Cılavuz Köy Enstitüsü Yaşantılarım – 9

Sayı 89- Atabek Yurdu (Ocak 2026)

Öncesi ve Sonrasıyla
Cılavuz Köy Enstitüsü Yaşantılarım – 9
GAZİ EĞİTİM’DE YEDİ YIL
Önceki Bölüm

GAZİ EĞİTİM ENSTİTÜSÜ MESLEK DERSLERİ ÖĞRETMENLİĞİM VE MÜDÜR YARDIMCILIĞIM

Erzurum Eğitim Enstitüsü gibi dönemin öğrenci olaylarının en yoğun yaşandığı, kimi yönetici ve öğretmenlerin de gizli-açık desteklediği ülkücü öğrencilerin baskısı, şiddet uygulaması, öğle arası gibi günün uygun saatlerinde kendilerine katılmayan öğrencilerin paltolarını omuzlarına koyarak “Al şu paltonu, çık ve bir daha buraya ayak basma!” gibi tehditleriyle, giderek okulda ülkücü dışında bir öğrenci bırakmayan enstitüde beş yıl, deyim yerindeyse, kelle koltukta görev yaptıktan sonra kızımın Ankara’da yüksek öğrenim yapmakta olması, benim de A.Ü. Eğitim Fakültesi’nin tanıdığı lisans tamamlama hakkımdan yararlanmam için ve de buradan uzaklaşmak istemem nedeniyle Gazi Eğitim Enstitüsü Meslek Dersleri Öğretmenliğine atanmak istiyorum. Ancak atanmamın meslek dersleri öğretmeni ve müdür yardımcısı olarak yapıldığını görünce bir yanlışlık olduğu düşüncesiyle Bakanlığa uğradığımda, gerçeğin farklı olduğunu öğreniyorum.

Gazi Eğitim Enstitüsü de öğrenci olaylarının en yoğun yaşandığı, burada da ülkücü baskısı ve şiddetinin enstitü yönetiminin ve kimi öğretmenlerin desteği ile ülkücü öğrencilerin solcu-devrimci öğrencilere baskı ve şiddet uyguladığını, Eğitim Bölümü öğrencisi olan kardeşim Arif’in de bu saldırılar sırasında burnunun kırıldığını, bu nedenle giderek devrimci öğrencilerin okula gelemediklerini biliyorum. Onun ardından, bunu fırsat bilen yönetimin, okula gelemeyen bu öğrencilerin büyük bir kesiminin kaydını sildiğini de biliyorum. Bir sürü yolsuzluğa başvurularak puanı yüksek devrimci öğrenciler yerine enstitüye düşük puanlı ülkücü öğrencilerin kaydı yapılıyor.

5 Ocak 1978’de kurulan CHP ağırlıklı yeni Hükümetin Milli Eğitim Bakanı Necdet Uğur, Ocak 1978’de bütün eğitim enstitülerinde öğretimi durduruyor. Her enstitüde olduğu gibi Gazi Eğitim Enstitüsü’nden de eski yöneticiler ve benim Cılavuz’dan çok sevdiğim Edebiyat öğretmenim Nevin Kardaş da içinde, ülkücülere öncülük eden öğretmenlerin bir kesimini de görevden alıyor. Bu nedenle Bakanlık, burayı bir an önce yasalar çerçevesinde düzene sokacak bir yönetim kadrosunu oluşturmak amacıyla yeni atananlara müdür yardımcılığı görevi de vermeyi kararlaştırıyor. Bunun sonucu olarak çok sevmediğim yöneticilik, bir kez daha, yakama yapışıyor.

Parlak bir geçmişi olan ve Atatürk’ün isteği üzerine Ana Bina’sının planı Mimar Kemalettin’e yaptırılan; 1960 yılında Türkçe-Sosyal Bilgiler Bölümü’nün ikinci sınavını kazanamadığım Gazi Eğitim’de 13 Mart 1978 tarihinde bu kez, Meslek Dersleri Öğretmeni ve Müdür Yardımcısı olarak göreve başlamak üzere Beşevler’den Enstitüye doğru yürüyorum. Enstitünün çok yakınındaki köprünün altına vardığımda, arkadan gelen bir otomobil, yanı başımda duruyor. Otomobilin sürücüsü, sağındaki pencere camını aralayarak “Gazi Eğitim’e mi gidiyorsunuz?” diye soruyor. “Evet!” deyince “Buyurun, ben de oraya gidiyorum.” diyor. Sürücünün yanına oturup teşekkür etmek için kendisine doğru döndüğümde sürücünün Cılavuz Köy Enstitüsü’nde güleç yüzü, sıcak ilişkileri ile tüm öğrencilerin gönlünde yeri olan Edebiyat öğretmeni; birinci sınıfta Tarih dersime giren Muzaffer Hanım’ın eşi Mehmet Aydın olduğunu anlıyor, heyecanla kendimi tanıtıyorum. O da yıllar önceki gibi o kendine özgü sıcak tutumu ve güleç yüzüyle memnuniyetini belirtiyor.

Bu öğretmenimizle aynı yerde çalışacak olmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Kısa bir süre sonra dersler başladığında Türkçe Bölümü’nde de Ruh Sağlığı dersine girmem nedeniyle Mehmet Aydın Hoca ile her hafta görüşme olanağım oluyor. Her karşılaşmamızda yakın ilgi ve sevgisini görüyorum Aydın Hoca’nın.

Bir seferinde yan yana otururken evimin olup olmadığını, bir kooperatife üyeliğimin bulunup bulunmadığını soruyor. “Hayır!” yanıtını alınca, “Mustafa Kemal Mahallesi Barış Yapı Kooperatifi muhasebe müdürünü yakından tanıyorum. Ona uğra ve seni kendisine benim gönderdiğimi ve kooperatife üye olmak istediğini söyle.” diyor ve ekliyor: “Asıl üye kaydı bitti. Yedek üye yazıyorlar. Yedek üye olarak kaydını yaptır: mutlaka geçersin asıl üyeliğe ve Ankara’da bir dairen olur.” diyor.

Yıllar akıp gidecek, emekli olacak ve Hocamın önerisiyle girdiğim bu kooperatif evine yerleşeceğim.

Daha sonra Özgün Yayınevi’nde çalışırken Mehmet Aydın Hoca ile bir kitap yazma işi nedeniyle yollarımız bir kez daha kesişecek, Mehmet Aydın Hoca, beni Bahçelievler’deki evlerine götürecek. Orada Muzaffer Öğretmenimi de görecek ve öğretmenimin kahvesini içeceğim. Ancak 1950-1951 Öğretim Yılında, birçok arkadaşım gibi dersini korkuyla izlediğimden hiç söz açmayacağım. Çok daha sonra da Ankara kitap fuarlarında, Özlem Yayınevi standında Aydın Hoca ile yan yana oturarak okurlarımıza kitap imzalayacağız.

Gazi’de Yeni Yönetimle Öğretim Başlatılıyor
Yeni Hükümetin Milli Eğitim Bakanı Necdet Uğur, Enstitüde eğitim öğretimi başlatmadan önce Enstitünün eski müdürünü ve öbür yöneticilerin bir kesimini görevden almış olsa da 1975-1977 arasında, ideolojik yakınlık aranarak buraya atananlardan 65 öğretmen, 14 Nisan 1978 günü yapılan Genel Öğretmenler Kurulu toplantısında toplantıyı adeta sabote etmeye kalkışıyor. Bunlar, sergiledikleri hoş olmayan davranışlarıyla, burada öğretmen ve yönetici olacak ölçütleri taşımadıklarını, açık bir biçimde ortaya koyuyoelar (Altunya, 2006, sa.1302).

Ülkücü Müdür Mustafa Şen ve ekibi görevden alınınca yerine Mehmet Tükkan (23.2.1978-10.7.1978) getiriliyor. Türkkan, Artvin İlköğretmen Okulunda çalışırken orada katledilen Güneş adlı bir öğretmenin yaşadıklarını anlatan, benim de okuduğum Güneş’in Katli adlı romanı ile ünlenmiş bir kişi. Türkkan, Yüksek Öğretmen Okulu mezunu bir edebiyat öğretmeni. Kişisel gözlemlerim, onun kendini fazla beğenen bir kişi olduğu izlenimini yaratıyor bende.

Yeni yönetim kadrosunun en yaşlısı olarak gruba katılmış bulunuyorum. Öbürlerinin hemen tümü birbirini tanıyor. Müdürün bana soğuk davranması, gözümden kaçmıyor. Ancak bunu umursamadan, her çalışmaya, Çiftlik’te yenen öğle yemeklerine katılmaya, herkesle uyum içinde ilişki sürdürmeye özen gösteriyorum. Onların beni tanımalarını, benim de onları tanımamı zamana bırakıyorum.

Müdür, başyardımcılığa, Niyazi Altunya (1978-1980) gibi deneyimli, değişik fraksiyonlardan yönetici ve öğretmenlerle olumlu, uyumlu bir çalışmayı başarıyla sürdürebilen bir eğitimcinin atanmasını sağlamakla en isabetli bir iş yapıyor.  Altunya, Gazi Eğitim Enstitüsü Eğitim Bölümü’nü bitirmiş, ilköğretim müfettişliği yapmış, bitirdiği Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü (TODAİ)’nde uzman olarak çalışmış, ayrıcalıklı bir kişilik. Az sayıdaki yetersiz kimi yönetici ve öğretmenler bile, bu başyardımcının tutarlı, kararlı ve demokratik tutum ve davranışlarının etkisiyle sıkı bir iş birliği içinde çalışıyorlar.

Yönetim kadrosu tamamlanır tamamlanmaz müdür, müdür başyardımcısı ve müdür yardımcıları olarak geceli gündüzlü yoğun bir çalışmaya girişiyoruz. Gerekli bütün belgeleri inceleyerek solcu- devrimci diye bilinen ve bu nedenle okula devam edemeyen, kaydı silinen, sonra çıkarılan aftan yararlanıp öğrenci olma hakkı kazanan ve hakkı yenen öğrencileri belirlemeye başlıyoruz.

Bu sırada Bakanlık, yitirilen yılları telafi etmek için Millî Eğitim Bakanlığına bağlı Yüksek Okullar Hızlandırılmış Programlar Yönetmeliği’ni yayımlıyor (17.7.1978/1992) Bu yönetmelikle yitirilen yılların, normalin yarısından az olmayacak bir yoğunlaştırılmış öğretimle aşılması amaçlanıyor. Ancak Gazi Eğitim Enstitüsü uzun süre açılamıyor. 1978-1979 Öğretim Yılında, üç öğretim yılının telafi edilmesi zorunluluğu doğuyor. Bunun üzerine öğretimi yarım kalmış 1100 kadar son sınıf öğrencilerine 15 Kasım 1978- 8 Ocak 1979 arasında “Hızlandırılmış Öğretim” uygulanıyor.

Öbür sınıflarda da bir buçuk- iki aylık dönemler halinde Eylül 1979’a dek sabah saat 8 00’dan akşam 18 00’a dek süren ikili öğretim uygulanıyor. Akşam öğretimi güvenli olmaması yüzünden ya gündüze kaydırılıyor ya da okul dışı bitirme kurallarına göre öğrenciler sınavlara alınıyorlar.

Öğrenme uzun süre isteyen güç ve karmaşık bir süreç olduğuna göre, hızlı öğretim diye bir uygulamanın sağlıklı oluşu savunulamıyor. O yüzden bu sakıncanın en aza indirilmesi için birtakım çarelere başvuruluyor. Blok ders yapılıyor. Gün içindeki öğrenimin süresi artırılıyor. Öğrencilerden her gün daha çok çalışmaları isteniyor. Örneğin ben Ruh Sağlığı derslerimde hızlı öğrenim dönemi öğrencilerimi de olağan dönem öğrencileri için hazırlamış olduğum ders notlarımdan sorumlu tutuyorum. Öğrenciler de bu olağanüstü durum bilinciyle ders çalışma çabalarını olabildiğince artırıyorlar. Ayrıca yoğun olayların yaşandığı, yüzbinlerce gencin enstitülere sokulmadığı, birçok yolsuzluğun yapıldığı olaylı yıllarda yapılmış gibi görülen öğretimlerle karşılaştırılınca, bu dönemde enstitüde uyguladığımız bu düzenli kısa süreli öğretim, onlardan daha verimli görünüyor.

Okul Girişinde Ateş Altında Kaldığımız Gün
15 Kasım 1978’de başlatılan Hızlandırılmış Öğretimde mezun olmayı bekleyen az sayıdaki öğrencilerin çoğunu ülkücüler oluşturuyor. Ancak 18 Aralık 1978’de öğretime başlayan üç bin kadar öğrencinin çoğu, yeni kayıt yaptıranlar. Devrimciler ve ülkücüler, ayrı iki grup olarak okula geliyorlar. Daha ilk gün devrimcilerle ülkücü öğrenciler, Konya Yolu-Beşevler kavşağındaki buluşma noktasında, karşılıklı sloganlar atmaya başlıyorlar. Ülkücülerin denetimindeki Beşevler yönünden silah sesleri duyuluyor. Polis burada denetimi sağlayamıyor. Polis denetiminde yürüyen solcularda ise silah yok.

18 Aralık 1978 günü militan bir ülkücüyü solcu öğrencilerin ya da daha önce dövdüğü bir polis memurunun yaraladığı söylentileri yayılıyor. İkinci gün sabahı Beşevler yönü, dışarıdan çağrılan ülkücülerle daha da kalabalıklaşıyor. Ülkücüler, “Gazi komünistlere mezar olacak”; devrimciler de “Gazi faşistlere mezar olacak” gibi sloganlar atıyorlar. Güvenlik yetkililerine göre, çoğu Gazi Eğitim Enstitüsü öğrencisi olmayan ülkücü grup, kapıda denetimsiz ve üst araması yapılmadan içeri girmek istiyor. Solcu grubun önderi olan öğrenciler de ülkücülerin silahlı olduğunu ve çoğunun öğrenci olmadığını vurguluyorlar. Polis ve askerlerden oluşan güvenlik yetkilileri, ülkücüleri ne içeri girmeye ikna edebiliyor ne de dağıtabiliyor; öbür öğrenciler için de güvence veremiyor ve onları da geri göndermek istiyor. Ancak Enstitü Müdürü, öğretimin başlamış olması nedeniyle bu isteği kabul etmiyor.

İki saat kadar süren bir bekleyişten sonra Konya Yolu üzerinden gelen solcu öğrenciler, beşer onar kişilik gruplar halinde Enstitüye alınmaya başlıyor. İlk grup giriş kapısına geldiğinde, Beşevler Köprüsü ile Gazi Eğitim ve Teknik Okullar arasında konuşlanan ülkücüler, Enstitünün giriş kapısını silahla taramaya başlıyorlar. Karşıdaki Şeker Öğrenci Yurdu’nda patlayan silahlar da onlara destek veriyor. Giriş kapısında bulunan nöbetçi yöneticiler, polisler, öğrenciler yere yatarak vurulmaktan kurtuluyoruz. O sırada Niyazi Altunya ile bir öğrenci, ülkücülerin kurşuna hedef oluyor. Yaralılar Hacettepe Hastanesi’ne götürülüyor. Karaciğerine kurşun saplanan öğrenci kurtarılıyor. Ülkücüler, eylemlerini altı saat kadar sürdürdükten sonra sonlandırıyorlar. Bu olay, benzeri birçoğu gibi “faili meçhul” olarak kalıyor.

Altunya, kalçasına isabet eden kurşun nedeniyle bir süre görevine gelemiyor. Bir grup arkadaş, evinde kendisini ziyaret ederek “geçmiş olsun” dileklerimizi iletiyoruz.

Yönetim, birkaç deneyimsiz, tutarsız müdür yardımcısının ve öğretmenlikten çok benimsedikleri fraksiyona yönelik düşünceyle ilgilenen kimi öğretmenlerin varlığına karşın, başyardımcının kapsayıcı, esnek, herkese aynı uzaklıkta ve güven verici tutum ve davranışı ile birçok sıkıntı aşılabiliyor. Daha önce burada çalışmakta olup gerçek öğretmen kimliğine sahip kadro ve yeni atananlar içindeki yetkin yönetici ve öğretmenler sayesinde öğrenciler, gerçek yönetici ve öğretmenler de görebiliyorlar.

Enstitüye devamı engellenen, hak yitimine uğrayan öğrenciler için hızlı ikili öğretimin sürdürülmesi gereksinimi nedeniyle yeni atanan genç öğretmenlerden kimilerinin, öğrenciler üzerinde öğretmenlik yetkesini (otoritesini) kuramamaları, öğretmenlik mesleğinin saygınlığına gölge düşürüyor. Bunlardan birinin sınavında gözcü olduğumda, öğrencilerin, karşılarında öğretmenleri yokmuşçasına arı kovanı gibi bir uğultu içinde soruları yanıtlarken ders öğretmeninin ses çıkarmadığını görüyorum.

Bir fraksiyonun önderliğine soyunmuş, kimi konularda ayağı yerden kesik genç bir öğretmenin şu tuhaf davranışına tanık oluyorum: Hak yitimine uğramış bir grup öğrenciye Bakanlıkça bir sınav hakkı tanındığı bilgisi geldiği gün, idare binasında onların sınav yerleri ve bu sınavlarda görevlendirilecek öğretmenler belirlenirken, o gencin de idareciymiş gibi öğretmenlere görev vermeye kalktığını görüyorum. Bu kişi, bana da “Ağabey! Siz de filan sınıfa gidin!” deyince, “Sen, hangi yetkiyle bana görev veriyorsun?” diye sorunca susmak zorunda kalıyor.

Bu kişi, devran dönünce öbür önderler gibi görevden ilk alınanlardan birisi olduğunda, ansiklopedi, zekâ ölçümü ile ilgili kitap satışına girişecek ve benim orada çalıştığın son yılımda öğretmen odasına gelerek, çantasındaki kitapların satışını yapmak isteyecek. Ben de destek amacıyla zekâ ölçümü ile ilgili kitaplarını satın alacağım.

Bu arkadaş, işi daha da büyütecek, Kızılay’da bir kitap ve kırtasiye dükkânı açacak, görevden alınan solcu öğretmenlere düşük ücretlerle ansiklopedi pazarlatacak. Emekli olduğum günlerin birinde beni arayarak bana, kurmak istediği bir dershanenin müdürlüğünü önerecek; ancak ben bu öneriyi teşekkürle geri çevireceğim.

Altunya ile Daha Sonra Dostluğa Dönüşen Arkadaşlığım
Birlikte çalıştığımız ilk yıllarda da iyi ilişkilerimiz oluyor Altunya ile. Kendisinden beş yaş büyük oluşum nedeniyle bana zaman zaman “ihtiyar delikanlı” diye takılıyor.

Zaman geçiyor, Niyazi Altunya, ideali olan doktorasını da tamamlıyor, A. Ü. Eğitim Fakültesi’nde ders vermeye, o arı örneği çalışkanlığı ve kılı kırk yaran titizliği ile eğitim üstüne pek çok kitap üretiyor. O ve ben, ürettiğimiz kitapları sevgi ve dostluk duygularımızla birbirimize iletiyoruz.

28 Mayıs 1990’da ilk memur sendikası olan Eğitim İş Kolu Kamu görevlileri Sendikası (EĞİTİM_İŞ)’nın kurulduğu tarihten 1995’e dek genel başkanlığını yürütüyor.

Altunya, Gazi Eğitim Enstitüsü (2006) adlı çok değerli eseri başta olmak üzere yazdığı hemen her çalışmasını benimle buluşturuyor. Ben de Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Sözlüğü’mün geliştirilmiş 2.baskısını (2016) ve başka kitaplarımı ona ulaştırıyorum. Altunya, eğitim konusunda en çok yapıt üreten yazar olarak öne çıkıyor.

Tatil dönüşlerinde Foça’da uğradığında, benim de Ankara’ya yolum düştüğünde görüşüyor, çalışmalarımız üstüne söyleşiyoruz. Onun Gazi Eğitim Enstitüsü adlı kitabını iki uzun yazımla değerlendirmeye çalışarak abece dergisinde yayımlıyorum. O da benim Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Sözlüğümle ilgili bir değerlendirme yazısını Öğretmen Dünyası dergisinde yayımlıyor.

Ayniyat Müdür Yardımcılığına Geçiyorum
Gazi’de müdür yardımcılığı görevime başladığımda yapılan iş bölümünde bir şanssızlık yaşıyorum. C. adlı bir kişiyle birlikte Sosyal Bilgiler Bölümü müdür yardımcılığında görevlendiriliyorum. Aynı odada birlikte çalışmakta olduğum bu kişinin tutum ve davranışları ile benim ne öğretmenliğe ne karşı cinse ne aynı cinse ne de öğrenciye yönelik tutum ve davranışlarım, ahlak anlayışım uyuşuyor. Bu durum, gün geçtikçe beni katlanılmaz derecede rahatsız ediyor.

O nedenle Niyazi Bey’e ısrarla boş olan Ayniyat Müdür Yardımcılığına geçmek istediğimi, nedeniyle birlikte bildiriyorum. Niyazi Bey, “Bakalım!” diyor; ancak haftalar geçiyor, bunu bir türlü gerçekleştir(e)miyor. Her fırsatta isteğimi anımsatıyorum. Sonunda isteğim gerçekleşince Ana Bina’da bir odaya yerleşerek kolları sıvıyor ve alanıma giren işleri yoluna koymak üzere çalışmaya başlıyorum. Müdürün aşağıdaki tarihleri çelişkili yazılarıyla ayniyat müdür yardımcılığına başlıyorum.

Mehmet Türkkan, Ayniyat İşleri Müdür Yardımcısının Enstitümüzden ayrılması nedeniyle bu görevi yürütmemin uygun görüldüğünü bildiriyor. (22 5.1978 tarih ve 221/ 6483 sayılı yazı)

Gazi Orta Öğretmen Okulu ve Eğitim Enstitüsü Müdürü Mehmet Türkkan imzasıyla 12.3.1978’den itibaren de Enstitümüzün Muayene Komisyonu Başkanı olarak görevlendirildiğim iletiliyor. (10.5.1978 tarih ve 221.1/5843 sayılı yazı)

Enstitünün demirbaşlarının, özellikle de kütüphanedeki kitapların sayımı ile başlıyorum işe. Yönetmelik gereği her yıl demirbaş sayımının yapılması ve sonucunun Bakanlığa bildirilmesi gerekirken incelediğimde, bunun yerine, yıllarca bir önceki sayım cetvelinin bir kopyasına, o yıl alınan bir demirbaş varsa, onların eklenmesiyle oluşturulan listenin Bakanlığa gönderildiğini görüyorum.

Oysa kütüphanedeki kitap alışveriş defterine baktığımda, yıllarca önce buradan ayrılan ya da ölen öğretmenlerin üzerine   kayıtlı yüzü aşkın kitabın, kütüphanenin raflarında göründüğüne tanık oluyorum.

Görevli memurdan demirbaş defterindeki kitaplardan kütüphanede bulunanların ve bulunmayanların listesini çıkarmasını ve bulunmayanların niçin bulunmadığının da araştırılmasını istiyorum. Bakanlığa Gazi Eğitim Enstitü Kütüphanesinde bulunan kitap listesinin yanı sıra bir de bulunmayanlar listesini hazırlatıyor ve bulunmayanların demirbaştan düşülmesinin arzı ile bunların Bakanlığa gönderilmesini sağlıyorum.

Demirbaştan düşürülmesi istenen yüklü bir liste gidince Bakanlık, bunun nedeninin yerinde incelenmesi için bir müfettiş görevlendiriyor. Müfettiş, odama yerleşerek bunun nedenlerini açığa çıkarmak amacıyla benim ve görevli memurun bilgisi ile ilgili kayıtlara başvuruyor. Sonuçta bunların bir yıl içinde kaybolan kitaplar olmadığı; onlarca yıldır gerçek bir sayım yapılmaması yüzünden bu yıl kayıplar listesine girdiği belirleniyor. Böylece bu köklü kurumda “yıllarca sürdürülen ihmalin” yol açtığı belirsizlik ortadan kalkmış oluyor.

Mart 1978’de, yeni yapılan kayıtlarla birlikte enstitüde 15 bine çıkan öğrenci mevcuduna, 10 bin kadar da mektupla Öğretim öğrencisi ekleniyor. Bu öğrenci kalabalığının yarattığı sorunlar yetmezmiş gibi bir de eski yönetici ve öğretmenlerle yeni yönetici ve öğretmenler arasında ilk aylarda gerginlik yaşanıyor.

Çok geçmiyor, Türkkan görevden alınıyor. Yerine Hızır Ekşi (10.7.1978-14.5.1979) atanıyor. Hızır Ekşi’nin öğretmen ve yöneticilerle yaptığı ilk toplantıdaki oldukça kapsamlı konuşmasını çok anlamlı ve tutarlı buluyor, çok beğeniyorum. İçimden, “İşte müdür bu!” diyorum.

Ne ki bir gün odasında ikimiz arasındaki bir söyleşide, onun da hepimizi aşırı solcu olarak gördüğünden söz etmesi, bende şaşkınlık yaratıyor. Kendisinin sosyal demokrat kimliği ile orada görevlendirildiği duyumumuz var. Herkesin öyle olmadığını, aklı başında, iş yapan değerli yöneticilerin bulunduğunu anlatmaya çalışıyorum kendisine. Bu sözlerime pek inanmadığını seziyorum. Çok tutarlı ve çalışkan olan bu müdürün özellikle mevcut yönetim kadrosuna bu toptancı bakışı ve işlerin yoğunluğu onu fazlaca germiş olmalı ki bu zorlanmaya dayanamayıp hastalanıyor. Bir grup yönetici, evinde ziyaretine gittiğimizde sesinin kısıldığını, konuşamadığını görüyoruz. Neyse ki kısa sürede kendini toparlayıp iyileşiyor ve görevinin başına dönüyor.

