir edilmiştir. Bunları göz önüne alarak bizler ile onların şimdiki durumlarını karşılaştırın.

Rusya Birinci Dünya savaşı ve hemen ardınca gelen devrime bağlı iç savaşta yaklaşık 20 milyon insan kaybetmiştir. Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı’ndaki insan kaybı yaklaşık 30 milyondur. Daha sonralar Amerika ve Avrupa Sovyetler Birliği ile yaklaşık 40 yıl soğuk savaş halinde olmuşlar.  Amerika Cumhurbaşkanı olan Reygan devrinde, yıldızlar savaşı programı üzere yarış Sovyet ekonomisini tam olarak çökertti. Reygan hükümeti kesin olarak biliyordu ki, gerçekleri göz önüne almayan ve halkının yaşam durumu ile pek ilgilenmeyen Sovyetler Birliğinin liderleri ülkelerini maliyeti çok büyük olan bu yarışa yöneltecekler ve ekonomik yönden tam olarak yenilecekler. (Sovyetler Birliğinde her zaman gündemde olan slogana: “Amerika’ya ulaşalım ve önüne geçelim”  fıkralara konu oldu. “Amerika’ya ulaşalım ama onların önüne geçmeyelim. Geçersek çıplak kaldığımızı görürler.”) Sovyetler Birliğinin hızla geliştiği zamanlarda yaygın şekilde kullanılan slogan: “Yeri doldurulamayan insanları koruyalım” idi. O zamanların Devlet ve Parti başkanı Stalin yaklaşık olarak şöyle diyordu: “Bakan bulmak zordur, ama büyük bilim adamı bulmak çok daha zordur.” Daha sonralar ahlaka sığmayan slogan: “Yeri doldurulamayan insan yoktur” sloganı kullanıldı. Hayat gösteriyor ki böyle sloganlarla yaşayan toplumlar gelişemezler.

Gelişmemiş toplumlar farklı şekilde ezilmişler ve genelde kendi kendilerini ezmişlerdir. Kaliteli eğitimi olmayan toplumlar dinlerinden bağımsız olarak açlık ve hastalıklarla boğuşarak yaşamağa mahkûm kalmışlar. Onlar kendilerine dış düşmanların yapacağından çok daha fazla zarar vermişlerdir. Ama böyle durum onların mutsuz olduğu anlamına gelmez. Önemli olan insanın dünyaya bakışıdır.

Örneğin yankesici veya bir hırsızın bir vatandaşın 100 dolarını çalması ya da gasp etmesi suçtur ve hırsız da yaptığının suç olduğunun farkındadır. Diğer yandan Azerbaycan’ın eski sağlık bakanı yılda yaklaşık olarak bir milyar (1.000.000.000) dolar kadar, halkın malını, kendi sermayesine kattığında ise bu durum neredeyse normal karşılanmaktaydı.

Bakan ise mahkemedeki açıklamalarında “Ne yapalım, açlıktan mı ölelim”, ”Çevremizdekiler yaparken biz yapmayalım mı?” gibi cümleler kuruyordu. Bu adam haklı mıdır, haksız mıdır?! Tutuklanmasının nedeni hükümete darbe yapmak niyetinde olması idi. Devletin kaynaklarını böylesine sömüren birisini, sadece hemşerisi olduğu için destekleyen, yapılan soyguna haklı gerekçeler arayan ve ayda 100 dolarla geçimlerini sağlamaya çalışan aileler çok idi. (Orada ortalama olarak fiyatlar Türkiye ile aynı, ama insanların çoğu Sovyetlerin onlara verdiği kendi dairelerde oturuyorlar.) Bu eski bakan affedilse bu açlıktan ve hastalıklardan ölmekte olan insanlar mutlu olacaklar. Çünkü bizler aşiret, orta çağ, feodal ilişkileri ortamında yaşıyoruz. Bazı Müslüman ülkelerde aşiret birkaç köyle sınırlıdır, bazı ülkeler ise bir aşiretin elindedir. Bunların da temelinde millet sevgisi ve milletin birliği dayanmaktadır.

Sovyetler Birliğinde aynı işi görenler hangi cumhuriyette olursa olsun ve milletinden bağımsız tuttuğu vazifeye uygun aynı maaşı alırdı. Şimdi en iyi durumda olan Baltık cumhuriyetlerinde yaşayanlardır. Örneğin Rusya’daki bilim adamlarının maaşları Azerbaycan’dakilerden yaklaşık on kat fazladır. Sekiz milyon nüfusu olan Azerbaycan’ın 2-3 milyon genci Rusya’da yaşıyor ve çalışıyor. Onlar vatanlarında kalan akrabalarına yardım ediyorlar, evler alıyorlar ve bununla da milletlerine yardımda bulunmuş oluyorlar. Yaklaşık olarak aynı şeyleri (daha iyi durumda olan Kazakistan ve Türkmenistan dışında) eski Sovyetler Birliği’nin güneyinde yerleşen cumhuriyetler içinde söyleyebiliriz. Ama buradan Rusya’dan ayrılmanın kötü olduğunu söylemek doğru değil. Çünkü şimdi her bir toplum kendi dininin gerektirdiklerini yerine yetirme imkânını bulmuştur. Ekonomik durumları, eğitim ve bilim seviyeleri, sağlık durumları çok fazla kötüleşse de insanlar daha mutlu. Çünkü kendi insanları tarafından idare ediliyorlar, her şey kendi dillerinde ve ek olarak cennete gitme yolları da açılmıştır.

 

3. Biz, temel bilimler ve fizik

Bu dünyayı yaklaşık 50 yıl önce terk etmiş babaannem il merkezinde yaşamıştı. Ama yaşadığı yaklaşık 90-100 yılda (1906 yılda, babamı yaklaşık 40 yaşında doğurmuş) oturduğu evden 1000–1200 metreden daha uzakları hiç görmemişti. Sinema görmedi, radyo ve televizyon dinlemedi. Türkler dışında 2-3 sivil Rus ve ne kadarsa asker görmüştü. Bu nedenle ve o zamanlar farklı giyecekler olmadığından, farklı şekilde insanlar da görmemişti. Ama Rusların ve Ermenilerin kâfir ve pis olduklarını biliyordu. “Herkesin aklını pazara çıkarmışlardı. Einstein de aklı orda idi. Babaannem onun aklını almadı, kendi aklını beğenmişti.”

İnsanların akıllarını (zekâsını) pazara koyup satışa çıkardılar. Herkes kendi aklını beğendi ve aldı.

Atasözü.

Bizim sonsuz evren,  diğer bir sonlu evrenin küçük bir kısmı da olabilir. Allah her durumda tek olduğundan, evrenimizdeki (evrenlerdeki) din sayısı sonsuz sayıda olduğunu düşünebiliriz. Babaannem bunları bilmiyordu, ama Einstein biliyordu. Onlar ikisi de Allah’a inanmışlar, Allah ve evren (babaannem için dünya) kavramını düşünmüşler. Bu kavramlar arasında Einstein’ın, şimdiki eğitimsiz insanın ve babaannemin düşünceleri arasında bir fark var mı?  Farkı ne diye, sorabilirler.  Ben biliyorum ki, babaannem bu kavramlar ile bağlı bilgisine Einstein’den daha fazla güvenirdi.  Babaannem ve Einstein’nin bilimsel düşünce kapasitelerinde fark inanılmaz derecede çok olmuştur. Onların evren anlayışına bağlı düşünceleri ne kadar farklı ise, Allah kavramında da bir o kadar olabilir, sözün tek olan Allah’tan ve aynı evrenden gitmesine rağmen.

Einstein Allah’ın neleri yarattıklarını babaannemden çok daha iyi biliyordu, ama onun neleri istediğini hiç bilmiyordu. Babaannem ise kendi çocuklarının neler yaptıklarını bilmiyordu, ama Allah’ın neleri istediğini çok iyi biliyordu. Namazından hiç geri kalmazdı, her zaman orucunu tam olarak tutardı, Kur’an okunan ve yorumlanan yerlerde çocukluktan ömrünün sonuna kadar bulunmuştu. O tam olarak eğitimsiz idi ama cahil değildi. Einstein ise, cahil olsa da çok fazla eğitimli insan olmuş. Bu dünyadaki olaylar ve yaşam açısından Einstein’in veya babaannemin mi daha zeki olduğunu söylemek zordur, çünkü zeki ve cahil kavramlarını farklı toplumlar (insanlar) farklı şekilde benimsemişler.

Şundan eminim ki, babaannem büyük olasılıkla cennete gitmiştir. O her hangi bir yakıtla veya elektrikle çalışan araç ve makine kullanmadı. O zamanlar köylerde ve kasabalarda kullanılan inşaat malzemeleri ve tarım mahsulleri bilimden ve teknolojiden pek katkı almamışlardı. Babaannemin evinde elektrik ampulü vardı ve giyeceği elbiselerin kumaşları fabrikalarda üretilmişti. Böylece Babaannem bunların dışında kâfirlerin buluşlarından hiç yararlanmamıştı.  Einstein çok farklı yaşam sürdürmüştü ve bu nedenle onun şimdi nerde olduğunu söylemek çok zor. O zamanlar Müslümanların büyük çokluğu öldürüldüğünde veya öldüğünde cennete gediyorlardı, ama bu durum Hıristiyanlar için geçerli değildi. Dünya nüfuzunun yarısının sahip olduğu dinlerde evrende tek Allah’ın var olduğu kavram yer almadığından, büyük olasılıkla düşüne biliriz ki onlar cennete hiç gitmiyorlar. Böylece Yahudiler bu dünyada Müslümanlardan çok daha güçlü olmalarına karşın, bizlerin de o biri dünyada Hıristiyanların hepsinden çok daha kalabalık olacağımız söylenebilir. Sanki o biri dünyada bizlerin daha güçlü olduğumuzu düşünebiliriz.

Kaliteli eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimi derdinde (kaygısında) olan toplumlar en fazla uzak doğu halkları olsunlar gerek. Bunların diğer dünyada cennete gitme şansları hiç yok derecede az ve çoğu da bu dünyada açlık ve hastalıklar içinde yaşam sürdürüyorlar. Son 300-400 yıldır bizler eğitim ve bilim konularında Hıristiyanlardan çok çok gerilerde kaldığımız kesindir. Bu dünyada farklı bölgelerde yetişen aynı meyvelerin de bile farklı olduklarını biliyoruz. Her bir hayvanın da farklı türleri vardır. İnsan toplumlarının da farklı çeşitlerde olması doğal değimli? Bu fikri desteklemek için herkesin bildiği spor alanlarından örnekler verelim.

Örneğin yakın mesafelerde koşanların en iyileri Amerika’da ki zenciler, Jamaikalılar, Kübalılar ve Bahama adalarındakilerdir. Orta ve uzak mesafelerde (yani 800 metreden fazla) Kenya, Habeşistan, Fas, Japon ve Çinlilerdirler. Dünyanın en iyi futbolcuları Brezilya ve Arjantinlerdir. En iyi güreşçiler Çeçenler, Dağıstanlılar, Osetinler ve Gürcülerdir. Boksta Kübalılar ve Amerikan zencileri en güçlü olanlardır. Dünyada en iyi yüzenler Avustralyalılardır. En iyi halterciler Türkiye Türkleri ve Bulgarlardır. Rusya’nın ok atma milli takımının % 70-80’ni Buryatlardır (Çengiz hanın askerlerinin uzantıları). Fiziksel göstergelerde milletler arasında bu kadar farklar olduğu halde de neden genelde yalnız insana has olan düşünce gücünde daha da fazla farklar olmasın ki?

Bildiğim kadar iki şey sonsuzdur (sınırsızdır). Bunlardan biri evrendir, diğeri ise insanların düşüncesindeki farktır. Ama Evrenin sonsuzluğuna tam olarak inanamıyorum.

