Sendikaların Yeni İşlevi Ne?

Bir soruyla başlayalım: Yeni devrin tamponu sendika mı?

Aydınlanma hareketleri, üretimde teknolojinin kullanımı, buhar makinesinin icadı ve kayan bant sistemi ve nihayet sanayi devrimi ile modern toplum peyda oldu. Varlıklı kesimin varlıklı olma hali büyük toprakları idare etmekten fabrikaları idare etmeye, emek veren kesimin emek verme hali ise tarlada çapa sallamaktan saatli fabrika işçilerine doğru bir dönüşüm yaşadı. Öyle saatli ki günde 20 saatlere kadar uzadı mesai. Alınan ücret ise bir evi geçindiremez durumda olunca geleneksel toplumda ücretsiz ev işçisi konumundaki kadının ücretli fabrika işçisine dönüşmesine o da yetmezmiş gibi küçük yaşta çocukların çalışmasına kadar gitti.

Devletler bu durumu görmezden geldi. Öyle ya zenginleşmenin adı sermaye birikimiydi. Mal ucuza mal edilmeliydi. En kolayı da ucuza ve uzunca çalıştırmaktı. Devletler belki de uyuyordu. Derken bir felaket yaklaştı. İşçiler isyan etti. Eyvah (yanlış hatırlamıyorsam) İngiltere’de bir fabrikada isyan çıktı ve işçiler makinalara zarar verdi. Devlet uyandı ya da öyle göründü. Halkını bu zulümden kurtarmaya karar verdiği sanıldı. İlk yasa çıktı. Kadınlar ve çocuklar günde bilmem kaç saatten fazla çalıştırılamaz. Maden ocaklarında ve ağır işlerde çalıştırılamaz. Gece vardiyasına bırakılamaz. Bayram etti işçiler. Minnettar kaldılar devrin tamponu devlete. Vah ki ne vah!

Devlet bu yasayı işçileri değil sermaye sahiplerinin makinalarını korumak için çıkardı. Çünkü sermaye zarar görüyordu. Daha da önemlisi sadece o fabrika kendi işçilerinin zam ve çalışma saati taleplerini kabul etseydi malın maliyeti artacak ve piyasadaki rekabet gücünü zayıflatacaktı. O halde devlet el koymalı ve bu tarifeleri ülkedeki tüm işletmeler kabullenmek zorunda kalmalıydı. Rekabet gücünü denkleştirmeliydi. Öyle de oldu. Yetmedi. Küreselleşme ne olacaktı? Kapital düzen ne olacaktı? İngiltere malı pahalıya mal ederse Fransa daha fazla mal satar ya da aynı fiyata satsa bile daha çok sermaye biriktirirdi. Sermaye birikimi önemliydi. Son teknoloji makinalar alınmalıydı. Yeni fabrikalar kurulmalıydı. Yani bu ve bunun gibi uluslararası anlaşmalar imzalansın diye baskılar yapılmalıydı. Sanayi devrimi yaşayan ülkelere bulaştırılmalıydı bu illet. Ah şu işçiler ne de düşüncesizdi. Ama yapacak bir şey yok. Birkaç yıl içinde diğer ülkeler de bu anlaşmaları imzaladı ve bunlar halka bambaşka yüzüyle pazarlandı. Halkını korudu bütün sanayileşmiş ülkelerin tampon devletleri.

O dönemlerde devlet işçisi ya da devlet memuru ya yok ya da çok azdı. Sonraları, hastaneler, okullar… çoğaldı. Çoğaldıkça çalışanlar (memur, işçi) da çoğaldı. Devletler iyiden iyiye büyük kitlelerin işvereni konumuna geçti. Artık devlet işçisi ve memuru zam istedi, sosyal koşullarının iyileştirilmesini istedi. Arayı bulacak bir kuruma ihtiyaç duyulunca günümüz sendikaları modeline geçiş yaşanmalıydı.

Yani anlamıyorum ve sorularım var: Devletlerin o zamanlar yaptığı bu arabuluculuk işini şimdi kim paylaşıyor? Sendikalar ne için var? İşverenin vermesi gerektiği halde vermemekte direndiği alacakları (sosyal güvence, sağlıklı iş koşulları, yeterli ücret … ) almaya çalışmak için mi yoksa işçilerin aşırı (?) taleplerini makul alt düzeylere çekmek için mi? Devrinde işverenin malını korumak için devletlerin sözümona işçileri korumak için aldığı ve uygulattığı kararları, bugün devletin işçilerine hoş görünüp devletler lehine kararlar aldıranların adı SENDİKA mı?

 

Zulüm Edebiyatı ve Merhamet Avcılığı

Çocuktum ufacıktım. Bir köyde yaşıyordum. Babam o köyün öğretmeniydi. Günlerden bir gün devletin köye geleceği tutmuştu. Kaymakam başta olmak üzere ilçe protokolü köyümüzü onurlandıracak. Haber birkaç gün önce geldi. Herkes kapısını bacasını temizledi. Bayramlık giysiler elden geçirildi, yama vakti gelen elbiselere yeni yamalar atıldı. O zamanlar yamalı elbise giymek normaldi, yeter ki temiz olsundu. Herkesin yamalı birçok giysisi vardı. Benim de.

Kaymakam beyin nerede ve nasıl karşılanacağı konuşuldu. Kimlerin karşılayacağı da. Yediden yetmişe bütün erkeklerin orada bulunması özellikle tembihlendi. Sadece çoban ve sığırtmaç izinliydi.

Derken büyük gün geldi. Aynı zamanda köy meydanı da olan camiin önünde toplanıp yürüyüşe geçtik. Önde muhtar ile öğretmen, arkasında dededen toruna hizmet yürüten geleneksel imamımız ve ihtiyar heyeti üyeleri ve arkasından da köy ahalisi yürüyor. Ben babama yakın yürüyorum, dolayısıyla köy protokolünün davetsizi olarak bulunuyorum. Konuşmaları dinliyorum. Babam muhtara telkinde bulunuyor; köyün ihtiyaçları sorulursa yol ve su ihtiyacının aciliyetini özellikle söylemesini, sıkıntıyı biraz da dramatik biçimde anlatmasını istiyor.

Köyden epey uzaklaştık. Derken ilçe protokolü de göründü. Beş kişi, ikisi silahlı jandarma. Yol olmadığından otomobili bırakmış, piyade geliyorlardı. Yaklaştık birbirimize. Bir kişi önde, ikisi arkada ve jandarmalar en arkada idiler. Ben daha çok jandarmalarla ilgileniyorum. Elbiselerini beğendim. Tüfekliydiler. Jandarmayı da, tüfeği de ilk kez görüyordum ama jandarma kelimesini çok sık duyardım. Çocuklar yaramazlık yapınca, kızıp gözdağı verilirken jandarma kelimesine gönderme yapılırdı. Sanırım devletin o zamanlarda köye sık sık gönderdiği bir görevliydi ve bu cahil çocuklar pek hayırlı bir iş için gelmezlerdi.

Konuyu biraz değiştireceğim ama bizim sülalenin de çok eskilerde jandarma ile başı derde girmiş. Kıyafet inkılabının olduğu yıllarda dedem herkes gibi şapkasını almış ve kullanıyor ama bir gün evin yıkık duvarını onarırken şapkası kirlenmesin diye giymemiş, başını mendilimsi bir şey bağlamış, Duvarını örerken köye tesadüfen jandarmalar gelmiş. Dedeme “şapkan var mı” diye sormuşlar. O da meramını anlatmaya çalışmış ama durum gerginleşmiş. Pehlivan dedem jandarmaları biraz tartaklamış, kendine ateş etmesinler diye silahlarını da almış ve göndermiş. İlçeden bir manga asker gelmiş ve dedemi alıp götürmüşler. Anladığım kadarıyla karakolda epey hırpalanmış. Serbest bırakmışlar. Bu olayı sülalenin şimdiki sofuluk modasına katılan nesli şöyle anlatıyormuş: Dedemiz evde Kur’an okurken jandarma evi basmış hem Kur’an’ı ocağa atarak yakmış hem de ev ahalisini karakola götürüp aylarca dövmüşler! İnsaf. Dedem Kur’an okumayı bilmezdi ki. Namaz dualarını biliyordu o kadar. Dedem Cumhuriyetle de inkılaplarla da problemi olmak bir yana Atatürk’ü sever ve hep rahmetle anardı. Olay son derece basit: Anlayışsız ve hoyrat 20 yaşında silahlı iki cahil çocuğun kaprisleri. Bırakın o zamanı, şimdi yok mu, mesela gaz bombası soludunuz mu, soluyanları televizyondan da mı izlemediniz?

Neyse, konuya döneyim. Kaymakamla aramızda mesafe iyice azaldı. Muhtar ve öğretmen sustular. İmam fısıltıyla yanındaki ihtiyara:

–  Gözün kör olsun dünya. Şunlara bak. Koskoca müftü kaymakam diye bir çocuğun arkasından geliyor. Ne günlere kaldık. Bu zulümdür, dedi.

Karşıdan gelenlere baktım. Müftünün yaşlı bir insan olarak arkadan mı geldiğine baktım. Köyde yaşlıların önüne geçmek ayıptı. Hangisinin müftü ya da kaymakam olduğunu bilmiyorum ama bu sözden müftünün arka sırada olduğunu anladım. Ancak yaşlı değildi. Hepsi gençti ve birbirine yakın yaşlarda görünüyorlardı. İmamın şaşkınlığı, durumu kınaması hatta bunu bir zulüm olarak nitelemesine anlam veremedim. Yürümesi mi zulümdü, ben bir zulüm göremiyordum. Anlayamadığım için rahatsızım ve o sessiz yürüyüşü soru sorarak bozmak istemiyordum.

Sonundan kavuştuk. Tokalaşıldı. Bazıları kaymakamın elini öpmek için eğildi, ihtiyarlar bile. Kaymakam elini öptürmedi. Aklım imamımızın zulme uğradığını söylediği müftünün hangisi olduğunu anlama çabasında ama gözüm de jandarmalarda. Korkuyla karışık bir hayranlıkla onlara bakıyorum. Yüzleri sert ve ifadesiz. Biriyle göz göze geldik. Bana gülümsedi. Karşılık verdiğimi hatırlamıyorum, incelemekle meşguldüm.

Köye geri dönüş başladı. At getirilmişti ama kaymakam binmedi, köylülerle yürüdü. Yine en öndeydi ve yanında babamla muhtar vardı. Kalabalık sıklaştı ve ön saflardaki yerimi koruyamayıp arka sıralara çekildim.

Köye vardık, muhtarın evine gittiler. Jandarmalar ve köylüler dışarıda kaldı. Çocuklar jandarmalara sorular sordular, onlar da bize.

Akşam babama imamın neden öyle dediğini sordum. O da duymuş. Gülümsedi sonra yüzünde karışık ifadeler hızlıca geçti. “Müftü önde yürüyor olsaydı bizim taraftan da imam önde yürüyecekti. Köyün en önemli şahsiyeti o olacaktı. Her şey ondan sorulacak, herkesi o idare edecekti. Ama şimdi bu elinden gelmiyor, kendini eskisi kadar önemli hissetmiyor, kabullenemiyor, çağın değiştiğini anlayamıyor. Eskiden okuryazar olanlar onlardı ve her şey onlardan sorulurdu. Şimdi her konunun bir uzmanı var. Onlara değil de, konunun uzmanına sorunca bozuluyorlar”, dedi.

Yakın zamanlarda siyasal İslamcılardan bazıları dinle iştigal edenlerin Cumhuriyetin ilk yıllarında zulme uğradıklarını söyleyip merhamet avcılığına soyununca, yukarıdaki çocukluk gözlemimi hatırladım. Aynı şeyi söylüyorlar. Zulme uğradık! Her din adamı da söylemiyor, İslam’dan  siyasi bir ideoloji çıkaranlar söylüyor. Atatürk’ün başbakanlarından biri, Şemsettin Günaltay bir müderris, ilahiyat profesörüydü. Bugün laikliğin sayesinde az da olsa akıl berraklığına kavuştuğumuzdan daha iyi görülebiliyor; o kadar saçma şeyler din adına yasaklanmıştı ki… Yasaklayanlar değil, şimdi yasağı kaldıranlar zalim gibi gösteriliyor! Mesela “bağlama çalmak” bir kesim mollalara göre dine aykırıydı. Aşık Veysel sazıyla Sivas’a gidemiyordu. Bir ara sazını kırmışlardı. Saz kırma zulmünü veya yobazlığını engellediğiniz zaman yobazlara zulüm yapmış oluyorsunuz. Hadi ordan!… Vicdanı olan biraz da özeleştiri yapabilmeli. İnsanın kendi özgürlük sınırlarını genişletme talebi olabilir ama başkalarının, kimsenin özgürlüğünü sınırlamayan, özgürlüklerini kısma özgürlüğü olamaz. Neyse konuyu tekrar merkeze çekelim.

Benim zulüm edebiyatından anladığım ise o zamanın bir kısım din görevlilerinin statülerini kaybetmiş olmalarıdır. Din merkezli tarım toplumundan bilim merkezli sanayi toplumuna geçiliyor. Çağı doğru kavramayanlar değişimi anlamlandıramaz. Bir de eski düzenden beslenenler yeni düzende çıkarlarını kaybederse, direnirler.

Statü kaybına dönersek, iyi de, statü kaybı devlet eliyle, özellikle mi yapılmıştır? Haksızlık mı yapılmıştır. Ankara’dan çıkan bir kararın Anadolu’nun ücra bir köşesinde nasıl uygulandığı, uygulayan memurun çapı kadardır ve niyetine göre değişir. Buradan da hareketle ülkenin binlerce yıllık yönetim anlayışını biraz bilen ve gözleyen biri olarak haksızlık yapılmadığını söyleyecek değilim ama haksızlığın resmi bir politika biçiminde ve sistemli olarak yapıldığına da inanamıyorum, hem de dine karşı! O zamanın din anlatımlarında cahilce bir rivayetler yığını anlatılıyordu ve birçok hikâye veya çıkarım gayri İslamiydi. Sözünü ettiğim imam bir Cuma hutbesinde dünyanın oluşumu diye feriştah hikâyesi anlatmış ve çocuk halimle beni çok şaşırtmıştı. Yeni yönetim dinin doğru anlaşılması için çalışıyordu. Elmalılı Hamdi Yazır’a Kur’an Meali yazdırılmış ve Atatürk’ün kişisel parasıyla çoğaltılıp Anadolu’ya dağıtılmıştı. Önemli bir hadis kitabı olan Sahih-i Buhari Atatürk’ün isteğiyle MEB tarafından çevirtilip yayınlanmıştı. Yönetimin dinle değil irticayla sorunu vardı. Atatürk irticaı ülkenin gelişmesini engellemek olarak görüyor ve vatan hainliği ile eşdeğer görüyordu. Kur’an okuyanı cezalandırmak, Kur’an toplatmak ve yakmak mantıklı ve inandırıcı değil. Daha sonraki dönemlerde toplanan Kur’an olmuştur ama bunlar yanlış veya yanlış meallendirilmiş Kur’anlardı. Gençliğimden hatırlıyorum; Bir Kur’an mealinde mealci bir ayeti “solcular cehennemlik, sağcılar cennetliktir” diye anlamlandırmıştı. Allah’ın kelamını değiştirmiş! Bu mealin toplatıldığını ise hatırlamıyorum. Buna ne demeli?

Bunlara zulüm diyeceksek, 12 Eylül sonrasındaki gözlemlerime ne diyeceğiz? 12 Eylül Amerikancı (ve sonraki gelişmelere bakınca İslamcı) darbesinde henüz lisedeydim, pek bir şeyden anlamıyordum ama sokaklarda çıldırmış yüzlerce işkence mağduru gördüm. O günlerde en ufak bir ses çıkarmak dahi mümkün değilken, polislerin yanında bile “Kahrolsun faşizm, yaşasın bağımsız Türkiye” diye sokaklarda, caddelerde tek başına slogan atıyorlar ve başta polis olmak üzere “deli” gözüyle bakılıyor, çoğu da acıyordu. Onlarcasına tanık oldum. Çıldırmadan ya da işkencede ölmeden çıkabilenlerden yüzlerce işkence sahnesi dinledim. Milyonlarca kişiydiler. Onlar da bu milletin çocuklarıydılar. Zulüm budur. Yapanlar hayattadır, epeycesi de devletin yukarılarına terfi etmiştir. Mazlumlar da hayattadır ve çoğu öyle bir zulümden geçmiştir ki söylemek, yazmak bir yana yaşadıkları vahşeti kendilerine bile itiraf edememektedirler.

Bizim imamın yaşadığı zulüm ise ötekilerinki ne?

Kabul edelim, “velev ki” zulme uğradılar, kim uğramadı ki? Yine de zulmün en azını yaşamışlardır. Bu ülkede okuyan, düşünen, konuşan, vatan ve millet derdi olan Kemalist’i de, Sosyalisti de, Ülkücüsü de, İslamcısı da zulüm görmüştür. Hepsi değil; batı karşıtı ve sömürü karşıtı olanlar. Kendi acılarını görürken başkasının kat be kat yaşadığı acıları da görmek vicdan gereğidir. Belki o zaman insanî sorumluluğunu yerine getiren insanlarımızı artık imha etmez, yeni acılar yaşamaz ve ülke, millet ve insanlık üzerine düşünürüz.

Statü Kaybı veya Müslümanın Düşmanı Kimdir Meselesi

Zulüm demagojisinin statü kaybından kaynaklandığını söylemiş olduk. Din kurumundan ekmek yiyenlerin statüsü neden düştü, sadece bizde mi oldu? Biraz geriye dönelim.

İyi bir tarih hatta uygarlık tarihi eğitiminiz varsa insanlara geçmişi doğru öğretir; kafaları berraklaştırırsınız yoksa insanları birbirine düşman edersiniz. İnsanımızın birbiriyle böyle sert tavırlarla siyasi mücadele yürütmesinin başka sebepleri de var ama geçmişi doğru öğretmemek öncelikli sebeptir.