Kale Dershanesi’ndeki Türkçe Öğretmenliğim
Gazi’de göreve başladığım ilk günlerde, Ana Bina’nın önündeki merdivenlerde, Çorum İlköğretmen Okulu’nda eğitim şefliği dönemimde okulumuza Kimya öğretmeni olarak atanan Mustafa Aydoğdu ile karşılaşıyorum. Hoş beşten sonra, burada kimya öğretmenliği yaparken Kale Dershanesi’ni kurduğunu ve buradan ayrılarak dershaneyi yönetmekte olduğunu söylüyor.

Çorum İlköğretmen Okulu’nda yeni atanan her öğretmene gösterdiğim yakınlık ve kolaylığı Mustafa Bey’e de göstermiş olmam nedeniyle Mustafa Bey’in bana yönelik özel bir sevgisinin olduğunu biliyorum. O ayaküstü söyleşimizde kendisinin Kimya ders kitapları yazdığını da öğreniyorum.

Daha sonra bir gün Mustafa Bey, bölüm sekreterimize telefon ederek bir ara dershanesine uğramamı istediğini bildiriyor. Kızılay’daki dershanesine gittiğimde benden dershanesinde cumartesi ve pazar günleri Türkçe dersleri vermemi istiyor. Benim bu işi beceremeyeceğimi söyleyince, benim Türkçe eğitimimden de haberli olması dolayısıyla “Siz, Türkçe derslerinin en iyisini verirsiniz ağabey!” diyor. Bu, ekonomik sıkıntımı azaltacağı için çok hoşuma gitse de bir dershanede ders vermenin yasak olması nedeniyle, duraksıyorum.

Benim burada çalıştığımın tahkikat konusu olmasının beni çok rahatsız edeceğini; o nedenle bunu yapamayacağımı söylediğimde Mustafa Bey,  benim burada ders verdiğimi hiçbir görevlinin görme olasılığının bulunamayacağını; dershanenin zemin katın üzerinde olduğunu; buraya bir merdivenle çıkıldığını; merdiven başında, gördüğüm gibi sürekli olarak bir görevlinin bulunduğunu; buraya gelen herkesi bu görevlinin merdiven çıkışının yanı başındaki Müdür odasına aldığını; bu kişinin bir tahkikat için gelme olasılığı durumunda, sınıfımın kapısının çalınarak benim o sınıftan dışarı çıkarılacağımı, o nedenle böyle bir kaygı duymama gerek olmadığını söylemesi üzerine burada derse başlıyorum. O iki günde yedi sekiz saat ders vererek maaşıma yakın bir ek gelir sağlıyor ve Ankara gibi yerde, geçim zorluğumu önemli ölçüde azaltıyorum.

Nitekim bir pazar günü dershaneye bir müfettiş geliyor. Görevli, her olasılığa karşı, hemen kapımı çalarak, “Hocam! Bir dakika gelir misiniz?” diyerek beni sınıftan alıyor. Ancak sonradan, müfettişin bir başka konu nedeniyle dershaneye uğradığı anlaşılıyor.

Öğretmenim Nevin Kardaş’la Karşılaştığım Anlar
Bir gün, Ana Binadaki odamda çalışırken kapım çalınıyor ve bir bayan kapımı aralayarak “Affedersiniz! Müdürün odasını öğrenebilir miyim?” diye soruyor. Bu kişinin Cılavuz’da Edebiyat dersime gelen, çok sevdiğim ve beni çok seven öğretmenim Nevin Göğsal (Kardaş) olduğunu anlıyor, kapıya koşarak “Efendim! Ben, Cılavuz’dan öğrenciniz Rasim Bakırcı’yım. Buyurun, müdürün odasını göstereyim.” diyorum.

Ancak öğretmenimin asık suratında hiçbir değişiklik olmadığını görüyorum. Geçmiş günlere ne kapısını aralıyor ne de penceresini açıyor. Oysa ben, geçmişte, Cılavuz’da bana özel görevler veren, bana Tevfik Fikret ve Şiiri adlı yapıtı vererek onu özetleyip sınıfa sunmamı isteyen öğrencisi Rasim Bakırcı idim o anda; ama öğretmenimi o günlere götüremedim.  Bir arkadaşımızın, Cahit Sıtkı Tarancı’nın Memleket İsterim başlıklı şiirine komünizmi öven şiir demesi üzerine öfkelenip “Bunun neresi komünizmi övüyor? Kardeş kavgasına bir nihayet olmasın mı? Kış günü herkesin evi barkı olmasın mı? Ölüm dışındaki şikâyetler son bulmasın mı? diye sorması, dün gibi belleğimde. Karşımdaki öğretmenimin artık o öğretmenim olmadığını duymuşluğum olsa da şimdi içim yanarak gözlemliyorum, karşımdaki öğretmenimin o öğretmenim olmadığını.

Öğretmenimi Müdürün kapısına dek götürüyor, “Buyurun Hocam!” diyerek, derin bir üzüntü ile dönüyorum odama. Gazi, öğrenime kapanmadan önce öğretmenimin ülkücü mücadelenin içinde bir kişi olarak ülkücü kız öğrencileri yönlendiren bir öğretmen olması nedeniyle Gazi’den alınanlar arasında olduğunu duyuyorum.

Komşumuz iki yıllık Eğitim Enstitüsü’nün yıl sonu sınavları dolayısıyla benim de gözcü olarak görevlendirildiğim sırada ikinci bir kez daha orada, öğretmenler odasında karşılaşıyorum, öğretmenimle. Öğretmenim orada da gözünü sürekli kaçırıyor benden; çok sevdiği öğrencisiyle orada da göz göze gelmek istemiyor.

Ayaz’la Dostluğum Gazi’de de Sürüyor
Ayniyat Müdür Yardımcısı oluşumdan sonra Ana Binada bir odaya yerleşince resim atelyesi aynı binada olan Mustafa Ayaz’la Çorum İlköğretmen Okulu’nda başlayan dostluğum nedeniyle daha sık görüşme ve söyleşme olanağı buluyorum.

Sanat Çevresi dergisi 1981’de Mustafa Ayaz Özel Sayısı çıkarma kararı alıyor. Ayaz, Ankara’nın Şentepe’sinde alt katını atölye olarak düzenlediği evinde otururken bir pazar günü Demetevler’deki kiralık evimize geliyor ve benden dergide yayımlanmak üzere kendisini ve resmini anlatacağım bir yazı yazmamı istiyor. Ayaz’a, “Ben, bir ressamı nasıl anlatırım? Sen, ressam Ayaz’ı ressamlara anlattır!” diyorum, ciddilik maskemi takarak. Ayaz ise, “Beni en iyi sen anlatırsın. Çünkü beni kimse  senin kadar yakından tanımaz.” diyor.

Bu şakalaşmadan sonra, “O zaman bir gün senin özel atölyene gelerek oradaki resimlerini incelememi ve resimlerinle ilgili soracağım sorulara açık yanıtlar vermeni, senin gece yalnız başına evde kalamadığını, bütün zaaflarını yazmamı ve yazımı sana göstermeden Kınaytürk’e göndermemi kabul edersen, seni ve resimlerini anlatan bir yazı yazabilirim.” diyorum. Bütün bunlar için “Tamam.” yanıtını alıyorum. Söylediklerimin şaka kesimi dışındakilerini; yani resimlerini incelemeyi, resimlerine ilişkin kendisine birçok soru sorup gerekli notları almayı, resimlerine ilişkin edindiğim izlenimleri yansıtan resim örneklerini belirleyerek “Ayaz Resminin Kaynağı” başlığı ile hazırladığım yazımı tamamladıktan sonra kendisine, onaylamadığı bir anlatımımın olup olmadığını soruyorum. Tek bir noktaya ilişkin çekincesinin olmadığını söylüyor ve yazım, Sanat Çevresi dergisine gönderiliyor. (Bkz. Ek …Mustafa Ayaz Resminin Kaynağı)

Dergi yayımlanınca yazım, Resim Bölümü’nün genç öğretmenlerince çok beğeniliyor. Daha da ileri gidilerek Bölümde benim için “Resmim Psikolojisi” adıyla bir ders açılması düşüncesi seslendirilmeye başlıyor. Bu gelişmelerden çok mutlu oluyorum.

Resim Bölümü’nün genç resim öğretmenlerinden (ressamlarından) Hayati Misman ile Zahit Büyükişleyen, kendi resimleriyle ilgili bir yazı yazmamı istiyorlar. Onlara, kendilerini anlatamayacağımı; bunun için kendileriyle en az bir on, on beş yıl yakın arkadaşlık kurmuş olmam gerektiğini söylüyorum. Ardından ise gerçekten bunun için kendilerine ve resimlerine ilişkin hangi bilgilere gereksinimimin olduğunu açıklıyorum. Resimlerini yorumlayabilmem için resimlerinde neyi, neleri, kimi, kimleri anlattıklarını sorduğumda bana içten yanıtlar vermelerini, bir de çocukluklarından bugüne dek acısı tatlısıyla yaşam öykülerini anlatmaları gerektiğini söylüyorum. Kabul ediyorlar ve ikisi için de birer dosya açarak çalışmalara başlıyorum.

Misman’a yaptığı ve baskı ile çoğalttığı, bir baskısı da benim evimin salonunu süsleyen resmini anlattırıyor, anlattıklarına ilişkin notları dosyasına koyuyorum. Bu dörtlü tabloda da öbür resimlerinde olduğu gibi kadın figürlerinin baskın olması ilgimi çekiyor. Kim olduklarını sorduğumda onların annesi ile yakınları olduğunu öğreniyorum.

Büyükişleyen’den, açılacak resim sergisinde yer alan resimlerini bir gün önceden birlikte görmemizi ve oradaki resimlerini bana tek tek anlatmasını istiyorum. Kararlaştırdığımız saatten yarım saat kadar önce galeriye giderek Büyükişleyen’in resimlerini inceliyorum. Ağırlıklı olarak yanmış yıkılmış Anadolu bozkırını yansıtan ve bende karamsar bir izlenim yaratan resimlerini incelerken resimlerinde tek bir insan figürünün yer almadığı ilgimi çekiyor. Az sonra geldiğinde bunu kendisine soruyorum. Bunun ayrımında olmadığını görüyorum.

İki ressama da çocukluklarını anlattırıyor ve o konudaki notlarımı dosyalarına koyuyorum.

Ne ki bir süre sonra ülkede esmekte olan sert rüzgârlar, bizim Fakülteye de sıçrıyor. Yüz iki kişi ile birlikte ben de Fakülteden koparılıyorum. Resim Bölümü’nden birçok öğretmen ise soluğu Hacettepe’de alarak paçalarını kurtarıyorlar. Ayaz, Misman ve Büyükişleyen de Hacettepe’ye geçenler arasında yer alıyor. Böylece benim bu iki genç arkadaşın resimleri üzerinde başladığım çalışma da Resmin Psikolojisi dersi de birer düş olarak kalıyor. Bu iki ressam da Ayaz gibi daha sonra Hacettepe Üniversitesinden profesör olarak emekli oluyor.

O akıllara durgunluk veren yoğunluktaki resim yaratımını hocalığı sırasında ve emekliliğinden sonra da sürdüren, sanırım Türkiye’de en çok resim üreten, en çok resim sergisi açan, yurt içinde ve yurt dışında pek çok ödül alan ressam olan Mustafa Ayaz, resimden kazandığı paralarla Ankara-Balgat semtinde devletin bile zorlukla üstesinden gelebileceği beş katlı görkemli kübik bir yapı yaptıracaktır. Mustafa Ayaz Müzesi ve Plastik Sanatlar Merkezi Vakfı adını taşıyan bu yapının dört katında kendi resimlerini, bir karında da hocası Adnan Turani’nin resimlerini sergileyecektir. Dostu Adnan Binyazar’ın deyişiyle kadın güzelliğinin ressamı Mustafa Ayaz, 18 Eylül 1924’te sonsuzluğa göçecektir.

Hasan Başçiftçi ile Dostluğa Varan Arkadaşlığımız
Eğitim Bölümü’ne atanan Hasan Başçiftçi, Ana Bina’daki odamda çalışmaya başladıktan sonra sık sık odama gelmeye başlıyor ve birlikte çok sıcak söyleşilerimiz oluyor. Benden birkaç yaş büyük olan Hasan Bey, oldukça anlamlı söyleşi konuları açıyor. Ben onun, o da benim yaklaşımlarımdan hoşlanması sonucu arkadaşlığımız, gittikçe derinleşiyor. Hasan Bey, yüksek lisanslı, TÖB-DER yönetiminde bulunmuş, TİP sempatizanı bir öğretmen. Tip’e (Türkiye İşçi Partisi’ne) ben de sempatiyle bakıyorum. TİP’in Genel Başkanı, saygın bir kişi olan Behice Boran, Ulusal Artık (milli Bakiye) sisteminden yararlanarak 15 TİP milletvekilinin Genel Başkanı olarak TBMM’ye giriyor. Bu 15 TİP milletvekilinden biri, Cılavuz’dan öğretmenim Yusuf Ziya Bahadınlı, biri de köşe yazılarını, romanlarını ilgiyle okuduğum Çetin Altan’dır.

Hasan Bey, bende zekâsı, olayları yorumlama gücü, içtenliği, ölçülülüğü, alçak gönüllülüğü ile sevdiğim, saydığım bir kişi izlenimini yaratıyor. Olayları yorumlarken mizaha da yer vermesi, anlattıklarını ilgiyle dinlenilir kılıyor. Yüzünün ileriye dönük oluşu, yüksek lisansından hocası olan Bozkurt Güvenç’in, dile getirdiği ders işleme biçimi, bana da ilginç görünüyor. Güvenç Hoca’nın, her ders için okuma ödevleri verdiğini, ertesi hafta o okunanlardan yola çıkarak ders konusunu işlediğini öğreniyorum. Hoca, bir kez de Fakir Baykurt’un yapıtlarından birini okuyarak gelmelerini istiyor, yüksek lisans öğrencilerinden. Tersliğe bakın ki ertesi hafta Hoca kimlerin okuduğunu sorduğunda kimseden ses çıkmayınca,” O zaman bu hafta dersimiz yok.” diyerek sınıftan çıkıyor.

Gazi Eğitim Enstitüsü, 1982’de Gazi Üniversitesi’ne bağlı Gazi Eğitim Fakültesi olduğunda, Ecevit Hükümeti döneminde atanan yönetici ve öğretmenlerin sularının ısıtılmaya başlandığı dönem gelip çattığı için Cavit Binbaşıoğlu gibi Hasan Başçiftçi de fakülteden emekli olmak üzere başvuruyor. O günlerde ben de hazırladığım Rehberlik adlı ikinci kitabımı bastırmaya karar vermiş bulunuyorum. Hasan Bey, bir gün Eğitim Bölümü öğretmenler odasında “Rasim Bey! Bir dakika gelir misiniz!” diyerek beni dışarıya çağırıyor. Bahçeye çıktığımızda koluma girerek bana, “Biliyorsunuz, emekli oluyorum. Birkaç gün sonra emekli ikramiyemi alacağım. Sizin kitap bastıracağınızı biliyorum. Ne kadar paraya gereksiniminiz varsa söyleyin, ikramiyemi aldığımda vereyim. Bana sonra ödersiniz.” diyor.

Bu önerisiyle Hasan Bey, gönlümdeki özel yerini daha da sağlamlaştırıyor. Bu önerisiyle kendisine bir kez daha sonsuz bir güven duyuyorum. Bu duyarlığına çok teşekkür ederek kitabımın basımı için gerekli parayı hazırladığımı söylüyorum.

Cavit Binbaşıoğlu, Kendisiyle Tanışmaya Can Attığım bir Öğretmendi
Önce İlköğretmen Okulu öğretmeni olarak kitaplarıyla tanıştığım, Genel Öğretim Metodu adlı kitabını beğenerek okuttuğum, kendisine hayranlık duyduğum, yayınevini merak ederek Ankara’ya bir gidişimde yayınevine uğradığım; ancak kendisiyle görüşemediğim Cavit Binbaşıoğlu ile yıllar sonra Gazi Eğitim’de birlikte çalışma mutluluğunu yaşıyorum. Birlikte çalıştığımız sürece kendisiyle yakın ve sıcak ilişkilerimiz olan Binbaşıoğlu, çok çalışkan ve üretken bir yazar aynı zamanda. Bir yandan ders kitapları yazıyor, bir yandan da dergilere eğitimle ilgili yazılar yazıyor.  Yayımladığı hemen her kitabını bana da imzalıyor.

Emekli olduğumuzda da zaman zaman beni arayacak ve yazdıkları hakkında görüşlerimi soracak. Bir buluşmamızda, dergi yazılarından oluşan bir kitap metnini içeren dosyasını, okumam ve görüşlerimi bildirmem için bana verecek. Bir başka gün, yeni baskıya hazırladığı Eğitim Psikolojisi kitabında yararlanmak için benden Yüksek Lisans tezimi isteyecek. Daha sonra başına ne geldiyse o güzelce ciltletmiş olduğum tez metnimi yitirdiği ya da kazaya uğrattığı için, Eğitim Fakültesi Kitaplığındaki aslını bulacak, onun fotokopisini aldırıp ciltletecek ve bana onu getirecek.

Cavit Bey, Özgün Yayınevi’nde çalıştığım sırada bir gün elindeki kocaman bir kitap paketiyle çıkıp gelecek. Paketi masamın üzerine koyarak, “Size birçok kitabımı imzalamışımdır. Ancak bunlar, benim kitaplarımın tamamıdır. Benim bütün kitaplarım sizde bulunmalıdır.” diyerek beni onurlandıracak.

Öğrencisi ve Öğretmen Dünyası dergisinin sahibi Zeki Sarıhan, hocası için Gazi Eğitim’in salonunda yine Cavit Bey’in öğrencisi Hasan Güleryüz’le birlikte bir sempozyum düzenleyecek. Kendisiyle sık sık görüşen, benim bir gün hocamı evinde ziyaret etmemi de sağlayan Hasan Güleryüz de Sempozyumdaki konuşmaları içeren Bir Pedagog Olarak Cavit Binbaşıoğlu Sempozyumu adıyla bir kitap hazırlamaya girişecek. Benim de öğrencim olan Güleryüz, sempozyumda konuşmak üzere beni de çağıracak. Ancak ben, Gazi Eğitim’den ayırıldıktan sonra Gazi’ye ayak basmadığım ve basmak istemediğim için sempozyuma katılamayacağımı bildirince Güleryüz, o zaman, kitaba konmak için bir yazı yazmamı isteyecek. Hoca ilgili uzun bir yazı yazacağım.  Hocanın ölümünden önce abece dergisine; ölümü dolayısıyla da Öğretmen Dünyası’na birer yazı daha yazacağım. Babasını yitiren oğlu Etkin Binbaşıoğlu, beni Foça’da bulacak ve babası için yazdıklarım dolayısıyla bana teşekkür edecek.

İç Hizmetler Şefi Fahrettin Şimşek’le İlişkim
Fahrettin Şimşek, ilginç bir kişilik. Gazi’de uzun yıllar İç Hizmetler Şefi olarak birçok farklı anlayışa sahip yöneticilerle uyum içinde çalışmayı başarmış bir yerdeşim. Bütün Enstitünün temizlik ve düzenini aksatmadan yürüttüğü gibi, amiri durumunda olanların kendisinden istediği bir işi anında ve en iyi biçimde yerine getiriyor. Hizmetliler üzerinde tam bir egemenlik kurmuş. Herkes, işini zamanında ve başarıyla yapmasını sağlıyor.  Bir özelliği daha var Şimşek’in: O, aynı zamanda bir hemşeri sever bir kişi. Okulda ve Ankara’daki tüm Artvinlileri tanıyor ve onların yapabileceği her işi onlara yaptırabiliyor. Ancak bu ilişkilerini de oldukça dengeli sürdürüyor.

Gazi’ye gider gitmez, benim de komşu ilçesinden olduğumu öğreniyor ve bana da kimseye sezdirmeden özel bir yakınlık gösteriyor. Şimşek’ten yakınan ne bir yönetici ne öğretmen ne de öğrenci olduğunu duyuyorum, orada çalıştığım sürece.

Kulak rahatsızlığı nedeniyle ameliyat olmak üzere Kıbrıs’tan yeğenim Mahmut, yanıma geliyor. İlköğretim müfettişim Hesabali Turan’ın oğlu, Engin Turan, kulak burun hekimi Hacettepe’de. Hesabali Bey, onun kartını bana da vermiş bulunuyor. Ben de tanıdık diye o kişiye götürüyorum yeğenimi ve kendimi tanıtıyorum.

Bu kişi, yeğenimi yatırıyor, ameliyat ediyor ve çıkışta bir de bakıyorum ki yeğenime özel ve paralı yatılı hasta işlemi yapmış. Yeğenimi hastaneden çıkarmaya gittiğimde, büyük bir para isteniyor benden. Onun üzerine, hemşerimiz olduğunu, Artvin’den milletvekili olma düşleri kurduğunu duyduğum hastane müdürü Hayri Bey’e gidiyorum ve bu parayı taksitle ödemek istediğimi bildiriyorum. Ancak, bu kişi, taksit yapabilme olanağının bulunmadığını söylüyor. Yeğenimin çıkarma işlemini yapamadan, kara kara düşünerek Enstitüye derse geliyorum. Odası Ana Binanın girişinde olan Fahrettin Beyle karşılaşıyorum. Fahrettin Bey, “Hayrola Hocam, niye üzüntülü görünüyorsunuz?” diye soruyor. Olanları anlatınca, üzülmememi, öğle paydosunda bu sorunu çözebileceğini söylüyor.

Öğle arasında Ulus’ta Maliye’de Daire Başkanı olduğunu söylediği Şavşatlı bir Bey’e götürüyor beni. Beni çok sıcak karşılayan Başkan, “O iş kolay Hocam, onu hemen hallederiz, hiç üzülmeyin!” diyor. Hemen telefona sarılarak Hayri Bey’e telefon ediyor ve “Hayriciğim! Rasim Bakırcıoğlu Hocamın size bir borcu varmış. Onun o borcunu nasıl istiyorsa öyle taksitlendirmeni bekliyorum.” diyerek kapatıyor telefonu. Bana dönüp “Nasıl taksitlendirmek isterseniz öyle taksitlendirilecek borcunuz Hocam!” diyor. Bana taksit yapamayacağını söyleyen o müdüre yeniden gittiğimde müdür, söze borcumun nasıl taksitlendirilmesini istediğimi sorarak başlıyor.

İlginç Bir Ziyaretçi
Ana Bina’daki odamda çalışırken, giriş kapısında görevli kişi, telefonla bir ziyaretçim olduğu bilgisini veriyor. Kim olduğunu sorduğumda, Çorum İlköğretmen Okulu’ndan öğrencim Mustafa olduğu bilgisini alır almaz, ziyaretçimin gönderilmesini istiyorum. Az sonra Mustafa odama giriyor. Ancak Mustafa’nın içinin içine sığmadığını görüyorum. Heyecanı dorukta Mustafa’nın. Hâl hatırdan, çay ikramından sonra Mustafa anlatmaya başlıyor:

“Öğretmenim, diyor, bir Eğitim Psikolojisi dersimizde bir arkadaş size ‘Dua ile yağmur yağar mı?’ diye sorunca siz, ‘Dua ile yağmurun yağıp yağmayacağını düşüneceğinize, yağmur yağmadığında bağımızı, bahçemizi, tarlamızı, çayırımızı sulamak için hangi ırmakların üzerine kaç baraj yapmamız gerektiğini düşünsenize!’ dediğinizde, sınıftaki dindar arkadaş grubu, size öfke duymaya, dahası sizi uygun bir yerde dövme planları yapmaya başladı. O zaman ben de onların içindeydim. Ancak öğretmen olduktan sonra yaşama, yaşamdaki olaylara bakışım ve onları değerlendirme biçimim değişti. Şimdi artık o zamanki gibi düşünmüyorum. Sizin arkadaşımızın sorusuna verdiğiniz yanıtın taşıdığı anlam doğrultusunda bir düşünce geliştirmiş bulunuyorum. Doğal ve toplumsal olayları artık inanç temelinde, dogmatik yaklaşımlarla değil; bilimin ışığında değerlendiriyorum. Burada olduğunuzu duyunca bendeki bu değişimi size anlatıp rahatlamak için geldim buraya.” diyor. Ben de buna çok sevindiğimi söyleyerek uğurluyorum Mustafa’yı.

Gazi Eğitim’in Son Müdürü Emekli Albay Hüseyin Kızılay
Hızır Ekşi’nin ardından atanan Rıza akın, dört ay sonra ayrılıyor. Yerine Aydın İpek atanıyor (22.8.1979-3.10.1980). Aydın Bey, müdürlük yetkesini (otoritesini) pek duyumsatamıyor. Herkese iyi davranma, makam arabasıyla evinden alınıp evine ya da istediği yerlere gidebilmenin olanaklarını iyi kullanıyor.  Gelen yeni yönetim, İpek’in görevine son veriyor.