Albert Einstein. (1879–1955)

Eskiden bilim ve teknoloji üretimi çok derin ve kapsamlı bilimsel düşünce gerektirmiyordu. Bu nedenle de bilimsel ve teknoloji yenilikler dünyanın her bir bölgesinde yaşayan ve o zamanın gelişmiş sayılan ülkelerinde üretiliyordu. Örneğin en iyi özellikleri olan çelik Çin’de ve Suriye’de üretilirdi. Bu çelikten dünyaca meşhur olan Şam kılıçları yapılırdı. Bu kılıçlar ipek başörtüsünü ve yastığı havada kesebilecek kadar keskindiler. Dört bin yıl önce ise Bağdat da nehir altından tünel yapılmıştır. Orta çağdan beri Avrupalılar, Yahudiler ve Japonlar bilim ve yeni teknolojiler üretiminde hep ilerlediler. Biz ise temel bilimler eğitimine ve ona dayanan teknoloji üretimine pek ihtiyaç duymadık. Bu alanlarda düşünce kapasitemizi pek geliştirmedik ve böyle devam etmeye de kararlı gibiyiz. Zaman geçtikçe eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimindeki eksikliklerimiz daha da hızla büyümektedir. Ama kendimizi hep gelişmiş olarak ve dünyanın bizim insanlara muhtaç olduğuna inandırarak mutlu oluyoruz.

Temel bilimler dallarında bildiklerimizi ve düşüncemizi uzun yıllar üniversite fizik bölümü öğrencilerinin çözemediklerini gördüm. Bunları örneklerle anlatalım: Bir nehirdeki yaş (ıslak) olan su akıntısının ortalama hızı 20 km/saat’tir. Nehrin aynı kıyısındaki A ve B şehirleri arasında bir gemi yük taşımaktadır. Geminin durgun sudaki hızı 25 km/saat olduğuna göre A ve B şehirleri arasındaki gidiş ve geliş hızlarını bulunuz.

Bildiğiniz gibi, kabaca incelediğimiz bu meselenin cevabını genelde herkes (ilkokul öğrencisinden başlayarak üniversitelerin öğretim üyelerine kader) şöyle verir. Geminin yere göre hızı, su akıntısıyla aynı yönde giderse 45 km/ saat ve ters yönde giderse 5 km/saat. Bu tam olarak yanlış bir cevaptır ve böyle yanlış öğretime çok sayıda örnekler getirmek mümkündür. Çocuklarımızın odaklandığı ÖSS sınav sorularında ve çözümlerinde de bilim dışı şeylere çok rastlamaktayız. Şimdi ÖSS sınav sistemi şekil olarak değişecek, ama öğrencilerin zekâsını kısıtlayan soruların özellikleri değişmeyecektir. Buna imkân yoktur. Çünkü bilimsel düşüncenin gelişmesi için ne toplumun, ne devlet kurumlarının ne de her hangi özel okulların (üniversiteler dâhil) talebi ya da ihtiyacı vardır.

Nehirdeki suyun ortalama hızının 20 km/saat olması, yaş suyun gemiyi bu hızla sürükleyeceği anlamına gelmez. Biliyoruz ki su nehrin dibi ve kıyısı ile de etkileşmektedir. Yani nehrin dibi ve kıyısındaki su molekülleri de bu kısımlarla etkileşerek buraları ıslatır diyebiliriz. Nehrin bu kısımlarındaki molekülleri ile su molekülleri arasındaki etkileşme kuvveti, su moleküllerinin kendi aralarındaki etkileşme kuvvetine göre daha büyüktür. Su cama yapışır (ıslatır) ama cıva cama yapışmaz (ıslatmaz). Bu nedenle küçük su damlaları yatay şekilde duran cama yapışır ama onun üzerindeki cıva yaklaşık olarak küre şeklinde durur. Şeklinin tam küre olmaması genel çekimin (gravitasyonun)  yarattığı ağırlık etkisinden kaynaklanır. Eğer genel çekim etkisinin olmadığı ortam sağlansaydı cıva tam küre şeklinde camın üzerinde durabilirdi. Bu durumda basit olarak su cam için yaş, ama cıva ise kurudur demek gerekir. Bu nedenle nehrin tam olarak dip ve kıyı kısımlarında suyun hızı sıfır olacaktır. Doğru boyunca akan derin suyun en hızlı aktığı bölge, nehrin dip ve kıyı kısımlarına olan uzaklığın en fazla olduğu bölge olacaktır. Bu fikir de nehrin eninin, derinliğinin ve doğrultusunun değişmeyen halinde geçerlidir.

Aynı zamanda, genelde, nehir kanarları ıslanmayan ve çapı değişmeyen, düz bir boruya benzemediği için de, onun içindeki suyun hızı her yerde aynı değildir. Dikkat edilmesi gereken bir noktada suyun en hızlı aktığı bölgenin suyun üst bölgesi olmadığıdır. Çünkü su bu bölgede hava ile etkileşmektedir. Ayrıca soruda geminin nehrin hangi kısmında hareket ettiği ve gidiş ve gelişinde izlediği yol da belirtilmemiştir. Su molekülleri geminin sudaki kısmıyla etkileştiğinden geminin sudaki kısmının boyutlarına ve şekline de bağlı olan bir sürüklenme olacaktır. Bilindiği gibi gemilerde su altında kalan kısım simetrik olmamaktadır (ön ve arka tarafları farklıdırlar) ve bu yüzden, su akımının oluşturduğu dinamik kuvvetler de gidişteki ve gelişteki hızlar arasında fark oluşturacaktır.

Diğer yandan nehirde cisimlerin sürükleme nedeni sadece suyun akışı değildir, aynı zamanda rüzgâr etkisi de sürüklenmeye neden olur. Bu dinamik kuvvet hem akışkanın hızına hem de geminin (cismin) akımla karşılaşan kısımlarının şekline de bağlıdır. Böylelikle gemiye hem sudaki hem de havadaki akımlar dinamik kuvvetler ile etki ederler. Bu etkilerde gemi, rüzgâr ve su akıntısını arkasına aldığında ve tersine karşısına aldığında (gidiş ve dönüş) aynı oranda etkilemeyeceklerdir. Elbette su ve rüzgâr akıntısını arkasına alan gemi daha hızlı sürüklenecektir. Bu sürüklenme, geminin yüküne bağlı olarak, onun suya çok veya az oturmasına da bağlıdır. Su derin ise, geminin çok oturması sürüklenmeyi artırır.

Bütün bu etkilerin verileri problemde bulunmadığı için kesin çözüm imkânsızdır. Ama kesin olarak, geminin suyun aktığı yöndeki hızının durgun sudaki hızına göre daha hızlı ve akıntıya ters yöndeki hızı ise durgun sudaki hızına göre daha yavaş olmalıdır. Çünkü gemi yelkenli değildir ve rüzgâr, yüklü gemiyi ortalama hızı 20 km/saat olarak verilen akan su kadar etkileyemez. (Genelde nehrin hızı büyük olur ve fırtınanın olma olasılığı azdır.) Yaklaşık bir cevap vermek gerekirse, hata payı yaklaşık 5 km/saat olmak üzere, akan su yönünde gemi hızı 40 km/ saat (yani 35-45 km/saat) ve akıntıya ters yönde 12 km/saat (yani 7-17 km/saat) değerleri verilebilir. Geminin su içinde kalan kısmı tam olarak ıslanmayan yağla örtülmüş olsa, dinamik kuvvetlerin rolü daha önemli olur ve geminin şekli en büyük önem taşır.

Bu soruda nehirde akan sudaki sanal çizgilerinin birbirlerine karışmadığı (lominer akım) varsayımını kullandık. Gerçekte nehirlerin suları bizim ele aldığımız şekilde akmamaktadır. Su akımları türbülans halindedir. Durgun suda (denizde) hareket eden geminin arkasında oluşan türbülans olayını çoğumuz gözlemişizdir. Gerçek hayatta karşılaştığımız olay aslında çok daha karmaşıktır.

Böyle örnekler bizdeki kötü eğitimin, kötü temel bilimler ve teknolojiler üretiminin göstergesidir. Gerçek eğitim ve bilimle, bilime haykırı olanları ayıramayan bilim adamları, özelliklede yüksek görevlerde, gelişmemiş toplumlarda çoktur. Örneğin üniversitelerin fizik bölümünde sorsanız: 1. Bizim sonsuz evren sonlu bir evrenin küçük bir parçası olabilir mi? “Hayır” cevabını alırsız. 2. Sıcaklığı milyon veya milyar derece olan bir ortam insana soğuk gelir mi? “Hayır” derler. Oysa bu soruların cevabı evet de olabilir. Gelişmemiş ülkelerde böyle basit şeyleri fizik profesörlerinin bile bilmiyor olması hiçbir kurumu ilgilendirmiyor. Çünkü adeta bir konu anlatılırken kullanılan sözler tanış gelirse konuyu da bildiklerini sanıyorlar. Böyle olduğundan da derin ve geniş bilgileri olduklarını düşünüyorlar. O ki örneğin, 90 yıl önce Einstein boş uzayın eğri olmasını ve onun nasıl eğildiğini bile anlatmıştı.

Bilimsel olarak düşünen ve düşünmeyen insanlar arasında fark inanılmaz derecede büyüktür, bu da Einstein in yukarıda yazılmış sözlerinden iyice belli oluyor. Unutmayalım ki ezberciliğe dayanan eğitim sisteminde yetişen birisi doğa olaylarını basit ve anlamsız bir modele indirgeyerek çözmeye çalışır. Bizim amacımız bu yaklaşımın önüne geçmek olmalıdır. Şunu da bilmek gerekir ki doğa olayları ile ilgili hiçbir problemin tam olarak kesin (hatası sıfır olan) çözümü bulunmamaktadır. Fizik kanunları da tam olarak doğanın (Allah’ın) kanunları değiller, onlar doğanın kanunlarına yaklaşmalardır ve bu yaklaşmalar zaman geçtikçe iyileşmektedir. Kesin çözümler olaylara ve süreçlere daha basit (yaklaşma) şekilde bakışın sonucudur. Ne yazık ki eğitim sistemimizde de egemen olan bu basit (farkı ne) bakış açısı bilimsel ve teknolojik gelişmenin önündeki en önemli ve kısıtlayıcı engellerden biridir. Bu bakış açısı en az 100 yıl önceki zamanlara takılıp kalmak demektir. Bilindiği gibi problemlere yaklaşırken bazı önemi az olabilen etkileri ihmal ederek onu basitleştirmeye çalışmaktayız. Ama bu yaptığımız ihmallerinde hata payının ne kadar etkisi olduğunu mutlaka önemsemeliyiz. Büyük bilginlerin bizlerden farkı önemli ölçüde burada ortaya çıkmaktadır.

Her şey olabildiğince basit olmalıdır, ama  daha basit değil.

Einstein (1879–1955)

Televizyonlarda genç şarkıcıların jüri üyeleri karşısında şarkılarını okuduklarında, değerlendirmelerin nasıl yapıldığından pek bir şey anlamıyorum, çünkü bende ne gereken müzik kulağı var ne de kimin sahneye nasıl yakıştığından yeterince anlıyorum. Yalnızca “hoşlandım” veya “beğenmedim” deyebilirim. Ama fizikin bazı konularından ve astrofizikten anladığım için doktora tez değerlendirmelerinde ve doçentlik sınavlarında jüri üyelerinin benim müzik değerlendirmem gibi karar verdiklerinin da az rastlaşmadığını biliyorum. Ezberciliğe dayanan eğitim insanların göz, kulak, dil ve beyinin hafıza kısmının çalışmalarını geliştirir. Ama gelişmiş ülkelerde çok daha fazla beyinin düşünmesine önem verilir. Yani onlar bizim gelişmesini engellediğimiz beyin kısmını geliştirirler. Burada da örnekler versek uygun olur.

