Küreselleşme ve Bilgi Toplumu

Giriş

İçinde yaşadığımız dünyanın son zamanlardaki en önemli olgusu küreselleşme olgusudur. İnsan ve toplumların yeryüzünde olup bitenlerden giderek daha çok haberdar olmaları, birbirlerinin eylem ve deneyimlerinden etkilenmeleri, bunları paylaşmaları ve yaymaları ile ortaya çıkan süreci her defasında yeniden irdelemek gerekir. Zira küreselleşme kavramı yeni bir kavram olmasına ve bugüne kadar hakkında çok şey yazılmasına karşın halen devam eden bir süreçtir (Balay, 2004).

Toplum yapısında meydana gelen gelişmeler; nüfusun farklılaşması, ekonomik dönüşüm, aile biçimleri ve yaşam tarzlarının değişmesi küreselleşmenin yol açtığı önemli değişim konularından sadece bazılarıdır. Bütün bunlar bilginin küresel düzeyde paylaşımı ve yayılması ile yakından ilişkili görünmektedir (Balay, 2004). Bu çalışma, küreselleşme ile ortaya çıkan eğitim ve okul süreçlerinde meydana gelen bir takım değişme ve gelişmeleri betimlemek ve tartışmaktır. Bu çalışmada, “bilgi toplumu” kavramı, küreselleşme ile birlikte anıldığından ve onun bir parçasını teşkil etmesinden dolayı, bu çalışmada küreselleşme kavramı ile birlikte irdelenmiştir.

Küreselleşme

Bilgi çağı organizasyonlarının aynı sektördeki rakip organizasyonların önünde olma kriterleri, sahip oldukları yararlı bilgi ve onu kullanma derecesi ile ilişkilendirilmektedir. Bilgi teknolojileri aracılığıyla bilgi yaygın be herkesin sahip olabileceği bir nitelik kazanmıştır. Organizasyonların biçimlendirdiği ekonomik yaşamda, bu niteliksel değişim küreselleşme olarak algılanmaktadır (Öğüt, 2001: 31).

“Globalleşme” ya da bir diğer ifade ile “küreselleşme” konusu son zamanlarda çokça tartışılan bir konu olma özelliği göstermektedir (Stegger, 2004; Sönmez, 2004; Çınar, 2009). Kimileri, bu tanımlamaya şiddetle muhalefet ederken, kimileri ise olumlu bir tavır geliştirmektedir. Kimileri, “küreselleşme” denen kavramdan çok fazla korkmakta, kimileri ise bu kavrama büyük bir sevgi ve umut ile yaklaşmaktadır. Esasında, küreselleşme kavramı konusunda toplumumuzda tam net ve açık bir anlayış halen mevcut değildir. Yılmaz & Horzum’a (2005) göre, küreselleşme, karşı çıkanlar olduğu kadar onu destekleyenleri de olan bir olgu olarak hayatımızda yer almaktadır. Küreselleşme denildiği zaman akla gelen kavramlar; dünyanın ekonomik olarak büyük bir pazar haline gelmesi, teknolojik gelişmelerin insan hayatına etkisi, kültürel değişimler, popüler kültür ve benzeri kavramlardır.  Küreselleşme, en geniş anlamıyla, dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen sosyal, siyasal veya ekonomik olayın yakın ya da uzaktaki başka yerlerinde de kendisini hissettirmesi şeklinde tanımlanmaktadır (Oktay, 2001: 20). Kaçmazoğlu’na (2002) göre ise küreselleşme, dünya ölçeğinde ekonomik, siyasal ve kültürel bütünleşme, fikirlerin, görüşlerin, pratiklerin, teknolojilerin küresel düzeyde kullanılması, sermaye dolaşımının evrenselleşmesi, ulus-devlet sınırlarını aşan yeni ilişki ve etkileşim biçimlerinin ortaya çıkması, mekanların yakınlaşması, dünyanın küçülmesi, sınırsız rekabet, serbest dolaşım, pazarın dünya ölçeğinde büyümesi ve ulusal sınırların dışına çıkması, kısaca dünyanın tek pazar haline gelmesidir.

Kürselleşmeye yönelik, olumlu ve olumsuz tutumlar söz konusudur (Balay, 2004; Stegger, 2004). Tural (2004), küreselleşmeyi farklı boyutlarda olumlayan ve olumsuzlayan görüşlerin olduğu gerçeğini aktarmaktadır. Olumlu söylemlerden ilkine göre toplumlardaki eşitsizliklerin kaynağı yapısal değil, bireyseldir. Bireyin işsizliğinden ekonomik süreçler değil, değişime uyum sağlayamayan birey sorumludur. İkinci olumlu söylem, dikkati adalet kavramına yöneltmektedir. Buna göre küreselleşen dünyaya uyum sağlayamayan bireylerin gerçekte hak etmedikleri “refah hakları” savunulduğu sürece, ekonomik girişimcilik engellenir. Bu durum sorunlu adalet kavramının sürekli biçimde beslenmesine neden olur. Üçüncü olumlu söylem, dikkati daha çok devletin toplumsal ve ekonomik yaşamı düzenleme işlevine yöneltmektedir. Bu söyleme göre devlet, toplumsal ve ekonomik yaşamı düzenleme işlevini ne ölçüde aza indirip, bunu büyük ölçüde bireysel fırsat eşitliğine dayalı ahlak ilkesi çerçevesinde değerlendirirse o ölçüde demokratik olabilir. Böylece demokratik devlet, daha çok “bireycilik” ve özgürlük anlayışı ile daha az devlet müdahalesinin gerektirdiği özelliklere sahip olarak, bireyler için daha fazla yararlar sağlayabilir.

Diğer yandan küreselleşmeyi olumsuzlayan söylemler de vardır. Küreselleşmeyi olumsuzlayan birinci söylem, onu “ideolojik bir kurgu” olarak değerlendirmektedir. Bu söyleme göre küreselleşme, küresel sermeyenin ve serbest pazarın dünya üzerindeki egemenliğini pekiştirmeye yarayan ideolojik bir araçtır. Bu haliyle küreselleşme karşı konulması gereken bir süreç olarak öne çıkmaktadır. İkinci olumsuz söylem, küreselleşmenin kültürel boyutuna vurgu yapmaktadır. Buna göre küreselleşme, Batı değer ve yaşam biçimlerinin hakim olduğu tek bir dünya yaratarak, dünya ölçeğinde kültürel birörnekliği niteleyen bir süreç olması nedeniyle olumsuz olarak değerlendirilmektedir. Küreselleşmeye ilişkin üçüncü olumsuz söylem ise, onun, kendine özgü işleyiş yasaları olan, bağımsız ekonomik bir süreç olduğu görüşüne dayanmaktadır. Bu söyleme göre küreselleşmeyi “kaçınılmaz ve karşı konulmaz bir süreç” olarak görmek demek, küresel sermaye hareketlerine direnmemeyi ve minimal devlet anlayışının yanında yer almayı ifade eder (Balay, 2004: 64).

Küreselleşmeye ilişkin olumlu ve olumsuz söylemler, söz konusu sürecin yarattığı olumlu ve olumsuz etkiler bağlamında daha yakından ele alınabilir. Zira her değişim ve dönüşümün olumlu etkileri olduğu gibi olumsuz etkileri de olabilir.

Bilgi Toplumu

Günümüz toplumu, bugüne kadar bilim ve teknoloji alanında ulaşılan gelişmelere paralel olarak; ilkel toplum, tarım toplumu ve sanayi toplumu aşamalarından geçerek, sanayi ötesi yeni bir toplumun sancılarını yaşamaktadır (Gürsel, 2003: 345). İçinde yaşadığımız, küresel değerlerin ön plana çıktığı ve hızlı bir değişimin yaşandığı dönem; bilgi toplumu, bilgi çağı olarak adlandırılmaktadır. Bilgi teknolojilerindeki hızlı gelişmeler, toplumsal yapıların değişmesine ve yeniden şekillenmesine neden olmaktadır. Yaşanan bu hızlı değişim süreci, beraberinde yeni kavramlar ve olgular getirmiştir (Çalık & Sezgin, 2005). Çağdaş uygarlığın ulaştığı bilgi düzeyini tanımlamada tam bir görüş birliğine henüz varılmış değilse de, son 20 yıl içerisinde bilim ve teknolojideki baş döndürücü gelişmelerin meydana getirdiği bilgi patlaması ve bilgi teknolojilerinin toplumsal ve ekonomik gelişmeye sundukları olanaklar dikkate alındığında, Toffler’in “üçüncü dalga” olarak betimlediği aşamanın “bilgi çağı”, bu dönemin öngördüğü toplumun da “bilgi toplumu” olarak adlandırılması uygun görülmektedir (Özden, 2005). Bilgi toplumu, bilginin temel üretim faktörü olarak değerlendirildiği, bilgi sektöründe etkinlik gösterenlerin çalışanların çoğunluğunu oluşturduğu ve yaşam boyu öğrenmenin kaçınılmaz hale geldiği, bilgi ve teknoloji tabanlı bir toplumsal ve ekonomik aşamadır (Öğüt, 2001).

Bilgi Toplumu ve Eğitim

“Bilgi toplumu” bilginin temel güç ve ona sermaye olduğu, ancak amaç değil araç olduğu ve toplumsal yaşamın her aşamasını aydınlatan, yönlendiren başlıca güç olduğu bir hayat biçimi, bir düşünce biçimidir. Bilgi toplumunun oluşabilmesi temelde “bilgi insan” ve organizasyonlarını bu ise “öğrenen birey” ve “öğrenen organizasyonları” gerektirir. Böylece, bilgi toplumunun temel karakteristiği de “öğrenen toplum olarak şekillenmektedir (Fındıkçı, 1998).

Bilgi toplumuna geçişte önemli rol oynayan unsurlardan biri, tek doğrulu ve mutlak mantığa dayalı pozitivist bakış açısından, pozitivizm sonrası bir döneme geçilmiş olmasıdır. Pozitivizm sonrası oluşan anlayışta, eğitimde ezberciliğin içi boşalmış, ezbercilik anlamsız ve faydasız bir uğraş haline gelmiştir. Bilimsel bilgi, mutlak gerçekliği yansıtmıyorsa, ezberletilmesinin bir anlamı yoktur (Özden, 2005; Erdoğan, 2005). Böyle bir dönemde, geçerli bilginin üretilmesi ve kullanılması önemlidir. Bilgi toplumunda bilgi üretim yerleri, üniversiteler ve akademik araştırma merkezleridir. Bilgi toplumunun bir özelliği, öğrenebilen insandır. Bilgi toplumunda birey, bilim dünyasının verilerini anlamak, yorumlamak, kullanmak, yenilerini ortaya koymak, problem çözme yeteneği kazanmak durumundadır (Çalık & Sezgin, 2005).

Bilgi toplumunda, bireylerin yaratıcı, sorgulayıcı, düşünen ve üretebilen insanlar olmaları gerekir. Eğitim örgütlerinin bilgi toplumundaki rolü değişmektedir. Bilgi çağının eğitimi, yaratıcı ve yenilikçi insanlar yetiştirmeyi temel amaç edinmektedir. Bugün, artık bilginin doğrudan bireye aktarılması değil, bireyin gerek duyduğu bilgilere nasıl ve hangi yollara ulaşacağının öğretilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bu nedenle, üzerinde konuşulan önemli bir kavram da öğrenmeyi öğrenmedir. Birey, nasıl öğreneceğini bilirse, kendisi için gerekli bilgilere en uygun yollardan ulaşabilir (Çalık & Sezgin, 2005).

Bilgi toplumunun yeni üretim dinamikleri, toplumsal yaşamın geleneksel anlayışlarını, yerleşik kurumların yapı ve içeriklerini değiştirdiği gibi eğitim anlayışında da değişikleri gerektirmiştir.

Tablo 1

Sanayi Toplumu Eğitim Paradigması ile Bilgi Toplumu Eğitim Paradigmasının Karşılaştırılması

Sanayi Toplumu Eğitim Paradigması

Bilgi Toplumu Eğitim Paradigması

Sınıflarda yapılan ders

Bireysel araştırma

Pasif özümseme

Çıraklık

Yalnız çalışma

Ekiple öğrenme

Her şeyi bilen öğretmen

Rehber olan öğretmen

Değişmeyen İçerik

Hızla değişen esnek içerik

Homojenlik

Çeşitlilik

(Hesapçıoğlu, 2001)

Küreselleşme ve Eğitim

İnsanlığın yaşamını eğitim yoluyla geliştirdiği kabul edilen evrensel bir gerçekliktir. Eğitim insanın bireysel, çevresel ve sosyal yönlerden başarıya ulaşmasında; barış, özgürlük, sosyal adalet ve evrensel bütünlük ideallerine erişmesinde temel araçtır. Ayrıca eğitim; toplumsal ve ekonomik kalkınmanın da itici bir gücü olarak tüm sektörleri etkilemektedir. Eğitim, insanın bireysel hedeflerine, yaşamsal sorumluluğuna, tüm yetenek ve yaratıcılık potansiyellerinin oluşmasına olanak sağlamaktadır. Bu nedenle eğitimde küresel boyutlarda sürekli bir gelişim ve değişim sağlamak gereklidir (Arslan & Eraslan, 2003).

Eğitimin küreselleşmesi denince genellikle eğitim yöntem, süreç ve yönetiminde gelişmiş ülkelerle entegrasyon olarak anlaşılmaktadır. Ancak eğitimde bu entegrasyon süreci, küreselleşmenin getirdiği sorunların çözümü için yeterli değildir. Eğitim, sadece küreselleşmeye uyum yada entegre sorunu için değil, aynı zamanda küreselleşmenin yarattığı sorunları aşmak için bir araçtır. Toplumların ve bireylerin, küreselleşmenin doğuracağı muhtemel sonuçlara karşılık önlem alabilecek ve değişimlerden yarar sağlayabilecek yetilere sahip olmaları gerekmektedir (Akçay, 2003: 4). O bakımdan, “eğitimin küreselleşmesi” demek, dünyadaki var olan son gelişmelerin izlenmesi ve bunlardan azami ölçüde yararlanılması anlamına gelecektir. Bir başka ifadeyle, küreselleşen eğitim ile yerel düşünen, ancak, küresel hareket eden bireylerin yetiştirilmesi anlamı çıkmaktadır. Elbette ki, eğitimde ifade edilen “küreselleşme” kavramı, yalnızca bireylerin “küresel” bazdaki değerleri alması, onları uygulaması veya onları kendilerine adapte etmesi anlamına gelmemektedir.

Küreselleşen eğitim ile birlikte verilen eğitimin içeriğinde, okulda, öğretmen ve öğrencinin rollerinde de bir takım değişmelerin olması gerekmektedir.  topluma yön ve şekil vermek zorundadır. Küreselleşen dünyanın gereklerini karşılayabilmede başarılı olabilmek için eğitim açısından göz önünde tutulması gereken bazı önemli unsurlar vardır (Çalık & Sezgin, 2005):

1. Eğitim yaşam boyu süren bir etkinlik olmalıdır. Hızlı gelişen teknoloji ve artan bilgi birikimi karşısında, eğitimin yaşam boyu devamı sağlanmalıdır. Bununla birlikte, eğitim süreci içerisinde sadece belirli bilgiler aktarılmamalı, bireyin öğrenme kapasitesi de güçlendirilip geliştirilmelidir.

2. Eğitim, her zaman, her yerde ve yaşamın her alanında olmalıdır. Evde ve işyerinde eğitim imkanları sağlanmalı, sınıflarda olduğu kadar internet ve televizyonda da eğitim etkili şekilde verilmelidir. Bireylerin sürekli öğrenme kapasitelerini geliştirmek için eğitim kurumları ile işletme sektörleri ve toplumun diğer kurumları işbirliği içinde çalışmalıdır.

3. Eğitim, eleştirel düşünmeye, iletişime ve problem çözme becerilerine odaklanmalıdır. Eğitim süreci, yeni sorun ve fırsatlar ortaya çıktığında, bireyleri açık ve eleştirel düşünmeye hazır hale getirmelidir.

4. Öğrenme, toplumun gelişmesinde önemli bir etken olduğu için, eğitim toplumsal gelişmeye yatırım niteliğinde olmalıdır. Bu nedenle toplumlar, sadece maddi sermayeye ve ekonomik alanlara yatırım yapmamalı, aynı zamanda eğitime gereken yatırımı yapmalıdır. Toplumsal bir yatırım özelliği taşıyan eğitim, toplumun gerçeklerinden soyutlanamaz.

5. Eğitim sistemi, öğrencilere küresel bir vatandaşlık anlayışı kazandırmalıdır. Küreselleşen dünyada, bireylerin sadece kendi tarihlerini, kültürlerini ve dillerini öğrenmeleri yeterli olmayacaktır. Global pazar ekonomisinde başarıyla çalışmak, farklı insanların ve kültürlerin özelliklerini bilmeyi gerektirir. Kendi yaşadığı coğrafyanın dışına çıkamayan bireylerin, küreselleşen bir dünyada başarılı olmaları çok zor olacaktır.

6. Eğitim, bireyler ve örgütler arasında ortaklıklar kurma becerisini sağlamalıdır. Eğitim kurumları arasında olduğu kadar, işletme, endüstri ve kamu kuruluşları arasında da, ulusal ve uluslararası düzeyde ortaklıkların kurulması sağlanmalıdır. Bu anlamda, bir eğitim örgütü sadece kendi uzmanlık alanında tek başına kalamaz, toplumun ve dünyanın değişen ihtiyaçlarına cevap vermek zorundadır.

Küreselleşen dünyada, kişisel güvence ünitesi sanayi toplumunda olduğu gibi, zaman zaman bireyin kimliğinin önüne geçirilen meslekler ve ticaret değil, eğitimdir. Yani doğru yapılan bir eğitim, küreselleşen dünyada kişisel güvencenin teminatı olacaktır. Doğru eğitimden kasıt, çağa ve değişimin genel talep ve standartlarına uygun olan eğitimdir. Bu bağlamda eğitim sistemimizin, “gelecekte nasıl bir insan istiyoruz?”, “küreselleşen dünyada insanlarımızı rekabet edebilir düzeye getirmek için onlara hangi becerileri kazandırmamız gerekir?” sorularının sorularak yeniden yapılandırılması zorunlu hale gelmiştir (Çalık & Sezgin, 2005: 58).

Küreselleşme Sürecinde Eğitimdeki Değişim

Küreselleşme hayat ile ilgili her alanı ve kurumu etkilemektedir. Bu kurumlardan birisi de eğitim ve buna bağlı olarak da okullardır, dolayısıyla da “eğitim”dir (Tezcan, 2002).

Çağımız bilgi, bilgisayar, uzay teknoloji gibi isimlerle anılmaktadır. İyi bir eğitim olmaksızın çağa uyum sağlamak mümkün değildir. Eğitimin önemi bu çağda daha da ön plana çıkmıştır. Bu nedenledir ki, çağımız eğitim çağıdır denilebilir. Gelişmekte olan ülkelerin kalkınması için, gelişmiş ülkelerin durumlarını koruma ve daha iyiye gitmeleri için eğitim temel gereksinim olmaktadır. Bir ülkenin kalkınmışlığının temelinde eğitim yatmaktadır. Bu bağlamda, eğitim kurumlan, eğitim programları, vb. nitelikli eğitimin oluşumunda vazgeçilmez unsurlardır (Yıldırım, 2002: 331).

20. Yüzyılın ortalarında başlayan, özellikle son çeyreğinde yoğunlaşan değişmeler, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda olduğu gibi eğitim alanında da değişmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda son yıllarda gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin çoğu, eğitim sistemlerini geliştirmek amacıyla birçok yenilikler yapmıştır. Bu yenilikler, sistem düzeyinde reformları, modern kurumlar oluşturma çabalarını, modern öğretim araç ve gereçlerin sağlanmasını, öğretmenlerin mesleki bilgi ve beceri düzeylerinin yükseltilmesini ve okul yönetiminde yenilikler yoluyla öğretme-öğrenme sürecini geliştirmeye yönelik değişik politika ve uygulamaları kapsamaktadır (Karip, 1996: 245).

Küreselleşme sürecinde toplumunun dinamik ve halen devam eden oluşumlar olduğu dikkate alındığında eğitim, eğitimli insan, öğrenme, okul, okul yöneticisi, öğretmen ve öğrenci gibi kavramların yeniden tartışılması gerekmektedir (Balay, 2004). Küresel çağda eğitim sürecindeki değişimde aşağıdaki hususlar göz önünde bulundurulacaktır (Özden, 2005):

• Bilgiyi temel alan eğitim programları izlenecektir.

• Çocuklara daha fazla düşünme, tartışma ve araştırma ortamı hazırlanacak; böylece, serbest düşünen, tartışan, araştıran ve bulduklarını değerlendirebilen bir toplum yapısı oluşturulacaktır.

• Yetişkinler eğitim süreci dışında bırakılmayacak; eğitim ve teknolojiye uyumları konusunda sürekli eğitilmeleri gerekecektir.

• Dersler ansiklopedik bilgileri yüklemek yerine, konuları ve olayları derinliğine anlamayı ve eleştirel düşünmeyi esas alacaktır.

• Okullar, öğrencileri gelecek için gerekli bilgiyle yüklemek yerine, okulda verilen bilgilerin yaşam boyu yetmeyeceği görüşünden hareketle öğrenmeyi öğrenmeye geçilecektir.

• Eğitimde sadece sözel ve sayısal zekayı geliştirmek yerine, görsel,

kinestetik, ritmik ve benlik gelişimini de içine alan çok yönlü zihin gelişimi hedeflenecektir.

Bilim yapma geleneğindeki paradigmatik değişme ve buna bağlı olarak bilginin doğası hakkında oluşan yeni değerler, öğrenme-öğretme sürecinde de değişmeler meydana getirmiştir. Bu alandaki başlıca değişme, öğrenme ve öğretme sürecindeki ilgi odağının “öğrenme”den yana kaymasıdır. Öğrenme-öğretme hakkındaki yeni bilgiler, öğrenmenin “parmak izi kadar kişisel” olduğunu; uygun öğrenme olanağı sağlandığında herkesin bildiğinin daha fazlasını öğrenebileceğini ortaya koymaktadır (Özden, 2005: 16). Eğitimde ilgi odağının öğrenmeden yana kaymasında toplumsal yapıda meydana gelen değişmeler de etkili olmuştur. Demokratikleşme ve insan hakları alanlarındaki gelişmeler öğrenmenin de demokratikleşmesine, kişinin ilgi, yetenek ve tercihlerinde odaklanmasına, alternatif eğitim programları ve okul çeşitliliğinin artmasına ve öğrenmenin bireyselleşmesine yol açmıştır (Genç & Eryaman, 2007: 91)

Yeni dönemde eğitimde beceri düzeyinin yükselmesi, bireyin kendini yetiştirmesi, geliştirmesi ve bireysel yeteneklerini sonuna kadar kullanması ön plana çıkacaktır. Bireyin bilgiye odaklı bir yaşamı öğrenme, analitik düşünme, sentez yapabilme, sorunları çözme ve etkili iletişim kurma gibi becerilere sahip olması beklenmektedir. Hızla çoğalan bilgi karşısında, her şeyi bilmek yerine, hangi bilgiyi nereden ve nasıl sağlayacağını bilen, seçici davranan, yani öğrenmeyi öğrenen insana gereksinim duyulacaktır (Numanoğlu, 1999: 333).