12 Kasım 1979’da Demirel’in Başbakanlığında kurulan Koalisyon hükümeti, Enstitüleri II. MC’ Hükümetinin 1977’nin sonunda bıraktığı noktaya döndürmek istiyor. Mart 1978’den bu yana atanan yönetici ve öğretmenleri Enstitüden uzaklaştırma çarelerini arıyor. 50 öğretmeni görevden alıyorsa da Sıkıyönetim Komutanı bunu engelliyor. Gazi Eğitim’de, iki üç ay içinde iki müdür ataması oluyor. Yeni Bakan Orhan Cemal Fersoy, 5 Eylül 1980’de Enstitünün Yüksek Öğretmen Okulu’na dönüştürüldüğünü, bu nedenle eski öğretmenlerin görevlerinin sona erdiğini, bunların atama isteğinde bulunmaları gerektiğini bildiriyor. 12 Eylül 1980’de darbe olunca da 12.12.1980’de Gazi’ye müdür olarak Emekli Albay Hüseyin Kızılay atanıyor. Kızılay, 1982’ye dek bu görevde kalıyor. Böylece darbeci askerler, Gazi Eğitim’in yönetimine dek nüfuz etmiş oluyorlar.

Asker müdür, enstitüyü, öğrencileri, kafasındaki askersel kalıplara göre düzene sokmaya kararlı bir tutum ve davranış sergiliyor. Örneğin, davranışlarını beğenmediği kız öğrencileri, herkesin içinde azarlayabiliyor. Bir spor karşılaşmasında yan yana otururken söz, öz Türkçe sözcüklere geliyor. Türk Dil Kurumu’nun öz Türkçe akımı ile yeni kuşakların geçmişle bağının kopmasına yol açtığından söz ediyor. Bu değerlendirmesinden sonra bu kişiden biraz daha soğuyorum. Bir ara müdür yardımcılığından ayrılmak istiyorsam da bunu kabul etmiyor.

Öğretmen Yetiştirme Çalışma Grubunda görevlendiriliyorum
Darbeci Hükümetin oluşturduğu 26 Çalışma Grubundan birisi olan Öğretmen Yetiştirme Çalışma Grubunda Dr. Rıfkı Yazıcı ile birlikte, görevlendiriliyorum. Grup, bizimle birlikte Öğretmen Okulları Genel Müdürü Sebahattin Şahin’in başkanlığında bir emekli Bakanlık Müfettişi, bir de Halk Eğitim Genel Müdür Yardımcısından oluşuyor. Her hafta Bakanlıkta bize ayrılan odada toplanıyor, vardığımız kararları kâğıda geçiriyoruz. Çalışmalarımız altı ay sürüyor. Genel Müdür, hiçbir toplantımıza katılamıyor.

Arada bir Milli Eğitim Bakanı General Hasan Sağlam’ın başkanlık ettiği toplantılarda, yaptığımız çalışmaları sunuyoruz. Kimi de Yüksek Danışma Kurulu Başkanının yönettiği ortak toplantıya katılıyoruz. Hazırladığımız raporu altı ay sonunda Bakanlığa teslim ediyoruz.

Ancak daha sonra bizim raporda belirttiğimiz görüşler değil; kapalı kapılar ardındaki görüşmelerde ağırlıklarını duyumsatan kesimlerin görüşleri doğrultusunda alınan kararlar uygulamaya konuluyor. Örneğin YÖK Yasası ile yükseköğretimde en az beş yıl başarılı çalışan öğretmenlere tanınan doktora hakkı uygulanmıyor; Gazi Eğitim’e Ecevit Hükümetince atanan yöneticiler ile TÖS ve TÖB-DER üyesi olan, beraat etmiş olsalar da Öğretmen Boykotuna katılmış olan öğretim elemanlarından kimse üniversitede barındırılmıyor.

Yüksek Lisans Öğrenciliğim
Okuduğum İstanbul Eğitim Enstitüsü’nden getirdiğim ve Fakültede sınavına girdiğim ders notlarımın ortalaması yüz üzerinden yetmişin üzerinde olduğu için bana ve benim durumumda olanlara bir de yüksek lisans yapma hakkı doğduğu bildiriliyor.

Bunun üzerine Bakanlıkta çalışan arkadaşım Burhan Gümüş’le birlikte akşam saatlerinde, yüksek lisans için başvuranlarla birlikte derslere başlıyoruz. Bir yılda en çok üç ders alabilme hakkımız olduğu için almamız gereken iki dersimiz ertesi yıla kalıyor. Derslerin başlamasının üzerinden bir ay geçtikten sonra bir kişi aklımıza bir şey düşürüyor. “Siz, diyor, hangi Hoca’ya rica etseniz, sizi öbür iki derse de alırlar. Böylece zorunlu olan beş dersi de aynı yılda bitirirsiniz.”

Aradan bir ay geçtiği için biz, ayıp olur, diye duraksayınca, aklımıza bu yolu düşüren arkadaş, işlenen konulardan sorumluluğu üstlenmek üzere isteğinizi iletince ayıp olmayacağını anımsatıyor. Onun üzerine bir, Eğitim Tarihi Hocası Prof. Dr. Hasan Ali Koçer’e; bir de Hizmet İçi Eğitimi dersi hocası Doç. Dr. Haydar Taymaz’a bu isteğimizi iletiyoruz. Hasan Ali Bey, “Şimdi dersim var; gelin girin. Ben size sorun yaratmam. Yıl sonunda idare kabul etmezse, sizin konuk öğrencim olduğunuzu söylerim.” diyor. Haydar Bey ise “Haftaya kararımı bildiririm.” yanıtını veriyor.

Haftaya o da “Tamam!” deyince biz, tüm dersleri aynı yıl içinde görmeye başlıyoruz. Zorunlu olmayan İstatistik I-II’yi de mutlaka almamız öneriliyor. Çünkü tez sırasında bu ders bilgilerine gereksinim duyacağımız söyleniyor.

Doç Dr. Engin Geçtan’dan Çağdaş İnsanda Normaldışı Davranışlar’ı; Prof. Dr. Yıldız Kuzgun’dan Rehberlik ve Psikolojik Danışma’yı; Prof. Dr. Gülseren Günçe’den Piaget Kuramı’nı; Doç. Dr. İpek Gürkaynak’tan Sosyal Psikolojiyle ilgili bir dersi; Doç. Dr. Haydar Taymaz’dan Hizmet İçi Eğitim’i; Doç. Dr. Niyazi Karasar‘dan Bilimsel Araştırma Yöntemleri’ni; Hasan Ali Koçer’den Eğitim Tarihi,’ni; Doç. Dr. İlhan Akhun’dan da İstatistik I-II’yi alıyoruz.

İstatistik, hiç sevmediğim bir ders. İstatistik II ise oldukça zor. Hoca, her hafta ödev olarak işlediğimiz konuyla ilgili problemler veriyor. Benim Gazi Eğitim’deki yoğun derslerimin arasında onları çözmek için ayıracak ne zamanım var ne de ilgim. O nedenle her hafta, aynı zamanda Ölçme ve Değerlendirme kitabı yazmış olan Burhan Gümüş’ten çözümleri alarak ödevimi veriyorum. Ancak sınavda İstatistik II soruları, zorunlu puan olan yetmiş puanı almamı engelliyor ve altmış puanla bütünlemeye kalıyorum. Bana zor gelen konuların gerçekte belli formülleri ezberleyerek çözüldüğünü görüyorum. O nedenle severek yapmasam da geçmek için o formülleri ezberliyor ve bütünlemede seksen puan alarak bu dersten de geçiyorum.  İlhan Akhun Hoca, o puanı nasıl aldığıma şaşkınlığını gizlemiyor. Oysa bu dersin o zor konuları bile belirttiğim gibi ezbere dayanıyor. Ben de onları ezberleyip onları ilgili oldukları sorulara uyguluyor ve işin içinden çıkıyorum.

Öbür derslerin tümünü çok severek ve insan duygu, düşünce ve davranışlarının kaynağını öğrenmeyi sürdürerek o derslerden dokuz, on alıp bitiriyorum yüksek lisansı. Özellikle Rehberlik ve Psikolojik Danışmayı büyük bir ilgiyle izliyorum. Yıldız Hanım’ın bir yerde, benimle ilgili olarak “Rasim Bey, pırıl pırıl bir öğrencim.” dediği kulağıma geliyor.  Hocamın bu sözü, gururumu okşuyor.

İpek Gürkaynak, “Spesimen kayıtlaması” denen bir yöntemi anlattıktan sonra bu kayda uygun bir ödev veriyor. Bir çocuğu on dakika, örneğin oyun oynarken gözlemleyecek, onun o süre içinde neleri, nasıl yaptığını, neler konuştuğunu ve her türlü davranışlarını yazacağız. Bu ödev için kardeşimin okula henüz gitmeyen kızı Sebile’yi gözlemliyor ve oyun içinde geçirdiği on dakikayı dört beş sayfalık bir kayda geçiriyorum.

Hocamız, ödevlerimizi dağıttığında benim ödevimin üst yanına kırmızı kalemle “Mükemmel bir Spesimen kayıtlaması! Bunun bir örneğini bana verir misiniz?” diye yazıyor. Ben de onun bir kopyasını öğrencisi olan kızımla kendilerine gönderiyorum. Kızım, İpek Hanım’ın odasına giderek “Hocam, diyor. Babamdan istediğiniz ödevi getirdim.” Kızım bunu deyince İpek Hanım, “Rasim Bey, senin baban mı?” diye soruyor, heyecanlı bir sesle ve ekliyor: “Ne güzel! Hem kendisinin hem de kızının hocasıyım!” diye sevincini belli ediyor.  Bu sonuç da çok hoş duygular yaşatıyor bana.

Yüksek Lisans Tezimi Hazırlayış Öyküm
Ertesi yıl, tez çalışmasına başlıyorum. Bize istediğimiz hoca ile tez çalışması yapabileceğimiz söyleniyorsa da biz, hangi hoca uygun görülürse o hocayla çalışabileceğimizi bildiriyoruz. Bana Dr. Siral Ülkü’yle çalışacağım söylenince işimin zor olacağını diyenler oluyor. Siral Hanım’ın çok kaprisli bir hoca olduğu söyleniyor. Ancak ben, bu söyleneni önemsemiyorum. Çünkü aldığım dersler gibi tezimi de büyük bir istekle yapmaya hazırım.

Siral Hanım’la görüşerek tez konumu belirliyoruz. Öğrenciyi Merkez Alan ve Almayan Öğretmen Tutumunun İlkokulda Öğrencinin Bağımsızlık kazanmasına Etkisi”ni araştıracağım. Önce bir araştırma önerisi hazırlıyorum. Önerimi sununca danışmanım bunun çok kapsamlı olduğunu; böyle bir araştırmanın doktora düzeyinde yapılabileceğini belirtiyor. Bunun üzerine araştırmamın sınırlarını daraltıyoruz.

Araştırma evreni olarak Millî Eğitim Bakanlığına bağlı Ankara il merkezindeki toplumsal-ekonomik düzeyleri birbirine yakın üst-orta gelir grubundan ailelerin çocuklarının devam ettikleri 12 ilkokulda en az dört yıl aynı sınıfı okutmakta olan öğrencilerin oluşturmasına karar veriyoruz. Örneklemi oluşturmak için de Türkçeye uyarlanmış bulunan 150 soruluk Öğretmen Tutum Envanteri’ndeki az belirlilik taşıyan 50 soruyu Prof. Dr. Yıldız Kuzgun, Dr. Siral Ülkü ve ben, ayrı ayrı okuyup üçümüzün de az belirli bulduğumuz 50 soruyu çıkardıktan sonra kalan 100 soruyu, seçilen 12 ilkokulda en az dört yıldan beri aynı sınıfı okutmakta olan 23 beşinci sınıf öğretmenine uyguluyorum. Elde ettiğim verilere göre öğrenciyi merkez alan uç ile öğrenciyi merkez almayan uçtaki dörder öğretmeni belirliyorum.

Bu öğretmenlerin öğrencilerinin bağımsızlık derecelerini ölçmeye yarayan bir ölçek bulunmadığı için bu sekiz öğretmenin öğrencilerine uygulamak üzere danışmanımın gözetiminde bir “Öğrenci Bağımsızlık Ölçeği” hazırlamaya başlıyorum. Kaynakları tarayarak uzman gözetiminde yaptığım bağımsızlık tanımına uygun 100 kadar ölçek maddesi yazıyor, danışmanımın kapısını çalıyorum. İçeri girip “İyi günler!” dedikten sonra yazdığım ölçek taslaklarını içeren dosyamı kendilerine uzatıyorum. Danışmanım ve ben henüz ayaktayken danışmanım ilk bir iki tümceyi okuduktan sonra “Bunlar, yetişkin düzeyinde cümleler. Siz bunları ilkokul 4., 5. sınıf öğrencilerine uygulayacaksınız.” deyince “Efendim, diyorum, orada 100 tümce var. Onların 100’ü de yanlışsa ben, yüz yeni tümce daha yazmaya hazırım.” diyorum. Bunun üzerine danışmanım “Peki!” diyor. “İyi günler!” dedikten sonra haftaya aynı saatte kapısını çalmak üzere odasından çıkıyorum.

Ertesi hafta odasına girdiğimde danışmanım, “Hoş geldiniz! Buyurun!” dediğinde işaret ettiği yere otururken, danışmanım, “Durun! Annem, bana bir kahve takımı göndermiş. Önce bir kahve pişireyim. Kahvelerimizi içerken, yazdıklarınız üzerinde konuşuruz.” diyor. Danışmanımın söze böyle giriş yapması, beni rahatlatıyor. Siral Hanım, prize taktığı fişle kısa sürede pişirdiği kahveyi döktüğü iki fincandan birini benim önüme koyuyor. “Sağ olun efendim! Zahmet ettiniz.” diyorum. “Afiyet olsun!” diyor.

“Rasim Bey, çok güzel cümleler yazmışsınız.” diyerek başlıyor söze bu kez Siral Hanım. Beğendiği çok sayıdaki ölçek maddelerinden daha sonraki haftalarda, iki uzmanın (Yıldız Hanım ve Siral Hanım’ın), hazırladığım tümceler içinden seçtikleri 24 ölçek maddesi ile “Öğrenci bağımsızlık Ölçeği” ortaya çıkmış oluyor. ((Yıldız Hanımla Siral Hanımın yakın arkadaş olduklarını görüyorum.

Öğretmen Tutum Ölçeği ile belirlediğim öğrenciyi merkez alan öğretmenlerle öğrenciyi merkez almayan öğretmenleri belirledikten sonra onların öğrencilerine Öğrenci Bağımsızlık Ölçeğini uyguluyorum. Araştırmamın sonucunda ilkokulda öğrencilerin bağımsızlık kazanması üzerinde, “öğrenciyi merkez alan öğretmen tutumunun, öğrenciyi merkez almayan öğretmen tutumundan daha etkili olduğu” ortaya çıkıyor. Buna göre, ilkokul öğretmenine, öğrenciyi merkez alan tutumun benimsetilmesi gerektiği anlaşılmış oluyor.

Bir yandan ölçümlerimi sürdürürken bir yandan da kuramsal hazırlığımı tamamlıyor ve hazırladıklarımı danışmanımın görüşlerine sunuyorum. Danışmanım, bu çalışmalarımı sona yaklaştırdığımda, zorunlu olmamakla birlikte, çalışmama bir değer daha katsın diye, konumla ilgili yabancı kaynaklardan çeviri yaptırıp yaptıramayacağımı soruyor. Yaptırabileceğimi söyleyince bana verdiği   …nın kitabından Hacettepe’de İngiliz filolojisi okuyan kızıma, danışmanımın işaret ettiği bölümlerin çevirisini yaptırarak bu çeviriyi danışmanıma veriyorum. Ertesi hafta, çevirilerin çok güzel yapılmış olduğunu, bunları kime çevirttiğimi soruyor, danışmanım. Öğrenci olan kızımın çevirdiğini söyleyince, “Kızınıza kendisini kutladığımı söyleyin. Özel bir alana ilişkin bu bilimsel metni çevirmek, oldukça zor bir iştir.” diyor.

Hazırladığım bu tezimi, belirlenen tarihte bilim kurulu önünde savunduktan sonra not takdiri danışmanıma bırakılarak tezim kurulca onaylanıyor. Adet olduğu üzere, kurula çikolata sunumumdan sonra danışmanımla birlikte odasına geldiğimizde danışmanım, “Rasim Bey! Şimdi size kaç not vermem gerekiyor?” diyor. “Onu siz bilirsiniz.” deyince, “Size 10’dan aşağı not verirsem, kurul üyeleri bana kızar.” diye yaptığı espri ile notumu söylemiş oluyor. Sonra da üzerinde “PEKİYİ” yazılı 6.11.1981 tarihli Yüksek Lisans Diplomamı alıyorum.

Emniyet Genel Müdürlüğünde Geçen Altı Saat
12 Eylül 1980’de beş General yönetime el koyunca birden duruveriyor sağ-sol çatışması. Milli Güvenlik Kurulu, sözüm ona hak hukuk yanlısı, Atatürk sevdalısı görüntüsü veriyor. Sıklıkla bildiriler yayımlanarak nelerin serbest, nelerin yasak olduğu duyuruluyor. Bu bildirilerden birinde partilerin kapalı salon toplantıları yapmalarının serbest olduğu duyuruluyor. Bu bildirinin yayımını izleyen günlerin birinde bir pazar günü Türkiye İşçi Partisi’nin Çağdaş Sahne’nin salonunda toplantı yapacağı haberini gazetede okuyor ve Genel Başkan Behice Boran’ın bu olağanüstü yönetime ve dünyada olup bitenlere ilişkin ne söyleyeceğini dinlemek isteği ile oraya gidiyorum.

Salonun bir şeritle ikiye bölündüğünü, ön kesimde parti üyelerinin oturduklarını, arka kesimin de izleyicilere ayrıldığını görüyor ve izleyiciler arasında yerimi alıyorum.

Toplantıyı Genel Sekreter Nihat Sargın yönetiyor. Toplantının açılışından sonra Genel Başkan konuşmaya başlıyor. Büyük bir dikkatle dinliyorum, Genel Başkanın bu kapsamlı ve cesur değerlendirmelerini. Bir ara salona bir yüzbaşı giriyor. Sahneye çıkarak Genel Sekreterin kulağına bir şeyler söyleyip gidiyor. Çok geçmiyor, bir binbaşı gelip sahneye çıkıyor ve Genel Sekreterle bizim duyamadığımız, daha uzun bir konuşma yapıyor. O konuşma sonunda toplantıyı yöneten Genel Sekreter, salona seslenerek “Değerli arkadaşlar! Maalesef, ilgili yerlere bildirerek yapmakta olduğumuz meşru toplantımızı sonlandırmamız isteniyor.  Salondaki partililer ve siz değerli izleyiciler, kapıda bekleyen polis otobüsleriyle Emniyet Genel Müdürlüğüne götürüleceğiz.” diyor. Bunun üzerine sessizce çıkıyor ve kapıda bekleyen polis otobüslerine biniyoruz. Otobüsler bizi, Emniyet Genel Müdürlüğünün geniş salonuna götürüyor.

Orada kimliklerimizin saptanacağı bildiriliyor. Sırayla arkadaki odadan salona açılan küçük pencere önüne gidilerek görevli polise kimlikler yazdırılmaya başlanıyor. Salonda oturulacak yer yok. Salonu dolduranlar, sıralarını, kimlikleri yazılanlar da yazım işleminin bitmesini beklerken birbirimizle tanışıyor ve çok verimli sohbetler ediyoruz. Kimlik saptanması bittiğinde ne olacağını da henüz bilmiyoruz. Saatler geçiyor; ancak iş, biteceğe benzemiyor. Bir avukat arkadaş, içerideki yetkiliye seslenerek iki daktilo daha bulmalarını ve kimlik yazımının bir an önce bitmesi için kendilerinin de yardım edebileceklerini öneriyor.

Öneri kabul edilerek iki kişinin yardımıyla işlem hızlanıyor. Tam altı saat sürüyor bu işlem. O zamanlar kimsede telefon yok. O saate dek hiçbirimiz, evimize haber veremiyoruz. Altı saatin sonunda kimlik saptama işlemi bitince Emniyet görevlisi, serbest bırakıldığımızı duyuruyor. Anlıyoruz ki bu derdestin amacı, TİP toplantısına katılanların fişlenmesinden ibaretmiş. Böylece siyasal nedenle emniyette altı saat alıkonulup fişlenmek de yaşantılarım arasına girmiş oluyor.

Öğretmenim Rıdvan Süer Müzik Bölümü Başkanı Oluyor
Müzik Bölümü Başkanlığına, daha sonra doktora yapmış olan Cılavuz’dan Müzik dersi öğretmenim Rıdvan Süer, atanıyor. Kendisini ziyaret ederek öğrencisi olduğumu bildirmenin mutluluğunu yaşıyorum.

Benim Kıbrıs’a öğretmen olarak gönderilmemde bu Hocamın rolü olduğunu düşünüyorum. O nedenle dönüşte kendisini ziyaret ediyorum. Ancak ne ben bu konuda kendisine bir şey soruyorum ne de o bu konudan söz açıyor.

Bende bu düşünceyi oluşturan neden, daha sonra Hocamın beni çağırarak Beşevler’de bir Eğitim Müzesi açılacağını, beni o müzeye müdür olarak önermek istediğini söylemesi olacak. Hocamın bu göreve beni layık görmesinden çok mutlu olduğumu; ancak yöneticiliği sevmediğimi, Suat Bey’in önerisini de zorla kabul ettiğimi söyleyeceğim kendisine. Hocamın isteğini yerine getiremediğim için üzüntü ile ayrılacağım odasından.

Müzik Bölümü’ndeki Genel Öğretim Bilgisi Derslerim
Müzik Bölümü öğrencilerinin de Eğitim Bölümü dışındaki öbür bölüm öğrencileri gibi meslek formasyonu derslerine branş dersleri kadar önem vermediklerini görüyorum. Bir de son sınıfa gelmişlerse, bu duyguları daha bir belirginlik kazanıyor. Devam zorunluluğu olmasa, korkarım, bunların çoğu bu derslere girmek bile istemeyecek. Bense bu derslerin önemini kavratmaya çalışıyor, bu konuda olabildiğince ödünsüz davranıyorum. Ne ki bu durumda sıkı bir düzen uygulamaya kalkmanın da sorun yaratmaktan başka bir işe yaramayacağını biliyorum. Dahası zaten olağanüstü koşullar içinde bulunuyoruz.

Her kuramsal ders öğretmeni gibi ben de sürekli kullanılması durumunda en çekilmez bir yöntem olan anlatma-dinletme yöntemini kullanıyorum, ağırlıklı olarak. O nedenle yöntemin sakıncalarını azaltmak için ders konumuzun ana başlıklarını tahtaya yazıyor, işleyeceğimiz konunun ne işe yarayacağı üzerinde öğrencileri düşündürmeye çalışıyorum. Konuyu anlatırken de somut, canlı örnekler vermeye çaba gösteriyorum. Zaman zaman sorular soruyor, yanıtlar alıyor, bu yolla anlatımımı dinlenilir kılmaya uğraşıyorum.

Ancak ders başladıktan sonra gelen öğrenciler, dersin akışını bıçak gibi kesiyorlar. Bu bölümde Genel Öğretim Bilgisi derslerine girdiğim dördüncü sınıflar beklediğim düzeyde ilgili olmasalar da havalı bir kız öğrenci ile bir uzun boylu, kabadayı görünümlü öğrenci dışındakiler, benden önce sınıftaki yerlerini alıyorlar. Bir gün yine bu sınıfta derse başladığımızda kapı açılıyor, o uzun boylu, kabadayı görünümlü öğrenci giriyor içeri ve selamsız sabahsız yerine doğru yürüyor. “Bir dakika! Nereye gidiyorsun?” diye sesleniyorum. Öğrenci, “Yerime!” diye yanıtlıyor sorumu. “Derse geç kaldığının farkında değil misin? Geç kalan öğrencinin, en azından, nezaket gereği, öğretmeninden bir özür dilemesi, oturabilir miyim demesi gerekmez mi?” diye soruyorum. Öğrencide çıt yok. “Buyur, otur yerine.” dedikten sonra sınıfa dönüyor ve “Bundan sonra, olağanüstü bir durum olmadıkça lütfen hiçbir öğrenci benden sonra sınıfa girmesin. Ancak geç kalan, ikinci derse girebilir.” diyorum ve böylece doğallaştırıldığı anlaşılan geç gelmelere benim dersimde son veriyorum.

Öğrenciler, yaralanabilecekleri bir kaynak soruyorlar. Ben de İlköğretmen Okulu’nda da beğenerek okuttuğum, Cavit Binbaşıoğlu’nun Genel Öğretim Bilgisi kitabını öneriyorum. Onlar da o kaynağı aldıkları, benim de o kaynağı izlediğimi ayrımsadıkları için sınav kapısından çıkıncaya dek kendilerini güven altına almış olmanın erinci ile derslerimi dinliyorlar.  Yalnız, orta sıraların biraz gerisinde oturan bir kız öğrencinin, önündeki deftere bir şeyler not ettiğini görüyor ve bir kişi bile olsa dersimi dinlerken not tutuyor diye seviniyorum. Haftalar böyle akıp giderken, bir gün yanına yaklaşıp “Dersimde kimse tahtadaki ders planını yazmanın dışında kalem oynatmazken sen, durmadan not tutuyorsun. Tutuğun notlara bakabilir miyim? Sürekli olarak neleri not ediyorsun?” demek aklıma geliyor ve yanına gidip sorduğumda, çok ilginç bir yanıtla karşılaşıyorum. Öğrencim, “Ben ders notu tutmuyorum, Hocam! Siz ders anlatırken çok ilginç deyimler, ata sözleri kullanıyorsunuz. Çok hoşuma gittikleri için onları not ediyorum.” diyor. “Bakabilir miyim yazdıklarına?” diyerek defterinin sayfalarını çeviriyor ve yazdıklarına göz atıyorum. “Demek ben, konuşmalarım sırasında bütün bu sözleri kullandım, öyle mi?” diye soruyorum, şaşkınlıkla. Bu sorum üzerine bütün yüzlere hoş bir gülümseme yayılıyor.