1995-1996 yılları arasında TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi, Uzay Bilimleri Bölümünde çalıştım. Aynı bölümde konusunu çok iyi bilen, doğu Avrupa’dan gelmiş bir eleman çalışıyordu. Bu ülkeyle kurulan ilişkiler sonucunda pek işe yaramayan bir radyo teleskop antenini Türk tarafına çok ucuza satmışlardı. Onlar teleskobu çalışır duruma getirmek istiyor ve konularında iyi uzman olduklarından başka diğer işleri de yapmayı amaçlıyorlardı. Teknoloji üretimi ile ilgilenen pek çok insan vardı ve ünlü ve kendi alanlarında çok iyi olan fizikçilerimiz de bu gelen elemanın çalışmalarıyla ilgilenirlerdi. Ben de bu elemanın onlara anlattıklarını dinlerdim; bizim gerçekten de en iyilerimizden olanlar (TÜBA üyeleri dahil) “OK” ve “I see” dışında bir şey söylemezlerdi ve bu eleman da bazen, basit fizik düzeyiyle onları kandırırdı. Ben bu elemana neden böyle yaptığını sordum. Yanıtı yaklaşık şöyleydi: “Türkler fizik bilmezler ki”. Haklıydı; çalıştıkları dar alanlarda bizimkiler iyi uzmandırlar ama geniş fizik bilgileri azdır. Bu eleman hâlâ merkezde çalışıyor. Uzun yıllardır da yönetim kademesinde; bizim gençler ondan çok önemli bilgiler alabilirler, isterseler ve düşünce kapasiteleri gelişmişse.

Diğer bir örnek. 1992 yılında ODTÜ Fizik Bölümünde çalışmaya başlamıştım[1]. Aynı yıl düzenlenen Ulusal Astronomi Toplantısına katıldım. Yetersiz Türkçeme rağmen, bilimsel alışkanlıklarım gereği pek çok soru yönelttim. Bundan rahatsız olanlar da oldu. Sonraki günlerde, gözlemsel astrofizikçiler arasında çok değer verdiğim bir arkadaşım iki uzun konuşma yaptı. İkinci konuşması yanlış temele (iki yıldızın ortak ışık merkezi) dayanan ancak çok önemli sonuçlara varan bir sunumdu. Türkiye’deki astrofizikçilerinin çoğu yıldız fotometrisi çalıştıklarından bu basit yanlışı hemen görmeleri gerekirdi. Ama bilimsel tartışmanın yetersizliğinden dolayı durum böyle olmadı. Ben bunu gördüm ve tartışma sevmeyenlere karşı küçük ama öğretici bir oyun oynadım: Bu temel yanlışlığı çürütmeye çalışacağıma, büyük değer verip önemsedim. Bunu gören, astrofizikçiler arasında en değer verdiğim (ama yıldız fotometrisi çalışmayan) bir diğer arkadaşım, “bu işin çok çabuk yayınlanmasını” istedi. Böylece herkes şakama kanmış oldu.

Öğle arasında sunumu yapan arkadaşımla birebir konuştum ve yaptığı işin yanlışlıklarını açıkladım ve o da hemen anladı; zaten kendisinin de kuşkuları varmış: Konuyu önceden başkalarıyla tartışabilseydi yanlışını kendisi de bulabilirdi. Ertesi gün yine birlikte otururken işin yayınlanmasını isteyen arkadaşım da aramıza katılıp konuşmaya başladı ve yayın için teşvik etmeyi sürdürdü. O an anladım ki en iyi biliminsanlarımız bile önemli problemlere ve bunların sonuçlarına gerekli ilgiyi göstermiyor ve bunları tartışmıyorlardı. Bu yüzden lise fiziğini çok iyi bilen bir öğretim üyesine hâlâ rastlamadım desem yeridir. Geleneklerimiz işte böyle. Böyle bir ortamda dünya çapında önemli ve uygulamaya dönük bir bilim yapılabilir mi?

Hatırlatalım ki eskiden bilimsel çalışma yapanlar, bilimi sevenler ve onu hayatlarının amacı yapanlardı. Şimdilerde ise eşya üretim sektöründe olduğu gibi,  bilim yönetmenliği ortaya çıkmıştır. Üretim sektöründe çalışan yöneticilerinin fabrikalarda çalışanların her biri gibi,  pazara çıkarılacak ürünün nasıl yapılacağına dair incelikleri bilmeği için doğrudan üretimde iştirak etmeyi gerekmiyor. Yöneticinin iyi yapan özellik, yaklaşık olarak, ürünün satışı ve elde edilen kardır. Bu da doğrudur, çünkü tüketici üreticiden bağımsızdır.

Bilim üreten sektörde üretici, yönetici ve reklamcılar çoğu zaman alıcıdan (bilimi kullananlardan) bağımsızlardır. Eskiden bilim sektöründe büyük miktarda paralar dönmüyordu. Şimdi dönüyor. Eski zamanlar bir bilim üreticisinin değerini diğer bilim üreticileri verirlerdi. Şimdilerde ise yöneticiler ve kendini her hangi bir yolla ünlü saydırmağı becerenler anlasalar da, anlamasalar da bilimsel sonuçları ve bilim adamlarının değerlendirme hakkını ellerinde tutuyorlar. Böyle olduğundan gelişmemiş ülkelerde büyük bilim yöneticisi ve ünlü bilim adamı olmak için aynı zamanda iyi bilim üreticisi olmaya ve bilimin ne olduğunu anlamağa hiç gerek kalmıyor. Torpil varsa ülkenin bilimini ve eğitimini istediğin (hiç bilmediğin) dere tepeye yönlendirebilirsin.

Böyle olumsuz davranışların yaygın olduğu ülkelerde bilimlerin hangi yönde nasıl geliştiğini pek bilmeyen insanlar yaygın olarak eğitim, bilim ve teknoloji üretimi yapan kurumların başlarında yer alıyorlar veya özellikle getirilirler. Böyle yöneticiler bilim sonuçlarına değer vermeyi pek bilmezler ve sonuç olarak makale ve yanıt sayısı ön plana çıkar. Böyle ortamda milyonlarca insan ve büyük sermaye bilime haykırı olan işlere yönetilir ve hükümetler gelişmekten konuşmak fırsatı buluyorlar. Doğal olarak böyle ortamlarda eğitim ve bilimle fazla ilgilenmeyen kurumlarda ve daha iyi bilim adamları çalışma imkanlarını kaybeden üniversitelerde ön plana türban çıkmış olur. Kötü eğitim olan ülkelerde doğal olarak ideoloji ve inançlar baskın rol oynarlar ve bunlarda mutlak kardeş çatışmalarına yol açar. Sonuç olarak bilim sonuçları elde eden insanlar yerine profesör sayısını artırmakla uğraşılır ise, eğitim yerine bilgi (doğru ve yanlış olanı) ezberletilir ise, gelişmiş bir toplum yolunda bir adım atılmış olamaz ve bunun da Müslüman olmakla pek bir ilişkisi yoktur. Aynı şekilde solcu ve sağcı olup olmamasıyla bir alakası olmadığı gibi.

Eskiden bir Batı Alman Doğu Almanyalı ile görüştüğü zaman sormuş: Neden batı ülkeleri içinde biz ve doğu ülkeleri içinde siz en gelişmiş ülkeleriz. Cevap hemen hazırdır: Çünkü siz de biz de Almanız.

 

4. Farkı ne?

Bundan yaklaşık 28 yıl önce, ilköğretim öğrencisi olan kızımın müzik dersi için piyanoda çaldığı parçayı defalarca dinlemiştim. Müziğin sesini duyan komşumuzun kızı, bize gelerek rahatsız olduğunu söylemişti ve rahatsızlığının nedeni olarak da kızımın bir tuşa eksik vurmasını belirtmişti! Benim için piyanonun kaç tuşun olmasının ve müzik çanılar iken kaçına yanlışlıkla basıldığının önemi yok idi. Farkı nedir? Gerçekte tuşların hepsine gerekli zamanlarda vurulması gerekir, yoksa müzik olmuyor diyorlar. Aynen bu örnekteki gibi fizikte (bilim, teknoloji ve yaşamda karşılaştığımız çok şeyde) de doğadaki nesnelere ve süreçlere duyarlı olmak gerekir. Kültürel seviye düşük olan toplumlarda güçlü ve güçsüz insanlar arasında çok fark görünmektedir, eğitim, bilim ve kültür farkına pek önem verilmiyor. Gelişmiş ülkelerde ise bunun tam tersi görünmektedir.

Biliyoruz ki, göz, kulak, ağız ve burunlarıyla canlılar doğada çok küçük farklılıkları olan renkleri, şekilleri, sesleri ve kokuları ayırt edebilirler. Bilindiği gibi duyulara ait olan bu özellikler hayvanlarda insanlara göre oldukça gelişmiştir (koşma, yüzme, koku alma,…). İlginç olan, hayvanların bazılarının da, insanlar gibi, ağırlık ve hız (rüzgar etkisi de dahil) gibi niceliklerin,  hem bir büyüklüğü hem de yönü (skaler ve vektörel nicelikler) olduğunun farkında olmalarıdır. Buna benzer olarak,  insanların bildikleri basit,  ama önemli bilgilere sahip olmasaydılar, özellikle avlanma sırasında oldukça zorlanırlardı. Görüntüler, sesler, kokular gibi fark ettirici etmenler,  yaşamda insan hayatını kolaylaştırıcı ve geliştirici bir röle sahiptir. Elbette burada söz konusu hayatı kolaylaştıran bir etmen olarak,  tarım ve endüstriden söz etmiyoruz.

Sirkte ayıların bisiklet ve paten kullandıklarını herkes görmüştür. Onlar bisikleti ve pateni üretmemişler, ama bizler üretmeyi biliyoruz ve bu da hayvanlardan daha fazla gelişmemizi gösteren bir örnekti. Avrupalılar, Yahudiler ve Japonlar bilimin ve yeni teknolojilerin üreticisidirler. Diğer toplumlar pratik olarak bunları üretmiyorlar, ama bunların basit halde olanlarını kullanmağı öğrenmişler ve teknoloji ürünlerin kopyalarını fabrikalarda üretiyorlar. İşte toplumlar arasındaki farklar bu kadar fazla. Ama böyle farkları, gelişmemiş toplumlar pek önemsememektedirler ve çok da bunun farkında bile değiller.

Doğada gelişen tüm olaylar ve süreçler arasındaki farklar bizim duygu organlarımızla fark edebildiğimizden çok daha fazladır. İşte insanı da hayvanlardan üstün hale getiren bugünkü yaşamımızda, duygu organlarımızla fark edemediğimiz bu ayrıntıları ortaya çıkarmakla oluşmuştur. İnsanlar arasındaki üstünlükte, yine bu ayrıntıları en iyi şekilde ortaya çıkaran eğitim, bilim ve teknoloji gibi genel olarak kültürel seviyeye bağlı olmaktadır. Doğadaki olay ve süreçleri anlayarak ve yaşamını daha iyi hale getirmek için onları kullanan toplumlar her zaman güçlü olmayı başarabilmişlerdir. Ama unutmamak gerekir ki insanlar da kendilerinden çok daha önce dünyaya gelen hayvanlardan bir şeyler öğrenmişlerdir.

Şehirlerde bir yaşından küçük olan kedilerin ve köpeklerin trafikte sokakları 5-7 yaşında çocuklardan daha güvenli şekilde geçtiklerini biliyoruz. Gözleri olmayan ve yalnızca bir-iki hafta kadar ömürleri olan karıncaların yaşamları ile ilgili olan örneklerin bazılarını hatırlamakta da yarar vardır. Masanın üstündeki bala, karıncalar ulaşamasınlar diye masanın ayaklarını içi su dolu kaplara koymuşlar. Karıncalar bala ulaşmak için duvardan yürüyerek odanın tavanına çıkmışlar ve oradan kendilerini masanın üstüne bırakmışlar. Balı aldıktan sonra masanın üstünden, sudan uzak yerlere kendilerini bırakarak yuvalarının yolunu tutmuşlar!