Sosyolojiye bakmayı öneriyorum. İnsanlık avcılık, toplayıcılık gibi tabiattan geçinme aşamasını geçtikten sonra, nasılsa nasıl, toprağı işlemeye başladı. Toplayıcılığı bırakıp üretim yaptı. Konar-göçer yaşamak yerine yerleşik hayata geçti. Köyler ortaya çıktı. Ortada bugünkü manada bir devlet örgütü ve anayasa yoktu. Mesela Alo 155 yoktu. Polis, Jandarma, mahkeme de yoktu. Gücü yeten yetene anlayışı hakimdi. Adalet hak, hukuk babayiğit olanın ya da çok sayıda eli değnekli oğlu olanın dediğiydi. Bu süreçte din kurumu insanlığın imdadına yetişti: Öldürmeyeceksin, çalmayacaksın, zina etmeyeceksin… Bütün dinler benzer hükümler ortaya koydular. En dindar olanlar en iyi insan oldular. Herkes çocuğunu başı belaya girmesin ya da başkasının başına bela olmasın diye yetiştirme gayreti içine girdi. Devlet ya da devletimsi yapılar toplumun huzur ve düzeni için din ve din kurallarını hakim kıldılar. Din bütün sorunları çözüyordu. Anayasa da, yasa da dine dayalıydı ve din kurallarıydı. Eğitimin görevi dini öğretmek, adalet kurumunun görevi din kurallarına göre adalet dağıtmak, felsefe dini açıklama ve dine sorulan sorulara cevap vermek üzerine kuruluydu. Tarım toplumu böyle bir toplumdur. Ortaçağda adı bugünlere gelmiş ve çok şey borçlu olduğumuz Doğulu ve Batılı bilginler aynı zamanda din bilginiydiler. Öyle olmak zorundaydılar. Doğa bilginleri de öyleydi. Cebir’i kuran Cabir de, Algoritmayı kuran El Harezmi de, Genetiği kuran Mendel de…

İmamlar mı? Onlar da saygındı. İnsanlara insanlığı öğretene saygı duyulmaz mı? Belirtmek gerekir ki, imamlık şimdilerde olduğu gibi maaşlı bir meslek değildi. Sünniliklerde namaz kılmayı bilen herhangi bir Müslüman cemaatin önüne geçerek namaz kıldırırdı. İmamlık yapana ücret de verilmezdi. Sevap kazanılırdı, o da Allah’ın takdirindeydi. (Az sayıdaki büyük camiiler istisnadır ve orada görevli imam vardır. Onun hayatını sürdürmesi için de camii cemaati bağış toplardı. Aynı durum Alevilikte de vardı ve bugün bile Aleviler dedelere hakullah verirler, maaş verilmez.)

Türk-İslam bilginleri akıl ve uygarlık bayrağını göndere çektiler. İmancılarla çekiştiler ve kaybettiler. İmansız olduklarından değil, imancıların bilim ve felsefeyi sadece ilahiyat ile sınırlandırmaları yüzünden! İmancılar fizik, kimya, biyoloji, felsefe ve matematiği ilimden saymadılar (izleyicilerinin hala çekinceleri vardır). Bilimciler ilahiyatçılar karşısında kaybetti ve İslam dünyası bilimdeki öncülüğünü yitirdi. Akılcı-bilimcileri boğuldular. Neyse ki akılcı-bilimci İbni Rüşt gibiler aracılığıyla akılcılık Batı’ya aktarıldı. Batıda aklın saltanatını kuran Avrupalılar Türk-İslam bilginlerinin kitaplarını yüzlerce yıl okuyarak Aydınlanma devrimini yaparak Rönesans ve reform sonrasında Sanayi Devrimini yaptılar. (Geçmiş saltanatını sürdüren ve gelişmelere direnen papazlara, hahamlara hiç de iyi davranmadıklarını geçerken söylemiş olalım! Saygınlıkları, statüleri yerle bir oldu. Bilimsel devrimi kavradıktan ve itirazlarını kaldırdıktan sonra yeni yeni saygıdeğer oluyorlar.) Sanayileşme bilimin yol açtığı bir devrimdi. Bilimde ilerlediler, bilgiyle teknoloji ürettiler, Doğu’yu, İslam dünyasını bilimle yendiler.

Bizim Osmanlı’dan beri yaptığımız ıslahat ve devrimlerin amacı yeniden akılcı-bilimci olmaktır. Dini kendisine kalkan yapıp, çağdışı saltanatını sürdürenlerin kenara çekilmesini isteyince bunu zulüm diye anlayıp feryadı basıyorlar!

İslam dünyası halen akıl ve bilim karşıtı imancıların kontrolünde ve hali ortadadır. Doğulu akılcı-bilimciler çeşitli renkleriyle, cemaat ve gruplarıyla ilahiyat merkezli düşünenlerin baskısı altındadırlar.

Sorun şu ki, İslamcı tayfa eşitliği kabul etmiyor. Onlara göre burası İslam ülkesidir ve İslamcılar (Müslümanlar değil) ülkenin asıl sahibidir. Diğerleri köledir, haddini bilmeli, yaşayabildiklerine şükretmelidirler.  Eşit ilişkiyi kendilerine hakaret sayıyorlar. Üstelik kendileri yüzlerce yıl öncesinin İbni Filakesin öğüt ve değerlerine göre yaşamayı Müslümanlık sayıyor, ezberledikleri imam hatip ilmihaline uymayanları da Müslüman saymıyorlar. Bu deli gömleğini herkese giydirmek istiyorlar. Çağdışı davranışlarına karşı çıkınca, onlara yani İslama karşı çıktığınızı sanıyorlar. Güçlüyseler her türlü adaletsizlik ve ahlaksızlıkla farklı olanları yok ediyor, güçsüz iseler şımarıklıklarına “hayır” demekle onlara zulüm etmiş oluyorsunuz! İslamcının psikolojisi budur.

Zulme kim uğruyor? Allah aşkınıza bin yıllık zihinsel baskı yetmedi mi? Müslüman’a en büyük zulüm, Müslüman’ın aklına zincir vuran din esnafından kaynaklanmıyor mu? Müslüman toplumların hali nedir? Son birkaç yüzyılda ne icad ettik? Bol miktarda şeyhimiz, ilahiyatçımız, maaşlı imamımız var, peki, eczanede müslümanlara ait bir ilaç satılıyor mu? Kullandığınız araçlara bakın, hangisini müslümanlar geliştirmiştir? Ezcümle, zamanede dinden geçinen esnaf, Müslüman toplumların en büyük düşmanı haline gelmiştir.

Hep Seni Sevdim, Can, Sana (Şiirler)

HEP SENİ SEVDİM

Ben kimseyi senin kadar sevmedim,

Kimseyle de mutlu olamadım.

Emanet sevdalar giydim üzerime,

Her birinde seni aradım.

Gözlerinde emanet aşklarımın,

Sen vardın…

Çok sevildim ben,

Sevdiğimse sadece sen..

Korkardım böylesi sevmekten,

Gün gelip de seni kaybetmekten.

Gözlerim başka gülerdi sen yanımdayken,

Sesim daha buğuluydu,

“Seni seviyorum” derken…

Biliyor musun?

Yamalı aşklarıma inat,

Hiç vazgeçmedim seni sevmekten…

Çok sevildim ben,

Sevdiğimse yalnızca sen..

                   Deniz Sütel

CAN

Uzun zaman oldu haber yok senden…

 “Uzun” dediğime bakma,

 Alt tarafı bir hafta…

 Ama bu bir hafta sanki yıldır bana.

 Can… Söylesene nerdesin, neylersin?

 Seni özlemeyi bile sevdiğimi bilirsin,

 Belki de ondandır bu gizemin.

 Seni kıracak bir şey yapmadım, bilirim

 Kırılmalara aldırmaz aşkımız bizim,

 Hey dargınlık sen neyin nesisin?

 Geçmiş zamanlarda, ötelerde bir yerlerde

 Başladık biz sevmeye.

 Kıyamadık bu sevdayı yok etmeye

 Yıllar geçse de… Eskimiş olsak bile…

 Can yalvarırım ara, iki dakika bile olsa…

 Bir ses, tek nefes yetecek bana.

 Can… Beni bana bırakma!

 Ben… Kaybolurum yokluğunda.

                               Deniz Sütel

SANA

Hani ben çok severim ya kokunu

Güzelim gecede güzelliklerle,

Yaslanıp omzuna uyumak vardı,

Neyleyim…

Hani ben çok severim ya sesini

Güzelim gecede güzelliklerle,

Mısraların tadını paylaşmak vardı,

Neyleyim…

                      Deniz Sütel

Vatan

Vatan

Antalya’da bir mavi su

Posof’ta bir çorak tarla

Gümüşhane’de bir yemyeşil bahçedir.

Vatan

Sivas yaylasında

Yıldız bakışlarıyla aydınlanan

Ipıssız bir gecedir.

Vatan

Kelkit’te bir kardeş mezarı

Zonguldak’ta bir maden işçisi

Rize’de çay toplayan bir gelin

Ve seccadesinde namaz kılan bir ihtiyar annedir.

Vatan

Aydın tebessümüyle Aslıhân

Ve duru bakışlarıyla Emine’dir.

Vatan

Hudut boylarında dalgalanan

Güzel bayrağımızda

Hare haredir.

Vatan

Küçük ellerinin avuçladığı

Sade bir toprak parçası değil çocuğum

Toprakla büyüyen bir kutsal düşüncedir.

Kulluk Et Demiyorum

Sana kulluk et demiyorum

Yurdun toprağını öp

Ona kullar değil, fedakâr insanlar gerek.

Onun, senin benim gibi şairleri çok

Büyük yurda şimdi dehalar gerek.

Başını dik tut,

Eğilme,

Zirve olamasan da sağlam bir kaya ol,

Basamak oldum ben sana azizim,

Sırası gelince sen de basamak ol.

Erkin Vahidov. Seçme Şiirler. (Haz. Bayram Orak). Ankara: Kültür Bakanlığı yay.

 

Ilgıt Ilgıt Seher Yeli Esiyor

Ilgıt ılgıt seher yeli esiyor

Gavur dağlarının başı duman mı

Gönül aşk atıyla dağlar aşıyor

Bre beyler cünunluğun zamanı mı

Aşağıdan iskan evi olunca

Sararıp da gül benzimiz solunca

Malım mülküm seyfi gözlüm kalınca

Kaypak Osmanlılar size aman mı

Aşağıdan iskan evi geliyor

Bezirganlar koç yiğide gülüyor

Kitabın dediği günler oluyor

Yoksa devir döndü ahir zaman mı

Aşağıda akça çığın ötünce

Katar başı mayaların sökünce

şah’dan ferman Türkmen ili göçünce

Daha da hey Osmanlı’ya aman mı

Dadaloğlu’m sevdası var başımda

Gündüz hayalimde gece düşümde

Alışkan tüfekle dağlar başında

Azrail’den başkasına aman mı

Yedi İklim Dört Köşeyi Dolandım

Yedi iklim dört köşeyi dolandım

Meğer dünya her tarafta bir imiş

Ben dünyayı Al’Osman’ın sanırdım

Meğer dünya dört sultanlık yerimiş

İrili ufaklı insan piç oldu

Onlar doğdu geçinmesi güç oldu

Altı arap atlı bahbaz nic’oldu

Mamur sandım yalan dünya çürümüş

Okuttuğun tutmaz oldu alimler

Kalktı da kitaplar arttı zulümler

Terlemeden mal kazanan zalimler

Can verirken soluması zor imiş

Kulak verdim dört köşeyi dinledim

Meğer gıybetimi eden çok imiş

Çok yaşayıp mihnet ile ölmeden

Az yaşayıp dem sürmesi yeğ imiş

Dadaloğlu’m der ki sözüm vasiyet

Benim sözüm dinleyene nasihat

Besmelesiz kazanılmış piç evlat

O da dünyasına ziyankâr imiş

Kadınsı Yansımalar – 8

Şu aralar “keyif” almış başını uzaklaşmada. Kırgınlıklar, kopukluklar had safhada.  İnat yapar gibi her bir dellenme üst üste gelmede.  Dostlar ya da dost görünenler bir bir gitmede.  “Dostluklara değer veririm.” gibi beylik laflara sığınanlarsa içten içe yok olmada. Yaprak dökümü böyle bir şey olsa gerek…

Senaryo aynı, film aynı, başrolde Aylin. Esas kızın etrafındakiler değişmede. Dönem dönem yaşıyor aynı duyguları. Her seferinde “Şaşırmam bu kez” dese de olmuyor, beceremiyor. İçi feryat figan. “Alışırım” la avunuyor. Halbuki olağan şeyler bunlar, devir daim meselesi yalnızca. 

Aylin’de de kabahat var. Patavatsızlığı üzerinde. Dangıl dungul, hatır gönül olayını bitirdi. Aklına geleni söylüyor şu aralar. İçinden ne gelirse, nasıl isterse öyle. Fena da olmuyor ha…  Kendinde biriktirmiyor, aklındaki dilinde.  Sonuç korkunç, kayıplar öyle bir hal aldı ki, “Kırık Kalpler Sokağı” yakında mahalleye, semtlere, hatta belki de ilçelere dönüşmek üzere. Kim bilir belki de, “Kırık Kalpler Şehri” var olacak nihayetinde.

Üzgün. Kendine öylesine yeter hale gelmiş ki. Baktı, denedi. Kimsesizlik hallerinde becerebildiklerini gördü, yalnızlar rıhtımında kendisiyle bütünleştiğinin farkına vardı. Kendine yetebilmenin doyulmazlığını duyumsadı. Yalnızlığını sevdiğini anladı. Çevresinde abuk sabuk anlaşılmaz dostluklar olmasındansa böylesi daha iyi diye tesellilerde.  Fazlaca mı seviyor kendini ne? Bencillik mi ondaki anlamsız ifade? Sanmam! O kazık atmaz ki kimseciklere. Arkadaşlığı sağlamdır. Bir kere ağzı sıkıdır, ser verir sır vermez. Paylaşmayı bilir. Dert ortaklığını sever.  Dinlemeyi bilir en azından…  Dinler gibi görünmez, gerçek anlamda dinler. Zaman harcar, emek verir dostluklar için.  Değer verir. Pürüzlerin ardından kaçmaz, “Hadi canım sen de! Git olmasan da olur, hatta daha iyi olur.” demez. “Biz incitiyoruz birbirimizi, görüşmeyelim, seninle dost olmak istemiyorum” lara sığınmaz.

Anladı son günlerde: Uğraşan o, çabalayan hep o. Azıcık nazlansa kimse yok yanında. Çizgisi hiç bozulmamalı anlaşılan.  Her daim, her istenilen saatte ve mekânda hazır olabilmeli. O güçlü. Yok sızlanmaya hakkı. Gücü tükenemez. Yorulamaz, bıkamaz. Her işin üstesinden gelir, beceriklidir.  Kimin ihtiyacı varsa o orada olmalı ve sızlanmamalı. Sükûnet halinde ve hazır olda… Anladı kendisinden beklenenleri sonunda! Geç bile kaldı belki de algılamakta.

 Baktı ki, o iyiyse herkes iyi, o gülerse etrafta neşe doludizgin. Üzgünse, azıcık sızlanıyorsa yalnız kalır. Susmak bilmeyen telefon susar, mesajlar kesilir. Sessizlik alabildiğine uzanır yanı başında.  

Gerçek dostluk nedir? Dost nedir? Her zaman, iyi günde, zorda yanında olandır. Küçücük sarsıntıda kaçmayandır.  Paylaşandır. Rüzgâr ne kadar derinden savursa da karşı koyandır.  Bundan sonra böyleleri varsa onu bulur.  Gerisi boş.  Hava, cıva. “Lay lay lom” lara karnı tok.  Umurunda bile değil.  Son günler o kadar güzel bir elemeye sebep oldu ki anlatılır gibi değil. Anladı akla karayı, sildi tüketenleri. İnsan olduğunu, kızabileceğini, kırılabileceğini unutanları sildi.  Hem de tereddütsüz, apaçık, duraksamadan. Pişman olmayacağına inandırarak kendini.  Böylesi silmeler de güzelmiş demek ki…  Arada bir elekten geçirilmeli mi acaba dostlar, dostluklar?

Güzellik Bahşiştir

Seni her görende mat kalırım ben

Anne tabiatın sahavetine

Sanki şu tabiat güzelliğinden

Bir parça ayırıp bahşetmiş sana…

Yüz defa,

Bin defa baktım,

Ben ancak

Bir kusur görmedim sende…

Güzelsin!

Övünme.

Bununcün kendine yok, yok

Ana tabiata minnettar ol sen!

Güzellik bahşiştir…

O özyerini değişir.

Bahşişle övünmez insan.

Hakikat şudur ki, verdiklerini

Alır elimizden zaman, bir zaman.

Kendini bahşişle güvensen-kına.

Güven bu dünyada kazandığına.

Nisan 1965

Bahtiyar Vahabzade. Gün Var Bin Aya Değer. Kaynak Yay.  S. 48.

Süt

Havanın artık iyiden iyiye soğuduğu, ayazın kapıdan bacadan içeriye dolduğu bir kasım gecesinde, sobanın sönmeye yüz tutmuş ateşine daha, biraz daha yaklaşıp ısınmaya çalışan dört küçük çocuk ve bir kadın… Anadolu’nun uzak dağları arasında, küçük bir kasabada, kaymakamlıkta memur olan bir babanın yaklaşan kışı kaygıyla bekleyen karısı ve hiçbir şeyden habersiz dört çocuğu…

     Hayır hayır, aslında çocuklardan birinin her şeyden haberi vardı. Aldığı üç kuruş parayı her gece kumar masalarında harcayan, içmeye başlayınca düz yolda yürüyemeyecek kadar sarhoş olan ve hemen her gece sabaha karşı eve gelen babalarının durumundan Yunus’un haberi vardı. Eylül ayında ilkokul birinci sınıfa başlayan Yunus, henüz yedi yaşındaydı ve dört kardeşin en büyüğüydü. Bir yandan kardeşlerini oyalarken bir yandan annesi gibi o da içten içe düşünürdü, “Ev sahibi birikmiş kirayı ne vakit isteyecek? Ya dam bu kış da akarsa? Öğretmenin istediği hikâye kitabını nasıl alacağım? Ve her şeyden, hepsinden önemlisi babam bu gece eve saat kaçta gelecek?” İşte geceleri bu sorularla uyurlardı dört çocuk ve bir kadın…

     Kasabada Yunus’u hemen herkes tanırdı. Sabahın erken saatinde daha birçokları uykudayken Yunus, alır eline annesinin tutuşturduğu süt kovasını, siparişleri dağıtırdı. Dedesi ölmeden evvel annesine bir miktar para bırakınca, annesi bu parayı kocasına kaptırmadan bir inek alıp sütünü de satmaya başlamıştı. Aslında dört küçük çocuğun da annelerinin de umudu işte bu cılız, sarı inekti ki çocuklara babalarının yapamadığını yapmış ve çocukların karnını bir nebze olsun doyurabilmişti. Bu yüzden olacak ki Yunus, bir vefa borcuyla güderdi ineği. Okuldan dönünce her öğleden sonra kırlara götürüp yayar, yayardı ki biraz daha süt versin ve öğretmeninin bahsettiği dağlarda yaşayıp koyun güden kızın öyküsünü anlatan kitabı alabilsin.

        Yunus, sabahları kardeşlerinden önce uyanır, yeni sağılmış süt kokusundan anlardı annesinin uyanıp götürülecek sütü erkenden hazırladığını. Yunus, aslında süt içmeyi çok severdi ama bir gün olsun aklından geçirmemişti kendi ineklerinin sütünü içmeyi. Annesi okula giderken tutuştururdu süt kovasını Yunus’un eline. Bu yüzden Yunus, diğer çocuklar gibi hoplaya zıplaya okula gidemez; kova, çalkanıp da süt eksilmesin diye ihtiyatla yürür; zayıf, yaşıtlarına göre ufak bedeni kovayı taşıyabilmek uğruna bükülürdü. Okul yolu uzasa da severdi yürümeyi Yunus, yürürken düşünmeyi…

       “Acaba dağ evinde dedesiyle beraber yaşayan o küçük kız da koyunların sütünü satıyor mudur? Belki dedesi onu da yolluyordur komşu evlere süt dağıtması için. Öğretmenim bundan hiç bahsetmedi. Ama bir keresinde demişti o kızın yaşadığı ülke uzak,  güzel bir ülkeymiş. O kızın yerinde olsam yani sütleri satmak zorunda kalmasak hepsini içerdim.”

