Yabancı Dil Öğretiminde Sorunlar

Yabancı dil eğitimi ülkemizde maalesef hiçbir zaman istenen düzeye gelememiştir. Yıllardan beri öğrencilerimizin bir türlü yabancı dil öğrenemeyişi tartışma konusu olmuştur. Her kafadan bir ses çıkmış, uzmanlar ve uzman olmayanlar kendi görüşlerini beyan etmiş ama bir türlü sağlıklı bir neticeye ulaşılamamıştır. Meşhur birkaç üniversite hariç üniversitelerde dahi bu sorun tam olarak çözülememiş ve şu önyargı halkımızın kafasına yer etmiştir: Türkiye’de asla yabancı dil öğrenilmez. Yabancı ülkelere gitmek ve dünyanın parasını dökmek gereklidir. Peki, neden bu soruna bir türlü çare bulunamıyor? Çünkü sorunun kaynağı bilinmiyor. Bir hastalığa çare bulmak için ilk önce onu teşhis etmek gerekir. Daha sonrada bu teşhisi koyan doktor veya doktorların bu tedaviyi uygulaması gerekir. Ülkemizde henüz bu soruna henüz sağlıklı bir teşhis konulabilmiş değil. Peki nedir bu sorun? Bir İngilizce Öğretmeni olarak elimden geldiğince açıklamaya çalışayım: İlkönce şunları  saptayalım:

1-) Yabancı dili kime öğretiyoruz?

2-) Yabancı dili neden öğretiyoruz?

3-)Yabancı dili nasıl öğretiyoruz?

1- YABANCI DİLİ KİME ÖĞRETİYORUZ?

Yabancı dili kime öğretiyoruz? Yabancı dili bütün öğrencilere, yani her kesimden, ihtiyacı olsun veya olmasın, yaşadığı şartlar buna uygun olsun veya olmasın herkese ama herkese öğretmeye çalışıyoruz. İnsan doğasında bir özellik vardır bunu eğitimciler iyi bilir fakat uygulayamaz. İnsan sadece ihtiyacı olan ve ilgi duyduğu şeyi öğrenir. Birçok bölgemiz vardır ki yabancı dil burada yaşayan insanlar için hiçbir şey ifade etmemektedir. Bununla ilgili yaşadığım bir olayı aktarmak istiyorum.

Görevimin ilk yıllarıydı ve Bolu ilinin kırsalında bir ilköğretim okulunda çalışıyordum. Fakat öğrencilerin seviyesi o kadar geriydi ki değil İngilizce öğrenmek birçoğu 7. 8. sınıfta olmasına rağmen doğru dürüst okuma-yazma bilmiyorlardı. Ailelerin sosyo-ekonomik durumu çok düşüktü. Çocukların evlerinde okuyabilecekleri kitap, dergi, gazete hiçbir şey yoktu. Bırakın İngilizceyi Türkçeyi bile zor konuşuyorlardı ve birçoğu açlık çekiyordu. Hatta hiç unutmuyorum açlıktan bir deri bir kemik kalmış bir öğrencim bana “öğretmenim iki gündür bir şey yemiyorum, ayakta duramıyorum demişti. Şimdi soruyorum sizlere bu çocuk için yabancı dilin ne anlamı olabilir. Kısacası dersin ve okulun ne anlamı olabilir? Bir başka öğrencimde şu soruyu sormuştu: Öğretmenim ben çiftçilik yapıyorum, İngilizce öğrenip ne yapacağım, ineklerle mi konuşacağım? Onun ve diğerlerinin tek derdi karnını doyurmaktı. Evet gene aynı süreç işliyordu ve insanlara deli gömleği giydiriliyordu. Biz bu çocuklara İngilizce, Tarih, Matematik vesair dersler öğretmek için kendimizi parçalıyorduk. Şöyle bir empati kurmaya çalışalım: İşsizsiniz, evsizsiniz ve açlıktan can vermek üzeresiniz, birtakım adamlar geliyor ve size diyor ki, gelin sizin için bir program hazırladık, bu programa katılırsanız gelecekte bir işiniz olacak ve rahat edeceksiniz, sizi bir yere kapatıyorlar ve hayatla hiçbir alakası olmayan veya size o anda öyle gelen birtakım bilgileri kafanıza doldurmaya çalışıyorlar. Bu arada size Aborjin dili öğretmeye çalışıyorlar. (Sizin bir aborjinle karşılaşma ihtimaliniz ne ise onların da bir İngilizle karşılaşma ihtimali o kadardır) Karnınızın aç olduğunu söylediğiniz zaman ileride doyacağını söylüyorlar. Bu ilerisi de en az 8-10 yıl sonrası.  Ne düşünürsünüz? Ne hissedersiniz? Lütfen hayalinizde canlandırmaya çalışın. İşte o insanlarda aynen bunu hissediyorlar.

2- YABANCI DİLİ NEDEN ÖĞRETİYORUZ?

Bu soruda öncekiyle yakından ilintilidir. Bu sorunun cevabına geçmeden önce gene bir hatıramı anlatayım. Yazları bazen Antalya’ya gideriz. Bir gün burada sahilde geziyorduk Kaleiçi tarafına doğru ilerlerken karşımıza birtakım sokak satıcıları çıkmaya başladı. Etrafta bir hayli de turist vardı. Satıcıların bazıları yaşları küçük çocuklardı ve turistlere bir şeyler satmaya çalışıyorlardı. Her dilden konuşuyorlardı. Simitçi bir çocuk dikkatimi çekti. Yanına gittim ve kaç dil bildiğini sordum. Abi, birkaç tane biliyorum dedi. Turistlerle anlaşacak kadar İngilizce ,Almanca, Fransızca ve Rusça  biliyordu. Peki bu çocuğa kim öğretmişti. Tabiî ki hiç kimse, ihtiyacı olduğu için kendisi öğrenmişti. İşte insanoğlu sadece ihtiyacı olan şeyi öğrenir. Kars’ta yaşayan bir insana ne kadar yüzme öğretebilirsiniz? Ama Fethiye’de yaşayan hemen hemen herkes yüzmeyi bilir. Çünkü ihtiyacı vardır? Burada eşitlikten bahseden bazıları şu soruyu sorabilir: Kars’ta yaşayan bir insanın yüzme öğrenmeye hakkı yok mu? Var elbet ama ne zaman? O da bir gün Fethiye’ye gelirse ve ihtiyaç hissederse öğrenir. Velhasıl kelam günlük hayatta hiçbir şekilde kullanılmayacak olan yabancı dil yüz sene ders verilse öğrenilemez.

3- YABANCI DİLİ NASIL ÖĞRETİYORUZ?

Eski nesillerin çoğu bilir, okullarda okutulan bir İngilizce kitabı vardı: An English Course For Turks. Yani namı diğer Mr. Brown ve Mrs Brown’lu kitap. Bu kitap içerik ve metod olarak tam bir rezalet ve ilkellik örneğiydi. Peki, bu kitap ne kadar okutuldu biliyor musunuz? Tam 45 yıl. Evet, 45 yıl 2 belki 3 nesil bu kitapla okudu. Bu kitap nesillere hiçbir şey öğretmedi ama ne hikmetse bu kitaptan asla vazgeçilmedi, sonra da insanlar çocuklarımız neden yabancı dil öğrenemiyor diye sordu. Şu andaki kitaplar da bir parça iyileştirilmiş olmakla beraber çok iyi değiller. Bir defa öğrencinin seviyesine uygun değiller. Dilleri çok ağır ve sıkıcı. Birçok edebi ve bilimsel terimler mevcut, Günlük konuşma diliyle pek bir alakası yok. İçlerinde öyle cümleler var ki değil bunların İngilizcelerini, Türkçe çevirilerini bile söylemek çok zor. Bu iş yeni Türkçe öğrenmeye başlayan bir yabancıya M. Akif Ersoy’un eserlerini öğretmek gibi bir şey. Öğrenci daha merhaba, ne haber, ne yapıyorsun demeyi öğrenmeden ona mişli geçmiş zamanın hikâyesini öğretmeye çalışıyoruz. Hâlbuki yabancı dil öğretim metodunda natural acqusition (doğal edinim) diye bir kavram vardır. Buna göre bir çocuk kendi anadilini öğrenirken çevresinden duyarak ve taklit ederek öğrenir. Yabancı dil de bu durum tam olarak gerçekleştirilemez. Ancak metot mümkün olduğunca buna yakın olmalıdır. Cümleler yalın, basit, kısa, doğal ve günlük hayatta kullanılan cümleler olmalıdır. Ayrıca kullanılan her cümlenin bir bağlam içerisinde geçmesi gerekir. Yani bir anlam ve mantık bütünlüğü olmalıdır.  Her cümle bir olaya denk gelmelidir. Bunun için basitten başlayan öğrencilerin seviyesine uygun filmler yapılmalı ve  öğrenciler doğal ortam içerisinde dilin nasıl kullanıldığını görmeli ve duymalıdır. Ayrıca mümkün olduğu kadar çok pratik yapılmalıdır. Bunun için de o dili ana dili olarak kullanan insanlarla temas yararlı olacaktır. Ayrıca öğrencinin seviyesine ve ihtiyaçlarına uygun olan programlar öğretmenler tarafından yapılmalıdır. Bizdeki durum şuna benziyor. Bir doktor hastayı muayene ediyor, teşhis koyuyor fakat tedavi edici ilacı veremiyor. Çünkü amiri olan hastane müdürü veya başhekim buna izin vermiyor ve hayır diyor bu işi ben bilirim diyor ve değişik illetlerden muzdarip olan bütün hastalara aynı ilacı veriyor. Peki, soruyorum bu şekilde bir hastanın tedavisi mümkün müdür?

Kısaca özetlemek gerekirse yabancı dil öğretimini dershaneler gibi profesyonel eğitim kurumları yapmalı ve insanlara ihtiyacı oranında gerekli olan bilgiyi doğru bir metot ile vermelidir. Aksi takdirde yabancı dil eğitiminde bir arpa boyu yol gidemeyiz. Son olarak da iş dünyasıyla  yakın iş birliği yapılmalı ve iş dünyasının ihtiyaçlarına göre eğitim şekillendirilebilmelidir. Ayrıca öğrenilen yabancı dil mutlaka çeviri, simultine  çeviri, turizm rehberliği, dış ticaret ve tıp gibi alanlarda da aktif olarak kullanılmalıdır. Yabancı dil öğretmenleri de iş dünyasıyla bağlantı halinde olmalı ve bu alanlarda çalışıp kendi birikimlerini ve deneyimlerini öğrencilerine aktarmalıdırlar. Aksi halde gerçek hayattan uzak ve özgür olmayan bir eğitim hiç kimseye fayda sağlamayacaktır.

Dil – Din İlişkisinde Bazı Gerçekler

Dil ve din! Ne alaka? İnsanlar hayvansal hücrelerden oluşur ve karşılıklı etkileşim halindedir. Bu nedenle insana sosyal hayvan denir. İşte bu hayvanlar bir arada yaşamış, başka yerlere göçetmiş, orada başka hayvanlar görmüş, onlarla kaynaşmış, oradan da göçetmiş, orada da başka hayvanlarla karşılaşmış ve kaynaşmış ve bu böyle devam etmiş ve hala devam etmektedir. İşte milletler böyle ortaya çıkmış ve meydana gelmeye devam etmektedir. Diller ve dinler bu şekilde türemiş ve günümüze gelmiştir. Çok uzun zaman geçtiği için çok çeşitli kaynaşmaların sonucunda bugünkü bir dili bilmemize rağmen akraba dilleri anlamayız. Bir dine inanıp, akraba dinleri kabul edemeyiz.

Hiç bir dil ve dingökten düşmedi. Herbiri insanların biraraya gelerek topluluk oluşturarak ilk halini aldı. Bir topluluk haline gelmiş insanlar birbiriyle anlaşmak istediler ve dil denen iletişim yöntemi yarattılar. Bunu akıllarını kullanarak mucit gibi yaratmadılar, çeşitli sesler çıkararak alışkanlık sonucu dil oluştu. Bir de aralarında düzen olmalıydı ki birarada yaşayabilsinlerdi. Bunun içinde dindenen düzeni yarattılar. Din sadece geleneksel bir hukuk sistemi içermekle kalmamış, aynı zamanda doğanın kanunlarını da öğretmeye yaramıştır. Özgürlük isteyenler ormanda tek başına yaşayacaktılar. Ancak bilindiği gibi, hayvanlar yalnız değil, gruplar halinde yaşarlar. O nedenle topluluk içinde yaşamak istiyenler hem dil hem de din birliği içinde yaşayacaktılar.

Elbetteki topluluklar onbinlerce yıl demir perdede yaşamadılar. Değişen çeşitli koşullardan dolayı bir topluluğun birkısmı göç ederken, diğer kısmı da göç aldı. Daha sonra oluşan yeni kombinasyondaki topluluklar da aynı şekilde değişime uğradı; aynı topluluk içinde bir grup insan evi terketti, bir kısmı da evine misafir aldı. Bu çok ama çok kez tekrarlandı. Sonunda epey uzun bir kombinasyon ortaya çıktı. Ortaya çıkan bu kombinasyonun bir sonu yok. Bu hala devam etmektedir, ama bizim yaşadığımız devir, ulaşılmış mutlak sonmuş gibi bir yanılgıya kapılıyoruz. Buradan da herbir milletin sonsuza kadar devame deceğini kabul ediyoruz. Oysa varolan milletlerin herbiri küçük toplulukların çoklu kombinasyonundan oluşan sentez bir topluluğun çığ gibi büyümüş halidir. Kemikleşmiş hali demeyeceğiz, çünkü bundan on beş bin yıl sonra bugünkü milletlerin varolacağından emin olamayız. Tahminimizce olmayacak. Ama bu kaybolacakları anlamına gelmiyor tabiiki; sadece devam eden kombinasyonlarla daha farklı sentezler oluşturacaklar. Burada sentez kavramı yanlış anlaşılmaya müsait olduğu için küçük biraçıklama gerekir. Herhangi bir dönemdeki herhangi bir milletin herhangi bir parçası herhangi bir ya da birkaç başka milletin tamamı ya da bir kısmıyla kaynaşarak bütünden ayrık bir yolda kombinasyonlara girerek farklı bir millet oluşturması da pekala mümkündür. Dolayısıyla, sentez sözcüğüyle kombinasyona girip birleşip kaynaşmayı kastediyoruz ve bir milletin bölünmesi burada kullandığımız sentez kavramına aykırı düşmemektedir, çünkü bölünmüş parçalar da ayrı ayrı kombinasyonlar oluşturmaya devam ederler.