Karıncalar birbirlerine akrabalık bağı ile bağlı, büyük (bazen 100 milyona yakın sayıda) toplumlar şeklinde yerin 6-10 metre kadar derinliklerinde, birbirlerine geçit yolları olan yuvalar kurabilirler. Öyle yuvalar kurarlar ki, onların yaşam alanlarına sel suları bile girmiyor! Onlar, yuvalarında bazı bitkilerin yapraklarının üzerinde mantar üretirler. Sakatlanmış akrabalarına yemek verirler ve göç ederken onları yanlarında taşırlar. Genelde hayvanlarda bir sürü duygusallıklara ve büyük sevgilere rast geliyoruz. Bunlarda insanlığın veya karıncalığın daha üstün olduğunu düşünmeye itiyor. Karıncalar boyutları ile orantıda insanlardan daha yüksek ve büyük hacımda binalar yapabilirler. Kurtlar ve kuğu kuşları insanlardan daha duygusal, daha merhametli ve daha sadık olabilirler. Ama hiçbir hayvan soyut şekilde düşünemez, yeni bilgiler elde ederler, ama bilim üretmezler ve bilimsel düşünceye sahip olamazlar.

Böylece hayvanlar doğduktan hemen sonra insanlardan çok daha becerikli olurlar. Ama insanlarda ise çok daha fazla gelişme potansiyeli vardır. Topluma ve aileye aynı zamanda yararlı olan beceriklilik potansiyeline zekilik deyebiliriz. Doğal olarak bu potansiyel (zekilik) de milletten millete çok büyük fark etmiyorsa da, insandan insana çok fazla değişir. Doğru eğitim bu farkları çok daha ileri götürür. Zaten insandan insana zekâ çok değişmeseydi bu kavrama gerek de kalmazdı. Zeki olmanın büyüklüğü ve yönü de doğadaki her bir şey gibi gelişir ve değişir.

Toplumun ilgisini çekmeyen bir şey toplumda gelişmesi çok zor gerçekleşir. Her hangi bir alanda çok zeki olmak, insanların diğer yetenekleri gibi toplumun ilgisine, geleneklerine ve zihniyetine (mantalitesine) çok büyük ölçüde bağlıdır. Örneğin dünya satranç şampiyonları genelde Yahudilerdir (ikisi Ermenidir ve biri Yahudi-Ermeni karışığı). Temel bilimlerin ve yeni teknolojilerin % 90’nı üretenler Avrupalıların, Yahudilerin ve Japonların olması da anlaşılmaz bir şey değildir. Son yüzyıllarda bu alanlarda en zeki insanlar bunların içinden çıkması da şaşırtıcı değil. Örneğin Newton’un ve Einstein’ın bu dünyada işe yarayan zekâları herkesinkinden fazla olmuştur. Ama babaannemin diğer dünyada işe yarayacağı zekası onların bu zekalarından da fazla olabilir. Biz ise burada Dr. Faruk Saleem gibi bu dünyada ve temel (fen) bilimleri ve yeni teknolojiler üretimi için işe yarayan zekanı ve başarıları tartışmaktayız.

Doğa bilimlerinden en gelişmişi fiziktir. Sonra sırası ile kimya ve biyoloji geliyorlar.

Her bir bilim dalında ne kadar matematik varsa, kesinlikle bir o kadar da gerçek vardır.

İmmanuel Kant  (1724–1804)

Kant’ın bu fikri şimdi de geçerlidir, ama Einstein’ın söylediklerini göz önünde bulundurmak şartı ile.

Matematikçi istediğini söyleyebilir, ama fizikçi biraz olsun aklı başında olmalıdır.

Josiah Gibbs  (1839–1903)

Gerçek deneylerle test edilenlerdir.

Albert Einstein (1879–1955)

Böylece doğa kanunları matematiksel formüllerle ifade olunmalı ve deney (gözlem) ile test edilmeliler, yoksa onlar doğa bilimleri ile ilişkilerini kaybederler. Bu kriterleri de fizik en fazla ödediği (temin ettiği) için doğa bilimleri içinde en gelişmişi fizik sayılır. Ama bu fiziğin en önemli doğa bilimi olduğu anlamına gelmez. Fiziğin de en fazla gelişmiş olması onun yeni teknolojiler üretiminde en büyük rol almasını temin ediyor. Matematik ise temel (fen) bilimidir, ama o doğa bilimi değil, ama doğa bilimlerinin aracıdır.

Hayvanlarında vektör ve skaler niceliklerin olduklarını bilmelerini yukarıda hatırlattık. Şimdi maymunların ve papağanların ezberci-matematik bilgilerine bağlı örneklere bakalım: Maymunlar ve üniversite örgencileri bilgisayar ekranında gördükleri 1’den 8’e kadar rakamların her hangisini görünmesinden hemen sonra uygun klavyeyi en çabuk basmakta yarışmışlar. Maymunlar bu işte daha becerikli olmuşlar. Farklı geometrik figürler şeklinde olan 6-7 cisim papağan karşısına koyulur. Ayni figürler şeklinde ve boyutlarda duvarda girintili yerler yapılmıştır. Papağan hiç yanlışlık yapmadan yerdeki figürleri hemen duvardaki yerlerine yerleştiriyor. Diğer bir denemede üniversite öğrencilerine ve papağana biri birine geçirilmiş eğik halkalar verilir. Topolojisi basit olmayan bu halkaları biri birinden ayırmakta papağan daha başarılı oluyor. Üçkâğıtçıların bardakları masa üstünde kaydırması oyununda papağanı kandırmaları imkânsızdır, çünkü izlediği eşyanın hareketini çok büyük hızla izleyebilir. Böylece bizim eğitim sisteminin çocuklara kazandırmak amaçladığı hız ve hafızanın bazı yönlerinin hayvanlarda çok gelişmiş olduğunu görüyoruz.

Bilgisayar devrinde doğa bilimleri ve yeni teknoloji üretenler için çok güçlü hafızaya ve büyük hacımda bilgiyi kafasında tutmak gibi bir yeteneğe pek ihtiyaç yoktur. Çok daha önemli olan, hiç kiminse yapamadığı yüksek seviyede deney (gözlem) yapabilmek, çok küçük hatalarla yeni bilgilere ulaşmak ve daha da önemlisi yeni bilgileri diğerleri ile bir araya getirerek genelleştirmeler yapabilmek ve son olarak, matematiğe dayanan yeni teoriler kurabilmektir.

Çok zor anlaşılan ve birinin diğeriyle hiç bir bağlantısı gözükmeyen olaylar arasında ortak temel yanlar görmek

ne kadar güzel bir duygudur.

Albert Einstein  (1879–1955)

Toplumların damak tatları (örneğin birileri inek eti, diğerleri köpek eti ve böcek yemekten hoşlanırlar), kulak zevki (örneğin davul veya senfoni orkestrası dinlemek) görüntü güzelliği (örneğin dansözlere veya en önemli matematik formüllerine bakmak) çok farklıdırlar. Birleri doğayı anlamak için fedakârlık yaparken, diğerleri ise mal varlığını artırmak için ellerinden geleni yapar. Böyle olduğundan farklı ülkelerin profesörleri de çok farklı bilimsel seviyelere ulaşırlar.

Bize benzer ülkelerde ve dünyanın bütün gelişmemiş ülkelerinde bilim ve bilgi adeta karıştırılmaktadır. Çok bilgi elde etmek için çok okumak, ezberlemek, gerekli yöntemleri öğrenmekle bilinen bilgilere benzer bilimsel veriler almak ve bilinen denklemleri bilinen yöntemlerle çözmek yeterlidir. Bilim yapmak ise bilinmeyen türden bilgiler elde etmek, farklı bilgileri bir temele oturtarak genelleştirmek, yeni süreçleri ve yeni olayları anlatmak, yeni çözüm yöntemleri ve yeni tür denklemler elde etmektir. Örneğin bizim ülkede, gelişmeyen diğer ülkelerdeki gibi, bilim akademisinden başlayarak hiçbir kurumda bilime yapılan katkı doğru şekilde değerlendirilmemektedir. Bu da onların bilimle bilginin farkının ne olduğunun pek bilinmediğinin bir göstergesidir.

Genelde bilim adamları dediğimiz insanlar bütün dünyada bilgi toplar ve bunların büyük çoğunluğu ömrü boyunca doğrudan bilim yapmazlar. Cihazların gereksiz gürültüleri oldukları gibi bilimin de benzer bir gürültüsü vardır ve bu seviyede çalışan bilim adamı çoktur. Gelişmiş ülkelerde bilimde boş yere gürültü yapan bilim adamlarını (yayın sayısından bağımsız olarak) belirleyip uzaklaştırmaktadırlar. Ama gelişmekte olan ülkelerde bu gürültücüler çok önemli konumlara kolayca gelmektedir ve kendilerine benzer insanları da üretmektedirler. Keşke yalnızca böyle olsaydı. Onlar iyi çalışabilen, bilime katkıda bulunacak potansiyeli olanların çalışmalarını da engellemektedirler. Bilimsel çalışma, bilime katkısı olan sonuç içermelidir. Bunun içinde çalışmanın temelinde ya öncekilere benzemeyen yeni veri, ya da yeni bir önemli fikir olmalıdır. Bunlar yok ise, bilimsel çalışmalarda kullanılan veriler veya matematiksel hesaplamalar bilime yenilik getiren sonuçlar içeremezler. O profesör ile bu profesör arasında babaannem için farkı yok idi. Gelişmekte olan ülkelerin bilim ve eğitimi yönetenler için de genelde profesörler arasında bilim ve eğitim açısından pek farkı yoktur. Ama gelişmiş ülkelerde bilim yapanla bilgi toplayan arasında fark çok fazladır.

Bizim eğitimimiz ezberciliğe dayanmaktadır ve bu durum her tür bilimsel düşünceyi engellemektedir. Ezbercilik hafızayı güçlendirir, geniş bilgi sahibi olmakta yardımcı olur. Ama bu sistemde yetişen insanlar genelde, profesör olsalar da bile bilimsel düşünceleri yeterince gelişemez ve bilgileri güvenli olamaz. Hiçbir zaman insanın hafızasının basit bilgisayarınki gibi bile kapsamlı, güvenli ve faydalı olamaz. Hafıza farklı şekilde (görüntü, koku, ses) hayvanlarda da çok gelişmiştir. Uzun zaman kalıcı olan hafıza bazı malzemelerde de vardır.

Bilindiği gibi gerçek bilgi sahibi olmak ve bilimsel düşünceyi geliştirmek bizim gibi toplumlarda hiçbir zaman ön plana çıkmamaktadır. Herkes sadece diploma peşindedir. Diğer yandan biliyoruz ki, en iyi bilim adamları, matematikte ve fizikteki en büyük buluşlarını 22-26 yaşları arasında yapmışlardır. Örneğin Einstein (1879–1955) 24 yaşında yaptığı çalışması için Nobel ödülü almış ve 25 yaşında yaptığı iş ile dünyanın en büyük bilim adamı olduğunu ispatlamıştır. Fransız matematikçi ve astronom Alexis-Clod Clero (18. yüzyıl) Paris Akademisi’nde ilk bildirisini sunduğunda 12 yaşındaydı. Fizik ve matematik konularında en büyük işleri yapmış kişilerden bazıları, ilk bilimsel makalelerini 13–14 yaşlarında yazmışlardır (örneğin Maxwell ve Hamilton).  Adını matematik tarihine yazdıranlar içinde,  21 yaşında düelloda öldürülmüş Evariste Galois (1811–1832) de vardır. İki yaşında kitap okumaya başlayan ünlü fizikçi Thomas Young (1902-1984), içlerinde Türkçe ve Arapça’nın da bulunduğu yaklaşık on dil biliyordu ve 23 yaşında tıpta doktora yapmıştı. Dirac Paul (1902-1984) ve Heisenberg Werner (1901–1976) gibi dehalar da böyle genç yaşlarında zirveye ulaşmışlardır. Son 500 yılda şimdiki gelişmemiş (gelişmekte olan) ülkelerde bunlar gibi değil, bunlara yakın seviyede bile bilim adamı yetişmemiştir. Türkiye’de hafızası bunlarınkinden çok daha fazla gelişmiş çok sayıda gençler bulunurlar, ama bilimsel düşünce gelişmediğinde bu hafızada pek bir işe yaramamıştır.