Öğrencimin bu ilgisi çok hoşuma gidiyor. Birçoklarını ayrımına varmadan kullandığımı anladığım bu sözleri bir kâğıda yazıp bana vermesini istiyorum öğrencimden. Ertesi hafta bana verdiği kâğıtta, tarihleriyle birlikte şu sözlerin yer aldığını görüyorum:

Dostlar alışverişte görsün.
Söz uçar, yazı kalır.
Kör döğüşü.
İnsan, çocukluğunun çocuğudur.
Âlem gider Ay’a bir kalırız yaya.
Âlem gidiyor Mersin’e, biz gidiyoruz tersine.
Sen anlatana değil, anlayana bak!
En lezzetli lokma, insanın kendisinin çiğneyerek yuttuğu lokmadır.
Palas pandıras.
Köy göçtü,
Akıl defter değildir,
Bir şey, dişe dokunur olmalı.
İki ayağımız üzerinde sağlam durabilmek.
Sürç-i lisan etmek.
Çevir, kaz yanmasın, kimseler uyanmasın.
Denize düşen yılana sarılır.
Baba olabilmeli; iskele babası değil.
Ana olabilmeli; deniz anası değil.
Davetsiz giderseniz, mindersiz oturursunuz.
Zamansız doğan çocuk.
Hem kel hem fodul.
Zamanın eli kulağında.
Öğrencinin kafası kazan, bizim elimizde kepçe, doldur Allah doldur!
Sağır sultan duydu, siz duymadınız mı?
Saye-i Lütf-ü keremiyle.
Kızım sana diyorum, gelinim sen işit!
Aş taşınca kepçenin pahası olmaz.
İş başa düştü.
Seyirciye döğüş kolaydır.
Kendi kendine gelin güveyi olmak.
Alışkanlıklara tutsak olmamak.
Gözü kör, kulağı sağır olmak.
İnce eleyip sık dokumak.
Deve kuşu olmak.
Derdini dökecek umman bulamamak.
Kuşku kapısını açmamak.
İnsan, yollar çatallaştığı zaman düşünmeye başlar. (John Dewey)
Böyle gelmiş, böyle gider.
Böyle Gelmiş, Böyle Gitmez (A. Nesin’in Anı kitaplarının ilkinin adı)
Yorulduğun yerde han yapılmaz.
Bir şey doğramalıyız ki tabağımıza, o gelsin kaşığımıza.
Azat etmek.
Ağzımızı değil, gözümüzü açmalıyız.
Şah, padişah aramamalı; kendi irademizi kullanarak çözmeliyiz sorunlarımızı.
Yükün çok ağır olması durumunda, aklımızı iyi kullanmalıyız; yoksa o yükün altında eziliriz.
Kulağımıza küpe etmeliyiz bu sözü.
Yanlışları dert edeceğimize, bir daha yinelememeye karar vermeliyiz.
Gururlanma Padişahım! Senden büyük Allah var!
İnsan, gittiği her yere kendisini de birlikte götürüyor.
İyi bir yetke (otorite) olan öğretmen, “kadife eldiven içinde demir bir pençe olmalı.” diyenler var.

Sonraki derslerde başka hangi sözlerimi not etti acaba bu öğrencim?  O karmaşa içinde, son derste de isteseydim keşke, yazdıklarını…

Almanca Bölümü’nde Yaşadığımız Gerginlik
Öğretmenler arasında oluşan sol fraksiyonlar, öğrenciler arasında da görülüyor. Her fraksiyonun önderi konumunda öğrenciler var. Bu fraksiyonlardan biri, Almanca Bölümü’nde dikkatimi çekiyor. Bunlar, demokratik bir tutum sergilemekte olan Bölüm Başkanı Tahir Deveci’nin bu tutumunu sömürerek kimi günler öğle paydoslarında Bölümün alt salonunda toplanıp korsan miting düzenliyorlar.

Bu Bölümde Ruh Sağlığı derslerine girdiğim iki sınıf var.  Bölüme derse geldiğim günlerin birinde alt salondaki kalabalığın içinde konuşan birisinin sesini duyuyorum; ama kendisini göremiyorum. Belli ki bu önderin kim olduğunun anlaşılmaması için konuşmacı kalabalığın ortasına alınmış. Çevreden, onun yalnızca sesi duyuluyor.

O gün ilk dersim olan sınıfa girip yoklama yaptıktan sonra bir fraksiyonun önderliğine soyunan bir öğrenci söz istiyor. “Hocam, diyor, izin verirseniz, geçmişte bugün öldürülen bir arkadaşımızı anmak istiyoruz.”
“İzin vermezsem?” diye soruyorum.
“Ama Hocam!..” diyor.

İzin vermediğimi söylüyorum. “Çünkü bu saat, Ruh Sağlığı dersi için ayrılmış.” diyorum. “Hem ne konuşacaksınız?”
“Faşizmi konuşacağız.”
“Ben faşist değilim. Bu sınıfta faşist var mı? Olmadığını biliyorum. Çünkü faşist öğrenciler, okula gelmiyorlar. Öyleyse kime anlatacaksınız faşizmi?”
“Hocam, herkesin bilinci aynı düzeyde değil.” diyor, bu öğrenci.

Bu gençlerden, bu öğretmen adaylarından kimileri, öğrenmenin dayatmalarla, zorla sağlanamayacağını bile bilmiyor. İzin isteyen; ancak istediği izni alamayan bu öğrencinin oldukça gerildiğini görüyorum.

“Dışarı çıkabilir miyim?” diyor.
“Çık!” diyorum.

Ardından bir kişi daha çıkmak için izin istiyor. “Niçin?” diyorum. “Rahatsızım.” diyor. “Birdenbire mi rahatsızlandın?” diye soruyorum. Ses çıkarmıyor. Ardından, “Ama Cevat’a izin verdiniz.” diyor. “Ona izin verdim, sana vermiyorum. Biraz sabret, sen de zil çalınca çıkarsın.” deyince hava daha da geriliyor. İki saat, tatsız bir ders yapıyorum, bu sınıfla.

Sonraki Almanca şubesinin Ruh Sağlığı dersine girince, sınıfın başkanı orada da aynı isteği dile getiriyor.

“İzin vermesem, ne yapacaksınız?” diye soruyorum, ona da.
“İzin verirseniz konuşmak istiyoruz; vermezseniz konuşamayacağız tabii.” deyince izin verdiğimi söylüyorum.

Önce benim konuşmamı istiyor başkan. “Hayır!” diyorum. “Önce sizin konuşmalarınızı dinleyeceğim. Sonra da ben düşüncelerimi söyleyeceğim.” diyorum.

Konuşmak isteyenlere sırayla söz veriyorum. Her konuşmacı, haddini bilerek konuşmasını tamamlıyor.

Böylece öğrencilerin toplumumuzun sorunlarına ve faşizme, toplumculuğa, demokrasiye ilişkin ne bildiklerini ne bilmediklerini aşağı yukarı öğrenmiş oluyorum, bu konuşmalarından. Sonunda ben de ülkemiz sorunlarına, demokrasi ve faşizme, öğrenci olarak onların bu sorunları nasıl değerlendirmeleri gerektiğine ilişkin düşüncelerimi paylaşıyorum, kendileriyle. Her türlü dayatmanın sağlıksız, öğretmene yakışmayan davranış olduğuna değiniyorum. “Sınıfta bilgi, beceri ve yaşadığı, yaşattığı geçerli değerlerle demokratik yetke (otorite), öğretmendir. Öğrencinin söz alarak düşüncelerini elbette söylemeye hakkı vardır. Ancak öğrencinin öğretmene bir şeyleri dayatmaya kalkışması hem nezaketsizlik hem de sınırı aşmaktır. Bunu öğretmen adayları olarak mutlaka öğrenmelisiniz. Düşünce özgürlüğü sınırsız bir hak değildir; bizim düşünce özgürlüğümüz, başkalarının özgürlüğünün başladığı yerde son bulur. Düşünce özgürlüğünü benimsemiş olmak, birtakım sorumlulukların da yükümlülüğü altına girmiş olmak demektir. Düşüncelerimizin dinlenilmesini istiyorsak, önce başkalarının düşüncelerini saygıyla dinlemeyi bilmeli ve onları doğru anlamalıyız. Karşımızdakilerle anlaşamayabiliriz; ancak onların ne dediklerini iyi anlamak zorundayız. Hem bir düşünceyi iyi anlamadan ona karşı çıkmak, saçma bir yaklaşım olmaz mı? Öyleyse anlatılanı iyi anlamak koşuldur; ama anlatılana katılmayabiliriz. Karşıdakinin anlattıklarını anlamak istemeyenin, kendi anlattıklarının anlaşılmasını beklemeye de hakkı yoktur.” diyorum.

Dayatmacı, sağlıksız bir sesin duyulmadığı bu sınıfta, içten, düzeyli bir iletişimle iki ders saatini tamamlıyor, dersten çok mutlu olarak çıkıyoruz.

Bu gruplara mensup öğrenciler arasında kişilik sorunu olanlara, önderliğe soyunanlardan kimilerinde birtakım tutarsızlıklara, kör koşullanmışlıklara, baskıcı tutumlara, savsöz solculuklarına tanık olduğum kadar da aklı başında, ayakları yere basan, öğrencilik sorumluluklarını bilinçle yerine getiren, öğretmenine saygılı davranan öğrencilerin varlığına da tanık oluyorum.

Bir süre sonra TİP sempatizanlarının çıkarmakta olduğunu bildiğim Okul Defteri adlı dergi için benden istenen bir yazıyı vermek üzere derginin basıldığı yere gittiğimde, Almanca Bölümü’nde duruşları, bilinçlilikleri ve derslerdeki başarılarıyla dikkatimi çeken öğrencilerden birkaçını orada görünce, burada ne yaptıklarını soruyorum. Bu partinin gençlik kolunda çalıştıklarını söylüyorlar. TİP’in, mensuplarına nasıl bir sorumluluk duygusu, görev bilinci aşıladığını anlıyorum.

İki İlginç Olayı da Türkçe Bölümü’nde Yaşıyoruz
Bu olaylar da Ruh Sağlığı derslerinde geçiyor. Hızlı ve ikili öğretim nedeniyle 80 dakikalık blok dersler yapıyoruz sınıflarda. İki saatlik Ruh Sağlığı dersini teneffüse çıkmadan tamamlıyoruz. Dersin kırk dakikası tamamlandığında bir öğrenci parmak kaldırıyor ve sigara içmek için izin istiyor. “Dersin ortasında ve bu kalabalıkta sigara içilir mi?” diye soruyorum. Öbür öğretmenlerin izin verdiklerini söylüyor, söz alan öğrenci. “Ben, öbür öğretmenlerden biri değilim. Öyle şey olamaz!” diyorum. İsteğini reddettiğim öğrenci çok bozuluyor. Ancak ses çıkarmayıp, sigara içenlerin dumanını solumak zorunda kaldıklarını sandığım çoğunluğun yüzünde bu davranışımı onaylayan çizgilerin belirdiğini görüyorum.

Yine aynı bölümün öbür ikinci sınıfında anlattığım konulara ilişkin soru soran, açıklamalarıma karşı açıklama getirmeye çalışan; ancak tutarsız, dayanaksız birtakım düşünceler ortaya koyan öğrenciler oluyor. Onları kırmadan işin doğrusunu açıklamaya çalışıyorum. Bir seferinde, bir fraksiyonun önderliğine soyunan bir kişi olduğunu daha sonra öğrendiğim, ilkokul öğretmeni bir öğrenci, bir çıkışıyla sabrımı taşırıyor:

“Hocam, diyor, siz hep kavramlarla konuşuyorsunuz!”

Bu öğrencinin bu sözünü, tam cepheden söze girerek ele almaya karar veriyorum:

“Kitabın tam da ortasından konuştun! Ben, gerçekten sürekli, kavramlarla konuşurum. Konuşurken de yazarken de biricik aracımdır kavramlar.” diyor ve tebeşiri elime alarak, konumla ilgili temel kavramları sıralıyorum.

“Bu kavramları kullanmadan size konumu anlatabilmemin ikinci bir yolu yoktur.” diyorum.

Genç, neye uğradığına şaşırıp kalıyor. Sınıftaki aklı başında, sağlıklı öğretmen-öğrenci ilişkilerini, bilinçli tartışmaların yolunu yordamını bilenlerin yüzlerinde çok hoş gülümseme beliriyor.

Aradan yıllar geçecek, bu öğrencim, emeklilik yıllarımda Özgün Medya’da Genel Yayın Yönetmeni olarak çalıştığım yılların başında bana telefon ederek, çok yakınımdaki iş yerinde bana bir kahve ikram etmek istediğini söyleyecek. İş yerine gittiğimde beni son derece saygıyla karşılayacak ve bir konuda görüşüme gereksinimi olduğunu söyleyecek. Eşinin üzerine açtığı bu iş yerinde bir yandan ansiklopedi pazarladığını, bir yandan da renkli resimli, nitelikli yabancı ünlü çocuk kitaplarını Türkçeye çevirterek yayımlamakta olduğunu; ancak hem öğretmenliğin hem de bu işi birlikte sürdürmenin zorlukları nedeniyle öğretmenlikten ayrılmak istediğini düşündüğünü; ne ki bir türlü karar veremediğini anlatacak bana.

Ben de onun yerine başkasının karar veremeyeceğini; bu konudaki en iyi kararı iki durumu da enine boyuna değerlendirerek kendisinin vermesi gerektiğini; hangisini daha çok seviyorsa ve hangisi kendisi için daha yararlı görünüyorsa, onu yeğlemesinin doğru olacağını düşündüğümü belirteceğim.

İkinci Kitabımı Rehberlik Adıyla Yayımlıyorum
1982 yılında Temel Eğitim ve Orta Eğitimde Rehberlik adlı ikinci kitabımı yayımlıyorum. Kitabımın ilgililere tavsiye edilmesi için Talim Terbiye Üyesi Dr. Fevzi Öz Hocamın önerisi üzerine 30 Kasım 1982’de Yayımlar Genel Müdürlüğüne başvuruyorum. Kitabım, MEB Talim ve Terbiye Kurulunca 14 Şubat 1983 gün ve 2132 sayılı Tebliğler Dergisinde temel eğitim ve ortaöğretim rehberlik örgütü görevlileri ile öğretmen ve yöneticilerine tavsiye ediliyor.

Gazi Eğitim’de Tanımaktan Mutlu Olduğum Arkadaşlarım
Zamanla, başta Müdür Başyardımcısı Niyazi Altunya olmak üzere Hasan Pekmezci, Efdal Kurtuluş, Dr. Zeki Arıkan, Mehmet Kopan, Ayhan Kalebek, Suat Günden, Asaf Çalışkaner,  İ. Hakkı Bayram, Kemal Açıkgöz, Yılmaz Karaman, Yusuf Coşar, Tahir Deveci, Hasan Başçiftçi, Cavit Binbaşıoğlu, Celal Akaslan, daha sonra, aynı odayı paylaştığım Binali Seferoğlu gibi eski-yeni birçok aklı başında, ayağı yere basan, tutarlı genç-yaşlı yönetici ve öğretmeni tanıyor, kendileriyle sıcak dostluklar, arkadaşlıklar kuruyorum.

 GAZİ EĞİTİM ENSTİTÜSÜ YÜKSEKÖĞRETMEN OKULUNA, ARDINDAN DA EĞİTİM FAKÜLTESİ’NE DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR

Enstitü, 5 Eylül 1980’de Yüksek Öğretmen Okulu’na dönüştürülünce her branş öğretmen grubunun bir araya gelerek okutulacak derslerle ilgili programlar hazırlaması isteniyor. Günlerce çalışarak her derste okutulacak konuları belirliyoruz ve o programlar doğrultusunda payımıza düşen dersleri okutmaya başlıyoruz.

Çok sürmüyor, bir değişim daha gerçekleşiyor ve Gazi Eğitim, 20 Temmuz 1982’de bu kez yeni kurulan Gazi Üniversitesi’ne bağlı Gazi Eğitim Fakültesi ‘ne dönüşüyor. Fakülte Dekanlığına Prof. Dr. Rüçhan Arık getiriliyor.

 MEB YAYIMLAR GENEL MÜDÜR BAŞYARDIMCILIĞINA ATANIYORUM
Bir gün Bölüm sekreteri, Yayımlar Genel Müdürlüğüne atanmış olan çok sevdiğim, saygı duyduğum bir öğretmen ağabeyimiz olan eski Eğitim Bölümü Başkanı Suat Günden’in, kendisine uğramamı rica ettiğini bildiriyor. Dersten sonra, çok yakınımızda olan Yayımlar Genel Müdürlüğüne gidiyorum. Suat Bey, sıcak bir karşılamadan sonra, dairesindeki genel müdür başyardımcısını görevden almak zorunda kaldığını ve yerine atanmasını sağlayacak bir kişiyi aramakta olduğunu; ancak bir türlü bulamadığını, çok yakın arkadaşı olan, benim de çok sevdiğim ve saygı duyduğum Asaf Çalışkaner’e anlatınca Asaf Bey, “Rasim’e niçin önermiyorsun bu görevi?” diye sorunca “Yahu Asaf! Çok iyi söyledin, dedim kendisine ve sizi bunun için çağırdım.” diyor.

Benim yöneticiliği sevmediğimi, her seferinde zoraki yöneticilik yaptığımı bilmiyor Suat Bey. Kendisine bunu anlatıyorum. Ardından, benim TÖS, TÖB-DER üyesi olduğumdan, 16 yıl önce TÖS’ün düzenlediği Öğretmen Boykotuna katıldığımdan, Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsü’ne atanma öykümden söz ediyorum.

“Onlar yıllarca önceki olaylar. Onları aşmayı siz bana bırakın. Onları aşmak benim işim.“ diyor Suat Bey. Suat Beyin bu sözlerinden, yukarıda, her istediğini yaptırabileceği bir yetkilinin bulunduğunu anlıyorum.

Kendisine söz veremeyeceğimi, çok iyi düşünmem gerektiğini söyleyerek ayrılıyorum Suat Bey’in yanından. Bir yandan da gerek düşlediğim öğretmen örneğini kendilerinde gördüğüm gerekse kişilikleri, duruşları ile çok beğendiğim iki eğitimcinin beni bu göreve layık görmelerinden dolayı gururlanıyorum. Ancak içimden bir türlü “Evet!” demek gelmiyor.

 Suat Bey ile Birkaç kez daha görüşüyoruz. Sonunda Suat Bey’i kıramıyor ve kabul ediyorum bu görevi.

Suat Bey, 18 Şubat 1981’de, o zamanki adıyla Yayımlar ve Basılı Eğitim Malzemeleri Genel Müdür Başyardımcılığı görevime başladığımı 19 Şubat 1981 tarih ve 01768 / 209.1 sayılı yazı ile Bakanlığa bildiriyor.

Birçok işin ağır aksak yürütüldüğünün ayrımında olan Genel Müdür, kuruma bir çekidüzen vermek ve iki Genel Müdür Yardımcısına bağlı birimleri, sürdüre geldikleri hantallıktan kurtarmak için her pazartesi günü mesai saatinin başında bütün görevlileri bir araya getirip hafta içinde yapılması gereken işleri konuşuyor, konuşulanları dinliyor ve bir sonraki hafta başı toplantısında onların yapılıp yapılmadığını soruyor iki yardımcısına. İki birimde de kimi işlerin bir türlü bitirilmediğini görüyoruz. O kendine özgü nezaketi ile bunların nedenlerini soruyorsa da bitmeleri için bir haftanın yetmediği biçiminde yuvarlak yanıtlar alıyor.

Üçüncü hafta başı toplantısında, o hafta içinde yapılması istenen işleri not ediyor ve Genel Müdüre arkadaşların o işlerin her birini hangi tarihte bitirebileceklerini belirtmelerini öneriyorum. Suat Bey, bu önerimi çok beğeniyor ve yardımcıların o işlerden her birini hangi tarihte bitirebileceklerini soruyor. Verilen tarihleri ben de kendi listeme not ediyorum. O tarihlerde o işlerle ilgili evrakı kendilerinden isteyerek işlerin hız kazanmasını sağlıyorum.

Suat Bey’in, Genel Müdürlüğün sorumluluğunda çıkarılmakta olan Milli Eğitim Dergisini çok önemsediğini ve ona yeni bir biçim verdiğini görüyorum. Bu dergiye ben de yazı yazmaya başlıyorum.

İstanbul Devlet Kitapları Müdürlüğünü Ziyaretim
Suat Bey, bir gün odasına çağırarak beni İstanbul’a MEB Devlet Kitapları Müdürlüğüne göndermek istediğini bildiriyor. Orada görev yapmakta olan müdürün de militanlıktan elini çekmediğini, görevini yasalar çerçevesinde yapmadığını, bu nedenle onu görevden aldığını kendisine tebliğ etmemi; ancak tebliğden önce Müdürün işlerini incelememi, kitap bastırılan matbaaları görmemi, bu işlerin bitimine dek Müdürlük binasındaki Konukevinde yatıp kalkmamı, hazırlamış olduğu görevden alma yazısını da ayrılmadan önce kendisine tebliğ etmemi tembihliyor.

Bu zor işi yerine getirmek üzere yola çıkıyorum. Oraya vardığımda Müdür, çevremde dört dönüyor.  Görmek, incelemek istediğim her şeyi büyük bir telaş ve titizlikle önüme seriyor. İlgili matbaalara gidiyoruz. Beni yetkililerle tanıştırıyor. Onlar da kendilerini beğendirmek için çevremde dört dönüyorlar. Çıkarın insana neler yaptırdığını gözlemliyorum, büyük bir şaşkınlıkla. Verdikleri bilgiler için teşekkür ederek ayrılıyorum yanlarından.

Son gün zarfı uzattığımda Müdür, zarftaki yazıyı okur okumaz bozuluyor ve bunu niçin ilk gün tebliğ etmediğimi soruyor öfkeyle. Susuyorum. Böylece işin bu en zor noktasını da atlatarak dönüyorum İstanbul’dan.

Genel Müdürlüğe Yeni Bir Başyardımcı Geliyor
O olağanüstü dönemde, mahkeme kararıyla görevine dönenleri Bakanlık, göreve başlatıp ertesi gün yeniden görevden alıyor. Bu haksız uygulama basında eleştirilince her daire gibi bize de Bakanlıktan Müsteşarın imzasıyla bu konuda bir yazı geliyor. Bu yazıda, mahkeme kararı ile görevine dönenlerin, haklı bir gerekçesi olmadıkça görevden alınmayacakları bildiriliyor. İşte o günlerde odama Nurettin Ergen adlı bir Bey giriyor. İki buçuk yıl kadar önce burada Başyardımcı olarak çalışırken görevden alındığını, başvurduğu mahkemede davayı kazandığını, o nedenle doğan özlük haklarını almak üzere geldiğini; onları alarak ayrılmak istediğini, benim koltuğuma oturmak için gelmediğini söylüyor. Ben ise, herkesin hukuktan doğan hakkını kullanması gerektiğini, benim de böyle bir hakkım doğsa onu kullanacağımı söylüyor ve öyle uğurluyorum konuğumu, Genel Müdürün odasına.

Suat Bey ise, beni biraz da zorlayarak bu göreve getirmiş olması nedeniyle bu duruma çok üzülüyor. Onun sonucu olarak hemen yeni bir arayışa geçiyor. Bana Yükseköğretim Genel Müdür Yardımcılığı kadrosunun açık olduğunu ve benim oraya atanmamı sağlayabileceğini söylüyor. Bu önerisine “Hayır!” deyince, “Sizi ben, anlayamıyorum! Başkası, bu tür makamlar için kendisi yalvarır, size ben yalvarıyorum.” diyor. “Estağfurullah!” diyorum ve kendisine şunu söylüyorum: “Suat Bey! Ben, bu yaşta herkese yardımcılık yapmam.” Bunu deyince susuyor. Sonra, “Hele siz bir Kıbrıs’a gidip dönün, o zaman sizin için başka bir düşüncem var.” diyor.

 YENİDEN GAZİ EĞİTİM’DEYİM
13.4.1981 gün ve 61524 sayılı kararname ile Gazi Eğitim Enstitüsü Eğitim Bölümü öğretmenliğine naklen atanıyor ve 1 Mayıs 1981’de yeniden Gazi Eğitim Enstitüsü Eğitim Bölümü’nde göreve başlıyorum.

Suat Bey, Kıbrıs dönüşünde beni çağırıyor ve şunu öneriyor: “Benim Milli Eğitim Dergisini çok önemsediğimi biliyorsunuz. Siz de yazı yazmayı, yayıncılığı seviyorsunuz. O nedenle Bakanlık onayı ile burada yine doğrudan bana bağlı olarak bir Yayın Kurulu oluşturacağım. Siz, onun başkanı olacaksınız. Size bağlı yedi de uzman görev yapacak.”

Suat Bey’in bu önerisine de “Hayır!” diyor ve nedenini açıklıyorum: “Suat Bey! Burada ben Başyardımcı olarak çalışmaya başladım. Yerime hukuk hakkı doğan bir arkadaş geldi, ben de sevdiğim öğretmenliğime döndüm. Ben, öğretmenliği seviyorum. Üstelik Enstitüde artık müdür yardımcılığı görevim de yok. Şimdi ben, düşündüğünüz o görevle yeniden buraya dönersem, insanlar, ‘Başyardımcılıktan alındı, yine buraya yapışıp kalmak için kendisine bir görev uyduruldu’ derler ya da en azından ben, bana öyle bakıldığını düşünür ve rahatsız olurum. O nedenle çok sağ olun ve bunun için asla üzülmeyin!” diyorum.