Bir topluluk, artık büyütelim de millet diyelim, kökkültüründe dil ve din taşır. Elbetteki yemekler, müzikler, folklor, dans vesaire de kültürel özellikleri oluştursa da esas olan dil ve dindir. Diğerleri ikinci dereceli değerlerdir. Çünkü dil ve din birliği olmadığı sürece biraraya gelip ortak müzik, dans, yemek vesaire de sözkonusuolamaz. Bizde dil ve din üzerindeduralım.

            Dil

Aslında diller arasında hangi dilin hangi kökenden geldiğininin ve hangi diller arasında etkileştiğininin diyagramını çizmeye kalkışsak sürekli çelişki ve tutarsızlıklarla karşılaşırız. Çizeceğimiz diyagram ne olursa olsun daima yanlış olacak. Bugün böyle girişimler var, diller gruplandırılıyor, ama bunlar daima söylenti/tahmin seviyesinde kalmaktadır. Bunun sebeplerini göreceğiz. Biz şimdilik iddia edildiği gibi Indo-Aryan ve Ural-Altay dil gruplarını inceleyelim. Biraz Aramice’ye (Semitik dil grubu) de yer veririz. Çünkü bunlar bugün bildiğimiz en kadim dil kökleridir.

           

            Indo-Aryan

Indolar Hindu-istan’ı, Aryanlarda Erran ve sonrasında İran’ı oluştururlar. Avrupa dillerinin Latince’den türediği bilinir. Ya Latin dil grubuna girer ya da başka bir dil grubunda olup kelimelerini Latince’den alır. Latincede Etrüskler’den ortaya çıkmış olup dil kökeni Yunanca kabul edilmez ama kelimeler Yunanca’dan alınmıştır. Yunancada Indo-Aryan dil grubuna girer. Bizim odaklanacağımız kelimeler aile bireyleri, sayılar ve kutsal varlıklar olsun.Çünkü insanlar önce aile kurmuş, kutsallığı yaşatmış ve sayma sayılarını öğrenmiş olup ona göre düzen içinde yaşamış ve kendi aralarında alış-veriş (ticaret) de yapmışlardır. Elbetteki şahıs adları ve zamirlerde önemli oldukları için onları da konumuza mümkün olduğu kadar dahil edelim.

            Latin dillerinde hangi kelimenin hangi kökenden geldiğine bakalım:

            İki anlamındaki duo (Rusça’da dva), Farsça’daki ‘den geçmiştir. Farsça’ya da Sansritçe’dekidvi‘den geçmiştir.

            tres (Lat.) / tri (Rus.)– se (Far.)– tri (San.)

            quattuor (Lat.) /quattro (İta.)– cahar(Far.)– katur (San.)

            septem (Lat.) / sette (İta.) /sept (Fra.) / sem (Rus.)– sapta (San.)

            desem (Lat.) /deset(Rus.)– dasat (San.)

            Örnekler çoğaltılabilir. Şimdi dini konulara bakalım:

            Kutsal anlamına gelen divina (Lat.) – divya (San.)

Tanrı anlamına gelen, Germen dillerinde god, Farsça’daki hüda‘dan,o da Sanskritçe’deki hutha‘dan gelir ve çağrılan demektir. Germenik diller İngilizce, Almanca, Flamanca, Danca, İsveçce, Norveçce, İzlandacadır. Germenik diller de Indo-Aryan dil grubuna girer. Latin kökenli sayılmasa da kelimeler Latince’den alınmıştır.

Zeus da Sanskritçe’deki Deiva’nın zamanla Deusolarak bozulmasıyla başlamış ve sonra da Zeus halini almıştır. Eski Yunanca’da tanrıya Teo denmesi ve bunun Latince’ye Deo olarak değişerek geçmesi bize Taoizm’de tanrıya gerek Tao gerekse de Dao denmesini hatırlatıyor. Ancak bu, tesadüf de olabilir. Indo-Aryan (aslında Sanskritçe) aile birey adlarını örneklendirirsek:

            Ana -> Mother (İng.) / Maader (Far.) / Matr (San.)

            Baba -> Father (İng.) / Peder (Far.) / Petr (San.)

            Erkek kardeş (birader) -> Brother (İng.) / Baraader (Far.) / Bratr (San.)

            Kız evlat -> Daughter (İng.) / Dohter (Far.) / Duhitr (San.)

            Yeni -> Novus (Lat.) / New (İng.) / Nou (Far.) / Nava (Peh. ve San.)

            Ad -> Name (İng.) / Naam (Far.) / Naama (San.)

ve daha nice kelimeler var. Burada hepsinin listesini veremeyeceğiz.

Bunlar sadece küçük örnekler. Kelimeler bunlarla ve belirtilen konularla sınırlı değil. Latince deyince vurgulamak istediğimiz bir nokta var; Latince İtalik (Etrüskler İtalyanların atalarıdır) bir dil olduğu için kelimelerini Latince’den alan Avrupa dillerinin en az bozulmuş hali İtaylanca’dır. Yani, bugün konuşulan diller arasında İtalyanca, Latince’nin günümüzdeki en sadık halidir. İngilizce ise en çok deforme olmuş bir Latin türüdür (grup olarak Latin değil Germenik dil grubuna girer, ama İngilizce’deki kelimelerin çoğunluğu Latince’dir). İngiliz diye adlandırdığımız milletin ataları Anglo-Saksonlardır. Anglo-Saksonlar’ın tarihi 1,500 yıl önce Germanya’da (Almanya) başlamıştır. Aslında milletin adı Anglo‘dur, ama eski Germanya’nın Saksonya bölgesinde yaşamış oldukları için Anglo-Sakson olarak adlandırılır. Germenlerin arasında ortaya çıkmış bu millet, daha sonra Fransa’ya göç etmiştir. Tabii, o zamanlar bir milletin göç etmesi, Stalin’in gözüne kestirdiği bir milleti trenlere bindirerek dünyanın öbür ucuna göndermesine benzemiyordu. Eski zamanlarda yüzyıllar sürüyordu göçler. İşte bu nedenle, İngilizce yoğun bir şekilde Germenik kökenler taşıyıp, dilinde bolca Fransız etkisini de hissettirir. Daha sonra Anglo-Saksonlar Britanya adasına taşındılar. Burada ülke kurduklarında adına Anglo-Land (Anglo Toprağı) koymuşlardır. Bu da zamanla England (İngiltere) halini almıştır. Sadece bu bölgeyi işgal etmiş olmakla kalmayıp adanın tamamını ele geçirdiler ve Büyük Britanya Krallığı adlı ülke kurdular. İrlanda’yı da işgal edince ülke Birleşik Krallık halini aldı. 20. yy.’da İrlanda, krallıktan ayrılınca bir kısmını Londra’ya kaptırdı. Böylece ülke Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı adını aldı. Türkiye’de ise bu ülkeye yanlış olarak İngiltere denir. Hâlbuki dünyada İngiltere diye bir ülke yoktur, sadece öyle bir eyalet vardır. Konumuzu saptırmamak için Anglo-Sakson tarihini burada bitirelim. Bu örnek bize, Latin dilli bir milletin nasıl göçler sonucu, dilinin berbat bir Latince’ye dönüştüğü hakkında bir fikir veriyor. Öte yandan bilinen tarihte İtalyanlar göç etmediler. Böylece İtalyanca ile İngilizce arasında bugün büyük bir fark var. Buna rağmen, 1,500 yıl çok da eski bir tarih olmadığı için hala önemli benzerlikler de içerirler.

Eski Farsça olan Pehlevice çok büyük ölçüde Sanskrit kökenlidir. Zerdüştiliğin kitabı Avesta da Pehlevice yazılmış olup dini içerik olarak Hint kökenlidir. Fars kelimesi de Sanskrit Parthia’dan gelir. Zamanla Parsi, sonra da Farsi (Farsça anlamına gelir) ve Fars olarak günümüze gelmiştir. Bugün Hindistan’da yaşayan İran göçmeni Zerdüştilere Parsi denir (İran Müslümanlaştıktan sonra Zerdüştilerin çoğu Hindistan’a göç etti, bu da 1,000 yılı aşkın bir tarih demektir).

Rusça da Indo-Aryan dil grubuna girmesine rağmen dilin çoğunluğunu (yarıdan fazlasını) Tatarca ve Kazakça oluşturmaktadır. Aslında Slav dilinin yapısı Indo-Aryan kökenlidir. Kelimelerin çoğunluğu ise Türk menşelidir. Slavların kullandığı Kiril alfabesinin Yunanca’dan alındığı biliniyor. Yunan alfabesi, Indo-Aryan gramer, Türkçe sözcükler… Yunanlıların da Slavların da Ortodoks Hıristiyanlar olmalarına da dikkat edelim. Slavlarla Türkler uzun zamandan beri birlikte yaşarlar. Bulgarların Slavlaşması tesadüf değildir. Slav kökenli olan Ruslar da eski zamanlarda Türklerle kayanaştıkları gibi, yakın tarihte de yüzyıllardır Kuzey Avrupa ve Kuzey Asya’da Türklerle iç içe yaşamaktadırlar. Bugün bile 150 milyon Rusya nüfusunun kaba hesapla yaklaşık 100 milyonu Slav, yaklaşık 50 milyonu da Türktür.

Ural-Altay

Altay, Sibirya’nın bir bölgesidir. Sibirya kelimesinin nereden geldiğine dair çeşitli söylentiler olsa da söylentilerin hepsi de Sibirya’nın Türk menşeli bir kelime olduğunu kabul etmektedir. Nitekim Sibirya’da bilinen tarihe göre daima Türkler yaşamıştır. Ural, Fince’de aydınlık gece demektir ve orada Başkurtlar (Başkirler) ve Tatarlar, yani Türkler yaşamaktadır. Ural kelimesi de Türk menşelidir. Şimdi biraz kelimelere bakalım.

Tatarca’daki zamirler şöyledir: Min, sin, ul, bez, sez, alar (ben, sen, o, biz, siz, onlar).

           

Kut kelimesi Kıpçaklar’da da aynıdır. Tanrı kelimesi tengriden gelir. Sayma sayıları bütün dünya Türklerinde aynıdır. Aile bireyleri adları da benzemektedir. Kıpçaklar ene derler, Oğuzlar ise ana derler. Türkiye’de 20. yy.’da uydurulmuş bir kelime olan anne de anaene birleşimindeki ortadaki seslilerin düşürülmesi sonucu ortaya çıkarılmıştır. Oğul ile oğlan kelimeleri de ilişkilidir. Oğlan, oğulandan gelir. Zamanla ortadaki ünlü düşmüş ve günümüzdeki halini almıştır. Erkek de erkden gelir. Gök ve yıldız gibi kelimeler de dünya Türklerinde aynıdır. Bazıları ulduz, bazıları jıldız derler. Atatürk’ün Güneş-Dil teorisi araştırmaya değerdir.

          

Ben, Oğuz Türkçesinde Men‘dir. Fince’de ise Mina‘dır. Men sen (Oğuzlarca), Min sin (Tatarca), Mina sina‘dır Fince’de. Finliler, hep Finlandiya’nın kuzeyinde yaşamışlardır. Yakın tarihte güneye inip Helsinki şehrini kurmuşlardır. Bugüne kadar kuzeyde (Lapland bölgesinde) ikamet eden Finlilere Sami denir. Samiler’in gözleri azıcık çekik, elmacık kemikleri azıcık belirgin olup, Tatarlara benzerler. Hatta Finlandiya’da kuzeye gittikçe sıcakkanlılığın arttığı söylenir. Estonca Finceye çok benzeyen bir dildir. Bir Eston bir Finli’yi hiç Fince bilmeden de iyi kötü anlar. Estonya’da Kıbın Türkleri’nin varlığı da dikkat çekicidir. Kıbınlar Estonya’ya paraşütle ya da helikopterle inmediklerine göre Estonya ve Finlandiya’ya Türk göçü olduğu barizdir. Finlandiya’da Turku adlı bir şehrin varlığı da dikkate değerdir. Bunun dışında, Norveçli arkeologlar, Norveç’deki mağara yazı, resim ve işaretleriyle Azerbaycan’daki yazı, resim ve işaretlerin aynı olduğunu ortaya koymuşlardır.

           

Bir Oğuz’un bir Kıpçak’ı anlaması çok zordur. Birbirini sadece kısmen anlayabilirler (bir İngiliz’in bir İtalyan’ı anlaması çoğu zaman daha kolaydır). Hâlbuki her ikisi de aynı milli kökenden gelmektedir. Bir millette zamanın, coğrafyanın, koşulların, başka milletlerle kaynaşmanın yarattığı başkalaşma işte bu kadar büyüktür. Hatta şu olguya dikkat çekelim: Türkmeneli’de konuşulan dil Azerbaycan’dakinin neredeyse aynısıdır. Bir Türkmenelili Azerbaycanlıyı çok rahatlıkla anlarken, Türkmenistanlıyı anlayamaz, ama kendilerini Türkmen diye adlandırırlar. Fuzuli’nin de vatanının Türkmeneli olup da Azerbaycanlı bir şair olarak bilinmesi tesadüf değil. Bu durumu anlamak için Azerbaycan tarihindeki bir noktaya odaklanalım. Azerbaycan’da en az 5,000 yıllık Türk tarihi mevcuttur. İlk defa en geç 5,000 yıl önce Kıpçaklar kuzeyden, yani Kafkaslardan Azerbaycan’a akın edip yerleşmişlerdir. Daha sonraki dönemlerde bu bölgeye Kıpçak akınları benzer şekilde tekrarlanmıştır. Kıpçakların bir kısmı Kuzey’den Batı’ya doğru akına devam etmiştir. Norveç’teki mağara yazılarıyla Azerbaycan’dakinin aynı olması bundandır. Samilerle Kıbınlar da bu akınların neticesidir. 1,000 yıl önce ise Batı’ya yapılan son Türk akını olarak bilinen, Oğuzların akını gerçekleşmiştir. Böylece Türkmenlerin Hazarın güneyinden Azerbaycan’a yaptıkları büyük bir akınla Azerbaycan Oğuzlaştırılmıştır. Türkmenlerin hepsi burada kalmamış, bir kısmı göçe devam etmiştir. Böylelikle Anadolu’ya girmiş, etrafa yayılmış ve Türkmeneliye de yerleşmişlerdir. O nedenle Türkmeneli halkı kendilerine Türkmen derler. Azerbaycan ise Hıristiyan Alban, Zerdüşt Kıpçakların ve sonrasındaki Oğuz olan Türkmenlerin akınının sentezidir. O nedenle Azerbaycanlılar, Türkmeneliden farklı olarak kendilerine Türkmen demezler. 1829 Rusya ve İran’ın biri kuzeyden biri güneyden olmak üzere ortak işgaline kadar, Azerbaycan daima Türkmeneli’nin komşusu olmuştur. Hatta Rusya ile İran arasında imzalanan, Aras nehrini sınır kabul eden bu andlaşmaya Türkmençay andlaşması denir.