Acaba Müslümanların kendi ülkelerindeki sayısı 100 kere, üniversitelerinin sayısı da 200 kere artmış olsa, gelecek yüz yılda bilim ve yeni teknoloji üretiminde 12-14 milyon Yahudi’ye ulaşabilirdiler mi? Kesinlikle hayır. Çünkü onlara ulaşmak için Avrupalıların, Japonların ve Yahudilerin bilime ve eğitime, bunları üreten insanlara olan saygılarını kabul etmeleri gerekir. Bu özellik yaşam tarzına dönüşmelidir. Buna ise bizim ihtiyacımız yok seviyesindedir, çünkü biz böyle daha mutluyuz.

Bilindiği gibi gelişmiş ülkeler (gelişmekte hızla mesafe alan Rusya ve Çin’de) hızla genetik silahlar üretiyorlar ve onları geliştiriyorlar. Dünyadaki iklim değişikliği, yakıt ve doğal malzemelerin tükenmesi ve insan nüfuzunun hızla artmış olması, gelişmiş ülkeleri insanların sayısını belirli seviyede tutmak ve türlerini değiştirmek fikrine götürmüştür. Bu silahları üretebilen bazı ülkelerin milletleri için tehlike yaratmadan kullanılması için 5-10 yıl gibi bir zaman gerekmektedir. Bu zaman içinde gelişmemiş ülkelerde yaşam koşulları (iklim, ekonomik ve sağlık) daha da kötüleşecektir. Bilindiği gibi Güzey Amerika’da yaklaşık 450 milyon insandan yaklaşık 350 milyonu ABD ve Kanada’da yaşıyor. Güney Amerikanın nüfuzu yaklaşık 370, Avrupa’nın (Rusya dahil) 650, Afrika’nın 650 ve Avustralya da 40 milyondur. Dünyanın yaklaşık 7 milyar nüfuzunun çoğu Asya’da yaşıyor ve bunların çoğu Evreni yaratan bir Allaha inanmamaktadır. Hıristiyanların yaklaşık 850 milyonu gelişmiş ve diğer kısmı da gelişmesi yaklaşık Türkiye seviyede olan ülkelerde yaşıyorlar. Dünyadaki nüfusun Allah’a inananlar içindekilerden, çok kötü durumda yaşayanların çoğu Müslüman ve çok az kısmı Hıristiyanlardır (Afrikalılar). İyi ki bu dünyada yapılanlar ve yapılacaklar diğer dünyanı ve cennete gitmek için gereken kuralları etkilemiyor.

Temel bilimler ve yeni teknolojiler üretiminde Müslümanlar diğer inançlılardan çok geride kalmışlar ve bu süreç hızlanarak devam etmektedir. Teknolojinin bütün alanlarda gelişmesi ev hayvanlarının bile yaşamını değiştirmiştir. Onlar yeni tür gıdalar kullanıyorlar, TV de görüntü görüyorlar ve sesli teknolojiler dinlenen ortamlarda bulunurlar. Dünyanın büyük kısmında bilimin ve teknolojinin gelişmesi insan sayısının ve insanlar arasındaki yaşam seviyesinin çok artmasına neden olmuştur. Şimdi cep telefonu kullananların da, yazında yemek için bir domates bulamayanlarında sayı çok fazla. Güney Kafkaslarda insanların çoğu 20-100 yıl bundan önce şimdikinden çok daha iyi beslenirlerdi. Bunlarında dinlerle bağlantısı yoktur. Ama bu ve diğer olumsuz olayların ve süreçlerin nedeninin temel bilimlerin ve teknolojilerin gelişmesinin olmadığı bilinmektedir. Tam tersi, yaşamımızın iyi tarafları bu gelişmelere bağlılar.

Matematik tamamen insan mantığına dayanan bir bilimdir. Mantığı en fazla geliştiren matematiktir ve en güçlü mantık matematiğe ve teorik fiziğe büyük katkıda bulunanlarda olmuştur. Doğadaki gerçekleri en fazla ortaya çıkaranlar ve anlayanlar fizikçiler olmuştur. Mantık insanların bildiklerine ve düşüncelerine bağlı olduğundan onun ürünleri ne kadar mükemmel olursa olsun doğadaki gerçekleri ortaya çıkarmayabilir. Bütün yöneticilerin de ulaştıkları belgelerden ve dinlediklerinden doğru sonuçlara varmakları ve diğerlerini etkilemekleri için güçlü mantığa ihtiyaçları vardır. Acaba mantığı ve düşünceni geliştiren temel bilimler okullarda yalnızca ezberletilirse insanların düşünce kapasiteleri ve güçleri nerelere ulaşabilir? Bir daha hatırlatalım. Şimdilerde ülkelerin kalkınmasının  % 76’sı temel bilimlerin ve onlara bağlı olan yeni teknolojiler üretiminin gelişmesine bağlıdır ve yalnız  % 5’i topraklarının zenginliklerine!

Kalitesiz eğitim ve bilim toplumun alt kesimlerinde yaşayan insanların ekonomik, sağlık ve genelde yaşamına çok kötü etkiler yapmaktadır. Diğer yandan böyle durum yüksek kesimlerdeki rahat ve zengin yaşamına, aşağıdakileri ezmeye ve ezilenlerin gözünde onları düşünen “büyük” adam olmalarına imkanı yaratıyor.

Türkiye’deki gazeteciler arasında şöyle bir yaygın fikir vardır. Gazetelerde yayınlanan makalelerin seviyesi buradaki 14 yaşında olan çocukların ortalama zeka seviyesini aşmamalıdır. Genelde bir makale okurun 2 dakikadan daha fazla zamanını almamalıdır. 2008 yılının yaklaşık 17-18 Ağustosunda öğretim üyesi olan AKP kadın milletvekili TV de ilgimi çeken bir durumu sanki şöyle anlattı: Politikacılar mitinglerde halka hitap ederken kullandıkları cümleler 6-8 yaşında çocuğun anlaması şekilde olmalıdır. Bu benim bazı şeyleri anlamama neden oldu. Örneğin seçimden önce DSP başkanı diyordu ki “biz Cumhurbaşkanını karşılıklı anlaşma ile seçmeliyiz. Başkan bir kadın ve Meclis dışından olsa iyi olur.” Ben böyle cümleleri hiç anlamıyorum, çünkü 6 ve hatta 14 yaşlı çocukların en zekisinden bile daha bilinçli ve derin düşünen olabilirim. Ama bende TV de ciddi programları yöneten kadınların problemleri daha derinden ve objektif incelediklerini biliyorum.

Benim kesin şekilde bildiklerimden biri de şudur. Kesin şekilde olmayan problemleri ve yüzeysel konuşmaları dinleyen insanlar gerekli seviyeye kadar gelişemezler. Böyle ortamda çok kesin ve kapsamlı düşünceli kişiler de yetişemezler. Bunlar gelişmiş ülkelerin insanları için büyük kusurladır. Ama kaliteli eğitim, bilim ve yeni teknoloji üretimine katkıda bulunmayan toplumlar için, yani inançlardan bağımsız olarak dünyanın yaklaşık hepsi için, bunların pek bir önemli kusurun olmadığını söyleyebiliriz.

İster bitki, ister hayvan, isterse insanlar için geçerli olan bir gerçek bilinmektedir. Devamlı olarak çalışmayan ve pek ihtiyacı bulunmayan organizma gelişmez. Böyle organizmalar körelir ve fonksiyonlarını kayıp eder. Çok çalışan organizma ise gelişir ve bu gelişmeler en fazla gençlik zamanında kendini gösterir. Ben hep kalkınmanın en önemli temelinden, temel bilimler ve teknolojiler üretimi için gerekli olan düşünce kapasitesinin olduğunu söylüyorum. Yani konumuz olan ve Yahudileri (Avrupalıları ve Japonları da) bu kadar güçlü yapan düşünceden konuşuyorum. Bu milletler ve toplumlar Rönesans yıllarından beri devamlı olarak kaliteli eğitime ve bilime ihtiyaç duymuşlar ve bu yöndeki düşüncelerini geliştirmişler. Bizlerde ise doğayı anlamak, bitkileri ve hayvanları öğrenmek isteği pek olmamıştır. Bizlerde doğanın felsefesi bile gelişmemiş. Bizler iyi ve kötü eğitim ve bilim arasındaki farkı görmek duygusu bile pek gelişmemiştir. Bunların da inançlarla pek bağlantısı yoktur. İnsanlar ne ölçüde inançlarına bağlılarsa bir o kadar da ideolojilere ve geleneklerine bağlılar. Gelişmiş ülkelerde insanların bu özelliklere tutkunlukları az olduğundan ibadet ve dua yaptıkları yerler sayısı, bayraklar, heykeller ve portreler az oluyorlar.

Dönelim Dr. Faruk Saleem’in yazısına. O çok doğru olarak göstermiştir: “Soru: Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür? Cevap: Eğitim (Sorgulayıcı, araştırıcı, yaratıcı). Buna ekleyelim; yapıcı ve toplum düşüncesinin gelişmiş olması.

Soru: Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür? Cevap: “Yanlış eğitim veya sıfır eğitim (Din eksenli, sorgusuz, araştırmasız, ezberci.)

Sonuç: İslam dünyası bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur. Bunlara yapıcı olmamayı,  kıskançlığı, çıkarcılığı, bilimsel düşünceye ve doğru bilgilere yeterli ihtiyacın olmamasını da eklemek gerekir.

Bilimsel Düşünce, Fizik Eğitimi ve Fizik Bilimine Katkı İmkanımız

Bildiğim kadar  iki şey sonsuzdur. Bunlardan biri Evren, diğeri ise insanların düşüne bilmelerinde ki fark.

Ama Evrenin  sonsuz olduğuna tam olarak inanmıyorum.

Albert Einstein. (1879–1955 )

Bilindiği gibi herhangi bir alanın (ister bilim, ister kültür, isterse herhangi bir üretim alanı olsun) gelişmesi ona verilen değere (talep’e) bağlıdır. Avrupalılar ve özellikle kıtanın kuzeyinde yaşayan halklar kaliteli eğitime ve bilime çok değer vermektedirler. Bu nedenle de, örneğin 15 milyon nüfusu olan Hollanda’nın, bilim insanları, Çin’den Avrupa sınırlarına kadar, Asya ve Afrika halklarından (yaklaşık beş milyar insan) daha fazla fizik Nobel ödülü almışlardır. 2006 yılındaki altı Nobel ödülünün ise dördünü ABD kazanmıştır (Temel bilimlere verilenlerin hepsini.) ABD’de de bilimi ve teknolojiyi geliştirenler genelde Avrupalılar ve Yahudilerdir. Orhan Pamuk’un kazanmış olduğu Nobel edebiyat ödülünü de gururla hatırlıyoruz.

Fizik ve matematik için güçlü ve geniş soyut düşünce gerekir.  Böyle düşünce de  bizlerde,  yeteri kadar gelişmemiştir. Bu nedenlerle de,  yalnız bu bilimler değil,  temelinde Fizik olan ve Fiziksel düşünceye  çok bağlı olan teknolojiye de, gereken bir seviyede, katkıda bulunamıyoruz. Matematiği ve fiziği çok iyi kavrayan çocuklar Türkiye’de var ve  böyle çocuklarla yeteri kadar temaslarda bulunduk.  Böyle çocukların temel bilimler yönünde gelişim temposunun (bilgi toplamak ve ezberlemek değil) önünün  Lise ve Üniversite yıllarından başlayarak tıkandığını düşünüyoruz ve böyle olduğunu da çok sayıda bilenler vardır.  Dolayısıyla  bizler genetik  bozukluktan dolayı soyut  düşünce konusunda yetersiz değiliz. Adeta Avrupalılar, Aysallar da (genelde gelişmiş toplumlar olmayanlarda) bir genetik  bozukluğu arıyorlar ve bu da bizler için hoş bir şey değil.

Genelde Türkler ve onların komşuları olan Müslüman ülkelerin halkları, “Dünya üzerindeki halkların pek çoğu gibi”, fizik bilimine büyük katkıda (Nobel Ödülü seviyesinde ve daha fazla düzeyde) bulunmamışlardır. Hıristiyanlar içinde yaşayanlardan ise, sadece Pakistanlı (Müslüman) bilim insanı; 1979 yılında Fizik Nobel ödülü almış olan; Abdus Salam’ın (1926–1996) olduğunu bilmekteyiz. (Bir de kimya üzerine yaptığı çalışmalardan, tek başına Nobel ödülü almış olan Mısırlı bir bilim insanı vardır).