Alvin Toffler’ın “Geleceğin cahili, okuyamayan değil; nasıl öğreneceğini bilmeyen kişi olacaktır” sözü, öğrenme yol ve yöntemlerini bilmenin yeni dönemdeki önemini açıkça ortaya koymaktadır (Boydak, 2001). Bütün bunlar, gelecekte birey ve toplumların şekillenmesinde en belirleyici etkenin bilgi olacağını göstermektedir. Yine Toffler’ın (1992), “ilk çağlarda güçlü olan, endüstri çağında zengin olan kazanırdı; bilgi çağında ise bilgili olan kazanacaktır” sözü, önümüzdeki dönemde bireyin, kurumun veya toplumun başarısının bilgiyi üretme ve kullanmadaki etkinliğine bağlı olacağını göstermektedir (Yıldırım, 2001). Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişte eğitimde yaşanan değişmelere ilişkin özet bilgiler Tablo 2’de verilmektedir.

Tablo 2

Değişen Eğitim Modeli

Ölçütler

Sanayi Toplumu Eğitim Modeli

Bilgi Toplumu Eğitim Modeli

Öğretmenin Rolü

Her şeyi bilen öğretmen, bilgi aktarıcı, alanında uzman

Yönlendirici, yol gösterici öğretmen

Öğrencinin Rolü

Dinleyici, edilgen, bireysel çalışma

Aktif, işbirliğine dayalı takım çalışması

Yöneticinin Rolü

Yönetim lideri

Öğretim-yönetim lideri

Öğrenme Yöntemi

Sınıfta öğrenme

Kişisel araştırma

Öğrenme Şekli

Bireysel çalışmayla öğrenme

Takım çalışmasıyla öğrenme

Eğitim Programları

Standart eğitim programları

Değişken eğitim programları

Çalışan Geliştirme

Hizmet-içi eğitim

Örgütsel öğrenme

Başarı Ölçütü

Ezberlenmiş bilgi aktarımının esas alınması

Kavramları çok boyutlu olarak tanımlayabilme

(Aytaç, 1999: 75)

Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişte eğitim modelleri önemli değişiklikler göstermektedir. Buna göre bilgi toplumuna geçişte, yol gösterici öğretmen, takım çalışmasıyla öğrenen öğrenci, öğretim-yönetim liderliğine dayalı yöneticilik, kişisel araştırmaya dayalı öğrenme yöntemi, değişken eğitim programları, örgütsel öğrenme ve çok boyutlu kavramsal öğrenme ölçütü önemli hale gelmektedir (Balay, 2004).

Bir diğer taraftan, bilgisayar, enformasyon ve internet teknolojisinin gelişmesi ile birlikte, artık bireyler yalnızca sınıfta ve öğretmenden öğrenmemektedirler. Yani, öğrenciler öğrenme kaynaklarında da bir değişim kaydedilmektedir. Öğrenciler, ifade edilen teknoloji sayesinde daha farklı bir sosyal çevre içerisine gitmekte; artık, dünyanın her ucundan bireylerle sosyal etkileşim ve iletişime girebilmektedirler. Hatta, öğrencilerin bir çoğu artık, “ortak dil” haline gelen İngilizceyi sınıfların, kursların dışında bilgisayar ve internet teknolojisinin örüntüleri olan MSNFacebookYoutube, vb. gibi site ve programlarla öğrenebilmektedirler (Blattner & Fiori, 2009; Erdoğan, 2005). İfade edilen bu değişimle, eğitimin artık daha çok “asenkron” bir boyut kazanmakta olduğu; öğrenmenin mekânının ve zamanın yalnızca okul ve sınıfta belli sürelerde değil; öğrenmenin çok farklı yerlerde ve zamanlarda gerçekleşmekte olduğu ifade edilebilir. Yani, bir diğer ifade ile bireye yaşantı ve bilgi kazandıran tek ve yegâne yer artık okul değildir.

Küreselleşme ile birlikte eğitim sisteminde kitle eğitiminden kişiselleşmiş öğretime, tek öğretimden çoğulcu öğretime, katı programlardan esnek programlara, öğretmenin program başlatma ve yönetmesinden, öğrencinin başlatmasına ve gurup planlamasına, bağımlı içerikten bağımsız içeriğe geçiş sağlanmalıdır. Bilgi toplumunda eğitim yöntemlerine bireysellik ön plana çıkmalı, bireyin kendi yetenek ve potansiyelini keşfetmesini ve ilgi duyduğu alanlara yönelmesini sağlayan esnek programlar geliştirilmeli ve gurup çalışmaları ve bireysel çalışmalarla geleceğin kalıcı olmayan organizasyonlarına hazırlamalıdır (Genç & Eryaman, 2007).

Küreselleşme Sürecinde Okuldaki Değişim

Her dönemde eğitim sistemi, okul yoluyla toplumun kültür mirasının aktarılması, çocuğun toplumsallaşması, topluma birlik ve dayanışma ruhu verme, yenilikçi ve değişmeyi sağlayıcı eleman yetiştirme gibi işlevleri yerine getirmiştir. Bunu başarabilmek için eğitimin kendisini yeniliğe taşıması, okulun da bu süreçte düzenleyici ve uyumlayıcı bir kurum olması gerekmiştir (Tezcan, 1992). Elbette, okulun tek işlevi bunlar değildir. Çevrede meydana gelen değişikliklere duyarlı, gerekli kararları hızlı ve doğru biçimde alabilen, değişimin gereklerini en kısa zamanda programlara yansıtabilen bir okul kimliği geliştirmek temel ihtiyaç haline gelmiştir (Doğan, 2002). İşe girmede aranan koşulların gittikçe daha özel ve uzmanlık gerektirecek bilgi ve becerilere dayanması, okulun görevlerinin çeşitlenerek artmasını, okuldaki eğitimin gelişen ve değişen teknolojiye ayak uyduracak biçimde daha sistemli, açık ve kesintisiz yapılmasını zorunlu hale getirmiştir (Tan & diğerleri, 2002).

Bugün bilgi toplumunun gelişen eğilimlerine cevap vermenin çok uzağında olan okulun yeni bir yüze ve kimliğe ihtiyacı vardır. Bilgi toplumunun en büyük sermayesi olan eğitimli insana şekil verecek kurum olarak okulun işlevi, içeriği ve amaçları yeniden düşünülmelidir. Ekonominin bilgiye dayandığı bu yeni toplumda okulların performanslarından ve sorumluluklarından da beklentiler farklılaşmaktadır (Genç & Eryaman, 2007). Her ne kadar bunun için geçerli tek bir standart çözüm yoksa da Drucker (1993) bu konuda şu hususları ifade etmektedir:

  • Bilgi toplumunun ihtiyacı olan okul, yüksek düzeyde evrensel okuryazarlık sağlamak zorundadır.
  • Her düzeyde ve her yaştaki öğrencilere öğrenme motivasyonunu ve öğrenmeye devam etme disiplinini aşılamalıdır.
  • Hem yüksek düzeyde eğitim almış insanlara hem de herhangi bir nedenle erken yaşlarında ileri eğitime ulaşamamış insanlara açık olmalıdır.
  • Bilgiyi hem içerik hem de süreç olarak aktaran okullara ihtiyaç vardır.
  • Kapitalist ötesi toplumda eğitimin tüm topluma nüfuz etmesi, her türlü kuruluştan yararlanması gerekir.

Küreselleşme ile birlikte okula duyulan gereksinim göreceli olarak azalmış, öğrenme okul sınırlarının dışına taşmış, daha hızlı ve keyifli hale gelmiş olmakla birlikte bu durum, okulun bilgi üretmedeki önemini azaltmamış; tam tersine okulun bu konudaki önemi daha da artmıştır. Çünkü bilgi toplumunda bilgi hem daha yoğun, hem de nitelik olarak daha karmaşık hale gelmiştir. Bilginin yoğun ve karmaşık olması onu alıp kullanacak bireylere sınırlılık yaratmaktadır. Okul bu süreçte bireyleri daha bilinçli ve seçici olmaya yönelterek, öğrenmenin yol ve yöntemlerini keşfetmelerini sağlayarak ve bilgiye ulaşma yollarını daha sistemli hale getirerek onlara daha geniş bir hareket alanı yaratabilir (Balay, 2004).

Sonuçta, bilgi artık her yerdedir. Onu sınırları belli kurumlara hapsetmek mümkün değildir. Bu nedenle okulların artık bilgi aktaran kurumlar olmaktan çıkarılıp bilgi üretebilen ve bireylere anlama, analiz etme ve problem çözme gibi becerileri kazandırır hale getirilmesi gerekmektedir (Şimşek, 1997). Bilgi toplumunda yeni kimliğini kazanmaya hazırlanan okulun önemle üzerinde durması gereken bir diğer konu ise ait olduğu toplumun kültürünün özünü koruması ve devamlılığını sağlaması gereğidir. Toplumun değer yargıları eğitim yoluyla yeni nesillere aktarılarak sürdürülmelidir. Her şeyin hızla değiştiği ve herkesin zamanın yetersizliğini vurguladığı bu dönemde, her şey aynı hızla tükenmekte ve en büyük motivasyon unsuru başarma ve üstün olma duygusu yeterince yaşanamamaktadır Gittikçe hızını artırarak ve büyüyerek dönen bilgi çarkının içinde insanlar kaygan zeminlere tutunmaya çalışmaktadır. Bu noktada tutunacak dal toplumsal kültür ve inançlar olsa gerek (Genç & Eryaman, 2007).

Okullarda Merkezileşme ve Yerelleşme

Kürselleşme süreci içerisinde rekabet koşulları giderek zorlaşmaktadır (Ensari, 2002) ve çağımızda yaşanan hızlı değişim, toplumları ve kurumları da, aynı hızla bir değişime zorlamaktadır (Yıldırım, 2002). Bu rekabet ve değişme koşulları içerisinde, örgütlerin çok farklı bir şekilde organize olmaları ve değişime yönelik olarak yeni davranışlar geliştirmeleri gerekmektedir. O halde, mademki örgütler bu küreselleşme süreci ile birlikte farklı bir pozisyon almak durumundadırlar, böylesi bir davranış geliştirme ve değiştirme sürecinden eğitim örgütlerinin, yani okulların da nasibini almaması asla düşünülemezdi.

Türk kamu yönetiminin merkezileşme ve bürokratikleşme sürecinden eğitim kesimi ve bu arada okullar da büyük ölçüde etkilenmiştir. Bugün için okul örgütü tüm girdilerin ve kuralların merkezden kendisine aktarıldığı bir örgüt görünümündedir. Türk eğitim sisteminde, okulların merkeze bağımlılığı ve yetkilerinin yetersizliği, okulların kendine özgü bir kurumsal kimlik sahibi olmasını ve geliştirmesini engellemektedir. Okulların temel amacı olması gereken öğrenci başarısını yükseltmeye yönelik iç ve dış esnekliğe sahip olmaması, bu yönde merkezi yönetimin ve okulun müşterisi olan velilerin ilgi, istek ve çabalarının yetersizliği durağan, genel eğitim anlayışının sürmesine yol açmaktadır (Aytaç, 2000, 2003).

Türk eğitim sisteminin kendini yenileyememesinin temelinde yatan aşırı merkeziyetçilik ve katılım yetersizliği, artan sorunların bir kısır döngü içerisinde gitgide kronikleşmesine neden olmaktadır. Okulların katılım ve özerkliğe dayalı öğrenci başarısını yükseltmeye yönelik yeni bir paradigmayla geliştirilmesi ve yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Günümüzde, bu yeni paradigma eğitim sistemlerinde merkeziyetçilikten çok yerinden yönetimi ve özerkliği vurgulamaktadır (Aytaç, 2000). Bu anlamda, son yıllarda eğitimin niteliğini geliştirme amacına yönelik olarak genel kamu sistemi içerisindeki okullara daha fazla özerklik verilmesi, yetki aktarımı yapılması, öğretmenlerin yetkilendirilmesi ve okulların yerinden yönetilmesine doğru uluslar arası bir eğilim ortaya çıkmıştır. Okulların başarısını yükseltmede araç olarak, bu yaklaşımlar daha fazla destek görmektedir. Bu reformların en başında Okul Merkezli Yönetim (School-Based Management)  gelmektedir (Aytaç, 2000; Caldwell, 1990; Erdoğan, 1996).

Okul Merkezli Yönetim, kısaca, eğitim-öğretimi geliştirmek amacıyla okul düzeyindeki yetki ve sorumlulukların artırılmasına, özerklik ve katılımlı karar almaya dayalı okulları temel karar alma birimi olarak kabul eden eğitimin yerinden yönetim biçimidir (Aytaç, 2000; Caldwell, 1990; Erdoğan, 1996). Bu anlamda, Okul Merkezli Yönetim aşağıdaki şekilde formüle edilebilir (Aytaç, 2000: 17):

Okul Merkezli Yönetim = Özerklik + Katılımlı Karar Alma

Okul Merkezli Yönetim, son yıllarda eğitimin geliştirilmesi için önerilen en önemli bir kaç yenilikten biridir. Karar verme yetkisinin okullara verilmesi 1980’lerden sonraki en önemli eğitim stratejisidir. Günümüzde, okul çevresinin güçlendirilmesi, yönetim etkinliğinin artırılması ve merkezî otoritesinin azaltılması hedeflenmektedir. Okula dayalı yönetim, eğitimde yenileşme, personelin yenileştirilmesi, sürekli personel gelişimi, okul faaliyetlerinin iyileştirilmesi konuları üzerinde odaklanmaktadır (Güçlü, 2000).

Okul merkezli yönetim, bir ülkenin eğitim sisteminin planlama ve karar alma süreçlerini yeniden yapılandırmada tek yoldur. Okul merkezli yönetim, günümüzün geçerli eğitim reformlarının merkezi olmaya başlamıştır. Özellikle, bu yaklaşım okulda karar verme sürecinde okul içi ve dışı öğelerin katılımının sağlanması; bütçe, eğitim programı, personel ve öğretim boyutlarında okulların özerk bir yapıya kavuşturulması; öğretmenin okulda daha etkin rol oynaması; öğretimin zenginleştirilmesi; okul ortamı kullanıcılarının rollerinin yeniden belirlenmesi; okulun amaçlarının (vizyon, misyon, ve temel değerler açısından) belirlenmesinde yönetici, öğretmen, uzman, öğrenci, veli ve toplum katılımının sağlanması ve benimsenmesi konuları üzerinde yoğunlaşmıştır. Okul merkezli yönetim; eğitimde öğrenci merkezli olmada, demokratikleşmede, yetki aktarımında; okulun amaçlarının ve işlevlerinin gerçekleştirilmesinde; kültürünün yeniden yapılandırılmasında güçlü bir eğitim reformu haline gelmektedir. Okul merkezli yönetim bütçe, personel ve program alanlarında okul toplumu üyelerine (yönetici, öğretmen, uzman, veli, öğrenci) yetki ve sorumluluk vererek, eğitim sürecini daha fazla kontrol etme fırsatı sağlar. Okul merkezli yönetimin en büyük yararı, öğrenciyi merkeze alarak öğrencinin ve çevrenin ihtiyaçlarına uygun bir okul örgütlenmesine ortam sağlamasıdır. Bu yaklaşım; eğitime ailelerin dâhil edilmesine, toplumla bağlar oluşturulmasına ve iş çevresi ile aktif bağlantılar kurulmasına katkı sağlayacaktır. Bu da, “bizim okulumuz”anlayışını egemen kılacaktır. Okul merkezli yönetimde, okul düzeyinde rol alanlar kendi ihtiyaçlarını belirler ve bunların nasıl karşılanacağı yönünde karar verirler. Okul merkezli yönetim öğretmenin moralini, okula velinin ve toplumun katılımını yükseltmektedir (Aytaç, 2000; Güçlü, 2000).

Okul merkezli yönetimin en önemli başarılarından birisinin, öğrencinin eğitim ve öğretim çevresinin geliştirilmesi ve bunun öğrenci performansındaki olumlu etkisi olduğu belirtilmektedir. Okula dayalı yönetimde kararların ortak alınması önemlidir. Öğretmenler, müdürler, bölge eğitim yöneticileri, veliler, öğrenci ve toplumun diğer üyelerinden oluşan grup kararlarının daha yüksek nitelikte kararlar olacağı şüphesizdir. Yeni araştırmalar ise, okula dayalı yönetim, eğitimde öğrenci merkezli olmada, demokratikleşmede, yetki aktarımında, okulun amaçlarının ve işlevlerinin gerçekleştirilmesinde, kültürün yeniden yapılanmasında güçlü bir eğitim reformu hâline gelmelidir. Çünkü, yetkiyi paylaşma ancak eğitim sürecini daha fazla kontrol etme ile işe yarar hâle gelecektir (Güçlü, 2000).

Sonuç olarak, bugün artık çok sayıda okulun yeni reformların gerektirdiği öğrenme türünü üretemediği ileri sürülmektedir (Balay, 2004). Okulların aşırı kurallı olmaları, öğretim sürecinde bu aşırı kurallılığa uymak zorunda kalmaları, yöneticilerin işbirliğiyle çalışmaya alışkın olmaması, açık ve birleştirici bir vizyondan yoksunluk ve okul etkinliklerinin birbirinden kopuk biçimde yürütülmesi (Senge, 2002) okulların kendine özgü kimliklerinin olmasını engellemektedir. O bakımdan, okulların farklı bir anlayışla yeniden ele alınarak, okulların “kurumsal bir kimliğe” sahip olmaları yönünde yeniden yapılandırılmaları sağlanmalıdır. Bu da, okullara daha fazla yetki aktarılması, onlara eğitim ve yönetim konusunda daha fazla inisiyatif verilmesi ile sağlanabilir. Böylesi bir düzenleme ise, merkezi karar alma biriminin okullar olmasını gerektirmektedir.

Eğitim sisteminde yenilik, sistemin en stratejik parçası olan okuldan başlamalıdır (Bursalıoğlu, 1994: 153). Okul örgütü, eğitimin ötesinde sosyal, politik ve ekonomik değişimin merkezi olmalıdır. Eğitim sistemini yenileştirmede ve geliştirmede “Okul Merkezli Yönetim” anlayışının uygulanması, sistemin temel üretim birimi olan okulların yeniden yapılandırılmasında farklı bir yaklaşım ortaya koyacaktır. Zira, Okul Merkezli Yönetim, Türk Eğitim Sistemi okullarının yeniden yapılandırılmasında ve etkili okul özelliklerini kazanmasında, okul toplumu üyeleri (yöneticiler, öğretmenler, öğrenciler, uzmanlar, veliler, iş ve okul çevresi grupları, liderler) arasında etkili bir demokratik iletişim ve karar alma sürecinin gerçekleştirilmesinde, katılım ve özerkliğe dayalı yeni bir paradigmanın ortaya konulmasında temel bir yaklaşım olarak ortaya çıkmaktadır (Aytaç, 2000).

Sonuç

Eğitimin, her toplumda özel bir önemi haline gelmiştir. Eğitim bir yandan geçmişe bakmayı, ama ona takılmamayı, diğer yandan geleceğe bakarak, insanın yaratıcılığını keyifli bir arayış ve gezintiye çıkarır. Bu anlamda eğitim, insan ve toplum için bir yeniden inşa aracıdır. Dünya döndükçe insandaki merak ve öğrenme isteği bitmeyeceğine göre, insan ve toplumun kendini yeniden üretmesinde eğitime çok iş düşecektir. İnsanlık hızla yürüdüğü kaygan zeminde düşmeden yürümeyi, bunu başarabilmek için de sürekli değişen yol haritasını güncellemeyi öğrenmelidir (Balay, 2004: 78).

Hızlı gelişen teknoloji ve bilginin yoğun biçimde artması, küreselleşme sürecine ivme kazandırmıştır. Günümüzde, küreselleşme ile birlikte, geçerli bilginin üretimi ve yeni alanlara uygulanması, ulusal ve uluslararası rekabeti ve üstünlüğü belirleyen temel güç haline gelmiştir. Bilgi, toplumların başlıca zenginlik kaynağı olmuştur. Geçerli ve zenginlik kaynağı oluşturacak bilginin üretimi ve kullanımı ise, eğitim sistemlerine ve dolayısıyla okullara yeni sorumluluklar yüklemiştir. Bugün, okulların en önemli sorumluluklarından biri, mevcut kültürel değerleri yeni kuşaklara aktarırken, küresel dünyanın gerektirdiği bilgi, beceri, değer ve tutumlara sahip bireyler yetiştirebilmektir. Bu anlamda, Okulların küresel dünyada karşı karşıya olduğu sorumluluklar, mevcut eğitim sistemlerinin ve yapılarının yeniden sorgulanması gündeme getirmiştir. Sanayi devriminin koşulları altında yapılanan okullarımızın, bilgi çağının gereklerini karşılaması oldukça güç görünmektedir. Eğitim sistemimizin küresel değerler dikkate alınarak yeniden yapılandırılması zorunlu hale gelmiştir. Çünkü, günümüzde eğitimli insanın anlamı değişmiş, öğrenmeyi öğrenmiş bireyler başarılı olur hale gelmiştir (Çalık & Sezgin, 2005). 21. yüzyılda karmaşık bilgiler içinden gerekeni seçebilen parçaları bir araya getirebilen, sezgi, empati ve anlayış geliştirmiş, sosyal, kültürel ve siyasal kimlik geliştirmiş bireylere gereksinim vardır. Bilgi toplumunun hızlı gelişimi toplumun genelinde bilgi seviyesinde artışı hem talep etmekte, hem kolaylaştırmaktadır. Dolayısıyla, eğitimin sürekliliği ve gereğine inanan bireylere ihtiyaç vardır (Genç & Eryaman, 2007). Bu durum, bireylerin öğrenmeyi öğrenme alışkanlığı kazanmalarını zorunlu kılmaktadır. Yani, Küresel dünyanın gerektirdiği bilgi, beceri, değer, tutum ve davranışlara sahip bireyler yetiştirmek de, okulların yeni bir vizyon geliştirmesini gerekli kılmaktadır. Bu nedenle, bireye önem veren, öğreneni merkeze alan, insani ve evrensel değerlere dayalı, küresel dünyanın gerektirdiği bilgi, beceri ve davranışları kazandıran bir eğitim önem kazanmaktadır (Çalık & Sezgin, 2005). Ayrıca, bununla birlikte, küreselleşmenin bireyselleşmeye verdiği önem, okulların da “merkezileşmesi”ni sağlamakta; okulların yerinden yönetimi ve karar almada yegâne birim haline gelmesi önem kazanmaktadır.

Kaynaklar

Akçay, R. C. (2003). Küreselleşme, Eğitimsel Yoksunluk ve Yetişkin Eğitimi. Milli Eğitim Dergisi. Sayı: 159.

Arslan, M. M. & Eraslan, L. (2003). Yeni Eğitim Paradigması ve Türk Eğitim Sisteminde Dönüşüm Gerekliliği. Milli Eğitim Dergisi. Sayı: 160.

Aytaç, T. (1999). Öğrenen Örgüt: Okul. Milli Eğitim Dergisi. Sayı: 141.

Aytaç, T. (2000). Eğitim Yönetiminde Yeni Paradigmalar: Okul Merkezli Yönetim. Ankara: Nobel Yayın Dağıtım.

Aytaç, T. (2003). Okul Vizyonu Nedir, Nasıl Geliştirilir? (Elma, C. ve Demir, K. (Eds.).Yönetimde Çağdaş Yaklaşımlar: Uygulamalar ve Sorunlar. (2. Baskı). Ankara: Anı Yayıncılık.