Suat Bey de daha sonra bu görevden alınarak İstanbul’da bir liseye öğretmen olarak atanınca emekli olacak.  Bahçelievler’de İlkokul ve orta okul öğrencileri için bir dershane açacak. Oradaki az sayılı orta okul öğrencilerine Türkçe dersi vermem için beni arayacak ve orada da sıcak ilişkiler içinde bir süre birlikte çalışacağız.

Yıllar geçecek, ben, 200 yılının Eylül’ünde Foça’ya yerleşeceğim. Suat Bey, beni burada bularak yazdığı “Ailem ve Yaşam Öyküm” adlı kitabının iç kapağına “Sayın Rasim Bakırcıoğlu’na Olaylar karşısındaki hoşgörünüze ve olgunluğunuza takdirlerimle. O6.12.2004” yazıp imzalayarak o kitabını bana da gönderecek. İlginçtir, bu kitabında Suat Bey’in benden, benimle kısa süreli de olsa birlikte çalışmamızdan tek satırlık bile söz etmediğini şaşarak göreceğim.

Kıbrıs Türk Federe Devleti (K.T.F.D.)’nde Öğretmenlik Meslek Bilgisi Öğretmenliğim
Millî Eğitim Bakanlığının K.T. F. D. orta öğretim öğretmenlerine öğretmenlik meslek bilgisi (pedagojik formasyon) eğitimi vermek üzere düzenlenen kurs için Ankara Gazi Yüksek Öğretmen Okulu Öğretmeni olarak benim gönderilmemle ilgili isteğin BDSK’nın 8.9.1981 günlü toplantısında uygun görüldüğünü belirten 9.9.1981 tarih ve 4013/03538 sayılı Başbakanlık yazısını, Başbakan adına Müsteşar Yardımcısı Erdoğan Yazıcı imzalıyor.

Bir hafta içinde Bakanlık, yeşil pasaportumu çıkarıyor ve Kıbrıs’a uçuyorum. Ercan Hava Alanı’nda beni Eğitim Müdürü karşılıyor ve Bakanlıktaki odasına götürüyor. Biraz sonra, “Sizi Bakan Bey’le tanıştırayım.” diyor. Gidiyoruz ve sıcak bir söyleşi geçiyor Bakanla aramızda.

Müdür Bey’den aldığım bilgiye göre bu iş için yalnızca benim çağrıldığımı öğrendiğimi; oysa öğretmenlik meslek bilgisi eğitiminin en az beş ayrı dersle verildiğini; bu derslerin tümüne benim çok yakınlığımın olmadığımı, ayrıca bu derslerin en temel konularının iki haftalık sürede öğretmenlere kazandırılmasının olanaksızlığını; bunlar için hem birden çok öğretmenin bu işi üstlenmesi hem de sürenin bunun en az dört katı kadar olması gerektiğini belirtiyorum.

Bunun üzerine Bakan, bütçe olanaklarının kısıtlı olduğunu, o nedenle bu işe ancak bir yaz daha ve bir bu kadar süre daha ayırabileceklerini, gelecek yazın benim yanımda ancak bir öğretmen daha isteyebileceklerini; bunun için Bakan, benden bu yılki kurs sonunda kendilerine bu konuda gerekçeli bir yazı yazmamı istiyor.

Bunun üzerine Öğretmenlik Meslek Bilgisi Kursunda işlenmesini zorunlu gördüğüm konuların yarısını dört haftaya dağıtarak çalışmaya başlıyorum. Akşamları Girne’deki Devlete ait OTEM Otel’e gidiyor ve sabahları oradan Lefkoşa’ya derse geliyorum.

Derslerime ilk birkaç gün, bir Eğitim müfettişi de giriyor. Belli ki duyarlı bir ülke olan K.T.F.D’de etkinlik gösterenler, böyle özenle denetleniyorlar. Müfettiş arkadaş, iki gün derslerimi dinledikten sonra bana kolaylık dileyerek ayrılıyor. Bu zorlu görevin üstesinden gelebilmek için gecemi gündüzüme katıyor, harıl harıl hazırlanarak giriyorum derslerime. Öğretmen öğrencilerim de sıcak demeden, derslere hem düzenli katılıyor hem de derslerde kendilerinden beklediğim katılımı sağlıyorlar.

Bir cumartesi günü bir öğrencim, Mağusa’yı görüp görmediğimi soruyor. Görmediğimi söyleyince iznim olursa ertesi sabah beni otelimden alarak Mağusa’ya götürmek ve orayı gezdirmek istediğini söylüyor. Kabul ediyorum. Sabah Girne’ye gelip beni arabasıyla alıyor ve Mağusa’ya götürüyor. Orada beni bayan öğrencilerimden biri, eşiyle birlikte karşılıyor ve evlerine davet ediyor. Gidiyorum. Bir süre sonra öğle yemeği ikram ediliyor. Yemekten sonra da Mağusa’yı ve orayla sınır olan ölü kent Maraş’ı sınırdan izliyoruz. Namık Kemal’in sürgünde kaldığı, dört direk üstündeki üst üste iki odadan oluşan sürgün evini de görüyorum.

Ertesi Hafta da Güzelyurt ilçesinde oturduğunu söyleyen bir öğrencim, pazar günü beni Güzelyurt’a götürmek istiyor. Ona da “Tamam” diyorum. O da arabasıyla gelip beni Güzelyurt’a götürüyor. Güzelyurt’ta tek katlı villa tipi bir evin kapısında duruyor. “Burası bizim ev, Hocam! İzninizle burada inelim, biraz dinlenelim. Daha sonra da Güzelyurt’u gezeriz” diyor. İçeri girdiğimde, İlçe Emniyet Müdürü ve ilçenin başka ileri gelenlerinin bizi beklediğini görüyorum. Sonra eşi, kayınvalidesi ve iki küçük kızı geliyor, öğrencimin. Onlarla da tanışma faslından sonra öğle yemeği yiyoruz, oradakilerle birlikte.

 Bu öğrencim, Güney Kıbrıs’tan buraya gelenlerden. Bu evi, ona devlet vermiş. Ardından Güzelyurt’un kurutulan portakal limon bahçelerini gösteriyor öğrencim. Rumlar buradan çekilince Türkler o bahçelere bakamamış ve birçok bahçe bu yüzden kurumuş. Burası gerçekten Güzelbahçe.

Kurs sonrasında Eğitim Kültür ve Gençlik Bakanlığı Hizmet İçi Eğitim Müdürlüğüne “14 Eylül 1981-25 Eylül 1981 tarihleri arasında düzenlenen Öğretmenlik Meslek Bilgisi Kursunun beklenen yararı sağlaması için gerekenler yapılmaya çalışılmış ve bu amaçla yoğun bir öğretim programı hazırlanıp uygulanmıştır” diye başlayan bir yazımda kursun devamı olarak gelecek yıl yapılması gerekenleri sıralıyorum.

OTEM otelde Kıbrıs’a jeolojik araştırmalar için gelmiş olan bir profesör bayanla karşılaşıyorum. Akşamları otelin lobisinde sohbet ederken bir ara, çoktan beri aklımı kurcalayan bir soruyu soruyorum, Hoca’ya “Üniversite hocalarının öğretmenlik meslek bilgisi eğitimi almadan hoca olduklarını biliyorum. Liseyi bitirenler bir fakültede asistan oluyor, sonra doktora yapıyor, doçent, profesör olarak ders veriyorlar. Bu bir eksiklik değil mi?” diye soruyorum. Hoca da bunun doğru olduğunu, önemli bir eksiklik olduğunu vurguluyor. Kendisinin köy enstitüsü mezunu bir babanın kızı olduğunu, üniversitede ders vermeye başladığında, babasının kendisine Gelişim ve Öğrenme Psikolojisi, Öğretim İlke ve Yöntemleri, Ölçme ve Değerlendirme konularını işleyen kitapları okumasını önermesi üzerine onları okuyarak bu eksikliğini giderdiğini anlatıyor. Çok daha sonra, ülkemizde doktora öğrencilerine Öğretmenlik meslek bilgisi derslerini de alma zorunluluğunun getirildiğini görüyoruz.

K.T.F.D.deki Öğretmenliğim Bir Dönem Daha Sürüyor
Ertesi yıl için, benim ve benim seçerek kendilerine bildirmemi istedikleri bir kişinin daha çağrılacağını söylemeleri üzerine ikinci kişi olarak kendisine, bilgisine, öğretmenliğine çok güvendiğim Hasan Başçiftçi’nin adını bildiriyorum. Hasan Bey, son hafta pasaport çıkartmak amacıyla Bakanlığa başvuruyor. Gidiş gününe iki gün kala TÖB-DER yönetiminde bulunduğu gerekçe gösterilerek Hasan Bey’e pasaport verilmiyor. Böylece ikinci yıl da bu görevi tek başıma yürütmek zorunda kalıyorum.

İkinci iki hafta içinde neler yapılabilirse onları yapmak üzere canımı dişime takarak çalışıyorum. Öğretmen öğrencilerim de hem derslerimi büyük bir dikkatle izlemeyi, sorular sormayı, notlar almayı hem de verdiğim ödevleri özenle yaparak gelmeyi sürdürüyorlar.

Son gün Öğretmenlik Meslek Bilgisi Kursuna katılan 25 öğretmene 100 soruluk bir başarı testi uyguluyorum. Bu testten 4 kişi pekiyi; 19 kişi iyi; 2 kişi de orta alıyor.

Son dersin sonunda iki öğrencim, bir köşeden büyük bir paket çıkararak masamın üzerine koyuyor. O iki lişiden biri kendilerinin yetişmesinde gösterdiğim çaba için teşekkür ediyor, sonra, kendilerini anımsatsın diye bu gümüş şamdanı bana sunmak için sınıfın kendilerini görevlendirdiğini söylüyor. Söz sırası bana gelince ben de buna gerek olmadığını belirtiyor ve bu duyarlıkları için kendilerine teşekkür ediyorum. Onlara özel ve meslek yaşamlarında sağlık, mutluluk ve başarı dileklerimi ileterek kendileriyle geçirdiğim iki yaz dönemiyle ilgili yaşantılarımı hiç unutmayacağımı bildiriyorum.

İkinci yıl, otelin konuk sayısı artıyor. Kıbrıs Türk Hükümetinin çağrısı üzerine Kıbrıs’ta okul yöneticilerine kurs vermek üzere Prof. Dr. Ziya Bursalıoğlu ve Doç. Dr. Aytaç Açıkalın da OTEM otelde kalıyorlar. Hafta sonu onlarla birlikte Kıbrıs’ın suyu ılık, dünyaca ünlü plajlarında denize giriyoruz.

Kursların bitiminden sonra gece saat 24 00’te Ercan Hava Alanı’ndan Eğitim Fakültesi hocalarıyla birlikte Ankara’ya dönmek üzere odamda valizimi yerleştirirken, otel görevlisi kapımı çalıyor ve iki konuğum olduğunu söylüyor. İndiğimde, bana Güzelyurt’u gezdiren, beni evinde ağırlayan öğretmen öğrencimle yanındaki tanımadığım bir beyle karşılaşıyorum. Öğrencim, yanındaki Bey’in, okulunun müdürü olduğunu ve benimle tanışmak istediğini belirtiyor. Merhabalaştıktan sonra çaylarımızı içerken öğrencim, çantasından bir paket çıkarıyor ve “Hocam, bu, müdürümle benim size küçük bir armağanımızdır. Lütfen kabul edin!” diyor. Ben, zahmetleri için çok teşekkür ettikten sonra paketi açtığımda güzel bir pelikan dolma kalemle karşılaşıyorum. Bir süre sonra bu duyarlı konuklarımı uğurluyorum.

Bu öğretmen öğrencim, bana yıllarca mektup yazacak, telefon edecek Kıbrıs’a davet edecek. Ben de onu ailecek Ankara’ya davet edeceğim. Ancak ne o Ankara’ya gelebilecek ne de ben Kıbrıs’ta onu ziyaret edebileceğim. Yalnızca gönül birlikteliğimizi sürebileceğiz.

Kıbrıs’ta bulunduğum süre içinde, Kıbrıs’ın Lapta köyüne yerleşmiş olan kız kardeşim ve aile bireyleriyle de sık sık görüşme olanağı buluyorum

K.T. F.D. Eğitim, Kültür ve Gençlik Bakanlığı Hizmet İçi Eğitim Müdürlüğüne Kurs Sonuçlarını Bildiriyorum
6 Eylül 1982 tarihinde K.T. F.D. Eğitim, Kültür ve Gençlik Bakanlığı Hizmet İçi Eğitim Müdürlüğüne 14 Eylül 1981-25 Eylül 1981 ve 16 Ağustos 1982-3 Eylül 1982 tarihleri arasında düzenlenen Öğretmenlik Meslek Bilgisi Kursuna katılan 25 öğretmene uygulanan 100 soruluk başarı testinden 4 kişinin pekiyi; 19 kişinin iyi; 2 kişinin de orta alarak kursu bitirdiğini gösteren listeyi sunuyorum.

İlgili daire, bana her öğretmen için doldurup imzalayarak kendilerine göndermemi istediği Kurs Başarı Belgelerini gönderiyor. Ben de Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi ve Kurs Öğretim Görevlisi olarak bu belgeleri düzenleyip imzalayarak gönderiyorum.

Açıkalın’la Arkadaşlığımın Sonu
Aytaç Açıkalın ile Eğitim Fakültesi’nde başlayan arkadaşlığımız, gittikçe daha sıcak bir ilişkiye dönüşüyor. Açıkalın, Sıhhiye’de açtığı bir kitap satış yerinde Rehberlik ve Psikolojik Danışma adlı kitabımın satışını da gerçekleştiriyor. Daha sonra bu kitabımın geliştirilmiş yeni baskısını ortağı olduğu Pegem Akademi’de yayımlamak istiyor. Ben de kabul ediyorum.

Kitabın dizgisi ve sayfa düzeni bu yayınevinde özenle yapılıyor. Kitap metni, basıma hazır duruma getirildiğinde yayınevine uğrayınca karşıma doçent olduğunu, yayınevinin ortaklarından birisi olduğunu söyleyen kendini bilmez birisi çıkıyor ve bana yayınevinde bundan sonra yalnızca akademisyenlerin kitaplarını basacaklarını bildiriyor. Çok bozuluyorum ve ne olup bittiğini anlamak için bende iki ayrı telefonu olan Aytaç Açıkalın’ı arıyorum. Ama o çok yakın konuştuğum arkadaşım, telefonlarımın hiçbirine çıkmıyor. Onun üzerine kitabımın basıma hazır duruma getirilmiş dizgi metnini alıp oradan ayrılıyorum.

Bir süre sonra o metni Dr. Hasan Coşkun’un beni tanıştırdığı Anı Yayıncılık’ın sahibi Özer Daşcan’a vereceğim. Rehberlik ve Psikolojik Danışma’nın geliştirilmiş üç baskısı orada yapılmış olacak. O baskıyı 4., 5., 6. ve 7. Baskı izleyecek.

Emniyet Görevlilerine Verdiğim Ruh Sağlığı Dersleri
1980-1081 Öğretim Yılı içinde, Emniyet Genel Müdürlüğünün isteği üzerine emniyet müdürleri ve emniyet amirlerine verilmesi istenen Ruh Sağlığı dersi için Gazi Eğitim, beni görevlendiriyor. Buradaki Ruh Sağlığı derslerim, benim için çok değerli bir deneyim oluyor. Yaşlı başlı güvenlik görevlilerine Ruh Sağlığı gibi bir alana ilişkin konuları anlatıyorum. Emir komutaya dayanan bir görevi yürütenlere bu konuları hem kendi ruh sağlıklarını hem de görevleri gereği yüz yüze gelecekleri kişilerin ruh sağlıklarını korumada bu bilgilerden nasıl yararlanabileceklerini vurgulamanın yollarını arıyorum.

Bu dersler, benim için olduğu kadar, bu grubu oluşturanlar için de yepyeni bir deneyim oluyor. Bu görevliler, işlediğim konuları ilgiyle izliyor ve gerek kişisel gerekse mesleksel çok ilginç sorular soruyorlar.

Subaylarla Yaptığım Rehberlik Dersleri
Benim için bir başka ilginç deneyim de ertesi yıl, Genel Kurmay Başkanlığının isteği ve Gazi Eğitim yönetiminin görevlendirmesiyle kışlada teğmenlere verdiğim Rehberlik dersleri oluyor. Genel Kurmay Başkanlığının genç subaylara rehberlik bilinci kazandırmayı gerekli görmesi üzerine başladığım bu dersler için sınıfın açık duran kapısına yaklaştığımda, sınıf başkanı görevini yapan subay, içeride “Dikkat!” der demez, sınıftakiler hep birlikte ayağa kalkıyor. Bana çok tuhaf gelen bu karşılaşma ile küsünün yanına varıyor ve ayakta hazır ol durumundaki subaylara “Buyurun!” diyerek derse başlıyorum.

Bu öğrencilerimin ders boyunca komutanları karşısında hangi tutumla bulunuyorlarsa benim karşımda da aynı tutumu almaları ilgimi çekiyor. Benim rahat tutumumun, onları da bir ölçüde rahatlattığını duyumsuyorum. İlgimi çeken şey, tümünün dersi pür dikkat izlemesi oluyor. Onlara bir de ödev veriyorum. Her biri verdiğim ödevi büyük bir dikkat ve özenle yaparak getiriyorlar. Bütün sınıf, üstün bir başarı ile bu dersleri bitiriyorlar.

Radyoda Düzenlenen Rehberlik Programında Konuşuyorum
Aynı yıl, arkadaşım Aydın Ankay’ın girişimi ve önerisi ile Ankara radyosunda düzenlenen bir rehberlik programına katılıyorum. Programın sunumundan bir gün önce stüdyoda provaya çağrılıyoruz. İlk kez böyle bir programda konuşacak olmanın heyecanını yaşıyorum. Program düzenleyicisi ısrarla soracağı sorulara yazılı yanıt verilmemesini istiyorsa da ben, eksik bir şey söylemiş olmamak için verilen sorularla ilgili, süresi içinde okunabilecek yanıtlar hazırlıyor ve onları konuşma ses tonumla sunuyorum. Bu programın ertesi gün radyoda yayımlanacağı saati iple çekiyorum, nasıl konuştuğumun merakı ile. Yanıtlarımın güzel olduğunu, yanıtlarımın, okunduğu izlenimini asla yaratmadığını algıladığımda çok seviniyorum.

Dört Yıl Sürekli Derslerine Girdiğim Eğitim Bölümü Sınıfı
Gazi Eğitim’in her bölümünde derse giriyorum. Kimi bölümlerde çok güzel geçen derslerimiz oluyor. Örneğin Müzik Bölümü’nde Genel Öğretim Bilgisi, Eğitim Bölümü’nde Sosyal Psikoloji, Rehberlik, Ruh Sağlığı dersleri hem benim hem de öğrencilerim için doyurucu oluyor. Ancak 1980-1984 arasında Eğitim Bölümü’nde hanımefendi ve beyefendi davranışı sergileyen; daha sonra profesör olarak emekli olan, Eğitişim Dergisinde “Değerli Öğretmenim Rasim Bakırcıoğlu” başlıklı yazı ile beni anlatan Mualla Bilgin; Almanya’da üniversitede de dersler veren Rıza Nebioğlu gibi çalışkan, sorumluluk duyguları yüksek; Gazi’deki son yılımda tez danışmanı olarak beni seçen Gülsüm Büyükçe, Facebook arkadaşım olarak ilgisini hâlâ sürdüren Abdullah Mutlu gibi duyarlı öğrencilerimin bulunduğu bu sınıfta geçirdiğim ders saatlerinin tadı bir başka yer buluyor belleğimde. Bunda öğrencilerin başarılı öğretmenlikten gelmeleri ve sınav kazanarak bu bölümde öğrenci olmaları kadar, o sınıfta her yıl dersimin olması da önemli bir etken olmuştur, diye düşünüyorum.

Yedi yıl öğretmenlik yaptığım Gazi Eğitim’de bu sınıf kadar tümüyle ölçülü, dengeli, saygılı ve içtenliğini duyumsatan bir sınıfım olmuyor. Ruh sağlığı sınıflarımın birkaçında, kendilerini güçlü birer ideolog sanan ve kimi üstü örtülü, kimi de açıkça, dersime ayrılmış olan zamanı kendi ideolojileri doğrultusunda kullanmaya kalkışan öğrenciler oluyor. Benim görevim, onların ideolojilerinin propagandasına alet olmak değil; ders konumuzun olabildiğince içselleştirilmesine çalışmak olduğundan, onlara olanak tanımamakta direndiğimde birtakım gerginlikler yaşayabiliyorum. Ardından bu sınıfa girince, derin bir soluk alıyorum. İçimden, “Sınıf dediğin böyle olur, işte! Her şeyden önce oturup kalkmasını; nerede, nelerin, nasıl konuşulacağını bilen, dahası hemen her zaman derse çoğunluk, bilinçle katılıma hazır olan kişilerden oluşan bir sınıf!” Kim bilir, o sınıflardan getirdiğim gerginliği kaç kez onlara da yaşatmışımdır!

Yıllar sonra 4 Kasım 1922 tarihinde Facebook’ta, dört yıl derslerine girdiğim bu Eğitim Bölümü öğrencilerimin, benim de içinde oluğum toplu fotoğraflarını görecek ve fotoğrafın altına şunları yazacağım:

Gelip geçen zaman!.. Yaşam, yalnızca bir an mıdır yoksa?.. Geçen zaman, gelecek zaman, bir yalan mıdır?.. Gazi’de dört yıl boyunca derslerine girdim, Eğitim Bölümü öğrencisi olan bu hanımların ve beylerin. Birkaç kez benimle birlikte fotoğraf çektirdiklerini anımsıyorum. Onlardan biri de bu, işte! Beş yıl önce Gülsüm Büyükçe koymuş Facebook’a. Facebook’taki bir yazışmamızda, kendilerine karşı özel bir sevgim olduğunu yazmam üzerine, son sınıf tezinde, benim de Gazi’deki son yılımda danışman olarak beni seçmiş olan Gülsüm Büyükçe, “Sizi biz, gizli sevdik Hocam!” diye yazmış ve gözlerimi yaşartmıştı. İyi ki onlar görmemişti gözyaşlarımı. Onlara gözlerimin yaşını göstermek istemezdim çünkü. Neden?.. Doğrusu, onun bilincinde değilim. Ben de sizi çok seviyordum çocuklar! Anlıyor muydunuz?

O yazımı daha sonraki Eğitim Bölümü sınıflarından birinde öğrencim olan Mehmet Saydur da okuyacak ve o yazıma yanıt olarak fotoğrafın altına şunları yazacak:

Bal gibi anlıyorduk Değerli Öğretmenim! Yıl içinde “Öykü anlatmayın! Konuyla tanışın! Siz mi konuyla tanışmak istemiyorsunuz yoksa konu mu sizinle?” gibi uyarıcı sözlerinizle bizi sıktığınızı düşünüyorduk. Yıl sonunda yan sınıflar Rehberlik dersinden dökülürken koridorda sizi yakalamış, son yazılının durumunu ve kaç kişinin kaldığını sormuştuk. Yanıtınız şu olmuştu: “Yahu sizler her şeyi başarıyorsunuz da şu sınıfta kalmayı bir türlü başaramıyorsunuz!” İşte öğretmen buydu!.. Yıl içinde çalıştırır, öğretir, yıl sonunda üzücü durumlar olmazdı. Mesleğimizde başarımız varsa sizlerin bu tür davranışlarınızı örnek almamızdan kaynaklanmıştır. Sağlık, mutluluk dileklerimle saygılarımı sunarım.

Ruh Sağlığı Derslerim de Verimli geçiyor
Hem kitabını yazmış olmam hem de konularının ilgi çekici olması nedeniyle Ruh Sağlığı derslerim de oldukça verimli oluyor. Kitabımdaki bilgileri daha da geliştirip çoğaltarak öğrencilere ulaştırıyorum. Hepsi başarılı ilkokul öğretmenliğinden gelip giriş sınavını kazanmış olan öğrencilerden oluşan bu sınıflarda özenle yarattığım etkili öğrenim ortamına gölge düşüren birkaç duyarsız kişi çıksa da bu derslerim, hemen her sınıftan oldukça doyurucu sonuçlar alıyorum.

Önceden verdiğim hazırlık ödevlerini yaparak gelen, derste kendilerine yönelttiğim sorularla derse bilinçli olarak katılan Yadigâr Özçelik, Selma Parıltı, Mehmet Yıldızlar, Mehmet Saydur, Ahmet Soylu, Mehmet Efe, İbrahim Yeşilyurt gibi öğrenciler, derslerimi istediğim düzeyde etkin kılıyorlar. Bu yolla öğrenciler hem kendilerini ortaya koymuş hem de öğrendiklerini içselleştirmiş oluyorlar. Bu sınıflarda zaman zaman çok anlamlı ve coşkulu tartışmalar gerçekleşiyor. Sonuçta ben, öğretmenliğin tadına varırken öğrenciler de özlenen öğrenim ortamının yaratıcıları olmanın mutluluğunu yaşıyorlar.

