Prof. Şahin Filiz ile Kazakistan Gözlemleri

Prof. Dr. Şahin Filiz ile Kazakistan Gözlemleri Hakkında

Prof. Dr. Şahin Filiz, önemli filozoflarımızdan biridir. Akdeniz Üniversitesi’nde Felsefe hocası olarak çalışıyor. Televizyonlar için felsefe programları da hazırlıyor. 2019 kışında kısa süreli Kazakistan çalışma ziyareti oldu. Ziyaretini sosyal medyadan kısmen paylaştı. Eğitişim Dergisi okurları için de sorularıma yanıt verme nezaketi gösterdi. Aracıyım, iletiyorum. Prof. Filiz’e teşekkür ederken, iyi okumalar dilerim.

Dr. İkram Çınar.

İkram Çınar (İ.Ç.) Sosyal medya aracılığıyla Kazakistan gezinizi izlemeye çalıştım. Neden gittiniz?

Şahin Filiz: Abay Kazak Milli Üniversitesi’nin çağrılısı olarak gittim. Bu üniversitenin felsefe bölümünde görev yapan, aynı zamanda doktora ders döneminde olan iki öğrencinin ikinci danışmanı idim ve orada lisansüstü dersler verdim. 15 gün boyunca başta ikinci danışmanları olduğum doktora öğrencileri olmak üzere Felsefe ve Bilim bölümlerindeki diğer bütün lisansüstü öğrencilere felsefe dersleri verdim. Ayrıca derslere, üniversitenin bir kısım öğretim elemanları da katılıp soru ve değerlendirmeleriyle katkıda bulundular.

İ.Ç. Dünyanın çatısına benzetirim orayı. Bazen de dünyanın ıssızlığı. Kazakistan size neler düşündürdü?

Şahin Filiz: Gerçekten öyle, tam da dediğiniz gibi. Azerbaycan’a gittiğimde –aslen de işgal altındaki Karabağ’lı olmam dolayısıyla- kendimi ikinci vatanımda gibi hissetmiştim. Ama Kazakistan’da da aynı duyguları hissettiğimde şaşırmadım değil doğrusu. Hiçbir yabancılık çekmedim. Türkiye ve Türklerle kardeş olduklarını her fırsatta dile getiriyorlar. Sözde kalmayan ilişkiler ne mutlu ki daha derinlemesine uygulamaya konuluyor, bu sevindirici bir durum. Tren ve otobüs yolculuğu sayesinde Kazakistan’ın uçsuz bucaksız bozkırlarını, toprağı ve havasıyla solumak beni çok hislendirdi. Bomboş araziler; sonsuz topraklar ama kısıtlı ve yetersiz bir nüfus. 18 milyon toplam nüfus içinde Kazak Türklerinin oranı sekiz milyon civarında.  Çin ve Rusya gibi kalabalık nüfusu olan ülkelerle kuşatılmış göz alabildiğince uzanan boş topraklar… Buralara yoğun nüfus gerekiyor. Kazakları bu yolda hemen her fırsatta yüreklendirmeye çalıştım.

İ.Ç. Hangi şehirlerde bulundunuz veya üniversitelerde?

Şahin Filiz: Abay Kazak Milli Üniversitesi’ne bağlı olarak çalıştım. Bu yüzden çoğunlukla Almaatı’da kaldım.  1997’de Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğrencim olan Kazakları Almaatı, Türkistan ve Çimkent’te buldum; sevgi ve saygılarından herhangi bir şey eksilmediğini, vefa, konukseverlik ve büyüklere saygıyı temel alan Türk geleneğinin ödünsüzce yaşatıldığını öğrencilerimden fazlasıyla gördüm. Bu vesile ile her birine ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

İ.Ç. Medyadan seminer için gittiğinizi öğrendik. Az önce de kısaca değindiniz, biraz daha açıklar mısınız?

Şahin Filiz: 15 günlük lisansüstü felsefe semineriydi. Aslında Üniversitedeki iki doktora öğrencisinin ikinci danışmanı olarak atandım ve yalnız onlara ders vermek üzere çağrılmıştım. Üniversite yönetimi bu dersleri, diğer öğrencilerin ve hocaların da yararlanmasını gözeterek bölüm kapsamına yaydı, çok da iyi oldu. Hem felsefe bölümü hem de diğer bölümlerin hocalarını ve lisansüstü öğrencilerini yakından tanımış, tanışmış oldum.

İ.Ç. Kazakistan’da felsefe ve felsefe eğitimi ne durumdadır?

Şahin Filiz: Kazakistan’da sadece felsefe eğitimi değil, diğer alanlardaki eğitimler de zorlu bir süreçtir. Yüksek lisans yapmak sıkı koşullara tabi. Hele felsefeden doktora yapmak daha da zorlu bir sürecin yaşanmasını gerektiriyor. Üniversiteler Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olduğu için koşulları bakanlık belirliyor. Ama oradakilerin söylediklerine göre bu koşullar sık sık değişiyor ve her değişiklikte koşullar daha da ağırlaştırılıyor. Deyim yerindeyse felsefeden ya da başka bir alandan doktora yapmak her adayın sonunu getirebileceği bir iş değil. Bununla birlikte lisans üstü koşullar biçim ve teknik açıdan ağır olmakla birlikte içerikle koşut değil. Başka türlü dersek, işin şekil yanı çok disiplinli ama içerik özensiz duruyor. Bunun nedenlerinden biri-gözlemlediğim kadarıyla- Rusça ve Kazakça dilleri dışında Kazak üniversitelerinin yabancı kaynaklara ve yabancı üniversitelere erişim olanakları çok yeterli değil. Hatta Türkçe bilen sayısı bile sanıldığı kadar çok değil. Üniversitelerde Türkçe bilen öğrenci ve hoca sayısı temenni ve tahmin edilenden daha az diyebilirim.

İ.Ç. Sovyetler Birliğinde eğitimin kaliteli olduğu söylenirdi. Yıkılalı hayli zaman oldu ama Sovyet etkisini hissettiniz mi?

Şahin Filiz: Sovyet etkisi hala bütün ağırlığını hissettiriyor. Rusça ve Rus kültürü, halen “seçkinler”in, “elitler”in baskın kültürünü ifade ediyor. Kazakların bundan hoşlanmadıklarını gözlemledim. Türkçeye ve Türk kültürüne daha yakın olduklarını ve her zaman ilişkilerin yoğunlaşmasını istediklerini biliyorum. Ancak Türk dili ve kültürüyle daha sıkı ve yakın ilişkiler kurmanın önündeki engellerden biri Rus dili ve kültürü diğeri ise coğrafi uzaklık ve genişlik. Konuştuğum Kazaklardan büyük bir kısmı, Kazakistan’daki Rus kökenlerinin kendilerine “ikinci sınıf” insan muamelesi yapmaya yeltendiklerini söylüyorlar. Ama ne olursa olsun Kazakistan, bu sorunlar karşısında Tataristan’a göre daha şanslı görünüyor.

İ.Ç. Orada ne gibi çalışmalar yaptınız?

Şahin Filiz: 15 gün boyunca lisans üstü felsefe, tarih ve sosyoloji dersleri verdim. Tarihi yerleri, müzeleri, gezerek Kazakların özgün kültürünü yakından tanımaya çalıştım. En önemlisi, ikinci danışmanı olduğum öğrencilerimle, dersler dışında akademik, kültürel ve Kazak günlük yaşamıyla ilgili konulardan konuştuk, ama ne yazık ki Türkçe bilen bir tercüman aracılığıyla anlaşmak zorunda kaldık. Artık Kazakça bilmeyen ben mi yoksa Türkçe bilmeyen doktora öğrencilerimi kusurlu, varın siz değerlendirin.

İ.Ç. Gelecekte Kazakistan ve Türkiye arasında öncelikle Felsefe olmak üzere ne gibi işbirliği imkanları vardır?

Şahin Filiz: Uluslararası Farabi Üniversitesi ve Abay Kazak Milli Üniversitesi başta olmak üzere Kazakistan’daki bütün üniversiteler Türk üniversiteleriyle yakın ilişki içinde olmayı çok arzulamaktadır. Bu yolda epeyce mesafe alınmış bulunuyor. Ancak bir sorun var: Kazak üniversitelerindeki akademik kadro, en az bir dili çok iyi derecede biliyor. Rusça’nın dışında İngilizce bilenler az olsa da, nitelikleri son derece yüksek düzeyde. Çünkü yurtdışı deneyimleri yalnız öğrencilikle değil hocalıkla da perçinlenmiş durumda.  Bir başka sorun daha var: doktora öğrencileri, Kazak Milli Eğitim Bakanlığı’nın çıkardığı genelgeye göre, kendi yerli danışmanlarından başka yabancı bir ikinci danışman bulmak zorundadırlar. Bu yasal bir zorunluluk.  İkinci danışmanlar genellikle Almanya, ABD, İngiltere ve Fransa’dan davet ediliyor. Neden Türkiye’den çağrılmıyor diye sorunca, sebebini şöyle anlattılar: “ İkinci danışmanlık için Milli Eğitim Bakanlığı son derece sıkı ve disiplinli akademik koşullar koydu. Kendi alanında en az 3-5 kitap yazarlığı, uluslar arası tarama endekslerinde yayımlanmış yabancı dilde makaleler-her sene yenilenmesi gerekiyor- yazarlığı, en az iki yabancı dili ders verecek düzeyde bilmek, yabancı dillerden çeviri kitapları olmak ve benzeri. İkinci danışman olacak akademisyeni oraya gitmeden önceden bir form gönderiyorlar ve bu formda akademik çalışmaları yeterli görülürse, Kazakistan’a çağrılıyorlar.  Ama bitmedi, üniversiteye vardığınızda tekrar bir form daha doldurmanızı istiyorlar. Kuruldan geçerse ikinci danışmanlığınız kesinleşiyor derslere başlıyorsunuz. Dersler bitince tekrar form doldurup verdiğiniz derslerin şimdi ve gelecekteki yararları konusundaki düşüncelerinizi yazmanızı istiyorlar. Yani başından sonuna kadar-idari bir bürokrasi gibi görünse de-gerçekte hiç olmazsa üniversite ciddiyetini kuşanma niyeti taşıdıkları bir gerçek. İşte beni bu süreç sonunda davet etmişlerdi. 2019’un Ekim’inde bu kez, oradaki iki öğrencim 15 günlüğüne Antalya Akdeniz Üniversitesine gelerek benim danışmanlığımda burada dersler alacaklardır. Tüm masrafları Kazakistan tarafından karşılanıyor.

İ.Ç. Kazakistan’da sizi şaşırtan, ilginizi çeken ve heyecanlandıran ne gibi gözlem ya da izlenimleriniz oldu?

Şahin Filiz: Bizim lisans düzeyinde verdiğimiz felsefe derslerinin çoğu konusunu ortaöğretimde gördüklerini söylediklerinde şaşırmıştım. Gerçi oraya gitmeden Antalya’da bir dostum, Kazakların entelektüel düzeylerinin ciddiyete alınması gerektiğini söylemişti.  Yine de şaşırmadım diyemem. Lisans üstü programlar, bizdeki felsefe eğitiminden daha teşkilatlı, bütünlüklü ve sistematik görünüyor. Benim de uzun zamandır hayalini kurduğum felsefe ile öteki tüm bilimler arasındaki organik bütünlüğü temel alan eğitim, çok dikkatimi çekti ve buna tanık olmaktan ayrıca keyif aldım. Gezdiğim, gördüğüm şehirlerinde Türk tarihinden gelen izleri ad, mekan, tarihsel yapı ve benzeri olarak görmek beni heyecanlandırdı. Özellikle Çin sınırına yakın bir noktada yer alan Issik şehrinde ziyaret ettiğimiz Müzenin İ.Ö. 200 yıllarda yaşayan Saka Türklerine ait paha biçilmez objelerle dolu olması ayrıca çok sevindirici. Sakalar’ın kahramanı “Altın Adam” heykeli sadece bu müzede değil, Kazakistan’ın her köşesindeki müzelerde yer almaktadır.

Almaatı’da üç kez tiyatroya gittim. Her gidişimde Kazak kültürünü giyimden kuşama, konuşmadan hal ve hareketlere kadar nasıl özenle vurguladıklarına tanık oldum. Kazaklar tiyatroya ve tiyatro kültürüne hiç de yabancı değiller ve tiyatrolar, oyun başlamadan önce tıklım tıklım doluyor.

İ.Ç. Kazakistan yemekleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Şahin Filiz: Et ağırlıklı yemekleri ünlü, özellikle at eti her sofranın, her ziyafetin demir başı durumunda. Ben çok yemek seçen, titiz ve kolay yemek beğenmeyen birisiyim, bu yüzden kazak yemekleri hakkındaki değerlendirmelerimi kuşku payını ekleyerek dikkate almanızı salık veririm. Yemekler Türkistan2a doğru gidildikçe ağırlaşıyor ve yağ oranı çoğalıyor. Lezzetli diyebilirim ama porsiyonlar bizdekinin iki hatta üç katı. Az ve seçerek yiyen biri olarak, bana nitelik ve nicelik olarak çok hitap etmemiş olsa da, Tataristan’da yaşadığım yemek felaketini-yani bir hafta aç kalmak gibi-Kazakistan’da yaşamadım, bu yönüyle fena sayılmaz. Diğer taraftan at etini özellikle “beş parmak” dedikleri at eti yemeği çeşidini merak ederseniz, hiç yemedim. Oradaki öğrencilerim, çok ısrar etseler de at eti yemedim. Sebebi, damak zevkime uymadığını düşünüyorum. Ama siz bana bakmayın, yemekler konusunda benim gibi pimpirikli değilseniz “beş parmak”tan yoksun kalmayın. Bol bol at eti yiyin.

İ.Ç. Ben de Kazakistan’da bulunmuştum. Beğendiğim ilginçliklere tanık oldum. Siz, Kazakistan’a gitmekte kararsız olan akademisyen hatta turistlerin kararını kolaylaştırmak için Kazakistan hakkında neler söylemek istersiniz? Neden gitsinler?

