Din, Laiklik ve Eğitim Üzerine Kimi Düşünceler

Ülkemizde, genelde laiklik siyasal bağlamda ele alınır ve din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlanır. Bu anlamda sadece teokrasinin (din devletinin) almaşığı olarak düşünülür. Bu, laikliğin dar bir konumlandırılışıdır. Felsefi temelde bakıldığında laiklik, aslında, insanın, varlık, bilgi ve değere beşeri olanaklarla baktığını anımsamasından ibarettir. İnsan Tanrı olmadığına göre, tanrısal olarak bakamaz. Bu, doğal olarak, insani düzlemde, theo-ontoloji (tanrısal varlıkbilim), theo-epistemoloji (tanrısal bilgibilim), theo-aksiyolojinin (tanrısal eylembilim) olanaksızlığına işaret eder. Kutsal metinler aracılığıyla insanlara Tanrı’nın seslendiğine inansak bile, kutsal metinlerin beşeri olan dil, kültür ve insanın bilişsel yapısı tarafından sınırlandırıldığını görürüz. Bunu görmek için herhangi bir kutsal kitabı okumak yeterlidir. Bu sınırlılık yüzünden dinsel metinler, pek çok tarihsel ve yöresel anlayışlar içerir. Kaldı ki, kutsal metinler doğrudan bir şey de söylemezler; onu okuyan insanın yetenekleri, bilişsel durumu, algıları, yaşam deneyimleri, varlık, bilgi ve değerlere bakışı metni anlamlandırmasına etki eder. Bu yönüyle, kutsal metinlere yönelik her okuma bir yorumlama etkinliğidir ve yorumlama beşeri bir faaliyettir. Şu halde, hem dinsel metinlerin kendisi beşeri araçları kullanır hem de onu anlamaya yönelen özne onu beşeri olanaklarla anlar ve yorumlar. Yani böylelikle her şey aslında beşerîleşmiş olur. Bu, insani düzlemde tanrısal bir ontoloji, tanrısal bir epistemoloji ve tanrısal bir aksiyolojinin olmadığını gösterir.

İşte laiklik, insanın sınırlı olan antropo-ontoloji (insani varlıkbilim), antropo-epistemoloji (insani bilgibilim) ve antropo aksiyolojiye (insani eylembilim) mahkûm olduğunun bir itirafıdır. Yani insanın haddini bilmesidir. Bunu bilmek, dogmatizmden kurtulmak, eleştirel bakmak, yanılabileceğimizi görmek, hoşgörü ve tolerans kültürünü vb. geliştirmek bakımından kaçınılmazdır. Herkes kendi algısını tanrısallaştırıp biricik sayınca, inanç adına öldürmeler, mezhep kavgaları, ötekileştirmeler, küfürle suçlamalar, yargılamalar vb. bitmemektedir. Aslında, theo-epistemolojiye (tanrısal bilgibilim) inananlar, hadsizlik yaparak, kendi yorumlarını, algılarını Tanrı’ya mal etmiş olmaktadırlar. Bu gerçekten bir hadsizliktir; insanın kendisine yabancılaşması ve deyiş yerindeyse, tanrılığa soyunmasıdır. Laiklik, insanın haddini bilmesi, insani düzlemdeki her şeyin insani algı düzeyiyle, insanın dili, bilişi ve kültürüyle sınırlı olduğunu kavramasıdır. Bu yüzden laiklik, kanımca, her türden ayrımcılığın panzehiridir. Çünkü tüm ayrımcılıklar, birisinin kendisini epistemolojik ya da ontolojik açıdan üstün ya da tanrısal bir yere yerleştirmesinden kaynaklanmaktadır.

Laikliğin bu bakımdan konumlandırılması, siyasi bakımdan sığ bir biçimde konumlandırılmasından daha işlevseldir.  Çünkü laikliğe felsefi düzlemde bakmak, eğitim sisteminin temeline oturan “nasıl insan istiyoruz” sorusu ile “bu insan da bulunması gereken nitelikler nelerdir” sorusuna verilen yanıtta önem taşımaktadır. İnsan odaklı laik eğitim, özü itibarıyla, varlık bilgi ve değere insani olanaklarla baktığını bilen insanlar yetiştirmeyi ilkeleştirirken, almaşığı olan tanrı odaklı dinsel eğitim, her şeye tanrısal gözle bakması ya da bakılması gerektiğine inanan bir insan modeli üretmeyi erekler. Bu bağlamda, Türk eğitim tarihinin, ‘nasıl bir insan istiyoruz’ sorusu ile ‘bu insanda bulunması istenen özellikler ve bu özelliklerin hangi öğretim içerikleri ile kazandırılacağı’ konusunda Tanzimat’tan beri güçlü tartışmalarla dolu olduğunu, laik eğitim-dini eğitim ikileminin her daim güçlü bir tartışma konusu olduğunu anımsatmak gerekir. Laik eğitim-dinsel eğitim ikileminde yürütülen bu tartışmalar yaşamsaldır; çünkü her iki eğitim anlayışının varlık, bilgi ve değere bakışı, inşa etmeyi amaçladığı insan tipi ile amaca ulaştırıcı eğitim içeriği kökten farklılaşmaktadır.  Betül Çotuksöken’in yerinde kavramsallaştırmasıyla, dinsel eğitim, özcü, tümelci ve durağan bir yaklaşımı temel alırken, laik eğitim, değişimi, evrimi temele alan tikelci ve nominalist bir yaklaşıma dayanır.  Ancak tartışmayı, daha sağlıklı bir zemine dayandırmak için, “din öğretimi” ile “dinsel eğitimi” bir birinden ayırmak gerekir; dinsel eğitim, eğitimi dinî temellere dayandırmaya, varlık, bilgi ve değere dinsel/tanrısal paradigmadan, deyiş yerindeyse, theo-epistemolojik ve theo-ontolojik temelde bakan insanlar yetiştirmeye çalışırken, din öğretimi din ve dinler hakkında yansız ve çoğulcu bir biçimde bilgilendirmeyi temel alabilir. Bu haliyle, varlık, bilgi ve değerlere antropo-epistemoloji ve antropo-ontolojik temellerle yaklaşan laik eğitim, dinler ve mezhepler hakkında nesnel ve çoğulcu bilgiler veren din öğretiminin değil, eğitimi dinsel temellere dayandıran dinsel eğitim anlayışının almaşığıdır. Ancak üzülerek söylemek gerekir ki, bizdeki din öğretimi programları, dinler hakkında bilgi vermekten çok, insani olan her şeyi (bilim, sanat, felsefe, etik vb.)  dinsel bir temele dayandırmaya çalışmakta; hatta İslam’ın da sadece belli bir yorumunu, sünni yorumunu esas almaktadır. Bu haliyle din öğretimi değil, fikir aşılamasına, hatta koşullandırmaya yönelten, dinsel bir eğitimi hedeflemektedir. 

Yansız ve çoğulcu din öğretimi yerine, dinsel eğitim yapmak ve laik eğitimden uzaklaşmak, bize ne getirir? Gelin tartışmamızı, felsefi bağlamda, dinî eğitim ve laik eğitimin hedeflediği insan tipinden yola çıkarak derinleştirelim. Genelde dinsel eğitimin amaçladığı ideal insan tipi, -bu ister Hıristiyan, ister Müslüman isterse Yahudi olsun fark etmez- aslında insana, topluma, evrene ve bunlara yönelik varlık, bilgi ve değere tanrı odaklı, bir başka deyişle teosentrik bakan bir insan tipidir. Bu tipin bir diğer önemli unsuru, bu dünyayı gelip geçici sayması, ahrete yönelmesi, değiş yerindeyse bir tür “homo ahireticus” olmasıdır. Bu bakış açısına göre, Tanrı etkin varlıktır; o yaratıcıdır; her şeyin kökenidir. Hakiki varlık O’dur; diğer varlıklar, yaratılmış varlıklardır; deyiş yerindeyse, onların varlığı mecazidir; onlar etkin değil, Tanrı karşısında edilgindirler. Bu varlık anlayışı felsefeden tanıdığımız Platoncu özcü varlık anlayışının basit bir tekrarı gibidir. Bu anlayışa göre, bilgi ve değer de Tanrı tarafından verilmiştir, yani esinlenmiştir, vahyedilmiştir. Dolayısıyla insan düşen, verilmiş olan öz bilgi ve değeri yorumlayarak açımlamak ve yaşamına uygulamaktır. Burada insanın bilgi ve değer konusundaki tek üretken katkısı, verilmiş çerçeve içinde düşünerek, kutsal metinlerde gizil olan hakikati ortaya çıkarmak, onu açımlamaktan ibarettir. Bu, deyiş yerindeyse tam da tipik bir ortaçağ anlayışıdır ve bu anlayışın başarılı bir insan tiplemesi olmadığını, bilgi ve değer üretmede güdük kaldığını tarihsel deneyimler göstermiştir. Batı bu insan tipini terk edince atılıma geçmiş, Osmanlı da anılan tipten Batı karşısında geri kaldığı için vaz geçmek zorunda kalmıştır.  Bu insan tipi skolastik bir tiptir; her türden bilgi ve değerin meşruiyetini kutsal metinlerle ilişkilendirme gereksinimi duyar. Dinsel metinlerle ilişkilendiremediği her türden bilgi ve değere mesafeli durur; laik ve seküler olanı aşağılar ve küçümser. Bu nedenle ona bir bilgi ve değeri sunarken daima dini referanslarla sunmak gerekir; aksi takdirde onu kabullenmez. Onun için dini ambalaj şarttır. Aksi takdirde laik ve seküler olanı dünyeviliği içinde kabullendiğinde dinden çıkacağını düşünür.  Aslında bu insan tiplemesi, modern laik ve seküler toplumda yaşıyorsa, daima travmatik bir bilişsel durum içerisindedir; çünkü karşılaştığı her şey sekülerdir ve bilişini altüst etmektedir. Bu tipin bir diğer önemli niteliği, kendisini hakikate, daha doğru bir deyişle tanrısal hakikate sahip olarak nitelemesi, kendisi gibi bakmayanları, laik ve seküler bakanları dinsiz ve hatta ahlaksız olarak görmesi, bilişinde onları aşağılamasıdır. Bu özünde tolerans ve demokratik kültürün önündeki en güçlü engel olarak karşımıza çıkar. Zihni dogmalarla koşullandırılmış olan insan tipinin, eleştiriye, yeniye, farklı bakışlara, alternatiflere, nedensel açıklamalara karşı mesafeli olduğunu, varlığı ve evreni Tanrı’yı karıştırmaksızın kendi içinde nedensel süreçlerle açıklamayı erekleyen etkinliklere yaklaşmadığını belirtmek gerekir. Bu tip farklı dinsel yorumlara da dinsizlik gözüyle bakar.  Onun için her şeyin yanıtı bir şekilde Tanrı ve tanrısal yaratıyla ilişkilidir. Her söylemine Tanrı sözcüğü mutlaka bulaşır. Bu nedenle, onun evreninde her an harikulade şeyler olabilir; doğanın olağan işleyişi sadece faili muhtar (özgür seçici) olan Tanrı’nın dileğine bağlıdır. Her şey Tanrı’ya bağlı olduğu için, her şeyde bir tanrısal hikmet arar, şans, tesadüf, rastlantı gibi kavramların yerini Tanrı’nın anlık yaratımına dayanan kader alır.  İşte bu insan tipi, evrim kuramına dine uymadığı için karşı çıkar; laik ve seküler yaşamı, dini referans almadığı için eleştirir; bilimi Tanrı’dan söz etmiyor diyerek materyalist sayar, her türden yeniliğe karşı durur. Bu nedenle olsa gerek, kimi modern dinciler –Yahudi, Hıristiyan, Müslüman olsun fark etmez-, dini metinleri bir parça tahrif ederek, çeşitli te’villerle dini metinlerde evrimden söz edildiğini, dinin laikliği önerdiğini, demokrasinin dinde de yer aldığını, çeşitli dinsel ritüellerin tıbben sağlık getirdiğini vb. gündeme getiriler; bu tutumlarıyla modern bilgi ve değerleri dini bir ambalaja sokarak sunarlar; değişimi böyle gerçekleştirmeye çalışırlar. Her şeyi kutsal kitapta arayan bu insan tipi için, hakikat verilmiştir; oradadır ve verilmiş hakikati ezberlemek ve bilişe yerleştirmek yeterlidir. Bu nedenle bu tip insan daha çok hafızasını kullanır, zekâsını işlevsel olarak kullanmada sıkıntılar yaşar. Bu insan ahirete odaklı olduğu ve dünyayı küçümsediği için, uygarlığa katkısı oldukça sınırlıdır. Hemencecik inanıverme niteliği yüzünden sömürüye ve itaate hazırdır.  Sık sık kandırılır. Daha da önemlisi bu insan tipi, varoluşu, yaşamı ve yaşamın tüm zenginliğini bir kitaba, bir metne indirger; hayatı ona sığdırmaya çalışır. Ona sığdıramadığında iç çelişkiler yaşar ve günahkârlık bilinciyle yanıp tutuşur.  

Buna karşın, yansız ve çoğulcu din öğretimine karşı çıkmayan, dini sosyal bilimler içinde konumlandıran  laik eğitim, varlığa, insana ve topluma insani olanaklarla bakan, onları bilimsel yöntemlerle anlamaya çalışan hümanist bir insan tipi var sayar. Bu tip, ontolojik anlamda bir Tanrı’ya inansa da –inanmama özgürlüğünün de bilincindedir-, bunu öznel kabul eder ve inançlarını diğerine empoze etmez. İnancını Tanrı ile kendi arasında bir bağ olarak görür ve bunu çoğu kez konuşmaz.  Nesnel bir dünyada yaşadığının farkındadır ve bu dünyanın nedensel açıklamasının peşine düşer. Onun için bir olguyu, bir olayı, bir durumu açıklamak, bir üst yasaya ve daha üst teorilere gitmekle mümkündür. Doğanın ve insanın bilgisini yine doğada ve insanda arar; onu kutsal metinlerle ilişkilendirme gereği duymaz; ona göre din başka bilim başka bir şeydir; her ikisi insanın farklı taraflarına seslenir. Çünkü ona göre insan çok boyutlu bir varlıktır.  Bu açıdan onun için bilgi ve değer üretmek çok önemlidir; bilgi ve değer verilmiş değil, yaşamsal koşullarla diyalektik içerisinde üretilmiş ve üretilen bir şeydir. Bu anlamda bilgi ve değer alanında mutlak hakikat diye bir şeye inanamaz; hakikatin peşindedir; ama ona kesin anlamda sahip olduğunu ileri sürmez; hiçbir şeyi ezberlemez, anlamaya, kavramaya çalışır. Önüne sürülen her bilgi ve değere eleştirel yaklaşır; farklı alternatiflere bakar, mutlak doğru saplantısı olmadığı için alternatiflere saygı gösterir, diyalog kurar ve demokratik yaklaşımı ilkeleştirir. Ahlakı toplumsal ve insansal yaşamın bir parçası olarak görür; onu insanın dışında aramaz, insana eğilir, içine ve vicdanına yönelir, iç dünyasını korkularla değil sevgilerle zenginleştirir. Köle ahlakı, korku ahlakı, dışsal baskı ahlakını gerçek ahlak olarak görmez; ahlakı insani ve evrensel değerlerde arar. İnanan, inanmayan yarımı yapmaz ve hiç kimseyi ötekileştirmez; herkesin birey olduğunu düşünür ve seçimlerine toplumu ve kendini rahatsız etmediği sürece saygı duyar. Dinsel metinleri anlamaya çalıştığında da sosyal bilimlerin metin anlama ve yorumlama yöntemlerini kullanır; dini metinler dâhil hiçbir şeyin, dili, kültür ve insan bilişini aşamayacağının farkındadır. Bir anlamda onun için her şey ilintili ve koşulludur; belli bir bağlamda var olur.
Evrensel kavramını kullanırken bile bu ilintililik ve koşulluluğun bilincindedir. O belli bir zaman ve mekânda yaşadığını ve sınırlılığını bilir, nesneler dünyası ile varlık nesne ve olaylarla doyurucu ilişkiler kurmaya yönelir. Hiçbir şeyi kutsallaştırmaz; hiçbir şeyin kendinde anlamı olmadığını bilir ve kendi anlam dünyasını kendisi örer. 

Şimdi, varlık, bilgi ve değerleri değişmez, saltık dinsel temellere dayandırmaya çalışan dinsel eğitim mi; yansız ve çoğulcu din öğretimine, sosyal bilimler, kültür bilimleri bağlamında yer veren, varlık, bilgi ve değerleri insani ve değişim temelinde ele alan laik eğitim mi ikilemine yanıt bulmak için hangi insan tipinin felsefi açıdan daha doyurucu, daha ikna edici ve daha başarılı olduğunu ve olacağını düşünmek sanırım yeterli olsa gerekir.  Ayrıca şunu da düşünmek gerekmektedir:  Acaba hangi tip insan modeli Türkiye’nin bilim, sanat, felsefe, siyaset vb. alanlarda atılıma geçmesine daha çok katkı sağlar?  Eğitimin görevi üretken, düşünen, eleştiren, sorgulayan, bilgi ve değer üreten insan yetiştirmek mi; yoksa itaat eden, düşünmeyi ve kuşku duymayı günah sayan, her şeyi kutsallaştıran, insanları mü’min- kâfir, alevi-sünni, Yahudi-Hıristiyan-Müslüman-Budist vb biçiminde ayıran, kendi dinsel inancını hakikat diyerek herkese dayatan insan yetiştirmek midir?

Unutulmamalı ki, laik eğitim, bilimsel eğitimin temeli olduğu kadar, dinsel, mezhepsel, etnik, cinsel vb. ayrımların da panzehiridir. O, bilimsel ve hümanist eğitimin mihenk taşıdır. Türkiye, din ve mezhep kavgasıyla boğuşan, hem ölenin hem de öldürenin Allahü Ekber dediği Ortadoğu gibi olmak istemiyorsa, her ne olursa olsun laik eğitimden vaz geçmemelidir. Eğitim sisteminin yüzü, bilime ve insanlığa yönelmelidir.  Dediğim gibi, sorun; laik sistem içerisinde, sosyal bilimler mantığıyla nesnel olarak çoğulcu din öğretimine yer vermek değildir; dinî gittikçe tüm eğitim sisteminin temeline oturtup, dinî/dinsel eğitime yönelmektir. Türkiye sanki buraya doğru gidiyor. Bu gidişin bedeli ağırdır. Bunun dine de, Türk insanına yarar getirmeyeceği ortadadır. Henüz vakit varken, her şeyi yeniden düşünmek gerekir.  Yoksa eğitim sistemi aracılığıyla birbirinden nefret eden, Ortadoğu’daki gibi, düşünsel ve inançsal farklılık yüzünden birbirinin başını kesmek için can atan canavarlar da yetiştirebiliriz.

İslam, Öteki ve Şiddet

İnsan yıkıcılığının ve şiddetin kökleri, insanlık kadar eskidir. Belki de İbrani geleneğindeki Habil-Kabil miti, metaforik olarak insanın bu yönünü dile getirmektedir. Bu metafor, büyük ölçüde, insanın nasıl insanlığından çıkarak, hem cinsini nesneleştirdiğini, şeyleştirdiğini, araçsallaştırdığını, kendi varlık koşulunu unutarak kendi varlığına nasıl kastettiğini anlatmaya çalışmaktadır. Bu yönüyle, gerçekliğe dayanan, insana ilişkin deneyimlerden yola çıkan felsefi antropolojinin ışığında söylersek, -bu acı da olsa söylemek gerekir- insanın önemli bir niteliğinin de kan dökücülük ve şiddet uygulayıcılık olduğunu teslim etmek gerekir. Bu bir realitedir ve bir realite ancak kabul edilirse, çözümlenebilir ve iyileştirilmesi için çaba harcanabilir. Aksi durum, görmezden gelmektir ve sorunu kronikleştirir.

Kuşkusuz şiddet, doğayla, yaşamımızı kısıtlamaya ve yok etmeye yönelen diğerleriyle mücadelede, kendimizi koruma dürtüsünden köken alabileceği gibi, insanın, bir varlık olarak içinde hissettiği ve kültür tarafından tetiklenen korku ve nefretten de kaynaklanabilir. Genelde zararlı sonuçlara yol açma potansiyeline sahip olan korku ve nefret duygusu, kültürel araçlarla dışsallaşarak, efsanevi niteliğe büründürülmüş rakip, karşı, yabancı ve öteki olana yönelir; onu, insani özelliklerinden soyutlayarak, nesneye dönüştürebilir. Aksi halde bir insan başka bir insanı, onun da kendisi gibi olduğunu düşünerek nasıl öldürebilir? Bu açıdan, şiddet uygulanan, yok edilmek istenen korku ve nefretin nesnesi olan öteki ve yabancıdır ve onun insani özellikleri görülmez. Deyiş yerindeyse, onun canı, kendinde varlığı unutulur, üzerinde her türden tasarrufta bulanabileceğimiz adi bir nesneye dönüştürülür.

Irkçı zulümlerin, dinsel şiddetin kökeni, söz konusu ötekileştirme ve nesneleştirme midir?
Kuşkusuz bu türden şiddetler tek bir kaynağa bağlanamazlar. Ancak nesneleştirme, ötekini yok sayma, şiddet dolu gücün önemli kaynakları arasında olsa gerekir. Bu yönüyle, şiddet, her toplumsal grupta, her kültürde, hemen her dinsel inançta karşılaşılan bir durumdur. Hatta nesneleştirme, ötekileştirme ve bunlara köken olan korku ve nefretin, kimi kez, kültürler, politik sistemler içerisinde, bir grubu ötekine ya da ötekilere karşı bir arada tutmak için kullanıldığı bile olur. Korku ve nefret uyandırılarak yaratılan öteki, grubun varlık ve bir arada varolma koşulu haline getirilebilir. Kültür ve siyasal yapılar, kolaycı bir yöntem olduğu için yer yer bunu destekleyebilir. Bu durumun dinlerde, aynı din içerisindeki mezheplerde, sık sık karşımıza çıkmasının nedeni de bu olsa gerekir. Bu yönüyle, her kültür, her inanç sistemi, her ırk ötekine yönelik şiddeti besleyebilir.

İslam dünyasında son dönemlerde gördüğümüz şiddetin temelinde de, korku ve nefretten köken alan ötekileştirmelerin, nesneleştirmelerin etkisi yadsınamaz. Aslında İslam kültürü, İslam toplumu içerisinde sistematik şiddetin ilk öncüleri olan gruba Hariciler (çıkanlar, İslam toplumundan ayrılanlar) adını verip onları dışsal saysa da, İslam toplumu içerisinde, tarihsel süreçte, mezhep ve iktidar kavgası hiç eksik olmamıştır. Bir din olarak İslam’ın bu süreçlerde kullanıldığı, araçsallaştırıldığı bilinmektedir. İslam’ın kendi içerisindeki kavgalara, öteki olana yönelik olarak geleneğin ürettiği darul-islam, darul-harp kavramsallaştırmasını da eklemek gerekmektedir. İslam’ın ötekine ve kendi içerisindeki farklılıklara dönük şiddeti destekleyen yapılar olsa da, yine İslam’ın kedi içerisinde bu yapılara eleştirel yaklaşanlar da olmuştur. İslam’ın, dönemleri içerisinde hümanist yüzünü simgeleyen, filozoflar ve mutasavvıfların yapıtlarında bunu görmemek olanaksızdır. Bu yönüyle, tarih bize, şiddeti de hümanizmi de öneren pek çok İslam yorumu sunmaktadır. Kimilerinin sandığı gibi, tek bir İslam yoktur; tarihsel olarak İslam’lar, farklı İslami algılar, yorumlar vardır. Bu kaçınılmazdır, metinleşen İslam, her metinde olduğu gibi farklı yorumlara müsaittir. Yinelemek gerekirse, ötekine şiddet öneren ve uygulayan İslam olduğu gibi, ötekilerin bilgeliğine kapı aralayan, ötekinden korkmayan, ondan nefret etmeyen, ötekine yaklaşmayı ve ötekini kucaklamayı öneren, tarihsel İslam’lar da vardır. Hariciler, selefiler vb. karşısında, Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd, Muhyiddin İbnül Arabi, Mevlana vb.yi hümanist kılan önemli unsurun, ötekilerin bilgeliğiyle haşir neşir olmaları, dönemlerinin entelleküel birikimine yaklaşmaları ve İslam’ı entelektüel olarak algılamalardır.

Deyiş yerindeyse, tarihsel süreçte, pek çok nüansa sahip İslam yorumları olsa da, keskin bir biçimde birbirinden ayrılan en az iki başat İslam’ın, İslam yorumunun olduğunu söylemek gerekir. Birisi ötekine açık, ötekinden korkmayan, ötekine yönelen ve onu kendisine taşıyan İslam; diğeri ise ötekileştiren, ötekinden korkan, içine kapanan, korktuğu ve nefret ettiği için ötekini yok etmeye yönelen İslam’dır. İslam kuzeye yayılıp Hint, İran ve Yunan birikimiyle karşılaşıldığında bu iki İslam açıkça belirir ve saflaşır. Bu anlamıyla bu iki İslam da tarihseldir ve gerçektir.

Lenn E. Goodmn’ın İslam Hümanizmi/Islamic Humanism (çev.: Ahmet Arslan, İletişim Yayınları, İstanbul 2006, s. 56-57) adlı yapıtında da belirttiği gibi, Müslümanların geçmişte varolan ve bir şekilde günümüzde de devam eden bir birine rakip gözüken bu İslamlar arasında tercih yapmaları kaçınılmazdır.

Goodman modern Müslümanların tarihten gelen ve hala devam eden iki İslam arasındaki tercih yapmalarının zorunluluğuna değindikten sonra sözlerini gerekçelendirerek şöyle sürdürür:

“Bugün bütün dünyada Müslümanları bekleyen seçimin bir yüzü günlük gazetelerin manşetlerinden gereğinden çok bilinmektedir. O, Taliban ve el-Kaide’nin İslam’ı; hırsızlıktan ötürü kesilen ellerin, taşa tutulan zina yapan kadınların, kurşuna dizilen fahişelerin, buldozerle yıkılan duvarlar altında ezilen eşcinsellerin İslam’ıdır. O, Müslüman kızların sünnet edilerek sakat kalmalarını destekleyen, Afrika’da köleliği hoş gören, Mısır’dan Endonezya’ya ve Filipinler’e kadar Müslüman olmayanlara zulmedilmesini teşvik eden İslam’dır. Yine o, bir roman yazdığı için Salman Rüşdi’nin başına ödül koyan Ayetullah Humeyni’nin İslam’ıdır; fikirlerin, özellikle ilerici Müslümanların fikirlerinin serbestçe dolaşımının ortadan kaldırılmasını isteyen İslam’dır. Çünkü o, Kıptilerin haklarını ve kadınların oy vermek üzere kütüklere kaydedilmesi gibi siyasi reformları savunduğu için İbn Haldun Enstitüsü’nün başkanı toplumbilimci Sadeddin İbrahim’i mahkum eden; Kuran’ı edebi bir metin olarak okuma çabalarına tepki olarak İslam Ansiklopedisi’nin editörlerinden birisi olan Nasr Ebu Zeyd’i dinden çıkmış biri olarak niteleyen ve evliliğinin iptal edilmesi için baskıda bulunmuş olan İslam’dır. O, 1960’larda kabul edilen dogmadan farklı bir düşünceyi, Muhammed’in ölümünden sonra toplumu içinde ortaya çıkacak her şeyi önceden görmemiş olmasının mümkün olabileceği düşüncesini ileri sürmeye cesaret eden inançlı ve geleneksel bir Müslüman düşünürün, Fazlurrahman’ın başına ödül (bir milyon dolarlık değil, sadece yirmi beş bin dolarlık, yani belki manşet olmaya değmeyecek bir ödül) koymuş olan İslam’dır. Bu İslam’ın uydurma olduğunu, kitlesel çekiciliğe ve gerçek tarihsel köklere sahip olmadığını iddia edemeyiz. O, gerçektir ve çoğu zaman çok ciddidir ve bu İslam ne aptaldır ne de saf. O baskıcı ve değersizdir ama İslam’dır. Bir başka, hoşgörülü, çoğulcu, zaferci olmamakla birlikte, evrenselci, baskıcı olmamakla birlikte ruhani bir İslam daha vardır. O da İslami ideallerin hakiki bir ifadesidir; kardeş dinler olan Hıristiyanlık ve Yahudiliğin metinleri ve gelenekleri gibi İslami metinler ve geleneklerin içerisinde de akan merhamet ve cömertliğin bir ifadesidir. Bu İslam manşetlere çıkmayan İslam’dır.”

Bu her iki İslam’ın da, yani baskının ve özgürlüğün İslam’ının çok sayıda tarihsel örneği ve temsilcisi vardır. Ancak, hümanist, entelektüel, felsefeyle iç içe girmiş, felsefeyle incelmiş İslam, 12. yüzyılardan itibaren gittikçe yenilmiş; modern dönemlerde ise, neredeyse etkisini tümüyle yitirmiştir. İslam eğitimi veren kurumlar bile bu İslam’ı görmezden gelmiş ve hala da görmezden gelmeye devam etmektedir. Bu İslam’ın Türkiye gibi laik bir ülkede bile ilahiyat eğitiminde hemen hiç yer bulamaması oldukça şaşırtıcıdır.

Özellikle Batı karşısında geri kalmışlık refleksiyle ortaya çıkan ve gelenekteki baskıcı, tekfirci İslam’dan beslenen, siyasallaşmış, otoriter, ötekine kapalı, ötekini yoksayan, düşman olarak gören, şeytanlaştıran, kendisi dışındakini Firavun olarak niteleyen, ötekinin cahiliyye döneminde yaşadığını savlayan, ötekinin yaşam biçimine tahammül edemeyen cihatçı, selefi gruplar ön plana çıkmaya başlamıştır. Bunda, Batının sömürgeciliği ve ona duyulan tepkilerin rolü elbette vardır. Hatta bu gruplar kimi kez batılı devletler ve ABD tarafından da desteklenmişler ve kullanılmışlardır. Fakat bunun tarihsel bir İslam olduğu unutulmamalıdır; tarihsel kökleri vardır. Bunlar hümanist İslam’dan daha fazla, selefi eğilimli, Kuran ve sünnete bağlı, Kuran ve sünnete atıf yapan kimseler olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Hümanist eğilimliler, tarihselci ve amaçsalcı modellere yönelip, Kuran ve İslam’ın amaçları ve ruhuna odaklanırken bunlar, tarihsel bağlamlı metinlerin zahirine/literaline sarılmaktadırlar. Bu anlamıyla, el-Kaide, IŞİD vb. yapıların, uydurulmuş İslam’a sarıldıkları iddiası, tamamıyla savunmacı, beğenmediğini yok saymaya dönük bir yaklaşımın ürünüdür. Bu İslam tarihsel olarak selefi gelenekten beslenmekte, modern devrimci ideolojilerden esinlenerek, İslam’ın ve Hz. Peygamberin tarihsel koşullarda yürüttüğü mücadeleyi, günümüz ortamına taşımak istemektedir. Onların örnek aldığı, Hz. Muhammed’in müşriklerle yaptığı savaşlar; kafirlerle mücadeleleri, cihad ayetleri vb.dir. Onlar sanki Kuran günümüzde vahyolunuyormuş gibi düşünen, kendisi gibi olmayanı müşrik sayan, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün ayetinin gereğini yaptıklarına inanan kimselerdir. Bu yüzden İslam onların elinde cinayet aracına dönüşmüş durumdadır.

Bugün, bu tür yapıların sıkça yapıldığı gibi İslam’la bağı yoktur denilerek geçiştirilemeyeceği ortadadır. Bunlar İslam toplumundan çıkmaktadırlar; İslami metinlere ve Kuran’a referanslarda bulunmaktadırlar. Bu geçmişte de İslam kültüründe vardı; bugün de vardır. Bu ötekileştirici, tekfirci, hoşgörüsüz, ötekinden korkan ve nefret eden İslam’la yüzleşmek bir zorunluluktur. İslam’ın hümanist yüzünü simgeleyen ve onun hümanist yorumuna yönelenlerin, ötekine açılmayı ve ötekiyle diyalog kurmayı hedefleyenlerin, bu yüzleşmede önemli rollerinin olacağı açıktır. Eğer bu başarılmazsa, İslam ve İslam kültürü içinde yaşayanlar, ötekileştirdikleri tarafından daha da ötekileştirilecekler, kan dökücü, kafa kesici cellatlar olarak damgalanacaklardır.

Kanımca İslam’ı, insanlığın kültürel mirasıyla bütünleştirmeye yönelen hümanist Müslümanların, dinin siyasal araç olarak görülmesini ve kullanılmasını engellemek, kutsal metinlerin tarihselliği ve bağlamsallığını gösteren hermenötik yöntemler geliştirmek, dini insanlık ve Tanrı sevgisi bağlamına taşımaya çalışmak, bilim, sanat ve felsefe gibi etkinliklerin gelişimi ve dinden bağımsızlaşması için çaba harcamak, demokrasinin inşasında rol almak, laik bir siyasal yapı için mücadele etmek gibi yaşamsal sorumlulukları bulunmaktadır. Bu, İslam’ın geleceği, İslam’ın bir din olarak görülmesi açısından da hayatidir.

İslam dünyası, hümanist değerlerle bütünleşecek ve çağın koşullarına uygun, eleştirel dinamizmi olan yeni bir hümanizma ruhu yaratacaksa, bunun özneleri hümanist Müslümanlar, İslam kültürü içinde yaşayan entelektüeller olacaktır. İslam’ın geleneksel kültürü içerisinde boğulmaya çalışılmış olsa da, bu hümanist gelenek, kendisine tarihsel kökenler de bulabilir. Belki de, dini simgelere indirgeyen, dinle kullandığı simgelerin seslendiği kitlelerin dili, kültür ve bilişiyle örtülü de olsa bağ kuran Farabi ve İbn Sinaları yeniden okumak; İslam tasavvufunun Tanrı aşkı ve insan sevgisine ve ahlakiliğe vurgusu gibi unsurlarını yeniden ele alınıp modern kazanımlarla geliştirmek gerekmektedir. belki de Ebu Bekr Zekeriyya er-Razi ve İbn er-Ravendi gibi din eleştirmenlerine kulak kabartmak onları anlamaya çalışmak önem kazanacaktır. Hatta insanlığın ürettiği tüm çağdaş kazanımların, İslam toplumlarına aktarılması, işlenmesi, geliştirilmesi ve bunun imkanlarını aramak ve bulmaya çalışmak, zorunlu olacaktır. İslam ve şiddet algısı ancak böyle yok edilebilir, selefi, köktenci, tekfirci, ötekini yok eden politik İslam’dan ancak böyle kurtulunabilir. İslam dünyasında aydınlanmacı, sürekli aydınlanmacı bir uygarlık böyle oluşturulabilir.

Selefi, politik, tekfirci, cihatcı, şiddet eğilimli İslam’ın gerçek İslam olmadığını söyleyip, onları görmezden gelerek, ütopik bir algıyla Kuran ve hadislere dönersek kurtuluruz gibi sığ söylemlerle bu işin başarılmayacağı açıktır. Çünkü İslami metinlerin zahiri, açıkçası bu yapılara bol malzeme sunmaktadır. Hatta kanımca Kuran’a dönüş sloganı bile onlara hizmet etmektedir. İslam kültüründe bu açıdan Kopernik devrimine benzer bir kültür devrimi yapmak gerekmektedir. Şiddet uygulayan yapılar, şiddet uygulanarak yok edilse bile, kültürde Kopernik devrimi yapılmaksızın, İslam kültürü diğer insanlık kültürlerine açılmaksızın, etkileşmeksizin İslam kültürü içerisinde, şiddete yönelik yapılar tümüyle yok edilemez; her an yeniden nüksedebilir.

Hz. Muhammed, tarihsel yerine ve bağlamına oturtulmadığı; uygulamalarının tarihsel bağlamlı olduğu işlenmediği sürece, onun misyonunu cihadla özdeşleştirecek, dinsel metinlerden bu yönde destek alacak ve bunu modern döneme taşıyacak insanlar yeniden türeyecektir. Batı emperyalizmi ve ona duyulan kin ve öfke ve intikam duygusu buna kaynaklık da edecektir. Bu yüzden hümanist Müslümanların cesur ve korkusuz olmaları, emperyalizmin maşası olmadan, bilimsel bir yaklaşımla geleneği ve geleneksel metinleri kutsamadan eleştiri süzgecinden geçirmeleri gerekir. Dinsel metinlerin, ilk seslendiği toplumun biliş, dil, kültür ve toplumsal sorunlarıyla bağını göstermeleri kaçınılmazdır. Bu eleştirel ve tarihsel, bağlamsal yaklaşımın eğitim kanalıyla yaygınlaştırılması da başarı için olmazsa olmazlardandır.

Ya İslam hümanistleri ve İslam dünyasında yaşayan entelektüeller kazanacaktır ya da İslam, insan başı kesen, kadın hakları tanımayan, ötekine düşman olan, herkesin koktuğu, hatta farklı düşünen Müslümanların bile tehdit olarak algıladığı marjinal yapılara teslim olacaktır.

___________

Doç. Dr. Hasan Aydın. OMÜ, Felsefe Bölümü

Tüccar Dincinin Dilinde Din

GÜNCELİN POLİTİK EKONOMİSİ: TÜCCAR-RANT DİKTATÖRLÜĞÜ

TÜCCAR DİNCİNİN DİLİNDE DİN; DİNİNDE DİL

ŞERİAT MI? ILIMLI İSLAM MI? – HİÇBİRİ: güncellenmiş feodal ticaret ve kölelik düzeni

“Biz emin olan ve doğruluktan ayrılmayan ticaret ehlini peygamberlerle, şehitlerle, salihlerle bir gören ilahi emre muhatabız. Bakınız, sizlerle Haçlı Seferleri sırasında, müslümanlarla hristiyanların Kudüs’e sahip olmak için en kanlı savaşları yaptıkları bir manzarayı paylaşmak istiyorum. Endülüslü seyyah İbn Cübeyr anlatıyor; ‘Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında savaş sürerken, Kahire ve Şam arasındaki kervanlar, Frenk bölgelerinden rahatlıkla gidip geliyor. Bunun için Hıristiyanlar Müslümanlar’a ait kervanlardan bir vergi alıyorlar ve bunu istismara yeltenmiyorlar. Aynı şekilde Hıristiyan tüccarlar da mallarının değeri üzerinden bir vergi ödeyerek, müslüman topraklarından rahatça gidip geliyorlar. Aralarında mükemmel bir anlaşma var ve hakkaniyete uyuluyor. Evet, 825 yıl öncesini anlatan bu hadise, bizlere hakkanyete uyulması şartıyla  insani hassasiyetlerin gözetilmesi halinde ticaretin önünde hiçbir engel bulunmadığını gösteriyor. (1)

1. Bu bir tüccar dilidir. Dine bulaşmış bir tüccar dili; tüccar dininin dili.

2. Faşizm, sermayenin en gerici kesiminin diktatörlüğüdür. Sermayenin en gerici kesimi tacir/tüccardır. Şeriat, ticaret sermayesinin en gerici kesiminin diktatörlüğüdür; şeriat, gerilerden taşınmış güncellenmiş faşizmdir. Faşizm çok kılıklıdır. Milleti, dini, ırkı vb. toplumsal tabana dönüştürerek uygulanır. Günümüz şeriatı din toplumsal tabanlı, müslüman emekçi, üretici üzerindeki faşist diktatörlüktür. Ilımlı islam, dışarıya, emperyalistlere / uluslarüstü sermayeye ılımlı; içeriye emekçilere diktatörlüktür. Günümüzde şeriat, müslüman emekçi halka, güncellenmiş faşizmin, bölgesel adıdır. Amacı, rant, sömürü (tacir / tüccar) ekonomik düzenini sorunsuz, engelsiz sürdürmek için, islami kaynaklı şeriatın güncellenmesidir. Amaç şeriat, din ya da din düzeni değil; amaç iç ve dış sömürüyü kolaylıkla sürdürebilmek, başkaldırı ve örgütlenmeleri önlemek için zorunlu bir uygulamadır.

3. Patron egemen sömürgen sanayiciden, patron egemen sömürgen tüccar’a. Sömürü,  üretim aracı üretmeyen (ağır ya da ileri teknoloji) üretim sürecinde azalmış, sömürü alım satım/ara parça, ileri kapitalist ülkelerin terkettiği ilkel teknonoloi) sürecinde, üretimsiz  (inşaat, turizm, tekstil; taşeron şirketler)  rant ve emek sömürüsü süreci belirginleşmiş ve egemenleşmiştir. Turizmde uluslar arası tur şirketleri, tekstilde ise Çin gibi güçlerce bu iki alanda da gerileyen ülke ekonomisi sadece toprak rantına dayalı inşaat ve taşeron şirketlerce ağır ve yoğun işçi sömürüsüne dayanmak zorunda kalmıştır. Bu iki alanda da çalışanlar, binbir oyunla, sigortasız, çok düşük ücret ve göç işçilerini hayvan barınaklarından daha kötü koşullarda çalıştırarak azgın sömürü ile palazlanan tüccarlara köle kılınmıştır. Kölelik, çağdaş kapitalizmin, görece demokrasilerinde değil, daha geri ekonomik yapılanmaların, dinsel egemenliğe denk gelen feodal ilişkiler ağı ve feodal baskıyla sürdürülebilir.