     Gökyüzünün griye döndüğü zamanlarda ayaz, bir bıçak gibi değerdi insanın tenine. Biraz yürüdükten sonra sütü bırakacağı evin kapısına geldi Yunus. Bu ev, kasabanın en gösterişli evlerinden biriydi. Bazen okuldaki çocuklar, onu bu evin kapısında görürler ve kim bilir belki de Yunus’un bu evin çocuğu olduğunu düşünürlerdi. Üşüyen elleri kapı tokmağına yetişmeyince kapının hemen yanında duran irice taşın üzerine çıkıp da çaldı kapıyı. İlk çalışında kimse duymamış olacak ki biraz daha sertçe vurdu bu kez kapıyı. Beklerken gözü kapının oymalı nakışlarındaydı. Derken üzerine pembeli morlu bir sabahlık giymiş orta yaşlı bir kadın açtı kapıyı. Banka müdürünün karısı Şenay Hanım’dı bu. Kapının sesine uyandığı darmadağınık saçlarından anlaşılan Şenay Hanım, tek kelime etmeden kovayı alıverdi çocuğun elinden, içeride boşaltıp getirdi kovayı. Kapıyı kapatırken evin kedileri Şenay Hanım’ın ayaklarına dolanıyordu.

       Sabahın ayazında Yunus’un üşümemek için fısıldadıklarını elbette kimse duyamazdı.

       – Günaydın Şenay Teyze

       – Günaydın Yunus, nasılsın bakalım?

       – İyiyim. Sağ olun.

      – Çalışkan bir çocukmuşsun ha Yunus. Öğretmeninden alıyorum haberlerini. Annene çok selam söyle. Sütünüzün yoğurdu çok güzel oluyor. Parayı kaybetmeden götür emi çocuğum, kalanına da okulda bir simit- ayran alırsın benden?”

     Yunus, bütün gün okulda dağ evinde yaşayan kız ve dedesinin sütleri ne yaptığını düşünüp durduysa da öğretmenine soramadı. Eve döndüğünde üzerini bile değiştirmeden ineğin önüne biraz saman koydu. Sonra hemen yan tarafta kendi oturdukları odaya –evleri ahırdan bozma, güneşi neredeyse hiç görmeyen, küf kokan iki odadan ibaretti- geçti. Annesi ve kardeşleri tarhana çorbasını kaşıklamaya başlamıştı bile. Yunus da sofraya oturup tam kaşığı ağzına götüreceği sırada iki adam belirdi kapıda. Gelenler ev sahibi ve babasının alacaklılarından biriydi belli ki. İçeriye şöyle bir göz atıp da para edecek bir şey olmadığını görünce yan tarafta bağlı duran ineği teklifsizce çözüp götürdü adamlar. Hiçbir şey söylemeden, sormadan, görmezden gelerek kapıda bekleşip duran dört küçük çocuk ve bir kadını… Havanın artık iyiden iyiye soğuduğu, ayazın kapıdan bacadan içeriye dolduğu bir kasım günüydü.

       Birkaç gün sonra banka müdürünün karısı Şenay Hanım o büyük evin koridorlarında söyleniyordu.“Çocuk süt getirmez oldu, parayı az buldular herhalde. Ne yiyecek benim kedilerim şimdi?

 

Koca Başlı Koca Kadı

Koca başlı koca Kadı
Sende hiç din iman var mı
Haramı helali yedi
Sende hiç din iman var mı

Fetva verir yalan yulan
Domuz gibi dağı dolan
Sırtına vururum palan
Senin gibi hayvan var mı

İman eder amel etmez
Hakk’ın buyruğuna gitmez
Kadılar yaş yere yatmaz
Hiç böyle bir şeytan var mı

Pir Sultan’im zatlarımız
Gerçektir şöhretlerimız
Haram yemez itlerimız
Bu sözümde yalan var mı

 

Kıskançlık ve Çocuk

Kıskançlık, yitirilmek istenmeyen bir kişinin ya da bir ilişkinin yitirileceği ya da tehdit altında olduğu sanısıyla yaşanan karmaşık bir ruhsal yaşantıdır. Kıskançlıkla birlikte çoğu zaman öfke, değersizlik, mutsuzluk, yalnızlık ve çaresizlik gibi duygular da yaşanır. Bu duygulara değersizlik ve özgüvensizlik ile ilgili düşünceler eşlik eder. Kıskançlık hem sahip olduğunu yitirebileceği (başkalarına kaptıracağı), hem de başkalarının sahip olduğuna kendisinin de sahip olması gerektiği düşünüldüğünde hissedilebilen bir duygudur.Özellikle küçük çocuklarda yeni doğan kardeşi kıskanma kimi zaman yaşamı etkileyecek ve davranış bozukluğuna neden olacak derecede yoğun yaşanabilen bir duygu olabilmekte ve yardım gerektiren bir hal alabilmektedir.

KISKANÇLIĞIN TEMEL NEDENİ VE BELİRTİLERİ:

Doğal bir duygu olan kıskançlık sevilen kişinin bir başkasıyla paylaşılamamasından ve temelde güvensizlikten kaynaklanır. Kendine acıma, üzüntü, küçük düşme korkusu, can sıkıntısı, öfke, nefret ve intikam alma düşüncelerinin yanı sıra sevgi, koruma ve yakınlık hissetme isteği gibi karışık duyguların bir bileşiminden oluşmaktadır.

KISKANÇLIK ÇEŞİTLERİ

Meslektaş kıskançlığı:

      

    “Çekememezlik; kıskançlıktan doğan davranıştır. Örtülü bir rekabete yol açar ve çalışan çekemediği kişinin “ayağını kaydırmaya” çalışır.

Buğz etmek; kin beslemek, nefret etmektir. Rekabet edilen kişiye açık tavır alınmıştır. Çekişme çatışma ve düşmanlık düzeyine ulaşmıştır. Karşı taraf da durumdan hoşnutsuzdur. Savunmanın lüzumsuzluğunu görüp o da saldırmaya başlar. İş ortamını ciddi biçimde bozacak sonuçlara yol açar.

Gıpta etmek; imrenmektir. İmrenme ise sahip olunmak istenilen şey ya da durumda olmayı istemek anlamına geliyor. Gıpta etme ya da imrenme başkasından örnek alarak öğrenme anlamı taşır. Zımnen öğrenerek onu geçmek anlamına gelir. İmrenme, içinde imrenilene karşı hayranlığı da barındırır. İmrenme taklide de yol açabilir ama kişi bunu kısa zamanda aşar”

Kardeş kıskançlığı:

Özellikle küçük çocuklarda yeni doğan kardeşi kıskanma kimi zaman yaşamı etkileyecek ve davranış bozukluğuna neden olacak derecede yoğun yaşanabilen bir duygu olabilmekte ve yardım gerektiren bir hal alabilmektedir. Doğal bir duygu olan kıskançlık sevilen kişinin bir başkasıyla paylaşılamamasından ve temelde güvensizlikten kaynaklanır. O ana kadar kendine yöneltilen ilgi ve dikkatin kardeşine yöneltilmesinden doğan rahatsızlık en temel nedendir. Kardeş kıskançlığı, kendine acıma, üzüntü, küçük düşme korkusu, can sıkıntısı, öfke, nefret ve intikam alma düşüncelerinin yanı sıra sevgi, koruma ve yakınlık hissetme isteği gibi karışık duyguların bir bileşiminden oluşmaktadır. Bu duygulardan en etkili olanları öfke, kendine acıma ve üzüntü duygularıdır.  Bu kıskançlık en sık rastlanılan kıskançlık türü olup, bunun yanı sıra meslektaş, komşu, hayvan, vb çok sayıda kıskançlık türüne rastlamak mümkündür.

Kıskançlığa bilgi türlerinin bakış açıları:

Bilimsel bakış açısı: “Beyinde salgılanan dopamin denilen hormon artarsa kişi var olmayan şeylerin varlığına inanır. Etrafta istenildiği kadar tersini ispatlayan delil olsun asla ikna olmaz. Sürekli savını destekleyecek deliller arar. Ayrıca bu kişiler tek bir takıntıları dışında normal bir hayat sürdükleri için başkalarını da rahatlıkla ikna edebilirler.”

Dinsel bakış açısı:  Kıskanç kişiler diğer insanların güzelliğinden ya da başarısından rahatsız olur, sıkıntı ve hırs duyarlar. Hatta bu hırsları onları karşılarındaki kişilere zarar verme isteğine kadar götürebilir. Allah Felak Suresi’nde müminleri, haset edenlerin şerrine karşı “De ki: Sabahın Rabbine sığınırım. Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfüren-kadınların şerrinden ve hased ettiği zaman, hasetçinin şerrinden.” (Felak Suresi, 1–5) ayetiyle uyarır.

Yine aynı şekilde bir bakış açısıda peygamber efendimizin bir hadiside şöyle rivayet edilir: Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor:[1]

Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Kıskançlık yapmaktan sakınınız. Zira kıskançlık, ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi iyilikleri yer bitirir.”

Sosyolojik bakış açısı: Toplumda kıskançlık duygusunun en çok göze takılan yönünün suç oranını artırıp toplumsal huzuru bozmasıdır. Bunu yakın çevremdeki tüyler ürpertici olayla aktarmak istiyorum: VAN’ın Özalp İlçesi Dorutay Köyü’nde Çeliker ailesinin 3 Mayıs 2009’dan beri kayıp olan 3 yaşındaki kızları Zehra, akrabaları ve aynı zamanda komşuları olan Derya Tunç’un evindeki çeyiz sandığında ölü olarak bulundu. Derya Tunç, çocuğu kendisinin sandığa koyduğunu itiraf etti. Olayın şokunda olan anne Aycan Çeliker, kızının katilinin tutuklanmasını değil, idam edilmesini istedi. Sırf kendi çocuğu olmuyor diye böyle bir çirkin olaya şahit oluyor ve toplumca üzülüyoruz.

Estetik bakış açısı: Kıskançlık çirkin bir davranış olup hem kıskanan kişini kendisine hem de kıskanılan kişiye çirkin davranışlara sebebiyet verebiliyor.

Ahlaki bakış açısı: Bu bilgideki temel çıkış noktamız iyi kötü olduğu için ahlaki bakışımızın kıskançlığın kötü bir davranış olarak nitelendirdiğini görüyoruz, çünkü ahlaki bakışın bir yönünde yararcılıktır ve kıskançlık duygusunun insana yarardan daha çok zarar verdiğini gerek bilimsel bakışlar ve gerekse çeşitli meslek yaşam alanlarında da bakıldığında kötü sonuçlar doğurduğunu görüyoruz.

Bir hikayeyle kıskançlık: Bir gün bir padişah iki esnafın rekabetini müşahede eder ve bu iki esnafın rekabet içinde olduklarını görür ve şöyle bir çözüm önerisinde bulunur: bir esnafa der ki sen kendin için ne istersen senin komşuna iki katını vereceğim der bunun üzerine esnafın isteği düşündürücüdür “benim servetimin yarısını al” der  bu hikayede de anlaşılacağı üzere hasetin kişiye faydasından daha çok zarar verdiğini  anlıyoruz.

Haset

  Hasetin yararından daha çok zararı vardır ama belli bazı alanlarda ve billi kişilerde bazen iyi sonuçlar doğurabiliyor. Bunu bir örnekle açıklayacak olursak: akademik başarısı düşük bir öğrencinin akademik başarısı yüksek olan birini kıskanıp onun gibi başarılı olmayı isteyip bu yolda güdülenmesi gibi.

HASETİN ÖNLEMLERİ NELER OLABİLİR?

Bunun belki de en etkili yolu ailenin bilinçli olmasıdır çünkü bütün duyguların temelinde aile faktörü çıkar bundan dolayı önlemlerin temelinde aile vardır.

Sosyal ve ruhsal açıdan sağlıklı çocuklara sahip olmanın yolu birden çok çocuğa sahip olmaktır.kardeşler arası kıskançlığı yok etmenin herhangi bir yolu yoktur ve tamamen ortadan kaldırılamaz,ancak hafifletilebilir. Bunun için doğumdan önce ve doğumdan sonra alınması gereken önlemler vardır.

Doğumdan önce yapılması gerekenler

Kıskançlığı en alt düzeyde tutmanın tek yolu, çocuk evin tek çocuğu konumundayken bütün istekleri yerine getirilmemelidir.Yani şımartılmamalıdır.İlgi sevgi normal bir seviyede tutulursa kardeşin gelişiyle de çocuk aşırı kıskançlık durumları yaşamayacaktır

Çocuk,psikolojik olarak kardeşinin gelişine hazırlanmalı ve aileye katılacak ikinci çocukla ilgili bilgiler verilmelidir.daha bebek gelmeden çocuğun ruhunda kardeşine karşı sevgi oluşması sağlanabilir.

·         Çocuğu bebeğin gelişine hazırlarken kaygılı olunmamalıdır. Bazen anne babalar öyle kaygılanır ki, sanki her şeyin sonu olacaktır ve bu kaygılarını çocuğa da yansıtırlar ’’sakın kardeşini kıskanma’’, ’’Kardeşini kıskanırsan Allah seni cezalandırır’’,’’hiç korkma senide kardeşin kadar seveceğiz’’, ’’ona ne alırsak, aynısını sana alacağız’’ gibi ifadeler çocuğu daha da kaygılandırır.

·         Bebekle ilgili yapılan hazırlıklarda abartıya kaçmamak gerekir

Doğumdan Sonra Yılması Gerekenler

·         Anne bebekle ilgilenirken büyük çocuğu tamamen ilgiden mahrum etmemelidir.

·         Anne-baba çocuğa olan sevgisini sözlerden ziyade davranışları ile göstermelidir.

·         Çocuğun yanında bebeğe aşırı sevgi gösterilerinden kaçınılmalıdır.

·         Büyükanne/baba ve misafirler daha çok bebekle ilgilenirler. Gerekirse büyük çocukla ilgilenmeleri için uyarılmalıdır.

•          Bebeğin uyuduğu ortamda gürültü çıkarttığı için sert tepkide bulunmak, çocuğun kıskançlığını arttıracaktır sert tepki ve ceza yerine daha sakin ifadelerle uyarılmalıdır.

•          Bebeğe zarar verir endişesiyle çocuk,devamlı bebekten uzaklaştırılmaya çalıştırılmamalıdır.Zarar verici davranışlara yöneldiği hissedildiğinde uyarılmalıdır;ancak uyarının boyutu Kabul edilebilir düzeyde olmalıdır.

•          Kardeşler arası kıyaslama asla yapılmamalıdır. Çünkü her biri ayrı yetenek ve ilgiye sahiptir

•          Hamilelikten once çocuk ana-babasının yanında yatarken,hamilelikle beraber çocuğu başka bir odada yatırmak yanlış bir davranıştır.Ayrıca kendi odasında yatan çocuğu, bebeğin doğumundan sonra kıskanmasın diye, ana-babasının odasına almak da doğru bir davranış değildir.

•          Bebeğin bakımıyla ilgili işlerde büyük kardeşin yardım etmesi sağlanabilir.Çocuk verilen görevi yerine getirdikten sonra övücü sözlerle ödüllendirilebilir.Bu tür etkinlikler zamanla alışkanlık haline getirilirse, çocukta kıskançlık yerine koruyuculuk duygularının gelişmesini sağlar.

•          Aile içinde işbirliği önem verilmeli.Çocukların ilgi ve yeteneklerine göre ayrı ayrı sorumluluklar verilmeli değerlendirmede çabaya önem verilmeli.

•          Çocuğun duygularıyla yüzleşmesi sağlanırsa fiziksel şiddet içeren davranışlar yok olabilir.Örneğin çocuk büyük ise,kardeşi hakkındaki duygularını açığa çıkarmasına etkin dinlemeyle yardım edilebilir.

•          Kıskançlıktan dolayı kötü bir çocuk olmadığı mesajı verilmelidir.Aksi takdirde çocuk kendini suçlu hissedecektir.

•          Kısacası, çocuk aileye yeni katılan kardeşinden once nasıl bir konumda ise,kardeşi geldikten sonra da bu konumu çok az değişiklikle aynen korunmalı.

İlköğretim öğrencisine kıskançlığın olumsuzlukları nasıl öğretilebilir?

1)    Çeşitli oyunlarla

2)    Çeşitli ödüllerle

3)    Çeşitli canlandırmalarla

4)    Çeşitli bilişse çelişkilerle

5)    Çeşitli empatik sonuçlu etkinlikler vb…

6)    Çeşitli simülasyonlarla kötü veya iyi sonuçlar gerçeğe yakın ortamlarda verilebilir.

7)    Bireylere sorumluluklar verilebilir.

8)    Müşavirlik hizmeti etkili bir şekilde kullanılabilir.

9)    Bu konuda bilhassa uzmanlardan yardımlar alınabilir.

10)İş birlikli sorumluluklar veilerek bu tür bireyler rekabet veya kıskançlık yerine bir birlerine destek olmalarının olumlu bağlılık sonucu ödüller verilebilir.

Bu becerinin kazandırılmasında bireyin gelişimsel dönemi göz önünde bulundurulup ve o dönemin bilişse, duyuşsal ve devinişsel özelliklerine göre yöntem ve teknikler işe koşturulmalıdır.

Çocuklar arasında dengeli bir tutum sergilemek bilgiye sahip olup, bilgiyi davranışlarımıza yansıtmakla mümkündür.

KAYNAKÇA

www.hz-muhammed.net/hz-muhammedden-genclere-50…/36.asp

www.kadincakararinca.com/haber/moral+dergisi/

www.ezberim.com › … › Psikoloji Psikiyatri (Ruh ve Sinir Hastalıkları)

www.enfal.de/ea8.htm

www.hurriyet.com.tr › Hürriyet Anasayfa › Tüm Gündem Haberleri

Çınar, İkram. 2009. “İş Ortamında Yarışma.” Eğitişim Dergisi. Sayı: 23 (Haziran 2009).

* Kafkas Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Sosyal Bilgiler Öğretmenliği.

Kimin Balyozu ve Kime

“BALYOZ”, AMA ACABA, TAM KİMİN BALYOZU VE  KİME? [1]

 

Bu kez; “Balyoz”dan, pek çok çakı gibi güzel insanımızdan biri olarak, Havelsan (Hava Savunma Elektroniği) Genel Müdürü olarak tutuklu, Biricik Kardeşim, Sevgili Dr. Faruk Yarman’ın; savunmasında; Değerli Avukatları’nın ustün gayretleri ve omuzdaşlıklarıyla gerçekleştirdikleri savunma ve öneriler yanı sıra, zemin olarak gözettiği, başta O, İzmir Eski Baro Başkanı Av. Noyan Özkan, Av. Türkân Savcıgil ve Prof. Dr. Mehmet Tevfik Özcan’ın müstesna katkılarıyla, hazırladığımız taslak metni, ortak kültürümüze katkı oluşturması dileğiyle, dikkatlerinize sunuyorum. 