Macarlara ve Bulgarlara da bakalım. Macarlar bilindiği gibi Türkistanlı bir halktır. Dünya onlara Hun anlamında Hungarili der. Oysa Macarlar kendilerine Macar derler tıpkı Türkçedeki gibi. Bulgar da Türklerin bir boyudur. Başkurtlar ve Tatarlar Bulgar boyundandır. Yani Başkurtlar ve Tatarlar Bulgardırlar aslında. Bulgarlar da Türkdürler. Zamanla, Slavlar Balkanlara akın edip bu halkla karışmıştır. Macarlar Avrupa’nın ortasına kadar gelmiş ve sonra Balkanlar’da Bulgarlarla kaynaşmış Slavlar’dan dolayı, diğer Türklerle bağlantısı kopup, zamanla asimile olmuştur. Böylece bugün Bulgarlar da Macarlar da Türk olduklarını reddederler (sanki ayıp bir şeymiş gibi). Dinin de rolünden şimdilik kısmen bahsedelim. Bir süre sonra diğer (Avrupa’nın içlerine fazla girmemiş olan ve Sibirya’nın doğusunda olmayan) Türkler İslam’ı benimsemiştir. Avrupa’daki Türkler ise Hıristiyanlığı benimsediği için diğer Türklerden iyice kopmuşlardır. Madem ki Macarlar ve Bulgarlar asimile olup kendi başlarına birer millet haline gelmiştir, neden Gagavuzlar Türk kalmışlardır? Çünkü Macar ve Bulgarlar kuzeyden çok önceleri akın etmiş Kıpçak Türkleridir. Gagavuzlar ise Batı’ya güneyden yapılmış olan ve son Türk akını olan Oğuz Türklerindendir. Yani daha yakın tarihdeki bir akındır. Ayrıca Oğuz akınıyla birlikte Türkler Anadolu’ya yerleşmiş ve kısa sürede dev bir güç haline gelmişlerdir. Bunun ardından Balkanlar’a da ulaşmışlardır. Böylece Gagavuzlar yeniden Türklerle bağlantı halinde olup asimile olmamışlardır.

           

Orta Doğu’da Aramiler yaşarlardı. Aramiler’in başına meteor düşmedi ya. Onlar yok olmadılar. Sadece Arami adı yok oldu, ama kendileri bugün Yahudiler ve Araplar olarak devam etmekteler. Yahudiler ve Araplar, dillerini Aramice’den almışlardır. İbranice’nin de Arapça’nın da kadim hali Aramicedir. Hatta İsa zamanında Kudüs’te Aramice konuşulurdu İncile göre. Gelenek, din, dil, kültür, mitoloji gibi birçok konuda Yahudilerle Araplar aynı değer ve özellikleri taşımaktadırlar. Belli ki Aramiler zamanla birbirinden ayrılmışlar ve biri Yahudi biri Arap olmak üzere iki millete bölünmüşler.

Avrupa ve Avrupa kökenli (yeni dünya ülkeleri) halklar insan adlarını çoğunlukla Aramice’den ve biraz da Yunanca’dan almışlardır. Örneğin:

Helen, Stefan, Katherina ve diğer bazı adlar Yunancadır. Alexander (İskender), Abraham (İbrahim), David (Davud), Jacob (Yakub) ve diğer birçok ad Aramice’dir. Bu adlar sadece Avrupa dillerinde değil, Yahudilerde ve Araplarda da kullanılır. İngilizce’nin bozuk bir Latince olup İtalyanca’ya nisbeten son derece bozulmuş ve başkalaşmış bir dil olduğuna değinmiştik. Anglo-Sakson halklarda (Birleşik Krallık, Kanada, ABD, Avustralya, Yeni Zelanda) insan adları da İngilizceleştirilmiş ve hatta kısaltılmış adlar resmi olarak kullanılmaktadır. John (Con) aslında Yohannesdir. Kate (Keyt), Katherina. Joe (Co), Yozef. Mike (Mayk), Mikail.

           

Tarihteki en uzun destan olan Manas (Türk) destanına Kırgızistan’da çok değer verilirdi. O nedenle Kırgızların ve çevrelerindeki Türklerde Öztürkçe adlar yaygındı. Kırgızistan’da Manas diye bir şehrin varlığına da dikkat çekelim. 1924’te Sovyetler tarafından parçalanana kadar bugünkü Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan tek ülke idiler ve bu ülkenin adı Türkistandı. Kırgızistan’da çok sayıda Özbeğin yaşaması da bundan kaynaklanır. Kırgız kelimesinin de kırk tayfadan oluştukları için “biz Kırk-ız”dan oluştuğunu da belirtelim. Oysa, diğer Türkler’de Öztürkçe insan adları o kadar yaygın değildir. Orta Asya Türkleri önce Fars etkisinde kalıp Zerdüştiliği benimsemişlerdir. Daha sonra Arap etkisinde kalıp Müslümanlaşmışlardır. Bu nedenle Orta Asya Türkleri çocuklarına çoğunlukla Arap ya da Fars adı vermişlerdir. Hatta antik çağdaki Yunan-Makedon ilişkisi gibi binlerce yıllık Fars-Azerbaycan ilişkisi oluştuğu için Fars adları Türkler arasında en çok Azerbaycan’da tercih edilir. Orta Asyalılar’dan farklı olarak Türkiye’de de bazı Öztürkçe adların tercih edilmesi dil devriminden sonra başlamıştır. Hala Rus hegemonyasında yaşayan Türklere bakalım. Arap tesirine hiç uğramamış Sibirya Türkleri yakın zamana kadar Tengrizmi yaşamışlardır. Sonrasında ise Ruslar tarafından Hıristiyanlaştırılmışlardır. Müslümanlaşmış Rusya Türkleri de benzer şekilde asimile olmuşlardır. Günlük hayatta, buna aile içi de dâhil, Tatarca, Başkurtça ya da diğer Türk dilleri değil, Rusça konuşurlar. Kimileri Rus adı taşımaktadır. Toplumca modern Rus kültürüne daha yakındırlar ve hatta Türklükten pek eser kalmamıştır.

           

Özetle, günümüze ulaşmış en eski diller Türkçe ve Sanskritçe’dedir. Avrupa dillerinin kökeninde Farsça, onun da kökeninde Sanskritçe vardır. Türkçe ise başka bir dilden alınmamıştır. Kendisi bir kök-dildir Sanskritçe gibi. Gerek insan adları, aile bireyleri, sayma sayıları, göksel adlar ve kutsallık tamamen Türkçe’dir ve herhangi bir dilden geçmemiştir. Latincenin ortaya çıktığı İtalya’nın ataları Etrüskler’in yazılarını eski Türk dilinde okumak mümkündür. Indo-Aryan dil grubunda Türk dilinin ne işi var? İşte bu da, toplulukların iç içe girmiş, birbiriyle karışmış olduğunun göstergelerinden sadece biridir. Hatta örnek olması için şunu da ilave edelim: Mısır mitolojik tanrısı Horus, güneşin doğmasıyla ortaya çıkan bir tanrı olarak bilinirdi. Horos olarak da bilinen bu tanrının başı kuşbaşı şeklindedir. Güneş doğduğunda öten, kuş başlı hayvana Türklerde horoz (bazı Türk lehçelerinde horuz) deniyor. On binlerce yıllık bir halk olan Türklerin, dilleriyle Berberileri (eski Mısırlılar) da etkilemiş olduğu aşikârdır. Binlerce yıl içinde çeşitli değişimler olmuştur. Bugün dünyada hiçbir ülkede Sanskritçe konuşulmamaktadır. Hatta yakın tarih sayılabilecek Latince de konuşulmamaktadır. İngilizler Anglo-Saksoncayı anlayamazlar. Yunanlılar eski Yunancayı anlayamazlar. Farslar Pehleviceyi anlayamazlar. Değişimden dolayı artık eski diller bugün anlaşılmıyor. Eski haliyle Türkçe de hiçbir yerde konuşulmuyor. Türkçe de kim bilir ne kadar dönüşüme maruz kalmıştır. Bugün Türkiye’de konuşulan dile Türkçe adı verilse de kadim Türkçe’den oldukça farklıdır. Bunlar böyle iken, aynı dil grubundaki farklı dillerin ya da farklı dil grubundaki dillerin anlaşılmaması ve büyük farklılıklar taşıması yukarıda anlatılardan dolayı normal karşılanmalıdır. Yani, dilimiz farklı demek farklı bir kökenden geliyoruz demek değildir. Hepimiz bir yerde birbirimizle karışmışız, sonra da farklı kombinasyonlardan dolayı ayrık düşmüşüz. Böylece bugünkü halimize baktığımızda sanki çok farklıymışız gibi bir izlenim oluşmaktadır. Biraz sonra değineceğimiz dinin de etkisinin gücünden dolayı iki milletten iki farklı kültür ortaya çıkmıştır. Milli karakterdeki en önemli unsur din, milli kimlikteki en önemli unsur da dil olduğu için, farklı dil – din ikilisine sahip iki millet zamanla birbirinden çok farklı hale gelmiştir.

Türkçe ve Sanskritçe ile ilgili ilginç bir tespit söyleyelim: Türk kelimesi bazı iddialara göre türemekten gelmiştir. Macarlar Török derler. Azerbaycan’da türemek değil töremek denir. Hint halkına da Sanskritçe’de Bharat denir ve anlamı türemektir.

Dillerde oluşan değişiklik çeşitli kombinasyonlardan dolayı kimisi diğerinden az başka, kimisi de çok başkadır. Gerçek o ki, dünyadaki bütün diller arasında akrabalık mevcuttur. Hiçbir dil kendi başına değildir.

           

            Din

Dinlerin amacı bireylere disiplin aşılamak, aile, dostluk, akrabalık ilişkilerini güçlendirerek toplumda düzen kurmak ve bireylerin hayatını optimize etmektir. Eskiden mitolojilerin daha sıkı güce sahip olduğu zamanlarda, dinin gökten indiğine inanılırdı. Bilim, gökten bir şey inmediğini ortaya çıkardığında da dinlerin bütün prestiji sarsıldı. Oysa dinler gökten inmedi, kalpten fışkırdı. Toplumsal olgularla karışarak ve birbirini etkileyerek (tıpkı diller gibi) farklı dinler ortaya çıktı ve değişime uğradı.

Din, mitoloji, felsefe arasında bir bütünlük vardır ve birbirinden ayrışmaz unsurlardır. Dinlerin içinde mitoloji ve felsefe vardır. Felsefeler dinlerden etkilenmiş ve kimi mitolojileri de taşımıştır. Bildiğimiz dinlerden önce mitolojiler vardı diyoruz, ama o dönemlerde mitolojiye asla mitoloji denmez din denirdi. Biz de hepsini kapsayarak Düşünce-İnanç Sistemi deyip DİS şeklinde kısaltalım. Herhangi bir felsefi akım, bir din, mezhep, bir mitolojik sistem DİS grubuna girer. Şimdi, semavi, Dharmik ve Yunan DİSlerini inceleyelim.

           Semavi DİSler:

Semavi DİSler inanç ve geleneklerini büyük ölçüde İsrail mitolojisinden almıştır. Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam, engin içeriklerindeki mitoloji kısmını İsrail mitolojisinden almıştır. O nedenle Musevilik öncesi İsrail’e gidelim.

Musevilik öncesi İsrailliler, suçluları bir yerde toplarlardı. Daha sonra bir vadide büyük bir ateş yakarlardı. Ondan sonra da vadinin yukarısında bekleyen suçluları aşağı doğru iteklerlerdi. Suçlular vadideki ateşte cayır cayır yanarlardı. İşte bu ateş yanan vadiye cehennem denirdi. Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam’da günahkârların cehennemde cayır cayır yanacağından söz edilmesi buradan gelmektedir.

Yine o dönemlerde bazı çocuklar Melek adlı tanrıya kurban edilirdi. Melek denen boynuzlu tanrıyı tasavvur etmek için demirden büyük bir heykeli vardı. Bu boynuzlu heykelin ayaklarının dibinde ateş yakılırdı. Böylece bütün demir ısınırdı. Heykel ısınınca, heykelin avuçlarının arasına küçük çocuk ya da bebek koyulurdu. Demirden avuçların arasında bebek/çocuk ağlayarak yanardı. Böylece kurban sunulmuş olurdu. Semavi dinlerde de Şeytan adlı bir melekten söz edilir. Bu melek boynuzlu olarak tasavvur edilir. Şeytanın, cehennemde günahkları yakacağından söz edilir. Hatta Kur’an’da, Yahudilerin buzağıya ibadet etmesinden kınayarak söz edilir. Buzağı ile kastedilen Melekdir. Zamanla bu inanç ortadan kalkmış ve hatta Melek kınanmaya başlamıştır. O nedenle de zamanla Melek, İbranice’deki utanç kelimesine benzetmek için Molek olarak değiştirilmiş ve insanları yoldan çıkaran bir anlam kazanmıştır (tıpkı semavi dinlerdeki şeytan gibi). Bu inanç nasıl böyle bir değişime uğradı? İbrahim bir gün rüyasında oğlunu kurban sunması gerektiğini görür ve sabah bunu oğluna anlatır. Oğlu da buna razı gelir. Oğlan bir kayaya uzanır ve baba eline bıçağı alır. Tam o sırada sürüsünden ayrı düşmüş bir koyun uzaktan meler. İbrahim, arkasına dönüp baktığında koyunu görür ve kurban olarak oğlunu değil, koyunu öldürmesi gerektiğini anlar. Böylelikle kurban geleneği değişmiş oldu. Bugüne kadar İslam’da kutlanan kurban bayramı buradan gelir. Semavi dinlerin diğer adının İbrahimi dinler olduğunu da hatırlayalım.