4. Ekonomi politiğin patronu tacirdir, tüccardır. En fazla yalan yayan kültürsüz, görgüsüz, en sahtekar ekonomik gruptur tüccarlar. Politik olarak geriden, eskiden, gelenekselden beslenen ama ekonomik olarak güncelden, kapitalist olanaklardan, sömürüden, ranttan kazanan, çürümüş ve çürümeyi büyük ve sürekli yalanla gizlemeye çalışan, bu uğurda kullanmayacağı en geri, en ileri değer bırakmayan, korkak ve doğal olarak saldırgan, baskıcı bir yapı sergiler. Güncelde yapısal kapitalist krizin  ara çözüm unsurudur. Yarı ölüyken diriltilmiştir. Sanayi üretimi alanında zayıf oldukları için, sanayi üretim dolayımının sanat, kültür, bilim gibi zihinsel üretimlerden de uzaktır. Nevton, Ayıştayn, Darvin gibi bilimcilerin aşağılanıp, küçük düşüren kitaplar yazılıp, MEB onaylı olarak öğrencilere sunulması, imam hatip yaygınlaştırılması, cemaati camilere doldurma sevdaları, bilim ve sanat düşmanlıkları, aydın, ilerici insanlara, sanatçılara düşmanlıkları da bu nedenledir. Dinci oldukları için değil, Tüccar oldukları için böyledirler. Yalçın Küçük’ün dediği gibi dine batmış birinin kültüre ihtiyacı yoktur. 

5. Özetle, yazının başında aktardığım sözlerde, ilahi emir diyor ki; ben tüccarla peygamberleri ve şehidleri bir görüyorum, eşit görüyorum.  Ey işçi, ey köylü, ey küçük üretici, sizin malınızı ucuza kapatan,  pahalı satan ya da size mal satan tüccarları, sizi taşeron işçi olarak çalışıtırıp, hiçbir üretim yapmadan, emeğiniz üzerinden ara kazanç sağlayan sülükleri, parazitleri, Tanrı, peygamber ve şehidler düzeyinde görüyor, ona göre… Bir kutsama ve bir tehdit. Tüccarın din, dolaşım özgürlüğü dili; tüccarın dilindeki din, dolaşım özgürlüğü; sömürü düzeneği, yolu.

6. Bu tüccarlar ki; etten, süte, ekmekten, peynire, benzinden, gaza sattıkları hemen her şeyin hileli, sahte, çürük olduğuna ilişkin gün geçmiyor ki, gazete ve televizyonlarda bir haber çıkmasın. Bu peygamber değerindeki tüccarlar için kazanç en kutsal alan olduğu için, dillerinde din, ürünlerinde sahtelik, yüzlerinde arsızlık, kafalarında baskıcı bir düzen,  özelleştirmeler, kent köy topraklarına hile el koymalar ile ülkeyi ve halkı emperyalistlere peşkeş çeke çeke, bu uğurda dünyanın yalanını gazete ve tvlerinde bağıra bağıra, biriktire biriktire, sata sava yürüyorlar.

7. Rant/tacir ekonomisi, hileye dayalı olduğu için, sanayi ekonomisi gibi sömürüyü emek üzerinden değil de al-sat, el koy-sat üzerinden yürüttüğü için demokrasi, bu sınıf için en tehlikeli olgudur. Herşey perdelenmek, karartılmak, gizlenmek, aldatmak, olmadı baskılamakla yürütülür. İçerde işleyen bu ilkel ekonomi, dışardan destekli olmak zorunda.

8. Kamu kurumlarının yerli ve küresel sermayeye teslim edilmesinden sonra sanayi yatırım ve üretimi ara mal, parça / küçük üretim sanayisi neredeyse bitti. 12 Eylül 24 Ocak Ekonomik Kararları, Özal dönemi özelleştirmeleri, AKP dönemi özelleştirmeleri ve dış destekle, tehditle bitirilen sanayi, ülkeyi darboğaza oradan da sadece kent köy topraklarınını rant odaklı inşaat ekonomisine ve taşeronlaştırmaya mahkum etmiştir. Dış destekli faşizme ihtiyaç vardı. Şeriat adı altında, din maskesiyle uygulanmak zorunluluğu doğmuştur. Tonlarca gaz, jop alınması, tutuklamalar, yasalarla grev ve sendikalaşmayı önleme çabaları en ciddi kanıtlardır.  Emekçi birliğinin direnişine göre şekillenecektir.

9. Sonsöz, ticaret burjuvasında, “din dildedir; dil heryededir”. Din bir oyun olmuştur, bu oyunu tacir dini dil ile oynamaktadır. (2)

Demokrasinin getirilmesi, diktatörlüğün getirilmesine dönüşebilir. Diktatörlüğün getirilmesi demokrasiye dönüşebilir. Karşıt sınıfların güçlerinin çatışmasının sonucuna bağlı…

(1) MUSİAD (Müstakil sanayici ve işadamları Derneği) tarafından 11-14 Ekim 2012 tarihinde düzenenlen Uluslar arası İş Forumu (İBF) toplantısının açılış töreninde Başbakanın konuşmasından bir bölüm.

(2)   Kuvancı, Cenan (2012) Din Dili Din Oyunumu? İz Yayıncılık.

 

Kadının Kestiği Hayvanın Eti Yenir Mi?

Fakültelerdeki hoca odaları, hocaların ders aralarında dinlenme, derslerin olmadığı saatlerde çalışma mekânları olmaları yanında, hocaların uzmanlık alanlarıyla ilgili konuların tartışma yerleridir. Bazen konu hakkındaki bir bilginin tasdik ettirilmesi hedeflenirken bazen de konu dışındaki kişilerin kendi aralarındaki bilgi uyuşmazlığının sahanın uzmanı tarafından giderilmesi amaçlanır. Bu tartışmalar, kaynağını araştırma zahmetine girmeden işin kolayına kaçıp kısa yoldan güvenilir bilgi almanın yöntemlerinden biridir aynı zamanda. İşin bu tarafı bir yana dursun, öte yandan çok verimli geçen zamanlardır bu tartışmalar. İnsan neyi ne kadar bilip bilmediğinin de farkına varır bu istişareler sayesinde. Kafkas Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nin odaları bu yönüyle zengin bir kültür mirası sunar çevresine. Fakültemizin öğretim üyelerinden Türk Halk Bilimi uzmanı Yrd. Doç. Dr. Cengiz Gökşen hocamızdan bu itibarla pek çok bilgi devşirmişizdir.

Sohbetlerimiz, Müslüman Anadolu insanı için dinin vazgeçilemez bir olgu olduğu ve insanımızın Müslüman kimliğiyle bütünleştiği hakikatine ulaştırmıştır bizleri. Ancak bu pembe tablo, teoriden uygulamaya geçince yerini önce ara renklere, kimi zaman iç karartan karamsarlığa bırakmaktadır. Aşağıda hocamızın kendi dilinden aktaracağımız hikâye, kültür tarihimizle ilgili dinlediğimiz pek çok ilginç hikâyeden biridir.Bu hikâye, tertemiz Anadolu insanımızın aydınlatılmaması halinde ne gibi menfi davranışların normalmiş gibi varlığını sürdürmeye devam ettiğini/edeceğini göstermektedir.  Okuyucu, hikâyenin bitiminde “bunca iletişim vasıtasının yaygın olarak kullanıldığı bir ülkede onca zahmet çekilerek yetiştirilen hayvanların bâtıl bir inanç uğruna telef olmasının son derece düşündürücü olduğu” şeklindeki fikrimize katılacaktır.

Bu insanların, güven duydukları takdirde, hocalardan dinlediklerine itiraz edip yine de aslı astarı olmayan inanç temelli davranışları sürdürmeyecekleri temennisiyle kaleme aldığımız bu yazı, umarız bir nebze şifa olur.  

HİKÂYE

Bizim oralarda kadınlar ve kızlar canlı bir şey kesmezler. Bunun sebebi kadınların kestiğinin yenmemesidir. Bu davranışın oluşmasında, ortaya çıkmasında şüphesiz çeşitli psiko-sosyal ve bazı kültürel sebepler vardır. Konar-göçer hayatta erkek çocuğunu hayata hazırlamak, gücünü, kuvvetini kabul etmesini, kandan korkmamasını sağlamak gibi birçok sebep sıralanabilir. Ancak bu davranış bir inanç haline gelmiş ve bu sebepten birçok hayvan kadınların gözünün önünde mundar olmuştur. Kesildiğinin yenmeyeceğini bilen kadın, yanında bıçak olmasına rağmen süne süne ölen keçisini, koyununu kesmemiştir. Kestiyse de (bazen kesenler de oluyor) eti yenilmemiştir. Bu konuyla ilgili şöyle bir hatıram var:

            İlkokul dördüncü sınıftaydım. Bir gün okuldan köyün kuyusuna su getirmeye gidiyordum. Yolun üzerinde köyümüzün tek bakkalı olan evin önünde üç kadın oturmuş sohbet ediyorlardı. Elimde su bidonlarıyla okul kapısından çıkıp kendilerine doğru geldiğimi görünce,

            – Aman çocuk, koş koş! diye bana seslendiler. Ben de aceleyle yanlarına doğru koştum,

            – Ne var? diye cevap verdim.

            Bakkalın sahibi olan teyze,

            – Aman gülüm koyun ölüyor, şu koyunu kesiver. Hayvan mundar olacak, dedi.

            Hemen bıçağı getirip elime tutuşturdu. Hakikaten koyun ölüyordu. Hayvan ayaklarını uzatmış cansız gibi yatıyordu. Koyunu kestim. Ama can damarını bulamadım. Kadınlara,

            – Koyunu kestim ama can damarını bulamadım, şimdi koyun kalkar gider. Böyle ölürse de mundar olur, dedim. Kadınlar,

          – Yok yok, gülüm sen kesmişsindir, dediler. Ne kadar ısrar ettiysem de gelip bana yardım etmediler. Ben de koyunu bıraktım. Koyun can havliyle kalkıp başını sallaya sallaya öte doğru gitmeye başladı. Bunu gören kadınlar hemen kalkıp koyunu tuttular ve koyunu yeniden kestim.

            Kadınların kestiğinin yenmeyeceğine dair inanç kanaatimce Anadolu’nun birçok yöresinde vardır. Şu anda Kars’ta çalışıyorum. Kars’ta da aynı inanç mevcut.

        Adını vermek istemediğim bu kadınların ikisi sağ ve Tarsus’un Sandal Köyünde yaşıyorlar. Hayvandan veya kandan korkan, güçsüz kuvvetsiz insanlar değiller. Çünkü hayatları hayvancılıkla geçmiştir.

            HÜKÜM

Kesilecek hayvana ve kesim işlemine dair şartlar mevcutsa kadının kestiği ile erkeğin kestiği arasında bir fark yoktur, kadının kestiği yenir. Çünkü kesim işleminin şartları arasında Müslüman olmak, erkek olmak, temiz olmak (cünüp, hayızlı, nifaslı olmamak) gibi şartlar bulunmamaktadır.

Rabbin için namaz kıl, kurban kes[1] âyetinde Allah’ın hitabı doğrudan Peygamberimiz Hz. Muhammed’edir (s.a.s.). O’na yönelik bu hitap kadın-erkek ayrımı olmaksızın Müslümanların hepsini kapsar.  Bu genellik “Kim imkânı olduğu halde kurban kesmezse bizim mescidimize yaklaşmasın[2] hadisinde de mevcuttur. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında davar güden bir kadın, bir koyunun ölmek üzere olduğunu görmüş, derhal bir taş kırıp sivri uç elde etmiş ve onunla koyunu kesmiştir. Koyunun sahibi olan kişi böylesi bir durumla ilk defa karşılaştığı için koyunun etinin yenip yenmeyeceği hakkında kuşkuya düşmüş, “ondan yemeyin. Peygamber’e (s.a.s.) sorayım” demiş ve olayı Peygamberimize (s.a.s.) anlatmıştır. O da yemelerini emretmiştir.[3]

Kanaatimizce, kesim işini genellikle erkekler yaptığı için bu iş bir süre sonra erkeklere özgü sayılmaya başlamış, daha sonra da kadının kesemeyeceği, bir başka deyişle kadının kestiğinin yenmeyeceği şeklinde dini temeli olmayan bir inanca dönüşmüştür. Bu hükme göre kasaplık tecrübesi olan bir kadın varken hiç deneyimi olmayan birisi sırf erkek diye hayvanı kesmeye yeltenmemelidir. Aksi halde her kurban bayramında televizyonlarda seyrettiğimiz trajikomik acemi kasap sahneleri sona ermeyecektir. Buradan “kadınlar kasap olsun” sonucunu çıkaranlar olabileceğinin farkındalığı bir yana, vurgunun “meslek becerisi”ni hedeflediği açıktır.    

Bu hükmü öğrenen okuyucu, “hayvanın niçin kesildiğini” bilmelidir. Zira İslam’da et ihtiyacını karşılamak amacıyla hayvan kesimi yapmanın ötesinde ibadet niyetiyle kesilen, ortak ve farklı hükümleri olan kurban çeşitleri vardır. Bunlar kurban bayramında kesilen kurban, adak kurbanı, akîka kurbanı, hacda kesilen “hedy” adı verilen kurban ve yine hacda yasakların çiğnenmesi halinde kesilen ceza ve kefaret kurbanıdır.

Et ihtiyacı için kesiliyorsa hayvanın koyun, keçi, sığır, manda, deve yahut tavuk, horoz, kaz, ördek, ceylan vs olmasında bir sakınca yoktur. Kesme işini becerebilen kadın erkek herkes bu tür hayvanı kesebilir. Bu tür kesimde hayvanın etinin yenebilmesi için iki şart vardır:

1) Kesen kişi kesim anında Allah’ın adını anmalıdır. Bunu da “Bismillahi Allahu ekber” diyerek söyler. Kendisine hatırlatıldığı halde Allah’ın adını anmayı kasten söylemeden kesen kişinin kestiği hayvanın eti yenmez. Ama unuttuğu için söylememişse yenebilir.          

2) Kesilen hayvan henüz yaşıyor olmalıdır. Öldükten sonra hayvan leş hükmündedir. Bu hayvan murdar (halk ağzında pis/kirli anlamında sıfat olarak “mundar” şeklinde kullanılır) olmuştur. İslam’ın kurallarına göre kesilmeyen hayvana murdar denir.

Hayvan ibadet amacıyla kesiliyorsa, kurban çeşitlerinden hangisi olduğuna bakılır. Kurban bayramında kesilen kurban hayvanı ise, hayvan sahibinin ya da sahiplerinin kadın erkek ayrımı yapmaksızın Müslüman, akıllı, ergen ve yeteri kadar zengin olması lazımdır. Bu şartları taşıyan kişiler, kurban olmaya engel kusurları bulunmayan bir yaşını doldurmuş küçükbaşı (koyun, keçi), iki yaşını doldurmuş büyükbaşı (sığır, manda) ve beş yaşını doldurmuş deveyi kurban kesme vakti içinde kurban edebilirler. Koyun veya keçi bir kişi adına, diğerleri yedi kişiye kadar ortak olarak kurban edilebilir. Kurban etinin üç parçaya ayrıldıktan sonra bir parçanın aile fertleri tarafından tüketilmesi, diğer iki parçadan birinin akrabalara ötekinin fakirlere dağıtılması tavsiye edilmiştir. Bu tavsiyeyi kişiler kendi durumlarına göre ayarlayabilirler.

Burada önemli noktalardan biri, kurban sahiplerinin ibadet niyetiyle kesiyor olmalarıdır. Tek başına kesen kişi ya da ortaklardan biri sadece et ihtiyacını karşılamak niyetiyle kesiyorsa o hayvanın eti yenir ama kurban ibadeti yerine gelmiş olmaz. Diğerlerinin de ibadeti bozulmuş olur. Bu yüzden ortakların dikkatli davranması lazımdır.      

Hayvan adak (nezir) kurbanı ise, kesen kişinin usulü (annesi, babası, dedeleri, nineleri) ve füru (çocukları, torunları) ve eşi yiyemez. Çünkü bunlar o kişinin bakmakla yükümlü olduğu kimselerdir. Bu kişiler adak kurbanının etinden yerse, yedikleri kadar etin bedelini fakirlere sadaka olarak vermeleri gerekir.

Hayvan akîka kurbanı ise, kurban bayramında kesilen hayvan için gerekli olan şartlar geçerlidir. Akîka, yeni doğan çocuk için şükür niyetiyle kesilir. Tavsiye edilen kesim zamanı çocuğun doğumdan sonraki ilk yedinci gündür.

Konunun uzmanı olan kişiler açısından yukarıda anlatılanlara ilişkin usul ve füru kaynakları malum olmakla birlikte, halkımızın kolaylıkla ulaşabilecekleri tavsiye niteliğindeki şu ilmihal kitaplarında ilgili başlıklar altında anlatılanlar konu hakkında yeterli bilgi sunmaktadır:

1.    Heyet, İlmihal, I-II (Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi, DİVANTAŞ), I, 143 vd; 

2.    Ömer Nasuhi Bilmen, İslam İlmihali (sadeleştiren, Ali Fikri Yavuz), Bilmen Yayınevi, İstanbul 1990, s. 415 vd.

3.    Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam İlmihali, Erkam Yayınları, İstanbul 1991, s. 607 vd.

4.    Mehmet Zihni Efendi, Nimeti İslam (sadeleştiren, M. Rahmi), Huzur Yayınevi, İstanbul ts., s. 875 vd.

5.    Kadı Ebû Şuca, Delilleriyle Büyük Şafiî İlmihali (tercüme, Nizameddin ERSÖZ), İpek Yayıncılık, İstanbul 2005, s. 560 vd.

6.    Vehbe Zuhaylî, İslam Fıkıh Ansiklopedisi (tercüme, Heyet), İstanbul 1992, c. 4, s. 392 vd.


*     Yrd. Doç. Dr. Ayhan Hıra. Kafkas Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Eğitimi Bölümü. (hiraayhan@kafkas.edu.tr)

[1]      Kevser suresi 108/2.

[2]      İbn Mâce, “Edâhî”, 2; Müsned, 2, 321.

[3]     Buhâri, “Zebâih”, 18, 19, Muvatta, “Zebâih”,  4.

Dil – Din İlişkisinde Bazı Gerçekler

Dil ve din! Ne alaka? İnsanlar hayvansal hücrelerden oluşur ve karşılıklı etkileşim halindedir. Bu nedenle insana sosyal hayvan denir. İşte bu hayvanlar bir arada yaşamış, başka yerlere göçetmiş, orada başka hayvanlar görmüş, onlarla kaynaşmış, oradan da göçetmiş, orada da başka hayvanlarla karşılaşmış ve kaynaşmış ve bu böyle devam etmiş ve hala devam etmektedir. İşte milletler böyle ortaya çıkmış ve meydana gelmeye devam etmektedir. Diller ve dinler bu şekilde türemiş ve günümüze gelmiştir. Çok uzun zaman geçtiği için çok çeşitli kaynaşmaların sonucunda bugünkü bir dili bilmemize rağmen akraba dilleri anlamayız. Bir dine inanıp, akraba dinleri kabul edemeyiz.

Hiç bir dil ve dingökten düşmedi. Herbiri insanların biraraya gelerek topluluk oluşturarak ilk halini aldı. Bir topluluk haline gelmiş insanlar birbiriyle anlaşmak istediler ve dil denen iletişim yöntemi yarattılar. Bunu akıllarını kullanarak mucit gibi yaratmadılar, çeşitli sesler çıkararak alışkanlık sonucu dil oluştu. Bir de aralarında düzen olmalıydı ki birarada yaşayabilsinlerdi. Bunun içinde dindenen düzeni yarattılar. Din sadece geleneksel bir hukuk sistemi içermekle kalmamış, aynı zamanda doğanın kanunlarını da öğretmeye yaramıştır. Özgürlük isteyenler ormanda tek başına yaşayacaktılar. Ancak bilindiği gibi, hayvanlar yalnız değil, gruplar halinde yaşarlar. O nedenle topluluk içinde yaşamak istiyenler hem dil hem de din birliği içinde yaşayacaktılar.

Elbetteki topluluklar onbinlerce yıl demir perdede yaşamadılar. Değişen çeşitli koşullardan dolayı bir topluluğun birkısmı göç ederken, diğer kısmı da göç aldı. Daha sonra oluşan yeni kombinasyondaki topluluklar da aynı şekilde değişime uğradı; aynı topluluk içinde bir grup insan evi terketti, bir kısmı da evine misafir aldı. Bu çok ama çok kez tekrarlandı. Sonunda epey uzun bir kombinasyon ortaya çıktı. Ortaya çıkan bu kombinasyonun bir sonu yok. Bu hala devam etmektedir, ama bizim yaşadığımız devir, ulaşılmış mutlak sonmuş gibi bir yanılgıya kapılıyoruz. Buradan da herbir milletin sonsuza kadar devame deceğini kabul ediyoruz. Oysa varolan milletlerin herbiri küçük toplulukların çoklu kombinasyonundan oluşan sentez bir topluluğun çığ gibi büyümüş halidir. Kemikleşmiş hali demeyeceğiz, çünkü bundan on beş bin yıl sonra bugünkü milletlerin varolacağından emin olamayız. Tahminimizce olmayacak. Ama bu kaybolacakları anlamına gelmiyor tabiiki; sadece devam eden kombinasyonlarla daha farklı sentezler oluşturacaklar. Burada sentez kavramı yanlış anlaşılmaya müsait olduğu için küçük biraçıklama gerekir. Herhangi bir dönemdeki herhangi bir milletin herhangi bir parçası herhangi bir ya da birkaç başka milletin tamamı ya da bir kısmıyla kaynaşarak bütünden ayrık bir yolda kombinasyonlara girerek farklı bir millet oluşturması da pekala mümkündür. Dolayısıyla, sentez sözcüğüyle kombinasyona girip birleşip kaynaşmayı kastediyoruz ve bir milletin bölünmesi burada kullandığımız sentez kavramına aykırı düşmemektedir, çünkü bölünmüş parçalar da ayrı ayrı kombinasyonlar oluşturmaya devam ederler.

Bir topluluk, artık büyütelim de millet diyelim, kökkültüründe dil ve din taşır. Elbetteki yemekler, müzikler, folklor, dans vesaire de kültürel özellikleri oluştursa da esas olan dil ve dindir. Diğerleri ikinci dereceli değerlerdir. Çünkü dil ve din birliği olmadığı sürece biraraya gelip ortak müzik, dans, yemek vesaire de sözkonusuolamaz. Bizde dil ve din üzerindeduralım.

            Dil

Aslında diller arasında hangi dilin hangi kökenden geldiğininin ve hangi diller arasında etkileştiğininin diyagramını çizmeye kalkışsak sürekli çelişki ve tutarsızlıklarla karşılaşırız. Çizeceğimiz diyagram ne olursa olsun daima yanlış olacak. Bugün böyle girişimler var, diller gruplandırılıyor, ama bunlar daima söylenti/tahmin seviyesinde kalmaktadır. Bunun sebeplerini göreceğiz. Biz şimdilik iddia edildiği gibi Indo-Aryan ve Ural-Altay dil gruplarını inceleyelim. Biraz Aramice’ye (Semitik dil grubu) de yer veririz. Çünkü bunlar bugün bildiğimiz en kadim dil kökleridir.

           

            Indo-Aryan

Indolar Hindu-istan’ı, Aryanlarda Erran ve sonrasında İran’ı oluştururlar. Avrupa dillerinin Latince’den türediği bilinir. Ya Latin dil grubuna girer ya da başka bir dil grubunda olup kelimelerini Latince’den alır. Latincede Etrüskler’den ortaya çıkmış olup dil kökeni Yunanca kabul edilmez ama kelimeler Yunanca’dan alınmıştır. Yunancada Indo-Aryan dil grubuna girer. Bizim odaklanacağımız kelimeler aile bireyleri, sayılar ve kutsal varlıklar olsun.Çünkü insanlar önce aile kurmuş, kutsallığı yaşatmış ve sayma sayılarını öğrenmiş olup ona göre düzen içinde yaşamış ve kendi aralarında alış-veriş (ticaret) de yapmışlardır. Elbetteki şahıs adları ve zamirlerde önemli oldukları için onları da konumuza mümkün olduğu kadar dahil edelim.

            Latin dillerinde hangi kelimenin hangi kökenden geldiğine bakalım:

            İki anlamındaki duo (Rusça’da dva), Farsça’daki ‘den geçmiştir. Farsça’ya da Sansritçe’dekidvi‘den geçmiştir.

            tres (Lat.) / tri (Rus.)– se (Far.)– tri (San.)

            quattuor (Lat.) /quattro (İta.)– cahar(Far.)– katur (San.)

            septem (Lat.) / sette (İta.) /sept (Fra.) / sem (Rus.)– sapta (San.)

            desem (Lat.) /deset(Rus.)– dasat (San.)

            Örnekler çoğaltılabilir. Şimdi dini konulara bakalım:

            Kutsal anlamına gelen divina (Lat.) – divya (San.)

Tanrı anlamına gelen, Germen dillerinde god, Farsça’daki hüda‘dan,o da Sanskritçe’deki hutha‘dan gelir ve çağrılan demektir. Germenik diller İngilizce, Almanca, Flamanca, Danca, İsveçce, Norveçce, İzlandacadır. Germenik diller de Indo-Aryan dil grubuna girer. Latin kökenli sayılmasa da kelimeler Latince’den alınmıştır.

Zeus da Sanskritçe’deki Deiva’nın zamanla Deusolarak bozulmasıyla başlamış ve sonra da Zeus halini almıştır. Eski Yunanca’da tanrıya Teo denmesi ve bunun Latince’ye Deo olarak değişerek geçmesi bize Taoizm’de tanrıya gerek Tao gerekse de Dao denmesini hatırlatıyor. Ancak bu, tesadüf de olabilir. Indo-Aryan (aslında Sanskritçe) aile birey adlarını örneklendirirsek:

            Ana -> Mother (İng.) / Maader (Far.) / Matr (San.)

            Baba -> Father (İng.) / Peder (Far.) / Petr (San.)

            Erkek kardeş (birader) -> Brother (İng.) / Baraader (Far.) / Bratr (San.)

            Kız evlat -> Daughter (İng.) / Dohter (Far.) / Duhitr (San.)

            Yeni -> Novus (Lat.) / New (İng.) / Nou (Far.) / Nava (Peh. ve San.)

            Ad -> Name (İng.) / Naam (Far.) / Naama (San.)

ve daha nice kelimeler var. Burada hepsinin listesini veremeyeceğiz.

Bunlar sadece küçük örnekler. Kelimeler bunlarla ve belirtilen konularla sınırlı değil. Latince deyince vurgulamak istediğimiz bir nokta var; Latince İtalik (Etrüskler İtalyanların atalarıdır) bir dil olduğu için kelimelerini Latince’den alan Avrupa dillerinin en az bozulmuş hali İtaylanca’dır. Yani, bugün konuşulan diller arasında İtalyanca, Latince’nin günümüzdeki en sadık halidir. İngilizce ise en çok deforme olmuş bir Latin türüdür (grup olarak Latin değil Germenik dil grubuna girer, ama İngilizce’deki kelimelerin çoğunluğu Latince’dir). İngiliz diye adlandırdığımız milletin ataları Anglo-Saksonlardır. Anglo-Saksonlar’ın tarihi 1,500 yıl önce Germanya’da (Almanya) başlamıştır. Aslında milletin adı Anglo‘dur, ama eski Germanya’nın Saksonya bölgesinde yaşamış oldukları için Anglo-Sakson olarak adlandırılır. Germenlerin arasında ortaya çıkmış bu millet, daha sonra Fransa’ya göç etmiştir. Tabii, o zamanlar bir milletin göç etmesi, Stalin’in gözüne kestirdiği bir milleti trenlere bindirerek dünyanın öbür ucuna göndermesine benzemiyordu. Eski zamanlarda yüzyıllar sürüyordu göçler. İşte bu nedenle, İngilizce yoğun bir şekilde Germenik kökenler taşıyıp, dilinde bolca Fransız etkisini de hissettirir. Daha sonra Anglo-Saksonlar Britanya adasına taşındılar. Burada ülke kurduklarında adına Anglo-Land (Anglo Toprağı) koymuşlardır. Bu da zamanla England (İngiltere) halini almıştır. Sadece bu bölgeyi işgal etmiş olmakla kalmayıp adanın tamamını ele geçirdiler ve Büyük Britanya Krallığı adlı ülke kurdular. İrlanda’yı da işgal edince ülke Birleşik Krallık halini aldı. 20. yy.’da İrlanda, krallıktan ayrılınca bir kısmını Londra’ya kaptırdı. Böylece ülke Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı adını aldı. Türkiye’de ise bu ülkeye yanlış olarak İngiltere denir. Hâlbuki dünyada İngiltere diye bir ülke yoktur, sadece öyle bir eyalet vardır. Konumuzu saptırmamak için Anglo-Sakson tarihini burada bitirelim. Bu örnek bize, Latin dilli bir milletin nasıl göçler sonucu, dilinin berbat bir Latince’ye dönüştüğü hakkında bir fikir veriyor. Öte yandan bilinen tarihte İtalyanlar göç etmediler. Böylece İtalyanca ile İngilizce arasında bugün büyük bir fark var. Buna rağmen, 1,500 yıl çok da eski bir tarih olmadığı için hala önemli benzerlikler de içerirler.

Eski Farsça olan Pehlevice çok büyük ölçüde Sanskrit kökenlidir. Zerdüştiliğin kitabı Avesta da Pehlevice yazılmış olup dini içerik olarak Hint kökenlidir. Fars kelimesi de Sanskrit Parthia’dan gelir. Zamanla Parsi, sonra da Farsi (Farsça anlamına gelir) ve Fars olarak günümüze gelmiştir. Bugün Hindistan’da yaşayan İran göçmeni Zerdüştilere Parsi denir (İran Müslümanlaştıktan sonra Zerdüştilerin çoğu Hindistan’a göç etti, bu da 1,000 yılı aşkın bir tarih demektir).

Rusça da Indo-Aryan dil grubuna girmesine rağmen dilin çoğunluğunu (yarıdan fazlasını) Tatarca ve Kazakça oluşturmaktadır. Aslında Slav dilinin yapısı Indo-Aryan kökenlidir. Kelimelerin çoğunluğu ise Türk menşelidir. Slavların kullandığı Kiril alfabesinin Yunanca’dan alındığı biliniyor. Yunan alfabesi, Indo-Aryan gramer, Türkçe sözcükler… Yunanlıların da Slavların da Ortodoks Hıristiyanlar olmalarına da dikkat edelim. Slavlarla Türkler uzun zamandan beri birlikte yaşarlar. Bulgarların Slavlaşması tesadüf değildir. Slav kökenli olan Ruslar da eski zamanlarda Türklerle kayanaştıkları gibi, yakın tarihte de yüzyıllardır Kuzey Avrupa ve Kuzey Asya’da Türklerle iç içe yaşamaktadırlar. Bugün bile 150 milyon Rusya nüfusunun kaba hesapla yaklaşık 100 milyonu Slav, yaklaşık 50 milyonu da Türktür.

Ural-Altay

Altay, Sibirya’nın bir bölgesidir. Sibirya kelimesinin nereden geldiğine dair çeşitli söylentiler olsa da söylentilerin hepsi de Sibirya’nın Türk menşeli bir kelime olduğunu kabul etmektedir. Nitekim Sibirya’da bilinen tarihe göre daima Türkler yaşamıştır. Ural, Fince’de aydınlık gece demektir ve orada Başkurtlar (Başkirler) ve Tatarlar, yani Türkler yaşamaktadır. Ural kelimesi de Türk menşelidir. Şimdi biraz kelimelere bakalım.

Tatarca’daki zamirler şöyledir: Min, sin, ul, bez, sez, alar (ben, sen, o, biz, siz, onlar).

           

Kut kelimesi Kıpçaklar’da da aynıdır. Tanrı kelimesi tengriden gelir. Sayma sayıları bütün dünya Türklerinde aynıdır. Aile bireyleri adları da benzemektedir. Kıpçaklar ene derler, Oğuzlar ise ana derler. Türkiye’de 20. yy.’da uydurulmuş bir kelime olan anne de anaene birleşimindeki ortadaki seslilerin düşürülmesi sonucu ortaya çıkarılmıştır. Oğul ile oğlan kelimeleri de ilişkilidir. Oğlan, oğulandan gelir. Zamanla ortadaki ünlü düşmüş ve günümüzdeki halini almıştır. Erkek de erkden gelir. Gök ve yıldız gibi kelimeler de dünya Türklerinde aynıdır. Bazıları ulduz, bazıları jıldız derler. Atatürk’ün Güneş-Dil teorisi araştırmaya değerdir.

          

Ben, Oğuz Türkçesinde Men‘dir. Fince’de ise Mina‘dır. Men sen (Oğuzlarca), Min sin (Tatarca), Mina sina‘dır Fince’de. Finliler, hep Finlandiya’nın kuzeyinde yaşamışlardır. Yakın tarihte güneye inip Helsinki şehrini kurmuşlardır. Bugüne kadar kuzeyde (Lapland bölgesinde) ikamet eden Finlilere Sami denir. Samiler’in gözleri azıcık çekik, elmacık kemikleri azıcık belirgin olup, Tatarlara benzerler. Hatta Finlandiya’da kuzeye gittikçe sıcakkanlılığın arttığı söylenir. Estonca Finceye çok benzeyen bir dildir. Bir Eston bir Finli’yi hiç Fince bilmeden de iyi kötü anlar. Estonya’da Kıbın Türkleri’nin varlığı da dikkat çekicidir. Kıbınlar Estonya’ya paraşütle ya da helikopterle inmediklerine göre Estonya ve Finlandiya’ya Türk göçü olduğu barizdir. Finlandiya’da Turku adlı bir şehrin varlığı da dikkate değerdir. Bunun dışında, Norveçli arkeologlar, Norveç’deki mağara yazı, resim ve işaretleriyle Azerbaycan’daki yazı, resim ve işaretlerin aynı olduğunu ortaya koymuşlardır.

           

Bir Oğuz’un bir Kıpçak’ı anlaması çok zordur. Birbirini sadece kısmen anlayabilirler (bir İngiliz’in bir İtalyan’ı anlaması çoğu zaman daha kolaydır). Hâlbuki her ikisi de aynı milli kökenden gelmektedir. Bir millette zamanın, coğrafyanın, koşulların, başka milletlerle kaynaşmanın yarattığı başkalaşma işte bu kadar büyüktür. Hatta şu olguya dikkat çekelim: Türkmeneli’de konuşulan dil Azerbaycan’dakinin neredeyse aynısıdır. Bir Türkmenelili Azerbaycanlıyı çok rahatlıkla anlarken, Türkmenistanlıyı anlayamaz, ama kendilerini Türkmen diye adlandırırlar. Fuzuli’nin de vatanının Türkmeneli olup da Azerbaycanlı bir şair olarak bilinmesi tesadüf değil. Bu durumu anlamak için Azerbaycan tarihindeki bir noktaya odaklanalım. Azerbaycan’da en az 5,000 yıllık Türk tarihi mevcuttur. İlk defa en geç 5,000 yıl önce Kıpçaklar kuzeyden, yani Kafkaslardan Azerbaycan’a akın edip yerleşmişlerdir. Daha sonraki dönemlerde bu bölgeye Kıpçak akınları benzer şekilde tekrarlanmıştır. Kıpçakların bir kısmı Kuzey’den Batı’ya doğru akına devam etmiştir. Norveç’teki mağara yazılarıyla Azerbaycan’dakinin aynı olması bundandır. Samilerle Kıbınlar da bu akınların neticesidir. 1,000 yıl önce ise Batı’ya yapılan son Türk akını olarak bilinen, Oğuzların akını gerçekleşmiştir. Böylece Türkmenlerin Hazarın güneyinden Azerbaycan’a yaptıkları büyük bir akınla Azerbaycan Oğuzlaştırılmıştır. Türkmenlerin hepsi burada kalmamış, bir kısmı göçe devam etmiştir. Böylelikle Anadolu’ya girmiş, etrafa yayılmış ve Türkmeneliye de yerleşmişlerdir. O nedenle Türkmeneli halkı kendilerine Türkmen derler. Azerbaycan ise Hıristiyan Alban, Zerdüşt Kıpçakların ve sonrasındaki Oğuz olan Türkmenlerin akınının sentezidir. O nedenle Azerbaycanlılar, Türkmeneliden farklı olarak kendilerine Türkmen demezler. 1829 Rusya ve İran’ın biri kuzeyden biri güneyden olmak üzere ortak işgaline kadar, Azerbaycan daima Türkmeneli’nin komşusu olmuştur. Hatta Rusya ile İran arasında imzalanan, Aras nehrini sınır kabul eden bu andlaşmaya Türkmençay andlaşması denir.

Macarlara ve Bulgarlara da bakalım. Macarlar bilindiği gibi Türkistanlı bir halktır. Dünya onlara Hun anlamında Hungarili der. Oysa Macarlar kendilerine Macar derler tıpkı Türkçedeki gibi. Bulgar da Türklerin bir boyudur. Başkurtlar ve Tatarlar Bulgar boyundandır. Yani Başkurtlar ve Tatarlar Bulgardırlar aslında. Bulgarlar da Türkdürler. Zamanla, Slavlar Balkanlara akın edip bu halkla karışmıştır. Macarlar Avrupa’nın ortasına kadar gelmiş ve sonra Balkanlar’da Bulgarlarla kaynaşmış Slavlar’dan dolayı, diğer Türklerle bağlantısı kopup, zamanla asimile olmuştur. Böylece bugün Bulgarlar da Macarlar da Türk olduklarını reddederler (sanki ayıp bir şeymiş gibi). Dinin de rolünden şimdilik kısmen bahsedelim. Bir süre sonra diğer (Avrupa’nın içlerine fazla girmemiş olan ve Sibirya’nın doğusunda olmayan) Türkler İslam’ı benimsemiştir. Avrupa’daki Türkler ise Hıristiyanlığı benimsediği için diğer Türklerden iyice kopmuşlardır. Madem ki Macarlar ve Bulgarlar asimile olup kendi başlarına birer millet haline gelmiştir, neden Gagavuzlar Türk kalmışlardır? Çünkü Macar ve Bulgarlar kuzeyden çok önceleri akın etmiş Kıpçak Türkleridir. Gagavuzlar ise Batı’ya güneyden yapılmış olan ve son Türk akını olan Oğuz Türklerindendir. Yani daha yakın tarihdeki bir akındır. Ayrıca Oğuz akınıyla birlikte Türkler Anadolu’ya yerleşmiş ve kısa sürede dev bir güç haline gelmişlerdir. Bunun ardından Balkanlar’a da ulaşmışlardır. Böylece Gagavuzlar yeniden Türklerle bağlantı halinde olup asimile olmamışlardır.

           

Orta Doğu’da Aramiler yaşarlardı. Aramiler’in başına meteor düşmedi ya. Onlar yok olmadılar. Sadece Arami adı yok oldu, ama kendileri bugün Yahudiler ve Araplar olarak devam etmekteler. Yahudiler ve Araplar, dillerini Aramice’den almışlardır. İbranice’nin de Arapça’nın da kadim hali Aramicedir. Hatta İsa zamanında Kudüs’te Aramice konuşulurdu İncile göre. Gelenek, din, dil, kültür, mitoloji gibi birçok konuda Yahudilerle Araplar aynı değer ve özellikleri taşımaktadırlar. Belli ki Aramiler zamanla birbirinden ayrılmışlar ve biri Yahudi biri Arap olmak üzere iki millete bölünmüşler.

Avrupa ve Avrupa kökenli (yeni dünya ülkeleri) halklar insan adlarını çoğunlukla Aramice’den ve biraz da Yunanca’dan almışlardır. Örneğin:

Helen, Stefan, Katherina ve diğer bazı adlar Yunancadır. Alexander (İskender), Abraham (İbrahim), David (Davud), Jacob (Yakub) ve diğer birçok ad Aramice’dir. Bu adlar sadece Avrupa dillerinde değil, Yahudilerde ve Araplarda da kullanılır. İngilizce’nin bozuk bir Latince olup İtalyanca’ya nisbeten son derece bozulmuş ve başkalaşmış bir dil olduğuna değinmiştik. Anglo-Sakson halklarda (Birleşik Krallık, Kanada, ABD, Avustralya, Yeni Zelanda) insan adları da İngilizceleştirilmiş ve hatta kısaltılmış adlar resmi olarak kullanılmaktadır. John (Con) aslında Yohannesdir. Kate (Keyt), Katherina. Joe (Co), Yozef. Mike (Mayk), Mikail.