Hayvanlar bildiklerini  yalnızca kendi deneyim ve  diğerlerinden basit öğrenim yolu ile   elde  ediyorlar. İnsanlar  bunlara ek olarak ve daha fazla, bilgilerini okumak, aktif deney yapmak ve bilimsel düşünce geliştirmek yolunu da kullanırlar. Toplumların  gelişme seviyeleri de (ekonomik dahil) ilk önce onların bilimsel düşüncelerinin ve yaptıkları deneylerin  seviyesi ile belirlenir.

Bizler fizik dalında bildiklerimizin çok az kısmını aktif deney yapmak ve bilimsel düşünce geliştirme yolu ile elde ediyoruz. Ön plana ezbercilik çıkmaktadır. Bunları ben Sovyetlerde yaşarken da biliyordum. Burada ek olarak kitapların da çok az okunduğunu gördüm. Ben de bizim çocukları geri zekalı olarak suçlayanları (Bak örneğin  Bilim ve Ütopya  dergisi Eylül 2005 yılındaki tartışmalara. Bizlere geri zekalı doğulular, Sovyetler Ülkesinde yaşayan Hıristiyanlar da diyorlardı), yanlış düşündükleri için, kınıyorum.  Neden?

Her hangi bir konuyu tartışıyor durumunda olan zaman, onun tanıtımını  kesin şekilde belirtmek lazım. Yer yüzünde yaşayan  toplumların eğitim ve kültürel  düzeyleri çok farklıdırlar. Eğitim ve kültür anlayışları,  bu anlayışların içerdikleri ve  kapsamları da, toplumdan topluma değişir. Örneğin,  inançların,  damak tatları,  yemekleri,  müzik duyarlıkları  ve müzik türleri gibi. Her bir toplumun kendine ait eğitimde ve kültürde öncelikleri, değerleri ve  gelenekleri vardır.  Böyle olduğundan toplumların ve milletlerin kültürlerini karşılaştırarak, onların hangisinin daha üstün olduğunu söylemek kolay değil. Bunlar insan duyguları ile belirlenirler. Bir toplumda, bizim açımızdan  pis olan şeyler yemekte kullanıyorlarsa ve çok ayıp olanları normal görürlerse, bizler onları kınayamayız. Onlara geri zekalı deyemeyiz, çünkü zeka kavramını toplumların gelenekleri açısından değerlendiririz. Amerika da kırmızı derililer kendilerini oraya gelen Avrupalılardan daha az zekalı saymıyorlardı. Avustralya’daki yamyamlar da öyle.

Farklı toplumlar ve milletlerin  sosyal bilimler, edebiyat ve müzikteki gelişmede farklara bakarsak Afrika kökenlilerinin Avrupa kökenlilerden gerilerde kaldığını görüyoruz. Ama bu fark kesinlikle temel bilimlerdeki kadar büyük değildir. Örneğin Afrika kökenlilerden dünyaca ünlü  şarkçılar, müzisyenler, yazarlar, kumandanlar ve politikacılar çıkıyor. Ama Amerikada bile yaşayan Afrika kökenlilerden  tanınan matematikçi veya  fizikçi yoktur. Buda normaldir. Meyvelerin türleri olduğu gibi insanlarda farklıdırlar. Bu farklılıklar genlerdeki farklılıktan çok daha fazla toplumların geleneklerine ve değerlerine bağlıdır. Aynı ağacın meyvesinin dokumlarından oluşan ağaçların ve meyvelerin durumları bunların bulundukları toprağa, iklime ve bakıma bağlıdır. Bu nedenle gelişmek isteyen toplumlar geleneklerini ve değerlerini örnek olan ülkelerdekilere benzetmek yolunda hızla değişmek zorundalar.

Temel bilimlerin eğitimi ve teknoloji  kültür, toplumların gelenekleri ve tarihleri ile bağlı olan değerlerden çok farklılar. Bunlar evrensel  değerlerdirler. Bunlar ayrı–ayrı milletlerin duyguları ile değil,  kesin kriteriler ile değerlendire  bilinirler. Şimdiki zaman ülkelerin kalkınmasının % 76’sı temel bilimlerin ve onlara bağlı olan yeni teknolojiler üretiminin gelişmesine bağlıdır ve yalnız  %5 i topraklarının zenginliklerine. Ezberciliye dayanan ve doğru dürüst bilgi vermeyen eğitim, dürüstlük, vatanseverlik ve çalışkanlık sosyal bilimlerin ve temel bilimleri içermeyen genel kültürü geliştirebilir, ama asla bunlara bağlı olan ekonomik kalkınmanın payını artıramaz. Bu pay da zamanla azalmak zorundadır. Bize düşünceyi geliştiren eğitim gerekir. Bilim adına boş yere paralar harcayarak profesör ve makale sayısını artırmak, okul ve üniversite sayısını artırmak hiç bir şey vermeyecektir.

Türkiye’deki gazeteciler arasında böyle bir yaygın fikir vardır. Gazetelerde yayınlanan makalelerin seviyesi buradaki 14 yaşında olan çocukların ortalama zeka seviyesini aşmamalıdır. Bir makale okurun 2 dakikadan  daha fazla zamanını almamalıdır. 17-18 Ağustosta öğretim üyesi olan AKP kadın milletvekili TV’de ilgimi çeken bir durumu sanki böyle anlattı. Politikacılar mitinglerde halka hitap ederken kullandıkları cümleler 6 yaşında çocuğun anlayacağı şekilde olmalıdır. Bu benim bazı şeyleri  anlamama neden oldu. Örneğin DSP başkanı diyor ki “biz Cumhurbaşkanını karşılıklı anlaşma ile seçmeliyiz. Başkan bir kadın ve Meclis dışından olsa iyi  olur.” Ben böyle cümleleri hiç anlamıyorum, çünkü 6 ve hatta 14 yaşlı çocukların en zekisinden bile daha bilinçli ve derin düşünen olabilirim. Benim kesin şekilde  bildiklerimden biri de şudur: Her meseleyi kesin şekilde olmayan ve yüzeysel dinlemeye ve anlatmağa çalışan insanlar gerekli seviyeye kadar gelişemezler. Böyle ortamda çok kesin ve kapsamlı düşünceli kişiler de yetişemezler.

Diğer bir örnek daha vereyim.  Hepimiz masallar dinlemişiz ve gökten üç elma düşeceğini biliyoruz. Hıristiyanların da masallarında  çok zaman üç sayısı geçiyor. Ama bir fark vardır. Avrupa’da yaşayanlar elmanın neden düştüğünü de biliyorlar, ama diğer Hıristiyanların eğitim sistemleri bizimkine benzediğinden Newton kanunlarını gerekli seviyede bilmiyorlar. Avrupalılar üç meselesinde de masal çerçevesinin dışına çıkmışlar. 200-300 yıldır biliyorlar ki farklı süreçlerin (aydınlatılmak istenen olayın) bağlı olduğu bağımsız değişkenlerin sayısı üçten farklı olabilir. Matematik dilde dersek incelenen fonksiyon farklı sayıda değişkenlerle belirlenebilir. Bizler düşünce tarzımızı belirleyen geleneklerimize daha fazla bağlı olduğumuzdan her zaman anlatmağa çalıştığımız problemin de üç ayağı olduğundan konuşuyoruz. Medya yardımı ile daha da ötesini biliyoruz. Bu üç ayağı olan problemlerin çözülmesi için gerekenin yapılacağını duyuyoruz. Ben neden her problemi yalnız üç faktörün belirlediğini ve gerekenlerin ne olduklarını anlayamıyorum.

Fizik ve matematiğe büyük katkılarda bulunmak için güçlü ve geniş bir soyut düşünce gerekir.  Böyle bir düşünce yapısı ise bizlerde yeteri kadar gelişmemiştir. Bu nedenle de,  yalnız bu bilimler değil,  temelinde matematik ve fizik olan ve fiziksel düşünceye doğrudan bağlı olan teknolojilere de, önem arz edecek seviyede katkı da bulunamıyoruz. Oysa matematiği ve fiziği çok iyi kavrayan çocuklar Türkiye’de de vardır ve böyle çocuklarla çeşitli şekillerde, yeteri kadar temaslarda bulunduk. Böyle çocukların temel bilimler yönünden gelişim temposunun  önünün lise ve üniversite yıllarından başlayarak tıkandığını biliyoruz. Dolayısıyla bizler bir genetik bozukluktan dolayı soyut düşünce konusunda yetersiz değiliz. Ancak Avrupalılar, adeta Asyalılarda (genelde gelişmiş toplumlar olmayanlarda) bir genetik bozukluğun olduğunu düşünür hale geldiler; bu ise bizler için hiç hoş bir durum değildir. (Temel bilimlerde yarı doğru, yarı yanlış bilgi toplamak ve ezberlemek esas amaç olamaz. Bazı hayvanların da becerebildiği az değil ve hafızaları da çok güçlüdür.)

Keşke Türkiye’de kaliteli eğitim ve bilim isteyen bir kurumumuz olsaydı. Keşke sadece okul ve üniversite sayısının artmasının kalite anlamında bir işe yaramadığını anlayabilseydik. Bizlerle kıyaslandığında, kaliteye daha fazla önem veren Çin ve Rusya’da okul ve üniversite bizden daha fazladır. Onlar her yıl uluslar arası fizik ve matematik olimpiyatlarından galipler çıkarıyorlar ancak bilimin ve teknolojinin gelişmesine Avrupa’nın kuzeyindeki ülkelerin toplamı kadar katkıda bulunamıyorlar.

Dünyanın büyük bir kısmındaki toplumlar gibi, bizim de eğitimin ve bilimin nasıl bir şey olduğunu ne kadar anladığımız tartışılır. Biz de yeterli düzeyde bilimsel tartışmalar olmadığı için, bilimsel düşüncemizin yeteri kadar gelişmesi ve bilim insanlarının neler yaptığının takip edilmesi olası değildir. Keşke bilime ve bilim insanına değer vermeyi; TÜBA, TÜBİTAK ve YÖK gibi kurumlardan hiç olmazsa birisi gerektiği kadar bilseydi. Bu durumda ülkemizin eğitim ve bilim için ayırmış olduğu büyük paralar yok yere boşa gitmezdi. Diğer yandan eğitimli iyi bilim insanlarını ve özellikle, çalışmalarımızda ki ve düşüncelerimizde ki kusurları gösterenleri sevmiyoruz.  Bu tip şeyler alışkanlıktır, toplum terbiyesidir. Oysa bizim insanlarımız, özellikle köylerde yaşayan ve üniversite eğitimi almayanlarımız, diğer toplumların pek çoğundan daha konuksever ve başkalarına yardım etmeyi seven insanlardır. Ama ne yazık ki, bu insanlarımızın çocuklarının alması için, fiziği doğru anlatan bir tane bile okul kitabı Türkiye’de yoktur.

Nüfusu oldukça kalabalık olan ülkemizin, yüksek eğitime ve bilime ayırdığı paralar hiç de azımsanacak ölçülerde değildir. Buna rağmen bu konularda ülkemizin kötü durumda olması bizim bu durumun üzerine gitmememizden kaynaklanır. Bu derdimizin iyi anlaşılması için bir örnek verelim.  Bu yıl İngiltere’de basılan, Malcolm Longair’ın  yaklaşık  520  sayfa olan, “The new Cosmic Century.  A History of Astrophysics and Cosmology” Cambridge  2006, künyeli kitabını ele alalım. Bu kitapta, 1900–2000 yılları arasında, kitabın konusu olan alanlarda ve bunlara bağlı olan konulardaki en önemli bilimsel sonuçlar tartışılmış ve bu sonuçları ortaya koyanların adı, soyadı ve yaşadığı yıllar verilmiştir. Türk Cumhuriyetleri kökenliler içinde (Türkiye dahil), bu kitapta yalnızca benim adım geçmektedir. Oysa ki bu konularda çalışan bazıları TÜBA üyesi dahi olan bir sürü çalışanlarımız vardır.