O dönemlerin diğer bir kurban şekli, bazı erkeklerin erkekliğini tanrıçaya sunmasıydı. Tanrıça heykelinin karşısına geçer ve cinsel organını keserek tanrıçaya kurban ederlerdi. Bunu yapanlar toplumda birer yiğit olarak görülürdü. Musevi ve Müslüman erkeklerin sünnet olma geleneği buradan gelmektedir. Müslümanlar, sünnet olan çocuğa “artık erkek oldun” derler. Neden Hıristiyanlar sünnet olmazlar? İsa ve havarileri sünnetliydiler. Ancak, Hıristiyanlık, İsa öldükten çok sonraları din olarak ortaya çıkmış ve yayılmıştır. Hıristiyanlık, Orta Doğu’da değil, Batı’da yaygınlaşıp güç kazanmıştır. Roma’da 3. yy.’da başlamıştır Hıristiyanlığın güç kazanması. Batılı halkların toplumsal olguları, gelenekleri Yahudilerinkiyle daha doğrusu Orta Doğulularla aynı değildi. O nedenle Orta Doğu gelenekleri Batı’ya geçmemiş, sadece mitoloji ve inançları geçmiştir. Hatta Hıristiyanlık, inancını birebir Yahudilerden almamış, Yunan okullarıyla da harmanlaştırılarak başkalaştırılmıştır.

Semavi dinler arasında sayılmayan bir din Zerdüştilik de gerek Orta Doğu dinlerini gerek Yunan okullarını etkilemiştir. Örneğin; Müslümanların günde 5 vakit namaz kılmalarının sebebi, Zerdüştilerin günde en az 5 kere ibadet etmeleridir. Namaz üzerinde biraz duralım. Yahudi ibadet şekline çok benzer. Yahudiler de başlarına küçük bir şapka giyer ve biraz ayakta durarak, biraz da çömelerek (secdeye kapanarak) yaparlar ibadetlerini. Ellerini de aynı Müslümanlar gibi tutarlar. Müslümanların namaz adlı ibadet yöntemi işte Yahudilerden gelmektedir. Namazın Arapçası salahdır. Farsça’da, halkı müslüman olan Fars kökenli dillerde ve Türk soylu dillerde ise namaz denir. Farsça’ya da Sanskritçe’deki namastan geçmiştir ve anlamı boyun eğmektir. İslam kelimesinin de anlamı teslim olmaktır.

Hıristiyanlıktaki vaftiz ve günah çıkartma Zerdüştilikten gelmektedir. Hıristiyanların paskalya bayramında yumurta boyamaları da Zerdüştilerin nevruz bayramında yumurta boyamalarından ileri gelir. Hıristiyan rahipler aynen Zerdüşti rahipler gibi giyinirler. Zerdüştilik, eski zamanlarda büyük bir güce sahipti ve daha sonra hem Hıristiyanlığın hem de İslamın yayılmasından sonra çok zayıfladı ve dinine sadık Zerdüştilerin çoğu, yukarıda belirttiğimiz gibi, Hindistan’a göç etti (hala oradalar). Sadece küçük bir kısmı İran’da kaldı. Zamanla Zerdüştilik hakkında yanlış iddialar ortaya atıldı.

Doğrusu, Zerdüştilik tek tanrılı bir dindir ve ateşe tapılmaz, tanrıya tapılır. Ateş bir nesneyi yaktığında nesne küle dönüşür ve daha fazla yakılsa bile başka bir şeye dönüşmez. Dolayısıyla en saf haline dönüşmüş olur. Ateş, sembolik olarak saflaştırıcı olarak kabul edilir. Yunanca’da agni, eski adıyla agnossaf anlamına gelir ki, bu da Sanskritçe’deki agni yani ateş kelimesinden gelir. Zerdüştilik de felsefesini Hinduizm’den almıştır. Pehlevice de Sanskritçeyle önemli benzerlikler taşır. Yunanlılara dönecek olursak, onlar Ortodoksdurlar tıpkı Ruslar gibi. Ruslar da ateşe agon derler. Ortodoks kiliselerinde söylenen meşhur ilahi Agni Parthene (Saf Bakire) Sanskritçe’den Pehlevice’ye geçmiş olup, zamanla dönüşüme uğrayarak Yunanlılaşmış bir sözdür.

Hala nevruz (asıl adı noruz) kutlayan halklar eskiden Zerdüşti olanlardır. Dikkat edilirse nevruz sadece Müslümanlara ya da Türklere özgü bir şey değil. Nevruz, Zerdüştilerin yeni yıl kutlamasıdır. Bu bayramda ateş yakılır ve üzerinden atlanır. Böylece ateşin üzerinden atlayan sembolik olarak saflaşmış olur.

Tekrar İsrail ile İslam arasındaki ilişkiye dönersek, Müslümanlardaki töre Yahudilerdeki torahdan gelmektedir ve kaide demektir. Cinler de yine Musevilikte vardır. İbranice’de ruhban sınıfı üyelerine rabbidenir. Arapça’da da tanrıya rab denir. Arapça’daki Allah kelimesi “al-ilah”dan gelir. Bu da Türk dillerine doğrudan tercüme edilemiyor, ama daha uzun ifadesiyle “belli olan ilah” anlamına gelir. Yani, herhangi bir ilahdan değil belli bir ilahdan söz edildiğini göstermek için “al-ilah” kullanılır.İlah kelimesi de Aramice’dekieloahdan gelir. İbranice’de de tanrıya elohim denir. La ilahe illallah, “Allah’dan başka ilah yoktur” diye tercüme edilir. Bu şekilde bir tercüme, “çok sayıda ilah olduğu zannediliyor ama inanılan ilahlar arasında adı Allah olan hakiki ilahdır, diğerleri değil” anlamına geliyor. Oysa doğru tercümesi şu şekildedir: “Tek tanrı vardır, o da kendisidir.”

Yahudilikte içki içmek bütünüyle yasak değil, sadece nazir (Türksoy dillerinde devlet bakanına nazir denmesi buradan gelir) dedikleri dini üstadların içmeleri yasaktır. Onun haricindeki Yahudilerin içki içmesi yasak değildi. Zerdüştiler de şarap içerlerdi. İslam’da ise tıpkı nazirler için olduğu gibi içki tamamen yasaktır. Hıristiyanlık’ta ise içki yasak değil hatta dini törenlerde şarap içilir, tabii sadece tadımlık, yoksa sarhoş olacak kadar değil. Eskiden içki olarak sadece şarap bilinirdi. Viski, bira, vodka ve diğerleri yakın tarih içkileridir. İslam’da sufilerin de şaraptan söz etmesi semboliktir. Tanrı aşkının keyfi, şarabın verdiği sarhoşluğa benzetilirdi. Türkiyecedeki sarhoş kelimesi Farsça’daki serhoştan gelir. Ser, baş demektir. Başın hoş olma durumu sarhoşluk olarak adlandırılır. İçkinin tadını bile bilmeseler de hissettikleri hoş bir durumu sembolik olarak şaraba ve şarabın verdiği sarhoşluğa benzetmişlerdir. Sembolik ifadeleri sık kullanan sufiler bununla da kalmamış, tanrıya da sevgili benzetmesi yapmışlardır. Bu, romantik sevgiliden bahsettikleri anlamına gelmez.

İslam’da gıdanın helal olması gibi Yahudilikte de koşer kavramı vardır. Koşer beslenmede süt ürünleriyle et bir arada tüketilmez. Murdar gıdalar da tüketilmez. Müslümanlar da murdar gıda tüketmezler. Yahudilerde de Müslümanlarda da kumar tamamen yasaktır. Hatta bu gelenek günümüze gelmiş olup, Türkiye’de olduğu gibi İsrail’de de kumarhane işletmeciliği yasaktır.

Bir de Bahaizm var. Bahaullah 19. yy.’da Kuran’ın yorumunu yapıyordu. Zamanla etrafında öğrenciler oluşmaya başladı. Bahaullah, İslam’ı alışılmıştan farklı yorumluyordu. Böylece yavaş yavaş mezhepleşme başladı. Bahailerin ilk kitabı, Kuran’ın Bahaullah tarafından yapılmış yorumuydu. Bahaullah, daha sonra Kitab-ı Akdes adlı Bahailere özgü bir kitap yazdı ve bir süre sonra Bahaizm adlı bir din ortaya çıktı. Kitab-ı Akdes içerik ve dil tarzıyla Kuran’a çok benzemektedir.

            Dharmik, Yunan ve diğer DİSler:

İki tane din vardır ki bunların başlangıcı ve kurucusu bilinmemektedir. Biri Tengrizm diğeri de Hinduizm. Batı, kendini üste çıkarmak, Doğu’yu aşağılamak için ilk tek tanrılı dinin Musevilik olduğunu ileri sürer. Bazı şüpheler karşısında “Eh pekiyi, Zerdüştilik de olabilir” der. Hâlbuki tartışmasız ilk tek tanrılı din Tengrizmdir. Yine Batı her zaman olduğu gibi kendini üste çıkarmak ve Doğu’yu küçük düşürmek için felsefenin de Yunanistan’da başladığını söyler. Oysaki dünyada Yunan dili var olmaktan önce Hindistan’da felsefe destanları kuşaktan kuşağa aktarılıyordu. Hinduizm diye bir din aslında hiç var olmamıştır. Hindistan’da Dharmik (dharma=doğruluk) felsefeler var olmuştur. Hinduizm kavramı çok sonraları Batılılar tarafından uydurulmuş bir sözdür. Hindistan’ın kadim kutsal kitaplarında Hinduizm kavramı geçmemektedir.

Hindistan’da Ramayana destanı 15 bin yıl öncesine, Mahabharata destanı da 5 bin yıl öncesine dayanır. Bunlar yazılı hale çok sonraları getirildi. Önceleri annelerin çocuklarına, guruların (hocaların) viçaralara (bilgi öğrencilerine) öğretmesiyle nesilden nesle aktarılmıştır. Upanişadların (gizli öğretilerin) 5,400 yıl önce yazıldığı bazı tarihçiler tarafından da kabul edilir. Pekiyi, yazmaktan önce ne zaman başladı? Belli değil. Hint felsefe okulları da bu öğretileri temel alarak ortaya çıkmıştır.

Hint felsefi kitaplarına (kutsal kitaplarına) bakıldığında, Yahudi törelerinin 613 emri gibi nelerin zorunlu olduğu yazılmaz. Karşılıklı soru ve cevap şeklindedir. Ayrıca tanrı(lar)dan ziyade evrenin doğası ve onunla ilişkideki insan doğası üzerine durulur. Kutsal metinlerin çoğunluğunu doğa içerir. Hatta sürekli olarak soru cevap şeklindeki diyaloglar mevcuttur. İdealarda dokunulmazlık yoktur, yani sorgulanamaz düşünceler ve öğretiler yoktur. Farklı Hint DİSleri birbirinden farklı konulara ağırlık vermişlerdir. Temelde aynı felsefeyi ele alıp farklı yönlerine vurgu yapmışlardır. Eski çağların Hindistan’ında tanrıtanımaz okullar bile vardı. Bunlara örnek olarak Budizm, Jainizm ve Saarvaakalar verilebilir. Budizm, aslında Buddhizmdir ve Sanskritçe’de akıllı anlamına gelen Buddha’dan gelir. Buddha diye bilinen Siddartha Gautama’nın başlattığı bir akımdır. Budizm bir din değildi, ta ki bir gün Hindistan’daki devletlerden birinde bir kral, Budizmi ayırıp devlet/eyalet dini olarak kabul edene kadar. Jainizm de Budizmle aynı dönemde ortaya çıkmıştır. Mahavira’yla başlayan Jainizm’i Budizm’den ayıran küçük bir fark vardır: Jainizm’de aile hayatı ve inziva hayatı yaşayanlar için ikiye ayrılır öğretiler. Aile hayatı için benimsenen değerler ve izlenen disiplin, uygulaması bugün için bile pek zor sayılmaz ve neredeyse olmazsa olmaz öğretilerdir. İnziva hayatı yaşamak isteyenler için kurallar oldukça zordur. Budizm’de böyle bir ayrım yoktur, değerleri günümüzdeki insanlar için zor denebilir, ama uygulayanlar da var tabii ki. Tanrıtanımaz DİSler olarak bir de Saarvaakalar var. İnsan hayatında ulaşılabilecek en yüce deneyimin zevk olduğunu ileri sürerler. İnsan hayattan zevk almak için çaba sarfetmeli, derler. Yunan Kirenaisizm öğretilerinin temelinde Hint Saarvaakacılığı içerir. Epikürcülük ise Kirenaisizm’den çok sonra ortaya çıkmış olup içerik olarak Kirenaisizm’in hayli yumuşatılmış halidir. Günümüzde felsefe akademisyenleri, modern toplum yapısını Epikürcü diye adlandırır, ama bu basit bir şekilde çürütülebilecek kadar aşikâr bir hatadır. Modern toplum yapısı kuşkusuz Kirenaikdir.