           

Tarihteki en uzun destan olan Manas (Türk) destanına Kırgızistan’da çok değer verilirdi. O nedenle Kırgızların ve çevrelerindeki Türklerde Öztürkçe adlar yaygındı. Kırgızistan’da Manas diye bir şehrin varlığına da dikkat çekelim. 1924’te Sovyetler tarafından parçalanana kadar bugünkü Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan tek ülke idiler ve bu ülkenin adı Türkistandı. Kırgızistan’da çok sayıda Özbeğin yaşaması da bundan kaynaklanır. Kırgız kelimesinin de kırk tayfadan oluştukları için “biz Kırk-ız”dan oluştuğunu da belirtelim. Oysa, diğer Türkler’de Öztürkçe insan adları o kadar yaygın değildir. Orta Asya Türkleri önce Fars etkisinde kalıp Zerdüştiliği benimsemişlerdir. Daha sonra Arap etkisinde kalıp Müslümanlaşmışlardır. Bu nedenle Orta Asya Türkleri çocuklarına çoğunlukla Arap ya da Fars adı vermişlerdir. Hatta antik çağdaki Yunan-Makedon ilişkisi gibi binlerce yıllık Fars-Azerbaycan ilişkisi oluştuğu için Fars adları Türkler arasında en çok Azerbaycan’da tercih edilir. Orta Asyalılar’dan farklı olarak Türkiye’de de bazı Öztürkçe adların tercih edilmesi dil devriminden sonra başlamıştır. Hala Rus hegemonyasında yaşayan Türklere bakalım. Arap tesirine hiç uğramamış Sibirya Türkleri yakın zamana kadar Tengrizmi yaşamışlardır. Sonrasında ise Ruslar tarafından Hıristiyanlaştırılmışlardır. Müslümanlaşmış Rusya Türkleri de benzer şekilde asimile olmuşlardır. Günlük hayatta, buna aile içi de dâhil, Tatarca, Başkurtça ya da diğer Türk dilleri değil, Rusça konuşurlar. Kimileri Rus adı taşımaktadır. Toplumca modern Rus kültürüne daha yakındırlar ve hatta Türklükten pek eser kalmamıştır.

           

Özetle, günümüze ulaşmış en eski diller Türkçe ve Sanskritçe’dedir. Avrupa dillerinin kökeninde Farsça, onun da kökeninde Sanskritçe vardır. Türkçe ise başka bir dilden alınmamıştır. Kendisi bir kök-dildir Sanskritçe gibi. Gerek insan adları, aile bireyleri, sayma sayıları, göksel adlar ve kutsallık tamamen Türkçe’dir ve herhangi bir dilden geçmemiştir. Latincenin ortaya çıktığı İtalya’nın ataları Etrüskler’in yazılarını eski Türk dilinde okumak mümkündür. Indo-Aryan dil grubunda Türk dilinin ne işi var? İşte bu da, toplulukların iç içe girmiş, birbiriyle karışmış olduğunun göstergelerinden sadece biridir. Hatta örnek olması için şunu da ilave edelim: Mısır mitolojik tanrısı Horus, güneşin doğmasıyla ortaya çıkan bir tanrı olarak bilinirdi. Horos olarak da bilinen bu tanrının başı kuşbaşı şeklindedir. Güneş doğduğunda öten, kuş başlı hayvana Türklerde horoz (bazı Türk lehçelerinde horuz) deniyor. On binlerce yıllık bir halk olan Türklerin, dilleriyle Berberileri (eski Mısırlılar) da etkilemiş olduğu aşikârdır. Binlerce yıl içinde çeşitli değişimler olmuştur. Bugün dünyada hiçbir ülkede Sanskritçe konuşulmamaktadır. Hatta yakın tarih sayılabilecek Latince de konuşulmamaktadır. İngilizler Anglo-Saksoncayı anlayamazlar. Yunanlılar eski Yunancayı anlayamazlar. Farslar Pehleviceyi anlayamazlar. Değişimden dolayı artık eski diller bugün anlaşılmıyor. Eski haliyle Türkçe de hiçbir yerde konuşulmuyor. Türkçe de kim bilir ne kadar dönüşüme maruz kalmıştır. Bugün Türkiye’de konuşulan dile Türkçe adı verilse de kadim Türkçe’den oldukça farklıdır. Bunlar böyle iken, aynı dil grubundaki farklı dillerin ya da farklı dil grubundaki dillerin anlaşılmaması ve büyük farklılıklar taşıması yukarıda anlatılardan dolayı normal karşılanmalıdır. Yani, dilimiz farklı demek farklı bir kökenden geliyoruz demek değildir. Hepimiz bir yerde birbirimizle karışmışız, sonra da farklı kombinasyonlardan dolayı ayrık düşmüşüz. Böylece bugünkü halimize baktığımızda sanki çok farklıymışız gibi bir izlenim oluşmaktadır. Biraz sonra değineceğimiz dinin de etkisinin gücünden dolayı iki milletten iki farklı kültür ortaya çıkmıştır. Milli karakterdeki en önemli unsur din, milli kimlikteki en önemli unsur da dil olduğu için, farklı dil – din ikilisine sahip iki millet zamanla birbirinden çok farklı hale gelmiştir.

Türkçe ve Sanskritçe ile ilgili ilginç bir tespit söyleyelim: Türk kelimesi bazı iddialara göre türemekten gelmiştir. Macarlar Török derler. Azerbaycan’da türemek değil töremek denir. Hint halkına da Sanskritçe’de Bharat denir ve anlamı türemektir.

Dillerde oluşan değişiklik çeşitli kombinasyonlardan dolayı kimisi diğerinden az başka, kimisi de çok başkadır. Gerçek o ki, dünyadaki bütün diller arasında akrabalık mevcuttur. Hiçbir dil kendi başına değildir.

           

            Din

Dinlerin amacı bireylere disiplin aşılamak, aile, dostluk, akrabalık ilişkilerini güçlendirerek toplumda düzen kurmak ve bireylerin hayatını optimize etmektir. Eskiden mitolojilerin daha sıkı güce sahip olduğu zamanlarda, dinin gökten indiğine inanılırdı. Bilim, gökten bir şey inmediğini ortaya çıkardığında da dinlerin bütün prestiji sarsıldı. Oysa dinler gökten inmedi, kalpten fışkırdı. Toplumsal olgularla karışarak ve birbirini etkileyerek (tıpkı diller gibi) farklı dinler ortaya çıktı ve değişime uğradı.

Din, mitoloji, felsefe arasında bir bütünlük vardır ve birbirinden ayrışmaz unsurlardır. Dinlerin içinde mitoloji ve felsefe vardır. Felsefeler dinlerden etkilenmiş ve kimi mitolojileri de taşımıştır. Bildiğimiz dinlerden önce mitolojiler vardı diyoruz, ama o dönemlerde mitolojiye asla mitoloji denmez din denirdi. Biz de hepsini kapsayarak Düşünce-İnanç Sistemi deyip DİS şeklinde kısaltalım. Herhangi bir felsefi akım, bir din, mezhep, bir mitolojik sistem DİS grubuna girer. Şimdi, semavi, Dharmik ve Yunan DİSlerini inceleyelim.

           Semavi DİSler:

Semavi DİSler inanç ve geleneklerini büyük ölçüde İsrail mitolojisinden almıştır. Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam, engin içeriklerindeki mitoloji kısmını İsrail mitolojisinden almıştır. O nedenle Musevilik öncesi İsrail’e gidelim.

Musevilik öncesi İsrailliler, suçluları bir yerde toplarlardı. Daha sonra bir vadide büyük bir ateş yakarlardı. Ondan sonra da vadinin yukarısında bekleyen suçluları aşağı doğru iteklerlerdi. Suçlular vadideki ateşte cayır cayır yanarlardı. İşte bu ateş yanan vadiye cehennem denirdi. Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam’da günahkârların cehennemde cayır cayır yanacağından söz edilmesi buradan gelmektedir.

Yine o dönemlerde bazı çocuklar Melek adlı tanrıya kurban edilirdi. Melek denen boynuzlu tanrıyı tasavvur etmek için demirden büyük bir heykeli vardı. Bu boynuzlu heykelin ayaklarının dibinde ateş yakılırdı. Böylece bütün demir ısınırdı. Heykel ısınınca, heykelin avuçlarının arasına küçük çocuk ya da bebek koyulurdu. Demirden avuçların arasında bebek/çocuk ağlayarak yanardı. Böylece kurban sunulmuş olurdu. Semavi dinlerde de Şeytan adlı bir melekten söz edilir. Bu melek boynuzlu olarak tasavvur edilir. Şeytanın, cehennemde günahkları yakacağından söz edilir. Hatta Kur’an’da, Yahudilerin buzağıya ibadet etmesinden kınayarak söz edilir. Buzağı ile kastedilen Melekdir. Zamanla bu inanç ortadan kalkmış ve hatta Melek kınanmaya başlamıştır. O nedenle de zamanla Melek, İbranice’deki utanç kelimesine benzetmek için Molek olarak değiştirilmiş ve insanları yoldan çıkaran bir anlam kazanmıştır (tıpkı semavi dinlerdeki şeytan gibi). Bu inanç nasıl böyle bir değişime uğradı? İbrahim bir gün rüyasında oğlunu kurban sunması gerektiğini görür ve sabah bunu oğluna anlatır. Oğlu da buna razı gelir. Oğlan bir kayaya uzanır ve baba eline bıçağı alır. Tam o sırada sürüsünden ayrı düşmüş bir koyun uzaktan meler. İbrahim, arkasına dönüp baktığında koyunu görür ve kurban olarak oğlunu değil, koyunu öldürmesi gerektiğini anlar. Böylelikle kurban geleneği değişmiş oldu. Bugüne kadar İslam’da kutlanan kurban bayramı buradan gelir. Semavi dinlerin diğer adının İbrahimi dinler olduğunu da hatırlayalım.

O dönemlerin diğer bir kurban şekli, bazı erkeklerin erkekliğini tanrıçaya sunmasıydı. Tanrıça heykelinin karşısına geçer ve cinsel organını keserek tanrıçaya kurban ederlerdi. Bunu yapanlar toplumda birer yiğit olarak görülürdü. Musevi ve Müslüman erkeklerin sünnet olma geleneği buradan gelmektedir. Müslümanlar, sünnet olan çocuğa “artık erkek oldun” derler. Neden Hıristiyanlar sünnet olmazlar? İsa ve havarileri sünnetliydiler. Ancak, Hıristiyanlık, İsa öldükten çok sonraları din olarak ortaya çıkmış ve yayılmıştır. Hıristiyanlık, Orta Doğu’da değil, Batı’da yaygınlaşıp güç kazanmıştır. Roma’da 3. yy.’da başlamıştır Hıristiyanlığın güç kazanması. Batılı halkların toplumsal olguları, gelenekleri Yahudilerinkiyle daha doğrusu Orta Doğulularla aynı değildi. O nedenle Orta Doğu gelenekleri Batı’ya geçmemiş, sadece mitoloji ve inançları geçmiştir. Hatta Hıristiyanlık, inancını birebir Yahudilerden almamış, Yunan okullarıyla da harmanlaştırılarak başkalaştırılmıştır.

Semavi dinler arasında sayılmayan bir din Zerdüştilik de gerek Orta Doğu dinlerini gerek Yunan okullarını etkilemiştir. Örneğin; Müslümanların günde 5 vakit namaz kılmalarının sebebi, Zerdüştilerin günde en az 5 kere ibadet etmeleridir. Namaz üzerinde biraz duralım. Yahudi ibadet şekline çok benzer. Yahudiler de başlarına küçük bir şapka giyer ve biraz ayakta durarak, biraz da çömelerek (secdeye kapanarak) yaparlar ibadetlerini. Ellerini de aynı Müslümanlar gibi tutarlar. Müslümanların namaz adlı ibadet yöntemi işte Yahudilerden gelmektedir. Namazın Arapçası salahdır. Farsça’da, halkı müslüman olan Fars kökenli dillerde ve Türk soylu dillerde ise namaz denir. Farsça’ya da Sanskritçe’deki namastan geçmiştir ve anlamı boyun eğmektir. İslam kelimesinin de anlamı teslim olmaktır.

Hıristiyanlıktaki vaftiz ve günah çıkartma Zerdüştilikten gelmektedir. Hıristiyanların paskalya bayramında yumurta boyamaları da Zerdüştilerin nevruz bayramında yumurta boyamalarından ileri gelir. Hıristiyan rahipler aynen Zerdüşti rahipler gibi giyinirler. Zerdüştilik, eski zamanlarda büyük bir güce sahipti ve daha sonra hem Hıristiyanlığın hem de İslamın yayılmasından sonra çok zayıfladı ve dinine sadık Zerdüştilerin çoğu, yukarıda belirttiğimiz gibi, Hindistan’a göç etti (hala oradalar). Sadece küçük bir kısmı İran’da kaldı. Zamanla Zerdüştilik hakkında yanlış iddialar ortaya atıldı.

Doğrusu, Zerdüştilik tek tanrılı bir dindir ve ateşe tapılmaz, tanrıya tapılır. Ateş bir nesneyi yaktığında nesne küle dönüşür ve daha fazla yakılsa bile başka bir şeye dönüşmez. Dolayısıyla en saf haline dönüşmüş olur. Ateş, sembolik olarak saflaştırıcı olarak kabul edilir. Yunanca’da agni, eski adıyla agnossaf anlamına gelir ki, bu da Sanskritçe’deki agni yani ateş kelimesinden gelir. Zerdüştilik de felsefesini Hinduizm’den almıştır. Pehlevice de Sanskritçeyle önemli benzerlikler taşır. Yunanlılara dönecek olursak, onlar Ortodoksdurlar tıpkı Ruslar gibi. Ruslar da ateşe agon derler. Ortodoks kiliselerinde söylenen meşhur ilahi Agni Parthene (Saf Bakire) Sanskritçe’den Pehlevice’ye geçmiş olup, zamanla dönüşüme uğrayarak Yunanlılaşmış bir sözdür.

Hala nevruz (asıl adı noruz) kutlayan halklar eskiden Zerdüşti olanlardır. Dikkat edilirse nevruz sadece Müslümanlara ya da Türklere özgü bir şey değil. Nevruz, Zerdüştilerin yeni yıl kutlamasıdır. Bu bayramda ateş yakılır ve üzerinden atlanır. Böylece ateşin üzerinden atlayan sembolik olarak saflaşmış olur.

Tekrar İsrail ile İslam arasındaki ilişkiye dönersek, Müslümanlardaki töre Yahudilerdeki torahdan gelmektedir ve kaide demektir. Cinler de yine Musevilikte vardır. İbranice’de ruhban sınıfı üyelerine rabbidenir. Arapça’da da tanrıya rab denir. Arapça’daki Allah kelimesi “al-ilah”dan gelir. Bu da Türk dillerine doğrudan tercüme edilemiyor, ama daha uzun ifadesiyle “belli olan ilah” anlamına gelir. Yani, herhangi bir ilahdan değil belli bir ilahdan söz edildiğini göstermek için “al-ilah” kullanılır.İlah kelimesi de Aramice’dekieloahdan gelir. İbranice’de de tanrıya elohim denir. La ilahe illallah, “Allah’dan başka ilah yoktur” diye tercüme edilir. Bu şekilde bir tercüme, “çok sayıda ilah olduğu zannediliyor ama inanılan ilahlar arasında adı Allah olan hakiki ilahdır, diğerleri değil” anlamına geliyor. Oysa doğru tercümesi şu şekildedir: “Tek tanrı vardır, o da kendisidir.”

Yahudilikte içki içmek bütünüyle yasak değil, sadece nazir (Türksoy dillerinde devlet bakanına nazir denmesi buradan gelir) dedikleri dini üstadların içmeleri yasaktır. Onun haricindeki Yahudilerin içki içmesi yasak değildi. Zerdüştiler de şarap içerlerdi. İslam’da ise tıpkı nazirler için olduğu gibi içki tamamen yasaktır. Hıristiyanlık’ta ise içki yasak değil hatta dini törenlerde şarap içilir, tabii sadece tadımlık, yoksa sarhoş olacak kadar değil. Eskiden içki olarak sadece şarap bilinirdi. Viski, bira, vodka ve diğerleri yakın tarih içkileridir. İslam’da sufilerin de şaraptan söz etmesi semboliktir. Tanrı aşkının keyfi, şarabın verdiği sarhoşluğa benzetilirdi. Türkiyecedeki sarhoş kelimesi Farsça’daki serhoştan gelir. Ser, baş demektir. Başın hoş olma durumu sarhoşluk olarak adlandırılır. İçkinin tadını bile bilmeseler de hissettikleri hoş bir durumu sembolik olarak şaraba ve şarabın verdiği sarhoşluğa benzetmişlerdir. Sembolik ifadeleri sık kullanan sufiler bununla da kalmamış, tanrıya da sevgili benzetmesi yapmışlardır. Bu, romantik sevgiliden bahsettikleri anlamına gelmez.

İslam’da gıdanın helal olması gibi Yahudilikte de koşer kavramı vardır. Koşer beslenmede süt ürünleriyle et bir arada tüketilmez. Murdar gıdalar da tüketilmez. Müslümanlar da murdar gıda tüketmezler. Yahudilerde de Müslümanlarda da kumar tamamen yasaktır. Hatta bu gelenek günümüze gelmiş olup, Türkiye’de olduğu gibi İsrail’de de kumarhane işletmeciliği yasaktır.

Bir de Bahaizm var. Bahaullah 19. yy.’da Kuran’ın yorumunu yapıyordu. Zamanla etrafında öğrenciler oluşmaya başladı. Bahaullah, İslam’ı alışılmıştan farklı yorumluyordu. Böylece yavaş yavaş mezhepleşme başladı. Bahailerin ilk kitabı, Kuran’ın Bahaullah tarafından yapılmış yorumuydu. Bahaullah, daha sonra Kitab-ı Akdes adlı Bahailere özgü bir kitap yazdı ve bir süre sonra Bahaizm adlı bir din ortaya çıktı. Kitab-ı Akdes içerik ve dil tarzıyla Kuran’a çok benzemektedir.

            Dharmik, Yunan ve diğer DİSler:

İki tane din vardır ki bunların başlangıcı ve kurucusu bilinmemektedir. Biri Tengrizm diğeri de Hinduizm. Batı, kendini üste çıkarmak, Doğu’yu aşağılamak için ilk tek tanrılı dinin Musevilik olduğunu ileri sürer. Bazı şüpheler karşısında “Eh pekiyi, Zerdüştilik de olabilir” der. Hâlbuki tartışmasız ilk tek tanrılı din Tengrizmdir. Yine Batı her zaman olduğu gibi kendini üste çıkarmak ve Doğu’yu küçük düşürmek için felsefenin de Yunanistan’da başladığını söyler. Oysaki dünyada Yunan dili var olmaktan önce Hindistan’da felsefe destanları kuşaktan kuşağa aktarılıyordu. Hinduizm diye bir din aslında hiç var olmamıştır. Hindistan’da Dharmik (dharma=doğruluk) felsefeler var olmuştur. Hinduizm kavramı çok sonraları Batılılar tarafından uydurulmuş bir sözdür. Hindistan’ın kadim kutsal kitaplarında Hinduizm kavramı geçmemektedir.

Hindistan’da Ramayana destanı 15 bin yıl öncesine, Mahabharata destanı da 5 bin yıl öncesine dayanır. Bunlar yazılı hale çok sonraları getirildi. Önceleri annelerin çocuklarına, guruların (hocaların) viçaralara (bilgi öğrencilerine) öğretmesiyle nesilden nesle aktarılmıştır. Upanişadların (gizli öğretilerin) 5,400 yıl önce yazıldığı bazı tarihçiler tarafından da kabul edilir. Pekiyi, yazmaktan önce ne zaman başladı? Belli değil. Hint felsefe okulları da bu öğretileri temel alarak ortaya çıkmıştır.

Hint felsefi kitaplarına (kutsal kitaplarına) bakıldığında, Yahudi törelerinin 613 emri gibi nelerin zorunlu olduğu yazılmaz. Karşılıklı soru ve cevap şeklindedir. Ayrıca tanrı(lar)dan ziyade evrenin doğası ve onunla ilişkideki insan doğası üzerine durulur. Kutsal metinlerin çoğunluğunu doğa içerir. Hatta sürekli olarak soru cevap şeklindeki diyaloglar mevcuttur. İdealarda dokunulmazlık yoktur, yani sorgulanamaz düşünceler ve öğretiler yoktur. Farklı Hint DİSleri birbirinden farklı konulara ağırlık vermişlerdir. Temelde aynı felsefeyi ele alıp farklı yönlerine vurgu yapmışlardır. Eski çağların Hindistan’ında tanrıtanımaz okullar bile vardı. Bunlara örnek olarak Budizm, Jainizm ve Saarvaakalar verilebilir. Budizm, aslında Buddhizmdir ve Sanskritçe’de akıllı anlamına gelen Buddha’dan gelir. Buddha diye bilinen Siddartha Gautama’nın başlattığı bir akımdır. Budizm bir din değildi, ta ki bir gün Hindistan’daki devletlerden birinde bir kral, Budizmi ayırıp devlet/eyalet dini olarak kabul edene kadar. Jainizm de Budizmle aynı dönemde ortaya çıkmıştır. Mahavira’yla başlayan Jainizm’i Budizm’den ayıran küçük bir fark vardır: Jainizm’de aile hayatı ve inziva hayatı yaşayanlar için ikiye ayrılır öğretiler. Aile hayatı için benimsenen değerler ve izlenen disiplin, uygulaması bugün için bile pek zor sayılmaz ve neredeyse olmazsa olmaz öğretilerdir. İnziva hayatı yaşamak isteyenler için kurallar oldukça zordur. Budizm’de böyle bir ayrım yoktur, değerleri günümüzdeki insanlar için zor denebilir, ama uygulayanlar da var tabii ki. Tanrıtanımaz DİSler olarak bir de Saarvaakalar var. İnsan hayatında ulaşılabilecek en yüce deneyimin zevk olduğunu ileri sürerler. İnsan hayattan zevk almak için çaba sarfetmeli, derler. Yunan Kirenaisizm öğretilerinin temelinde Hint Saarvaakacılığı içerir. Epikürcülük ise Kirenaisizm’den çok sonra ortaya çıkmış olup içerik olarak Kirenaisizm’in hayli yumuşatılmış halidir. Günümüzde felsefe akademisyenleri, modern toplum yapısını Epikürcü diye adlandırır, ama bu basit bir şekilde çürütülebilecek kadar aşikâr bir hatadır. Modern toplum yapısı kuşkusuz Kirenaikdir.

Şimdi de asıl adı Grek olan Yunanlılara yakından bakalım. Yunanistan’da ilk mitolojik yazı Homeros’un şiirsel metinleriyle başlamıştır. İlk felsefe ise Thales ile başlar. Thales daha çok bilimle meşgul olurdu, ama bilim o zamanlar felsefenin bir alt dalı kabul edildiği için Thales de ilk filozof olarak kabul edilir. Günümüzden 2,600 yıl önce yaşamıştır. Daha sonra Pisagor adlı biri, önce Mısır’a gidip orada matematik öğrenmiştir. Oradan da Hindistan’a geçip felsefe öğrenmiştir. Yunanistan’a dönüşünde de bir matematikçi ve filozof olarak kabul edilmiş ve öğrencileri oluşmuştur etrafında. Böylece Yunanistan’da Hint felsefesi öğretilmeye başlamıştır. Daha sonra Sokratesle etik felsefeye ağırlık verilmiştir. Ondan sonra ortaya çıkan DİS’lerin çoğu içerik olarak Hint kökenli olmuştur, ister hedonist (hazcı) ister moralist (ahlakçı) olsun.

              Hint – Yunan – Hıristiyan ilişkisi:

Antik çağda Batının en saygın DİSi Stoacılık idi. Stoacılık, tıpkı Dharmik DİSler gibi kökenini kadim Hint felsefi metinlerinden almıştır. Halk diliyle söylersek, Hinduizm’in altına mantık süzgeci koyuldu. Süzgecin üstünde mitoloji ve gelenekler kaldı. Süzgeçten geçen mantığa ise Stoacılık dendi. Gerçi, Stoacılık mitoloji ve gelenekleri reddetmez ama bu DİS Batı’da ortaya çıktığı için daha çok Batı tarzı taşır. Yani Hint gelenelerini Stoacılığa taşımak mümkün olmayacaktı. Tıpkı Hıristiyanlığın Arami geleneklerini taşımadan Batı’da benimsenmesi gibi. Stoacılığın Hint temelli bir okul olduğuna dair kanıtlarımız var ama bu kanıtları burada vermek istemiyoruz. Hıristiyanlık da felsefi kısmını önemli ölçüde Stoacılıktan almıştır. Üçlü ilişkideki ilginç bir noktaya da değinelim: Şopenhaur, Hıristiyanlığın kısmen Yahudi kısmen de Hindu öğretileri içerdiğini söylemiştir. İşte araştırmalarımıza göre oradaki Hint öğretileri de Stoacılıktan geçmiştir. Okuru yormamak ve bu yazıyı esas amacından saptırmamak için bu konudaki kanıtları saklamayı tercih ediyoruz.

              Hippi Kültürü:

Türkiye’de özellikle son yıllarda moda haline gelen bir şey bu (eskiden de vardı ama şimdilerde büyük bir popülerite kazandı): Uzun saçlı, uzun tırnaklı, küpeli erkekler… Bu, aslında 60’lı 70’li yılların ABD’sinde ortaya çıkan Hippi kültüründen geliyor. Türkiye’de bir laf vardır “biz Amerika’nın 50 yıl gerisinden geliyoruz.” ABD’de tam da 60’lı 70’li yıllarda Hint kültürüne ilgi duyuldu ve [en azından çoğunlukla] sahte guruların (dini hocaların) öncülüğünde çeşitli akımlar başladı. Amerikanların bazıları Hint kültürünü taklit etmeye başladılar. İşte Hippi akımı böyle başlamış oldu. Böylece Amerikanlar ne Avrupalı gibi Batılı ne de Hintli gibi Hindu oldular. Bu tarzın, Hint kültüründeki esası şöyledir: Bir insan öldükten kısa bir süre sonrasına kadar saç ve tırnakları uzamaya devam eder. Hintliler enerjinin özellikle saç ve tırnaklarda muhafaza edildiğine inanırlar. İşte bu sebeple Hindu rahipleri uzun saçlı, uzun tırnaklı olurlar. Bir de gelenek gereği küpe takarlar. Muhtemeldir ki, yakın gelecekte Türkiye’de, günlük hayatta çakrakarma,nirvana gibi kavramlar kullanılacak.

Toparlayalım

Dil-din ikilisinin kültürün temeli olmasına ve farklı kombinasyonların toplulukları başkalaştırdığına örnek olarak Romanlar dikkate değerdir. Romanlar Hindistan kökenlidirler. Ama dünyanın çeşitli yerlerine yayılmış olup, yaşadıkları ülkenin dilini ve dinini benimsemiş oldukları için Hint kültürü (dil-din ve bu ikilinin üstünde olan yani ikinci dereceli kültürel özellikler) ile uzaktan yakından alakaları yok. Bu da, dili ve dini değişmiş bir halkın kültürel temeli değiştiği için bütünüyle başkalaştığına bir örnektir.

Konunun özeti olabilecek bir örnek Kozaklardır (Kafkasya Kazakları). Kozaklar, Rusya’nın Kuzeybatısı’ndan Kafkasya’ya göç etmiş Slav kökenli bir halktır. Kozaklar, Kafkaslarda Çeçenlerle, Nogay Türkleriyle, Çerkezlerle ve diğer Kafkas halklarıyla etkileşim halinde yaşamışlardır. Bunun sonucunda giyim-kuşamla, geleneklerle, yaşam tarzıyla, toplumsal karakteriyle tam bir Kafkas olmuşlardır. Ana dili Rusça olan bu halk zamanla Tatarca da konuşur hale gelmiş. İnsan adları çoğu zaman Rus olsa da bazen Türk (hem de Öztürkçe) adı da koyarlar. Çerkezler gibi giyinirler. Çeçenler gibi cesur ve savaşkandırlar. Artık onların milli kimliğinde Çeçen, Türk, Çerkez, Slav özellikleri bir arada vardır. Artık onlara Rus da denmiyor, Slav da denmiyor; kendi başına bir millet gibi görülüyorlar. Bu da sentezin nasıl oluştuğunu gösterir. Slavlardan bir parça kopmuş ve diğer kopmuş parçalarla etkileşime girerek yeni bir sentez oluşturmuş.

Bütün diller ve dinler birbiriyle içi içe girerek kombinasyonlarla bugünkü hallerine ulaşmıştır. Dil ve din ikilisi bütün kültürün temelinde yer alır. Diğer kültürel değerler ikinci derecelidir ve “dil-din”e bağlı olarak oluşmuşlardır. Nasıl ki bugünkü bir şehrin altında medeniyetler tarafından defalarca şehirler kurulup toprak altında kalmışsa, aynı şekilde bugünkü bir “dil-din”in kökeninde diğer “dil-din”ler yatar. Bugünkü bir şehre bakarak dipteki şehirleri algılayamadığımız gibi, bugünkü toplumları kendi başlarına var zannederiz. Derinde olanı göremediğimiz için bütün dünyanın akrabalığını da fark etmeyiz, ve millet denen kavramın varlığını ve milletlerin birbirinden bağımsız olduklarını kabul ederiz. Dünyada bir millet varsa o da ancak ve ancak insanlık milletidir. Ayrıca, farklı bir kültüre sahip olduğunu iddia ederek parçalanma taraftarı olmanın sadece çocukça bir bakış açısından ibaret olduğuna dikkat edelim. Çünkü aynı milletten olduğu söylenen iki halk arasında da, aranırsa, büyük kültürel farklar görülür. Örneğin; kültürel fark bulmayı aklımıza koyarsak, Türkiyelilerle, Orta Asya Türkleri arasında uçurumlar bulmak çok kolaydır. İkisi bambaşka toplumlar gibidirler. Türkiyeliler vahşi-kapitalist ve ultra-hedonist bir toplumsal karaktere sahiptirler. Öte yandan Sosyalizmin demir perdeleri Orta Asyalıları muhafaza etmiştir. O nedenle Orta Asyalılar daha [kültürel]muhafazakar, gelenekçi ve nisbeten daha ahlakçı bir yapıya sahiptirler. Dolayısıyla Orta Asyalılarla Türkiyeliler, Hintlilerle İngilizler kadar yabancıdır birbirine. Bundan yola çıkarak bu ikisi (Orta Asyalılarla Türkiyeliler) farklı milletlerdir demek doğru olur mu? Bir millet iki devlet Türkiye ile Azerbaycan halklarının aile yapıları arasında ne kadar devasa bir fark olduğunu biliyor muyuz? Toplumun en temel yapı taşı aile olduğuna göre, aileden topluma doğru gittikçe bu farkın ne kadar daha büyüdüğünün bilincinde miyiz? Pekiyi, öyleyse, hayır bunlar başka başka milletlerdir mi diyeceğiz? Kafaya koyduktan sonra Eskişehirliyle Kayserili arasında da büyük farklar buluruz. Oysa niyetimiz birleştirmek olursa ne olur ona da bakalım: Ermenistanlılarla Azerbaycanlılar, kültürel olarak birbirine Türkiye-Azerbaycan ikilisinden çok daha yakınlık gösterirler. Gelenekler, giyim-kuşam, dans, yemek, müzik, ve daha nice kültürel yönden ortak etmenlere sahiptirler. Eğer siyasi yönlendirmeleri bir kenara bırakırlarsa Ermenistanlılarla Azerbaycanlıların birbirine Türkiyelilerden çok daha doğma (aşina) olduklarını fark edebilirler. Yahudilerle Araplar birbirinin aynısı gibidirler. Dünya Araplarla bütün Müslümanları aynı kültürden sayar. Oysa Arap kültürünün asıl benzeri Yahudi kültürüdür. Fars-Arap, Türk-Arap, Pakistan-Arap, Bangladeş-Arap, Endonezya-Arap ikililerinden çok ama çok daha sıkı yakınlıkları vardır Yahudilerle Arapların. Bunu bazı Yahudi ve Araplar kendileri de biliyorlar ama seslerini duyurabilecek durumda değiller.

Özetle demek olur ki, bir toplumun kültürünün temelinde dil-din ikilisi yer alır ve diğer kültürel özellikler bunun üzerine inşa edilir. İnsanlar oturup kültür yaratmazlar; bu kuşaktan kuşağa yoğurula yoğurula inşa edilir. Bu esnada başka kültürlerle kombinasyonlar kurarak yeni sentezler oluştururlar ve bu sentezlere millet adı verilir. Bütün dünyanın kültürel temelde akraba olduğunu da böylece fark etmiş olduk.

Bu araştırma bir son değil, aksine çeşitli araştırmalara belki ilham olur. Okuru daha fazla yormamak için bazı yerleri atlayarak geçtik. Bu yazı ister bir bütün olarak ister parça parça akademik bir çalışma haline getirilebilir. Biz akademik kanıt ve ifadelere bu yazıda yer vermedik, çünkü o durumda yazıyı kitap haline getirmiş olurduk ve öylelikle niyetimizden uzaklaşmış olurduk. Bunu yapacak olanları ise memnuniyetle karşılarız.

Evren, Allah, Evrim ve İslam – 2

6. Fizik açısından Ruh, Vücut, Düşünce, Madde ve Alan kavramlarına, din açısından amatör fizikçinin bakışı.

Her hangi bir konuda tartışma açılırsa, tartışmanın faydası olması için kullandığımız kavramların neler içerdiklerini açık şekilde bilmemiz gerekir. Adeta diyoruz ki İslam bir dindir ve diğer dinlerden farklı olarak barışçıl dindir. Yukarıda bütün evrenleri yaratan ve onların (içindeki cansız ve canlılarla bir yerde) için mutlak şekilde kanunlar koyan tek bir Allahın olduğunu bildiğimizden konuştuk. Allah’ı yansıtan (tanıtan) din de birdir ve bu din İslam’dır. Evrenlerin sayısı hakkında kesin bilgilerimiz de yoktur. Ama her bir evrende sonsuz sayıda gelişmiş yaşam için uygun olan gezegenler var olduğunu ve her bir gezegende, yaklaşık olarak her bir 10 milyon yılda bir kere, düşünce açısından gelişmiş canlıların yaşamasına imkân oluştuğunu büyük olasılıkla kabul edebiliriz.

Diğer yandan kesin olarak biliyoruz ki, bütün bu sonsuz kadar toplumlara indirilen kitaplar içinde, gerçekleri ulaştırmak için en yararlı olanı Ku’ran’dır ve evrenlerdeki toplumların tek gerçek kutsal kitabıdır. Doğal olarak sonsuz sayıda farklı evrenlerde ve gezegenlerde, Tanrının, onu yansıtan (tanıtan) dinin ve kutsal kitabının adları farklı ola bilir, ama kavram olarak aynıdırlar. Bu sonsuz sayıda evrenlerde ve gezegenlerde farklı zamanlarda yaşayan farklı şekilde olan yaratıkların Arapçayı nasıl bildikleri, kuranı okudukları ve ibadetlerini nasıl gerçekleştirdiklerine ilişkili bende hiçbir fikir yoktur.

Allah’ın kendisini tanıtmak için dünyanın bile çok küçük bölgesini ve Arapçayı seçtiğini anlamış değilim. Belki de sonsuz sayıda olan farklı canlıların onu tanıması için peygamberler göndermek ve kutsal kitaplar indirmek istememiştir. Bu sonsuz sayıda evrenlerde, gezegenlerde farklı zamanlarda yaşayanların doğanı inceleyerek, Allahın kanunlarına ulaşarak onu tanımalarını istemişti. Örneğin Einstein in onu tanıdığı gibi. Doğal olarak böyle toplumlar sonuçta tek Allahın olması fikrine gelecekler ve İslam dinini kabul edecekler. Ama ibadetlerini Arapçamı yapacaklarını şimdi demek zordur.

Gerçekte bütün evrenleri yaratan tek Allah olduğu için, Tanrını doğru şekilde tanıtan farklı dinlerin olması imkânsızdır. Ama buna rağmen, dünyadaki örneklere dayanarak, Allah’ı doğru şekilde tanıtamayan sonsuz sayıda farklı inançların olmasına sanki inanmak zorumdayız. Ç:inlilerin, Hindistanlıların ve onların komşularındaki milletlerin (dünya nüfuzunun yarısının) tek bir Allaha inanmadıkları, onların dinlerinin sonuçta bizimkinden farklı olduğu anlamına gelmez, sadece onların inançları şimdi bizimkinden farklıdır. Böyle inançların ise, toplumların yaşamında büyük önem taşımağına ve gelenekleri çok etkilemesine rağmen onlar gerçek varlık, evrenler ve toplumlar için bizim din gibi temel değil. İnançlar nasıl olursa olsunlar veya bitki ve hayvan âleminde ki gibi hiç olmasın, evrenler ve onların içerdikleri Allahın kanunları ile yaşıyorlar ve evrimleşiyorlar. Din İslam’dır ve bütün evrenlerdeki canlılardan bağımsızdır. İnanç, inanıp veya inanmamak ise toplumların düşüncenin gelişme seviyesine bağlıdır.

Evrenlerdeki madde ve alanlar, nesneler, temel parçacıklar, atom ve moleküller, etkileşme türleri, canlılar ve onların yapıları farklı olabilir. Acaba madde ve fiziksel alanlarla etkileşmeyen ve şimdiki bilimler dışında kalan ruhlar farklılar mı? Ruhların hasta ve sağlam olduğunu ve düşünce seviyesi ile bağlı olduğunu sanki her kes kabul ediyor. Çoğu zaman diyorlar ki sağlam vücutta sağlam ruh olur. Bu doğrudur, ama makro dünyada bir şeyin tam olarak gerçek olması için (klasik fizikteki gibi) istisnalar olamazlar. Ama örneğin Hawking Stephen (1942- ) yaklaşık 50 yıldır çok hasta olmağına rağmen inanılmaz sağlam ruhlu insandır. (Burada biz ruh sözünü genelde farklı anlamda kullanıyoruz.) Bu çok sağlam ruhlu, sağlam düşünceli insan, varlığı ve yarattıkları ile sanki gerçektende ruhun vücuttan bakımsız olarak varlığını göstermektedir. Diğer yandan her bir canlının doğup, yaşayıp ve öldüğünü biliyoruz. Ama onların öldükleri zaman, insanlar dışında, vücutlarından bir ruh çıktığından konuşmuyoruz. Böyle yaklaşımda ruhu canlılara yaşam verici gibi değil, daha fazla insan düşüncesi ile bağlı olarak kabul etmiş olmaktayız.

Biyoloji açıdan insan vücudunun ne malzemesi, ne de boyutları hayvanınkinden pek farklı değildir.  Diğer yandan ne dış güzelliyi, ne çevreye ve kendinden olanlara verdiği zararla insan hayvandan pek farklı değildir. Ama insanların düşünce kapasitesi ve derinliği en düşükten başlayarak inanılmaz yüksek gelişmiş seviyelere kadar uzanmaktadır. Yukarıda Einstein in buna bağlı fikri getirilmiştir. Bazı insanlar düşüncesi ve bilimsel buluşları ile bütün insanlara ve çevreye çok büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Böyle insanlar Allahın bütün evren için geçerli olan kanunlarının çoğunu bulmuşlar, onun yaptıklarını herkesten daha iyi öğrenmişler ve böylece ömürlerini tamamen Tanrını tanımağa vermişler. Böyle bilim adamlarına örnek olarak ilk önce Newton’u ve Einstein’ı göstermek gerekir. Acaba bunların ruhları cennete gitmeği babaanneminkinden daha fazla hak etmiyor mu? Eğer Kur’an’da ruha vücuttan ve bilime (Allahın yaptıklarını öğrenerek onu daha iyi tanımağı kolaylaştıran) görsel şeylerden, bütün insanlara hizmet etmeğe, insanın yalnızca kendini düşünmeğine daha önemli yer verilirse, o zaman Newton ve Einstein cenneti çok daha fazla hak etmişlerdir diyebiliriz.