Balay, R. (2004). Küreselleşme, Bilgi Toplumu ve Eğitim. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi. 37(2), 61-82.

Blattner, G. & Fiori, M. (2009). Facebook in the Language Classroom: Promises and Possibilities. International Journal of Instructional Technology & Distance Learning. 6(1), 17 – 26.

Boydak, A. (2001). Öğrenme Stilleri. İstanbul: Beyaz Yayınları.

Bursalıoğlu, Z. (1994). Okul Yönetiminde Yeni Yapı ve Davranış. (Dokuzuncu Baskı). Ankara: Pegem A Yayıncılık.

Çalık, T. & Sezgin, F. (2005). Küreselleşme, Bilgi Toplumu ve Eğitim. Kastamonu Eğitim Dergisi. 13(1), 55-66.

Caldwell, B. J. (1990) School-based Decision-making and Management: International Developments. School-Based Decision-Making and ManagemenChapman, J. (Ed.) London: The Falmer Press.

Çınar, İ. (2009). Küreselleşme, Eğitim ve Gelecek. Kuramsal Eğitimbilim. 2(1), 14-30.

Drucker, P. F. (1993). Kapitalist Ötesi Toplum. (Çev.: .Belkıs Çorakçı). İstanbul: İnkılâp Yayınları.

Doğan, E. (2002). Eğitimde Küreselleşme. Eğitim Araştırmaları 6: 87- 98.

Ensari, H. (2002). 21. Yüzyıl Okulları İçin Toplam Kalite Yönetimi. (3. Baskı). İstanbul: Sistem Yayıncılık.

Hesapçıoğlu, M. (2001), Postmodern/Küresel Toplumda Eğitim, Okul ve İnsan Hakları. 21. Yüzyılda Eğitim ve Türk Eğitim Sistemi.  İstanbul: Sedar Yayıncılık.

Fındıkçı, İ. (1998). Enformasyon Bilgi Toplumu Dosyası: Bilgi Toplumunda Eğitim ve Öğretmen. Bilgi ve Toplum Dergisi. Cilt: 1.

Erdoğan, İ. (1996). Okul Merkezli Yönetim. Yaşadıkça Eğitim. Sayı: 49:26.

Erdoğan, İ. (2005). Yeni Bir Binyıla Doğru Türk Eğitim Sistemi: Sorunlar ve Çözümler. (4. Baskı). İstanbul: Sistem Yayıncılık.

Genç, S. Z. & Eryaman, M. Y. (2007). Değişen Değerler ve Yeni Eğitim Paradigması. Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. 9, 89-102.

Güçlü, N. (2000). Okula Dayalı Yönetim. Milli Eğitim Dergisi. Sayı: 148.

Gürsel, M. (2003). Postmodern Çağda Örgütsel Yapı ve Yönetim. Eğitime Yeni Bakışlar-2. Sünbül, A. M. (Ed.). Ankara: Mikro Basım-Yayım-Dağıtım.

Kaçmazoğlu, H. B. (2002). Doğu-Batı Çatışması Açısından Globalleşme. Eğitim Araştırmaları 6: 44-55.

Karip, E. (1996). Etkili Eğitim Sistemlerinin Geliştirilmesi. Kuram ve Uygulamada Eğitim Yönetimi 2: 245-247.

Numanoğlu, G. (1999). Bilgi Toplumu-Eğitim-Yeni Kimlikler-II: Bilgi Toplumu ve Eğitimde Yeni Kimlikler. Ankara ÜniversitesiEğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi. 32 (1-2), 341-350.

Oktay, A. (2001). 21. Yüzyılda Yeni Eğilimler ve Eğitim. Oğuz, O., Oktay, A. & Ayhan, H. (Eds.). 21. Yüzyılda Eğitim ve Türk Eğitim Sistemi. İstanbul: Sedar Eğitim Araştırma Yayıncılık.

Öğüt, A. (2001). Bilgi Çağında Yönetim. Ankara: Nobel Yayınları.

Özden, Y. (2005). Eğitimde Yeni Değerler: Eğitimde Dönüşüm. (Geliştirilmiş Altıncı Baskı). Ankara: Pegem A Yayıncılık.

Senge, P. M. (2002). Beşinci Disiplin: Öğrenen Organizasyon Düşünüşü ve Uygulaması. (9. Baskı). (Çev.: İldeniz, A. & Doğukan, A.). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Stagger, M. B. (2004). Küreselleşme. İstanbul: Dost Kitabevi Yayınları.

Sönmez, V. (2004). Küreselleşmenin Felsefi Temelleri. Felsefe ve Eğitim. Solak, A. (Ed.). Ankara: Hegem Yayınları.

Şimşek, H. (1997). Paradigmalar Savaşı ve Kaostaki Türkiye. İstanbul: Sistem Yayınları.

Tan, Ş., Kayabaşı, Y. & Erdoğan, A. (2002). Öğretimi Planlama ve Değerlendirme. (3. Baskı). Ankara: Anı Yayıncılık

Tezcan, M. (1992). Eğitim Sosyolojisi. (8. Baskı). Ankara: Zirve Ofset.

Tezcan, M. (2002). Küreselleşmenin Eğitim Boyutu. Eğitim Araştırmaları 6: 56-60.

Toffler, A. (1992). Yeni Güçler Yeni Şoklar. (Çev.: Belkıs Çorakçı). İstanbul: Altın Yayınları.

Tural, N. (2004). Küreselleşme ve ÜniversitelerAnkara: Kök Yayıncılık.

Yıldırım, A. (2002). M.E.B. Hizmetiçi Eğitim Dairesi Başkanlığı’nca Düzenlenen “Eğitim Yönetimi” Kurslarının Değerlendirilmesi. 21. Yüzyıl Eğitim Yöneticilerinin Yetiştirilmesi Sempozyumu Bildirileri. 16 – 17 Mayıs. Ankara: Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Yayınları. ss. 331 – 342

Yılmaz, K. & Horzum, M. B. (2005). Kürselleşme, Bilgi Teknolojileri ve Üniversite. İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi. 6(10), 103-121.

Küreselleşme Sürecinde Somut Olmayan Kültürel Mirasımıza, Dilimize Sahip Çıkma Sorumluluğu

Yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra iletişim teknolojilerinin hızla yaygınlaşması, ülkeler arasındaki sınırların kalkmaya başlaması, eskiye göre daha az önemli hale gelmesiyle birlikte dünya ülkelerinin ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel alanlarda birbirlerine daha çok yaklaştıkları, daha bağımlı hale geldikleri, ortak değer, yaklaşım ve tavırlar benimsemeye başladıkları görülmektedir. Bütün dünyayı etkisine alan bu değişim süreci “küreselleşme” kavramıyla ifade edilmektedir.

Ülkeler arasındaki sınırların ortaya kalkmaya başlamasına paralel olarak mal ve sermayenin serbest dolaşımı, iletişim teknolojilerinin, internetin akıl almaz bir hızla gelişmesi insanların yaşama bakışlarını değiştirmiş ve dünyayı bir bütün olarak görmeye başlamışlardır. Bu durum doğal olarak küresel bir bakış açısını beraberinde getirmiş, böylece tek tipleşmeye giden yolun önü de açılmıştır. Başlangıçta sadece mal ve sermayenin serbest dolaşımı olarak algılanan ve ekonomik boyutu ağırlık kazanan küreselleşme sürecinin aslında çok farklı boyutlarının olduğu, özellikle ekonomik olarak güçlü olan ülkelerin kültürlerinin hızla dünyaya yayılarak baskın, egemen kültür haline geldiği, ekonomik açıdan zayıf ülkelerin toplumsal yapılarında, kültürlerinde ortaya çıkan değişikliklerle ortaya çıkmıştır.

İletişim teknolojileriyle insanların, toplumların birbirinden etkilenme hızının anlık zaman dilimlerine indiği, yaşananların toplumlara, ekonomilere ve bireylere şiddetli dalgalar gibi çarptığı bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sürecin toplumların kültürlerinde yarattığı en ufak değişim, aileden toplumsal yaşama, çalışma yaşamına, ekonomiye, eğlenceye anlayışına, ikili ilişkilere kadar yansıyan pek çok farklılaşmayı beraberinde getirmektedir (Kağıtçıbaşı, 1988, 275). Her ne kadar küreselleşme sürecinin kültürel zenginliğin önünü açtığı, kültürel alışverişi hızlandıracağı yönünde yaklaşımlar, bakış açıları olsa bile dünyanın her yerindeki insanların yaşam tarzlarının, zevklerinin, yediklerinin, içtiklerinin hayata bakışlarının aynılaşmaya başlaması bir “çokluğa” değil “tekliğe” doğru hızlı bir gidişin varlığını göstermektedir. Dünya artık McDonalds’da hamburger yiyen CocaCola içen, Malboro marka sigara içen, Hollywood filmleriyle neşelenen, hüzünlenen, Microsoft’un bilişim teknolojisini kullanan insanların oluşturduğu, üretilenin potansiyel alıcısı olan, tüketim canavarı insanların oluşturduğu küçük bir köy olma yolunda tek tipleşmeye doğru hızla ilerlemektedir.

Küresel kitle kültürünün akıl almaz bir teknolojik destekle dünyanın her yerinde olduğu, hiçbir kültür biçiminde görülmediği kadar endüstriyel bir boyut kazandığı açıkça ortadadır. Tasarlanan, biçimlendirilen ve dünyayı pazar olarak gören bir boyuta sahip olan küresel kültür bu özelliğiyle kendisine karşı direnmeyi neredeyse olanaksız kılmaktadır (Kahraman, 2003: 11). Yaşanan bu durum dünya üzerindeki kültürler açısından ciddi bir tehlike oluşturmaktadır. Tehlike sadece kültür bağlamında görünse bile kültürün derin anlamı, kapsamı düşünüldüğünde aslında çok daha geniş boyutlu olduğu fark edilecektir. Yaşanan bu gelişmelere paralel olarak millî kültürlerin giderek benzeşeceğinden söz edilmeye başlanması, günümüzde kimlik konusunun tartışılıyor olmasının önemli bir sebebi olarak gösterilebilir. Ulus-devlet, ulusa dayanan bir sistemdir ve ulusun varlığını devam ettirmesi süreklilik gösteren bir milli kültür politikasını gerektirmektedir (Poyraz, 1998, 80).

Atalardan miras kalan maddi-manevi değerler bütünü olan kültür, millet kavramının temellerinden biridir ve insanın içinde yaşadığı toplumdan kazandığı bütün yetenek ve alışkanlıkları kapsar (Kafesoğlu, 1992, 15). Kültür toplumsaldır. Kişi, içinde yaşadığı toplumun kültüründen soyutlanamaz. Kültür tarihseldir, uzun bir yaşam dilimi içinde olgunlaşır. Kültür bir yaşam biçimi, bir toplumsal davranıştır (Artun, 1996, 12). Geçmişle gelecek arasında kurulan bir köprüdür. Ulusal varlıkla özdeştir. Birinin yokluğu diğerinin de yokluğuna işarettir. Milletin devamlılığı, kültür değerlerinin, kültürel mirasın gelecek kuşaklara aktarılmasıyla doğrudan ilişkilidir. Kültürel mirasın aktarımı dil ile gerçekleşir. Dil, hem kültürün ortaya çıkmasında hem de kültürel varlığın devamında, gelecek kuşaklara aktarılmasında önemli bir rol oynar. Dil sadece kültürel varlığın değil millî varlığın da temelidir. Dil varsa kültür vardır, kültür dil ile geleceğe aktarılır ve millî varlığın devamı sağlanır. Özetle dil, kültürün ve millî varlığın temelidir aynı zamanda somut olmayan kültür mirasımızın da en önemli parçasıdır, taşıyıcısıdır.

Millî varlığın temellerinden biri olan kültürel miras somut ve soyut şekillerde kendini göstermektedir. Kültürlerin somut olmayan alanına; diller, dinler, gelenekler, görenekler, töreler, anonim halk edebiyatının sözlü ürünleri, seyirlik oyunlar, ritüeller, mitler vd. girmektedir. Küreselleşme süreciyle birlikte bu kültürün ve mirasın korumaya alınması  sadece bireysel, ulusal değil uluslararası bir konu hâline gelmiştir (Artun, 2004: 147). UNESCO, 1972 yılında kabul edilen Doğal ve Kültürel Dünya Mirasının Korunması Sözleşmesinden başlayarak somut olmayan kültürel mirasın korunması için önemli kararlar almaya başlamıştır. 1989 yılında “Geleneksel ve Popüler Kültürün Korunması Tavsiye Kararı”nı alarak folklorun korunması yönünde önemli bir adım atmıştır. 1995-1999 yılları arasında düzenlenen seminerler konuya olan duyarlılığı arttırmıştır. 1989 Tavsiye Kararı, 1994 Yaşayan İnsan Hazineleri ve 1997/1998 İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Başyapıtları İlân Programları, 2003 Sözleşmesine giden yolda önemli adımlar olarak dikkat çekmektedir (Oğuz, 2008a: 26). 17 Ekim 2003 tarihinde, UNESCO’nun 32. Genel Konferansı’nda kabul edilen  ve  20  Nisan  2006  tarihinde  yürürlüğe  giren,  uluslararası  bir  belge durumunda olan (Oğuz, 2008b: 5) Somut Olmayan Kültürel Mirasın  Korunması  Sözleşmesi[1], “somut olmayan kültürel mirası korumak; ilgili toplulukların, grupların ve bireylerin somut olmayan kültürel mirasına saygı göstermek; somut olmayan kültürel mirasın önemi konusunda yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde duyarlılığı arttırmak ve karşılıklı değerbilirliği, uluslararası işbirliği ve yardımlaşmayı sağlamak” amacıyla imzalanmıştır. Somut olmayan kültürel mirasın aktarılmasında taşıyıcı işlevi gören dille birlikte sözlü gelenekler ve anlatımlar; gösteri sanatları; toplumsal uygulamalar, ritüeller ve şölenler; doğa ve evrenle ilgili bilgi ve uygulamalar; el sanatları geleneği somut olmayan kültürel mirasın belirdiği alanlar olarak kayda geçmiştir.

KAYNAKLAR

Artun, Erman (1996). Günümüzde Adana Aşıklık Geleneği ve Aşık Feymani. Adana:  Hakan Ofset.

Kafesoğlu, İbrahim (1992). Türk Millî Kültürü, İstanbul: Boğaziçi Yayınları.

Kağıtçıbaşı, Çiğdem (1988). İnsan ve İnsanlar. İstanbul:  Evrim Yayınları.

Kahraman, H. Bülent (2003), Kitle Kültürü Kitlelerin Afyonu, Agora, İstanbul.

Oğuz, Öcal (2008a). Soküm’ün Korunması Sözleşmesine Giden Yolda 1989 Tavsiye Kararı. Millî Folklor, 20, 80: 26-32.

____, Öcal. “UNESCO ve İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Mirası Başyapıtları” Millî Folklor, 20,78, (2008b): 5-8.

Poyraz, Hakan (1998), “Bölünük Kimlik, Çatışan Medeniyet”, Türk Yurdu, Cilt 18, Sayı 127–128, Mart-Nisan, s. 74–81.

Somut Olmayan Kültürel Mirasın Koruması Sözleşmesi. (Çev. M. Öcal Oğuz, Yeliz Özay ve Pulat Tacar) Millî Folklor 65, 2005: 163-171.


[1] Somut Olmayan Kültürel Mirasın Koruması Sözleşmesi. (Çev. M. Öcal Oğuz, Yeliz Özay ve Pulat Tacar) Millî Folklor 65, 2005: 163-171.

Küreselleşmenin Eğitime Yüklediği Görevler

Küreselleşme kelimesi, son zamanlarda birçok insan tarafından, kendi amaçlarına uygun olarak evirdikleri bir hal almıştır. Halk ağzıyla söylersek, adeta sakız gibi olmuştur. İsteyen istediği gibi çiğnemektedir. Kim neyi anlamak ya da konuşmasına malzeme yapmak istiyorsa o anlamda kullanmaktadır. İncelediğim kaynaklarda bu durumu sürekli gözledim. Bu yüzden bu kadar esnek ve göreli bir kelimeyi yorumlamakta zor oldu. Anlıyorum ki, küreselleşme kişinin paradigmasına endekslidir.

Küreselleşme, daha çok, dünyalılaşma ve dünyanın ortak değerler dizisini oluşturması anlamında kullanılmaktadır. Bu da milyarlarca yıldan beri farklı coğrafyalarda, farklı kültürlerle yoğrulmuş insanların başlangıç noktasında, yani sadece insanlıkta birleşmeleri anlamına gelmektedir. Görünen o ki bu pek mümkün değildir.  Tarihçi Durant’a göre: Yazılı tarihin toplam 3421 yılından yalnız ve yalnızca 28 yılı savaşsız geçmiştir (Güvenç,1992:81).

Öyleyse insanların temel değerlerinden vazgeçecekleri, hele de bu çağda sadece temel değerlerde birleşecekleri iyimser bir tahminden öteye gitmeyecektir. Bu ancak çizgi filmlerde görmeye devam edebileceğimiz dünya gezegeni konseylerinde kalacaktır. Bu yaklaşım bir ümitsizliği değil aslında gelişmenin de anahtarını vermektedir. Çünkü ulus devletler ve kendi köklerine sarılmış topluluklar insanlığa daha fazla katkı sağlayabilecektir. Küreselleşme, bu anlamda aslında bir toplumsal kişiliksizleşmeyi işaret etmektedir. Hem küreselleşme kavramını kabul ettiğimizi varsaysak bile kocaman bir soru yolumuzu kesecektir: Kime ve neye göre küreselleşeceğiz? Batı ölçütlerinde ve değerlerinde mi yoksa üyesi olduğumuz doğu ölçütlerinde ve değerlerinde mi?

Evet, kime ve neye göre küreselleşme? Ortak değerler dizisini neye göre oluşturacağız? Haklı olana göre mi, güçlü olana göre mi(ki bunlar da göreli kavramlar)?  Hangi kültür fonunda küreselleşme? Hangi din temelinde küreselleşme? Hangi dünya görüşü temelinde küreselleşme? Soruları uzatabiliriz. İnsanlık tarihinin buraya kadarki bölümlerinde bu sorulara dair herhangi bir uzlaşma yaşanmamıştır. Tarih, sömürgecilik temelli, ancak değişik görünümlerle sunulan savaşlarla doludur. Anlaşılıyor ki bundan böyle de tarih farklı durumlara sahne olmayacaktır. Bu durumda yukarıda sorulan soruların cevapsız kalacağı kesindir. Ülkelerarası gelişmişlik düzeyleri arasındaki farkları azaltma, demokratikleşme, insan hakları gibi süslü söylemlerle söze başlayanların, avuçlarındaki özgürlük suyundan herkese içireceklerini vaat edenlerin, yetkilerini güçlerinden alanların, istediği ve dayattığı cevaplar vardır aslında ama bunları uygulamak bizleri ileriye götürmeyecek ve yine onların ulvi amaçlarına hizmet edecektir.

Buraya kadar yazılanların gösterdiği şudur: Küreselleşme diye sunulan şey aslında bir Truva Atıdır. Bu yüzden küreselleşme değil, yerelleşme yani millileşme önümüze koyacağımız görev olmalıdır. Bağımsızlığını yaşayan toplumların zaten böyle bir kaygısı da olmayacaktır. Çünkü temel değerleriyle özdeşleşmiş toplumların bireyleri ancak bu değerleri yüceltmek gayretinde olurlar. Tarihine, kültürüne, değerlerine sahip bireylerin omuzları taşıyabilir ancak yeni kuşakların emanetini. Küreselleşme adıyla sunulan, kişiliğini aldırtma operasyonunda ancak orijinalitesi bozulmuş ve işlevlerini kaybetmiş bireyler doğacaktır. Nereye ait olduğunun arayışıyla geçireceği bir hayatta, dünyaya yararlı olmasını beklemek doğru olmayacaktır. Kafası karışmış insanları bir alana kanalize etmek kolaydır. Bu yüzden kafamızın karışık olması dünyanın “güçlü” devletlerinin üzerimizdeki kontrolünü kolaylaştırmaktadır. Bunu bildikleri için de bize daha fazla özgürlük sunmaya hazırlanmaktadırlar. Yöntem bildiğimiz gibi: Küreselleşme.

İnsanların kafalarındaki bu bulanıklık ancak ve ancak eğitim alanındaki doğru işlerle ortadan kaldırılabilir, berraklaştırılabilir. Görüşüme göre, biz eğitimcilere ve Milli Eğitim Bakanlığımıza önemli görevler düşmektedir. Bunlar sıralanırsa:

1. Ders kitaplarında milli değerlere vurgu artırılmalıdır. Çocuklarımızın temel değerlerine karşı duydukları yakınlığı somutlaştırmaya yarayacak çalışmalar yapılmalıdır. Yapılandırmacı yaklaşım ile bayrağına, milli marşına, kültürüne, dinine, Atatürk gibi bağımsızlıkçı liderlerine olan yakınlıklarını perçinleyecek etkinliklere yer verilmelidir.

2. Çocuklarımıza, kendi köklerinin ne kadar derinde ve soylu olduğu bilinci ırkçılığa dayanmayan bir milliyetçilikle aktarılmalıdır. Bunun yanında genel bir dünya tarihi ile de tarihsel zamanlar içerisinde kendisi ile diğer insanlığı kıyaslama imkânı sunacak bir çerçeve hazırlanmalıdır. Bu milli tarih bilinci onun da iyi bir gelecek yaratma isteğini artıracaktır.

3. Dünyadaki gelişmiş ülkelerle teknolojik anlamda bir yarışı teşvik ederken, temel değerler anlamında kopuşu ön plana çıkaran çalışmalar yapılmalıdır.

4. Teknolojinin tüm araçları eğitim için seferber edilmeli, bunlar aynı zamanda eğitimin geliştirilmesi için de kullanılmalıdır. Çocuklarımızın teknolojik araçları ustaca kullanabilecekleri eğitim ortamları oluşturulmalıdır.

5. İnternet ile bilgiye nasıl ulaşabileceği öğretilmeli, kuru ve hayattan kopuk bilgiler müfredatlardan temizlenmelidir. Yani bilgi hamalları değil, bilgi taşıtlarının şoförleri yetiştirilmelidir.

6. Dünyadaki teknolojik gelişmeleri eşzamanlı takip edebilecekleri ve kendi çalışmalarını yayınlayabilecekleri, etkileşimli “Elektronik Bilişim Gazetesi” (EBG) çıkarılmalıdır. EBG’nde yayını bulunanlar ödüllendirilerek teşvik edilmelidir.

7. Çocuklara özgür düşünebilme becerisi kazandıracak faaliyetlere yer verilmeli. Bireysel başarılar övülürken, kolektivizmin avantajları da öğretilmelidir.

8. Türkçe eğitimine özel önem verilmeli, dilimizin güzellikleri ve üstünlükleri öğrencilere fark ettirilmelidir. Türk Dil Kurumu ile işbirliği içinde, dildeki (dolayısıyla birçok alandaki) yozlaşmayı önleyecek çalışmalar yapılmalıdır. Kavramlar yerli yerinde kullanılarak, kafa karışıklıklarına meydan verilmemelidir. İnsan hakları, demokrasi, özgürlük gibi kavramlar beyinlerde berraklaştırılmalıdır.