Şimdi de asıl adı Grek olan Yunanlılara yakından bakalım. Yunanistan’da ilk mitolojik yazı Homeros’un şiirsel metinleriyle başlamıştır. İlk felsefe ise Thales ile başlar. Thales daha çok bilimle meşgul olurdu, ama bilim o zamanlar felsefenin bir alt dalı kabul edildiği için Thales de ilk filozof olarak kabul edilir. Günümüzden 2,600 yıl önce yaşamıştır. Daha sonra Pisagor adlı biri, önce Mısır’a gidip orada matematik öğrenmiştir. Oradan da Hindistan’a geçip felsefe öğrenmiştir. Yunanistan’a dönüşünde de bir matematikçi ve filozof olarak kabul edilmiş ve öğrencileri oluşmuştur etrafında. Böylece Yunanistan’da Hint felsefesi öğretilmeye başlamıştır. Daha sonra Sokratesle etik felsefeye ağırlık verilmiştir. Ondan sonra ortaya çıkan DİS’lerin çoğu içerik olarak Hint kökenli olmuştur, ister hedonist (hazcı) ister moralist (ahlakçı) olsun.

              Hint – Yunan – Hıristiyan ilişkisi:

Antik çağda Batının en saygın DİSi Stoacılık idi. Stoacılık, tıpkı Dharmik DİSler gibi kökenini kadim Hint felsefi metinlerinden almıştır. Halk diliyle söylersek, Hinduizm’in altına mantık süzgeci koyuldu. Süzgecin üstünde mitoloji ve gelenekler kaldı. Süzgeçten geçen mantığa ise Stoacılık dendi. Gerçi, Stoacılık mitoloji ve gelenekleri reddetmez ama bu DİS Batı’da ortaya çıktığı için daha çok Batı tarzı taşır. Yani Hint gelenelerini Stoacılığa taşımak mümkün olmayacaktı. Tıpkı Hıristiyanlığın Arami geleneklerini taşımadan Batı’da benimsenmesi gibi. Stoacılığın Hint temelli bir okul olduğuna dair kanıtlarımız var ama bu kanıtları burada vermek istemiyoruz. Hıristiyanlık da felsefi kısmını önemli ölçüde Stoacılıktan almıştır. Üçlü ilişkideki ilginç bir noktaya da değinelim: Şopenhaur, Hıristiyanlığın kısmen Yahudi kısmen de Hindu öğretileri içerdiğini söylemiştir. İşte araştırmalarımıza göre oradaki Hint öğretileri de Stoacılıktan geçmiştir. Okuru yormamak ve bu yazıyı esas amacından saptırmamak için bu konudaki kanıtları saklamayı tercih ediyoruz.

              Hippi Kültürü:

Türkiye’de özellikle son yıllarda moda haline gelen bir şey bu (eskiden de vardı ama şimdilerde büyük bir popülerite kazandı): Uzun saçlı, uzun tırnaklı, küpeli erkekler… Bu, aslında 60’lı 70’li yılların ABD’sinde ortaya çıkan Hippi kültüründen geliyor. Türkiye’de bir laf vardır “biz Amerika’nın 50 yıl gerisinden geliyoruz.” ABD’de tam da 60’lı 70’li yıllarda Hint kültürüne ilgi duyuldu ve [en azından çoğunlukla] sahte guruların (dini hocaların) öncülüğünde çeşitli akımlar başladı. Amerikanların bazıları Hint kültürünü taklit etmeye başladılar. İşte Hippi akımı böyle başlamış oldu. Böylece Amerikanlar ne Avrupalı gibi Batılı ne de Hintli gibi Hindu oldular. Bu tarzın, Hint kültüründeki esası şöyledir: Bir insan öldükten kısa bir süre sonrasına kadar saç ve tırnakları uzamaya devam eder. Hintliler enerjinin özellikle saç ve tırnaklarda muhafaza edildiğine inanırlar. İşte bu sebeple Hindu rahipleri uzun saçlı, uzun tırnaklı olurlar. Bir de gelenek gereği küpe takarlar. Muhtemeldir ki, yakın gelecekte Türkiye’de, günlük hayatta çakrakarma,nirvana gibi kavramlar kullanılacak.

Toparlayalım

Dil-din ikilisinin kültürün temeli olmasına ve farklı kombinasyonların toplulukları başkalaştırdığına örnek olarak Romanlar dikkate değerdir. Romanlar Hindistan kökenlidirler. Ama dünyanın çeşitli yerlerine yayılmış olup, yaşadıkları ülkenin dilini ve dinini benimsemiş oldukları için Hint kültürü (dil-din ve bu ikilinin üstünde olan yani ikinci dereceli kültürel özellikler) ile uzaktan yakından alakaları yok. Bu da, dili ve dini değişmiş bir halkın kültürel temeli değiştiği için bütünüyle başkalaştığına bir örnektir.

Konunun özeti olabilecek bir örnek Kozaklardır (Kafkasya Kazakları). Kozaklar, Rusya’nın Kuzeybatısı’ndan Kafkasya’ya göç etmiş Slav kökenli bir halktır. Kozaklar, Kafkaslarda Çeçenlerle, Nogay Türkleriyle, Çerkezlerle ve diğer Kafkas halklarıyla etkileşim halinde yaşamışlardır. Bunun sonucunda giyim-kuşamla, geleneklerle, yaşam tarzıyla, toplumsal karakteriyle tam bir Kafkas olmuşlardır. Ana dili Rusça olan bu halk zamanla Tatarca da konuşur hale gelmiş. İnsan adları çoğu zaman Rus olsa da bazen Türk (hem de Öztürkçe) adı da koyarlar. Çerkezler gibi giyinirler. Çeçenler gibi cesur ve savaşkandırlar. Artık onların milli kimliğinde Çeçen, Türk, Çerkez, Slav özellikleri bir arada vardır. Artık onlara Rus da denmiyor, Slav da denmiyor; kendi başına bir millet gibi görülüyorlar. Bu da sentezin nasıl oluştuğunu gösterir. Slavlardan bir parça kopmuş ve diğer kopmuş parçalarla etkileşime girerek yeni bir sentez oluşturmuş.

Bütün diller ve dinler birbiriyle içi içe girerek kombinasyonlarla bugünkü hallerine ulaşmıştır. Dil ve din ikilisi bütün kültürün temelinde yer alır. Diğer kültürel değerler ikinci derecelidir ve “dil-din”e bağlı olarak oluşmuşlardır. Nasıl ki bugünkü bir şehrin altında medeniyetler tarafından defalarca şehirler kurulup toprak altında kalmışsa, aynı şekilde bugünkü bir “dil-din”in kökeninde diğer “dil-din”ler yatar. Bugünkü bir şehre bakarak dipteki şehirleri algılayamadığımız gibi, bugünkü toplumları kendi başlarına var zannederiz. Derinde olanı göremediğimiz için bütün dünyanın akrabalığını da fark etmeyiz, ve millet denen kavramın varlığını ve milletlerin birbirinden bağımsız olduklarını kabul ederiz. Dünyada bir millet varsa o da ancak ve ancak insanlık milletidir. Ayrıca, farklı bir kültüre sahip olduğunu iddia ederek parçalanma taraftarı olmanın sadece çocukça bir bakış açısından ibaret olduğuna dikkat edelim. Çünkü aynı milletten olduğu söylenen iki halk arasında da, aranırsa, büyük kültürel farklar görülür. Örneğin; kültürel fark bulmayı aklımıza koyarsak, Türkiyelilerle, Orta Asya Türkleri arasında uçurumlar bulmak çok kolaydır. İkisi bambaşka toplumlar gibidirler. Türkiyeliler vahşi-kapitalist ve ultra-hedonist bir toplumsal karaktere sahiptirler. Öte yandan Sosyalizmin demir perdeleri Orta Asyalıları muhafaza etmiştir. O nedenle Orta Asyalılar daha [kültürel]muhafazakar, gelenekçi ve nisbeten daha ahlakçı bir yapıya sahiptirler. Dolayısıyla Orta Asyalılarla Türkiyeliler, Hintlilerle İngilizler kadar yabancıdır birbirine. Bundan yola çıkarak bu ikisi (Orta Asyalılarla Türkiyeliler) farklı milletlerdir demek doğru olur mu? Bir millet iki devlet Türkiye ile Azerbaycan halklarının aile yapıları arasında ne kadar devasa bir fark olduğunu biliyor muyuz? Toplumun en temel yapı taşı aile olduğuna göre, aileden topluma doğru gittikçe bu farkın ne kadar daha büyüdüğünün bilincinde miyiz? Pekiyi, öyleyse, hayır bunlar başka başka milletlerdir mi diyeceğiz? Kafaya koyduktan sonra Eskişehirliyle Kayserili arasında da büyük farklar buluruz. Oysa niyetimiz birleştirmek olursa ne olur ona da bakalım: Ermenistanlılarla Azerbaycanlılar, kültürel olarak birbirine Türkiye-Azerbaycan ikilisinden çok daha yakınlık gösterirler. Gelenekler, giyim-kuşam, dans, yemek, müzik, ve daha nice kültürel yönden ortak etmenlere sahiptirler. Eğer siyasi yönlendirmeleri bir kenara bırakırlarsa Ermenistanlılarla Azerbaycanlıların birbirine Türkiyelilerden çok daha doğma (aşina) olduklarını fark edebilirler. Yahudilerle Araplar birbirinin aynısı gibidirler. Dünya Araplarla bütün Müslümanları aynı kültürden sayar. Oysa Arap kültürünün asıl benzeri Yahudi kültürüdür. Fars-Arap, Türk-Arap, Pakistan-Arap, Bangladeş-Arap, Endonezya-Arap ikililerinden çok ama çok daha sıkı yakınlıkları vardır Yahudilerle Arapların. Bunu bazı Yahudi ve Araplar kendileri de biliyorlar ama seslerini duyurabilecek durumda değiller.

Özetle demek olur ki, bir toplumun kültürünün temelinde dil-din ikilisi yer alır ve diğer kültürel özellikler bunun üzerine inşa edilir. İnsanlar oturup kültür yaratmazlar; bu kuşaktan kuşağa yoğurula yoğurula inşa edilir. Bu esnada başka kültürlerle kombinasyonlar kurarak yeni sentezler oluştururlar ve bu sentezlere millet adı verilir. Bütün dünyanın kültürel temelde akraba olduğunu da böylece fark etmiş olduk.

Bu araştırma bir son değil, aksine çeşitli araştırmalara belki ilham olur. Okuru daha fazla yormamak için bazı yerleri atlayarak geçtik. Bu yazı ister bir bütün olarak ister parça parça akademik bir çalışma haline getirilebilir. Biz akademik kanıt ve ifadelere bu yazıda yer vermedik, çünkü o durumda yazıyı kitap haline getirmiş olurduk ve öylelikle niyetimizden uzaklaşmış olurduk. Bunu yapacak olanları ise memnuniyetle karşılarız.

Dilsel Etkinlik Olarak Okuma

Okuma, düşünenin düşüncelerini, araştırmalarını, bulgu veya yorumlarını yazılı olarak aktardığı, yansıttığı, paylaştığı kavramsal/dilsel veriyi, yani üretileni, yeniden üreterek anlam varsıllığı yaratma, bilme, öğrenme, birleştirme, yorumlama, yeni bir anlam oluşturma, bir anlamı zenginleştirme ya da bir anlamı eleştirme amaçlı dilsel, doğal olarak düşünsel bir etkinliktir.

İç konuşma olarak adlandırılan seslendirilmeyen, yazılmayan, paylaşılmayan dilsel etkinlik de içinde olmak üzere, okuma, yazma, konuşma, dinleme, görsel okuma ve yazma becerileri de, iyi ya da kötü, başarılı ya da başarısız dilsel üretim sürecinin rol aldığı etkinlikleri içerir.

Okumak, sessiz bir ortam, yalnızlık, sabır ve süreklilik gerektiren; nedenlendirme, gerekçelendirme amaçlı, dilsel öğelerin işlevlerini bilerek izleyip, anlatılmakta olanı kavrayıp, gelecek anlamı öngörerek ona hazırlanma süreçlerini içeren bir edimdir. Bu edim çeşitli amaçlara göre gerçekleşir, ancak okumanın kendisinin tek başına bir amaç olması bilinci gereklidir.  Okuma eğitimi, her şeyden önce bu temel amaca katkı sağlamalı, henüz sürekli, düzenli bir okumayı amaç edinememiş ergenlerde böyle bir amaç oluşturmalıdır.

Okumanın zorunlu, sürekli, düzenli olarak gerçekleştirilmesinin temel gerekçesi; evren, dünya, insan, toplum ve çevresine ilişkin aralıksız üretilen bilgileri düzenli, sürekli olarak edinip, anlaması ve gelişmesinin bir zorunluluk olmasındandır.

İnsan olarak kalmak, gelişmeye bağlıdır. Gelişme öğrenmeye; öğrenmek anlamaya; anlamak ise çok büyük oranda okumaya bağımlıdır. Okumasız anlaşılacak olan bilgi, olay/olgular hem sınırlıdır hem onları bütün boyutları ile anlamak olanaksızdır.

Tüm bilgi dilsel süreçler işletilerek araştırılmakta, edinilmekte, düzenlenmekte ve aktarılmaktadır. Bu nedenle, bilgiye ulaşmanın en doğru, kestirme, düzenli, sürekli yolu bir başka dilsel etkinlik olan okuma ile gerçekleştirilir.

Tek kişinin bildiğini herkesin bilmesi, okumakla olanaklıdır. Bilgi üretilir ve paylaşıma sunulur, ona ulaşmanın tek yolu onu okumaktır; çünkü o yazılmıştır, dolayıma sunulmuştur.

Okumak eyleminin en belirgin ayırt edici yanı, o eylem sırasında sadece bilgiye ulaşılmakla kalmamasıdır; okuma süreci gerçekleşirken, tüm eğitim öğretim sürecinin temel amacı olan, bilgiler, bilgilerin taşıyan kavramlar, kavramları anlamlı, tutarlı biçimde dilselleştiren tümceler arasında İLİŞKİ kurularak anlama yetisinin geliştirilmesi, yeni anlamlar türetilmesi, çelişki, ilişki, çatışkı gibi ussal süreçlerin çoğunun işe koşulduğu zahmetli ama çok verimli bir süreç olmasıdır.