Şahin Filiz: Kazakistan’a gitmek için epeyce neden var, ben bunlardan çok önemli gördüğüm birkaçını sayayım:

  1. Kazakistan insanı, toprağı ve yaşatılan özgün Türk kültürüyle keşfedilmeyi bekliyor.
  2. Üniversiteleri, Batı üniversitelerini ve Türk üniversitelerini yakından takip etme çabasında olduğu için mutlaka öğrenci ya da hoca olarak gitmekte yarar var. Sanıldığından daha fazla akademik deneyim kazanma olanağı bulunuyor.
  3. Kazak kültürü, Türk kültürünün özgün büyük bir kısmını temsil ediyor. Türk kültürünün binlerce yıllık tarihsel geçmişine yolculuk etmek istiyorsanız mutlaka gidin.
  4. Türkiye’den giden bizlere çok konuksever ve kardeşçe davranıyor ve oraya sık gelmemizi arzu ediyorlar.
  5. Her bir şehri ayrı bir tarihsel ve turistik cazibeye sahip, mutlaka gezilmeli ve görülmelidir.
  6. Onları yakından tanımak için çok önem verdikleri Kazakça’yı öğrenmek iyi bir fikirdir.

Üniversitedeki öğrenciler, hocalar ve idari personel, tabii ki Kazak halkı, “Atayurd’unuza her zaman gelin, Anayurd’a selam ve sevgilerimizi iletin” ifadelerini dillerinden düşürmüyorlar.

Türkiye’ye dönerken onlar bana “Atayurt’tan Anayurd’a selam götür” dediler. Ben de sizlerin aracılığıyla “Anayurd’dan Atayurd’a selam ve sevgilerimizi gönderiyorum.”

İ.Ç. Selamı aldım, kabul ettim. Size de çok teşekkür ederim.

Komşu Ülke Gezintisi

Sonbahar 2018’de bir günlüğüne Gürcistan-Ahıska’da idik. “Uluslararası Geleneksel El Sanatları Sergisi” ve atölye çalışmaları adında bir etkinlik duyunca gittik. Gördüklerimin sadece bende kalmasından hoşlanmıyorum, paylaşmayı seviyorum. Üstelik yazınca kalıcı oluyor, bazen ben bile unutuyor, yazdıklarımı okuyunca “sahi ya” diye yeniden hatırlıyorum. Eflatun’u üzeceğim ama belleği yazıya kopyalamak lazım, çatlasın.

İşte birkaç gözlem:

Tam da yurtdışına çıktığımız günlerde ulusal para birimimiz devalüasyona maruz kaldı. Bir anda bizi üçte bir gibi büyük bir oranda fakirleştirdiği için Gürcistan’da alışveriş yapmak cazibesini kaybetmiş oldu. Konvertibil olmayan Gürcü Larisi epeyce değerli. Artık Gürcüler alışveriş için bu tarafa geçiyor. “Türkiye çok ucuz” diye takılıyorlar.

Gürcistan Türkiye’den giden taşıtlar için sigorta zorunluluğu getirdiğinden, otomobille Gürcistan’a kısa süreli geçmek, ekonomik olarak akıllıca görünmüyor. Gürcistan polisinin bulduğu her fırsatta trafik cezası yazması da otomobille geçişi cazip kılmıyor. Sınırda otomobili bırakıp karşıya geçince taksiyle 12 km ötedeki Ahıska’ya gidilebiliyor. 70 Lari verince taksi gün boyu sizinle olduğu gibi şoför rehberlik de yapıyor.

Biz de öyle yaptık. Otomobili sınırda bırakıp karşıya geçtik ve taksiye bindik. Şoför, iyi sayılabilecek kadar Türkçe biliyor. Şoför nereye gitmek istediğimizi sordu.

“El Sanatları sergisine” dedik.

“Sonra?” dedi.

“Kitapçıya” gideceğimizi söyledik.

“Sonra?” dedi.

“Sonra? Ha, bir de haçapur yeriz” dedik. Yine:

“Sonra? Yani hangi bara gideceksiniz, kadın yani?” dedi! Bozuldum, sinirlendim.

“O ne biçim soru?” dedim. Şoför şaşırdı.

“22 yıldır taksicilik yapıyorum. İlk defa kitapçı arayan Türk gördüm. Taksi çağıran Türkler buraya genellikle kadın için gelirler. Çok şaşırdım”, dedi ve ekledi:

“Erzurum’un berisindeki köylüler Gürcistan’a gelir”… Başka şeyler de söyledi. Yurttaşlarımızın itici halleri yüzümü kızarttı…

Sergi çok basitti. Bizim mahalle pazarında veya işportada satılan boncuk cıncık türü takılar, elde dokunmuş, pek bir deseni-nakışı olmayan yün çorap-patik gibi nesneler tezgâhlanıyordu.

Kazakistan’dan minyatür bir “yurta” getirilmişti. İlgiyi en çok o çekti. “Yurt” kelimesi o keçeden yapılan “çadır-ev”den gelir. Yurt, ev demektir! İçi “otağ”dır, “oda” kelimesi olarak devam ediyor. Bir Kırgız da keçe yapımını göstererek anlattı. Artık üretilmiyormuş, El sanatı ölmesin diye bazı kişilere öğretiliyormuş ve onlar da bu tür sergilerde gösteri yapıyorlarmış. Bu yaklaşımı ölmek üzere olan bizim el sanatlarımız için de düşünmeliyiz.

Türkiye’den 19. yüzyılda Rusya’nın taşıdığı epeyce sayıda Ermeni Ahıska’da yaşıyor. Ahilkelek ise tamamen Ermenileştirilmiş. Fransız Şarl Aznavur, Ermenistan’ın ilk başbakanı Kaçaznuni ve Stalin’in tetikçi katil bakanı Beriya da ya Ahıskalı ya da ana veya babası Ahıskalı. Gürcü şoföre Ermenilerle ilişkilerini soruyorum. “İyiyiz” diyor, devam ediyor:

“Bazen bize minnettarlar. Bizi Türkler kesip-biçiyorlardı, kapınızı açıp bizi kurtardınız, diyorlar. Bazen de, Gürcistan’ı kastederek, Buralar eskiden bizimdi, yine Ermenistan’a katacağız diyorlar. O zaman da benim tepem atıyor. Ulan diyorum, “Türkiye’de Türklerden daha iyi yaşıyordunuz. Rusya’nın sözüne kanıp yamuk yapmasaydınız böyle de ortalıkta kalıp başkalarının vatanına göz dikmezdiniz diyorum… Herkesin aklının derinliklerinde başka bir hesabı var. Bakalım zaman neyi gösterecek. Herkes uyanık olmalı,” diyor.

Rus petrol dağıtıcısı Lukoil kantininden kraker almak için durduruyoruz. “O şerefsizlerin dükkanını buraya açanları lanetliyorum. Oraya asla gitmem. Gidene de selam vermem”, diyor. Sonra ekliyor. “Turistler hariç”. Gürcüler birkaç yıl önce Rusya ile savaşmışlardı, öfkeleri hala geçmemiş!

Şoförün genel kültürü hayli iyi. Stalin’in Kars ve Ardahan’ı istediğini ve bu isteğinden vazgeçmediğini söyledi. Rusya’nın hep fırsat kolladığını, 9. Kızılordu’nun Gürcistan ve Ermenistan’da Türkiye’ye girmek için hep hazır tutulduğunu söyledi.

Sözü siyasete getiriyor. “Bizde demokrasi var, para yok, sizde de para var ama demokrasi yok. Bizim patrona (devlet başkanına) sokak ortasında, polisin yanında bile ana avrat sövebilirim ve bana bir şey yapmazlar. Ama siz başbakanınızın yanlışlarını bile dile getiremiyorsunuz”, dedi. Siyaset konusunu açmadan kapattırdık.

Şoförümüz birkaç dilde konuşabiliyor. Birçok ülkede insanların durumu böyle. Özellikle ihtiyaten komşusunun dilini öğreniyorlar. Türkler, Türkçe konuşan herkesi hane halkından saydığı için savunma kalkanı olmadan dolaşan bir toplumdur. Türkiye’de Oğuzlar kendi içinde yaşayan kavimlerin dillerini öğrenmezler. Dil bilmedikleri için etraflarında örülen tuzakları anlayamıyorlar bana kalırsa. Böylece küçük saldırıları bile son anda büyük bedeller ödeyerek savuşturulabiliyor. Oysa Gürcistan’da sıradan bir Kartvel Rusça, Ermenice ve Türkçe bilir. Bunu da sordum, “gereği olmadığı halde neden başkasının dilini öğreniyorsunuz” diye.

“Onun dilini bilmeden kafasının nasıl çalıştığını anlayamam. Ayrıca benim hakkımda ne düşündüğünü de merak ediyorum ve bilmeliyim!” dedi. Bizi düşündüm. Milletin ordu gibi hareket etmesi gereği eski bir Türk geleneğidir. Eskide kaldığını anlıyorum! İkinci dil öğrenmeyi hep tavsiye ediyorum; insanı daha mantıklı yapar.

Xaçapur da yedik; peynirli pide. Nefisti. Haçapur kelimesinde Farsça bir koku var, Farsçadan mı ödünçlemişler, bilmiyorum.

Birkaç saatlik bir geziydi. Dönüşte Ahıska’dan birkaç km berideki köyüme uğrayıp dağ-orman meyvesi topladım. Henüz olgunlaşmamış olsa da ihtiyaten bir miktar da siyah kuşburnu döşürdüm. Çoğu kimse bilmez. İnternette de “sadece Gümüşhane’de yetişiyor” diye yazılı. Bizim köyde de yetişiyor, aramızda kalsın ?

İtalya’ya Seyahat

Daha önceki gezi yazılarımda da söylemişimdir özellikle yurtdışında gerçekleştirilen sempozyumlar, kongreler bilimselliğinden çok gezi gözlem olanağı verdiği için anlamlıdır, önemlidir. Geçen yıl bu zamanlar İtalya’ya sempozyuma gitmeye niyet ettik. Sempozyum şimdiye kadar gittiğimiz yurtdışı etkinliklerin en berbatıydı. Bu konu ayrıca ayrıntılı bir şekilde ele alınması ve eleştirilmesi gereken bir konudur. Fakat burada bir iki cümle ile geçiştirmek zorundayım. Yurtdışı etkinlik için insanlardan yüzlerce avro alınıyor, insanlara bir çay dahi ikram edilemiyor. Bu kadar vurgunun bilim adına yapılıyor olması en acısı. Neyse konumuz bu değil. Dediğim gibi özellikle bu akademik teşvik yalancı memesinden sonra bilim insanları ne idüğü belirsiz “uluslararası” sempozyumlar düzenliyor, ne idüğü belirsiz bildirilerle herkes birbirini oyalıyor. Ha bunu hakkıyla yapanlara sözümüz yok.

Bir yıl sonra bir gezinizi yazmaya karar verdiğinizde gezinizle ilgili notlar almamışsanız ayrıntıları yazmaya kalktığınızda size en büyük ipucunu teknoloji veriyor. Bu gezinin ayrıntılarını yazayım dediğimde crome’un fotoğraflar için özel olarak çalıştırdığı asistan :))) “İtalya Gezisi” başlıklı bir albüm hazırlamış. Bu albüm sizin akıllı telefonla çekip yedeklediğiniz fotoğraflardan oluşuyor.

Kronolojiye bağlı olarak aktaralım gezimizi. Her şeyden önce şunu belirtmeliyim: Gezi toplu olursa daha ekonomik oluyor ve daha eğlenceli geçiyor. Bu gezi için ekibimiz beş kişiydi. Kalacak yeri gitmeden önce internetten ayırdık. Kaldığımız yer Castel Di Decima olarak adlandırılan Roma’nın güneyinde bir bölge. Aynı adlı otel de çam ormanlarının arasında, şehrin gürültüsünden uzak, kuş seslerinin hiç eksik olmadığı müthiş bir yerdi. Bu yer hakkında ayrıntılı olarak bilgi vereceğim. Zira İtalyan mutfağı ve içecekleri buraya bağlı olarak anlatılacak.

Adana’dan İstanbul’a İstanbul’dan Roma’ya 19 Nisan günü vardık. Bu yolculuk esnasında kayda değer bir bilgi vermeye gerek yok. Havada yolculuğunuzun büyük bir kısmı deniz üzerinde gerçekleşiyor. Klasik uçuş. Lakin şunu belirtmeden geçemeyeceğim bu tür sempozyum yolculuklarında aynı alandan 15-20 bilim insanın bir uçağa biniyor olması çok tehlikeli bence. Uçağın düşmesi halinde o alanla ilgili Türkiye önemli bir açık yaşar diye düşünüyorum.

Roma Fiumicino Havaalanına inince -o günkü siyasal algıdan kaynaklı olacak sanırım- havaalanında diğer ülke uçaklarının karşılandığı kapılardan değil bodrum kapılarından geçerek farklı bir muameleye tabii tutularak ülkeye girişimizi gerçekleştirdik. Buradan itibaren gözlemlerimizi tasnif ederek anlatmak istiyorum.

Coğrafya

Coğrafi görünüm olarak hemen herkes bilir İtalya’yı. İtalya, bir balıkçı çizmesi gibidir. Bizim bu seyahat esnasında gezdiğimiz yer balıkçı çizmesinin dizden bel çevresinin altına (Roma’dan Venedik’e) kadar olan bölgesi oldu. Üst taraflar oldukça dağlık oraya kadar varmadık. Dizden aşağısı (Napoli, Bari, Lecce) başka bahara umarım.

Biz gezerken çizmenin ortasından seyahat ettik. Roma’dan Venedik’e kadar olan bölümde yüksek dağlar yok denecek kadar az. Genelde ufak tepeler olmakla birlikte büyük bir ova görünümü hâkim. Dağlık tepelik kesimler orman. Ovalık kesimde üzüm bağları, zeytinlikler ve meyve bahçeleri mevcut. Tabi gittiğiniz mevsim de önemli. Nisan ayında ziyaret edilince her yan yemyeşil. Müthiş bir panoramik atmosfer beni büyüledi.