Bilim ve eğitimle ilgili yukarıda söz ettiğimiz yetersizlikler, bizlerle iç-içe yaşayan Yahudilerde ve Ermenilerde çok daha az olduğundan, onlar sayılarının daha az olmasına rağmen Dünya bilimine ve teknolojilerine bizlerden daha fazla katkıda bulunmaktadırlar. Örneğin Sovyet bilimine ve tekniğine 1917–1987 yılları arasında en fazla katkısı olan işleri ve kişileri  kapsayan “1917–1987 yılları arasında Sovyet bilimi ve tekniği. Vakayiname.  Moskova. Nauka 1988” künyeli resmi kitap da Ermeni kökenli yirmi beş (25) kişinin adı geçerken, Türk Cumhuriyetleri kökenlilerden ‘birisi ben olmak üzere’ yalnızca iki (2) kişinin adı geçmektedir.

Kazan Tatarları içinden bu kitapta on bir (11) kişinin adı geçmektedir. Elbette onlar da Türk kökenliler ama Ruslarla, Moskova’ya yakınlıklarından dolayı, iç-içe yaşamaktadırlar. Yaklaşık bin yıllık etkileşimin sonucunda onlar Temel bilimlere ve teknolojiye tüm diğer Türklerden daha fazla katkıda bulunmuşlardır. Sovyetler Birliğinde yaşayan Kazan Tatarlarının sayısı Ermenilerin sayısından 1–2 milyon daha az idi. O zamanlar Sovyetler Birliğinde yaşayan Ermenilerin sayısı yaklaşık 6–7 milyon civarında idi. Bu örnek de kusurumuzun genetik olmadığını göstermektedir. Burada biz insanların eğitim, bilim ve kültür açısından genetik farklarının hiç (veya çok az) olmadığını söylemiyoruz. Bizim ön plana çıkarmak istediğimiz, toplumların ilgi ve değerleridir. Bizlerin kaliteli eğitime ve bilime neredeyse hiç değer vermediğimizi, bunların toplumun ve devlet kurumlarının ilgi alanı dışında kaldığını üzülerek belirtiyoruz.

Unutmamak gerekir ki bilime ve teknolojiye yapılan katkı toplumların (milletlerin) geleneklerine sıkı sıkıya bağlıdır. Örneğin bilime en fazla katkıda bulunanlar Yahudiler, teknolojiye ise Japonlardır. Şimdilerde İngilizler ve Almanlar, kişi başına bilime yaptıkları katkılarda Yahudilerden, teknolojiye yaptıkları katkılarda ise Japonlardan sonra gelirler. Avrupa’daki diğer toplumların, hem bilime hem de teknolojiye olan katkıları İngiltere’den ve Almanya’dan uzaklaştıkça (kuzey doğrultusu dışında) genel olarak azalır. Fransızlar ise fizikten daha çok matematiğe katkıda bulunmuşlardır.

Bizim insanlarımız da, Dünyanın geri kalan altı milyar insanı gibi,  gözüyle görebildiği, dokunabildiği, kokusunu alabildiği, genelde elle tutulabilen somut şeylere değer veriyorlar. Gelişen teknolojinin temelinde duran bilimle, gözle görünmeyen teknoloji yenilikleriyle ve özellikle soyut düşünce ile doğrudan olarak pek ilgilenmeyiz. İnsanlarımız Dünyadaki küreselleşmeye bağlı olan kaçınılmaz süreçlerden (bankaların, fabrikaların, arazilerin satışlarından, özelleştirilmesinden) rahatsız olmaktadırlar ama nedense kurumlarımız, topluluklarımız, derneklerimiz eğitimin ve bilimin iyileştirmesini bu denli düşünmüyorlar. Doğada her zaman daha güçlü olan bitkiler ve hayvanlar zayıf olanların yaşam koşullarını zorlaştırmışlar ve bazen de ortadan kaldırmışlardır. Günümüzde ise en büyük güç yeni bilim ve teknoloji üretimindedir.

Sovyetler Birliğindeki insanların çocuklarının iyi eğitim alması için, kendi yaşamlarından kısarak para harcamaları yaygın idi. Türkiye’de de insanlar çocuklarına bir üniversite kazandırmak için çok çaba göstermektedirler, kendilerini ekonomik olarak zorlamaktadırlar. Ama söz konusu iyi eğitim ve bilim olduğunda, çok zengin aileler bile para harcamaya yanaşmamaktadırlar. Çocuklarının herhangi bir üniversiteyi bitirmesi asıl amaç olarak görülmekte, fakat temel bilimler alanında, ne bilim, ne de düşünce seviyesine pek gerek duyulmamaktadır. Doktora diplomasının Avrupa’dan veya Amerika’dan para gücüyle alınmasının da pek önemi yoktur, yeter ki diploma sahibi İngilizceyi iyi bilsin. Özel kolejler ve üniversiteler, genelde, çocukların keyifli ve farklı ortamlarda hayat geçirmesi ve iyi İngilizce öğrenmesi için değiller mi?

Türkiye’de İngilizce eğitim de çok tartışılan bir konudur. Bizler Türkçe eğitimi destekliyoruz. Birincisi eşit eğitim hakkı yurttaşlarımızın hepsi için olmalıdır, yani hem zengin, hem de düşük gelirliler için. İkincisi ise insanlar kendi dilinde anlatılanları daha iyi anlar, anlatır ve öğrendikleri konularda rahatça tartışabilirler.  Ama hangi dilde olursa olsun asıl kaçınılması gereken,  ezbercilik yolu ile öğretmek, öğrenmek; dersin özünü anlamamak ve düşünce geliştirmemektir. Ne yazık ki, bizde ne anlamak ne de düşünce geliştirmek amaçtır.  Bu durumda iş kolaylaşır. Ne ders anlatanın kendisinin anlattığı konuyu anlamasına, ne de öğrencilerin anlamasına pek gerek kalmaz. Böyle olunca da dersin ana dilde olmamasının bir önemi de kalmaz. Diğer yandan İngilizce eğitimin avantajları ise,  Dünyada en yaygın olan dili bilmenin getirdiği iletişim kolaylığı ve uluslararası kaynaklardan gerekli bilgileri kolayca elde etme imkânıdır.

Tabi ki ezberciliğin hiç önemi olmadığını savunmuyoruz. Ezbercilik hafızayı güçlendirir ve bu da çok önemlidir. Örneğin gündelik hayatımızda, özellikle anakentlerde adresleri (yolları) ezberlemek gibi yaşamımızı kolaylaştıran durumlarda ve çalışmalarımızda, bazı temel formülleri her seferinde dönüp bakmamak, zaman kazanmak için akılda tutmak kullanışlıdır. Hafızanın güçlenmesi için bizim eğitim programımız, imam hatip okulları ve özellikle üniversite sınavlarına hazırlık süreci yeteri kadar olanak sunmaktadır. Bunların arasında pek büyük bir fark da yoktur ve bu nedenle de normal okullar ile imam hatip okulları arasındaki farkın bu kadar ciddiyetle tartışılmasını da anlamak pek mümkün değildir.

Bilimin Estetiği, Bilimin Dili

Sonsuz/uzak ve yakın/dar anlamıyla insanın çevresi ya da daha soyut, somut nesne karşılığı olmayan kavram dünyası, insan türü için birer KONU’dur. İncelenmesi, bilinmesi, anlatılması, hakkında yorum yapılması gereken bir konu sınırsızlığı ile kuşatılmışız. Aşk, acı, yoksulluk, sevinç, sömürü, savaş, özgürlük, barış, sosyalizm, ev,  köy, kent,   kapitalizm, hayvan, bitki, okyanus,  faşizm, eğitim, bilim, dost, düşman,  arkadaş, ana, baba, kardeş, felsefe, sanat,  yaşam, sevgi, teknoloji, ölüm, zulüm, din vbg. olgulara ilişkin bilgimiz, kanımız, yargımız vardır ya da oluşmaktadır.  Bütün bu bilgi, yargı, kanılar;  konu olan bu olguları adlandırmaktan tutun, onlara ilişkin bir şeyler söylemeye kadar her etkinliği DİL ile gerçekleştiririz. Başka türlüsü olanaklı mı? Şimdilik değil, önceden de değildi. Sınırsızlık ile kuşatılan insan türü,  sınırsız bir konu yumağı ile karşı karşıyadır. Ötesi, neredeyse, ayrıntıda, her dakika yeni bir konu ile karşılaşmaktayız. Konu dediğimiz bu sınırsızlık, dile dönüşen olgulardır. Dilden ve bizden bağımsız olanlar olduğu gibi, dile ve bize bağlı olanlar da vardır. Ancak, dilden bağımsız konu olma olanakları yoktur.  Konu olmuşsa, olacaksa dilsel olmak zorundadır.

Özcesi, insan için, kendisi de dahil, [bireyselliği, toplumsallığı, fizyolojisi, psikolojisi, kimyası, görünüşü, kimliği, kişiliği ile] her şey bir konudur.

Konu dildir, dil bile insan için bir konudur. İnsan, insan dilini, bir konu yaparak, dilselleştirerek inceleyip onu anladı; anlarken, dili kullandı.

Anlamak zorunda olan insan, anlatmak zorundadır da…

Düşünen insan, düşündüğünü söyleyen insan.

Anlamak zorunda olduğu her şey KONU, anlayabildiği kadarıyla, anladığına ilişkin anlattığı her şey  YORUM’dur.

Şöyle özetleyebiliriz; biz insanlar için her şey konu; o her şey için söylediğimiz her şey yorumdur… Dilimiz ile, her şeyi konulaştırır, konulaştırdığımız her şeyi yorumlarız.

Bütün bunlara dilsel etkinlik deriz. Siz buna düşünce etkinliği, çözümleme, bireşim etkinliği de diyebilirsiniz.

Bir konuya ilişkin yorumumuz (söylediklerimiz, yazdıklarımız, ilettiklerimiz, bildirdiklerimiz) bilimsel olabilir, sanatsal olabilir, felsefi olabilir. Doğru olabilir, yanlış olabilir, yalan da olabilir.

Bir bebek, ağlayarak meme istediğinde, bir yorumda bulunuyordur. Konusu açlık, yorumu memedir. Tek sözcükle konuşmaya başlayan bir çocuk, eliyle işaret ederek istediği bir oyuncak onun için konu, onu bana verin, demesi bir yorumdur. Bir anne ya da babanın, çocuğuna ilişkin olarak, “bizim murat, bu yıl üniversiteye başladı, aynı yıl devrimci oldu” türünden bir sözce üretmesinde, murat konu, üniversiteye girip devrimci olması ise yorumdur. Su, iki hidrojen bir oksijenin bireşimidir diyen bir öğretmen için ise; su konu, diğerleri yorumdur. Bir düşünürün, aşağıdaki sözcesinde “Asgari Ücret, emeğin devamlı bakım ve korunması yani işçinin sağ ve neslini üretecek (besleyip, eğitip, geliştirecek değil sadece üretecek] durumda tutmak için vazgeçilmez olan şeyleri üretmek için verilen emeğin doğal fiyatıdır. Bu satma alma işinde kapitalizm öyle bir noktaya gelecektir ki, satılamaz, satın alınamaz sanılan şeylerin bile, pazarlanıp, alınıp satıldığı bir dönem olacaktır” Asgari ücret, konu; diğer sözbirimlerinin toplamı ise yorumdur. Kapitalizmin geleceği bir nokta, konu; diğer sözbirliklerinin toplamı ise yorumdur.

Bir biliminsanının, “fizik, enerji ve enerjinin maddeyle etkileşimi konularını inceleyen bilim dalıdır.” Sözcesinde, fizik, konu; enerji ve enerjinin maddeyle etkileşimi konuların inceleyen bilim dalıdır” bölümü ise yorumdur. Anlaşılacağı gibi, biz insan türü evreni ve evrene ilişkin soyutlamaları ikiye ayırırız;

1. şeyler, 2. şeylere ilişkin görüşler

Bu konu olan sınırsız olgu ve nesneler yani şeyler ile bu konulara/şeylere ilişkin yorumlarımız genel olarak birkaç kaynağa bağlıdır. Bu kaynaklar düzmece, kurmaca, inanmaca ve bilinmece’ye dayanır.

