Feriştahın Gelsin Ulan!..

Feriştah, Perişte, Peri, Perihan

Feriştah’ı duymuşsunuzdur. Yiğitleşen ve birilerine diklenen yeni yetmeler uzaktan bağırırlar “sen kimsin ulan, feriştahın gelsin” diye. Kimdir peki Feriştah? Bunun, “Perişte” sözünün Anadolu Türkçesindeki şekli olduğunu biliyor musunuz? “Peri” adının da bunun evrilmiş, kısaltılmış hali olduğunu! Ya bunun “melek”, “en iyi, en üstün”, “iyilik meleği” gibi anlamlar taşıdığını ve herkesin bir koruyucu meleğinin, feriştahının olduğunu? Kendi Feriştahınızı tanıyor musunuz?

Peki, bunun bizim bir mitosumuz olduğunu biliyor musunuz?

15. yüzyılda yaşayan Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan’ın (ölümü 1466’dan sonra) Dürr-i Meknun (Saklı İnciler) adlı eserinde (s. 36-37) yerlerin yaratılışını anlatırken tamamen mitlerden kaynaklanan şu rivayetlere yer veriyor:

“…Hak te’alâ hazretleri bu yerleri yaratdı. Bu yerlere teskin vermek içün Hak te’alâ hazretleri bir Ferişte yaratdı. Yerin altına girdi. Bir elini maşrıkdan bir elini magripden çıkardı… Amma Feriştenin ayakları karar tutmadı. Hak te’alâ buyurdu Firdevs-i âlâ’dan murassa taş çıkardılar… Hak te’alânın emriyle taşı Feriştenin ayağı altına kodular. Ferişte karar tutdu. Bu kez taş karar tutmadı. Hak te’alâ emretti Firdevs-i âlâ’dan bir öküz çıkardılar. Kırk bin boynuzu var idi… Taşın altına kodular. Bu kez de karar tutmadı. Hak te’alâ bir taş yarattı… Hakkın emriyle ol taşı öküzün altına kodular, ol öküz karar tutdu. Be kez taş karar tutmadı. Ol öküzün boynuzları kıranlarına çıkmışdır. Ucu Arş’ın altına erişmiştir… Hak te’alâ bir ulu balık yarattı… Hak te’alâ ol balığın altında denizi yarattı. Pes ol balık taş altına girdi. Bu, cümle Ferişteyi taşı ve öküzü götürdü…”

Mealen şu: Tanrı dünyayı yaratmış ve onu boşlukta tutmak için Ferişteyi yaratmış. Ferişte dünyanın altına girerek onu kucaklamış. Ama Perişte’nin ayağı boşta kalmış, düşmeye başlamış. Bir taş yaratmış ve Ferişte’nin ayağının altına koymuş. Feriştenin ayağının altı sağlam olmuş ama bu kez taş yerinde duramamış, altı boş ya:) derken bir öküz yaratmış; kırk bin boynuzu olan. Öküz de basacak yer olmadığı için altı boş kalmış ve tutunamamış Bunun üzerine dev bir balık yaratıp onu da derya içine koymuş, böylece dünya yerine sabitlenmiş. Perişte böyle bir mite dayalı.

Feriştah, dünyayı kucağında taşıyan bir melek!

Tuhaftır, bu hikâyeyi ilkokuldayken bir Cuma namazı hutbesinde köyün geleneksel imamından dinlemiştim. Yanımda babama fısıldamıştım: “Hoca dünyanın boşlukta durduğunu bilmiyor, düzelteyim mi” demiştim, babam da “karışma” demişti. Vaazın sonunda “padişahımız ve halifemiz Abdülhamit” için de epey dua etmişti. Buna da şaşırmıştım. Padişahlık ve hilafetin olmadığını biliyordum. Meğer bizim imam dedesinden kalma eski bir vaaz kitabından anlatıyormuş! Sıddık dedeyi rahmetle anıyorum.

Yunan mitolojisinin ıcığını cıcığını çıkardı bizim Batı eziği şair-yazar takımımız. Kendi değerlerinin farkında bile olamadı. Tarihi bin yıl ancak geriye gidebilen İngilizlerin yazarları bile sonradan mitler üretiyor. Yüzüklerin Efendilerine bile bayıldı bizimkiler, ne tantanaydı öyle!

Tekrar dönelim Feriştah ya da Peri’ye. Kocası cephede ya da tarlada olan lohusa kadınlarımızı ve bebeklerini kötü ruhlardan, kötülüklerden kim koruyacaktı ki?  Her çocuğumuzun bir Feriştahı oldu. Anaları Feriştah’a / Peri’ye güveniyor, inanıyordu. Başka kime güvensin ki? Delidüzde devlet mi vardı, hak hukuk, adalet mi yoksa Alo 155 mi?

Anaları ve bebeklerini Feriştah korudu yüzlerce yıl.

Kızlarımıza “Peri”, oğullarımıza “Feriştah” da dedik. Perilere han bile bulduk, “Perihan”larımız oldu.

“Feriştahın gelsin”, “sen az gelirsin” diyen yiğit ne demek istiyormuş?

Kendini bir şey sanan okumuşlarımız ne kadar değerli, özel kavramımız varsa saldırıyor, kirletiyorlar. “Feriştahın fantezileri” adıyla kavramlarımızla dalga bile geçtiler.

Mankurtlaştırmadır,  olur… Yeter ki bilelim!

Feriştah’ı güzel bir müzik eşliğinde görmek ister misiniz?

Periste

Yabancı Dil Öğretiminde Sorunlar

Yabancı dil eğitimi ülkemizde maalesef hiçbir zaman istenen düzeye gelememiştir. Yıllardan beri öğrencilerimizin bir türlü yabancı dil öğrenemeyişi tartışma konusu olmuştur. Her kafadan bir ses çıkmış, uzmanlar ve uzman olmayanlar kendi görüşlerini beyan etmiş ama bir türlü sağlıklı bir neticeye ulaşılamamıştır. Meşhur birkaç üniversite hariç üniversitelerde dahi bu sorun tam olarak çözülememiş ve şu önyargı halkımızın kafasına yer etmiştir: Türkiye’de asla yabancı dil öğrenilmez. Yabancı ülkelere gitmek ve dünyanın parasını dökmek gereklidir. Peki, neden bu soruna bir türlü çare bulunamıyor? Çünkü sorunun kaynağı bilinmiyor. Bir hastalığa çare bulmak için ilk önce onu teşhis etmek gerekir. Daha sonrada bu teşhisi koyan doktor veya doktorların bu tedaviyi uygulaması gerekir. Ülkemizde henüz bu soruna henüz sağlıklı bir teşhis konulabilmiş değil. Peki nedir bu sorun? Bir İngilizce Öğretmeni olarak elimden geldiğince açıklamaya çalışayım: İlkönce şunları  saptayalım:

1-) Yabancı dili kime öğretiyoruz?

2-) Yabancı dili neden öğretiyoruz?

3-)Yabancı dili nasıl öğretiyoruz?

1- YABANCI DİLİ KİME ÖĞRETİYORUZ?

Yabancı dili kime öğretiyoruz? Yabancı dili bütün öğrencilere, yani her kesimden, ihtiyacı olsun veya olmasın, yaşadığı şartlar buna uygun olsun veya olmasın herkese ama herkese öğretmeye çalışıyoruz. İnsan doğasında bir özellik vardır bunu eğitimciler iyi bilir fakat uygulayamaz. İnsan sadece ihtiyacı olan ve ilgi duyduğu şeyi öğrenir. Birçok bölgemiz vardır ki yabancı dil burada yaşayan insanlar için hiçbir şey ifade etmemektedir. Bununla ilgili yaşadığım bir olayı aktarmak istiyorum.

Görevimin ilk yıllarıydı ve Bolu ilinin kırsalında bir ilköğretim okulunda çalışıyordum. Fakat öğrencilerin seviyesi o kadar geriydi ki değil İngilizce öğrenmek birçoğu 7. 8. sınıfta olmasına rağmen doğru dürüst okuma-yazma bilmiyorlardı. Ailelerin sosyo-ekonomik durumu çok düşüktü. Çocukların evlerinde okuyabilecekleri kitap, dergi, gazete hiçbir şey yoktu. Bırakın İngilizceyi Türkçeyi bile zor konuşuyorlardı ve birçoğu açlık çekiyordu. Hatta hiç unutmuyorum açlıktan bir deri bir kemik kalmış bir öğrencim bana “öğretmenim iki gündür bir şey yemiyorum, ayakta duramıyorum demişti. Şimdi soruyorum sizlere bu çocuk için yabancı dilin ne anlamı olabilir. Kısacası dersin ve okulun ne anlamı olabilir? Bir başka öğrencimde şu soruyu sormuştu: Öğretmenim ben çiftçilik yapıyorum, İngilizce öğrenip ne yapacağım, ineklerle mi konuşacağım? Onun ve diğerlerinin tek derdi karnını doyurmaktı. Evet gene aynı süreç işliyordu ve insanlara deli gömleği giydiriliyordu. Biz bu çocuklara İngilizce, Tarih, Matematik vesair dersler öğretmek için kendimizi parçalıyorduk. Şöyle bir empati kurmaya çalışalım: İşsizsiniz, evsizsiniz ve açlıktan can vermek üzeresiniz, birtakım adamlar geliyor ve size diyor ki, gelin sizin için bir program hazırladık, bu programa katılırsanız gelecekte bir işiniz olacak ve rahat edeceksiniz, sizi bir yere kapatıyorlar ve hayatla hiçbir alakası olmayan veya size o anda öyle gelen birtakım bilgileri kafanıza doldurmaya çalışıyorlar. Bu arada size Aborjin dili öğretmeye çalışıyorlar. (Sizin bir aborjinle karşılaşma ihtimaliniz ne ise onların da bir İngilizle karşılaşma ihtimali o kadardır) Karnınızın aç olduğunu söylediğiniz zaman ileride doyacağını söylüyorlar. Bu ilerisi de en az 8-10 yıl sonrası.  Ne düşünürsünüz? Ne hissedersiniz? Lütfen hayalinizde canlandırmaya çalışın. İşte o insanlarda aynen bunu hissediyorlar.

2- YABANCI DİLİ NEDEN ÖĞRETİYORUZ?

Bu soruda öncekiyle yakından ilintilidir. Bu sorunun cevabına geçmeden önce gene bir hatıramı anlatayım. Yazları bazen Antalya’ya gideriz. Bir gün burada sahilde geziyorduk Kaleiçi tarafına doğru ilerlerken karşımıza birtakım sokak satıcıları çıkmaya başladı. Etrafta bir hayli de turist vardı. Satıcıların bazıları yaşları küçük çocuklardı ve turistlere bir şeyler satmaya çalışıyorlardı. Her dilden konuşuyorlardı. Simitçi bir çocuk dikkatimi çekti. Yanına gittim ve kaç dil bildiğini sordum. Abi, birkaç tane biliyorum dedi. Turistlerle anlaşacak kadar İngilizce ,Almanca, Fransızca ve Rusça  biliyordu. Peki bu çocuğa kim öğretmişti. Tabiî ki hiç kimse, ihtiyacı olduğu için kendisi öğrenmişti. İşte insanoğlu sadece ihtiyacı olan şeyi öğrenir. Kars’ta yaşayan bir insana ne kadar yüzme öğretebilirsiniz? Ama Fethiye’de yaşayan hemen hemen herkes yüzmeyi bilir. Çünkü ihtiyacı vardır? Burada eşitlikten bahseden bazıları şu soruyu sorabilir: Kars’ta yaşayan bir insanın yüzme öğrenmeye hakkı yok mu? Var elbet ama ne zaman? O da bir gün Fethiye’ye gelirse ve ihtiyaç hissederse öğrenir. Velhasıl kelam günlük hayatta hiçbir şekilde kullanılmayacak olan yabancı dil yüz sene ders verilse öğrenilemez.

3- YABANCI DİLİ NASIL ÖĞRETİYORUZ?

Eski nesillerin çoğu bilir, okullarda okutulan bir İngilizce kitabı vardı: An English Course For Turks. Yani namı diğer Mr. Brown ve Mrs Brown’lu kitap. Bu kitap içerik ve metod olarak tam bir rezalet ve ilkellik örneğiydi. Peki, bu kitap ne kadar okutuldu biliyor musunuz? Tam 45 yıl. Evet, 45 yıl 2 belki 3 nesil bu kitapla okudu. Bu kitap nesillere hiçbir şey öğretmedi ama ne hikmetse bu kitaptan asla vazgeçilmedi, sonra da insanlar çocuklarımız neden yabancı dil öğrenemiyor diye sordu. Şu andaki kitaplar da bir parça iyileştirilmiş olmakla beraber çok iyi değiller. Bir defa öğrencinin seviyesine uygun değiller. Dilleri çok ağır ve sıkıcı. Birçok edebi ve bilimsel terimler mevcut, Günlük konuşma diliyle pek bir alakası yok. İçlerinde öyle cümleler var ki değil bunların İngilizcelerini, Türkçe çevirilerini bile söylemek çok zor. Bu iş yeni Türkçe öğrenmeye başlayan bir yabancıya M. Akif Ersoy’un eserlerini öğretmek gibi bir şey. Öğrenci daha merhaba, ne haber, ne yapıyorsun demeyi öğrenmeden ona mişli geçmiş zamanın hikâyesini öğretmeye çalışıyoruz. Hâlbuki yabancı dil öğretim metodunda natural acqusition (doğal edinim) diye bir kavram vardır. Buna göre bir çocuk kendi anadilini öğrenirken çevresinden duyarak ve taklit ederek öğrenir. Yabancı dil de bu durum tam olarak gerçekleştirilemez. Ancak metot mümkün olduğunca buna yakın olmalıdır. Cümleler yalın, basit, kısa, doğal ve günlük hayatta kullanılan cümleler olmalıdır. Ayrıca kullanılan her cümlenin bir bağlam içerisinde geçmesi gerekir. Yani bir anlam ve mantık bütünlüğü olmalıdır.  Her cümle bir olaya denk gelmelidir. Bunun için basitten başlayan öğrencilerin seviyesine uygun filmler yapılmalı ve  öğrenciler doğal ortam içerisinde dilin nasıl kullanıldığını görmeli ve duymalıdır. Ayrıca mümkün olduğu kadar çok pratik yapılmalıdır. Bunun için de o dili ana dili olarak kullanan insanlarla temas yararlı olacaktır. Ayrıca öğrencinin seviyesine ve ihtiyaçlarına uygun olan programlar öğretmenler tarafından yapılmalıdır. Bizdeki durum şuna benziyor. Bir doktor hastayı muayene ediyor, teşhis koyuyor fakat tedavi edici ilacı veremiyor. Çünkü amiri olan hastane müdürü veya başhekim buna izin vermiyor ve hayır diyor bu işi ben bilirim diyor ve değişik illetlerden muzdarip olan bütün hastalara aynı ilacı veriyor. Peki, soruyorum bu şekilde bir hastanın tedavisi mümkün müdür?

Kısaca özetlemek gerekirse yabancı dil öğretimini dershaneler gibi profesyonel eğitim kurumları yapmalı ve insanlara ihtiyacı oranında gerekli olan bilgiyi doğru bir metot ile vermelidir. Aksi takdirde yabancı dil eğitiminde bir arpa boyu yol gidemeyiz. Son olarak da iş dünyasıyla  yakın iş birliği yapılmalı ve iş dünyasının ihtiyaçlarına göre eğitim şekillendirilebilmelidir. Ayrıca öğrenilen yabancı dil mutlaka çeviri, simultine  çeviri, turizm rehberliği, dış ticaret ve tıp gibi alanlarda da aktif olarak kullanılmalıdır. Yabancı dil öğretmenleri de iş dünyasıyla bağlantı halinde olmalı ve bu alanlarda çalışıp kendi birikimlerini ve deneyimlerini öğrencilerine aktarmalıdırlar. Aksi halde gerçek hayattan uzak ve özgür olmayan bir eğitim hiç kimseye fayda sağlamayacaktır.

Zindanda Uçmak

NOT: Bu yazı, Mersin Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü 3. sınıf yazma eğitimi dersinde yuvarlık masa yazarlığı yöntemine bağlı olarak 10 dakikada yazılmıştır. Ben yazının sadece ilk cümlesini (Ben, bugün bir kuş gördüm.) verdim. Her öğrenciye 1 dakikalık yazma süresi verilmiştir. Bir dakikalık sürede, öğrenciler yazdıklarını diğer arkadaşına devretmiştir. Yrd. Doç. Dr. Namık Kemal Şahbaz

Ben, bugün bir kuş gördüm. Kanatları yanmış ve artık özgürlükle tüm bağlantısı kesilmişti. Gökyüzü onun için ulaşılmaz bir yer olmuştu. Belki de sonsuz olan bu evrende koskocaman bir zindan olmuştu gökyüzü. Nasıl oluyor da hacimce bu kadar geniş olan gökyüzü zindan olabiliyordu?

Kuşun gözlerinde yılların yorgunluğu ve hüznü vardı. Kanatlarını çırparken duyduğu sonsuz acı, onu, yıllar önce yakılan bir otel odasına çağırıyordu inadına. İnsanlık yanıyordu, tarihimiz, kültürümüz yanıyordu. Farklılıklara saygı duyarak, her renkten insanın olduğu bu gökkuşağı ülkemde birlikteliğimiz bir otel olmuştu ve yanıyordu. Kimse bu çığlığı duymuyordu ama o yangının dumanı arasında kalmış, o acıyı solumuş, insanoğlunun külleriyle kararan gökyüzünden ciğerlerine havayı çekmiş, kanatlarını o yangında kaybetmiş olan bu kuş duyabiliyordu. O gün acı kusmuştu yeryüzü, gökyüzü… İnsanlar bu acıyı, bu çığlığı duymuyordu belki ama bir kuş bile bu insan kırımını, insanın insana düşmanlığını, bu vahşeti tüylerinin diplerine kadar hissetmişti.

Yıllar geçiyordu insanlar bu acıyı unutuyordu ya da unutmaya çalışıyordu ama bu acıyı yaşayan, o mahşerde sevdiklerini kaybedenler tıpkı bu kuş gibi yüreklerinin derinliğinde hep o anı yaşıyordu. Tüten her duman, atılan her çığlık ve bu yeryüzünün en ücra köşesinde bile çekilen her acı, onlara yiten canları, yanan Sivas’ı hatırlatıyordu. Bugün bunlar unutturulmaya çalışılıyor ama geride kalanlar, insan olmaktan başka hiçbir suçu olmadığı için yananların yakınları, dostları, evlatları bunu asla unutamayacak. Bir kuşa gökyüzünü zindan eden bu yangın, geride kalanlara da hayatlarını zindan etmişti çünkü o gün orada iş işten geçtikten sonra söndürülen ateşin dumanı hâlâ tütmektedir insan olanın yüreğinde…

Ben Sivas’ta kanatları yanan bir kuşum. O gün biri çıkıp “Alevi tutuşturanlara çok şükür bir şey olmadı” dedi. Bugün biri “Vatana, millete hayırlı olsun” diyor. Hayırlı olsun gökyüzü zindan bize!