Ruh Evrendeki madde ve alanlarla baryon veya elektromanyetik etkileşmesi yapsaydı, fizik cihazları ile çoktan gözlenmiş olması gerekirdi. Yukarıda onun madde ile ya zayıf etkileşmede, ya da gravitasyon etkileşmesinde iştirak edebildiğinden konuşmuştuk. Ama bu durumda o ne insan vücudunda bulunamaz, nede Evrenden çıkarak cennet-evrene ulaşamaz. Bu nedenlerle de ruhun Evrendeki madde ve alanlarla hiç etkileşmeyen bir şey olabileceğini söylemiştik. Ruh enerji-momentum taşımayan bir şey ise, onun ışık hızından milyarlar defa daha hızla hareket edebilmesine bir bilimsel yasakta yoktur. Ruh hayvanlardan daha gelişmiş şekilde düşünen canlılara, yani insanlara mahsustur. Bu durumda ise, ruh düşünce ile bağlı bir şey olabilir.

Adeta insan ölen zaman ruhun ağzından çıktığı söyleniyor. Müslümanlar ölen zaman insanın yüzünü güney yöne çevirirler. Ruhun böyle insanın ağzından çıktığını düşünelim. Bu durumda farklı saatler da ve yılın farklı mevsimlerinde ağızdan çıkan ruhlar çok farklı yönlere gitmiş olurlar, çünkü Dünya hem kendi aksanı, hem de Güneş etrafında dönüyor. Müslüman olmayanların yüzlerini zaten bir belli yöne yöneltmiyorlar. Eğer cennet ve cehennem belirli bir yönde yerleşmişlerse, ruhların çoğu onlarla karşı karşıya gelmezler. Cennet ve cehennem çok uzaklarda yerleşirlerse ruhların oralara ulaşma olasılığı sıfıra yaklaşmalı olmalıdır. Diğer yandan ruh madde ile etkileşmiyorsa veya zayıf etkileşme ile etkileşirse zaten insanın içinde bulunamaz, çünkü bu durumda madde ruh için şeffaf olur.

Eğer ruha insanın yaşamı değil, yalnızca düşüncesi bağlıdır, bu durumda bunların ikisi de madde olmadığından, temel bilimlere zıt düşen bir şey olamaz ve diyebiliyoruz ki, ruh ve düşünce arasında bilmediğimiz bir etkileşme vardır. Böyle fikri ne ispatlamak ne de inkâr etmek mümkün olmadığından işler kolaylaşıyor. Ruhu fizik düşüncelerin dışına çıkarsak ise, işler çok daha kolaylaşır. Düşünelim ki ruh doğası bilinmeyen dalga özelliği taşıyor ve etkin şekilde bulunduğu yer insan düşüncesi olan bölgededir. İnsan öldükten sonra onun düşüncesi yok oluyor ve ruh-dalganın en büyük olasılıkla aktivite gösterdiği yer de, ya cennete ya da cehenneme kaymış oluyor.

Ruhun dalga özelliğinde olduğu ve düşünce ile etkileştiği halde cennetin ve cehennemin de çok uzaklarda olmasına gerek kalmıyor. Cennet Dünya atmosferinin aşağı katlarında, cehennem ise atmosferin en üst katlarından (stratosfer) başlayarak daha uzaklarda yerleşe bilirler. (Dünyanın çok sıcak olan merkez kısmı dâhil.) Bu durumda cennete giden ruh yerdeki güzelliklerin içinde büyük olasılıklarla bulunur, cehenneme giden ruh ise birkaç 1000 C dan fazla olan bölgede. Böyle büyük bölgeye yayılmış ruhun insanlara yapacağı etkinliği de kayıp oluyor. Ama yeryüzüne yakın bölgede (cennette) bulunan ruhun insan düşüncesi ile etkileşme olasılığı kayıp olmuyor. Bu ruhlar yeni kuşak insanların düşünceleri ile etkileşe bilir ve belki de aktif varlıklarını da devam ediyorlar.  Böylece her bir yaşam koşulları olan gezegenin çevresinde cennet ve cehennemler olması fikri bilim ile hiç çelişkide değil. Aynı zamanda ruhların cennete ve cehenneme ulaşmaları için yukarıda tartıştığımız zorluklarda genelde ortadan kalkmış oluyor.

7-Peygamberlerin göklere çıkmasına ve oralarda gördüklerine                                bir fizikçi düşüncesi ile bakış.

Herkes bilgisayar ortamında din konusunda, Türkçe yazılmış ve biri diğerine benzer milyonlarca yazı bulabilir. Böyle olduğundan bunlara referans da vermeğin bir önemi kalmıyor. Bu çok önemli konulara bağlı sohbetleri babaannemde biliyordu.  Şimdi bilgisayar ortamında olan ve kaynak olarak “Mübarek Gün ve Geceler, Nesil Yayınları” gösterilen makaleden bizim için en önemli alıntıları alalım ve bir fizikçi gibi düşünelim.

“Miraç nasıl oldu? Miraç, Receb ayının 27. Gecesi Cenab-ı Hakkın daveti üzerine Cebrail Aleyhisselâmın rehberliğinde Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâ’ya, oradan semaya, yüce âlemlere, İlâhî huzura yükselmesidir.

Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin” dediler, tebrik ettiler. Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkân ile vü-cub ortası (kâinatın bittiği yer) Sidretü’l-müntehâ’ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra her gün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü’l-Ma’mur’u ziyaret etti.

Hz. Cebrail’in buradan öteye gitmesi mümkün değildi. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bundan sonra Refref adında bir vasıta ile zaman ve mekândan münezzeh (uzak) olan Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref oldu.”

Önce fizik açısından tam olarak anlamadığım bir ifade üzerinde duralım. Burada her gün sözü ne anlama geliyor. Bir gün Dünyanın kendi aksanı çevresinde bir kere dönmesi için gereken zamana denir. Bu zamanda, hem Güneş sistemindeki gezegenler, hem de diğer yıldızların çevresinde dolaşanlar için farklıdır. Yazıda bildirilir ki Peygamberimiz kâinatın (Evrenin) en uzak yerine ulaşmıştır. Bunu nasıl anlayalım, ışık hızı (300 000 km/s) ile yaklaşık 10 milyar yılda ulaşılabilen yere mi? Eğer meleklerle oradaki her hangi bir gezegenin üzerinde görüşme olup ise, bir gün sözü şimdiki bilimden uzak olan insanlar için kolaylık yapmak için kullanılmıştır. Aynen kâinatın bittiği yer ifadesi gibi. Çünkü şimdiki bilim çerçevesinde Evrenin ne merkezi, nede bittiği yer (kanarı) yoktur. Bu bölge için zaman ve mekânın olmamasından söz edilmiyor. Bunları göz önüne alarak gün ve kâinat sözünün Dünyaya ait olduğunu kabul edebiliriz. Sonrada Allah’la görüşülen yerin zaman ve mekândan münezzeh (uzak) olduğunu görüyoruz. Her bir evrende zaman ve mekân olduğu için bu yerin evrenlerin dışında olduğu fikrine geliriz. Bizde yukarıda Allahın böyle bir yerde, yani evrenler arası bölgede olduğundan yazmıştık.

“Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Rabbinin huzurundan döndükten sonra Hz. Musa ile karşılaştı., “Allah ümmetine neyi farz kıldı?” diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam “50 vakit namaz” buyurdu.

Hz. Musa’nın, “Rabbine dön, azaltması için Rabbinden niyazda bulun, ümmetin buna güç yetiremez” demesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, beş sefer Cenab-ı Hakka niyazda bulundu, her seferinde 10 vakit indi, sonunda beş vakitte karar kıldı.”

Ne yazık ki Allah ve Peygamberimiz arasında geçen fikir alışverişini bilmiyorum. Yazının bu kısmından görüyoruz ki beş sefer temas sonucu Tanrı önce buyurduğu 50 vakit namazdan vazgeçip 5 vakit’i kabul görmüştür. Buda onun Peygamberimize çok büyük saygısının olduğunun sonucudur. Ama kayıt etmek gerekir ki yazar matematikçi değil. Beş sefer ziyaretin her seferinde 10 vakit indirilseydi 50 vakitten bir şey kalmazdı. Diğer yandan Hz. Musa’nın çok uzak geleceği görmesini ve Araplara (gelecekte Müslüman olan toplumlara da) olan sevgisini görüyoruz. Çünkü 50 vakit namaz insanların hem evde, hem de dışarıda çalışma imkânlarını yok dereceye getirebilirdi. Belki de Tanrı yerdeki yaşam ortamını, bol gıda olan güllük, çiçeklik ve ormanlık olan bölgelerdeki kuşların yaşamına benzer yapacakmış ve hiç çalışmağa gerek kalmayacaktı?

Her bilim adamı gibi, benim içinde Peygamberlerin temel bilimler konusunda neleri bildikleri önem taşıyor. Tanrının 50 vakit namaz buyurmasından anlaşılır ki, bu sayı sonsuz sayıda evrenlerdeki, sonsuz kader toplumlar için ortalama değerdir. Bu sonsuz sayıda toplumlar hiç çalışmıyorlar da, yalnız Dünyadakiler mi çalışma zorundalar? Böyle düşünmek zordur. Büyük olasılıkla canlıları barındıran gezegenlerin kendi aksanları çevresinde dönme periyotlarının ortalama değeri, bizde zaman birimi olan saatle ölçülen günden yaklaşık 10 kere fazladır. Bu böyle ise, temel bilimler için çok önemli sonuca ulaşmış olmuşuz. Ama Dünyanın periyodu böyle büyük ve Güneş aynı özellikte olsaydı, bildiğimiz biyoloji hayatın çoğu için (insan içinde) felaket olurdu. Çünkü ekvatora yakın bölgelerde güneşin şimdikinden yaklaşık 10 kere daha uzun zaman gökte kalması dehşet sıcaklıklara ve uzak bölgelerde böyle uzun geceler olması, her şeyin donarak yok olmasına neden olurdu. Sanki Musa Peygamber böyle şeyleri biliyordu. O ki insanlar çok daha sonralar bile, Güneşin ne olduğunu ve önemini bilmiyorlardı.

Örneğin, denilenlere göre: “İnsanlar için Güneş mi veya Ay önemlidir” sorusuna Kuzma Prutkov böyle cevap vermiştir. “Doğal olarak Ay, çünkü o yeri geceler ışıklandırır. Güneş ise gündüz gözüküyor. Gündüz de zaten ışıktır.”


“Daha sonra Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Hz. Cebrail’in rehberliğinde Cenneti, Cehennemi, âhiret menzillerini ve bütün âlemleri gezdi, gördü, Mekke’ye döndü.”

Yukarıda cehennemdeki ateşin ve yanma sürecinin yerdekine benzerliği olmadığını yazmıştık. Orada ne kimyasal nede çekirdek tepkimelerinin oluşma olasılığı yoktur. Ruh ve cehennemdeki ortam bildiğimiz 4 temel etkileşimden ikisinin (elektromanyetik ve güçlü)  dışında olan bir bilmediğimiz etkileşmede olmalıdır. O ortamdaki şey aynı zamanda genel çekim etkileşmesinde iştirak etmeli ki, Dünyanın ya içinde, ya da atmosferinde cehennem bulunabilsin. Yazıdaki alıntıdan görüyoruz ki, Peygamberimizi cehennemdeki gezinti fiziksel olarak etkilememiştir. Yani oradaki ateş bildiğimizden değil ve gördü (görmek) sözü elektromanyetik etkileşmesi ile bağlı değil. Peygamberimizi bu gezdiği yerler gök’ün (Dünyanın atmosferinin) katlarında olduğundan cennet ve cehennem (gök’ün katlarında olan diğer her şeyde) genel çekim etkileşmesinde iştirak etmeliler ki orada bulunabilsinler.  Unutmamak gerekir ki şimdiki temel bilimler birçok soruları cevapsız bırakmıştır ve bunlarda en önemlilere örnektirler.


“Soru: “Bize her şeyden daha yakın olan Cenab-ı Hakka binlerce senelik mesafeyi aşarak yetmiş bin perdeyi geçtikten sonra Rabbiyle görüşmesi ne demektir?”

“Cenab-ı Hak her şeye her şeyden daha yakındır, fakat her şey O’na sonsuz şekilde uzaktır. Meselâ, güneşin insan gibi aklı olsa da bizimle konuşacak olsa, elimizdeki binlerce senelik mesafeyi…. Diğer taraftan biz bir çeşit ayna olan gözümüzle güneşe yaklaşabiliyoruz. Oysa güneş bize 150 milyon km. uzaklıkta bulunuyor, hiçbir şekilde ona yanaşamayız. Güneşe bir derece yaklaşmak için ancak Ay kadar büyümek lazım. Bu da mümkün değildir.”

Bir fizikçi açısından “binlerce senelik mesafeyi aşarak” anlaşılmıyor çünkü hızın büyüklüyü verilmemiştir.  “bir çeşit ayna olan gözümüzle” – böyle bir cümle de fizik açısından doğru olamaz, belki edebiyata olur. “Güneşe bir derece yaklaşmak için ancak Ay kadar büyümek lazım.” – Ne yazık ki fizikçi için böyle bir cümle hiçbir anlam taşımıyor.

“Soru: “Bunun bir örneği var mıdır? Bir uçak ancak 10-15 bin metre yukarı çıkabiliyor, bir uzay gemisi ancak Ay’a ve Venüs’e ulaşabiliyor. Bir insan birkaç dakika gibi kısa bir sürede milyonlarca metre uzaklara nasıl gidip gelebilir?”

“Yerküremiz, yani Dünya bir yılda yaklaşık 188 saatlik bir mesafeyi bir dakikada döner, yirmi beş bin senelik mesafeyi bir senede alır. Bu muazzam hareketi ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kudret, bir insanı Arş-ı Âlâya getiremez mi? Güneşin çevresinde o ağır cisim olan dünyayı gezdiren bir hikmet bir insan bedenini şimşek gibi Rahman’ın Arşına çıkaramaz mı?”

“bir uzay gemisi ancak Ay’a ve Venüs’e ulaşabiliyor.” Yazarın bu cümlesi hangi zamana aittir bilemiyorum. Bu mesafeler 1013 cm aşmıyorlar, ama yaklaşık 50 yıl bundan önce insansız uzay gemilerinin 1013 cm den milyon ve çok defa daha fazla uzaklara gidebileceği bilinmekte idi. Şimdi doğrudan hedef olan ve çok daha uzaklarda yerleşen gezegenlere uzay araçları gitmişlerdir.

“Dünya bir yılda yaklaşık 188 saatlik bir mesafeyi bir dakikada döner, yirmi beş bin senelik mesafeyi bir senede alır.” – Bu cümlede bilim açısından bir fikir ifade etmiyor. Dünya için “ağır” sözü de kullanılamaz. Yalnız yerde olan cisimlerin ağırlığı olur. Dünyanın ise ağırlığı yoktur.

Evrensel çekim (Tanrının en önemli kanunlarından biri olan) küveti sonucu Dünya büyük hızla Güneş etrafında hareket ediyor. Bu önemli kanunun bozulması gerekir ki Peygamberimiz Dünyanın, Güneşin, Galaksinin ve belki de Evrenin çekim alanından çıka bilsin. Bu yolun bir veya beş kere gidip gelmesinin pek büyük bir farkı yoktur. Fizikte istisnalar olmuyor. Ama Tanrı kendisi istisnalar yaparak kanununun dışına çıkabilir. Kanunlar üretenler ve kanun üzerinde yetkili olanlar kanunları istediklerinde bozabilirler.

“Peygamberimiz sadece ruhuyla gitse olmaz mıydı? Soru: “Öyleyse ise neden Miraça çıktı? Ne lüzumu var? Evliya gibi ruhu ve kalbi ile gitse yetmez miydi?”

“Cenab-ı Hak görünen ve görünmeyen âlemlerdeki güzellikleri göstermek için, kâinat fabrikasını ve merkezini gezdirmek, insanlığın amel ve ibadetlerinin âhiretteki neticesini göstermek için Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamı oralara davet etmesi gayet makuldür. Sadece ruhu ve kalbi ile değil, bu seyahate bedeninin de iştirak etmesi gerekir. Zaten Cenab-ı Hak Cennette bedeni ruha arkadaş ediyor. Peygamberimiz Miraca sadece ruhen çıkmış olsaydı, zaten mucize olmazdı. Çünkü her veli ruhen ve kalben o âlemlere çıkabiliyor.”

Zaten ruh kendisi temel bilimler dışı bir kavram olduğu için mucizedir. Ama böyle seferde bedeni ruha arkadaş etmek çok daha büyük mucizedir ve buda bizi sevindirmektedir.

Soru: “Birkaç dakikada binlerce yıllık mesafeye gidip gelmek aklen mümkün müdür?”

“Cenab-ı Hakkın sanatında hareket ve hızın derecesi farklı farklıdır. Sesin hızı ile ışığın hızı, elektriğin hızı, hatta ruhun ve hayalin hızı birbirinden bütünüyle farklıdır. Gezegenlerin hızları da birbirinden farklıdır. Meselâ ışığın hızı 300.000 km/sn iken sesin hızı 360 km/sn’dır.

Acaba Peygamberimizin lâtif bedeninin yüce ruhuna tabi olması, ruh hızında hareketi nasıl akla ters gelebilir?

Miraçın çok örnekleri vardır: Bir insan, gözüyle bir saniyede Neptün gezegenine çıkabilir. Bir bilim adamı, astronomi kanunlarına binerek tâ yıldızların arkasına bir dakikada gidebilir.

İman sahibi her insan, namazın hareketlerine düşüncesini bindirerek bir çeşit… Yine nurlu bir cisme sahip olan melekler bir anda yerden Arşa, Arştan yeryüzüne gidip geliyorlar. Cennette, Cennet ehli mü’minler, Cennet bahçelerine kısa bir zamanda çıkabiliyorlar.”

Birincisi yazarın kendi sorusuna cevabının hızlarla bağlı kısmı temel bilimler açısından pek anlam taşımayan söz ve rakamlar içeriyor. Bizi ise sorunun doğru şekilde koyulmaması ilgilendirdi. ”binlerce yıllık mesafeye”- bu çok belirsiz bir uzaklıktır, çünkü yolun hangi hızla gidildiği bilinmiyor. Diğer yandan bu hız ışık hızı gibi en büyük hız olsa, gidilen yol bizim galaksinin boyutlarını bile aşmıyor. Bu da Peygamberimizin Allah’la görüştüğü bölgenin Evren dışında değil, çok yakında, belki de Dünya çevresinde olduğunu sanki gösteriyor. Ama yukarıda zaman ve mekândan uzak olduğu değilmişti. Bu da görüşme yapılan bölgenin evrenler dışında olduğunu gösterir. Bunlar Einstein in görelilik teorilerine uymuyorlar. Bu teorilere göre Evrenin dışına çıkmak imkânsızdır ve ışık bile böyle mesafeni ancak on milyardan fazla yılda gedebilir. Ama biz Allahın temel kanunlarından istisnaların olabilmesini biliyoruz ve bu nedenlerle de mucizelere inanıyoruz.

Gerçekten de o zamanlar ki kâinat ve dünya kavramlarının şimdiki Evrenle bir hiç alakası yoktu. Şimdi yukarıdaki bir alıntıya dönelim: “Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü.” Peygamberimiz bütün tabakalara uğrayarak yalnız tanıdığımız peygamberleri gördü ise bu sanki şunu gösteriyor. Sonsuz kadar evrenlerde yaşayan sonsuz kadar toplumlarda hiç peygamberler olmamıştır veya Tanrı ile görüşme yeri Dünyanın yakın bölgesinde olmuştur. Diğer yandan sema (gök) kavramları Dünyanın atmosferi ile bağlılar. Sonsuz sayıda diğer evrenlerde ve bizim evrendeki sonsuz kadar toplumlara Tanrı hiç Peygamber göndermemiş mi? Belki de Tanrı yalnızca Filistin, İsrail ve çok yakın bölgesindeki elçilerini kendine daha yakın tutmuş? Bu sorulara cevap vermek zordur. Ama bir soru açıklanmış oldu. Ya Dünyada ara sıra, yaklaşık her 10-100 milyon yıldan bir, şimdiki insan gibi canlılar olmamışlar (olmaları olasılığı daha çoktur) ya da, o zamanlar Tanrı elçiler göndermiyordu veya onları gök’ün katlarına yüceltmiyordu. Arapçayı çok iyi bilen din bilim adamlarının Kuranı detaylı olarak incelemeleri gerekir ki, yalnızca Dünyada değil, sonsuz sayıda düşünen canlılar barındıran bizim evrendeki gezegenler değil, sonsuz sayıda evrenlerde değil, İsrail ve Filistin’e Peygamberlerin gönderilme gerekçesi bulunsun.

Yazar “Miracın çok örnekleri vardır” yazandan sonra yazıyor: “Bir insan, gözüyle bir saniyede Neptün gezegenine çıkabilir.” Yazar unutuyor ki bu bir hayaldir, düşüncedir ve kesinlikle gerçek değil, ama Peygamberimizin göklere kalkması bir gerçektir. İsa peygamberin de göklere gitmesini insanlar görmüşlerdir. Hıristiyanlar buna normal bakıyorlar, çünkü onu Allahın oğlu olarak bilirler. Daha sonra yazar yazıyor: “Bir bilim adamı, astronomi kanunlarına binerek ta yıldızların arkasına bir dakikada gidebilir.” Birincisi bilim kanunlarına binilmez ve hiçbir yere gidilmez, bu da bir hayaldir.

Son alıntımız yazarın bildiklerini içeriyor: “Yine nurlu bir cisme sahip olan melekler bir anda yerden Arşa, Arştan yeryüzüne gidip geliyorlar. Cennette, Cennet ehli mü’minler, Cennet bahçelerine kısa bir zamanda çıkabiliyorlar” Anlaşılır ki, göklerin katlarına yalnızca peygamberler değil, büyük kütlesi olan mü’minler de kısa zamanda çıkıyorlar ve çok zamanda canlı olan meleklerde. Böyle yolculuklarda Tanrının evrensel çekim kanununun bozulması ile hep istisna durumlarının oluştuğunu bildik. Eğer bu yolculuk yerden yaklaşık 50-100 km yüksekliklere ve daha fazlasına ise, şimdiki temel bilimlerde çok sayıda farkı istisnaların olduğunu da kabul etmiş olduk demekti.

Örneğin canlıların havasız, kozmik ışımanın her şeyi delik deşik ettiği ortamda yaşamasını, Dünyanın çekim alanından çıkmak ve belki de Evreni kısa zamanda terk etmek için gereken sonsuz büyük ivmelere dayana bilmek. Farklı zamanlarda 124 000 Peygamberden yaklaşık olarak otuzu ara sıra Tanrı ile temasta olmuşlar sanki. Bu onu gösteriyor ki Allah zamanının çoğunu bizim evrende geçirir ve yalnız kendisine malum olan yolla Peygamberlere talimatlar verirmiş ve onların sorularına açıklık getirmiştir. Bildiğimiz gibi her insanın ömrü boyu çiğinlerinde melekler oturmuşlar. Biz ise ne onların ağırlıklarını, hareketlerini, kokularını, sıcaklıklarını his etmiyoruz, yedikleri ve içtiklerinden de haberimiz yok. Atom bombası patlayan yerde de insan yanarak kül ve duman oluyor, ama melekler bunu hiç his etmiyorlar sanki. Ama bunlar bizi şaşırmamalılar, çünkü zaten mucizeler bildiğimiz olaylar bilimler dışında gerçekleşirler ve normal mantık’a uymuyorlar. Ya da meleklerin yapısında elektromanyetik ve güçlü etkileşmede iştirak eden parçacıklar yoktur. Yukarıda ise her zaman temel bilimlerinin açıklaya bilmediği şeylerin olmasını ve bilimin sınırlarının durmadan genişlendiğini hatırlatmıştık.

 

8. Dini problemleri pek bilmeyen bir fizikçinin ulaşabildiği sonuçlar

1. Temel bilimlerdeki kanunlar deneysel ve gözlemsel olarak defalarca onaylanmıştır. Bunlar tam olarak (yani hata payı sıfıra eşit) doğanın, yani Allah’ın kanunları değiller. Ama onlar hakikat olan Tanrının kanunlarına çok güzel yaklaşmadırlar. Bu nedenle de temel bilimlerin kanunlarından en önemlileri, evren doğduğu zaman oraya Allah tarafından koyulanlardır. Böyle olduğu içindir ki, onlar hiçbir dinle ve özellikle İslam’la çelişkide olamazlar.

Evreni tam bir bütün olarak ve onun içerdiği nesneleri ve onlarda oluşan olayları ve süreçleri temel bilimlere dayanarak öğrenmek için tek bir yolun ne olduğu bilinmektedir. Bunlar deney ve gözlemler yapmak, elde edilen bilgileri incelemek ve genelleştirmektir. Bunlara ve sezgiye dayanarak yeni teoriler kurmaktır. Her hangi bilim dalındaki yeni teoriler eskileri kapsamalıdır, bilinen deneyleri ve gözlemleri anlatmalıdır, bilinmeyen ve daha sonralar deneylerle (gözlemlerle) onaylanan yenilikleri öngörmelidir. Bu teorilerin temelini oluşturan kanunlar matematiksel ifadelerle verilmelidirler. Doğanın kanunları böyle şekilde yansıtılmasalar onların bilim ve yeni teknolojiler üretimi için pek bir faydası olmaz.

Fiziğin, kimyanın ve biyolojinin kanunları tam olarak doğanın, başka deyişle Tanrının kanunları değildirler. Bilim geliştikçe, deneylerin hataları azaldıkça ve çok derin ve geniş düşünce kapasitesinde olan bilim adamları yetiştikçe bu kanunların yerlerine daha kapsamlıları ve doğanın kanunlarını daha iyi şekilde yansıtanları gelir. Örneğin Newton’un kanunları yerine Einstein’ın kanunları geldiği gibi.

Düşünen herkesi ilgilendiren birçok kimse böyle soruya cevap aramıştır. Ku’ran doğaya (Evrene) bağlı bilgilere işaret ediyorsa neden Ku’ran’ı devamlı okuyan Müslümanlar bilim ve yeni teknoloji üretimine çok az katkıda bulunmuşlardır? Örneğin 1.5 milyar Müslüman 12-14 milyon Yahudilerden yaklaşık 100 kere daha az. Şimdi anlaşılıyor ki bunun nedeni Ku’ran’ın genelde düşünüldüğü gibi yalnızca dünyadaki tek kitap değil, evrende ve daha da ötesi, evrenlerin hepsinde her zaman, zamanların temposundan bağımsız olarak tek kitaptır. Orada Allah’ın bütün evrenler için geçerli, yani ortak olan en temel doğa kanunlarına, olaylara ve süreçlere işaret ediliyor. Bu işaretleri doğru şekilde yorumlamak için çok derin ve kapsamlı temel bilimler düşüncesi gerekir. Bizlerde ise böyle düşüncenin oluşması için yüzyıllardır ortam oluşamıyor. Bunun ikinci nedeni de gelişmemiş ülkelerin insanlarının Ku’ran’da olduğu gibi doğaya bağlı ciddi yazıları düşünerek okuya bilmemekte di

Biliyoruz ki, Nobel ödülü almış tek Müslüman ve fizikçi Abdus Salam dışında Ku’ran’ı detaylı inceleyen Müslümanlar iyi temel bilimci değildirler. Bu nedenle de Ku’ran’ı inceleyerek Allah’ı ve İslam’ı güzel şekilde tanıtan büyük din bilimcilerimiz ile birlikte iyi temel bilicilerimizin çalışmaları gerekmektedir. Yalnız bu durumda Ku’ran’da ki doğaya ve evrenlere bağlı işaretler kısman doğru olarak yorumlanırlar ve sonuçta Müslümanlar da gereken katkıyı doğa bilimlerine ve yeni teknolojiler üretimine yapabilirler. Ama bunun için aynı zamanda bizlerin Peygamberimizin tesviyelerine önem vererek, kaliteli eğitimin ve bilimin ne olduğunu anlamamız ve bu yönde ciddi çalışmalar yapmamız gerekir.

2. Şimdiki fiziğe göre her bir evrenin belirli bir yaşı vardır ve hepsinin içinde zaman-mekân kavramı geçerlidir. Allah için yaş kavramı geçerli olmadığından ve onun bulunduğu bölgede zaman ve mekândan münezzeh (uzak)  geçerli olduğundan o genelde evrenler arasında bulunuyor, evrenler üretiyor ve her bir everen için, sanki ayrı ayrılıkta mutlak şekilde geçerli olan kanunlar üretiyor olduğunu düşünebiliriz. Temel bilimlerden bildiğimiz en önemli kanunlar (özellikle fizik kanunları) Tanrının kanunlarına çok iyi yaklaşımlardırlar. Bu kanunlarda fizikçiler hiçbir istisnalar bulmamışlar ve bulamazlar da. Ama Allah kendi kanunlarını istediği kader bozar, çok sayıda istisnalar yapar ve mucizeler yaratır.  Kanun üretenler ve kanun emirleri bile kendi ürettikleri kanunları istedikleri zaman bozabildiklerini medyadan hep duyuyoruz.

Eğer evrenler hepsi bizim evren gibi sonsuz sıcak, sonsuz küçük durumdan başlayarak doğarlar ise, yani kozmolojiden bildiğimiz gibi, genelde Allah’ın onların dışında olduğunu düşünmek zorundayız. Her hangi bir evren başka bir evrenin içinde doğmamış ise, bu evrenin dışında ne uzay, ne de zaman vardır. Orada uzay ve zaman dışı bir ebedilik, Allah ve onun varlığını anlatan İslam’ın olduğunu düşünebiliriz. Böyle olduğundan da Allah’a bir Evren, uzay ve zaman dışı varlık olarak bakmamız gerekir. Evrenleri üreten ve onların evrimlerini değişmez kanunlarla belirleyen bir varlık gibi. O mükemmel ve ebedi kanunlar oluşturmuş işe (3. bölümde verdiğimiz örnekler gibi) ve Allahın işlerine karşı koyan bir küvette yok ise, ayrı ayrı evrenlerin evrimlerine pek karışmayabilir. Burada çok ve belki de sonsuz sayıda evrenlerden konuşmamız gerekir. Çünkü son gözlemler enflasyon modellerinin daha doğru olduğunu gösteriyorlar. Bu yeni modellerde de vakumdaki fuluktasyonlar (sapmalar) evrenlerin oluşumuna yol açmaktadır.

3. Yazılanlara göre Hz. Adem cennette yaşamış ve ömrü 130 yıl olmuştur. Bilindiği gibi Peygamberimiz “Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin” dediler, tebrik ettiler. Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkân ile vü-cub ortası (kâinatın bittiği yer) Sidretü’l-müntehâ’ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra her gün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü’l-Ma’mur’u ziyaret etti.

Yine nurlu bir cisme sahip olan melekler bir anda yerden Arşa, Arştan yeryüzüne gidip geliyorlar. Cennette, Cennet ehli mü’minler, Cennet bahçelerine kısa bir zamanda çıkabiliyorlar.”

Gökün bu katlarında zaman ve mekân kavramlarının geçerli olduğunu ve zaman ölçeklerinin Dünyanın hareketine bağlı olduğunu görüyoruz ve 7’ci bölümde bunları tartıştık. Diğer yandan gök kavramı Dünyanın atmosferine bağlı olduğunu biliyoruz. Bunlarda gök’ün katlarının, cennet ve cehennemin Dünyada olduğunu destekliyor. Kâinatın bittiği yerden Nil ve Fırat’ın görünmesi de Kâinatın Dünya ve onun sonunun atmosferin sonu olduğunu gösteriyor.

Evrende sonsuz sayıda düşünen canlılara mekân olan sonsuz sayıda gezegenin olmasına bilim adamları inanıyorlar, çünkü bunu destekleyen gözlemler vardır. Her gezegene hiç olmazsa bir Allah elçisi gitse idi, yalnız bizim evrendeki Peygamber sayısı sonsuz olurdu. Ama bunlardan hiçbirinin gök’ün katlarında olmadığı da, bu mekânın Dünyada olduğuna bir kanıttır.

Dünyadan fırlatılan uzay araçlarının yakın bölgedeki hedeflere gitmesi için çok duyarlı çalışan cihazların gerekli olduğunu biliyoruz. Yukarıda da ruhin bile (birkaç gram kütlesi olan bir şeyin değil) uzak bir hedefe ulaşmasının imkânsız kader zor olduğunu tartıştık.

Bunların hepsini göz önüne alarak gök’ün katlarının, cennet ve cehennemin ve oraların sakinlerinin ve görevlilerinin hepsinin Dünyanın genel çekim alanında olmasını değebiliriz. Böylece bunların, bilime malum olmayan fiziksel alanlardan ve temel parçacıklardan oluşmamasına rağmen, gravitasyon etkileşmesinde iştirak etmesine inandırıcı kanıtların olduğunu deyebiliriz.

Cennet Dünya atmosferinin aşağı katlarında, cehennem ise atmosferin en üst katlarında yerleşe bilirler. Ama bu fikrin güvenli olduğunu anlamak için atmosfer hakkında bilgileri hatırlatmak gerekir. Dünyanın atmosferindeki ortamın durumunu, en üst katmanlarından başlayarak hatırlatalım.  İyonosfer adlanan bölgedeki yükseklik,  h > 80 km,   basınç P < 10 -5   atmosfer basıncı ve  sıcaklık T ~ 12000 K olur. İyonosfere bazen termosfer de denir. Burada elektronların, protonların ve hidrojen atomlarının baskın olduklarını görmüş oluruz.  Diğer elementler ise ve özellikle moleküller hidrojenden çok daha azdırlar.   Mezosfer bölgesinde,  yükseklik 40 < h < 60 km,   basınç 10 -5 < P < 3 10 -3  atmosfer ve  sıcaklık  300 < T < 500 K  aralıklardadırlar.  Stratosfer adlanan bölgede,  yükseklik 15 < h < 40 km,  basınç  3 10 -3 < P < 10 -1 atmosfer ve sıcaklık   yaklaşık 200 K  kadardır ler. Böyle yüksekliklerde, Ekvator bölgesi üstünde,   sıcaklık kutup bölgeler üzerindekinden yaklaşık 20 derece azdır ve bu da manyetik kutuplardaki süreçlerin sonucudur. Görüyoruz ki stratosfer çok soğuktur, yaklaşık Dünyanın kutupları gibi, bu nedenle de burada ne cennet, ne de cehennem bulunamazlar. Troposfer adlanan bölgede yükseklik  h < 15 km , (kutup  bölgeleri için  h < 11  km  ve  ekvator bölgesi için  h < 17  km kabul edilmiştir),  basınç  P > 10 -1 atmosfer ve sıcaklık  200 < T < 330 K kaderdirler.   En sıcak olan yer İran çölleri,  580 C kader ve en soğuk yer Antarktika’dadır,  -870 C kadar.

Doğal olarak Troposferde cennete benzer yerler bulmak kolaydır. Cehennem için uygun bölge ise İyonosfer ve Mezosfer olabilir. Bu durumda cennete giden ruh yerdeki güzelliklerin içinde büyük olasılıklarla bulunur, cehenneme giden ruh ise birkaç 1000 C dan fazla olan bölgede bulunmak zorunda kalır. Böyle büyük yüksekliklerde bulunan ruhun insanlara yapacağı etkinliği de kayıp olabilir. Ama yeryüzüne yakın bölgede (cennette) bulunan ruhun insan düşüncesi ile etkileşme olasılığı kayıp olmuyor. Bu ruhlar yeni kuşak insanların düşünceleri ile etkileşe bilir ve belki de aktif varlıklarını da devam ediyorlar.  Böylece her bir yaşam koşulları olan gezegenin çevresinde cennet ve cehennemler olması fikri bilim ile hiç çelişkide değil. Aynı zamanda ruhların cennete ve cehenneme ulaşmaları için yukarıda tartıştığımız zorluklarda genelde ortadan kalkmış oluyor.

4. Birçok insanlar uzaylıları gördüklerine güvenirler. Doğal olarak bu kişiler içinde ruhen sağlamlarının sözlerine kulak vermek gerekir. Bilimsel açıdan (fizik ve biyoloji) şimdiki zaman üzerinde bizim seviyede gelişmiş canlıları barındıran en yakın gezegen büyük olasılıkla 3-5 kpc, yani 1017 km mesafemizde olabilir. Düşünen canlının ölmeden gezeğeninden ayrıla bilmesi için onun kazandığı hızın sanki 30 km/s aşmaması gerekir. (Sağlam insanlar 3 kere daha küçük hız kazanmağa dayana biliyorlar.) Böyle büyük hızı kazanmış uzay gemisinin bize ulaşması için 3 1015 saniye veya 100 milyon yıl gerekir. Böyle uzun zaman içinde uzayda kozmik ışımaların ve tozun etkisinde olan hiçbir malzeme (metal veya organik) delik delik olmamış kalamaz. Diğer yandan oradan uçarak ve bizi hedef seçerek (zaten seçmek imkanı hiç yoktur) Dünyaya ulaşması olasılığı, kesin nişancının bir tüfekle 3 km uzaklıktaki pireni vurmaktan çok çok azdır.  Böyle olduğundan görünen uzaylılar gök’ün katlarında kendilerine mesken bulan melek ve ya insandan başkaları değiller.

5. Okuduğum yazılarda Tanrının yakın çevresinde hiçbir diğer gezegenlerden gelmiş Peygamberlerin bulunduğundan yazılmamasından, hiçbir evrende Peygamberimiz gibi Tanrı tarafında sevilen ve yücelmiş birisinin olmamasının göstergesidir. Belki de bu aynı zamanda hiçbir diğer gezegendeki toplumlarda (ister evrenimizde isterse de diğer evrenlerde) bizim İslam dinimiz gibi mükemmel dinin olmamasına bir kanıttır. Gerçekten, biliyoruz ki İslam dini Muhammet Peygamberden önce yerde de şimdiki gibi mükemmel durumda değildi.

6. Allah kendisine ve İslam’a bağlı bilgilerin ulaşmadığı bir kuluna, suçlu olmasına rağmen ceza vermediğini biliyoruz. Örneğin çocukların ve akil hastası olanların cennete gidecekleri sayılır. Bu nedenle de Hinduizm ve Budizm mensupları (Hindistan, Cin ve onların çevresinde yaşayanların) cennet, cehennem ve mezardaki olaylar ile hiçbir ilişkileri olmasın gerek. Musevilik ve Hıristiyanlık de Allah’ı tam olarak doğru şekilde anlatmıyor. Bu nedenle de bu dinlerin mensupları öldükten sonra ne en büyük mutlulukları, ne de en büyük cezaları göremedikleri bir gerçek olsa gerek. Örneğin Lenin’in cesedi 85 yılda hiç rahatsızlığa uğramadı. Mezardan çıkarılan çok sayıda Müslüman olmayanların cesetlerinin tıbbi muayeneleri de, mezarda işkence yapılması izine rast gelmemişlerdir. Belki buna göre de, dine bağlı yazıları Müslümanlar çok fazla yazıyorlar ve insanları Allah ve ölümden sonraki zulümleri anlatarak mutlak gerçekleri bizlere ulaştırırlar.

7. Doğal olarak doğru sonuçlara ulaşmamız ve elde ettiğimiz bilgilerin gerçek olmasına emin olmak için Ku’ran’ı iyi bilen din bilimcilerimizin, iyi temel bilimcilerimiz ile müşterek çalışması gerekir. Diğer yandan hiç olmazsa Müslümanların görsel olarak yaptıkları buluşları Hıristiyanların adlarına yazılmasını engellemek gerekir. Alıntılar aldığımız yazıdan görüyoruz ki (bölüm 7): “Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü.” Bir fizikçi mantığına göre gök’ün yüksek katlarından Fırat nehrini gören birisinin Amerika, Avustralya ve Antarktika’nı, Dünyanın buzlu kutuplarını, okyanusları, en yüksek dağları, büyük nehirleri de görmesi beklenilir. İsa Peygamber yere bir daha dönmediğinden insanlara gördüklerini söylememiştir. Ama Peygamberlerin en önemlisi, en akıllısı olan Muhammed Peygamber dönmüştür. Ama onun nasıl bir şartlarda göklere yükseldiğini kesin şekilde bilseydik, belki de onun neleri görebileceklerini de tartışa bilirdik.

Her hangi bir peygamber bile diğer bütün insanlardan çok daha akıllı olmuşlardır. Hatırlayalım ki, Gemi kaptanı olan ve okyanusları inceleyen Magellan Avustralya kıtası yakınlarında gök’e bakarak en yakın galaksileri görebilmiştir bile. Neden büyük coğrafi buluşlar hep Hıristiyanların adlarına yazılıyor. Aynen Dünyanın küre şekilde olması, Ayın Dünyanın uydusu ve onun üzerinde dağların ve yamaçların olması, Gezegenlerin Güneş çevresinde dönmesi ve diğer en önemli astronomi buluşlar. Belki de Tanrı doğaya bağlı bilgilere ulaşmağı zahmet karşılığı olarak bilim adamlarına bırakmıştır. Bu bilgileri araştırıp bulmak Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığına düşmektedir.