9. Öğretmen yetiştiren kurumlar, çağın ihtiyaçlarına uygun bireyleri yetiştirme yeterliliğine sahip, yani teknolojiden haberdar ve teknolojik ürünleri başarıyla kullanan öğretmenler yetiştirmelidir. Bunun için de öncelikle öğretmen yetiştiren kurumlar modernize edilmeli ve yaratıcı zekâsı gelişmiş bireyleri yetiştirecek öğretmenler yetiştirilmelidir.

10. Eğitimin önündeki tüm engeller kaldırılmalı. Engel teşkil eden veya edebilecek her şey aşağılanmalıdır.

11. Milli Eğitim Bakanlığı’nın teşkilat yapısı yeniden düzenlenmelidir. Kırtasiyeyi azaltan ve bilişim toplumunun gereklerine hızlı tepkiler veren, refleksleri kuvvetli bir özelliğe büründürülmelidir.

Sonuç;

Küreselleşme yaklaşımı yolumuzu bulamayacağımız bir labirenttir. Küreselleşme değil ulusallaşma sloganıyla yola çıkıldığında ise birçok kapı ardı ardına açılacaktır.

KAYNAKÇA

Durant , Will ve Ariel Durant. Tarihten Dersler. (Çev.Bozkurt Güvenç) İstanbul: Cem Yayınevi. 1992

Küreselleşmenin Eğitime Yüklediği Görevler

Giriş

Çağımızda, bilim ve teknolojide çok yoğun ve hızlı değişimler ve gelişimler yaşanmaktadır. Çok hızlı yaşanmakta olan bilimsel ve teknolojik değişimler beraberinde birçok toplumsal değişimi de getirmekte, hatta bazı toplumsal sorunlar ve çevre sorunları gibi yaşamsal sorunları da ortaya çıkarmaktadır..

Küreselleşme

Küreselleşme günümüzün en sık duyulan terimlerinden birisidir. Türk Dil Kurumunun sanal ortamda yayınladığı “Güncel Türkçe Sözlük”’te küreselleşme için sadece “küreselleşmek durumu, globalleşme” açıklamaları yer almaktadır (TDK, www.tdk.gov.tr). Toplumun öncüsü olan/olması gereken akademik çevrelerce küreselleşme üzerine düşünsel çalışmalar yapılmaktadır.

Küreselleşme, insanlığın bugüne kadar dünyada gerçekleştirdiği tarım ve sanayi devrimlerinden sonra üçüncü büyük devrim “iletişim-bilişim devrimi” ya da “enformasyon devrimi”nin doğal ve kaçınılmaz sonucudur (Özerkmen, 2004: 26). Küreselleşme, sosyal, kültürel, ekonomik değerlerin uluslar arası alanda yayılması ve kabul görmesidir. Küreselleşme, yerelleşme hareketinin karşıtıdır; yerel değerlerin yerini küresel değerlerin almasıdır (Çalışkan, 2003: 1).

Küreselleşme, ideolojik açıdan değerlendirildiğinde, kapitalizmin kendisini devam ettirebilmesi için daha çok üretmek daha çok mal satmak ihtiyacını karşılamak amacıyla dünya pazarında serbestleşme ve sınırların kaldırılması sürecidir (Milli, 2003: 1).

Küreselleşme kavramına ilişkin her tanımlama çabası ilgili alana göre değişecektir. Ancak yapılan tanımların ortak noktaları şöyle belirtilebilir (Anbarlı, 2004: 127):

“Ekonomik olarak; emek ve kapital gibi üretim faktörleri ve iktisadi akımların, ulus ötesi boyutta hızla yayılması,

Politik olarak; devletler üstü otoritelerin çoğalmasıyla, ulus devletlerin egemenliğinin sınırlandırılması,

Sosyo-kültürel olarak; dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanlar arasında, ilişkilerin daha kolay biçimde kurulabilmesiyle, homojen kültürlerin global kültüre hızla yönelmesi”.

Hem bir süreç hem de bir olgu olarak küreselleşme son derece karmaşık ve çok boyutludur. En kaba bir ayrımla küreselleşme, hem siyasal, hem ekonomik hem de kültürel öğelerden oluşmaktadır (Özerkmen, 2004: 26). Küreselleşmenin etkisi her alanda hissedilebileceği açık olmakla beraber eğitim alanında da etkili etkileri hissedilmektedir. Küreselleşme sadece ekonomik örgütleri değil, aynı zamanda eğitim örgütlerini de biçimlendirmektedir.

Küreselleşmenin Eğitime Yüklediği Görevler

Küreselleşme sürecinde eğitim tüm insanların daha çok yararlanması gereken bir alan olacaktır. Ancak küreselleşme, gelir dağılımı bozukluğuna paralel olarak sosyal refah devleti anlayışının yıkılmasıyla birlikte işsizlik oranları artmıştır (Baştürk, 2003: 2). Dolayısıyla eğitimde fırsat eşitliğinin bozulma olgusunu dikkate alarak, devletin, çocuklarını okutamayacak durumda olanlara eğitim yardımı ya da bu durumda olan çocuklara ücretsiz eğitim olanağı sağlaması gerekmektedir.

Küresel bir dünyada, küresel değerleri kolayca kavrayabilen, ulusal değerlerini koruyabilen yurttaşlar yetiştirmek eğitimin görevidir (Çalışkan, 2003: 3).

“Küresel değerleri kolayca kavrayabilen, ulusal değerlerini koruyabilen yurttaşlar yetiştirmek” kolay bir iş olmayıp; bu görevi yerine getirebilmek için bir dizi ön koşulları yerine getirmek gerekmektedir. Bunlardan en temel olanı belki de zorunlu eğitim süresinin arttırılmasıdır. Ülkemizde zorunlu eğitim süresinin arttırılması her ne kadar sevindirici ise de, bunun başarılmasında yaşanılan güçlükler de bir o kadar üzücüdür.

Bir takım değerleri kazandırmak güçlüğünü kolaylaştırmanın yollarından bir tanesi “öğrenci merkezli eğitim”dir. Ne yazık ki hâlâ, ülkemizde müfredat merkezli eğitim uygulaması, birçok yeni değerlerin kazandırılması yolunda bir engel oluşturmaktadır.

Ülkemizde Avrupa Birliği ile bütünleşme sürecinde ve küreselleşme ile yakından ilgili olarak dillendirilmeye başlayan bir kavram da “çok kültürlü eğitim”dir. Bu kavram uluslar arası yayınlarda sıklıkla görülen bir kavramdır. Ülkemizde bu kavram kullanılırken büyük bir özen gösterilmesi gerekmektedir. Olağanüstü dönemlerden geçtiğimiz bu zaman diliminde, ne yazık ki normal koşullarda kullanılması normal olan bazı kavramların kullanılması, normal etkinin üzerinde etkilere yol açabilir.

Sonuç

Küreselleşme süreci, okul örgütleri açısından iki soruyu gündeme getirmiştir (Çelik, 2000: 132) :“Okul, evrensel değerleri bireylere nasıl kazandırabilir? Evrensel değerlerle çelişmeyecek milli değerler bireylere nasıl kazandırılabilir?”

İnsan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlerin, kapitalist güçlerin dayattığı değerler sisteminden ayrıştırılarak, ulusal eğitim ile çocuklarımıza nasıl kazandırılacağı toplumsal uzlaşma sağlanarak belirlenmelidir. Ülkemizde yapılmakta olan Millî Eğitim Şurası bu konuda toplumsal tartışma ve uzlaşma alanıdır/olması gerekir.

KAYNAKLAR

Anbarlı, Şeniz. “Küreselleşme Karşısında Ulus Devletin Yeni Konumu: Türkiye İçin Bir Perspektif”,Polis ve Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt No: 2, Sayı No: 1, Gazi Antep: Gazi Antep PMYO, 2004, ss.127-146.

Çelik, Vehbi. Okul Kültürü ve Yönetimi, Ankara: Pegem Yayıncılık, 2001.

Özerkmen, Necmettin, (2004), “Terör, Terörizm ve Terörün Küreselleşmesi”, Polis ve Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt No: 2, Sayı No: 1, Gazi Antep: Gazi Antep PMYO, 2004, ss.13-31.

Baştürk, Şenol. “Bir Olgu Olarak Küreselleşme: Sorunlar Ve Bir Çözüm Önerisi; Küresel Yönetişim”İş,Güç Endüstri İlişkileri ve İnsan Kaynakları E-Dergisi. Cilt No: 3, Sayı No: 2, Kocaeli Üniversitesi Yayını, 2003. http://Www.isguc.org/senol1.htm, Erişim: 18.11.2005.

Çalışkan, Engin, (2003), “Küreselleşme ve Eğitim”, Eğitişim Dergisi, Malatya: İ.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi, S.4, http://egitisim.inonu.edu.tr/Engin_kuresell.htm, Erişim: 18.11.2005.

TDK. Güncel Türkçe Sözlük, http://www.tdk.gov.tr/tdksozluk/sozbul.ASP?kelime=k%FCreselle%FEme&submit1=Ara, Erişim: 18.11.2005.

Milli, Elif, (2003), “Küreselleşme ve Eğitim”, Eğitişim Dergisi, Malatya: İ.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi, S.4, http://egitisim.inonu.edu.tr/Engin_kuresell.htm, Erişim: 18.11.2005.

Eğitim Penceresinden Küreselleşme

ÖZET

Küreselleşmenin eğitim üzerindeki etkileri üzerine çok konuşuldu ve tartışıldı. Olumlu ve olumsuz yönleri vurgulandı. Akademisyenler bunları tartışırken küreselleşme tüm hızıyla dünya ekonomisini, kültürünü ve eğitimini etkilemeye devam ediyor. Bu çalışmada küreselleşme gerçeğiyle, eğitim alanında yapılabilecek çalışmalar tartışılacaktır.

1. GİRİŞ

Bugün küreselleşmenin kaçınılmaz bir gerçek olduğu tüm dünya tarafından kabul ediliyor. Küreselleşme nedir, eğitim sistemimizi hangi açılardan etkilemektedir, olumlu yönlerini artırmak ve olumsuz etkilerini bertaraf etmek için ne gibi çalışmalar yapılabilir? Üzerinde durulması gereken asıl meselenin bu olduğunu düşünüyorum.

2. KÜRESELLEŞME KAVRAMI

Küreselleşme, sosyal, kültürel, ekonomik değerlerin uluslar arası alanda yayılması ve kabul görmesidir; ulusal bir alanda üretilmiş değerlerin, ulusal sınırları aşmasıdır. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması ve ekonomik, kültürel ve siyasal düzeyde dünya toplumlarının içiçe girmesidir (Tezcan, 2002, 35). Küreselleşme kavramını okuduğumuz tüm kaynaklardan yola çıkarak, hızla gelişmekte olan ulaşım ve iletişim kaynaklarıyla dünyanın coğrafi uzaklık kavramının ortadan kalkması olarak değerlendirebiliriz. Küreselleşme kavramı, üzerinde ortak bir görüş oluşturulamamasına karşın, başta bilişim ve ekonomi olmak üzere diğer sosyal alanlarda da derin etkileri görülen ve etkisi olduğu her alanda değişimi simgeleyen bir kavramdır (Akçay, 2003). Küreselleşme; ekonomi, kültür, eğitim, teknoloji, dil, din, siyaset gibi bir çok açıdan ele alınabilir. Haluk Tözüm bu konuda: “Küreselleşme teknoloji merkezli bir değişim sürecidir. Bilgisayarlaşma, telekomünikasyon teknolojileri, minyatürleşme, sıkıştırma teknolojisi ve dijitalleşme gibi yenilikler teknolojiyi küresel çapta yaygın kılmaktadır. ” demiştir (Tözüm, 2002, 151).Türk örf ve adetlerinde bulunmayan ve Hıristiyan bir rahiple ilişkilendirilen  “Sevgililer Günü” kutlaması ile “Noel-Yılbaşı Kutlamaları” bize küresel dünyanın etkileridir.

Son yıllarda, e-devrim ile beraber, bilgisayar kullanımı artmış, İnternet öngörülemeyen ölçeklerde yaygınlaşmıştır. Özetle iletişim ve bilgi teknolojileri eğitim alanında, okullara, meslek eğitimi veren kuruluşlara ve üniversitelere bilgiyi üretme, işleme, saklama ve iletme sürecinde yeni fırsatlar sunmaktadır.

3. EĞİTİM AÇISINDAN KÜRESELLEŞME

Eğitim açısından küreselleşme, birbirleri ile yakın ilişkileri olan ulusların, ülkeler arasında rahatça dolaşabilecek, çalışabilecek, kültürler arası etkileşim ile farklı ortamlarda rahatça yaşayabilecek insanları yetiştirmek şeklinde anlaşılır. Öyleyse bilişim çağında eğitimin hedefi, kimliğini kaybetmeden, farklı kültür ve coğrafyalarda uyum ve başarı sağlayabilecek insanları yetiştirmek olmalıdır. Küreselleşme sürecinde insan, içinde bulunduğu ülkedeki eğitimi almak zorunda kalmaz. İnternet aracılığıyla, insanlar eğitimlerini istediği ülkedeki bir eğitim kurumundan alabilirler. Hatta, evinden çıkmadan dünyanın herhangi bir yerindeki şirkette istihdam edilebilir. Mademki eğitim gelecektir, gelecek de küreselleşecektir,  öyleyse küreselleşmiş bir dünyaya uyum sağlayabilecek bireyler yetiştirmek de eğitimin temel hedefleri arasında olmalıdır.

Küreselleşme olgusunun eğitim sistemine, özellikle de eğitim siyasasına, eğitim ekonomisi ve finansmanına, öğretmen örgütlenmelerine, yaşam boyu eğitim yaklaşımlarına, okullara, öğretim programlarına ve sair alanlara ne gibi etkileri olduğu/olacağı incelenebilir (Durmuş, ).

Bugün her sahada çokça sözü edilen küreselleşme gerçekte, on dokuzuncu asrın son çeyreğinde eğitimde başlamıştır. Ekonomideki küreselleşme nasıl günümüzde bazılarını batırıp bazılarını yukarı çıkarırken eğitim de benzer sonuçları ortaya çıkarmıştır. Eğitim geleceğe yapılan bir yatırım olduğuna göre, küreselleşmenin eğitimin planlaması, uygulanması gibi her safhasında etkili olacağı açıktır. Küreselleşmenin eğitime hem olumlu hem de olumsuz etkileri vardır. Eğitim, küreselleşmeye uyarlanmadan, küreselleşmeyi kendi amaçlarına uyarlayabilecek güçtedir.

Artık bilgiye hükmedenlerin dünyaya hakim olduğunu vurgulayan Çelik, “Küreselleşmenin eğitim boyutuna baktığımız zaman da görünen manzara budur. Artık uzaktan eğitim, açıköğretim dediğimiz bir eğitim türü var” (Çelik, 2006) sözleriyle küreselleşmenin eğitime getirdiği bazı yenilikleri ifade etmiştir. Bütün dünyada küreselleşmeden doğrudan etkilenen bir kurum olmuştur eğitim. 20. Yüzyılın sonlarında, artık, ihtiyaç duyulan yetişmiş eleman nitelikleri değişmiştir (Çalışkan, 2006). Küresel bir dünyada, küresel değerleri kolayca kavrayabilen, ulusal değerlerini koruyabilen yurttaşlar yetiştirmek eğitimin görevidir (Çalışkan, 2006)

Eğitim, sadece küreselleşmeye uyum ya da entegre sorunu için değil, aynı zamanda küreselleşmenin yarattığı sorunları aşmak için bir araçtır. Eğitim küreselleşmeyi yenen insan tipini yetiştirecektir (Akçay, 2003).

Küreselleşmenin eğitim üzerindeki etkileri, eğitimin küresel gelişme ile ilişkisinin artırılması ve en iyi entelektüel kaynakların bir havuzda toplanması olmalıdır. Web tabanlı öğrenme, e-öğrenme, internetin öğrenim ve araştırmada kullanılması, uluslar arası öğretim ve öğrenim ortaklıkları, etkileşim ve paylaşımın web/video konferanslar üzerinden yapılması eğitimin küreselleşmesine verilebilecek en iyi örneklerdir.

Küreselleşmenin eğitime en büyük etkisi değişen iş koşulları sebebiyle çalışan iş gücünün zamanla yeni iş koşullarına uyum sağlayabilmek için yeni beceriler edinmelerinin zorunlu hale gelmesidir. Bu da beraberinde yaşam boyu öğrenmeyi mecbur kılmıştır. Üniversiteler kendi bulundukları ülkenin dışını da internetin sunduğu olanaklarla pazar olarak görmeye başlamışlardır (Ersoy Ahmet Fatih, Acartürk Cengiz ).

4. KÜRESELLEŞME VE KÜLTÜR AKTARIMI

Eğitimin en önemli görevlerinden biri gelecek nesillere kültür akışını sağlamaktır. Öncelikle kültürel yozlaşmanın küreselleşmenin eseri olup olmadığına bakalım. Okul dışında kitap okumak yerine vaktinin büyük bir kısmını televizyon karşısında geçiren bir kuşak içerisinde yaşıyoruz. İzlenen filmler genellikle Amerikan- ki aslında böyle bir millet yok- kaynaklı olduğundan bir bu filmlerde Amerikalı dünyaya bedeldir ve her kavgada haklı taraftır. Hiç farkında olmadan bizde izlerken kendimizi onların tarafını desteklerken buluruz. İsterseniz yabancı filmleri yasaklayalım ve Türk filmlerini yayınlayalım. Göreceğimiz ekran bizi kendi kültürümüzden soğutmaya yetecek karalamalarla doludur. İstanbul Kanatlarımın Altında (4.Murat erkeklere ilgi duyar ve ulema sahtekardır.), Salkım Hanımın Taneleri (Ermenilere soykırımı yapıldığı iddiaları ) gibi bir çok filmimiz kendi kültür ve tarihimizden utanmamızı sağlayacak gerçek dışı sahnelerle doludur.

Eğitimin temel taşlarından biri olan kitaplara bakalım. Batı Dilleri Ve Edebiyatı bölümünde öğrenciyken incelediğimiz tüm kitaplarda kahraman hep sarı saçlı, mavi gözlü, merhametli İsa karakteriydi. Biz ise kendi kültür, din ve tarihimizi karalayan yazarları, en çok okunanlar listesine getirtiyoruz (O. Pamuk gibi).

Kültürümüzün hem parçası olan hem de aktarılmasında araç olan dil eğitimimize bakalım. Küreselleşme her dilin öğrenimini kolaylaştırıyor ama küresel dünyanın insanları önce İngilizce’yi tercih ediyor. Sömürge olmayan hiçbir ülke, çocuklarını başka bir ulusun dili ile eğitmez (Çınar, 2006). Yabancı dil ders kitapları bize Mr. Brown ile Mrs. Brown’ın dilinden dünya kültürünü (Avrupa Kültürü) tanıtıyor. Sokaklarda center, baby, kid  yazılarıyla karşılaşıyoruz. Aydınlarımız yarı Türkçe yarı İngilizce konuşuyorlar memleket meselelerini. Bütün bu olanlar küreselleşmenin kültürümüze etkileridir. Ancak dikkat edilirse kültürümüzdeki tahrip küreselleşip diğer dünya ülkeleriyle iç içe olmaktan ziyade yerel etkenler tarafından gerçekleştiriliyor. Yargılamamız gereken suçlu küreselleşme değil, eğitim sistemimizin her türlü yozlaşmaya açık şekilde planlanması ve uygulanmasıdır. Küresel toplum hem yerel özelliklerini korumalı, hem de küresel değerlere sahip olmalıdır.

5. ÖNERİLER

Yabancı dil ders kitapları milli kültürümüzü yansıtan okuma parçalarından oluşmalıdır. Bu sayede çocuk yabancı dilin amaç değil araç olduğunu öğrenecektir. Yabancı dil alanında lisans yapmış olanların Eğitim Bilimleri ve Türk Dili Edebiyatı bölümlerinde yüksek lisans yapmaları özendirilerek, dili, kültür kodlarımızı aktarmak için kullanmaları sağlanmalıdır.

Socrates, Comenius gibi eğitim ortaklıkları devam ettirilmelidir. Bu programlarda yararlanıcı olarak gönderilecek bireylere, amacın bilgi aktarımı olmasının yanı sıra ülkemizi ve kültürümüzü anlatmaları olduğu, seminer gibi programlarla anlatılmalıdır. Küreselleşmenin bir sonucu olarak tüm dünya ülkelerinin Amerika’ ya benzemesi olasıdır ama dünya nüfusu ve coğrafyasını göz önünde bulundurarak Türkleştirilebilmesi de olasıdır. Küreselleşme batı dünyasının silahı ise onların silahını kullanarak ulusumuzu koruyabilir ve devamını sağlayabiliriz

Eğitim politikamız okul duvarlarıyla sınırlı kalmamalıdır. Daha önce film ve kitapların milli şuur üzerindeki etkilerinden bahsetmiştim. Milli kültür ve değerlerimizi yeni nesillere aktaracak film, çizgi film ve kitapların tanıtımı iyi yapılmalıdır. Böyle bir politika izlenirse film yapımcıları ve yazarlar da benzer eserler üretme eğiliminde olacaklardır.

Anne baba eğitimi veren kurumlar ve programlar desteklenerek yeni neslin bilişim çağına uyumlu, düşünebilen, bilgiyi yorumlayabilen bireyler olması sağlanmalıdır. Küresel bir dünyada, çağı kavrayabilen, ulusal değerlerini koruyabilen yurttaşlar yetiştirmek eğitimin görevidir (Çınar, 2006). Okul öncesi eğitim kurumlarından başlayarak eğitim sisteminin her aşamasını, bilişim teknolojileri ve dolayısıyla küreselleşmeyi milli şuur çerçevesinde ele alarak planlamak gerekir. Elbetteki  uygulama aşamasında en büyük görev öğretmenlerindir. Öğretmen yetiştiren kurumlara zor fakat yüce görevler düşmektedir.

Küreselleşme her yaşta ve her yerde eğitimi mümkün kılmaktadır. Yetişkin eğitim programları giderek önem kazanmaktadır. Okulların ve yetişkin eğitim sistemlerinin küreselleşmesi bireysel öğrenme hızlarına önem veren her yaşta, her bireye özel olarak hitap eden okullar haline dönüşmesi ve bunun için özel projelerin hazırlanarak uygulamaya konması ile daha kolay olacaktır. Bu aşamada en büyük sorun istihdam meselesidir. Beyin göçü, küreselleşmenin hızlandırdığı  bir sorundur. Bu süreçte küresel kıyaslamaların ve etkilenmelerin bir sonucu olarak telekomünikasyon ve bilişim sektörü firmaları eğitim sistemine girerek, akademik pazarın uluslararasılaşmasına, “beyin göçü” nün çoğalmasına ve ulusal kültürel kimliğin tehdit altına girmesine neden olacağı düşünülebilir (Alpaslan, Durmuş). Yetişmiş işgücümüzü elimizde tutmak için acil önlemler alınmalıdır.