 

13 Mart 2012 – Sivas Davası’nın Zaman Aşımına Uğratılmasından Birkaç Saat Sonra

 

YAZANLAR

Ramazan Oğuz

Hüseyin Kaçmaz

Recep Yapran

İbrahim Akay

Ebubekir Uçar

Hüseyin İrmak

Sinan Mirioğlu

Ahmet Coşkun

Selim Devecioğlu

Kadınsı Yansımalar – 7

Son günlerde annesinin kurduğu cümleler: “Kızım ne okudun, ne çalıştın, ne de isteyenlerini beğendin! Bu gidişle halin ne olacak çok merak ediyorum, yaşın geldi de geçiyor, evde kaldın be evladım. Bak Emine’nin Gülistanı da evleniyor, akşama sabaha söz keseceklermiş!” kalıplarından ibaretti. Sürekli aynı baskı ve aynı can sıkıcı hengâme hâkimdi eve. Armudun sapı üzümün çöpü felsefesini benimsemiş olan Nazenin otuz beşini sürüyordu. Balkon-cam-mutfak üçlemesiyle hayatı iyiden iyiye sıkıcı bir hal alıyordu. Aslında kendine kalsa belki de bu kadar takmayacak, kız arkadaşlarıyla toplaşıp çekirdek çitleyerek izlediği ve sonrasında bolca yorum yapıp, gerçek gibi kabullendiği diziler keyfine keyif katacaktı. Ancak anne dırdırları dayanılmaz bir hal almıştı. Gözleri daldı, kendince çok değil üç-beş sene evveline gitti… Gerçek ise üç-beş değil, beş-on belki de asırlar evveliydi… Evlenip çoluk çocuk sahibi olacak kadar uzak, kocaman bir asır…

Adı gibi nazlı niyazlı, çıtı pıtıydı. Okumayı fazla sevmez, daha çok liseyi bitirip zengince bir koca bulmanın düşlerini yaşardı. Şımarıktı, bazen bencil, bencilliğinin altında ise hiç de sıradan olmayan, sözcükleri okka gibi yüreklere oturttuğu bir ukalalığı vardı. Ama sonuç olarak, tüm gelgitleriyle yaşanılası insandı Nazenin…

Yaşadıkları kasaba inanılmaz güzellikteydi. Dağ ile denizin ortasına sıkışmış bu cennet köşe zeytin ağaçları ve mis gibi kekik kokusuyla sarmalanmıştı. Dedikodusu çok boldu kasaba halkının, “kim, kiminle, nerede, ne zaman, nasıl, ne yapmış?” soruları art arda cevaplandırılırdı dost meclislerinde. Hangi aile, nasıl yaşardı? Kimin oğlu, ne iş yapardı? Gelinlik kızlar hangileriydi? Falanca geçen kabul gününde ne giyip ne takmıştı?

İşte böyle bir yerde, elinden gelenin en güzelini yaşamaya çalışan Nazenin, küçücük dünyasına neşe ve güzellikleri sığdırmalıydı. En muhteşem zevki okulu kırıp, arkadaşlarıyla kasaba parkına kaçmaktı. Hali hazırda kasabalının özel günler ve bayramlar dışında pek uğramadığı bu park gençlerin kaçamak yeri olmuştu. O yıllarda dostluklar da arkadaşlıklar da masumdu aslında. Sevgili olmak demek el ele tutuşmak, belki de üç beş öpücükle buluşmak demekti. Aslında parktaki ağaçların ya da ufacık çay bahçelerindeki sandalyelerin, masaların dilleri olsaydı da, acemice kazınmış kalpler içerisindeki isimleri, umutlarını ve sevdalarını anlatabilselerdi…

Nihayet zar zor liseyi bitirip diplomayı aldı Nazenin. Ardından da annesiyle beraber eş dost akraba ziyaretlerini meşgale edindi. Esas amacı kendini göstermek, denk gelirse ve de sağın solun tavsiyesiyle iyi bir evlilik yaparak, güzel bir yuvaya ulaşmak, çoluk çocuğa karışmaktı. Talipleri yok değildi… Her biriyle görüşüp tanımaya çalışıyor, amacının evlilik olduğunu üzerine basa basa tekrarlayıp duruyordu. Gençti, güzeldi, elinden ev işi gelirdi, eh bunca meziyeti varken de kendini olabildiğince ağırdan satmalı ve en iyi adayla evlenmeliydi. Üstelik bu zamanda el değmemiş gonca güldü, kolay mıydı böylesi kız bulmak? Tamam, çıkmıştı iki üç delikanlıyla, ama o kadardı. Hem gencecik, işsiz güçsüz yeniyetmelerle ne işi olurdu onun? Gelgeç işlere, gelgeç bir gönülle karşılık vermiş, yaşıtları fıldır fıldır oynaşırken o hep ağırdan almış, asaletinin hakkını vermişti! Onun istediği zengin ve yakışıklı bir koca bulup evinin hanımı olmaktı.

Ancak gel gelelim bir türlü aradığı prens karşısına çıkmadı. Zaman ilerledikçe çeyizlerini koyacak yer bulamaz oldu. Ara sıra tozlarını almak veya düzenlemek için çıkarıyor, baktıkça içi gidiyordu. “Ne yani, içimi kıpır kıpır edecek adam gelmediyse suç benim mi? Üstelik evlenmiş olmak için evleneceğime otururum daha iyi” diye düşündü…

Bardağın dolu tarafından mı bakmalı, yoksa boş tarafı mı alıp incelemeli? Gerçek anlamda istemeden evlenmeli mi, yoksa o meşhur prens mi beklenmeli? Belki de kısmet demeli? Diğer taraftan herkes mutlaka evlenmeli mi?

En güzeli hayatı olağan akışında yaşamak bana kalırsa! Ama kendine gereken değeri vererek yaşamak olmalı bunun adı. Yani hayatımda bir erkek yoksa da ben mutlu olmayı başarmalıyım. Kendime meşgaleler bulup, kendimi geliştirebilir hatta gerçekleştirebilirim. Ne bileyim kurslara gidip meslek sahibi bile olabilirim. Belki de eğitimime devam ederim. Bu hayat benim, ben güçlüyüm, ben değerliyim!

Komplekslere girmek de manasız. “Beni ne doktorlar mühendisler istedi” yerine “ben aradığımı hala bulamadım” diyebilmeliyim. Adını siz koyun! Kız kurusu olsam da olmasam da benim için en önemlisi mutlu ve huzurlu olmam. Tek bir kaybım olabilir: Çocuk sahibi olamamam. Varsın olmasın, gücüm yeter belki de günün birinde evlat edinirim. Seçimlerim benim, dedim ya hayat da benim! Bırakın “kız kurusu”, “evli”, “eşli-eşsiz”, “çocuklu-çocuksuz” ayrımlarını, insanları istediğiniz kalıba sokma çabalarını. Yaşamlarınıza bakın, seçtiğiniz ya da seçilmiş yolunuzda, önce kendinizle sevgili olmayı başararak mutlu olmaya uğraşın.

Sevgilerimle…

 

Düşmeyen Yağmurlar

Hüzünlü bir gece daha düştü payıma yaşamdan

Ne akarsular gibi coşkun, ne de göller gibi durgunum
Ne olacak sabırsızlıkları var,
Ne gelinir, ne gidilir yollar önümde
İkisi arasında kalanlardanım
Payıma düşeni yaşarım

Mevsimlerin yorgunluğu ayaklarıma vurdu
Kışı ayrı, yazı ayrı son bahar
Düşmeyen yağmurların bağırtısı kulaklarımda
Yolların ayrımlarını anımsatan

Yürekli çocukların isyanları dolaşıyor yine
Birdaha yalnızlık vurdu kendini kapıma
Sanki hep, sanki çok, sanki beni çağırıyor yine
Al diyorum artık, al ve git beni, geri dönme
Artık yolların ayrımındayım,
Beni bırakmayan yalnızlığımla

Sadece İstiyorum Aslında

Yozlaşmış bir hayatı paylaşıyorum ruhumla. Sessizce, yavaş ve derinden eridiğimi hissetsem de gözyaşlarıma saklıyorum içimdekileri. Bazen kaçıp gitsem diyorum, sonra kendimden gidemedikçe ne anlamı var deyip devam ediyorum yaşamaya, hayatın orta yerinden.

 

Yabancı bir korkak oluyorum kendime karşı. Konuşmuyorum içimdeki çocukla. Üstelik onun da benimle konuşmasına izin vermiyorum. İnsan kendine küsünce hayata da küsüyor aynı zamanda… Kaybettiğim şeyleri hatırlayıp kazanacağım şeylere engel oluyorum. Aslında kendim için yaptığım tek şey nefes almak oluyor. Üşüyorum, sıcak yaz günlerinde bazen de sıcak oluyor soğuk buzdan odalar… Canımın yandığını hissediyorum. Çöle düşmüş Mecnun gibi, dağları delen Ferhat gibi çaresiz düşüyorum üstelik beni bekleyen ne Leyla’m var ne de Şirin’im… Yusuf gibi kuyulardayım sanki ama inancım yok yanıma yoldaş olan… Sessizlik istiyorum, kalabalıktan sıyrılmak boş bir hayali düşlemek istiyorum. Pazara çıkıp bir elma alıp koca tüm bir para vermek istiyorum pazarcıya. Mahallenin en huysuz teyzesinin ziline basıp kaçmadan ben çaldım, öylesine hem de, demek istiyorum. Trafiğin ortasında arabamı bırakıp kaçmak istiyorum, asansörü çağırıp merdivenleri kullanmak istiyorum, kendimle saklambaç oynayıp nereye saklandığımı unutmak istiyorum.

Yaşamak istiyorum aslında sadece biraz uzak biraz sessiz biraz da elma şekeri gibi; yumuşak gibi görünüp sert kabuklarım olsun istiyorum. Duvarlarım yıkılmasın, yaşama karşı duruşum bozulmasın. Aslında kendimi bulmak, içimdeki çocukla barışmak istiyorum hatta tek dostum o olsun bana hiç yalan söylemesin, beni yanlış yollara sevk etmesin ve bir de kapatırken gözlerimi nefes almaya cananım olsun elimi tutsun ve arkamdan el sallasın istiyorum…

Mutsuzluk Üzerine

Mutluluk ve mutsuzluk… İnsanların, uğrunda neler neler yaptığı bir ikilem. Mutlu olmak ister, olacağına inanır, çabalar, yıpranır ve mutsuz olur. Nedir bu mutluluk? Nedir insanların böylesine yakasına yapışıp da bırakmadığı, uğrunda nice zûlümler çektiği ve çektirdiği şey?

Herkesin kısa olduğu bir odada kimse kısa değildir. Aynı şekilde, herkesin uzun olduğu bir odada kimse uzun değildir. Zıtlıklardan biri yoksa diğeri de yoktur. Zıtlıklar, Hinduizm’den Zerdüştüğe ve hatta Rene Dekart’a kadar çeşitli kadim dinlerin, ahlâkçı felsefe okullarının ve klasik felsefecilerin vurguladığı bir konu olmuş. Sıcak ve soğuk; güzel ve çirkin; acı ve haz; ve elbette mutluluk ve mutsuzluk…

İnsanları mutsuz eden tek şey yanılgıdır. Bu yanılgı iki temel parçaya ayrılır; biri umut, diğeri ise mukayese.

“Doğuştan gelen tek yanılgı vardır. O da mutlu olmak için burada olduğumuzu sandığımızdır.”

– Artur Şopenhaur

Birinci etmen: Umut

İnsanlar, bir gün mutlu olabileceğine inanırlar. Dahası, mutluluğun varlığına inanırlar. Köklü dinlere ve ahlâkçı felsefelere gülüp geçerler, ama mutluluğun varlığına inanırlar. Mutluluk düşüncesi bir masaldan, mitolojiden veyahut bir bâtıl inaçtan farklı mıdır ki. Kimi gördük mutlu? Kimi duyduk? Nereye baksak hiçbir yerde mutlu bir insana rastlamazken, rastlayana da rastlamazken, noel babaya inanır gibi mutluluğa inanırız.

İkinci etmen: Mukayese

“Herkes mutlu”, “Millet eğleniyor”, “Falancalar oh ne rahat yaşıyor”, “Adam keyif çatıyor”, “Kıza bak! Zevkten kudurmuş.”

Bütün bu cümleler bizi mutsuz eder, çünkü başkalarının mutlu olduğunu zannederiz. Aynı deneyimleri yaşayamadığımız için kendimizi mutsuz, yani zavallı hissederiz. Hayır, “onlar” mutlu değiller! Sadece mutluymuş gibi tavır sergiliyorlar. Biz de onların tavırlarına, görünüşlerine aldanır ve “Başkaları mutlu, ben neden mutsuzum” deriz. Oysa kimse mutlu değildir. Buna inanmak çoğu zaman zor oluyor ama insanların mutlu olduğuna dair hiçbir temel bulunmamaktadır. Bilimsel yöntem, deney ve gözlemden bilgi ediniyorsa; gerek bizim gerek önceki kuşakların yaptıkları deney ve gözlemler, mutluluğun olmadığı bilgisini defalarca iletti bize. Kendimizde mutluluğun olmadığını hissederiz, ama başkasındaki mutluluğun olmayışını hissedemeyiz. O nedenle başkalarının mutlu görünüşü bizde kıskançlık yaratır. Halbuki, biz mutluluk deneyimine sahip olmadığımız gibi başkaları da böyle bir deneyime sahip değildir; çünkü böyle bir şey yoktur bile.

“Mutlu bir hayat olanaksızdır; insanın başarabileceği en iyi şey kahramanca bir hayattır.”

– Artur Şopenhaur

Gözümüzde canlandıralım: Bir dağın başındaki bir manastırda yaşıyoruz. Herkes hemcinsimiz ve manastırdaki herkes hayattan el etek çekmiş durumda. İnsanlar sadece manastır için gerekli işleri yapıyor; su getirmek, odun kırmak, vs. Kalan zamanlarını da ibadete ve dini çalışmalara harcıyorlar. Eğlence adına hiçbir şey yok. Herkes iffetli ve dindarca yaşıyor. Dünyada başka türlü yaşayan insanların olmadığını düşünelim. Bu durumda, yukarıdaki tahrik edici cümleler aklımıza bile gelmez. Bizi kışkırtacak bir şey olmadığı için de kendimizi birer zavallı gibi hissetmeyiz. Yani başkalarının mutlu olduğu yanılgısına kapılmayız. Dahası, kendimizi mutsuz hissetmeyiz. Mutluluğun var olmadığını fark edersek, mutsuz da olamayacağımızı fark ederiz. Dolayısıyla, sunî bir şey olan mutsuzluk düşüncesini kendimizden uzaklaştırarak, kendimizi birer bedbaht, zavallı, ezik, güçsüz, mağlup, aşağılık olarak hissetmeyiz.

Mutlu olmak için “mutluluğun sırrı” başlığı altında bir takım formüller verilir. “Mutluluğa giden 10 yol”, “Mutlu insanların kuralları”, vs. Hem de “Uzmanlara göre…” diye başlarlar cümleye. Demek mutluluğun uzmanları da varmış(!). “Mutluluk uzmanları”nın ileri sürdüğü maddelerin birini, bir kısmını, ve hatta tümünü yerine yetirmiş onca insan var. Geçmişte de olmuş, bugün de var. Ya basında görüyoruz böyle insanları ya da günlük hayatımızda. Ama görmediğimiz bir şey var; mutluluk. Mutluluk iksirini içmiş insanların yüzünde, hayatında, kalbinde mutluluk görmüyoruz. Ama o adamlara sorsanız kendilerini mutlu ilân ederler. Çünkü uzmanların iddia ettiği o güçlüklerin hepsine katlanmış, hepsinin üstesinden gelmiş, hayatını uğrunda harcamış, daha neler neler feda etmiş… Şimdi de kalkıp “Hayır, hâlâ mutsuzum” derse toplumun kendisine “budala” demesinden korkuyor. Dahası, toplumun ağzını sulandırmak ve toplumda yüksek bir yer edinmek hoşuna gidiyor. Yani, mutluluktan hiçbir eser olmasa da “Ben bunu başardım”, “Ben mutluyum” gibi sözler sarfedip, ona göre sunî tavırlar takınıp toplumun beğenisini kazanmak hoşuna gidiyor. Toplumun ilgisini çekiyor, beğenisini kazanıyor ve toplumda galip pozisyonunda olmanın hazzını deneyimlemek istiyor. Bu da ne anlama geliyor? “Uzmanlar haklıymış” dedirtiyor insanlara.

Mutluluk yoksa mutsuzluk da yoktur! Kendimizi mutsuz zannedip, kendimizi birer zavallı olarak görmemizin de akla uygun bir anlamı yok.

– Mutluluğa inanmak hayatımızı nasıl etkileyebilir?

İnsan, inancı doğrultusunda yaşar. Mutluluğun varlığına inanan, mutlu olmak için çaba sarfeder. Oysa, mutluluk olmadığı için hayal kırıklığına uğrayıp, daha da hırçınlaşarak, daha kurnaz, vahşi ve git gide vicdansız bir şekilde mutluluğun peşine düşer. Elde edemez ve daha da fazla ahlâksızca tavır ve davranışlar sergiler. Artık öyle bir safhaya gelir ki, çılgınca her şeyi yapar. Böyle bir şahıs, hem kendisini yıpratır hem de çevresindekilere zarar verir. İşin ilginç tarafı, böyle insanların, günlük hayatımızda karşılaştıklarımızın yüzde yüzünü oluşturuyor olması (istisnalar kaideyi bozmaz). Dünyanın hâli de böyle değil midir zaten?

– Mutluluğa inanmamak baştan teslim olmak değil midir?

Elbette öyledir. Noel babaya inanmamak ve böylece onun yeni yıl gecesi bize hediye getireceğine dair umut taşımamak gibi… Diğer bir deyişle, boş umut ve beklentilerle yaşamamaktır.

– Mutluluk denen bâtıl inançtan kurtulmak bize ne kazandırır?

Mutluluktan ümidini kesen sükûnet bulur. Mutluluğun peşinde koşan ise sükûnetten mahrum kalır. Tatminsizlik ve hayal kırıklığı onun peşini bırakmaz. Sükûnet bulanıysa, hayat, kolay kolay sarsamaz. Sarsılsa bile, o kişi, kolayca yıkılmaz. Öte yandan, mutluluğa inanan, beraberinde mutsuzluğa da inanmış olur. Mutluluğu deneyimleyemediğine göre de mutsuz olduğu hissine kapılır.

– Mutluluk uğrunda yılmadan savaşanın sonu ne olur?

Büyük bir hayal kırıklığı ve hüsrandan başka bir şey olmaz. Kendisine mutluluk bahşedeceğine inandığı bütün nesnelerin ve deneyimlerin peşinden koşar bir ömür boyu. Her seferinde yıkıma uğrayıp, sonunda o da mutluluktan ümidini keser, ama artık yaşlanmış, yıpranmış, ve hayatını neredeyse tümden harcamıştır. Sükûneti deneyimleyecek zamanı ve gücü pek kalmamış olur. Çoğunluk ise, mahvolmuş hayatlarının sonunda bile mutluluk hayalinin önünde hâlen birer dilenci gibi diz çöküp yakarışlar sunar. İşte zavallı böyleleridir, yoksa, mutluluğa inanmayanlar değil! Üstelik, bu mutluluk savaşçıları sadece kendilerini mahvetmekle kalmaz, çevrelerindeki insanların da hayatını zehir ederler. Hatta, güçlü mevkilerdelerse, büyük kitlelerin hayatını murdar ederler.

Yani yılmadan savaşmak, şeref sayılsa da işin aslı böyle değil. Çünkü neyin uğrunda savaştığına bağlı. Teröristler de yılmadan savaşırlar. Firavunlar(!), petrol uğrunda yılmadan savaşırlar. Ancak, onların savaşı onlara şeref getirmez. İnsan, doğasına uygun şeyler dışında, bütün savaşları boşuna verir. Nedir bu doğa? Evrenin karakteri! Doğa, bedenlerimizin hem dışındadır hem de içinde. Evren her yerde hazır ve nâzır olduğu için doğa da öyledir. O nedenle içsel doğa ile dışsal doğa arasında hiçbir ayrım ve çelişki de yoktur. Hatta, doğa, iç ve dış diye ayrılamaz bile, çünkü doğa birdir! Doğaya uygun savaş dışındaki bütün savaşlar şiddet ve vahşet doğurur. Nitekim, dünyanın hâli öyledir de.

“İnsan her zaman dışa döner, mutluluğun kendisinin dışında olduğunu düşünerek. Sonunda içe döner ve kaynağın, içinde olduğunu keşfeder.”