Onlara son iki saatlik Ruh Sağlığı dersinde de ellerindeki notlarda bulunmayan Evlilikte Ruh Sağlığı başlıklı bir konuyu anlatıyorum. Büyük çoğunluğu evli, çoluk çocuk sahibi olan bu öğrencilerden sınıfın ön sıralarından birinde oturan ve anlattıklarımı can kulağıyla dinleyen bir erkek öğrencimin, sözümün sonunda söylediği “Hocam! Bu durumda bizim evliliklerimiz, pek sağlıklı görünmüyor!” tümcesi aklımdan hiç çıkmıyor.

Sosyal Psikoloji Derslerimiz ve Efe ile Saydur’u Üzen Davranışım
Burada, Mehmet Saydur’un da bulunduğu sınıfta geçen üç önemli yaşantımı ve sonrasını da anlatmam gerekiyor. Bu sınıfın bir de Türkiye’de ilk kez okutulmaya başlanan Sosyal Psikoloji derslerine giriyorum. Derslerine ilk girdiğim hemen her sınıfta olduğu gibi ilk iki haftadaki derslerinde onlara da bilerek ve isteyerek oldukça gerilimli anlar yaşatıyorum.

Bu derse ben de yabancıyım. Bu dersi ilk kez okutacağım. Ancak bir şeyi artık iyi bilmekteyim: Öğrenmeyi öğrenmiş bulunuyorum.  Karşımdaki Eğitim Bölümü öğrencileri de kimi açılardan yeterli öğrenciler. Etkili öğrenim yöntemleri kullanılsa kullanılsa, en iyi bu sınıflarda kullanılabilir. Ne ki bu öğrenciler, bir konuda bir soru sorulduğunda, soruya ilişkin bilimsel bir bilgiyi dile getirmek yerine tutarlı mı, tutarsız mı olduğunu fazla düşünmeden, sorunun kendilerinde çağrıştırdığı bir olayın öyküsünü anlatmaya eğilimliler. İkincisi de öğretmenlikten gelmeleri nedeniyle bunlar, kendilerine ayrıcalıklı davranılmasını bekliyorlar. Bunların kimisi Ankara’nın bir yerlerinde hem öğretmenlik yapıyor, maaş alıyor hem de burada öğrencilik yapıyor ve bu nedene sığınarak derslere geç geliyor. Bunlarla hem en etkili dersler yapmak hem de onların dersi bölme biçimindeki bu kötü alışkanlıklarını anlayışla karşılamak yerine, bu davranışlarını ortadan kaldırmak istiyorum.

Bu iki amacımdan ilkini gerçekleştirmek üzere ilk derste “Sizce derslerimizin etkin verimli olması için nasıl bir yöntem izlemeliyiz” diye soruyorum sınıfa. Öğretmen öğrenciler olarak herkes en iyi yöntemi açıklamak için birbirleriyle yarışıyorlar. O sırada bir öğrenci giriyor sınıfa ve yerine doğru yürüyor.

“Bir dakika, diyorum, nereye gidiyorsun?”
“Yerime.” diye yanıtlıyor sorumu.
Adını soruyorum, “Mehmet Efe.” diyor.
“Efe!” diyorum. “Bak, biz tam konumuza yoğunlaşmışken sen sınıfa girdin. Bizim derse yoğunlaşan ilgimizi dağıttığın gibi, nezaketen bir dakika bile beklemeden yerine gidiyorsun! Bu doğru bir davranış mı sence?”.

Ardından, “Buyur, geç yerine.” diye tamamlıyorum uyarımı.

Esmer Efe morardığı gibi, sınıf da buz kesiliyor, bu ödünsüz uyarım karşısında.

Sonra sınıfa dönüyor ve “Şu ya da bu nedenle ben derse girdikten sonra gelen arkadaşlar, lütfen zil çalmasını beklesin, ondan sonra ikinci derse girsinler.” diyorum.

Söz alan herkesin önerdiği yöntemi dinlemeyi sürdürüyorum. Sonuçta dersimizin tek ve iyi bir kaynağı olan, Çiğdem Kâğıtçıbaşı’nın İnsan ve İnsanlar adlı kitabından işleyeceğimiz konu ile ilgili bir ön hazırlık yapılarak gelinmesi ve yönetimimde öğrencilerin de katılımıyla dersin işlenmesinin en iyi sonuç vereceği görüşünde birleşiyor sınıf. Sonunda, “Bana kalsaydı, ben de aynı yöntemi önerecektim size.” diyerek önerilen bu ders işleme biçimini onaylıyorum. Böylece onların kendi sözleriyle kendilerini bağlamış oluyorum.

Bu iki sorunu da çözüme bağladıktan sonra sınıfla, onların da benim de unutamadığım etkili, güzel dersler yapmaya başlıyoruz. Klasik yazılı dışında onlara sona doğru onlara bir de test uyguluyorum. Son sınavda da test yapmaya karar veriyor ve ilk testten sonra işlediğimiz konularla ilgili olarak hazırladığım soruları, ilk test sorularına ekleyerek oluşturduğum testi uyguluyorum. Bu test sonucunda bütünlemeye kalan altı kişi dışında herkes sınıfını geçiyor.

Bu derslerimizin bir yerinde de Saydur’u çok üzen bir davranışımı yıllarca sonra kendisinden öğreneceğim. Saydur, bir dersimde söz almış ve yönelttiğim soruyla ilgili olarak bir olayı anlatmaya başlamış. Onun üzerine kendisine “Öykü yapma! Soru ile ilgili düşünceni söyle!” deyince, Saydur çok bozulmuş, utanmış ve bir iki hafta derste konuşmaya katılamamış. Bunu dinlediğimde ben de çok üzülüyorum. Çünkü Saydur, çalışkan, oturup kalkmasını en iyi bilen öğrencilerimden biri. O sözümle onu incitmeyi asla amaçlamamış olsam da o uyarım, Saydur’u çok utandırıyor. Saydur, mezun olduktan sonra evlilik yüzüklerini bana taktıran bir öğrencim, aynı zamanda.

İlköğretim Müfettişi Yetiştirme Kursunda Ders Veriyorum
Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Yönetim Kurulunun 22 Aralık 1982 tarihli kararı ile iki arkadaşla birlikte, Fakültedeki görevlerimizi aksatmamak koşuluyla MEB İlköğretim Müfettişi Yetiştirme Kursunda Eğitim Psikolojisi dersi veriyorum. Bu kursa İlkokul öğretmenleri katılıyor. Bir yıl daha konuk olarak burada bulunduğumuzun bilinci ve burukluğu içinde de olsam, verilen her görevi en iyi yapmaya çalışıyorum. Sınıfımdaki her müfettiş adayına sınıfa sunulmak üzere bir ödev veriyorum. Bu ödev oldukça verimli sonuçlar veriyor.

Özel Öğretim Yöntemleri Seminerinde Görevlendiriliyorum
Gazi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Rüçhan Arık, Milli Eğitim Bakanlığı ile Adalet Bakanlığının işbirliği ile yürütecekleri cezaevlerindeki tutukluların eğitimi ile görevli öğretmenlere 7-11 Şubat 1983 tarihleri arasında Ankara Keçiören Çocuk Islahevinde düzenlenecek olan “Özel Öğretim Yöntemleri  Seminerine” katılmamın Dekanlıkça uygun görüldüğünü; 7-11 Şubat 1983 tarihleri içinde yapmam gereken dersleri telafi etmem koşuluyla anılan tarihler arasında görevli-izinli olduğumu  bildiriliyor ve gereğini rica ediyor. Bu görevi de en iyi biçimde yerine getirmek için var gücümle çalışıyorum.

Psikologlara Etkili Bir Sunumum
Aynı yıl, Beşevler’de bir de psikologlara bir sunum yapmakla görevlendiriliyorum. Etkili bir sunum yapmak için özel bir çalışma yapıyorum. Psikologlara söylemek üzere belirlediğim konuşmanın ayrıntılı planını, sunum saatinden önce, salondaki yazı tahtasına tebeşirle yazıyorum. Sözümün başında, sunumumun ne işe yarayacağını belirterek psikologların ilgisini konum üzerinde yoğunlaştırdıktan sonra, tahtadaki planda yer verdiğim soru biçimindeki maddeleri, sırasıyla dinleyenlere soruyorum. Onların görüşlerinden sonra da ben görüşümü açıklıyorum.

Süremin bitmesine on dakika kala, dinleyicilerime, soruları olup olmadığını soruyor ve o süre içinde de gelen soruları yanıtlıyorum. On dakika bitince teşekkürle sözümü tamamladıktan sonra çevremi sarılarım kimisi yine sorular soruyor, kimisi de duygu ve düşüncelerini benimle paylaşıyorlar. Bu ilgiden, sunumumun yalnızca benim tarafımdan beğenilmediğini; dinleyicilerimin de bu sunumumdan çok etkilendiklerini anlıyorum.

Rektörlüğe ve YÖK’e Yaptığım Başvuruya Gelen Yanıt
172 öğretmenle birlikte benim de suyumun ısıtılmış olduğunun; bizden istenilen bu başvurunun, iade edilmemeleri gerekip de listeye girmiş olanların ayıklanmasını sağlamaya yönelik olduğunun bilincinde olarak yapılanlara tepkilerimin neler olduğunu, onlara nasıl yanıtların verildiğini gösteren bu belgeleri de özel arşivimden çıkararak gelecek kuşakların görüşüne sunuyorum.

 Gazi Üniversitesi Rektörlüğüne 5 Ağustos 1983 tarihli aşağıdaki dilekçeyi yazıyorum.

Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Eğitim Bölümü Öğretim Görevlisi iken Millî Eğitim Bakanlığına iade edildim.

Yedi yıl ilkokul öğretmeni ve yöneticiliği, sekiz yıl da öğretmen okulu öğretmenliği ve yöneticiliği yaptıktan sonra, 1973 yılında Millî Eğitim Bakanlığının önerisini kabul ederek Erzurum Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsü Meslek Dersleri Öğretmenliğine atandım. Bu okulda çalışırken Ruh Sağlığı ve Rehberlik adlı bir kitap yayımladım.

A.Ü. Eğitim Fakültesi’nde çocuğumun öğrenci olması ve benim de aynı Fakültede yüksek lisans öğrenimine başlamış olmam nedeniyle 1978 yılında, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Meslek Dersleri Öğretmenliğine naklimi yaptırdım.

Gazi Eğitim Enstitüsünde görevimi yürütürken 1981 yılında pekiyi derece ile Yüksek Lisans öğrenimimi tamamladım

1982 yılında Temel Eğitimde ve Orta Eğitimde Rehberlik adlı kitabımı yayımladım. Söz konusu kitabım, MEB Talim Terbiye Kurulunca 14 Şubat 1983 gün ve 2132 sayılı Tebliğler Dergisinde, Temel Eğitim ve Orta Eğitim Rehberlik örgütü görevlileriyle öğretmen ve yöneticilerine tavsiye edildi.

Yedi yıl temel eğitimde, sekiz yıl orta eğitimde, on yıl da yüksek eğitimde olmak üzere toplam yirmi beş yıl süren öğreticilik ve yöneticilik görevimi başarı ile yerine getirmiş bir kişiyim.

Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi öğretim görevliliğimden alınmamda bir yanlışlığın olduğu kanaatindeyim. Durumumun yeniden incelenmesini ve sonuçtan bilgi verilmesini saygılarımla arz ederim.

Aynı dilekçeyi 8 Ağustos 1983 tarihinde bir de Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanlığına gönderiyorum.

Yükseköğretim Kurulu Başkanlığından, Başkan adına Genel Sekreter Uygur Tazebay imzalı olarak “Demetevler I. Cad. 18/4 ANKARA” adresime 13 Eylül 1983 tarih ve 7671 sayılı şu yazı geliyor:

İlgi: 8.8.1983 tarihli dilekçeniz.

         28.3.1983 tarih ve 2809 Saylı Kanun’un geçici 3. maddesi ile yüksek öğretim kurumlarında öğretim görevlisi ve geçici olarak istihdam edilen öğretmenlerin istihdam süreleri Yükseköğretim Kanunu’nun bazı maddelerinin değiştirilmesi ve bu kanuna bazı maddeler eklenmesine dair 2880 Sayılı Kanun’un geçici 5. maddesine göre 30.6.1984 tarihine kadar uzatılmıştır.

          Ancak 2880 Sayılı Kanun’un geçici 5. maddesinde “30.6.1984 tarihine kadar ilgili Bakanlığa dönmek için talepte bulunanlar ile yükseköğretim kurumlarında ilgili Üniversite Yönetim Kurulu önerisi ve rektörün onayı ile hizmetlerine gerek görülmeyenler ilgili Bakanlıklara kadrolarıyla birlikte iade edilirler.” denmektedir.

         Bilgilerinizi rica ederim.

Yanıt yazısında, istenmeyen, ayıklanmalarına karar verilenlerin bir yıl sonra kolaylıkla ayırılabilmeleri için gerekli yasa değişikliklerinin yapıldığı apaçık görülüyor.

Üniversiteden Ayırılan 172 Kişi Geri Çağrılıyor
Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Dekanlığının, Profesör Dr. Rüçhan Arık (Dekan) imzası ile 27 Ağustos 1983   tarih, 221.1/12518 sayı ve “ilgili makama belge” konulu aşağıdaki yazı geliyor:

Adı ve Soyadı     : Rasim Bakırcıoğlu

Baba adı              : Mehmet

 Doğum yeri ve yılı: Ardanuç/1938

          Yukarıda açık kimliği yazılı Rasim Bakırcıoğlu Fakültemiz Eğitim Bilimleri Bölümü öğretim görevliliğine 13.3.1978 tarihinde başlamış olup, 2880 sayılı Kanunun geçici 5. maddesine göre istihdam süresi 30.6.1984 tarihine kadar uzatılmıştır.  

          Bu belge 22.12.1983 tarihli dilekçenize istinaden verilmiştir

          Bilgilerinizi rica ederim.

Şaşılacak Derecede Düşündürücü Bir Başka Belge
Bana 16.9.1983 tarihinde T.C. Çorum İli İl Milli Eğitim Disiplin Kurulunun 28.7.1983 tarih ve 1983/183 karar sayılı şu yazısı tebliğ ediliyor:

Yazının ilk satırında, savunma kararını 10.3.1982 tarihinde tebellüğ ettiğim yazılıyor.

Yazının ilk yan başlığı ve devamı ise şöyle:

 İLGİLİLERİN AD VE SOYADLARI GÖREVLERİ VE GÖREV YERLERİ: Bunun önünde 1. GÜNAYDIN ÇETİNER-2-TRASİM BAKIRCI-3-RASİM ELVERİCİ-4-OSMAN ULUDAĞ-5-SEYHAN ERALP-6-NEFİSE PINAR-7-MÜJGÂN SERİM- 8-HURİYE ULUDAĞ-9-NESRİN AYÇAM-10-MUSTAFA IŞIKER-11-FİLİZ GÜL-12-METİN ARABALI-13- SÜHEYLA YILDIRIM-14-VİLDAN TÜZÜN-15-VEYSEL GÜNAY-16-SADIK DEMİR-17-VELİ SAPAZ-18-USUF BOLAT-19-HİKMET ÖZSARAÇ-20-HALİS DEMİRCİ-21-KADR SEVER-22-MEHMET ÖZDEMİRCİ

             Çorum İlköğretmen Okulu öğretmenleri.

SUÇLARI:

15.12.1969 tarihi ile 18.12.1969 tarihi arasında yapılan öğretmen boykotuna katıldıkları.

VERİLEN KARAR:

İl Makamının 21.5.1981 tarihli kenar yazısı ile kurulumuza havale olunan, Milli Eğitim Müdürlüğünün 21.5.1981vtarih ve 414-863 sayılı yazılarına bağlı; 4.5.1981 tarihli soruşturma dosyası kurulumuzun 11.2.1982 tarih ve 81 sayılı kararı ile alınan ilgilinin 10.3.1982 tarihli savunma yazısı incelenerek:

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

İlimiz İlköğretmen Okulunda görevli 22 öğretmen hakkında eski Milli Eğitim Müdür Yardımcısı Muzaffer Altan tarafından düzenlenen fezleke ve ilgililerin savunmaları incelendi.

TÖS ve İLKSEN kuruluşlarının çağrılarına uyarak 15.12i1969 tarihinden 18.12,1869 tarihine dek dört gün süre ile boykot eylemine katıldıkları kesinlik kazanan, adı geçen öğretmenlerin aradan on dört yıl gibi uzun bir sürenin geçmesi de dikkate alınarak 1702  sayılı Yasanın 22/3 Maddesi uyarınca “BİR GÜNLÜK MAAŞ KESİMİ” cezası ile cezalandırılmaları doğrultusundaki görüşümüzün İl Makamına sunulmasına, gereği için dosyanın Milli Eğitim Müdürlüğüne gönderilmesine kurulda bulunanların oy birliği ile karar verildi. 

Yazının altında Coşkun IRVALI (Vali Yardımcısı KURUL BAŞKANI), İl Huk. İş. Md (Münhal) (Üye), Remzi BAŞAK (Milli Eğitim Müdürü Üye (Bulunmadı)), Sebahattin KOCA (İlköğ. Müf. Krl Bşk. V. Üye), Mihrali TOPÇU (İlköğretim Müdürü Üye), Ethem ÖZDEMİRCİ (Kale İlkokulu Müdürü Üye), Tuncay KAVUKÇU Kız Meslek Lisesi Müdürü Üye), Ayten DAĞAŞAN Eti Ortaokulu Müdürü Üye) UYGUNDUR: 9/91983 Ahmet ÖZER (Çorum Valisi) Adları ve imzaları ile ASLI GİBİDİR 16.9.1983 (Mühür, imza) yer alıyor.

Yukarıdaki tebliğ yazısında “4.5.1981 tarihli soruşturma dosyası kurulumuzun 11.2.1982 tarih ve 81 sayılı kararı ile alınan ilgilinin 10.3.1982 tarihli savunma yazısı incelenerek:

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:” deniyor. Burada sözü edilen ilgiliden (benden) belirtilen tarihte herhangi bir savunma alınmamış bulunuyor. Dahası, bu listede adı geçenlerden ikisi o tarihte sonsuzluğa göçmüş bulunuyorlar. Onların da adları var bu yazıda. Mezardakilerden savunma almayı acaba kimi nasıl başarmıştır? Bu tebliğ yazısının altını imzalayanlar, gece başlarını yastığa koyduklarında acaba nasıl rahat uyuıyorlar?

Ayrıca boykota katılanların hiçbiri boykotun ardından yürütülen soruşturma sonucunda ceza almadığı gibi mahkemede de beraat etmiş bulunuyorlar. Belli ki 12 Eylül darbecileri, TÖS, İLKSEN, TÖB-DER gibi ilerici, Atatürk Aydınlanmacılığından yana örgüt üyelerinin siciline bir ceza daha işlemek üzere, ilgililere buyuruyor, onlar da haklı-haksız demeden bu buyruğun gereğini yerine getiriyor olmalılar. Bu yaklaşımlar, OHAL koşullarından yararlanılarak her kurumda adım adım gerçekleştiriliyor.

Tanınan Doktora Hakkı için İstenen Başvurum
YÖK Yasası hazırlanırken en az beş yıl yüksek öğretimde başarılı öğretmenlik yapanlara dil muafiyetli doktora hakkı tanınıyor ve onlar arasında yer almam dolayısıyla Dekanlık, benden de gerekli belgeleri içeren bir dosyayı istiyor. Doktora unvanı almak için istenen koşulları taşıyanlardan birisi olarak bu haktan yararlanmak üzere 29 Aralık 1983 tarihli aşağıdaki dilekçe ile Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğüne başvuruyorum:

          Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümünde Mart 1978’den beri öğretim Görevlisi olarak çalışmaktayım. Daha önce de Aralık 1973 – Mart 1978 tarihleri arasında, Erzurum Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsünde öğretim görevliliği yaptım.

          İstanbul Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümünü bitirdim. Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitimde Psikolojik Hizmetler Bölümünü tamamlayarak aynı bölümde Yüksek Lisans öğrenimi yaptım.

          6 Kasım 1983 tarih ve 18213 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan Lisansüstü Öğretim Yönetmeliğinin 2. maddesinin değiştirilmesine ilişkin Yönetmeliğim geçici 5. maddesi gereğince “dokrtora” unvanı almak istiyorum.

          Gerekli Belgeler eklidir. Durumumun incelenerek gereğinin yapılmasını saygılarımla arz ederim.

          Not: Soyadım “Bakırcı” iken Ankara 8. Huk. Mhk.nin 27.7.1983 gün ve1983-164 Es.,1983-204 Karar sayılı ilamı ile “Bakırcıoğlu” olarak tashih edilmiştir.

          Rasim Bakırcıoğlu                                                                                                                                       (İmza)

          Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi

          Eğitim Bilimleri Bölümü Öğretim Görevlisi

                                                               ANKARA

          Ekler:

          1.TamamlamaBelgesi

  1. Yüksek Lisans Diploma fotokopisi

          3.Eğitim Enstitüsü Diploma fotokopisi

Ne ki söylentiler, başka güçlerin devreye girdiği yönünde. Birçok akademisyen, profesör olma hakkı kazanmış; ancak kadrosuzluk yüzünden profesör kadrosuna geçemiyor. O nedenle onlara yer açılabilsin, diye benim durumumda olanların üniversiteden uzaklaştırılması gerekiyor. O nedenle minareyi çalan kılıfını da hazırlıyor.

Soyadı Değişikliğim
Bu arada soyadımı “Bakırcıoğlu” olarak resmileştiriyorum. Babam, bizim köyde ve çevre köylerde adını duyuran iyi bir bakırcı ustası imiş. “Ustası imiş” diyorum; çünkü ben altı aylıkken ölmüş, babam. Babam, bakırcı olması nedeniyle “Bakırcı” soyadını almış.

İstanbul Eğitim Enstitüsü Eğitim (Pedagoji) Bölümü öğrenciliğim sırasında Yüksek Öğretmen Okulu ve Eğitim Enstitüsü, ortaklaşa Çim dergisini yayımlıyor. Bakırcı bir babanın oğlu olarak orada çıkan şiirlerim ve düzyazılarımda; Çorum İlköğretmen Okulu öğretmenliğimin son altı yılı boyunca haftada bir köşe yazısı yazdığım Çorum (sonraki adıyla Yenigün) gazetesindeki yazılarımda; 1976’da Erzurum Eğitim Enstitüsü’nde çalışırken yayımladığım Ruh Sağlığı ve Rehberlik adlı ilk kitabımda olduğu gibi Ekim 1982’de yayımladığım ikinci kitabım Rehberlik’te de “Bakırcıoğlu” soyadını kullanıyorum.

Özellikle kitap satışlarında PTT’de sorun çıkması yukarıda sözünü ettiğim gerekçelerle “Bakırcıoğlu”nu resmi soyadım olarak tescil ettirmek üzere 7 Nisan 1983’te davacı olarak Ankara Asliye Hukuk Yargıçlığına başvuruyorum. Türker Baytan ile Hasan Başçiftçi’yi de tanık yazıyorum.

Böylece soyadımı Ankara 8. Hukuk Mahkemesinin 27.07.1983 gün ve 1983-144 es.1983-204 karar sayılı ilamı ile “Bakırcıoğlu” olarak resmileştiriyorum. Bunun ardından Vergi Dairesine başvurarak bu değişikliğin kayıtlara geçmesini sağlıyorum.

“Bakırcıoğlu Yayınları” adıyla bir Yayınevi Kuruyorum
Serbest meslek sahibi olarak Ankara Doğanbey Vergi Dairesi Müdürlüğünden 1 Ocak 1983 tarih ve GA 22459 nolu Mükellef Kimlik Kartını alıyorum.

Yayınevimin ilk kitabı olarak Rehberlik adlı kitabımın geliştirilmiş ikinci baskısını İlköğretim Ortaöğretim ve Yükseköğretimde Rehberlik ve Psikolojik Danışma adıyla Ekim 1985’te burada yayımlayacağım. Aynı kitabımın geliştirilmiş 3. baskısını da Ekim 1988’de kendi yayınevimde yayımlayacağım.

Kitabımı Turhan Kitabevi basmak isteyince bunu kabul edecek ve geliştirilmiş 4. baskısını Eylül 1994’te burada yayımlattıktan sonra yayıncılığa son verme kararına varacağım. Çünkü gerek kitap yayıncılığının gerekse dağıtım işinin çok zaman aldığını, dolayısıyla yazma ve okumaya yeterli zamanın kalmadığını göreceğim.

Yaşadığım İki Mutluluk Daha
Gazi’de bir başka mutluluk daha yaşıyorum. Bir gün eğitim Bölümü öğretmenler odasında otururken bir bayan geliyor ve kendisinin yıllar önce Çorum İlköğretmen Okulu’ndan Yüksek Öğretmen Okulu’na seçtiğimiz öğrencilerimizden biri olduğunu ve şimdi Matematik Bölümü’nde Matematik öğretmeni olarak çalıştığını söylüyor. Bu kez de bir öğrencimle aynı yerde öğretmenlik yapmanın mutluluğunu yaşıyorum.

Bu mutluluğum, daha bir başka. Cılavuz İlköğretmen Okulu Öğrenciliğim sırasında benim gibi bütün öğrencilerin de çok sevdiği, her gün nöbetçi öğretmen gibi sabahın altısından gece yarısına dek aramızda gördüğümüz Müdürümüz Tevfik Yavuzer’e Eğitim Bölümü’nde ders veriliyor. Bu müdürümle de aynı bölümde öğretmenlik yapmanın onurunu duyuyorum.