6.SONUÇ

Bilgisiz insan yenilik ve değişimlerden korkar ve yeniliğe karşı bir tavır alır. Nasıl Avrupa ülkeleri her yeni gelişmeyi kendi çıkarlarına uyarlayabiliyorsa, bizler de bu değişimi planlayarak olumlu ve istenilen bir duruma dönüştürebiliriz. Ben küreselleşmeyi akan suya benzetiyorum. ‘Suyun akışını durdururum’ iddiasında bulunan insan kendi kendini kandırmış olur. Gündüz ortasında gözünü kapayanlar sadece kendisine gece yapar (Çelik, 2006). Akıllı insanlar suyun akışını durdurma iddiasında bulunmazlar, suyu regüle ederler, yani düzene sokarlar. Suyun önüne baraj yaparsınız sulamada kullanırsınız, elektrik elde edersiniz. Suyu kendi hizmetinize ancak bu şekilde alırsınız (Çelik, 2006). Dünya büyük bir hızla küreselleşmektedir, artık olumsuz etkilerini tartışmayı bırakıp, planlı bir küreselleşme sürecine ayak uydurma zamanı gelmiştir. Küreselleşmeye uyumu sağlayacak olan da eğitimdir.

7. KAYNAKÇA

Akçay, Cengiz. Küreselleşme, Eğitimsel Yoksunluk ve Yetişkin Eğitimi, Milli Eğitim Dergisi, 2003

Çelik, Hüseyin. www.meb.gov.tr/haber/haberayrinti, 27.03.2006

Çalışkan, Engin. Küreselleşme ve Eğitim, Eğitişim Dergisi, www.egitisim.gen.tr 27.03.2006

Çelik, Vehbi, Gömleksiz Mehmet Nuri. A Critical Examination of Globalization and its Effects on Education,Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:10, Sayı 2, 2000

Çınar, İkram. Mankurtlaştırma Süreci, Ankara: Anı Yayıncılık, 2006.

Demir, Hilal. Küreselleşme ve Çokkültürcülük, Eğitim Araştırmaları Dergisi, Ocak 2002, www.ingilish.com

Durmuş, Alpaslan. Küreselleşmenin Eğitime Etkileri Üzerine Öngörüler, www.yarindergisi.com/yarindergisi2/yazilar

Ersoy Ahmet Fatih, Acartürk Cengiz. Uluslar arası Çevrimiçi Yüksek öğretim ve Türkiye’nin Durumu:Üniversite Bilgi İşlemlerine Öneriler

Tezcan, Mahmut. Küreselleşmenin Eğitim Boyutu, Eğitim Araştırmaları Dergisi, Ocak 2002, Sayı 6

Tözüm, Haluk.  Küreselleşme Gerçek mi , Seçenek mi ?” , Doğu-Batı Dergisi , Sayı 18 , Ankara. 2002

Küreselleşme ve Eğitim

Günümüzde küreselleşme, hayatın her alanına damgasını vurmuş bir kavramdır. Küreselleşme ile uyanıyoruz, yiyoruz, konuşuyoruz, yazıyoruz, okuyoruz, görüyoruz ve küreselleşme ile yarıyoruz. Hayata böyle derinlemesine nüfuz etmiş, içselleştirilmiş bir olgunun kaynağını, işleyişini, değerini, işlevlerini irdelemek yerinde olacaktır.

Küreselleşmenin en çok etkili olabileceği alanlardan biri, eğitimdir. Eğitim sistemini ele geçirmiş bir küreselleşme, toplumun yetişen yeni kuşaklarını ve öğretmenlerini; geçmişini ve geleceğini ele geçirmiş demektir. Bu bakımdan, eğitim-küreselleşme ilişkisinin irdelenmesi ayrı bir önem taşımaktadır.

Küreselleşme, sosyal, kültürel, ekonomik değerlerin uluslar arası alanda yayılması ve kabul görmesidir; ulusal bir alanda üretilmiş değerlerin, ulusal sınırları aşmasıdır. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması ve ekonomik, kültürel ve siyasal düzeyde dünya toplumlarının içiçe girmesidir ( Tezcan, 2002, 35)

Küreselleşme, yerelleşme hareketinin karşıtıdır; yerel değerlerin yerini küresel değerlerin almasıdır. Küreselleşme, bünyesinde farklı boyutlarda bir çok konuyu barındıran karışık bir sosyal, ekonomik ve politik içeriğe sahiptir (Bozkurt, Globalleşme veTürkiye). Tüm bu farklı boyutlar içinde küreselleşebilecek iyi değerler de vardır: sevgi, saygı, iyi niyer, barış vb. gibi. Bu, neyin küreselleşebileceği, çoğunlukla uluslar arası kurumların ve ulusal devletlerin yaptırım gücüne ve iradesine bağlıdır. Küresel değerleri alan, kullanan bireylerin iradesi de önemlidir. Fakat küresel değerleri kullanan insanlar, bunları o kadar içselleştirmişlerdir ki, bu değerlerle birlikte yaşadıklarını, ne kadar içiçe olduklarını, nasıl ve nereden geldiklerini farketmezler.

Robertson küreselleşme sürecinin coğrafi keşifler, güneş merkezli evren teorisi, dünyanın ilk haritasının yapılması böylece Yer’e ilişkin ilk genellemelerde bulunulması ile başladığını belirtmektedir (Aslanoğlu, 1998,123). Sanayileşmeyle birlikte küreselleşme de ivme kazanmıştır. Sömürgelerden hammadde alan sanayileşmiş ülkeler, oralara, kendi kültürlerini yaymaya başlamışlardır. Gelişim, düzçizgisel olarak ele alınmış, çevre ülkeler de bu çizginin gerisinde sayılmıştır. Bu düşünceden dolayı çevre ülkelerin kültürleri, geri plana atılmış, buralara, gelişim çizgisinin önünde sayılan Batı merkezli bir kültür aktarılmaya başlanmıştır.

Bloklaşmayla birlikte küreselleşme, daha da önemli bir hale geldi. Karşıt bloklar, diğer ülkeleri, sanayilemenin mantığına uygun olarak, kendi bloklarına çekmeye, bunu da, kendi siyasi, ekonomik ve kültürel özelliklerini diğer ülkelere aktararak çalışmışlardır.

Doğu Blokunun yıkılmasından sonra küreselleşmenin içeriği değişmiştir. Soğuk savaş dönemindeki rekabetten dolayı kendi kültürünü yaymaya çalışan Batı Bloku, Doğu Bloku’nun yıkılmasıyla birlikte, ekonomik ve kültürel yayılmayı daha işlevsel bir hale getirmiştir. Hatta, Batı Bloku, kendi kültürünü, gelişimin asıl sebebi ve kendini diğer kültürlerden üstün tutan bir ayrıcalık olarak görmüştür.

1945 öncesi çevre ülkeler için küreselleşme bir zorunluluk, merkez ülkeler içinse bir egemenlik göstergesidir. Çevre ülkeler ister istemez bu ilişkiye girmiş kendi değerlerini yitirmişlerdir. Bunun bir çok sebebi vardır. En temel sebeplerden biri, çevre ülkelerin, merkez ülkelerin sembolleriyle ve imgeleriyle düşünmeleri ve hareket etmeleridir. Merkez ülkeler kendi (eskimiş) teknolojilerini (sömürüyü verimli bir şekilde sürdürebilmek için) çevre ülkelere taşımış, kurumlarını buralar yerleştirmişlerdir.

1945 sonrası ise küresel dengeler değişmiştir.Savaştan yenik olarak çıkan ittifak devletleri, zaten yıkılmış bir durumdalardır. İtilaf devletleri ise savaştan galip olarak çıkmışlarsa da  ciddi hasarlar almış ve yıpranmışlardır. Bu bakımdan İkinci Dünya Savaşının asıl galibinin Amerika olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Amerika savaştan fazla yıpranmadan çıkmış, genç ve güçlü bir ülkedir. Bununla birlikte sanayisini yeni kurmuş olduğu için paylaşılmış sömürgelerden pay alamamıştır.Bundan dolayı sömürge ilişkilerine yeni bir form kazandırma yoluna gitmiştir. Savaştan çıkan en güçlü devlet olduğu için, savaş sonrası oluşturulması kararlaştırılan uluslar arası kurumlar, Amerika’nın ekonomik desteğiyle ortaya çıkmıştır. Böylece Amerika, uluslar arası alanda söz sahibi en büyük devlet olmuştur. Amerika bu gücünü kullanarak sömürgelerin siyasi anlamda bağımsızlaşmalarını ve uluslar arası kurumların denetiminden çıkmalarını sağlamıştır. Böylece kontrol edilmeleri, Amerika için, daha kolay ve daha meşru bir hale gelmiştir. Siyasi ve ekonomik anlamda bağımsız karar alabilen, bilimsel ve teknolojik alanlarda yetersiz olan ülkeler zamanla bağımlılıklarının temellerini atmaya başlamışlardır. Çevre ülkelere aktarılan teknoloji, merkez ülkelere hizmet etmek için kurulmuş gibidir. Aktarılan, borç verilen sermaye, işlenip daha yüksek fiyatlarla geri dönecek malları üretmek için kullanılmıştır. Siyasi bağımsızlığını kazandıktan sonra mevcut sömürge ilişkisini değiştiremeyen, kendi başına ayakta kalamayan çevre ülkeler üstü kapalı olarak sömürge ilişkisini devam ettirmek zorunda kalmışlardır. Bu bağımlılığın devamı için oluşturulan kurumlar ve aktarılan teknoloji, çevre ülkelerin siyasal, sosyal, ekonomik yönlerinin değişmesine ve benzeşmeye yol açar. Çünkü teknolojiler ve kurumlar, davranışları, eylemleri, alışkanlıkları, düşünceleri, bakış açılarını; kendi değer bütünlüklerini beraberlerinde getirirler.

Günümüzdeki durum bundan çok farklı değildir. Ulaşımın ve iletişimin kolay ve güvenli bir şekilde gerçekleştirilmesi ulusal özelliklerin küreselleşmesine olanak sağlamaktadır. Milyonlarca insan, farkına varmaksızın uzak mesafeler ötesinden hayatlarını değiştirmekte olan küresel ağlara takılmaktadır (Bozkurt, Globalleşme ve Türkiye).

Globalleşme konusunda Türkiye’ye baktığımızda, bu konuda bilinçli bir politika olmadığını görebiliriz. Türkiye’de küreselleşme tek yönlü olarak gelişmektedir. Türkiye, küresel değerleri aldığı halde ulusal değerlerini koruyamamaktadır. Bilinçli küreselleşme konusunda en çok bilinen örnek Japonya’dır. Japonya, küresel değerleri almakla birlikte, ulusal değerlerini koruyabilmiştir. Evrenselleğe, her türlü aidiyeti, özel bir gelenek içinde kurulmuş her şeyi redderek varılacağnı düşünmek hatadır  ( Lévi-Strauss, 1997,15 ). Türkiye de küreselleşmeye yabancı kalmamakla birlikte kendi ulusal değerlerini korumalı ve külürünün evrensel yönlerini keşfederek küreselleşmeye çalışmalıdır.

Bütün dünyada küreselleşmeden doğrudan etkilenen bir kurum olmuştur eğitim. 20. Yüzyılın sonlarında, artık, ihtiyaç duyulan yetişmiş eleman nitelikleri değişmiştir. Yetiştirilecek elemanların tüm niteliklerinin yanında, değişime ve küreselleşmeye ayak uydurabilecek nitelikte olması gerekmektedir. Bu konudaki en büyük rol eğitime düşmüştür. Küresel bir dünyada, küresel değerleri kolayca kavrayabilen, ulusal değerlerini koruyabilen yurttaşlar yetiştirmek eğitimin görevidir.

Türkiye de küreselleşme sürecine ayak uydurabilecek eleman yetiştirebilmek için öğrenci ve öğretim elemanı değişimi uygulamasına katılmıştır. Bununla birlikte, Türkiye’nin eğitim sisteminin küreselleşmeden olumlu bir şekilde etkilendiğini söylemek zordur: Eğitim için hazır programlar, çoğunlukla Batı’dan olduğu gibi alınmaya çalışılmıştır. Altyapısı olmadan alınmaya çalışılan bu sistemlerin Türkiye’ye faydalı olması da beklenemez.

Günümüzde küreselleşen dünyanın dışında kalmak imkansız gibidir. Dünyadaki çoğu siyasi, ekonomik, kültürel yapı etken olarak değilse de edilgen olarak küreselleşme sürecine girmiş durumdalardır. Bu nedenle, yapılması gereken, otaşik bir yapıya yönelmek değil, akılcı politikalarla küreselleşme sürecini kontrol edebilmek ve gerekli asgari bağımsızlığı kazanabilmektir. Küresel değerleri ve uygulamaları öğrenirken, öğrenilenlerin temeline yerel değerleri de koyabilmektir.

Türkiye için de küreselleşme sürenin dışında kalmak zordur. Küreselleşmenin olumsuz etkilerine –daha fazla- maruz kalmamak için, Türkiye’nin bilinçli bir küreselleşme sürecine girmesi gerekmektedir.

Yukarıda ifade edildiği gibi eğitim programları çoğunlukla Batı’dan hazır olarak alınmaktadır. Dolayısıyla Türkiye, tarihsel gelişim sürecine ve toplumsal yapısına uygun olmayan, imkanlarıyla uyuşmayan programları uygulamaktadır. Bu tip bir eğitim sistemi, ancak; ahlaki, manevi, kültürel değerlerine ve kendine yabancı insanlar yetiştirebilir.

Türkiye’nin bu çıkmazdan kurtulabilmesi için, kültürel yapısına uygun, toplumsal gereksinimlerini gözeten bir politika geliştirmesi gerekmektedir. Bu amaçla da kültürel değerleri kavrayabilecek, küresel değere sahip bilgi üretebilecek, bununla birlikte, ulusal değerlerine sahip çıkan, onlar koruyan ve yücelten yurttaşlar yetiştirebilmek için eğitim programlarının düzenlenmesi gerekmektedir. Küreselleşmenin tek yönlü hareketiyle deforme olmuş değerler, tepeden inme dayatmalarla değil, eğitim sistemiyle, bireylerin tek tek bilinçlendirilmeleriyle yeniden biçimlendirilebilir ve düzenlenebilir. Eğitimsel ve kültrel anlamda gerçek ve kalıcı bir gelişim için, gelişimin temellerini kültürel değerlerimizde aramamız gerekmektedir.

Eğitim sisteminin,  o toplumun kendine özgü ulusal değerleri evrensel değerlere taşıyarak, evrensel kültürün oluşmasına yardımcı olması beklenir (Tezcan, 2002, 54). Yalnızca eğitim sisteminde düzenlemeler yapmak da yeterli değildir. Hayatın her alanında bu amaca hizmet etmek için sistemli politikalar üretilmeli ve uygulanmalıdır.

Küreselleşme ve Eğitim

Eğitişim Dergisi’nin ilk sayısında küreselleşmekten bahsetmiştik. Dergide küreselleşmenin tanımını şöyle vermiştik; ‘’dünya toplumlarının ekonomik, kültürel ve siyasal düzeyde iç içe girmesi, sermayenin dünya üzerindeki dolaşımının artık tek tek ülkeler düzeyinde değil, küresel düzeyde gerçekleşmesidir’’.


Genel anlamıyla küreselleşme, dünyanın bütünleşmiş tek bir pazar durumuna gelmesidir. Bu duruma gelmek için devlet ekonomiden elini çeker, kamusal kuruluşlar özelleştirilir, şirketler uluslararası ortaklıklar yapar, bu şirketlerin işlerini zorlaştıran yasalar varsa gerekli hukuksal düzenlemeler yapılır; ekonomisi zora düşmüş kalkınmakta olan ülkeleri ekonomik bunalımdan kurtarmak için 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan IMF yardımda bulunur… Bu amaçlar göz önünde bulundurulduğunda küreselleşme çok masum ve iyi niyetli bir yaklaşım olarak anlaşılabilir. Asıl içerikler, sayılan bu amaçların arkasında gizli. Konuyu biraz daha açacak olursak: Küreselleşme demek, devletin ekonomiden elini çekmesi, yatırımdan ve işletmeden vazgeçmesi, elindeki kuruluşları satması ve kaynaklarını özel sektörün desteklenmesi için harcamasıdır. Ya da şöyle bir tanım da yapmak mümkündür; küreselleşme, emperyalizmin ve kapitalizmin makyajlaşmış hali.


Küreselleşmenin ekonomik, sosyal ve kültürel etkilerinden bahsetmekten ziyade, eğitim üzerindeki etkilerinden bahsetmek istiyorum.


Bilgiyi oluşturmak ve bu süreçte bilgiyle toplumların gelişmesini yönlendirme görevinin daha çok üniversitelerin üzerine düştüğü için, üniversiteler üzerinde yoğunlaşmak istiyorum.


Bilgi artık günümüzde üretim sürecine yardımcı bir faktör olmaktan çıkmış, bilgi üretiminin kendisi bir endüstri haline gelmiştir. Bunun sonucunda ise bilgi üretimi giderek üniversite dışında gerçekleşmeye başlamıştır. Üniversitelerin uluslar arası bilgiye ihtiyaç duymalarını, ülkelerin bütçeden eğitim için ayırdıkları kaynakları giderek azaltmaları ile yorumluyorum.

Üniversiteyi etkileyen en önemli faktörlerden biri toplumsal ilişkiler bütünü içinde bilginin yeri ve anlamının değişmesi öne çıkmaktadır.’’Bilgi toplumu’’ kavramı ile anlatılmak istenen bir ölçüde budur. Üniversitelerin kendi kendilerini yönlendiren- öğrenen örgütler olmaları hedeflenmektedir. Üniversitelerin uluslararası seçkin topluluklar olmaları böylece mümkündür. Üniversite kurumları birbirleriyle ilişkili bir düzlemde araştırmalarını yapmak, tartışmak, uluslar arası dergilerde yayınlanan yazılarda yer almak, uluslar arası burslardan yararlanmak akademik yaşantının küresel süreçte artan ürünleridir. Uluslar arası değişik bilgiler edinmemizde en büyük rol gelişen teknolojinin ürünü olan İnternetler üstlenir. İnternet ortamı ile sağlanan bilgilenme, iletişim, bilginin karşılıklı inşa edildiği, bilginin tartışıldığı, dönüştürüldüğü ve ortak projeler geliştirilebilen uluslar arası bir mekandır. Böylece üniversiteler sürekli verimlilik üreterek gelişen kurumlar olarak varlıklarını sürdüreceklerdir. Üniversiteler buna ek olarak, dünyanın bütün ülkelerinin ne durumda olduğuna dair öğrenme programları geliştirildiği, dünyayı farklı bölgelerden görme çabaları, farklı kültürleri anlama çabalarının ve bir dünya vatandaşı yetiştirme amaçlarını da gündeme getirmektedir.


Gereksinim duyduğumuz birçok bilgiyi evimize taşıyan bu iletişim ağının yani internetin getirdiği yararların yanında, bazı olumsuzluklardan da söz etmek mümkündür. Bu açıdan önemli noktalardan bazıları şunlardır: İnternet’in insanları dört duvar arasına kapatması ve yalnızlaştırması, hazır bilgiye alıştırarak tembelleştirmesi, sözlü (biraz da yazılı) iletişimden uzaklaştırması, zaten zayıf olan okuma alışkanlığını daha da köreltmesi vs….


Uluslar arası değişik bilgiler edinmemiz için İnternet dışında önemli bir unsur daha var. O da yabancı dil bilme zorunluluğudur. Günümüzde yabancı dile verilen önem daha da artmaktadır. Artık ilköğretimin 2. kademesinden itibaren verilmeye başlayan yabancı dil, bizim için ne kadar gerekli olarak gösterilse de kendi dilimizi ikinci plana atmakta gecikmiyor. Türkçe dili uluslar arası bilgi alış verişinde eksik, hatta bilim dili olarak yetersiz ya da gereksiz görülüyor. Türkçe’nin bilim dili olamayacağı önyargısı, tüm okullarda zorunlu olarak İngilizce okutulması yabancı dilde eğitim yapılması ve yabancı dilde diploma verilmesi … bunların tümü küreselleşmenin olgularından birisidir.


İnsanların dil bilinci köreltilmiş, yabancı dil hayranlığı oluşturulmuştur.


Sonuç olarak şunları eklemek istiyorum; Türkiye eğitim sistemini geliştirmede bir veri olarak kullanılmalı ancak bunların temel hedefler yerine konulmasından kaçınılmalıdır. Eğitim sisteminin önceliklerinin temel kaynağı ülkenin toplumsal sorunları ve bunlara çözüm sağlayacak eğitsel yönelim ve gelişmeler olmalıdır. Bu sorunlar ve önceliklerin belirlenmesinde toplumun idealleri kadar uluslararası toplumun ortak vicdanı haline gelen İnsan Hakları Bildirgesi, Çocuk Hakları Sözleşmesi, Herkes İçin Eğitim Dünya Bildirgesi gibi belgelerde yer alan ilke, eğilim ve amaçlar da öncelikle dikkate alınmalıdır.


Öğrencilerin dünyaya dair bilgisini genişletmek, dünya çapında insanlar arası iletişim ve ilişkilere, sosyal ve kültürel farklılıklara vurgu yaparak insanlığın sorunlarını anlayacak ve çözmeye çalışmak küresel eğitimin gerçekleştirme iddiasında olduğu bir yaklaşım. Bu iddiaların gerçekçi olmasını, küresel eğitimin yetiştirdiği dünya vatandaşlarının aynı çarktan çıkma, görüş ve düşünüşlerinde tektipçi bireyler olmamasını temenni ediyoruz. Dünyanın bütünselliğini kendi değerlerini yitirmeden görebilecek bireyler yetiştirmek küresel eğitimin amacı olmalı.

Küreselleşme ve Eğitim

GİRİŞ

Küreselleşme; globalleşme, yeni dünya düzeni, post-modernizm, yerelleşme, neo-liberalizm gibi kavramlarla da anılan kapitalist devletlerin dünyayı kendileri için bir ortak pazar  durumuna getirme çabalarıdır.

“Küreselleşme modernitenin soysal, kültürel, düşünsel ve ekonomik boyutta kendini yeniden kurmasıdır.”[i]

Konuya “küreselleşme zorunlu mudur, bir süreç midir?” perspektifinden bakan Ahmet Ulvi şunları ifade eder: “…eğer küreselleşme ekonomik bir olgu ise ve tüm dünyanın tek bir pazar  olmasını ifade ediyorsa o zaman bunu kapitalizmin ortaya çıkışında  Ticaret Devrimi’nin (12.yy) erken dönemlerinden daha da gerilere götürmek mümkündür.”[ii] Eğer küreselleşme o dönemlerde başlamış ve yavaş yavaş bugünkü durumuna gelmişse, ileride bir gün bütün dünyanın küçük bir köy haline gelmesi mümkün olacaktır. Buna  Ahmet Ulvi şöyle bir yaklaşım getirir: “ Eğer insanlık tarihinde tek tek yerleşim birimlerinin bir pazar  etrafında toplanması köyü; köylerin daha büyük pazarda toplanması kasabayı; kasabaların giderek yakınlaşması da kenti oluşturması doğruysa, dünyanın tek bir pazar olması bu tarihsel gelişmenin doğal bir sonucudur.”[iii]

Her ne kadar küreselleşme bir süreçmiş gibi gösterilmeye çalışılsa da  ABD, AB, JAPONYA gibi kapitalist ülkelerin yönlendirdiği ve gerektiğinde zorla kabul ettirdiği bir sömürü şeklidir. Teknolojik aletleri ve askeri gücü ellerinde bulunduran güçlü kapitalist devletler  zengin ham madde ve doğal kaynaklara sahip az gelişmiş veya gelişmekte olan devletlere savaş açarak onları kendi pazarları haline getirirler. Bunun en yakın örneklerini Bosna Hersek, Afganistan ve Irak savaşlarında gördük. Hatta bu devletler kendi çıkarlarına uymayan bir durum ortaya çıktığında sadece ulus devletlere değil, sadece bireylere bile savaş açmaktan çekinmemişlerdir. ABD’nin, 11 Eylül terörist saldırısı sonrası Usame bin Ladin’e savaş açması gibi.