İşte, dünyayla ilk ve genel anlamda dil ile kurulan bu ilişkiden sonra, daha soyut dilsel süreçler işlemeye başlar. Bu söylenenler sonucu şu yargıya ulaşabiliriz; biz, insan türü, bizim dışımızdaki, gittiğimiz, gördüğümüz, duyduğumuz, dokunduğumuz, duyumsadığımız ya da gitmediğimiz, görmediğimiz, dokunup, duyumsamadığımız, duymadığımız her olgu hakkında bir şeyler söyler ya da bir şey/şeyler söyleyenlerden duyarız. Dil bu anlamda bize, gitmediğimiz, görmediğimiz, bilmediğimiz, duymadığımız, duyumsamadığımız şeyler hakkında da yorumda bulunma yeteneğini kazandırır. Yeni bir şey daha söyleyebiliriz; bizim dışımızda, bizim istencimize bağlı olmadan var olan, olmakta olan, olmuş olan her şeye ilişkin bir bilgimiz, bu bilgiye ilişkin de bir başka bilgimiz var. Her şeyi ve her şeye ilişkin bilgilerimiz somut ve soyut üretiminde, adlandırılmasında, yorumlanmasında ise her zaman, hep dil var. Dilsel üretimimizin; anlatmamızın ya da anlamamızın işe yarar, doğru, gerçeğe bağlı olması ise, yani dilimizin gerçeği yansıtmasının yolu ise bilime bağlıdır, bilimsel bilgiye bağlıdır. Bir tek dilsel dizgemiz olmasına karşın, birden çok bilgilenme yöntemimiz, kanalımız vardır. Örneğin, duyumsal bilgi, sanatsal bilgi, felsefi bilgi, dinsel bilgi, sezgisel bilgi vbg. Ancak, bunlar arasında güvenilir, genelgeçer olan, durmadan yenilenen ve artan, güvenirliği kendisine ve yöntemine bağlı olan bilgi türü BİLİMSEL BİLGİ TÜRÜ’dür. Bilimsel bilgi ile konu olan her şey hakkındaki söylediklerimiz, yorumumuz gerçeğe en yakın, dolayısıyla doğruya en yakın bilgidir. Bilimsel bilgiye dayalı konu ve yorum dilselin gerçekliğini, doğruluğunu yansıtır. Birisi, bir dil ile, bir şeye ilişkin bir şeyler söylüyorsa ve bu söyledikleri, bir şeye ilişkin bilimsel yöntemlerle elde edilmiş bilimsel bilgi ise, o kişinin söyledikleri doğruya ve gerçeğe en yakın konu ve yorum olur… Bir yorumun doğruluğu, hakkında sözü edilen, konunun doğru kavramlaştırılmasına bağlıdır, yanlış kavramlaştırılmış bir konu hakkında doğru yorum yapma, doğru şeyler söyleme olanağımız da yoktur ya da doğruluğuna güvenme olanağımız yoktur. Doğru olması yetmez, doğru oluşuna güvenilir olması da gerekir. Dilsel etkinlik, bilimsel etkinlikle beslenirse, (bilimi dilsel etkinlik zaten besler) dilsel söylem, gerçeğe yakın söylem olur. Dilin dedikleri, bilimin dediklerine bağlıdır, bağımlıdır.

Dil, anlaksal (zihinsel) fizyolojik, ruhsal, fiziksel, toplumsal, bireysel etkinliklerin dizgesel bir bileşkesidir. Bu sayılanlardan biri olmadan dilsel etkinlik gerçekleştirilemez. Bir şey gerçekleşse bile bu dilsel olmaz.

Dil, dünyada, yalanın da gerçeğin de, yanlışın da,  doğrunun da konu edilip yorumlanıp, iletilip, bildirilip, söylenmesinde ya da doğru/yanlış anlatılmasında işlev görür; tersine alıcı dilsel etkinlikler olarak, dinleyip, okuyup, doğru ya yanlış bir anlama varılmasında da işlev görür. Yanılmak ya da yanıltmak büyük oranda dilsel göstergelere bu göstergelerin dizimine, bu göstergelerin seçimine, yüzey ve derinde sunumuna bağlı değişebilir. Gerçeği, doğruyu bile dilsel etkinliğin bu yöntem ve biçimleriyle yanılgılı biçimde bir anlaktan bir başka anlağa aktarabiliriz.

Sınıflı toplumlarda genel olarak göstergeler dünyası, özel olarak ise bilim dışı bilgi türleri (din, felsefe, sanat), dil aracılığıyla çok özel ve önemli işleve koşulmuşlardır.

Bilim dili olarak adlandırılan üst dil edimi ile bilimin doğal dile dönüştürülmüş biçimi estetik bilim dili ya da bilimin estetik dili olarak adlandırılabilir. Bugün, bilim dilinin ulaştığı söylem gücü, güvenilir bilgisinden öte, konularının ve konuların ilişkin bilginin olağanüstü birikmesi, bu bilginin özünün, nesnesinin sanatın kurmaca gerçeği ve dilinden daha yetkin, sanatsal düşlem gücünden, kurgusundan öteye varan bir estetik gerçeklik ve bu gerçekliğin dilsel sunumu var. Kurmaca gerçeklik, gerçekliğin az bilindiği, gerçekliğin bilinme olanaklarının az olduğu, gerçekliğe ilişkin doğru bilgiye ulaşmada güvenilir ve yenilenebilir yöntemlerin bulunmadığı tarihsel dönemlerde; özellikle insan odaklı bilgi ve bu bilginin haz verici kurgusuna dayalı dilsel, göstergesel sunumlar beğeni toplaması doğaldı. Ancak, günümüzde kurmaca gerçekliğin asla ulaşamadığı, görülen o ki asla da ulaşamayacağı kurgusal olmayan, kurgunun ulaşamayacağı bir gerçeğin doğru ve gerçekteki estetik bilim ile dile dönüştürülmüştür. Neden, geri bir kurgu dünyasının dili ile oyalanmalı ki? Ötesi, bu geri kurgu, estetik düzeyi de gerçeğin estetiğine ulaşamayacak ise, bilimsel gerçekliğin üretimi hem alan hem kavram hem de söylem gücüyle, saniyelerle sınırlı bir yeni gerçeklik güzelduyuları ile bizi sarmalıyorsa?…

Diğer yandan, kurmacanın yanında, bir de düzmece dünya ve bu dünyanın üretiminde yer alan düzmece bir dil var. Felsefe olarak adlandırılan, bilim öncesi insanın bilme, bilme ile haz alma, düzmece gerçeğin soyutlanıp kavramsallaştırması olan bu düşünsel etkinliğin, yüzlerce katı kavram üreten bilime yerini tümüyle terk etmesi bir zorunluluk olmuştur. Çünkü düzmece söylemlerin, tümüyle öznel/bireysel soyutlamanın soyutlaması olan kimileyin gerçeğe ilişkin öngörülerde de bulunan, hatta kimine göre bilimin doğuşuna katkılar sağlayan bu alan ile artık özellikle ergen insanı oyalamanın bir gerekçesi kalmamıştır.

Bugün inanmaca olan, din olgusu, kurmaca ve düzmeceden belki daha eski olmasına karşın, varlığını sürdürmesi, belki de kendisini dar anlamda besleyen nesnel gerçeklik ile kurmaca ve düzmece etkinliklerinin de önemli payı vardır. Milyonlarca insanın hala bilimin biriktirdiği karmaşık, dizgesel ama gerçek bilgilere ulaşamaması, onları taşların, duvarların, binaların çevresinde dolanmaya itmektedir. Gerçeğe bu denli uzak kalman milyonlarda acaba, kurmaca, düzmece, inanmacaların etkisi nedir? Sormak ve yanıtlamaya çalışmakta yarar vardır.

Bilimin bugün, tek başına bir usun ulaşamayacağı zenginlikte düş, düşünce, bilgi ilişki, çelişki biriktirip insana sunması; bu düş, düşünce, ilişki ve çelişkinin sağladığı derin kavrayış, bu kavrayıştan alınan haz sonsuzluğu ile anlama ve anlatma yetimizi geliştirmesi, yaşamımızın 150 bin yıl içinde biriken, soyutlanan, kurgulanan ama çözümlenmeyen sorunlarını,  200 yüzyılda çözümlemesi, bizi kurguda, kılgıda, algılamada, anlamada öngörülmeyen düzeylere eriştirmesi, sanatın kurgularını, felsefenin düzgülerini, dinin  inançlarını karşılaştırılamaz ölçüde aştı. Bunlara bilim öncesi, 150 bin yıl için yaptıkları için teşekkür edelim ve artık birer anı olarak gereken yere saygıyla yerleştirelim. Yaşamdan uzak tutalım. Özellikle, genç yaşamlardan…

Bugün kurmaca, düzmece, inanmaca üçlüsü, gericiliğin, kapitalizmin, emperyalizmin ve bunların uzantısı olan postmodernizmin hizmetindeki eskimiş düşünce ve eski yaşama karşı çözüm sığınıklarıydı.  Bunlar sığınak olmaktan çok insan usuna ve insan usunun evriminin en genç ve en dinamik buluşu bilime saldırı araçlarıdır.

Bu araçlar ki “parazit sınıf emperyalist burjuvazi, egemenliğini koruyabilmek için, insan bilinci üzerinde ideolojik nüfuz kurmak için her çeşit araca başvurur. Çürüyen kapitalizmin diplomalı kiralık uşaklarınca üretilen ideolojisi,  bir yandan emperyalizmin “satılan ve satın alınan”  insanımsılarını yetiştirmek için hiçbir şeyden geri durmama; öte yandan halk kitlelerinin bilincini, akla gelebilecek her araçla, “sosyal hayat”, “sanat eseri” veya “felsefi sistemler”, “dinsel dogmalar” (ro) olarak propaganda edilen obskürantizm (bilmesinlercilik), demagoji ve pornografi aracılığıyla bulandırma hedefini güder.

Felsefi gericiliğin panayırında düzinelerce sergi barakası, ilginç afişleriyle Amerikan, İngiliz ve Fransız dar kafalıları cezb eder. Burjuvazinin profesörleri, doktorları ve yazar müsveddeleri, ortak şer davaları adına, çeşitli reçeteler doğrultusunda, insan ruhunu mistisizmin ve batıl inancın zehriyle her tür berrak düşünce yeteneğinden yoksun bırakmaya çalışıyorlar.

Saldırgan emperyalizmin ikiyüzlü felsefesinde her şey; bütün sapkın öğretilerinin baştan çıkarıcı tanımlamalarından ve çürüyüp gitmiş ideolojik malın üzerine yapıştırılmış renkli reklâm etiketinden başlayıp, ilk ve en son sonuç çıkarımlarına değin yanıltıcı ve yalancıdır. Onların ‘ampirsizimi’ gerçek deneyime düşmandır;’rasyonalizm’ usla çelişir; ‘pozitivizm’ bilimde gerçekten pozitif olan her şeyden nefret eder; ’pratikçilik’ toplumsal pratiğin sonuçlarını alaya alır; ’gerçekçilik’ gerçekliği tahrif eder;”kritisizim’ kemikleşmiş dogmatizmi savunur. Bu arada, isimleri o çok tutulan ‘neo’ önekiyle anılan sayısız tek tek teoriler, eski metafizik hurdayı yeniden gün ışığına çıkarmanın ötesine geçmez.”(1)

Özcesi ve sonuç olarak, onların bu araçlarını yaşamın, bilginin, bilincin, insanın dünyasının dışına atmak bir zorunluluktur.

(1) B. Bişovski,  Felsefe Yapan Karanlıkçılar, (Çev. O. Geridönmez), Bilim ve Düşünce içinde, sayfa 111, sayı 2, Ekim 2005, Evrensel Basım Yayın.