Genelde Müslümanlar (özellikle eğitim seviyesi düşük olanlar) bilimde bilinenlerin ve teknolojide elde edilenlerin genelde hepsine Kur’an’da işaret edildiğine inanıyorlar. Bu çok yanlış ve ciddi olmayan bir yaklaşım olmalıdır. Bilimde bilinen her şeyin Kur’an’da bir kısa cümle ile işaret edilse idi, onun hacmi hiç olmasa yüz kere daha fazla olurdu. Diğer yandan Kur’an dünyadaki kutsal kitaplar içinde en ciddisi olduğundan orada doğa bilimlerinin en temel kanunlarına, olaylarına ve süreçlerine işaret edilmesini kabul etmek gerekir. Ne yazık ki bir sürü lise fiziğini bile iyi bilmeyen insanlar kendilerinin pek anlamadıkları kavram, olay ve süreçlere kutsal kitabımızda işaretler bulurlar ve farklı dergilerde bunları yayımlıyorlar. O ise Üniversite ve lise fiziğinde öğretilenler en temel fizik olmadığından ve tam olarak gerçekleri yansıtmadıklarından kuran gibi çitti kitapta yer almakları inandırıcı olmasın gerek.

Kur’an’da da işaret edilenler genel çekim kanunu gibi en önemli kanunlardır, şimdiye kadar bilinenler ve gelecekte bulunacaklar veya hiç bulunamayacaklar. Örneğin; temel parçacıkların yüklerinin korunma kanunu; ayrıca düz uzayda meydana gelen süreçlerde enerji-momentumun ve açısal momentin kesin şekilde korunması; kapalı sistemlerde entropinin maksimum değere doğru gitmesi; denge durumunda enerjinin her zaman minimum değere ulaşması prensibi, en küçük etki ve belirsizlik prensipleri gibi bütün evrende geçerli olan kanun ve prensipler.

Biz Türklerde bilime ve yeni teknolojiler üretimine pratik olarak katkıda bulunmasak da, dergileri ve bilgisayar ortamını lise fiziği seviyesinde yanlış fikirler içeren dini makalelerle doldururuz. Türkiye’de Arapça veya Türkçeyi çok iyi bilen din bilimcilerimiz vardır. Diyanet İşleri Başkanlığı bunlarla ortak çalışmalara iyi temel bilimcilerimizi bir araya getirerek çok önemli problemler çözebilirdi. Örneğin evrenlerin doğduğu anlarda çok önemli olan ve evrenler için ortak görünen:

1. Temel etkileşmelerin birleşik teorileri;

2. Protonun bozulması;

3. Manyetik monopol;

4. Vakumda faz geçişleri ve fiziksel olaylar;

5. Sicimler;

6. Evrenin ve evrenlerin doğuşu.

Sadece bir gezegen olan Dünyanın bile farklı yerlerinde farklı bitkiler ve hayvan türleri olduğundan ve farklı düşünce seviyesinde insanlar yaşadıklarından, farklı kutsal kitaplar mı olmalı yani? Ku’ran Tanrını ve İslami anlattığı için, yalnız bir evren değil, farklı evrenler için geçerli olan, yani en temel kanunlara, olaylara ve süreçlere işaret eden kitaptır. Bu nedenle de Doğaya bağlı olan Ku’ran’da ki işaretleri, yalnız ve yalnız büyük bilim insanları doğru şekilde yorumlaya bilirler. Böylece Ku’ran’da, Allah ve İslam gibi tek bir kitap olmalıdır. Tek bir Kur’an bütün farklı özellikler taşıyan evrenlerdeki, düşüncesi gelişmiş, varlıklar için yeterli olur. Bu şekilde mantık yürütüldüğünde, neden Ku’ran gibi en kutsal kitapta doğanın kanunları kesin şekilde anlatılmıyor ve neden kanunlar matematik formüller şekilde verilmediği de anlaşılmış oluyor.

Düşünen herkesi ilgilendiren bu soruya birçok kimse cevap aramış olmalı. Ku’ran doğaya (evrene) bağlı bilgilere işaret ediyorsa neden Ku’ran’ı devamlı okuyan Müslümanlar bilim ve yeni teknoloji üretimine çok az katkıda bulunmuşlardır? Örneğin 1.5 milyar Müslüman 12-14 milyon Yahudilerden yaklaşık 100 kere daha az. Şimdi anlaşılıyor ki bunun nedeni Ku’ran’ın genelde düşünüldüğü gibi yalnızca dünyadaki tek kitap değil, evrende ve daha da ötesi, evrenlerin hepsinde her zaman, zamanların temposundan bağımsız olarak tek kitaptır. Orada Allah’ın bütün evrenler için geçerli, yani ortak olan en temel doğa kanunlarına, olaylara ve süreçlere işaret ediliyor. Bu işaretleri doğru şekilde yorumlamak için çok derin ve kapsamlı temel bilimler düşüncesi gerekir. Bizlerde ise böyle düşüncenin oluşması için yüzyıllardır ortam oluşamıyor. Durumun böyle olmasının da din ile hiçbir bağlantısı yoktur.

Evrenlerdeki madde ve alanlar, nesneler, temel parçacıklar, atom ve moleküller, etkileşme türleri, canlılar ve onların yapıları farklı olabilir. Acaba madde ve fiziksel alanlarla etkileşmeyen ve şimdiki bilimler dışında kalan ruhlar farklılar mı? Ruhların hasta ve sağlam olduğunu ve düşünce seviyesi ile bağlı olduğunu sanki her kes kabul ediyor. Çoğu zaman diyorlar ki sağlam vücutta sağlam ruh olur. Bu doğrudur, ama makro dünyada bir şeyin tam olarak gerçek olması için (klasik fizikteki gibi) istisnalar olamazlar. Ama örneğin Hawkınng Stephen (1942- ) yaklaşık 50 yıldır çok hasta olmağına rağmen inanılmaz sağlam ruhlu insandır. Bu çok sağlam ruhlu, sağlam düşünceli insan, varlığı ve yarattıkları ile sanki gerçektende ruhun vücuttan bakımsız olarak varlığını göstermektedir. Diğer yandan her bir canlının doğup, yaşayıp ve öldüğünü biliyoruz. Ama onların öldükleri zaman, insanlar dışında, vücutlarından bir ruh çıktığından konuşmuyoruz. Böyle yaklaşımda ruhu her hangi tür canlıya yaşam verici gibi değil, daha fazla insan düşüncesi ile bağlı olarak kabul etmiş olmaktayız.

Biyoloji açısından insan vücudunun ne malzemesi, ne de boyutları hayvanınkinden pek farklı değildir.  Diğer yandan ne dış güzelliyi, ne çevreye ve kendinden olanlara verdiği zararla insan hayvandan pek farklı değildir. İnsanların düşünce kapasitesi ve derinliği ise, en düşükten başlayarak inanılmaz yüksek gelişmiş seviyelere kadar uzanmaktadır. Yukarıda Einstein in buna bağlı fikri getirilmiştir. Bazı temel bilimleri ile uğraşan insanlar, düşüncesi ve bilimsel buluşları ile bütün insanlara ve çevreye çok büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Böyle insanlar Allahın bütün evren için geçerli olan kanunlarının çoğunu bulmuşlar, onun yaptıklarını herkesten daha iyi öğrenmişler ve ömürlerini tamamen Tanrını tanımağa vermişler. Bu tür bilim adamlarına örnek olarak ilk önce Newton’u ve Einstein’ı göstermek gerekir. Acaba bunların ruhları cennete gitmeği babaanneminkinden daha fazla hak etmiyor mu? Eğer Kuran’da ruha vücuttan ve bilime (Allahın yaptıklarını öğrenerek onu daha iyi tanımağı kolaylaştıran) görsel şeylerden, bütün insanlara hizmet etmeğe, insanın yalnızca kendini düşünmekten daha önemli yer verilirse, o zaman Newton ve Einstein cennete gitmişlerdir diyebiliriz mi? Bilim adamlarımız bu tür sorulara açıklık getirseler iyi olur.

9. Din ile ilgili bazı yazılara ilişkin amatörcesine yorum.

Diyanet İşleri Başkanlığı din ve temel bilim adamlarını bir arada çalıştırsa, geniş kütle için dinimizin anlatılması kolaylaşır ve dinin anlatımında basitlik ve anlaşılmazlıklar azalır. Örneğin Vatan gazetesinin Ağustos ayının sonlarında Prof. Dr. Süleyman Ateşin “İnkârcılar fitne, fesat, kuşku ve huzursuzluk üretir” ve “Işıksız güneş olmaz “(20 08 2008) makaleleri yayımlanmıştır. Bu makalelerden alıntıları anlamağa çalışalım.

“O zaman bu evren, bu harika olaylar kendi kendine mi oldu?”  ”Doğadaki harika düzen tamamen tesadüf eseri mi? Bir yaratan yok mu? Akıl, bu düzenin tesadüf eseri olduğunu kabul etmez”  “İnsan tesadüfen mi yaratılıyor? Öyleyse niçin bütün canlılarda değişmezlik kanunu var?”

Allah’ı anlamak ve ona kalpten inanmak için gerçektende onun yarattıklarını derinden incelemek ve öğrenmek gerekir ve ben yazarın bu fikri ile tamamen razıyım. Ama bunları (Evrende, Galakside, yıldızların içinde ve yıldızlar arası ortamda, yerin üstünde ve altında, suların altına olanları, gezegenlerin yüzeylerinde ve atmosferinde ki ortamı, mikro dünyanı ve fiziksel alanları) inceleyip üze çıkaranların, özellikle süreçleri ve nesneleri ilk anlayanların ve anlatanların %90 Yahudiler ve Avrupa kökenli Hıristiyanlar olmuşlar. Müslümanların bu yönde yaptıkları iş, yani temel bilimlere katkıları, yok derecededir. Çokları durumun böyle olduğunu biliyor, hiç olmazsa belgeselleri ve yeni teknolojileri üretenlerin kimler olduğunu anlamışlar. Doğduğu ve yaşadığı çevredeki gözeliklere bazı kuşlar insanlardan belki de çok değer verirler ve daha çok zevk alırlar. Onların gözleri daha iyi görüyor ve bizden farklı olarak yeryüzünün çok farklı bölgelerini gezip görürler. Yalnız çok daha önemlisi bunlar ve diğer doğaya bağlı konularda gerekli kapsamda ve derinlikte bilimsel çalışmalar yapmaktır. Türkiye de ise temel bilimler alanında kalite ve dünya bilimine katkıdaki gerileme hep devam ediyor. Ezberciliğe dayanan eğitim bilimsel düşünebilen insanların önünü engelliyor. Bu nedenlerle de Allah’ın nasıl bir yaratıcı olduğunu bilmemiz çok zordur.

Diğer yandan doğadaki nizamın ne olduğunu ve nerelerde nasıl olduğunu çok az bilenler hep nizamdan yazarlar. Temel parçacıklar dünyasında nizam mı önemli, yoksa tam tersi olan nizamsızlık? Aynı soru Evrenin içindeki nesneler için de geçerlidir. Saf malzemelerdeki kristal yapılarda ki nizam önemlidir, ama daha da önemlisi bu nizamı gerekli gibi bozabilmektir. Bütün mikro elektronik malzemeler ve onlara dayanan cihazlar (kullandığımız cep telefonları, TV, bilgisayarlar ve diğerleri) bu düzenleri gerekli şekilde insan tarafından bozulmasının sonucudur. Evrenin zenginliği büyük ölçüde nizamsızlıklara bağlı süreçlerin gerçekleşmesindedir. Einstein gibileri bunları bildikleri için onların gözünde Allah çok daha mükemmeldir.

“Niçin insan kâh hayvan, kâh sinek, kâh kuş doğurmuyor da hep insan doğuruyor? Her cins neden kendi türünü koruyor? “  Buradaki soruya biyoloji bilimi güvenli şekilde cevap vermiştir. Birinci cümlede yazar insanların hayvan, kuş ve böcek kendi türünü üretmekte farkının pek olmadığını hatırlatıyor. İnsan doğada düşünme ve bilinçli çalışma dışında da özel durumda olduğundan (benim pek bilmediğim) kâh hayvan, kâh sinek, kâh kuş doğursaydı ortada bir mucize olurdu ve bir daha temel bilim olan biyolojinin ortaya çıkardığı çok önemli kanunun (Tanrının kanununun)  bozulduğunu görürdük.


“Sizden çok çok akıllı insanlar, filozoflar var. İbn Sinalar, Farabiler, İbn Rüşdler, İbn Farıdlar, Gazaliler, İbn Arabiler, Mevlanalar, Yunuslar, Fuzuliler, Şeyh Galibler var. Şimdi siz mi akıllısınız onlar mı? Bakın onlar bin yıldan fazla bir zamandan beri eserleriyle, görüşleriyle insanlara ışık tutuyorlar.”

Yazar bu isimlerin sıralaması ile Müslüman dünyasında orta asırlardan beri büyük durgunluğun olduğunu göstermiştir. O zamandan beri Müslüman sayısı yaklaşık 100 kere artmasına rağmen, yazar çok akıllı birilerini bulup bu sıraya koymamıştır. Ama Avrupalılar Rönesans devrini geçirmişlerdir ve eğitim, bilim, kültür ve ekonomi alanlarda hızla gelişmişlerdir. Diğer yandan, akıllı insanları hatırlatan zaman, Hindistan, Cin, İran ve diğer doğu ve uzak doğunun unutulmaması gerekirdi. Çok eski zamanlardan beri (milattan önceden)  genel kültüre, felsefeye, matematiğe ve mühendisliğe çok daha fazla katkıda bulunan Avrupalılar da unutulmuşlar. Bizlerde büyük felsefeciler değil (doğanın felsefesi konularında hiç değil), çok büyük şairler olmuşlardır. Bugünkü sağlık ve ekonomik durumumuzu ilk önce Avrupa, Yahudi ve Japonya bilim adamlarına borçlu olmamızı da unutmamak gerekir.

”Lamba var ama ışığı yok. Ona lamba denir mi? Güneş var ay var ama ışıkları yok. Onlara güneş ve ay denir mi?”   Evet denir, çünkü lambaların yanması ve sönmesi bize bağlıdır. Her iki durumda o lambadır. Ayın zaten kendi ışığı yoktur. Güneşin önünü Dünya kesen zaman Ayın yansıttığı ışık kayıp oluyor, ama Ay gök cismi olarak kalıyor. Yaklaşık 5 milyar yıldan sonra Güneşte ışık kaynağı olmayacaktır ve bunu öngören yıldız evremi teorisini çok sayıda gözlemler onaylamıştır.


“Tüm doğa olayları, yaratıklar Allah’ın varlığının kanıtıdır.” Ne yazık ki bu nesneleri, olayları ve süreçleri Müslümanlar, Allah kavramını kabul etmeyen doğu ve uzak doğu insanlarından bile kötü biliyorlar. Bilgisayar ortamında Türk dilinde milyonlarca dini yazılar vardır ve çok sayıda dergiler yayımlanmaktadır. Ne yazık ki bu yazıları yazanlar genelde, Allah’ın yarattıkları nesneleri, bunlara bağlı olayları ve süreçleri ve Tanrının doğaya bağlı kanunlarını lise seviyesinde bile bilmiyorlar. Böyle durumda Müslüman olmayan toplumların ne bizlere, neden Allahın en çok önem verdiği dinimize saygılarının olması zorlaşmış olur. Ne yazık ki şimdi çevremizdeki insanların çoğu Allah’ı babaannemden daha iyi şekilde tanımıyorlar. Allah’ı tanımak insanların en önemli vazifesi olduğunu unutmamağımız gerekir.  Bu durumu düzeltmek de Diyanet İşleri Başkanlığına ve Milli Eğitim Bakanlığına düşmektedir.

Şimdi sayın Prof. Dr. Süleyman Ateşin 4 Eylül 2008’de TV programının misafiri olarak anlattıklarından iki önemli yerine değinelim. Önceden onun çok güçlü hafızasının ve din alanında geniş bilgisinin olmasının altını çizmek istiyorum. Ama bu alanda amatör olduğum ve konuşmayı bir fizikçi gibi dinlediğim için fikrimi çeken iki noktaya dönelim. Bunlardan birincisi herkes tarafından sık sık kullanılan bilim sözü ile bağlıdır. Nedense Türkiye’de bilim adamı sözü hem din profesörleri hem de örneğin temel bilimler profesörleri için kullanılmaktadır.

Bilim adamı çalıştığı alana bir yenilikte bulunmalıdır, çalıştığı konularda ve okuduğu fikir ve deneysel verilerde yetersizlikleri aramalıdır, okuduklarına ve duyduklarına şüphe ile yanaşmalıdır. Sadece bilgi üretmek bilim değil. Ne yazık ki gelişmemiş ülkelerde bilime katkıyı doğru şekilde değerlendirmeyi bilmiyorlar ve gerçek bilim adamlarının kimlerin olduklarını karıştırırlar.

Bildiğim kadarıyla din konusundaki öğretim üyelerimizin karşılarında duran mesele Ku’ranı olduğu gibi, kendi ve diğerlerinin fikirlerini katmadan geniş kitleye ulaştırmaktır. İndirilmiş kitabı kuşkulanarak ve yanlışlıklar arayarak okumak olmaz. Bu nedenle de bilim adamı sözü hem din, hem de doğa alanlarında çalışanlar için kullanılması bana yanlış geliyor. Din adamları bilim değil, ilim sözü kullanıyorlar ve sanki bu sözlerin benzer olmasında bir anlam vardır. Gerçek bilim adamları (özellikle gelişmiş ülkelerde) Allah’ı tanımak amacı ile doğadaki nesneleri ve canlıları çok derinden öğrenirler. Bizler Allah’ı tanımak için genelde Ku’ranı kullanıyoruz. Diğer yandan dünya nüfusunun yarısı Allah’ı tanımak arzusunda olmadıklarına rağmen kısmen bilime ve eğitime önem verirler. Özellikle de Japonlar bilim ve teknoloji anlamda çok iyiler. Doğal olarak bu da onların yalnızca bu dünyadaki yaşamlarını iyileştirir.

İkinci konu ise iftar zamanı ile ilgilidir. Profesöre şöyle bir soru sordular. “Dünyanın kutup bölgelerde yarım yıl gecelerin ve yarım yıl gündüzlerin çok uzun olduğundan iftarın açılma zamanı nasıl olmalıdır.” Profesör dedi ki “Mekke’deki zamana uygun iftar açılması uygundur.” (Eğer duyduklarımda bir yanlışlığım varsa özür dilerim.)

Türkiye’de iftar zamanının dakikalarının da kesin şekilde verildiği bilinmektedir. Ama unutmamak gerekir ki yaklaşık bin yıl bundan önce bile zamanın belirlenmesindeki yanlışlık 10 dakikayı aşıyordu ve oruç tutanların iftar zamanını yarım saatten daha dakik bilmekleri zordu. İftar zamanı havanın kararması ile belirlenirdi. Havanın kararması da yalnız gökteki bulutlara değil, dağların yüksekliğine ve yerleşmesine de bağlıdır. Böylece şimdiki iftar zamanı dedelerimizin iftar zamanı ile farklılar. Şimdiki ezan da Avrupalıların buluşlarını kullandığından, eski ezanla aynı değil.

Şimdi dönelim kutup bölgelerinde iftar zamanına. Kutupların yakınlarında iftar zamanı kavramı sanki tamamen anlamını kayıp ediyor, çünkü aylarca süren gündüz yerini aylarca süren gecelere bırakıyor. Diğer yandan saat (zaman ölçümü olarak) kavramı Dünyanın meridyenleri ile bağlı olduğundan iftar zamanını Mekke’ye bağlamak imkânı yoktur.

Acaba neden eğitim ve bilim durumumuz böyledir? Bazıları bunun cevabını Can Dündar’ın verdiği bilgilere bağlı verilerde görüyorlar. Bu nedenle de bilgisayar ortamında yayılmış Can Dündar’ın bazı önemli verilerini hatırlayalım:

“ 2007’de 2.7 katrilyon… Türkiye’de diyanet bütçesi, 22 üniversite bütçesinin toplamı kadar. 1435 kütüphane ve 3852 kuran kursu var. 67 bin okul, 100 bin cami var. ……

Bir ülke, Diyanet’e, bütün üniversitelerine ayırdığı bütçe kadar pay ayırıyor ve bunu son bir yılda ikiye katlıyorsa, doktordan, öğretmenden fazla imam yetiştiriyorsa, hastane değil cami yaptırıyor, kütüphaneden çok Kuran kursu açıyorsa, o ülkenin durup bir daha düşünmesi gerekmez mi?”

Dünya nüfusunun yaklaşık % 80’i gelişmekte olan ülkelerde yaşamaktadırlar. Diğer yandan gelişmekte olan ülkelerin çok küçük kısmı bile gelecekte gelişmiş ülke olmayacaklar. Bunu anlamak için küresel ısınmanı, enerji ve sentetik malzeme, ekine yararlı topraklar, tatlı su ve nüfuz artışı problemlerini hatırlamak gerekir. Ama gelişmiş ülke olmak için gereken şartları çok engelleyen diğer faktörlerde vardır. Örneğin haksız kazanç elde etmek ve çevresinde kendinden iyilerini bulundurmamak gibi çok yaygın olan negatif faktörler.

İnsanlar şehir yaşamına ve teknolojiler kullanılmasına alışıyorlar. Bunlara, çok daha düşük derecede, az ömürleri olmaklarına rağmen, bazı hayvanlarda alışmışlardır. Ama böyle üstünlükten çok daha önemlisi insanların düşünce gücünü artırmaktır. Bunu da okul ve üniversite sayılarını katlandırmakla olmaz. Eğitimde ve bilimde kaliteyi artırmak gerekir. Bizde ise, çok sayıda gelişmekte olan diğer ülkeler gibi, yaklaşık son 20 yılda kalite devamlı olarak düşüyor. İnsanların kaliteli eğitime ihtiyaçları yok derecededir ama ibadetlerine çoktur. Hatırlatalım ki şimdiki robotlar ve bilgisayarlar insanların % 99’dan daha verimli ve kusursuz çalışırlar. Daha ötesi, insanların hiç yapamayacakları işleri de onlar üstlenirler, hem de hiç suç işlemeden. Bunları göz önüne alarak hükümetler (sağ, sol, dinci olmaktan bağımsız olarak) cami ve din kurslarının sayısını artırırlar. Onların böyle davranışı insanların mutluluklarını düşünmelerinden kaynaklanabilir. Genelde Müslümanların diğer insanlardan daha mutlu olmaları da bunu destekliyor. Keşke eğitim veren,  bilim ve yeni teknoloji üreten kurumlar da, Diyanet İşleri gibi başarılı çalışmaya istekli olsaydılar.

Evren, Allah ve İslam – 1

1. Giriş

Herhangi bir konuda tartışmak istediğimizde, özellikle ileri mantığa (daha da iyisi bilime) dayanılarak kullanılan kavramların (terimlerin) kesin şekilde belirlenmesi gerekir. Bu nedenle de aşağıda kullanacağımız bazı kavramları hatırlatalım:

Anlamak (bilimsel temele veya mantığa dayanarak), bir şeyleri duygu organları ile belirleyerek, deneyerek, duyduğunu ve okuduğunu kabul etmektir. İnanmak ve inançlı olmak için insanın doğru düşünceye bile ihtiyacı yoktur. Maddi dünyada olan canlı ve cansız varlıklarla bağlı olan gerçekleri yalnız doğru şekilde test ederek ve derin düşünerek bilebiliriz. Materyal (parçacıklar ve alanlardan oluşan) dünyadaki veya Evrendeki mutlak gerçekleri insan tam olarak bilemez. Bilimsel düşünceler geliştikçe ve deneylerin (gözlemlerin) hataları azaldıkça gerçek olarak kabul ettiğimiz bilim sonuçları daha da gerçekçi olurlar. Bu göreli gerçekler temel bilimlerin sonuçları oldukları için Evrenin her yerinde geçerliler. (Çoğu zaman fizikteki göreli kavramı, tamamen yanlış olarak sana, bana ve ona göre gibi anlaşılıyor. Bilimde farklı zamanlarda veya farklı duyarlılıkla test edilmiş bilimsel sonuçların karşılaştırılmasına ve farklı koordinat sistemlerinde izlenen olaylara göreli denir.) Yeter ki gerçekleri test eden deneyler (gözlemler) aynı koşullarda ve duyarlı şekilde yapılsın.

Evrenin hangi köşesinde olursa olsun ayni bilimsel seviyeye ulaşmış yaratıklar yaklaşık olarak aynı fizik deneyleri yaparlar ve yaklaşık olarak aynı matematik yöntemleri kullanırlar. Çünkü Evrenin her bir küçük olmayan köşesinde aynı madde ve aynı fiziksel alanlar vardır. Bunların (madde ve alan) aynı ve fiziğin temel kanunlarının Evrenin tümünde geçerli olduğunu gözlemlerden biliyoruz. Bu nedenle de Dünyada olduğu gibi, aynı bilimsel gelişme seviyesinde olan toplumlar, aralarında iletişim olmadığına rağmen, aynı fizik bilimini ve yaklaşık olarak temel bilimlerin aracı olan matematiği elde etmeleri gerekmektedir. Evrendeki sonsuz sayıda olan gezegenlerde yaşayanların gelişme seviyeleri çok farklı olmalıdır, buna benzerini Dünya’da yaşayanlarda bile görüyoruz. Doğal olarak iletişimde olmayan canlıların fizik, matematik ve kimya bilimlerdeki gelişme seviyeleri yerde yaşayanlarınkinden çok daha fazla farklı olmalıdır. Ama biz aynı bilimsel seviyeye ulaşanların fizik ve matematik bilimlerinden konuşmaktayız ve bu nedenle benzerlikleri vurguluyoruz. Unutmamak gerekir ki Evrenin farklı köşelerinde benzer matematiğin ve fiziğin gelişebilmesine rağmen,  oralardaki biyoloji yaşam ve biyoloji bilimi çok farklı olabilir.

Klasik veya makroskobik fiziğin bazı dallarında (örneğin mekanik) kesin belirlilik (gerekircilik-determinizm) geçerlidir. İstatistik fizikte ve özellikle mikro parçacıklar dünyasında bu prensip biraz yumuşamaktadır, özellikle de tek bir parçacık için. Bu nedenle de Evrende matematiğin, fiziğin ve organik olmayan kimyanın yaklaşık olarak tek bir şekilde olmasına rağmen, canlı dünyalar sapmalara bağlı olarak çok farklı şekilde olabilmelidirler. Aynı nedenle de biyoloji dünyasının Evrenin farklı yerlerinde benzer olabileceğinden hiç bahsedemeyiz. Biz yalnız düşünen yaratıkların bilimsel açıdan (biyoloji ve dış görkem değil) fizik, matematik ve organik olmayan kimyanın gelişme seviyesinden ve bilimde ala bilecekleri yolu kabaca tartıştık.

Bazı malzemelerin, hayvanların, insanların ve bilgisayarların hafızaları (bilgi kapasiteleri) çok farklıdırlar ve bunlar yanlış bilgiler de içerebilirler. Ama biliyoruz ki en mükemmel hafıza (özellikle uzun yıllar bozulmayan) çiğinlerimizde oturan meleklerdedir.  Gelişmemiş ülkelerde okul ve okul dışı eğitim ezberciliğe dayanır ve bu nedenle de dünyanın çoğundaki insanların genelde yanlış bilgiler kazanma ihtimali yüksektir. Sonuç olarak onlarda yanlış bilgiler üretmektedirler ve neleri gerçekten bildiklerini pek anlamamaktadırlar. Daha ötesi böyle toplumlar pratik olarak bilimin ve teknolojinin gelişmesine katkıda bulunmazlar. Ama diğer yandan gelişmemiş ülkelerin insanları daha mutludur ve kendilerin en bilinçli ve doğru düşünen olduklarına inanmaktadırlar. Böylece bilime dayanmayan ve bilimsel düşüncesi yetersiz olan insanların Evrendeki madde, alanlar, cisimler ve yaşamla bağlı elde ettikleri bilgiler pek bir işe yarayan yönleri çok azdır.

En iyi bildiğim şey hiç bir şey bilmediğimdir.

Apologie Sokratus  (Milattan önce 469 -399)

Materyal olmayan ve insanların dünya görüşüne bağlı olan dini bilgilerle yansıtılan ruhlar dünyası denetilemeyen, testlerle doğrulanmayan dini inançlardır. Şimdiki ve gelecek zamanlarda hiç kimse dini inançlara bağlı temel bilgileri bilimsel yollarla ne sübut ne de inkâr edemez, aynen her hangi test edilmesi mümkün olmayan bir fikir gibi. Bu nedenle de bu konularda gerçekler aranamaz ve olan bilgiler olduğu gibi kabul edilebilir. Böyle inançlardan insanlar faydalanmışlar ve faydasını gelecekte de görecekler. Bu nedenle de her tür dine hoşgörü ile yaklaşmak gerekir. Burada dinlere bağlı her tür uydurmalardan konuşmuyoruz ve sadece dinlerin toplumlara faydası olan taraflarının olduğunu kayıt etmek istedik.

Bildiğimiz gibi yeryüzünde yaklaşık 7 milyar insan yaşamaktadır. Bunların yaklaşık 1,5 milyarı Müslüman, 2 milyarın biraz üstünde Hıristiyan ve yalnızca 12-14 milyonu Musevilerdir. Dünyayı (Evreni) bir tek Allah’ın oluşturduğu ve idare ettiği fikri sırası ile Yahudiler (Musevi), Hıristiyanlar ve son olarak Müslümanlar (İslam) benimsemişler. İnsanların diğer yarısı tek bir Allah fikrini kabul etmemişlerdir. Şimdiye kadar bilim ve yeni teknolojiler üretimine en fazla katkıda bulunanlar sırası ile Hıristiyanlar, Yahudiler, Allah’ı kabul etmeyenler (bunlar tam olarak Avrupa’da ki ateistler gibi değiller ve farklı özellikte ilahlara inanıyorlar) ve Müslümanlar olmuşlar. Bilime ve yeni teknolojilere son 500 yılda bu toplumların katkıda bulunma payları çok farklıdır. Örneğin Müslümanlar hepsi birlikte, güney Avrupa’nın bir küçük ülkesi kadar bile katkıda bulunamamışlardır. Yahudiler ise, Allah’ı tanımayan toplumların (Çin, Hindistan ve onlarla komşu ülkelerde yaşayanlar, yaklaşık dünya nüfusunun yarısı) hepsinin birlikte katkısından daha fazlasını yapabilmişlerdir.

Müslümanların ve genelde Asya ve Afrikalıların temel bilimlerin gelişmesinde ve yeni teknolojiler üretiminde paylarının yok kader az olması onların duygu hislerinin beyin çalıştırmasının çok daha önünde olmasına bağlı olması gerekir. Böyle olduğundan da bizlerde sayısal değil, sözel alanlarda daha çok başarılar elde ediliyor. Örnek olarak hatırlatabiliriz ki yalnız Türkiye’de dini konularda yazılan makale sayısı, bütün Hıristiyan dünyasındakinden fazladır. Zencilerden tanınan temel bilimci hiç çıkmamıştır, ama çok sayıda ünlü politikacı, kumandan, polis, şarkıcı, sporcular çıkmıştır.

Burada hemen hatırlatmak gerekir ki, Evren kavramı çok yeni kavramdır ve eski zamanlar Dünya (Kâinat) denildiğinde yalnızca yeryüzünün küçük bir kısmını düşünürlerdi. İnsanların çoğunun kendi köylerinin dışından bile pek haberleri yoktu. En bilgili insanların ise kıtaların yarısının olduğundan bile haberleri yok idi. Hıristiyanlık oluşan zaman Dünyanın en büyük şehri Roma olmuştu ve nüfusu 500 bine ulaşmıştı. Müslümanlık oluştuğunda Dünyanın ikinci 500 bin nüfuslu şehri vardı. Bu Persiyanın (İran) Ctesiphon şehri idi. Yaklaşık 1300 yıl bundan önce dünyanın en büyük şehri Bağdat olmuş ve nüfuzu 1 milyona ulaşmıştır.

Genelde Müslümanlar (özellikle eğitim seviyesi düşük olanlar) bilimde bilinenlerin ve teknolojide elde edilenlerin hepsine Kur’an’da işaret edildiğine inanıyorlar. Bu çok yanlış ve ciddi olmayan bir yaklaşımdır. Bilimde bilinen her şeye Kur’an’da bir kısa cümle ile işaret edilse idi, onun hacmi hiç olmasa yüz kere daha fazla olurdu. Diğer yandan Kur’an dünyadaki kutsal kitaplar içinde en ciddisi olduğundan orada doğa bilimlerinin en temel kanunlarına, olaylarına ve süreçlerine işaret edilmesini kabul etmek gerekir. Ne yazık ki bir sürü lise fiziğini bile iyi bilmeyen insanlar kendilerinin pek anlamadıkları kavram, olay ve süreçlere kutsal kitabımızda işaretler bulurlar ve farklı dergilerde bunları yayımlıyorlar. Bilgisayar ortamı da böyle makalelerle doludur.  O ise Üniversite ve lise fiziğinde öğretilenler en temel fizik olmadığından ve tam olarak gerçekleri yansıtmadıklarından kuran gibi çitti kitapta yer almakları inandırıcı olmasın gerek.

Örneğin Einstein genel çekim kanununu yansıtmak için bir tane denklem yazmıştır.  Binlerce bilim adamları bu denklemi çözmenin farklı yollarını aramışlar ve farklı durumlar için denklemin on binlerce çözümünü bulmuşlardır. Şu açıktır ki, bu kişilerin büyük çoğunluğu doğaya uymayan çözümler bulmuş veya büyük önem taşımayan sonuçlara varmışlar. Kur’an’da da işaret edilenler genel çekim kanunu gibi en önemli kanunlardır, şimdiye kadar bilinenler ve gelecekte bulunacaklar veya hiç bulunamayacaklar. Örneğin: Temel parçacıkların yüklerinin korunma kanunu. Ayrıca düz uzayda meydana gelen süreçlerde enerji-momentumun ve açısal momentin korunması. Kapalı sistemlerde entropinin maksimum değere doğru gitmesi. Denge durumunda enerjinin her zaman minimum değere ulaşması prensibi gibi bütün Evrende geçerli olan kanunlar. En küçük etki ve belerliksiz prensipleri ve temel bilimlerin diğer kanunları ve prensipler.

Allah’ı tanımak için onun yaptıklarını, onun oluşturduğu nesneleri ve canlıları, onun kanunlarını derinden ve kapsamlı şekilde öğrenmek gerekir. Allah evrenler üretiyor, bu evrenlerin gelişmesi ve evrimleşmesi için değişmez kanunlar koyuyor. Bunları öğrenmeden ve bilmeden Tanrıyı anlama imkânımız var mı? Kutsal kitaplar ve özelliklede Kur’an bu yolda insanlara yardım etmek için de indirilmiştir. Sadece ibadet etmeyi öğretmek için değil. Böyle olduğu için de Kur’an’da doğa bilimlerinin en önemli kanunlarına, olaylarına ve süreçlerine işaret edilmiştir.

Bu dünyayı yaklaşık 50 yıl önce terk etmiş Babaannem il merkezinde yaşamıştı. Ama yaşadığı yaklaşık 90-100 yılda (1906 yılında, babamı yaklaşık 40 yaşında doğurmuş. Yaklaşık diyorum, çünkü o zamanlar Müslümanlar doğum yıllarını bile bilmiyorlardı.) oturduğu evden 1000–1200 metreden daha uzakları hiç görmemişti. Ne bir sinemaya gitti, ne de bir radyo ve televizyon dinledi. Türkler dışında 2-3 sivil Rus ve ne kadarsa asker görmüştü. Bu nedenle ve o zamanlar farklı giyecekler olmadığından, farklı şekilde insanlarda görmemişti. Ama Rusların ve Ermenilerin kâfir olduklarını biliyordu. “Herkesin aklını pazara çıkarmışlardı.” Einstein de aklı orda idi. Babaannem onun aklını değil, kendi aklını beğendi. Sanırım ki biz Müslümanların %99,9 aynı şeyi yapar, çünkü bizlerin Allah hakkında düşüncemiz ile onun aynı Allah hakkındaki düşüncesinde çok büyük fark vardır.

İnsanların akılların (zekâsını) pazara koyup satışa çıkardılar.

Herkes kendi aklını beğendi ve aldı.

Atasözü.

Einstein’ın Allaha saygı ve sevgisinin temelinde duranlar kendi sözlerinden görünmektedir:

İnsan doğanın sırlarına ne kadar derinden sahip olarsa, bir o kadar Allaha saygısı artar.

Albert Einstein. (1879–1955)

O ise bizler için Allaha sevginin ve saygının artması yolu, onu tanımak, emellerini bilmek yolları çok farklıdır. Babaannem için Müslüman olmayanlar hepsi kâfirdi ve cehennemde yanacaklardı. Neden Einstein’ın aklını alıp da cennete gitmekten vazgeçsin ki? Diğer yandan babaannem Einstein gibi cahil de değildi ve cennete gitme yollarını çok iyi biliyordu.

Bizim sonsuz evren,  diğer bir sonlu evrenin küçük bir kısmı veya sonsuz sayıda evrenlerden biri de olabilir. Allah her durumda tek olduğundan, evrenimizdeki (evrenlerdeki) din sayısı sonsuz olduğunu düşünebiliriz. (Galaksimizde ve evrenimizde dinlerin sayısının nasıl tespit edildiği aşağıda açıklayacağız.) Babaannem bunları bilmiyordu, ama Einstein bunları da biliyordu. Bunlar ikisi de Allaha inanmışlar, Allah ve evren (babaannem için dünya) kavramını düşünmüşler. Bu kavramlar arasında Einstein’ın, şimdiki insanların ve babaannemin düşünceleri arasında bir fark var mı?  Farkı ne diye sorabilirler. Ben biliyorum ki, babaannem bu kavramlar ile bağlı bilgisine Einstein’dan daha fazla güvenirdi. Babaannem ve Einstein’ın bilimsel düşünce kapasitelerinde fark inanılmaz derecede çok olmuştur. Onların Evren anlayışına bağlı düşünceleri ne kadar farklı ise, Allah kavramını da bir o kadar farklı benimseye bilirler, söz tek olan Allah’tan gitmesine rağmen.

Bildiğim kadar iki şey sonsuzdur (limitsizdir).

Bunlardan biri evrendir diğeri ise insanların düşüncesindeki farktır.

Ama Evrenin sonsuz olmasına tam olarak inanamıyorum.

Albert Einstein

Einstein Evrende Allah’ın neleri yarattıklarını babaannemden çok çok daha iyi biliyordu (cennet, cehennem, mezardaki olaylar, melekler dışında), ama onun neleri istediğini pek bilmiyordu. Babaannem ise kendi çocuklarının neler yaptıklarını bilmiyordu, ama Allah’ın yaptıklarını ve neleri istediğini çok iyi biliyordu.  Namazından hiç geri kalmazdı, her zaman orucunu tam olarak tutardı, Kur’an okunan ve yorumlanan yerlerde çocukluğundan ömrünün sonuna kadar bulunmuştu. O tam olarak eğitimsiz idi ama cahil değildi. Einstein ise, cahil olsa da çok fazla eğitimli insan olmuştu. Bu dünyadaki olaylar ve yaşam açısından Einstein’ın veya babaannemin mi daha zeki olduğunu söylemek zordur, çünkü zeki ve cahil kavramlarını farklı toplumlar (insanlar) farklı şekilde benimsemişlerdir.

Babaannemin ve ona benzerlerin ibadetlerini en iyi şekilde yaptıkları nedeniyle böyle şekilde Einstein ile karşılaştırsak ve Allahın gözünde daha önemli bulsak, bizleri dini açıdan da ciddiye almazlar. Allah’ın yarattığı evrenleri, bizim evrenin içerdiklerini ve onun evrensel kanunlarını yüksek seviyede ve kapsamlı şekilde öğrenmek, İslami anlamak ve Kur’an’ın nelere işaret ettiğini bulmak için çok büyük önem taşıyor. Tıpkı bizim din konularda bilim adamlarımızın toplum yaşamına ve ibadetlere verdikleri önem gibi.

Temel bilimlerdeki kanunlar deneysel ve gözlemsel olarak defalarca onaylanmıştır. Bunlar tam olarak (yani hata payı sıfıra eşit) doğanın, yani Allah’ın kanunları değildir. Ama onlar hakikate çok güzel yaklaşmadırlar. Bu nedenle de temel bilimlerin kanunlarından en önemlileri evren doğduğu zaman oraya Allah tarafından koyulanlardır. Böyle olduğu içindir ki, onlar hiçbir dinle ve özellikle İslam’la çelişkide olamazlar.

Matematik teoriler kurulduğu zaman onların temeline aksiyomlar, fizik teorilerin temeline ise postulatlar koyulabilir. Kurulan teoriler eskiden bilinenleri kapsamalıdır ve yeni öngörmelere getirmelidir. Bu öngörmeler deneylerle (fizikte) ve mantığa (matematikte) uymalılar ve iç çelişkiler içermemelidir. Yazıda bu prensiplere uymaya çalışarak dinimizdeki en önemli bazı kavramları fizik biliminin temel kanunları ve fikirleri ile uyumlu şekilde bir araya getirmeye çalışacağız.