Sevgili Faruk, aşağıdaki metin zemininde birkaç ay önce (6 Nisan’da), bir “beyanda” bulunduydu. 16 Ağustos’ta “savunma” yapabilecek. Bu “son savunmaya” zemin oluşturan metni, ayrıca dikkatlerinize taşırım.

Sağlıcakla kalın…

Nice Mutlu Bayramlar’a…

 Tolga Yarman

Biricik Kardeşim Faruk Yarman’ın 6 Nisan 2012’de Yaptığı Savunması’na (Sözlü Beyan’a) Zemin Oluşturan Metin

Sayın Heyet:

Ağustos 2011’de, Türk Savunma Sanayii’nin tepesinde, ele güne parmak ısırtan, milli kere milli, Havelsan adlı kurulusumuzun şunca yıllık önderi iken, ne olduğunu katiyen anlamadan, tutuklandim. Metris Cezaevi’ne,  oradan da buraya, Silivri Cezaevi’ne getirildim. Olup bitenin ise, belli basın organlarının yalan yanlış, ama tam bir borazan, kötüsühukusuzluk çizgisinde yazıp çizdikleri ile paralel vuku bulmuş olmasının, içimi acıttığı, cabası… Onlara gerekli yanıtlar verildi. Verilmeye devam edilecek. Allahları’ndan bulsunlar…

Buradaki hemen tüm (söylemeye dilim varmıyor, ama, hukukî niteliğimiz ortada), “sanıklar” gibi, aylar boyunca, iddianameyi bekledim.

İddianame çıktı, ama işte dağ fare doğurdu. Hayret etmemek mümkün değildi, çünkü iddianamemde, benimle doğrudan – kuşkuya yer bırakmayacak olması gerektiği bir tarafa, dolaylı olarak dahi – ilintilendirilebilecek, dişe, düz mantdığa gelir tek bir suç kanıtı yoktu.  İçim ezildi. Böyle bir iddianameyi beklemek üzere, Türk Savunma Sanayii’nin “1” numarası, görevinden apar topar alınıp, üstüne üstlük yetişme çağındaki yavrularından sökülüp tutuklanmış, zindana tıkılmış, oluyordu.

İddianamenin bütün söylediği; üstüne “Faruk Yarman, hükumeti cebren düşürmeye teşebbüs etmiştir”, o da, tam öyle olmayıp, esas itibariyle, “imâsı” çağrışan sahte bir pusulanın, bir gazoz şisesi içine tıkılıp, artık neredense, oradan, denize bırakılmasından sonra, şişe Beşiktaş İskelesi yakınında, ele geçer geçmez,  içindeki pusulaya ulaşılmasıyla birlikte, Faruk Yarman’ın, pusulanın çağrıştırması istenilen şekliyle, suçluluğuna hükmedilmiş, olmasıydı.

Lamı cimi yok: Suçum bu!

Delil; gazoz şişesi içinden çıkan pusulanın üstünde yazanlar. El insaf! Pusulayı hangi suç tasnii erbabı, bir  hinoğlu hin yazmış, belli değil, önemli de değil. Kim tıkmış onu gazoz şişesinin içine, belli değil, önemli de değil. Kim bırakmış şişeyi Beşiktaş İskelesi’ne vuracak şekilde, denize, o da belli değil, önemli de değil… Şişe var, pusula var, müellif yok, yardakçı yok… Müellifin, o arada varsa, her kimse, yardakçının mahiyeti ne, belli değil, önemli değil.. Benimle bunun doğrudan bir ilintisi var mı? Yok apaşikâr, ama işte o da önemli değil. Var diyen iddia, bunu ispat etmeyecek, ben olmadığını ispat edeceğim.

Böyle bir hakkaniyet, böyle bir adalet anlayışı olabilir mi?

Geçiyorum, çünkü, burada gerçekten de, gazoz şişesinden çıkan pusulada yazanların benimle alakası olamayacağını ispat etmek üzere, aylarımızı çürütttük. İddianame, çok açık söyluyorum, yerle bir oldu!..

Ama esas söyleyeceğim, bu değil.

Olmayan delil, ya da af buyrun düzelteyim, gazoz şişesinden çıkan, ayrıca bal gibi sahtekârlıkla üretilmiş pusuladan ibaret delilin karartılması yüksek ihtimali dolayısıyla tutuklanmış bulunuyorum.

Delil niteliği taşımayacak “pusula”, tutuklanmam gibi ağır bir sonuca maatesesüf zemin ittiaz olunmuş olup, ortada suç işlediğim şüphesi bile yeterince mevcut değilken tutuklu kalarak fiilen ceza çektirilmiş durumdayım. Ayrıca gazoz şişesinden çıkan sözüm ona delil, sadece suç tasnii (suç yükleme, suç yakıştırma) mahiyetindedir ve hukuktaki masumiyet karinesini ve ispat yükünü tersine çevirerek beni masumiyetimi ispat etmek durumuna düşürmekte, dolayısıyla  hukuku yok etmektedir. (Suç tasnii fiili ise, ceza yasamızda, malum, tasnii olunan suçun işaret ettiği ceza ile tartılır.)  

Şayet gazoz şişesinden çıkan sözüm ona delil dışında bir delil olduğu iddia ediliyorsa, bu açıkça ortaya konulmalıydı. Konmadı… Ben Ortaçağ’ın engizisyonunda yargılanmıyor ve çağdaş bir mahkeme önüne çıkarılmış isem, bilinmelidir ki, sanık olarak bilgi sahibi olmadığım ve tartışamadığım suçlamalar, bundan daha 350 sene önce hukuksuz sayılmaktaydı. Cesare Beccaria “Suçlar ve Cezalar” başlıklı kitabını ilk kez 1764’de yayınlamıştı. Bu kitabın IX. Bölümü gizli suçlamaların hukuksuzluğunu ortaya koymaya ve bizatıhi suç oluşturduğunu tasvire ayrılmıştır. (Bakınız,  Cesare Beccaria, Crimes and Punishments, İngilizceye Çev. James Anson Farrer, London, Chatto and Windus Yayınevi, 1880, s. 142-144.)

İddianame çıktı, ama doğrusu, şundan ibaret sözde delil keyfiyetini, mahkemenin göreceğini, ümidettim.

Maateessüf, göremediniz.

Vakıa şu ki, gazoz şişesinin içinden çıkan, ayrıca apaşikâr sahtekârlıkla malül, pusuladan ibaret delil zemininde iddianameyi, kabul ettiniz… Dahası gazoz şişesinden çıkan pusuladan ibaret delilin karartılması yüksek ihtimali dolayısıyla tutukluluk halimin devamına hükmedegeldiniz.

Ben bir teknik hocayım, elektronik mühendisiyim ve atom mühendisiyim, ayrıca atom mühendisliği doktoruyum. Doktoramı, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bursuyla ABD’nin en tepesindeki, cennet bir üniversitede, Massachusetts Institute of Technology (MIT)’de, üstün başarıyla tamamladım, koşa koşa yurduma hizmet etmeye dödüm. Şükür ki, bir çırpıda sayılamayacak kadar çok milli esere imza attım.

Diyeceğim, savcıların, sizlerin teknik donanımdan mahrum olmanız çok tabiidir. Ama hükmünüze temel olacak teknik ayrıntıları tefrik etmeye, öğrenmeye tam açık durmamanız, korkarım, en hafif deyişle görev ihmali, giderek görev ihlâli oluşturur…   

Çocukluğumdan hatırlarım, birisi ileriye bir sav sürer, karşısındaki, “Nereden çıkarttın?” bunu diyecek, olsa:

–       Abi, gazete yazıyor, ne yani, koskoca gazete yalan mı söyleyecek,  derdi…

Savını böylesi bir mantıkla, kendince şüpheye yer bırakmayacak bir biçimde, payandalardı. 

Başka bir deyişle, yol boyu iyice anladım ki, iddia makamı da, sizler de, dikkate taşıdığımız teknik olgulardan ufak ufak elbette irkilmiş olsanız da, başta samimiyetle, ama demek ki, çok naif olarak, gazoz şişesinden çıkan pusulada yazanlara,elektronik ortamın yalan söyleyemeyeceği zannıyla, fena halde, inandınız.

Hatta, içinizde hala daha böylesi bir eğilim kalmasa, önce olmayan (hele şahsımla doğrudan ilintisi hiç bir biçimde gösterilmemiş olan ve gösterilmesi esasen mümkün bulunmayan) delil demeti, sonra ise kaç yönlü sahteciliğini, ortaya koyduğumuz, demek ki bu sefer artık kesin sahtecilikle malul, dolayısıyla olmayan delil demeti uzantısında, bunun karartılması yüksek olasılığı gibi anlaşılması imkansız bir tez ileri sürmez, tutukluluk hallerimizin devamına hükmetmekten, kendinizi çözerdiniz.

Çözemediniz. Biz, teknik olarak kendimizi yeterince anlatamamış olabiliriz, evet ama, yine de teknik feryadımıza bunca kulak tıkamanızı, adaletin tecellisi açısından gerçek bir talihsizlik olarak gördüğümü, tarihin huzurunda telaffuz etme sorumluluğundayım.

Biz diyoruz ki, “Şimdi kim istese gider 100 tane bilgisayar satın alır, her birine ayrı ayrı ‘fyarman’ kullanıcı adını verir, bunlardan, kimin hakkında ne istiyorsa, çıkartır, gazoz şişesinin içine koyar, getirir, Beşiktaş Adliyesi’nin önüne bırakabilir”.Bilgisayar kullanan çocuk bilir, bunu… Diyoruz, ama iddia makamı tınmıyor, siz tınmıyorsunuz… Hala beni, gazoz sişesinden çıkan pusulada geçen, “fyarman”la,bunu, bir ve yalnızca tek bir özneye, yani olacak şey değil, ama işte benim şahsıma inhisar ettirip, afallıyorum, bir tutmaya devam edebiliyorsunuz.

Bilirkişi diyor ki:

–       Şimdi ben sizin cüppenizi giysem, cüppeniz sırtımda, o tasarruf bu tasarruf, ardıma koymadan, bunları tek tek işlesem; yargı size dönüp, “Gel bakalım buraya hakim bey, bu tasarrufları sen işlemişsin!”, diyebilir mi? Dese, hakça olur mu?

Bilirkişi böyle diyor, ama iddia makamı tınmıyor, siz tınmıyorsunuz…

Kıyamet kadar savunma yapageldik… Uzatmayacağım… Bunların hepsi kayıtlarda…

Sizler adına, kalbî olarak söylediğime güven buyrun, kaygılıyım… Kaygımı iki boyutta açacağım. Birincisi hukukî, ikincisi tarihsel bağlamda stratejik…

Hukukî kaygım şudur:

Ortada mantığı, teknik olarak fevkalade mefluç, bir iddianame var. Pekiyi… Ama bunun karşısında onun eklemlerini liğme liğme etmiş, gayet seviyeli savunmalarımız, giderek teknik bilirkişi raporları, hatta, son dakikada da olsa, CMK 177 uyarınca lutfettiniz dinlediniz, uzman kişi (bilirkişi) bilimsel ve teknik tesbitkeri var. Bu durumda, eğer iddia hala daha, gazoz şişesinden çıkan pusulaya, “Elektronik ortamda bu, yalan olamaz!”, diye sarılmakta ise, bu, en hafif deyişle ve hukuk diliyle söyleyeyim, bir mübayenet (ciddi çelişki) var, demek olur.

Siz mübayenete son toplamda ve maateessüf iltifat, etmemiş, görünüyorsunuz. Yetkiniz tahtında olsa da, böyle davranmanız size, altından kalkılamayacak bir sorumluluk yükler. Vicdanınıza sorun, açık mübayenetin kaldırılmasına hükmetmeden, iddia makamından, neden, esas hakkında mütalla istediniz?

Bu soruyu, birazdan açacağım, tarihsel bağlamda stratejik kaygıma zemin teşkil edeceğini öngörerek, dikkate taşıyayım, istedim.

Şuna safiyane inanmak isteriz: “Mübayeneti kendi zihinlerinizde çözdünüz, iddianın somutta, tam mesnetsiz olduğunu, anladınız.” Ama o zaman tutukluluğuma son vermeliydiniz. Demek öyle değil ve hala daha iddianın ortaya getirdiği, gazoz şişesinden çıkan, üstüne üstlük sahteciliği ortada, pusulaya ve bunun (hiç bir hukuî kıymet-i harbiyesi olmamasına karşın, öyleyse hayret), geçerliliğine itibar ediyorsunuz. Ama o zaman, teknik mübayeneti resen ve aleyhimize olarak ortadan kaldırıyorsunuz ki, hakçası, buna teknik olarak hiç bir şekilde yetkiniz yoktur, olamaz!..

Böyle olunca, hukukî olarak teknik açmazınız apaşikar şudur ki, gazoz şişesinden çıkartılıp önünüze konan avuç içi kadar pusulaya; “Elektronik ortamdan gelmiş, bu budur, başka nasıl olabilir ki!”, kurgusundaki, ne denli samimi olursanız olun, yine de, teknik olarak fevkalade yavan ve feci derecede yanlış bir mantıkla payandalanmış olarak, iddia makamının, başta da sonda da, sergilediği tavırdan farksız olarak, ayrıca şunca sahteciliğin gün gibi ortaya konmuş olmasına karşın, keşke yanılsam, hala daha iltifat edebiliyorsunuz… Dönüp iddia makamına, “Senin iddiana, ‘Savunma’, ‘gazoz şişesinden çıkan, ayrıca sahtecilikle malul pusula’ diyor, sense esasa dair mütalaanda, bırak bunu irdelemeyi bir tarafa, sanki ortada hiç bir savunma yokmuşmuş gibi, önceki iddianameni tekrarkamakla yetiniyorsun”, diye çıkışacak yerde,   mazallah eğer, gazoz şişesinden çıkan ayrıca sahteciliği gün gibi ortada bulunan şu “pusulaya”  dayanarak karar verirseniz; hükmünüz; adalete, hiç kuşku yok, aykırı olmakla kalmayacak, aynı zamanda, 21. Yüzyıl’da Türk mahkemelerinin bilim dışı delileri varit saydığı gibi bir bühtanı, tarihe izdüşürecektir.

Bu, gerçekten çok acıdır. Dehşetli bir adlî hatadır. Ondan önce bir mantık garabetidir.

Buradan encamında olsun, çıkacağınızı, halisane ümidediyorum…

Besbelli bir  komplo zemininde sahtecilik ile üretilen hangi bilgisayardan çıktığı belirsiz olan, imzasız bir dijital belgeye dayalı olarak bir insanın özgürlüğünü ve saygınlığını elinden alıyorsunuz, geleceğini perişan ediyorsunuz… Bu arada yakınlarını eleme garkediyorsunuz…

Çağımızın her geçen günü, süratle gelişen ve değişen bilgisayar, giderek internet teknolojisi ürünlerinin “kötü niyetle”kullanıldığında, ne kadar tehlikeli ve can yakıcı olabileceğini söylemek, bana düşüyor olmamalı. Hele imzasız dijital belgelere, delil olarak hiç bir biçimde itibar edemezsiniz. Etmemelisiniz… Nedeni çok basit. Bakın allaşkına – makbul saydığınız yaklaşım çerçevesinde – söz gelişi, Sayın Başkan, sizin şahsî bilgisayarlarınıza, kötü niyetli bir kişi tarafından,  “Trojan” tabir olunan, bir nevi “Elektronik Truva Atı” ile “çocuk pornosu’’ yollanması ve orada yuvalandırılması işten değildir. O zaman zombi bilgisayara dönüşnüş bilgisayarınız ve şahsınız hakkında, yapılacak bir ihbarla anında uluslararası soruşturma başlatılabilecektir; bilgisayarınıza el konulabilecek, tüm kamuoyuna sızdırılacak zabıtla, gazete sayfalarında çocuk pornocusu olarak ilan edilebileceksinizdir.  Yaşamınız yıkılacaktır. 3-5 sene sonra mahkemede aklansanız bile yıkılanları geri getirmek, zedelenen onurunuzu onarmak, asla  mümkün olmayacaktır. Bu dediğim, teknik bir hoca olarak ifade ediyorum, her yurttaşımzın başına maalesef kolaylıkla getirilebilecek bir felakettir.

Burada yaşadığımız, şu dediğimden hiç farklı değildir!..                                                                                                                                                  

 Tarihsel bağlamda gelişen stratejik kaygıma gelince…

Birikimlerim itibariyle beni, ayrıca, bir enerji uzmanı olarak görebilirsiniz. Bu bağlamda son sözlerimi söylemeyi diliyorum.

İlginç günler yaşıyoruz. Öncesini kısacık olsun, hatırlamakta çok yarar var. 1980 öncesi, Türkiye’de terör tırmandırıldı. Bunu ben söylemiyorum, emniyet yetkililerimiz, örneğin Eski İçişleri Bakanı Saadettin Tantan söylüyor:

–       Hocam diyor, o günlerde, günde iki üç saat uyku ancak uyuyabiliyorduk… Olup biteni derinlemesine anlamaktan mahrumduk. Neden sonra anladık ki, solcu gençlere de sağcı gençlere de silâhlar, meğer batıdaki aynı mihraklardan, geliyormuş.

Böyle diyor, Sayın Tantan… Bu sözlerini yalnız bana değil, kamuoyuna dönük olarak, çeşitli televizyon programlarında söylediği hatırlardadır.

Diyeceğim şu: 1970’lerde, dışarıdan, maateessüf Türkiye’de darbe şartları hazırlandı. O kadar böyle ki 12 Eylül 1980’de(keşke olmayaydı, orası başka), askerî müdahalenin olmasından hemen sonra, ABD Dışişleri Bakanı, Eski Nato Başkomutanı, General Haig “Our boys have done it”, yani “Bizim Çocuklar basardılar” dedi…

“Bizim Çocuklar”dediği meslekdaşları, teşrik-i mesai arkadaşları idi.

Müdahalede bulunanlar, tasarrufları hakkında elbette tarih de yargı da, hükmünü verecektir, şu ki, samimiydiler. Samimi antikomünist, samimi Amerikandostuydular. Ama işte belli ki, müdahale esas olarak (bizim gafletimiz ve vebalimiz bizim boynumuza elbette asılı olarak ifade ediyorum), bir dış stratejinin eseriydi.   

Nitekim müdahale sonrası, bölge ufak ufak dizayn edilmeye başlandı. Saddam İran’a saldırtıldı. Saldırmasaydı tabii… Ama saldırtılması başarıldı… Giderek, Saddam’ın, Kuzey İrak Kürtleri’ne, kimyasal gazla saldırmasın,a çanak tutuldu. Ne yazık ki öyle oldu… Sonra Türkiye’ye Çekiç Güç getirildi. Hemen herkes sandı ki, PKK’ya karşı bize yardımcı olacak bir askerî gereç getirildi, topraklarımıza. Oysa, Türkiye zapt-u rapt altına alınmış olarak, Kuzey İrak, giderek bölge şekillendiriliyordu. 2003’de ise Saddam tasfiye edildi… Tasfiyeciler ki, özde Saddam’ın mimarlarıydılar, giderek, Kuzey İrak Kürtleri’nin havvarisi oluverdiler…

Süreçte, Silahlı Kuvvetlerimiz – ne acıdır ki, farkına neden sonra vardılar – istismar edildi. Bugün arkamıza baktığımız zaman, bu manzara çok açık görülüyor. 1980’lerde bir yandan, Güneydoğumuz’daki kürtçülük kaşınırken, öbür yandan Silahlı Kuvvetlerimiz’e, bu bölgemizdeki silahlandırılmış kürtçüler kırdırıldılar… Sonunda, Silahlı Kuvvetlerimiz’e, işte görüyoruz,kırmızı kart gösterilince, tıpkı Saddam’a karşı Kuzey İrak Kürtleri’nin havvarisi olunuverildiği gibi, bu kez,Güneydoğumuz’daki kürtçülerin havvarisi olunuverildi. Amaç bu gruplar birleştirip, Türkiye’nin parçalanmasıdır. Giderek İran’ın vurulmasıdır.

Bugün, Türkiye Yönetimi – İran’a karşı Saddam nasıl azmettirilmek başarıldı ise – Suriye’ye karşı, ağızdan yel alsın, Saddamlaştırılmak isteniyor… (Bu sözlerin Mart 2012’de, hatta kökteki düşüncenin çok daha önceleri tarafımzıdan kaleme alındığına, kamuoyuna duyurulduğuna, Okur’un dikkatini çekmeyi dilerim. Tolga Yarman’ın kaydı, 7 Ağustos 2012.)

Artık hiç şüphem yok ki, 1980’lerde askerlerimizle kol kola girip, son toplamda sivillere acı üzerine acı yaşatanlar, tamamen aynı bir terkipte, bugün, sivillerimizle kol kola girip, askerlerimize, ama tamamen aynı emeller doğrultusunda acı üzerine acı yaşatmaktadırlar…

Ne öyle olsaydı, ne de elbette böyle…

Ancak, gazoz şişesinden çıkan; kriminolojik bir sahtekârlıkla, düpedüz suç tasnii mahiyetinde kaleme alındığı besbelli pusulaya, ayrıca iddianame ve teknik veriler arasındaki mübayenet (bariz çelişki), gün gibi ortaya konmuşken, hala daha ve samimiyetle iltifat etmeye devam edebiliyorsanız; bugün birilerinin, tıpkı 1980’lerde, bölgedeki menfaatleri için, şerefli ordumuzu istismar etmeye yeltendikleri gibi, aynı menfur menfaatler doğrultusunda şerefli yargımızı da istismar etmeye yeltenebileceklerini, akıldan uzak tutmamanızı dilerim.

“Enver Paşa”başlıklı görkemli eserinde Şevket Süreyya Aydemir, genç, bıçkın Enver Paşa’yı, O’nun sonuna doğru, tasvir ederken, şöyle der:

–       Artık çarkları çeviren insan olmaktan çıkmış, çarkların içinde dönen insan olmaya başlamıştı.    

Bu durumda şuna bakmanız gerekir, Ey Heyet:

Bu yargı çarklarını siz mi çeviriyorsunuz, ya da sizler, ne denli iyi niyetli, ne denli samimi, ne denli özenli olursanız olun – örnekler işte ortada, otuz yıl kırık yıl sonra da olsa, gerçekler ortaya seriliyor – bölgeyi kendi emelleri için şekillendirmek isteyenler, hiç farkında olmasanız da, hazirunla aranıza husumet tohumları serpe serpe gelerek, sizlerin ruhlarını, çalmaya tevessül edenler mi?

Bu tesbiti, vukufiyetle ve kalbî olarak yaptığıma güven buyrun.

A’dan Z’ye suçsuzum. Sözde delillerin, giderek iplik iplik kaç türlü sahtecilikle malul olduğunu ortaya koyduğumuz, demek ki olmayan delillerin karartılması yüksek ihtimali gibi abes bir mantıkla, bir yıla yakındır tutukluyum.  Kimin yazdığı belli olmayan, kimin şişeye tıkıştırdığı belli olmayan, bir gazoz şişesinden çıkan ve muteber olduğundan, heyhat hala daha, kuşkuya düşmediğiniz, bir suç tasnii pusulası gibi traji-komik bir esbab-ı mucibe zemininde yargılanıyorum ve böylesi bir zeminde, on beş yıl hapsim isteniyor.

Yargı çarklarına (yasama çerçevesinden başlanarak) ya hakim olacaksınız, ya da hakim olacaksınız…

Yapmanız gereken; çarkları kendi belledikeleri gibi çevirmek isterken, siz bilseniz de bilmeseniz de, size muhakkak musallat olmaya kene gibi kilitli, iç ve dış şer erbabını, yakanızdan, silkelemektir… Masumun yakasını, bu şer çetenin kana bataçıkan, elinden, kurtarmaktır… Sahte delil imalat merkezlerinin, şişe manyaklarının, pusulalar yazarak masum insanlara, suç tasniinde bulunan, cehennem gazabında, haşre kadar yanacacak, iblis kere iblis, şebekeleşmiş, varlıkları gün gibi ortadaki, yaratıkların, peşlerine düşmektir. 

Behemehal tahliyemi ve beraatimi talep ediyorum.

Allah yardımcınız olsun!..   


[1] Bu yazı daha önce Gazete Yurt’ta yayınlanmıştı.

 

Dünya ve Türkiye Özeti: Değişmiyor, Geriliyor

Kapitalist/emperyalist dünya,  tarihin en büyük, köklü, karmaşık çelişkisini yaşıyor ve aşmaya çalışıyor. Yıkım, şimdilik, büyük oranda enerji kaynağı ve büyük güçler arası paylaşım kaygısının odağı Ortadoğu, Asya’dır.

Sorun ekonomipolitiktir. Yansımaları ise hukuk, kültür, bilim, sanat, din ve politika üzerindedir. Karmaşık çelişki, yıkım ve çürümeyi insanın üretimi ve insanın kendisi üzerinde etkili biçimde göstermektedir. İnsanla birlikte, çevresi, üretimi yıkıma uğramaktadır.

Somut yıkım, Ortadoğu, yakın Asya’da; soyut yıkım, Abd ve Avrupa’dadır ve diğer kıta ve ülkelerdedir.

Halk yığınlarındaki bilinç yıkımı, Avrupa’nın önemli bir bölümünde ve Türkiye, Ortadoğu’da yine tarihin en görgüsüz, gerici, yoz, gaddar ve liberal ekonomiye eklemlenmiş sınıf ve sınıfın politik temsilcilerini tarih sahnesine, ekonomipolitiği yönetmeye başlamalarına neden oldu. İtalya, Fransa, Ortadoğu ve Türkiye.

Bu yeni sınıf,  kapitalizmin geriye doğru evrilmesinin bir sonucudur.

Bu geri evriliş, kapitalizmin geleneksel, yapısal çürütmesini öylesine artırdı ki; özelleştirmeler sonrasında, hilesiz besin, su, hizmet, sağlık, eğitim, din kalmadı. Hepsi hile, yalan, talan ile bütünleşti, aştı, taştı.

Geriye evrimle, doğal bir akışın değil, geleceğini kurtarmak için, kapitalistlerin bilinçli tercihi ve çabaları sonucu oluşmuştur. Gelecek, gerileterek kurtarılmaya çalışılmaktadır. Bütün güçlerini, bilimsel teknik olanakları, insan gereksinimlerini, sosyolojiyi, psikolojiyi, tarih ve nörolojiyi kullanmaktadırlar.

Bu nedenlerle direnmek, önünde durmak set çekmek güçleşmiştir.

Somut bir örnek Yunanistan’dır. Ekonomik yıkımı, politik sıçrayışa dönüştürmesi beklenirken, halk yığınları, yıkımı yaratanları yeniden,  büyük oranda oylarıyla, geri çağırmıştır.

Bu yeni bir durumdur. Kapitalist emperyalist sistem, her zaman, gerici, ilkel, kanlı yöntemlere başvurmuştur. Karakteristik özelliğidir bu ancak, bu dönem, onun temel niteliği olan, üretim olgusundan da vazgeçerek, geriye dönüşü, köklü yapısal olgularla başlatmış ve yol almıştır. Sanayi ve bilgi üretimi azalmış, ticaret ve finans, bankacılık ve faiz temel ekonomik işleyiş olmaya başlamıştır. Bir tür güncel ortaçağ ekonomipolitiğidir bu.  Bu ekonomipolitiğe uygun, kültüre ve gericileşmiş dine de dönüş yapmış, hortlatmış, egemen kılmaya çabalamıştır ancak, güncel, geçmişin aynısı olmadığı için, bu yapay ve zorlama geriye dönüş insanı ve o olguları da hızla çürütmüştür.

Bu yollar, kapitalizmin büyük yapısal ve yeni çelişkilerini aşmasını sağlayacak mıdır?

Hiç belli değil. Çünkü, antikapitalist güç çok belirsiz.

Türkiye özeli ve Ortadoğu halk ihanetleri bunun en önemli kanıtlarındandır.

En geri ve en çürümüş, en çok tercih edilen durumdadır. Tercih eden, çürümüşlüğü, çürüdüğünü görerek, bilinçli yapmaktadır. Temel tehlike işte budur.

Dinsel dayanışma bile çürümüş, bitme noktasına gelmiştir. Müslüman, Müslümanın en büyük düşmanı durumundadır. Yüksek bir bilinç zehirlenmesi, bilinç yitimi, kavrayış yetersizliği yaşanmaktadır.

Bilim ve üniversiteler, toplumsal bilincinin önünü açabilecek, bilimsel çalışmalara son vermiştir. Sadece bu yeni yıkıcı dünyayı ve onun politikekonomik temsilcilerinin onay kurumu kuzu yapılara dönüşmüştür.

En geri, en iyi; en çürümüş en güzel olmuştur.  Toplumsal ikna olanakları tüketilmiş gibidir.

Çok bilimsel, çok ısrarcı, sürekli ve güçlü çabalarla, kapitalizmin bunu başarmıştır.

Yıkım bu nedenle sürekli, çürüyüş bu nedenle güçlüdür.

Ve artık, bir ülkenin, bir toprak parçasının, bu yıkımı tek başına savma, durdurma olanağı ortadan kalkmıştır. Büyük toprak parçaları üstünde yaşayan büyük yığınların eşgüdümlü, bilinçli ve ısrarlı, örgütlü çabaları olmaksızın, bu yıkım ve çürümeyi aşma olanağı kalmamıştır.

Ve sanki bu çabalar, Avrupa ülkelerinde başlayacak ve dünyaya yayılacaktır.

Ya da uzak Asya, Asya odaklı başlayacak Avrupa’ya yayılacaktır.

Faşizan baskı, zulüm, ölüm, yok ediş emperyalist/kapitalist dünya ve ona eklemlenmiş Türkiye benzeri ülkelerde sürekli bir yönetim biçimini almıştır.

İşin özü, zora dayalı bir karşı duruş ve itiş sağlanmadan, bu dönemsel yıkımın yaratıcıları kolay kolay barışçı yöntemlerle gönderilemez durumdadır.

Atatürk Döneminde Psikoloji Öğretimi

Eğitim kurumlarımız arasında önemli bir yere sahip olan liselerde (ortaokullar dâhil) -Atatürk Dönemi (1923-1938) ‘nde- psikoloji derslerinin tarihçesine, derslerin haftada kaç saat, nasıl, hangi kaynaklara bağlı olarak işlendiğine geçmeden önce “psikoloji” teriminin günümüz verilerine göre geniş bir özetini vermenin yararlı olacağı kanısındayım.

Psikoloji Nedir?

İnsan ve hayvan davranışlarıyla ve bilişsel süreçleriyle ilgilenen psikoloji biliminin 125 yıllık bir tarihi vardır. Bu genç yaşına rağmen psikoloji, biyolojiden sosyolojiye kadar uzanan oldukça geniş kapsamlı bir alandır. Psikoloji insan ve hayvan davranışlarını ve bu davranışlarla ilintili psikolojik, sosyal ve biyolojik süreçleri inceleyen bir alandır. Bir meslek olarak ise psikoloji, psikoloji bilgilerinin insan sorunlarını çözmek için kullanılmasıdır. Bu bilginin kullanılması psikolojinin alt alanlarına göre değişmekle birlikte dili iyi kullanma, araştırma, istatistiksel analiz ve duygudaşlık gibi bazı özel beceri ve yetenekleri gerektirir.

Psikologlar iki önemli ilişki üzerinde çalışırlar: ilki, beyin ve davranış, ikincisi ise çevre ve davranış ilişkisidir. Psikologlar hem araştırmacı olarak gözlem, deney ve analiz gibi bilimsel yöntemleri izlemek hem de bilimsel bulguları uygulamak için yaratıcı olmak durumundadırlar. Psikologlar araştırma yaparak geliştirdikleri kuramları sınarlar ve araştırmalar sonucu ortaya çıkan yeni bilgileri uygulama alanında çalışanların kullanımına sunarlar. Ayrıca, bireylerin ve toplumların değişen gereksinimlerini karşılamak amacıyla yeni yaklaşımlar geliştirirler.

Psikoloji oldukça geniş bir alandır. Psikologlar temel ve uygulamalı alanlarda araştırma yaparlar, toplumdaki örgütlere ve diğer kurumlara danışmanlık hizmeti verirler, bireylere tanı koyar ve tedavi ederler, lise ve üniversitelerde psikoloji öğretirler, çeşitli testler kullanarak zekâyı ve kişiliği ölçerler, davranışları ve bilişsel işlevleri değerlendirip gerekli durumlarda yardımcı olurlar. Bireylerin hem birbirleri ile hem de makineler ile nasıl ilişki içine girdiklerini araştırıp, bu ilişkileri iyileştirmeye çalışırlar.

Cumhuriyet Dönemi Orta Öğretimin Genel Görünümü

Bu bilgilerin ışığında öncelikle Kurtuluş Savaşı’ndan çıkıp yeni bir yönetimle yaşama mücadelesi veren ulusumuzun eğitim ve öğretim atılımlarına dayanak noktası olan eğitim öğretim kurumlarının vasfı (nitelik-nicelik) nasıldır? Bu sorunun yanıtı sorunları göz önüne sermemize aracı olacaktır. Konumuz çerçevesine bağlı olarak burada sadece resmî liseler ele alınmıştır.

Okul ve Öğrenci Durumu:

Elimizdeki verilere dayanarak cumhuriyetin ilânından Atatürk’ün ölümüne kadar olan sürede liselerin ve liselerdeki öğrenci sayısının durumu aşağıda verilmiştir:

1923 – 24 eğitim öğretim yılı başında yani ulusal kurtuluş mücadelesinin başarıyla sonuçlanmasının ardından ülkemizde toplam 23 lise ve bu liselerde okuyan 1011 (erkek); 230 (kız); toplam 1241 öğrenci vardır.

Yıllar                               Okul Sayısı                   Erkek           Kız            Toplam

1924-25                           19                                 847              166             1013

1925-26                            21                                 1043            245             1288

1926-27                            19                                 1251            284             1535

1927-28                            19                                 1436            383             1819

1928-29                            20                                 1820            516             2336

1929-30                            19                                 2199            656             2855

1930-31                            22                                 2569            788             3357

1931-32                            25                                 3210            942             4152

1932-33                            30                                 4199            1156           5355

1933-34                            36                                 5393            1372           6765

1934-35                            36                                 6046            1338           7384

1935-36                             ?                                  8715            2167          10882

1936-37                             ?                                  11108          2930          14038

1937-38                             ?                                  14305          3972          18277

Müfredatlar ve Ruhiyat (Psikoloji) Dersleri:

1923-38 yılları arasında resmî liselerin genel görünümü (sayısal nitelik oranınca) bu biçimde iken cumhuriyetin ilk yıllarında lise müfredat programlarında ruhiyat (psikoloji) dersleri yer almamaktadır. Buna karşın 1922 yılında dört yıl olanortaokulların müfredat programında üçüncü sınıflar için 2 saatlik ruhiyat dersi konulmuştur.

Cumhuriyetin ilânından sonra 1924, 1927, 1929, 1931 yıllarında yeniden düzenlenen lise müfredat programlarında psikoloji dersini görmek mümkün değildir. 1934 yılında uygulanan müfredat programında ise üç yıl olan liselerin ikinci sınıfları için haftada 2 saat psikoloji dersi yer almaktadır. Bu durum 1937 yılı müfredat programı için de geçerliliğini sürdürmüştür. Bunun yanı sıra 1924 yılında beri öğretmen okullarının (Darülmuallimin) haftalık ders programlarında [dördüncü (3 saat) ve beşinci (4 saat) sınıflarında] psikoloji dersi yer almaktadır. (Yücel, 1994: 100, 172, 200)

1923-38 yılları arasında yayımlanmış birçok psikoloji kitabı olmasına karşın okullarda ders kitabı niteliği taşıyan eser oldukça azdır. Binbaşıoğlu’na göre (1999: 46, 50) öğretmen liselerinde 1924-30 yılları arasında, İstanbul Öğretmen Okulu müdürü olan İbrahim Alâeddin Gövsa’nın 1926’da ilk kez yayımlanan Çocuk Ruhu adlı eseri okutulmaktadır. 1930 yılından sonra söz konusu eserin yanı sıra Ali Haydar Taner’in 1936 yılında yayımladığı Psikoloji adlı eseri de lise ve öğretmen okullarında ders kitabı olarak okutulmuştur.

Yapılan kaynakça taraması sonucunda yukarıdaki bulguları daha da genişletmek mümkün olmuştur. Süreli yayınları, çalışmanın hacmi genişleyeceği düşüncesiyle bir kenara iterek salt eserlerin yayım tarihlerini göz önünde bulundurarak bazı açıklamalarda bulunmak dönemin psikoloji dersleri bağlamında genel bir görünümünü aktarmaya yeterli olur kanısındayız:

1. 1342 (1926) yılında eski harflerle yayımlanan Mustafa Rahmi’nin Rûhiyat Makaleleri adlı eseri:

Eserde toplam yedi makale vardır. Çeviri niteliğindeki eserde makaleler Amerika Eğitim Sözlüğü‘nden alınmıştır. Makalelerin adları şöyledir: 1.”Rûhiyatın Tarihçesi” 2.”Tasnif” 3.”Tekevvünî Rûhiyat” (Psikolojinin Oluşumu) 4.”Terbiyevî Ruhiyat” (Eğitim Psikolojisi) 5. “Hayvanat Rûhiyatı” (Hayvan Psikolojisi) 6.”Çocuk Rûhiyatı” 7.”Bâlig Rûhiyatı” (Yetişkin Psikolojisi)

Bu makaleler içerisinde özellikle “Terbiyevî Rûhiyat” başlığını taşıyan konumuz kapsamı içerisinde ayrıntılı olarak ele alınmaya değer. Yazıda günümüz açısından dikkate değer bulgular var. Eğitim psikolojisinin altı temel kuralı vardır: 1. Eğitim ve öğretim prensiplerinin dayanak noktası psikolojidir. 2.Okuldaki okuma, yazma, matematik gibi kimi derslerin psikolojiye bağlı yapılan çözümlemeleri ve bu çözümlemelerin öğretim aşamasında uygulanması. 3. Genel psikoloji biliminin çocukluktan yetişkinliğe geçiş sürecinde elde ettiği bulguların öğretim aşamasında uygulamada seçicilik. 4. Genel psikolojinin okul işlerine ait kanunları göz önünde tutulmalıdır. 5.Bireysel farklılıklar ve bunların eğitim açısından önemi tartışılmalıdır. 6. Öğretim psikolojisine bağlı olarak öğretim koşullarını çözümleme.

Bunlara bağlı olarak da eğitim psikolojisinin kendine has bazı sorunları vardır. Bunlar da üç başlıkta toplanır: 1. Eğitimin amacı: Çocuğu ne yapmak istiyoruz? 2. Çocuk, gelişimin hangi devresinde ise o dereceye göre eğitim. 3. Eğitim ve öğretimde öğretim metodu ve eğitime uygunluk.

O yıllarda eğitim psikolojisinin öğretimi daha henüz netlik kazanmamışken bu konu üzerine makaleden yararlanacağımız bir diğer başlık, “Terbiyevî Rûhiyat Dersleri Nasıl Olmalıdır?” Bu konu dört ana maddeye dayanılarak açıklanmıştır: 1. Genel psikoloji konuları anlatıldıktan sonra bunlardan genel eğitim ve öğretim kurallarına ait özellikler aktarılmalıdır. 2. Düşünsel eylemlerde amaç az çalışma ve az zamanda çok yarar elde etmek olmalıdır. Bu özellikler eğiticilere öğretilmeli, onlar da tecrübelerini öğrencilere aktarmalıdır. 3. Psikoloji biliminin verileri eğitim bilimlerine tatbik edilmelidir. 4. Okul ortamının gerektirdiği koşullar göz önünde bulundurularak öğretim kuralları uygulamalı bir biçimde tetkik edilmelidir.

Ayrıca makalede eğitim öğretim aşamasında öğrencilerin içgüdüsel davranışlarını ve doğal tutumlarını öğretmenlerin çok iyi gözlemlemesi gerektiği hususunda da önemle durulur. Öğrenmenin üç temel kuralı olduğunu öğretmenler eğitim sürecinde sürekli akıllarında tutmalıdır. Bunlar: a) Tecrübe ve hata, b) taklit, c) yeni düşüncelerin oluşumudur.

Eser, bir devlet kurumu olan telif ve tercüme heyetince kabul edilmiştir. Aynı zamanda Millî Eğitim Bakanlığının yayınevi niteliğindeki Matbaa-i Amire’de basılmış olması bu eserin okullar için yardımcı kitap özelliği taşıdığı düşünülebilir.

2. Bir diğer eser, 1929 yılında Devlet Matbaası tarafından basılan Mustafa Şekip Tunç’un Rûhiyatadlı lise ikinci sınıflar için düzenlenmiş eseridir.

Eser üçüncü baskısını yapmıştır. Kitap içerisinde salt psikoloji konuları aktarılmıştır. Psikoloji biliminin eğitime uygulanışı hususunda bilgi verilmemiştir. Eser, lise öğrencilerinin anlayabileceği düzeye indirilmiştir. Girişten sonra üç ana bölüme ayrılan eserin her bölümünde şu konular ele alınmıştır. Giriş: “Ruhiyatın mevzu ve tarifi, ruhiyatın usulleri, cümlei asabiye (sinir sistemi), ruhî vakıaların (olayların) tasnifi”. 1. Bölüm: “Zihin hayatı”; 2. Bölüm: “Teessür hayatı”; 3. Bölüm: “Faal hayat”

Mustafa Şekip üçüncü bölümden sonra esere bir zeyl eklemiştir. Burada şuur, ruhun gayrişuurunu, hipnoz üzerinde durmuştur. Şahsiyet, şahsiyet ikiliği seciye ve tipleri; ruh beden arasındaki ilişkiyi ele almıştır.

Eserin eğitim açısından en önemli özelliği sonunda her bölümle ilgili soruların yer almasıdır. Bu da ele alınan konuların bellekte saklanmasına aracını olmakta, pekiştireç işlevi görmektedir. 49 sorudan bir kaçını buraya almakta yarar görmekteyim:

“Reşat Nuri’nin veya seçeceğiniz bir Türk edibinin ana eserinde yapmış olduğu ruhiyatı çıkarmaya çalışınız.”

“İlmî ruhiyattan başka bir de halk ve ediplerin yaptıkları ruhiyatlar vardır; bunlar arasındaki farkları arayınız?”

“Duygularımız olup da hafızamız olmasaydı ruhumuz nasıl işler ve ne halde bulunurdu?”

“İlmimiz neden mutlak değildir?”

“Dil ilk ilimdir sözünden ne anlaşılır”

“‘Şüphe nura koşmaktır’ sözünden ne anlaşılır”

“‘Hiçbir şey mahvolmaz ve hiçbir şey yaratılmaz’ düsturunu ruhiyatta ‘hıfız’ ve ‘unutma’ ameliyelerine tatbik edersek ne neticeler çıkar?”

“İmtihan heyecanlarını duyduğunuz gibi tahlil ve tespit etmek istemez misiniz”

“Rüyalarda iradenizi kullanabiliyor musunuz?”

“Rüyalarınızı hatırlayabilmek için kendinize telkin yaptığınız zaman ne netice alıyorsunuz?”

“Hülya demlerindeki şuur akışı ile bir iş esnasındaki şuur akışınızı mukayese edemez misiniz?”

“Rüyada şuur akınız nasıldır?”

“Şahsiyetinizin birliğini rahatsız eden ve bunu bölmeye götüren saik(artçı) ve amilleri(işaretleri) bir müddet için murakabe(göz atma) edemez misiniz?”

“Reşat Nuri Bey ‘Çalıkuşunun’ seciyesini nelerden örmüştür, bunu tetkik edemez misiniz?”

“İş adamları: ‘dikkat kazanmak çoğu kere hayat muvaffakiyetinin sırrıdır’ derler; bunu nasıl tefsir edersiniz?”

“İkiyüzlülük, dalkavukluk, mürailik, yalancılık, politikacılık şahsiyet ikiliklerinden midirler?”

3. Konumuzla ilgili yani, psikoloji biliminin verilerini eğitim bilimine uygulayan en önemli eser, öğretmenlerden oluşan bir komisyonun kaleme aldığı Ruhiyat adlı eserdir.

1929 yılında Devlet Matbaası tarafından yayımlanan eser, genel psikoloji tanımıyla başlar. Her işlenen konu sonrasında “terbiye” başlığı vardır. Bu bölümde işlenen psikoloji konularının ışığında öğretmen ve öğrenciye neler düşmektedir; bunlar anlatılır.

Kimi konuların başlığını verip özellikle terbiye alt başlığının içeriğini aktaralım:

Konu: Şuur

Terbiye: Çocukta bilincin bir an evvel yapılandırılması için eğitim ve egzersizin büyük etkisi vardır. Bu nedenle okullarda kimi dersler aracılığıyla çocukları dikkate, tahlile, sorgulamaya alıştırmak gerekir.

Çocuğun çevresindeki olaylar hakkında izlenimlerini yoklamak, düşünceleri, hakkında konuşmak şuurun intibahı için en iyi yoldur.

En iyi öğretmen çocuğa çevresi kadar, hatta çevresinden ziyade bizzat kendisini öğretebilen insandır.

Konu: Tedai (Çağrışım)

Terbiye: Öğretilen şeyler çocuğun bilgilerine ve gözlemlerine ne kadar çok bağlanırsa anlaşılması olasılığı o derece artar. Örneklere bağlanarak, hareketlerle sonuçları arasındaki bağlar gösterilirse bu suretle yapılacak ahlakî çağrışımlarda hüsnü ahlâk terbiyesi itibariyle de çok yararlı olur.

Konu: Hıfz (Ezberleme)

Terbiye: Eskiden bütün dersleri ezberletmek usulü hakimdi. Tabiî anlaşılmayarak alınmış bilgiler beyin için büyük bir yük teşkil ederdi ve bu yolda bir terbiye zihnin iyi işlemesine de mani olurdu. Bu durumun olumsuz bir yansıması olarak kimi okullarda ezbere hiçbir şey öğretilmemesi gerektiği düşünüldü ki bu da hatadır. Ancak 1. Bellenmeye lâyık olmayan şeyleri asla öğretmemeli 2. İyice anlatılmadıkça hiçbir şeyi ezberletmemelidir.

Konu: Muhayyile (imgelem)

Terbiye: Zihinde hayaller ne kadar kuvvetli ve çok olursa muhayyile ögeleri o kadar çok ve sağlam olur. Çocuklar tarafından yapılmış oyuncaklar muhayyilenin faaliyetine yardım eder. Küçüklere hazır ve mükemmel oyuncaktan çok oyuncak malzemesi sağlamak bundan dolayı daha yararlıdır.

Tarih coğrafya konuları, resimler, kartpostallar ve tarifler ile çocukları zaman ve mekân itibariyle uzak dünyaları tasavvura götüreceği için muhayyile terbiyesinde önemlidir.

Tahrir dersleri, hele serbest konular yazılması, açıklamalı okuma alıştırmaları çocukları kişisel düşüncelerini ve hayallerini kullanmalarına meydan bırakır.

Muhayyilenin eğitimi için çocuklarda sürekli güzelliğe, mükemmeliyete karşı ilgi uyandırılmalıdır. Çocuğun evi, okul çevresi, giyinmesi, kullandığı eşya ve kitaplar, gördüğü manzaralar, dinlediği ve söylediği müzik eserleri gibi birçok araçlarla zevkinin yükseltilmesi hayalinin kapsamını genişletmek demektir.

Konu: Lisan-Yazı

Terbiye: Küçüklerin yarım ve yanlış telaffuzlarını bize hoş geldiği için teşvik etmek hatadır. Bilakis onları bir an evvel düzeltmelidir. Çocuğu ile daima ve düzenli bir biçimde konuşan bir aile ve öğrencisini konuşturmasını bilen bir öğretmen çocukların düşünce eğitimine çok hizmet eder.

İlkokulların ve hatta orta öğretimin bütün öğretmenleri hangi dersi okuturlarsa okutsunlar mutlaka dil konusunda dikkatli olmak zorundadırlar. Öğrencinin söylerken ve yazarken yaptığı hataları mümkün olduğu kadar her öğretmenin borcudur.

İlköğretimden itibaren çocukların sözlüklerle ve ansiklopedilerle meşgul olmaya alıştırmaları gerekir.

Ana dilinde ilerlemedikçe çocuğa bir yabancı dil öğretmek sakıncalıdır.

Konu: Hissî Hayat (Duygusal Yaşam)

Terbiye: Eğitim ve öğretimde imrenme, yarışma, rekabet hislerinden istifade etmekle beraber daima ılımlı ve tedbirli olmalı, kıskançlık hissini uyandırabilecek çalışmalardan ve hele haksız hareketlerden çekinmelidir.

Kıskanç çocuklara bu duygularında haksız olduklarına dair kuvvetli telkin yaparak kıskançlık hastalığını tedavi etmelidir.

Konu: İçtimai Hisler (Toplumsal Duygular)

Terbiye: İnceleme, görüş alış verişinde bulunma, spor gibi alanlarda arkadaş gruplarının oluşumunu özendirmeli. Çocuklara toplumsal yetenekler kazandırırken bireysel kıymetler ve faziletler kazandırmaya ve onların daima arkadaşlarının etkisine esir olacak derecede zayıf ruhlu kalmamalarına dikkat etmeli. Aralarında epeyce yaş farkı olan çocukların arkadaşlıklarını gözetim altında tutmalıdır.

Konu: Aşk

Terbiye: Cinsiyet meraklarının küçük yaşlarda laubali yönlendirmelerle, arkadaş konuşmalarıyla, açık tiyatro ve sinemaların izlenmesiyle, ya da adi roman ve öykülerin okunması ile giderilmeye çalışılması çocukların bedensel ve ruhsal yaşamlarında kötü sonuçlar doğurabilir.

Buluğ zamanlarındaki buhranlar senasında gençlerin hiçbir tedbir ve nezarete maruz tutulmaması cinsî suiistimallere yahut gayri tabiî (doğal olmayan) meyillere8yönelimlere) yol açabilir.

Konu: Mefkûre Hisleri (Düşünsel Gelişim)

Terbiye: Manasız da olsa çocuk sorularını yanıtsız bırakmamalı meraklarını gidermeli. Gerçeği gerçek için sevmek duygusunu çocukta uyandırmak üzere bilim ve fen erbabına karşı saygıyı, keşiflerdeki, icatlardaki güzellikleri, büyüklükleri öğretmeli, çocuğun gözlemlerinde, öykülerinde dürüst olmasına dikkat etmeli ve bu suretle ona “fikrî iffet” telkinine uğraşmalıdır.

Konu: Talil (Tümdengelim)

Terbiye: Eskiden eğitim ve öğretim ile ancak zihni doldurmaya gayret ederlerdi. Biz bugün iyi işleyen, iyi işlemek için yeterli malzemesi bulunan bir beyni gereğinden fazla dolu, fakat yararlı bir surette işlemeyen bir kafaya üstün tutuyoruz. Çocuklardan ancak düzeyleri çerçevesinde sorunlar hakkında karşılaştırma yapmaları istenmelidir.

Konu:  İtiyat (Alışkanlık)

Terbiye: Kimileri eğitimi “iyi alışkanlıklar vermek ve kötü alışkanlıkları gidermek önlemleri” biçiminde açıklarlar. Eğitimde alışkanlığın payını ayırmak gerekir. Fakat çocuğun kişiliğini de korumak gerekir.

Eğitimde en büyük iş sinir sistemimizi düşmanımız değil, müttefikimiz yapmaktır. Eğitimde alışkanlığı biricik çare ve en esaslı amaç olarak kabul etmemeliyiz. Belki çocuğun bireysel ve sosyal önceliklerini arttırmak için bir araç sayacağız ve bu aracı da kişisel hareket yeteneğini yok etmeden kullanacağız.

Konu: Seciye (Karakter)

Terbiye: Karakteri tamamen yaratılıştan gelen bir özellik olarak adlandırıp eğitim ile değişmeyeceğini ileri sürenler olduğu gibi karakterin ancak doğuştan sonra yapılandığını söyleyen düşünce adamları da vardır. Karakteri düşünsel, duygusal ve eylemsel niteliklerin bir bütünü olarak ele aldığımızda eğitimin ne kadar etkili olduğunu kabul etmek gerekir.

4. Bu dönemde yayımlanan bir diğer psikoloji kitabı Hatemi Senih Sarp’ındır. 1936 yılında İkbal Kitabevi tarafından basılan Psikoloji adlı eserde de bu dönem yayımlanan diğer eserler gibi kavramlar Osmanlı Türkçesiyledir.

Eser ders kitabı niteliğinden çok kaynak kitap niteliği taşır. Giriş bölümünde diğer eserlerde olduğu gibi bir psikoloji tanımı yer alır. Daha sonra psikolojinin ele aldığı konular üzerinde durulur. Psikolojide öznel ve nesnel yaklaşımlar derinlemesine açıklandıktan sonra bu konuda bilim adamlarının tartışmaları dile getirilir.

Bu konuların dışında ele alınan başlıca konular şunlardır: İhsaslar (duyumlar) ve ihsasın psikoloji bilimine dayanılarak açıklanması. İmajlar ve türleri; imajın ihsasla karşılaştırılması. Sevgi ve sevgi üzerine geliştirilen tezler. Heyecanlar, hisler, ihtiraslar ve bu kavramların psikolojiye bağlı açıklanması. Sevk-i tabiî (iç güdü) kavramının özellikle zekâya bağlı açıklanması. Alışkanlıklar, alışkanlıkların geri plânda doğuş nedenleri, ruha ve fizyolojiye bağlı tarifi. Tedai (çağrışım) ve dikkatin açıklanması.

5. Her ne kadar öğretmen okulları için yayımlanmış olsa da ele alacağımız bir diğer eser de İbrahim Alâettin Gövsa’nınÇocuk Psikoloji[2]‘sidir.

Eser, 1940 yılında Maarif Matbaası’nda basılmıştır.

Eser, okullarda yardımcı ders kitabı olarak okutulan Çocuk Ruhu adlı eserin genişletilmiş bir şeklidir. Başlangıç bölümünün dışında üç bölüm olan eserde, Gövsa,  psikolojinin genel tanımını yaptıktan sonra: “psikoloji, fizik ve fizyoloji gibi müşahedelere (gözlemlere) ve tecrübelere dayanan müsbet (pozitif) bir ilim şubesidir. Ruh bilgisi manasına gelmekle beraber ruhun özünü, nasıl bir şey olduğunu, nerede bulunduğunu araştırmaz. Müşahede ve tecrübeye kabiliyeti bulunmayan ruh bahisleri üzerinde durmaz. Ruhun varlığını, yokluğunu, maddeden ayrı olup olmayacağı, fani veya baki olup olmadığını muhakeme etmek felsefeye ve onun bir şubesi olan metafizik bahsine aittir. Psikoloji düşünme, duyma, hareket etme gibi ruh hadiselerinin şekillerini, sebepleri, kanunlarını araştırır. Bedenimizin nasıl işlediğini tetkik eden ilme fizyoloji denildiği gibi ruhumuzun nasıl faaliyette bulunduğunu araştıran ilme de psikoloji adı veriliyor.” der. -Daha önceki eserlerden kullanılan dil bakımından nasıl da ayrıldığı, ifadelerin yalın ve net olduğu salt bu bir iki cümle ile kendini göstermektedir.-

Yazar, giriş bölümünde ayrıca psikolojinin genel amaçlarından sonra özel amaçları hakkında bilgi verir. Psikolojinin eğitim bilimi alanında uygulanışını şu biçimde açıklar: “İlk önce pedagojide, terbiyecilik ve muallimlik mesleğinde onun pek çok yardımını görüyoruz. Bahçıvan yetiştirdiği fidanların kabiliyetleri ve ihtiyaçları hakkında bilgilere sahip olursa emeği elbette daha verimli olur. Onun gibi terbiyeci ve öğretmen de kendine emanet edilen çocukların, gençlerin zekâları, duyguları ve hareketleri üzerinde iyi ve faydalı tesirler yapabilmek için insan ruhunun, hele çocuk ruhunun nasıl işlediğini bilmek ihtiyacındadır.”

Yazar psikolojinin öğretmenlik mesleğinde öğretmenlerin en büyük yardımcısı olduğu inancıyla ve inancını onama çabasıyla bu eseri kaleme almıştır, denilebilir.

Eserin birinci bölümünde “zihnî hayat” kavramı açıklığa kavuşturulur. Gövsa’ya göre, zihnî hayat olarak tabir edilen kavram birçok ruh ögelerinden meydana gelir ve bunların hepsi birden zekâ denen düşünce gücünü oluşturur. Bu ögelerden üçü a) bilgilerin kazanılması, b) bilgilerin korunması, c) bilgilerin işleyişidir.

İkinci bölümde, “hissî hayat” ele alınır. Yazara göre his, dışarıdan ruhumuza etki eden veya içimizde geçen olayların bize hoş gelip gelmemesi durumuna denir. Bu başlık altında :

a) Haz ve elemler,

b) His ve heyecanlar,

c) Temayüllerin(Yönelimlerin) başlıca çeşitler,

ç) İhtiraslar ele alınır ve anlaşılır bir dille açıklığa kavuşturulur.

Üçüncü bölüm ise “fiili hayat ve hareketlere” ayrılmıştır. Gövsa, hareketleri iradesiz ve iradeli olmak üzere ikiye ayırarak ele alır. Bu bölümde sırasıyla şu konular üzerinde yoğunlaşır Gövsa: Refleksler, düsturlar, itiyat, irade, tembellik, inatçılık ve karakter.

Özetle bu eser hakkında şunları söyleyebiliriz. Gövsa üç bölüm hâlinde düzenlediği eserinde, her bölümde önce problemleri ortaya koymuş, onu açıklığa kavuşturduktan sonra eğer ayrım gerekiyorsa bölümlere ayırmıştır. Daha sonra da kitabın adına uygun olarak, problemlerin çocuk psikolojisiyle ilgili olan yönü üzerinde ağılıklı olarak durulmuştur.

Meslek Dersleri Öğretmenleri        

Bu dönemde gerek ders kitabı, gerekse süreli yayınlarda çıkan yazılarıyla psikoloji eğitimine büyük katkısı olan eğitimcilerin kısa biyografisi verilmiştir.[3]

İhsan Sungu (1883-1946)

Yemen’in Sana kentinde doğmuştur. 1904’te Mülkiye mektebinden mezun oldu. 1907’de Vaşington elçiliği 3. Kâtipliğine atandı. 1909’da Amerika dönüşünde İstanbul Öğretmen Okuluna bağlı olan “Tatbikat Okulu Müdürlüğü”nü getirildi. Sonraları hem burada, hem de kız öğretmen okulunda müdürlük yaptı. 1924’te Yüksek Öğretmen Okulu Pedagoji ve Öğretmen Yöntemleri öğretmeni oldu. 1926’da Tâlim ve Terbiye Kurulu üyeliğine getirildi. 1929’da bu kurulun başkanı oldu. 1939’da Bakanlık Müsteşarlığına atandı. Ölünceye kadar bu görevde kaldı.

Meslekî konularda derin bilgisine karşın, bir eser yazmamıştır. Fakat her biri bir broşür olabilecek uzunlukta makaleleri vardır. Özellikle, Türkiye’de öğretim yöntemleri konusunda bir otoritedir.

İhsan Sungu, 1923 ve 1924’teki Heyet-i İlmiye toplantılarına katılmış, 1928’de toplanan Alfabe Komisyonu’nda üye olarak bulunmuştur.

İhsan Sungu’nun “Proje Usulü”[4] adlı yazısı bugün de bütün canlılığıyla okunmaya değer. Bu yazıda yer alan, “kişilerin davranışlarında değişiklik meydana getirmek” şeklindeki “öğrenme” anlayışı, o sıralarda yayımlanan pedagoji eserlerinde yoktur. Böyle bir öğrenme anlayışına bundan 22 yıl sonra yayımlanan Ö. Hilmi Mart’ın “Eğitim Ruhbilimi” kitabında rastlanmıştır. Bunu, 1952’de Remzi Öncül ile Fevzi Ertem’in H. Garret’den çevirdiği “Psikolojiye Giriş” ve daha sonra çıkan “Eğitim Psikolojisi” kitapları izlemiştir.

İhsan Sungu, “Proje Yönetimi” ile ilgili yazısında çeşitli proje tanımlarını inceledikten sonra şu sonuçlara varıyor:

“1. Öğrenciye yaptıracağımız iş, “belirli” ve çocuğun nazarında bilinçli (isteyerek) bir amaca yönelik olmalıdır.

2. Öğrenciye yaptıracağımız etkinlik, yalnız kuru kuruya ve edilgin bir şekilde “bilgi toplamayı” değil, bir “iş yapmayı” ve bunu da “tam yapmayı” amaçlamalıdır.

3. Öğrenciye uygulayacağımız proje, öğrenciyi düşündürecek, onu düşünmeye ve muhakemeye yöneltecek bir “durum” ortaya koymalıdır.

4. Çocuğa yaptıracağımız proje, zorla ya da yapay şartlar altında değil, çocuk hayatının doğal hayatı içinde yaptırılmalıdır.”

Mustafa Rahmi Balaban (1888-1953)

Bergama ilçesinin Balaban bucağında doğmuştur. İstanbul Öğretmen Okulundan 1910 yılında mezun olmuştur. Mezun olur olmaz, Üsküp Öğretmen Okulu pedagoji öğretmenliğine atanmıştır. 1913 yılında öğrenim için bakanlıkça Cenevre’ye gönderilmiştir. Orada yedi yıl kalarak öğrenim yapmış ve ünlü psikoloji profesörü Claperede’e asistan olmuştur. 1920’de Türkiye’ye dönünce, İkdam gazetesinde çalışmıştır. Bu sırada “Asri Terbiye ve Maarif” başlıklı yazılar yazmıştır. 1923’te bakanlığın “Telif ve Tercüme Heyetinde üyelik yapmıştır. Ziya Gökalp milletvekili olunca bu kurulun başkanı olmuştur. Burada bulunduğu bir yıl içerisinde pek çok kitap yazmış ve yayımlamıştır. 1924’te bu görevinden ayrılarak İzmir Erkek Lisesinde Felsefe ve Kız Öğretmen Okulunda pedagoji öğretmeni olmuştur. Okul, 1949’da kapatılınca İzmir Atatürk Lisesine öğretmen olarak atanmıştır.

Mustafa Rahmi Balaban, Türkiye’de eğitimle ilgili en çok kitap ve makale yazan eğitimcilerden biridir. Eski harflerle 30, yeni harflerle 37 kitabı vardı. 600’den fazla makale yazdığı tahmin edilmektedir.

Uzun yıllar İzmir Halkevi yayını olan “Fikirler” dergisinde sürekli yazılar yazmıştır. Ayrıca “Tedrisat” ve “Terbiye” gibi birçok meslek dergisinde de yazıları yayımlanmıştır. Basılmış eserlerinin bazısı şunlardır: Avrupa’da Yeni Mektepler, Çocuk Büyütmek, Ruhiyata Methal, Öksüzler Babası Pestalozzi, Çocuk Ruhiyatı (Clapered’ten), Ailede Terbiye, Alfabede Cümle Usulü, Yeni Psikoloji ve Pedagoji…

Balaban, Atatürk tarafından ortaya konan eğitim görüşlerine sahip çıkan eğitimcilerden biridir. Bu konu ile ilgili yayımladığı “Gazi Paşa Hazretlerinin Maarif Umdesi ve Asri Terbiye ve Maarif”[5] adlı 63 sayfalık kitapçıkta o günkü eğitimin amacı şöyle özetlenmiştir: “Bireyin bilgisini, alışkanlıklarını, ülkülerini ve yetilerini-hayatta yeri olacak surette-geliştirmek; o şekilde ki, birey bunları gerek kendisinin ve gerekse toplumsal kurumların daha yüksek ve gayelere ulaşması uğrunda kullanabilsin. Daha kısa bir söyleyişle: Bireyi toplumsal ve gerçek hayata hazırlamaktır.”

Cemil Sena (D.1884)

Konya ilinin Seydişehir kasabasında doğdu. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulunun felsefe şubesinden 1917’de mezun oldu. Daha sonra Paris Üniversitesine girerek felsefe bölümü derslerine devam etti. 1917’de Niğde Öğretmen Okuluna Psikoloji ve Pedagoji öğretmeni olarak atandı. Milli Eğitim Bakanlığında çeşitli görevlerde bulunduktan sonra tekrar öğretmenliğe döndü ve çeşitli öğretmen okullarında çalıştı.

Öğretmen okullarında çalıştığı mesleğinin ilk yıllarında okuttuğu derslerle ilgili olarak şu kitapları yayımlamıştır: “Umumi Usul-i Tedris” (1928), “Hususi Tedris Usulleri” (1930), “Ameli Tedris Usulleri” (1930). Bu kitaplar zamanında büyük bir ihtiyacı karşılamıştır.

İbrahim Alâettin Gövsa (1889-1949)

İstanbul’da doğdu. 1910’da hukuk mektebinden mezun oldu. 1912’de öğrenim için bakanlıkça İsviçre’ye gönderildi. J.J. Rousseau Enstitüsünden mezun oldu. 1916’da yurda dönünce İstanbul Öğretmen Okuluna Psikoloji ve Pedagoji öğretmeni olarak atandı. Burada müdür yardımcılığı ve müdürlük yaptı. 1926’da talim ve terbiye kurulu üyesi oldu. Milletvekilliği ve bakanlık müfettişliği yaptı. 1926’da “Çocuk Ruhu” adlı kitabı yayımlandı. Sonra bu kitabı “Çocuk Psikolojisi” olarak yayımlandı. Ve öğretmen okullarında 1952’ye kadar ders kitabı olarak okutuldu. Tevfik Fikret ve Ali Ulvi Elöve ile birlikte, çocuk edebiyatımızın ilk örneklerini vermiştir.

Ali Haydar Taner (1883-1956)

Bulgaristan’da doğdu. Yüksek öğrenimini Almanya’da Pedagoji dalında yaptı. Çeşitli liselerde öğretmenlik ve yöneticilik yaptıktan sonra, 1919-24 arasında İstanbul Üniversitesi’nde Deneysel Psikoloji okuttu. Ondan önce 1915’te Almanya’dan getirilen “Tecrübî Pedagoji ve Tecrübî Psikoloji” profesörü Anschutz’un yanına asistan olarak girmiş ve öğrenim için Almanya’ya gönderilmiştir. 1926-38 arasında Tâlim ve Terbiye Kurulu üyeliği yapmıştır.

1936’da çıkan “Psikoloji” adlı kitabı ile 1944’te Hüviyet Bekir Örs (Bek) ile yazdıkları “Özel Öğretim Medotları” adlı kitabı, 1952 yılına kadar, öğretmen okullarında ders kitabı olmuştur.

Dr. Ziya Dalat (1901-1974)

Çorum ilinin İskilip kasabasında doğdu. 1921’de Mülkiye’den mezun oldu. 1923’te öğrenim için Almanya’ya gitti ve 1928’de doktorasını yaparak Türkiye’ye döndü. İki yıl Ankara’da felsefe öğretmenliği yaptıktan sonra, 1930 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Psikoloji öğretmenliğine atandı.

Gazi Eğitim Enstitüsünde Pedagoji bölümünde “Deneysel Psikoloji” dersini okutmuştur. Diğer bölümlerde “Çocuk ve Gençlik Psikolojisi” dersini okutmuştur. 1939 yılında bu dersi içeren “Çocuk ve Genç Ruhu”nu yayımlamıştır. Eser 1955 yılında tekrar basılmıştır.

Sonuç olarak, yeni öğretim sistemi kapsamında dört yıllık bir eğitim kurumu olan ortaokullarda, 1922 yılında olduğu gibi psikoloji dersleri konabilir. Zira 1922 yılında dört yıl olan ortaokulların müfredat programında üçüncü sınıflar için 2 saatlikruhiyat dersi konulmuştur. Bu sayede hiç olmazsa çocuklarımız, insan beyni ve davranışı, insanın çevresi ve davranışı üzerine az biraz olsun kafa yorabilirler.

KAYNAKÇA

Binbaşıoğlu, Cavit. (1999). Cumhuriyet Dönemi Eğitim Bilimleri Tarihi, Tekışık Yayıncılık, Ankara

Claparé, E.A. (1936). “Fonksiyonel Terbiye, Yeni Adam, 22 Birinci Teşrin, 4.

Gürel, Zeki. (1995). İbrahim Alâettin Gövsa, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara

Mustafa, Rahmi (1926). Rûhiyat Makaleleri, Matbaa-İ Amire, İstanbul

Komisyon (1929). Ruhiyat (Maarif Vekâletince Muallimlerden Mürekkep Bir Heyete Telif Ettirilmiştir), Devlet Matbaası, İstanbul.

Ongun, Cemil Sena (1935). Psikoloji Dersleri.

Saraçoğlu, Şükrü (1988). “1925 Yılında Türk Milli Eğitimi”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, 43, Ankara.

Sarp, Hatemi Senih (1936). Psikoloji, İkbal Kitabevi, İstanbul.

Yücel, Hasan Âli (1994). Türkiye’de Orta Öğretim, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.

Tunç, Mustafa Şekip (1929). Ruhiyat (Psikoloji), Devlet Matbaası, İstanbul.


[1] Mersin Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü, nksahbaz@mersin.edu.tr

[2] Bu eser üzerine daha geniş bilgi için bkz: Zeki Gürel, İbrahim Alâettin Gövsa, T. C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1995, s.165-169.

[3] Söz konusu eğitimcilerin özgeçmişleri hakkında daha geniş bilgi için bkz: Cavit Binbaşıoğlu, Türkiye’de Eğitim Bilimleri Tarihi, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1995.

[4] Terbiye, S.3, Mayıs 1927, s.195.

[5] Ankara, 1339/1923, s.5

  •  

Saygı ve Demokrasi

Tartışmalarda çok sık duyuyoruz: “Fikirlerinize saygılıyım ama…, inançlarınıza saygılıyım ama…” diye başlıyor konuşmaya. Saygılı ama “aması” varmış. Karşısındakinin fikrinde ya da inancında değil hatta ona karşı ama saygılı.

“Saygılıyım” demeye gerek duymadan karşısındakinin fikrine karşı çıkıp neden “ama”larını sıralamıyor? Şundan bundan duyulan bir klişe midir bu ifade? Yoksa karşısındakini yumuşak tutarak tartışmayı başlatıp karşıdakini ikna etme çabası mı? Yani “seni ve görüşlerini önemsiyorum” diyerek mi iletişime başlıyor!

Değerli hocam Mustafa Aydın’ın çok sık kullandığı bir cümlesi vardı: “Olumsuz yaklaşımla olumlu sonuç alamazsınız” Tartışmacımız karşısındakini önemseyerek olumlu yaklaştığını mı ima ediyor? Böylece muhatabını önemsemiş ve saygılı davranmış mı oluyor?

Saygı nedir?

Çocukluğumda komşu Güleser teyze abamla konuşurken oğlundan şikayetleniyordu. Oğlunun yeniyetme davranışlarını beğenmiyordu. Güleser teyzenin şu sözü epey bir zaman beyninde dönüp dolaştı: “Artık beni saymıyor.” Saymıyormuş. Şimdi bakıyorum da çocuk aslında rüştünü ispat etmeye çalışıyormuş.

Güleser teyzenin oğlu benden büyüktü. Annesini “saymamasını” onun büyüdüğüne yormuş ve saymayışına imrenmiştim. Birkaç gün ben de abamı saymadığımı, beşkardeşlik bir şamar yiyinceye kadar saygısız bir şımarıklık içinde olduğumu hatırlıyorum. Demek ki söz dinlemek, karşısındakine özen gösterip önem vermek saymak yani saygı anlamına geliyor; saymamak ise saygısızlık oluyormuş. Dikkatinizi çekerim, “saymak” kelimesi sayı saymak yanısıra saygı kavramına da kök oluyor. Tokadı tadınca sayar oldum. İyi de bu, korkuya dayalı bir saygı olmuyor mu?

Ortaokuldayken kelime olarak kullanmasam da kendimce saygı kavramını biliyordum. Babama, abama ve büyüklerime yönelik davranışlarım ile arkadaşlarıma (yaşıtlarıma) karşı davranışlarımda ayrım yapabiliyordum. Arkadaşlarıma hatta börtü böceğe bile saygılıydım aslında. Onları bir can olarak görüp haklarını tanıyor ve elimde fırsat varken bile kendimde onları ezme hakkı görmüyordum. Her canı kendi canım kadar özel ve değerli algılıyordum.

Evde “büyüklerini say” deyimi kullanılırdı ve “saygı” kelimesini ilk kez ortaokulda duydum; hem de çok sık. Öğretmenlerim söylüyordu. Sokakta onları görünce toparlanmalıydık. Ceketimizi iliklemeli ve selam vermeliydik. Hem de asker selamı! O sıralarda alnında ay yıldızı olan kasketlerimiz vardı. Subay kasketi gibiydi ve kızlı oğlanlı hepimiz giyerdik. (Sırf o şapkadan benim de olsun diye ortaokula başlamaya can attığımı hatırlıyorum) Kasket o yıllarda kaldırıldı. Hocalarımıza göre onları selamlamak, ceket düğmemizi iliklemek ve toparlanmak saygının ifadesiydi. Biz onları büyük ölçüde korkudan sayardık ama onlar bizi saymazdı; arada bir bahanesi bulunurdu ve dövülürdük. Demek ki onlara yaşı ve diğer sosyo kültürel özellikleri ne olursa olsun, her bireyin saygıdeğer olduğunu, biz öğrencileri de bu yüzden saymaları gerektiği öğretilmemişti. Saygı onlara göre karşılıklı bir davranış değildi; yaşça küçük olanlar saygı duyardı. Öğretmenlerimiz de müdür ve kaymakam gibiler karşısında hürmetkârdılar, ceket düğmeleri iliklenir ve aşağıdan alan bir boynu büküklük gösterisi sunarlardı. Demek alt statüde olanlar saygı gösterirdi. Neyse, öğretmenlerden de bizi sevmeleri beklenirdi ama o sevgiyi göstermek zorunda değillerdi, pek göremedik.Okullarımızda sevgi ve saygının karşılıksızlığı hakimdi.

Geleneksel anlayışta saygıdan anlaşılan şu: Benim istediklerimi yap, beklentilerimi karşıla, bana biat et, itaatini göster, bana uy, benim  gibi düşün! O halde “ya ben?” diye sorarım. Sen beni saymayacak mısın? İlişkimiz hangi zeminde ve nasıl olacak? Eşit olmayan bir ilişkiyi nasıl yürüteceğiz?

Sonra biraz büyüdük sanırım, lisede hocaları görünce ceket iliklemek bazılarımızın ağrına gider oldu. Sırf hocanın karşısında ceket iliklememek için hocaları görünce yolunu değiştirenler oluyordu. Sohbetler sırasında “hocam saygı düğmeyle olmaz” demeye başladık. Onlar ne diyordu hatırlamıyorum. Belki de artık gücümüz kuvvetimiz yerine geldiği için korkuya dayalı, biçimci saygıyı gururumuza anlatamıyorduk. Bu davranışlarımızın bir kısmı ergenlik etkisiyle büyükleri öteleyerek özerklik kazanma ihtiyacımızı karşılarken, bir kısmımızın da aslında saygıyı hak etmeyen öğretmenlerimize yapmacık davranmayarak özsaygımızı korumaya çalışıyorduk sanırım.

Sonra ben hoca oldum. Öğrencilerde ne kasket var ne de ceket! Selam vermek bir yana, toparlanmıyorlar, yaynından geçerken bile görmezden geliyorlar. Çok tuhaf olmadıkça ben de bazı kusurları görmezden geliyorum. Bunun da bir eğitimci olarak normal olmadığını biliyorum. Ona saygı duymam gerektiğini biliyorum.

Kişi saygıdeğer ya da değil ama o bir birey ve birey olduğu için saygıyı hak etmektedir.  Yaşı, sınıfı, kökeni fark etmez. Bunu derken aklıma diktatörler, zalimler, katiller, nezaket yoksunu küstahlar, kabadayılar, otoriter kişilikler, zavallı bulduklarını veya gözüne kestirdiklerini ezmeyi asıl zavallılık saymayanlar, aşağılanma duygusunu başkalarını ezerek tatmin etmek isteyenler de geliyor. Onlara saygı duymuyorum. Saygının hak edilmesi gerektiğini düşünüyor ve benim ya da başkasının haklarına saygı duymayan saygı değmezlere saygı duymuyor ve buna da üzülüyorum. Uygarlık fikri geliştikçe insan haklarına saygı duymak, önemseme ve kabul etmek zorunlu olmaya başladı. Henüz o noktaya ulaşamamış olanlar da var ve epey çok.

İnsan Haklarına Saygı

İnsan hakları ve demokrasi birçok dersin konularından biri olarak derslerde üzerinde durmam gereken bir alan. Konunun içeriğini epeyce bir insan haklarına saygı ve kişisel özgürlüklerin kullanılması teşkil ediyor. Bireye, insana ve onun haklarına saygıyı konuşuyoruz. Derste bu kavramlara hiç kimsenin itirazı yok, hatta herkes bunun herkesçe kavranmasını ve uygulanmasını istiyor. Ne güzel ama güncel örnekler verildiğinde görüşler farklılaşıyor ve “ben ona saygı duymam” demeler başlıyor. Başka bir durum da bazılarının herkesten saygı beklemesine rağmen kendisinin de herkese saygılı davranması gerektiğini düşünmemesi hatta saygı kavramının anlamını bilmemesidir. Ağzından en çok “demokrasi” sözü çıkanların da demokrasiyi anlamadıkları gibi.

Galiba yanlış öğretiyoruz: Demokrasi, Ankara’daki hükümetin işi sanılıyor. Doğru, onların da işi ama demokrasi sadece yönetim biçimi değil ki! Aynı zamanda yaşama biçimidir. Diğer insanlarla ilişkilerde demokrasi ilke ve değerlerini hepimizin bilmesi dahası bildiğimizi davranışlarımızla uygulayarak gösterememiz, insanlarla ilişkilerimizi demokratik zeminde yürütmemiz gerekiyor.

Demokrasinin temelinde saygı kavramı vardır. Ötekini tıpkı bizim haklarımıza sahip, bizim kadar saygıdeğer, bizimle eşit ve değerli insan olduğu için saygı gösteriyor, onun da bize aynı şekilde saygı duymasını istiyor ve bunun için demokrasi istiyor ve bulabilirsek yaşıyoruz. Aşağıda sıradan bir durumun, saygı ve demokrasi bağlamında, günlük hayattan bir kesit alınarak işlenmesi var. Saygısızlığa bir örnek.

Örnek olay [1]

Bir tamirciye tamir için bir eşyamı verdim. Ne zaman iade edebileceğini sordum. “Şu günde” dedi. Ben “hangi saatte” diye sordum, saat de verdi. Aradan zaman geçti, randevulaştığımız gün ve saatte tamirciye gittim.

İşleri çok yoğunmuş, yetiştirememiş! Ben de çok yoğun birisiyim ve işimi bırakarak gitmiştim. Ben gün ve saat isterken işimin zamanında yapılmasını istediğimi vurgulamıştım. Neden yoğun olabileceğini dikkate almadan bana randevu verdi? Demek ki anlatamamışım.

Yeni bir gün ve saat verdi. Bu kez kesin olarak işini yapması gerektiğini, içinde bulunduğum durumu da anlatarak âdeta rica ettim. Neyse, randevu saatinde yine işimi bırakıp gittim. Heyhat, yine yapılmamıştı. Memnuniyetsizliğimi belirtince bin dereden su getirdi, mahcubiyetini dile getirdi, kusuruna bakmamamı istedi. Ama ben kusuruna baktım. Bu bir saygısızlıktı. Âdeta dalga geçer gibi. Benim birey haklarıma saygı duymuyordu. Üstelik beni işimden ederek, zamanımı çalarak zarar veriyordu. Elbette bu kusura bakarım!

Çağlar ve değerler değişiyor. Eskiden ne yapıyorduk? Geleneğimizde söz namustu. “Adam olan” sözünde dururdu. Gelenekler tarım toplumunun, köylülüğün sosyal düzenlemeleriydi. Çağ değişti; artık kentli ve modern toplumda yaşıyoruz. Tamirci de geleneklerden kopmuştu ama modern de olamamıştı. Ne sözünde durmanın erdemini biliyordu ne de haklarımı çiğneyerek bana, bir insana saygısızlık yaptığının. Modern değildi, belki modern olana alaysama ile bakıyordu.

Onun geleneksel değerinin yaptırımı yani “adamdan sayılmama” ya da “söz namustur”un hilafına davranarak “namus fukarası” addedilmesi beni ilgilendirmiyor çünkü sorunumu çözmüyor. Ayrıca bu yaptırım, yaptırım olmaktan çoktan çıkmıştır. Onunla bir ömür aynı köyde yaşasaydık her karşılaşmamızda belki sözünde durmamak onu rahatsız edebilirdi ama kentte bu yaptırımın anlamı yok. Onu hayatımda belki de hiç görmeyeceğim. Benim onu adamdan sayıp saymayacağımla ilgileneceğini de sanmıyorum, en çok bir müşteri kaybetmiş olmakla ilgilenebilir.

Modernleşmenin kişiler arası düzenlemesi kişi haklarına saygıdır. Demokratik hayat bunun için vardır. Bizim tamirci aslında demokrat değil. Ona göre demokrasi onun değil, politikacıların sorunudur. Ona demokrasinin seçimden seçime sandık başına gidip oy kullanmak olduğu öğretilmiştir. Orada da doğru seçim yapacağını sanmıyorum. Geleneksellik kokan sözleri ve anlamını bildiği az sayıdaki kavramı en çok telaffuz eden partiyi tercih etmiştir, dersem haksızlık mı etmiş olurum?

Ben saygısızlığa uğradım, haklarım çiğnendi. Sizce demokrasiyi herkese ne zaman öğreteceğiz? Okullarda öğretmenler demokrasinin tanımını geçip eğitimine ne zaman başlayacak?

Demokratik hayatın devlet boyutu da var: Demokrasi, haklar yönünden eşit olarak gördüklerimizin haklarını da savunmaktır. Saygı bunu gerektirir, “saygı duyuyorum” deyip bildiğini okumakla olmaz. Sizin saygı duyduğunuzu söylediğiniz haklarını kullanamıyorlarsa siz sadece çocuk kandırır gibi “şark kurnazlığı” yapmış olursunuz, sorunu çözmez, saygısızlığınızı ele verir. Bazı insanlar kâğıt üzerinde yazılı olsa bile haklarını bazen kullanamaz, hatta dile bile getiremezler. Demokrasilerde değişik kesimlerin haklarını sosyal baskı, azlık psikolojisi gibi sebeplerle kullanıp kullanmadıkları da gözlenir. “Azınlıksın, haddini bil” deniliyorsa en azından ağızlardan demokrasi lafları çıkmamalıdır. Benzer biçimde bazı kesimler için, diğerlerinde olmayan özel ekstra ayrıcalıklar da veremezsiniz. Genellik ve eşitlik diye temel bir ilke vardır.

Demokratik yönetimlerde çoğunluk iktidardadır, icraatı onlar yapar ama bunu da demokratik ölçütlere göre yaparsa meşrudur. Muhalefette veya azınlıkta kalanlara dikkat etmezse çoğunluk diktatoryası ortaya çıkar. Bu ise tepeden inmeci, Jakoben, “ben ne dersem öyle olacak” dayatması olur ve kırarsınız, dağıtırsınız, küstürürsünüz; gelecek için fitne tohumları atarsınız.

Mevcut hükümetimiz yeni rejim gereği son zamanlarda eğitimde köklü sayılabilecek değişiklikler yaptı. Yapabilir ama bunu yaparken öyle bir hızla yaptı ki üzerine düşünecek, konuyu bilen akademisyen ve velilerin görüşlerini açıklayacak zamanları olmadı. Kendileri bile üzerinde yeterince düşünmemişti. Arap aksanlı Kur’an okuyan İmam Hatipli yetiştirmek uğruna “göç yolda düzülür” hesabı bir kısım düzenleme ve hazırlıklar sonradan geldi. Bakanlığın adının neden millî olduğu dikkate alınmadı, tıpkı çocukların velinin çocuğu olduğu dikkate alınmadığı gibi. Oysa bir karar alınıyorsa o karardan etkilenecek olanların hoşunuza gitsin ya da gitmesin, fikirleri de karara katılmak zorundadır. Eğitimde devlet ve milletin eğitim politikası olur, hükümetlerin olmaz. Hükümetler gelip geçicidir. Eğer yine de köklü ve politika değişikliği yapmak gerekiyorsa toplumun tüm kesimlerinin katkı ve katılımıyla olur. Yeni politika ve planlar bazı yörelerde denenir, sonuçlar değerlendirildikten sonra yeni politika başarılıysa, değiştirirsiniz. Milletlerin hayatıyla kumar da oynamamış olursunuz.

Buna benzer bir durum da MEB’in teşkilat kanunu değiştirilirken yapıldı. Kanun mecliste bile tartışılmadı, meclis tatile girince Kanun Hükmünde Kararname ile kanun haline gelmiş oldu. Çıkan metne baktığımızda sistemde bazı iyileştirmeler dışında bakanlığın eğitimde siyasi amacının ortadan kaldırıldığını gördük. Siyasi amaçsız eğitim olmaz. Şimdilik yok.

Demokrasiyi herkesin çok istediği bir ortamda demokratik saygıyı gösterenlerin az olması geleceğe güvenle bakmanın en büyük engelidir.

Çevremizde saygı ve saygısızlık yanyana yürümeye devam ediyor. Saygı, saygısızlığı geçince, herkes gerçekten saygılı davranışlar sergilemeye başlayınca, işte o zaman, daha bir insanlaşacağız.


[1] Çınar, İkram. 2012. Öğrenci Kulüpleri ve Demokrasi Kültürü. Ankara: Ütopya Yayınları. S. 77.

 

Tutuklu Yargılanan Meslektaşlarımız İçin

En son, farmakoloji (ilaçbilim) alanında, dünyaca ünlü araştırma bulgularına imza atmış, Prof. Dr. Tayfun Özbay, hem de ozel yetkili mahkemelerin kaldırılmasına ilişkin yasanın, Meclis’te kabulünden sonra, üstune üstlük, “casuslukla”ilişkilendirilerek, tutuklandı. Doğrusu, şaşkına döndük… Boğazımız düğümlendi…


“Özel”, “genel” fark etmez; hukuk, hak, mantık ve vicdan, hatta uzağa gitmeye gerek yok, “düz, sağlıklı çocuk mantığı ve vicdanı”; keyfilik, “güya delil”, müddeinin (savcının), kanıtsız, ispatsız, “Efendim, imzasız, nerede, kimin tarafindan hazırlandığı pek belli değil, başkaca bir delil ise, yok, gerçi ama, olsun, elimizde bir “ihbar mektubu” var, düşündük taşındık, “şüpheli” şahsın, öyle böyle değil, ‘çok kuvvetli şüpheli’ olduğundan emin olduk, onun için tutuklanmasını talep ediyoruz”,demesini kaldırmaz. Giderek, mahkemenin, sozde delili, “makbul” sayarak, “iddianın, tutuklama talebini” kabul etmek suretiyle, tam anlamıyla, üstelik yargı aracılığıyla, “suç tasniine” maruz bırakılan “masumu”, tutuklayıp hapishaneye yollamasını, hiç kaldırmaz. Tutuklu şahsın; ortaya iddianame çıkacak diye, aylarca hapiste tutulmasını, keza, hiç kaldırmaz. İddianamenin, nerede kimin tarafindan hazırlandığı ayrıca belli olmayan imzasız, demek ki “delil değeri” katiyen olmayan sözde deliller uzerine, tesis edilmesini, hiç mi hiç kaldırmaz. Mahkemenin, boylesi bir iddianameyi ciddiye alarak kabul etmesini, yine ve kesinlikle, hiç mi hiç kaldırmaz. Giderek sanığın, varsa, suçunun, “iddia” tarafindan degil de, suçsuzluğunun kendisi tarafindan, aylar ve aylar, bitmedi, yıllar ve yıllar boyunca, ispat edilmesi zorunluluğuna, aksi halde,geçersizliği, giderek, çakma olduğu ortaya çıkagiden “güya delillerin karartılmasi yüksek ihtimali dolayısıyla, tutukluluk halinin sürdürülmesine hüküm üstüne hüküm tesis edilmesi” adaletsizliğini, katiyen kaldırmaz.

Kaldırmaz ama, şimdilerde artık yıllar ve yıllardır, Prof. Dr. Mehmet Haberal, Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu, Prof. Dr. Ferit Bernay, Prof. Dr. Buşra Ersanlı, Prof. Dr. Yalçın Küçük, Dr. Faruk Yarman, Prof. Dr. Kemal Guruz, Araştırma Görevlisi Mehmet Perinçek, Araştırma Görevlisi Coşkun Musluk, giderek, birbirinden değerli gazeteciler, aydınlar, emekli, muvazzaf, çakı gibi kahramanlar, subaylar, generaller, amiraller, tam da çizdigimiz resim tahtında, tutuklandılar ve yargılanageldiler, yargılanıyorlar. 

Kaygımızı yol boyunca ifade ettik. Meselemiz, yargıya, hiç bir biçimde karışmak değildi. Ancak, yargıya musallat olmus hukusuz, vicdan sızlatan şablonların “yasama” yoluyla ayıklanmasına, omuz vermekti. (http://www.egitisim.gen.tr/site/arsiv/73-33/644-insan-odakli-anayasa-catma-riyasi.html,http://www.egitisim.gen.tr/site/arsiv/74-34/676-suriye-oyunu-kanli-bir-oyundur.html).

Sesimiz, kamuoyunun aynı yondeki sesine katıldı, duyuldu. Sonunda yasama (görülmekte olan davaları, görenler dışındaki), Özel Yetklili Mahkemeleri, kaldırdı. Keşke hepsini kaldırsaydı. Olmadı. Ancak gerekçeleri, “soyutta”bırakılmaması, muhakkak ve muhakkak “somut” olarak çatılması konusunda, yargı süreçlerinin, zaten aşikâr sınırlarını, her türlü keyfiliğe “cız” diyerek, çiviledi.


Şimdi soruyoruz (imzasız, ispatsız, giderek çakma, değil),  hangi “somut” deliller, belgeler var ki,  Dünyaca ünlü farkmakolog, Prof. Dr. Tayfun Özbay, hem de “casusluk” suçuyla tutuklanıyor?

 

Soruyoruz (imzasiz, ispatsız, giderek çakma, değil), hangi “somut” deliller, belgeler var ki, birbirinden değerli hocalarımız, aydınlarımız, gazetecilerimiz, çakı gibi kahramanlar, saymakla bitmez, emekli, muvazzaf, subaylar, generaller, hem de yıllardır, “delil değeri” hiç bir biçimde varsayılamayacak olan sanalın sanalı ürünlerin, karartılması yuksek itimali dolayısıyla tutuklu bulundurulmaya devam edilebiliyorlar?


Vicdanlı, evrensel hukuka ve yasalarımıza uygun, adil yargı, özlüyoruz.


Aksi halde içimiz kan ağlıyor…


Diğer yandan hatırlanmalı ki, geciken adalet, adil olmaktan çıkıyor. Neymiş bu, olmayan ya da bir türlü toplanması bitmeyen deliller ki, bunların karartılması yüksek ihtimali dolayısıyla, güzide insanlarımız, onu da geçtik, Vatandaş Mehmet Efendi, yıllar ve yıllarca hapislerde çürümeye terkedilebiliyor?


Bir yandan çocuk mantığını, çocuk vicdanını tatmin edemeyecek, engizisyon-vari, yargı uygulamalarına hala daha, seyirci kalacaksınız, öbür yandan insan odaklı anayasa yapma çalısmalarını, son sürat sürdüreceksiniz.

“Riya” değilse, nedir bu, allaşkına?

**

Bir hususun daha altını çizmeden edemeyeceğim:

Birisi tutuklanacak mı, bir bakıyorsunuz, kimi (isimleri gerekmez) basın organlarında, bir tezvirdir (karalama), gidiyor… Ayrıca hiç bir biçimde, soz konusu öznenin üstüne atılacak suçun mahiyetiyle kıyaslanamayacak, bir tezvir… Örneğin, birisi, diyelim Profesör Atatür,  Hükumet’i cebren düşürmeye teşebbüs suçuyla, söz gelişi on beş gün sonra tutuklanacak; bakıyorsunuz, malum basın, o kişiyi, üstüne atılacak suçla, ayrıca, hiç bir cezaî dengi olmayan, örneğin, üst düzey bir görevlinin yakınını “usulsüz” olarak (o da ne kadar usulsüzse tabii),  işe almakla, karalıyor. “Mızrak çuvala sığmadı, işte, hadi bakalım Profesör Atatür, görelim şimdi, seni kim kurtaracak?” diye, manşet üstüne manşetler atılıveriyor. Aynı paralelde, malum medya organlarında, Profesör Atatür  hakkında, bu mazlumun üstüne atılacak suçla yine hiç bir cezaî dengi olmayan, uyduruk yolsuzluk, irtikâp gibi suç tasniileriyle, karalama maksatlı yayınlar yapılyor… Demeye kalmıyor, ne tesadüf değil mi, Profesör Atatür, Savcılığa davet ediliyor ve tutuklanma istemiyle mahkemeye sevkediliyor… Savcılık’ta verdiği ifade; anında-tomografi-vari, sıcağı sıcağına ve tamamen hukuksuz biçimde, ayrıca her türlü kahpece tahrifat ve tezviratla malum kanallarda yayınlanıveriyor… Prof. Atatür  hakkındaki, karalama tuluatına ayrıca hız verilmiş olunarak… En üst düzeydeki siyasetçiye soruyorlar, “Bu nasıl böyle olabiliyor?” diye… Öteki cevap veriyor:

– İfadesi’ni, Profesör Atatür’ün avukatı sızdırmıştır, diyor.

Sanki avukat, müvekkilinin savunması için değil; işkenceci, yargısız infaz görevlisi bir İblis olarak görev sergilemekle, yükümlüymüş ve görevini zaten efendi gibi yapıyormuş, gibi…

Valla inanılır gibi değil…

Şimdi söyleyin allaşkına, “hükumeti cebren düşürmeye tevessül edenler” var mı yok mu? Bilemeyiz, ona elbette bağımsız yargı hükmetsin… Ancak “hükumeti cebren düşürmeye kalkıştığı iddia edilenlere karşı, onları örgütlü cürüm halinde imha etmeye çalışan bir şebekenin” etrafta kol gezdiği,  gören gözler için, ayan beyan, ortada…

Pekiyi ey özel yetkili savcılar, bu şebekenin, hâzâ yaratık mensuplarının, bunca küstâh, bunca hukuksuz ve bunca caniyane hüküm icra etmelerine, daha ne kadar seyrici kalacaksınız?

Haşre kadar yanacaklar… Suça çanak tutanlar da…

Allah müstahaklarını versin!..