İnsan okurken, tarar, gözden geçirir, kavrar, öğrenir, sınıflar; soru sorar, sonuç çıkarır,değerlendirir, eleştirir ve bu süreçte sözcük, sözdizim ve anlambilgisinden yararlanarak çıkarım, bağıntı, tanıma, tahmin etme gibi ruhdilbilimsel (psikodilbilimsel) etkinliklerde bulunur.

İnsan değiştirmeye alışmış, değiştirmeyi öğrenmiş bir varlıktır. İnsanın doğa, dünya,  çevresi ve kendisi üzerinde bu etkinliği sürdürmesi, hata yapmaması da doğru bilgilerle, buna bağlı doğru anlamalarla, üretmelerle yani doğru okumalarla gerçekleşebilir.

 

Üçüncü Dil Bayramı Konuşması 1935

Aşağıdaki metin Türk Dili dergisinin 13. sayısından alındı. Derginin kapağında İlkteşrin 1935, İstanbul, Devlet Basımevi, yazılı, 105 sayfalı bir dergi. Dergi kapağında çizgi arası –Türk Dil Kurumu Bülteni- yazılmış. Dergi, dil bayramı kutlamalarını konu edinmiş. Atatürk’ün Meclis (Kamutay) Başkanının, Başbakanın, Genelkurmay Başkanı ve bazı bakanların kutlama telgrafları yayınlanmış. Üçüncü Dil Bayramı kutlama programı (26 Eylül 1935) yazıldıktan sonra TDK genel sekreteri İbrahim Necmi Dilmen’in “Sayın Yurtdaşlar” başlıklı nutkunu yayınlamış. İzleyen sayfalarda ise Halkevlerinde üçüncü dil bayramı tören konuşmalarına yer verilmiş. Aşağıdaki metin Ankara Halkevinde yapılan törende konuşanlardan İshak Refet’in konuşmasıdır. Konuşma, derginin 22-28. sayfaları arasında yer alıyor. Söylev imla yanlışları bile düzeltilmeden olduğu gibi alınmıştır. Bu söylevi yapan İshak Refet’in, o dönemde Ankara’da bulunan İshak Refet Işıtman olduğu anlaşılıyor.

İshak Refet Bey, ya da İshak Işıtman, (d. 1891, Gaziantep) – (ö. Ekim 1946), Türk siyasetçi. İstanbul Hukuk Mektebi mezunudur. Gaziantep Ticaret Lisesi Türkçe ve Edebiyat Öğretmenliği, Cephe Divan-ı Harp Üyeliği, Maraş, Giresun, Gaziantep, Sivas Maarif Müdürlükleri, Maarif Vekâleti Genel Müfettişliği, Ankara Maarif Eminliği, TBMM III. Dönem Diyarbakır Milletvekilliği ile III. Dönem Divan-ı Riyaset Kâtipliği yapmıştır. Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyası ve takdirname sahibidir. Evli ve üç çocuk babasıdır. Dil Kavgası, Cumhuriyet Destanı kitaplarının yazarı ve Ali Şir Nevai’nin Muhakemet-ül Lûgateyn adlı kitabının yayına hazırlayıcısı olarak adı geçiyor. Bu yazı Dil bayramı ve o dönemin dile yaklaşımı açısından ilginç bulunarak yayına hazırlandı.

İkram Çınar

Bay İshak Refetin Söylevi

Pek sayın ülküdaşlar;

Atatürk devrimlerinin en derinlerinden, en kapsallarından birinin yıldönümü bayramını kutluyoruz. Türk dili devriminin bu kutlu bayramında ne kadar sevinsek ne kadar övünsek yeridir.

Şu birkaç yıl, denemeli dil devriminin okullardan tutunuz da yurdumuzun en ücra yerlerine kadar yayılmaya, sevinçli, kıvançlı verimlerini vermeye başladı.

Atatürk devrimleri yeller gibidir, seller gibidir, yıldırımlar gibidir. Onun önünde durulamaz, onun arkasından koşulur. Ona ayak uydurulur.

İşte bu güzel Türkçe kendi yerini almış bulunuyor. Osmanlıca ise aradan çekilmiş, tarihine geçmiştir. Artık Osmanlıca ile yazı yazanlar gülünç olmaktan başka bir şey yapmış olamazlar.

                                       

Makhuri nedamet nazarım yerlere matuf

Piyrameni azmimde hayaleti siyehper

İşte bu, Osmanlıcanın büyük şairlerinden birinin beytidir. Bunu Türk anlar mı?

Makhuri nedamet nazarım yerlere matuf

Piyrameni azmimde hayaleti siyehper

Yalvarıyorum, düşününüz, bunu Türk nasıl anlasın? Peki bu beyit türkçe değilde farsça  mıdır? O da değil, arapça mıdır, o hiç değil! Öyle ise bu beyit niçin yazılmıştır? Kim için yazılmıştır? Bunu yazan şair konularını, ülgütlerini farslardan, araplardan yahut, frenklerden almayıp ta Türkten alsaydı, yazılarında ana Türkçe ile yazsaydı bugün Türkiyenin bir çok yerlerinde onun için dikilmiş anıtlar görecektik; bu ne kara bir yazıdır, ne acınacak sonuçtur. Size osmanlıcanın en büyük şairlerinden Nefi’nin bir parçasını okuyacağım, Nefi bu parçada (Badı saba) adlı bir atı anlatıyor.

Ne saba saika dersem yaraşır surette

Ki seyirdirken ana sayesi olmaz hempa

Bırakır anı dahi sayesi gibi yolda

Olsa ger şatırı endişe ile pader pa

Düşmeden sayesi hak üzere eder âlemi tay

Sehv ile rakibi gösterse inana irha

Kuş yetişmez derdim, olmazsa tayyar eger

Eremez gerdine ziraki ne sarsar ne saba

Nice tayyar o sebük payı cihan peymakim

Ana hem per olamaz hiç ne anka ne huma

Nurdan bâlâ ar uçmağa melektir sanasın

Olsa zimpuşi seralserle nedem cilve numa

Tay eder alemi bir göz yumup açıncayadek

Bu kadar çapuki çalak olur mu acaba

Evet olur mu acaba.. böyle bir ata olur mu acaba; böyle bir at şimdiye kadar yaratılmış mıdır. Acaba… böyle bir at, atı dünyaya tanıtan, armağan eden Türkün atı değildir. İşte Türkün atını okuyorum.

Dadal  Oğlu   Velinin at türküleri

Şu yalan dünyaya geldim geleli

Bir atı severim bir de güzeli

Degip on beşime kendim bileli

Bir atı severim bir de güzeli

At kuşu tutmalı çıktığı zaman

Yalı kirpi gibi yıktığı zaman

At dört, kız on beşe yettiği zaman

Bir atı severim bir de güzeli

Atın büyük sağrısı kalkan döşlüsü

Kalem kulaklısı çekik başlısı

Güzelin boylu samur saçlısı

Bir atı severim bir de güzeli

At kulağın diker gözlerin süzer

Akça ceren gibi çöllerde gezer

Azıcık dokunman yel gibi tozar

Atın kaba eşkini dizden bol gerek

Ablak sığın gibi ardını atar

Boğa geyik gibi önünü yiter

Kaçarsa kurtulur koğunca yeter

Uygun yoldaş ile uzun yol gerek

Tımarın elinle eyle ar sanma

Yemini bolca ver azı kâr sanma

Bir söz söyleyeyim sana zor sanma

Yiğide yar at mamur el gerek

Ana türkçe ile osmanlıcayı karşılaştırma için Nefinin atıyla Dadal Oğlu Velinin atını karşılaştırmak yetişir sanırım. Dadal Oğlu Veli, Nefiden çok sonra yaşamıştır. Dadal Oğlunun yaşadığı çağlarda, aşağı yukarı hemşerisi, yerdeşi sayılabilecek Sümbül Oğlu Vehbi Efendi yaşamakta idi; size Vehbinin (Sühen) kasidesinden de birkaç beyit okuyacağım.

Sühen oldur ki ola ayeti kübrayı sühan.

Yazıla sefhayı icazdan âlâyı Sühan

Şair oldur ki anın kalbine hassan gibi

Nef hayı ruhu emin eyleye ilkayı Sühan

Husrevü mülkü sühan ana denürkü kalem

Çeke menşuri hayâlâtına turayı sühan

Talibi nazmı gazel ilme çalışsun evvel

(Leyte şirî) deyu eylerse temennai sühan

Farisi ve arabiden iki şehbal ister

Taki pervazı bülend eyleye ankayı sühan

İktifa eylediler mesleki Aşık Ömere

Coşku şevk ile nice kafiye cuyayı sühan

Gevheri güftesine döndü bu günlerde medet

Gevheri Nadireyi lölüü lalayı sühan

Kimi mani kimisi vadei türkmanide

Kara oğlan kaya başısı yalâllâyı sühan

İşte arapça farsça bilmeden değiş yazılmayacağını söyliyen Vehbi Efendinin son beytinde kara oğlan kayabaşısı diye karadığı, karaladığı, yerdiği parçalardan da okuyorum.

Ala gözlü benli dilber

Satın al da kul et beni

Saçına bir dokunayım

Esen deli yel et beni

Sakla beni bucağında

Can vereyim kucağında

Od olayım ocağında

Alevlendir kül et beni

Bire ağlar bire beyler

Ölmeden bir dem sürelim

Gözümüze kara toprak

Dolmadan bir dem sürelim

Aman kahpe felek aman

Ne aman bilir ne zaman

Üstümüzü çayır çimen

Almadan bir dem sürelim

Şu yalan dünyaya geldim geleli

Daha ne gelecek başıma benim

Eğer o sevgili benim olmazsa

Bakın gözlerimin yaşına benim

Yar bana söz verdi onu güderim

Eğer yalan ise ya ben niderim

Başım alır ilim ilim giderim

Sevgili düşerse peşime benim

Cüda bülbül gibi ötemez oldum

Türlü kumaşlarım tutamaz oldum

Kınaman ağalar yatamaz oldum

Giriyor sevgilim düşüme benim

Karacaoğlan yarı gördüm uzaktan

Gözlerim bozardı kan ağlamaktan

Ziyade korkarım zalim felekten

Bir yar ağı katar aşıma benim

Hey ağalar böylemi olur

Hali yardan ayrılanın

Akar ummana koyulur

Seli yardan ayrılanın

Kurur damarı çekilir

Başına otlar dökülür

On beş yaşında bükülür

Beli yardan ayrılanın

Gül dikensiz bitmez imiş

Bülbül gülsüz ötmez imiş

İşe güce yetmez imiş

Eli yardan ayrılanın

Karacaoğlan geçmez dilek

Tutuştu da yandı yürek

Sağ yanında hazır gerek

Salı yardan ayrılanın

Bülbül ne yatarsın bahar irişti

Ulu sular göl olduğu çağlardır

Kat kat açup gül yaprağa karıştı

Güle bülbül kul olduğu çağlardı

Yine bahar oldu açıldı güller

Figana başladı yine bülbüller

Yârimin saçına benzer sünbüller

Aşıkların deli olduğu çağlardır

Yine bülbül bilir gülün halinden

Deli oldum bu ayrılık elinden

Aşıp aşıp gelip yayla belinden

Yar kokusu gül olduğu çağlardır

Burcu burcu kokar bahçeler bağlar

Bülbül figan edüp kamuyu dağlar

Türlü çiçeklerle bezenmiş dağlar

Karlı dağlar yol olduğu çağlardır

Karacaoğlan eder geçti çağların

Migal vermez oldu gönül bağlarım

Aklıma düştükçe durmaz ağlarım

Gözüm yaşı sel olduğu çağlardır

Vehbinin kayabaşı dediği bu parçaların bir tekine on dane, yüz dane (sühan kasidesi) yetişebilir mi?

Sayın Ülküdaşlar;

Osmanlı türkçesi Osmanlı türkiyesi gibi idi. Osmanlı Türkiyesinde nasıl yabancılar iş başına geçerek Türkleri geriletmişlerse Osmanlı Türkçesinde de yabancı sözler, yabancı konular, yabancı ülgütler ana Türkçeyi geride bırakmıştır. Bugün Osmanlı edebiyatının yığın yığın gazellerinden, kasidelerinden hangisi halka yayılarak mal olabilmiştir? Bir dane olsun örnek gösterilebilir mi? Türk halkının nesine gerek, kendi malı olmıyan, kendine söylemiyen, kendini düşündürüp dalgalandırmıyan herhangi bir parçayı ne yapsın? Doğrudan halk varlığına dayanan Türk Cumhuriyeti kendi yüceliğine yaraşır arı, sili bir türkçe ve bu Türkçe ile yaratılan bir edebiyat ister. Osmanlı edebiyatı gibi çürük, yabancı bir edebiyat değil, Türk halkının seveceği, benimseyeceği bir edebiyat.

Biz halkcıyız diyoruz, halkçılık sevmekle olur. Halkı sevmek halkı bilmeğe, tanımaya bağlıdır. Adam bilmediğini, tanımadığını sevebilir mi. Gerek sevmek, gerek beğenmek sevilecek beğenilecek şeyler üzerinde birtakım görüşler, düşünüşler, kanışlar ister. Halkı bilmeden, halkı tanımadan halkçıyım demek, körlerin renkler üzerinde konuşmalarına benzer. Halkı bilmek için onun içinden gelmek, yahut onun içine girmek gerekir. Halkın iç benliğinden doğan şeyleri, ve iç benliğini işlediği için benimseyip sevdiği şeyleri bilmek gerekir. Halkın göreneklerini, törelerini, inanlarını, topluca söyliyeyim: iç ve dış varlığını inceliyerek, irdeliyerek kavramak gerektir.

Türk ulusu en eski soysallıkları yapan, yaratan, kuran ve yayan bir ulustur. O soysallıklar, evren soysallıklarının bir çoğuna kaynak olmuştur.  İşte o soysallıkların derin izlerini iç ve dış varlıklarında saklıyan, yaşatan ulusumuzun tek bir sözü, tek bir ülküsü, tek bir ezgisi üzerinde kıskanarak, özenerek, titriyerek çalışmak ve onları bugünün tekniği ile işlemek Halkevleri gençliğinin borcudur.