Coğrafi olarak bu bölgede gittiğimiz en güzel mekân hiç kuşkusuz Civita di Bagnoregio adını taşıyan kasaba. Tam kasaba demeye de dilim varmıyor. Nüfus açısından tereddüdüm… Coğrafya alt başlığında anlatıyorum burasını çünkü burayı oluşturan yapı doğanın ta kendisi. Erozyona maruz kalan bizim peri bacalarını düşünün, peri bacasının üzerine bir kasaba yerleştirdiğinizi düşünün. Kasabaya normal bir yol yok. Halatlarla desteklenmiş upuzun bir köprüyle gidebiliyorsunuz. Oradan bütün vadi ayağınızın altında. Çok ilginç bir olay yaşadım oraya ilişkin. Civita’da pek çok fotoğraf ve video çekmiştim. Ertesi gün makinede hiçbiri yoktu. Okunmuş üflenmiş bir mekân olsa gerek!

Coğrafya insanın her anlamda şekillenmesinde önemli bir işleve sahip. Geniş bir perspektifte doğayı tanıyan ve yaşayan insan düşünsel anlamda da geniş bir bakış açısına sahip oluyor. İtalyanların yaşadığımız coğrafyaya koşut havsalamızın almayacağı özgürlük anlayışına sahip olmaları bu yüzdendir kim bilir?

 

Coğrafya ve doğaya karşı saygının bir diğer yansıması burada yapılan otoyollarda gizli. Otoyollarda en ufak bir toprak parçası dahi yarılmıyor, tünel yapılıyor. Bizde yapılan otoyolları düşünüyorum da dağların arasından derin yarıklarla yolları geçiriyorlar. Doğallık da ortadan kalkıyor.

Burada toprak aynı toprak. Fakat bağların ve zeytinliklerin altları işlenirken bizimkiler gibi bahçenin her yanını sürmüyorlar. Sadece her bir ağacın kök çevresi sürülüyor, diğer alanlar yeşil kalıyor. Doğal hâline dokunulmuyor.

Kültür-Dil-Tarih

İtalyanlar kültür olarak bize çok benziyorlar ya da bana öyle geldi. Birebir insani ilişkiler bakımından çok samimi bir yanları var. Referandum öncesi Avrupa’ya karşı bizim siyasilerin çok sert söylemlerine karşı bunu hissediyor olmam tuhaf. Zira gittiğimiz zaman dilimi de tam da Avrupalıların bizlere karşı diş bilediği bir zaman dilimiydi. Buna rağmen halkın hoşgörüsü, sağduyusu burada olduğu gibi daha bir yüksekti. Siyasetçilerin söylemleri dikkate alınsa insanlar birbirlerini boğazlar. Resmi makamlarda aynı hoşgörüyü görmediğimiz için söylüyorum bunu. Arkadaşımızın çalınan cüzdanı münasebetiyle İtalyan polisiyle girilen diyalogda İtalyan polislerin hiç de hoşgörülü olmadığını söylemek mümkün.

Halklar kendi başlarına bırakılsa inanın çok mutlu olurlar. Dünyada var olma nedenimiz de bu değil mi zaten. Mutlu olmak… Nazım’ın bizim halkımızı betimlerken sarf ettiği sözcükler başka halklar için de geçerli olabilir bence: “… O, topraktan öğrenip kitapsız bilendir. Hoca Nasreddin gibi ağlayan Bayburtlu Zihni gibi gülendir…” Bu iki dizedeki ters benzetme halkın mizacının bütününü ortaya koyuyor aslında.

Yabancı dil öğrenme konusunda bizim gibi dirençli bir toplum bence İtalyanlar. Çünkü İngilizceyi bizim gibi konuşuyorlar. Çat pat her konuda anlaşma sağlayabiliyorsunuz. Bu durumu çok sevdim, mutlu oldum. Mutlu olmak için sebep yaratıyoruz biz de…

İtalya’nın her yanı tarih. Tarih konusunda yorum yapacak güçte değilim fakat birkaç resim paylaşmak istiyorum. Bunlardan ilki Kolezyum. Kolezyum çok farklı bir yer. Normal görünüş itibariyle dev bir açık hava tiyatrosu. Fakat yapıldığı mekânın yapımdan önceki siyasal önemi, yapılış süreci, yapılış sonrası kurbanları, yapıldıktan sonra gladyatör arenası olarak kullanımı hakkında google hazretleri size ayrıntılı bilgi verir. Burada bende bıraktığı hislerden söz etmek istiyorum.

Kolezyum’un dışı bedava istediğiniz gibi gezebiliyorsunuz. Orhan Veli’nin “Bedava” şiirindeki gibi “otomobillerin dışı bedava”. Kollezyumu’un içi yanlış hatırlamıyorsam 25 avroydu. Türkiye’den kalkıp Roma’ya gidiyorsunuz. 25 avroyu da gözden çıkarıp bu adamlar burada neler yapmış diye görmek gerekir dedik ve girdik içeri. Bu resim ona ithaftır.

Fotoğraf 1. Kollezyum’un İçi

Tarihî mekânlar açısından güzergâhımızda olan bir diğer mekân Pisa kulesidir. Pisa kulesini sabaha karşı 2’de ziyaret ederseniz pek sağlıklı fotoğraf çekemezsiniz. Tabi bu durum bizim için de farklı bir tecrübe oldu. Saat 1’den sonra belirli bir mesafeye kadar yaklaşabiliyorsunuz. Zaten internete girdiğinizde de Pisa fotoğrafları uzaktan çekilmiştir. Onu yan yatmaktan kurtarmaya çalışan insan kitlesi oldukça fazla. Küçük bir kasabada İtalyan tarihiyle özdeş mekânlardan birisi bizim açımızda görülmeye değerdi.

Floransa baştan ayağa tarih kokan bir şehir. Tarihsel dokuyu korumak için de tarihi mekânların bulunduğu bölgeye Floransa plakalı araçların haricinde araçların girmesi yasaklanmıştır. Bunu 2 ay sonra Türkiye’ye gönderilen trafik cezasında öğrendik. Ne dersek diyelim adamlar tarihlerine sahip çıkıyorlar. Bir de şu gerçek var: Batıda her şehrin muhakkak güzel bir meydanı oluyor. O meydan o şehrin simgesi oluyor. Bu açıdan Floransa’nın meydanı apayrı bir güzellik arındırmaktadır.

 

Yeme-İçme

Yeme içme konusunda da bize benzeyen bir kavim şu İtalyanlar. Piza dediğiniz şey lahmacunun daha az zahmetlisidir diyerek giriş yapalım yeme içme mevzusuna. Roma’ya iner inmez tattık her türlüsünü pizzanın. Sade peynirlisi en iyisi bence…

Kaldığımız otel yöresel yemekler yapan bir lokantayla aynı bahçenin içindeydi. İtalyan kahvaltı kültürü bizimle benzer. Kaldığımız otelde kişiye özel kahvaltı talebinde bulunabiliyordunuz. Siyah ve yeşil zeytin bildiğimiz gibi. Sahanda yumurta nasıl bir kıvamda isterseniz öyle geliyor. Yanında domates ve yeşilliği dâhil. Ayrıca bol bol meyve destekli. Çilekten ananasa kadar.

Fotoğraf 2. Kahvaltı Kültürü

Yöresel yemek ya da başka bir ifadeyle İtalya’ya özgü yemekler nelerdir dediğimizde sakatatlar karşınıza çıkıyor. İtalyanca adlarını yazmayacağım zira kimsenin aklında kalmaz. Ama şunu söyleyeyim. Kavrulmuş işkembe ve ciğer orada önemli yemekler. Makarna özellikle el yapımı makarna bizimkine çok benziyor. Daha fazla resme yer vereceğim lakin İkram hocadan izin alabilirsek. Yediğimiz içtiğimizi de anlatmak bizim için vazgeçilmezdir.

Ha İtalya’yı gezenlerin internette muhakkak sokak lezzetlerinin tadına bakın dedikleri kadar var. Floransa’da yediğim iki ekmek arası lezzet hâlâ damağımda. Ne mi yedim? Haşlanmış-kavrulmuş işkembe ve tandır….

İtalya’ya seyahat edecekler için birkaç öneride bulunarak yazıyı bitirmek istiyorum. Üç ve daha fazla kişiyle gidilecek ise araç kiralanması en ideal fikir. Aracı teslim ederken aldığınız gibi teslim ediniz yani depo dolu ise dolu olarak. Sonra ceza ödüyorsunuz. İki katı fiyatla yakıt gideri tahsil ettikleri gibi bir de 50 avro ceza ödüyorsunuz. Araç kullanımı ile ilgili olarak her şehrin kendine özgü kuralları olabiliyor, buna dikkat edelim. Roma’da aşk çeşmesini gezerken çok dikkatli olun ülkeye dönüşünüz çok güç olabilir. En fazla hırsızlık o bölgede gerçekleşiyor. Bunların haricinde bize çok yakın bir milletin evlatlarıyla çok iyi vakit geçireceğinize eminim…

Bakü: 82. Vilayet

Yazının başlığının politik bir içerik taşımadığını tamamen hissi olduğunu belirtmek isterim. Zira duygularınız sizi böyle bir yola sevk ediyor. Havaalanından iner inmez kendinizi Türkiye’de gibi hissetmemeniz için hiç bir neden yok. Türkiye’den farklı yanları belki de yaşanan coğrafyayla doğrudan ilintili pek çok yanları da var. Yazının kim bilir yazılış gayesi de budur.

Gezi yazılarını birkaç kez birkaç şeye benzetmişliğim vardır. Bence gezi yazıları soyut resimleri yorumlamaya benzer. Soyut resim nasıl her bakan için aynı hususiyetleri barındırmıyorsa gezilen yerlerin de orayı gezen her insanda aynı etkiyi bırakması beklenemez. Bu farklılığı gerçi bütün edebî metinler için genellemek mümkündür. Öğretici yanımızın tezahürüyle Faruk Nafiz’in “Sanat” şiirinde anlatılanlarda gizli söylediklerimiz. Sözün özü, her yapı nesnelliğinin yanında ona bakan her bir göz için öznellik taşır. Çünkü o gözün ardında sizi siz yapan kültürel birikim var.

İstanbul’dan Bakü’ye gitmek için uçağa bindiğinizde Türkiye’yi Karadeniz sahil şeridinden bitirip 82. vilayete ulaşıyorsunuz. Bir yanınız mavi bir yanınız yemyeşil bir çizgi sizi Bakü’ye ulaştırıyor. Yukarıdan aşağıya baktığınızda kimi zaman masmavi Karadeniz’i kimi zaman da yemyeşil Karadeniz kentlerini görüyorsunuz. Bu güzergâhta pek doğrudan toprağı görmek mümkün değil.

Bakü semalarından kenti süzdüğünüzde Batı kent yapılanmasını görebilirsiniz. Modern binaların yükseldiği kent merkezinin çevresinde muntazam müstakil evler. Batı’dan bir farkı, onların bahçelerinde sadece yemyeşil çimler bulunurken Bakü’de pek çok evin önünde seralar var. Çoğunda günlük tüketime elverişli ürünler yetiştiriliyor: Domates, salatalık, biber… vb. Amerika’da yaşayan Türk arkadaşlar aklıma geldi. Oturdukları evin çevresinde bir avuç toprak görseler ya domates ya biber dikiverirlerdi. Site yöneticilerinden habersiz… Bu üretime dönük insan potansiyelimizin var olduğunun simgesidir. Ama işlenmemiş ne çare…

Havaalanından başlayarak gezi notlarında kimi tasniflere gitmek yararlı olur kanısındayım. Bunları benim gözlemlerime bağlı olarak mimari, mutfak, dil, din, eğitim alt başlıklarında değerlendirmek mümkündür.

Mimari

Bakü’de mimari Bakü’nün yeraltı zenginliğinin tecessüm etmiş hâlidir. Yeraltından çıkan petrolün ve doğalgazın son hâli yeni yapılara ruh veren önemli bir unsurdur. Bakü merkezindeki bütün yeni yapılarda bunu görmek mümkündür. Yeni yapılar birer alev parçası birer meşale olarak göğe yükselmektedir.

Sovyet Rusya döneminden kalma eserler komün yaşamın ipuçlarını barındırmaktadır. Çok katlı binalar dikdörtgen biçiminde sıralanmış orta alan çocuklar için oyun parkı, sağlık ocakları… vb. olarak tasarlanmıştır. Elbette bizim memlekettekine benzer gecekondu benzeri yapılaşma da mevcut fakat bunlar kamufle edilmiş. Cadde boyunca sadece dev duvarları görebiliyorsunuz, kötü mimari özellikle 2015 Avrupa Oyunlarına ev sahipliğinde gelenlerin göz estetiğini olumsuz etkilememek için makyajlanmıştır. Ayrıca eski binaların dış cepheleri de sentetik yapılarla giydirilmiş bir hâlde.

Kısacası Bakü, mimari yapıda doğu ve batı kültüründe yeraltı kaynaklarını ihmal etmeden harmanlamış bir yapıya sahip.

Mutfak

Yemek kültürü Türkiye’dekiyle benzerlik gösterse de kimi noktalarda ayırıcı özellikler var. Lokantalarda yemek anlayışı Türkiye’deki gibi. İstediğiniz her şeyi bulmanız mümkün. Yazının başlığında belki de o yüzden 82. Vilayet ifadesi geçmekte.

Evlerdeki yemek kültüründe çorba öncelikli yemek olarak yer almakta. Bizdeki çorbaların hepsi orada da var. Özellikle bizde kimi yörelerde sıkça tüketilen ve Anadolu’ya özgü sandığımız toyga çorbası burada da sevilen bir çorbadır.

Et tüketiminde de benzerlik var. Fakat burada etler daha yağlı olarak tercih edilmekte. Etler bizim buralardan (Mersin) daha lezzetli. Zira tarım ve buna bağlı olarak hayvancılık hâlâ doğal. Et fiyatları da oldukça uygun en iyi kuzu eti 10 manat. Türk parasıyla 18-20 lira. Kimi Türk ailelerin Türkiye’ye dondurulmuş et götürdükleri rivayet edilir…

Bakü’de salatadan çok salata malzemeleri bir bütün olarak tüketilmekte. Örneğin yemeklerin yanında salatalık ve domates bir bütün olarak gelir, soğan ve yeşilliklerle beraber. Turşu kültürü bizdeki gibi pek yok.

Bakü’de yemek kültürünün vazgeçilmezi hiç kuşkusuz şerbetler. Her türlü meyvenin şerbetini marketlerde ve lokantalarda görmeniz mümkün. Bizim hoşaf, Bakü’de en fazla tüketilen içecektir. Örneğin bizde lokantaya gittiğinizde temel içecekler kola, ayran, şalgam…vb. dir. Bakü’de ise şerbet…

Bakü mutfağında benim en tuhafıma giden nokta pilavın sofrada en son yenilen yiyecek olması. Tatlılar dâhil her türlü yemeği yedikten sonra, pilav aşıyla birlikte sofraya gelir. Pilav özel olarak hamurla kaplanarak pişirilmekte. Pilav genellikle safranlı ve haşlanmış meyveyle (kayısı, üzüm..vb.) servis edilmekte. Pilavın aşı ise temelde haşlanmış-kızartılmış ettir. Gelir durumuna göre sanırım etin içine kestane, kuru kayısı konulmaktadır. Benim yediğim aşlarda genellikle kestane vardı.

Dolma ya da sarmaların içinde pirinçten çok kıyma vardır. Kıymalar da genellikle aşırı yağlı kıymalardır.

Türkiye’yi çay tüketiminin en fazla olduğu ülke sanırdım. Bakü’ye gidince yanıldım. Bakü’de çay tüketimi fazla olduğu gibi orada çay tüketimi başlı başına bir ritüel. Çay bizdeki gibi salt şekerle servis edilen bir içecek değil. Tatlılar, kuruyemişler, reçeller çayın vazgeçilmezidir. Bakü’de çay içmek bir sanattır diyebiliriz…

Bakü mutfağına ilişkin söyleyebileceğimiz en önemli ayrıntının marketlerdeki şarküteri bölümlerinde gizli olduğu söylenebilir. Buralarda domuz eti ve domuz etinden yapılan ürünler serbestçe satılmakta ve tüketilmektedir.

Dil-Din

Türkiye’den gidenler Bakü’de iletişime ilişkin bir sorun yaşamaz. Türkiye’de yerel ağız özelliğini barındıran herhangi bir topluğun arasındasınız izlenimi dil konusunda söylenebilecek cümledir kanımca. Zira gittiğiniz her yerde bütün bireylerle anlaşma sağlamanız mümkün. Buna Türkiye’den gelenlere karşı hissettikleri aşırı samimiyeti de eklediğinizde iletişim konusunda Türkiye’nin herhangi bir kentinden daha içten bir ortamla karşılaşırsınız.

Bakü’de din, bence yaşamın bizdeki kadar belirleyici bir unsuru değildir. Veriler nüfusun %95’ini Müslüman olarak gösterse de laiklik yaşamın belirleyici olmuş Bakü sokaklarında. Burada yönetimin, yönlendirmenin ve benimsenen mezhebin işlevsel olduğu aşikârdır.

Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir kentte cami sayısı iki elin sayısını geçmez. Yeni yapılan bir camiyi de görmek mümkün değil.

Yine belki de benimsenen dinsel yapının bir gereği olarak böyledir, benim Bakü’de en fazla ilgimi çeken şey mezarlıklar oldu. İki mezarlık (hıyaban) beni çok etkiledi. Bunlardan ilki Fahri Hıyaban, diğeri Şehitler Hıyabanı.

Bu iki mezarlık baştan sona Azerbaycan halkının bir belleği hüviyetinde. Burada yatanlar Azerbaycan halkına hizmet etmiş başta Haydar Aliyev olmak üzere çok önemli isimler. Ekonomistlerden bilim adamlarına, şairlere, yazarlara, ressamlara kadar geniş bir yelpaze karşınıza çıkıyor. Geçmişi inkâr etmeden Azerbaycan’ı Azerbaycan yapan şahsiyetler II. Dünya Savaşı’nda Almanlara karşı savaşarak Sovyet Kahramanı unvanlı kişiler hep burada yatıyor. Sanki canlılar, hiç ölmemişler gibi. Kiminin heykeli, kiminin resmi, kiminin bir çift ayakkabısı Azerbaycan tarihini size fısıldıyor…

Şehitlik Hıyabanı’nın konumu çok güzel. Denize nazır. Sanırım vatan için, tam bağımsızlık için toprağa düşenlerin konacağı başka güzel bir nokta yoktur Bakü’de. Orada yatanlara ne mutlu. Orada yatanlar, Bakü’nün çınarları, günümüz çınarlarını yaşatan önemli bir güç. 1918 yılından bu yana bağımsızlığın gülleri onlar…

Eğitim

Eğitim sistemi süre olarak bizdekine benzer. Altı yaşında eğitim-öğretim süreci başlıyor. İlk dört yıl ilkokul, 5-9 orta öğretim 9-11 orta öğretimin son yılları. Zorunlu eğitim orada öğretim programlarına tam bağlı olarak 11 yıl. Programlarının içeriğini de daha çok yaşama ve çağdaşlığa dönük.

Lisans eğitimleri de benzerlik göstermekte. Dört yıl lisan, daha sonra yüksek lisans ve ardından doktora.

Eğitimde en önemli noktalardan birisi Ulu Önder sıfatıyla andıkları Haydar Aliyev bütün canlılığıyla eğitim kurumlarının her sınıfında oğlu İlham Aliyev’le birlikte yaşaması. Her derslikte renkli büyük boy fotoğrafları eğitime ilişkin görüşleriyle birlikte Azeri halkının önünü aydınlatmakta.

“İki ayrı devlet tek millet” mirası üzerine kader ortaklığında İlham Aliyev’in “Biz neft kapitalini insan kapitaline çevirməliyik” sözünü kendilerine düstur edinen Azerbaycan’ın geleceğinin bizden daha aydınlık olduğunu söylemeliyim…

Evropalı Hasan İle Seyahat

 

Tatillerde deniz kıyısına ya da yurtdışına gitmek yerine memleketi geziyorum. Okuyucu bu yazıda Tunceli’de Munzur Festivalini izledikten sonra Van’a seyahatimin günlüğüme kayıtlı notlarını bulacak.

Önce Tuncelililerin mesajını ileteyim: Tunceli’den gidenler bir daha dönmüyormuş. Aşağıdaki mesajı veriyorlar gelenlerin eline:

“Bu ölümlü dünyada dağın, taşın, toprağın, anamızın ak sütü gibi helal Munzur’un, Perisuyu’nun, başına bulutları saran Düzgün Baba’nın hatırı sizde kalmasın diye gelin.”

“Meşelerin yeniden yeşerdiği yere, sulardaki balıklarla konuşmak; göçerken geride kalanların acısını anlamak için gelip Munzur’da bir tas su için…”

“Dünyada mekânı olan; buluta kirve, yağmura musahipken anısını yere gömmeyen ihtiyarların ömrüne üç gün daha eklemek için. Gelin.”

Munzur Festivalinde akşam konserini izliyordum. Yanımda bana benzeyen birisi daha vardı. Yalnız, sessiz, sakin ve kayıtsız. İzlediğimizden de emin değilim sadece bakıyor, bakıyoruz. Birbirimizin farkında ama iletişimsiz epeyce kaldık. İletişim kurmak istiyorum ama ne konuşsam diye düşünüyorum. Sonunda sordum:

– Tuncelili misiniz?

– Evet, dedi.

-Kürt müsünüz?

-Hayır, dedi.

-Zaza?

-Hayır, dedi,

-Çerkez?

-Hayır, dedi,

-Ermeni?

-Hayır, dedi,

-Çingene?

-Hayır, dedi,

-Boşnak?

-Haaaayır, dedi, umutsuzca…

-Peki, nesiniz, dedim.

-Neden aklınıza “Türk müsün” diye sormak gelmedi, dedi.

Bozuldum.

Bozulmama sevindi.

Bozulmama sevinmesine sevindim.

Konser bitinceye kadar beraber sessizce konsere baktık.

*

*  *

Kovancılardayım. Elazığ’ın ilçesi. Tunceli’den de kaçmışım. Van’a ya da nereye olursa olsun gelen ilk otobüs nereye giderse oraya gideceğim. Aklımda Van var ama neresi olursa olsun. Dedim ya kendimden kaçıyorum. Ben benim içimde beni kovalarken…

Doğu garajı diye bir yer tarif ettiler. Gittim. Adamın biri bir yazıhanedeki çekyata (ne güzel bir sözcük) uzanmış uyuyor. Selam verdim, kalktı. Derdimi anlattım. “Olur, abi” dedi. “Evvel Allah seni yolda komayız” dedi.

Otobüs terminalindeki insanlara karşı olumsuz bir önyargım vardır. Beni hep kandırmışlardır. Yarım saat sonra gelecek dedikleri otobüs üç saat sonra gelmiştir. Bir koltuk numarası almışımdır otobüse binince ayakta kalmışımdır. Bunlara rağmen bilet aldım. “Yarım saat içinde gelir abi” dedi. Anladım, üç saat bekleyeceğim.

Bu arada fırından bir tepsi kızarmış et geldi. Pideler de yanında. “Abi gel yiyelim” dedi. Teşekkür ettim. Israr etti. “Abi valla boğazımdan gitmez” dedi. Bayılıyorum bu milletin içtenliğine. Seviyorum. Duruma göre adama kazık da atar ama yanında biri varsa ve ona yemek teklif etmezse gerçekten boğazından geçmez. Hangi ülkede bulabilirsiniz bunu? Davete icabet ettim. Bir iki lokma aldım, usulden. Çok nefisti ama istismar etmek istemedim.

Bu arada biri daha geldi. Turist kılıklı bir adam; şortlu, sırt çantası var. Sarışın değil. Yani Alman ya da İskandinav değil. Olsa olsa İngilizdir diye düşündüm, biraz da sevindim. Accıcık İngilizce bilgimi pekiştireyim diye düşündüm.

– Ver ar yu from gardaş? dedim gülümseyerek! Türk konukseverliğiyle! (Bu arada bunları yazarken “gülümsemek” sözcüğündeki mükemmellikten bir daha keyif aldım. Kapıma bazen “gülümSe” diye yazarım ya hani)

Adam ne derse beğenirsiniz? Tabii gülümseyerek:

– Ben Türkiyeli bir Almanım!..

Ben bir miktar bozulmuş ve verdiği yanıtı beğenmemiş biri olarak siyasi bir saldırıya geçtim. Kendisine “Türk” demiyor ama “Almanım” diyor.  Yani yanıtı pekâlâ “Almanyalı bir Türküm” ya da “Türk asıllı bir Almanım” diye de verebilirdi. Ağrıma gitti. “Sen kim oluyon len bakem” demedim ama kesinlikle bu adama ders vermem lazım. Böylece iletişimle de olsa bir soğuk savaş meydan muharebesi başladı.

–  Bir Alman olarak Habsburg, Sakson ya da Bavyera kökenlerinden hangisine ait olduğunu sordum. Olmadığını elbette biliyorum Ama burada Alman uluslaşma sürecine gönderme yapıyorum.

–  Hiçbirine. dedi. Almanlar bir ulus dedi. Etnik köken artık yok, dedi. Uluslaşmışlarmış!

Biz ne yapıyoruz! Biraz da biz uluslaşalım, müsaade edin de!

Benimle olan bu iletişimi hiç sevmedi. Benden de hiç hoşlanmadı. Bana ukalaca davranıyor. Tepeden bakıyor. Tam bir oryantalist bakış. “Mademki ben senden üstünüm, seni yönetme hakkım vardır. Kaç paralık adamsın, daha yeni krizden çıkan üstelik insan hakları ney de olmayan adamların ülkesi, ırkçı faşist sende” der gibi…

İletişimi sürdürmek istiyorum. Benim için ilginç bir kişi. En azından dışarıdan ve gerçekten dışarıdan! Kişisel taraflarını öğrenmeye çalışıyorum. Biraz mırın kırın ama sorularımı yanıtlama nezaketi gösteriyor. Adı Hasanmış. Bana kartvizitini uzattı, hava atar gibi ya da sözü uzatmamak için. İngilizceydi. Niye Almanca değil dedim, “Daha havalı oluyormuş”. Almanlar duymasın! Siyasal Bilimciymiş. Etnoloji Enstitüsünde doktora yapıyormuş. (Yani taliban. Talep eden kişi. Ama kendisi bunu bilmiyor.)

Beni pek gözü tutmadığı için beni tanımaya yönelik sorular sormuyor. Ağrıma gitse de Hasan’ın kendince psikolojik bir savaş yürüttüğünü anlıyorum, beni önemsemeyişini önemsemiyorum. Almanya’da büyümüş. Alman okullarında okumuş, hatta bir ara lisede bir yıl Ankara’da okumak bahtsızlığına uğramışmış. Kendini hem Alman hem “Türkiyeli” hissediyormuş. Her iki ülke de vatanıymış, gerçi Almanlar kendilerinin Almanya’ya vatan demelerinden rahatsızlarmış ama önemli olan kendilerinin hisleriymiş. Hem artık küresel dünyada bir ulus nasıl bir coğrafyaya sahiplenip, “burası benimdir” dermiş…

Gidinin Hasanı…

Türkiye’ye hizmet etmek mi? Neden yapsınmış ki? Türkiye ona ne vermiş ki ondan bir şey isteme hakkına sahip olsunmuş? Ama yine de gelirken İstanbul’da Bilgi Üniversitesine uğrayıp görüşmüşmüş. Onlar da bir etnik araştırmalar enstitüsü kuracaklarmış (karıştırın ulan, bakalım altından ne çıkaracaksınız ırkçılar sizi), belki burada çalışabilirmiş. Orada iyi sosyalistler varmış. Türkiye’de sol nasıl gelişmezmiş, bunlar nasıl insanlarmış.. Beni faşist olarak görüyor ya fazla nezaketsizlik de yapmak istemiyor! Bilse benim öğrencilerimin benim hakkımdaki görüşlerini, kafası iyice karışacak garibin!

Bana tepeden bakarak konuşmaya devam ediyor. Ben de ağrıma gitmesine rağmen kişinin mantığını kavramanın ilginçliğiyle katlanıyorum. Müthiş ukala. Siyasal görüşleri bizin ABciler ve ikinci cumhuriyet taifesine benziyor. Anlıyorsunuz ki bizim ABciler, mankurt solcular ve ikinci cumhuriyetçilerin düşünsel babaları evropa!

Babası Erzincanlıymış. Alevilermiş. Babası ona saz çalmayı öğretmiş, alevi deyişleri öğrenmiş ama onun için pek bir anlam ifade etmiyormuş. Ne de olsa feodal, ortaçağ kalıntısı bir şeymiş Alevilik dediğin. Ama bir gün ne olmuş biliyor muymuşum? Dinler arası hoşgörü gününde bir papaz, bir haham, bir imam ve bir de dede (Almanya Alevileri İslam’dan ayrı düşünüyor, Almanya’da Alevilik ayrı bir din!) kendi dinlerinden örnekler vermişmiş. Alevi dedesi Almanca bir Cem ayini yapmış. Alman arkadaşları bir hayran kalmışlar, bir hayran kalmışlar ki sormayayım. Kendisi de o zaman fark etmiş Aleviliği! Şimdiye kadar o zenginlikten nasıl olup da yararlanmadığına şaşmış kalmış. Hemen babasına koşmuş.

Yavrum Hasan, yakaladım seni. Almanlar Aleviliği beğendiği için Aleviliğe ısınırsın, beğenirsin, Türk’ü beğenmediği için beğenmezsin ha! Aşağılık karmaşası! Bunu hemen kafamda bir yerlere not edip devam ediyorum, Hasan’ı konuşturmaya. (kaçın kur’asıyız biz, sen kur’ayı bile bilmezsin)

O da Tunceli’den geliyormuş. Babası aslında Türk imiş ama kendisi Alman, en fazla Türkiyeli olabilirmiş. “Türkiyeli” Kürt bir hanımı varmış. (içimden diyorum, yahu Türkiye bir ülkenin adı. Bu ülkenin vatandaşlarına Türk denir. Almanyalılara Alman dediğin gibi. Hadi Türk demek istemiyorsun, Kürt, Arap, Türkmen, Laz, Çingene… ne dersen de bizim ağrımıza gitmez. Bu topraklarda ırkçılık yok. Bunu aşacak kadar uygarlığa katkıda bulunmuş insanlarız biz)

“Türkiyeli” sözünün beni rahatsız ettiğinin farkında ve bana “gol atmak” için özellikle bunu kullanıyor. Ben ona “Türk” sözcüğünün etnik bir kökeni ifade etmenin ötesinde bir ulusun adı olduğunu, Atatürk’ün Türk’ten anladığının “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkı” olduğunu söyledim. Yani bu ülkede yaşayan her etnik kökeni kapsadığını… ayrıca anayasamızda “vatandaş olan herkesin Türk olduğunun” yazılı olduğunu, ırk esasına dayanmak ilkelliğinde olmadığımızı, bunu evropadan çok önce bildiğimizi ve uyguladığımızı filan anlattım. Almanya’da hâlâ ırk esası varmış gerçi ama birçok ülkede..

Neden anadillerde eğitim yapılmadığını sordu. Finlandiya’dan örnek vererek anlattım. Finlandiya geçen yıl anadillerde yaptığı eğitimin insan haklarına aykırı olduğu için kaldırdığını, ayrıca Türkiye’de Kürtçe, Ermenice ya da başka dillerde gazete, kitap yayımlandığını,  isteyenin bu dillerde kurslar açtığını , televizyon yayınlarının olduğunu söyledim. Gerçi kendisi de İstanbul’da Kürtçe kursları gördüğünü ama çok yaygın olmadığını söyledi. Ben bırakın dili, isteyenin Türkiye’den ayılma hakkının bile tanındığını (ben buna 2. Tanzimat diyorum) anlattım. İkna olmama kararlılığına rağmen fazla uzatmadı.

Bu arada otobüsümüz geldi. O Muş’a gidiyor. Üç saat daha beraberiz. Yan yana oturduk. Daha doğrusu o benim yanıma oturdu. Ben belki sıkılmıştır ayrı yere oturur derken. Bunu da not ettim.

Ben aslında onu konuşturup Evropa ülkelerinde “doktora düzeyinde neler olup bitiyor”u öğrenmek isterken bu kez o beni soru yağmuruna tutttu. Ondan sonraki konuşmamız adeta bir röportaj biçiminde oldu.

Bir ara baktım defterini çıkarmış not alıyor. Etraftaki koltuklarda oturanların kulak kabartmalarını da fark edince bizim sohbet konferansa dönüştü (anlayacağınız çenem düştü). Üstelik okullar tatil, günlerdir konuşmamışım. Doğu ve batı toplumlarının kültürel farklılıklarından, batının doğu mirası üzerine nasıl konduğuna, postmodernizmden küreselleşmeye, Ortodoksiden İslama, Alevilikten Osmanlı’ya epey konuşturdu beni.. Nihayet benim “boş” olmadığımı düşünmüş olmalı ki “ne iş yaptığımı” sordu. “Eğitimciyim” dedim. Hep öyle derim. (Nedense bazı arkadaşlarım uzunca unvanlarını söyleme gereği duyuyorlar.)

En çok İslam felsefesi ilgisini çekti. Batıdan yüzlerce yıl önce tartıştığımız konuları söyleyince çok şaşırdı. “Batıda insanlar bunları bilmiyorlar” dedi. Kendisi bile bilmiyormuş. “Her şeyi kendilerinin ürettiğini sanıyorlar” dedi. İbni Rüşt ve Gazali’den, onların tartışmalarından, mutezile ve eşariyeden konuşturdu beni. Onların günümüzdeki etkilerinden… Osmanlının önce Bizanslaşıp sonra sünnileşmesi, bu süreçte rol oynayanlar, Şah Hatayi’den İdrisi Bitlisi’ye kadar, Sabetaycılıktan günümüz İslamcı fraktal yapıların arkasındaki Alman istihbaratına kadar çok konuştum. Birkaç sayfa not tuttu. Tekrar ne iş yaptığımı sordu. Aynısını söyleyince “ilahiyatçı mı, tarihçi mi” olduğumu sordu.

Yapma be Hasan! Sen tarihini bilmiyorsun diye biz de mi bilmeyeceğiz. Bunları bilmekte ne var ki?

Benimle yazışmak istediğini söyledi. Adresimi yazıp verdim. Üniversiteden olduğumu görünce sanki yüzü biraz kızardı; tepeden bakmış olmakla. Ya da ben öyle sandım.

Türk ve Müslüman olmaktan utanç duymayı öğrenmiş Hasan, beni dinledikçe oturduğu yerde daha dik durmaya başladı. Bunu fark ediyorum. Sözü Aleviliğe getirdi. Nedense benim de Aleviliğe bir merakım oluştu son yıllarda, epey kitap karıştırdım. Almanların tarihte adlarının bile olmadığı zamanlarda Aleviliğin olduğunu söylemem de çok hoşuna gitti.  Sanırım batıyı ilk defa basit gördü.

Sonra sözü Türkiye’de solun neden gelişmediğine getirdi. Solcuydu ve Türkiye’de solun gelişmeyişinden dolayı bile bu millete kırgındı. Ona göre o kadar iyi olan bir şey bu ülkede nasıl gelişmezdi. Demek ki bizde bir şey vardı. Ona Türkiye’de 50 ve 60’lı yıllarda Amerika’dan gelen “barış gönüllülerini” (sahi araştırsanıza bunlar kimlermiş) anlattım. 60 ve 70’li yıllarda solu Türkiye’de cia’nın tanıttığını, solun “önü açık ” kısmının aslında cia solu olduğunu söyledim. İnanamadı. “Amerika neden böyle bir şey yapsın ki” dedi. Ben de “bir şeyden kurtulmak istiyorsanız onun kötü bir örneğini kontrollü biçimde ve halkın nefretini çekecek biçimde anlatırsanız daha kısa sürede ondan kurtulursunuz, aşı gibi” dedim. Çok şaşırdı. “Aaaa, çok akıllıca” dedi. Amerika’ya hayran oldu iyi mi? Adamlar akla hayran olmayı öğrenmişler. Mürşitleri bilim! Kim daha akıllıca iş yapıyorsa ona hayran oluyorlar. Hakikate değil sanki! Batıyı akıl, doğuyu duygu yönetiyor!

Ah Hasanım ahhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhh!

Hasan’ın da bana bir iyiliği dokundu. Beni kısa süreliğine de olsa kendimden kurtardı.

Sağol Hasan sağol.

 

Finlandiya Gezisi Notları

Ağustos ayının son haftası üç akademisyen arkadaşımla beraber Finlandiya’daki bir üniversiteyi ziyaret etmek ve eğitim sistemlerini incelemek üzere Erasmus programı çerçevesinde bu “Beyaz Zambaklar Ülkesine” gittik. Bizim için oldukça öğretici ve zenginleştirici bir gezi oldu. Sevgili dostum İkram Çınar isteyince bazı izlenimlerimi Eğitişim okurlarıyla paylaşmak istedim. Ancak, çok şey yazmak yerine daha çok görüntülerle neler yaptıklarını daha rahat anlatabileceğimi düşünerek fotoğraflara yer verdim. Önce kısaca izlenimlerimi okuyacak daha sonra Finlandiya’da iki ilköğretim okulu ile bir lisenin değişik alanlarını gösteren fotoğrafları göreceksiniz.

Gitmeden önce yaptığımız araştırmalarda Finlandiya’nın nüfusunun beş milyonun biraz üzerinde, öğrenci sayısının üç yüz bin civarında olduğunu ve refah düzeyinin de oldukça yüksek olduğunu öğrenerek gittik. Ayrıca bu ülke PISA sınavlarında oldukça iyi sonuçlar elde eden bir ülke olarak da bilinmekte.

Öncelikle bu ülkenin doğal açıdan muhteşem olduğunu belirtmeliyim. Her yanı ormanlarla ve irili ufaklı göllerle kaplı. Çok temiz bir havası var ve yaz ayların da bile oldukça serin çünkü, kuzey kutbuna çok yakın.

İlk gün kaldığımız şehrin (Jyvaskyla) üniversitesini gezdik. Dikkatimizi çeken ilk şeylerden birisi, dersler henüz başlamamasına rağmen her yerin pırıl pırıl olmasıydı. Zaten havası temiz olan bu ülke, insanların duyarlılığı da eklenince temizlik açısından birinci sınıf olmuş. Gezdiğimiz bölümler içerisinde bizi en çok etkileyenlerden birisi doktora tezlerinin savunulduğu salon oldu. Tezler sadece jürinin karşısında değil aynı zamanda büyük bir izleyici kitlesi karşısında savunulmaktaymış ve doktora yapmak oldukça zormuş.

Görüştüğümüz akademisyenlerden, eğitim sisteminde gözettikleri en önemli şeyin öğretmen yetiştirme olduğunu öğrendik. Buna çok önem veriyorlar ve ülkedeki öğretmenlerin büyük bir bölümü yüksek lisans mezunu. Ayrıca eğitim sistemlerinde savundukları en önemli değerlerin neler olduğunu sorduğumuzda “eşitlik” ve “güven” yanıtlarını aldık. “Bizim eğitim sistemimizde kent kırsal ayrımı yoktur, Herkese eşit eğitim vermeye çalışıyoruz” dediler. Aklıma bizim “genellik ve eşitlik” eğitim ilkemiz geldi, ama gelin görün ki uygulayamıyoruz. Biz bunun gerçekleştirilmeye çalışıldığını gözlemlerimizle gördük. Farklı okulların sahip olduğu olanakların benzerliği eşitliği, insanların bisikletlerini uygun yerlerde çoğunlukla kilitlemeden bırakmaları güveni doğrular nitelikteydi. Ayrıca polisiye olayların neredeyse yok denecek kadar azlığı da bir başka belirtisiydi bu değerlerin.

İlköğretim okullarının en büyüğünde en fazla 300-400 civarında öğrenci öğrenim görmekte. Bu okulların bünyesinde anaokulları da var. Okullar mimari açıdan oldukça sevimli ve öğrenciler dikkate alınarak düzenlenmiş. Okulların her yanı tertemiz. Öyleki çocuklar sınıflara yalınayak girebilmekte ve dersler yerlere oturularak dahi yapılabilmekte. Çocukların okulla ilgili tüm araç ve gereçleri devlet tarafından karşılanmakta. Ayrıca öğle yemekleri de okullardaki yemekhanelerde yenmekte ve bunu da devlet karşılamakta. Çocuklar derslere sabah 8.30 da başlamakta ve dersler 13.00 da sona ermekte. İsteyen öğrenciler evlerine gidebilmekte, isteyenler de okulda etüt ve spor etkinlikleri için kalabilmekte. Bütün bu etkinlikler öğretmenlerin nezaretinde yapılmakta. Sınıflar öğrencilerin evi gibi düzenlenmiş. Renkleri, mobilyaları, perdeleri ve rahatlıkları ile tamamen çocuklara göre düzenlenmiş. Özellikle küçük sınıflar daha sevimli ve çoğunda sıraların dışında sınıfın bir köşesinde bir oturma grubu yer almakta ve sırada sıkılan öğrenci etkinliğine burada devam edebilmekte ve hatta uzanabilmekte.

Küçük sınıflarda biri asıl biri de yardımcı olmak üzere iki öğretmen çalışmakta. Asıl öğretmen yüksek lisans, yardımcı öğretmen lisans mezunu. Sınıfların yanında birer küçük sınıf daha yer almakta. Dersten geri kalan öğrenciler olursa, yardımcı öğretmen onları bu sınıfa alarak özel ilgilenmekte.           

Bir ilköğretim okulunda bir doğrama atölyesi olur mu? Ya biçki dikiş atölyesi? Ya her türlü enstrümanın içinde olduğu bir müzik dersliği? Olurmuş, burada gördük ve yaparak yaşayarak öğrenmenin anlamının bu ülke öğrencileri için ne olduğunu anladık. Kendi çocuklarımızın yerine onları kıskandım. Aklıma bizim bir dönem son derece doğru kurguladığımız “Köy Enstitülerimiz” geldi.

Spor bu ülkede yaşamın bir parçası. Herkes bir şekilde sporun bir dalıyla ilgili. Gittiğimiz okullarda çocuklar okullar arası olimpiyatlara hazırlanıyorlardı. Kendi okullarının bahçesindeki çim sahalarda, kapalı spor salonlarında, buz hokeyi vb. mekanlarda. Benim ülkemin bırakın kapalı salonu, bahçesiz ve beden eğitimi derslerinin bir plastik top peşinde koşularak yapıldığı okulları geldi aklıma üzüldüm.

Bu ülkede hemen herkesin en azından bir yabancı dil-çoğunlukla İsveççe ve İngilizce- konuştuğunu görünce şaşırdım, ama daha sonra bir ikinci sınıfta yapılan İngilizce dersini izleyince bunun nasıl başarıldığını anladım. Sınıfta öğretmenin limonun, portakalın İngilizcesini öğretmek için sıkılmış sularını tattırmaya varana kadar yaptıklarını görünce bizim yabancı dil eğitimimizi ve öğretim yöntemlerinin yanlışlığından dolayı bize yapılan aptal muamelesini anımsadım.

Biz bütün öğrencilerimize tablet bilgisayar dağıtıyoruz dediğimiz de çaktırmadan gülümsediklerini görmek üzdü beni. Onlardan önce yapılması gereken daha önemli şeyler var demeleri beni doğrular nitelikteydi. Çünkü, sınıfları 60-70 kişilik ve hala ikili öğretim yapan, okul binaları neredeyse harabe bir ülkede okullara tablet ve akıllı tahtayı koyduğumuzda eğitimimizin değişeceğini sanıyoruz. Anadolu’da bunun için güzel bir söz söylenir. Ayranı yok içmeye, faytonla gider …….Gerisini siz getirin. Keşke önceliklerimizi eğitimse bir bakış açısı ile sıralayabileydik.

Daha çok şey var ama gerisini fotoğraflar anlatsın. Son olarak bu gezi sonunda hissettiklerimi ve aklıma takılan bazı soruları paylaşmalıyım.

* Şimdiye kadar öğretmenlik yaptığım bütün öğrencilerimden ve ülkemin çocuklarından özür diliyorum. Bizim yaptığımız eğitim değilmiş.

* Yıllardır bu ülkeyi yönetenler bizi kandırmış. Neden bizim de böyle okullarımız ve olanaklarımız yok? Büyük olduğu söylenen ülkemizin okullarının olanakları neden küçük?

*  Neden eğitim sistemimizde değişiklikleri eğitimsel gerekçelere değil de politik gerekçelere dayandırarak yaparız?

??????????????????????????????????????????????????????????????????????

 

 

 

 

 

 

 

 

Tebriz Seyahatinden Gözlemler

Biliyorum, doğru etmiyorum ama son yıllarda bayramlarda gevşemek yerine geriliyorum. “Bayram” uygulaması, kavramın bendeki anlamını karşılamıyor, kendi içeriğinde değil ve sanki bu haliyle bayram yaparak ona ihanet ediyormuşuz ve ben alet olmak istemiyormuşum gibi… Haksızlığa karşı bir şey yapamamak ama rahatsız olmak… Geldiğim nokta, “ben almam, alana da mani olmam” noktası oldu. Durum bu olunca, bayramlarda delilik yapıyor, sıra dışı oluyor, uzaklara gidip saklanıyorum.

Bu kez fazlaca delilik sayılmayacak bir şey yaptım, ne zamandır merak ettiğim İran’daki Tebriz şehrine gitmeye karar verdim. Herhangi bir tanıdık, adres, buluşma noktası ya da seyahat acentesi aramadan İran’a bodoslama girmeye karar verdim. İnternetten yol güzergâhına bakmayı ihmal etmedim. Bayramın birinci günü sabahleyin İran’a doğru yola çıktım. Karayoluyla Iğdır ve Doğubayazıt, derken Gürbulak sınırındayız. Otomobille geçemedim, triptik istediler, otomobil pasaportu ve sigortası gibi bir mevzuatı varmış. Aracı sınır kapısında uygun bir yere bıraktıktan sonra yürüyerek sınırı geçtik. Pasaportlar bilgisayarlı sistemlere kaydedildikten sonra yürüyüp gittik. Çantalara bile bakılmadı.

Sınırda dev posteriyle Humeyni ve onun yerine geçen dinî otorite Ayetullah Ali Hamaney’in birlikte gösterildiği dev bir posterle karşılaştık. Ayetullah ülkenin dini lideri (velayeti fakih) ve aslında gerçek lideri de denilebilir. Dinî lider mollalar tarafından kendi içlerinde seçiliyor. Bir de ülkenin seçimle işbaşına gelen lideri var ama dini lider en üstte. Son sözü dini lider söylüyor.

Biliyorduk ama unutanlar olmuştu, sınırın ötesine geçince İranlı bir görevli kadınlara başlarını örtmelerini nazikçe işaret ediyordu. Örtermiş gibi yapıldı.

Kapıdan çıkınca bir grup dövizci bizi karşıladı. Paramızı İran parasıyla değiştirip değiştirmeyeceğimizi sordular. Bu tür yerlerde genellikle güncel para kurunun çok altında değiş-tokuş yapıldığını biliyordum ve 100 TL bozdurdum. 1.350.000 tümen verdiler. Taksiler bizi kapmaya çalıştılar. Aklıma bizim otogarlar geldi. Bizde bu tür terminallerde hep tatsızlıklar olur, İran’da da oldu. Belki de işin doğasında bu var. Sınırdan birkaç km ileride Bazargân şehrine gidip oradan başka bir araç bulmamız gerekiyordu. Kişi başı 30 bin tümen vererek 90 bin tümene bir taksiye atlıyoruz. Bir daha gidecek olsam otobüsü tercih ederdim. Sınırdan Tebriz’e kadar iyi sayılabilecek bir yol var. Yaklaşık 300 km bir vadi içinden akıp gidiliyor. Etraf çorak, arada bir köyler var, ayçiçeği tarlalarında hasat yapılmış, ürünü kurutuyorlardı.

Tebriz

Çarlık Rusyası’nın 1820’lerde Kafkasları aşıp güneye yayılması, hem Kafkas halkları, hem Osmanlı hem de Azerbaycan için yıkımlara yol açmıştır. Osmanlı Gürcistan, Ahıska-Çıldır eyaletlerini kaybettiği gibi Azerbaycan da Türkmençay Antlaşması ile ikiye bölünmüştür. Bugünkü bağımsız Azerbaycan Rusya’da kalan kısmıdır. Bugünkü İran içinde kalan kısım ise iki idarî bölümdedir. Doğu Azerbaycan ve Batı Azerbaycan Eyaletleri. Batı Azerbaycan Eyaletinin merkezi Urmiye şehridir. Urmiye gölünün kuruması meselesine girmeyeyim. Saddam’ın Irak’tan kovaladığı Kürdler Urmiye civarına yerleştirilmiş. “Gelin beraber yaşayalım” demişler, yer vermişler ama Kürdler kötü komşuluk yaparak insanları huzursuz ediyorlarmış. Huzursuz olanlar da “lanet olsun” diyerek bölgeyi Kürdlere bırakıp gidiyormuş. (Kürdler böyle bir politikayı Türkiye’de de izliyorlar.) Tebriz ise İran’ın Doğu Azerbaycan Eyaletinin merkezidir. Yazının konusu olan Tebriz, İran’ın sanayisi en gelişmiş ikinci şehridir. Nüfusu bir buçuk milyon civarında. İslam öncesi dönem de dahil olmak üzere hep bir Türk şehri olarak kalmış, son bin yılda İran’ın yönetimde yer alan bütün hanedanlar Türk hanedanları olmuş. İlhanlılar, Timurlular, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Osmanlı, Safevi (Tebriz, Osmanlı ve Safeviler arasında defalarca el değiştirmiş), Afşarlar, Kaçar hanedanı… Pehlevi ile İran’da hanedanlık Farslara geçmiş. 1828 yılında bir yıl, 1904-1918 arasında dört yıl Rusya’nın işgaline de uğramış ve 1918’de Kâzım Karabekir tarafından Ruslardan kurtarılmış, 1919’da Tebriz’i Tebrizlilere bırakıp çıkmışız.

Tebriz, İran’da ilklerin de şehri. İlk matbaa, ilk belediye, ilk sinema salonu, polis teşkilatı, darphane, kütüphane, kadın derneği, öğrenci yurdu önce Tebriz’de kurulmuş. 1979 yılında İslam Devrimi hareketi de burada başlamış. Türkiye’den Erzurum ve İstanbul ile kardeş şehir.

* * *

Bindiğimiz taksiden rica ediyoruz, bizi uygun bir otele indiriyor. Geceliği 10 liralık oteller olduğu gibi daha pahalı ve kaliteli olanlar da var. (Son birkaç yıldır hayat biraz pahalılaşmış ama yine de birçok şey Türkiye’dekinden daha ucuz.) Otel odası bizdekine benziyor. Tavanda kıblenin yönünü gösteren bir ok işareti, Farsça ve İngilizce yazılmış, Kur’an hakkında soru ve cevaplar başlıklı bir broşür ve seccade göze çarpacak biçimde yerleştirilmiş. Tuvalet alafranga ama suyu kesik, taharetmatik yerleştirilmiş. Alışkın olmayanlar kullanmakta zorluk çekebilir.

Geçtiğimiz yerlerde herkes Azerbaycan Türkçesi ile konuşuyordu. Tebriz de öyle; günlük hayat Türkçe ile akıyor. Konuşma sırasında anlamını bilmediğimiz birkaç Farsça kelime geçse de sözün gelişinden anlamı buluyoruz. Türkçe sandığım birçok kelimenin de aslında Farsça olduğu dikkatimi çekiyor. Ayrıca öğreniyoruz ki, İran’da Türkiye televizyonlarını izliyorlarmış. “Televizyon sayesinde neredeyse bütün çocuklarımız Ankara Türkçesi biliyor” diyorlar. Uydu cihazı yasakmış ama çatıda ise. Evin balkonundakilerle ilgilenmiyorlarmış, görmezden geliyor olmalılar.

Karşılaştığım herkes bir şekilde ve bir ara Türkiye’ye gelmiş. Türkiye’yi çok beğeniyor, imreniyorlar. Türkiye’den İran’a gidenlerin az olduğunu tahmin ediyorum. Bizim tatil yönümüz genellikle Avrupa’ya yönelik. Türkiye’de en çok İstanbul ve Antalya’ya geliyorlarmış. Ayrıca Van, Iğdır ve Erzurum da en çok gidilip gelinen yerler. Sanırım buralara daha çok ticaret ve genellikle bavul ticareti için geliyorlar. Bizimle birlikte sınırı geçenlerden bazılarının ellerinde içi elbise dolu bavul ve bohçalar vardı.

İnsanlarla konuşmak için sürekli atak yapıyorum. Konuşmamdan Türkiye’den olduğum anlaşılınca sempati ile karşılanıyorum. Bir yardım gerektiğinde candan karşılanıyor ve elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorlar. Kafamda cevap aradığım sorular var ve bulduğum ilk fırsatta sözü oraya getiriyorum. Bazen de onlar durduk yerde bazı şikâyetlerini, dileklerini sıralıyorlar. Hiçbir rejim onu az ya da çok destekleyenler olmazsa sürdürülemez. Molla rejimini destekleyenler de mutlaka vardır ama tesadüfen bile olsa bana onlar rastlamadı. Oysa onlarla konuşmak isterdim. Rejimlerimi özellikle konuşmak istemedim ama söz Türkiye’den konuşmaya gelince kendi rejimlerinden rahatsızlıklarını hemen dile getiriyorlar. Bir istisnası oldu, birisiyle otomobilde İran’ın sorunlarını konuşurken, sanırım beni yanlış anladı, “bir sıkıntım olsa buraya giderim, size niye diyeyim ki” dedi. O sırada resmi bir binanın önünden geçiyorduk ve orayı işaret etmişti. Yanlış anlamıştı ama hoşuma gitti, ülkesine bağlıydı. Bunu kaydederken, benimle dertleşenlerin kendi ülkelerinden şikâyet ettikleri anlaşılmamalı. Herkes ülkesini seviyordu ama yönetimle ilgili ciddi sıkıntıları vardı.

Mollakrasi

İran, resmi adıyla İran İslam Cumhuriyeti, teokratik (din içinci, din merkezli) bir yönetim ile yönetiliyor. Her şey din için ve dine göre ilkesine dayalı bir yönetim. İslam dininin Şii yorumu hakim. İkili bir yönetim kurulmuş. Bir yandan Şii din adamlarından (molla) oluşan bir dini otorite, diğer yandan da seçimle işbaşına gelen yöneticiler var. Şii inancında olanlar Kur’an’da geçen Nisa suresinin 59. ayetindeki “ulül emre itaat” ifadesindeki itaat edilecek olanın din adamları, İran’daki söyleyişiyle mollallar olduğu yorumunu yapmışlar. Buradan çıkan anlam, insanların Allah ve peygamberden sonra mollalara itaat etmesi, onlara uyması, dediklerini yapması diye açıklamışlar. Mollalar otoritelerini bu ayete dayandırıyorlar. Sünni dünyada, özellikle Türkiye’deki Hanefi yorumcular bu ayette itaat edilecek olanın devlet, devlet yöneticileri olduğuna işaret ediyorlar. Şiiler din adamlarına “molla” diyorlar, imam veya müftü gibi.

Mollalar çok etkili, ilk ve son söz onlarınmış gibi görünüyor. Neredeyse bütün kurumların başına medreseden mezun mollalar tayin ediliyormuş. Bizdeki İlahiyat Fakültelerini düşünebiliriz. Örneğin bir lisede öğretmenler eğitim fakültesi mezunu ama müdür bu öğretmenlerden değil, medrese mezunu mollalardan birisi. Buna benzer biçimde her kurumun başında o kurumdaki fakülte mezunu uzmanlar değil, medrese mezunu mollalar yönetici olarak atanıyormuş. Böyle olunca kurumsal icraat önce mollanın onayını alarak yapılıyor. Molla ise kararlarını bildiği ve anlayabildiği kadarıyla dini esaslara göre verdiği anlaşılıyor. Bilime, akla ve ihtiyaçlara uygunluktan önce mollanın dini bilgi ve ölçütlerine uygunluk aranıyor. Bir sorun mu çıktı, hemen dini kaynak ve rivayetlerden misal arıyormuş, aklın ve bilimin gereğini yasalar doğrultusunda yapmak değil! Anlatılanlara bakılırsa, sıkıntı da burada çıkıyor. Kararın kalitesi, mollanın entelektüel çapı kadar. Üstelik kararın yanlışlığı konusunda ya itiraz edemiyor ya da itiraz etseler bile ayet, hadis ve birkaç yüzyıl önce yaşamış âlimlerin söz ve eylemlerinden misal getirilerek ikna ediliyor ya da din karşıtlığı imasıyla susturuluyorlarmış. Böyle olunca mollanın kararları itiraz edilemez hale geliyor. Anlayabildiğim kadarıyla bu durumu istismar edip sevimsiz hatta gayriislami iş yapan molla sayısı çok fazla gibi görünüyor. Mollalardan söz edilirken bir mafya örgütünden söz edilir gibi konuşuluyor. Birisi “mollaların çok zengin olduklarını, çoğunun yurtdışındaki bankalarda hesaplarının olduğunu” dile getirdi. “Eninde sonunda kaçacaklarını biliyorlar” diyor. Bunları konuşurken kısık sesle konuşmaları, yanımızdan geçen birisi olunca susmaları ya da konuyu değiştirmeleri dikkatimi çekiyor. Görüşebildiğim insanlar mollaları sevmiyor ve onlardan korkuyorlar.

Türkiye’den söz edilen konuşmalarda Atatürk’ün adı mutlaka geçiyor ve Atatürksüzlüklerinden şikâyet ediyorlar. Türkiye, Atatürk ve Şah aynı cümlede çok sık bir araya geliyor. Atatürk ile Şah’ı karşılaştırıyorlar. “Bizim Şah sizin Atatürk’ten çok şey öğrendi ama onun yaptığını yapamadı” diyorlar. Birçok kişi aynı cümleyi kurdu: “Atatürk mollaları kesti ama Şah kesmedi ve kendi hallerine bıraktı. Zamanı gelince mollalar şahı ortadan kaldırdı. Tarih Atatürk’ü haklı çıkardı” diyorlar. Atatürk’ün mollaları kesmediğini, hatta bizde mollalığın biraz farklı olduğunu söylemeye çalıştım ama kanaatlerini değiştiremedim. Vaktiyle, Atatürk’ün din ve din adamı düşmanı olduğu propagandası yapılmış olmalı. Sonrasında mollalardan hoşnutsuzluk başlayınca Atatürk’ün doğru bir iş yaptığına kanaat getirmiş gibiler. “Molla kesmek” ifadesi rahatsız edici olsa da bu ifadeyi kullanıyorlar. Mollaları kestiği için Atatürk’e dua etmemiz gerektiğini söyleyenler oldu. Hatta birisi tavsiyelerini dile getirdi, ürkütücüydü: “Mollaları gördüğünüz yerde it gebertir gibi gebertin, yoksa yarın onlar sizi ve çocuklarınızı kesinlikle perişan edeceklerdir” dedi. Adamın molla nefretinden korktum. Bir başkası da: “Canınızı verin, devleti onlara vermeyin!” Bunları dinlerken bizdeki gidişatın da bağıra bağıra o yöne doğru olduğunu düşünüyordum. “Aydın din görevlisi yetiştirme” safsatasıyla başlayan süreç geri dönülemez noktaya doğru ilerliyor. (Yandaki kitap kapağı “Diktatörlük Altında Modernleşme: Atatürk ve Pehlevi” adlı kitaba ait)

“Bunlarda din iman yok, bunların yüzünden bizde de din iman kalmadı” diyor birisi. “Bunlar” dediği mollalar. “Bize dini anlatıyorlar ama kendileri dine uymuyor, işine geldiği gibi dini yorumluyorlar, her türlü kötülüğün içindeler” diyor. “Ne yani, hepsi mi kötü” diyecek oluyorum. “Hayır” diyor, “hepsi değil ama çoğu öyle ve doğru olanları aralarında barındırmıyor, yok ediyorlar” diyor. Humeyni’nin oğullarının ve Ayetullah Şeriat Medari’nin öldürüldüklerini, halkın dürüst bulup sevdiği, alt düzeydeki yiyici-hırsız olmayan mollaların harcandıklarını dile getiriyor. Bir menfaat şebekesi canlanıyor gözümde.

İnsanların nasıl eğleneceğine bile din adına (aslında mollanın anlayış ve insafına göre) müdahale edilmesi, neşesiz, coşkusuz, kuru bir yaşama biçimini dayattığını hissediyorsunuz. Sokaklarda şamata, insan yüzlerinde gülücük yok!

İran hakkında bir genelleme yapılamaz belki ama Tebriz için seküler bir toplum olduğu söylenebilir. Geleneksel Türk kültüründe kadın-erkek arasında kaç-göç yok veya çok sınırlı iken, İran rejimi sosyal hayatta cinsiyetleri birbirinden ayrıştırmış. Düğünler her iki cinsiyet için ayrı yapılmak zorunda kalınıyormuş. Dolayısıyla kadın-erkek birlikte oynanan oyunlar oynanamaz olmuş. Benzer sıkıntıyı Kaşgayların da yaşadığını bir yerlerde okumuştum. Kaşgaylar yasaklardan kurtulmak için düğünlerini kır düğünü şeklinde, devlet veya mollaların gözlerinden ırak yerlerde yapıyorlarmış.

Ayetullah Hamaney’in Azeri asıllı oluşunu dile getiriyorum. Yanıt çok kısa ve ayrıntıya girmek istemiyorlar: “Evet ama o bizi hiç sevmez”. Bu satırları kaleme alırken fark ettim, Humeyni’yi hiç konuşmamışız. Belki konuştuğumuz kişiler, belki de biz tabuya dokunmak istememiş olabiliriz. Milyonlarca İranlı’yı kendi rejimine uygun bulmadığı için şov yaparak öldürttü, milyonlarca İranlıyı vatanları İran’ı terk etmek zorunda bıraktı… Korku bir yana, konuşmaya da gerek yok, kurduğu sistemin sonuçları ortada; daha 35. yılında dejenere olmuş, çürük bir polis devleti haline gelmiş.

Mollalara karşı alternatifleri ise Şah. Şah rejimini istiyor kimisi. “Onun zamanında daha iyiydik” diyorlar. Demokrasiyi, siyasal partiler sistemini neden istemediklerini soruyorum. Verdiği cevap beni düşündürüyor. “Hangisini seçelim, tanımıyoruz ki. Siz seçtiklerinizi iyi tanıyor musunuz? Şah olsa o tanıdığı bildiğine işi verir, gerekirse elinden alır. Ben şahı tanırım.”

Hatırlıyorum. Molla rejimi 1979’dan sonra kendini yerleştirmek için onbinlerce insan katletmişti. Rejimin dayatmalarına karşı çıkan genç kızları idam edişini de hatırlıyorum. Nikahsız ölmemeli diye genç kızları idamlarından önce birine nikahlayıp tecavüz ettirdikten sonra idam ediyorlardı. Milyonlarca insan İran’ı terk etmişti. Hala yılda binlerce insan İran’dan kaçıp Batı ülkelerine sığınmaya çalışıyor. İran hala sokakta, meydanda vinçten sallandırarak idam gösterileriyle halkına ibret dersleri vermeye devam ediyor.

Kılık kıyafet

Kıyafeti giysiler, kılığı ise takı, aksesuar ve görünüş olarak anlayabiliriz. Mollalar tesettür saydıkları sakal, sarık ve uzun cübbeleriyle dolaşıyorlar. Diğer erkekler ise, medrese öğrencisi olduğu anlaşılan tek tük gençler hariç, tesettürü hiç kullanmıyorlar. Anadolu’daki herhangi bir şehirde gördüğümüz erkeklerden farklı değil. Sakal sarık yok ve çoğu erkeğin bıyığı da yok. Pantolon, ceket, gömlek, tişört giyiyorlar ve başları hep açık.

Kadın kıyafetinde farklılıklar var. Kadınlar yasal olarak başlarını örtmek zorunda. Başörtüsü konusunda iki ayrı tip göze çarpıyor. İlki, saçları görünebilecek biçimde başın örtünmesi. Yani başörtüsü var ama saç örtüsü yok! Özellikle genç ve orta yaşlı kadınların baş örtünme biçimi böyle. Görüntüden saçların boyalı ya da kuaför yapılı olduğu anlaşılanlar var. Üzerine belinden aşağı sarkan pardösü veya kaban ve pantolon giyiyorlar. Bunlar genellikle siyah veya koyu renkli ancak renkli olanları da var. Renkli olanlarından mollalar hoşlanmıyorlarmış. Eskiden sadece gözlerine sürme çekebiliyorlarmış ama birkaç yıl önce Tahran’da çıkan protestolardan sonra rejim kuralları bir miktar gevşetmiş. Ruj süren ve oldukça iddialı sayılabilecek makyajla dolaşan, ojeli, hatta takma tırnaklı kadınlar görülebiliyor. Buna rağmen arada bir çocuk yaştaki kişiler, böylesi kadınların yüzlerine sprey boya püskürtüp kaçıyorlarmış. Bunu dile getiren kadın, o çocukları mollaların yönlendirdiği kanaatindeydi.

Kadın örtünmesinin ikinci türü ise çarşaf biçiminde olanıdır. Bunlar siyah çarşaf giyiyorlar, saçları tamamen kapalı, göründüğü kadarıyla makyajsız dolaşıyorlar. Sayıları fazla değildi. Ancak bu gözlemin ana cadde ve sokaklarda olduğunu belirtmem gerekir. Arka sokaklar ve kenar mahallelerde durumun nasıl olduğunu gözleme zaman ve fırsatım olmadı. Geçtiğimiz şehirlerarası yolda köylerden de geçtik ve köy kadınları Anadolu köy kadınlarından farklı değildi.

Konuştuğum erkekler kadınların kılık kıyafet konusunda serbest bırakılması gerektiğini dile getiriyordu. “Sizin kanunlar iyi, isteyen açsın isteyen örtsün, bizde bu serbestlik yok, bu iyi değil. Bizde serbest olsaydı karıma karışmazdım ve muhtemelen o da başını açardı ama açmayanlar da olurdu” diyordu. Samimi olduklarını düşünüyorum. Bizde de bazılarının bütün kadınların örtünmesi gerektiğini savunanlar olduğunu dile getiriyorum. Karışmak istemiyor “bizim halimizi görüyorsunuz, zorla örttürmek istiyorsanız onları başa getirin” diyor.

Tebriz’de asayiş berkemal. Emniyet sorunu olmadığını söylerlerken, Türkiye’den daha iyiyiz der gibiydiler Hırsızlık, kapkaç, soygun, haneye tecavüz ve terör gibi olayların olmadığını söylediler. Kadınlara laf atma, sarkıntılık gibi durumları Türkiye’ye geldiklerinde gördüklerini, İran’da böyle şeylerin olmadığını dile getirdiler. Cezası da çok ağırmış. Alt kültür yüksek kültürün tepesine çıkıncaya kadar bizde de yoktu!

Sokaklarda evli olduğunu sandığım çiftlerin el ele yürüdüklerini gördüğümü ve bunun tuhaf karşılanmadığını da eklemek isterim.

Azeri kızlarının güzelliğini dile getirenler de oldu. Zengin Farslar genellikle Azeri kızlarla evlenirlermiş. Azeri kızlar daha güzel, daha sosyal, becerikli ve edepli oluyormuş. Humeyni’nin anasının, Şah’ın annesi ve eşinin de Azeri olduğunu ekliyorlar.

Türkiye’de yıllardan beri din konusunda tartışmalar yaşanmasına karşın 35 yıldır bu sistemi uygulayan ve artık sonuçların tamamı bu sisteme ait olan bir laboratuara ilgisiz ve bilgisiz kalması ne kadar yanlış! Demokrasiyi savunanların ikide bir İran örneği verip olumsuzlamalarına rağmen bu laboratuarı neredeyse hiç bilmemelerini fark ediyorum ve bunu affedilemez buluyorum. Aynı şekilde Türkiye’ye dini rejim önerenlerin de İran üzerinde yeterince bilgi ve gözlemlerinin olmadığını, bu ülkeye nasıl da bilmedikleri bir rejimi yakıştırdıklarını üzülerek görüyorum.

Muta nikahı

Taksi şoföründen muta nikâhı meselesini soruşturmak istedim. Muta nikâhı bir kadınla bir erkeğin anlaşmaya bağlı olarak saatlik, günlük, haftalık, aylık olarak nikâh kıyıp evli olmak, süre bitince ayrılmak biçiminde olan geçici ve anlaşmalı bir evlilik türü. Türkiye’de bu nikâh gayri meşru ilişkinin (fuhuşun) din kılıfı altında sürdürülmesi olarak anlaşılıyor. Bilebildiğim kadarıyla Türkiye’de uygulanmıyor. Yanımızda başkaları vardı ve orta yaşlı birisiyle üstü kapalı konuşabildik. Bıyık altından gülerek, “muta bizden çok sizinkilerin işi… Burada evi olan çok sayıda Türk var, sık sık buradaki evlerine geliyorlar” dedi.

Evlilik

Akşam otel lobisinde Bakülü bir çift, bir İngiliz çift ve biz sohbet halinde İran’ı konuşuyorduk. Tebrizli otel görevlileri de sohbete katıldı. Azerbaycanlı İran’a tedavi için gelmiş. Daha ucuzmuş ve Azerbaycandakinden daha iyi doktorlar varmış.

Tebrizliler kendilerine Azeri diyor, Azerbaycan Azerileri ise kendilerine “Azerbaycanlı” diyorlar ve “Azeri” denilmesinden hoşlanmıyorlar. Bize ise Türk diyorlar. Bu arada hepimiz değişik aksanlarla Türkçe konuşuyorduk.

Azerbaycanlı Tebrizlilere sataştı; “bunlar kadın sözünden çıkamaz, kâğıtta erkek reistir diye yazsa bile asıl reis karılarıdır” deyip Tebrizlileri kızdırdı. Tebrizli, “adam olan karı sözü dinlemez, müşavere ederiz ama bizde öyle şey yok, söz erkeğin sözüdür” dedi. Bakülü ile Tebrizli iki Azeri tatlı tatlı birbirlerine takıldılar. Bu takılmalar sırasında evlilik ve kadın erkek ilişkileri konusunda fikir edinebildik. İran’da ailenin reisi erkek ve son söz erkeğe ait, mal-mülk de öyle. Ancak kadınlar evlilik öncesi yaptıkları mehr sözleşmesinden kaynaklanan haklarla erkekleri sıkıntılı duruma sokabiliyorlarmış. Kadının çalışmasına sıcak bakılmadığı için kadın, evliliği bir tür sigorta olarak görmüş ve evliliğin sürmesi veya boşanma halinde geçimleri için yüksek bir mehr miktarı belirliyormuş. Boşanma halinde kadına defaten 200-300 altın ödemek gibi. Mezara kadar niyetiyle yapılsa da yürümeyen evlilikler olunca kadın mehrini talep ediyormuş. Mahkeme mehri taksite bağlasa bile bazıları bu miktarları ödeyemiyormuş ve hapse atılıyormuş. Sohbetteki Tebrizliler de böyle bir sorunun varlığını kabul ettiler ve bu sorunun ciddi boyutlara ulaştığını dile getirdiler. “Mapus cavanlarla doluptu” derken boşanan ama mehr ödeyemediği için hapse düşen gençleri dile getiriyorlardı. Kadını erkeğe, erkeği kadına mahkûm ederek aileyi koruma ve güçlendirme politikası böyle bir sonuç vermiş. Anladığım şu: Kadını esir edip, erkeği de mehirle kadına rehine bırakarak zoraki bir evlilik tipi ortaya çıkarmışlar. Buna rağmen son yıllarda boşanmalardaki artış Tebrizlilerin de dikkatini çekecek boyutlara ulaşmış.

Çok eşlilik, kadının izninin alınmasıyla olabiliyormuş. Ancak molla ile “anlaşıp” eşine haber dahi vermeden evlenenlerin olduğunu, başta mollalar olmak üzere bu yola başvuranların olduğunu da dile getirdiler.

Heykel ve anıtlar

Türkiye’de muhafazakârlar olmasa bile, İslamcıların heykel, resim ve anıtlara karşı olumsuz bir bakışı vardır. Tebriz merkezinin işlek sokaklarında birçok heykel görmek mümkündür. Sıradan insan halleri ya da geçmişteki yaşayışın resmedildiği heykeller. Sanatkârane ve sevimli görünüyorlar. Bazı işyerlerinde resim ve fotoğraflar görmek de yaygın. Birçok dükkânda Humeyni ve Hamaney’in fotoğrafları asılmış. Bu ikilinin ana cadde, park ve birçok ortamda irili ufaklı fotoğrafları sergileniyor ve her an size nerede olduğunuzu hatırlatıyor.

Tebriz, parklar ve serbest zamanların geçirileceği yerler bakımından zengin sayılabilir. Tebriz’deki Gülistan parkı bir hayli geniş ve iyi düzenlenmiş. Tebrizli Şems olarak Türkiye’de çok bilinen tasavvuf erbabı için de Gülistan Parkında bir anıt dikilmiş. Henüz tamamlanmamış, yapımı sürüyor.

Şah zamanında yapılan El Gölü (Halkın Gölü) de Tebriz’in önemli dinlenme ve rekreasyon yerlerinden biri. Geniş bir park ve bir göl olduğunu söylediler. Zamanın kısalığı ve daha çok insanların içinde, şehirde kalma tercihimiz yüzünden gidemedik. Birkaç kişi orayı görüp görmediğimizi söylediler, “görmeniz gerekir” der gibiydiler.

Böyük Bazar (Kapalı Çarşı)

Böyük Bazar, Tebriz’deki tarihî kapalı çarşı. Ancak sıradan bir kapalı çarşı değil, dünyanı en eski ve en büyük birkaç alışveriş merkezinden biri. Yüzlerce dükkân yan yana, bir arada. Üstelik İpek yolu diye bildiğimiz ticaret yollarının üstünde ve tarih boyunca bir ticaret merkezi olma özelliğini sürdürmüş. Her bir sokağı ayrı bir ticaret için tahsis edilmiş. Halıcılar çarşısı, perdeciler, ayakkabıcılar çarşısı gibi. Mağazalar küçük olmakla beraber içleri ağzına kadar mal dolu. Çarşının hepsini gezemedim. Çarşıda halıcılar görece daha fazla yer kaplıyor. Türkiye’de İran halısı olarak bilinen Azeri halılarına hayran kalmamak elde değil. Desenleri bizim halılarda olduğu gibi sert geometrik şekillerden oluşmuyor, daha ince zarif çizgiler ve çok daha ayrıntıya sahip. Herhangi bir halıyı tablo olarak duvarınıza asabilirsiniz. Özellikle ipek halılardaki zarafet muhteşemdi.

Gök Mescit

Karakoyunlular hükümdarı Cihan Şah döneminde 1465 yılında yapılmış. Deprem bölgesi olan Tebriz’de ayakta kalması zor olmuş ama onarımlarla bunu başarmış. Gezdiğimizde onarım devam ediyordu. Muazzam bir külliye. Girişte Hakanî’nin gösterişli heykeli ziyaretçileri karşılıyor. Medrese derslikleri onarılmamıştı. Yan tarafında Azerbaycan Müzesi binası var. Tebriz ve civarının tarihi, arkeolojik ve etnografik malzemesi sergileniyor. Caminin içindeki çini ve motiflere hayran kaldım. Çektiğim fotoğraflardan bir kaçını bu yazıda kullandım.

Kısa notlar

Kurban Bayramı Türkiye’den bir gün sonra kutlandı. Bayram namazı saat 10’da kılındı. Bayram tatili sadece bir gündü. Kurban bayramında kurban kesme oranının bizdekinden çok az olduğunu düşündüm. Kurban kesmenin hacda, hacıların yaptığı bir uygulama olduğunu, herkese farz olmadığını, hali vakti yerinde olanların kesebileceğini ama kesenlerin az olduğunu söylediler. Gelir düzeylerinin kurban maliyetini karşılamadığını dile getirenler de oldu.

Kadınların sigara içmesi yasakmış, erkekler de az içiyorlar sanırım, en azından Türkiye’ye göre. Etrafta sigara içen göremedim. Belki de sokak ortasında içilmiyor.

Belediye otobüsleri iki kısma ayrılmış. Erkekler ön tarafta, kadınlar arka tarafta oturuyor. Bazı saatlerde erkek kısmı tıklım tıklım doluyken arka kısımda birkaç kadın ferah biçimde seyrediyorlardı.

Bir öğretmen anlatıyor: Bizde Tarih Hz. Adem ile başlar. İnsanların ondan türediklerini söylüyorlar. Hz. Adem ile Hz Havva’nın iki oğulları olduğunu da söylüyorlar. Ama sonraki insanların bunlardan nasıl çoğaldığını geçiştiriyorlar. Soru sorana “fazla karıştırma, küfre girersin” diyorlar.

İran’da yasal özel televizyon kanalı yok. Devlet kanalları da didaktik amaçlı ve fazlaca molla görüntülü olduğu için izlenmiyormuş. En çok Türkiye ve Azerbaycan televizyonları izleniyormuş.

Erdoğan hayranlığı bir ara yüksekmiş ama şimdi…

Mahsun Kırmızıgül ve İbrahim Tatlıses bizden en çok dinledikleri sanatçılar. Takside Türk olduğumuzu anlayınca hemen İbo kasetinin sesi açılıyor. Yıllardır dinlememiştim, İbo gayet iyi söylüyormuş.

En yaygın otomobil Peugot. İran’da üretim yapıyormuş. Yerli araçları da var. Pahalı olarak nitelendirilecek cip gibi araçlar yok denecek kadar az.

Reza Zarraf da Tebrizli ve seveni çok. Reza’nın parasının Türkiye’de çalındığını, şuna buna para dağıtmak zorunda kaldığını düşünüyorlar.

Lokantalar az ve menüleri oldukça zayıftı. Rastlayamamış olabiliriz. Dört Türk lokantasının bulunduğunu söylediler, göremedik. Pastanelerde güzel tatlıları var. Nohut unundan yaptıkları un helvasını pek beğendim.

Sokakta tezgâh açan Türkiye’den birisiyle karşılaştık. Fındık ezmesi, çokella gibi kahvaltılıklar satıyordu. Birkaç kavanoz da bal vardı. Bir kadın bal için müşteri oldu. 15 bin tümene pazarlık ettiler. Kadın balın bal olduğundan kuşkulandı. Bana sordu, kavanozun üstündeki yazıyı okudum: “Bal aromalı şurup” diye yazıyordu. Kadına söyledim ve bizimki bana kızdı. Ben de ona insanları kandırmaması gerektiğini söyledim. Yanından uzaklaştım. Ama kadını ikna etti. Sonra bana çıkışmak için yanıma geldi, sohbet ettik. Önce Erzurumlu olduğunu söyledi. “Hangi mehlesinden” diye sorunca aslında Doğubayazıtlı olduğunu söyledi, Tebriz’de Kürd olduğunu saklıyor. Bu tür satıcılar sanırım iyi bir izlenim bırakmıyor.

Sonuç

Birkaç günlük bir geziydi. Bana en önemli katkısı, Doğu ülkelerine yeterince ilgili ve bilgili olmadığımızı fark ettirmek oldu. Türkiye’de İran konuşulduğunda Fars ülkesi anlaşılıyor. Bana kalırsa İran hâlâ Selçuklu olarak devam ediyor.

Türkiye’de laiklik ve din üzerinden bunca tartışmanın yapılmasına rağmen, İran laboratuvarından yararlanmadığımızı acı olarak gördüm. Çağrı yapıyorum; hem demokrasi savunucuları hem de teokrasi taraftarları İran laboratuarını iyice incelemelidir. Çok şey ve doğruları öğreneceklerdir. Gördüm ki tartışmanın tarafları doğruyu bilmiyor, afaki ve yanlış konuşuyorlar. Demokrasiyi geliştirmekle, hümanistik değerlere daha fazla vurgu yaparak Türkiye’de herşeyin çok daha iyi olacağını daha bir iyi anlıyorum. Şu sıralarda Türkiye’de her kesim kendi değerleriyle yaşayabiliyor; etnik ve dini kimlik siyasetçileri yüzünden, yarın sadece birinin istediği gibi yaşamak zorunda kalabiliriz!

Humeyni ile aynı yıllarda bizde de Kenan Evren yeşil kuşak darbesi yaptı. Türkiye’de dini tonu giderek daha belirgin olan batıcı bir rejim kuruldu. Dikkatli olunmazsa,giderek aynı akıbete uğramak sürpriz olmayacaktır. Türkiye’de de gidişatın o yöne doğru olduğunu anlamamak için çok saf olmak gerekir. Evren’in açtığı yolda kendine özgü bir İranlaşma yaşamamız şaşırtıcı olmayacak gibi görünüyor. Nerden mi çıkarıyorum; Türkiye’de demokrasinin güvencesi yoktur. Düşünsenize, birisi bir gün kalkıp, bu böyle gitmiyor, kanunlar ve anayasa ayakbağı oluyor, bundan sonra dini geleneklere göre yöneteceğim, derse, hangi mekanizma bunu önleyecek? Kaldı ki, bunu demeden her gün küçük düzenlemelerle o doğrultuda gidiyoruz. Alışa alışa, evrile evrile…  Sanırım büyük şehirlerden görünmüyor; refleksi kırılmış, haşlanacak kurbağayız.

Şair Şehriyar

Tebriz’e gidip, son yüzyılların en büyük birkaç şairinden biri olan Mehemmed Hüseyin Şahriyar’ı anmamak olmaz. Bir anekdot ile bitireyim. Şehriyar, Farsça yazdığı şiirleriyle elde ettiği ünü yayılmıştır. Bir gün Tebriz’e annesinin yanına gelir. Annesi, “oğlum, çok meşhur olmuşsun ama söylediklerini anlamıyorum. Senin ağzına koyduğum dilinde niye şiir yazmıyorsun” der. Şehriyar bu sözden çok etkilenir ve Türkçe şiirler de yazar. Onlardan biri, köyünün yakınındaki Haydar Baba adlı dağ için yazdığı şiirdir.

Fotoğraflar, Göy Mescit (Gök Mescit) Blue Mosque olarak bilinen, Karakoyunlular zamanında yapılan külliye içindeki cami içi. (Foto. İ.Ç.)