Gazi Eğitim’deki Son Yılım
172 kişinin “sakıncalı piyade” sayılması için bu amaçla yasa çıkarılması gibi önlemler de içinde, adım adım, yukarıda belirttiğim girişimler yapılıyor. Bu tutarlı gerekçelerden yoksun girişimlerin basında eleştirilmesi ve kimi subay eşlerinin de yanlışlıkla bu listede yer alması sonucu tümümüz, yeniden Gazi Eğitim’deki görevlerimize döndürülüyoruz. Ancak kulak gazetesinin hızla yaydığı gerçeği duymayan kalmıyor. Yalnızca subay eşlerini ve üniversitede tutmak istedikleri adamı olan ya da adamını bulan kişileri Gazi’de tutmak için, yanlı tutumu ayyuka çıkacağının bilinmesi nedeniyle hepimizin bir yıl için geri dönmesi daha uygun bulunuyor.

Yukarıdaki resmî yazılarla sergilenen bilgilerden açıkça anlaşıldığı gibi, Gazi Eğitim başta olmak üzere üniversitelerde çalışmakta olan TÖS’lü, TÖB-DER’li Aydınlanmacı, Türkiye’deki öğretmenlik deneyimi birikimini yeni kuşaklara taşıma olanağı bulunan öğretmenler, üniversitelerden uzaklaştırılmak isteniyor. Yüzyıldan fazla bir süre içindeki öğretmen yetiştirme deneyimiz yok sayılıyor. YÖK Yasasında yer verilen doktora hakkı da rafa kaldırılıyor. Yüksek öğretim kurumlarında, etliye sütlüye karışmayan, tutucu, gerici beyinlerin egemen kılınması planı yürürlüğe giriyor.  Bir de yaygın duyuma göre benim gibi 1. derecenin 4. kademesine gelmiş olanların ayıklanması ile profesörlük hakkını elde edip de kadrosuzluk yüzünden bu olanaklarını kullanamayanlara yer açılıyor.

O bir yılın içinde, asıl ayıklamak istedikleri kişilerin sicilini biraz daha karalamak için biraz daha bilgi, belge uyduruluyor. Yapılan yasa değişikliğine dayanılarak, yıl sonunda, yanlış (!) iadeler iptal edilerek gerçekten istenmeyen 102 kişi, yeniden Bakanlığa iade ediliyor.

Bu acı gerçeği bile bile çalışıyoruz bir yıl daha. Bu bir yıl içinde bana ve benim gibilere verilen dersler gibi birçok uygulama, bize bir yıl daha istenilmeden katlanıldığını gösteriyor. Son yıl, bizi yıldırmak için ne yapılabilirse onların tümü uygulanıyor. Örneğin o yıl Rehberlik dersleri, yıllarca bu dersi okutmuş, bu dersin kitabını yazmış kişi olarak bana değil; bu konuda alt yapısı olmayan, “Ağabey! İmzalı bir kitabını istiyorum.” diyerek benden kitap almış olan, girdiği ilk Rehberlik dersinde, “Gerçek rehber Kur’an’dır” diye söze başlayan kişiye veriliyor.

Bu arkadaşın, girdiği sınıflarda, benim kitaptan çıkardığı özeti dikte ettirdiğini duyuyorum. O yıl bana yalnızca ondan artan bir sınıfın Rehberlik dersi veriliyor. Öbür sınıf öğrencileri, benim sınıfımdakilere, “Yandınız siz! Rasim Bey’den zor geçersiniz!” diye takılmaya başlıyorlar. Bir gün, beni çok seven, benim de kendisini çok sevdiğim, bugünün ödüllü yazarlarından Mehmet Saydur, elinde bir listeyle Öğretmenler Odasına geliyor ve listeyi bana uzatarak “Hocam, bu arkadaşlar, sizin kitabınızı almak istiyorlar.” deyince “Kitabımı almak isteyen, dağıtımcıya gitsin, oradan alsın.” karşılığını veriyorum. Ancak Saydur, konuşmasını sürdürüyor: “Hocam, diyor, bu arkadaşlar imzalı kitabınızı almak istiyorlar!”

Böyle deyince listeyi almak zorunda kalıyorum ve kendisine bir ödev veriyorum. “O zaman, diyorum, yanına bir iki de arkadaşını alarak kitabımın dağıtımcısına gidecek, kendisine benim selamımı söyleyecek ve ondan indirimli olarak kitapları alıp evime bırakacaksınız. Onları imzaladıktan sonra da gelip kitapları oradan alıp arkadaşlarınıza vereceksiniz. ”Saydur, dediğimi yapıyor, ben de isteyenlere kitabımı imzalıyorum.

Okuttuğu dersle ilgili kitap yazmış olan bir öğretmenimizin, kitabını isteyenlere elinde paketle sınıfa götürdüğünü gördüğümde o öğretmeni içimden çok kınıyorum. Öğrencilerimi hiçbir kitabımı okumaya zorlamadığım gibi almaya da asla zorlamıyorum. Bunu öğretmenliğe saygımın, öğrenmeyi tek bir kaynağa bağlamanın sakıncalılığının bir gereği sayıyorum her zaman. Öğrencilerim, “Kitabınızı mı izleyeceğiz?” diye sorduklarında da “İşlediğimiz konuyu anlatan her kaynaktan yararlanabileceksiniz. Önemli olan, konuları belli bir kaynaktan öğrenmek değil; öğrenmiş olmaktır.” yanıtını alıyorlar.

O yıl başka neler mi yapıyorlar? Bana Okul Öncesi Eğitim diye bir dersi veriyorlar, Eğitim Bölümü’nde. Daha Önce Sosyal Psikoloji dersi yaptığım bu sınıflar, derste anlatma-dinletme biçimindeki sıkıcı yöntem yerine nasıl bir yöntem uygulamaktan yana olduğumu biliyorlar. Bu sınıflarla yine “Bu dersi nasıl işleyelim?” sorum ile başlıyorum ilk dersimize. Bütün sınıfla, onlara not ettirdiğim kaynaklardan yararlanarak yapılacak ön hazırlıkla sınıfa gelmeye, ele aldığımız konu ile ilgili sorular üzerinde konuyu sınıfça tartışarak işlemeye karar veriyoruz. Ne ki ertesi hafta o ders, benden alınarak idareye yaranmasıyla ünlü bir başka hocaya veriliyor.

Sonradan doktora yapan, şimdilerde Almanya’da yaşamakta olan çok zeki, dersleriyle yakından ilgili olan çalışkan mı çalışkan öğrencim Selma Parıltı, ertesi haftanın bir öğle sonrasında, elinde içi kitap dolu bir poşetle geliyor Öğretmenler Odasına ve “Hocam, diyor, sizinle yapmaya başladığımız Okulöncesi Eğitim dersiyle ilgili olarak önerdiğiniz kitapların tümünü büyük bir hevesle aldım. Dersimizi bırakmışsınız. Yerinize gelen Hocamız, not tutacağımızı söylüyor. Şimdi ben bu kitapları ne yapayım?” diye soruyor.  Öğrencime “Dersinizi ben bırakmadım. O ders benden alınarak o öğretmeninize verildi.” diyemiyorum. Yalnızca “Onları istediğin zaman okur, kitaplığına koyarsın.” diyorum.

Resmi yetkileri elinde bulunduranlar, istediklerini, istedikleri gibi uygulayabiliyorlar. Daha doğrusu, evrimin eriştiği insanlaşma düzeyine erişmiş olanların oturması gereken koltuklara bu düzeyin altında bir kişilik geliştirmiş, Aydınlanmaya yabancı olanlar oturuyor. Bu eksikli insanlar, çağdaş değerlere koşut ahlaksal değerleri benimsemiş vicdanlı insanlara, olağanüstü koşul yetkililerinin kendilerine sağladığı çağdaş değerlerden uzak yaptırımları dayatıyor, olmadık sıkıntılar yaşatıyorlar onlara. Örneğin, yüzü gibi içlerinin karanlığını da dışa vuran beyanları ve kendilerinden beklenen “temizlik harekâtının” her türlü uygulamalarını elleri titremeden, yüzleri kızarmadan uygulayabiliyorlar.

Öğretim elemanları toplantısında Bölüm Başkanı olan adam, utanmadan, sıkılmadan “Emekliliği gelenler, emekliye ayrılabilirler. Ayrılmazlarsa, buradan uzaklaştırılabilirler.” deme yüzsüzlüğünü gösterebiliyor. Bu kişinin, kimi öğrencileri maşa olarak kullanıp aleyhimize suçlar kurgulattığı, yıl sonunda kesin olarak ayırılmamıza kaynak oluşturabilecek uydurma, iftira dolu raporlar hazırlattığı yönünde duyumlar geliyor kulağımıza.

Spor Akademisindeki Ruh Sağlığı Derslerim
Spor Akademisi dördüncü sınıf öğrencileriyle yaptığım Ruh Sağlığı derslerim şu ilginç gelişmelerle başlayıp sürüyor:

Gözden çıkarılmış öğretmenlerden biri olmam nedeniyle en uzaktaki bu okula da beni gönderiyorlar. Sora sora yerini zorlukla bulduğum bu okula varıp ilgiliden ders programımı öğrendikten sonra ders yapacağım yeri soruyorum. Toplam 110 kişilik son sınıflarla haftada iki saatlik Ruh Sağlığı derslerimi, tüm kuramsal derslerin yapıldığı, dar ve uzun bir konferans salonunda yapacağım söyleniyor. Öğretmen için de salonun bir ucundaki sahnede bir kürsü bulunuyor. Ön sıralarla yüksekteki sahne arasında, zor geçilebilecek kadar bir aralık var. Sahneye en arkadaki kapıdan girilip sıraların arasından yürünerek çıkılıyor,

Sahneye çıkıyor, sınıf başkanlarından yoklama yapmalarını istiyorum. Arkaya doğru uzayıp giden sınıftan sürekli bir uğultu yükseliyor. Yoklamadan sonra dersimin konularını tanıtıyorum. Bu yıl içinde bu konuları işleyeceğimizi söylüyorum. Dersle ilgili bir kaynağın bulunup bulunmadığını soranlar oluyor. Gazi Eğitim’de okutmakta olduğum bu dersle ilgili notlarımın bulunduğunu, o notlarımı, oradaki görevli öğrencilerin teksir makinesinde çoğaltılarak isteyenlere belli bir ücret karşılığında verdiklerini, kendileri de isterlerse, Eğitim Bölümü’ne giderek o arkadaşlardan, istenen sayıda not takımını alabileceklerini söylüyorum. Ancak o notları alma zorunluluğunun olmadığını; yalnızca öğrenme zorunluluğunun bulunduğunu anımsattıktan sonra Ruh Sağlığının ne olduğunu, niçin her insan için gerekli olduğunu, her öğretmen için neden daha da gerekli olduğunu açıklamaya başlıyorum.

Ancak en ön sıralarda, hemen hepsi kız öğrenci olan ve ben anlatırken sürekli not tutanlar dışındaki büyük çoğunluk, devam zorunluluğunu yerine getirme dışında dersi bile dinlemeyip, uğultu çıkarmayı sürdürüyorlar. Hiçbir zaman böyle bir ders yapmamış bir kişi olarak bu durum, canımı sıkılıyor. Ancak ilk hafta, dişlerimi sıkmakla, bir iki kez yalnızca sessizlik istediğimi söylemekle yetiniyorum. Gelecek hafta da bu duruma tanık olursam, her şeyi göze alarak dersi kesip konuşmakta olanlardan rastgele birini işaret ederek “Konuşan sen, ayağa kalk!” demeye, ona adını sormaya ve kendisine adı ile seslenip sınıftan çıkmasını söylemeye karar veriyorum.

Ertesi hafta yine aynı durumla karşılaşınca en arkalarda konuşanlardan birine, “Sen, ayağa kalk! Adın ne senin?” diyorum.
Ayağa kalkan, “Hakan!” diyor.
“Hakan! Çık dışarı!” diyorum.

Hakan dışarı çıkıyor ve sınıfa buz gibi bir hava egemen oluyor, bu beklemedikleri uygulamam karşısında. Bir anda susuyor herkes. O suskunluk içinde, hiçbir şey olmamışçasına konumu anlatmayı sürdürüyorum.

Teneffüs zil çalınca önde oturup düzenli not tutan kızlardan biri, “Hocam, size lokalimizde bir çay ikram edebilir miyiz?” diyor. “Olur!” diyorum. O kız grubu ve birkaç da erkek öğrenci, lokale gidiyoruz.

Çaylarımız geldikten sonra o öğrenci, “Hocam, diyor, gördüğünüz gibi ben en ön sırada oturan öğrencilerden biriyim ve düzenli not tutuyorum dersinizde. Öbür kuramsal derslerde de aynı biçimde not tutmaktayım. (Elinde getirdiği orta kalınlıktaki defteri göstererek) Birinci sınıftan bugüne dek sözlü derslerde anlatılanlarla bu defteri henüz dolduramadım.  Gelen hocalarımız, “Dersi dinlemek isteyenler öne geçip otursun; öbürleri de arkaya geçsin.” diyorlar ve öndeki bizler, anlatılanlardan anladıklarımızı defterimize not ediyoruz. Öbür arkadaşlar da sınav öncesinde bizim notlarımızın fotokopisini alarak çalışıyorlar. Bu dersler, hep böyle geçiyor.” diyerek tamamlıyor sözünü.

“Öğretmen konuşurken sınıfın çoğunluğu konuşabilir mi? Böyle bir şey nasıl kabul edilebilir? Yarın öğretmen olduğunuzda yalnızca isteyenlerle mi ders yapacak, öbür öğrencilerinize ‘Siz, geçin, şurada oturun!’ mu diyeceksiniz?” diye soruyorum. Öğrenciler susuyorlar. “Ben, asla böyle bir ders yapamam.” diyorum ve sınıfa gidiyoruz. Orada sınıfa, derste asla konuşma olmayacağını, dersime devam ederek işlediğim konularla ilgili yapacağım sınavda geçer not alacak bilgileri kâğıdına yazanların, vereceğim ödevleri yapanların mutlaka bu dersten geçeceklerini bildirerek derse başlıyorum. Gerçekte o son yılımda, devamsızlık yapmayan, sınavlara giren, verdiğim ödevleri yapan herkesi sınıf geçirmeye kararlıyım. Bunun kadar da yıllardır alıştırıldıkları laçkalığa son vererek derslerimi sürdürmeye de kararlıyım.

Ancak bir kaygı ile ayrılıyorum o gün oradan. “Dışarı attığım öğrenci, bunu onur sorunu yaparak derslerime gelmezse, ne yaparım? diye düşünmeye başlıyorum. Çünkü öğretmenin öğrenciyi dersten çıkarma hakkı yoktur. O nedenle gelecek dersi iple çekiyorum. Ertesi hafta, Hakan’ı sınıfta görünce yaşamakta olduğum o kaygıdan kurtuluyor ve dersimin bir yerinde, Hakan’ı dışarı atmamın yanlış olduğunu; ancak kendilerinin uğultuya son vermelerini sağlamak için birilerini dışarı atmaya karar verdiğimi, bunun da Hakan’a rastladığını belirtiyorum.  “Hakan’ın bunu onur sorunu yapmadan bugün dersime geldiği için kendisine teşekkür ediyorum.” diyerek Hakan’ın gönlünü alıyorum.

İşin şakası olmadığını anlayan bu öğrencilerde derse karşı bir kıpırdama başlıyor. Derste konuştuklarım herkesin kulağına erişiyor. Verdiğim ödevleri herkes yapıyor. Ödün vermeden onları çalıştırıp yıl sonunda tümünü sınıf geçiriyorum.

Kıbrıs’tan Bir Konferans İçin Çağrılıyorum ama Bana Duyurulmuyor
Bizim Fakültede kapalı kapılar ardında kotarılan işlerden habersiz olan K.T.F.D. eğitim yetkilileri, Gazi Eğitim Fakültesi Dekanlığına yazdığı bir yazı ile beni Devletin Öğretmen yetiştiren Maarif Koleji öğrencilerine on günlük süreli konferanslar vermek üzere Kıbrıs’a çağırıyor. Federe Devletin Ankara temsilciliği, bu konuda Dekanlığa yazı yazıldığını, gerekli işlemleri izlememi ve Kıbrıs’a gitmek için hazırlanmamı istiyor.

Kendisine burada benim de içinde olduğum bir kısım öğretmenler için yapılmakta olan ayıklama hazırlıklarından söz etmeksizin teşekkür etmekle yetiniyorum. Ertesi gün, bizim kesimden öğretmenlere bu haberi anlatıyorum ve diyorum ki “Göreceksiniz, Dekanlık, bu yazıdan bana haber bile vermeden oraya bir başkasını gönderecek.”

Gerçekten de birkaç gün sonra, Bölüm Başkanın bu amaçla Kıbrıs’a uçtuğunu duyuyorum.

Başkan döndüğünde, “Mehmet Bey! Kıbrıs’a gittiğinizi duydum. Giderken haberim olsaydı, oradaki tanıdıklarıma selam gönderirdim sizinle.” deyince o esmer adamın yüzü daha da koyulaşarak acelece gittiğini belirtiyor.

Yıllar önce asistan olarak buraya girmiş, yıllarca burada çalışmış, bu okullarda okunan derslerden on ikisi ile ilgili kitap üretmiş olan Binbaşıoğlu’na bile yönetim, o yıl, o on iki kitapla ilgili derslerin dışında bir ders buluyor ve karıncayı incitmekten bile sakınan bu hocayı Bölümün koridorunda, “Sizin bu yaptığınızı komünistler bile yapmaz!” diye bağırtıyor.

SİYASAL ERK OLAĞANÜSTÜ KOŞULLAR KARANLIĞINDA İSTEDİĞİ HER ŞEYİ YAPIYOR

Ankara Valiliği Milli Eğitim Gençlik ve Spor Müdürlüğünce M.E.G. ve Spor Müdür Yard. Ramazan Emre imzasıyla meslek yaşamımın son görev yeri olan Mamak Lisesi Müdürlüğüne 5 Temmuz 1984 tarih ve 231.1/ 7007 sayılı şu yazı yazılıyor:

          Gazi Eğitim Fakültesi Öğretmeni iken, Felsefe Öğretmenliğine naklen atanan Rasim Bakırcıoğlu’na ait 20  6 .1984 gün ve 7002 sayılı kararname örneği ilişikte gönderilmiştir.

          Adı geçen öğretmenin göreve başlama tarihinin bildirilmesini rica ederim.

Bakanlık Müsteşarı Prof. Dr.Doğramacı’ya yaptırılan açıklamaya uygun bir kararname düzenlenmesi yönünde bir buyruk alınmış olmalı ki benim için rasgele ve yanlışlarla dolu bir kararname düzenleniyor.

Örneğin soyadım bile doğru yazılmamış bulunuyor. Bitirdiğim okul olarak A.Ü. Eğitim Fakültesi Eğitimde Psikolojik Hizmetler Yüksek lisansı yerine İstanbul Eğitim Enstitüsü Pedagoji Blm. yazılıyor. Kararnamedeki tarih 20.6.1984 iken üst yazı, 5 Temmuz 1984 olarak görülüyor.

1.8.1983 tarihinde, ise gerçek durumumu yansıtmayan bir maaş nakil kâğıdı ile karşılaşıyorum. Bu kâğıtta da ne o tarihteki “tahsil derecem”, memuriyet maaşım doğru yazılıyor ne de çocuk sayım. Derecem 1, kademem 4 olduğu halde buraya derecem 1, kademem 3 yazılı. 3 çocuğumun sayısı da 2 olarak yer alıyor.

Bu kasıtlı hazırlandığı belli olan kâğıtta doğru yazılmış bilgi, yalnızca tayin tarihi 29.7.1983 gün ve 3135 30 s. ys.eski listeye göre Atatürk Lisesi Ankara; tayin emrinin tarihi 29.7.1983; tebliğ tarihi 29.7.1983’ten ibaret.

Bu karanlık dönemin karanlık beyinleriyle karşılaşmamak, bu tür aşağılıklara alet olanların yüzünü görmemek için Bakanlığa gitme gereğini duymuyorum. Zaten üç ay sonra emekli olma kararını vermiş bulunuyorum.

Anadolu Üniversitesi’nde Rehberlik ve Psikolojik Danışma Öğretmenliğim
Doç. Dr. Aytaç Açıkalın, o yıllarda isteyen kurumlara eğitim öğretim hizmeti veriyor. Bunlardan birini de Anadolu Üniversitesi’nin istekli ilkokul öğretmenlerini Özel Eğitim Öğretmenliğine Hazırlama Kursu için gerçekleştiriyor. Açıkalın, İki aylık bu kursta Rehberlik ve Psikolojik Danışma dersini de benim vermemi istiyor. Ancak o arada benim Gazi Eğitim’den alındığım haberi gelince Aytaç Bey’e durumu anlatıyorum. O ise o işlemin kursta söz konusu dersi vermeme bir engel oluşturmayacağını bildirmesi üzerine Anadolu Üniversitesi’nde düzenlenen kursiyerlere Rehberlik ve Psikolojik Danışma dersi vermeye başlıyorum.

Atilla Tazebay da bu kursta Özel Eğitim dersi veriyor. Atilla, bana her zamanki yakınlığını orada da gösteriyor ve Üniversite misafirhanesinde bize yer ayırmakla görevli kişiye “Rasim Ağabey ile bana aynı odayı ayırabilirsiniz.” diyor. Bize Rektör Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’in lojmanının yakınındaki Japon Bahçesi’nin yanı başındaki bir oda ayrılıyor.  Gündüz derslerin bitimi ve akşam yemeğinden sonra görevli hocalarla bir süre söyleşiyi, ertesi günün ders hazırlıklarını bitirince gecenin 24 00’ına, 1 00’ına dek gecenin serin saatlerinde Japon Bahçesi’ndeki içinde nilüferlerin açmış olduğu gölcüğünün yanı başında oturuyor ve söyleşiyoruz.

Kimi geceler Atilla bir yerlere gittiğinde benim yatıp uykuya daldığım bir saatte odaya gelen Atilla’nın sesine uyanıyorum. “Rasim Ağabey! Ben de yatıyorum; iyi geceler!” diyerek beni uyandırmak gibi maskaralıklarını orada da sürdürüyor

Bir sefer, gecenin saat 24 00’ında, Japon Bahçesi’nde otururken Üniversite çevresini kuşatan yeşillikler içinde yeni büyümekte olan ağaçların dibini yoklayan bir kişiyi görüyor ve Atilla’ya bu saatte o ağaçların diplerini yoklayanın kim olduğunu soruyorum. Atilla, onun Rektör Büyükerşen olduğunu söylüyor ve şunları ekliyor. Büyükerşen Hoca, Üniversite’de her yeni yapı yapılırken çevresinin ağaçlandırılmasını da o yapıyla birlikte planlıyormuş. Bu Japon Bahçesi’nin de ilginç bir öyküsü bulunuyor. Yurt dışı eğitimi için Japonya’ya gitmek isteyenlere bir koşulla izin veriyormuş. “Oradan gelirken bizim Üniversitemizin ikliminde yetişebilen bitkileriden getirme sözü verirsen, izin veririm sana.“ diyormuş. Onun bu duyarlığı, ağaç sevgisi  sayesinde Üniversitenin her yanı, yeşil bir örtü ile örtülü durumda.

Burada birçok kişiyle tanışıyor ve ders dışı zamanlarda söyleşme olanağı buluyorum. Bir akşam, gür bir ağaçlıktaki oturma yerinde Ölçme ve Değerlendirme dersini veren Ali Bey’in bir sözü aklımdan hiç çıkmıyor. Ali bey, “Ben yaşamım boyunca her zaman ikinci bir iş seçeneğini hazır etmişimdir kendime. Tuttuğum işten el çektirilirsem ne yapabileceğimi düşünmüşümdür. Örneğin öğretmenliğime son verilirse muhasebecilik yapmaya hazırım şu anda.” diyor. Çok ilginç bir yaklaşım olarak görünüyor bana Ali Bey’in bu yaklaşımı.

Kursa katılan adaların tümü çok ilgili. Her dersi çok iyi izliyor, en çok yararlanmak için bütün güçlerini ortaya koyuyorlar. Benim Rehberlik kitabımı edinip ondan yararlanıyorlar. Tümü kursu ütün bir başarıyla tamamlıyor.

Tazebay’la Arkadaşlığımın Önü Arkası
Gazi Eğitim, Fakülte’ye dönüşünce yerleşik fakültelerdeki gibi her öğretim elemanına bir oda ayırılamıyor. Onun yerine oldukça geniş olan öğretmenler odasında her eleman için bir masa ve sandalye sağlanıyor. Bana çok yakın davranan, arkası oldukça sağlam olan Atillla Tazebay, “Ben masa istemiyorum. Bana bir sandalye vermeniz yeter. Ben, Rasim Ağabey’in masasının yanı başında oturabilirim.” diyor. Gerçekten de benim masamın yanı başında oturuyor.

Tazebay’ın ağabeyi ülkücü Uğur Tazebay, Bakanlık Müsteşarının Genel Sekreteridir. O nedenle çok rahat. Yeri sağlamların safındadır. Yöneticilerin ona karşı oldukça sempatik davranmaları gözden kaçmıyor. Yöneticiler, onun bir dediğini iki etmiyorlar. Ne Tazebay bir kez olsun bu olanağını dile getiriyor ne de ben sözünü ediyorum. Tazebay’ın bana gösterdiği yakınlığı içten varsayarak ben de ona karşı iyi davranıyorum. Hiç kimseden, örneğin çok yakından görüştüğüm apartman komşum olan bayanın eşi beş generalden birinin Özel Kalem Müdürü olduğu halde nasıl ki ona benim Gazi’de kalmam için aracılık etmesini istemek gibi bir yola başvurmayı aklımdan geçirmemişsem, öyle de Atilla’ya da asla açmıyorum bu konuyu. Atilla’yı bilmem; ama komşumun bu işi seve seve yapacağını kesin olarak biliyorum.

