Kleptokrasi Çürütür

Eskiden sosyalist sistemle yönetilen ülkeler, kapitalizme geçtikten sonra ciddi sosyal hastalıklarla karşı karşıya kaldılar. İnsanlar bir an önce daha çok para elde etmek ve komşularından daha zengin olmak istiyordu. Bunun için mafyalaşma bir yöntemdi. Asıl sorun devlet olanaklarını kullanarak rüşvet, yolsuzluk, akraba kayırma ve partizanlığın en büyük sosyal hastalıklar haline gelmesiydi. Gürcistan da bunlardan biriydi; rüşvet ve hırsızlık çok yaygındı. Adım başı, her yerde ve her şeyden rüşvet alınıyordu.

Birkaç seyahatim oldu. Rüşveti alanlar kendi cebine mi atıyor diye merak ederdim. Birisi bana anlattı. Alınan rüşvetler bir elde toplanıp amirinden memuruna kadar makamın şanına uygun oranda paylaşılıyormuş. Yani sistemdeki herkes işin içinde. Memuriyete giriş, atama ve yükselmeler de dahil her şey için rüşvet veriliyor. Üst yönetim kademelerinde koltuklar çok büyük fiyatlara el değiştiriyormuş. Osmanlı zamanında tımar sahibi olmak için paşalara hatta padişahlara verilen rüşvetler geliyor aklıma.

Gürcistan, rüşvet hastalığından kurtulmuş gibi görünüyor. Şaakaşvili zamanıydı, tedavi gördü. Şaakaşvili’ye rüşveti nasıl bitirdiğini sorduklarında, “ben almadım ve alanları da affetmeyeceğimi söyledim” demiş.

Azerbaycan’da rüşvet devam ediyor. Çok yaygın ve meşru biçimde hem de. Taksi şoförleri ve berberler çok şeyi bilir. Şoförüme göre ülkedeki en zengin işadamı Aliyev idi. “Ondan sonrakiler” diye sorunca, “tabii ki hükümette olanlar” dedi. Yani sanayide üretenler ve ticaret yapanlar değil, politikacılar! Adil görünmüyor. Benzer hallerin Kırgızistan ve Kazakistan’da da yaşandığına tanığım. Makamlar tımar olarak veriliyor! Üstelik bu durum Sovyetler Birliği zamanından beri varmış. 1980’lerde Sovyetler Birliği aslında çözülmüş. Konuyu dağıtma riskini göze alarak söylemek istiyorum. Bilenlerle etraflıca konuşunca 1980’lerde Sovyetler Birliğinin sarsıntısız biçimde tasfiye edilmeye karar verildiğini anlıyorsunuz. 1980-1990 arasında glastnost ve prestroyka (açılım ve yeniden yapılanma) dönemi aslında Rus İmparatorluğu’nun çöküşünü yönetme süreci gibi görünüyor.

Belediye başkanlığı arzusu

Bizde de kokular var. Genel konuşacağım, dedikoduları yazacak değilim elbette ama hukukun işleyişindeki sıkıntıları görüyoruz. Belediyeler dikkatimizi çekiyor. Seçimler mesela… Belediye başkanı olmak bu kadar önemli midir? Statüsü çok mu yüksek? Belediye başkanı seçiminde niye bu kadar kıyamet kopuyor? Hileler, entrikalar, mafyöz eylemler, sonuca itirazlar… Her seçim sonrasında çöplüklerde ortaya çıkan oy kuponları… Üniversiteden öğrencilerimiz geliyor aklıma. Öğrencilerimizin epeycesi seçim öncesi oy kullanmak için memleketlerine gidiyor. Öğrenci açısından masraflı sayılacak bir durum. Öğrendim ki yol paralarını destekleyecekleri adaylar karşılıyor, dahası ceplerine de hatırı sayılır miktarda harçlık koyup gönderiyorlarmış! Çok kişinin duyduğu veya bildiği gibi duyuyorum ki bazı küçük yerlerde seçmenlere irili ufaklı cumhuriyet altını dağıtılıyormuş!

Bir belediye başkanı olmak için milyonlarca liralık büyük masraflara girmek biraz tuhaf değil mi? Daha ilginci bazıları milletvekilliğini, hatta bakanlığı bırakıp belediyeciliğe giriyor! Sonuçta şehir nüfusuna göre değişmekle beraber, 10-15 bin lira civarında maaş alınan bir iştir. Normalde bir dilenciye bir lira sadaka bile vermeyen bu insanlar seçimlerde bunca harcamayı sadece başkanlık kariyeri, siyasi taraftarlık, kasabayı yönetme ve hizmet etme arzusunu karşılamak için mi yapıyorlar? Mantıklı değil. Aklımıza kötü şeyler geliyor.

Eğer başkan olunca hırsızlık yaparak harcamalarını karşılamayı düşünüyorlarsa, ki bu kaçınılmazdır, o zaman “kimin parasını çalacaklar” diye sormamız gerekiyor. Bunu sormayıp partizanlık yapıyorsak, biz de epey tuhafız doğrusu. “Bizim hırsız sizin hırsızdan daha iyi çalar, bizimki çalsın”, demiş olmuyor muyuz? Biraz abartırsak, eğer saf değilsek, bizim hırsız çalarsa belki bize de düşer gibi örtülü veya korkakça bir hırsızlık beklentisi içindeki bir ahlaksız olduğumuzu düşünmeli miyiz? Kendimizi sorgulayalım ama bu çirkin politikaya da dur diyelim. Bu işteki “işi” görelim. Gerçekten de işinde gücünde olan sıradan insanlar bu oyunda bir şeyler kazanabilir mi?

Menfaat şebekesi

Kapitalist ülkelerde demokrasi, çeşitli çıkar şebekelerinin paranın kaynağına ulaşmak için örgütlenip, kendi elemanını para çeşmesinin başına yerleştirip bütün akıntıyı kendisi yalayıp yutmak için sütre olarak kullanılır. Meşruiyeti sağlamak için siyasi partiler halinde örgütlenir, yarışma yaparlar. Her bir siyasi parti arkasına bir ekonomik şebeke veya grup geçer ve kendi işlerini görecek, kaynakları kendisine akıtacak olan partiyi ve adayını kazandırmaya çalışır. Bazı vatandaşların ideolojik kaygıları, demokrasi veya laiklik sorunları, bilim toplumu olmak gibi Kızılelmaları olabilir. Meydanlarda onlar konuşuluyor da olabilir ama asıl mücadele başkadır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde bu iş biraz daha edeplice olur, yarışma adil koşullarda yapılır ve iyi olan kazanır. Az gelişmiş ve demokrasisi yerleşmemiş yerlerde kıran kırana, tepiş tepiş, kapan-çarpanın elinde kalan bir çekişme vardır.

Bize bu ganimet paylaşımının “demokrasi” olduğu söyleniyor. Bu demokrasi değildir, demokrasiyi bunun için istemedik, bunun için de savunmuyoruz. Kaldı ki çıkar şebekelerinin figüranı olmak çok alçaltıcı bir davranıştır.

Makam ve mevkilerin rüşvet tımarı olarak verildiği ülkelerde yerli sanayi çökmektedir. Parasına ve mallarına sahip çıkmak ya da en azından kaptırmamak isteyen akıllı tüccarlar komprador ilişkiler kurmak ve komprador sanayiye yönelmek zorunda kalırlar. Kökü Pensilvanya’daki malûm cemaate ait bankaya, şirketlere, hastanelere, okul ve dersanelere el konuldu. Cem Uzan’a ait mallara da el konulmuştu. Karamehmetlere ait olanlara da… Daha önceleri başkalarınınkine… Birileri suç işleyince, ya da işlediği düşünülerek, yargılamadan mallarına el konuluyor ve paylaşılıyor. İktidar bu amaçla da kullanılıyor. Şimdiki hükümet için söylemiyorum, bizde hep böyleydi. (Akümülasyon; servet transferi,  servete el koyup paylaşma, insanoğlunun en eski yağmalama biçimidir ve bizde çıplak haliyle sürdürülür.)

Bu yağmalamayı gören kapitalistler mallarına el konulmasın diye yabancı kapitalistlerle işbirliği yapar; ortaklık kurar. Gerçekten de mallarına el konulamaz veya daha zor olur. Mesela bu yüzden yerli otomobiliniz yoktur, montaj yaparsınız. Böylece millî burjuvazi gelişmez, komprador burjuvaziniz olur. Sermayedarınızın ayakları kendi ülkesine basamaz… Onun çıkarları kendi milletinin değil, ortağının ülkesinin çıkarlarıyladır, ortağının çıkarları onun için daha önemli olur. Ekonomi çok şeyin belirleyicisidir ve milletçe hapı yutmuşsunuzdur! (Aynı şey entelektüelizm için de geçerlidir. Bu ülkenin aydını ya olmaz, komprador veya mankurt aydını olur ya da gerçek aydın varsa sürünüyordur. Çünkü kendinize dışarıdan bir abi bulamazsanız sizi yerler. O yüzde yerli-milli aydın kıtlığı da yaşanır bu ülkede. Yerli ve milli olanlar da haddini bilir, cılız kalır. Sonra da “burası niye çorak” denilir.)

Kleptokrasi çürütür

Kleptokrasi, hırsızlık rejimi, hırsızların hakim olduğu devlet düzeninin adıdır. Kleptokrasi, yönetimi ele geçiren bir menfaat şebekesi, siyasi grup veya sülalenin yönettiği kasaba, şehir veya ülkeyi soyduğu rejim türüdür.

Kleptokratik yönetimin hakim olduğu ülkelerde halk yönetim kadroları ve onların uzantıları tarafından soyulduğu için yoksullaşır. Böylece huzursuzluk artar. Adaletsizlik, huzur ve barışı bozar ve ülkede kargaşa ortaya çıkar. Bunu bastırmak için yönetim giderek otoriterleşir. Öte yandan, hırsız veya rüşvetçi yönetim kendini korumak için yargıyı da kirli hale getirmiştir. Kirlenen veya rehin alınan yargı, kuvvetler ayrılığı ilkesinin gereğini yerine getiremez.

Giderek kirlenen yöneticiler dikkatleri kendilerinden uzak tutmak için ülke içinde başka suç ve ahlaksızlıkları teşvik ederler. Etrafta bataklık alanlar yaratır. Bu tür yerlerde uyuşturucu bağımlılıkları birden artar ve kontrol edilemez olur. Bir anda etnik ya da mezhep kavgaları ortaya çıkabilir, hatta ülke başka bir ülke ile kendini savaşta bulabilir. Kleptokratların dikkatleri başka yöne çevirerek arkalarında bıraktıkları hırsızlık izlerini silme yoluna gitmeleri buna bağlıdır. Kendilerini sorgulanır halde görmemek için her türlü komplo düzenlenebilir, kumpaslar kurulabilir. En büyük korkuları kendi servetlerinin konuşulması, ihale kanun ve düzenlemelerindeki değişmeler, ihalelerin kimlere verildiği, çeşitli ithalat mallarında gümrük vergisi oranlarının yükseltilip düşürülmesi ve bunlardan kimlerin istifade ettiği gibi konulardır.

Kleptokratik rejimlerde kişi ve gruplar (bunlar siyasi veya dinî de olabilir) siyasi araçları kendi menfaatleri için kullanırlar. Ulusal amaçlar ortadan kalkar ya da çok geriye düşer. Ülke uygarlık iddiasından ve mücadelesinden kopar. “Çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmak” gibi bir amaç çoğu yurttaş için ulaşılabilir olmaktan çıkar.

Kleptokratik rejimlerde hırsızlığı sadece yöneticiler yapmaz veya çaldıklarını sadece kendileri yemez. Paylaşırlar. Bürokratlar da payını alır. Medya, çeşitli dernek ve cemaatler ve baskı grupları da susmak için paylarını alırlar. Nerden alırlar, elbette halktan! Böylece halk giderek yoksullaşır.

Kelptokrasiler saydam değildir, yaptıkları akçeli işleri herkesin gözü önünde yapmaz, ilgililere hesap vermezler. En küçük kuşku ya da hesap sorma davranışından tedirgin olur ve çok sert tepki verirler. “Ben müdürüm, sana mı hesap vereceğim, haddini bil” cümlesi ilk sarf edilendir.  Bunu söyleyen okul müdürü olabileceği gibi, belediye başkanı, bir politikacı veya bir dernekte oligarşik bir yapı kurmuş yönetici de söyleyebilir. Hesap veren, saydam ve demokratik bir yönetim, bağımsız veya hükümete bağlı olmayan denetim mekanizmalarının varlığı ile hesap sormasını bilen bir halk onurlu yaşamayı hak eder.

Dünyanın her yerinde hırsızların kleptokrasisine karşı ahlak ve demokrasi mücadelesi sürdürülüyor. Ülkede demokrasi arttıkça, yargı bağımsızlığı olan ve yönetimin şeffaf olduğu, basının özgür olduğu, halkın yöneticilerden hesap sorabildiği ülkelerde kleptokrasi olmaz.

Kleptokrasiye karşı mücadele edenlerden biri de Uluslararası Saydamlık STK (NGO Transparency International) adlı örgüttür. Bu örgüt sürekli bilgilendirme yapıyor ve yolsuzluk raporları yayınlıyor (transparency.org). Türkiye bu örgüte göre 176 ülke arasında gerilerde, 75. sırada… Kamuda yolsuzluk algılamasında ise 41. Büyük ve demokrasi konusunda iddialı bir ülke için gurur verici bir yer değil. Bu oranlar ülkelerin yatırım yapılma, rekabet edebilirlik, sürdürülebilir kalkınma gibi ölçülerini de etkiliyor. Kleptokrasinin yerleştiği ülkelerde beyin göçü olur, namuslu ve erdemli insanlar için hayat çekilmez hale gelir.

Bir ülke için şöyle bir mantık yürütülebilir: Bir ülkede kleptokratiklik yükseldikçe demokratiklik azalır. Demokrasiyi insanca yaşamanı rejimi olarak anlıyorsak, kleptokratik rejim, yönettiği ülkedeki insanları insanlıktan uzaklaştırır. İnsanca yaşamak isteyenler ise buna karşı direnirler. Bu halde de ülkede barış ortadan kalkar. Ulusal bir refleks gösterilip toparlanılmaz, demokrasi kurulmazsa çöküş kaçınılmazdır. Türkiye gibi jeokültürel cazibesi yüksek olan ülkeler leş kargalarının gözünü ayırmadıkları ülkelerdir. Böyle ülkelerde demokrasi özellikle gereklidir.

Eğitim ve Demokrasi

Eğitimin birey, aile ve toplum açısından beklenen en önemli işlevi değiştirici, dönüştürücü ve geliştirici olmasıdır. Bireyleri daha bilinçli, akılcı ve tutarlı bir tutum ve davranışa kavuşturmasıdır. İnsanları bencillikten, tembellikten, aymazlıktan kurtarmasıdır. Toplumsal yaşamda çalışkanlığın, üretkenliğin, barışın ve sevginin maya tutmasıdır. Yurt, bayrak, millet sevgisinin çoğaltılması ve yaşatılmasıdır. Yurttaşlık bilincinin, hukuka, ahlak kurallarına uymanın din ve vicdan özgürlüğünün, çoğulculuğun ve ortaklaşa yaşama estetiğinin öneminin anlaşılmasına katkı sağlamasıdır…

Eğitim bir final, amaç değildir. Beklenen, sosyal, ekonomik, kültürel, milli, ahlaki ve insani bir gelişme düzeyine ulaşabilmek için değiştirici ve dönüştürücü özelliği olan bir araçtır. Eğitimden beklenen işlevlerin istenen kıvamda, yerine gelebilmesi için eğitim sisteminin yapısı çok büyük önem taşır. Eğitim sisteminin yapısını belirleyen çok önemli iki şey vardır. Eğitimin programlarından beklenen değişim ve dönüşümlerin sağlanması ve sonuçlara ulaşabilmesi için, amaç ve içerik büyük önem taşır. Çünkü “Ne ekersen onu biçersin” ya da “Rüzgar eken fırtına biçer” atasözleri eğitimden beklenen sonuçları anlatır. Örneğin; ırkçı, faşist, ayrıştırıcı, kinci, ötekileştiren… değerlerle bezenilen bir eğitim programından, barışçı, çoğulcu, uzlaşmacı, sevgi ve kardeşlik duyguları ile dolu bireyler yetişmez. Çoğulcu ve demokrat bir toplum oluşturulamaz. Ya da, üretmenin, çalışmanın, bilimsel ve akılcı düşünmenin öğretmediği ve ya önemsenmediği bir programla teknolojik gelişmeler elde edilemez. Hukuka, ahlaki, insani değerlere saygılı bir yurttaşlık bilinci verilemez. “Kır şişeyi dön köşeyi” yahut “Gemisini yürüten kaptandır” gibi sorumluluk duyguları eksik, demokrasi bilincinden yoksun bireylerin çoğalması kaçınılmaz olur.

Eğitim programlarının içerinin çağdaş bir yapıda olabilmesi iki koşula bağlıdır. Eğitim yöntem ve kaynaklarının çağdaşlığı ve program içeriklerinin çağdaşlığı.

Eğitim kaynakları, hurafelerden, önyargılar ve modası geçmiş söylem ve uygulamalardan arındırılmalıdır. Onların yerine, akla, bilime, hukukun üstünlüğüne, temel hak ve özgürlülere, çoğulculuğa ve demokrasiye önem veren bilgi kaynakları seçilmelidir. Ortaklaşa, sevgi ve kardeşlik duygularına dayalı ayrıştırıp ötekileştirmeyen bir değerler dizgesi sunulmalıdır. Toplumsal dayanışmasının, ulusal birliğin ve demokratik yaşama biçimin önemi vurgulanmalıdır.

Bir ülkedeki eğitim programlarının üç önemli ana başlığı kapsaması beklenir. Birincisi çağımızın gerekleri ve özelliklerine uygun bir bilgi ve kültür birikimi edinmelerini sağlamak. İkincisi, insanları mesleki ve teknik eğitim bilgileri ile donatıp para kazanacakları profesyonel meslek sahibi yapabilmek, üçüncüsü de, ülkeye özgü, yurt, bayrak, millet sevgisi ve yurttaşlık bilinci ile donatmak.

Doğal olaylarının oluşum şekilleri, doğanın ve çevrenin insan yaşamındaki önemi, insan soyunun ve insan topluluklarının doğuşu, gelişmeleri, bilim ve teknolojinin yaşamı kolaylaştırıcı üstünlükleri, sağlık, hijyen, komşuluk, dostluk, sevgi, yasalara uyum, ahlaki kurallara saygı vb. konular bilgi ve kültürün öğrenilmesi, yaşanılması ve aktarılması açısından büyük önem taşır. Çünkü insan içine doğduğu ve yaşadığı dünyayı doğru öğrenmek ve ona uygun davranmak zorundadır. Toplum içindeki insanı nezaket kuralları da buna dahildir. Selamlaşma, hal-hatır sorma, kuyruğa girme, kırmızı ışıkta durma, kamu araçlarında yaşlı ve sakatlara yer verme, büyüklere saygı, küçüklere sevgi, kendisi gibi olmayanlara karşı empati yapma, hoşgörülü olma, önyargılardan uzak durma, insanların bilgi ve kültür birikiminin sonucudur. Bu bilgilerin çoğu eğitim kurumları tarafından öğretilir.

Eğitim sisteminden beklenen ikinci konu mesleki ve teknik eğitimdir. Bir toplumun her türlü maddi ve ekonomik kalkınması, toplumsal refahın artması, sağlık hizmetlerinin yeterli hale gelmesi, ülkenin yollar, köprüler, limanlar, üretim birimleri (fabrika, atölye…) ve üretim araçları ile donatılması mesleki ve teknik eğitimden öğrenilenlerin etkin bir şekilde kullanımı ile mümkün olur. Ülke ekonomisinin ihtiyacı olan yetişmiş insan gücü ile eğitim sisteminin yetiştirdiği insan gücü arasında nitelik ve nicelik açısından bir uyum olması lazımdır. Örneğin bir mimarın katkıları, yapmış olduğu yol, köprü, bina, ev, fabrika yapımındaki doğru proje uygulamaları ile ortaya çıkar. Bir mühendisin katkıları, makine yapımı, fabrikalardaki teknik hizmetlerin etkin kullanımı ile mümkün olur. Bir öğretmenin katkıları eğitim sistemi içerisinde, uzmanlık alanına uygun bir görev yapabilmesi ile etkinleşir. Eğer mimarı büro memuru, mühendisi güvenlikçi, öğretmeni kapı görevlisi yaparsanız alınan mesleki ve teknik eğitim büyük oranda boşa gitmiş, ülke kaynakları israf edilmiş olur. Ayrıca, mesleki ve teknik eğitim sahiplerinin işsiz kalmaları daha ağır bir sorundur. İşsizlik konusunda kısa bir anımsatma yapalım. Türkiye’deki altı milyonu aşkın ve çoğu eğitimli işsiz sayısı Yunanistan’ın çalışan nüfusu kadardır. Eğer bu işsizler kendi uzmanlıklar alanlarına uygun işlere yerleştirilebilseler, her yıl Yunanistan’ın milli geliri kadar (takriben 250 Milyar Dolar) mal ve hizmet üretebilirler. Ya da, yaşanılan işsizlik dolayısıyla, Türkiye her yıl 250 Milyar Dolarlık milli gelirden mahrum kalmaktadır.

Eğitim sisteminden beklenen üçüncü görev ise, bireylerde yurttaşlık bilinci, yurt sevgisi, bayrak ve millet tutkusu ve bağlılığı oluşturmaktır. Bir ülke yurttaşının, yurdunu, bayrağını ve ulusunu sevmesi ve yaşadığı toplumun ortak değerlerine bağlı kalması kadar normal şey olamaz. Bunun tersi yanlıştır. Fakat insanların, milletini, yurttaşlarını sevmesi başka milletlere düşman olmasını gerektirmez. Aynı şeyler bayrak ve vatan içinde söylenebilir. Üstelik bu sevgi bağları ve ortak idealler ne kadar güçlü ise toplumsal yapı o kadar dayanıklı ve sürekli olur. Ancak, insanların yurt, bayrak ve millet sevgileri başka milletlerin yurtlarına, bayraklarına ve halklarına düşmanlık üretmemelidir. Başka uluslara düşmanlık, milliyetçilik değil, ırkçılık ve şovenizm olur. Çünkü diğer devlet yurttaşlarının da kendi yurtları, bayrakları ve uluslarını sevme hakları vardır. Irkçılığın, şovenizmin ve başka olanlara düşmanlığın boy verdiği bir iklimde çoğulculuk gelişmez, demokrasi ve ortaklaşa yaşama bilinci oluşmaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu M. Kemal Atatürk “Yurtta barış dünyada barış” diyerek iç ve dış barışın ne kadar önemli olduğunu göstermiştir.

Kıssadan hisse; eğitim sisteminin toplumsal değişimi doğru yönde değiştirip dönüştürebilmesi için bu sistemin yönteminin doğru, kaynaklarının akıl ve bilime dayalı, hurafelerden uzak, içeriğinin de çağdaş bir ulusun amaçları ile örtüşmesi gerekir. Eğer sistem, ulusallıktan uzaklaşır, kısır çekişmelerin, bazı ideolojilerin ve parti politikalarının kurbanı edilirse ortak yurttaşlık bilincine sahip bireyleri yetiştirmekten uzaklaşır. Toplumdaki çelişkiler, çekişme ve çatışmalar artar. Demokrasi, çok kültürlülük ve ortaklaşa barış, sevgi ve kardeşlik duyguları bundan zarar görür. Milli eğitim ırkçı ve dinci eğitim yuvası olmamalıdır.

Sosyal Demokrasinin Gündemi

“1997 SONUNDA TÜRKİYE’DE SOSYAL DEMOKRASİNİN GÜNDEMİ”[*]

Toplantı, TÜSES, Armada Oteli, 4 Ekim 1997.

Konuşma Metni

Tolga Yarman, Prof. Dr. Müh.

 

İlk olarak, bir-iki noktayı belirtmek ihtiyacındayım.

“Sosyal Demokrasi” deyimi…

Birincisi, mensubu olmaktan onur duyduğum “sosyal demokrasi” çizgisinin, dilimizde ve Türkiye’de, latince kökenli sözcüklerle ifade edilmesini, “doğru” bulmuyorum, hatta “siyasi bir yanlış” olarak değerlendiriyorum.

Gerek “sosyal” gerekse de “demokrasi” sözcükleri dilimizde çok yer etmiş sözcükler. Nedir ki aynı olguyu, bu sözcüklerin yan yana kullanılmasına ilişkin olarak, “saygın” biçimde ifade edebileceğimizi sanmıyorum.

“Sol bir anlayış” olarak; ister Doğumuz’dan ister Batımız’dan gelsin, yerleşik olsa bile, benliğimize yabancı hemen her sözcüğü, günlük yaşamımızdan ve dilimizden kovarken; çağdaş sol bir düşünceyi deyimlemek üzere, kendimizi yurdumuzda, latince sözcüklerle sınırlandırmamız, hoş durmuyor; bizi geniş kitlelerle iletişim kurmada zorluyor.

Aramızdaki öğretim üyeleri, iyi bilirler ki, derslerimizde, yabancı dilden aktardığımız kavramları, Türkçeleştirmediğimiz ölçüde, öğrencimize daha çok ulaşabiliriz; onun zihninde daha geniş anlam çağrışımları meydana getirebiliriz. Öteki türlü, kavramlar, zihinlerde bölük pörçük yer alırlar, anlam zenginliğinden yoksunlaşırlar.

O nedenle siyasetle yoğun olarak meşgul olduğum sıralarda, “sosyal demokrasi” deyimi yerine (“demokrasi” sözcüğünü de hala “Türkçeleştirememiş olmamız kusuru” ayrıca saklı olarak), “çağdaş toplumcu demokrasi” deyimini yeğledim.

* * *

İkinci bir husus, doğrusu Türkiye’nin geçen yıllar boyunca, gündeminin çok değiştiği kanaatinde değilim ki; bırakın başını sonunu, münhasıran, “1997’ye ilişkin bir sosyal demokrasi gündemi” belirleyebilelim. (2017 itbariyle bu görüşümü koruyorum. Aslında Bölge’deki gündem yuvarlak yüz yıldır ayni gündemdir.)

* * *

Basınıyla, üniversitesiyle, siyasileri ve düşünürleri ile hemen herkes birşeyler söylüyor, yazıyor; bunların pek çoğu ayrıca kuşkusuz, gayet yararlı ve saygıdeğer. Nedir ki, özellikle SHP ve CHP örgütlerini içinden gözlemleme şansına sahip olduğum birkaç yıl boyunca, siyaset söylemleri ve toplum gerçekleri arasında derin uçurumlar bulunduğunu, şaşkına dönerek izledim.

Bir defa sahnede, bir bakıma fiktif bir siyaset söylemi bulunuyor; ayrıca siyaset mutfağının aşçıları (saygıdeğer birikimleri, iyi niyet ve gayretleri saklı olarak), sanki, ne denli özlenir olursa olsun, pek kitabî bir dünyada yaşıyorlar.

Oysa “gerçek”; dışarıdaki, şu toplantımızın yapıldığı yerin, hepsi hepsi, birkaç yüz metre uzağından başlayıp, derinliklerinde, anlaşılması iyice zorlaşan, toplum ve siyaset anaforları; ilk algıladığımız görüntülerden çok daha değişik manzaralar, sırlar saklıyor.

Bakın çarpıcı bir örnek vereyim. Küçük Armutlu, Bebeğin yanındaki mahalle. Kuruluş tarzı ve anatomisi, beni büyülüyor.

Küçük Armutlu

Siyasilerin uğraşı, biliriz ki dönüp dolaşıp, vaatlere dayanır. Olayların önüne düşüp, en pembe vaatleri, en gerçekmiş gibi sıralayanların, demokrasilerde öne çıkma şansları, bir süre için olsun, yüksektir.

Söylemek istediğim şu ki, en aklı evvel, en fantezik (“üfürebilen” demeyeyim de), düşünebilen siyasetçilerimizin düş dünyaları bile, Küçük Armutlu olgusunun gerisinde kalmıştır.

Hangi siyasetçi, gidip, yıllar önce, Malatya’da, Tunceli’de, Sivas’ta:

–    Ey ahali, size; İstanbul’da Bebek’te değil ama, onun hemen yanıbaşındaki koyda; deniz kenarında değil ama, Boğaz manzaralı; villalar değil ama, arsası bedava, iki katlı, üç katlı, dört-beş-altı katlı evler vaadediyorum; haydi koşun, gidin, sahip olun, demeyi aklının kenarından geçirebildi?

Ama Küçük Armutlu gerçeği, ayrıca yalnız İstanbul’da da değil, Akdeniz ve Ege dahil, Türkiye’nin hemen tüm kıyı koridorunda, benzeri yüzlerce ve yüzlerce gerçekten biri olarak yaşandı.

Hemen herkes gibi, bakakaldık.

Türkiye’deki insan hareketleri konusunda siyaset söylemi de kanımca çok yaya kaldı.

Yıl sanırım 1990. SHP İstanbul İl Yönetimi’ndeyim. Genel Başkan, Erdal Hoca (Rahmetli İnönü). Ara ara onu karşılıyor, geçiriyornuz. Bir seferinde havaalanından yola koyulduk. E6’dan Bebeğe gidiyoruz. E6’nın iki kenarında hummalı bir faaliyet; inşaat, inşaat, inşaat. Zaten oradan hergün geçseniz bile, manzara, “borsa” gibi değişiyor. Bırakın orayı, o sıra E6’nın İstanbul’dan Ankara’ya yönelik bağlantısı inşa halinde ve daha trafiğe açılmamışken, bazan büyük bir merakla, grayderlerin gidip geldiği yola dalıyor, onlarca kilometre ilerliyorum ve (daha olmayan yolun) iki kenarında, hem de karda kışta kıyamette, oralarda yol yok iz yokken, inanılmaz biçimde, pıtırak gibi büyüyen inşaatlara bakakalıp, şaşkına dönüyorum. Bütün birikimlerinle oralarda ne olmakta olduğunu anlamaya çalışıyorum.[†] Bir yandan da düşünüyorum; “yahu bizim hangi söylemimiz buradaki devinimi meydana getirenlere ne anlatıyor acaba?”. Serinletici bir cevap katiyen, bulamıyorum. İşte o günlerden birinde, dediğim gibi, Erdal Hoca ile havalimanından dönüyoruz.

Erdal Hocaya yolun iki kenarında gözümüzü biteviye tırmalayan görüntüyü gösterip, sordum:

  • Bundan birşey anlıyor musunuz?

Kıvrak zekasıyla ne demek istediğimi derhal kavrayıp, dudaklarını bitiştirerek, başını yukarı doğru kaldırmak suretiyle, sessiz bir “hayır” diyiverdi.

* * *

Türkiye’de için için bizim tam anlamadığımız, onun içinde söylemimize pek gelemeyen birşeyler oluyordu.

Diğer bir nokta olarak, işte bunu belirtmek istedim: “Biz Türkiye’deki dinamikleri, insan hareketlerini çok iyi kavramıyoruz, hissindeyim. Böyle olunca da (fevkalade derin olmakla beraber) çoğunlukla tercüme kavramlar ve tercüme bir literatürle, kendimizi etkin biçimde tasvir edemiyoruz, tam istediğimiz yere varamıyoruz” diye düşünüyorum.

Bence, en önce bir analiz (çözümleme) yetmezliğindeyiz.

* * *

TÜSES yöneticilerinin, bu toplantıya ilişkin düşünceli çağrılarında dile gelen ve bizlerin öncelikli olarak meşgul olmamız gereken, seçim tarihi, seçim, sistemi, vergi reformu, sosyal güvenlik reformu gibi sorunlar, tabii güncel, ama ülkemizde, sanırım, daha derin, Batı’da yaşananlardan da bir hayli farklı sayılacak, toplumsal karmaşalar yer alıyor.

Neticede, buradaki katkımı bir şekilde sınırlamak durumunda olduğum için, işte ben bu hususa değinmeyi diliyorum.

Düşüncemi, çeşitli aşamalarda yazdım, söyledim. Kurultaylarımızda belirttim. Ancak kendimi, henüz yeterince anlatabilmiş olduğum hissinde değilim.

Ayırca Sayın Erdal İnönü’nün (inanıyorum ki, yaklaşımımın özünü yaşayarak kavradığı için) tarafıma yönelttiği isteğe bir ölçüde olsun uymak üzere, düşüncemi burada çok kısaca özetlemeye çalışacağım.

Türkiye’deki İnsan Hareketleri, Siyasi Anatomi ve Solun Parçalanmışlığı Sorunu

Türkiye’nin bir siyasi anatomi resmi yapılsa, yani hangi parti, nerede daha kuvvetli sorusunun cevabı aransa (derinlemesine bir akademik incelemeye dayanarak değil ama, gözlem ve düşüncelerime dayanarak ifade ediyorum) kabaca olsun, şöyle bir manzara ile karşı karşıya kalınırdı[‡]:

Kıyı koridorumuzun denize en yakın semtlerinde, keza üst gelir gruplarının yerleşim birimlerinde, ayrıca bir biçimde bunların sosyal örgütlenme yapısı içinde yer alanların oturdukları semtlerde, bir de etnik çekişmelerde gitgide Karadenizlilik bazında birleşen Karadenizli yurttaşlarımızın, gerek Karadeniz Bölgemiz, gerekse başka yerlerde oturdukları yerlerde, ANAP… (ANAP’in yerini şimdi ne ilginçtir, CHP aldı. Yazar’ın Notu: 2017.)

Şimdilerdeki yönetimiyle bir hayli değişmiş olsa da, özellikle kıyı koridorumuzdan, çarşı içlerine gelindiğinde, buralarda, keza kırsal kesim merkezlerinde, özellikle esnaf, yanı sıra da çiftçi örgütlenmesi niteliğinde DYP…

ANAP ve DYP, benim evvelce yaptığım tanımlama uzantısında, çokça, ülkemizdeki “yerleşik dinamikleri” temsil ediyorlar. Gerçi öteki partilerde olup, yerleşiklik özelliğinde olanlar hiç de, geçiştirilebilecek bir boyutta değil. Ama bu noktada ayrıca değinmemiz gerekiyor.

Devam ediyorum:

Kıyı koridoru ve kent içlerinden kent geri planlarına geçildikçe, özellikle, buralara Doğu ve Güney Doğu bölgelerimizden gelmiş, kentlerde tutunmaya uğraşan ve benim göçer dinamikler dedğim katmanların bulunduğu semtlerde, deyim yerindeyse siyasi motor niteliğinde, yani sayısal çokluk olarak, önceleri SHP, sonraları biraz CHP, nihayet belki şaşılacak ama, RP… (Bugünün AKP’si… “Laik – Antilaik” çatışması da buradan kök alır… Yazar’ın Notu: 2017.)

Bir iki kuşak kentli, ama kentteki, ekonomik olarak marjinal sayılacak görevleri, biraz da “yerleşik abilerinden” aldıkları icazetle sürdürenlerin oy kullandıkları sandık mevkilerinde, MHP… (MHP bu özelliğini öenmli ölçüde sürdürüyor. Yazar’ın Notu: 2017.)

Kentlerimize, daha ziyade, Balkanlar’dan, o arada Kafkaslar’dan gelmiş olup, buradaki hayatlarına, Doğu bölgelerimizden gelenlere oranla (bir defa, resmi politikalar çerçevesinde, iskan edildikleri için), çoğunlukla daha ileri kentlileşme kategorilerinden başlayan; ama yine de yerlişim birimlerinde, Doğu’dan gelenlerle (kentsel) hiterland sürtüşmelerinde, bir de etnik bazdaki doku uyuşmazlıkları sebebiyle, gitgide daha çok ayrışan ve benim “göçmen dinamikler” dediğim insanlarımızın oturdukları semtlerde, DSP… (Bunlar, “muhacir dinamikler”… Yerleşikleşmiş olup, bugün çoüunlukla CHP içindedirler. Yazar’ın Notu: 2017.)

* * *

Kısaca ifade edecek olursak, ülkemizde, kırsal kesimin sanayileşme tarafından soğurulmasına paralel kentleşme sürecindeki, “emek” ve “sermaye” ayrışmasından bir hayli farklı olarak; bu da olmakla beraber; ama asıl, “kentlere önden gelenlerle, arkadan gelenler” arasında yaşanan süregen hinterland kavgası sonucu, ortaya, “çok katmanlı, karmaşık, bir yerleşik dinamikler ile göçer dinamikler ayrışması” çıkıyor.

Türkiye’nin siyasi anatomisini de bu belirliyor.

Bizse bunu, sanırım pek iyi kavrayamıyoruz.

Ortada, çeşitli siyasi kampların sarıldıkları, gerçekte çoğunlukla fiktif bir söylemler trafiği dönüyor, ama esas kavga “kentlere tutunma kavgası” olarak karşımıza geliyor.

Bununsa temel bir ifadesi, Batı’dakinden bir hayli farklı olarak, “bizde, sanayileşmenin kentleşmenin yegane motoru olmaması”.

Böyle olunca, sanayileşmenin beslediği kentleşme olgusu yanı sıra, kentlerimizin dolayında, oldukça önemli, demek ki iyi kötü bir sanayileşme istihdam güvencesinden bile yoksun, günübirlik zalim bir hayata sıkışan, yığma sosyal kabuklar meydana geliyor.

1990’ların SHP’sindeki ayrışma; hızlı söyleyecek olursam, önceleri Karadenizliler ile Doğuluların ayrışmasından kökler alırken, giderek, kentlere önden gelen Doğulular ile arkadan gelen Doğulular’ın da birbirlerinden ayrışmasıyla azdı ve bilindiği gibi partiyi çatlattı. (Günümüzdeki AKP – “FETÖ” çatırdamasının, dış etmenler saklı olarak, tam da buradan kök aldığiını ifade edebilirim. Yazar’ın Notu: 2017. “FETÖ” olarak ayrışanlar, özellikle, “göçer dinamik” kanadındadırlar.)

Bizse, içimizde yaşanan olaylara “hizip” dedik geçtik. (Şimdi “terör” diyoruz, ki geçek bir boyutu, elhak bulunuyor. Yazar’ın Notu: 2017.)

Oysa, kökte Türkiye’nin, Kuzey’i ile Doğusu, Batısı ile Güney Doğusu çatışıyordu.

Şöyle bir bakacak olursak, bugün Doğu’da tabanı olan partilerimizin, Batı’da pek bir etkinliği yok. Ne yazık ki, devlet mayalı ve sair destekleri saymayacak olursak, Batı’da tabanı olan partilerimizin de Doğu’da kitlesel desteği yok.

Bence Türkiye’nin, çeşitli vesilelerle yazdığım, söylediğim gibi, ülkemizin, en önemli sorunu bu.

Bizse, çoğunlukla elbette saygıdeğer olmakla beraber, tercüme bir literatüre sıkışıyoruz.

Bir tahlil yetmezliği yaşıyoruz.

Güzide toplantımıza mesajım bu, işte!


[*] Yazı, 20 yıl önce yazılmış olmakla beraber, güncelliğini koruyor, bu saklı olarak, ilk kez yayınlanıyor.

[†] Şimdilerde, yani 2017 itibariyle, buralarda, malum, Sultanbeyliler, Kurtköyler ve daha niceleri  gibi, “şehirler” çoktandır vücut buldu.

[‡]   Sonraları, seçim sonuçları uzantısında gerçekleştirdiğimiz araştırma bulguları, burada dikkate sunulan tabloyu, somut olarak doğrulamıştır (Şubat 2001, T.Y.).

 

“Millî İrade” Aldatmacası

“MİLLİ İRADE” ALDATMACASI VE ANAYASA REFERANDUMU SÜRECİ, TÜRKİYE’Yİ, “AMANSIZ BİR KUTUPLAŞMAYA”, GİDEREK “BÖLÜNMEYE” GÖTÜRÜR!..                                                                                                             

“Yarı”nın altındaki “İğretilik”ten, “Toplumsal İstikrar” Doğmaz!.. Ağızdan yel alsın, “Yıkım” Çıkar!..*

 

Prof. Dr. Tolga Yarman, CHP Kurultay Onur Üyesi

19 Ocak 2017

  • Bir, “milli irade”, diye tutturmuşslar… Allah bilir; o da, eğer, Meclis’ten geçerse; bütün seçmenin % 40’ı  ile, “sonuç”, belirlenecek… % 40 milli iradedir de, % 60 gayri milli irade midir? Hadi çıkalım, bir parça yukarı: % 50.1 milli iradedir de, % 49.9 gayri milli irade midir?
  • “Milli irade” yavesiyle, bir defa, “bölücülüğün” önde gideni yapılıyor…
  •  Aynı yaveyle; milletin, “iktidar olan bir yarısının”; “öteki yarısını”, yok sayma, giderek imha etme, yetisini, haiz olduğu; hince, savlamaya geliniyor…
  • Bu süreç, hiç bir biçimde “sürdürülebilir” bir süreç olamaz. “Metastabilite”den, “stabilite” doğmaz! (“Metastabilite”, örneğin, “iğneyi ucu üzerinde tutan, dengesiz, duruş halidir”.)
  •  Memleketi böylesine bir süreçte israrla gerenler, tarihte örnekleri görüldüğü gibi, yapının alabora olmasıyla, bunun altında kalmaya mahkûmdurlar…
  •  Cumhuriyet kanla kurulmuştur. “Yüksek bir toplumsal mütabakat” olmaksızın, çivisine dokunulamaz. % 50, “yüksek bir toplumsal mütabak” değildir; tersine “derin bir toplumsal kamplaşma”, giderek “iflah etmez bir toplumsal düşmanlaşmadır”…

 

“Çocukluğunda” 1950’leri yaşamış olup; o günlerin “statiğini”, “dinamiğini”, bugün sahip olduğu, bilhassa “hendese donanımlarıyla” kavrayan, “teknik bir hoca” olarak ve halisane uyarıyorum!.. Aynı bağlamda bu notu en önce kamuoyunun “teyakkuz algılarına” taşıyor, nihayette “tarihe” emanet ediyorum…

 

_____________________

* Yazı, Değerli Lale Gürman Hocamız tarafından 19 Ocak 2017 itibariyle, geniş olarak kamuoyuna duyuruldu. Buradaki şekliyle, Değerli Dr. İkram Çınar tarafından yayına hazırlandı. Kendilerine, gönül dolusu teşekkürler ediyorum…

Demokrasi Ve İnsan Hakları Eğitiminde Yaklaşımlar

Günümüzde eğitimin daha çok bilgi aktarma yönü üzerinde durulmakta ve onun insan davranışlarını değiştirme ve geliştirme ile insana ve kişiliğine yön verme, onu toplumsal, siyasal ve ekonomik yaşama hazırlama ile gizil güç ve yeteneklerini ortaya çıkarma-geliştirme yanları çoğunlukla göz ardı edilmekte ve yeterince önemsenmemektedir. Özellikle temel ve ortaöğretimde öğrenciden iyi insan, iyi yurttaş vb. olmasının ötesinde hızla test çözen ve sınavlardan yüksek puanlar alan kişiler olmaları daha çok beklenmektedir. Oysa eğitim ve öğretimde başarının ölçütü sadece çok bilmek değil, aynı zamanda bildiklerini evde, işyerinde, siyasal ve sosyal ilişkilerinde etkin biçimde kullanabilmektir. Aktarılan bilgi ve beceriler yaşama geçmiyor, bir başka ifadeyle davranışa dönüşmüyorsa, insanın sırtındaki yükün farkında olmayan uzun kulaklıdan ne farkı ola ki.

Demokrasiye ilişkin çok farklı tanımların yapılabilmesi mümkündür. Son yıllarda demokrasi konusunda üzerinde uzlaşılan yaklaşımlardan birisi onun bir yönetim biçimi olmakla birlikte bir yaşam biçimi de olduğudur. Bu yaşam biçiminin temelini oluşturan önemli kavramlardan birisi uzlaşmadır. Bir anlamda demokrasi çatışmanın değil, uzlaşmanın adıdır.

Demokrasi bir yaşam biçimi, bir başka ifadeyle bir düşünce yapısı ve kültür olarak ele alındığında onun eğitiminin kanunlarla, yönetmeliklerle, zorlamalarla, bizde olduğu gibi bir takım derslerde konu olarak okutmakla ya da demokrasiyi sadece seçim olarak algılatacak olan küçük çocukların sınıf başkanlarını seçmeleriyle yapabilmek olanaklı değildir. Bunlar elbette gerekli ama yeterli değildir. Bir yaşam biçiminin öğrenilmesi, o yaşam biçiminin yaşanması ile olanaklıdır.

Demokrasi ve onun vazgeçilemez parçası olan insan hakları eğitiminde süreç içerikten daha çok önemlidir. Bu eğitim sürecinde bir takım bilgileri kazandırmak elbette önemlidir ancak, bazı sosyal becerilerin kazandırılması çok daha önemlidir. Bu sosyal beceriler insanların diğer insanlarla ve kurumlarla olan ilişkilerinde ortaya çıkar. Örneğin; insanlar birbirleriyle ilişkilerinde demokrat olabiliyor, hak ve özgürlüklerine saygı gösteriyor ve kendi hak ve özgürlüklerini savunup düşüncelerini açıklayabiliyorlarsa demokrasi eğitiminin ruhuna uygun bir takım sosyal becerilerin kazanıldığından söz edilebilir.

Demokrasi ve insan hakları, demokratik tutum ve davranışlara ile demokratik değerlere sahip, demokratik yollarda düşünen ve bunu davranışlarıyla gösteren bireylerle olanaklıdır. Bu bireylerin yetiştirilmesi sadece bir takım bilgilerin aktarılması ile değil, demokratik değerlerin yaşatılarak kazandırılmasından geçer. Bu bireylerin yetiştirilmesi için eğitim kurumları hangi özellikleri taşımalı ve insan hakları ve demokrasi eğitiminde hangi yöntem ve yaklaşımlar benimsenmelidir?

1- Öncelikle demokrasi ve insan hakları başta eğitim kurumları olmak üzere bütün kurumların havasına ve işleyişine sinmiş olmalı ve öğrenci hak, özgürlük ve adalet gibi kavramların okulda anlamlı ve değerli olduğunu ve bunların gereğinin yapıldığını görmelidir.

2- Okullar ve sınıflar birer açık toplum gibi düzenlenmeli ve öğrencilerin kendilerini ifade edebilmelerine azami dikkat gösterilmelidir.

3- Öğrencilere daha çok grup çalışmaları yaptırılmalı, farklı özelliklere sahip insanlarla birlikte çalışma, birlikte üretme alışkanlığı kazandırılmalıdır. Bu yolla öğrenci uzlaşmanın ve farklı olanlarla birlikte olabilmenin önemini öğrenebilecektir.

4- Öğrencilere araştırma becerisi kazandırmak için düzeylerine uygun araştırma görevleri verilmeli ve onlara sorun çözme becerisi kazandırılmalıdır. Araştırma bireye aklını kullanmayı, sorun çözme yaşam ile baş edebilmeyi öğretecektir.

5- Öğrenciler ilgileri doğrultusunda yönlendirilmeli, sorun çözmeye onların öncelikli sorunlarından başlanmalıdır.

6- İnsan hakları ve demokrasi eğitimi uygulama ve yaşantı ağırlıklı olmalıdır. Dolayısıyla bu amaçla yürütülen her türlü etkinlik demokrasinin ilke ve değerlerini içermelidir.

7- Hoşgörü, sorumluluk, dayanışma, hak bilinci, uzlaşma ve katılım gibi ilke ve değerler demokrasinin vazgeçilmezleridir. Bu ilke ve değerlerin kazandırılması konusunda örnek kişilerin yaşamlarının incelenmesi demokratik tutum ve değerlerin kazanılmasına katkı sağlayacaktır.

8- Eğitim her öğrencinin öğrenme hızına uygun, öğrenciye seçme olanağı verecek ve ona olabildiğince gözlem ve yapma, düşünme şansı tanıyacak biçimde düzenlenmelidir.

9- İnsan hakları ve demokrasi eğitiminde esas olan demokratik tutum ve değerlerin kazandırılmasıdır. Bunun için seçilecek yöntemler son derece önemlidir. Bu yöntem ve yaklaşımlar; tartışma, benzetim, öyküleme, gezi-gözlem, çeşitli sosyal etkinlikler,  drama, rol yapma gibi eylem yanı ağır basanlardan tercih edilmelidir.

İnsan hakları ve demokrasi eğitimi, bireylerin günlük yaşamda kullanmaları gereken demokratik tutum ve davranışları kazandırmaya dönük olması gerektiğinden etkinlik ve öğrenci merkezli olmak zorundadır. Bireyler uygun sosyal becerileri ancak sergilediklerinde kazanabilirler. Bunun için uygun ortam ve koşulların sağlanması oldukça önemlidir. Hepsinden çok daha önemli olan ise ihsan hakları ve demokrasi eğitimi verecek olan eğitimcilerin demokratik tutum ve davranışlarıyla MODEL olabilmeleridir. DEMOKRASİ DİNLEYEREK DEĞİL, YAŞANILARAK VE YAŞATILARAK ÖĞRENİLİR.

Saygı ve Demokrasi

Tartışmalarda çok sık duyuyoruz: “Fikirlerinize saygılıyım ama…, inançlarınıza saygılıyım ama…” diye başlıyor konuşmaya. Saygılı ama “aması” varmış. Karşısındakinin fikrinde ya da inancında değil hatta ona karşı ama saygılı.

“Saygılıyım” demeye gerek duymadan karşısındakinin fikrine karşı çıkıp neden “ama”larını sıralamıyor? Şundan bundan duyulan bir klişe midir bu ifade? Yoksa karşısındakini yumuşak tutarak tartışmayı başlatıp karşıdakini ikna etme çabası mı? Yani “seni ve görüşlerini önemsiyorum” diyerek mi iletişime başlıyor!

Değerli hocam Mustafa Aydın’ın çok sık kullandığı bir cümlesi vardı: “Olumsuz yaklaşımla olumlu sonuç alamazsınız” Tartışmacımız karşısındakini önemseyerek olumlu yaklaştığını mı ima ediyor? Böylece muhatabını önemsemiş ve saygılı davranmış mı oluyor?

Saygı nedir?

Çocukluğumda komşu Güleser teyze abamla konuşurken oğlundan şikayetleniyordu. Oğlunun yeniyetme davranışlarını beğenmiyordu. Güleser teyzenin şu sözü epey bir zaman beyninde dönüp dolaştı: “Artık beni saymıyor.” Saymıyormuş. Şimdi bakıyorum da çocuk aslında rüştünü ispat etmeye çalışıyormuş.

Güleser teyzenin oğlu benden büyüktü. Annesini “saymamasını” onun büyüdüğüne yormuş ve saymayışına imrenmiştim. Birkaç gün ben de abamı saymadığımı, beşkardeşlik bir şamar yiyinceye kadar saygısız bir şımarıklık içinde olduğumu hatırlıyorum. Demek ki söz dinlemek, karşısındakine özen gösterip önem vermek saymak yani saygı anlamına geliyor; saymamak ise saygısızlık oluyormuş. Dikkatinizi çekerim, “saymak” kelimesi sayı saymak yanısıra saygı kavramına da kök oluyor. Tokadı tadınca sayar oldum. İyi de bu, korkuya dayalı bir saygı olmuyor mu?

Ortaokuldayken kelime olarak kullanmasam da kendimce saygı kavramını biliyordum. Babama, abama ve büyüklerime yönelik davranışlarım ile arkadaşlarıma (yaşıtlarıma) karşı davranışlarımda ayrım yapabiliyordum. Arkadaşlarıma hatta börtü böceğe bile saygılıydım aslında. Onları bir can olarak görüp haklarını tanıyor ve elimde fırsat varken bile kendimde onları ezme hakkı görmüyordum. Her canı kendi canım kadar özel ve değerli algılıyordum.

Evde “büyüklerini say” deyimi kullanılırdı ve “saygı” kelimesini ilk kez ortaokulda duydum; hem de çok sık. Öğretmenlerim söylüyordu. Sokakta onları görünce toparlanmalıydık. Ceketimizi iliklemeli ve selam vermeliydik. Hem de asker selamı! O sıralarda alnında ay yıldızı olan kasketlerimiz vardı. Subay kasketi gibiydi ve kızlı oğlanlı hepimiz giyerdik. (Sırf o şapkadan benim de olsun diye ortaokula başlamaya can attığımı hatırlıyorum) Kasket o yıllarda kaldırıldı. Hocalarımıza göre onları selamlamak, ceket düğmemizi iliklemek ve toparlanmak saygının ifadesiydi. Biz onları büyük ölçüde korkudan sayardık ama onlar bizi saymazdı; arada bir bahanesi bulunurdu ve dövülürdük. Demek ki onlara yaşı ve diğer sosyo kültürel özellikleri ne olursa olsun, her bireyin saygıdeğer olduğunu, biz öğrencileri de bu yüzden saymaları gerektiği öğretilmemişti. Saygı onlara göre karşılıklı bir davranış değildi; yaşça küçük olanlar saygı duyardı. Öğretmenlerimiz de müdür ve kaymakam gibiler karşısında hürmetkârdılar, ceket düğmeleri iliklenir ve aşağıdan alan bir boynu büküklük gösterisi sunarlardı. Demek alt statüde olanlar saygı gösterirdi. Neyse, öğretmenlerden de bizi sevmeleri beklenirdi ama o sevgiyi göstermek zorunda değillerdi, pek göremedik.Okullarımızda sevgi ve saygının karşılıksızlığı hakimdi.

Geleneksel anlayışta saygıdan anlaşılan şu: Benim istediklerimi yap, beklentilerimi karşıla, bana biat et, itaatini göster, bana uy, benim  gibi düşün! O halde “ya ben?” diye sorarım. Sen beni saymayacak mısın? İlişkimiz hangi zeminde ve nasıl olacak? Eşit olmayan bir ilişkiyi nasıl yürüteceğiz?

Sonra biraz büyüdük sanırım, lisede hocaları görünce ceket iliklemek bazılarımızın ağrına gider oldu. Sırf hocanın karşısında ceket iliklememek için hocaları görünce yolunu değiştirenler oluyordu. Sohbetler sırasında “hocam saygı düğmeyle olmaz” demeye başladık. Onlar ne diyordu hatırlamıyorum. Belki de artık gücümüz kuvvetimiz yerine geldiği için korkuya dayalı, biçimci saygıyı gururumuza anlatamıyorduk. Bu davranışlarımızın bir kısmı ergenlik etkisiyle büyükleri öteleyerek özerklik kazanma ihtiyacımızı karşılarken, bir kısmımızın da aslında saygıyı hak etmeyen öğretmenlerimize yapmacık davranmayarak özsaygımızı korumaya çalışıyorduk sanırım.

Sonra ben hoca oldum. Öğrencilerde ne kasket var ne de ceket! Selam vermek bir yana, toparlanmıyorlar, yaynından geçerken bile görmezden geliyorlar. Çok tuhaf olmadıkça ben de bazı kusurları görmezden geliyorum. Bunun da bir eğitimci olarak normal olmadığını biliyorum. Ona saygı duymam gerektiğini biliyorum.

Kişi saygıdeğer ya da değil ama o bir birey ve birey olduğu için saygıyı hak etmektedir.  Yaşı, sınıfı, kökeni fark etmez. Bunu derken aklıma diktatörler, zalimler, katiller, nezaket yoksunu küstahlar, kabadayılar, otoriter kişilikler, zavallı bulduklarını veya gözüne kestirdiklerini ezmeyi asıl zavallılık saymayanlar, aşağılanma duygusunu başkalarını ezerek tatmin etmek isteyenler de geliyor. Onlara saygı duymuyorum. Saygının hak edilmesi gerektiğini düşünüyor ve benim ya da başkasının haklarına saygı duymayan saygı değmezlere saygı duymuyor ve buna da üzülüyorum. Uygarlık fikri geliştikçe insan haklarına saygı duymak, önemseme ve kabul etmek zorunlu olmaya başladı. Henüz o noktaya ulaşamamış olanlar da var ve epey çok.

İnsan Haklarına Saygı

İnsan hakları ve demokrasi birçok dersin konularından biri olarak derslerde üzerinde durmam gereken bir alan. Konunun içeriğini epeyce bir insan haklarına saygı ve kişisel özgürlüklerin kullanılması teşkil ediyor. Bireye, insana ve onun haklarına saygıyı konuşuyoruz. Derste bu kavramlara hiç kimsenin itirazı yok, hatta herkes bunun herkesçe kavranmasını ve uygulanmasını istiyor. Ne güzel ama güncel örnekler verildiğinde görüşler farklılaşıyor ve “ben ona saygı duymam” demeler başlıyor. Başka bir durum da bazılarının herkesten saygı beklemesine rağmen kendisinin de herkese saygılı davranması gerektiğini düşünmemesi hatta saygı kavramının anlamını bilmemesidir. Ağzından en çok “demokrasi” sözü çıkanların da demokrasiyi anlamadıkları gibi.

Galiba yanlış öğretiyoruz: Demokrasi, Ankara’daki hükümetin işi sanılıyor. Doğru, onların da işi ama demokrasi sadece yönetim biçimi değil ki! Aynı zamanda yaşama biçimidir. Diğer insanlarla ilişkilerde demokrasi ilke ve değerlerini hepimizin bilmesi dahası bildiğimizi davranışlarımızla uygulayarak gösterememiz, insanlarla ilişkilerimizi demokratik zeminde yürütmemiz gerekiyor.

Demokrasinin temelinde saygı kavramı vardır. Ötekini tıpkı bizim haklarımıza sahip, bizim kadar saygıdeğer, bizimle eşit ve değerli insan olduğu için saygı gösteriyor, onun da bize aynı şekilde saygı duymasını istiyor ve bunun için demokrasi istiyor ve bulabilirsek yaşıyoruz. Aşağıda sıradan bir durumun, saygı ve demokrasi bağlamında, günlük hayattan bir kesit alınarak işlenmesi var. Saygısızlığa bir örnek.

Örnek olay [1]

Bir tamirciye tamir için bir eşyamı verdim. Ne zaman iade edebileceğini sordum. “Şu günde” dedi. Ben “hangi saatte” diye sordum, saat de verdi. Aradan zaman geçti, randevulaştığımız gün ve saatte tamirciye gittim.

İşleri çok yoğunmuş, yetiştirememiş! Ben de çok yoğun birisiyim ve işimi bırakarak gitmiştim. Ben gün ve saat isterken işimin zamanında yapılmasını istediğimi vurgulamıştım. Neden yoğun olabileceğini dikkate almadan bana randevu verdi? Demek ki anlatamamışım.

Yeni bir gün ve saat verdi. Bu kez kesin olarak işini yapması gerektiğini, içinde bulunduğum durumu da anlatarak âdeta rica ettim. Neyse, randevu saatinde yine işimi bırakıp gittim. Heyhat, yine yapılmamıştı. Memnuniyetsizliğimi belirtince bin dereden su getirdi, mahcubiyetini dile getirdi, kusuruna bakmamamı istedi. Ama ben kusuruna baktım. Bu bir saygısızlıktı. Âdeta dalga geçer gibi. Benim birey haklarıma saygı duymuyordu. Üstelik beni işimden ederek, zamanımı çalarak zarar veriyordu. Elbette bu kusura bakarım!

Çağlar ve değerler değişiyor. Eskiden ne yapıyorduk? Geleneğimizde söz namustu. “Adam olan” sözünde dururdu. Gelenekler tarım toplumunun, köylülüğün sosyal düzenlemeleriydi. Çağ değişti; artık kentli ve modern toplumda yaşıyoruz. Tamirci de geleneklerden kopmuştu ama modern de olamamıştı. Ne sözünde durmanın erdemini biliyordu ne de haklarımı çiğneyerek bana, bir insana saygısızlık yaptığının. Modern değildi, belki modern olana alaysama ile bakıyordu.

Onun geleneksel değerinin yaptırımı yani “adamdan sayılmama” ya da “söz namustur”un hilafına davranarak “namus fukarası” addedilmesi beni ilgilendirmiyor çünkü sorunumu çözmüyor. Ayrıca bu yaptırım, yaptırım olmaktan çoktan çıkmıştır. Onunla bir ömür aynı köyde yaşasaydık her karşılaşmamızda belki sözünde durmamak onu rahatsız edebilirdi ama kentte bu yaptırımın anlamı yok. Onu hayatımda belki de hiç görmeyeceğim. Benim onu adamdan sayıp saymayacağımla ilgileneceğini de sanmıyorum, en çok bir müşteri kaybetmiş olmakla ilgilenebilir.

Modernleşmenin kişiler arası düzenlemesi kişi haklarına saygıdır. Demokratik hayat bunun için vardır. Bizim tamirci aslında demokrat değil. Ona göre demokrasi onun değil, politikacıların sorunudur. Ona demokrasinin seçimden seçime sandık başına gidip oy kullanmak olduğu öğretilmiştir. Orada da doğru seçim yapacağını sanmıyorum. Geleneksellik kokan sözleri ve anlamını bildiği az sayıdaki kavramı en çok telaffuz eden partiyi tercih etmiştir, dersem haksızlık mı etmiş olurum?

Ben saygısızlığa uğradım, haklarım çiğnendi. Sizce demokrasiyi herkese ne zaman öğreteceğiz? Okullarda öğretmenler demokrasinin tanımını geçip eğitimine ne zaman başlayacak?

Demokratik hayatın devlet boyutu da var: Demokrasi, haklar yönünden eşit olarak gördüklerimizin haklarını da savunmaktır. Saygı bunu gerektirir, “saygı duyuyorum” deyip bildiğini okumakla olmaz. Sizin saygı duyduğunuzu söylediğiniz haklarını kullanamıyorlarsa siz sadece çocuk kandırır gibi “şark kurnazlığı” yapmış olursunuz, sorunu çözmez, saygısızlığınızı ele verir. Bazı insanlar kâğıt üzerinde yazılı olsa bile haklarını bazen kullanamaz, hatta dile bile getiremezler. Demokrasilerde değişik kesimlerin haklarını sosyal baskı, azlık psikolojisi gibi sebeplerle kullanıp kullanmadıkları da gözlenir. “Azınlıksın, haddini bil” deniliyorsa en azından ağızlardan demokrasi lafları çıkmamalıdır. Benzer biçimde bazı kesimler için, diğerlerinde olmayan özel ekstra ayrıcalıklar da veremezsiniz. Genellik ve eşitlik diye temel bir ilke vardır.

Demokratik yönetimlerde çoğunluk iktidardadır, icraatı onlar yapar ama bunu da demokratik ölçütlere göre yaparsa meşrudur. Muhalefette veya azınlıkta kalanlara dikkat etmezse çoğunluk diktatoryası ortaya çıkar. Bu ise tepeden inmeci, Jakoben, “ben ne dersem öyle olacak” dayatması olur ve kırarsınız, dağıtırsınız, küstürürsünüz; gelecek için fitne tohumları atarsınız.

Mevcut hükümetimiz yeni rejim gereği son zamanlarda eğitimde köklü sayılabilecek değişiklikler yaptı. Yapabilir ama bunu yaparken öyle bir hızla yaptı ki üzerine düşünecek, konuyu bilen akademisyen ve velilerin görüşlerini açıklayacak zamanları olmadı. Kendileri bile üzerinde yeterince düşünmemişti. Arap aksanlı Kur’an okuyan İmam Hatipli yetiştirmek uğruna “göç yolda düzülür” hesabı bir kısım düzenleme ve hazırlıklar sonradan geldi. Bakanlığın adının neden millî olduğu dikkate alınmadı, tıpkı çocukların velinin çocuğu olduğu dikkate alınmadığı gibi. Oysa bir karar alınıyorsa o karardan etkilenecek olanların hoşunuza gitsin ya da gitmesin, fikirleri de karara katılmak zorundadır. Eğitimde devlet ve milletin eğitim politikası olur, hükümetlerin olmaz. Hükümetler gelip geçicidir. Eğer yine de köklü ve politika değişikliği yapmak gerekiyorsa toplumun tüm kesimlerinin katkı ve katılımıyla olur. Yeni politika ve planlar bazı yörelerde denenir, sonuçlar değerlendirildikten sonra yeni politika başarılıysa, değiştirirsiniz. Milletlerin hayatıyla kumar da oynamamış olursunuz.

Buna benzer bir durum da MEB’in teşkilat kanunu değiştirilirken yapıldı. Kanun mecliste bile tartışılmadı, meclis tatile girince Kanun Hükmünde Kararname ile kanun haline gelmiş oldu. Çıkan metne baktığımızda sistemde bazı iyileştirmeler dışında bakanlığın eğitimde siyasi amacının ortadan kaldırıldığını gördük. Siyasi amaçsız eğitim olmaz. Şimdilik yok.

Demokrasiyi herkesin çok istediği bir ortamda demokratik saygıyı gösterenlerin az olması geleceğe güvenle bakmanın en büyük engelidir.

Çevremizde saygı ve saygısızlık yanyana yürümeye devam ediyor. Saygı, saygısızlığı geçince, herkes gerçekten saygılı davranışlar sergilemeye başlayınca, işte o zaman, daha bir insanlaşacağız.


[1] Çınar, İkram. 2012. Öğrenci Kulüpleri ve Demokrasi Kültürü. Ankara: Ütopya Yayınları. S. 77.

 

Yetersiz Sanayileşme ve Hastalıklı Demokrasi

Birçoğumuz, tercüme kavramlarla konuşuyoruz. Hatta bazen söz konusu kavramları, tercüme etme zahmetine dahi katlanmadan, dilimize yabancı kalıplarıyla, oldukları gibi, alıp kullanıyoruz.

Tercüme ya da değil, “yabancı dillerdeki kavramlar”, tabii çok ilginçtir. Ama bizi bize anlatmada, çoğu kez, yetersiz kalmaktadır. Bir örnek, siyasal ve sosyal süreçlerimizi, salt emek ve sermaye ayrışmasına ilişkin çözümlemelere oturtan, sıkça başvurduğumuz, kuşkusuz temel sayılabilecek,ama kaba yaklaşımdır.Türkiye’de emek ve sermaye ayrışması hiç yok mudur? Tabii ki vardır. Ama bünyemizde yaşanan sosyal ve siyasal süreçleri, salt emek vesermaye ayrışması zemininde anlamaya çalışmak; karşı karşıya olduğumuzresmin büyük bir kısmını peşinen ıskalamaya, sıkışmak demek olmaktadır.

Başka bir deyişle, daha önceleri, birçok kez dikkate getirdiğim şekliyle, [1],[2],[3],[4],[5],[6],[7],[8],[9],[10],[11],[12] ülkemizde emek ve sermayeçatışmasının yanı sıra, ne emek ne de sermaye olarak tasnif edilemeyecek, kaotik diyebileceğimiz, ama özünde kente önden gelenlerle arkadan gelenlerin biteviye ayrışmasıyla, kabuk kabuk ortaya çıkan, bu çerçevede belirgin olarak çelişen ve çatışan, toplumsal katmanlarınoluşturduğu, fevkalade özgün, bir siyaset dinamiği, yaşamaktayız.

Batı’da Sanayileşme, Kentleşmenin Yegâne Motorudur, Bizdeyse Hiç Öyle Değildir:

Türkiye’de Siyasi Yapılanmanın Anatomisi

Düşünmeyi, mutlaka, alışık bulunulmakta ise, marksist kavramlarla sürdürmek istersek, söz konusu resmi, burkuyor, özde ise, işte ıskalıyor oluyoruz.

Dikkate getirdiğim resim, Marx’ın inceleme alanında yer almamaktadır, çünkü bir defa, onun toplum laboratuvarında bulunmamaktadır.

Kestirme bir deyişle, Marks, sınıflar oluştuktan sonra, onların nasıl çatıştıklarına bakmıştır. Ama sınıflar oluşagiderken nasıl etkileşirler, nasıl çelişirler, nasıl çatışırlar, bu sorular onun ilk bakıştaki gözlem alanında, dolayısıyla da muhakemesinde, yer alıyor değildir.

Biraz daha farklı terimlerle ifade edecek olursak, Batı’da sanayileşme, kentleşmenin yegâne motorudur. Bizdeyse hiç öyle değildir. Sanayileşme, kentleşmenin (biricik değil), bir motorudur; bu çerçevede insanlarımızın kente, üstelik akın akın gelmeleri, yalnızca sanayinin cazibesine bağlı değildir.

Batı’dakinin tersine, kente gelenlerin tümü, bizde, sanayimiz tarafından istihdam edilememektedir; kente akın akın göç edenlerin birçoğu, ne hazindir ki sokakta kalmakta, oradan oraya günü birlik sıçramalarla, yaşamlarını canhıraş bir biçimde idame ettirmeye çabalamaktadır.(Diğer bir yandan, sanayi, istihdam ettiklerinin hemen hiç birine barınak sağlamış değildir. Demek ki, sanayide iş bulmuş olanların, kentte yaşam kurma sıkıntıları, sanayide yer bulamadığı için sokakta kalan yığınların sıkıntılarından, çok farklı değildir.)

Kestirmeden ifade edersek, plansız, programsız, yetersiz bir sanayileşme, tüm olumlu atılımlara dönük takdir hissi içinde olmamız saklı olarak, son toplamda, beraberinde çarpık bir kentleşme getiregitmiştir.

Anlatageldiklerim, bu yazıda dikkate sunmayı dilediğim, ilk iki  teoremi [13] oluşturmaktadır.

Teorem: Bizdeki sanayileşme, kentleşmenin yegâne motoru değildir; kente göç edenleri  tam soğruramadığı için, toplumsal ayrışma, Batı’dakinden farklı olarak, yalnızca emek ve sermaye zeminine oturmamaktadır.

Teorem: Yetersiz sanayileşme, beraberinde gecekondu kentleşmesini getirmektedir. Buna bağlı olarak, kente önden gelenlerle, arkadan gelenler, birbirlerinden, Batı’dakinden çok farklı olarak, sınıfsal bir tasnif zemininde değil, yer kavgasında, kente intikal sıralarına bağlı olarak, topaklaşıp topaklaşıp, ayrışmaktadırlar.

Bakın, örneğin İstanbul’da, buraya 1960’larda gelen Karadenizliler ile, daha sonraları gelen Doğulular, hemen her semtte, gayet belirgin olarak ayrışmaktadırlar. Kente önden gelen Doğulular ile, arkadan gelen Doğulular da ayrışmaktadırlar.

Yetersiz Sanayileşme, Çarpık Kentleşme, Çürüyen Demokrasi   

Bu olgu, partiler arası kırılma sınırlarını belirlediği gibi, söz konusu partilerin çeşitli kanatlarını da (yinelemeliyiz, salt “sınıfsal” bir zeminde, tasnif edilemeyecek bir özellikte olarak) betimlemeye yetmektedir.

Dikkate getirdiğim doğrultuda, demokrasi, dolayısıyla temsiliyet, ister istemez kökte etnik sıcaklık arayışları üzerinde şekillenivermeye koyulduğundan, haliyle etnik kimlikleri öne çıkartmaktadır.

Başka bir deyişle, ister partiler arası, ister partiler içi, çatışan gruplar, her hal-u kârda hemşerilik, ırkdaşlık, mezhepdaşlık odakları dolayında vücut bulup, kamplaşmakta… Ama son toplamda kente geliş sıralarına göre kendi içlerinde de, çarpıcı bir biçimde ayrışmaktadırlar…

Böyle bir zeminde, temsiliyet, liyakati devamlı olarak alabora etmektedir. Çeşitli görevlere seçilenler, pek çok örneği itibariyle, yetersiz kalmakta… Yalnızca yönetimde ehliyet özrü sergiliyor olmamakta… Ama aynı zamanda bal tutmuş olarak, parmaklarını, hem de gayri meşruiyet bataklarında yalamaktadırlar.

Bu doğrultudaki örnekler, gerçekten de bir genelleme yapılmasına imkan bahşedecek kadar boldur.

Her cenahtan, pek çok has partiliyi tenzih etsek de… İşte her cins, en adisinden pazarlık, sandalye borsaları, delege pazarları, seçim piyasasının belirlediği birbirinden ilginç fiatlar… Hangi parti üst sorumlusuna kaç para verirsen, kaçı onun cebine girer, kaçı onun üstlerine, halı olarak, araba olarak, ya da başkaca bir meta olarak intikal ettirilir?.. Belediye başkanlıkları, başkan yardımcılıkları, belediye meclis üyelikleri kaça?.. Seçimlerde kim, nasıl, hangi paraları kazanıyor?.. Kim, nasıl, hangi kara paraları aklıyor?.. Seçimlerden sonra, kimler, nerelere seçilirlerse, buralardan hangi paraları, nasıl kazanmayı hesaplıyor?..

Uzatmayalım; çürüme, kök  salmış, adeta kurumsallaşmıştır. Bu noktada ortaya, üçüncü bir teorem çıkmaktadır.

Teorem: Yetersiz sanayileşme çarpık kentleşmeyi, çarpık kentleşme ise, çarpık demokrasiyi doğurmaktadır.

Başlarda sanayiyi elinde tutanlar, gecekondulaşmaya, dolayısıyla çarpık kentleşmeye; bir bakıma varoşları, ucuz emek cenneti, aynı zamanda ucuz oy cenneti olarak gördükleri için, ses çıkartmamışlardır.

Hatta buralardaki oylara tamah ederek, gecekondulara yol, su, elektrik, ulaşım hizmetleri götürmede, geri kalmamışlardır. Bu olgu, gecekondu kentleşmesini, muhakkak azdırmış olmalıdır.

Ucuz emek cennetleri, ucuz oy cennetleri ise, ete kemiğe büründükçe; kent yönetimlerinde bir  güzel söz sahibi olmaya başlamışlardır; hatta giderek bu yönetimleri ele dahi geçirebilmişlerdir.

Bu noktada şu iki teorem, gündeme gelmektedir.

Teorem: Çarpık sanayileşme, kent varoşlarına göçen yığınları, ilk elde, ucuz emek cenneti, aynı zamanda ucuz oy cenneti olarak görünce, buralardaki oylara tamah ederek, gecekondulara yol, su, elektrik, ulaşım hizmetleri götürmede ön alıvermiştir; bu olgu gecekondu kentleşmesini azdırıcı bir etken oluşturmuştur.

Teorem: Kent varoşlarına göçen yığınlar kente tutunma süreçlerinde, giderek kent yönetimlerine ağırlık koymayı başarmışlar, hatta bu yönetimlerde, aşağıdan yukarı söz sahibi olma aşamasına tırmanmışlardır.

Varoşlardaki yığınların arasından çıkan temsilciler, ne var ki ve ne yazık ki, yaygın örnekleri itibariyle, birikimsizliklerine, yönsüzlüklerine, başta da, kestirmeden köşeyi dönme yolundaki heveslerine yenilmekten, çoğunlukla geri duramamışlardır; çürüme süreçlerine duçar oldukça da, kendi kendilerini bitirmişlerdir.

Onlara alternatif, sırada kim varsa; yönetime, bir sonraki seçimle, o gelmiştir. Ama yazgı, ne yazık ki, pek değişmemiştir.

Kısacası, birileri, sağ söylemle çürümeye bulaşmış, birileri sol söylemle aynı çürümeye bulaşmış, birileri ise, mukaddesatçı söylemle, yine aynı çürümeye duçar olmuştur.

Bu sürecin en başına ise, ahlak özürlü, fırsatçı yerleşikleri koymak, gayet yerinde olur.

Her hal-u kârda, ne kadar ilginçtir ki, birbirinden ayrı söylemlerin arkasında, bunların her biri, özünde, samimi inananları itibariyle ne denli saygıdeğer öğeler bulundurursa bulundursun, tıpatıp aynı izdiham ve yolsuzluk anaforları meydana gelmiştir.

Alternatif avanta kumpanyaları, farklı farklı söylem kalkanları arkasına saklanarak, aynı talan eğilimlerini, hemen her kesimde, çok riyakârca sergilemektedirler. İster adil düzen, ister hakça düzen, ister milliyetçi muhafazkâr düzen, ister lâik düzen, ister liberal düzen (az sayıdaki istisnayı bir tarafa koyarsak), yönetimlere talip olan hemen hiç kimsenin sıkıntısının, düzenle olmadığı, artık iyice meydana çıkmıştır.

Sıkıntı, esas olarak, düzenin bozukluklarından yeterince pay kapamamaktan kaynaklanmaya sıkışmaktadır.

Başka bir deyişle söylemler, çeşitli çıkar gruplarına paravan olma özelliğinden öte, bir anlam taşımamış, bunların arkasındaki kentteki yer kavgası, rant kapışması, nihayette de çürüme mekanizmaları, hep aynı kalmıştır.

Ayrıca, dediğim gibi; ister yerleşik, ister göçer, ayrıca ister o kimlikten, ister bu yöreden; çürüme, herhangi bir ayırt taşımamaktadır.

Anlatageldiklerimizi şu ilâve teoremlerde toplayalım.

Teorem: Kenti göç dalgalarıyla kuşatıp bir anlamda düşürenlerin temsilcilerinin pek çoğu, bilhassa, nitelik yetmezliklerindeçürümektedir.

Teorem: Çürüyen kadroların yerine alternatif söylemlerle sıradakiler tırmanmaktadır, ama bunların da önemli bir bölümü, yinenitelik yetmezliklerinde çürümektedir.

Teorem: Söylemler paravandır; bunların arkasındaki devinimler, yağmalama ve çürüme süreçlerini çoğunlukla değiştirmemektedir; sonuçta ise, demokrasimiz çürümektedir.

Söylemler Çoğunlukla Kâğıttandır, Erimsizdir, Koftur, İnandırıcı Değildir, Çünkü Samimi Değildir

Şimdi yerel seçimlere gidilirken, bilmek yerinde olur ki, söylemler çoğunlukla kâğıttandır; erimsizdir; koftur; inandırıcı değildir, çünkü samimi değildir.

Demokrasiyi; bir yandan (örnekleri iyice belirginleştiği şekliyle) para satın almakta, öbür yandan ise, sözüm ona temsiliyet adına, kendine çok özgü kesitlerle, etkinlik kazanan niteliksizlik, habire hırpalamaktadır.

İnsanımızsa, çoğunlukla gitgide daha yalnız, daha çaresizdir. Kimsesiz yığınlar, daha kalabalıktır.

Kuşkusuz birşeyler olmuyor değildir, halisane gayretler ve başarılar yok değildir. Ama çürüme diz boyudur ve her cenahtadır.

Arada, bir kaç tane “enayi” yakalanıp teşhir edilmekte, mesele de böylelikle çözülüyor zannedilmektedir ama, çürüme, bir çok kurumumuza musallat olduğu şekliyle, kanservari bir illetleşmeyle yaygınlaşmış ve artık genel düzlemde, adeta kurumsallaşmıştır.

Oysa bakın, çürüyenler azınlıktır. Demek, toplumun onların hakkından, hem de demokratik süreçlerin içinde kalarak gelmesi, işten bile değildir. Ama böylesi bir gelişme, bugün olduğundan çok daha düzenli, kuşkusuz çok kararlı, bir örgütlülüğü gerektirir.

İster yerelde, ister genelde, Türkiye’nin olup biteni, bugün olduğundan çok daha bilimsel olarak kavramaya, düzgün tanılarla, açılımlar geliştirmeye ihtiyacı vardır.

Bugün olduğundan çok daha farklı bir sosyalizasyona, toplumsal ve toplumcu bir dayanışmaya, ihtiyaç duyuyoruz. Bir bir elden çıkan kurumların, yeni baştan inşası sorunu ile, karşı karşıyayız.

Bugünkü yapı ile, acı çeken yığınlar, dertlerinden hiç kurtulamıyorlar. Bir sünnetçi çakısı kapınca cerrahlığa heves edenler, yalnızca soysuzlaşmakla kalmıyor, aynı zamanda sözüm ona temsil ettikleri değerleri de berhava ediyorlar.  

Bu nedenle, elbette, ama düzgün kurgulanmış, demokratik süreçlerde, ehliyetli ve dürüst olanları bulup, siyasi erk mevzilerini, onlara teslim edebilmeliyiz. Bu doğrultuda bugünkünden çok  farklı ölçütler, yaptırımlar, süzgeçler vazedebilmeliyiz.

 İnsanlarımızın, palavraya da karnı tok… Yeteneksiz, birikimsiz ve çürümeye teşne (tiyatrosu ortalamanın biraz üstünde yer kapmış), sözde kurtarıcılara da…

Daha da somutta neler yapılması gerektiği ise, teslim edilecektir ki, başka yazıların, bunların ötesinde etkinliklerin, konusunu oluşturmaktır.


[1]     CHP Açılırken Solda İnsan Hareketleri, AFA Matbaacılık, Eylül 1992.

[2]     Sosyal Demokrasinin Türkiye’deki Çıkmazı, Sosyal Demokrat Gazete, 26 Şubat 1992.

[3]     Çok Katmanlı, Kaotik Göçer, Yerleşik Ayrışması, Sosyal Demokrat Dergi, Aralık 1992.

[4]     1997 Sonunda Türkiye’de Sosyal Demokrasinin Gündemi, TÜSES, Armada Oteli, 4 Ekim 1997.

[5]     Kente Göç Önceliği, Siyasal Tercihleri Belirliyor, Milliyet, 13 Nisan 1999.

[6]     Kentlere Önce Gelenlerle Sonra Gelenler Ayrışıyor, Cumhuriyet, 14 Nisan 1999.

[7]     CHP Kurultayı: “Dün Dündür, Bugün Bugündür” ise, Hiç Mesele Yok, Cumhuriyet, 16 Mayıs 1999.

[8]     CHP Kurultayı: Tam Bir Şölen, Ancak Dikkat, Yine Eski Açmaz, Cumhuriyet, 22 Haziran 1999.

[9]     Seçim Sloganlarının Boşluğu ve Siyasi Yapılanmanın İçyüzü, Cumhuriyet, 14-15 Nisan 1999.

[10]    Türkiye’nin Siyasi Anatomisi: Çok Katmanlı, Kaotik, Yerleşik – Göçer Ayrışması (yazar tarafından  hazırlanmış, partilerin, coğrafya zemininde  oy dağılımlarını gösteren  haritalar ışığında yapılan) Çağrılı Konuşma, TÜSES, 29 Eylül 2001.

[11]   Türkiye’nin Siyasi Anatomisinin İçyüzü, Jeopolitik, Sayı 3, 2002.

[12]   Seçim Sonuçlari: Siyasette “Tahtaravalli  Teoremi”, Cumhuriyet, 9 Kasım 2002.

[13]  Burada “teorem” sözcüğünü, “matematiksel ispat” anlamında olmaktan ziyade, “hayatın içinden gelen ispat” anlamında kullandığıma, dikkat ediliyordur.

21. Yüzyılda Demokrasinin Yeni Tarifi

Hepimizin demokrasiyle ilk randevusu sanırım ilkokul sıralarındaki sınıf başkanlığı seçimleri idi. En azından benim için öyle. Tahtaya kaldırılan birkaç arkadaşın içinden en sevilene oy vermek bizim ilk seçim deneyimimizdi. Neden oy vermiştik ona? En popüler oydu ya da en güçlü ya da en sevilen… Ama hiçbirimiz sınıfı en iyi kim idare eder diye düşünmemiştik. Esas başkan olması gerekenler daha az karizmatikler diye belki öğretmen tarafından aday bile gösterilmediler.. Bunun adına demokrasi veya demokratik seçim diyebilir miyiz? Tamam. Çoğunluğun arzu ettiği bir başkanımız olmuştu fakat  bu da genelde sınıfın en iri yarı veya en kavgacı kişisi olurdu. Makûs talih!

Tarihin tekerrürden ibaret olduğunu tarihsel deneyimler öğretmiştir bize.

Dünyaya 1789 Fransız devriminden itibaren adını duyuran demokrasi ülkemize (bize özgü oluşundan dolayı) ancak 150 sene sonra gelebilmiştir. Buradaki bize özgülükten kasıt, yıkılış sürecindeki bir imparatorluğu ayakta tutabilme ve var oluş mücadelesi vermemizle ilgilidir. Diğer bir sebep ise demokrasiyi esas gündeme getirecek olan işçi sınıfının henüz oluşmamasıdır. Avrupa 1700’lü yıllarda sanayi inkılâbının ve sömürgeciliğin zirvesinde dolaşırken biz 1900’lerde İstanbul’da ilk telefon hattının açılışını kutluyorduk. Fiili olarak cumhuriyetten sonraki çok partili dönemden alırsak bizim demokrasimizin ömrü henüz ortalama bir insan ömrüne bile ulaşamamıştır. Bu hamlık ve henüz demokratik yaşam kültürünü içselleştiremediğimizden ülke çapında birçok sorunla boğuşmak zorunda kalıyoruz.

Demokratik yaşam pratiğinin bizde henüz taze olması;  ulus devlet, kurumsallaşma, anayasal sistem, seçim sistemi, çok partili hayat ve sivil toplumun gelişimi gibi birbiriyle eş zamanlı olarak gelişmesi gereken konulardan birindeki problemin diğerlerine de etki etmesine neden olmaktadır.

Demokrasi şüphesiz ki daha insanca yaşamanın yollarını açar fakat yanlış ellerde de önünde durulmaz bir baskı ve zulüm aracı olabilir. Bazen çok olanın az olanı ötelediği, görmezden geldiği yönetim biçiminin yeni adı olmaktadır.

İnsanoğlu demokrasinin yeni bir işlevini keşfetmiştir artık. Büyük devletlerin az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelere müdahalesinin bir aracıdır aynı zamanda.

2000’li yıllarda Kafkasya ve Doğu Avrupa ülkelerinde yapılan sivil devrimler bunun en büyük kanıtıdır. Bunlar; Gül, Lale, Turuncu; Mor, Sarı… Adları verilen ve büyük oranda yabancı kaynaklarla beslenen Sivil toplum kuruluşları (STK) aracılığıyla gerçekleştirilen devrimlerdir.

Senaryo hep aynı oyuncular ve sahne değişiktir. Önce ülke ekonomileri istikrarsızlaştırılır ve halkta bir bunalım ve isyan rüzgârı estirilmek suretiyle moraller çökertilir. Satın alınan medya hükümetlerin ne denli başarısız olduklarından bahsedip halkın onlara olan desteğini azaltır. Ülke paraları üzerinde çeşitli manipülasyonlar yapılarak değerleri düşürülür (devalüe edilir). Bu arada da batı ile ilişkileri iyi olan genellikle ABD’de eğitim görmüş ve ABD düşünce kuruluşlarının burslarıyla okutulmuş acar gençler medyanın da sayesinde gün yüzüne çıkartılıp halka ‘kurtarıcı’ olarak tanıtılır. Gerisi malumdur. Erken seçimler, iktidarın tavsiyesi, batı yanlısı yeni iktidarların getirilişi ve adım adım teslimiyet. Buraya kadar yazdıklarımın hepsinin gerçek olup olmadığını öğrenmek için uzağa bakmaya gerek yok. Dönün 2001 yılına. Kendi gözlerinizle görün. Bülent Ecevit başkanlığındaki koalisyon hükümetinin akıbetine tekrar bakın. Ardından 2002 seçimleri. ABD’de okumuş batıcı Abdullah Gül hükümeti, ardından ana muhalefet desteğiyle meclise sokulan şimdiki başbakan R. Tayyip Erdoğan ve içinde bulunduğumuz süreç. Bu arada yükselen bir demokratikleşme ve özgürlük rüzgârları…

Yeni iktidarlar daha batıcı olduklarından halkta, batının yüksek yaşam standartları ve daha geniş insani hakları zembille inecekmiş gibi bir beklenti oluştu. İşte bu noktada da bazı dış destekli STK’ların görevleri başlamıştır.

Özellikle basın yayın özgürlüğü, medya, eğitim ve insan hakları konularında ülkelerin iç dinamikleriyle oynayarak çeşitli etnik ve sınıfsal bölünmelere temel hazırlamış ülkelerin milli unsurlarına vurdukça vurmuşlardır.

Eskiden sol literatürün vazgeçilmezi olan Devrim, Demokrasi ve Özgürlük kavramları birden bire el değiştirdi. Bahsettiğimiz ülkelerde hızla çoğalan ve sınırsız faaliyet alanlarına sahip olan STK’lar da üzerlerine düşen rolleri eksiksiz yerine getirmiş oldu. Eğitimden medyaya, kadın haklarından iş dünyasına kadar her alanda ülkenin işleyişine müdahale aracı olmuş ABD projelerine hizmet etmiştir. Bu anlamda STK’lara daha bir şüpheyle yaklaşmak akıllıca olabilir.

Ulusalcı hükümetlerin yerini batı yanlısı hükümetlerin alması yabancı sermayenin de ağzının suyunu akıtmaya başlamış, bahsi geçen ülkelere akın akın kaynağı belirsiz para girmiş ve ülke ekonomileri yapay olarak rahatlatılmıştır. Ama bu rahatlamanın saman alevi olduğu özellikle şu günlerde daha da iyi anlaşılmıştır. En ufak bir ekonomik sarsıntıda bu paraların başka ülkelere yönlendirilmesi beş dakikadan fazla zaman almamıştır.  Bizim gibi cari açığı (ithalat-ihracat farkı) yüksek olan ülkeler neredeyse bütün ekonomik stratejilerini yabancı sermayeyi kendi ülkesine çekmenin üzerine kurduğundan bütün planlar ve ekonomik dengeler de alt üst olmuştur. Dövizin ve altının ani yükselişi apaçık devalüasyondur. Üretim ve istihdama dayanmayan bu para hareketlerinin ömrü de ancak buraya kadardır.

Peki, bundan sonra ne yapmak gerekir?

Bundan sonra gayri milli olan her şeyin karşısında durmak gerekir. Özelleştirmeler, yabancı sermaye, ikinci cumhuriyetçiler, dinciler, hırsızlar, ağzından demokrasiyi düşürmeyen bölücüler, yabancı destekli STK’lar, işbirlikçi medya, teslimiyetçi politikacılar… bunlar içimizi kemiren kurtlardır. İçte ve dışta bunları tanımak ve mümkün olduğunca deşifre etmek, taviz vermemek gerekir. ..

Demokrasi Demagojisi

İnsan birlikleri, insan toplulukları, toplumlar; ekonomik, kültürel, ulusal, dinsel, etnik vb. olgular/kavramlar çevresinde birlikte yaşamaya çalışan, istençli olmayan, zorunlu bireyler birliğidir. Birey, benzeri olmayan, biricik olan, bu özelliklerini özgürce yansıtan, yaşatan, geliştiren insan tekine denir. Günümüzde ise birey, örgütlü insan olarak tanımlanır. Birçok örgütte etkinlik gösteren insan teki, gerçek, gerçekçi birey olarak değerlendirilir.

Birey ancak örgütü/örgütleri aracılığı ile kendini geliştirebilir, örgütleri aracılığı ile kendini yenileyebilir, örgütleri aracılığı ile kendini savunabilir, koruyabilir.

Örgütsüz toplumlarda, bireyler, tek başına, savunmasız, çaresizdir. Sürekli bir yenilgi tinselliği, sürekli bir bunalım, sürekli bir yıkım, sürekli bir korku, sürekli bir yalnızlık, sürekli bir uyumsuzluk, sürekli bir hastalık, sürekli sorun biriktirir, sürekli bunları yaşar ve yansıtır. Birey mutsuzdur. Birey, gerçekte bireycidir ve yeterince bilinçle toplumsal değildir. Sürü davranışını egemen olduğu bu tip insan birliklerinde özgün kişiliklere karşın, yüksek baskılı ve kültürlenme ağırlıklı yoz bir burjuva demokrasisi egemendir. Bu tür toplumlarda, örgütlerde, bu sürü davranışını pekiştirerek, insan tekleri öldüren makinelere dönüştürülebiliyorlar. Yıkıcı bir yapının parçaları duruma gelen insan tekleri, bireyin toplumsal örgütlülüğüne dönük değildirler. Bireyliklerini feda eden bu kişiler, varlıklarını da bu tür örgütlenmelere bağlarlar. Bu kişilerden oluşan örgütler, çıkar gruplarının, tarihsel, ekonomik, kültürel, siyasal gereksemelerine koşut işlevden işleve koşturulurlar.

Örgütlü bireyin, örgütlü olarak toplumsal yaşama katılımı, etkisi ile demokrasi, demokratik toplum, toplumsal demokrasi gerçekleşir. Ancak, örgütün niteliği de demokrasinin varlığı, içeriği, gelişkinliğini belirler. Bireyin demokratik, istençli daha ötesi ve önemlisi derinlikli bir bilinçle örgüte katılması, örgütlenmesi örgütün de demokrasinin de niteliğini belirler. Yukarıda andığım birey olmayan insan teklerinin oluşturduğu örgütler, bireyi de, demokrasiyi de, toplumu da sürüleştirirler. Sürülerden oluşan demokratik kitle örgütlerinin ürettiği demokrasilerde sürü demokrasilerine dönüşür. Ancak bunlar bilinçli olarak yaratılan yapılardır. Biçimi demokrasi, içeriği diktatörlük olan toplumların tümünde bu tür örgütlenmeler birer sanal demokrasi yaratır.

  • Oydaşmacı Demokrasi Modeli,
  • Temsili Demokrasi
  • Parlamenter Demokrasi
  • Çok partili demokrasi
  • Tek partili demokrasi
  • İki partili demokrasi
  • Çoğunlukçu demokrasi
  • Doğrudan demokrasi
  • Batı tipi demokrasi gibi adlarla, hem gaddar sömürgenlerin ülkeler çapında, hem de yerküre ölçeğinde yalana aldatmaya dayalı kolay yönetim, sorunsuz sömürüyü gizleme ve sürdürme aracı olarak kullanılan bir karmaşa dolu kavramdan başka bir şey değildir. Sınıflı toplumlarda biçimi, şiddeti, içeriği, sınırları sık sık değişen yukarıda anılan burjuva demokrasileri, temel niteliğini, ekonomik değerlere sahip olanlar ve olmayanlar olarak toplumsal üretimde işlevine göre ayrımlanmış, sınıf adlı, toplumsal ulamlardan alır.

Westminster Modeli Demokrasi,

Görece üretim-dağıtım-tüketim sürecinin yüksek kazanç sağladığı dönemlerde, ekonomik işleyiş gereği, süreçten kazanç sağlayanların devlet aygıtının zorunu gevşeterek, yanıltıcı bir demokrasi görünümü yayarlar. Bu görünümü süsleyen siyasal partiler (birbirinin benzeri amaçlı), seçimler, denetlenen, güçsüz demokratik örgütlenmeler, sınırlı, seçili düşünce açıklama, yayma özgürlüğü vbg. Her an, baskıcı, kıyıcı, ezici, dağıtıcı bir yönetim biçimine geçecek denli, siyasal, kültürel, programatik, hukuksal ve bunların zora dayalı uygulanması için silahlı güç örgütlü ve hazırdır.

Kimi zaman, 12 mart ve 12 eylülde olduğu gibi bu görece, geçici demokratik koşullar ya da demokrasi, uluslararası para-egemen güçler ile ülkelerdeki uzantılarının çıkarları doğrultusunda askıya alınıp, tam tersi, yıkıcı, ezici, dağıtıcı yönetsel yapılara geçebilirler. Hatta çoğunlukla geçerler.  Bu açımlamalara örnek ülkeler, ekonomik gelişkinlik, siyasal, ekonomik bağımlılık ilişkileri ile benzer ülkelerdir. Benzer koşulları yaşarlar, örneğin, Yunanistan, Türkiye, Şili, Arjantin en yakın ve bilinen örneklerdir.

Bütün bunlardan sonra denebilir ki, demokrasi, bir denge durumunun, toplumsal yaşamın ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel alanlarda sınıfların yönetsel durumuna verilen addır. Ekonomik süreçte yer alan güçlerin (üretenler ve yönetenler) güç gösterileri ve uzlaşmayan çıkarları doğrultusunda karşılıklı verdikleri uğraşların denge durumuna geldiği dönemlerde, çok uzun sürmese de, gerçekten bir demokrasiden söz edilebilir. Diğer yandan, küresel ölçekte sömürgen güçlerin, merkezlerinin bulunduğu topraklarda, sınıfsal çatışmayı istemediklerinden, görece-geçici olarak doğup, kanla, acıyla, sömürüyle oluşturdukları sermaye birikimlerini uzak topraklara taşırken, doğdukları ve yönettikleri topraklarda, rahatça plan, program, tasarı, düşünce üretmek için demokratik bir işleyişe sınırlı olanak tanırlar. Batı tipi denilen demokrasi buna örnektir. Günümüzde küresel sermaye kimi (kriz, daralma vb.) etkenlerden ötürü bundan vazgeçtikleri son yasa ve uygulamalarla, Almanya, İtalya, Fransa’da görülmektedir. Direnen, eğitim, sanayi kafa ve kol emekçileri ciddi bir direniş gösterirlerse, sermaye içinde kendi topraklarında çatışma şimdilik küresel ölçekteki adımlarını sekteye uğratırsa saldırılardan vazgeçebilirler. Olanakları yoksa saldırıları şiddetlendirebilirler. Bu tutumlar birçok olguya bağlıdır. Amaçları salt doğasal dengeyi koruma amaçlı doğa koruyucu örgütlenmeleri bile en sert şekilde cezalandıran, saldıran, yasaklayan en gelişkin olduğu söylenen batı tipi demokratik ülkelerdir. Çünkü yeşiller, Greenpeace gibi örgütler kimi zaman, kanlı, kirli, gaddar, amansız sermayenin kazanç alanlarına müdahale edip teşhir ettiklerinde, çok sert ve örgütlü karşı saldırılarla karşılaşmaktadırlar.

Denetimsiz (serbest-liberal, özgürlükçü ekonomi) oligarşiler, son derece büyük ekonomik- politik güce sahiptirler ve daha fazlasını istemekteler. Tekeller en yüksek düzeyde kazanç arayışları nedeniyle tüm devlet aygıtının organlarına sürekli, aralıklarla müdahale etmekteler. Seçilmişler (meclis- belediye meclisleri) sürekli bu baskılar altındadır ya da bu işlevleri görev bilerek gelmektedirler. Günümüzde bizzat oligarşinin açık temsilcileri meclislerde yer almaktadırlar.

Günümüzde emperyalistler ve ülkelerdeki uzantıları, sınıfsal, ulusal, ırksal, etnik, dinsel çelişkileri  ya oluşturarak ya da geliştirerek derinleştirerek, görece demokrasileri çıkarları doğrultusunda biçimlendirmekteler. Zaman zaman birini, zaman zaman diğerini öne çıkararak kazanç durumlarına göre en kanlı biçimlerde de olsa gündemde, güncelde tutmaktadırlar. Özel mülkiyete dayalı ve özellikle bağımlı ülkeler bu kanlı gündemleri en çok yaşayanlardır.

“En uygun koşullarda gelişmesi koşuluyla, para-egemen toplumlarda az çok tam demokrasi vardır. Ancak, bu demokrasi her zaman, kapitalistlerin sömürü için, onlar tarafından konular dar sınırlar içine hapsedilmiştir ve bunun sonucu olarak gerçekte her zaman azınlık için, yalnızca belirli sınıflar için, yalnızca zenginler için vardır.”

Tüm kitle haberleşme araçları, bu gerçeği ya da bu yanılsamayı gizlemek ya da aldatmak amacıyla işlev görürler.

Demokrasi erk biçimlerinden biridir. Diktatörlükten demokrasiye geçiş ya da tersi bir erk etme, yönetme, iktidar kullanma biçiminin iki yüzünden biridir.

Seçim yanılsamaları ile soyut bir halk, millet egemenliğinden söz edilir.

Bu nedenle, bunlara bağlı olarak demokrasi şöyle tanımlanmaktadır : “demokrasi azınlığın çoğunluğa tabi olmasıyla aynı değildir: Demokrasi azınlığın çoğunluğa tabi olduğunu kabul eden bir devlet biçimidir.”

Öz olarak demokrasi bir baskı aracıdır.

Demokrasi anti demokratik, savaşçı, kıyıcı, yıkıcı güçlerin kolay, denetleyici, aldatıcı bir aracıdır. Kuzunun kurtla, ezenin ezilenle, yoksulun zenginle, yıkanın kuranla, üretenin üretmeyenle bir arada gerçeği görmeden, çatışmadan yaşamasını sağlayan bir sanal gerçeklik yaratan etkinlikler bütünüdür.

Bu bölümü, demokratik Türkiye talepleri ile çınlatan güçlerin ve bu güçlerle işbirliği yapanların gerçekte bilinçli bilinçsiz gizledikleri tam demokrasinin taraflarının bölünmesi, parçalanması, oyalanması, uyuması, fark etmemesi ve sömürüsünün katlanarak sürdürülmesi amaçlıdır. Demokrasiyi sağlayabilecek tek güç, düşünsel, düşsel, fiziksel üreten güçlerdir;  kafa ve kol emekçileridir. Ancak, Türkiye’de, demokratik Türkiye istemini isteyenlere baktığımızda, dinsel özgürlük, etnik özgürlük, mezhepsel özgürlük gibi demokrasinin temel düşmanı alanlarda özgürlük istemekteler. Çünkü bu alanlar, insanın, emeğin, bilincin önündeki en güçlü, tarihsel, köklü engellerdir.

DEMOKRATİK EĞİTİM

Yukarıda tartışılan demokrasi kavramı bağlamında tartışılan eğitimde demokrasi ya da demokratik eğitim olgusu da ancak, yukarıdaki çerçevenin bir bileşeni olarak anlaşılabilir.

Demokratik eğitim, demokratik dengeyi kendi lehine bozan güç için vardır. Demokratik eğitim, demokrasi dâhil, tüm düşünsel, fiziksel, düşsel alanlarda, hemen hemen savaş dışında her şeyi üreten güçlerin, eğitim olgusundan yeterli ölçüde pay alabilme istemi ile yaptığı çok ilişkili bir uğraşın adı ve sonucu olabilir. Bu güç, eşit fırsatlar ile ülkedeki ve yerküredeki eğitim süreçlerinden yararlanmayı sağladığı ölçüde vardır. Ancak, ülkemizdeki eğitim süreçlerine, dönüşümlerine, değişimlerine bu değerlendirmeler ışığında baktığımızda, görülen, eğitimde özelleştirme, özel eğitim kurumlarından yararlanma olanakları, yararlanma ölçütleri ve yararlananlar ile uluslar arası eğitim olanaklarından yararlananlar ile yararlanamayanlar gözlendiğinde aynı sınıfsal karşıtlığın en çarpıcı, en insafsız, en eşitsiz boyutlarını görebiliriz. Ancak, demokratik Türkiye ve demokratik eğitim talebinde bulunanlar, bu temel gerçeği sürekli ve düzenli gündemde tutup bilinçlere taşımak yerine, din eğitimi, eğitimde din, Kürtçe eğitim, anadilde eğitim, çok dilli eğitim, azınlıklara dinsel eğitim olanakları gibi istemleri öncelikli olarak gündeme taşıyarak temel gerçeğin gizlenmesini sağlamaktadırlar. Sanki dinsel eğitim, anadilde eğitim olanağı sağlansa bile, sömürülen ama üreten sınıf hangi din ve etnik kimlikten olursa olsun eğitimden eşit olanaklarla yararlanacakmış gibi.. Kuşkusuz hayır yararlanmayacak; onlara dinsel, etnik, mezhepsel özgürlük sunarak, eğitim sürecinin en geri, en az teknolojik; en az öğretmenli, en az okullu, en soğuk, en kirli, en parasız, en uzak koşullarda sözde eğitim koşulları sunulacak. Böylece, geniş, yoksul, üreten halk çocukları gerçek demokratik mücadele yolu ve yönteminden uzak tutulacak, sömürü sürecek, bilinç geliştirme olanakları daha da kısılacaktır. Bütün bunlar da demokrasi sözcüğünün en sık kullanıldığı ve en kanlı dönemlerde istem olarak gündeme getirilerek krizden krize giren ekonomik sisteme bir çare olarak sunulacak.

En yüksek bilim kurumları, bilim adamlarından temizlenerek, üniversiteler 12 eylül 1980’den beri çeşitli yasalarla ve kısıtlanan olanaklarla bilim üretmekten uzaklaştırılarak,  sözleşmeli, ücretli, kadrolu öğretmenlik uygulamaları ile eğitimi bir dizge olmaktan çıkarıp bir kaos ortamına sürükleyerek, kamunun en verimli, güzel alanlarını özel üniversite ve özel ilköğretim-lise kuruluşlarına ücretsiz sunarak, kamu okullarında, su, ısınma, kırtasiye, eğitim teknolojisinin giderlerini yoksul insanların üzerine yıkarak, dinsel, etnik, mitsel öge ve anlayışları geliştirerek bunları demokrasi, demokratik eğitim olarak sunulması da demokrasinin, demokratik eğitimin, eğitimde demokrasinin ne olduğu konusunda ciddi bilgiler, görünümler sunmaktadır. Eğitim sendikaları ile sağdan soldan, en az eğitim ile en çokta eğitim dışı, demokrasi mücadelesini ve mücadele bilincini saptıran alanlarla ilgilenerek, demokrasinin nesnel ve zorunlu tarafını aldatma, dağıtma sürecine katkı sunmaktalar.

Bilimsiz kılınmaya çalışılan bir eğitim dizgesinde, demokrasi olsa ne olur? Demokratik ama bilimsiz üniversite, demokratik ama bilimsiz lise, demokratik ama özel okullar, demokratik ama dinsel eğitim, demokratik ama etnik eğitim…

Böyle bir eğitim öğretim sürecinden geçen insan toplumları kaos dolu bir ortamda, olsa olsa demokrasi bilinci ve uğraşından habersiz ilkel duygu, duyumlar peşinden koşan sürülere dönüşür.

En kolay, en uzun erimli, en sorunsuz sömürü de böyle toplumlarda gerçekleşir.

Küresel sermayenin istediği, üzerinde at oynattığı, her yanına girip çıktığı istediği biçimde yönlendirdiği böyle toplumlardan olsa olsa savaştırılacak savaşçılar çıkar. Ne için, nereye kadar, kiminle, kime karşı savaştığını bilmeden ölen, öldüren savaş araçları çıkar.

Büyük Ortadoğu projesi ile Türkiye oynaması için verilen rol ve rolü oynamasını sağlamak için yapılan her türlü çaba, hep demokrasi kavramı etrafında dönmektedir. Bir taşla çok kuş vurmak olan bu süreçte, bir yandan demokrasinin gerçek yaratıcıları, demokratik istem ve bilinçten uzaklaştırılmakta, birlikte olma olanakları daraltılmakta: diğere yandan da BOP’un gereksindiği savaşçılar olarak hazırlanmak istemekteler.

Demokratik eğitim ve demokratik Türkiye öncelikle bu BOP ve BOPcuların plan, program, tasarı, eylem, düşünceleri ile yandaşlarının çok yönlü olarak devre dışı bırakılması ile olanaklıdır. Bu da çok yönlü, bilinçli, örgütlü ve öncelikle demokrasinin gerçek ve nesnel tarafı olanların her türlü sanal ayrımdan kurtulup bulunmaları gereken alanda el ele tutmaları ve yüzlerini gerçeğe dönüp, adımlarını o yöne doğru bilimin yol göstericiliğinde atmaları ile olanaklıdır. Geriye kalan tüm çaba, söylem, deyiş, düşünce, düş, tasarım boş, anlamsız, yalan, aldatıcı, oyalayıcı ve yıkımlarla doludur. Ülkemiz bu yıkımlara gebedir. Temel gerekçesi de bu demokrasi aldatmacası adı sürdürülen bop süreci ve bu sürece su, güç, kaynak taşıyan kimileri bilinçli, çoğunluğu bilinçsiz kurum, kuruluş, örgüt, birey, aydınların bilim dışı, çıkarcı, küçük, ahlaksız, kanlı düşünce, eylem ve tutumlarıdır.

25 Ekim 2008, Radikal Gazetesi’nden Perihan Mağden’in yazısı ile neyin demokrasi olduğuna/olması gerektiğine ilişkin yukarıda söylenenleri kanıtlar nitelikte aldatıcı, yanıltıcı oldukça güncel, yeni bir örnek..

“(…)

İstiklâl Marşı’nın sözlerini değiştirebiliriz.

Aleviler’e Diyanet bütçesinden hak ettikleri payı verebiliriz.

En göze batan gastemizin bu iliğine/kemiğine siyaseten yanlışçı sloganını alıp Tarih’in Yanlışlıklar Çöplüğüne fırlatıp atabiliriz.

(…)
Diyelim bunlar (bence) çok küçük, çok temel, çok insani, çok gecikmiş, çok mühim adımlar.

Tabii benim söylediklerim ÇÖZÜME YÖNELİK şeyler.

Türkiye Cumhuriyeti’ne demokrasi sınıfında sınıf atlatacak şeyler.

Bizi Muasır Medeniyet Demokrasisi seviyesine taşıyacak şeyler.

“YOK! Bunlar yapılmaz” diyorsanız (ki, diyorsunuz) oturun aşağı.

Kapayın çenenizi”

Bu ve benzeri gazeteci, yazıcı, yorumcular, ya demokrasiyi bilmiyorlar ya da bilinmesini istemiyorlar.

Son olarak, Nazım’ın şiiri dönüşterek şöyle diyebiliriz

Gülüm…

Ya ülkemizi yıldızlara taşıyacağız

Ya ülkemize inecek ölüm.

İnsan Hakları ve Demokrasi Eğitimi

Demokrasi sözcüğü günümüz dünyasının sihirli kavramlarından birisi haline gelmiştir. Dünyanın hemen her yerinde ve her toplumunda tartışılan ve vazgeçilmez bir ideali temsil eden bu kavram her yerde bir özlemi ifade etmektedir. Demokrasi özlemi ve bu özlemin süreç içinde gerçekleşmesi anlamına gelen demokratikleşme talebi, paylaşılan evrensel bir değere dönüşmüştür.

Demokrasi kavramını tanımlamak, kavramın içeriğini ortaya koymak sanıldığı kadar kolay değildir. Demokrasi ya da demokratik siyasal sistem, toplumdan topluma, kültürden kültüre farklı bir çerçevede tanımlanabilmekte; zaman zaman kavram karmaşası ve belirsizlik ortaya çıkabilmektedir. Bu yadırganamayacak doğal bir durumdur. Doğal olarak kişiler ya da gruplar, demokratikleşme süreci içinde, demokrasiyi kendi değer yargıları ve tercihleri doğrultusunda yorumlayabileceklerdir. Bunun sonucunda ortaya farklı tanımlar ve yorumlar çıkabilecektir. Burada sorun demokrasiye ilişkin yapılan farklı tanım ve yorumları, demokrasiye temel olabilecek evrensel ölçütlerden ve değerlerden oluşan bir zemin üzerine oturtabilmektir. Bu sağlandığında herhangi bir siyasal sistem yeşerdiği toplumun kültürünün renklerini de taşıyarak evrensel olana uzanabilecektir.

Demokrasiyi tanımlama çalışmalarında; demokrasiyi bir yönetim biçimi olarak tanımlama yaklaşımı, demokrasinin insan hakları boyutunu temel alan yaklaşım ve demokrasinin bir yaşam biçimi olduğunu vurgulayan yaklaşım olmak üzere üç ayrı yaklaşım söz konusudur (Yeşil 2002: 3). Bu gün dünyanın birçok bölümünde demokrasinin, toplumsal yönünden çok bireysel yönünü temel alan tanımlamalara yönelindiği bilinmektedir (Touraine 1991:266).

Demokrasinin günümüz toplumları için bir yaşam biçimi olarak kabul edilmesi, bu yaşam biçimine uygun bireylerin yetiştirilmesini de zorunlu kılmaktadır. Çünkü demokrasi ancak onu anlamış ve benimsemiş bireylerce yaşatılabilir ve geliştirilebilir. Bu bireylerin yetiştirilmesi görevi ise öncelilikle aileye, eğitim kurumlarına ve çevreye düşmektedir. Ailede, okul yaşamında ve çevrede istenilen düzeyde demokratik davranış örnekleriyle karşılaşmayan bireylerin, demokrasiyi özümsemeleri, demokratik bir ülkenin yurttaşları olmaları beklenemez.

Demokrasi, eğer insanlığın bugüne kadar ortaya koyabildiği en iyi yönetim biçimi/anlayışı ise, bu durum doğrudan doğruya yurttaş bireylere bağlanabilir. Yurttaşlık, yurttaş bireyler, demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından biridir. Yurttaşlık bilinci ile donatılmış bireyleri yetiştirmek, büyük ölçüde eğitim kurumlarının görevidir. Eğitim kurumlarının bu görevi başarıyla yerine getirmeleri bir yandan bu kurumların ve kurumlarda yer alanların (yönetici, öğretmen, öğrenci ve diğer çalışanlar) niceliği ve niteliği ile doğrudan ilişkili iken diğer yandan çevrede yer alan diğer kurumların ve en geniş anlamıyla çevrenin niteliği ve eğitim kurumlarına bakış açısı ve bu kurumlara sağladıkları olanaklar ile de ilişkilidir.

Bir yaşama biçimi olan demokrasi, hiç kuşkusuz, yetkin bilinçlere dayanır. Yetkin bilinç, bilge bilincidir. Dış koşullar açısından özerk, kendi iç koşulları açısından da özgür olmak ister (Gündüz, 2003: 101). Bu bilinç bireylere eğitim aracılığı ile kazandırılır. Demokrasi ancak onu bilince çıkaran, demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak benimseyen bireylerce kurulabilir ve yaşatılabilir.

Demokrasi, bir yönetim biçimi olmaktan çok bir bakış açısıdır, bir seziş ve kavrayış biçimidir. Bir örgütlenme tarzını, bir bilinç koşulunu ve bilincin kendi kendisi karşısında içtenliğini gerektirir (Gündüz, 2003: 101). Demokrasi kültürü olarak ifade edilebilecek olan bu bakış açısı ve sezişin kavratılacağı yerlerin başta aileler, daha sonra büyük ölçüde okullar ve çevrede yer alan diğer kurumların olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bir siyasi rejimin demokrasi olarak nitelenebilmesi için birçok özelliği taşıması gerekir. Bu özellikler içinde günümüzün dünya ve ülke koşulları dikkate alındığında en önemlisinin insan haklarına bağlılık ve bu haklara verilen öncelik olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Burada önemli olan nokta insan hakları ile ilgili anlayış ve düzeydir. Herkesin ya da her toplumsal sınıfın, kesimin uluslararası belgelerde de ifadesini bulan tüm hak ve özgürlükleri kullanabilmesinin önünün açık olması ve bu hakların kullanılmasının yasal güvenceye kavuşturulması gereklidir.

Ülkemizin demokratikleşme ve insan hakları konusunda sıkıntılar yaşadığı bir gerçektir. Özellikle son yıllarda hızlanan AB’ne girme süreci ve bu sürecin gerektirdiği uyum yasalarının çıkartılması çalışmaları ülkemizi ve insanlarımızı demokrasi ve insan hakları sorunları ile yeniden yüzleştirmekte, bir yandan demokratikleşme çabaları sürerken diğer yandan demokrasi ve insan haklarına aykırı uygulamalar da sürmektedir.

Bir ülkede demokrasi ve insan hakları için yasaları değiştirmek, hak ve özgürlükleri anayasal ve yasal güvencelere kavuşturmak elbette önemlidir ancak, bu tek başına yetmemektedir. Bir taraftan yasal değişiklikler yapılırken diğer yandan, başta yasa uygulayıcıları olmak üzere ülke insanlarının hak ve özgürlükleri kullanabilir, savunabilir düzeye getirilmeleri yani bir zihinsel dönüşüm sağlamak gerekmektedir. Hak ve özgürlükler ancak kullanıldıklarında anlamlıdır ve hak ve özgürlükler onları insan onuruna yakışır biçimde kullanabilecek bireyler elinde gelişirler. Tersi durumda hak ve özgürlükler, onları kullanma yeterliliğine sahip olmayan insanlar tarafından hak ve özgürlükleri yok etmek amacıyla da kullanılabilirler. Ülkemizde bunun çeşitli örneklerini görmek olasıdır.

Hak ve özgürlükleri kullanabilecek, demokrasiyi geliştirecek bireyleri ancak eğitim yoluyla yetiştirebiliriz. Ancak eğitim yoluyla hak ve özgürlükler anlatılabilir ve bilince çıkarılabilir. Bu konuda en önemli görev ailelere, okullara, kitle iletişim araçlarına ve tabii ki ülkenin yöneticilerine düşmektedir.

Aileler çocuklarına demokratik değerler, insan sevgisi ve insan haklarına bağlılık duygusu kazandırmaya çalışmalıdır. Bunun için de öncelikle anne ve babaların bu değerlerin kendi davranışlarına yansıtmaları, çocuklarına örnek olmaları gerekmektedir.

Eğitim ve demokrasi, anlam ve işleyiş yönünden birbirine bağlı iki kavramdır. Eğitimin demokratikleşmesi ya da eğitim sürecinin temel kurumları olan okulların demokratikleşmesi, o toplumda demokrasi kültürünün yerleşip gelişmesi ile ilgili bir sorundur (Polat, 2003: 113).

Okullar, çocuklara demokrasi ve insan haklarını ve bu hakları kullanmayı öğretmelidir. Bunun için öğrencilere içi boş demokrasi tanımları ve çeşitli kavramlar ezberletmek yerine, okulda demokrasinin ve insan haklarının yaşama geçirilmesine ve öğrencilerin bu kavramları yaşayarak öğrenmelerine çalışılmalıdır. Bu konuda en önemli görev okul yöneticilerine ve öğretmenlere düşmektedir. Demokrasi ve insan hakları eğitimi verecek bu bireylerin önce kendilerine şu soruları sormaları uygun olacaktır: Ben ne kadar demokratım? İnsan hak ve özgürlükleri nelerdir? Bu hak ve özgürlükleri sadece kendim için değil herkes için istiyor ve savunuyor muyum?

Okullarımız demokrasinin, insan hak ve özgürlüklerinin ezberlendiği kurumlar değil yaşandığı yerler olmalıdır. Aşağıda okullardaki tüm çalışanlar tarafından dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vurgulanmıştır.

-Öğrencilerin hak, adalet, özgürlük gibi kavramların okulda ve sınıfta da var olduğunu bunlara önem verildiğini görmesi sağlanmalıdır. Bunun için hak, adalet, özgürlük kavramları okullarda yaşama geçirilmelidir.

-Öğrenciler ve okuldaki bütün çalışanlar arasında güven ve saygı geliştirilmelidir.

-Okulda ve sınıfta demokratik bir ortam geliştirilmelidir.

-Sınıfların ve okulun yönetimi konusunda öğrencilere sorumluluk verilmeli, kendilerini ilgilendiren konularda alınacak kararlara katılımı sağlanmalıdır.

-Eğitsel kol çalışmaları savsaklanmamalı, amacına uygun olarak yapılmalıdır.

-Öğrencilere birey olarak değer verilmelidir.

-Öğrencilerin düşüncelerini ifade edebilmelerine olanak sağlanmalıdır.

-Öğrencilere eleştiri kültürü kazandırılmalıdır.

-Okul ve sınıf ortamında şiddetten uzak; sevgiye saygıya, anlayışa ve hoşgörüye dayanan çift yönlü bir iletişim sağlanmalıdır.

-Başarılar ödüllendirilerek, öğrencilerin kendilerine güven duymaları sağlanmalıdır.

-Altından kalkılamayacak sorunlar yerine, baş edilebilecek sorunlar yaklaşımı benimsenmelidir.

Yukarıda sıralanan maddelerin çoğaltılması olanaklıdır ancak, vurgulanması gereken en önemli nokta okul yöneticilerinin, öğretmenlerin ve okullardaki diğer çalışanların demokrasiyi, insan hak ve özgürlüklerine inanmaları ve bağlılık göstermeleridir. İnanılmayan bir şey için ya çaba gösterilmez ya da gösterilen çaba etkili olmaz. Bu çabada okul çalışanları, aileler ve çevredeki diğer kurumlar arasında işbirliğinin kurulması zorunludur.

Eğitim, öğrenme sadece evde ve okulda olmaz. Yaşamın her alanında eğitim ve öğrenme söz konusudur. Eğitimin yaşamın her diliminde söz konusu olması “yaşam boyu eğitim” gibi bir yaklaşımı gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla demokrasiye inanan, insan haklarını savunan herkesin gündelik yaşamında bu kavramlara ait değerlere uygun davranışlar sergilemesi gerekir.

Kaynakça

GÜNDÜZ, Mustafa., Ferhan GÜNDÜZ. Yurttaşlık Bilinci. Ankara, Anı Yayıncılık, 2002.

POLAT, Tülin. “Güçlü Demokrasi ve Okul”. Eğitim Yönetimi ve Üniversitelerde Demokratik Yapılanma Sempozyumu. Eğitim-Sen yayınları, Ankara: 2003

TOURAİNE, Alain. “What Does Democracy Mean Today.” International Social Science Journal, Volume 128, May 1991, pp 259-268p.

YEŞİL, Rüştü. Okul ve Ailede İnsan Hakları ve Demokrasi Eğitimi. Ankara, Nobel Yayınları, 2002.

Farklı Düşünmenin Zenginliği

Herkes aynı fikirdeyse kimse yeterince düşünmüyor demektir.

Mevlana

12 Eylülcü paradigma Türkiye’de ideolojinin, farklı düşünmenin, hatta siyasetle ilgilenmenin kötü bir şey olduğunu topluma, özellikle gençliğe yerleştirmiştir. Sonradan gelen güya sivil, seçilmiş ve sözde demokrat hükûmet ve yöneticiler de bu paradigmayı sürdürmüşlerdir. Tıpkı koyun sürüsünün nerede otlamak istediği konusunda fikir beyan edememesinin çobanın işini kolaylaştırması gibi, yurttaşların özellikle büyük talepleri olan gençlerin bu şekilde siyasetten uzak tutularak yönetilmesi de, bir bakıma, yöneticilerinin işini kolaylaştırmıştır. Geleneğimizde vardı, çoban tipi yönetici, değiştirmekte zorlanıyoruz.

12 Eylülcü çoban-sürü düzeninde yöneticilerin işi kolaydır. İyi bir düzen kurmuş olanlar da hep kazanır. Düzenini iyi kuramayan, sonradan uyanan ve “tezgâh açmayı” beceremeyenler ise hep kaybederler. Farklı düşünceler olmadığı için farklı açılım ve talepler de olmaz. Toplum yerinde sayar ya da sürekli kaybeden memnuniyetsiz kitle iyi tartışılmamış da olsa yeni düşüncelerin peşinden sürüklenir.

Oysa kitlesel talepler aynı zamanda itici bir güç oluşturmakta, demokrasiyi toplum tabanına yaymakta ve sanıldığının tersine yöneticilerin sorumluluğunu azaltarak işlerini kolaylaştırmaktadır. Demokratik bir zeminde kalkınmak daha kolaydır. Siyasallaşmış toplumlar uluslararası ilişkilerde güçlü ve etkili olurlar. Gençliği siyasetten uzak tutmanın bedeli ülkenin milli güçlerinden biri olan psikolojik-moral gücün zayıflaması veya atıl kalmasıdır.

* * *

Atatürk 1936’da SSCB’nin bir gün çökeceğini, hazırlıklı bulunulmasını ve SSCB hâkimiyetindeki kardeşlerimizle ilişki kurmamız gerektiğini söylemişti. Aslında söylemeye bile gerek yoktu. Doğal olarak bu ilişki kurulmalıydı. Atatürk söyleyerek jeopolitik derinliğini göstermiştir. Atatürk’ten sonra bu ülkeyi “bismillah” der gibi ağzını her açışta “Atatürk” diyen zevat yönetti. Ne güzel! Ama 1990’da SSCB dağılınca gördük ki biz oradaki Türk dünyasına çalışmamışız, çok yabancıyız dahası haberdar değiliz. Sağcılar onlara ilgi gösterdiklerinde “ırkçı, faşist” diye damgalanmış, solcular “solcu milliyetçi olmaz” mankurtluğuna uğratılmış, hepsinin ağzına biber sürülmüş. Söz aramızda bu uğurda idamı göze alan yiğit aydınlar da çıkmamıştır. Öte yandan Rusya’nın ve Batı’nın Pantürkizm korkusu da ciddi bir engel oluşturmuştur. Sanki Batı ile SSCB bizi oradaki kitleden uzak tutmak için anlaşmış, biz de “Neden?” diye sormamış, itiraz etmemişiz.

* * *

Bir süper devlet daha kurmuştuk; Osmanlı. Yıkıldı. Yıkılırken bile dünyanın ilk beş gücünden biriydi. Yeni ve küçük bir devlet kurduk ve Osmanlıyı reddettik yıllarca. Tanımıyoruz onları dedik. Küçük devletimiz ondan daha iyidir dedik. Dedik ama onun bile bağımsızlığını yeterince koruyamadık. Buna itirazı olan “Bağımsız Türkiye” diyen fidanlarımızı kopardık. Küçüğe bile “bizim” dedirtmediler.

Laikliğe ihtiyacımız vardı. Aldık kullandık ama abartıp zamanla 1789 model bir laiklik çıkardık karşımıza. Dindarlarımız “yapmayın, etmeyin” dediler. “Yobaz” dediler, ezdiler. Dindarlarımız değil ama dinbazlarımız çoğaldı, artık eziyorlar.

* * *

İliklerine kadar ülkücü istiyorum. Faşist bile olabilir ama Turancılık adı altında örtülü Batıcı olmasın. İslamcı istiyorum, istediği kadar şeriat istesin ama önce dindar olsun. Komünist istiyorum ama komünizmi CIA’dan öğrenmemiş olsun (mümkünse Stalinci de olmasın). AB’cilerimiz olsun. Batıyı, batıcılığı savunsunlar. AB ve Batının ne kadar iyi olduğuna bizi ikna etsinler ama lütfen “bizden adam olmaz” demesinler, onları adamdan saymak istiyorum. Bunları savundukları için onlara kızmayalım. Ama onlar da izin versinler biz de onları eleştirelim. Eleştirelim ki düşüncelerine çeki düzen versinler. Eleştirdik diye bizi düşman bellemesinler. Onlara ayna olalım, minnet duysunlar.

İslamcılarımız olsun. İslami bir düzenin ne kadar huzurlu olduğunu bize anlatsınlar. İslam imparatorluğu ütopyaları kursunlar. Bunun Müslümanlara ve insanlığa nasıl bir katkı yapacağını anlatsınlar herkese. Sonuna kadar, en katı şeyleri bile dile getirsinler. Ama kendilerini eleştirenleri kâfir bellemesinler. Herkesin kendileri kadar sofu olamayacağını kabullensinler. Kendileri gibi olmayanlara “pislik” muamelesi yapmasınlar. Yapmasınlar ki kullar olarak birbirimizle konuşalım. Bizim şeyhimiz olsunlar, Amerikan şeyhi olmasınlar ki samimi bulalım, mümin ve uygar görelim. Yüzlerinde nur olsun ki verdiğimiz Allahın selamının boşa gitmediğini bilelim. Taliban kaçağı gibi olmasınlar ki onlardan korkmayalım. Mevlanamızı, Yunusumuzu, Yesevimizi, evliyalarımızı örnek alsınlar. Onlardan hareket etsinler, onların deryasına damla katsınlar.

Kıpkızıl komünistlerimiz olsun. Eşitliği, adaleti, sömürüyü, emperyalizmi, kapitalizmi anlatsınlar bize. Bize insanlaşmak için umut versin, güzel, insanca bir dünya vaat etsinler. Ama öfkelerini saklasınlar. Sömürünün iğrençliği karşısında içlerinde biriken kini bize akıtmasınlar, bize sevecen davransınlar. Marks’ı da, Stalin’i de bilsinler ama bize onların ağzıyla konuşmasınlar. Bizim için, bize özgü fikir geliştirsinler. Stalinlerin beynine ağız olmasınlar. Sosyalizmin düşmanlarından beslenip mankurtlaşmasınlar. Halkı savunuyorlarsa halkçı olsunlar. Emperyalizme karşıymış gibi yapıp onun piyonu olmasınlar.

Türkçülerimiz olsun, Turan imparatorluğu ütopyaları kursunlar. Buna giden yolları açsın, taşları döşesinler. Büyük hayaller kurdursunlar bize, ikna etsinler dostu düşmanı. Akraba toplumlarla yardımlaşmanın insanî yanını göstersinler, onların desteğini almanın doğallığını göstersinler bize. Avrupa’nın bunu yapınca kıyamet kopmadığını, biz düşününce neden ve kime karşı küfür içine girdiğimizi göstersinler. Önce kendileri ulusal bir bilinç sahibi olsunlar. Kaba slogancılıktan geçip önümüze yeni Kızılelmalar koysunlar. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” deyip herkesi dışlayacaklarına, şemsiye kavramlar geliştirip başka toplumlarla birliktelik modelleri geliştirerek büyümeyi hedeflesinler.

Kemalistlerimiz olsun. Bize kuvayı milliye ruhunu anlatsınlar. Ölürken nasıl dirildiğinin formülünü beynimize kazsınlar. Doğuyu da Batıyı da reddedip nasıl kendimiz olabileceğimizi bir daha, bir daha anlatsınlar. Halkçılığın demokrasicilik olduğunu, laikliğin farklı inanç taşıyanlarımızın da huzurlu olması ve büyümemiz için etraftaki ülkelerde cazibe yaratan bir basamak olduğunu, devrimciliğin ilerlemecilik olduğunu anlatsınlar. Ama Atatürkçü görünüp Natoculuk yapmasınlar.

* * *

Yukarıda “yapsınlar” ve “yapmasınlar” var. Yapsınlar! Yeter ki tutarlı olsunlar. Biraz geniş mezhepli olalım. Yapsınlar ki gelişsinler. Engellersek gelişemezler. Düşünce üretenlerimiz, idealistlerimiz olmaz. Kimse vatana, millete sahip çıkamaz. İzin verelim herkes vatan ve millet hatta insanlık için düşünsün, üretsin. Üretsin ve fikir piyasasında vitrine koysun. Satana fırsat verelim, alan alsın. Milletimize güvenelim. Malın hangisine ihtiyacı olduğunu o bulsun. Satılmayan düşünce elde kalmaz, çöpe de gitmez. Demek ki kullanma zamanı gelmemiştir. Zamanı geldiğinde arşivden çıkarır kullanırız. Yeter ki üretelim ve depolayalım. Üretene değer verelim.

Ya “yapmasın” dediklerimiz? Rahatsız da etse, huzurumuzu da kaçırsa, suç işlemedikçe, cana kıymadıkça, cana kıymayı teşvik etmedikçe dallarını kırmayalım. Onlar “bizim çocuklarımız”. Bırakın bazıları da yaramazlık, şımarıklık yapsın. Engellemeyin ki sırtlarını başkalarına dayamasınlar. Hain olmasınlar.

Farklı düşünmek fikir dünyamızı zenginleştirir. Sorunlarımızı tartışmayı ve daha iyi çözümler bulmayı sağlar. İnsanlar neden farklı düşünüyorlar, neden görüş ayrılıkları oluyor? Bu sorunun yanıtı kişilerin kullandıkları bilgi ve tecrübelerinden yaptığı çıkarsamalardır. Nasıl ki “manzara üstünde bulunulan tepeye göre değişirse”, aynı konuda farklı şeyler söyleyenler de konuya farklı ekonomik, siyasal, kültürel yönlerden ve kendi bakış açılarından bakmalarındandır. Onlardan manzarada gördüklerini tasvir etmelerini bekleyelim. Bizim gördüklerimizi görememeleri onları yalancı kılmaz. Zıt görüşteki aydınlar farklı bakış açıları ve yaklaşımlarıyla birbirini besler. Birbirlerini eleştirir, fikir yarıştırır, birbirlerini doğrular veya yanlışlar ama sonuçta fikir dünyasını hareketlendirir, zenginleştirirler. Her biri birbirine basamağı olur. Karşıtı olmayan fikir ilgili sorunu çözücü olsa bile kendine çekidüzen verip yetkinleştiremez. Fikir ve ifade özgürlüğünü bunun için savunuyoruz.

Aydınların karşı görüşle diyalog kurma, birbirini anlama görevi ve gerekirse mücadele etme hakkı vardır ama onu yok etme hakkı yoktur. İktidarın gücü yanına alarak ya da bir çeşit aydın despotizmi uygulayarak karşı görüşü ezmek, bindiği dalı kesmektir. Düşüncenin beslenme kaynaklarından birinin de karşı görüşler olduğu düşünülürse, düşünce üretenlerin kendisi gibi düşünmeyenleri yok etme girişiminde olmaları ilkellik olduğu kadar ahmaklıktır da. Aydın kendi beslenme kaynaklarını kurutmaz. Böylesi bir anlayışın yerleşerek ülkedeki fikir dünyasını çoraklaştırmak toplumun geleceğine karşı işlenmiş bir suç olarak görülmelidir. Çok yönlü bir ihanettir. Doğu toplumlarının, özellikle İslam dünyasının son yüzyıllarda kendini yeniden üretememesinin sebeplerinin başında karşı görüşü kolaylıkla küfür olarak niteleyen basit bir kültürün hâkim olmasıdır.

Değişme ve gelişme için farklı görüşlere kendini geliştirme fırsat sağlayalım.

Pay ne olursa olsun. Payda aynı ise doğru yoldayız. Birbirimizin yolunu kesmeyelim. Payda Türkiye!