2. Herkesin bilmesi gereken bazı bilgiler

Ben, bilmediklerimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım.

Apologie Sokrates   (Milattan önce 469 -399)

Bizim gezegenimiz olan Dünyanın boyutları 10cm, Güneşinki 1011cm, Güneş sistemi sınırlarının 1018cm, bizim yıldız sistemi olan, Galaksinin 1023cm ve Evrenin 1028cm mertebesindedirler. Bildiğimiz dinlerin de (küçük inançlar hariç) tarihlerinin bin yıldan fazla, ama yaklaşık olarak üç bin yıldan az olduklarını da biliyoruz.

Son birkaç bin yıl içinde yaşayan insanlar gibi düşünebilen canlılar, galaksimizde bulunan yaklaşık 1011-1012 gezegenden, yaklaşık bininde yaşadığı düşünülmektedir. Bu nedenle de şimdilerde Galakside toplam olarak 10000 farklı din olma olasılığı vardır. Evrenimizde galaksi sayısının da milyarlarca olduğunu göz önüne alsak, aynı zamanda farklı din sayısının 1014 mertebede olabileceğini düşünebiliriz.

Biliyoruz ki yeraltındaki yakıtlardan en önemlisi olan petrolün oluşması ve birikmesi için birkaç milyon yıl geçmiştir ve bu yakıt insan yaşamındaki teknolojik devirde birkaç yüz yılda tükeniyor. Buradan diyebiliriz ki yeryüzünde gelişmiş insan toplumları her 10 milyon yılda bir kereden fazla oluşamaz. Dünyanın yaşının 5 milyar yıl olduğunu bilerek, şimdiye kadar yerde yaklaşık bin kere gelişmiş insan toplumlarının oluşması için imkân yarandığını sanki söylemek mümkündür. Ama Dünyanın genç yaşlarında radyoaktif elementlerin daha fazla olması bu yaşam imkânını kısıtlamıştır. Bu nedenlerle de yerde gelişmiş insan toplumlarının yalnızca 100 kereye kadar kendini yenilediğini düşünebiliriz. Bu durumda Evren doğduğundan sonraki dinler sayısını da yaklaşık 100 kere artırabiliriz, yani 1016 kereye kadar.

Olabilir ki bizim sonsuz evren,  diğer bir sonlu evrenin küçük bir kısmı olsun veya biri birinden bağımsız evrenlerin sayısı çok fazla olsun. (Şimdiki kozmoloji bilimi böyle olasılığı tercih ediyor. Allahın ise her durumda tek olmasına rağmen, din sayısı sonsuz sayıya da olabilir. Doğal olarak bu dinlerin hepsinin temelinde tam olarak İslam’ın olmasa gerekir. Çünkü Allah kavramı ile İslam kavramı bağlıdır ve İslam Allah’ı en doğru şekilde tanıtıyor. Evrenler doğmadan önce Allah ve sanki onu yansıtan İslam vardır. Evrenlerin doğuşlarının nedeni de Allah’tır ve bu olaylar insanlara ( bizim evrendeki sayısı yaklaşık 1016 mertebesinde olan farklı dine mensup yaratıklara)  din olarak İslam ve kitap olarak Kur’an ile iletilmiştir.

Biliyoruz ki, göz, kulak, ağız ve burunlarıyla canlılar doğada çok küçük farklılıkları olan renkleri, şekilleri, sesleri ve kokuları ayırt edebilirler. Bilindiği gibi duyulara ait olan bu özellikler hayvanlarda insanlara göre oldukça gelişmiştir (koşma, yüzme, koku alma,…). İlginç olan, hayvanların bazılarının da, insanlar gibi, ağırlık ve hız (rüzgar etkisi de dahil) gibi niceliklerin,  hem bir büyüklüğü, hem de yönü (skaler ve vektörel nicelikler) olduğunun farkında olmasıdır. Hayvanlar buna benzer olarak, insanların bildikleri basit,  ama önemli bilgilere sahip olmasaydılar, özellikle avlanma sırasında oldukça zorlanırlardı.

Görüntüler, sesler, kokular gibi fark ettirici etmenler, yaşamda insan hayatını kolaylaştırıcı ve geliştirici bir role sahiptir. Ama insan yaşamını en fazla kolaylaştıran ve zenginleştiren eğitim ve bilimdir. İyi bir bilgin olmak için ise, iyi bir eğitimle beraber tanrı vergisi bir sezgi oldukça önemlidir. Güçlü sezgi doğa ve doğadaki süreçleri inceleyen bilim insanı, özel olarak fizikçiler için, doğadaki olayları ve süreçleri detaylı araştırmalar yapılmadan önceden görme ve anlama olanağı demektir. Dünya bilimine en büyük katkıları da bu tür sezgisi olan insanlar yapıyorlar. Bazen de hiç bir insanın anlaya bilmediğini anlamakla.

Süreçlerin ve olayların zamanla değişmesine kinetik denir, ama nesnelerin (örneğin gezegenler, yıldızlar, galaksiler ve evrenin), bitkilerin, böceklerin, hayvanların ve insanların zamana bağlı olarak değişmesine evrim denir. Doğada çok farklı kanunlar vardır, fizik, kimya ve biyolojidekiler gibi. Bunlardan en mükemmel olanlarına, evrenin her köşesinde cansız ve canlılar için geçerli olanlarına Allahın (veya Doğanın) kanunları olarak adlandıralım. Ben bir fizikçi olarak, kendime yalnız fizik alanında güvenebilirim. Böyle olduğundan Evrende en önemli fizik kanunlarından ve astrofizikçilerin inceledikleri nesnelerdeki evrimi kısaca ele alacağız. Eğer bunların oluşumu ve evrimi Allahın kanunları sonucu ise, o zaman evrim bütün canlıları da kapsıyor demektir. Evrende giden en önemli süreçler ve evrim olayları altında, bir kaos (kargaşa) değil, süper mantık vardır demektir.

3. Temel parçacıklar ve doğanın temel kanunları.

Gerçek deneylerle test edilenlerdir.

Albert Einstein (1879–1955)

Şimdiki zamanda 100`den fazla temel parçacığın bulunduğu bilinmektedir ve her bir parçacığın bir tane anti-parçacığı vardır. Burada temel parçacık sözünü,  yaklaşık 50 yıl önceki anlamda kullanıyoruz,  yani daha alt katta olan kuarklar seviyesine inmiyoruz. Bu tür yeni parçacıklar direkt olarak, maddenin yapısına dahil olmuyorlar (atom ve moleküllerde bulunmuyorlar) ve Evrenin yaşı dakikaları aştıktan sonra onun içindeki parçacık dağılımını etkilememektedirler.

Anti-parçacıkların ve bunlara karşılık gelen parçacıkların ayrı – ayrılıkta lepton, elektrik ve baryon yükleri birbirlerine zıttırlar, ama her bir çiftin (parçacık ve onun antiparçacığının) kütleleri– m0, daha doğrusu  (mm)   ve durgunluk enerjileri, eşittir. Bu parçacıklardan yalnızca ikisinin kütlesinin, (durgunluk enerjisinin)  sıfıra eşit olduğu kesin olarak bilinmektedir.  Bunlar,  kütleçekim (daha doğrusu enerji çekim)  alanının parçacığı graviton ve elektromanyetik alanının parçacığı fotondur. Alan parçacığı olmayan,  ama lepton yükü taşıyan elektron nötinosünün kütlesi varsayılır, ama bu enerji 7 eV`tun altındadır, yani mc2 < 7 eV.  Müyon (m) nötrinolarının kütleleri de sıfırdan farklılar. En fazla çeşitleri ve az ömürleri olan parçacıklar rezonansal olarak adlanmaktadır ve onların içinde 10-22 s kadar az yaşayanları olduğu bilinmektedirler.

Bilindiği gibi Evrende yalnızca dört temel etkileşme vardır  (olduğu bilinmektedir ve diğer bir bilinen yoktur):

1). Etkileşme katsayısı  1  kabul edilmiş çekirdek,  güçlü  veya   baryon   etkileşmesi.  Baryon etkileşmesinin alan parçacıkları pionlardır  (p0,  p+ ve antiparçacık olan  p– ). Bunların durgunluk enerjileri  135 – 140  MeV  ve yaşama ömürleri  <2.6 10-8 s`dir. Etkileşme yarıçapı ise  10-12 cm mertebesindedir.

2).   Etkileşme katsayısı 1/137  (ince yapı sabiti) olan elektromanyetik etkileşmesi.  Bu etkileşmenin alan parçacığı, fotondur  (g).  Doğal olarak fotonun antiparçacığı, yani antifoton da vardır,  ama onu fotondan ayırmak imkânı yoktur. Çünkü fotonun (graviton gibi) ne lepton,  ne elektrik,  ne de baryon yükü vardır. Foton ile anti foton kendi aksanları çevresinde dönme yönleri ile farklı oldukları düşünülmektedir. Elektromanyetik etkileşmesinin etkileşme yarıçapı sonsuz kadar büyüktür.

3). Etkileşme katsayısı 10-12– 10-14 (belirsizlik etkileşmenin zayıf olmasına, başka bir deyişle,   etkileşme enerjisinin çok az olmasına bağlıdır) olarak kabul edilmiş zayıf veya lepton etkileşmesi. Bu etkileşmenin alan parçacığı W ve Z bozonlar sayılırlar. Bu parçacıkların durgunluk enerjilerinin çok büyük ( > 105-24 s`den daha az olduğu kabul edilir. Etkileşme yarıçapı 10-16 cm mertebesindedir. MeV)  ve yaşam ömürleri 10

4)   Etkileşme katsayısı 10-36– 10-40 olan gravitasyon ( enerji çekim ) etkileşmesi. Bu etkileşmenin alan parçacığı gravitondur. Gravitonların yaşam süreleri ve gravitasyon etkileşmesinin yarıçapı da sonsuzdur. Tüm parçacıkların enerjileri olduğundan, enerji çekim etkileşmesi yaparlar..

Görüyoruz ki,  etkileşme yarıçapları sonsuz olan alanların,  alan parçacıkları olan graviton ve fotonun durgunluk enerjileri sıfır ve yaşama süreleri sonsuzdur. Yalnızca elektron  (e),  müyon  (m),  onların anti-parçacıkları ve nötrinoları lepton yükü taşırlar.  Müyona ağır elektron da denir, çünkü o etkileşmelerde tıpkı elektron gibi davranır ve yalnızca durgunluk enerjisi elektronunkinin 230 katıdır. Parçacıkların kütleleri (durgunluk enerjileri) arttıkça,  genel olarak,  onların etkileşmeleri daha etkili olur ve özellikleri artar.  Leptonlar zayıf ve elektromanyetik etkileşmelerde, mezonlar ve baryonlar ise, baryon etkileşmesine ek olarak bu etkileşmelere bağlı olan tepkimelerde bulunurlar.

Bütün tepkimeler sırasında mutlak şekilde korunan nicelikler, Evrenin her köşesinde ve her zaman, tartıştığımız yüklerdir, parçacıkların sayısı ise korunmamaktadır. Parçacıkların çok önemli diğer kuantum sayıları da vardır. Ama bunlardan bazıları, değişik tepkime türlerinde korunmayabilirler.

Yüzden fazla parçacıktan yalnızca üçünün (elektron – e,  proton – p  ve  nötron – n) maddenin yapısında yer almasının nedeni  bütün temel  parçacık türlerinin  yaklaşık  %90` ının,  yaşama sürelerinin (atom ve çekirdek  içinde bile) çok kısa olmasıdır. Temel parçacıklar doğarlar ve saniyeden çok çok küçük zamanlar içinde bozulurlar, ama kesinlikle evrimleşmezler.

Şimdiye kadar insanlar yanlış olarak düşünüyorlar ki, evrende olan bütün nesneler ve çevremizde ki cisimler boş uzayda yerleşmişler. 1916 yılda,  Einstein Genel görelik (gerçekte relyativistik gravitasyon) teorisinde göstermiş ki, nesneler boş uzayda değil, uzay nesneler arasına yerleşmiştir. (Farkı ne? Farkı inanılmaz kadar çok.) Uzay ve zaman, nesneler ve alanlar, diğer bir deyişle enerji olmayınca uzay ve zamanda olamazlar. Uzay ve zaman üretmek, enerjinin bir özelliğidir. Enerji uzayı eğik yapar ve zamanın temposunu değişir. Bunlar gözlemsel olarak destek bulduğuna göre ebedi olan Allahın genelde doğmuş olan Evrenin, evrenlerin, uzayın ve zamanın dışında olduğunu düşünmeliyiz.

İlk önce, evren doğma anında, enerji yoğunluğu ve sıcaklık sonsuz kadar büyüktü ve evrenin boyutları başlangıçta sıfıra yakındı. Evrenin oluşmaya başladığı ilk saniyeler de bile orada çok büyük sayılarda ilkin (şimdiki kavramda gerçek) temel parçacıklar da (kuvarklar da) vardı.  Ama ilk 5 dakikanın sonuna yakın, Evrende şimdi gözlenen kadar proton, nötron, elektron ve helyum atomunun çekirdeği vardı. Şimdiki zaman evrenin her bir cmde 500 foton ve 3  tür nötrino çiftlerinin sayısı 450’dir. Baryon ve elektron sayısı ise, ortalama olarak, her bir metreküpte yaklaşık bir tanedir. Ne ilginçtir ki, bizler yaklaşık 50-60 yıl yaşamış baba ve dedelerimizin ilk yaşam yıllarında neler olduğunu bilemiyoruz, ama yaklaşık 15 milyar yıl yaşı olan Evrenin, doğduğundan sonraki ilk dakikalarda neler olduğunu çok iyi biliyoruz, Güneşin var olduğu ve her gün doğup battığı gibi.

4. Evren ve evrenler

Akıl yenilik üretme yeteneğini ancak insan onu zorladığı zaman kullanır.

Henri  Poincare (1854–1912)

Bizim evrenin yaşı sonlu olduğundan ve yaklaşık olarak sonsuz sıcak bir noktadan doğduğundan, evreni yaratan Allah’ı bizim ve diğer evrenlerin içinde olduğundan daha çok, onların dışında bulunduğunu düşünmemiz gerekir. Gerçektende bizim sonsuz Evren, belki de diğer bir sonlu Evrenin küçük parçasıdır. Diğer yandan Allah birdir ve bizim evrenin dışında çok sayıda ve durmadan diğer evrenlere hayat vermektedir diyebiliriz. O evrenler üretiyor ve evrenlerin evrim kanunlarını koyuyor düşüncesi doğru olduğunu düşünebiliriz.

Eğer evrenler hepsi bizim evren gibi sonsuz sıcak, sonsuz küçük durumdan başlayarak doğarlar ise,  Allah’ın onların dışında da olduğunu düşünmek zorundayız. Her hangi bir evren başka bir evrenin içinde doğmamış ise, bu evrenin dışında ne uzay ne de zaman vardır. Orada uzay ve zaman dışı bir ebedilik, Allah ve onun varlığını anlatan İslam’ın olduğunu düşünebiliriz. Böyle olduğundan da Allah’a bir Evren, uzay ve zaman dışı varlık olarak bakmamız gerekir. Evrenleri üreten ve onların evrimlerini değişmez kanunlarla belirleyen bir varlık gibi. O mükemmel ve ebedi kanunlar oluşturmuş işe (3. bölümde verdiğimiz örnekler gibi) ve Allahın işlerine karşı koyan bir küvette yok ise, ayrı ayrı evrenlerin evrimlerine pek karışmayabilir. Burada çok ve belki de sonsuz sayıda evrenlerden konuşmamız gerekir. Çünkü son gözlemler kozmolojide enflasyon modellerinin daha doğru olduğunu gösteriyorlar. Bu yeni modellerde de vakumdaki fuluktasyonlar (sapmalar) evrenlerin oluşumuna yol açmaktadır.

Yaklaşık olarak ışığın boşlukta ki hızı ile genişlenmeye başlayan evrenimiz, genişlenme sonucu hızla soğuyor. (Bu soğuma süreci Evrenin doğduğu andan oluşan madde ve ışımalara aittir, sonralar oluşan yıldızlara ve onların ısıttıkları gaza değil.) Evrenimizin yaşı yaklaşık 10yıla ulaşana kadar onun içindeki maddenin tümü, plazma şeklinde kalmaya devam etmiştir. Bu gazın basıncı ve sıcaklığı büyük olduğundan, evrendeki madde ve ışıma onun hacmini homojen olarak doldurmuş olmaktadır. Daha sonralar, genişlenme sonucu bu gazın sıcaklığı ve yoğunluğu çok daha az oluyor (bin derecenin altında), bu da normal atomların ve moleküllerin oluşmasına neden olmuştur ve olmaktadır. Maddenin büyük çoğunluğu atom ve moleküller şekline geldikten sonra,  atomlardan ve moleküllerden oluşmuş gazın içinde yoğunluğun sapmalarının artmasına imkân yaranmıştır.

Bizim evrende geçerli olan fizik kanunlarından bildiklerimize uygun olarak, evrenin bazı bölgelerde maddenin yoğunluğu ortalama değerden çok fazladır ve bu da,  Evrenin yaşı yaklaşık 10yıl mertebesine geldiği zamanlarda galaksilerin oluşumunun başlamasına neden olmuştur.  Bu yaştan sonra, evrenin her bir köşesindeki galaksiler, yıldızlar ve gezegenler oluşmaya başlamıştır ve bu süreç şimdi de devam etmektedir. Galaksilerin fiziksel parametreleri (kütleleri, boyutları, açısal momentleri) çok farklı olduğundan, elips şekildeki galaksilerde gazın yaklaşık hepsi, sarmal şekilde olanlarda yaklaşık % 95 i ve düzgün olmayanlarda yaklaşık % 50 yıldızlara dönüşmüştür. Galaksiler, yıldızlar ve yıldızlar arası gaz, zamana bağlı olarak, Evrenle birlikte değişmekteler ve başka bir deyişle onların ve Evrenin evrimleşme süreçleri devam etmektedir.

Doğal olarak bizim evren için geçerli olanlar diğer evrenler için de geçerli olmak zorunda değil. Bu anlattıklarımız küçük hatalar dışında tamamen doğrudur ve çok sayıda gözlemlerle desteklenmiştir. Böylece Allah evrenleri oluşturduğu zaman, onlara değişmez olan temel kanunlar koyuyor. Daha sonralar bu kanunlara kesin şekilde uyan süreçler sonucu, evrendeki değişmelere ve oluşumlara (evrimleşmelere) karışmasına hiç gerek kalmıyor. İşte böyle mükemmel çalışıyor Tanrının kanunları.

Okur kitaplarda her zaman böyle bir tanıtımla rastlaşmaktadır: Maddenin üç hali vardır,  katı, sıvı ve gaz. Katı yoğundur, şeklini ve hacmini korur. Sıvı yoğundur, hacmini koruyor ama şeklini kabın şekline uygun olarak değişir. Bunlar yaklaşık olarak doğrudurlar. Çünkü sıcaklık, dış kuvvetler ve elektrik alanı katıların ve sıvıların hacmine ve şekline etki yaparlar. Gazın seyrek olduğunu ve bulunduğu (verilen) hacmin hepsini homojen olarak kapsadığını yazarlar. Bu tanım yalnız belirli şartlarda doğrudur. Örneğin Dünyanın atmosferi homojen değil,  bulutları oluşturan buhar, verilen hacmin hepsini kapsamıyor ve bu nedenle de bulutlar küme halindedirler. Galaksiler içinde ki ve genelde Evrendeki soğuk  (yaklaşık bin derecenin altında) gazda benzer şekilde davranır. Diğer yandan katıyı ve sıvıyı çok sıkıştırsak onlar da gaz haline geçerler. Madde çok yoğun olursa, o iyonlaşmış gaz haline geçmek zorundadır. Böylece maddenin en yoğun hali de gazdır.

Galaksiler ve yıldızlar oluşmaya başlamadan önce evrendeki maddenin kütlesinin yaklaşık % 75’i hidrojen ve % 25’i helyum idi. Şimdi ise helyum biraz artmış ve evrenin kütlesinin yaklaşık % 1 kadar helyumdan daha ağır elementler oluşmuştur. Kütleleri 3–4 Güneş kütlesinden daha küçük olan yıldızların evrimi, yıldızlar arası ortamın ve genelde Evrenin kimyasal bolluğunu önemli derecede değiştirmezler. Büyük kütleli yıldızların merkez kısmında gerçekleşen çekirdek tepkimeleri sırasında özellikle karbon-oksijen grubu elementleri artmışlar ve bunlar ayrı ayrı galaksilerin düzlemlerindeki ortamın kimyasal bolluğunu çok etkilemişler. Kütleleri daha da büyük olan yıldızların (7–8 Güneş kütlesinden büyükler) evrimleri sırasında, yıldızlararası ortamda, demir gibi elementlerinde çoğalmasına neden olmuşlardır. Böyle yıldızlar evrenlerini daha çabuk bitirirler ve evrenlerinin sonunda Süpernova patlaması sonucu özellikle demir grubu ve en ağır kimyasal elementlerin bile oluşmasına neden olurlar.

Süpernova patlaması sonucu genişlenen sıcak gaz milyar yıldızdan, yani küçük galaksiden daha fazla ışıma verebilmektedir. Bizim galakside yıldız sayısı 1011kadar dır ve o büyük sarmal galaksidir. Bunlar hepsi bir önceki bölümde hatırlatılan ve bazı diğer fizikten bildiğimiz temel kanunların sonuçlarıdır. Gözlemler de bu kanunların Evren oluşmaya başladığı dakikadan şimdiye kadar geçen zamanda kesin şekilde ve hiçbir müdahile olmadan çalıştıklarını gösteriyorlar.

Şimdi bizim evrenin yaşı yaklaşık 13 milyar yıldır, ama Güneş ve Dünyan ki yaklaşık 5 milyar. Bu rakamlardaki hata payı %20’ni aşmamaktadır. Galaksimizde, ortalama olarak kimyasal bolluk, son 5 milyar yılda yaklaşık olarak değişmediğini kabul edebiliriz, özellikle de galaksi düzleminden uzaklarda. En yaygın element de Gamow George (1904–1968) nin sıcak evren modelinin öngördüğü gibi hidrojen, helyum ve sonrada karbon, azot ve oksijen olduğundan ve galaksideki yıldızlar arası gazın çoğunun sıcaklığı yaklaşık eksi 1700 C olması nedeni ile, bunlar kendi aralarında birleşerek çok farklı moleküller haline geçmişlerdir. Böyle moleküller bulutsularda,  çok tür organik moleküller de oluşmuştur. Farklı alkol molekülleri dâhil. Doğal olarak su molekülleri de çoktur. Böyle ortamdan, özellikle kometler (yanlış olarak kuyruklu yıldız adı taşıyan, ama yıldız olmayan) yoluyla, Dünyaya büyük miktarda su ve organik madde gelmiştir. Dünyanın kütlesi ve Güneşten uzaklığı, öylece de yer üzerinde bol su ve organik maddenin birikmesinden sonra, ilkel canlıların yaranmasına ve çoğalmasına çok müsait bir ortam oluşmuştur.

Böylelikle galaksiler ve gezegenlerde ki gazın kimyasal bolluğu,  farklı tür moleküller ve basit canlılar, evrenin kendisi, galaksiler, yıldızlar ve bazı diğer nesneler gibi evrimleşmektedir. Bütün bu süreçler süresince temel parçacıkların yükleri, toplam enerji, momentum ve açısal moment korunurlar. Tanrının İslam yolu ile bizlere ulaştırmak istediği ve aynı zamanda bilimsel yollarla elde edilen kanunlar, evrenin (belki de evrenlerin) bütün köşelerinde ve her zaman geçerli olduklarından en temel korunma kanunları ve evrim, genelde evren dışında olan Allahın emelleridir.

İnsanlar için evren,  yaşam, evrim ve Allah kavramlarını birbirinden bağımsız olarak düşünmek zordur.  Bu kavramlar farklı toplumlarda ve farklı eğitim seviyesindeki insanlar arasında çok fazla değişik şekilde anlaşılmaktadır. Bu nedenle de insanların düşünce seviyesi ve kültürüne, bu kavramlar gibi çok etki yapan konuların medyada çok tartışılması gerekir. Ama ne yazık ki bizim toplum da dünyadaki diğer toplumların çoğu gibi eğitim ve bilimden uzak kalmıştır.

5. Evrenler, Cennet ve Cehenneme ait bazı bilgiler ve düşünceler

Bir bilim dalında ne kadar matematik varsa,

kesinlikle bir o kadar da gerçek vardır.

İmmanuel Kant  (1724–1804)

Evreni tam bir bütün olarak ve onun içerdiği nesneleri ve onlarda oluşan olayları ve süreçleri temel bilimlere dayanarak öğrenmek için tek bir yol bilinmektedir. Deney ve gözlemler yapmak, elde edilen bilgileri incelemek ve genelleştirmek. Bunlara ve sezgiye dayanarak yeni teoriler kurmak. Her hangi bilim dalındaki yeni teoriler eskileri kapsamalıdır, bilinen deneyleri ve gözlemleri anlatmalıdır, bilinmeyen ve daha sonralar deneylerle (gözlemlerle) onaylanan yenilikleri öngörmelidir. Bu teorilerin temelini oluşturan kanunlar matematiksel ifadelerle verilmelidirler. Doğanın kanunları böyle şekilde yansıtılmasalar onların bilim ve yeni teknolojiler üretimi için pek bir faydası olmaz.

Fiziğin, kimyanın ve biyolojinin kanunları tam olarak doğanın, başka deyişle Tanrının kanunları değildirler. Bilim geliştikçe, deneylerin hataları azaldıkça ve çok derin ve geniş düşünce kapasitesinde olan bilim adamları yetiştikçe bu kanunların yerlerine daha kapsamlıları ve doğanın kanunlarını daha iyi şekilde yansıtanları gelir. Örneğin Newton’un kanunları yerine Einstein’ın kanunları geldiği gibi. Matematik ise temel bilimlerin aracıdır. Matematik ilk olarak temeline doğada rastlaşan çok sayıda ve farklı geometri ve topoloji figürlerin özelliklerini ve bunların arasındaki oranları almıştır. Matematik Allahın insana verdiği ve insanların toplumlara bağlı olarak geliştirebildikleri mantığa dayanan bir ilimdir. İnsan mantığı çoğu zaman doğadaki kanunları, olayları ve süreçleri doğru şekilde ortaya çıkarmaz. Gelişmiş mantığı olmayan insanlar ise ne Tanrıyı, ne İslam’ı, ne de Kuran’ı, kendi uğraşı ile doğru şekilde anlayamazlar. Bu nedenle de Allah tarafından çok güçlü sezgi ve mantık bağış edilen Peygamberimiz bilime çok büyük önem vermiştir. Ama ne yazık ki Müslümanlar Peygamberimizin bu tavsiyesine pek önem vermemektedir.

Bütün evrenlerde, evrenler dışında, evrenleri yaratan Allah olduğundan, onun kendisini, emellerini ve isteklerini tanıtan İslam (Ku’ran’da anlatılan) da vardır. Düşünme potansiyeli ileri olan ve teknolojiler yaratan canlıların oluşması ve gelişmesi için elverişli imkânları olan gezegenlerin her birinde, evren doğduktan sonra, ardı ardınca yaklaşık yüz kere dünyaya gelişmiş toplumların yaşayabilmesini yukarıda söylemiştik. Evrende de böyle gezegen sayısının sonsuz kadar çok olduğundan bahsetmiştik. Diğer yandan Tanrının oluşturduğu evren sayısının da sonsuz kadar çok olabileceğini biliyoruz. Böylece din sayısının sonsuz kadar çok olmasına rağmen, onların hepsinin temelini İslam oluşturmuştur.

İnsan gibi gelişmiş canlıların yaşamı için imkân olan her bir gezegene milyonlarca yıllar aralıklarla, hiç olmasa bir Kuran gibi kutsal kitap gönderilmiş ise ve her bir evrende sonsuz kadar gezegenler var ise, kitap sayısı da sonsuz kadar çok olmalıdır. Diğer yandan Allah da, onu tanıtan İslam dini de tek olduğuna göre, kutsal kitapların ibadetleri anlatan kısımlarının farklı olmasını düşünmek zor olsa da, bu gerçeği kabul etmek zorumdayız. Örneğin fizikten bildiğimiz en temel teoriler Evrenin her yerinde geçerliler. Bu teorilerin anlatım seviyesi kimlere anlatılmağına göre farklı olabilir, ama kesinlikle mahiyeti ve matematik ifadelerin görünüşü değişemez. Ama bu teorileri anlatan farklı kitaplar her tür yanlışlıklar içere bilirler, aynen farklı kişilerin anlattıkları gibi. Ku’ran ise en mükemmel kitaptır ve onun indirilmiş halleri farklı olamazlar. Ku’ranın farklı baskıları, farklı çevrileri ve yorumları hata içerebilir. Bunlarında Ku’ran ile bağlantısı yoktur, insanlar hata yaparlar.

Bilindiği gibi İslam ve kutsal kitap Ku’ran yalnızca ibadetleri, insanların doğru davranışlarını, cennet ve cehennem gibi bilgileri anlatmamaktadır. Allahın amacı sadece bunları ulaştırmak olsaydı bu kadar fazla türde nesneler, bitkiler ve canlıların yaranmasını teşvik ederdi mi? Unutmamak gerekir ki, yaşam için yararlı olan sonsuz sayıda gezegenlerde biyoloji hayatlar çok farklı olabilirler. Doğal olarak kutsal kitaplar Allahın doğadaki nesneler, olaylar ve süreçler için en temel olan kanunlarına işaret de etmektedir. Bizim evren için en temel doğa kanunlarından bazılarını yukarıda hatırlattık. Çok önem taşıyan nesneler ve doğa kanunları Tanrının emellerini ve kendisini en doğru şekilde anlatırlar. Bütün Evrende geçerli olacak şekilde, sadece bir gezeğende ve çok kısa bir devirde (örneğin sadece 10 bin yıl) değil.

Bizim evrende inanılmaz kadar çok farklı nesne, olay ve süreçlerin olduğunu bilerek, devamlı olarak çok sayıda üretilen evrenlerin hepsinde aynı kanunların geçerli olmasını düşünmek sanki hiç de doğru olmaz. Çünkü doğa kanunlarının geçerli olduğu şartlar belirlidir ve bu şartlar değiştiğinde kanunlar genelde çalışmazlar. Bu nedenle farklı evrenlerde en temel kanunlar ve böyle kanunlara bağlı olarak bazı nesnelerin, olayların ve süreçlerin farklılıklar gösterdiklerini göz önünde bulundurmak mantıklı değil mi? Böylece bütün evrenlerde İslam’ın aynı olmasına rağmen her bir evren için Ku’ran’daki doğa bilimlerine bağlı işaretler farklı da olabilir düşüncesine kapılabiliriz. Ama bu durumda Ku’ran Allahı ve İslamı doğru anlatmaz ve önemini kayıp etmiş olmaz mı? Böyle durumda Ku’ran’daki işaretlerin yorumlarının farklı olabileceğini düşünmek yolu açılmış oluyor.

Sadece bir gezegen olan Dünyanın bile farklı yerlerinde farklı bitkiler ve hayvan türleri olduğundan ve farklı düşünce seviyesinde insanlar yaşadıklarından, farklı kutsal kitaplar mı olmalı yani? Ku’ran Tanrını ve İslami anlattığı için, yalnız bir evren değil, farklı evrenler için geçerli olan, yani en temel kanunlara, olaylara ve süreçlere işaret eden kitaptır. Bu nedenle de Doğaya bağlı olan Ku’ran’daki işaretleri, yalnız ve yalnız büyük bilim insanları doğru şekilde yorumlaya bilirler. Böylece Ku’ran’da, Allah ve İslam gibi tek bir kitap olmalıdır. Tek bir Kur’an bütün farklı özellikler taşıyan evrenlerdeki, düşüncesi gelişmiş, varlıklar için yeterli olur. Bu şekilde mantık yürütüldüğünde, neden Ku’ran gibi en kutsal kitapta doğanın kanunları kesin şekilde anlatılmıyor ve neden kanunlar matematik formüller şekilde verilmediği de anlaşılmış oluyor.

Düşünen herkesi ilgilendiren bu soruya birçok kimse cevap aramış olmalı. Ku’ran doğaya (evrene) bağlı bilgilere işaret ediyorsa neden Ku’ran’ı devamlı okuyan Müslümanlar bilim ve yeni teknoloji üretimine çok az katkıda bulunmuşlardır? Örneğin 1.5 milyar Müslüman 12-14 milyon Yahudilerden yaklaşık 100 kere daha az. Şimdi anlaşılıyor ki bunun nedeni Ku’ran’ın genelde düşünüldüğü gibi yalnızca dünyadaki tek kitap değil, evrende ve daha da ötesi, evrenlerin hepsinde her zaman, zamanların temposundan bağımsız olarak tek kitaptır. Orada Allah’ın bütün evrenler için geçerli, yani ortak olan en temel doğa kanunlarına, olaylara ve süreçlere işaret ediliyor. Bu işaretleri doğru şekilde yorumlamak için çok derin ve kapsamlı temel bilimler düşüncesi gerekir. Bizlerde ise böyle düşüncenin oluşması için yüzyıllardır ortam oluşamıyor.

Biliyoruz ki, Nobel ödülü almış Abdus Salam dışında Kuran’ı detaylı inceleyen Müslümanlar iyi temel bilimci değildirler. Bu nedenle de Kur’an’ı inceleyerek Allah’ı ve İslam’ı güzel şekilde tanıtan büyük din bilimcilerimiz ile birlikte iyi temel bilicilerimizin çalışmaları gerekmektedir. Yalnız bu durumda Kur’an’daki doğaya ve evrenlere bağlı işaretler kısman doğru olarak yorumlanırlar ve sonuçta Müslümanlar da gereken katkıyı doğa bilimlerine ve yeni teknolojiler üretimine yapabilirler. Ama bunun için aynı zamanda bizlerin Peygamberimizin tesviyelerine önem vererek, kaliteli eğitimin ve bilimin ne olduğunu anlamamız ve bu yönde ciddi çalışmamız gerekir.

Bilindiği gibi insanlar ölünce onların ruhları cennete veya cehenneme gidiyor. (Unutmayalım ki Allah, cennet ve cehennem kavramlarını bizlerden çok önceler kullanmağa başlayan Yahudiler ve özellikle Hıristiyanlar bu kavramları biraz bizden farklı açıklıyorlar. Örneğin Hıristiyanlar bizler gibi Allahtan, cehennemden ve özelliklede mezara gitmekten pek korkmuyorlar.) Acaba cennet ve cehennem nerededir ve ruh dediğimiz şeyin temelini ne oluşturmaktadır. Cehennem çok sıcak bir bölgedir ve böyle bölge yerin alt katları ve bir az uzakta Güneşin tacından başlayarak merkezine kadar olan bölge olabilir. Ama ruh çok hafif (yoğunluğu çok az olan bir şey) olduğundan yerin alt katlarına batamaz. Güçlü motorlarla çalıştırılan özel teknolojiler kullanarak bile yerin derinliklerine ulaşmağın çok zor olduğunu madenciler iyi bilmektedir.

Ruh çok hafif bir şey olsa bile Güneşe ulaşmak için, insan vücudunun içinden birinci uzay hızından (7.93 km/s) daha fazla olan hızla çıkmalıdır ki Dünyayı terk edebilsin.  Böyle hızla giden ruh Güneşe bir yılda ulaşabilir.  Güneş sisteminde güneşten başka cehennem olabilecek başka bir yer de Venüs’ün atmosferi olabilir. Madde içeren rufun başka bir yıldıza da ulaşma imkanının olmadığını söyleyebiliriz. Böyle durumda sanki her bir evrende sonsuz kadar cehennemlerin olması gerekir. Sanki ruh atom veya moleküllerden oluşamaz, çünkü gaz şeklinde olan bir şeyi bile, böyle hızlandırmak için büyük enerji gerekir. Diğer yandan bu oluşumun parçacıkları nasılsa çevremizde de kalırdı ve fizik cihazları tarafından tespit edilirdi. Bu zorlukları aşmak için ruhun yalnızca zayıf etkileşen hafif temel parçacıklar demetinden oluştuğunu düşünebiliriz. Lazer ışıması gibi ince demet şeklinde olan ruh Güneşe ulaşabilir, ama zayıf etkileşen parçacıkların hızlandırılması, demet şekline sokulması ve yanması fiziğe aykırıdır.

Bizim evrende güller, çiçekler, güzel kuşlar ve bedava her tür yemek-içmekle dolu olan cennete benzer bir bölgen hiç yoktur deyebiliriz sanki? (Böyle bölgelerin yalnız kuşlar ve böcekler için olduğunu biliyoruz, insanlar için değil) Çünkü ne gözlem verileri, ne temel bilimleri, ne de toplum kanunları sanki buna imkân vermemektedir. Bu nedenle ruhlar cennete ulaşmak için evrenimizi terk ediyorlar belki. Bildiğimiz maddenin ve alanların hiçbir türü evrenimizi terk edemediğinden ruh bildiğimiz hiçbir etkileşime girmeyen bir şeyden oluşmalıdır. Diğer yandan evrenimizi ışığın boşluktaki hızı (300.000 km/s) ile terk eden bir şeyin bile ondan çıkmak için yaklaşık olarak 15 milyar yıl zamana ihtiyacı vardır. Bu da ruhun cennete ulaşmasını çok zorlaştırır.

Evrenlerin içindeki ortamların özelliklerinin zamana bağlı olarak değişmekte olduğunu, yani evrimleşmesini, biliyoruz. Böyle olduğundan cennet özel ve kararlı bir evren olmalı ki ebedi olsun. Böylece cennet sanki bir özel evrendir ve bütün evrenlerde yaşamlarını bitiren ve cennete gitmek yolunda olanlar bu evren-cennete gelmiş olmalılar şeklinde düşünebiliriz. Sanki cennete giden ruhlar cehenneme giden (kendi evrenlerinde “yanan”, dediğimiz, ama yanması bilimsel açıdan anlaşılmayan) ruhlardan çok faklı ve inanılmaz özellikler taşımalılar. (Cehenneme giden ruhlarında özelliklerinin bilim çerçevesinde anlaşılmasının zor olduğuna yukarıda deyindik.) Cennete giden ruhlar evrendeki etkileşmelerde iştirak etmediğinden, şimdiki temel bilimler açısından, cehennemlerin hiçbir türünde yanamazlar. Çünkü yanmak için etkileşmelerin gerçekleşmesi gerekir, o ki cehenneme giden ruhların bile elektromanyetik veya baryon etkileşmelerine girmediğinden nasıl yandıkları anlaşılmıyor.

Fiziğin kanunları, kimya ve biyoloji kanunlar gibi Allah’ın bizim evrende geçerli olan kanunları olduklarından (doğal olarak hata payı içinde) büyük olasılıkla gerçekleri yansıtıyorlar. Bende bir fizikçi düşüncesi ile yukarıda tartışılan problemleri imkân dâhilinde inceledim. Bütün evrenleri yaratan tek bir Allahın, onu yansıtan tek bir dinin (İslam) ve bütün evrenlerde yaşayacak, yaşayan ve yaşamış olan insanlara benzerler (gelişmeleri anlamında) için tek bir kutsal kitabın olmasının temel bilimlerle çelişkide olmadığı fikrini destekleyen sonuca vardım.

Sanki büyük olasılıkla cennet özel bir kararlı evrendir, çünkü kararsız bir evrende olanaklar ebedi olamaz. Hiçbir temel bilimin bu evren-cenneti ve ruhu inceleme imkânı belki de yoktur. Bizim evrende dört tür temel etkileme olduğu bilinmektedir (vardır ve bunları 4’ci bölümde hatırlattık) bu etkilemelerde iştirak eden hiçbir şey cennet-evrene gidemez. Sanki hiçbir diğer evrenlerde yaşam sürdüren canlıların cenneti ve ruhi incelemek imkânı olmamış ve olmayacaktır. Her bir evrende cehennemler olabilir. Cennete giden ruhlar bizim evrendeki etkileşmelere de iştirak etmiyorlar ve cehenneme gidenlerden çok farklı özellikler taşıyorlar düşüncesi doğru olabilir. Bu özellikleri de inceleme ve temel bilimler açısından anlama imkânımız olmayacaktır. Evrendeki etkileşmelerde iştirak etmeyen ruhun evren-cennetten nasıl gelip insanların içine girecekleri ve etkileşmediği halde insanın içinde nasıl kaldığını temel bilimler açısından anlaşılmayacaktır. Böyle olduğundan da cennetin, cehennemin ve ruhların deneysel ve gözlemsel yollarla ortaya çıkmamaları ateizmi desteklemiyor.

Avrupa’da çok sayıda yüzyıllarca kullanılan yaşam binaları vardır. Buralarda çok eskilerde yaşamış olan insanların ruhları zaman zaman görünmekte olduğu söylenmektedir. Eğer bu doğru ise Hıristiyanların ruhlarının cehennemi kolayca terk etmeleri gerçekleşiyor demektir. Diğer yandan, sanki Hıristiyanlar her hangi bir ölünün ruhunu çağırarak ona sorular yönetirler ve cevaplar alarak tartışa da bilirler. Adeta bu ruhlar cennet ve cehennemden konuşmuyorlar, sanki böyle bir yerlerde hiç olmamışlar. Büyük şehirlerde onların cesetleri yakıldığı ve toprağa verilmediği için, mezar içindeki işkencelerden de kurtulmuş olurlar. Dünya nüfuzunun yarsı zaten evrende bir Allahın olmasına, cennet ve cehenneme inanmadığına göre onların ruhlarının olduğundan bile kesin konuşmak sanki zordur. Aynı zamanda onların cesetleri yaktıklarını da biliyoruz.

Biliyoruz ki yere indirilen kutsal kitaplar hepsi evrendeki Dünya gibi çok küçük hedefin çok küçük bir bölgesine ulaşmışlar (Filistin ve İsrail topraklarına). Peygamberlerde bu topraklarda yaşamışlar ve böylece Allah dünyanın diğer bölgelerine elçilerini göndermeye sanki ihtiyaç duymamıştır. Aynen yeryüzünün çok çok artmış nüfuzu için son yaklaşık 1400 yılda göndermediği gibi. Birde kesin biliyoruz ki bundan böyle hiç elçi göndermeyecek. Ne yazık ki Allahın neden Filistin ve İsrail’e bu kader çok önem verdiğine bağlı hiçbir fikrim yoktur, çünkü böyle konuları hiç bilmiyorum.

Ama biliyorum ki hiçbir lazerin ışık demetini, örneğin Ay’ın üzerinde yerleşen bir iğne ucu gibi küçük hedefe yerden tam olarak gönderilemez. Çünkü lazer demetinin ışık açısı bile böyle amaç için yeterli kadar küçük değil. Ama kutsal kitaplardaki fikirleri Dünyanın Yakın Doğusunda yerleşen bu tür küçük bölgeye gönderilmesi çok daha büyük maharet istiyor. Böyle mucize gibi süreçler Evren dışı olan kanunların gerçekleşmesi ile, ruhları ışık hızından yaklaşık milyar defa büyük hızla cennet özelliği taşıyan kararlı bir evrene ulaştırabilir. Unutmamak gerekir ki ışığın boşluktaki hızı yalnız bizim evrende ve enerji taşıyan bir parçacık veya alan için limit hızdır. Ama kesinlikle Allahın evrenimizde geçeri olan ve bildiğimiz kanunlara uymayan ruh için değil.

Burada biz mucize sözünü kullandığımıza rağmen onu hayatta çok duyduğumuz mucize kavramından uzak tutmak istiyoruz.  Genelde gözümüzle görüp ama anlaya bilmediğimiz şeylere mucize diyoruz.  İnsanın düşüncesi ne kadar kısıtlı ise ve çok az şeyler görse bile, onun için mucize sayısı fazla olur. Çünkü düşünce seviyesi düşük, bildikleri az ve bildiklerinin çoğu da yanlıştır. Doğal olarak Newton ve Einstein gibi insanlar için mucize pratik olarak olmamıştır. Doğanın bilinen kanunlarına aykırı olmayan hiçbir şeye onlar mucize demezler. Bizde mucize sözünü ruhin özelliklerinin bildiğimiz doğa (Tanrı) kanunları çerçevesinde anlaşılamadığı için kullandık.

Ne yazık ki lise fiziğini iyi bilmeyen insanlar evrenler için temel olabilen bilgilere işaret bulunduran Ku’ran’da basit fizik olaylarına işaretler arıyorlar ve kolayca bulurlar. Bunlar genelde fiziği doğru şekilde anlatmıyorlar ve böyle anlatımlara Ku’ran’da işaretler bulduklarını söylüyorlar. Biz Türklerde bilime ve yeni teknolojiler üretimine pratik olarak katkıda bulunmasak da, dergileri ve bilgisayar ortamını lise fiziğine bile çelişkide olan fikirler içeren dini makalelerle doldururuz. Türkiye de Arapçayı veya Türkçeyi çok iyi bilen din bilimcilerimiz vardır. Diyanet İşleri Başkanlığı bunlarla ortak çalışmalara iyi temel bilimcilerimizi bir araya getirerek çok önemli problemler çözebilirdi. Örneğin evrenlerin doğduğu anlarda çok önemli olan ve evrenler için ortak görünen:

1. Temel etkileşmelerin birleşik teorileri;

2. Protonun bozulması;

3. Manyetik monopol;

4. Vakumda faz geçişleri ve fiziksel olaylar;

5. Sicimler;

6. Evrenin ve evrenlerin doğuşu.

Bilimde Neden Geriyiz?

Ben, bilmediklerimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım.

Apologie, Sokratus   (MÖ 469 -399)

 

1. Farklı fikirler ve gerçekler

2007 yılının sonbaharında bilgisayar ortamında İslamabad’da yaşayan Pakistanlı bilim adamı Dr. Faruk Saleem’in “Neden Yahudiler tüm Müslümanların toplamından yüz kez daha güçlüdürler” veya “Neden Müslümanlar bu kadar güçsüz, ama Yahudiler güçlü” başlıklı bir makalesinin internet ortamında okuyucu kitlesi çoğalmaya başladı. Beklendiği gibi bu konuyla ilgili zıt fikirleri savunan bir yazı da internette yayıldı. Bu yazıyı Sayın Eryılmaz yazmıştı ve bu yazının da çok sayıda insanın fikrini yansıttığı bilinmektedir. Sayın Eryılmaz Kur’an ve bilim alanında tez yazmış ve bir çoğu gibi İslam’ın bilim ve eğitimin büyük destekçisi olduğunu savunmaktadır. Biz çok dar alanda uzman olduğumuzdan çok geniş açıdan böyle problemlere bakamayız. Ama buna rağmen Dr. Faruk Saleem’in makalesi ilgimizi çekti ve fizik bilimi açısından görüşlerimizi kısa bir yazı şeklinde yazmak istedik.

Dr. Faruk Saleem’in makalesi eğitimli (diplomalı olmak yeterli değil) insanların genelde bildikleri ve bilmesi gereken çok sayıda bilgiyi içeriyor. O bu bilgilere dayanarak yazısının başlığı yansıttığı problemi açıklamış ve bu probleme bağlı sorulara cevap vermiştir. Bu soruların cevaplarının yeni olmadığını bütün eğitimli insanlar yetersiz de olsa hemen hemen bilmektedirler. Ama biz bilimci olduğumuz için, ilk önce bu bilgilerin bu gün için ne kader doğru olduklarını inceledik. O diyor ki: “Dünyada yalnızca 14 milyon Yahudi var, Kuzey ve Güney Amerika’da 7 milyon, Asya’da 5 milyon, Avrupa’da 2 milyon ve Afrika’da 100,000 kişi. Tek bir Yahudi’ye 100 tane Müslüman düşmektedir.” Wikipedia serbest ansiklopedisinin verilerine göre dünyada 12-14 milyon Yahudi yaşadığı bilgisine ulaşabilir. Bunlardan 5.2-5.5 milyonu ABD’de, 5.35 milyonu İsrail’de, 545 bini Fransa’da, 400 bini Arjantin’de, 350 bini Kanada’da, 300 bini İngiltere’de ve daha az sayıda diğer ülkelerde. Böylece Dr. Faruk Saleem’in makalesinde verilen Yahudi sayıları gerçekleri yansıtıyor deyebiliriz.

Bilindiği gibi özellikle Avrupa ve Asya’da Yahudileri binlerce yıl boyunca hep ezmeye çalışmış ve onlara karşı katliamlar yapılmıştır. Ruslar da onları sevmiyorlardı, ama buna rağmen 19. yüzyılın sonunda dünyada yaşayan Yahudilerin yaklaşık % 45’i Rusya’da yaşıyordu. Şimdi ise Rusya da yaşayan Yahudi sayısı 200 bin civarındadır. Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile birlikte yaklaşık 5 milyon Yahudi ABD ve İsrail’e göçmüşler. Yahudiler eğitim, bilim, kültür ve ticaret alanlarında çok çalışkan ve yetenekliydiler. Bu alanlarda en yetenekli millet olarak Yahudileri söyleyebiliriz. Yahudiler şehirlerde yaşarlar ve bu da doğaldır. Onlar hangi devlette yaşarsa yaşasınlar kendi milletinden olanların gelişmelerine her zaman yardım ederler. Böylece diğer milletlerin çoğunun tam tersi davranırlar.

Avrupalıların son birkaç yüzyılda çok geliştiklerini, Avrupa ve Amerika’da şehirlerin büyüdüğünü göz önüne alan Yahudiler onlarla yaşamayı tercih etmişler ve onlara amansız rekabete girmişlerdir. Eski zamanlarda bu rekabet, özellikle ticaret ve sanayi alanlarında, Avrupalıların hoşuna gitmiyordu ve onların düşmanlıkları Yahudilere yönelmişti. Şimdilerde ülkelerin kalkınmasının % 76’sı temel bilimlerin ve onlara bağlı olan yeni teknolojiler üretiminin gelişmesine ve yalnız % 5’i topraklarının zenginliklerine bağlıdır. Hükümetlerin ve iş adamlarının fedakâr ve dürüstçe çalışmaları ve işçilerin alanlarında uzman olmaları ise ortalama olarak kalkınmanın % 19’unu sağlıyor (temin ediyor). Bu nedenle de hangi ülkede Yahudi çok ise o ülke hızla kalkınmıştır. Böylece gelişmiş ülkelerde Yahudilere ihtiyaç artmıştır.

Yahudilerin bilimin her alanına büyük katkılarda bulunduklarını herkes biliyor. Biz Dr. Faruk Saleem’in fizik alanındaki bilgilerin ne kadar doğru olduğunu inceledik. O diyor ki: “Tüm zamanların en etkin bilim adamı ve Time Dergisi tarafından “Yüzyıl’ın Adamı” seçilen  Albert Einstein bir Yahudi idi.” Bu bir gerçektir. Newton Isaac (1643–1727) yaklaşık 300 yıl dünyanın en büyük bilim adamı olarak kalmıştır. Şimdi onun seviyesinde olan tek bilim adamı Einstein’dir ve bu durum birkaç yüzyıl da böyle sürebilir.

Fizik alanında dünyada Albert Einstein’dan (1879-1955) sonra yer alanlar içinden Niels Bohr (1885-1962), Max Born (1882–1970) ve Wolfgang Pauli (1900–1958) de Yahudi’dir. Fizik Nobel ödülleri 1901 başlayarak yaklaşık her yıl verilmektedir. Bu alanda bugüne kadar (2007 dahil) 176 kişi Nobel ödülü almıştır ve bunlardan 45 Yahudi idi. Müslümanlar içinde yalnızca Pakistan kökenli ve batı ülkelerinde yaşamış Abdus Salam (1926–1996)  Nobel ödülü almıştır.

Bilimlerin, yeni teknolojiler üretiminin ve kültürün dallarından örnekler vererek Dr. Faruk Saleem soruyor:

“Soru: Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür?

Cevap: Eğitim (Sorgulayıcı, Araştırıcı, Yaratıcı)

Soru: Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür?

Cevap: “Yanlış Eğitim veya Sıfır Eğitim (Din Eksenli, Sorgusuz, Araştırmasız, Ezberci)”. Bunlar da doğru tespitlerdir.

Dr. Faruk Saleem diyor ki: “Gezegenimizde  yaklaşık 1.476.233.470 Müslüman yaşamaktadır. Asya’da 1 milyar, 400 milyon Afrika’da, 44 milyon Avrupa’da ve 6 milyon Amerika kıtasında. Toplam dünya nüfusu içinde her beş kişiden biri Müslüman’dır. Her bir Hindu’ya iki Müslüman düşmektedir, her bir Budist’e karşılık iki Müslüman vardır ve her bir Yahudi’ye karşılık 100 adet Müslüman bulunmaktadır.” Afrika kıtasında ekvator üstü ülkeler genelde Müslüman ülkeleridir. Hindistan’da 150 ve Bangladeş’te 135 milyondan fazla Müslüman yaşamaktadır. Yani veriler doğru. Ama bu kalabalığa rağmen, yazar şunları hatırlatıyor:

“2004 yılında Shanghai Jiao Tong Üniversitesi “Dünya Üniversitelerinin Akademik Değer Listesi” hazırlamış ve ilginçtir ki Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerin hiç birinden ilk 500 e giren üniversite yoktur.” Sonuç: İslam dünyası bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur.”

Bu yazı ile ilgili bizim toplumun büyük çoğunluğunun düşüncesini yansıtan bir yazı aynı internet sitesine konuldu. Bu yazıyı yazan İ. Eryılmaz bir zamanlar tez yazdığını yazısında bildirmiştir. Bu nedenle onun öğretim üyesi olduğunu düşünüyoruz. O diyor ki: “Bu yazıya maalesef katılmıyorum, iyi derecede olanların hepsi en kısa yoldan Yahudileştiriliyor, İslam adeta hepimize bir öcü olarak gelişmeyi önleyen en büyük engel olarak gösteriliyor. Fakat kimse kendine düşeni yapmıyor. İslam toplumları, kendilerine yabanlaşmış idareci, asker ve politikacıları ile adeta bir baskı altında yaşıyorlar. Ekonomik damarları tamamen kesilmiş. Pastadan faydalanmak isteyen de malum klüplerin üyesi olmak zorunda. Kısaca Batı’nın Amerika keşfinden ve daha öncesinden beri uyguladığı politika olan;

1. Üst düzey toplumları yok etme. Düşünen sınıfı öldürme. En güzel örneği sadece 1.000 profesörün işgal sonrası Irak’ta öldürüldüğünü biliyorsunuz.

2. Haçlıların gelişmekte olan Müslüman toplumlara, baskı ve kargaşa ile gelişmelerini yok etme, misal mi Hindistan’da hiç bir askeri ihtilal olmazken, Pakistan’a bakın, tamamen satılık bir kadro.-halkına yabancı politikacı, asker ve toprak ağaları ile yönetiliyor. Her an Batı’ya kaçmaya hazırlar bütün birikimleri Batı’da. Kur’an gerçekten bir önderdir, yapmış olduğum çalışma tezim, GAUSS eğrisi her şey doğar -büyür-ölür prensibi nereden gelme. Bunu her şeye, mamullere, devlet hayatına veya kuruluşlara uygulamak mümkündür. Batı 12 ayı bilmez iken Kur’an’da 12 ay gösteriliyordu.

İlk denizaltının yapılması, Osmanlı askerinin her savaşta bir yeniliği denemesi, Osmanlı ordusunun Kur’an-ı Kerim’e göre organize ve dizaynı daha çoğaltmak  mümkün. Yahudiler kendilerinden başka hele Müslümanlara hiç şans vermiyorlar. Nuri Demirağ uçak yaptı. Sebepsiz yere uçağı ürettirilmedi ve halen nedeni açıklanmıyor, neden? Atatürk, Makine Kimyayı kurdu nerede bu teşkilat, son öldürülen mühendislerimiz! Saddam’ın cehennem toplarını yapan mühendis kim tarafından yok edildi.” (Bu yazıdan bazı kesin şekilde fikir içermeyen küçük kısımları geçiyoruz.)

Sayın İ. Eryılmaz’ın yazısından görüyoruz ki o da Müslüman toplumlarının kendi sayılarından 100 kere daha az olan Yahudilerden çok daha güçsüz olduğuna katılıyor ama nedenini farklı ve bazen fantezi (örneğin Gauss eğrisiyle ilgili yazdıkları) şekilde görüyor. Yazarın anlattığı (bizlerin bildiği) gibi yaklaşık 1.400 yıldır ellerimizde bütün bilimleri ve bilime dayanan bilgileri içeren sayılan kutsal kitabımız vardır. Buna rağmen biz gerideyiz. Yazar güçsüz/geri olmamızın nedenlerini de kısmen açıklamıştır.

Müslüman ülkeleri içinde en güçlü ve uzun ömürlüsü Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. Ama unutmamak gerekir ki bu imparatorlukta nüfusun ve sultanların çevresindekilerin büyük kısmı Hıristiyanlar olmuşlar. Sultanlığın son yıllarında bile Türkiye’deki nüfusun yaklaşık % 40’ı Hıristiyan idi. Hatta en önemli bakanlar bile onlardandı.

Bizim sayımızın çok,  topraklarımızın geniş, güneşli ve zengin olmasına rağmen onlar güçlüler. Bizim tarihimiz kaç binyıllar ve Hıristiyanların çoğununki yalnızca iki bin yıla yakın olmasına rağmen. Elimizde Kur’an, önümüzde Avrupa, Amerika ve Japonya örneklerinin olmasına rağmen böyleyiz. Avrupa, Amerika ve Japonya’dan bilim ve teknoloji yardımı almaımıza rağmen bizler çok az gelişebilmişiz. Bunların nedenlerinden bazılarını Dr. Faruk Saleem çok doğru göstermiştir: “Sorgusuz, araştırmasız, ezberci, yani yanlış bir eğitim.” Gerçekten de böyle bir eğitim insanlar için çok yetersizdir ve bunu birçok insan bilmektedir.

 

2. Durumu din farkı ile açıklamak doğru mu?

Şimdi toplumların gelişme seviyesinin ve gelişme temposunun dinle önemli bir bağlantısının olmadığını gösterelim. Dünyayı yaratanın ve idare edenin tek bir Allah’ın olması gerektiğini ilk anlayanlar Yahudiler olmuş. Ondan sonra bundan 2000 yıl önce Hıristiyan ve 1400 yıl öncede Müslüman dinleri kabul edilmişlerdir. Bu 3 temel dinin (bunların her birinin içinde çok sayıda biri birinden az farkları olan inanç grupları vardır ve özellikle böyle grupların çoğunun Hıristiyanlıkta olduğu bilinmektedir) temelinde duran en önemli kavramlar aynıdır. Dünya nüfusunun diğer yarısının inancında böyle bir Allah kavramı yoktur. Buna rağmen Müslümanların gelişme seviyesi ve gelişim temposu Hindistan ve Uzak Doğuda yaşayan ve Allah’a inanmayanlar, Afrika ve Latin Amerika da yaşayan Hıristiyanlarla yaklaşık olarak aynıdır. Yahudiler, Avrupalılar (özellikle kuzeyindekiler) hangi kıtada yaşıyorlarsa yaşasınlar, Hıristiyanlığın her hangi bir kolunu kabul etmeden, bağımsız, bizden çok daha fazla gelişmişlerdir.

Örneğin 15 milyon nüfusu olan Hollanda’nın, bilim insanları, Çin’den Avrupa sınırlarına kadar, Asya ve Afrika halklarından (yaklaşık 4-5 milyar insan) daha fazla fizik Nobel ödülü almışlardır. 2006 yılındaki altı Nobel ödülünün ise dördünü ABD kazanmıştır. Temel bilimlere verilen ödüllerin ise hepsini. Böylece gelişmedeki esas fark için önemli olan din faktörü değildir.

Avrupalıların yaşadıkları kıtadan, yerden, sudan ve havada bağımsız olarak iyi geliştiklerini de bildiğimiz için diğer bir soruya bakalım. Avrupalıların mantaliteleri ve gelenekleri Avrupa’da olgunlaşmış ve onların bir kısmı yüz yıllardır ki diğer kıtalara göç etmişler. Böylece toprak ve iklimin de önemini vurgulamış oluyoruz. Sanki Japonlarda bir adada yaşamakları ile bunu destekliyor. Ama bunun da tam olarak doğru olmadığını biliyoruz. Yahudiler ve Ermeniler (dünyadaki sayıları 10 milyon civarındadır) bizlerle hep iç içe bin yıllardır yaşamışlar, ama örneğin Ermenilerin bilime ve yeni teknolojiler üretimine katkıları bütün Türklerinkinden fazla olmuştur!

Bunu destekleyen bilgileri hatırlayalım. Örneğin Sovyet bilimine ve tekniğine 1917–1987 yılları arasında en fazla katkısı olan işleri ve kişileri kapsayan “1917–1987 yılları arasında Sovyet bilimi ve tekniği. Vakayiname.  Moskova. Nauka 1988” künyeli resmi kitap da Ermeni kökenli yirmi beş (25) kişinin adı geçerken, Türk Cumhuriyetleri kökenlilerden “birisi ben olmak üzere” yalnızca iki (2) kişinin adı geçmektedir. Kazan Tatarları içinden bu kitapta on bir (11) kişinin adı geçmektedir. Elbette Tatarlar da Türk kökenli ama Ruslarla, Moskova’ya yakınlıklarından dolayı, iç-içe yaşamaktadırlar. Yaklaşık bin yıllık etkileşimin sonucunda onlar da temel bilimlere ve teknolojiye tüm diğer Türklerden daha fazla katkıda bulunmuşlardır.

Sovyetler Birliği’nde yaşayan Kazan Tatarlarının sayısı Ermenilerin sayısından 1–2 milyon daha az idi. O zamanlar Sovyetler Birliği’nde yaşayan Ermenilerin sayısı yaklaşık 6–7 milyon civarında idi. Bu örnek de kusurumuzun tam olarak genetik olmadığını göstermektedir. Burada biz insanların eğitim, bilim ve kültür açısından genetik farklarının hiç (veya çok az) olmadığını söylemiyoruz. Bizim ön plana çıkarmak istediğimiz, toplumların ilgi alanları, bilime ilgi derecesi ve değerleridir. Bizlerin kaliteli eğitime ve bilime neredeyse hiç değer vermediğimizi, bunların toplumun ve devlet kurumlarının ilgi alanı dışında kaldığını üzülerek hatırlatıyoruz. Daha ötesi, bizim bilim akademimizin (TÜBA) bile kaliteli bilimle pek ilgilenmemesini ve sıralarında kendilerinden daha iyilerini görmek istememesi normal durum sayılır.

Burada Sayın İ. Eryılmaz’ın: “Kimse kendine düşeni yapmıyor. İslam toplumları, kendilerine yabanlaşmış idareci, asker ve politikacıları ile adeta bir baskı altında yaşıyorlar. Ekonomik damarları tamamen kesilmiş. Pastadan faydalanmak isteyen de malum kulüplerin üyesi olmak zorunda” fikrine kısmen yaklaşmış olduk. Ama onun “bizleri hep eziyorlar” fikrine katılamayız, çünkü ezilmek toplumların kendi özelliğidir.

Bin yıllardır Yahudileri bütün dünyada ezmeye çalışmış, işyerlerini ve evlerini yakmışlar. Onlar yaşadığı yerlerdeki insanların adlarını ve dillerini kullanmışlar. En büyük soykırım da onlara yapılmıştır. Diğer milletler de çok insan kaybetmişler, genelde hastalıklardan ve savaş yıllarında. Gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde en fazla insan iç savaşlarda öldürülmüş, yani kendi kendilerini öldürmüşler. Örneğin hâkimiyet ve din nedenleri ile Rusya’da ve Sovyetler Birliği’nde, Kamboçya’da (toplumun yarısı birkaç yılda ölmüştür), Afganistan’da (30-40 yıldır), Yakın doğu ve özellikle Afrika’da. Müslümanlarda en fazla kendi kendilerini öldürmüşler, ezmişler ve kendi milletlerinin gelişmesini her tür yollarla engellemişler. Ama Yahudiler ve Ermeniler bütün tarih boyu, ayrı-ayrılıkta kendi içlerinde biri birine hep destek olmuşlar ve diğerlerini ezmişler.

Hastalıklara karşı mübarezede, tarım ve teknoloji kalkınmada bizlere en büyük yardımı Yahudiler, Hıristiyanlar ve Japonlar yapmıştır. Dünyadaki bilimin ve yeni teknolojilerin yaklaşık % 90’ını onlar üretmişler ve sonuçlarını büyük ölçüde bizlerle paylaşmışlar. Çünkü onların zengin yaşamları için bizim ülkeler pazar olmuştur. Ama aynı zamanda bunlar gelişmemiş toplumlar içinde iç (kardeş) savaşları teşvik etmişler ve her zaman bu işte becerikli olmuşlardır. Bunları göz önüne alırsak Yahudileri ve Hıristiyanları suçlamaktan uzak durmamız ve kendi kusurlarımızı inceleyip ortadan kaldırmaya çalışmamızın gerekli olduğunu anlamamız lazım. Ama ne yazık ki gelişmemiş ülkelerin hepsinde olduğu gibi biz de kendi kusurlarımızı hiç görmüyoruz ve kendimizi hiç temeli olmadığı halde de hep övüyoruz.

Hiçbir temel olmadan kendi zekânın iyi olduğuna inanmakla mutlu oluyorsan, durma ol.

Kuzma Prutkov

Diğer yandan unutmayalım ki, Hıristiyanlar geçen yüz yılda en büyük savaşları Almanlara ve Japonlara karşı yapmak zorumda kalmışlar. 1905 yılında Rus-Japon, 1914-1918 Birinci ve 1939-1945 İkinci Dünya savaşlarını hatırlayın. Almanya ve Japonya yerle bir edilmiştir. Bunları göz önüne alarak bizler ile onların şimdiki durumlarını karşılaştırın.

Rusya Birinci Dünya savaşı ve hemen ardınca gelen devrime bağlı iç savaşta yaklaşık 20 milyon insan kaybetmiştir. Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı’ndaki insan kaybı yaklaşık 30 milyondur. Daha sonralar Amerika ve Avrupa Sovyetler Birliği ile yaklaşık 40 yıl soğuk savaş halinde olmuşlar.  Amerika Cumhurbaşkanı olan Reygan devrinde, yıldızlar savaşı programı üzere yarış Sovyet ekonomisini tam olarak çökertti. Reygan hükümeti kesin olarak biliyordu ki, gerçekleri göz önüne almayan ve halkının yaşam durumu ile pek ilgilenmeyen Sovyetler Birliğinin liderleri ülkelerini maliyeti çok büyük olan bu yarışa yöneltecekler ve ekonomik yönden tam olarak yenilecekler. (Sovyetler Birliğinde her zaman gündemde olan slogana: “Amerika’ya ulaşalım ve önüne geçelim”  fıkralara konu oldu. “Amerika’ya ulaşalım ama onların önüne geçmeyelim. Geçersek çıplak kaldığımızı görürler.”) Sovyetler Birliğinin hızla geliştiği zamanlarda yaygın şekilde kullanılan slogan: “Yeri doldurulamayan insanları koruyalım” idi. O zamanların Devlet ve Parti başkanı Stalin yaklaşık olarak şöyle diyordu: “Bakan bulmak zordur, ama büyük bilim adamı bulmak çok daha zordur.” Daha sonralar ahlaka sığmayan slogan: “Yeri doldurulamayan insan yoktur” sloganı kullanıldı. Hayat gösteriyor ki böyle sloganlarla yaşayan toplumlar gelişemezler.

Gelişmemiş toplumlar farklı şekilde ezilmişler ve genelde kendi kendilerini ezmişlerdir. Kaliteli eğitimi olmayan toplumlar dinlerinden bağımsız olarak açlık ve hastalıklarla boğuşarak yaşamağa mahkûm kalmışlar. Onlar kendilerine dış düşmanların yapacağından çok daha fazla zarar vermişlerdir. Ama böyle durum onların mutsuz olduğu anlamına gelmez. Önemli olan insanın dünyaya bakışıdır.

Örneğin yankesici veya bir hırsızın bir vatandaşın 100 dolarını çalması ya da gasp etmesi suçtur ve hırsız da yaptığının suç olduğunun farkındadır. Diğer yandan Azerbaycan’ın eski sağlık bakanı yılda yaklaşık olarak bir milyar (1.000.000.000) dolar kadar, halkın malını, kendi sermayesine kattığında ise bu durum neredeyse normal karşılanmaktaydı.

Bakan ise mahkemedeki açıklamalarında “Ne yapalım, açlıktan mı ölelim”, ”Çevremizdekiler yaparken biz yapmayalım mı?” gibi cümleler kuruyordu. Bu adam haklı mıdır, haksız mıdır?! Tutuklanmasının nedeni hükümete darbe yapmak niyetinde olması idi. Devletin kaynaklarını böylesine sömüren birisini, sadece hemşerisi olduğu için destekleyen, yapılan soyguna haklı gerekçeler arayan ve ayda 100 dolarla geçimlerini sağlamaya çalışan aileler çok idi. (Orada ortalama olarak fiyatlar Türkiye ile aynı, ama insanların çoğu Sovyetlerin onlara verdiği kendi dairelerde oturuyorlar.) Bu eski bakan affedilse bu açlıktan ve hastalıklardan ölmekte olan insanlar mutlu olacaklar. Çünkü bizler aşiret, orta çağ, feodal ilişkileri ortamında yaşıyoruz. Bazı Müslüman ülkelerde aşiret birkaç köyle sınırlıdır, bazı ülkeler ise bir aşiretin elindedir. Bunların da temelinde millet sevgisi ve milletin birliği dayanmaktadır.

Sovyetler Birliğinde aynı işi görenler hangi cumhuriyette olursa olsun ve milletinden bağımsız tuttuğu vazifeye uygun aynı maaşı alırdı. Şimdi en iyi durumda olan Baltık cumhuriyetlerinde yaşayanlardır. Örneğin Rusya’daki bilim adamlarının maaşları Azerbaycan’dakilerden yaklaşık on kat fazladır. Sekiz milyon nüfusu olan Azerbaycan’ın 2-3 milyon genci Rusya’da yaşıyor ve çalışıyor. Onlar vatanlarında kalan akrabalarına yardım ediyorlar, evler alıyorlar ve bununla da milletlerine yardımda bulunmuş oluyorlar. Yaklaşık olarak aynı şeyleri (daha iyi durumda olan Kazakistan ve Türkmenistan dışında) eski Sovyetler Birliği’nin güneyinde yerleşen cumhuriyetler içinde söyleyebiliriz. Ama buradan Rusya’dan ayrılmanın kötü olduğunu söylemek doğru değil. Çünkü şimdi her bir toplum kendi dininin gerektirdiklerini yerine yetirme imkânını bulmuştur. Ekonomik durumları, eğitim ve bilim seviyeleri, sağlık durumları çok fazla kötüleşse de insanlar daha mutlu. Çünkü kendi insanları tarafından idare ediliyorlar, her şey kendi dillerinde ve ek olarak cennete gitme yolları da açılmıştır.

 

3. Biz, temel bilimler ve fizik

Bu dünyayı yaklaşık 50 yıl önce terk etmiş babaannem il merkezinde yaşamıştı. Ama yaşadığı yaklaşık 90-100 yılda (1906 yılda, babamı yaklaşık 40 yaşında doğurmuş) oturduğu evden 1000–1200 metreden daha uzakları hiç görmemişti. Sinema görmedi, radyo ve televizyon dinlemedi. Türkler dışında 2-3 sivil Rus ve ne kadarsa asker görmüştü. Bu nedenle ve o zamanlar farklı giyecekler olmadığından, farklı şekilde insanlar da görmemişti. Ama Rusların ve Ermenilerin kâfir ve pis olduklarını biliyordu. “Herkesin aklını pazara çıkarmışlardı. Einstein de aklı orda idi. Babaannem onun aklını almadı, kendi aklını beğenmişti.”

İnsanların akıllarını (zekâsını) pazara koyup satışa çıkardılar. Herkes kendi aklını beğendi ve aldı.

Atasözü.

Bizim sonsuz evren,  diğer bir sonlu evrenin küçük bir kısmı da olabilir. Allah her durumda tek olduğundan, evrenimizdeki (evrenlerdeki) din sayısı sonsuz sayıda olduğunu düşünebiliriz. Babaannem bunları bilmiyordu, ama Einstein biliyordu. Onlar ikisi de Allah’a inanmışlar, Allah ve evren (babaannem için dünya) kavramını düşünmüşler. Bu kavramlar arasında Einstein’ın, şimdiki eğitimsiz insanın ve babaannemin düşünceleri arasında bir fark var mı?  Farkı ne diye, sorabilirler.  Ben biliyorum ki, babaannem bu kavramlar ile bağlı bilgisine Einstein’den daha fazla güvenirdi.  Babaannem ve Einstein’nin bilimsel düşünce kapasitelerinde fark inanılmaz derecede çok olmuştur. Onların evren anlayışına bağlı düşünceleri ne kadar farklı ise, Allah kavramında da bir o kadar olabilir, sözün tek olan Allah’tan ve aynı evrenden gitmesine rağmen.

Einstein Allah’ın neleri yarattıklarını babaannemden çok daha iyi biliyordu, ama onun neleri istediğini hiç bilmiyordu. Babaannem ise kendi çocuklarının neler yaptıklarını bilmiyordu, ama Allah’ın neleri istediğini çok iyi biliyordu. Namazından hiç geri kalmazdı, her zaman orucunu tam olarak tutardı, Kur’an okunan ve yorumlanan yerlerde çocukluktan ömrünün sonuna kadar bulunmuştu. O tam olarak eğitimsiz idi ama cahil değildi. Einstein ise, cahil olsa da çok fazla eğitimli insan olmuş. Bu dünyadaki olaylar ve yaşam açısından Einstein’in veya babaannemin mi daha zeki olduğunu söylemek zordur, çünkü zeki ve cahil kavramlarını farklı toplumlar (insanlar) farklı şekilde benimsemişler.

Şundan eminim ki, babaannem büyük olasılıkla cennete gitmiştir. O her hangi bir yakıtla veya elektrikle çalışan araç ve makine kullanmadı. O zamanlar köylerde ve kasabalarda kullanılan inşaat malzemeleri ve tarım mahsulleri bilimden ve teknolojiden pek katkı almamışlardı. Babaannemin evinde elektrik ampulü vardı ve giyeceği elbiselerin kumaşları fabrikalarda üretilmişti. Böylece Babaannem bunların dışında kâfirlerin buluşlarından hiç yararlanmamıştı.  Einstein çok farklı yaşam sürdürmüştü ve bu nedenle onun şimdi nerde olduğunu söylemek çok zor. O zamanlar Müslümanların büyük çokluğu öldürüldüğünde veya öldüğünde cennete gediyorlardı, ama bu durum Hıristiyanlar için geçerli değildi. Dünya nüfuzunun yarısının sahip olduğu dinlerde evrende tek Allah’ın var olduğu kavram yer almadığından, büyük olasılıkla düşüne biliriz ki onlar cennete hiç gitmiyorlar. Böylece Yahudiler bu dünyada Müslümanlardan çok daha güçlü olmalarına karşın, bizlerin de o biri dünyada Hıristiyanların hepsinden çok daha kalabalık olacağımız söylenebilir. Sanki o biri dünyada bizlerin daha güçlü olduğumuzu düşünebiliriz.

Kaliteli eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimi derdinde (kaygısında) olan toplumlar en fazla uzak doğu halkları olsunlar gerek. Bunların diğer dünyada cennete gitme şansları hiç yok derecede az ve çoğu da bu dünyada açlık ve hastalıklar içinde yaşam sürdürüyorlar. Son 300-400 yıldır bizler eğitim ve bilim konularında Hıristiyanlardan çok çok gerilerde kaldığımız kesindir. Bu dünyada farklı bölgelerde yetişen aynı meyvelerin de bile farklı olduklarını biliyoruz. Her bir hayvanın da farklı türleri vardır. İnsan toplumlarının da farklı çeşitlerde olması doğal değimli? Bu fikri desteklemek için herkesin bildiği spor alanlarından örnekler verelim.

Örneğin yakın mesafelerde koşanların en iyileri Amerika’da ki zenciler, Jamaikalılar, Kübalılar ve Bahama adalarındakilerdir. Orta ve uzak mesafelerde (yani 800 metreden fazla) Kenya, Habeşistan, Fas, Japon ve Çinlilerdirler. Dünyanın en iyi futbolcuları Brezilya ve Arjantinlerdir. En iyi güreşçiler Çeçenler, Dağıstanlılar, Osetinler ve Gürcülerdir. Boksta Kübalılar ve Amerikan zencileri en güçlü olanlardır. Dünyada en iyi yüzenler Avustralyalılardır. En iyi halterciler Türkiye Türkleri ve Bulgarlardır. Rusya’nın ok atma milli takımının % 70-80’ni Buryatlardır (Çengiz hanın askerlerinin uzantıları). Fiziksel göstergelerde milletler arasında bu kadar farklar olduğu halde de neden genelde yalnız insana has olan düşünce gücünde daha da fazla farklar olmasın ki?

Bildiğim kadar iki şey sonsuzdur (sınırsızdır). Bunlardan biri evrendir, diğeri ise insanların düşüncesindeki farktır. Ama Evrenin sonsuzluğuna tam olarak inanamıyorum.

Albert Einstein. (1879–1955)

Eskiden bilim ve teknoloji üretimi çok derin ve kapsamlı bilimsel düşünce gerektirmiyordu. Bu nedenle de bilimsel ve teknoloji yenilikler dünyanın her bir bölgesinde yaşayan ve o zamanın gelişmiş sayılan ülkelerinde üretiliyordu. Örneğin en iyi özellikleri olan çelik Çin’de ve Suriye’de üretilirdi. Bu çelikten dünyaca meşhur olan Şam kılıçları yapılırdı. Bu kılıçlar ipek başörtüsünü ve yastığı havada kesebilecek kadar keskindiler. Dört bin yıl önce ise Bağdat da nehir altından tünel yapılmıştır. Orta çağdan beri Avrupalılar, Yahudiler ve Japonlar bilim ve yeni teknolojiler üretiminde hep ilerlediler. Biz ise temel bilimler eğitimine ve ona dayanan teknoloji üretimine pek ihtiyaç duymadık. Bu alanlarda düşünce kapasitemizi pek geliştirmedik ve böyle devam etmeye de kararlı gibiyiz. Zaman geçtikçe eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimindeki eksikliklerimiz daha da hızla büyümektedir. Ama kendimizi hep gelişmiş olarak ve dünyanın bizim insanlara muhtaç olduğuna inandırarak mutlu oluyoruz.

Temel bilimler dallarında bildiklerimizi ve düşüncemizi uzun yıllar üniversite fizik bölümü öğrencilerinin çözemediklerini gördüm. Bunları örneklerle anlatalım: Bir nehirdeki yaş (ıslak) olan su akıntısının ortalama hızı 20 km/saat’tir. Nehrin aynı kıyısındaki A ve B şehirleri arasında bir gemi yük taşımaktadır. Geminin durgun sudaki hızı 25 km/saat olduğuna göre A ve B şehirleri arasındaki gidiş ve geliş hızlarını bulunuz.

Bildiğiniz gibi, kabaca incelediğimiz bu meselenin cevabını genelde herkes (ilkokul öğrencisinden başlayarak üniversitelerin öğretim üyelerine kader) şöyle verir. Geminin yere göre hızı, su akıntısıyla aynı yönde giderse 45 km/ saat ve ters yönde giderse 5 km/saat. Bu tam olarak yanlış bir cevaptır ve böyle yanlış öğretime çok sayıda örnekler getirmek mümkündür. Çocuklarımızın odaklandığı ÖSS sınav sorularında ve çözümlerinde de bilim dışı şeylere çok rastlamaktayız. Şimdi ÖSS sınav sistemi şekil olarak değişecek, ama öğrencilerin zekâsını kısıtlayan soruların özellikleri değişmeyecektir. Buna imkân yoktur. Çünkü bilimsel düşüncenin gelişmesi için ne toplumun, ne devlet kurumlarının ne de her hangi özel okulların (üniversiteler dâhil) talebi ya da ihtiyacı vardır.

Nehirdeki suyun ortalama hızının 20 km/saat olması, yaş suyun gemiyi bu hızla sürükleyeceği anlamına gelmez. Biliyoruz ki su nehrin dibi ve kıyısı ile de etkileşmektedir. Yani nehrin dibi ve kıyısındaki su molekülleri de bu kısımlarla etkileşerek buraları ıslatır diyebiliriz. Nehrin bu kısımlarındaki molekülleri ile su molekülleri arasındaki etkileşme kuvveti, su moleküllerinin kendi aralarındaki etkileşme kuvvetine göre daha büyüktür. Su cama yapışır (ıslatır) ama cıva cama yapışmaz (ıslatmaz). Bu nedenle küçük su damlaları yatay şekilde duran cama yapışır ama onun üzerindeki cıva yaklaşık olarak küre şeklinde durur. Şeklinin tam küre olmaması genel çekimin (gravitasyonun)  yarattığı ağırlık etkisinden kaynaklanır. Eğer genel çekim etkisinin olmadığı ortam sağlansaydı cıva tam küre şeklinde camın üzerinde durabilirdi. Bu durumda basit olarak su cam için yaş, ama cıva ise kurudur demek gerekir. Bu nedenle nehrin tam olarak dip ve kıyı kısımlarında suyun hızı sıfır olacaktır. Doğru boyunca akan derin suyun en hızlı aktığı bölge, nehrin dip ve kıyı kısımlarına olan uzaklığın en fazla olduğu bölge olacaktır. Bu fikir de nehrin eninin, derinliğinin ve doğrultusunun değişmeyen halinde geçerlidir.

Aynı zamanda, genelde, nehir kanarları ıslanmayan ve çapı değişmeyen, düz bir boruya benzemediği için de, onun içindeki suyun hızı her yerde aynı değildir. Dikkat edilmesi gereken bir noktada suyun en hızlı aktığı bölgenin suyun üst bölgesi olmadığıdır. Çünkü su bu bölgede hava ile etkileşmektedir. Ayrıca soruda geminin nehrin hangi kısmında hareket ettiği ve gidiş ve gelişinde izlediği yol da belirtilmemiştir. Su molekülleri geminin sudaki kısmıyla etkileştiğinden geminin sudaki kısmının boyutlarına ve şekline de bağlı olan bir sürüklenme olacaktır. Bilindiği gibi gemilerde su altında kalan kısım simetrik olmamaktadır (ön ve arka tarafları farklıdırlar) ve bu yüzden, su akımının oluşturduğu dinamik kuvvetler de gidişteki ve gelişteki hızlar arasında fark oluşturacaktır.

Diğer yandan nehirde cisimlerin sürükleme nedeni sadece suyun akışı değildir, aynı zamanda rüzgâr etkisi de sürüklenmeye neden olur. Bu dinamik kuvvet hem akışkanın hızına hem de geminin (cismin) akımla karşılaşan kısımlarının şekline de bağlıdır. Böylelikle gemiye hem sudaki hem de havadaki akımlar dinamik kuvvetler ile etki ederler. Bu etkilerde gemi, rüzgâr ve su akıntısını arkasına aldığında ve tersine karşısına aldığında (gidiş ve dönüş) aynı oranda etkilemeyeceklerdir. Elbette su ve rüzgâr akıntısını arkasına alan gemi daha hızlı sürüklenecektir. Bu sürüklenme, geminin yüküne bağlı olarak, onun suya çok veya az oturmasına da bağlıdır. Su derin ise, geminin çok oturması sürüklenmeyi artırır.

Bütün bu etkilerin verileri problemde bulunmadığı için kesin çözüm imkânsızdır. Ama kesin olarak, geminin suyun aktığı yöndeki hızının durgun sudaki hızına göre daha hızlı ve akıntıya ters yöndeki hızı ise durgun sudaki hızına göre daha yavaş olmalıdır. Çünkü gemi yelkenli değildir ve rüzgâr, yüklü gemiyi ortalama hızı 20 km/saat olarak verilen akan su kadar etkileyemez. (Genelde nehrin hızı büyük olur ve fırtınanın olma olasılığı azdır.) Yaklaşık bir cevap vermek gerekirse, hata payı yaklaşık 5 km/saat olmak üzere, akan su yönünde gemi hızı 40 km/ saat (yani 35-45 km/saat) ve akıntıya ters yönde 12 km/saat (yani 7-17 km/saat) değerleri verilebilir. Geminin su içinde kalan kısmı tam olarak ıslanmayan yağla örtülmüş olsa, dinamik kuvvetlerin rolü daha önemli olur ve geminin şekli en büyük önem taşır.

Bu soruda nehirde akan sudaki sanal çizgilerinin birbirlerine karışmadığı (lominer akım) varsayımını kullandık. Gerçekte nehirlerin suları bizim ele aldığımız şekilde akmamaktadır. Su akımları türbülans halindedir. Durgun suda (denizde) hareket eden geminin arkasında oluşan türbülans olayını çoğumuz gözlemişizdir. Gerçek hayatta karşılaştığımız olay aslında çok daha karmaşıktır.

Böyle örnekler bizdeki kötü eğitimin, kötü temel bilimler ve teknolojiler üretiminin göstergesidir. Gerçek eğitim ve bilimle, bilime haykırı olanları ayıramayan bilim adamları, özelliklede yüksek görevlerde, gelişmemiş toplumlarda çoktur. Örneğin üniversitelerin fizik bölümünde sorsanız: 1. Bizim sonsuz evren sonlu bir evrenin küçük bir parçası olabilir mi? “Hayır” cevabını alırsız. 2. Sıcaklığı milyon veya milyar derece olan bir ortam insana soğuk gelir mi? “Hayır” derler. Oysa bu soruların cevabı evet de olabilir. Gelişmemiş ülkelerde böyle basit şeyleri fizik profesörlerinin bile bilmiyor olması hiçbir kurumu ilgilendirmiyor. Çünkü adeta bir konu anlatılırken kullanılan sözler tanış gelirse konuyu da bildiklerini sanıyorlar. Böyle olduğundan da derin ve geniş bilgileri olduklarını düşünüyorlar. O ki örneğin, 90 yıl önce Einstein boş uzayın eğri olmasını ve onun nasıl eğildiğini bile anlatmıştı.

Bilimsel olarak düşünen ve düşünmeyen insanlar arasında fark inanılmaz derecede büyüktür, bu da Einstein in yukarıda yazılmış sözlerinden iyice belli oluyor. Unutmayalım ki ezberciliğe dayanan eğitim sisteminde yetişen birisi doğa olaylarını basit ve anlamsız bir modele indirgeyerek çözmeye çalışır. Bizim amacımız bu yaklaşımın önüne geçmek olmalıdır. Şunu da bilmek gerekir ki doğa olayları ile ilgili hiçbir problemin tam olarak kesin (hatası sıfır olan) çözümü bulunmamaktadır. Fizik kanunları da tam olarak doğanın (Allah’ın) kanunları değiller, onlar doğanın kanunlarına yaklaşmalardır ve bu yaklaşmalar zaman geçtikçe iyileşmektedir. Kesin çözümler olaylara ve süreçlere daha basit (yaklaşma) şekilde bakışın sonucudur. Ne yazık ki eğitim sistemimizde de egemen olan bu basit (farkı ne) bakış açısı bilimsel ve teknolojik gelişmenin önündeki en önemli ve kısıtlayıcı engellerden biridir. Bu bakış açısı en az 100 yıl önceki zamanlara takılıp kalmak demektir. Bilindiği gibi problemlere yaklaşırken bazı önemi az olabilen etkileri ihmal ederek onu basitleştirmeye çalışmaktayız. Ama bu yaptığımız ihmallerinde hata payının ne kadar etkisi olduğunu mutlaka önemsemeliyiz. Büyük bilginlerin bizlerden farkı önemli ölçüde burada ortaya çıkmaktadır.

Her şey olabildiğince basit olmalıdır, ama  daha basit değil.

Einstein (1879–1955)

Televizyonlarda genç şarkıcıların jüri üyeleri karşısında şarkılarını okuduklarında, değerlendirmelerin nasıl yapıldığından pek bir şey anlamıyorum, çünkü bende ne gereken müzik kulağı var ne de kimin sahneye nasıl yakıştığından yeterince anlıyorum. Yalnızca “hoşlandım” veya “beğenmedim” deyebilirim. Ama fizikin bazı konularından ve astrofizikten anladığım için doktora tez değerlendirmelerinde ve doçentlik sınavlarında jüri üyelerinin benim müzik değerlendirmem gibi karar verdiklerinin da az rastlaşmadığını biliyorum. Ezberciliğe dayanan eğitim insanların göz, kulak, dil ve beyinin hafıza kısmının çalışmalarını geliştirir. Ama gelişmiş ülkelerde çok daha fazla beyinin düşünmesine önem verilir. Yani onlar bizim gelişmesini engellediğimiz beyin kısmını geliştirirler. Burada da örnekler versek uygun olur.

1995-1996 yılları arasında TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi, Uzay Bilimleri Bölümünde çalıştım. Aynı bölümde konusunu çok iyi bilen, doğu Avrupa’dan gelmiş bir eleman çalışıyordu. Bu ülkeyle kurulan ilişkiler sonucunda pek işe yaramayan bir radyo teleskop antenini Türk tarafına çok ucuza satmışlardı. Onlar teleskobu çalışır duruma getirmek istiyor ve konularında iyi uzman olduklarından başka diğer işleri de yapmayı amaçlıyorlardı. Teknoloji üretimi ile ilgilenen pek çok insan vardı ve ünlü ve kendi alanlarında çok iyi olan fizikçilerimiz de bu gelen elemanın çalışmalarıyla ilgilenirlerdi. Ben de bu elemanın onlara anlattıklarını dinlerdim; bizim gerçekten de en iyilerimizden olanlar (TÜBA üyeleri dahil) “OK” ve “I see” dışında bir şey söylemezlerdi ve bu eleman da bazen, basit fizik düzeyiyle onları kandırırdı. Ben bu elemana neden böyle yaptığını sordum. Yanıtı yaklaşık şöyleydi: “Türkler fizik bilmezler ki”. Haklıydı; çalıştıkları dar alanlarda bizimkiler iyi uzmandırlar ama geniş fizik bilgileri azdır. Bu eleman hâlâ merkezde çalışıyor. Uzun yıllardır da yönetim kademesinde; bizim gençler ondan çok önemli bilgiler alabilirler, isterseler ve düşünce kapasiteleri gelişmişse.

Diğer bir örnek. 1992 yılında ODTÜ Fizik Bölümünde çalışmaya başlamıştım[1]. Aynı yıl düzenlenen Ulusal Astronomi Toplantısına katıldım. Yetersiz Türkçeme rağmen, bilimsel alışkanlıklarım gereği pek çok soru yönelttim. Bundan rahatsız olanlar da oldu. Sonraki günlerde, gözlemsel astrofizikçiler arasında çok değer verdiğim bir arkadaşım iki uzun konuşma yaptı. İkinci konuşması yanlış temele (iki yıldızın ortak ışık merkezi) dayanan ancak çok önemli sonuçlara varan bir sunumdu. Türkiye’deki astrofizikçilerinin çoğu yıldız fotometrisi çalıştıklarından bu basit yanlışı hemen görmeleri gerekirdi. Ama bilimsel tartışmanın yetersizliğinden dolayı durum böyle olmadı. Ben bunu gördüm ve tartışma sevmeyenlere karşı küçük ama öğretici bir oyun oynadım: Bu temel yanlışlığı çürütmeye çalışacağıma, büyük değer verip önemsedim. Bunu gören, astrofizikçiler arasında en değer verdiğim (ama yıldız fotometrisi çalışmayan) bir diğer arkadaşım, “bu işin çok çabuk yayınlanmasını” istedi. Böylece herkes şakama kanmış oldu.

Öğle arasında sunumu yapan arkadaşımla birebir konuştum ve yaptığı işin yanlışlıklarını açıkladım ve o da hemen anladı; zaten kendisinin de kuşkuları varmış: Konuyu önceden başkalarıyla tartışabilseydi yanlışını kendisi de bulabilirdi. Ertesi gün yine birlikte otururken işin yayınlanmasını isteyen arkadaşım da aramıza katılıp konuşmaya başladı ve yayın için teşvik etmeyi sürdürdü. O an anladım ki en iyi biliminsanlarımız bile önemli problemlere ve bunların sonuçlarına gerekli ilgiyi göstermiyor ve bunları tartışmıyorlardı. Bu yüzden lise fiziğini çok iyi bilen bir öğretim üyesine hâlâ rastlamadım desem yeridir. Geleneklerimiz işte böyle. Böyle bir ortamda dünya çapında önemli ve uygulamaya dönük bir bilim yapılabilir mi?

Hatırlatalım ki eskiden bilimsel çalışma yapanlar, bilimi sevenler ve onu hayatlarının amacı yapanlardı. Şimdilerde ise eşya üretim sektöründe olduğu gibi,  bilim yönetmenliği ortaya çıkmıştır. Üretim sektöründe çalışan yöneticilerinin fabrikalarda çalışanların her biri gibi,  pazara çıkarılacak ürünün nasıl yapılacağına dair incelikleri bilmeği için doğrudan üretimde iştirak etmeyi gerekmiyor. Yöneticinin iyi yapan özellik, yaklaşık olarak, ürünün satışı ve elde edilen kardır. Bu da doğrudur, çünkü tüketici üreticiden bağımsızdır.

Bilim üreten sektörde üretici, yönetici ve reklamcılar çoğu zaman alıcıdan (bilimi kullananlardan) bağımsızlardır. Eskiden bilim sektöründe büyük miktarda paralar dönmüyordu. Şimdi dönüyor. Eski zamanlar bir bilim üreticisinin değerini diğer bilim üreticileri verirlerdi. Şimdilerde ise yöneticiler ve kendini her hangi bir yolla ünlü saydırmağı becerenler anlasalar da, anlamasalar da bilimsel sonuçları ve bilim adamlarının değerlendirme hakkını ellerinde tutuyorlar. Böyle olduğundan gelişmemiş ülkelerde büyük bilim yöneticisi ve ünlü bilim adamı olmak için aynı zamanda iyi bilim üreticisi olmaya ve bilimin ne olduğunu anlamağa hiç gerek kalmıyor. Torpil varsa ülkenin bilimini ve eğitimini istediğin (hiç bilmediğin) dere tepeye yönlendirebilirsin.

Böyle olumsuz davranışların yaygın olduğu ülkelerde bilimlerin hangi yönde nasıl geliştiğini pek bilmeyen insanlar yaygın olarak eğitim, bilim ve teknoloji üretimi yapan kurumların başlarında yer alıyorlar veya özellikle getirilirler. Böyle yöneticiler bilim sonuçlarına değer vermeyi pek bilmezler ve sonuç olarak makale ve yanıt sayısı ön plana çıkar. Böyle ortamda milyonlarca insan ve büyük sermaye bilime haykırı olan işlere yönetilir ve hükümetler gelişmekten konuşmak fırsatı buluyorlar. Doğal olarak böyle ortamlarda eğitim ve bilimle fazla ilgilenmeyen kurumlarda ve daha iyi bilim adamları çalışma imkanlarını kaybeden üniversitelerde ön plana türban çıkmış olur. Kötü eğitim olan ülkelerde doğal olarak ideoloji ve inançlar baskın rol oynarlar ve bunlarda mutlak kardeş çatışmalarına yol açar. Sonuç olarak bilim sonuçları elde eden insanlar yerine profesör sayısını artırmakla uğraşılır ise, eğitim yerine bilgi (doğru ve yanlış olanı) ezberletilir ise, gelişmiş bir toplum yolunda bir adım atılmış olamaz ve bunun da Müslüman olmakla pek bir ilişkisi yoktur. Aynı şekilde solcu ve sağcı olup olmamasıyla bir alakası olmadığı gibi.

Eskiden bir Batı Alman Doğu Almanyalı ile görüştüğü zaman sormuş: Neden batı ülkeleri içinde biz ve doğu ülkeleri içinde siz en gelişmiş ülkeleriz. Cevap hemen hazırdır: Çünkü siz de biz de Almanız.

 

4. Farkı ne?

Bundan yaklaşık 28 yıl önce, ilköğretim öğrencisi olan kızımın müzik dersi için piyanoda çaldığı parçayı defalarca dinlemiştim. Müziğin sesini duyan komşumuzun kızı, bize gelerek rahatsız olduğunu söylemişti ve rahatsızlığının nedeni olarak da kızımın bir tuşa eksik vurmasını belirtmişti! Benim için piyanonun kaç tuşun olmasının ve müzik çanılar iken kaçına yanlışlıkla basıldığının önemi yok idi. Farkı nedir? Gerçekte tuşların hepsine gerekli zamanlarda vurulması gerekir, yoksa müzik olmuyor diyorlar. Aynen bu örnekteki gibi fizikte (bilim, teknoloji ve yaşamda karşılaştığımız çok şeyde) de doğadaki nesnelere ve süreçlere duyarlı olmak gerekir. Kültürel seviye düşük olan toplumlarda güçlü ve güçsüz insanlar arasında çok fark görünmektedir, eğitim, bilim ve kültür farkına pek önem verilmiyor. Gelişmiş ülkelerde ise bunun tam tersi görünmektedir.

Biliyoruz ki, göz, kulak, ağız ve burunlarıyla canlılar doğada çok küçük farklılıkları olan renkleri, şekilleri, sesleri ve kokuları ayırt edebilirler. Bilindiği gibi duyulara ait olan bu özellikler hayvanlarda insanlara göre oldukça gelişmiştir (koşma, yüzme, koku alma,…). İlginç olan, hayvanların bazılarının da, insanlar gibi, ağırlık ve hız (rüzgar etkisi de dahil) gibi niceliklerin,  hem bir büyüklüğü hem de yönü (skaler ve vektörel nicelikler) olduğunun farkında olmalarıdır. Buna benzer olarak,  insanların bildikleri basit,  ama önemli bilgilere sahip olmasaydılar, özellikle avlanma sırasında oldukça zorlanırlardı. Görüntüler, sesler, kokular gibi fark ettirici etmenler,  yaşamda insan hayatını kolaylaştırıcı ve geliştirici bir röle sahiptir. Elbette burada söz konusu hayatı kolaylaştıran bir etmen olarak,  tarım ve endüstriden söz etmiyoruz.

Sirkte ayıların bisiklet ve paten kullandıklarını herkes görmüştür. Onlar bisikleti ve pateni üretmemişler, ama bizler üretmeyi biliyoruz ve bu da hayvanlardan daha fazla gelişmemizi gösteren bir örnekti. Avrupalılar, Yahudiler ve Japonlar bilimin ve yeni teknolojilerin üreticisidirler. Diğer toplumlar pratik olarak bunları üretmiyorlar, ama bunların basit halde olanlarını kullanmağı öğrenmişler ve teknoloji ürünlerin kopyalarını fabrikalarda üretiyorlar. İşte toplumlar arasındaki farklar bu kadar fazla. Ama böyle farkları, gelişmemiş toplumlar pek önemsememektedirler ve çok da bunun farkında bile değiller.

Doğada gelişen tüm olaylar ve süreçler arasındaki farklar bizim duygu organlarımızla fark edebildiğimizden çok daha fazladır. İşte insanı da hayvanlardan üstün hale getiren bugünkü yaşamımızda, duygu organlarımızla fark edemediğimiz bu ayrıntıları ortaya çıkarmakla oluşmuştur. İnsanlar arasındaki üstünlükte, yine bu ayrıntıları en iyi şekilde ortaya çıkaran eğitim, bilim ve teknoloji gibi genel olarak kültürel seviyeye bağlı olmaktadır. Doğadaki olay ve süreçleri anlayarak ve yaşamını daha iyi hale getirmek için onları kullanan toplumlar her zaman güçlü olmayı başarabilmişlerdir. Ama unutmamak gerekir ki insanlar da kendilerinden çok daha önce dünyaya gelen hayvanlardan bir şeyler öğrenmişlerdir.

Şehirlerde bir yaşından küçük olan kedilerin ve köpeklerin trafikte sokakları 5-7 yaşında çocuklardan daha güvenli şekilde geçtiklerini biliyoruz. Gözleri olmayan ve yalnızca bir-iki hafta kadar ömürleri olan karıncaların yaşamları ile ilgili olan örneklerin bazılarını hatırlamakta da yarar vardır. Masanın üstündeki bala, karıncalar ulaşamasınlar diye masanın ayaklarını içi su dolu kaplara koymuşlar. Karıncalar bala ulaşmak için duvardan yürüyerek odanın tavanına çıkmışlar ve oradan kendilerini masanın üstüne bırakmışlar. Balı aldıktan sonra masanın üstünden, sudan uzak yerlere kendilerini bırakarak yuvalarının yolunu tutmuşlar!

Karıncalar birbirlerine akrabalık bağı ile bağlı, büyük (bazen 100 milyona yakın sayıda) toplumlar şeklinde yerin 6-10 metre kadar derinliklerinde, birbirlerine geçit yolları olan yuvalar kurabilirler. Öyle yuvalar kurarlar ki, onların yaşam alanlarına sel suları bile girmiyor! Onlar, yuvalarında bazı bitkilerin yapraklarının üzerinde mantar üretirler. Sakatlanmış akrabalarına yemek verirler ve göç ederken onları yanlarında taşırlar. Genelde hayvanlarda bir sürü duygusallıklara ve büyük sevgilere rast geliyoruz. Bunlarda insanlığın veya karıncalığın daha üstün olduğunu düşünmeye itiyor. Karıncalar boyutları ile orantıda insanlardan daha yüksek ve büyük hacımda binalar yapabilirler. Kurtlar ve kuğu kuşları insanlardan daha duygusal, daha merhametli ve daha sadık olabilirler. Ama hiçbir hayvan soyut şekilde düşünemez, yeni bilgiler elde ederler, ama bilim üretmezler ve bilimsel düşünceye sahip olamazlar.

Böylece hayvanlar doğduktan hemen sonra insanlardan çok daha becerikli olurlar. Ama insanlarda ise çok daha fazla gelişme potansiyeli vardır. Topluma ve aileye aynı zamanda yararlı olan beceriklilik potansiyeline zekilik deyebiliriz. Doğal olarak bu potansiyel (zekilik) de milletten millete çok büyük fark etmiyorsa da, insandan insana çok fazla değişir. Doğru eğitim bu farkları çok daha ileri götürür. Zaten insandan insana zekâ çok değişmeseydi bu kavrama gerek de kalmazdı. Zeki olmanın büyüklüğü ve yönü de doğadaki her bir şey gibi gelişir ve değişir.

Toplumun ilgisini çekmeyen bir şey toplumda gelişmesi çok zor gerçekleşir. Her hangi bir alanda çok zeki olmak, insanların diğer yetenekleri gibi toplumun ilgisine, geleneklerine ve zihniyetine (mantalitesine) çok büyük ölçüde bağlıdır. Örneğin dünya satranç şampiyonları genelde Yahudilerdir (ikisi Ermenidir ve biri Yahudi-Ermeni karışığı). Temel bilimlerin ve yeni teknolojilerin % 90’nı üretenler Avrupalıların, Yahudilerin ve Japonların olması da anlaşılmaz bir şey değildir. Son yüzyıllarda bu alanlarda en zeki insanlar bunların içinden çıkması da şaşırtıcı değil. Örneğin Newton’un ve Einstein’ın bu dünyada işe yarayan zekâları herkesinkinden fazla olmuştur. Ama babaannemin diğer dünyada işe yarayacağı zekası onların bu zekalarından da fazla olabilir. Biz ise burada Dr. Faruk Saleem gibi bu dünyada ve temel (fen) bilimleri ve yeni teknolojiler üretimi için işe yarayan zekanı ve başarıları tartışmaktayız.

Doğa bilimlerinden en gelişmişi fiziktir. Sonra sırası ile kimya ve biyoloji geliyorlar.

Her bir bilim dalında ne kadar matematik varsa, kesinlikle bir o kadar da gerçek vardır.

İmmanuel Kant  (1724–1804)

Kant’ın bu fikri şimdi de geçerlidir, ama Einstein’ın söylediklerini göz önünde bulundurmak şartı ile.

Matematikçi istediğini söyleyebilir, ama fizikçi biraz olsun aklı başında olmalıdır.

Josiah Gibbs  (1839–1903)

Gerçek deneylerle test edilenlerdir.

Albert Einstein (1879–1955)

Böylece doğa kanunları matematiksel formüllerle ifade olunmalı ve deney (gözlem) ile test edilmeliler, yoksa onlar doğa bilimleri ile ilişkilerini kaybederler. Bu kriterleri de fizik en fazla ödediği (temin ettiği) için doğa bilimleri içinde en gelişmişi fizik sayılır. Ama bu fiziğin en önemli doğa bilimi olduğu anlamına gelmez. Fiziğin de en fazla gelişmiş olması onun yeni teknolojiler üretiminde en büyük rol almasını temin ediyor. Matematik ise temel (fen) bilimidir, ama o doğa bilimi değil, ama doğa bilimlerinin aracıdır.

Hayvanlarında vektör ve skaler niceliklerin olduklarını bilmelerini yukarıda hatırlattık. Şimdi maymunların ve papağanların ezberci-matematik bilgilerine bağlı örneklere bakalım: Maymunlar ve üniversite örgencileri bilgisayar ekranında gördükleri 1’den 8’e kadar rakamların her hangisini görünmesinden hemen sonra uygun klavyeyi en çabuk basmakta yarışmışlar. Maymunlar bu işte daha becerikli olmuşlar. Farklı geometrik figürler şeklinde olan 6-7 cisim papağan karşısına koyulur. Ayni figürler şeklinde ve boyutlarda duvarda girintili yerler yapılmıştır. Papağan hiç yanlışlık yapmadan yerdeki figürleri hemen duvardaki yerlerine yerleştiriyor. Diğer bir denemede üniversite öğrencilerine ve papağana biri birine geçirilmiş eğik halkalar verilir. Topolojisi basit olmayan bu halkaları biri birinden ayırmakta papağan daha başarılı oluyor. Üçkâğıtçıların bardakları masa üstünde kaydırması oyununda papağanı kandırmaları imkânsızdır, çünkü izlediği eşyanın hareketini çok büyük hızla izleyebilir. Böylece bizim eğitim sisteminin çocuklara kazandırmak amaçladığı hız ve hafızanın bazı yönlerinin hayvanlarda çok gelişmiş olduğunu görüyoruz.

Bilgisayar devrinde doğa bilimleri ve yeni teknoloji üretenler için çok güçlü hafızaya ve büyük hacımda bilgiyi kafasında tutmak gibi bir yeteneğe pek ihtiyaç yoktur. Çok daha önemli olan, hiç kiminse yapamadığı yüksek seviyede deney (gözlem) yapabilmek, çok küçük hatalarla yeni bilgilere ulaşmak ve daha da önemlisi yeni bilgileri diğerleri ile bir araya getirerek genelleştirmeler yapabilmek ve son olarak, matematiğe dayanan yeni teoriler kurabilmektir.

Çok zor anlaşılan ve birinin diğeriyle hiç bir bağlantısı gözükmeyen olaylar arasında ortak temel yanlar görmek

ne kadar güzel bir duygudur.

Albert Einstein  (1879–1955)

Toplumların damak tatları (örneğin birileri inek eti, diğerleri köpek eti ve böcek yemekten hoşlanırlar), kulak zevki (örneğin davul veya senfoni orkestrası dinlemek) görüntü güzelliği (örneğin dansözlere veya en önemli matematik formüllerine bakmak) çok farklıdırlar. Birleri doğayı anlamak için fedakârlık yaparken, diğerleri ise mal varlığını artırmak için ellerinden geleni yapar. Böyle olduğundan farklı ülkelerin profesörleri de çok farklı bilimsel seviyelere ulaşırlar.

Bize benzer ülkelerde ve dünyanın bütün gelişmemiş ülkelerinde bilim ve bilgi adeta karıştırılmaktadır. Çok bilgi elde etmek için çok okumak, ezberlemek, gerekli yöntemleri öğrenmekle bilinen bilgilere benzer bilimsel veriler almak ve bilinen denklemleri bilinen yöntemlerle çözmek yeterlidir. Bilim yapmak ise bilinmeyen türden bilgiler elde etmek, farklı bilgileri bir temele oturtarak genelleştirmek, yeni süreçleri ve yeni olayları anlatmak, yeni çözüm yöntemleri ve yeni tür denklemler elde etmektir. Örneğin bizim ülkede, gelişmeyen diğer ülkelerdeki gibi, bilim akademisinden başlayarak hiçbir kurumda bilime yapılan katkı doğru şekilde değerlendirilmemektedir. Bu da onların bilimle bilginin farkının ne olduğunun pek bilinmediğinin bir göstergesidir.

Genelde bilim adamları dediğimiz insanlar bütün dünyada bilgi toplar ve bunların büyük çoğunluğu ömrü boyunca doğrudan bilim yapmazlar. Cihazların gereksiz gürültüleri oldukları gibi bilimin de benzer bir gürültüsü vardır ve bu seviyede çalışan bilim adamı çoktur. Gelişmiş ülkelerde bilimde boş yere gürültü yapan bilim adamlarını (yayın sayısından bağımsız olarak) belirleyip uzaklaştırmaktadırlar. Ama gelişmekte olan ülkelerde bu gürültücüler çok önemli konumlara kolayca gelmektedir ve kendilerine benzer insanları da üretmektedirler. Keşke yalnızca böyle olsaydı. Onlar iyi çalışabilen, bilime katkıda bulunacak potansiyeli olanların çalışmalarını da engellemektedirler. Bilimsel çalışma, bilime katkısı olan sonuç içermelidir. Bunun içinde çalışmanın temelinde ya öncekilere benzemeyen yeni veri, ya da yeni bir önemli fikir olmalıdır. Bunlar yok ise, bilimsel çalışmalarda kullanılan veriler veya matematiksel hesaplamalar bilime yenilik getiren sonuçlar içeremezler. O profesör ile bu profesör arasında babaannem için farkı yok idi. Gelişmekte olan ülkelerin bilim ve eğitimi yönetenler için de genelde profesörler arasında bilim ve eğitim açısından pek farkı yoktur. Ama gelişmiş ülkelerde bilim yapanla bilgi toplayan arasında fark çok fazladır.

Bizim eğitimimiz ezberciliğe dayanmaktadır ve bu durum her tür bilimsel düşünceyi engellemektedir. Ezbercilik hafızayı güçlendirir, geniş bilgi sahibi olmakta yardımcı olur. Ama bu sistemde yetişen insanlar genelde, profesör olsalar da bile bilimsel düşünceleri yeterince gelişemez ve bilgileri güvenli olamaz. Hiçbir zaman insanın hafızasının basit bilgisayarınki gibi bile kapsamlı, güvenli ve faydalı olamaz. Hafıza farklı şekilde (görüntü, koku, ses) hayvanlarda da çok gelişmiştir. Uzun zaman kalıcı olan hafıza bazı malzemelerde de vardır.

Bilindiği gibi gerçek bilgi sahibi olmak ve bilimsel düşünceyi geliştirmek bizim gibi toplumlarda hiçbir zaman ön plana çıkmamaktadır. Herkes sadece diploma peşindedir. Diğer yandan biliyoruz ki, en iyi bilim adamları, matematikte ve fizikteki en büyük buluşlarını 22-26 yaşları arasında yapmışlardır. Örneğin Einstein (1879–1955) 24 yaşında yaptığı çalışması için Nobel ödülü almış ve 25 yaşında yaptığı iş ile dünyanın en büyük bilim adamı olduğunu ispatlamıştır. Fransız matematikçi ve astronom Alexis-Clod Clero (18. yüzyıl) Paris Akademisi’nde ilk bildirisini sunduğunda 12 yaşındaydı. Fizik ve matematik konularında en büyük işleri yapmış kişilerden bazıları, ilk bilimsel makalelerini 13–14 yaşlarında yazmışlardır (örneğin Maxwell ve Hamilton).  Adını matematik tarihine yazdıranlar içinde,  21 yaşında düelloda öldürülmüş Evariste Galois (1811–1832) de vardır. İki yaşında kitap okumaya başlayan ünlü fizikçi Thomas Young (1902-1984), içlerinde Türkçe ve Arapça’nın da bulunduğu yaklaşık on dil biliyordu ve 23 yaşında tıpta doktora yapmıştı. Dirac Paul (1902-1984) ve Heisenberg Werner (1901–1976) gibi dehalar da böyle genç yaşlarında zirveye ulaşmışlardır. Son 500 yılda şimdiki gelişmemiş (gelişmekte olan) ülkelerde bunlar gibi değil, bunlara yakın seviyede bile bilim adamı yetişmemiştir. Türkiye’de hafızası bunlarınkinden çok daha fazla gelişmiş çok sayıda gençler bulunurlar, ama bilimsel düşünce gelişmediğinde bu hafızada pek bir işe yaramamıştır.

Acaba Müslümanların kendi ülkelerindeki sayısı 100 kere, üniversitelerinin sayısı da 200 kere artmış olsa, gelecek yüz yılda bilim ve yeni teknoloji üretiminde 12-14 milyon Yahudi’ye ulaşabilirdiler mi? Kesinlikle hayır. Çünkü onlara ulaşmak için Avrupalıların, Japonların ve Yahudilerin bilime ve eğitime, bunları üreten insanlara olan saygılarını kabul etmeleri gerekir. Bu özellik yaşam tarzına dönüşmelidir. Buna ise bizim ihtiyacımız yok seviyesindedir, çünkü biz böyle daha mutluyuz.

Bilindiği gibi gelişmiş ülkeler (gelişmekte hızla mesafe alan Rusya ve Çin’de) hızla genetik silahlar üretiyorlar ve onları geliştiriyorlar. Dünyadaki iklim değişikliği, yakıt ve doğal malzemelerin tükenmesi ve insan nüfuzunun hızla artmış olması, gelişmiş ülkeleri insanların sayısını belirli seviyede tutmak ve türlerini değiştirmek fikrine götürmüştür. Bu silahları üretebilen bazı ülkelerin milletleri için tehlike yaratmadan kullanılması için 5-10 yıl gibi bir zaman gerekmektedir. Bu zaman içinde gelişmemiş ülkelerde yaşam koşulları (iklim, ekonomik ve sağlık) daha da kötüleşecektir. Bilindiği gibi Güzey Amerika’da yaklaşık 450 milyon insandan yaklaşık 350 milyonu ABD ve Kanada’da yaşıyor. Güney Amerikanın nüfuzu yaklaşık 370, Avrupa’nın (Rusya dahil) 650, Afrika’nın 650 ve Avustralya da 40 milyondur. Dünyanın yaklaşık 7 milyar nüfuzunun çoğu Asya’da yaşıyor ve bunların çoğu Evreni yaratan bir Allaha inanmamaktadır. Hıristiyanların yaklaşık 850 milyonu gelişmiş ve diğer kısmı da gelişmesi yaklaşık Türkiye seviyede olan ülkelerde yaşıyorlar. Dünyadaki nüfusun Allah’a inananlar içindekilerden, çok kötü durumda yaşayanların çoğu Müslüman ve çok az kısmı Hıristiyanlardır (Afrikalılar). İyi ki bu dünyada yapılanlar ve yapılacaklar diğer dünyanı ve cennete gitmek için gereken kuralları etkilemiyor.

Temel bilimler ve yeni teknolojiler üretiminde Müslümanlar diğer inançlılardan çok geride kalmışlar ve bu süreç hızlanarak devam etmektedir. Teknolojinin bütün alanlarda gelişmesi ev hayvanlarının bile yaşamını değiştirmiştir. Onlar yeni tür gıdalar kullanıyorlar, TV de görüntü görüyorlar ve sesli teknolojiler dinlenen ortamlarda bulunurlar. Dünyanın büyük kısmında bilimin ve teknolojinin gelişmesi insan sayısının ve insanlar arasındaki yaşam seviyesinin çok artmasına neden olmuştur. Şimdi cep telefonu kullananların da, yazında yemek için bir domates bulamayanlarında sayı çok fazla. Güney Kafkaslarda insanların çoğu 20-100 yıl bundan önce şimdikinden çok daha iyi beslenirlerdi. Bunlarında dinlerle bağlantısı yoktur. Ama bu ve diğer olumsuz olayların ve süreçlerin nedeninin temel bilimlerin ve teknolojilerin gelişmesinin olmadığı bilinmektedir. Tam tersi, yaşamımızın iyi tarafları bu gelişmelere bağlılar.

Matematik tamamen insan mantığına dayanan bir bilimdir. Mantığı en fazla geliştiren matematiktir ve en güçlü mantık matematiğe ve teorik fiziğe büyük katkıda bulunanlarda olmuştur. Doğadaki gerçekleri en fazla ortaya çıkaranlar ve anlayanlar fizikçiler olmuştur. Mantık insanların bildiklerine ve düşüncelerine bağlı olduğundan onun ürünleri ne kadar mükemmel olursa olsun doğadaki gerçekleri ortaya çıkarmayabilir. Bütün yöneticilerin de ulaştıkları belgelerden ve dinlediklerinden doğru sonuçlara varmakları ve diğerlerini etkilemekleri için güçlü mantığa ihtiyaçları vardır. Acaba mantığı ve düşünceni geliştiren temel bilimler okullarda yalnızca ezberletilirse insanların düşünce kapasiteleri ve güçleri nerelere ulaşabilir? Bir daha hatırlatalım. Şimdilerde ülkelerin kalkınmasının  % 76’sı temel bilimlerin ve onlara bağlı olan yeni teknolojiler üretiminin gelişmesine bağlıdır ve yalnız  % 5’i topraklarının zenginliklerine!

Kalitesiz eğitim ve bilim toplumun alt kesimlerinde yaşayan insanların ekonomik, sağlık ve genelde yaşamına çok kötü etkiler yapmaktadır. Diğer yandan böyle durum yüksek kesimlerdeki rahat ve zengin yaşamına, aşağıdakileri ezmeye ve ezilenlerin gözünde onları düşünen “büyük” adam olmalarına imkanı yaratıyor.

Türkiye’deki gazeteciler arasında şöyle bir yaygın fikir vardır. Gazetelerde yayınlanan makalelerin seviyesi buradaki 14 yaşında olan çocukların ortalama zeka seviyesini aşmamalıdır. Genelde bir makale okurun 2 dakikadan daha fazla zamanını almamalıdır. 2008 yılının yaklaşık 17-18 Ağustosunda öğretim üyesi olan AKP kadın milletvekili TV de ilgimi çeken bir durumu sanki şöyle anlattı: Politikacılar mitinglerde halka hitap ederken kullandıkları cümleler 6-8 yaşında çocuğun anlaması şekilde olmalıdır. Bu benim bazı şeyleri anlamama neden oldu. Örneğin seçimden önce DSP başkanı diyordu ki “biz Cumhurbaşkanını karşılıklı anlaşma ile seçmeliyiz. Başkan bir kadın ve Meclis dışından olsa iyi olur.” Ben böyle cümleleri hiç anlamıyorum, çünkü 6 ve hatta 14 yaşlı çocukların en zekisinden bile daha bilinçli ve derin düşünen olabilirim. Ama bende TV de ciddi programları yöneten kadınların problemleri daha derinden ve objektif incelediklerini biliyorum.

Benim kesin şekilde bildiklerimden biri de şudur. Kesin şekilde olmayan problemleri ve yüzeysel konuşmaları dinleyen insanlar gerekli seviyeye kadar gelişemezler. Böyle ortamda çok kesin ve kapsamlı düşünceli kişiler de yetişemezler. Bunlar gelişmiş ülkelerin insanları için büyük kusurladır. Ama kaliteli eğitim, bilim ve yeni teknoloji üretimine katkıda bulunmayan toplumlar için, yani inançlardan bağımsız olarak dünyanın yaklaşık hepsi için, bunların pek bir önemli kusurun olmadığını söyleyebiliriz.

İster bitki, ister hayvan, isterse insanlar için geçerli olan bir gerçek bilinmektedir. Devamlı olarak çalışmayan ve pek ihtiyacı bulunmayan organizma gelişmez. Böyle organizmalar körelir ve fonksiyonlarını kayıp eder. Çok çalışan organizma ise gelişir ve bu gelişmeler en fazla gençlik zamanında kendini gösterir. Ben hep kalkınmanın en önemli temelinden, temel bilimler ve teknolojiler üretimi için gerekli olan düşünce kapasitesinin olduğunu söylüyorum. Yani konumuz olan ve Yahudileri (Avrupalıları ve Japonları da) bu kadar güçlü yapan düşünceden konuşuyorum. Bu milletler ve toplumlar Rönesans yıllarından beri devamlı olarak kaliteli eğitime ve bilime ihtiyaç duymuşlar ve bu yöndeki düşüncelerini geliştirmişler. Bizlerde ise doğayı anlamak, bitkileri ve hayvanları öğrenmek isteği pek olmamıştır. Bizlerde doğanın felsefesi bile gelişmemiş. Bizler iyi ve kötü eğitim ve bilim arasındaki farkı görmek duygusu bile pek gelişmemiştir. Bunların da inançlarla pek bağlantısı yoktur. İnsanlar ne ölçüde inançlarına bağlılarsa bir o kadar da ideolojilere ve geleneklerine bağlılar. Gelişmiş ülkelerde insanların bu özelliklere tutkunlukları az olduğundan ibadet ve dua yaptıkları yerler sayısı, bayraklar, heykeller ve portreler az oluyorlar.

Dönelim Dr. Faruk Saleem’in yazısına. O çok doğru olarak göstermiştir: “Soru: Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür? Cevap: Eğitim (Sorgulayıcı, araştırıcı, yaratıcı). Buna ekleyelim; yapıcı ve toplum düşüncesinin gelişmiş olması.

Soru: Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür? Cevap: “Yanlış eğitim veya sıfır eğitim (Din eksenli, sorgusuz, araştırmasız, ezberci.)

Sonuç: İslam dünyası bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur. Bunlara yapıcı olmamayı,  kıskançlığı, çıkarcılığı, bilimsel düşünceye ve doğru bilgilere yeterli ihtiyacın olmamasını da eklemek gerekir.