Kapitalist devletler dünyayı ortak pazar haline getirirlerken  ulus devletlerden başlarlar. “Bunun için ulus devletlerin zayıflaması ve giderek ortadan  kalkması gerekmektedir. Ulus devletleri yıkarak onların yerine zayıf,  her türlü sömürüye açık, çok kısa zamanda asimle edilecek topluluklar oluşturmak istemişlerdir. Özetle ‘zayıflat, böl, parçala, uyut, yut’ politikasını  uygulamaktadırlar.” [iv]

“Küreselleşme ile birlikte birçok devletten daha güçlü şirketler ortaya çıkmıştır. Bu egemen güçler IMF , Dünya Bankası ve OECD  gibi küresel bazda üyesi olan örgütlerdir.” [v]

Küreselleşmenin teknolojik gelişmelerle de doğrudan bir bağlantısı vardır. “Teknolojik gelişmeler ülkeler arası mal taşımacılığını sürekli hızlandırmakta ve ucuzlatmaktadır.” [vi] Haluk Tözüm bu konuda “Küreselleşme teknoloji merkezli bir değişim sürecidir. Bilgisayarlaşma, telekomünikasyon teknolojileri, minyatürleşme, sıkıştırma teknolojisi ve dijitalleşme gibi yenilikler teknolojiyi küresel çapta yaygın kılmaktadır.”[vii] demiştir.Böylece eski dünyanın numaralandırma şekli olan I. Dünya, II. Dünya ve III. Dünya yerine bilgisayardan ilham alınarak olsa gerek ‘hızlı ve yavaş dünya’  kavramlarından söz edilmektedir. Teknolojik gelişmeler iletişimi de yaygınlaştırmakta ve hızlandırmaktadır.

“Daha 1980’lerin sonuna kadar radyo dalgaları tüm dünyayı kapsar hale gelmişken günümüzde en küçük ve fakir Afrika ile Asya ülkeleri dahil ulusal televizyon servisleri  kurulmuştur.”[viii] Televizyon küresel bir izleyici kitlesi oluşturduğu için dünyanın diğer ucundaki olayları insanlar evlerinde, oturdukları yerde izleyebilmektedirler. Yine bu gelişmelerin sonucu olarak uluslar arası yayın yapan pek çok kanal  (CNN, ABC, BBC), gazete  (Financial Times, Wall Street  Journal), magazin dergisi (Elle, Marie Clarie) gibi geneli Amerikan kökenli yayın organları vardır.

Küreselleşme dünya piyasalarında tüketicilerin istek ve gereksinimleri yönünden homojen olmayı amaçlar.Bu oluşumla ulusal pazar ve sınır ötesi pazar  arasındaki farklılıklar ortadan kalkmakta ve üründe , hizmette , pazarlamada standartlaşmaya gidilmektedir. Bunun sonucu olarak Beko, Bosch, Coca Cola, Pepsi, LCW, Mc Donalds gibi ürünler hiçbir değişime uğramadan bütün pazarlarda aynı şekilde satılır.

Dünya hızlı bir küreselleşme ve küreselleştirilme sürecindedir. Acaba küreselleşen dünyadan Osmanlı ve Türkiye nasıl etkilenmiştir?

Osmanlı devleti 19. Yüzyıla kadar Batı’dan yalnızca  teknik gelişmeleri almıştır. Bunun başında da savunma ile ilgili olanlar gelir. Teknik gelişmeleri örnek almakla başlayan bu Batı’ya öykünme Batı’daki gibi mühendishaneler ve askeri okulların açılmasıyla devam etmiştir. Bu yüzyıla kadar Batı’dan sadece faydalı gelişmeler alan Osmanlı , bu yüzyıldan sonra faydalı olup olmadığına bakmadan ne gördüyse almıştır.Osmanlı’da küreselleşmenin en hızlı ve yoğun yaşandığı yıllar işgal yıllarıdır. Ülke topraklarını işgal eden Avrupalı devletler sömürünün her çeşidini Anadolu’da uygulamışlardır. Özellikle bürokratlar işgalden daha az zararla kurtulmak için işgal kuvvetleri ile dostluklar kurmuşlar, onların dillerini öğrenmişler, onlar için ziyafetler düzenlemişler, evlerini Avrupa’dan getirdikleri son model eşyalarla süslemişlerdir.

Türkiye Cumhuriyeti’ne gelindiğinde ise, ülkenin coğrafi konumu ve doğal zenginliklere sahip oluşu küreselleşme açısından önemlidir. Türkiye Asya ile Avrupa arasında bir köprü görevi görür. Sadece iki kıta topraklarını birleştirmekle kalmaz , Doğu ile  Batı kültürünü de birleştirir. Teknoloji Batı’da; ham madde Doğu’dadır. Doğu’daki ham maddenin Türkiye üzerinden  Batı’ya nakledilecek olması Türkiye’nin stratejik önemini artırmaktadır. Bu durumda Türkiye küreselleşme olgusunun dışında istese de kalamaz.

KÜRESELLEŞMENİN KÜLTÜRÜMÜZE ETKİLERİ

Türkiye hızlı bir küreselleşme olgusu içindedir. Televizyon ve bilgisayar bunu daha da hızlandırır. Televizyonlarda kendi kültürümüze yabancı, kılık kıyafeti, ahlakı, değer yargıları bize benzemeyen insanlar gösterilmektedir. Zaten şehirlerde yaşayan halkı tamamen etkisi altına almış olan televizyon , köyler ve kasabalarda da hızlı bir değişim süreci başlatmıştır. Artık Türkiye’deki insanların  Amerika ve İngiltere’de yaşayanlardan kılık kıyafet yönüyle hiçbir farkı kalmamıştır. Herkes imkanı ölçüsünde  pantolon , blue jean ,  t-shırt , smokin , tuvalet giymektedir. Tamamen kendi kültüründen kopuşa doğru sürüklenen bu toplumun bireyleri birkaç tane kalmış, nesli tükenmiş yöresel Türk kültürünü yansıtan kıyafetleri giyenleri yadırgamaktadır. İşte bu , bir toplumun aslını inkar edişi, başka kültürlerin etkisiyle asimle olmasıdır.

Türk örf ve adetlerinde bulunmayan ve Hıristiyan bir rahiple ilişkilendirilen  “Sevgililer Günü” kutlaması ile “Noel-Yılbaşı Kutlamaları” bize küresel dünyanın etkileridir.Biz de bunun bir yozlaştırma olduğunu düşünmeden kutlamalar yaparız.

Sokaklar, caddeler, dükkan ve mağaza adlarında neredeyse hiç Türkçe isim bile yoktur. Geneli İngilizce adlıdır ve İngilizce yazılır. Bizde nerede , ne zaman başladığı bilinmez  bir Batı hayranlığı vardır. Her şeyin en iyisinin Batı’da olduğunu düşünür, en kaliteli malın onlar tarafından üretildiğini zannederiz. Bunun için Batı’da tanınmış firmalara koşarız. Böylece yabancı sanayinin ülkemizde yerleşmesine zemin hazırlarız. Bundan dolayı halk içinde bilinçsizlikten kaynaklanan bir yabancı isim verme merakı baş göstermiştir. Mesela Mudurnu Chicken , Free Shop, Baby Haus , Eximbank, Rainbow   gibi…

Ayrıca  okullarımızda kutlanan Yerli Malı Haftası etkinlikleri vardır. Kutlamanın adı yerlidir; ama içeriğinde  neredeyse hiç yerli mal yoktur. Coca Cola, Pepsi, Nestle  ve hamburgerler  havada uçuşur. Bir de buna “yerli malı” denir.Yabancı ürünler daha kücücük yaştaki çocuklara tanıtılmakta ve damak zevkleri küçük yaştan itibaren değiştirilmeye çalışılmaktadır.

İletişim yönünden büyük bir fayda olan küreselleşme ahlaki yönden ülkelerin en büyük tehdidi durumundadır. Ahlaki çöküntü had safhaya ulaşmaktadır. Bu gidişle modern çağ denilen şey, küreselleşme ile birlikte ‘çığırından çıkmış bir nesil’ olacaktır. Ancak birey bu teknoloji harikalarını bilim için, insanlığın geleceği için kullanırsa internet ve bilgisayar asıl işlevine ulaşmış olur.

KÜRESELLEŞME VE EĞİTİM

Küreselleşme, tabii bir süreç olmaktan ziyade küresel bir öznenin şekillendirdiği bir oluşumdur. Olumlu ve olumsuz yönleri vardır. Teknolojik gelişmelerin hızla yayılması, ürün ve kalitede standartlaşma, hızlı iletişim, bilgisayar ve bilgisayarla oluşturulmaya çalışılan bilgi toplumu olumlu yönünü oluştururken; az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin pazar  haline gelmesi ve bunun sonucunda  zengin-fakir, işsizlik-güvensizlik gibi konularda  dünya üzerinde kutuplaşmaya gidilmesi zenginin daha zengin, fakirin daha fakir hale gelmesi  küreselleşmenin olumsuz yönünü oluşturmaktadır. Küreselleşme onu şekillendirene göre yararlı yada zararlı hale gelir.

Bir ülkenin küreselleşmedeki yerinin o ülkenin teknolojik ve askeri gücüyle doğru orantılı olduğunu söylemiştik. Küreselleşme Batı kaynaklı bir süreçtir ve teknoloji de Batı’dadır. Bu teknolojiyi onlardan alabilmek için onların dilinden konuşmak gerekir. Bundan dolayı İngilizce uluslararası kullanılan bir bilim dili haline gelmiştir. Türkiye’de de pek çok üniversitede (Boğaziçi, ODTÜ, Bilkent, Hacettepe)  dersler İngilizce olarak okutulmaktadır. Yine Anadolu Liseleri, kolejlerde dersler İngilizce olarak verilir. Bu durum üniversite ve liselerde bilimi tam öğrenemeyen bir nesil meydana getirir. İlköğretim okullarında da İngilizce’nin zorunlu olarak  okutulmasından dolayı ana dilini tam olarak öğrenemeyen bir nesil yetişir.

Küreselleşmenin ilk ve önemli özelliklerinden biri de özel sektörün ön plana çıkmasıdır. Bu durum eğitimin özelleştirilmesinde de kendisini  hissettirir. “Ancak globalleşme ile birlikte özellikle de yüksek öğrenime ayrılan ödenek dünya genelinde gittikçe azalmaktadır. Yüksek öğrenimin maliyeti sistem tarafından ödenmediğinden öğrenciler bilgi toplumunda  yer edinebilmek için aldıkları hizmetin karşılığını bir müşteri gibi ödemek zorundadırlar.”[ix] Bunun sonucunda özel üniversitelere giden öğrenciler daha kaliteli eğitim almakta, devlet üniversitelerinde ise kalite gittikçe düşmektedir. Ülkemizde de paralı üniversite sayısında her geçen gün artış olmaktadır. Bilkent, Yeditepe, Ufuk, Bilgi, Galatasaray Üniversiteleri bunlardan sadece birkaçıdır.

Küreselleşmenin eğitime en olumlu etkisi bilgisayar sayesinde olmaktadır. İnsanlar bilgisayar sayesinde dünyanın her yeri ile bağlantı kurabilmekte ve bilgilere hızlı ve rahat ulaşabilmektedir. Bundan dolayı ilerleyen zamanlarda bilgisayarlı eğitime  geçilecektir.

Küreselleşmenin en önemli sorunlarından biri de ‘beyin göçüdür’. Kapitalist ülkeler ortak pazar  ülkelerindeki sanatkarları ve bilim adamlarını kendi bünyesinde toplayarak onlara çalışmaları için uygun ortam sağlarlar.Bundan dolayı birçok süper beynin hayallerini Amerika ve Japonya süsler.

Dipnotlar


[i] .Erkızan , Hatice Nur , “ Küreselleşmenin Tarihsel ve Düşünsel Temelleri Üzerine ” , Doğu-Batı Dergisi , S. 18 , Ank. 2002 , sh. 65-79.

[ii] .Türkbağ , Ahmet Ulvi , “ Pasta Tarifleri Üzerine Bir İnceleme: Küreselleşme ve Adalet ” , Doğu-Batı Dergisi , S. 18 , Ank. 2002 , 227-236

[iii] Türkbağ , Ahmet Ulvi , a.g.e.

[iv] .Sönmez , Veysel , “ Küreselleşmenin Felsefi Temelleri ” , Eğitim Araştırmaları , Ocak 2002 , Sayı 6 , sh. 2-11.

[v] .Elife , Doğan , “ Eğitimde Küreselleşme ” , Eğitim Araştırmaları , Ocak 2002 , Sayı 6 , sh.87-98.

[vi] .Somel , Cem , “ Az Gelişmişlik Perspektifinden Küreselleşme ” , Doğu-Batı Dergisi , S. 18 , Ank. 2002 , sh. 141-151.

[vii] .Tözüm ,Haluk , “ Küreselleşme Gerçek mi , Seçenek mi ? ” , Doğu-Batı Dergisi , Sayı 18 , Ank. 2002 , sh. 151-173.

[viii] .Uluç , Güliz , “ Medya Yapılarının Küreselleşmesi ” , Doğu-Batı Dergisi , Sayı 18 , Ank. 2002 , sh. 205-215.

[ix] .Oktik , Nurgün , “ Globalleşme ve Yüksek Öğrenim ” , Doğu-Batı Dergisi , S.18 , Ank. 2002 , sh. 193-205.

Eğitim ve Küreselleşme

“Küreselleşme esas olarak ekonomik içerikli bir kavram olarak ortaya çıktı. Sermayenin dünya üzerindeki dolaşımının artık tek tek ülkeler düzeyinde değil , küresel düzeyde gerçekleşmesi anlamına gelir. ”[1]

Böylelikle kapitalizmin sanayi bakımından genişlemesi ve kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması ile ekonomik, siyasal, ve kültürel düzeyde dünya toplumlarının iç içe girmesi gerçekleşmiştir.

Genel itibariyle küreselleşmenin bir  başlangıcı vardır diyecek olursak, bu başlangıç noktasını buharlı makine olarak düşünebiliriz. Buharlı makinenin 19. yüzyılda bulunması ve Avrupa insanının din merkezli değil, hayat ve iş merkezli bir yaşama geçmiş olması bu makinenin çeşitli alanlarda uygulanmasını ve kullanılmasını sağlamıştır. Buharlı makinenin ev eşyası , kumaş vs. gibi üretim alanlarında kullanılması birçok ürünü ortaya çıkarmıştır. Bu ürünleri öncelikle kendi iç piyasasına süren Avrupa devletleri iç piyasa doyunca , diğer Avrupa devletlerine satma yoluna gitmişlerdir; fakat diğer ülkelerde de makine kavramının ortaya çıkması ve bilimsel gelişmeler sonucunda tüm Avrupa, sanayi kıtası haline gelmiştir. Bu sanayi kıtasının üyeleri bir dönem sonra hem ham madde ihtiyacını giderebilmek hem de işlenmiş halde olan bu ürünü  pazarlamak için gelişim hızı düşük olan ülkelere ; yani Afrika ve Asya ülkelerine yönelmişlerdir. Bu ülkelere ürünlerini satmak için siyasi anlamda öncelikle iyi ilişkiler kurma yoluna gitmişlerdir. Bu iyi ilişkiler sonucunda ekonomik manada ham madde alımı ve işlenmiş ürün satışı söz konusu olmuştur.

Mantık olarak eğer bir devlet ham madde veriyor ve karşılığında işlenmiş ürün alıyorsa  bu ülke dışa bağımlı yaşıyor demektir. Böylelikle ekonomik ve  siyasi konularda  Avrupa devletleri, Afrika ve Asya ülkelerini silah zoru olmadan kendilerine bağımlı hale getirdiler. Büyük(sömüren)  devlet  ile  küçük(sömürülen)  devlet  böylelikle  birbiriyle etkileşim halinde olduklarından hem iç piyasaları hem de dış piyasaları  birbirine bağımlı hale gelmiştir.  Mesela ; Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri’ni düşünelim:

Eğer Türkiye’de ekonomik anlamda bir kriz  olsa bağımlı hale geldiğimiz  Amerika’yı çok fazla etkilemez; lakin Amerika’nın İkiz Kule’si vurulunca  Türkiye’nin ekonomisi duvara çarpmış (toslamış)  arabanın haline döner ve dönmüştür.

Görülüyor ki,  bu  etkileşim büyük dünyayı küçültüyor ve bizi bir olguya yöneltiyor: KÜRESELLEŞME !

Bu etkileşim (birleşme)  küçük ülkelerin isteğiyle değil, büyük(sömüren) devletlerin zorbalığıyla meydana gelmektedir. İşte bu zorbalık tüm küçük devletlerin  insanlarına değişik şekilde gösterilmektedir. Bu içine alma operasyonunu  ABD’nin veya AB devletlerinin  yapabilmesi için  öncelikle bu ülkeyi uyutması ve kendine benzetmesi gerekmektedir. Bunu da  Coca Cola, bar, moda, Mc Donalds, Nescafe gibi ürün ve kavramları bu ülkeye empoze ederek bu ülkelere kendi kültürlerini şırınga etmişlerdir. Amaçlarını da uygarlık adı altında bu ülkelerin kültürlerini asimle ederek gerçekleştirmektedirler. Bunun yanında bilim alanında hızlı gelişme sonucu diğer dünya ülkelerinin bilim adamları, bilimdeki hızlı değişimi yakından görebilmek için sömüren devletlerin dilini öğrenmek zorunda kalmıştır. Bu çaresizlik de Türk Milli Eğitim politikasında dört saatlik İngilizce dersi verilmesi kararıyla sonuçlanmıştır.

“Küreselleşmeyi ayakta tutabilmek için yeni insan tipi ortaya çıkarmak zorundadırlar. Küresel gelişmelerle donanmış bireyler, eğitim yoluyla oluşturulabilir. ”[2]

Küreselleşme olgusunda kendi çıkarlarını korumak  amacıyla eğitime yön verme amacı güden  bu ülkeler, özellikle  AB ülkeleri , üniversitede okuyan birçok gencin en az bir eğitim yılını AB statülü bir ülkenin üniversitesinde tamamlaması zorunluluğunu getirmiştir.

Bu imparatorluğu devam ettirme arzusunda olan bu devletler sadece örgün eğitim yoluyla değil, yaygın eğitim yoluyla da ülke halkını uyutma yoluna gitmişlerdir. Mesela herhangi bir  ulusal kanalın bir haftalık yayın programına bakıldığında en az günde iki adet Amerikan yapımı film ile karşılaşmak hiç de şaşırtıcı gelmemelidir.

Eğitim yoluyla halka empoze edilen bu düşünceler bana göre sadece okumamış(vasıfsız)  kesimi yönlendirebilir; fakat  Türkiye’de  okumuş kesimin  % 70’i Amerika’nın hayalini kurmaktadır.

Küreselleşme konusunu dil yönünden de ele alacak olursak Türk diline ciddi bir saldırı olduğunu görebiliriz. Türk Dil Kurumu bu konuda  ne kadar açıklayıcı bilgiler ve çalışmalar yapsa da bu selin önünde duramamaktadır. Biraz beyin jimnastiği yapalım:

Bir Amerikalı  Türkiye’ye gelse konuşulan dilden pek bir şey anlamaz; ama  Amerika’nın hayaliyle yanıp tutuşan bir Türk genci(?) Amerika’ya gidince karşılaştığı insanların  konuştuğu kelimelerden  yola çıkarak :

Tren: train  İstasyon: station  Telefon: telephone, Berber: barber Otobüs: bus     Bisiklet: bicycle  Televizyon: television     hello,  bye   gibi kelimeleri duyunca emin olunuz ki, devlet büyüklerimizin  neden Amerika’ya dostumuz dediğini, “ Aynı dili konuşuyoruz. Bunlar ile bizim atamız aynı soydan geliyor ki, birbirine benzer kelimelerimiz var ve bunlar bizim kardeşlerimizdir. ” şeklinde telakki eder!

Ayrıca M.E.B.’in  Ücretsiz Kitap Dağıtımı programı dahilinde verilen  8.sınıf  İngilizce kitabında geçen bir konudan alıntı yaptığımızda:

1.“I have seen TV documentaries about New York and it looks very lively and exciting.”

2.“Unfortunately we only had three days there.”

3.“ I look forward to going to New York again sometime in the future.”[3]

Tercümesi

  1. “Ben New York hakkında televizyonda belgeseller seyrettim. Bu belgeseller çok canlı ve heyecan vericiydi.
  2. “Maalesef biz orada  (New York) üç gün bulunabildik.”
  3. “Ben gelecekte New York’a tekrar gitmeyi umuyorum (dört gözle bekliyorum).”

İşte görülüyor ki , küreselleşme olgusu bizim bile haberimiz olmadan insanımızın hayatını, geleceğin gençlerini uyutmaya, büyülemeye, ufalamaya başlamış bile. Bizler bu konuyu gündeme taşıyarak Türk insanına milli kimliğini göstermeli, özünü benimsetmeliyiz.

Eğitimimize küreselleşmenin faydası da yok değildir. Bir bilginin tüm dünya ülkeleriyle aynı anda veya yakın zamanlarda ülkemize ulaşması küreselleşmenin olumlu yönlerindendir; fakat bana göre zararı faydasından daha fazladır. Zararları görünmeden,  faydaları da göze hitap ederek bizlere ulaşır.Unutmayalım ki; “Düşmanın en tehlikelisi, yüze gülerek gelenidir.”

Sonuç olarak eğitimimizi küreselleşmenin zararlı etkilerinden kurtarabilmemiz için;

1. Türk Milli Eğitimi’nde öncelikle İngilizce kitaplarının bir süzgeçten geçmesi elzemdir.

2. Anadolu Liseleri’nde yabancı dilde eğitim konusu kesinlikle yürürlükten kaldırılmalıdır. Çünkü  yabancı dil eğitimi ile yabancı dilde eğitim birbirinden çok farklı kavramlardır.

3. Ülke insanlarına  sekiz yıllık eğitim süreci planında  Atatürk ilke ve inkılaplarını yüzeysel işlemeyen; görsel, düşünsel rehberlik dersleri koyulmalıdır.

4. Atatürkçülük; yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının toplanma merkezi olan bu ilke Türk insanına anlatılmalıdır.

5. Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene.” vecizesi Türk insanının zihnine yerleştirilmelidir.


[1] .Tezcan , Mahmut , Küreselleşmenin  Eğitim Boyutu , Eğitim Araştırmaları , Ocak 2002 , Sayı 6 , sh.57-63

[2] .Tezcan , Mahmut , a.g.e.

[3] .Dikmen , Resuhi , A Modern English Couse For Turks , D.K. Yay. Sh.22.

Küreselleşme ve Eğitim

Son zamanlarda, “küreselleşme, globalleşme, yeni dünya düzeni, post-modernizm, yerelleşme, neo-liberalizm gibi kavramlar bazen birbirlerinin yerine kullanılmaktadır.

Tanımı: İngilizce karşılığı globalisation (küreselleşme-globalleşme) olup, kökünde “globe” sözcüğü üç boyutlu yuvarlak ve bir fiziksel şekli, ikinci anlamıyla da dünyayı ya da diğer bir ifadeyle yer küreyi ifade etmektedir. Meydan Larousse’nin tarifine göre global “tümüyle ele alınmış olan” manasındadır.