Şunu da belirtmem gerek: Gazi’de bana çok yakın davranan, ikide bir dersten sonra Kızılay’da benimle oturup söyleşmek isteği gösteren ve ben de her seferinde kendilerinin bu isteğini yerine getirdiğim ve Gazi’de kalan Mehmet Şeren ve Aydın Ankay, benim Gazi’den ayırılışımdan sonra bir kez bile beni aramamışken, Tazebay, birçok kez aramış, güzel mekânlarda oturmuş, yiyip içmiş, saatlerce söyleşmişizdir.

Daha sonra Bakan danışmanı olduğunda benim Bakan imzalı yazı ile iki toplantıya çağrılmamı sağlamıştır.

Bir seferinde, yakından görüştüğü bir ilköğretim okulu yönetiminin düzenlediği okul aile birliği toplantısında, yakın arkadaşı Doç Dr. Fidan Korkut’un, öğrencimiz Mehmet Yıldızlar’ın ve kendisinin konuşmacı olduğu toplantıya beni de konuşmacı olarak çağırmıştır. Çok güzel ve verimli bir toplantı gerçekleşmiştir

Amansız hastalık onu bizden erken zamanda koparmasaydı, ona o kritik yıllarda sormayı gerekli görmediğim birçok soruyu sorar ve kendisinden çok açık yanıtlar alırdım, diye düşünüyorum.

Ölümünden sonra eşi Fatma Hanım, onun için hazırlamakta oldu ğu kitapta yer almak üzere benden de bir yazı istemesi üzerine, Atilla Bey’e ilişkin olumlu duygularımı yansıtan bir yazı yazmışım ve o yazım da Atilla Bey kitabında yer almıştır.

Bölge İdare Mahkemesine Başvurum ve Rektörlüğün Yaptığı Savunma
Bu yapılanlara dönem yönetiminin bu uygulamalarına mahkemede gösterecekleri gerekçelerin de kişisel tarihimde yer almasını sağlamak amacıyla, minareyi çalanın kılıfını çoktan hazırladığını bile bile bir de aşağıdaki dilekçe ile Bölge İdare Mahkemesine başvuruyorum.

ANKARA BÖLGE İDARE MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA

DAVACI        : Rasim Bakırcıoğlu, Demetevler, I. Cad. 18/4 Ankara

DAVALI         : Gazi Üniversitesi Rektörlüğü, Beşevler-Ankara

DAVA KONUSU: Yükseköğretim Kanununun Bazı maddelerinin Değiştirilmesi ve Bu Kanuna Bazı Maddeler  

                       Eklenmesine Dair 2880 Sayılı Kanun’un Geçici 5ç maddesi gereği, Gazi Üniversitesi Gazi  

                       Eğitim Fakültesi Eğitim Bölümü Öğretim Görevliliğinden alınarak Milli Eğitim Gençlik ve Spor

                       Bakanlığına iade edilme kararının kaldırılması.

Tebellüğ Tarihi: 28.6.1984

Olaylar         : Yedi yıl ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra girdiğim İstanbul Eğitim Enstitüsü Pedagoji

                      Bölümünü 1965 yılında bitirdim (Ek: 1).

                      Sekiz yıl Çorum İlköğretmen Okulunda Meslek Dersleri Öğretmenliği ve Müdür Yardımcılığı

                      görevlerini sürdürdüm. Bu dönem içinde geçirdiğim teftiş sonunda “Teşekkür” yazısıyla taltif

                      edildim. (Ek: 2). Yine bu çalışma dönemi içinde üç hizmet içi eğitim kursuna katıldım vde başarı 

                      belgeleri aldım. (Ek. 3,4,5)

                      Çorum İlköğretmen Okulunda görevimi sürdürürken, dokuzuncu yılımın başlarında Milli Eğitim

                      Bakanlığı Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğünden, Erzurum Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsü  

                      Meslek Dersleri Öğretmenliği için teklif aldım (Ek:6)

                      Bu teklifi kabul ederek 10 Aralık 1973 tarihinde Erzurum Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsünde

                      göreve başladım. Buradaki çalışma sırasında, okuttuğum dersle ilgili olarak “Ruh Sağlığı ve

                      Rehberlik” adlı bir kitap yayımladım.

                     13.3.1978 tarihinde, Erzurum Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsünden, kendi isteğimle

                     nakledildiğim Ankara Gazi itim Enstitüsü Meslek Dersleri Öğretmenliği ve Müdür Yardımcılığı

                     görevine başladım. (Ek: 7).

                     Bu sırada Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitimde Psikolojik Hizmetler Bölümünü

                     tamamlayarak aynı bölümde Yüksek lisans eğitimi yaptım ve “Pekiyi” derece ile diplomamı

                     aldım (Ek. 8).

                     1980-1981 Öğretim Yılında öğretmen yetiştiren yüksek okulları temsilen, Milli Eğitim

                     Bakanlığındaki “Öğretmen Yetiştirme Çalışma Grubunda görevlendirildim ve bunu sonuna

                     kadar sürdürdüm.

                     Yüksek Öğretmen Okuluna dönüşen Gazi Eğitim Enstitüsü, daha sonra Gazi Üniversitesi haline

                     geldiğinde, burada, 2809 sayılı Kanun’un geçici 3. Maddesi gereğinde öğretim görevlisi olarak

                     çalışmamı sürdürdüm. BU sırada, okutmakta olduğun dersle ilgili olarak “Temel Eğitim ve Orta

                     Öğretimde Rehberlik” adıyla bir kitap yayımladım. MEB Talim Terbiye Dairesince14.2.1983 gün

                     ve 2132 sayılı Tebliğler   Dergisinde tavsiye edildi.

                     30.6.1983 tarihinde hiçbir gerekçe gösterilmeden, bir grup öğretim görevlisiyle birlikte, Gazi

                     Eğitim Fakültesindeki görevimden alınarak Millî Eğitim Bakanlığına iade edildim.

                     Bu gerekçesiz ve ölçütsüz iade karşısında ilgili makamlara başvurdum. Bunun sonucunda, görev

                     süreniz, Yüksek Öğretim Kanun’unun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi ve Bu Kanuna Bazı

                     Maddeler Eklenmesine Dair 2880 sayılı Kanun’un geçici 5. Maddesine göre, 30.6.1964 tarihine

                     kadar uzatıldı.

                     Bu arada, Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Yüksek Öğretim Kurulu arasında 8.5.1984

                     tarihinde bir protokolün imzalandığını öğrendim.  Buna göre: 1. Kendi istekleriyle ayrılmak

                     isteyenlerin, 2. Ön lisans mezunu olanların, 4. Akademik yetersizlik gösterenlerin, Bakanlığa

                     iadeleri kararlaştırılmış bulunmaktadır. Durumum, Öğretim Görevliliğinden alınmamamı

                     gerektirdiği halde, üniversitedeki görevimden alınarak Bakanlığa iade edildim ve Mamak Lisesi  

                     Felsefe Grubu öğretmenliğine naklen atandım. (Bkz. Ek. 9,10).

                     Gerek ilköğretim ve orta öğretimde gerekse yükseköğretimdeki 26 yılı aşkın görev sürem

                     İçindeki çalışmalarım, yayımladığım kitaplar, üzerime almış olduğum görevlerin nitelikleri, bu

                     görevlerdeki başarılarım, yeterliliğim ve yaptığım mastır, üniversitedeki görevimden

                     alınmamamı gerektiren başlıca kanıtlardır. Bakanlığa iade işlemim, ne ilgili Kanun

                     maddeleriyle ne protokol maddeleriyle ne de başka bir nedenle açıklanabilir. Üstelik, yalnız

                     önlisans eğitimi almış olanlar, üniversitede tutulmuşlardır. Gerekli görülürse, bunu

                     kanıtlayabilirim.

                     Bu nedenlerle üniversite öğretim görevliliğine yeniden iade edilmem gerekmektedir.

Hukuki Dayanak: Yükseköğretim Kanunu’nun ilgili maddeleri, Protokol metni, başarılarım ve diplomam.

Deliller: Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığındaki kişisel dosyam, Rektörlükteki kişisel dosyam,

                     kitaplarım, ekteki belgeler ve her türlü kanıt.

Sonuç ve İstem: 1. Yapılan işlem yanlıştır; bunun kaldırılmasını;

               2.Önceden sahip olduğum, bugün mağdur edildiğim ve akranlarımın sahip oldukları

               özlük haklarımın, akranlarımın statüsünde olmak koşuluyla iade edilmesini, dolayısıyla

               eski görevime iade edilmemin sağlanmasını;

  1. Şahsi dava hakkımın saklı tutulmasını;

               4.İleride tutacağım avukatlık ücreti ve mahkeme masraflarının davalı uhdesinde

               kalmasına karar verilmesini saygı ile arz ederim.

Not: Soyadım daha önce “Bakırcı” iken, Ek 11’deki mahkeme kararıyla “BAKIRCIOĞLU” olmuştur.

                                                                                                                                                   Davacı 

                                                                                                                                       Rasim BAKIRCIOĞLU

                                                                                                                                                 10.9.1984

Aderes:

Ev: Demetevler, I. Cad. 18/4

                                 Ankara

İş: Mamak Lisesi Felsefe Grubu Öğretmeni

                                           Ankara

EKLER: 1.Eğ. Ens. Diploma fotokopisi

             2.Teşekkür yazısı fotokopisi

              3.H. İ. E. Kurs Belgesi fotokopisi

  1.  “        “         “             “
  2. “        “         “             “

              6.Bakanlık Teklif Telg. Fotokopisi

              7.Kararname fotokopisi

              8.Yüksek Lisans Diploma fotokopisi

              9.Kararname fotokopisi

             10.Göreve başlama yazısı fotokopisi,

             11.Soyad değiştirme karar fotokopisi

             12.300 TL. tutarında posta pulu

Gazi Üniversitesi Rektörlüğü adına Ankara 1 nolu İdare Mahkemesi Başkanlığına Av. Nevra Babuşçu (Mavioğlu)’un imzalı, tarihsiz, şu savunma yazısı, dilekçeme yanıt olarak bana bildiriliyor:

1 NOLU İDARE MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA

ANKARA                                                                                                                      DOSYA No: 1984/1199

 CEVAP VEREN (DAVALI)   : Gazi Üniversitesi Rektörlüğü

                                                Beşevler/ANKARA

VEKİLİ                                  :  Av. Nevra Babuşçu (Mavioğlu)

                                                Aynı yerde.

KARŞI TARAF (DAVACI)    :  Rasim Bakırcıoğlu

                                                Demetevler I. Cad. 18/4 ANKARA

TEBELLÜĞ TARİHİ              : 9.10.1984

KONU                                   : Davacının 10.8.1984 tarihli dava dilekçesine karşı cevaplarımızdır. (İş bu 

                                                savunmamız 30 günlük ek süre istemimiz içerisinde olup, süresindedir.)

CEVAPLARIMIZ                    :

  1. Davacı Rasim Bakırcıoğlu Fakültemiz öğretim elemanı iken, 2880 sayılı kanunla 2547 sayılı kanuna eklenen geçici 5. Maddeye göre kadrosu Milli Eğitim ve Spor Bakanlığında bulunduğu için kadro yeri olan adı geçen Bakanlıktaki asli görevine iade edilmiştir.
  2. İade cişlemi, şekil açısından 2880 sayılı kanunla 2547 sayılı kanuna eklenen geççici 5. Madde hükümlerine uygun olarak yapılmıştır. Kadroları Milli Eğitim ve Spor Bakanlığında bulunup da kanunun ifadesiyle “geçici olarak istihdam edilen öğretmenlerin Fakültemizle ilişkileri 29 Haziran 1984 tarihi i Üniversitemiz Yönetim Kurulunun önerisi ve Rektörün onayı ile kesilmiştir.
  3. Fakültemiz Eğitim Bilimleri Bölümünün 1983-1984 Öğretim Yılı itibarıyla öğretim elemanı sayısı öğretim elemanlarının alabilecekleri ders yükü olan 12 saat hesabı üze2rinden tespit edilebilir. Bu da 168: 12 = 14 öğretim elemanı yapmaktadır. Bu takdirde bölümde gereğinden fazla öğretim elemanının bulunduğu bir gerçektir.
  4. Adı geçen öğretim elemanı 15.12. 1969 Tarihi ile 18.12.1969 tarihleri arasında yapılan Öğretmen Boykotuna katıldığı Çorum İli, Milli Eğitim Disiplin Kurulunun kararı ile sabit olup, maaş kesimi cezası ile cezalandırılmış bulunmaktadır.
  5. 2547sayılı Yüksek Öğretim Kanununun ilgili maddelerine göre, Rasim Bakırcıoğlu, bir yüksek öğretim kurumunda öğretim görevlisi olabilecek davranıştan yoksun olduğu ve ihtiyaç fazlası bulunduğundan dolayı 2880 sayılı kanuna göre gerekli prosedür yerine getirilerek kadrosunun bulunduğu Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığına iade edilmesi Üniversitemiz Yönetim Kurulunun ve Rektörün onayı ile kesinleşmiştir.

SONUÇ : Yukarıda arz edilen nedenlerle, davacının hukuki dayanaktan yoksun davasının derdiyle, ücreti vekâlet ve mahkeme masraflarının karşı taraf üzerinde bırakılmasına karar verilmesini bilvekâle arz ve talep ederim.

Saygılarımla.                                                                                                      

EK: 5 adet fotokopi

Pek çok belirtilerin yanında, yukarıda gönderme yapılan yasalar incelendiğinde de görülüyor ki kendileri gibi düşünmeyenlerin defterlerini dürmek için, yakın geçmişte gerekli yasal dayanaklar da hazırlanmış bulunuyor. Kurt kuzuyu yemeye karar vermeye görsün, sen, hangi somut kanıtları ortaya koyarsan koy, kuzunun canını kurtarması olası değil. Ülkemizde, hâlâ haklı ve aydınlık düşüncenin değil; yetkiyi ele geçirenin borusu ötüyor.

 ÖĞRETMENLİĞİMİN SON ÖDÜLÜ: MAMAK LİSESİ FELSEFE ÖĞRETMENLİĞİ

Gazi Eğitim’deki yedinci yılımda Özal Hükümeti, Gazi Eğitim Fakültesi’nden 102 öğretmenle birlikte beni de başarıyla geçen öğretmenliğimin ödülü (!) olarak 1984’te Ankara Mamak Lisesi Felsefe Grubu Öğretmenliğine gönderiyor. Alınışımız üzerinde gazetelerde birtakım eleştirilerin çıkması üzerine, alınış nedenimizi MEB Müsteşar Prof. Dr. İhsan Doğramacı’ya açıklatıyorlar. Doğramacı, “Onlar, ön lisans eğitimli oldukları için alındılar.” diye açıklama yapıyor. Oysa örneğin ben, dört yıl önce yaptığım yüksek lisans eğitimim dolayısıyla aynı kurumda bir de kademe ilerlemesi almış bulunuyorum. Bir şey daha var: Gazi’den alınmayanlar arasında ön lisans eğitimliler var.

Kurdun sevdiği dumanlı hava egemen; sıkıyönetimle yönetiliyoruz. Ortam, çıkarcıların, bencillerin, zayıf vicdanlıların, gericilerin arayıp bulamadıkları bir ortam! Sesini çıkaran, haklı, haksız demeden içeri atılabiliyor. Hızlı TÖS’liü TÖB?DER’li iseniz, büyük olasılıkla içeri atılıyorsunuz. Benim gibi yönetime girmemiş TÖS’lü, TÖB-DER’li iseniz ve emekli olmak da istemiyorsanız, yasal dayanağı bile hazırlanarak üniversiteden uzaklaştırılıyorsunuz. Hak, hukuk rafa kaldırılmış bulunuyor.

Altunya da benden daha önce bu liseye Rehber öğretmen olarak atanmıştır. Lisede göreve başladığımda beni sürgün bir öğretmen olarak sorun yaratabilecek birisi gibi düşünmesin diye Afganistan’da beş yıl görev yapmış olan Müdüre uğruyor, okulunda yalnızca üç ay çalışıp yılbaşında emekli olacağım bilgisini veriyorum kendisine. Okul, toplumsal olayların yoğun yaşandığı Ankara’nın duyarlı bölgelerinden birinde bulunuyor. Çevrede görevli polisler kol geziyor. Bu kişi, bayrak töreninde öğrencilerin uğultusundan ne söylediği anlaşılmayan, ilginç konuşmalar yapıyor. Yer yer Afganistan’daki Sovyet yanlısı devlet başkanından söz ettiği bile oluyor.

Öğretim yılı başında toplanan zümre öğretmenleri arasında ders ve sınıfların bölüşümü ve sınıf Rehber öğretmenliği dağılımı yapılıyor. Arkadaşlara daha toplantının başında benim hiç felsefe, mantık okutmadığımı; eğer uygun görürlerse bana Psikoloji derslerini vermelerini rica ediyorum, kabul ediyorlar. Sıra sınıf rehber öğretmenliklerinin bölüşümüne geldiğinde arkadaşlar lütfediyor, benim istediğim sınıfı almamı, kalan iki sınıfı da kendilerinin paylaşabileceklerini söylüyorlar. Bense tam tersine, onların istedikleri sınıfları almalarını, kalan sınıfı benim almak istediğimi söylüyorum. Onlar, matematik ve fen sınıflarını alıyorlar. Bana onların almak istemediği 5-B Sosyal Bilgiler sınıfı kalıyor.

 Liselerde Sosyal Bilgiler sınıfında fen ve matematiği zayıf olan öğrencilerin toplandığını biliyorum. Bu başarıları küçümsenen çocukların bana kalmasından çok mutlu oluyorum. Bunlara üç aylık kısa sürede de olsa en güzel rehberliği yapmak, bunlarla psikolojide üstün bir başarıya ulaşmalarını sağlayacak nitelikte iletişim kurmayı düşünüyorum.

İlk rehberlik saatinde sınıfa yazılı bir ödev veriyorum. Ödeve ders sonunda bakacağımı bildirdikten sonra sınıf rehber öğretmenleri olarak görevimin neler olduğunu açıklıyorum. Bu amaçla kendilerini tanımam gerektiğini belirtiyor ve kendileriyle tet tek görüşeceğimi söylüyorum. En ön sıra ile benim masamın arasına boş bir sırayı koyarak listemden numara sırasıyla onları çağırıyorum. Her birine sınıftakilerin duymayacağı bir sesle ana babasını, kardeşlerini, onların ne iş yaptıklarını, geçim durumlarını, nerede oturduklarını, en çok sevdikleri ve sevmedikleri dersleri, varsa sıkıntılarının neler olduğunu, bana söylemek istedikleri bir şeylerinin olup olmadığını soruyorum. Görüşemediğim öğrencilerle haftaya görüşeceğimi belirttikten sonra verdiğim ödevleri kontrol ederek dersi tamamlıyorum

Öbür sınıfların ağırlığı matematik ve fen derslerine verdiklerini, Psikolojiye fazla ilgi göstermediklerini görüyorum. Ayrıca çok kötü bir Psikoloji ders kitapları var. O nedenle özellikle fen sınıfında derslerim biraz sıkıcı geçiyor. İyi bir sınıf olan Matematik sınıfını güdülemek için ödüllü sorular soruyorum, ödevler veriyorum. Bir seferinde ödülü hak eden bir erkek öğrenciye cumartesi günü öğleden sonra Kızılay’da söylediğim bir adrese gelmesini ve kendisine o adreste ödülünü vereceğimi söyleyince öğrencim kızarıyor. “Gelemez misin?” diye sorduğumda Kızılay’a hiç gitmediğini söylüyor. Şaşkınlığımı gizleyemiyorum. “O zaman ödül olarak kazandığın kitabı haftaya getireyim sana.” diyorum.

En güzel Psikoloji derslerini ise 5-B sınıfı ile yapıyorum. Hemen hepsi, verdiğim ön hazırlığı yaparak geliyor sınıfa. Açıklamalarımı dikkatle izliyor, sorduğum sorulara özgüven rahatlığıyla yanıt veriyorlar.

O yılın 10 Kasım’ında okulun en yaşlı öğretmeni olarak bana da konuşma görevi veriliyor. Alanda toplanmış olan ve her sınıfın sınıf öğretmeninin de sınıflarının başında bulunduğu alanda, her zamanki uğultu egemen. Sessizliği sağlayarak konuşmaya kararlıyım. Grubun önünde duran masanın üstüne çıkıyor ve herkesin susmasını bekliyorum. Herkesin gördüğü yerde sessiz durduğumu gören öğrenciler, bir anda susuyorlar. Konuşma metnimi işte o anda sunmaya başlıyorum. Sessizlik, konuşmam bitinceye dek sürüyor. Öğrenciler, belki de ilk kez sessizce dinliyorlar bir konuşmayı.

Öğrencilerime Zayıf Not Vermeden Öğretmenliğimi noktalıyorum
Dönemin son saatine dek öğrencilere ikinci yarıyılda emekliye ayrılacağımdan; dolayısıyla ikinci yarı yıl derslerine girmeyeceğimden söz etmiyorum. Dönemin son dersinde herkesin Psikoloji notunu okuyorum. Ancak mesleğimi eylemli olarak bitirmeye karar verdiğim bu son sınavda kimseye zayıf not vermeme kararı alıyorum, Gazi Eğitimdeki son yılımda da yaptığım gibi. Ancak en az 5 alamayanların notunu okurken, ikinci yarı yılda Psikoloji dersine şu kadar not borcu olduğunu söyleyerek, örneğin not olarak üç almışsa öğrenci, ikinci dönemde Psikoloji dersine iki not borcu olduğunu duyurarak asıl notunun üç olduğunu söylemiş oluyorum, üstü kapalı olarak.

5-B’den kimse 5’in altında not almıyor. İkinci yarıyılda emekli olacağımı, dolayısıyla kendilerinden ayrılacağımı son dersimde yalnızca 5-B sınıfına söylüyorum. Bunu söyler söylemez, sınıfta beklemediğim bir duygu kabarması oluyor. O Mamak çevresinin ezikliğini yaşayan kızların, sessizce gözyaşı dökmeye başladıklarını görüyorum. Erkeklerden birisi, öfkesini yüzüne de yansıtarak parmağını kaldırıp ayağa kalkıyor ve söz vermemi beklemeden, öfke yüklü ses tonuyla “Mademki bizi yarı yolda bırakacaktınız, neden bu kadar çok alıştırdınız bizi kendinize?” diye haykırıyor.

O anda ben de çok kötü oluyorum. Ağlamamak için kendimi güçlükle denetleyebiliyorum. Derin bir soluk alarak “Yeni gelecek öğretmeninize de alışırsınız. Sizden, derslerinize çok iyi sarılmanızı ve başarılı olmanızı, başarı haberlerinizi duymak istiyorum.” diyor ve kendimi sınıfın dışına zor atıyorum.

Yıllar geçecek, ben, 12 yıl Ankara’da kaldıktan sonra Foça’ya yerleştiğimde, o sınıfta benim ayrılacağımı duyunca sessiz gözyaşı döken çalışkan kızlardan biri olan Şerif, Facebook’tan beni bulacak ve bana kendini tanıttıktan sonra benim etkimle liseyi bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Rehberlik ve Psikolojik Danışma Bölümü’nü bitirdiğini ve aynı dalda doktora yaptığını, bir oğlu olduğunu ve Ankara’da özel bir kurumda çalıştığını yazarak beni derecesiz sevindirecek.

EMEKLİ OLUYORUM
Mamak Lisesi’nde bir yarıyıl (üç ay) çalıştıktan sonra, çok güzel anılarla, oradaki öğrencilerimden birçoğunun da gönüllerini kazanarak emekli oluyorum.

Daha önce oyun kurucularca gizlenen gerçek öğrenim durumum, emekliliğime esas 22 Mayıs 1985 tarihinde düzenlenip onaylanan Hizmet Belgesinde gün yüzüne çıkabiliyor. Burada öğrenim durumum (ilk girişte) İlköğretmen Okulu ve Çapa Eğitim Enstitüsü; görevde öğrenim değişikliği sırasında da “Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi” olarak belirtiliyor.

Mamak Lisesi Müdürlüğüne 1 Ocak 1985 tarihli dilekçe ile emekli olmak istediğimi; gerekli işlemin yapılmasını arz ederek çok sevdiğim öğretmenlikteki eylemli çalışmamı, istemeye istemeye noktalıyorum. Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığının 10 Nisan 1985 tarih ve 15608 sayılı kararı ile Ankara Mamak Lisesi Felsefe Öğretmeni iken 7 Şubat 1985 tarihinde, 1. Derecenin 4. kademesinden isteğim üzerine emekli oluyorum. 26 yıl 10 ay eylemli hizmet ile emekliliğime esas 1400+600 gösterge tutarı 92.000,-lira aylığıma karşılık, 1 Mart 1985 tarihinden itibaren 66.o87,- lira emekli aylığı bağlanmasına ve 12.500,- lira sosyal yardım zammı ödenmesine ve 2. 392. 000,-lira ikramiye tahakkuk ettirilmesine dair teklif onaylanıyor (38.722,019).

Daha önce MEB Mamak Lisesi Felsefe Grubu öğretmenliğine sürülmem sırasında uykularını kaçıracak vicdandan yoksun yetkililerin gizledikleri gerçek eğitim durumumun, burada yansıtılması zorunlu olduğundan Hizmet Belgemde belirtilmiş bulunuyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir