Fadime Tosik Dinç [1]
Giriş
Ahıska toprakları, “Kavimler Kapısı” olarak da ifade edilen Kafkasya, Karadeniz ve Anadolu’yu birbirine bağlayan stratejik bir mevki olup, Kafkasya’ya Anadolu tarafından ulaşabilmenin kilit noktasıydı. Bir başka ifadeyle bu önemli kilidi açacak anahtar konumundaydı. Zira Ahıska’ya hâkim olan bir devlet, Kafkasları rahatlıkla kontrol altına alabileceği gibi Anadolu’ya da kolaylıkla girip nüfuz etme imkânı bulabilirdi. Dolayısıyla Osmanlı Devleti, Safevî şeyhi İsmâil’in 1501’de Nahçıvan yöresinde Akkoyunlu hükümdarı Elvend’i yenip Tebriz’e girmesi ve orada merkezli Safevî Devleti’ni kurması üzerine bölgeyle ilgilenmeye başlamıştır.
Yavuz Sultan Selim, Trabzon’da şehzadeliği sırasında Ahıska Atabeki Mîrzâ Çabuk (1500-1515) ile iyi ilişkiler kurmuştur. Mîrzâ Çabuk, Yavuz Selim’in 1508’de Kutais üzerine yaptığı seferde kılavuzluk yapmış; Osmanlı Devleti’ne vergi verme, gerektiğinde asker ve gıda yardımı yapma sözü karşılığında Atabek ünvanını koruyarak ülkesini yönetmeye devam etmiştir. Yavuz Sultan Selim tahta çıktıktan sonra 1514’te Çaldıran Seferi’ne çıkmıştır. Atabek Mîrzâ Çabuk da yükümlülüğü gereği, 10 Ağustos 1514’te Pasin’de 2.000 koyun ile yağ ve bal yüklerini Nizam adlı elçisiyle Osmanlı ordusuna göndermiştir. Mîrzâ Çabuk ayrıca, Şah’tan kaçarak kendi ülkesine gelen Dulkadirli Alaüddevle’nin iki oğlunu da Yavuz Sultan Selim’e teslim etmiştir. Elçiye iltifatlarda bulunan Yavuz, Mirâhur-ı Sâni ile Atabek Mîrzâ Çabuk’a bir kaftan göndererek ondan yeniden erzak talep etmiştir. Bunun üzerine Atabek Mîrzâ Çabuk, 3.000 koyunu 17 Ekim 1514’te Çoban Köprüsü’ndeki konağa ulaştırmış ve İspir Kalesi’nin anahtarını da beraberinde göndermiştir.
Osmanlı Devleti’ne dost ve tâbi olan Mîrzâ Çabuk’un 1515’teki ölümünden sonra Atabek ülkesinin Osmanlı’ya tabiiyet durumu sonlanmış, Atabeklik Safevîlerin tabiiyetine girmiştir. Yavuz Sultan Selim’in 1520’de ölümünün ardından Osmanlı tahtına çıkan Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise devletin Doğu Anadolu bölgesine ilgisi daha da yoğunlaşmıştır. 1535’te Erzurum Eyaleti’nin kurulmasından sonra Atabek ülkesine akınlar düzenlenmeye başlanmış ve Atabeklere ait bazı kaleler ele geçirilmiştir. Osmanlı Devleti karşısında tutunamaz bir hâle gelen Atabekliler, metbûları Şah Tahmasb’ın 1524’te tahta geçmesinden sonra destekleri neticesinde yeniden güçlenmeye başlamışlardır. Tahmasb’ın Atabekli hükümetini güçlendirmekteki asıl gayesi Osmanlı ile Safevî Devleti arasında tampon bir devlet oluşturmaktı.
Şah Tahmasb’ın Doğu Anadolu ile Gürcistan bölgesinde Osmanlı Devleti’nin himayesinde bulunan beylerin topraklarını ele geçirmesi Kanuni Sultan Süleyman’a yeni bir Doğu Seferi için bahane yaratmıştır. Bu seferin sonucunda imzalanan 1 Haziran 1555 tarihli Amasya Antlaşması ile Çoruh boyundaki Dav-Eli (Atabek Yurdunun Ardahan-Ardanuç-Oltu-Tortum kesimleri) Osmanlı’da; Atabek topraklarının Ahıska-Borcalı kesimleri ise Safevî Devleti’nde kalmıştır. Bu durum, Osmanlı’nın bölge üzerindeki nihai hedefini ertelemek zorunda kaldığını, ancak vazgeçmediğini göstermekteydi.
16. yüzyılın son çeyreğinde, Osmanlı-Safevî ilişkilerinin yeniden bozulması, Safevî ülkesindeki iç karışıklıklar ve Rusların Kuzey Kafkasya’da etkili olmaya başlaması gibi sebepler, Osmanlı’yı nihai hamleye sevk etti. Sultan III. Murat, serdarlığa getirdiği Lala Mustafa Paşa komutasında 1578’de büyük bir doğu seferi başlattı. Seferin stratejik hedefi açıktı: Kafkasya’daki hâkimiyeti pekiştirmek. Lala Mustafa Paşa, 5 Ağustos 1578’de Ardahan’a ulaştığında, Atabek ülkesinin hâkimine gönderdiği mektupla itaat talep etti. 8 Ağustos’ta Atabek’in annesi Dedisimedi’nin oğlunu rehin verip vergi taahhüdünde bulunması, Osmanlı diplomasisinin başarısıydı. Ancak asıl dönüm noktası, 9 Ağustos’ta başlayan Ahıska kuşatması ve bu kuşatma üzerine Tokmak Han’ın komutanlığında Safevî ordusunun Ahıska’nın Osmanlı’nın eline geçmemesi için Ahıska önlerine gelmesiydi. Yapılan Çıldır Savaşı’nda Özdemiroğlu Osman Paşa’nın komutasındaki Osmanlı ordusu savaşı kazandı. Böylece Ahıska’nın fethini sağladı. Zaferin hemen ertesinde Altunkale hâkimi Dedisimedi’nin otuz iki kalenin anahtarını teslim etmesi ve Ardahan Sancak Beyi Abdurrahman Bey’in Çıldır, Tümük, Hırtıs ve Ahılkelek’i fethetmesiyle, Atabek ülkesinin tamamı Osmanlı hâkimiyetine girdi. Fetih, kalıcı bir idari düzenleme ile tamamlandı. 1578 güzünden itibaren tahrir işlemlerine başlandı ve merkezi Ahıska olmak üzere Çıldır Beylerbeyliği kuruldu. Daha önce ele geçirilen Atabek toprakları da bu yeni eyalete bağlandı.
1590’da imzalanan Ferhat Paşa (İstanbul) Antlaşması, 12 yıllık savaşı sona erdirirken Çıldır topraklarının Osmanlı’da kalmasını teyit etti. Osmanlı Devleti bölgede yaptığı idari yapılanmaya paralel olarak, muhtemel bir Safevî saldırısına karşı fiziki savunma hattının inşasına da hız verildi. Serhat boylarındaki Ahılkelek, Posof, Şavşad, Livane ve Acara-i Ulya gibi yeni sancaklar askerî açıdan takviye edildi. Aynı zamanda Kars, Macahil, Tomanis, Göri ve en önemlisi Ahıska’ya yeni kaleler inşa edildi. Bu kaleler ile İran coğrafyasında hüküm süren ve bölgeyi sürekli tehdit eden Safevî, Avşar ve Kaçar hanedanlarına ve daha sonra da bölgeye gelen Rusya’ya karşı bir savunma hattı oluşturuldu. Ancak bu tahkimat bile mutlak güvence sağlayamadı. 1627’de Safevîler Ahıska’yı geçici olarak ele geçirdi. Osmanlı, ancak IV. Murat’ın 8 Ağustos 1635’te Revan’ı fethinden sonra Vezir Kenan Paşa’yı bölgeye göndererek Ahıska’yı geri alabildi. Kenan Paşa, ana kalenin etrafındaki küçük kaleleri de ele geçirerek savunmayı derhal güçlendirdi. Bu süreç, savunmanın süreklilik arz ettiğini gösterir. Nihayet 17 Mayıs 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması, iki devlet arasındaki uzun mücadeleyi sona erdirerek sınırları kesinleştirdi. Osmanlı, Azerbaycan üzerindeki iddialarından vazgeçse de Gürcistan ve Ahıska üzerindeki hâkimiyetini uluslararası bir antlaşmayla güvence altına aldı. Böylece Ahıska, Osmanlı’nın Kafkaslara yönelik akınlarında, Gürcü prensliklerinin kontrolünde ve ayrıca Osmanlı-İran savaşları esnasında önemini korudu. Rusların Kafkaslara inmesi ve Tiflis’e yerleşmesi ile birlikte bu önemi daha da arttı.
1. Diplomatik Manevra ve Vekâlet Stratejisi (1783-1787
I. Petro döneminden itibaren “Gürcistan Hükümdarı” ünvanını kullanmaya başlayan Rus çar ve çariçeleri, bölgedeki etkinliklerini zamanla daha da artırmışlardır. 1774-1779 yılları arasında Osmanlı Devleti ile İran coğrafyasında hüküm süren Zend Hanedanlığı arasında gerçekleşen savaşta Osmanlı tabiiyetinde bulunan Kartli–Kakheti (Gürcistan) Kralı II. Erekle (Herakleios), kendisine karşı taht mücadelesine girişen Prens Aleksandre’ye karşı Osmanlı Devleti’nden yeterli desteği alamayınca Rusya’dan himaye talebinde bulunmuştur. Bu talebi çok iyi değerlendiren Rus Çariçesi II. Katerina, 24 Temmuz 1783 tarihli Georgiyevsk Antlaşmasını imzalamıştır. Bölgedeki dengeyi temelden sarsan bu himaye anlaşması sonrasında Osmanlı Devleti, henüz doğrudan bir savaşa girmeden, bölgede Rus nüfuzunu kırmak için klasik “vekâleten savaş” stratejisini devreye soktu.
II. Katerina döneminde Rus himayesine giren Kartli-Kakheti Krallığı (Gürcistan), Osmanlı için Kuzeydoğu Anadolu’ya yönelik doğrudan bir tehdit unsuru haline gelmişti. Osmanlı yönetimi, henüz 1787-1792 savaşı patlak vermeden önce, doğrudan bir çatışmaya girmeden bu yeni jeopolitik gerçekliği değiştirmek veya Rus nüfûzunu zayıflatmak amacıyla harekete geçti. Bu kapsamda, Çıldır Eyaleti valiliğine atanan Süleyman Paşa, merkezden aldığı talimatla kritik bir diplomatik ve istihbarat misyonu üstlendi. Görevi, Rus ilerleyişinden endişe duyan Dağıstan ve Azerbaycan hanlıklarıyla temas kurmak, onları II. Erekle’ye ve dolayısıyla arkasındaki Rus gücüne karşı kışkırtmaktı.
Süleyman Paşa, ulemadan Halil Efendi’yi elçi olarak görevlendirerek Dağıstan ve Azerbaycan hanlarına hediyeler ve Georgiyevsk Antlaşması’nın tercümesini gönderdi. Bu hamle, Rusya’nın bölgesel dengeyi nasıl değiştirdiğini göstermeyi ve hanlıkları ortak bir mücadeleye davet etmeyi amaçlamaktaydı. Strateji kısa sürede sonuç verdi. Dağıstan ve Azerbaycan hanlıklarının yanı sıra Lezgi grupları, büyük kuvvetler halinde Gürcistan sınırına, özellikle Alazan Vadisi’ne akınlar düzenlemeye başladı. Congetay Hakimi’nin 12.000 süvariyle bu davete icabet etmesi ve Dağıstanlıların Oma (Ümmi) Han liderliğinde 1 Haziran 1784’te doğrudan Tiflis üzerine yürümesi, Osmanlı’nın vekil güçler üzerindeki ilk etkisini gösterdi. Bu gelişme karşısında II. Erekle’nin Süleyman Paşa’dan akını durdurmasını talep etmesi, Osmanlı’nın bölgedeki ağırlığını ortaya koymaktaydı. Bu gelişme karşısında II. Erekle, Süleyman Paşa’dan akını durdurmasını talep etmek zorunda kaldı. Osmanlı yönetimi, II. Erekle’yi cezalandırmak istediğinden kasıtlı bir gecikme taktiği izledi. Bu sürede Oma Han ile II. Erekle’nin güçleri arasında Lori’de beş saat süren kanlı bir çarpışma yaşandı. Taraflar ağır kayıplar verdi ve II. Erekle kaleye çekilmek zorunda kaldı. Osmanlı’nın bu politikası, vekil güçleri kontrol etmedeki ikircikli tutumunu da sergiler. Bir yandan hanları Rus nüfûzuna karşı silahlandırırken, diğer yandan kendi doğrudan sorumluluğa girmesini ve bölgede kalıcı bir kaos çıkmasını istemiyordu. Nitekim, Tiflis’i kuşatmak isteyen Avar Han’ı Oma Han’ın top ve tüfek talebi, Ahıska’daki hububat kıtlığı gerekçe gösterilerek Süleyman Paşa tarafından reddedildi. Vali, hanlara yiyecek, giyecek ve 5.000 kuruş para yardımı yaparak onları yatıştırmaya çalıştıysa da sınır boylarında yağma hareketleri ve karşılıklı baskınlar 1785 yılına kadar devam etti. Bu süreçte Rusya, İmam Mansur[2] tarafından başlatılan “Gazâvât”ı bastırmaya çalışması nedeniyle Gürcistan’a yardım edemedi. Rusya’dan yardım alamayan II. Erekle 65.000 ruble haraç vermeyi kabul etmesi üzerine Oma Han saldırılarını durdurdu.
Osmanlı Devleti’nin hanlar üzerinden Gürcistan ve Rusya’ya karşı açtığı dolaylı savaşta uyguladığı diplomasi hem başarılarını hem de sınırlarını ortaya koymaktadır. Bir taraftan Rusya’nın dikkatini ve kaynaklarını Kuzey Kafkasya’nın içlerinde meşgul etmeyi başarmış, diğer taraftan ise nihai hedef olan Rus himayesinin Gürcistan’dan çıkarılmasını sağlayamamıştır. Aksine, II. Erekle’yi Rusya’ya daha da bağımlı hale getirmiş ve uluslararası bir krize yol açmıştır. İstanbul’daki Rus elçisi Boulgakof, Çıldır Valisi Süleyman Paşa’nın azledilmesini ve uğranılan zararların tazminini talep ile bir anlamda aksi hareket durumunda misilleme olarak Çıldır Eyâletine saldıracağını ima etmiştir.
Osmanlı yetkililerinin, Dağıstanlılar ile Gürcüler arasındaki anlaşmazlığın eski bir düşmanlığa dayandığını savunarak sorumluluktan kaçınma çabası, tansiyonu düşürememiş ve bu dolaylı savaş stratejisi, 1787’de Rusya’ya karşı resmî savaş ilanının önemli sebeplerinden biri olmuştur. Bu dönem, Osmanlı’nın geleneksel “vekâleten savaş” ve sınırda denge sağlama politikalarının, yükselen bir emperyal güç karşısındaki etkinliğini ve risklerini gözler önüne seren önemli bir örnek teşkil eder.
2. Savunma Hattının Güçlendirilmesi: Kalelerin Tamiri, İkmal ve Lojistik Zorluklar
Osmanlı Devleti’nin diplomatik manevralarına paralel olarak, Çıldır Eyaleti sınırının doğrudan askerî savunmasını sağlamaya yönelik faaliyetleri, daha kalıcı ve sistemli bir çaba gerektiriyordu. Rus tehdidinin 1783 sonrasında somutlaşması ve muhtemel bir İran saldırısı ihtimali, Osmanlı idarecilerini Ahıska merkezli bir savunma ağını acilen modernize etmeye sevk etti. Bu süreç, merkezî hazinenin finansal kaynakları, teknik kapasitesi ve lojistik ağının sınırlarını sürekli test eden, çok boyutlu bir projeye dönüştü.
İlk adım, sınır kalelerinin fizikî durumunun tespiti ve acil tamirat ihtiyacıydı. Çıldır Valisi Süleyman Paşa’nın İstanbul’a ilettiği raporlar üzerine, başta bölgenin ana kilidi konumundaki Ahıska Kalesi olmak üzere, Ahılkelek, Hırtıs ve Azgur kalelerinin tamir emri verildi. Ancak merkezî bürokrasi ile serhad idaresi arasındaki maliyet algısı derhal bir uyuşmazlık kaynağı oldu. İstanbul, 1783 yılında yapılacak tamirat için 10.000 kuruşun yeterli olacağını hesaplarken, sahada bulunan Vali Süleyman Paşa, kalelerin ve müştemilatının eksiklerini gidermek için en az 70.000 kuruş gerektiğini bildirdi. Bu fark, merkezin uzak bir bölgenin ihtiyaçlarını anlamaktaki zorluğunu ve savaş öncesi mali kısıtları yansıtmaktaydı.
Tamirat faaliyetleri, sadece para meselesi değil, aynı zamanda ağır lojistik zorlukları da beraberinde getirdi. İstanbul’dan gönderilen ağır topların bölgeye ulaştırılması, başlı başına bir operasyon oldu. Topların ilk varış noktası olan Batum Limanı’ndan Ahıska’ya uzanan yolun “son derece taşlık” olması, nakliyeyi imkânsız hale getirdi. Bunun üzerine, alternatif bir ikmal hattı olarak Trabzon-Erzurum-Ahıska güzergâhı kullanıldı. Bu uzun ve meşakkatli yol, merkezî desteğin Serhat’a ulaşmasının ne derece kırılgan ve zaman alıcı olduğunu gösterdi. Tamiratın niteliği de mevsimsel ve teknik engellerle karşılaştı. 1784 yılında Dede Abdullah Ağa ve Haseki Süleyman Ağa gibi merkezden gönderilen “bina eminleri” denetiminde başlatılan onarımlar, kale duvarlarının taş ve tuğladan yapılmış olması ve kış şartları nedeniyle ertelenmek zorunda kaldı. Padişahın “geceyi gündüze katarak” çalışılması yönündeki emri, aciliyeti vurgulasa da sahada fiziksel koşulların üstesinden gelinemiyordu.
Savunma hazırlıklarının en hayati ayağını, uzun süreli bir kuşatmaya dayanabilmek için gerekli olan zahire (erzak) ve mühimmat stoku oluşturuyordu. Ahıska ve bağlı kazaların tarıma elverişsiz coğrafyası, bu ihtiyacı daha da kritik hale getiriyordu. Osmanlı idaresi, bu soruna iki yönlü bir çözüm geliştirmeye çalıştı: satın alma ve merkezî depolardan sevk. 1787’de Kars’tan satın alınan zahire Ahılkelek Kalesi’ne, Erzurum’dan temin edilenler ise Ahıska Kalesi’ne konuldu. Ancak stoklar hiçbir zaman yeterli olmadı. 1820’de çıkarılan bir fermanla, Erzurum’daki miri ambarlardan Ahıska’ya 20.000 kile[3] arpa ve 10.000 kile buğday nakli emredildiği halde, bunun sadece 5.000 kilesi gönderilebildi. Yerel yetkililerin, Ahıska’da 7 bin somar[4] zahire alır birbirine bitişik yedi kıta ambar inşa ettirilmiş olmasına rağmen bu ambarların “içinin boş” olduğundan şikâyet etmeleri, lojistik zincirindeki kronik kopukluğun çarpıcı bir ifadesidir.
Mühimmat temini de benzer bir merkezî planlama ve yerel tedarik kombinasyonuyla yürütüldü. Top, barut, fişenk ve kurşun gibi malzemeler ya doğrudan İstanbul’dan (Tophane-i Âmire’de imal edilen 28 kıta top kundağı gibi) ya da bölge deposu olan Erzurum Cephaneliği’nden karşılandı. Çıldır valilerinin düzenli olarak ilettiği “cephane noksanı” raporları, bu ikmalin süreklilik arz ettiğini gösterir. Örneğin, 1819’da Ahıska, Azgur, Ahılkelek ve Hırtıs kalelerindeki 54 adet top kundağının yeniden inşası için emir çıkarılması, savunma altyapısının sürekli yenilendiğinin kanıtıdır.
19. yüzyılın ilk çeyreğine gelindiğinde, tehdit çift taraflı hale geldi. 1821’de İran’la savaşın başlaması, Ahıska’yı iki cepheli bir hudut bölgesi yaptı. Bu durum, savunma tedbirlerini daha da karmâşıklaştırdı ve acil durum önlemlerini öne çıkardı. Çıldır valileri, artık sadece kaleleri tamir etmekle kalmayıp, şarampoller, tabyalar ve tophaneler inşa ettirmeye, civar kazalardan (Ardahan, Oltu, Penek) süvari ve piyade takviyesi çekmeye başladı. Rusya’nın da aynı dönemde Ahılkelek ve Azgur kalelerine birkaç saat mesafede yeni kaleler inşa etmesi, bölgedeki gerilimi ve yarışı tırmandırdı. Osmanlı’nın 1828’deki nihai Rus saldırısı öncesi, mayıs ayında Erzurum’dan Ahıska’ya 400 varil barut ve 260 sandık fişenk göndermesi, bu uzun soluklu hazırlık sürecinin son ve en yoğun aşamasını temsil eder. Sonuç olarak, bu dönemdeki tüm tamir, ikmal ve tahkimat çabaları, Osmanlı’nın savunma refleksinin sürekliliğini gösterirken, merkezî kaynakların sınırları, lojistik zorluklar ve çift yönlü tehdit karşısında bir savunma sisteminin idame ettirilmesinin ne denli ağır bir yük olduğunu da açıkça ortaya koymaktadır.
Sonuç
Ahıska, Osmanlı Devleti açısından yalnızca bir sınır eyaleti değil, Kafkasya’ya açılan stratejik bir kapı ve Anadolu’nun güvenliğini doğrudan etkileyen bir serhat hattı olarak uzun süreli bir devlet politikası çerçevesinde değerlendirilmiştir. Bu çalışma, Osmanlı’nın Ahıska’yı elde tutma ve muhafaza etme stratejilerinin, erken modern dönemden 19. yüzyılın ilk çeyreğine kadar değişen jeopolitik koşullar altında nasıl yeniden şekillendiğini ortaya koymaktadır. Osmanlı Devleti, Ahıska üzerindeki hâkimiyetini yalnızca askerî fetihlerle değil; diplomatik manevralar, vekâlet ilişkileri, idari düzenlemeler ve sürekli tahkim faaliyetleriyle desteklemeye çalışmıştır.
16. yüzyılda Atabekler üzerinden yürütülen tabiiyet ilişkileri ve nihayetinde 1578 seferiyle tesis edilen doğrudan hâkimiyet, Osmanlı’nın bölgeyi kalıcı biçimde kontrol altına alma iradesini göstermektedir. Çıldır Beylerbeyliği’nin kurulması ve Ahıska merkezli idari yapılanma, fetih sonrası muhafaza siyasetinin temelini oluşturmuştur. Safevî tehdidine karşı inşa edilen kale ağı ve askeri teşkilatlanma, Ahıska’nın klasik Osmanlı serhat sistemi içerisinde konumlandırıldığını ortaya koymaktadır. Kasr-ı Şirin Antlaşması ile bu hâkimiyetin uluslararası bir zemin kazanması ise Osmanlı’nın bölgedeki statüsünü hukuki olarak da tahkim etmiştir.
16. yüzyılın sonlarından itibaren Rusya’nın Kafkasya’ya yönelik yayılmacı politikaları, Osmanlı’nın Ahıska merkezli savunma stratejilerini yeni bir boyuta taşımıştır. Bu dönemde Osmanlı, doğrudan askerî müdahale yerine diplomatik baskı, vekil güçler aracılığıyla denge kurma ve bölgesel aktörleri harekete geçirme yoluna gitmiştir. Dağıstan ve Azerbaycan hanlıkları üzerinden yürütülen bu dolaylı mücadele, Osmanlı diplomasisinin esnekliğini ve sınır siyasetindeki pragmatizmini yansıtsa da aynı zamanda bu yöntemin sınırlılıklarını da gözler önüne sermiştir. Rusya’nın Gürcistan üzerindeki nüfuzunun kırılmaması, aksine derinleşmesi, vekâleten savaş stratejisinin uzun vadede beklenen sonucu vermediğini göstermiştir.
Buna paralel olarak Osmanlı Devleti, Ahıska ve çevresindeki kaleleri tahkim etmeye, lojistik ve ikmal ağını güçlendirmeye yönelik yoğun bir çaba içine girmiştir. Ancak merkezî mali kaynakların yetersizliği, ulaşım zorlukları, coğrafi şartlar ve çift yönlü tehdit algısı, bu savunma sisteminin sürdürülebilirliğini sürekli zorlamıştır. Kalelerin tamiri, zahire ve mühimmat sevkiyatı konusundaki aksaklıklar, Osmanlı’nın serhat bölgelerinde karşılaştığı yapısal sorunları açık biçimde ortaya koymaktadır. Buna rağmen, savunma faaliyetlerinin sürekliliği, devletin Ahıska’dan vazgeçmediğini ve bu bölgeyi devletin güvenliğinin vazgeçilmez bir unsuru olarak gördüğünü göstermektedir.
Sonuç olarak Ahıska örneği, Osmanlı Devleti’nin serhad eyaletlerini elde tutma politikasının çok katmanlı ve dinamik bir yapıya sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Diplomasi, askerî güç, yerel aktörlerle kurulan ilişkiler ve fiziki savunma unsurları, bu politikanın birbirini tamamlayan unsurları olmuştur. Ancak 19. yüzyıla gelindiğinde yükselen Rus gücü karşısında Osmanlı’nın geleneksel muhafaza stratejilerinin giderek yetersiz kaldığı görülmektedir. Bu durum, Ahıska’nın yalnızca bölgesel bir merkez değil, aynı zamanda Osmanlı’nın Kafkasya’daki gerileme sürecini anlamak açısından da anahtar bir örnek teşkil ettiğini ortaya koymaktadır.
Ahıska’nın Osmanlı idaresinden tamamen koparılmasının ardından yaşanan acıları dile getiren Posoflu Âşık Üzeyir Fakiri’nin bir şiirinde
“Ahıska bir gül idi gitti,
Bir ehli dil idi gitti
Söyleyin Sultan Mahmut’a
İstanbul kilidi gitti…”
sözleri ile hem Ahıska’nın Anadolu Türklüğü için önemini belirtmesi hem de Osmanlı yönetimine sitemde bulunması dikkate değerdir.
Kaynakça
Aydın, Mustafa, Üç Büyük Gücün Çatışma Alanı Kafkaslar, İstanbul, 2005.
Bilge, M. Sadık, Osmanlı Devleti ve Kafkasya, İstanbul, 2005.
Gökçe, Cemal, Kafkasya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Kafkasya Siyaseti, İstanbul, 1979.
Kırzıoğlu, M. Fahrettin, Osmanlılar’ın Kafkas Elleri’ni Fethi (1451-1590), Ankara, 1998.
Tosik Dinç, Fadime, Ahıska Türkleri (1800-1921), (Fırat Ünv. Sos. Bilim Ens. Basılmamış Doktora Tezi), Elâzığ, 2015.
Tosik Dinç, Fadime, “Kıpçak Türklüğünün Anadolu Türklüğü ile Buluşması ve Osmanlı İdaresi Altında Ahıska”, 2. Uluslararası Türk Toplulukları Bilgi Şöleni: Ahıska Türkleri, 11 Mart 2019-Bursa, 2019, ed. M. Aliyeva Çınar, İ. Çınar, S. Kırlı, (Bursa, 2019), s. 40-48.
1 Numaralı Ahısha Şer’iyye Sicili (H.1233-1241/1818-1826.)
_____
[1] Doç. Dr., Adıyaman Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, ftosikdinc@adiyaman.edu.tr, (https://orcid.org/0000-0002-8580-5910).
[2] Gerçek adı Uçermak olan ve 1748’de Aldı köyünde doğan Çeçen asıllı Nakşibendi Şeyhi.
[3] Genellikle tahıl ölçmede kullanılan, yaklâşık 25 kg. oylumunda bir ölçek.
[4] 16 kiloluk tahıl ölçeği