Küreselleşme, ideolojik açıdan değerlendirildiğinde, kapitalizmin kendisini devam ettirebilmesi için daha çok üretmek daha çok mal satmak ihtiyacını karşılamak amacıyla dünya pazarında serbestleşme ve sınırların kaldırılması sürecidir.

Bazı yazarlar küreselleşmeyi, ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel alanlarda ortak değerlerden bazılarının yerel ve ulusal sınırları aşarak dünya çapında yayılması olarak tanımlanmaktadır. Bazı yazarlar ise küreselleşmeyi Pazar, ürün ve süreçlerin standartlaşması, sosyo-kültürel farklılıkların ortadan kalkması, sınır ötesi şirketlerin gereksinim ve isteklerini karşılayacak standartlarda üretim yapması olarak tanımlamaktadır. Yine bazı yazarlar küreselleşmenin dünya için olumlu bir gelişme olduğu düşüncesindedir. Olumlu düşünenlere göre küreselleşme sınır ötesi serbest ticaretin artmasına, demokrasi ve insan haklarına yönelik çalışmalarda gelişmelere ve büyük oranda refahın yükselmesine neden olduğu görüşü savunulmaktadır. Bu konuda olumsuz düşünenlere göre ise küreselleşme sınır ötesi şirketlerin denetlendiği, yönlendirdiği bir dünya pazarıdır.

E. Fuat Keyman’a göre küreselleşme, bir yandan devlet ağırlıklı uluslar arası ilişkilerden siyasal aktörlerin çoğaldığı küresel ilişkilere geçişi; sermayenin salt uluslar arası olmayıp küreselleştiğini; sömürü mekanizmalarının farklılaştığını ve “içerseme / dışarsama ilişkilerinin artı değer üretiminin yerini aldığını”; gelişen teknolojilerle dünyanın bir “evrensel köye” dönüştüğünü ifade ediyor. Gencay Şaylan’a göre küreselleşme, kapitalizmin 300 yıllık tarihi içinde gelinen son aşamayı ve kar hadlerinin daralmasıyla yaşanan refah devleti krizinden çıkışın bir yolu olan verimlilik artışını ve pazarın büyütülmesi arayışlarını temsil eden bir kavramdır.

Janice Dudley, küreselleşmeyi dünya sistemi içinde bir ortaklık / şirketleşmenin öyküsü olarak görülüyor. Yeni dünya düzenini aşağıda belirtilen birbirine bağlı değişmelerin birikimi olarak tanımlıyor:

a. Tüm dünyada Batı materyalizmi / tüketici odaklı yaşam biçimlerine olan yoğun istekler

b. Batı popüler kültürünün özellikle bu kitle kültüründe Amerikan söylemlerin içselleşmesi ve egemenliği.

c. Üretim ve tüketim modellerinde Batının, özellikle ABD’nin artan ağırlığı.

ç. Tek bir global uluslar arası piyasa içinde dünya ekonomilerinin giderek daha çok bütünleşmesi.

d. Serbest ticaret ve yeni uluslar arası iş bölümü.

Küreselleşme kavramı üzerinde daha bir çok farklı tanım vardır. Genelde belli fikirler, görüşler, olaylar, teknolojiler gibi durumların global ölçekte bulunur hale gelmesini; veya dünya ölçeğinde ulusal kimliklerin, ekonomilerin ve sınırların çözüldüğü, sosyal hayatın büyük bir bölümünün küresel süreçler tarafından belirlendiği manalarına geliyor. Bunun yanında dünyanın bir ekonomik bütün oluşturma, toplumların birbirine benzeme ve tek bir küresel kültürün ortaya çıkmasını veya toplumların kendi kimliklerini ve farklılıklarını ifade etme ve tanımlama anlamı da taşıdığı oluyor.

Kısacası küreselleşme; dünyanın sıkışması, küçülmesi ve ulusal olan her şeyin anlamını yitirmesi, dünyanın tek bir mekan olarak algılanma bilincinin doğmasıdır.

Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ünde globalleşmenin tanımına bakıldığında; “global. –li, 1. Toptan, toplam. 2. Küresel., globalleşme: Küreselleşme, küresel. 1. Küre ile ilgili olan. 2. Küre biçiminde olan, kürevi, küreselleşme; Küreselleşmek durumu, globalleşme, küreselleşmek ise; Dünya milletleri, ekonomi, siyaset ve iletişim bakımlarından birbirine yaklaşma ve bir bütün olmaya götürmek, globalleşmek” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımlar neredeyse birbirini işaret etmektedir ve içerik olarak da yeteri kadar açıklama yapmaktadır.

Küreselleşmenin Tarihi

Soğuk savaş 1989 yılında sona erdikten sonra içinde bulunulan dünya çok hızlı bir değişim sürecine girmiş bulunmaktadır. Bu süreçte üç temel nokta önem taşımaktadır. Birincisi; 1453 yılında Osmanlılar tarafından İstanbul’un fethiyle sona eren Ortaçağ karanlığından kurtulmaya çalışan Batının deniz aşırı yeni keşiflere yelken açmasıyla ortaya çıkan zenginleşmelere dayalı gelişmelerdir. Bu süreç, Avrupa’da 1800’lü yılların sonlarında başlayan endüstri devrimine kadar devam etmiştir. İkinci temel dönüşüm noktası ise 1890’da başlayan endüstri devrimi olmuştur. Endüstri devrimini yaşamaya başlayan Kıta Avrupa’sında ortaya çıkan gelişmelerin çeşitli şekillerde dünyanın diğer bölümlerine de ulaşarak insanlığı büyük ölçüde etkisi altına almıştır. Bu dönemin ardından yaşanan sömürgecilik ise o dönemdeki küreselleşmenin nihai sonuçlarını oluşturmuştur. Zaman içinde şekil değiştirerek küreselleşme ya da küreselleştirme çabaları soğuk savaşın bittiği 1990’lı yıllara kadar gelmiştir.

Küreselleşme üçüncü temel çıkış noktasını 1990’lı yıllarda yakalamıştır. 1970’li yıllardan itibaren dünya ekonomisinde söz sahibi olmaya başlayan çok uluslu şirketler, 1990 yılından sonra “yeni dünya düzeni” kavramı etrafında tek kutuplu dünyada batıyı, tek ekonomik ve siyasi güç haline getirme planını ortaya koymuştur. Bu üçüncü temel çıkış noktası içerik ve yöntem olarak diğerlerinden ayrılmaktadır. 1990’lı yıllarda ön plana çıkan küreselleşme çabalarının ardında, yüzyıla yakın bir zaman diliminde ortaya çıkan gelişmeler açısından yukarıda sayılan ilk iki çıkış noktasından farklı olarak, piyasalara ulaşmada artık zaman ve mesafe kavramının anlamını yitirdiği görülmektedir. Bu çok önemli bir gelişmedir ve batı sermayesinin tek kazanç kapısını teşkil etmektedir.

Aslında, tüm ülkelerin tarihlerine bakıldığında tek amacın neredeyse dünyaya, kaynaklara hakim olmak olduğu görülür. Bu nedenle küreselleşmenin tarihi; dinler ve imparatorlukların çıkışına kadar götürülebilir.

Küresel Eğitimde Amaç Ne Olabilir?

Farklı uluslardan gelen dolayısıyla farklı kültürlere sahip insanların bu farklılıktan kurtarılmalarıdır. Tüm insanlara evrensel tarih bilinci, evrensel kültür vererek farklı tipleri ortadan kaldırmak, böylece “tek tip insan” yaratma amacına ulaşmaktır. Küreselleşmeye engel olan en büyük olgu farklı kültürden gelen insanların ulus bilinciyle hareket etmesidir. Farklı eğitim-öğretim kurumlarından eğitim-öğretim gören insanların, farklı dünya görüşü ve yaşam felsefesine sahip olması kaçınılmazdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde olduğu gibi mektep, medrese ve yabancı ülkelere ait farklı okullardan eğitim-öğretim alan insanların farklı düşüncelere sahip olması kaçınılmazdır. Bunun sonucu, dışarıya karşı direncin kırılması, çatışmaların içte yaşanmasıdır.

Küreselleşmenin Milli Eğitim Felsefemiz Üzerine Etkileri:

“En mühim, en esaslı nokta eğitim meselesidir.

Eğitimdir ki, bir milleti ya hür, müstakil, şanlı,

yüksek bir cemiyet halinde yaşatır;

ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder.”

Mustafa Kemal Atatürk

Türkiye Cumhuriyeti, 1923 yılında genç bir devlet olarak kurulduğunda, 600 yılı aşkın ömrü olan bir devletin maddi ve manevi tecrübelerine de sahip bulunuyordu. Bu devleti yükselten ve yaşatan dinamikleri bildiği gibi, onu zayıflatan ve çökerten, parçalayan ve yıkan dinamikleri de iyi biliyordu. Esasen Türkiye Cumhuriyetini kuran ve neredeyse ilk 40 yılını yöneten insanlar, Osmanlı eğitim ve devlet sistemi içinde yetişmişler, bilgi ve yönetim tecrübelerin orada kazanmışlardır. Bu bilgi ve tecrübelerle, Cumhuriyetin kuruluşundaki temellerde, yeni devletin parçalanmaması ve yıkılmaması, çağdaş hayata ayak uydurması, diğer devletlerle mücadele ederek yaşayabilmesi, insanlarını barış ve refah içinde ve tam demokratik bir şekilde kaynaştırabilmesi için neler yapılması gerektiği çok düşünülmüştür. Bu düşüncelerin pratik hayata geçirilmesinde de -özellikle Atatürk döneminde- TBMM’nde, fikri ve sosyal hayat alanında önemli mücadeleler verilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin 75 yıllık geçmişinde eğitim çalışmalarını değerlendirdiğimizde şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır:

Devletin Genel Felsefesi ve Amaçları Bakımından: Önce Cumhuriyete geçilmesi ve “Cumhuriyet” eğitiminin insanlara başarılı bir şekilde verilmesi hedeflenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti başlangıçta çok partili bir demokrasi olarak kurulmamasına rağmen, böyle bir sistemden geliyor ve çok partili sisteme geçeceğine dair sinyaller veriyordu. Bu çok partili sisteme geçişte bir çok problem yaşanmış ve bu sorunlar askeri müdahalelerle aşılmaya çalışılmaktadır. Bu nedenle; parlamentoda veya parlamento dışındaki demokratik güçler, silahlı kuvvetlere ve “anayasal kurumlara” çok fazla iş düşmeden kendi mücadelelerini kendileri yapmalıdırlar. Laiklik, içinde değişik dinler ve dinler içindeki alt gruplar, devleti ve merkezi yönetimi yıkmayı amaçlamadıkça kendi dini inançlarını istedikleri gibi yaşamışlar, ekonomik ve eğitsel düzenlerini kurmuşlardır. Türkiye Cumhuriyetinde de bu gelenek sürmektedir. Fakat T.C. bu konuda kontrollü davranmamıştır. Türkiye’de dini eğitim sorunu vardır. Sağlıklı bir din eğitiminden geçmeyen gençler bir taraftan ateist olmakta veya dine soğuk bakmakta, bir taraftan yer altı eğitimi ile yetişen bir çok dini grup devlete acımasız eleştiriler yapmaya ve devletin yapısını değiştireceklerini açıkça söylemeye başlamışlardır. Bu noktada Türkiye’de, Osmanlı Devletini parçalayıp dağıtan farklı insan yetiştirme modelleri (mektepli, medreseli, azınlık ve yabancı okul mezunu) gibi, birbirinden oldukça farklı düşünen, birbirleri ile ilerde anlaşması daha zor olan insan grupları ortaya çıkmaktadır. Öğretimin birliği (“tevhid-i tedrisat”) bozulunca, ülke insanlarını birliği de bozulur. İçinde bulunduğumuz şu ana kadar Türkiye, din eğitimi sorununu çözememiştir. Bütün dünya toplumları “bilgi toplumu” olma yolunda ilerlerken ve kitle iletişim araçlarının bu kadar arttığı çağımızda, insanların dini, siyasi, sosyal, ekonomik vs. bilgiye ulaşmaları engellenemez. Bu nedenle, dini bilgiye erişmeyi engelleme yerine, onu kendi kuracağı veya mevcut sistemler içinde, dozunu kaçırmadan ve temiz bir şekilde halka sunma yolları aramalıdır.

Atatürk, kendisini “halk” ve “kul” olarak gören ve son yüzyılların uzun savaşları içinde iyice yılgınlaşan halktan onurlu bir millet yaratmak için uzun bir çaba harcamıştır. Yaptığı her şeyle ve millete ithaf ettiği tüm söz, bayram ve haklarla hep birlikte dinamik bir millet meydana getirmeye çalışmıştır. Türklük, yeni devletin temel özelliğiydi ve Türk olmayanların da, devletin politikasına uyarak “Türküm” demeleri bekleniyordu.

Sayısal Amaçlara Ulaşma Yönünden

Okulöncesi Eğitim: Önceleri sanayileşme ve büyük ailenin dağılmasıyla bir zorunluluk gibi ortaya çıkmasına karşılık, daha sonraları çocukların okula ve çağdaş hayata hazırlanmaları için pedagojik bir ihtiyaç olarak ortaya çıktı ve 1990’lara doğru Avrupa ülkelerinde dönem nüfusunun %50’den fazlasını kapsamaya başladı. Bizde ise hala dönem nüfusunun ancak %9’unun bu imkandan yararlanması, aslında hızlı bir gelişmenin olmadığını gösteriyor. Bu alanda öğretmen yetiştirmede ciddi ve yoğun çalışmalar başlatıldı.

İlköğretim: İlköğretim alanında çağdaş dünya artık çağ nüfusunun okullaştırılması sorununu çözmüştür. Bizde ise, bir zamanlar ulaşılan %95’leri geçen bir gelişmeden, son zamanlarda yurdun bazı bölgelerindeki bölücü terör hareketleri yüzünden %90’lık düzeylere düşülmüştür. Bu tür hareketler, eğitimin kalitesini de büyük ölçüde düşürmektedir.

Cumhuriyet, kuruluşundan beri ısrarla izlediği zorunlu eğitimin genişletilmesi amacına, temel ilköğretimi 8 yıla çıkararak, ancak son yıllarda ulaşabilmiştir. Bu öğretim kademesinin daha alt kademelere bölünmeden, Cumhuriyetin ve çağdaş hayatın gereklerine uygun temel eğitimi vermesini sağlamak gerekir. Tarımdaki reformlar sonucu kırsal kesimdeki nüfusun kent merkezlerine akması sonucu kırsal kesimdeki ilkokullar kapanmaya başlamış, bunun yerine “taşımalı öğretim” denilen Yatılı İlköğretim Bölge Okulları ve Pansiyonlu İlköğretim Okulları geliştirilmeye çalışılmaktadır.

Ortaöğretim: Yakın zamana kadar ortaokullarda %70’e, liselerde ise % 55’e varan bir okullaşma sağlanmıştır. Fakat bu oranlar, çağdaş dünya ülkeleri ile karşılaştırıldığında çok düşük görülmektedir. Burada %90’lara varan hedeflere kısa sürede ulaşılmaya çalışılmalıdır. Bununla birlikte liselerde tam bir kargaşa yaşanmaktadır. “Genel Lise”lerin yanına, Anadolu liseleri, Süper Liseler, Fen Liseleri, Öğretmen Liseleri, Özel Liseler vs. katılmakta, aynı kargaşa teknik ve mesleki liselerde (turizm ve otelcilik, iletişim, aşçılık, ticaret liseleri, imam hatip liseleri, endüstri liseleri vs.) de devam etmektedir. Bütün dünyada meslek eğitimi artık yükseköğretim kademesine bırakılmaktadır. Liseler, gençleri çağdaş hayata hazırlayacak temel bilimlerin ortak ve sağlam olarak verildiği kurumlar olması gerekir. Bu düzeydeki meslek okulları; yüksek öğretime devam edemeyecek seviyedeki gençlere meslek kazandırmaya çalışmalı, yükseköğretime devam edebilecek olanlar, lise düzeyinde bir ortak fen ve sosyal bilimler eğitimi görmeli, ayrıca gidecekleri yükseköğretimin kurumlarına göre alacakları seçmeli derslerde bir farklılaşmaya gitmelidir.

Yükseköğretim: Yükseköğretim alanındaki okullaşma oranı gelişmekte olan ülkelere göre çok geridedir, ama gelişmeler umut vericidir. Yükseköğretimdeki ilk problem, girişte yaşanmaktadır. Üniversite kapılarında her zaman kapasitenin çok üzerinde, aday birikmekte, kimlerin hangi programa kayıt olacağı büyük sorun olmaktadır. Öğrencinin lisede okuduğu alan ve başarısının yerleştirmeyi önemli ölçüde etkilemesi üniversiteye giriş sisteminin önemli değişikliklerindendir. Yükseköğretim kendi içinde önlisans, lisans ve yüksek lisans olmak üzere 3 gruba ayrılmaktadır.

Meslek yüksekokullarının açılmasında bazı kasabaların ihtiyaçlarının karşılanması yerine üretim sektörlerinin ihtiyaçları göz önüne alınmalı, fakülteler akademik öğretim yanında, bir meslek kazandırmaya yönelik olmalıdır.

Öğretmen Yetiştirme: Bu alanda Türkiye, en az Batı ülkeleri kadar başarılıdır. Fakat yaptığı öğretmen yetiştirme sistem değişikliğinde kendi tecrübelerinin dışında Batıdan bazı modeller alıp deneme yolunu seçmiştir. Türkiye kendi gelişmesine ve ihtiyaçlarına en uygun ve rasyonel öğretmen yetiştirme modelini kurmak zorundadır. Şu an uygulanan yeni sistemin aksaklıklarının düzeltilmesi ile sağlam ve çağdaş bir sisteme kavuşulacağı umut edilmektedir.

Diğer Alanlarda: Türkiye özel eğitim alması gereken çocuklara hala yeterli ve çağdaş eğitim olanakları sunmamaktadır. Özel eğitim kurumlarının sayısı da oldukça yetersizdir. Bir taraftan belli özgür gruplarına giren öğrenciler tespit edilmeli ve hepsine özel eğitim kurumları açılmalı, diğer taraftan da bu kurumlarda görev alacak öğretmenler yetiştirilmelidir.

TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNİN GENEL İLKELERİ :

a. Ulusal Düzenlemeler: Bu konudaki ilk düzenleme Anayasanın 42. maddesidir. Bu madde, eğitim hakkını tanımlarken aynı zamanda bu hakkın kullanım şeklini göstermekte ve sınırlarını ve yasaklamaları ihtiva etmektedir.

Eğitim ve öğrenim hakkının düzenlenmesi ile ilgili olarak; Milli Eğitim Temel Kanunu, Yüksek Öğretim Kanunu; İlköğretim ve Eğitim Kanunu, Özel Eğitim Kurumları Kanunu … gibi yasal düzenlemeler mevcuttur. Bu konudaki temel yasalardan biri de 430 sayılı “Tevhid-i Tedrisat Kanunu”dur.

Ayrıca Anayasanın 130 ve 131. Maddelerinde yüksek öğretimin esasları düzenlenmiştir. 1. Anayasanın 24 / 4, 58, 59 maddeleri 62. Maddesi gibi temel hükümler sayılabilir.

Buna göre anayasal ilkeler şunlardır :

* Kimse, eğitim ve öğretim hakkından mahrum bırakılamaz.

* Bu hakkın kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir.

* Eğitim ve Öğretim, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetimi ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.

* Bu hakların kullanılması ve hürriyeti anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz.

* İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve devlet okullarında parasızdır.

* Özel ilk ve orta dereceli okulların bağlı oldukları esaslar, devlet okulları ile erişilmek istenen seviyede uygun olarak, kanunla düzenlenir.

* Devlet maddi imkanlardan mahrum başarılı öğrencilerin öğrenimlerini sürdürebilmesi için gerekli yardımları yapar ve özel eğitimi muhtaç kişiler için topluma yararlı kılacak tedbirleri alır.

* Eğitim ve öğretim kuruluşlarında sadece bu faaliyetler yürütülür ve bu faaliyetler engellenemez.

* Türkçe’den başka bir dil Türk vatandaşların ana dil olarak öğretilemez. Yabancı dillerin eğitimi hususu kanunla düzenlenir.

TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNİN DÜZENLEYEN ESASLAR

a. T.C. Anayasası

b. Eğitim ve Öğretimi Düzenleyen Yasalar

c. Hükümet Programları

ç. Kalkınma Planları.

Küreselleşmenin etkisi ile toplumlar değişirken, eğitime bakış açısı da değişmiştir. Ezberlenmiş, sahiplenilmiş bilgiden uzaklaşıp paylaşımcı, yönlendirici, ihtiyaçlar doğrultusunda değiştirilebilen bilgiye yönelmiştir. Eğitimde hem öğrenci hem de öğretmen aktif hale getirilmiştir. Eğitim okulun duvarlarıyla sınırlandırılmayıp sınır ötesine taşınmıştır. Oluşan değişimin niteliğinden dolayı Türkiye’de “bilgi toplumu” tercih edilmektedir. Bilgi toplumu kavramını Türkiye açısından düşündüğümüzde; bilgi toplumu olma, ekonomik sistem veya herhangi bir doktrin sonucu değil, bir gerçeklik, bilim ve teknolojiye inancını ve sonuçlarını uygulama sonucudur. Bilim ve teknolojide insanın eseri olduğuna göre başlangıç noktası insandır. İnsanın iyi eğitilmesi, yetiştirilmesi ve değerlendirilmesi gerekir. Bu da eğitim ve değerlendirme sistemi içinde ülkede önce sanayi, sonra bilgi toplumunun oluşmasına elverişli bir iklim yaratır. Bilgi toplumunun başta gelen sosyal grupları “bilgi işçileri” olacaktır. Bilgi yöneticileri, bilgiyi verimli kullanıma sunmayı bilenler olacaktır; tıpkı kapitalistlerin sermayeyi verimli kullanıma tahsis etmeyi bilmeleri gibi, Ortaya bilgi profesyonelleri, bilgi elemanları çıkacaktır. Bu nedenle esas sorun öğretim elemanı sorunudur. Çünkü öncelikle bu vasıflar yeni nesille kazandıracak, aynı niteliklere sahip öğretim elemanlarına ihtiyaç vardır. Bilgi toplumu son derece iyi yetiştirilmiş insan gücü istemektedir. Eğitim öğretimin önemini arttıran bu istek üniversitelere büyük görevler düşmesi yanında insan sermayesine yatırım yapılması da gereklidir. İnsan sermayesi bilgi ve uzmanlığı içerirken, ekonomik gelişmesinde teknolojik ve bilimsel bilgiyi kapsaması kalkınmanın insan sermayesinin gelişmesi ile mümkün olurken insan sermayesine çok yatırım yapan ulusların aynı zamanda kalkınan uluslar olması dikkat edilmesi gereken bir noktadır. Diğer yandan bilgi toplumuna uygun düşüren insan tipinin yaratılabilmesi ise; her şeyden önce, eğiticilerin eğitimi ile mümkündür. Eğiticilerin eğitimi en önemli eğitimdir. Eğitim düzeyinin yükseltilmesi bilgi toplumu olma çabalarının bir başlangıcını oluşturmaktadır. Toplumun bilgi düzeyini yükseltmek için ülkedeki üniversite sayısı 72’ye çıkartılmıştır. Ancak, yükseköğretimde öğretim üyesi, fiziki mekan ve diğer destek unsurlarının önceden hazırlanmadan böyle bir kararın uygulamaya konulması üniversitelerde eğitimin kalitesini önemli ölçüde düşürmüştür.