Sayın Ülküdaşlarım;

Şimdi size arı Türkçe ile yazılmış bir değişimi okuyarak sözlerimi bitireceğim.

                 

Atatürk Türkçesi

Arı, sili bir Türkçe, Türkçenin kendisi bu

Bu işte de önümüz evrene saldı yanku

Su gibi duru bir dil, böyle anla, böyle bil

Senin öz anadilin karışık türkçe değil

İşte bu dil demektir Atatürkün Türkçesi

Duyguda düşüncede budur Türklüğün sesi 

Bu dil kuşların dili, bu dil suların dili

Türk dili kurtuluyor bayram etsin Türk eli

Atatürkün türkçesi yüz milyonun dilidir

Yüz milyon Türk bu dili sever, konuşur, bilir

Bosnadan, Balkanlardan tutta ta Çine kadar

Mısırdan Sibiryaya dolaş Türk dili var

Ah Türk dili, ne derin, ne ince bir dilsin sen

İçimde ne dilekler çalkanır bunu bilsen

Her sözün bir tanışıktır, derinlerden de derin

Anlatışın, kavramın denizler kadar engin

Dillerin kaynağısın gerçekten ana dilisin

Senin bu tansıklığın karşısında eğilsin

Bütün dil bilginleri, bütün düşünen başlar

En geniş anlam sende, ne aransa sende var

Senin sesinde uçar baharlar kelebekler

Yıldırımlar sendedir, senden çıkar şimşekler

Yeller gibi esersin,  seller gibi taşarsın

En çetin engelleri çiğneyerek aşarsın

Sende doğar güneşler, yıldızlar sende güler

Korkunç geceler sende, fırtınaların yer yer

Kükreşip haykırırken bir yanda ay aydın

Gölgelerim mineler, andırarak altını

En güzel renkler sende, güzel sesler sendedir

Bu güzel seslerinden ne ezgiler yükselir

Okadar yücesin ki Himalya alçalır

Okadar derinsin ki deniz gölgede kalır

Karşında dize gelir boyun büker baş eğer

Senin biricik sözün yüz bin pırlanta eder

Türk dili kurtuluyor, dil bayramıdır bugün

Türk dilini buluyor, dil bayramıdır bugün

Ne mutludur bizlere, soyumuza ne mutlu

Ey Türk soyu kutlu olsun, dil bayramınız kutlu.

Türkçenin Öğretiminde Anadil, Araç Dil, Amaç Dil İlişkisi

Değişik amaçlarla, Türkçeyi öğrenmek isteyen, diğer dillerin kullanıcılarına, Türkçe öğretimi ülke içinde ve dışında yaygınlık kazanmaktadır. Buna koşut olarak, bu alanda araştırmalar, öneriler, yöntemler de gelişmekte, makale, kitap yazımı, yayımı çoğalmaktadır.

Bu çalışmaların bir bölümünü, Türkçeyi başka dil kullanıcılarına öğretenlerin deneyim, araştırma ve gözlemlerini paylaşmaları oluşturmaktadır.

Ben de bu yazımda,  2 yıldır anadili Urduca olan, Türkçe öğrenenlere  ve 5 yıl Türkiye’de anadilleri Avrupa’nın çeşitli dilleri olan öğrencilere, 2 yıl anadili Arapça, Farçsa, Türkmence olan askeri öğrencilere dönük Türkçe öğretimi sürecindeki gözlem, küçük deneysel testler ve bir bütün olarak deneyim birikimine dayalı olarak anadil, araçdil, amaç dil ilişkisi üzerinde duracağım.

Bu süreç içerisinde genel olarak yabancılara Türkçe öğretimi/yabancı dil öğetimi yöntemlerini uygulayarak ya da öğretmen kitabı, öğrenci kitabı, çalışma kitabı üçlüsüne dayalı olarak yaptığım öğretim etkinliklerinde, yeri geldiğinde, kitapların yeterli olmadığı durumlarda deneyim ve özbilginin sürece katıldığı anların özgün durumlarını not alarak, değerlendirerek, deneyerek kimi sonuçlara ulaştım. Sözkonusu süreç devam etmektedir.

Amaç dil bu süreçte her zaman Türkçe olmuştur. Anadiller ise, Almanca, Arapça, Farsça, İtalyanca, İspanyolca, Fransızca, Urduca, Afganistan Türkmencesi ve Özbekçesi vd Avrupa Birliği ulusal dilleri. Araç diller ise ağırlıklı olarak İngilizce, zaman zaman Azerice, öğrenciler yardımıyla Arapça, Farsça ve diğer diller.

Araçdile en sık gereksinim duyulan durumlar aşağıda sıralandığı gibidir:

*  Sözdizim bilincinin geliştirilmesi, pekiştirilmesi, açıklanması, kullanıldırılması

*  Durum ardıllarının işlev, anlam ve biçiminin kavratılması, kullanıldırılması

*  İyelik ardıllarının işlev, anlam, ve biçiminin kavratılması, kullanıldırılması

*  Zaman, kip, görüşünüş ardıllarının işlev, anlam ve biçiminin kavratılması, kullanıldırılması

*  Sözcük anlamının açıklanması, kavratılması, farklı bağlamlarda kullanıldırılması

Öğretim sürecinde, öğrenci anadili kodlarına başvurduğu gibi, ortak bir araçdil varsa, ki çoğunlukla bu dil İngilizce olmaktadır, öğretici ve öğreniciler bu araç dilden yararlanmak eğilimindedirler.

Öğretimin,  örneğin A1 düzeyinin, ilk iki ayında, araç dil kullanımı yararlı olmaktadır. Süreci hızlandırmakta, tıkanıklık, gecikme durumlarının aşılmasına katkı sağlamaktadır. Araç dil ya da dillerin amaç dilin öğretiminde giderek daha az başvurulan bir dil durumuna gelmesi, öğretim sürecinde kendisini duyumsatmakta; öğretici de, öğreniciler de bir süre sonra  bir araç dile gereksinim duymamaktadır. Bu genellikle amaç dilin genel nitelik ve özeliklerinin kavranma düzeyinin yeterli olduğu durumlara denk gelmektedir.

Bir başka bakış açısına göre, hiç bir araç dile başvurmadan, amaç dil öğretimi başlatılmalıdır ve sürdürülmelidir. Kuşkusuz bu başarılabiir bir yaklaşımdır, başarılı örnekleri de vardır. Ancak araç dile başvurularak yapılan öğretimin dediğim gibi bir yöntem olarak sürekli ve düzenli başvurulması yaklaşımı değil, tıkanıklık, gecikme, zora düşme durumlarında yararlanılmasının da yararları vardır ve başarıyı, edinimi hızlandırmaktadır.

Sertifika düzeyinde, A1/A2, öğrenicilerin, ilerde diploma düzeyinde, B1, geçmişte araç dile başvurulmuş oluşunun olumsuz hiçbir örneğini taşımadığı görülmektedir.

Araçdile başvurarak yapılan öğretimin ussal ve bilimsel dayanağı da zaten olumsuz bir iz bırakmayacağının tersine katkının dilsel düzeneğin evrensel oluşu ilkesiyle örtüşmesinden kaynaklanmaktadır.

Bütün dillerin sözdizimsel düzeneklerinin aşağı yukarı benzer oluşu, anlamın göstergesinin farklı olsa da gösterdiğinin kavramsal içeriğinin özgül kültürel alanlar dışında benzer oluşu, sözcük türlerinin ve işlevlerinin evrensel oluşu gibi insan dilinin özelliklerini dikkate aldığımızda, doğal olanın doğru da olduğu öğretim süreci ve sonunda görülmektedir.

Araç dil kullanımınında dikkat edilmesi gereken ilke, öğretici, deneyim ve bilgisini de kullanarak, ne zaman nerede, hangi durumlarda, araç dile gereksinim duyacağını öncceden varsayarak, ona göre hazırlanmalı, örneklerinden tutun da, açıklama biçimlerine kadar, öğretmen kitaplarında olduğu gibi yönergeli, yazılı olarak materyalini hazırlamalı, gerek duyulduğunda, düşünülmüş, hazır gereçleri, örnekleri kullanmalıdır. Ayrıca, önceden hazırladığı materyali, öğrenicilerin cinsiyet, meslek, dil öğretimindeki amaçları, kültürel ve entellektüel düzeylerini de dikkate alarak hazırlamalıdır.

Ders ortamında, dinsel, kültürel, tarihsel, çelişki, çatışkı, olumsuz duygu vbg. şeylere fırsat yaratmamalıdır. Özetle araçdil hazırlıkları, dikkatli, düşünülmüş, seçilmiş olarak sunulmalıdır.

Öğretici, ders süreçlerinde, öğrencilerin ilgi, bilgi, inanç, kültür özelliklerine ilişkin belirgin olarak ortaya çıkan duyarlılıklarını not ederek, materyal, örnek hazırlarken bunlardan yararlanarak doğru yaklaşım ve içerikle hazırlık yapabilir.

Özetle denebilir ki, araçdili, amaçdili öğretim sürecinde, diğer araç materyaller olarak düşünmekte yarar var ve onlar gibi bir yaklaşım, bir araç,  gecici bir gereç olarak sürece katmak gerek. Kesinliklikle yararlanmamak ya da başat bir araç olarak sürekli kullanmak doğru bir yaklaşım değildir.

 

Ulusal Dil, Ana Dili ve Eğitim Dili

Yeryüzünde 6.909 dil konuşulmaktadır [1] (lehçeler de bu sayıya dâhil). Bu sayı aynı zamanda kavimlerin de sayısıdır. Oysa Birleşmiş Milletlerin resmen tanıdığı devlet sayısı yüz doksan ikidir. Bunların hepsi ulus devlettir. Bunun anlamı her ulusun birden çok kavimden oluştuğu, birden çok sayıda dil konuşulduğudur. Ulus (millet), kavim ve inançların ötesinde siyasal bir birliktir.

Ulus devletin yurttaşları hangi kavimden (etnisite, ırk) olursa olsunlar diğerleriyle ortak amaçları paylaşmak, işbirliği yapmak, dayanışmak, ulusal kaynakları, ülkenin nimet ve külfetlerini dengeli biçimde paylaşmak için iletişim kurmak zorundadırlar. İletişimde en etkili yol ise dildir.

Bazı ulus devletlerde onlarca, bazılarında yüzlerce yerel ya da bölgesel dil konuşulmaktadır. Yüzlerce dil konuşulan bir ulusun bireylerinin hangi dil ya da dillerde birbiriyle iletişim kuracakları, çocukları hangi dilde eğitecekleri sorun olarak ortaya çıkar. Her bireyin onlarca ya da yüzlerce dili öğrenemeyeceğine göre ülke içindeki dillerden birini resmî (ulusal) dil yapıp iletişimi o dil ile sürdürmeleri kaçınılmazdır. Böylece resmî dil aynı zamanda ulusal dil ve eğitim dili olur.

Türkiye’de de yurttaşların bir kısmının farklı dilleri olmakla birlikte Türkçe ulusal dilimizdir. Türkçe, tarihsel kullanım, bilimsel işlenmişlik, kültürel gelişkinlik, kavramsal yetkinlik alanlarında daha fazla kullanılma ve yetkinleşme olanağını bulmuş ve uzun yıllar devlet dili; yasa, ekonomi, eğitim, bilim kültür dili olmuştur. Türkçe ulusal dil olduğu için eğitim de Türkçe olarak yapılmaktadır.

Ana dili

Tam da bu noktada ana dili üzerinde durmak gerekmektedir: Ana dili kavramı yaygın biçimde yanlış kullanılmaktadır. Ana dili insanın anasının konuştuğu ya da etnik kökeninin dili değildir. Ana dili, bireyin kendisini en iyi ifade ettiği, evinde ve çevresinde konuştuğu ve büyük ölçüde ilk öğrendiği dildir. Bir örnekle açıklanacak olursa; ortak dilleri Türkçe olan bir Rus ile bir Alman’ın evliliklerinden doğan çocuğun ana dili Rusça ya da Almanca değil, Türkçe olacaktır. Çünkü evdeki iletişim Türkçe olarak sürdürülmekte ve çocuk da bu nedenle hayata Türkçe ile başlamakta ve sürdürmektedir.

Ana dili ile ulusal dilin farklı olması hâlinde eğitimin hangisinde sürdürüleceği hususundaki tartışmalar sürmektedir. İleri sürülen tezlerden biri, çocuğun ulusal dili öğreninceye kadar en iyi bildiği dil olan ana dili ile eğitime başlamasının onun gelişimine daha uygun olacağıdır. Ancak iki dilli eğitim uygulamaları birçok ülkede başarılı sonuçlar vermemiş, bu tür bir eğitim sürdüren çocuklar diğerlerine göre başarısız kalmışlardır. ABD (Beykont 2002) ve Danimarka’nın başını çektiği çeşitli batılı ülkeler iki dilli eğitimi kaldırmaktadırlar. Bundaki gerekçe hem ulusun bütünlüğüne olan tehdidin artması hem de ulusal dili yeterince bilmemekten kaynaklanan hak kayıplarıdır. Batıda bu yönde bir gelişme yaşanırken, AB sürecinin koşulu olarak Türkiye için etnik dillerde eğitim dayatması dikkat çekmektedir.

Ulusal dil

Uluslaşma sürecini tamamlayan birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de ana dili ile ulusal dil büyük ölçüde aynılaşmıştır. Bunda eğitim hizmetlerinin yaygınlaşması, toplumun genel eğitim düzeyinin yükselmesi, mevsimlik ve düzenli iç göçler ile kitle iletişim araçlarının her eve girmesinin büyük etkisi olmuştur. Türkiye’de Türkçeyi bilmeyen insan oranı her geçen gün azalmaktadır. Bu aynılaşma, kalkınma ve demokratikleşme bağlamında önemli ve olumlu bir gelişmedir. Ulusu oluşturan kesimlerden biri ulusal dili bilmiyorsa, ülkenin bütün yurttaşlarına sunduğu nimetlerden (iş bulma, seyahat, sağlık hizmeti alma, adalet arama, eğitim vb) tam olarak yararlanamayacağı gibi külfetleri (işsizlik, eğitimsizlik, sağlık hizmetlerinden yeterince yararlanamama vb.) de katmerli olarak yaşar. Resmî dilin bir kısım yurttaş tarafından yeterince bilinmemesi adaletsizliklere ve eşitsizliklere yol açar ve birçok toplumsal huzursuzluğa kaynaklık eder. Yurttaşlar, resmî dili bildikleri ölçüde demokratik süreçlere katılabilirler. Bu durum katılımcı demokrasiyi de geliştirmektedir.