Eğitime en büyük destek teknolojiden olmalıdır. Teknoloji; bilimin ve diğer düzenli bilgilerin yapılan işlere sistematik olarak uygulanması olduğu için teknoloji ne kadar karmaşık ise, insanların ona gereksinimi o kadar artmaktadır. Teknoloji, gelişme ve ilerlemenin hem nedeni hem de sonucudur. ABD’nde “okur-yazar” kavramı bile, ifade ettiği gerçek anlaman soyutlanarak yeni bir anlam ile doldurulmuştur. ABD artık “okur-yazar”lık oranı ile, bilgisayar bilgisini, bilgisayar okur-yazarlığını kastetmektedir. Küreselleşmenin bu boyutundan, Türkiye’de etkilenmekle birlikte, bu etkileşim toplumun tamamında görülmemektedir. Bunun nedeni ise; henüz Türkiye’nin her yerinde aynı düzey eğitim öğretimin verilememesi, köy-kent, kadın-erkek, doğu-batı, zengin-yoksul ayrımının sürmesi, eğitime katılmada farklılıkların yaşanması, hala daha güncel sorunlardır. Ülkenin batısı, teknoloji ve bilgiyi daha çabuk kavramakta ve kullanmakta iken, ülkenin doğusunda pek çok kesim teknoloji; renkli televizyon ve telefondur.

OECD tarafından hazırlanan ve Eğitim Bakanları Komisyonunca benimsenen Herkes İçin Hayat Boyu Öğrenme raporunun gelişmiş ülkelerin eğitim politikalarının belirlenmesine ışık tuttuğu düşünülmektedir. Bu sebeple herkes için hayat boyu öğrenme kavramı, politikaları ve stratejilerinden bahsetmek faydalı olacaktır.

Hayat boyu öğrenme kavramı farklı şekillerde yorumlanabilmektedir. Ancak yapılan yorumlarda aşağıdaki ortak noktaların bulunduğu söylenebilir:

* Eğitim ve öğrenmenin değerine güçlü ve gerçek bir inanç duymaktadır.

* Yaş, cinsiyet ya da istihdam statüsü ne olursa olsun, inanlarda öğrenme fırsatlarına ulaşmak için ortak bir isteğin olduğuna inanılmaktadır.

* Hayat boyu öğrenme yaklaşımına göre şekillendirilmiş bir eğitimde kullanılan öğretme ve öğrenme araç ve yöntemleri geleneksel yaklaşımdan çok farklıdır.

Japonya’da örgün eğitimin hayat boyu öğrenme de oynayacağı üç anahtar role dikkat çekilmiştir. Bu roller şunlardır :

* Örgün eğitim, öğrenme faaliyeti olarak kendi başına önemli bir kanaldır. Hayat boyu öğrenme, bazen “okul dışı öğrenme” olarak da tanımlanmaktadır. Fakat gerçekte, örgün eğitim hayat boyu öğrenmenin çok önemli bir parçasını oluşturmaktadır.

* Örgün eğitim öğrenme faaliyetleri için bir temel oluşturmaktadır. Bunun için örgün eğitimin şu üç temel görevi vurgulanmaktadır.

* Bireyleri, hayatları boyunca öğrenmeye devam etme konusunda cesaretlendirme,

* Sosyal değişmelerle pozitif anlamda baş edebilmek için bireylerin bağımsız öğrenme becerilerini (kendi kendine öğrenme yeteneği) geliştirme,

* Beslenme.

* Örgün eğitiminin hedef kitlesinin, yaşlılar ve evde çalışanlar da dahil olmak üzere, mümkün olduğu kadar genişletilmesi gerekmektedir. Bu kitlelerin ihtiyaçlarına göre programlar da sunularak okula girişler arttırılmalıdır.

Eğitimciler sık sık yazılı ve görsel medyanın, hatta sosyal çevrenin öğrencileri olumsuz yönde etkilediği belirtilerek şikayetçi olmaktadırlar. Okulu, bilginin tek kaynağı ve öğrencinin yetiştirilmesindeki tek otorite kabul eden yaklaşıma göre, eğitimciler bu şikayetlerinde haklıdırlar. Çünkü okul odaktır ve diğerlerinin okula uyması gerekmektedir. Ancak, hayatın gerçeği bu değildir. Öğrencilerin dışarıdan bilgi, beceri, tutum ve davranış kazanması giderek artmaktadır. Bunları önlemek için okulun sarıldığı tedbirler oldukça ilkeldir: Yasaklar koymak! Bu durum okulları öğrencilerin eğitimleri dışında her şeyleri ile ilgilenip onları mutsuz etmeyi adeta amaç edinmiş kurumlara dönüştürecektir. Bu okulları hapishaneye çevirecektir. Halbuki okullar hapishane olmak için değil, hapishaneleri kaldırmak için oluşturulmuş kurumlardır. Hayat boyu öğrenme ilkesinde medya ve çevrenin öğrenci üzerindeki etkileri bir olgu olarak kabul edilmiştir. Okul, kontrol altına alamayacağı değişkenlerin öğrenci üzerindeki olumsuz etkilerini azaltacak tedbirlere yönelmek zorundadır. Mesela, öğrencinin televizyon izlemesini önleyemeyiz, ancak okulda televizyonun nasıl ve ne kadar izlenmesi gerektiği ile program seçiminde nelere dikkat edilmesi gerektiği konularında tutum ve davranış geliştirilmesi mümkündür.

Hayat boyu öğrenmenin amaçları ve stratejik hedefleri :

* Yüksek kalitedeki erken çocukluk eğitimine ulaşımı yaygınlaştırma.

* İlk ve orta öğretimde temel öğrenmeyi yeniden canlandırma.

* Geçiş sorunlarının üstesinden gelme.

* Yetişkinlerin öğrenmesini özendirme.

* Sistemde tutarlılık eksikliğini ele alma.

* Sistemin kaynaklarını ve varlığını yenileme.

Küreselleşmenin eğitimi etkilemesi kaçınılmazdır. Nitekim küresel eğitim, gelişmiş ülkelerde lisansüstü ve doktora programlarında ders olarak okutulmaktadır. Ancak, küreselleşmenin eğitim sistemlerini nasıl etkileyeceği konusunda ciddi görüş ayrılıkları da bulunmaktadır.

Küreselleşme sürecine paralele olarak eğitim sistemleri arasındaki farklılıkların azalacağı varsayımı, küreselleşmenin doğal sonucuymuş gibi gösterilmektedir. Bazı uluslar arası kuruluşların bu varsayımı güçlendirmeye yönelik çabalarında önemli artışlar olduğu gözlenmektedir. Dünya Bankası ve UNICEF gibi uluslar arası kuruluşların desteği ile yürütülen eğitim projeleri, eğitim sistemlerini bir örnek haline getirme çabalarını destekleyen çalışmalar olarak görülebilir.

Eğitim sistemlerinin bir örnek hale getirilmeye en uygun bölümü mesleki eğitimdir. Ayrıca, ekonomik, sosyal, kültürel ve politik yapıları benzer ülkelerin mesleki eğitim sistemlerini bir örnek hale getirmenin daha da kolay olacağı söylenebilir. Bu çerçeve de AB’ne üye ülkelerin mesleki eğitim sistemlerini bir örnek hale getirmenin en azından zor olmayacağı düşünülebilir. Nitekim, AB böyle bir çalışmayı başlatmış, ancak olumlu hiçbir gelişme sağlayamamıştır.

Eğitim; ülkelerin ekonomik, sosyal, kültürel ve politik alt yapı ve değerlerine göre şekillendirilmesi gereken açık bir sistemdir. Yabancı uzmanların sözü edilen yapı ve değerlerini iyi bilmedikleri ülkeler için önerecekleri çözümlerin sağlıklı olması beklenemez. Bir uzmanın birkaç ay hizmet vermek için gideceği ülkeyi tüm yapı ve değerleriyle tanıyacak yeterlilikleri kazanması da beklenmemelidir.

Gelişmiş ülkelerin deneyimlerinden yararlanma, gelişmekte olan ülkeler için vazgeçilemeyecek kadar büyük fırsattır. Ancak, bu fırsatı küreselleşme sürecinde eğitim sistemlerinin bir örnek hale geleceği varsayımı ile değerlendirme çabaları tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

Dünya bir yandan küreselleşme ile değişirken, diğer yandan ülkelerdeki alt birimlerin kendi gelecekleri konusunda karar verebilmek için güç aradıkları gözlenmektedir. “Yerelleşme” olarak tanımlanan bu durumun eğitimin planlanmasında ve yürütülmesinde yerel yönetimlerin daha fazla yetki ve sorumluluk almaları sonucunu doğurması beklenmektedir. Nitekim gelişmiş ülkelerde yerel yönetimler eğitimde önemli roller üstlenmişlerdir. Bu konuda aşırıya kaçan bazı ülkeler de vardır. Örneğin Şili, ilkokulları tamamen belediyelere bırakmıştır.

Küreselleşme ve yerelleşme arasındaki paradoksu doğru algılamak ve bunlar arasında sağlıklı dengeler kurmak önem taşımaktadır. Aksi taktirde küreselleşme ve yerelleşmenin büyüme ve gelişme için sunduğu fırsatları değerlendirme çabaları kaosa neden olabilir.

Yüksek öğrenim kurumlarının temel özellikleri, işlevleri ve amaçlarını genel olarak şöyle sıralanabilir:

– Doğru ve nesnel bilgiyi yakalamak

– Araştırma yapmak.

– Özgür ve demokratik bir eğitim ortamı sağlamak.

– Kurumsal bir özerkliğe sahip olmak.

– Akademik özgürlüğün solunduğu bir kurum olmak.

– Tarafsız ve açık tartışma olanağı sağlayabilmek.

– Öğrencilerin eleştirel yeteneğini geliştirmek.

– Öğrencilerin yeteneklerini bulup, gelişmesine olanak sağlayıp toplum yararına kullanmak.

– Toplum içerisinde eleştirel yeteneğini geliştirmek.

– Toplumun entelektüel kültürünü muhafaza etmek.

– Öğrencilere ve üniversite çalışanlarına doyumlu bir yaşam sağlayarak bu yolla topluma örnek olmak.

Ancak bugün yüksek öğrenim kurumlarına yüklenen görev, emek pazarı için yetenekli, meslek sahibi elemanlar yetiştirme işlevidir. Küreselleşme ile birlikte, dünya genelinde pazara yönelik eleman yetiştirmek işlevini yürüten üniversiteler bir işletme gibi çalışmaya başlamış ve öğrenciler – “müşteri” yada “tüketici”, bölüm başkanları – “şube yöneticisi”, rektörler “genel müdür”, öğretim elemanlarını yaptığı iş öğretmek değil, “müfredatı aktarmak”, anlamak – “yarış” ve bilgi – “danışma” haline dönmüştür.

Üniversitelerde eğitim görmek isteyen öğrenciler küreselleşme ile birlikte, eğitime ayrılan fonun azalmasından dolayı bilgi toplumunda yer edinebilmek için, aldıkları hizmetin karşılığını bir müşteri gibi ödemek zorundadırlar. Bu durum maliyeti ödeyebilenler öğrenci daha iyi koşullarda bilgi satın alabilmektedir. Fakat, geliri düşükler için eşitsizlik ortaya çıkmaktadır. Bunun yanısıra ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelerde yaşanan bir başka sorun üniversite eğitiminin işsizliği örten tek alternatif olarak gençlere sunulmasıdır. Yüksek öğretim kurumlarının kapılarını toplumun her kesimine açması ve kendilerini demokrasinin ve halkın varlığı olarak görmesiyle sorunun çözümü kolaylaşabilir.

Bugün genel olarak Üniversiteler, 1988 yılında Avrupa Üniversiteler Komisyonunun “Üniversitelerin araştırmaları ve eğitimlerinin ahlakça ve entelektüel olarak politik ve ekonomik güçlerden bağımsızdır.” Savını tamamen çürütür hale gelmiş ve “Üniversitelerin toplumun en ideal modelli olduğu burada eşitliğin,güvenliğin ve ahlakî kavramların topluma bir örnek oluşturması gerektiği” düşüncesi küllenmiş durumdadır.

Evrensel ve millî değerleri birbirinin alternatifi olmaktan çıkarıp destekleyicisi ve güçlendiricisi haline getirmek çok önemlidir.

ÖNERİLER:

* Yabancı dilde eğitime son verilmelidir. Yabancı dil öğrenme kişinin isteğine bırakılmalıdır. Ana dil dışında eğitim gören bireyin öğrenimi gerçekleştiremediği görülmektedir. Bu bir aptallaştırma politikasıdır. Bunun için düzenlemeler yapılmalıdır. Böylece bireyleri küreselleşmenin ürünü olan dilsel ve kültürel tekelleşmenin kölesi olmaktan kurtarmak gerekmektedir. (Bizimle konuşan, bilgi alış-verişinde bulunan bireylere “Konuşuyor, işte!” dememiz, anadilimizdeki kelimelerin bizim açımızdan içinin boşaldığının, dilsel afaziye uğradığımızın bir kanıtı değil midir?)

* Küreselleşme, bize interneti sunarak eğitimizde çağ açtı. – Bu nedenle okuma-yazma bilmeyi, bilgisayar kullanmayla eşdeğer görmeli ve bilgisayar- internet kullanımını doğru yönde tüketerek,bilgi toplumu olma yolunda adım atmalıyız.

* Okul öncesi eğitime önem verilmeli ve hem etkinliği hem de talebi artırıcı çalışmalar yapılmalıdır. Bu, çocukların okula ve çağdaş hayata hazırlanmaları için şarttır.

* Eğitimde fırsat eşitliği giderek bozulmakta ve bu durum ekonomik gücü olmayan ailelerin çocukları ile ekonomik güce sahip ailelerin çocukları arasında uçurumların doğmasına yol açmaktadır. Bunun en nesnel örneği dersanelerdir. Dersanelerin öneminin en aza indirgenmesi ve ihtiyaç olmaktan çıkarılması için okul eğitiminin iyileştirilmesi gerekmektedir.

* Kutsal devlet anlayışı nedeniyle, küreselleşmenin olumlu etkileri Anayasaya yansıtılmaktadır. Bu gün çağdaş demokrasilerde iyi vatandaş yetiştirmeyi hedefleyen eğitim programları yerini, küreselleşme sonucu daha bireyci, özgür, evrensel, insan ve uzman insan yetiştirmeyi hedefleyen istemler ağırlık kazanmıştır. Batı demokrasilerinde kutsal olan devlet değil, insan hak ve özgürlükleridir.

* Bununla birlikte; Atatürk İlke ve İnkılaplarına sahip çıkarak, eğitimimize bu yönde şekil vermek ve insanî değerleri yozlaşmaktan kurtarmak, yabancılaştırmaya direnerek ailenin önemini genç nesle kavratmak ve millî değerlere ve kültüre sahip çıkan, her alanda, tüketim yerine üretim yapabilecek (balık yemek yerine, balık tutmayı öğrenmeyi tercih edecek, kendini buna zorunlu hissedecek) bireyler yetiştirmek amaç edinilmelidir.

SONUÇ

Evrensel ve millî kültür değerleri birbirinin alternatifi olmaktan çıkarıp destekleyicisi ve güçlendiricisi haline getirmek çok önemlidir.

Küreselleşme bizim için; tüketimden çok üretimi ifâde etmelidir. Buna da ancak gerçek ulusal bilinç ve kimlik yerleştirmeyle ulaşılabilir. Bu nedenle, öğretmenlere (eğitimcilere) çok büyük görevler düşmektedir, dolayısıyla eğitimle gerçekleştirilebilecek bir süreç söz konusudur. Bana göre; insan merkezdedir. İnsan, merkeze alarak hareket etmesi gereken (ve bunu gerçekleştirebilen) üç meslek, ilim vardır. Birincisi, insanlara sağlığını veren tıp; ikincisi, insanlara haklarını veren, haklarının çerçevesini çizen (-ki başkasının özgürlüğünün başladığı yerde, benim özgürlüğümün bitmesi gerekir) hukuk ve bunların tümünü kapsayan, öğretmenlik mesleği. Gençliğe; Tevfik Fikret’in oğlu Hâlûk’a seslendiği gibi değil (yoksa Onu da Hâlûk gibi kaybederiz), Mehmet Akif Ersoy’un Âsım’a seslendiği gibi seslenmeliyiz.

BİBLİYOGRAFYA

Sönmez, Veysel. “Küreselleşmenin Felsefî Temelleri”, Eğim Araştırmaları Dergisi, Ocak 2002, sayı: 6.

Tezcan, Mahmut. “Küreselleşmenin Eğitim Boyutu”, Eğitim Araştırmaları Dergisi, Ocak 2002, sayı: 6.

Kızılçelik, Sezgin. “Kapitalizm Diasporası Olarak Küreselleşme”, Eğitim Araştırmaları Dergisi, Ocak 2002, sayı: 6.

Yurdabakan, İrfan. “Küreselleşme Konusundaki Yaklaşımlar ve Eğitim”, Eğitim Araştırmaları Dergisi, Ocak 2002, sayı: 6.

Yalçın, Cemal. “ Küreselleşme ve Eğitim”, Eğitim Araştırmaları Dergisi, Ocak 2002, sayı: 6.

Doğan, Elife. “Küreselleşme ve Eğitim”, Eğitim Araştırmaları Dergisi, Ocak 2002, sayı: 6.

Kaçmazoğlu, H. Bayram. “Doğu-Batı Çalışması Olarak Küreselleşme”, Eğitim Araştırmaları Dergisi, Ocak 2002, sayı: 6.

Tomul, Ekber. “Küreselleşme ve Eğitim Eşitsizlikleri”, Eğitim Araştırmaları Dergisi, Ocak 2002, sayı: 6.

Tural, Necla Kurul. “ Küreselleşmenin Üniversite Üzerine Etkisi”, Eğitim Araştırmaları Dergisi, Ocak 2002, sayı: 6.

Oktik, Nurgün. “Globalleşme ve Yüksek Öğretim,” Düşünce Dergisi-Doğu Batı, Küreselleşme Özel Sayı, 2002.

Erkızan, Hatice Nur. “Küreselleşmenin Tarihsel ve Düşünsel Temelleri Üzerine”, Düşünce Dergisi-Doğu-Batı, Küreselleşme Özel Sayısı, 2002.

21’inci Yüzyılda Türk Milli Eğitimi, Türk Eğitim Sen Yay., Ankara 2001.

İşcan, Emrah “Küreselleşme” , www. geocities . com. 21.10.2003

Aksoy, Hasan Hüseyin. Ankara Üniversitesi Web. Sitesi 18.10.2003.

Peter L. Berger – Samuel P. Huntington, Bir Küre Bin Bir Küreselleşme-Çağdaş Dünyada Kültürel Çeşitlilik, (çev: Ayla Ortaç), Kitap Yayınevi, Mayıs 2003.

Küreselleşen Dünya

Küreselleşme; dünya toplumlarının ekonomik,kültürel ve siyasal düzeyde iç içe girmesi, sermayenin dünya üzerindeki dolaşımının artık tek tek ülkeler düzeyinde değil, küresel düzeyde gerçekleşmesi anlamına gelir (Tezcan, 2002). Ekonomik içerikli bir kavram olarak ortaya çıkan küreselleşme; 20. yüzyıl dünyasında bir taraftan yeni iletişim olanaklarının yaygınlaşmasını, diğer taraftan da düzensizliklerin, eşitsizliklerin gözler önüne serilmesini sağlayan bir süreç olarak da tanımlanabilir.


Hem bütünleşmeyi hem de farklılaşmayı içeren çok yönlü bir süreç olan küreselleşmenin, bireylerin günlük hayatının içine dek girerek; onları derinden etkilemesi söz konusudur. Her geçen gün ülkeler arası gelişen ilişkiler, insanları küresel düşünmeye sevk etmektedir. Toplumların kendi öz kimliğini ve değerlerini korumak için mücadele ettiği bu çağın aksine; ulusal bağımsızlığa ve ulusal devlet anlayışına karşı olan bir süreç karsımıza çıkmaktadır. Tezcan’a göre; “bir Afrika müziği, bir Türk konukseverliği, bir İspanyol dansı küreselleşmeye feda edilmemelidir”.


Küreselleşme olarak adlandırılan bu olguya farklı açılardan bakılacak olursa; iletişim ağının yaygınlaşması, gelir dağılımı dengesizliği, bilgi toplumu, kaliteli ve yüksek üretim vb kavramlar karşımıza çıkmaktadır.Söz konusu; internet sayesinde dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen bir olaydan birçok insan haberdar olabilmektedir. Diğer taraftan; geri kalmış ya da henüz gelişmekte olan toplumların bu gibi hizmetlerden yararlanamadığı da bir gerçektir. Gün geçtikçe; zenginin daha da zenginleştiği, yoksulun ise daha da yoksullaştığı bir dünya düzeni içerisinde, küçük işletmelerin büyük işletmelerle rekabet edememesi ve küçük isletmelerin yok olması söz konusudur. Bilginin toplumda üstlendiği rol ile birlikte; bilginin zenginlik ve sermayeye öncülük ettiğini, bu bağlamda yaratıcılığın toplumları tek düzelikten sıyırdığını söyleyebiliriz.


Küreselleşmenin bütünleştirici işlevine karşın; diğer yandan parçalayıcı ve tek yönlü işlevi ile karsılaşmaktayız. Amin Maalouf “Ölümcül Kimlikler” adlı kitabında şunları dile getirmiştir: … “Her geçen gün farklılıkların azaldığını ve benzerliklerin çoğaldığını görüyoruz. Bu; belki de insanların birbirine daha çok benzeyeceği, aynı inanç ve kültürü paylaşacağı ve en önemlisi de; aynı dili konuşacağı renksiz bir dünyanın habercisidir…”


Küreselleşmenin sunduğu olanaklardan yola çıkılarak; toplumlar kendi öz kimliklerini, değerlerini ve kültürlerini evrensel değerlerle bütünleştirmelidirler. Bu noktada toplumların demokrasi, özgürlük, barış ve dostluk gibi değerleri benimsemeleri ve bu değerleri kendi yararlarına kullanmaları mümkündür.

Öte yandan küreselleşme, çok uluslu şirketlerin (ÇUŞ) devletlerden bile daha fazla güçlenerek dünyayı sömürgeleştirme süreci olarak da anlaşılmaktadır. Bu haliyle küreselleşmeye “yeni emperyalizm” demek de mümkündür.

Bu anlamıyla küresel sömürgen güçler (ÇUŞ) daha geniş alanlarda istediklerini elde etmeleri için ulusal devletleri olabildiğinde küçültmeye çalışmaktadırlar. Çünkü ulusal devletler doğası gereği egemenliğini korumak durumundadırlar.

Yugoslavya ve Irak bunun örnekleridir. Bunun dışında bazı ülkelerde de parçalama alıştırmaları yapılmaktadır. Kullanılan strateji genellikle etnik ve dinsel farklılıklar olmaktadır.

Bunlardan sonra küreselleşme olumlu ve olumsuz özellikleriyle üzerinde düşünmemiz gereken yeni cilalı kavramlardan biri olmaya devam etmektedir.

KAYNAKÇA

TEZCAN, Mahmut. Postmodern ve Küresel Toplumda Eğitim. Anı Yayıncılık, Ankara, 2002.