Ulusal dilin tüm yurttaşlarca öğrenilmesi bir hak olduğu kadar bir görevdir de. Ulusal dil ülkedeki dil birliğini sağlayarak ekonomik, toplumsal, siyasal ve kültürel alanlarda iletişim yoluyla birçok katkı sağlar. Dil birliği siyasal, toplumsal ve kültürel bütünleşmeyi pekiştirir.

Yabancı dilde eğitim

İnsanların yabancı bir dil öğrenmeleri başka kültürleri tanımasını sağlar. Edinilen bu dil bilim, sanat ve kültür dili ise bireyin dünyayı izlemesine, o dilde üretilen bilgilere ulaşmasına, yeni sentezlere ulaşmasına ve kendi kültürüne yeni katkılar sağlamasına sebep olur. Bilişim teknolojisinin gelişmesinin sonucu olarak dünya ile iletişim kurmak ve bu amaçla yabancı dil bilmek günümüzde daha fazla önem kazanmıştır. Ancak okullarda yabancı dil öğretimi ile yabancı dilde öğretim arasındaki farka duyarlı olmak gerekir. Yabancı dilde öğretim bireylerde anlam ağlarının parçalanmasına, toplumun ortak algı ve değerlerinin ortadan kalkmasına ve sonuçta kültürel parçalanmaya yol açar. Ülkemizde görüldüğü gibi bir kısım okumuş, üst yönetici ve milletimizin “entel dantel takımı” diyerek alaya aldığı, mankurtlaşmış insan tipleri ortaya çıkar. Yine bu bağlamda değerlendirilmesi gereken bir konu da AB ülkelerinin her öğrenciye üç dil edindirmeye çalışmasına rağmen eğitimlerini yabancı dillerde değil, ulusal dilde yapmalarıdır.

Yabancı dilde eğitim yapan orta öğretim kurumları bir yana, üniversitelerde yabancı dillerde öğretimin dillere göre oranlarına bakıldığında 2005 yılında şöyle bir tablo ortaya çıkmıştır: On üç üniversitede İngilizce, bir üniversite Fransızca öğretim yapılmaktadır. Ek olarak bazı üniversitelerin bazı fakülte ve yüksekokullarında da yabancı dillerde öğretim yapıldığı görülmektedir. Yüz on üç fakülte ve yüksekokulda İngilizce, ikişer fakülte de Fransızca ve Almanca öğretim sürdürülmektedir (Akalın 2004: 44). İngilizcenin ezici ağırlığı dikkati çekmektedir. Bir başka açıdan ise tamamen Batılı dillerde öğretim yapılmakta, İngilizceye bağımlı olunmakta, dünyanın kalan kısmı görülmemekte (Çınar 2006: 34), dolayısıyla diğer kültürlerle bağlantı kurulamamaktadır.

Yabancı dil (İngilizce) takıntısı üniversitelerdeki akademik yükselmelerde de kendini göstermektedir. Yabancı dil baraj hâline getirilmiştir. Lisansüstü çalışmalar için bilim aşkı, düşünebilme, yaratıcılık değil, yabancı dil; hatta İngiliz kültürüne hâkimiyet ölçülmektedir. KPDS ya da ÜDS gibi sınavlar sanki yabancı dil becerisini ölçmekten çok, kolej eğitimi almamış (Batı’ya dönükleşmemiş diye de anlaşılabilir) olanların sisteme girmesini ve yükselmesini önlemeye yönelik bir işlev görmektedir.

Sömürgelerde yabancı dil, sosyal tabakalaşmanın bir mekanizması hâline gelir. Bir Avrupa dilini kullanabilenler, meslekî sektöre ve modern iş dünyasına girebilir; bundan yoksun olanlar ise daha üst mevkilerden mahrum edilirler (Altbach 1991: 155). Böylece yabancı dil, egemenin iktidar üzerindeki tekelini korumasına yardımcı olur.

Ülkede bilimsel bilgi üretimi bile âdeta yabancılar için yapılmaktadır. Yabancı dille (İngilizce) öğretim yapan üniversite ve fakültelerde yapılan bilim uzmanlığı ve doktora tezleri başta olmak üzere, neredeyse bütün yayınlar yabancı dilde yazılmakta, Türkçe bilen okur için değil, yabancılar için bilgi sağlanmaktadır. Ülkemizin kaynaklarıyla üretilen bilginin bu ülkede yaygın olarak dağıtılamaması ve kullanılamaması düşündürücüdür. Eğitimin yabancı dilde olmadığı üniversitelerde de birçok dalda yükselmek için yabancı dillerde yayın yapma zorunluluğu bulunmaktadır. Genellikle yüksek standartta olan bu yabancı dildeki yayınlar da Türk bilgi kullanıcısına sunulamamaktadır (Çınar 2006: 21). Bu yayınların duplikasyona dönüştürülmeden Türkçe olarak yurt içinde, Türk okuyucusunun kolayca erişebileceği bir merkezde toplanması sağlanmalıdır.

Kaynaklar

Akalın, Şükrü Haluk. 2004. “Ulusal Eğitim-Ulusal Dil İlişkisi” Ulusal Eğitim Kurultayı (20 Aralık 2003) Bildiriler. Ankara: Bağımsızlıkçı Aydınlanmacı Halkçı Eğitim Derneği Yayınları.

Altbach, Philip G. “Üçüncü Dünya İçinde Bilginin Dağıtımı: Yeni-Sömürgecilik Üzerine Bir Durum Araştırması”Sömürgecilik ve Eğitim. (Çev. İbrahim Kalın) İstanbul: İnsan Yayıncılık. 1991. s. 155.

Beykont, Zeynep F. “Amerka’da Eğitim Dili Politikaları ve ‘Öteki’ Diller” Kültür ve İletişim. 5(2) 2002.

Çınar, İkram. 2006 Mankurtlaştırma Süreci. Ankara: Anı Yayıncılık.

Bu yazı Türkçe Yaşam Dergisi. Sayı 1. Nisan-Mayıs 2007’de yayınlanmıştı.

 

Kitle İletişim Araçlarında Yapılan Dil Yanlışları

Türkçe, tarih boyunca büyük sorunlarla karşılaşmış ve her durumda özünü kaybetmede bugüne kadar varlığını korumuştur.


Türkçe’nin bugünkü durumunu ele aldığımızda ilk anda göze çarpan olumsuzluklar; batı kökenli kelimelerin dilde fazlasıyla kullanılıyor olmasından kaynaklanıyor. Batı dillerinin, özellikle de İngilizce’nin etkisi ile karşı karşıyayız.


Dildeki bu yozlaşmaya yol açanların başında, sayıları artık hesap edilmeyen pek çok televizyon kanalı ile radyo gelmektedir.


Kitle iletişim araçları, toplumsal iletişim biçimlerinin, doğal olarak dilin sürekli kullanıldığı alanlardır.


Bu araçlar, dil kullanımının hemen her düzeyinde etkinlik göstermektedirler. Örnek olarak; bireysel dili, bilim dilini, kültür dilini ve eğitim dilini gösterebiliriz. Bu yüzden, kitle iletişim araçlarının dili etkileme gücü çok yüksektir. Türkçe’nin anlam ve anlatım imkanları bu araçlarla geliştirilebileceği gibi köreltilebilir de. Ne yazık ki, bu durum ülkemizde köreltme şeklinde ortaya çıkmaktadır.


Birçok televizyon yapımı, farklı dil kullanımını gerektirmektedir. Bu farklılık bu kuruluşlarda ‘dil denetimi, dil yönetimi’ gibi kurulları gerekli kılmaktadır. Oysa böyle bir duyarlılık olmadığı gibi; millî dilin yapı ve anlam biçimlerine, doğal düzeyde bir özene bile rastlanmamaktadır.


Özenden çok bilinçsizlik, saygısızlık ve sorumsuzluk hakimdir.


KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARINDA YAPILAN DİL YANLIŞLARININ SEBEPLERİ 

 

1) Türkçe’nin kurallarının yeterince bilinmemesi.

2) Millî bilincin dolayısıyla dil bilincinin az olması.

3) Bu kuruluşların,  birçok alanda yabancı şirketlerle ekonomik işbirliği içinde olmaları ve kendilerini o şirketlere hizmet etmek zorunda hissetmeleri. 
4) Aşağılık duygusuna kapılmış olmaları.


Kitle iletişim araçlarında yapılan dil yanlışlarının bir kısmına bakalım:


Yabancı dizilerin konuşma metinleri Türkçe’ye çevrilirken yapılan isabetsiz çeviriler dildeki bozulmanın önemli sebeplerinden biridir.


‘Kendine iyi bak.’ Böyle bir kullanım ortaya çıktı. Dilimizde böyle bir deyim yoktur. Bunun yerine ‘kendine dikkat et’ diyebiliriz. Delikanlı yerine “genç adam” kullanılıyor.


Saat kaçta gelirsin veya kaç sularında gelirsin demek yerine ‘kaç gibi gelirsin’ deniliyor. Bu ifade yanlıştır.

Çay içer misiniz veya çay ister misiniz demek yerine ‘çay almaz mıydınız’   demek de yanlıştır.


Türkçe harflerin adları,  önlerine birer ‘e’ sesi getirilerek okunur. 1353 sayılı kanunda harflerin adı böyle tespit edilmiştir. Buna rağmen I ME FE yerine AY EM EF,NE TE VE yerine EN Tİ Vİ,VİP yerine VI AY PI demek yanlıştır.

Televizyon kanallarının,dergi isimlerinin ve gazete eklerinin birçoğunun ismi İngilizce’dir. Star, Show TV, Flash, Diji Türk, Star Life, Oscar TV, Fiesta, Canteen, Cappucino, Dinner gibi. Kanal D bile Türkçe değildir. D Kanalı olmalı. FM bilmem ne’yi geçiyorum.


‘Uzmanlar kör olduğunuzu fark edemezsiniz,  çünkü acımaz diyor. ‘Bu cümlede iki yanlış var. Birincisi; insan kör olduğunu nasıl fark edemez? İkincisi ise; acımayacak olan ne?


Bakanın konuşmasında söyle bir cümle geçiyor: ‘Biz o kanun tasarısını komisyona geri iade edeceğiz. ‘İade işlemi geriye yapılan bir işlemdir. Bunu bir de geri diye belirtmek yanlıştır. Geçip giden biz değil zamandır.Bu bakımdan ‘gecen ay,  geçen bayram, geçtiğimiz ay, geçtiğimiz yıl, geçtiğimiz bayram gibi ifadeler yanlıştır. gecen’ yıl demek doğru olur.


‘Enkaz yıkıntısı altından çıkarılan cansız cesetler. ‘Enkaz yıkıntısı olmaz. Enkaz zaten bir yıkıntıdır. Cansız ceset de denilmez. Cansızlık cesedin en belirgin özelliğidir.


Sunucu konuğuna şu soruları soruyor: Evli miyiz? Çocuğumuz var mı? Babamız ne iş yapıyor? Sunucu ailesinden birini mi çağırmış? Hayır. Sorular şu şekilde olmalıydı: Evli misiniz? Çocuğunuz var mı? Babanız ne iş yapıyor? 

Birçok sözcüğün Türkçe karşılığı varken yabancı dillerdeki haliyle söylenmesi, dilin bozulmasına yol açan unsurlardan bir başkasıdır. 
Reyting (değerlendirme), anchorman (ana haber sunucusu), manşet  (başlık), sürmanşet (üstbaşlık), bodyguard (koruma), mega (büyük), mikro (küçük), brifing (bilgilendirme toplantısı), konsensüs (uzlaşma), konsept (kavram), provakasyon (kışkırtma), tayming (zamanlama), agresif (saldırgan), start (başlamak), skor(sonuç), star (yıldız) pardon (af edersiniz) sponsor (destekçi), sempatik (sevimli), antipatik (sevimsiz), spekülatör (vurguncu), informatik (bilişim), entegre (bütünleşik), bariyer (engel), dizayn (tasarım), ceptocep (cepten cebe), cepvoice (cep sesi), ceppoint (cep telefonu satış yeri).


Yukarıdaki cümlede gösterilen ilk sözcüklerin yerine Türkçe karşılığı olan ikinci sözcükleri kullanabiliriz.


ÇÖZÜM ÖNERİLERİ


1) Türkçe konusunda bireysel ve toplumsal duyarlılık ve ana dil bilinci oluşturulmalıdır. Bu konuda asıl görev; yazılı, sözlü ve görüntülü kitle iletişim araçlarına düşmektedir. Çünkü Türkiye’de bulunan herkes kitle iletişim araçlarını takip etmekte ve ondan etkilenmektedir.


2) Yabancı dizilerin konuşma metinleri,Türkçe’ye çevrilirken bu iş; Türkçe’yi iyi bilen ve doğru kullanan insanlara yaptırılmalıdır.


3) Sunucu seçiminde doğru ve güzel Türkçe kullanmak başlıca ölçüt haline gelmelidir. 

 

4) Sunuculara Türkçe’yi doğru ve güzel kullanma konusunda kurslar verilmelidir. 
 

5) Kitle iletişim araçlarında hazırlanan yapımların, hazırlık aşamalarında dilin toplum için önemi göz önüne alınmalı ve bu, görev ahlakının değişmez bir unsuru olarak görülmelidir.


6) RTÜK, Türkçe’nin korunması ve geliştirilmesi konusunda daha etkin görev almalıdır. 

 

7) Dizilerde ve reklamlarda bölgesel ağızlar yerine İSTANBUL TÜRKÇESİ esas alınmalıdır.


8) Yabancı isim taşıyan dergi, gazete, radyo, televizyon gibi kitle iletişim araçlarına Türkçe isim taşımaları yönünde kamuoyu baskısı oluşturulmalıdır.

  •