– Soren Kierkegaard

Bir insanın hayat görüşünü bilmek isterseniz, mutluluğu nasıl tanımladığını sorun…

 

Sosyal Medya Ve Kelime Serveti

Bugünlerde düşünmenin çeşitleri, dillere pelesenk olmuş durumdadır. Yaratıcı düşünme, eleştirel düşünme, analitik düşünme, yansıtıcı düşünme, sezgisel düşünme, kuşkucu düşünme… Düşünme, algılama ve kişinin çevresiyle özel bir şekilde ilişki kurmasını sağlar. Peki düşünürken insanların sahip olduğu kelime dağarcığı neden konuşulmaz. Nitekim kelimelerle düşünür, hayatı bildiğimiz kelimeler çerçevesinde algılar, yorumlar ve değerlendiririz. Kelime serveti yaşamımızın bu kadar içindeyken biz eğitimciler, işlenmeye hazır olan öğrencilerimizin kelime serveti oluşturmalarında ne kadar etkili oluruz, neler yapabiliriz?

Bütün bu soruların cevabı aslında birer eğitimci, anne ya da baba olan bizlerin ne kadar zengin bir kelime serveti olduğuyla ilgilidir. Öğrencilerimiz ya da çocuklarımız çoğu zaman bizlerin kullandığı kelimeleri anlamak, bize ayak uydurmak için araştırır, sorgular ve okurlar… İyi bir model olmak, çoğu zaman dimağları henüz tam şekillenmemiş bireyler için hayata açılan altın bir kapı vazifesi görür. Dolayısıyla bizlerin birer eğitimci ve aile olarak okuması, kelime servetini zenginleştirmesi ve bunları yaşamımızda kullanması zorunluluktur. Örnek birey olmak için öğrenciye direktifler vermek yerine bunu önce kendimizin yaşaması ve kelime servetinin bireylerin düşünme becerilerine ne denli etki gösterdiğini öğrencilere somut olarak  göstermek mecburiyetimiz vardır.

Yaşadığımız an, bilgiyi beceriye dönüştüren, yeni ve farklı olanı ortaya koyabilen bireylerin toplumsal popülaritesini artırdığı bir zamanı göstermektedir. Bu gerçek, bireylerin farklılık gösteren, standart olanın üzerine çıkabilen, özel ve ihtiyaç duyulan bireyler olduğunu görmek açısından yeterlidir. Bu nedenle öğrencilerin bilgi toplumlarında teknolojik çağa ayak uydurabilen bireyler olması yaşamsaldır. Bunu sağlamak yeni kelimeleri fark etmek ve işlevsel kullanmakla mümkündür.

Bir öğretmen olarak öğrencilerimize örnek oluşturmak adına her türlü araç gerecin uygun kullanımını sağlamak gerekmektedir. Bugün “sosyal medya” olarak tabir edilen sosyal paylaşım siteleri, hemen her yaşta bireyin gün içinde bir ya da birkaç kez ziyaret ettiği önemli erişim alanlarıdır. Dolayısıyla öğrencilerin bizleri sınıf dışında, bireysel hâlimizle gördükleri alanlardır. Bu durumu lehimize çevirmek de şüphesiz bizim elimizdedir. Bu paylaşım sitelerinde kelime serveti oluşturmak adına yapabileceğimiz birçok etkinlik olabilir. Okuduğumuz bir kitaptan cümleler yayınlamak (kitabın adını ve alıntının geçtiği sayfa numarasını vererek), öğrencilerde kazanım oluşturacağına kanaat getirdiğimiz çeşitli ilginç videoları yayınlayarak, sosyal yaşamda kullanılan çeşitli kelimeleri yeri geldikçe kullanarak ya da edebiyatımızdan şeçme şiirleri paylaşarak yapmak mümkündür.

Öğrencilere resmiyetin çerçevesi dışında ulaşabileceğimiz bir ortam varken ne duruyoruz, teknolojiyi lehimize çevirmek bir tık kadar yakınımızda…

Ayçiçeği – Günebakan

Günlerdir bir ışık demetinin içinde gözlerim kamaşarak öylesine mutlu sallanıp duruyorum. İyi ki diyorum iyi ki çiftçinin hoyrat eli beni savuruvermiş bu kıyıcığa. Bana benzeyen binlercesinin bulunduğu geniş bir arazide, kenarda kalmam sebebiyle yoldan geçen arabaların tozlarına bulanmış ve rüzgâra karşı köklerini toprağa sımsıkı sarmış bir ayçiçeğiyim.

Bizim genel adımızdır ayçiçeği yani herkes öyle bilir. Ama bana sorarsanız ben gerçek bir Günebakan’ım, güneşe bakan… Güneşle yoğrulan, güneşle sıvanan, güneşle yaşayan…

Ne vakit başımı çevirsem binlerce yaşıtımın da günlerinin benimki gibi geçtiğini söyleyebilirim. Ama bilirim ki geceleri benimki gibi geçmez. Neden mi? Ben bütün gece onu hayal ederim, rüyalarımda bile hep onu görürüm. Ve sabahın olmasına yakın çevirip yüzümü doğuya sabırla beklerim gelişini. Gülümseyerek karşılarım altın saçlarını. Yaşıtlarım uykulu gözlerini ovuştururken ben günaydın derim aydınlığıma, günaydın… Ve ışıklı rüyamın içinde kaybolup giderim…

Sizler sanırsınız ki bütün ayçiçekleri hep güneşle döner durur. Kesinlikle inanmayın derim. Ben çok gördüm bakarmış gibi yapıp da gözlerini kaçıranı, rüzgârı bahane edip saçlarını savuranları, utangaçlık maskesiyle başını kaldırmayanları… Dedim ya kalabalığız ve severiz kalabalıktan faydalanmayı.

Evet evet… Bir ben ayıramam ondan gözlerimi, hatta bir saniye olsun kapatamam. Yamaçları geçip de bana doğru yaklaştıkça ısınırım, açarım kollarımı gökyüzüne içimden kuşlar geçer, bulutlar geçer ve ben tüm hücrelerime varana dek aydınlanırım. Bu yüzdendir ona benzerliğim. Rengim, kokum, tadım hep ondan gelir. Şarkılar söylerim avazım çıktığı kadar. O an ne yaşıtlarım umurumdadır, ne yoldan geçenler ne de naçiz ömrümün geri kalanı… İşte öyle sevdalıyım sarısına, sıcağına, aydınlığına… Damarlarımda iplik iplik dolaşmasına…

Neden sonra gövdem batıya meyletmeye başladığında karma karışık olur yüzüm, içim hüzünle dolar. Bilirim gitme vakti yaklaşmaktadır ve ben ne kadar asılsam da zincirlerine bir türlü durduramam akıp giden zamanı…

Sonra hep o uzak noktaya bakar dururum yine. Boynum bükülür, ezilirim gecenin uzayıp giden saatleri boyunca… Neyse ki yarın var derim ve hep daha aydınlık bir yarın dilerim.

 

Metafor Sisinin Ardındaki “Beyaz Kale”

Orhan Pamuk, ‘Beyaz Kale’ adlı bu romanında Venedikli köle ve Osmanlı hocanın ilk karşılaşmalarından başlayan ve kimlik arayışları ile devam eden etkileşim süreçlerini,  köle ve hocanın yer yer insani yönleri temele alınıp somut olarak, bazen de farklı sembolleri temsil eden figürler olarak görülüp alegoriksel biçimde ele alınarak birbirleri üzerinde üstünlük kurmaya çalışmalarını ve onlar-biz, doğu-batı çatışmasını tarihsel bir fonda vurgulamıştır.

Romanda ana tema olarak ağırlığını hissettiren hoca ve Venedikli kölenin karşılaşmalarının karakterler üzerindeki yarattığı yoğun etki, hoca ve kölenin kimlik arayışları ve ben kimim sorgulamalarıyla başlayan birbirlerine dönüşüm hikayesinin altyapısını oluşturmuş ve bu duruma zemin hazırlamıştır. Hoca ve kölenin ilk karşılaşmalarında aralarında yaşanan korku ve şaşırma duygularının altında yatan faktörlerin tek bir nedene bağlanamayıp çok bileşenli bir yapı oluşturduğunu şu argümana dayanarak iddia edebiliriz:

Kölenin hoca ile ilk karşılaştıklarında ikisi arasındaki benzerliği görmesinden dolayı duyduğu korkuyu, hoca ve köleyi iki farklı kültür veya karakteri ifade eden semboller olarak düşünürsek makro ölçekte iki farklı kültürün ve medeniyetin karşılaşması mikro ölçekte ise bireyin öteki yüzünü görmesi, içindeki iki karakterin karşılaşmasından duyduğu ürküntü ve korkuya neden olarak düşünebiliriz. Hoca ve köle, bu ilk karşılaşmalarından sonra ikisinin de hayatının rotasını değiştirecek ve bu değişim sonucunda hoca ve köleyi karakterlerinin birbiriyle iç içe geçtiği bir dönüşüme uğratacak etkileşim sürecine girmişlerdir. Bu etkileşim sürecinin hoca ve Venedikli köle üzerinde yarattığı yoğun ve sarsıcı etki köklerini Orhan Pamuk’un romanda belirttiği “önceden belirlenmiş bir hayat olmadığı”, hayatı belirleyenlerin eylemlerimiz ve seçimlerimiz olduğu yargısından almaktadır. Buna paralel olarak, romanın başında Venedikli kölenin “önceden belirlenmiş bir hayat olmadığını” belirtmesi, bizim kişiler ve kader hakkındaki yargılarımızdaki göreceliliği gösterir ve efendi ve kölenin arasında bir sınır olmadığını, karakterlerin birbirleri arasındaki geçişgenliğinin mümkün olduğunu belirterek  köle ve hocanın birbirlerine dönüşümlerinin mümkün olduğunu ortaya koyar. Karakterlerin birbirlerine dönüşümlerinin mümkünlülüğünü hoca ve köle arasında yaşanan olayları analiz ettiğimizde ve karakterlerin birbiriyle diyaloglarındaki satır aralarını okuduğumuzda daha iyi görmekteyiz. Bu yargıyı  destekleyen bir örnek olarak köleyle tanıştığı ilk zamanlarda kendine güvenen hatta bunu öteki olarak adlandırdığı insanları “aptal oldukları için yıldızlara bakıp düşünmüyorlar, aptal oldukları için öğrendikleri şeyin önce neye yaradığını soruyor ve aptal oldukları için birbirlerine benziyorlar” şeklinde dile dökecek kadar onların aptallığından emin olan hocanın, Venedikli kölenin etkisiyle kendi günahlarını, kötülüklerini yazmasıyla başlayan kimlik değişimi sürecini “yazmaya değer mi acaba bunlar” düşüncesiyle kendine inancını giderek  kaybetmesini ve ruh halinin marazi bir hal almasını verebiliriz. Hoca aslında bu itiraf sürecinde giderek daha çok kendisi olmaya başlar, köleye şiddet uygulaması ve sinirlenmesi de kendisiyle ve görmek istemediği yanlarıyla yüzleşmesinden ve bir anlamda içindeki asıl hocayı doğurmasının sancılarından kaynaklanmaktadır. Hocanın itiraflar sürecinde yaşadığı değişim sinyalleri de karakterler arasındaki geçişgenliğin yoğunluğunu gösteren bir diğer  durumdur.

Hocanın köle üzerindeki etkisinden çok kölenin hoca da bir uyanma, farkındalık yarattığı hocanın ‘ben kimim’, ‘niye ben benim’ sorgulamalarına girmesinden anlaşılmaktadır. Aynı zamanda   Ramazan Korkmaz’ın ‘’ Metaforik dönüştürme biçimleri ve efendi köle diyalektiği bakımından beyaz kale’ adlı makalesinde de belirttiği gibi, kölenin hocayı kendi içinden çıkarmak için ona  ayna tuttuğunu  hocanın  ‘aynaya bakarken nasıl görünüşünü seyrediyorsa insan kendi düşüncesinin içine bakarak da özünü seyredebilir’ sözünü benimsemesinden ve ‘niye ben benim’ sorgulamasını yapmasından anlayabiliriz.

Beyaz Kale romanında ön plana çıkan bir diğer tema ise doğu-batı çatışması olarak adlandırabileceğimiz Avrupa ve Osmanlı kültürlerinin onlar-biz ekseninde sınıflandırılması etkileri ve bu etkilerin hocanın ve Venedikli kölenin gözünden değerlendirilmesidir. Venedikli köle için en başından beri yadırgatıcı olan konservatif kolektivist (muhafazakâr-ortakçı) Osmanlı toplumunun değer yargıları, bilime ve teknolojiye önyargılı yaklaşımı Hoca için başta son derece doğal görünürken Venedikli köleyle etkileşiminden sonra farklılaşmıştır. Hocanın aydınlanmaya ve öğrenmeye açık yanının çevresindeki Osmanlı kültüründe yetişmiş insanların farklı ve gelişmiş olanı anlamaktan uzak, hocanın bilime, matematiğe ve astronomiye merakını küçümseyen hatta yargılayan ve suçlayan yaklaşımı da hocanın fikirlerinin değişmesinde Venedikli kölenin düşünüşüne yaklaşmasında etkili olmuştur.

Hocanın içinde bulunduğu toplumdaki insanlar hocayı yemeğini bağdaş kurarak yemediği için masada gavurlar gibi yemekle, yıldızlara gökyüzüne bakıp gözlem yaptığı için de içindeki şeytanı çıkaramamakla suçluyorlar. Bunlar o zamanın geleneklere bağlı hurafelerle örüntülenmiş Osmanlı toplumunun doğal gördüğü düşünüş biçimiyken Rönesans geçirmiş Avrupa toplumundan gelen Venedikli köle için yadırgatıcı boyuttadır. Ordunun ve Osmanlı halkının hoca ve kölenin üretmeye çalıştıkları silahı da önyargıyla ‘uğursuz gavur icadı’ olarak görmeleri de 17. Yüzyıl Osmanlı devletinin düşünce yönünden Avrupa’dan ne kadar farklı olduğunu gösteren başka bir olaydır.

Beyaz kaleyi alegorik bir bakış açısından ele alırsak, hocayı geleneksel değerlere bağlılığı, Müslümanlığını düşünerek Osmanlı (ya da doğu) Venedikli köleyi de bilim kozmoloji,matematik alanındaki bilgisinden Osmanlıdaki genel skolastik düşünce biçiminden uzak yaklaşımından Avrupa (ya da batı) olarak adlandırabiliriz. 17. yüzyıl, Osmanlı devletinin bilim, teknoloji ve sanattaki gelişmelerden uzak durduğu için elindeki ülke ve topraklarını kaybetmeye başladığı ve bir arayış içine girdiği bir dönemdir. Osmanlıyı temsil eden Hocanın da kendine güvenini kaybetmiş olması ve Rönesans geçirmiş Avrupayı temsil eden köleden bilim ve teknoloji konusunda sürekli bir şeyler öğrenmek istemesi ve attığı her adımda onay beklemesi de Osmanlının içinde bulunduğu durumu anlatmaktadır. Hocanın Venedikli köleye ‘’hep öyle mutlu mu yaşıyorlar orada’’ demesi de kimlik arayışı içinde olan Osmanlının batıya duyduğu hayranlığı ve beğeniyi gözler önüne seriyor ve batının Osmanlı üzerindeki üstünlüğünü vurguluyor.

Veba salgınına hoca ve Venedikli kölenin farklı perspektiflerde baktığı ve tutumlarındaki farklılıkta kendini göstermektedir. Hoca vebayı korkulmaması gereken Allahın takdiri bir durum olarak görüp son derece geleneksel görünen yozlaşmış bir tevekkülle karşılarken köle hocanın bu tutumunu hayretle karşılar ve vebadan sakınma şansı varken nasıl olup da ölüme karşı bu kadar kayıtsız kaldığını kavrayamaz. Osmanlı toplumunun vebaya bakışı hocanın tevekküle dayanan korkusuz bakışını bire bir yansıtmaktadır.

Hocanın 17. yüzyılın rönesans geçirmiş teknoloji, sanat, astronomi, matematik ve başka birçok alanda ileri Avrupa ile giderek eski gücünü kaybeden Osmanlı devletine onlar-biz eksenindeki yaklaşımını hocanın  içinde yaşadığı Osmanlı devletini ve toplumunu  biz olarak ele alırken  Avrupa’yı  ve Avrupalıları  onlar,  Venedikli kölenin geldiği yeri  de orası olarak ifade edişinde görmekteyiz.

Karakterlerin birbirleri üzerinde üstünlük kurma çabası, Venedikli kölenin kimi zaman içsel konuşmalarında kimi zamansa hocayla interaktif  iletişimindeki yaklaşımlarında kendini göstermektedir.  Orhan Bozdemir’in ‘Orhan Pamuk’un Beyaz Kale Adlı Romanında Osmanlının Yakalandığı Hastalığa Aşk Teşhisi Konur’da üzerinde durduğu gibi hocanın onlar dediği Avrupa’ya karşı duyduğu aşağılık kompleksi, hayranlık ve tabii içinde bulunduğu kimlik arayışı da hocayı yönlendirilmeye ve istismara çok açık bir hale sokuyor. Venedikli kölenin “onu biraz daha kendinden şüpheye düşürebilsem benden dikkatle sakladığı o itiraflarından birazını okuyup onu dikkatle aşağılasam bana öyle geliyor ki artık köle ben değil o, evin kötü insanı ben değil o olacaktı” sözüyle hocayı kendi amaçları doğrultusunda yönlendirme ve üstünlük kurma çabasını gösterdiğini görüyoruz.

Sonuç olarak romanın başında yazar, Marcel Proust’un “Alakamızı uyandıran bir kimseyi bizce meçhul ve meçhullüğü derecesinde cazibeli bir hayatın unsurlarına karışmış sanmak ve hayat ancak onun sevgisiyle girebileceğimizi düşünmek bir aşk başlangıcından başka neyi ifade eder?” sözüyle hocanın içindeki eksikliğin bir başkasının varlığıyla dolacağına inancının, hocayı önce tam bir kimlik kaybına sonra da bir başkası olmaya sürüklediğini ve kölenin yerine geçip onun kimliğine bürünerek İtalya’ya gidip onun hayatına bıraktığı yerden devam ederek batı kültürünü benimsediğini belirtiyor. Romanın sonunda gerçekleşen hoca ve kölenin bu tamamen dönüşüm hikayesi de makalemde vurguladığım süreçlerin-ilk karşılaşmalarının karakterler üzerinde yarattığı etki ve sonrasında başlayan Venedikli kölenin hocayla diyaloglarının ve hocayı içine sürüklediği itiraflar sürecinin başta hoca olmak üzere iki karakter üzerindeki etkisi ve tarihsel arka fonda yaşanan gelişmelerin hoca ve Venedikli kölenin değişimine dolaylı katkısı- birleşiminin doğal bir sonucu olmuştur.

Muhammed İkbal’in Felsefesi-2

MUHAMMED İKBAL’DE “BEN” KAVRAMI VE BENLİĞİN YALNIZLIĞI

Deniz Sütel

İnsan, Tanrı’nın seçip yarattığı en iyi varlıktır ki, “ben” sözcüğü ile tanımlanabilir.  Eksikliklerine rağmen insan, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisidir ve insan her tür riske rağmen emanet almıştır. İnsan benliğini mutlak olan yüce ben’ den almış olup dolayısı ile özgürlüğe en layık olandır.  Seçim yapan “ben” özgürdür.

Benlik, nefsi durumlarımızdan, zaman etkilerinden uzak, değişmez, sade, bölünmez bir “Ruhani Cevher”dir. İkbal’in felsefesi kendi içinde benlik felsefesidir. Benlik felsefesinde “ben”, merkezdedir, İkbal’de ise ”ben” her şeydir. Tanrı, Mutlak Ben, diğer her şey teker teker özgür ve aynı zamanda karşılıklı ilişki içinde olan benlerdir. İkbal’de benler alttan üste doğru gider ve en üstte Mutlak Ben’ e ulaşır ve Mutlak Ben’ e en yakın olan ben insandır.

Değişen şeyler, değişmeyen benliğe bağlıdır. Şuurlu tecrübemizin açıklanması ise bize değişmez benliğe ulaşma yolunu gösterir. Bu iç tecrübe ile benliğin iş başında olma halini kavrarız.  İrade kullandığımız her an bize gerilim olarak geri döner.  Karar verme aşamasında bizi yönlendiren enerji benliğimizdir. Gerçek kişiliğimiz ise, amaç ve isteklerimizdir. Benlik ve zaman bağı, tabiat ve zaman bağı gibi değildir. Gerçek zaman süreci benliğe bağlıdır.

İkbal, doğu ve batının edebiyat, kültür ve felsefesine vâkıftı. Yaşadığı çağda Müslümanların topyekûn meselelerini yakından bilen ve derinden hisseden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle kendi döneminde Müslümanlarda gördüğü şahsiyet zaafına karşı geliştirmiş olduğu hodî, şahsiyet, ego, benlik felsefesi onun fikri yapısının önemli bir bölümünü oluşturur. Çünkü İkbal, benliğin imhasından, şahsiyetin ilahi ummanda kaybolmasından bahseden bir geleneğin içinden çıkmıştır. Esrar-ı Hodî isimli ilk Farsça eserinde bu konuyu enine boyuna işlemiştir. Zebur-u Acem isimli eserinin ilk münacatında;

“Ya Rabbi göğsüme sen uyanık bir gönül ver,  Seher vakti ufuktan yükselen o ah gibi.  Kendi içinden gelen bir ah ver Ya Rab!”  diyerek benliğe dikkat çekmektedir.

Günümüz İslam tefekküründe önemli bir merhale olarak kabul edilen benlik felsefesi, İkbal’in felsefi düşüncesinde önemli bir yer tutar. Temelleri, Kuran ve klasik İslam kaynaklarının yanı sıra çağdaş felsefe ve bilime dayanmaktadır. İkbal, benliği, sezginin bize bildirdiği temel realite olarak kabul ederken her türlü faaliyetin merkezi olarak görmüştür Aynı zamanda benliği, Allah’a doğru yücelmede en önemli merhale olarak görmüş ve onun inşasına çok önem vermiştir. Bu kavramı Farsça eserlerinde hodi, İngilizce eserlerinde self veya ego kelimelerini kullanmıştır. Aslında bu kavram, İslam düşüncesinde filozoflar, “nefs”, “ene”, “can”, “hayat”, “kendi”, “şahıs”, “özbenlik”, “ruh” vb. gibi manalara gelen şekillerde kullanmışlardır.

Benlik; kişinin kendisi için edindiği şuurluluk, kendi beni üstündeki şuurlu bilgisi gibi tanımlarla açıklanmaktadır. Ancak, bu kavramın gurur, öfke ve enaniyet gibi manalarla bir ilgisi olmadığı anlaşılmaktadır.

İkbal’in düşüncesinde iki yönlü benlik fikri vardır. Bunlardan biri ontolojik bir alanda felsefi bir mana yüklediği ve atomdan kâinata, varlık mertebelerinin tümünün bir Ben olduğunu savunduğu, insanın hür bir ben,  Allah’ın da bu mertebelerin üzerinde Mutlak Ben olduğunu savunduğu bir benlik. Diğeri daha çok metafiziksel alanda, “Nefsini bilen Rabbini bilir”  sözünden hareketle, evliyanın tasavvufi bir mana yüklediği benlik anlayışıdır. Bu iki kategoriden hareketle genel manada benlik, insandan ve insani tecrübeden yola çıkarak insanın kendi varlığını tanıması, kendine güvenmesi, kendi kendisine saygı duyması, kendi imkân ve kabiliyetlerini ortaya koyması kendi kendine yetmesi ve kendini geliştirmesi çabasına girmesidir.

İkbal’e göre insan, benlik şuuruna sahip bir varlıktır. İnsanî benliği oluşturan bu şuur halinin kendine has bazı özellikleri vardır. Bunlardan bir tanesi, zihin halleri veya şuur muhtevalarının birbirlerinden ayrı ve kopmuş olmamalarıdır. Bağımsız egolar olarak her birimiz düşünen, inanan, acı çeken ve gayeleri olan, alternatifleri değerlendiren bir varlığız. Başka bir deyişle, zihin veya ruh halleri içinde bulunan varlıklarız. “Ego tecrübesi” sürekli bir oluşum içinde olan ve halden hale geçen ve durup dinlenmek bilmeden değişen, sürekli bir oluşum içinde akıp giden bir tecrübedir. Ego veya benlik bizim zihin halleri diye adlandırdığımız olayların bir birliği olarak kendisini ortaya koyar. Zihin halleri veya şuur muhtevaları, birbirinden ayrı ve kopmuş vaziyette bulunmazlar. Onlardan biri ötekine nüfuz eder, biri ötekini açıklar. Zihin bütünlüğü, fizikî bütünlüklerden tamamen farklıdır. Sözgelişi, inançlarımdan biri ötekinin sağındadır veya solundadır diyemeyiz. Bedenimiz mekâna bağlıdır, fakat zihin halleri böyle bir bağımlılıktan uzaktır. İşte, benliğin göze çarpan ilk özelliği, söz konusu birlik ve bütünlüktür.

İkbal’e göre egolar sonlu olmalarına rağmen bağımsız bir merkeze sahiptirler. Egolar arasında sıkı bir ilişkiler örgüsü olsa da, hiçbir ego başka bir egonun tecrübesini yaşayamaz. Ancak, egolar arasındaki ilişkilerin kurulabilmesi için ferdiyet ve bağımsızlık fikrinin kabulü gereklidir. Ego birliğinin özelliklerini bu şekilde özetleyen İkbal, daha sonra egonun mahiyetini incelemeye koyulmaktadır. Bu konuya ilişkin olarak Gazali ve Kant’ın görüşlerini özetleyen İkbal, her iki düşünürün de açıklamalarını tatmin edici bulmadığını belirtmektedir. Çünkü bu mesele bir psikoloji meselesi olarak ele alınmalıdır. Ona göre, bizi egoya ulaştıracak tek yol, şuurlu tecrübemizin tahlilidir. Bu nedenle, modern psikolojiye eğilip benliğin niteliğine nasıl ışık tuttuğunu görmeliyiz diyen İkbal, William James’in görüşlerinden yola çıkarak bu meseleyi aydınlatmaya çalışmaktadır. W. James, şuur halini bir “Düşünce Irmağı’na benzetmektedir. Bu akışta toplayıcı çengeller vardır. Bu çengeller zihin hayatının akışında birbirine takılarak bir zincir oluştururlar. Bu noktada ego, şahsî hayatın hissedilmesi olup, dolayısıyla düşünce sisteminin bir kısmını meydana getirir. İkbal’in nazarında, W. James’in açıklamaları zekâ ve maharet işi olmasına rağmen şuur hayatımızı yeterli derecede açıklayıcı nitelikte değildir.

KAYNAKLAR:

İkbal, Esrar-ı Hodi, Çev: A.Nihat Tarlan, İst., 1958, s. 33.

Muhammed İKBAL’ in düşüncesinde benlik Felsefesi-Makale-Cevdet KILIÇ

M.İkbal’in İslahat Projesinde kader problemi-İ.KAPLAN-Makale A.Ü

Şerif, Rahip Ve Patron Dayanışması

1. FİLM

Cnbce tv’de 21 Mart gecesi Hell on wheels adlı bir diziye rastladım, ilgimi çekti, izledim.

Demir yolu yapımında kölelik ücretine uzun süreli yıkıcı bir çalışma içinde ve pislik yerlerde yatıp kalkan demiryolu yapım işçileri var. Yer yer çalışma, ücret ve yaşam koşullarına dayanamayıp direniş, isyan çıkarıyorlar. Örgütsüzler, direnişleri kendiliğinden, koşulların ağırlığı yüzünden gerçekleşmektedir. İşçileri denetleyen at üzerinde dolaşan, gerektiğinde şiddet kullanan, güçlü  bir patron uşağı siyahî adam var. Siyah adamın yerinde, görevinde gözü ve gönlü olan bir de siyah adam kadar güçlü beyaz adam var. İşçilerin iş bırakmaya, direnişe geçecekleri sırada, patron, rahip ve şerif aracılığıyla beyaz adam, siyah adamın üzerine yollanır. Eğer onu kavgaya çeker ve yenerse, siyah adamın görevi beyaz adama verileceği söylenir. Bu kavga binbir hile ile sağlanır. Kavga başlar ve işçiler kendi gerçeklerini bir süre unutup dikkatleri bu siyah ve beyaz adamın kavgalarına yönlendirirler.

Siyah adam beyaz adamın saldırısı altında ve devreye rahip giriyor. Şerif izliyor, gerektiğinde, müdahale edecek, gözleri, daha yukarda oturan, patrona dönük, bekliyor. İşçiler, siyah adamdan yana olanlar ve beyaz adamdan yana olanlar olarak bölünüyor. Arada tarafsızlar da var.  İşçiler patronu hemen hemen hiç görmüyor, onunla karşılaşmıyor, konuşmuyor özcesi varlığından habersizler. Yoğun çalışma ve yaşam eylemleri içinde her an baskıcı denetleyici ile o yetmeyince şerif ile ve arada bir gelen rahip ile karşılaşıyorlar. Rahip, şerif, denetleyici rollerini oynayarak, isyan, direniş, hak arama gibi eylem ve tutumlardan işçileri  ikna, tehdit, korku, baskı ile uzaklaştırmaya çalışırlar. Patron tarafından verilen bu roller karşılığında yüksek ücretler alıyorlar.

2. FİLM

Bir başka filmi de Planet sinema’da izledim. ABD’de avukatlıktan uzaklaştırılan bir siyah adam, babasından kalma bir kasaba evine yerleşir ve roman yazmaya karar verir. Bu yolla zengin olma düşü kurmaktadır. Avukatlık yaptığı yıllarda, zarar verdiği bir tiyatro prof.u zekice bir kurguyu uygulamaya koyar, binbir kılığa girerek, siyah adama ulaşır, yaşlı adam rolünde ona avukatlar hakkında yazdığı bir romanı okumasını, öneri ve eleştirilerini bildirmesini ister. Kurgu gereği, yaşlı adam kalp krizinden ölür. Siyah adam çok beğendiği romanı, kendi yazmış gibi yayınevlerine yollar. Kurgunun bir parçası olan güçlü bir yayınevinin yayın sorumlusu kitabı basacaklarını söyler ve basarlar. Bir anda çok zengin olan eski avukat, bir süre sonra polis ile yüzyüze  gelir. Çünkü yayımlanan roman, gerçekte öldürülen beş avukata ilişkindir ve cinayetlerin tüm ayrıntıları gerçekte olduğu, polis kayıtlarındaki ayrıntılarla aynı yazılmıştır. Eski avukat, kendisine bir oyun oynandığının,  eline bir suç belgesi tutuşturulduğunu ve kendisinin de zengin olmak için bu oyunu kavrayamadığını anlar.

1. Film bir toplumsal / sınıfsal gerçeği ve o gerçeğe uygun biçimde, ekonomik sürece ve biçime göre düzenlenmiş bir işbölümünü simgelerle yansıtıyordu. Patron, küresel sermayeyi, denetleyici olmak için kavga veren siyah ve beyaz adam ise siyasal partileri (yani demokrasi oyununu seçimleri ve aynı zamanda ırksal farklılığı) henüz görevdeki denetleyici siyah adam, siyasal iktidarı, rahip; dini, şerif ise asker ve polisi yansıtıyordu. Filmde de işlendiği gibi, işçiler hemen her gün karşılaştıkları siyasal iktidarın, rahibin ve şerifin görsel ve eylemsel engeli nedeniyle patronu hiç görmüyorlar ve gerçek zarar vericiyi kavrayamıyorlardı. Bu üçlü bağımsız ve farklı özellikleri ile patron sömürüsü ve zulmünü hem gizliyor hem de bu sömürü ve zulmün devamını sağlıyorlardı. İşçiler patron imgesini oluşturamıyor, bu üçlünün rolünü de kavrayamıyor, üçlünün yarattığı farklı korkularla sömürülmeye ve zulme uğruyorlardı. Yetmez ise siyah adamda yana olanlar ve beyazdan yana olanlar arasında uzun süren bir kin nefret iç savaş yaratıyor ve canlı tutuyorlar. Düzen bu şekilde sürüyordu.

2, Filmin imgesel yansısı ise, siyah avukat, siyasal iktidarı, yazmadığı halde, yazmış gibi oynadığı roman ise siyasal iktidara, iktidarda kalması, zenginleşmesi ve küçük öfkelerini, kinlerini yatıştırması için yaptıkları sözleşme, uygulayacakları ekonomi politikaların bir belgesidir.

Açımlamaya çalışalım, kapitalist bağımlı ülkelerde, siyasal iktidarlar gerçekte, kendi programlarını değil, onların önlerine konan, imzaladıkları, ant içtikleri sermayenin programını, kendi programlarıymış ve halk içinmiş gibi halka sunar ve uygularlar. Bu uygulama sürecinde olası karşı çıkışları, isyanları, direnişleri polis, asker, din, etnik öğelerle bastırır, dindirir, engellerler.  Ayrıca, sürekli yalan söylemek zorunda kalırlar, çünkü yanılsama üzerine kurulu bir iktidarları var. Sadece bir yanılsamalar dünyası yaratmak ve küresel sermaye ile onun uzantısı yerel sermayenin gerçekliklerine bağlı ulusal ve çevresel ekonomik işleyişi uygulamakla yükümlüdürler. Temel görevleri budur.

Neden böyle uğursuz ve onursuz bir görevi yüklenirler? Çünkü, bu görev süresince, bu iktidar olanaklarından yararlanarak, kendileri ve çevreleri için büyük çıkarlar sağlar, çok zenginleşirler. Ayrıca çoğunlukla bu siyasal iktidarların vekilleri arasında sermayenin çok yakın temsilcileri, işveren örgütlerinin görevlileri hatta bazen patronlardan onlarcası da bulunur.

Türkiye üzerine somutlarsak, ÖZELLEŞTİRME, TAŞERONLAŞTIRMA, DİNSELLEŞTİRME, YERELLEŞTİRME, KORUMACI VE KAMUCU YASA, UYGULAMA VE İKİSİNİ TEMSİL EDEN KİŞİ, KURUM, DEĞERLERİ SİLME, YOK ETME gibi işlemler, ekonomik temellidir, güncel gereksinimler bunları gerçekleştirmeyi, küresel sermaye / emperyalizm / abd ve ab için zorunludur. Bu süreçte, Atatürk düşmanlığı, din yandaşlığı, Kürt düşmanlığı, Türk yandaşlığı ya da tersi hepsi sahtedir. Bu görüntülerin hiçbiri gerçek değildir. Tek gerçek güncel ekonomik programın uygulanmasıdır. Yani düşmanlık ya da dostluk, yandaşlık ya da karşıtlıklar yukarıda anılan filmlerdeki gibi birer kurgu, oyun, yanılsama araçlarıdır.

Darbeler, darbe karşıtlıkları, darbe yandaşlıkları bir ve aynı gücün dönemine göre, ekonomik programa göre değişen gerekleridir.  Yani darbeleri yaptıranlar da, sözde darbe karşıtı olanlar da aynı güçlerdir. Duruma, tarihe, bağlama, ihtiyaca göre birini ya da diğerini tercih eder, izleyen halkı aldatmak, kandırmak, oyalamak, yönlendirmek için uygularlar.

Halk büyük temel gerçekliği değil, ayrıntıları, mahkemeleri, tutuklamaları, tartışmaları, döğüşleri, didişmeleri izleyerek gerçeği görmekten alıkonulur. Temel amaç, halkı sömürmek olduğundan, onlar, vergi, düşük ücret, işsizlik yoksulluk ile sömürülürken, halka sadece soyut, inançsal, değersel özellikle olgular verilir; din, kutsal kitap, peygamber, cemaat,  mezhep, etnik, ulusal öğeler gibi. Çünkü bu olgular, şerif, asker, polis, papaz, hoca, rahip rolü üstlenir ve sömürüyü gizler, gerçeğin halk tarafından anlaşılması engeller. Bu ekonomik program çok ciddi değişiklere uğramadan, Özal, Çiller, Baykal, Ecevit, Yılmaz, Erbakan, Erdoğan dönemlerinde zincirleme şaşmaz biçimde uygulanmıştır.

Halk ise, 1. Filmde olduğu gibi, siyah beyaz, dinci dinsiz, Şii Sünni Kürt Türk olarak işe yaramayan alanlara göre ayrışır ama temel gerçekte birleşemezler. Yoksullukları, sömürülmeleri, işsiz kalmaları, kaderleri değişmeden kuşaktan kuşağa bozularak, çürüyerek, bezgin, kırgın, üzgün, çaresiz yaşamaya devam ederler. Onlara bu zor anlarında, maddi ve yaşam biçimlerini köklü biçimde iyileştirecek bir değişiklik, yüksek ücret yerine işte yukarda sayılan din, peygamber, ulusal, etnik kimlikler şırınga edilerek, onlarla yaşananlara dayanmaları ve isyan etmemeleri sağlanır.  Küresel şirketler ise özelleştirmeler, düşük ücretler, taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma, kıdem tazminatlarına el koyma, emperyalist programlar için… Komşularla savaşa sürülme, para kadar sağlık, para kadar eğitim, eşitsiz koşullarda konut, eşitsiz okullarda eğitim, eşitsiz koşullarda sağlık uygulamaları ile karşı karşıya kalır. İşte bu 4 4 4 eğitim, seçmeli Kur’an ve peygamberin hayatı gibi dersler, örtünme, türban vs. bu gerçekleri göstermemek için sunulan soyut göz boyama eylemleridir.

SONUÇ  İÇİN…

Bir büyük devlet, yönetimi ele geçiren çetelerce uçuruma götürülürken, varılacak sonu kestirenlere şu nedenlerden ötürü pek inanılmaz: Büyük devletler, salt büyüklüklerinden ötürü bir süreklilik izlenimi uyandırır. Günlük yaşam alışılan biçimde akışını sürdürür, fırıncılar ekmek satar, kitaplar basılır, gazeteler çıkar, insanlar evlenir, ölüler gömülür, evler yapılır. Bütün bu olup bitenlerde aklın katkısı vardır. İzleyici olup bitenlerin hesabını fazla çıkartmaksızın yaşamaya devam eder. Taaa, uçurumdan yuvarlanana kadar… ME-Tİ, B.Brecht

Sokakta Çalışan Çocuklar

GİRİŞ

Sokakta çalışan çocuklar önceleri büyük şehirlerin bir sorunu olarak görülürken artık tüm illerde sayılarının artması ile ulusal bir sorun haline gelmiştir. Bu nedenle bu çocuklar sık sık medyanın konusu olmakta; zaman zaman yaşanan bazı olaylar üzerlerine dikkatin yoğunlaşmasına neden olmaktadır. Sos yo-ekonomik konumları gereği herhangi bir faaliyette bulunan 18 yaş ve altındaki çocuklar “çalışan çocuk” olarak adlandırılmaktadır. “Çocuk emeği” ise yasal yaşın altında istihdam edilen iş gücü olarak belirtilmektedir (AnaBritannica, 2000). Çocukların çalışmalarını engellemek amacıyla bir çok uluslar arası antlaşma ve sözleşmeler ile ulusal düzeyde yasalar çıkarılmasına rağmen çocuk işçiliği tarih boyunca bilinen bir olgudur (DEK, 2004). Çocuk Haklarına Dair Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nde (1989), çocuğun tehlikeli işler, eğitimine zarar verecek işler, bedensel, ruhsal, zihinsel sağlığına ve ahlaksal, toplumsal gelişimine zarar verecek işlerde çalıştırılmalarından korunmaları gerektiği belirtilmektedir. Ülkemizde ve dünyada çalışan çocuk sayısına ilişkin kesin istatistik verileri olmamakla birlikte sayılarının ciddi boyutlara ulaştığı bilinmektedir. 2000 yılı verilerine göre dünyada yaşları 5-14 arasında olan yaklaşık 250 milyon çocuk çalışmaktadır (İLO, 2001). Türkiye’de her beş çocuktan biri çalışmaktadır (Akt. Çırak, Çivitçi,2004).

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tahminlerine göre gelişmekte olan ülkelerde 5-14 yaş grubundaki çalışan çocuk sayısı 250 milyondur. Toplumların geleceği olan bu bireyler, erken yaslarda çalışma yaşamının ağır ve tehlikeli koşullarıyla karsı karsıya kalmakta ve çok sayıda çocuk için çalışma, insan haklarını temelinden sarsan bir uygulamaya dönüşmektedir. Çocuğun çalışması çoğu zaman eğitimden yoksun kalmasına, fiziksel ve düşünsel gelişiminin olumsuz yönde etkilenmesine ve sonuçta toplum yönünden onarılası güç birçok olumsuzluğa neden olabilmektedir. Bununla birlikte çalışma, özellikle de çırak statüsünde çalışma biçimsel mesleki eğitimin güçlü bir alternatifi olabilir ve çocuğu geleceğe hazırlayabilir. Ayrıca ailenin yaşamını sürdürmesi açısından da kaçınılmaz olabilir (Şişman,2006).

Çocukların çalışma yasamı içinde yer alış nedenleri ve ortaya çıkardığı sorunlar çok boyutludur ve kısa vadede ortadan kaldırılması güç görülmektedir. Bu nedenle günümüzde başta ILO olmak üzere konu ile ilgili birçok kurum ve kuruluş çocuk isçiliğinin bütünüyle ortadan kaldırılması yolunda bir ilk adım olarak çocuk isçiliğinin en kötü ve sömürücü biçimleri üzerinde durmaktadır. Bu çerçevede kölelik ve zorla çalıştırma, çocuk fuhuşu ile ağır ve tehlikeli isler çocuk işçiliğinin en kötü biçimleri olarak sıralanmakta, yapılan çalışmalarda da bu alanlarda yer alan çocuklara özel öncelik tanınmaktadır. Sokakta çalışma ise ILO tarafından en kötü biçimlerdeki çocuk isçiliği türleri arasında açık olarak sayılmamıştır. Ancak, sokakta çalışan çocukların içinde bulundukları şartların ağır, tehlikeli ve istismara açık olması, dikkatleri bu çocukların yasadığı sorunlara çekmektedir. Ayrıca, aile ilişkisi halen sürse de yakın bir zamanda bu ilişkinin kopabileceği düşüncesi, eş değişle çocuğun “sokak çocuğu” olarak istismara çok daha müsait bir alana kayma ihtimali, kamuoyunun konuya ilişkin duyarlılığını arttırmaktadır. Bu doğrultuda sorunun kaynağındaki yapısal faktörler ve çocukların mevcut durumları ile beklentilerinin belirlenmesi büyük önem kazanmaktadır (Şişman,2006).

Sokakta çalışan çocukları her türlü ihmal ve istismardan kurtarmak, yasal ve toplumsal açıdan korunmalarını ve geleceğe hazırlanmalarını sağlamak hem toplum kalkınması hem de insan hakları açısından önemlidir. Sorunları çözmenin ilk adımı ise bu çocukları ve sorunlarını, bütünüyle tanımaktır (Şişman,2006)

Sokakta Çalışan Çocuk: Ailesinin geçimine katkıda bulunmak ya da kendi masraflarını karşılamak amacıyla günün belirli bir bölümünde sokakta çalışan çocuktur. Sokak çocuğundan temel farkı bu çocukların aile ilişkilerinin sürmesi ve genellikle tiner, bali ve benzeri madde bağımlılıklarının olmamasıdır (Şişman,2006).

Araştırmanın önemi

Türkiye’de ve dünyada sokakta çalışan çocukların içinde bulundukları şartların ağır, tehlikeli ve istismara açık olması dikkatleri bu çocukların yasadığı/yasayacağı sorunlara çekmektedir Bu doğrultudan sokakta çalışan çocukların sosyal ve ekonomik koşullarını iyileştirmeye yönelik politikalar oluşturulması ve uygulamaya dönük öneriler geliştirilmesi amacıyla sorunun hangi yapıdan kaynaklandığının ve çocukların mevcut durumları ile beklentilerinin belirlenmesi büyük önem kazanmaktadır (Şişman, 2006).

“Sokakta çalışan çocuk” sorunu; bir bakıma ebeveynlerin yoksul olmaları ve iş bulmakta sorun yaşamaları nedeniyle pek çok ebeveynin çocuğunu eve gelir getirmesi için çalışmaya zorlamalarından kaynaklanır. Diğer bir deyişle, sokakta çalışan çocuk sorunu, ailenin çocuğunu zorla çalıştırmasının da ötesinde, kentsel yoksulluğun bir tezahürü olarak ortaya çıkmaktadır. Aynı şekilde hane halkı reisinin hasta ve yaşlı olması, aileleriyle olan düzensiz-sorunlu ilişkileri de çocukların çalışmasına doğrudan yol açan faktörlerden biri olarak rol oynamaktadır (Akt: Kızmaz,Bilgin2006).

UNICEF sokak çocukları kavramını çocukların aileleriyle olan ilişkilerinin düzeyine göre üç kategoride tanımlamaktadır.

Grup 1: Aileleriyle sürekli ilişkisi olan çocuklar “sokakta çalışan çocuklardır”. Günlerini sokakta çalışarak geçirseler de ailelerinin koruması ve denetimi altındaki çocuklardır.

Grup 2: Aileleriyle zaman zaman ilişki kuran “sokaktaki çocuklardır”. Bu çocukların aile bağları zayıflasa da tümüyle kopmamıştır. Kendilerini halen ana-baba kardeşleriyle özdeşleştirmektedirler. Gününü sokakta bir şeyler satarak ya da dolaşarak geçiren, geceleri çoğu zaman evlerinde geçiren çocuklardır.

Grup 3: Aileleriyle hiç ilişkisi olmayan “sokakların (sokağın) çocuklarıdırlar.” Genelde toplumun en yoksul kesiminin ve parçalanmış ailelerin çocuklardır. Ailelerinden ya zorla ya da kendi istekleriyle ayrılan bu çocuklar günün 24 saatini sokakta geçiren “sokağın çocuklarıdır”. (Sokakta Yaşayan Çocuklar). Ülkemizde son yıllarda sayıları hızla artan “sokağın çocukları”, evinden atılan, kaçan, ailesi olmayan veya ailesi tarafından tamamıyla başıboş bırakılan çocuklardan oluşmaktadır. Sokakta marjinal işlerde çalışan\çalıştırılan çocuklarla “sokağın çocukları” arasında çok ince bir çizgi vardır ve sokağın acımasız zor koşullarında çalışan çocuklar, hızla “sokağın çocukları” olabilmektedir (Akt: Güngör, 2008).

Güneş ve Kalaycı (2004: 7) çocuğu sokağa iten nedenleri ve onları sokakta bekleyen tehlikeleri şu şekilde belirtmektedirler: (Akt: Kızmaz, Bilgin 2010)

1.Çocuğu sokağa iten nedenler: a) göç ve göçle ilintili ortaya çıkan uyum sorunları, b) yoksulluk, işsizlik, ekonomik yoksunluk gibi iktisadi etkenler c) çocuğun para kazanma veya aile bütçesine katkıda bulunma yönündeki kültürel değerlerin varlığı, d) arkadaş grupların etkisi, e) çocuğun aile bireyleri tarafından istismar ve ihmal edilmesi, f) aile içi şiddet, cinsel taciz ve tecavüz, g) eğitimsizlik, h) aile parçalanması, ı) çarpık kentleşme, i) sokağın bireyi çeken yapısı ve sokakta özgür davranabilme olanağı, j) medyanın menfi etkileri, k)denetlenmeyen oyun salonlarının çekiciliği, l) bireylerin, sokaklardaki çocuklara merhamet ve yardımseverlik duygusu altında verdikleri para ve eşyanın etkisi ve uzmanlık becerisi olmayan bazı gönüllü kuruluşların medyatik çalışmalarının yarattığı olumsuz etkiler (Akt: Kızmaz, Bilgin 2010).

2. Sokakta yaşayan çocukları bekleyen riskler ise şu şekilde belirtilmiştir: a) ihmal veistismara maruz kalma, b) bali, tiner, sigara, alkol gibi bağımlılık yapıcı bazı maddeleri kullanmaya alışma, c) zihinsel ve fiziksel gelişimindeki gerileme, d) dayak, yaralama ve ölme gibi bazı şiddet tutumları ile karşı karşıya gelme, e) hırsızlık, gasp gibi suçları işlemeye eğilimli olma, f) psikolojik sorunlar, g) fiziksel kazalara uğrama, ı) eğitim ve sağlık alanında bazı sorunlar ile karşı karşıya gelme, i) cinsel taciz ve tecavüze uğrama(Akt: Kızmaz, Bilgin 2010).

Çocukları sokağa iten nedenler:

1-Ana ve babası hayatta olmayan çocuklar (Akraba veya komsuların elinde geçim sıkıntısı çektikleri için, hayatlarını kazanma amacıyla sokağa alışanlar.

2- Üvey ana ve üvey baba elinde kalıp, şiddet ve haşin muamele gördükleri için evden kaçanlar.

3- Göç çocuklarının, ailelerinde çözülmeyen sorunlara sokakta çözüm arayışları.

4- Davranış bozuklukları gösteren çocuklar.

5- Aile bireylerinin kötü alışkanlıkları ve ahlaksızlıkları nedeniyle bıkkınlık yasayan çocuklar.

6- Yankesici, hırsız, sarhoş, sokaklarda yasayan anne-babaları olan sokakta büyüyen çocuklar.

7- Bir örgüt tarafından kullanılmak üzere kandırılmış çocuklar. Dilenmek üzere sokaklara bırakılarak kazançları alınan çocuklar.

8- Ekonomik olanakların çok sınırlı olması nedeniyle geçim sıkıntısı çekildiği için, aileye

katkıda bulunmak için, sokakta çalışmak zorunda kalan çocuklar.

9- Aile bireyleri tarafından) Fiziksel, cinsel b) Ekonomik c) Duygusal olarak istismar edilen çocuklar(Kasatura, sayfa 214)

SONUÇ

Sokakta yaşayan ve çalışan çocukların suç işleme eğilimleri bulundukları çevre, ekonomik durum, aile yapısı, şiddete olan düşkünlükleri gibi pek çok nedenden dolayı risk altındadırlar. Özellikle sokaktaki çocukların yaşlarına bakıldığında temel eğitim çağında olmaları düşündürücüdür. Çocuk suçluluğu ile ilgili olarak yapılan tanımlama ve araştırmalar özellikle sokağın sorumsuz ve sınırsız özgürlüğünün sağladığı hareket etme rahatlığının, çocuğun sokağa hızla teslimini kolaylaştırdığı noktasında hemfikirdir. Aynı zamanda sokaktaki çocuklar suç örgütlerinin de kurumayan ucuz kaynağı haline gelmektedirler (Güngör,2008).

Çocuk suçluluğunu önlemekle ilgili önerilerin yanı sıra sokakta yaşayan ve çalışan çocuklara ilişkin olarak sunulan çözüm önerilerinin bu açıdan da önem oluşturduğunu, sorunun ülkemizin toplumsal sorunlarından soyutlanamayacağı gerçeğinden hareketle, özellikle büyük kentlerimizde oluşturulacak çocuk suçluluğunu önleyici komitelerle ve alınacak mikro ve makro ölçekteki önlemlerle kalıcı çözümler üretmek zorundayız. Bu komiteler ayrı ayrı sorunla ilgilidirler ancak eşgüdüm sorununu aşamaları gereklidir. Bu komitenin içerisinde SHÇEK başta olmak üzere Çocuk Polisi, Baro, Sağlık Müdürlükleri, Milli Eğitim Müdürlükleri, Halk Eğitim Müdürlükleri, İş kur Müdürlükleri ve Sivil Toplum Kuruluşları yer almalı ve yerel ve ulusal düzeyde çözüm üretmelidirler (Güngör,2008).

Sokakta çalışan çocuklar ailelerinin yanında kalmakta, gündüz sokakta çalışsalar da akşam evlerine dönmektedirler. Ancak, sokakta çalışma koşullarının onların psiko-sosyal gelişimlerini ve eğitim durumlarını olumsuz yönde etkilediği görülmektedir. Bu nedenle, sokakta çalışan çocuklara yönelik hizmet verecek merkezlerin açılmasının yararlı olacağı düşünülmektedir. Bu merkezlerde sokakta çalışan çocukların psiko-sosyal gelişimlerini ve eğitimlerini destekleyen faaliyetlere yer verilebilir (Çırak, Çivitçi,2004).

Çocuklar sokakta yaşamaya itilmezse: kanunla ilişkiye giren; okulubırakan ve sokakta çalışan çocuk sayısı azalacak; çocukların cinsel istismara uğrama riski düşecek; yüksek risk altındaki düşük gelirli ailelerin aile içi ilişkilerinde genel bir iyileşme ve ergenler için daha iyi sosyal gelişim sağlanacaktır.

KAYNAKÇA

Şişman, Yener.2006.“Sokakta Çalışan Çocukların Yaşam Koşulları ve Gelecek Beklentileri”Sosyal Bilimler Dergisi. Açık erişimli:

http://www.anadolu.edu.tr/arastirma/hakemli_dergiler/sosyal_bilimler/pdf/2006-2/sos_bil.15.pdfErişim tarihi: 20.12.2011

Kızmaz, Zahir. Bilgin, Rıfat.2010. “ Sokakta Çalışan/Yaşayan Çocuklar ve Suç: Diyarbakır Örneği.”Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi. Açık erişimli: perweb.firat.edu.tr/personel/yayınlar/fua_297/297_61474.pdf Erişim tarihi: 20.12.2011

Güngör, Mehmet.2008. “Evrensel bir Sorun Olarak Çocuk Suçluluğu ve Sokakta Çalışan ve Yaşayan Çocuklar”Adıyaman Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Açık erişimli:M Güngör – adyusbd.comErişim tarihi: 22.12.2011

Kasatura, İlkay.“Sokaktaki Çocuklar Sokakta Çalışan Çocuklar” İstanbul Ticaret Üniversitesi Dergisi Açık erişim: SÇ ÇOCUKLAR – iticu.edu.tr Erişim tarihi: 21.12.2011

Çırak, Yüksel ve Çivitçi, Nazmiye. 2000 ”Malatya İlinde Sokakta Çalışan Çocuklar Üzerine Bir İnceleme”, İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 5,Sayı 8,Güz 2004,S.33-41)Açık erişimli:web.inonu.edu.tr/~dergi/dergi/Cirak_Civitci.htm Erişim tarihi:21.12.2011


[1] Kafkas Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Okul Öncesi Öğretmenliği 4. Sınıf öğrencisi.

Formasyon Uygulamasının Öğretmenliğe Darbesi

Talim Terbiye Kurulu’nun (2004) esaslarına göre öğretmen; “Yüksek öğretim kurumlarında genel kültür, özel alan ve pedagojik formasyon eğitimi alarak yetişmiş olan ve her derece ve türdeki örgün ve yaygın eğitim kurumları ile kurs ve seminerlerde eğitim-öğretim hizmetlerini yürütmek üzere atanan kişilerdir”. Tanım böyle olunca öğretmenlerin bu vazifeleri icra edebilmeleri pek kolay değildir. Bu bakımdan öğretmenliğe profesyonel bir meslek olarak bakılması gereklidir. Profesyonellik bir iş için gerekli tüm inceliklerin öğrenilmesini zorunlu kılar. Öğretmenlik için de durum aynıdır. Öğretmenliğin profesyonel bir meslek olarak kabul edilmesi için belirli şartların sağlanması ve belirli ölçütlerin değiştirilmesi ve geliştirilmesi gereklidir. Özellikle ilköğretim okullarındaki öğretmenlerin profesyonel gelişmenin gerektirdiği işbirliği kültürüne, öğretmen liderlik tecrübesine, devam eden iyileşme ve gelişme azmine sahip olarak okul genelinde değişmenin süreçleriyle daha fazla ilgilenmeleri öğretmenliğin profesyonellik ilkesinin kabulünü göstermektedir (Karakaya, 2003, 96). Hem öğretmen yalnızca bireyin gelişim sürecinde ona yardımcı olan ve öğrenme ihtiyacını karşılayan kişi değildir. Aynı zamanda bireyin kişilik kazanmasında ona rol model olabilecek, etkileme gücüne sahip, liderlik vasıflarını taşıyan kişiler de olmalıdır (Şimşek, 2010, 245).

Öğretmenlik mesleği özel bir yeterliliği gerektirir. Öğretmenlerin mesleklerini profesyonelce icra edebilmesi için sadece alan bilgisi, öğretmenlik meslek bilgisi, eğitim sistemi ve eğitim politikaları hakkında bilgi sahibi olmaları yeterli değildir. (Özden, 2002, 30; Gömleksiz, 2002, 162; Sisman, 2002, 9 akt. Turan, 2007). Öğretmenler bilgi ve becerilerini sezgileriyle de birleştirebilmelidirler. Örneğin, öğretmenler öğrencilerin sınıf içindeki konuşmalarından ve aktivitelerinden informal bazı ölçütler elde ederler. Bu ölçütlere bakarak, onların sınıf içi durumlarını ayarlarlar. Öğretmenlerin informal sınıf değerlendirmelerinde kullandıkları ölçütler genellikle yazılı olmaz; daha çok öğretmenin bilgi ve sezgilerine, daha önceki tecrübelerine dayalıdır (Soloman, 2003, 131). Bu gibi değerlendirmelerin yapılabilmesi için öğretmenlerin belli bir beceriye ve yeterliliğe sahip olması gereklidir.

Öğretmenlerin öğrenci ile sürekli etkileşimde bulunan, öğrencide konunun, dersin, okulun ve dolayısıyla milli eğitimin amaçları yönünde davranış değiştirmekle sorumlu olan kişiler olduğu düşünüldüğünde bir fabrikada ipliğin dokunması gibi öğretmen de kalbiyle, içtenliğiyle öğrenciyi eğitebilecek niteliğe sahip olmalıdır (Palmer, 2003, 71).

Öğretmenlik bir milletin, bir ülkenin geleceğini hazırlama sorumluluğunu taşıyan bir meslektir. Bu bakımdan, öğretmenlik, elinde üniversite diploması olan ve bir başka yerde iş bulamayan herkesin yapacağı basit bir iş değildir. Yani her üniversite mezunu olan, öğretmenlik alanında eğitim-öğretim almamış, gerçek anlamda bir pedagojik formasyona sahip olmayan ve bu alanda yetişmemiş kişilerin öğretmenlik yapması uygun değildir (Can, Can ve Durukan, 1999). Öğretmen, öğrencilerin öz denetim kazanabilecekleri, hak ve sorumluluklarını bilmelerinin yanı sıra diğerlerinin hak ve sorumluluklarını kavrayabilecekleri, duygu ve düşüncelerini yönetebilecekleri ve kendilerini özgürce ifade edebilecekleri demokratik bir ortam hazırlayabilecek yeterliliği taşımalıdır (Rehber, 2009). Bundandır ki öğretmenlik mesleğinin gereği olarak bir öğretmenin birtakım yetkinliğe sahip olması önemlidir.

Öğretmenlerin istihdamında her ne kadar Milli Eğitim Bakanlığı yeterlik alanlarını belirlese de (Milli Eğitim Bakanlığı (2006) bunu 31 alt yeterlik alanı olarak belirlemiştir) bu kararlar uygulamaya dökülememiştir. Öğretmen ihtiyacının karşılanması için atılan adımlar farklı problemleri doğurmuştur (Tösten, 2011). Öğretmenlik mesleği sıkça değişen bakanlar veya hükümetlerle, politik dalgalanmalarla etkilenmiştir. Gerekli alt yapı hizmetleri ve doyurucu programlar oluşmadan sadece tabela değişikliği yapılarak ve sadece süre arttırma ile nitelikli eleman yetişmemektedir. Bu duruma yasada öngörüldüğü gibi çok boyutlu bakılamazsa yapılan değişikliklerin çok fazla anlam ifade etmeyeceği düşünülmelidir (Kavcar, 1999,268).

Okçabol (2005, 192), öğretmen yetiştirmede temel sorunun öğretmenlerin alan bilgisi eksikliği değil, öğretmenliği sevme, genel kültür, iletişim, öğrencileri anlama ve öğretme becerisi gibi alanlardaki eksiklikleri olduğunu belirtmiştir. Öğretmenler mesleğe, öğrenciye, çevreye ve sosyal değerlere yönelik olumlu tutum içinde olmalıdırlar. Bu ölçütleri havi öğretmenleri seçebilmek için öğretmen eğitiminde öğrenci fakülteyi bitirene kadar izlenmeli, ders başarısı yanında, dili kullanma becerisi, ruh ve beden sağlığı, iyilik, sabırlılık, güvenirlik, demokratiklik gibi özellikler de dikkate alınarak bunlara sahip olmayan öğrencilerin öğretmen olmaları engellenmelidir.

Eğitim Bakanlığı’nın 1960’tan itibaren meslek dışından öğretmen atamalarını sürdürmesi, mesleğin yeteri ölçüde değer kazanamamasına neden olmuştur. Örneğin yasal metinlerde uzmanlık mesleği olarak görülen fakat yürütülen politikalarla ciddi eleştirilen ilköğretim öğretmenliğinin yapılmasına 433 kaynak vardır. Ücretli ve vekil öğretmenlerin çoğunluğu eğitim fakültesi mezunu dahi değildir. Türkiye’de öğretmenlik mesleğine giriş ve istihdam ilkeleri ve uygulamaları uluslararası eğitim belgelerinde gösterilen ve hükümetlere uymaları tavsiye edilen düzeylerin altındadır (Akyüz, 2003, 64).

Artık ülkemizde öğretmen olmak için ilgili fakültelerden veya yüksek okullardan mezun olma şartının pek geçerliliği kalmamıştır. Zira diğer fakülteleri bitirenlerde pedagojik formasyon derslerini aldıkları ve bunu ispatladıkları taktirde öğretmen olabilmeleri ve de eğitim ordusunun bir neferi olabilmelerinin (!) önünde bir engel bulunmamaktadır (Can, Can ve Durukan, 1999). Nitekim 2000-2001’den 2008-2009 öğretim yılına kadar eğitim fakültelerinin kontenjanlarında sadece %16,5 oranında artış görülürken fen-edebiyat fakültelerinde %72’lik artışın yaşanması bunun bir göstergesidir (Özoğlu, 2010, 25).

Üniversitelerin bazı dallarında özellikle fen edebiyat fakültelerinde lisans öğrenimini tamamlayan ve öğretmenlik yapmak isteyen öğrencilere öncelikle tezsiz yüksek lisans adı altında sonrasında formasyon ve şimdilerde öğretmenlik sertifikası olarak adlandırarak enstitülerce öğretim yöntemleri ağırlıklı programlar verilmektedir. Bu programları tamamlayan öğrenciler öğretmen olabilmektedir. Bu düzenlemenin nitelikli öğretmen ve yeterli sayıda öğretmen yetiştirme bakımından doyurucu olduğu söylenemez (Tösten, 2011). Ayrıca öğretmenlikte çok önemli olan meslek sevgisi bu modelle kazandırılamaz (Kavcar, 2003, 84; Karagözlü, 2009, 15). Bunun en belirgin kanıtı yetiştirilen öğretmenlerin birçok iyileştirmeye rağmen duyuşsal anlamda yetersiz kalmasıdır. Öğretmenlerin donanımlı yetiştirilip yetiştirilmediği tartışılırken onlara öğretmenlik idealizmi verilememektedir. Bundandır ki öğretmenler köy ve kasabalarda görev yapmak istememektedir (Sarpkaya, 2008, 19). Hatta Anadolu’nun ücra köşelerinde görevlendirilen öğretmenler bu hizmet teklifini çoğu kez sürgün olarak algılamaktadır (Topçu, 2010, 19).

Sonuç olarak, öğretmen yetiştirme politikalarında güdülen amacın çoğu zaman ülkede sürekli var olan öğretmen açığını kapatmaya dönük istihdam projeleri olması, nitelik olarak geri kalmış öğretmenleri doğurmuştur (Özoğlu, 2010,5).  Hem eğitime hem öğretmenlik mesleğinin statüsüne olumsuz etkileri olan günü kurtarmaya yönelik bu tür uygulamalar her ne kadar geçici olarak ortaya konulsa da süreklilik kazanarak varlığını devam ettirmiştir. Görünen o ki bir müddet daha devam edecektir.

Yararlanılan Kaynaklar

Akyüz, Y. (2003). “Eğitim Tarihimizde Günümüze Kadar Öğretmen Yetiştirilmesi ve Sağlanması İlkeleri Uygulamaları”, Çağdaş Eğitim Sistemlerinde Öğretmen Yetiştirme Ulusal Sempozyumu, 21-23 Mayıs, Sivas.

Can, S. ,Can, Ş. ve Durukan, E. (1999). Cumhuriyetten Günümüze Öğretmen ve Öğretmenin Yetiştirilmesi. Atatürk Üniversitesi beden eğitimi ve spor bilimleri dergisi (BESYO). Erzurum.

Karagözoğlu, G. (2009). Türkiye’de Öğretmen Yetiştirme Uygulamalarına Genel Bakış. Türkiye’nin Öğretmen Yetiştirme Çıkmazı Ulusal Sempozyumu, Başkent Üniversitesi, Ankara.

Karakaya, Ş. (2003). Modernizm Postmadernizm ve Öğretmen Çalışma Kültürü. Ankara: Nobel Dağıtım.

Kavcar, C. (1999). Nitelikli Öğretmen Sorunu. 21. Yüzyılın Eşiğinde Türk Eğitim Sistemi Ulusal Sempozyumu. Başkent Öğretmen Evi, Ankara

Kavcar, C. (2003). Alan Öğretmeni Yetiştirme. Çağdaş Eğitim Sistemlerinde Öğretmen Yetiştirme Ulusal Sempozyumu. Cumhuriyet Üniversitesi, Sivas

MEB Öğretmen Yetiştirme ve Eğitimi Genel Müdürlüğü (2006). Öğretmenlik Mesleği Genel Yeterlikleri, Milli Eğitim Basımevi, Ankara.

MEB, Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı. (2004). Millî eğitim bakanlığına bağlı eğitim kurumlarına öğretmen olarak atanacakların atamalarına esas olan alanlar ile mezun oldukları yüksek öğretim programları ve aylık karşılığı okutacakları derslere ilişkin esaslar. 12.07.2004 tarih ve 119 sayılı Kurul Kararı.

Okçabol, R.(2006). Öğretmen Yetiştirme Sistemimiz. Ankara: Ütopya Yayınevi

Özoğlu, M. (2010). Türkiye’de Öğretmen Yetiştirme Sisteminin Sorunları. SETA (Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı) Analiz. Şubat 2010 www.setav.org.tr

Palmer, P. J. (2003). The Heart of a Teacher. (Ed.) Ornstein, A. C., Horenstein, L., Pajak, E. F. Contemporary Issues in Curriculum. 3. Edition. USA: Pearson Education.

Rehber, H. E. (2009). Sınıf Öğretmenlerinin Öğretmen Yeterlikleri Açısından Müfettişlerden Rehberlik Beklentileri, Yüksek lisans bitirme tezi. Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Bolu

Sarpkaya, R. (2008). Türk Milli Eğitim Sisteminin Amaçları ve Temel İlkeleri. (Ed.) Sarpkaya, R. Türk Eğitim Sistemi ve Okul Yönetimi. Ankara: Anı Yayıcılık.

Soloman, P. (2003). The Curriculum Bridge from Standarts to Actual Classroom Practise. 2. Edition. California: Corwin Press.

Şimşek, H. (2010). Eğitim Sisteminde Öğretmenin Rolü ve Öğretmenlik Mesleği. Memduhoğlu H. B., Yılmaz, K. (Ed.) Eğitim Bilimine Giriş. Genişletilmiş 2. BaskıAnkara: Pegem Akademi

Topçu, N. (2010). Türkiye’nin Maarif Davası. 6. Baskı. İstanbul: Dergah Yayınları

Tösten, R. (2011). İlköğretim Öğretmenlerinin Kamu Personeli Seçme Sınavına (Kpss) Yönelik Görüşlerinin Belirlenmesi: Kars İli Örneği. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Kafkas Üniversitesi, Kars

Turan, B. (2007). Öğretmenlerin Çalışma Statülerine Göre Yeterliklerinin İncelenip, Öğretmenlik Kariyer Basamaklarında Yükselmelerinin Değerlendirilmesi. Yüksek lisans bitirme tezi, Gazipaşa Üniversitesi, Tokat.

[1] Dicle Üniversitesi, Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi

Summerhill Okulu

1. GİRİŞ

Eleştirel pedagojiye göre bilgi, doğru olup olmadığı değil ezici ya da sömürücü olup olmaması temelinde çözümlenmelidir. Bilginin sağladıkları toplumun faydası veya zararı için söz konusu olduğu zaman politik anlayış da bu paralelde oluşur. Bilgi insanlığın faydasına işleniyorsa o zaman demokratik ve özgürlükçü bir eğilimle gelişir (Tezcan, 2005: 109).

Eleştirel pedagojide öğretmenlerin ve ilgili diğer kişilerin görüşlerinde açıklık söz konusudur. Eğitimin amacı sosyal sorumluluğun ya da toplumun sosyal yeniden yapılanmasının önemini vurgulamaktır. Halk eğitimi düşüncesi bu pedagojiden beslenir. Bu anlayışta okul zorunlu olarak çevresiyle demokratik ilişkiler kurar. Öğretmenler zihinsel dönüşümler üzerinde durarak farklı fikirlerin bir arada olabileceği bir program ve sınıf ortamı oluşturur. Bu noktada eleştirel pedagoji modern söylem üzerine biçim almış postmodernizmin eleştirilerine sınır pedagojisi ile cevap vermiştir. Bu perspektifte: geleneksel, toplumsal değerler ve politikalar göz önünde bulundurulur. Toplumun demokratik farklı fikirlere yaşam felsefesinin gerçekleştirilmesine özen gösterilir,  sınır pedagojisine sadece saygı ile bakılır ve bunların gelişmesi desteklenir,  farklılıkları kabul etmekle kalmaz, bilgi ve güç arasındaki ilişkiyi ortadan kaldırmaya çalışır, öğrencilerin birçok işle uğraşmaları, farklı kültür kuralları ve dilleri öğrenmeleri tavsiye edilir, farklı söylemler hakkında bilgili olma, bunlara eleştirel bakılabilme ve farklı fikirleri karsılaştırabilme yeterliliği vurgulanır. (Dündar, 2007:55)

Summerhill alışılmış okulların dışında eşitliğin, özgürlüğün ve demokrasinin yaşatıldığı öğrencilerinin okula isteyerek ve severek gittiği ve bir o kadar da mutlu olduğu bir okul olarak halen varlığını devam ettirmektedir.

2. A.S. Neill’in Gerçekleşen Hayali: Summerhill Okulu

Neill, Summerhill’i kurarken ve işletirken dünyanın suç, umutsuzluk ve mutsuzluktan kurtarılabileceği bir araç yaratmak istiyordu. İlk çalışmaları I. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’yı kaplayan başarısızlık ve hayal kırıklığı duygusu kapsamında ele alınmalıdır. “Dünyanın sorunlarının kaynağı ve çocukların eğitimiyle ilgili asıl problem doğal dürtülerin bastırılmasıydı. Neill, The Problem Child’da (Problem Çocuk) bunu açıkça ifade ediyordu: “Çocuğu kötü yapanın ahlaki eğitim olduğuna inanıyorum. Bunu, kötü bir çocuğun aldığı ahlaki eğitimi parçaladığımda onun otomatik olarak iyi bir çocuk olmasından anladım” (Spring, 1997: 86).

Summerhill Okulu deneyimi, geleneksel okulların baskısından uzak olan öğrencilerin yan gelip yatmak yerine kendi kişisel motivasyonlarını sağlayarak karşılık verdiklerini ortaya koydu. Dıştan dayatılan zorlamacı disiplin, kişinin içindeki öz-disiplinin gelişimini engelliyordu. Bu nedenle Neill, Summerhill’e giden öğrencilerin, zorlayıcı kurallarla eğitim veren diğer okulların öğrencilerinden daha iyi gelişmiş bir eleştirel düşünme yeteneğine sahip olduğunu ve çok daha fazla öz-disiplin sahibi olduklarının gün gibi ortada olduğu değerlendirmesini yaptı.  Summerhill okuluna kabul edilen öğrencilerin genellikle sorunlu özgeçmişe sahip, özellikle mutsuz bir ruh haline neden olan huzursuz ve ilgisiz ailelerden geldiğinin göz önünde bulundurulması daha aydınlatıcı olacaktır. Summerhill’in iyileştirici ortamı, geleneksel okullar tarafından reddedilen sorunlu öğrencilerin bile başarılı bir gelişme gösterdiklerini kanıtlamıştır.

Summerhill bir deneme okulu olarak işe başlamıştır. Artık öyle değildir, yaptıklarını gösteren bir okuldur, çünkü özgürlüğün işe yaradığını göstermektedir.  Neill, Summerhill’i açarken benimsediği temel ilke olarak çocuğu okula uydurmak değil okulu çocuğa uydurmaktır. Bunu şu şekilde ifade etmektedir:  “İlk eşim ve okulu açtığımız zaman bir tek ana düşüncemiz vardı; çocuğu okula uydurmak yerine okulu çocuğa uydurmak” (Neill, 1996: 20).

Summerhill kurulduğu günden bu yana özünde değişmeden günümüze kadar gelmiştir. Okulun amaçlarını şu şekilde sıralayabiliriz:

1.Çocuğa coşkusal gelişiminde özgürlük tanımak

2.Çocuklara kendi hayatlarını yaşabilmek için yetki vermek

3.Çocuklara doğal anlamda gelişebilmeleri için zaman tanımak

4.Yetişkinlerden gelen korku ve zorlamaları ortadan kaldırarak mutlu bir çocukluk geçirmelerini sağlamak (Readhead, 2000: 67).

3. Summerhill Eğitimi ve Standart Eğitim

Neill’e göre öğretmen yetiştirme okullarında ve üniversitelerde okutulan ders kitaplarında sevgi eksiktir. Bu insanların öğrenmelerine hizmet ederken yaşamı hissetmelerine izin vermemektedir. Bu nedenle pek çok konuda tartışma yapabilecek olan gençler yaşama bakış açılarıyla çocukturlar. Onların ders kitaplarının insan kişiliği ile sevgiyle, özgürlükle ya da kendi kendisinin yazgısını çizmeyle bir ilgisi yoktur. Ve sistem böylece sürüyor, yalnızca kitaptan öğrenme standartlarını amaçlayarak sürüyor, kafayı yürekten ayırmayı sürdürüyor (Neill, 1996: 39-40).

Neill’e göre kitaplar, bir okuldaki en önemsiz araçlardır. Bir çocuğun çok az kitaba gereksinimi vardır, bundan ötesi aygıtlar, seramik ve heykel çamuru, spor, tiyatro, resim yapmak özgürlüğüdür (Neill, 1996: 39). Neill’in eğitim felsefesinin oluşumunda mutsuz ve korkular içinde geçen çocukluk döneminin etkisi büyüktür. Ailesi tarafından okutulmaya gerek görülmemiş bir çocuktur. Çocukluğu ve gençliğinde gerek ailesi gerekse öğretmenlik mesleği sırasında yaşadığı ezme ezilme ilişkileri Neill’in yaşam felsefesinin biçimlenmesine etki etmiştir.

4. Summerhill’de Özel Dersler

Summerhilldeki özel dersler şöminenin başındaki rastgele konuşmalardır ve başka okullardan gelen öğrencilerin özgürlüğe uyum sağlamaları için düzenlenmiştir  (Neill, 1996: 47-55). Summerhill’de geleneksel okullardan tamamen farklı olarak isteyen öğrenciler için öğretmen ve öğrenci arasında karşılıklı anlaşmaya bağlı olarak ödevler verilmektedir.

Karma Eğitim

Okulların çoğunda kızlarla erkekleri özellikle uyuma yerlerini ayırmak için belli bir plan vardır. Summerhill’de erkek ve kız çocuklar rahat bırakılmışlardır. Cinsler arasındaki ilişkiler çok sağlıklı görünür. Bir cins öteki cins hakkında hayallerle, kuruntularla gelişmez. Bunun nedeni Summerhill’in, tüm güzel erkek ve kız çocuklarının birbirleriyle kardeş olduğu ve büyük bir aile olması değildir. Böyle olsaydı, ilk önce Neill karma eğitime karşı çıkacağını belirtmiştir (Neill, 1996: 65).

Çalışma

Summerhill’de on iki yaşından büyük her çocuk ve kadronun her üyesi için haftada iki saat bahçede çalışmayı öngören bir topluluk yasası çıkarılmıştır. Bu çalışma karşılığında çalışanlar ücret almıştır. Çalışmayanlar ise para cezasına çarptırılmıştır. Yapılan bu işte oyun öğesinin olmamasından dolayı yasa tekrar gözden geçirilmiş ve kaldırılmıştır (Neill, 1996: 65). Neill kendi yaşamından örneklerden de yola çıkarak çocukların gelişim sürecindeki pek çok davranışını kavramlaştırmış ve hepsinin temelinde sevgi eksikliğinin, geleneksel ve insancıl olmayan eğitim anlayışının bulunduğunu ifade etmektedir.

Oyun

Summerhill, oyunun en büyük önem taşıdığı bir okul olarak tanımlanabilir. Sumerhıll’de altı yaşındakiler fanteziye yer vererek gün boyunca oyun oynamaktadırlar. Sekiz ile dört yaş arasındaki çocuklar ise daha çok hırsız-polis oyunu gibi vurdulu kırdılı oyunlara ilgi duyarlar. Erkek çocuklar genellikle kız çocuklarla oynamamaktadır. Kızlar ender olarak oyun örgütlerler. Genellikle çocuklar arasında oynanan öğretmenlik ya da doktorluk gibi oyunlar özgür çocuklar arasında pek bilinmez. Çünkü bu çocukların otoriteye ve öykünmeye gereksinimleri yoktur (Neill, 1996: 71).

Dans ve Müzik

Neill, “Dans gibi bir zevkte, özgürlüğe yer yoksa onu yaşamın daha ciddi görünümlerinde bulmayı nasıl umabiliriz? Eğer bir insanın kendi dans adımlarını bulmaya cesareti yoksa, onun kendi dinsel, eğitsel ya da siyasal adımlarını bulmaya cesaret edeceğine de olasılık verilmez” diyerek dansın kişinin kendi doğasının getirdiği özgürlükle biçimlenmesi gerektiğini savunur. Summerhill’de her program dansları da kapsar. Bu danslar hep kızlar tarafından düzenlenir ve sahnelenir ve kızlar da bunları iyi yaparlar. Klasik müzikle dans etmezler; onların müzikleri hep cazdır. Gershwin’in Paris’te Amerikalı müziğinde bir bale sahneleri vardır. Öğrencilerin var olan müzik beğenileri değiştirilmeye ya da yöneltilmeye çalışılmaz (Neill, 1996: 77-78).

Örgütlenme

Summerhill’de 4 ve 16 yaşları arasında yetmiş çocuk ve yaşa göre değil yeteneğe ağırlık verilerek örgütlenmiş altı bölüm bulunmaktadır. Bu bölümler düzenli bir programa göre haftada beş sabahtan kırk beş dakikalık sürelerden oluşmaktadır. Summerhill’deki çocukların belirli yerleri vardır ve buralarda kendilerine öğretecek belirli öğretmenlerle karşılaşmaktadırlar. Diğer okullardaki sınıflardan bu bölümlerin ayrıldığı nokta hiç kimsenin derse gelme garantisi olmayışıdır (Neill, 1996: 83). Günümüzde eğitim anlayışı insanları bireylerin kendi amaçlarının farkına vardırmayan ve onun adına hedefler belirleyerek onun doğasına müdahale eden bir yapıdadır.

Yargı ve Değerlendirme

Dünyada giderek yükselen eğitimli yetişkin oranı; çocuğun ailede daha çok ve zengin uyarıcı ile karşılaşmasına olanak sağlamaktadır. Artan teknoloji ve bilişim ortamı ile birlikte; çocuk anne-babasının kendisi ile aynı yaşta bildiklerinden çok daha fazlasını bilir hale gelmektedir. Oysa okul çağına geldiğinde karşılaştığı okul anne-babasının yetiştiği okul ile hemen hemen aynı nitelikleri göstermektedir. Dolayısıyla; okul denilen kuruma gelmeden önce birçok ön öğrenme ile donanmış olan çocuk, okulda kendisi için gerekli olan bilişsel, duyuşsal ve devinimsel birçok bilgi, beceri ve gereksinimden çok uzakta bir eğitim ve öğretim ortamı bulabilmektedir. Okul denilen kuruma gelmeden önce alışmış olduğu zengin uyarıcıyı bulamayan çocuk; köhnemiş ve kendisini yenileme sorumluluğunu hissetmeyen bu kurumda zamanla körelmekte ve yaratıcılığını kaybetmektedir. Bu farklılık, okul kurumunun varoluş koşullarının yeniden sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır.

Sosyal yaşam koşulları, yasal zorunluluklar, ailenin çocuktan beklentileri; birey için tek bir seçenek sunmaktadır: zorunlu seçmeli okul. Birey, bu kararından dolayı yaşamının sonuna kadar mutsuz olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Çünkü kişiliğinin olgunlaşma sürecinin tamama yakını okul denilen kurum ve onun kuralları ile donatılmıştır. Çocuk, okul çağına gelinceye kadar, sosyal çevresinde okula karşı bir sürü yargı ile donatılır. Okulun karşı konulamaz gücü onu neredeyse deyim yerindeyse esir alır. Çocuk bütün bu okula ilişkin yargıların karşısında okula gitmeden kendini okula ait hissetmeye başlar. Bu yüzden de genellikle her çocuk okula başlamadan önce, heyecan ve tedirginlikle karışık bir umut taşır. Daha ilk gün gördüğü manzara şudur; sevimsiz renklerle boyalı duvar ve sıralardan oluşan fiziki mekân, asık suratlı ve sağa sola bağıran adına öğretmen denen yetişkinler. Adına ders denen ve içinde bir sürü anlayamadığı kavram, terim ve bilgilerin yer aldığı kitaplar… Sosyal çevresinin yönlendirmesi ve okulun kaçınılmazlığı ile yetişmiş olan çocuk için geriye hissedeceği bir tek duygu kalır: “Her şey doğru ve mükemmel, yanlış olan ve anlayamayan benim”. Bu duygu her basamakta adım adım bütün benliğimizi sararak gelişir. Umut kırıcı okul ikliminden sonra, bir de anlamlandıramadığı ve neden gerekli olduğunu bir türlü sorgulayamadığı bir dizi kuralla karşılaşan çocuk (aslında çocuk ailede bir takım kural ve ilkeleri öğrenir ama bu ilke ve kuralların ailedeki etkinliği ve yaptırım gücü; okul kuralları ile karşılaştırıldığında oldukça esnektir), yaşamının sonuna kadar, okul denilen kuruma karşı olumsuz duygular beslemeye başlar.

Okul kurumu, insanları gruplara ayırır. Bu gruplama işlemi sorgulanmayan üç varsayıma dayanır. Çocuklar okula aittir, çocuklar okulda öğrenir, çocuklara yalnız okulda bir şey öğretilebilir. Oysa çocuk, doğduğu andan itibaren bağımsız ve özgür bir bireydir. Ancak; kendi yaşamını kurgulamaya başlayıncaya kadar sınırlı bir anlamda da olsa aileye aittir. Ergenlikten itibaren ise ailenin ve dolayısıyla toplumun eşit bir üyesidir. Ama okul bireyi sahiplenmede aşırı bir istek duyar. Bu isteklilik; zamanla bireyin yaşamında okulun merkeze yerleşmesine neden olur. Ve süreçle birlikte birey; farkında olmadan okula ait olduğunu kabullenir. Ama bu kabullenme farkında olunmadan gerçekleştiği için; mutsuzluğa neden olur. Bu mutsuzluk; yaşamı anlamlandırmada, kendini gerçekleştirmede başarısızlık, doyumsuzluk, ne istediğini bilememe şeklinde kendini gösterir. Öte yandan; çocuklar okulda öğrenirler ama çoğunlukla yaşamları boyunca hiçbir işlerine yaramayacak bir sürü gereksiz bilgiyi (yer çekimi kanunu, muson yağmurları, savaşların başlama ve bitiş tarihleri, ….vb) öğrenirler. Ancak bu yargı yanlış anlaşılmamalıdır. Öğrenilen her bilgi hayata aktarılabildiği ölçüde değerlidir. Bunun yanı sıra; öğrenilecek bilgi, öğrencinin bilişsel, duyuşsal ve devinimsel gelişimine uygun olarak organize edilebiliyorsa ancak öğretilebilir. Örneğin kültür kavramını soyut düşünme aşamasına henüz gelmemiş, somut işlemler dönemindeki öğrencilere öğretmeye kalktığımızda anlamlandıramayacağı için ezberlemeyi seçecektir. Bu durumdaki öğrenci, yaşama aktaramayacağı bir bilgiyi uzun süreli belleğine geçici olarak nakletmiş olmaktan başka bir şey yapmamış olacaktır. Öğrendiğini neden öğrendiği konusunda somut bir algısı olamayacaktır.

Neill eleştirel pedagoji içerisin de bireyi temele alır. Bireyin mutluluğu, özgürleşmesi, kendi kendini yönetmesi, ilgi ve yeteneklerini keşfetmesinin önemli olduğunu, dışsal zorlamaların etkisiz olacağını asıl olması gerekenin çocuğun içsel motivasyonu olduğunu vurgular. Neill’e göre eğitimin amacı çocukları hayata hazırlamaktır. Çocuğun okula değil okulun çocuğa uyması gerektiğini savunur. Çocukların gelişimlerini kendi başlarına sağlamaları ve kendi ilgilerini keşfetmeleri için izin verilmesi gerektiğini belirtir. Yetişkinlerden gelen korku ve zorlamaları ortadan kaldırarak, mutlu bir çocukluk geçirilmesi gerektiğini savunur.

Neill çağın ötesinde bir eğitim anlayışı ile devrim sayılabilecek bir okul anlayışına imza atmıştır. Yarattığı okul ile birçok kişinin ilgisini çekmiş, farklı bakış açıları sunarak, farkındalık yaratmış ve ilgi odağı haline gelmiştir

KAYNAKÇA

Dündar, S. (2007). Alternatif Eğitimin Felsefi Temelleri ve Alternatif Okullardaki Uygulamalar. İstanbul.

Hern, M. (2008). Alternatif Eğitim. (E. Ç. Babaoğlu, Çev.) İstanbul: Kalkedon Yayınları.

Neill, A. S. (1996). Bir Eğitim Mucizesi. (G. D. Nalbantoğlu, Çev.) Adana: Baki Kitap ve Yayınevi.

Neill, A. S. (2001). Özgür Ruh. (K. Alp, Çev.) İstanbul: Kariyer Yayıncılık.

Neill, A. S. (2000). Özgürlük Okulu. İstanbul: Payel Yayınevi.

Readhead, Zoe Summerhill Okulu, Hern, M. (2008). Alternatif Eğitim. (E. Ç. Babaoğlu, Çev.) İstanbul: Kalkedon Yayınları.

Spring, J. (1997). Özgür Eğitim. İstanbul: Ayrıntı.

Tezcan, M. (2005). Sosyolojik Kuramlarda Eğitim. Ankara: Anı Yayıncılık.


[1] Gaziosmanpaşa, 23 Nisan İlköğretim Okulu Sınıf Öğretmeni

19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos, 29 Ekim…

Yukarıda sadece gün ve ayları yazılı dört tarihin bugün Türkiye’de yaşayan pek çok insan için bir anlamı vardır. Söz konusu tarihler, 100 yıl sonraki çocuklarımız için bir şeyler ifade eder mi? Bu tarihlerin gelecek nesiller için anlamı iki düzlemde ifade bulacaktır kanımca: Birincisi “Ah o tarihler yok mu o tarihler, keşke o tarihlerde yaşananların anlamını ve önemini zamanında kavrayıp da sahip çıksaydık” diyen sömürge bir ülkedeki gettolarda yaşayanların bitmek bilmeyen serzenişleri. İkincisi, “Biz bu tarihlerde her dem yeniden doğup bilinçleniyor, bileyleniyoruz. Ne mutlu bize bunları yaşatan Ata’mıza ve atalarımıza.” diyen dünyanın süper gücünde yaşayanların sevinçleri…Şimdi siz, gelecekteki hangi söylemin yeğlenmesinde tarafsınız.

Birinci söylemi yeğleyenler (bilmeden belki de) olanca güçleriyle çalışıyor, çabalıyorlar. Nasıl çalıştıklarının somut delillerini bir bir sıralayacağım. İkinci söylemi yeğleyecek olanlara da birkaç uyarım olacak.

Bir ülkeyi ayakta tutan değerlerin gelecek kuşağa aktarımı iki boyutta gerçekleşir: Biri aile, ikincisi devlet. Aile ortamındaki aktarımlar informaldir. Ailenin hayat felsefesi bağlamında yaptırımları sınırlıdır. Devlet eliyle gerçekleştirilen aktarımlar, formaldir. Bu aktarımlar Millî Eğitim Bakanlığı (Türkiye’de) aracılığıyla gerçekleştirilir. Millî Eğitim, bir yönüyle çocuğun dört yaşından itibaren biçimlenmesi ve donanması için farklı eğitim kurumlarında uğraş verir. Bu uğraş için de tanımlı görevlerinin olması gerekir. Millî Eğitimin eskiden birinci görevi şöyle idi:

a) Atatürk İnkılap ve İlkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, Türk Milletinin milli, ahlaki, manevi, tarihi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren, ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş vatandaş olarak yetiştirmek üzere, Bakanlığa bağlı her kademedeki öğretim kurumlarının öğretmen ve öğrencilerine ait bütün eğitim ve öğretim hizmetlerini planlamak, programlamak, yürütmek, takip ve denetim altında bulundurmak,”

Ama (lütfen buraya dikkat) artık Millî Eğitimin böyle bir görevi yok. Millî Eğitimin tanımlı birinci görevi şu şekilde değiştirilmiştir:

a) Okul öncesi, ilk ve orta öğretim çağındaki öğrencileri bedenî, zihnî, ahlakî, manevî, sosyal ve kültürel nitelikler yönünden geliştiren ve insan haklarına dayalı toplum yapısının ve küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak, uygulamak, güncellemek; öğretmen ve öğrencilerin eğitim ve öğretim hizmetlerini bu çerçevede yürütmek ve denetlemek.

Yukarıda art arda verilen eski ve yeni görevler karşılaştırıldığından Millî Eğitimin artık Atatürk devrimlerine, Atatürk milliyetçiliğine bağlı bireyler yetiştirme gibi bir görevi yok. Dolayısıyla eğitim kurumlarında Atatürk’le özdeşleşmiş 30 Ağustos’un, 19 Mayıs’ın, 23 Nisan’ın, 29 Ekim’in yer almaması çok doğaldır! 25 Ağustos 2011 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla kabul edilen ve 14 Eylül 2011 tarihinde, 28054 numaralı Resmî Gazete’de yayımlanan “Millî Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” yayımlandığında hiç ses çıkarmayanların hayıflanmaya da hakkı yok kanımca.

Bu tarihlerin güzelliklerini ve önemini artık çocuklarımıza aile içinde vermek zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Bu yolda elimizde bu günlerin önemini ve bizlere kattığı değeri çocuklarımıza aşılayacağımız çok değerli edebî metinler var. Bu durumu kendi yaşamımdan örnekler vererek açıklamak isterim. İki buçuk yaşındaki oğlumun ezberlediği ilk metin, “Atatürk sen ölmedin/Toprağa gömülmedin/Bil bakalım neredesin/Minicik kalbimdesin” şiiridir. Çocuklarımız Atatürk sevgisini yüreklerinde hissettikten sonra, -onlara yazıyla bağlantılı olmak koşuluyla- yaşları ilerledikçe bağımsızlığımızın gülleri bu önemli günler hakkında şu tür açıklamalar yapılabilir:

19 Mayıs 1919 (Atatürk’ün Bağımsızlık Savaşını Başlattığı Samsun’a Çıktığı Gün)

Evet oğlum/kızım, Atatürk bağımsızlığın simgesidir. Bağımsızlık, Atatürk’ün de temel ilkesidir. Bu temel ilkeden hareketle o, Samsun’a çıkmış ve Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı başlatmıştır. Atatürk’ün eskimiş her düzene, başka ülkelere bağımlı yaşamaya karşı oluşu, halktan, tam bağımsızlıktan yana duruşunu örnek almalıyız. Karanlıklara ve eskiye başkaldırı, aydınlığa ve yeniliğe hoşgörü onunla başlamıştır: “Soyadıdır başkaldırmanın Atatürk/Eskidikçe bozuldukça bir yanlarımız/Alıp gider başımızı yazılırız Ankara’da/Karaoğlan çarşısından inip inip ordusuna” (“Adıdır Başkaldırmanın”, Ceyhun Atuf Kansu, Güneş Salkımı, s. 29)

Atatürk bağımsızlık mücadelesine başlamazdan evvel kendi cümleleriyle bağımsızlığın ve özgürlüğün gerekliliği şöyle belirler: “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir…Ben yaşayabilmek için ne olursa olsun bağımsız bir ulusun çocuğu kalmalıyım. Bu nedenle ulusal bağımsızlık bence bir hayat sorunudur. Ulus ve memleketin çıkarları gerektirince, insanlık evrenini kuran ulusların her biriyle uygarlık gereğince dostluk ve siyaset bağlantılarına büyük duyarlıkla değer veririm. Ancak, benim ulusumu tutsaklaştırmak isteyen herhangi bir ulusun, bu isteğinden vazgeçinceye değin amansız düşmanıyım.”

23 Nisan 1920 (TBMM Kuruluşu)

23 Nisan 1920 tarihi, bağımsız ve özgür bir ülkenin demokratik bir yapıya kavuşmasında önemli bir adımdır. Halkın oylarıyla seçilmiş milletvekillerinin temsil edildiği Meclis, ulusal egemenliğin olmazsa olmaz koşuludur. Türkiye Büyük Millet Meclisinin açıldığı bugün sizlerin gününüz: “23 Nisan…/Yurdu koruyan,/Yarını kuran,/Sen çocuğum. / Eskiyi unut,/Yeni yolu tut,/Türklüğe umut, /Sen ol çocuğum. /Bizi kurtaran,/Öndere inan,/Sözünü tutan,/Sen ol çocuğum./Küçüksün bugün,/Yarın büyürsün,/Her işte üstün/Sen ol çocuğum,/Çalışıp öğren,/Her şeyi bilen/Yurduna güven/Sen ol çocuğum.

30 Ağustos 1921 (Sakarya Meydan Savaşı)

1921 yılında, “Anadolu bizimdir” diyerek gelen Yunan oğlu tam burada –burası ki Sakarya yayının içinde toprakla güreşen, buğdayla söyleşen, gülle eğleşip, kara salkım üzümle gençleşen Anadolu köylüsünün yaşadığı yerdir.- Sakarya’ya dökülüp gitmiştir. Bizim güzel Kurtuluş Savaşımızın en uzun süren kavgası buralarda olmuş ki Sakarya Meydan Savaşı diyoruz bu savaşa. Bu savaş toprağına bağlı köylülerle, toprak alıcısı saldırganların savaşıdır ki sen buna iki halkın savaşı de.

Anadolu halkıyla Yunan halkının savaşı, yolsuz, kurak, yoksul Anadolu’yla ardı deniz, askeri semiz, tüfeği İngiliz Yunan ordusunun savaşı. Hele bak sen şu işe, Sakarya boylarında, Anadolu Türk köylüsü bir kalkmış ayağa, ne kağnıyı vermiş, ne düğümü çözdürmüş. O düğüm köylü eliyle atılmış bir düğümdür, ancak toprağın dilinden anlayan, toprak aşığı köylünün eliyle çözülür: Kılıç mılıç, gülle mülle, para etmez ki nasıl etmez, görmüş anlamış Yunan oğlu (Ceyhun Atuf Kansu, Balım Kız Dalım Oğul, 1971: 58).

29 Ekim 1923 (Cumhuriyetin İlanı)

Bağımsız, özgür bir ülkenin çağı yakalayan kendi kendine yeten bir ülke konumuna gelebilmesinin devrimlerin önünü açacak bir yönetim anlayışıyla mümkün olacağını bilen Atatürk, 29 Ekim 1923’te cumhuriyeti ilan etmiştir. Cumhuriyetle birlikte atılacak adımların özünü şöyle belirler Ata’mız, ki bugün de anlamını ve önemini yitirmiş değildir bu düşünce: “Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz değişimlerin dönüşümlerin amacı Türkiye Cumhuriyeti halkını tümüyle çağdaş ve bütün anlam ve biçimleriyle uygar bir toplumsal kuruluş haline ulaştırmaktır. Dönüşümlerimizin temel ilkesi budur. Bu gerçeği kabul edemeyen anlayışta bulunanlar olmuştur. Herhalde, anlayışı kaplayan boş inançlar, hurafeler, tümüyle atılacaktır. Onlar çıkarılmadıkça gerçeğin ışıklarını dimağa sokmak imkânsızdır.”

Yukarıda anlam ve önemini gelecek kuşaklara aktarmakla yükümlü olduğumuz özel günlerin yanı sıra, bizi biz yapan daha pek çok değere sahip çıkmamız gerektiğini de vurgulamam gerekir. Millî Eğitimin yeni görevi kapsamında artık Millî Eğitimin Atatürk’le bağlantılı hiçbir değeri çocuklara aktarmak görevi yoktur. Bu kapsamda, Millî Eğitimin genel amaçları, Öğretmen Andı, personel alım ilkeleri, ders programları, ders kitapları…vs. değişecektir. Elimizde gizli gizli okuyacağımız/okutturacağımız “Gençliğe Hitabe” daha da zora düştüğümüzde “Bursa Nutku” bu yolda önümüzü aydınlatacaktır.


[*] Bu yazı, İçel Sanat Kulübü (Şubat-Mart 2012, S.190, s. 8-10) dergisinde yayımlanmıştır.

Lider ve Etrafındakiler

Giriş

Bir toplum ne kadar örgütlü ise o kadar gelişmiş, demokrasisi yerleşmiş, etkili ve kaliteli bir toplumdur. Örgütlerindeki üye sayısı ülke nüfusunun birkaç katı olan ülkeler vardır. Örgüt söz konusu olunca örgütün adeta beyni olan lider de önem kazanmaktadır. Bu yazıda örgütlerdeki lider ve onu etkileyen ve/veya yönlendiren yakın çevresindeki danışman veya yardımcı kişiler konu edinilmiş, bununla ilgili tartışma yapılmıştır.

 

Önem

Günümüz dünyasında en büyük kuruluşlardan en küçük işletmelere kadar etkili ve yaratıcı yöneticinin önemi kavranmış, bu amaç doğrultusunda yöneticiler aranmaya ve yetiştirilmeye başlanmıştır. Örgütte etkili sonuç alıcı ve örgütsel amaçlar doğrultusunda yaratıcı çözümler sunan yönetici, liderdir. Lider, klasik kuramlarda savunulduğu gibi “anadan doğma” olmaz, yetiştirilir.

Böyle olmakla beraber lider, bir örgütte tek başına belirleyici değildir. Lideri ya da liderliği etkileyen, yönlendiren hatta belirleyen bazı insanlardan oluşan bir çevre vardır. Bu yazıda lider, içinde bulunduğu yakın çalışma arkadaşlarından oluşan çevre ve bu ikisinin etkileşimiyle ortaya çıkan liderlik üslubunun ne olduğu ve sınırları biraz zorlayarak lider-çevre ilişkisinin nasıl olması gerektiği üzerinde tartışarak konuya açıklık getirilecektir. Söz konusu “çevre” özel bir çevredir. Bu yazıda liderin en yakınında yer alan, lideri aktardığı veri ve haberlerle yönlendirebilen, lideri kontrol edebilme özelliğine sahip olan çevre konu edinilmektedir.

 

Yönetici, Lider ve Liderlik

Lider, liderlik yapan kişidir. Lideri örgütte önemli kılan onun örgütüm tepesinde bulunan bir kişi olması değil, örgütte ya da gruptaki işlevidir. Lider örgütte önemli bir konumdadır. Örgütsel etkililik tek bir etkene indirgenemeyecek kadar karmaşıktır. Buna karşın, örgütsel etkililikte liderin niteliği önemli bir paya sahiptir (Aydın, 1991: 224). Bass, örgütlerdeki başarı ve başarısızlığın tek ve en önemli etkeninin liderlik olarak kabul eder (akt. Hoy ve Miskel 2010: 375). Lider örgütte karar verme ve sonuçtan sorumlu olmak gibi birinci derecedeki kişidir.

Liderlikle ilgili pek çok tanım yapılmıştır. Bu kadar çok tanımın olması liderlik konusunun henüz tam olarak açıklanamadığı anlamına da gelmektedir. Belki de farklı tanımların her biri liderlik kavramının belli bir yönünü tanıtarak kavramı betimlemektedir. Ancak bu tanım ve açıklamaların ortak yanları “amaç saptama, amaç gerçekleştirme doğrultusunda bir grubun faaliyetlerini etkileme, yenilik arayışı, değişimi yönetme” olduğu görülmektedir.

Hoy ve Miskel’e (2010: 377) göre liderlik bir grubun üyelerinin içsel ve dışsal olaylarının yorumunu, amaç seçimini, aktivitelerinin düzenlenmesini, bireysel motivasyon ve yeteneklerini, güç ilişkilerini ve ortak yönlerini etkileyen sosyal bir süreçtir.

Yönetici ve lider kavramları konuya biraz mesafeli olanların karıştırdıkları bir durumdur. Kişiler yönetici olmadan lider, lider olmadan da yönetici olabilirler. Öte yandan, herkes yönetici olabilir ama lider olamaz.

Lipham, 1964’te yönetsel davranışla, liderlik davranışını birbirinden ayırmaya çalışmıştır (Aydın, 1993:129). Lipham’a göre liderlik “bir örgütün amaçlarını gerçekleştirmek ya da bu amaçları değiştirmek için var olan örgüt yapı ve prosedürün başlatılmasıdır.” Yönetici ise “bir örgütün amaçlarını gerçekleştirmek için var olan örgüt yapısını ve prosedürü kullanan kişidir (Akt. Aydın, 1993: 129).

Lider, örgütsel amacı ve izlenecek uygun politikayı iyi kavrayıp, işgörenlerin yaratıcı güçlerini harekete geçirebilen kişidir. Lider örgüt içinde çeşitli işlevleri olan kişidir. Bunlar; grubu eyleme geçirme, eşgüdümleme, yöneticilik, kaynaklık, ödül ve ceza dağıtıcılığı, örnek olma, babalık, denetçilik olarak ele alınmıştır. Bunlardan özellikle baba rolü önemli görülmüş, yalnızca üye gereksinimlerini karşılamak değil, üyelerin yetiştirilmesi, olgunluk ve yetkinlik kazanması liderin görevleri arasında sayılmıştır (Başar 1993: 21).

Liderlik, kendiliğinden ne iyidir ne de arzulanan bir şeydir. Bundan dolayı asıl sorun liderliğin hangi amaca yönelik olduğudur (Drucker 1994: 128). Drucker kitabında iki tür liderliğin bulunduğunu; bunların birinin yönlendirici, diğerinin yanıltıcı liderlik olduğunu savunur.

Liderlik konusunda şimdiye değin yapılan araştırmalar göstermiştir ki; lider davranışı kabaca iki türlüdür. Üretime dönük ve insana dönük. Değişik yazarlar bunları farklı biçimlerde anlatmışlardır. Sisteme dönük-bireye dönük (Stogdil), üretime dönük-insana dönük (Blake ve Mouton), yapıyı kurma-anlayış (Ohio Araştırmaları), ilişkiye dönük-göreve dönük (Reddin), otokratik-demokratik ve bırakınız yapsınlarcı (Lewin, Lippitt ve White), Sisteme dönük-bireye dönük (Brown), amaç başarımı-grubun sürdürülmesi (Cartwright ve Zender) kurumsal-bireysel (Getzels ve Guba), işi kolaylaştırma-etkileşimi kolaylaştırma (Bowers ve Seashore) vb.

Toplumların her yerde ve her durumda liderlere ihtiyacı vardır. Okulda sınıf başkanı olarak, müdür olarak, dekan veya rektör olarak, mahallede muhtar olarak, siyasi partilerin her konumunda seçmenleri ikna edici olarak, şirket yöneticisi olarak, orduda komutan olarak, memuriyette şef, şube müdürü, genel müdür olarak ve ülke yöneticisi, başbakan, cumhurbaşkanı olarak lider ihtiyacı vardır. Bu resmi liderler dışında dernek, sendika ve sivil toplum kuruluşu başkanı, kanaat lideri olarak da liderler vardır. Yöneticiler bulundukları konuma üstleri tarafından getirilirken, liderler üstleri tarafından belirli bir konuma getirilse bile, kendi liderlik yeteneklerini sergilerler. Bu yüzden herkes yönetici olabilir ama bazıları lider olabilir.

 

Liderin Yakın Çevresindekiler

Liderlerin çok işi vardır; yenilik yapmak, politika geliştirmek, hizmet sunduğu kesim veya alandaki gelişmeleri izlemek, kurumun insan kaynağını geliştirmek gibi. Bunları yaparken çalışanlarının ve hizmet sunduğu kitlenin nabzını tutmak da önemli çalışmalardandır. Öte yandan lider de bir insandır ve her şeyi görme, kavrama ve öngörülü yaklaşım sergilemede yetersiz kalabilir. Bu sorunu aşabilmesi için yakın çevresinde yardımcı ve danışmanlar bulundurmalıdır.

Bir liderin belki de en önemli başarısı etrafındaki yetenekli insanlardan bir hale oluşturmaktan kaynaklanır. Lider eğer örgütün beyni ise yakın çevresi de hem duyu organları hem de liderin, eli-ayağı gibidir. İyi gören göz, iyi  duyan kulak gibi duyumlardan doğru veriler gelirse ve malumatı bilimsel yolla işleyip işe yarar doğru bilgi üretmesini bilen kişiler yetkili kılınmışsa lider de doğru karar verilebilir. Kısacası, yakın çevresine doğru insanları yerleştiren liderler kazanırken, tersini yapan liderler baştan kaybeder ve kaybettirirler.

Lider, etrafındaki kişilerin yetenekli olduğu alanları ve yeteneklerinin sınırlı olduğu alanların farkında olmalıdır. Çalışanlara yetenekli olduğu alanlarda iş, yetki, sorumluluk vermeli ve yetki göçermelidir. Bunu başarabilen liderler etkili ve kalıcı olurken, çalışanlara yeteneklerine göre görev vermezse, etrafına yeteneksiz veya sadece dalkavukluk yeteneği olan insanları doldurmuşsa, bir süre sonra işleri ters gitmeye başlar ve bunun sebebini anlayamaz. Yakın çevresine doğru insanları yerleştiren liderler kazanırken, tersini yapan liderler baştan kaybederler. Yakın çevredeki bazıları doğru bilgi aktarmaz, olayları çarpıtır; örgüt için iyi olanı kötü, kötü olanı iyi gösterir, bunu iyi niyetle bile yapabilir; çapı o kadardır! Örgütte herşeyin yolunda gittiğinden, tarihin en başarılı lideri olduğundan bile söz ederler. Birçok liderin çevresi bu tür insanlarla doludur. Liderin egosu yüksektir ama bunu abartıp çevresini kendisini şişirenlerle doldurursa başarısızlığı kaçınılmazdır.

Lider, meyve veren ağaç gibidir, bazen taşlanır. Lider köklü değişiklikler yapınca bazılarının yenilikten kaynaklanan kişisel çıkarlarında kayıplar olur ve lidere açık veya örtülü muhalefet etmeye başlarlar (Çınar 2005). Yaralanıp berelenince etrafındakilerden güzel sözler duymak ister. Bunu hisseden dalkavuklar hemen liderin çevresini sarar, göze girmek için sıraya dizilirler. Dalkavuklar sadece liderin duymak istediklerini söyler ve liderin egosunu besler, lideri rahatlatır, gevşetirler. İşlerin yolunda gittiğini, insanların lidere hayran olduklarını söylemeyi de ihmal etmezler. Oysa işin uzmanı olan danışmanlar etraftaki gelişmeleri, riskleri ve fırsatları lider adına, örgütün ve onun vizyon ve misyonuna uygun olarak gözlemek, görmek ve lidere önerileriyle birlikte aktarmak zorundadırlar.

Öte yandan her örgüt üyesinin (işgörenin) tek amacı örgütsel faaliyetler değildir; doğal olarak kişisel amaçları da vardır. Bu amaç, ihtiyaçlar ve ihtiraslar liderin yakın çevresindeki insanlarda da vardır. Dahası bu amaçlar örgütün amaçlarının üstünde de olabilir. Bulunduğu konum ve örgütün gücünden yararlanarak kendi amaçlarının peşine düşebilirler. Örgütün amaçlarına ters düşmedikçe bir dereceye kadar anlaşılabilir ve kabul edilebilir. Ancak bu durumda da liderin çevresindeki zayıf halkalar ortaya çıkmış olur.

Lider, çevresindeki insanların amaç çeşitliliğinin de farkında olmalıdır. “At sahibine göre kişner” atasözünde olduğu gibi, lider en çok yakınındaki etkilemeli ve yönlendirmelidir. Geniş kitlelere vereceği mesajları öncelikle yakınındakilere vermeli, duygu, düşünce ve eylem birliği sağlamalıdır. Bunları yaparken danışmanlarını “emir eri” olarak görmemeli, onların yaptıkları işten gurur duymalarını sağlamalı ve işin onlar için de tatmin edici olmasını sağlamalıdır.

Akıllı lider rahatsız edici de olsa kendisine gerçekleri anlatan yardımcı ve danışmanları yakınında bulundurmalıdır. Liderin çevresindeki kişiler liderin vizyonuna inanmış, otoritesini tanımış, alanının uzmanı (işin ehli), kapsamlı ve eleştirel düşünebilen, lider ile kader birliği etmiş kişiler olmalıdır. Yardımcı veya danışmanlar örgütün başarı ve başarısızlığından kendilerini de sorumlu hissetmelidir.

Lider yardımcılarının dışında kurum dışından becerilerini geliştirmek için yönetici danışmanlığı da satın alabilir. Yönetim danışmanlığını Steele şöyle tanımlamaktadır: İşin kendisini fiilî olarak yerine getirmek değil de, işi fiilî olarak yerine getirenlere bir işin veya bir dizi işin içeriği, süreci veya yapısı ile ilgili yardım sağlamanın herhangi bir şeklinden sorumlu olan kişidir. Block ise uygulama üzerinde doğrudan bir sorumluluğunuz yok ama bir durumu değiştirmeye veya iyileştirmeye yardım ediyorsanız, danışmanlık yapıyorsunuz demektir, diye tanımlar (Kubr 2010: 27).Greiner ve Metzger, yukarıdaki tanımları tamamlayan bir tanım yapmıştır: Yönetim danışmanlığı, nesnel ve bağımsız bir şekilde, müşteri organizasyonunun yönetim sorunlarını tespit etmesine, bu sorunları analiz etmesine yardım sağlayan, bu sorunların çözümüne yönelik tavsiyelerde bulunan ve talep edildiğinde çözümlerin uygulanmasına yardım eden, özel olarak eğitim almış ve kalifiye kişiler tarafından örgütlere sözleşme ile temin edilen bir danışmanlık hizmetidir (Kubr 2010:27). Lider, kendini liderlik konusunda geliştirmek ve kendisinin göremediği veya çözemediği sorunlar konusunda yönetim danışmanlarından yardım almalıdır.

Liderin çevresini sadece insanlar teşkil etmez. Onun huzurunu sağlamak, yaratıcılığını teşvik etmek için ortamın bunu mümkün kılacak biçimde tasarlanması gerekir. Lider küçük işlerle meşgul edilmemelidir.

 

KAYNAKLAR

Aydın, Mustafa. 1991. Eğitim Yönetimi: Kavramlar, Kuramlar, Süreçler, İlişkiler. Üçüncü baskı. Ankara: Hatiboğlu Yayınevi.

_____. 1993. Çağdaş Eğitim Denetimi. Üçüncü baskı. Ankara: Pegem Yayınları.

Başar, Hüseyin. 1993. Eğitim Denetçisi. İkinci baskı. Ankara: Pegem Yayınları

Çınar, İkram. 2005. “İnsan Kaynağını Geliştirme Bağlamında Değişim Yönetimi” Ege Eğitim Dergisi. 2005 (6)1 (81-93)

Drucker, Peter. 1994. Gelecek İçin Yönetim: 1990’lar ve Sonrası. (Çev. F. Üçcan) İkinci baskı. Ankara: Türkiye İş Bankası Yayınları.

Hoy, K ve Cecil G. Miskel. 2010. Eğitim Yönetimi. Teori, Araştırma ve Uygulama. (Çev. Ed. Selahattin Turan) Ankara: Nobel Yayıncılık.

Kubr, Milan. (Ed). 2010. Yönetim Danışmanlığı, Meslek Rehberi. (Çev. Uzman Tercüme Ltd. Şti.). Millî Prodüktivite Merkezi Yayınları.

 

 

Yaratıcılığın Eğitimdeki Yeri

Bu çalışmada sanatta yaratıcılığın etkileri üzerinde durulurken yaratıcılığın Bilim eğitiminde ve yaşamdaki yeri de vurgulanmıştır. Yaratıcı etkinliğin evreleri açıklanmış, Sanat Eğitimi çerçevesinde öğrencinin algı alanını genişletmek için gereken etmenler üzerinde durulmuştur. Böylece yaratıcılığın eğitimle geliştirilebileceği savı adına bu bildiri hazırlanmıştır.

Eğitimin değiştirme işlevinin içeriği, beraberinde getirdikleri sorgulandığında yaratıcılığın önemi ön plana çıkmaktadır. Bu tavrın gereği, dünyanın değişiminde kendini gösterir. Bireysel ayrıcalıkların, çevrenin, değişimin önem kazandığı günümüzde eğitimdeki ezbere, yinelemeye yönelik sorunsalın ciddi boyutlarda tartışmaya açılması hep, beraberinde yaratıcılık olayını getirecektir. Yaratıcılığın ne sınırı, ne de tatili vs vardır. Bu nedenle eğitimin her alanı için geçerlidir. Sanatta olduğu kadar bilimde. Bilimde olduğu kadar yaşamda da.. Bunlar hep birbiriyle ilintilidir. Eğitimin ana karnından başlaması gerektiğini düşünürsek aslında yaratıcılık okullardan önce başlıyor.

Çağımızın özelliği gereği toplumları, her alanda donanımlı bireyler oluşturmalı artık. Bu nedenle ve yaratıcılık bağlamında disiplinlerarası çalışmaların gerekliliğini de göz önüne almalıyız. Farklı disiplinlerden bir araya gelen bireyler sorgulayan, geniş açıdan düşünen insanlar olacaklardır. Buna bir örnek Yale Üniversitesinde yaşanmıştır. Yale Üniversitesindeki Tıp Fakültesi öğrencileri bir tanıyı doğrulayan ayrıntıları sık sık gözden kaçırıyorlarmış. Bu öğrencilere Güzel Sanatlar dersi verilmeye başlanmış. Sonuçta bu dersi alan öğrencilerin tanı yetilerinin geliştiği görülmüş (CBT). Bakmayı öğrenmek, ayrıntıda gezinmek algıyı, duyuları geliştirdiği kadar zihni yetileri de olumlu etkiler. İnsan salt mantıkla örüntülü değil duyguyla da yüklüdür. O halde Bilim Eğitiminin yanında Sanat Eğitimi de gereklidir. Tabii sözlerimi Türkiye’deki eğitim anlayışı belirliyor öncelikle. Türkiye’de çocuklar hep Doktor olacaklardır. Şimdilerde mühendislikte revaçta. Elektrik-Elektronik, Bilgisayar gibi.. Bilgisayar konusunda haksızda değiller. Oturduğunuz yerde dünyayı dolaşıyor, iş bitiriyorsunuz. Ama önemli olan hangi amaçla o aletin karşısına oturduğunuzdur. Sanatsal bağlamda da kullanıma açık.. Şunu da hemen vurgulamak isterim ki Gordon’a göre “Bilim ve sanattaki yaratıcılık eşdeğerdir ve aynı bilinçaltı süreçten yararlanırlar.” Sonuç olarak bireysel ayrıcalıklar çerçevesinde doğru yerdeyseniz ve doğru yöntemlerle çalışıyorsanız sorun yok demektir. Belki de sorun burada başlıyor. Başka bir değişle sorgulanması gereken bu. Beyinleri bloke etmeden bireysel ayrıcalıklara ulaşmak ve gelişmeyi, geliştirmeyi bu bağlamda yapmak, sanat ve bilim eğitiminde, yaşamın içinde.

“Kim temelde öğretmense, öğrencileriyle ilgili bütün her şeyi ciddiye alır, kendini bile, yetenekli olmak yetmez: buna izin vermemizde istenir”. Bilgi için bilgi – ahlakın kurduğu son kapan: İnsan bir kez daha tümüyle bu kapana kısılıyor” diyen F. Nietsche‘de hak vermemek mümkün değil Geçmişi sorgulamak, geleceği sağlıklı kurabilmek adına gereklidir. Ancak öncelikle eğitim sistemimizi sorgulamaya geçmeden önce yaratıcılık üzerinde durmak doğru olacaktır. Konuya bir örnekle girelim. Kassel Üniversitesinden Prof. Bosh’a Üniversiteye 25 öğrenci almasını söylemişler. Başvuru 400 kişi olmuş ve Bosh hepsini almış. İtiraz edilince de “yeteneksiz insan yoktur, farklı yeteneklerde insan vardır” demiş. Tüm eğitimcilerin bu ayrıcalığı bilmeleri gerekir. Seçme, yorumlama ve yenileme çerçevesinde öğrenci bir kavramı, bir duyguyu, düşünceyi, bir algıyı kendi seçtiği malzemeyle gerçekleştirir. Ama bu seçim eğitimci tarafından yadsınırsa öğrenci kişiliği de yadsınmış demektir. Ortak çalışmanın boyutu çok önemlidir. Ancak kişiliği, beğeni zorlamasına taşımamalıdır. İşte böyle bakmak gerekir eğitimdeki yaratıcılık tanımlamasına.

YARATICILIK, içeriğinde bireysel özgürlüğün egemen olduğu kişilik yapısı, entelektüel birikimi, yaşamı algılama ve aktarma yetisi ve sezgisi taşır.

YARATICILIK, geçmişten gelen birikimin, deneyimin, kavram ve olayların yeniden sentezlenip farklı ilişkilendirmelerde bulunarak yeni fikirlerle bilginin yeniden üretilmesinde ya da özgün yapıtların oluşmasında rol oynar. Yaratıcılığın özünde bir sorunu analiz ve sentezleme de orijinallik ve yenilik vardır. Kısaca, bilinen düşünce, fikir ve etkileşimleri farklılaştırmayı amaçlamaktadır. Yaratıcılık, farklı anlatım şekilleri bulmaktır. Yaratıcılık olgusu, temelde günlük yaşamda bir sorunu işleme ya da ortaya bir sorun koyarak çözümüne yönelmedeki ayrıcalığı ile çalışmayı özgün yapabilmektir.


YARATICILIK, gerçekliğe farklı yenilik katmadır. Bunun sanat eğitiminde ki uzantısına “görmek YARATMANIN başlangıcıdır” diyen Matisse’i örneklemek gerekir.

“Yaptığımızı öğreniriz” diyen John Dewey ve “ortam mesajdır” diyen Marshall Mcluhan’dan çıkışla eğitimin pratiği, alanların kendi diliyle gerçekleştirilirken yaratıcılık bağlamında diğer disiplinlerle de ilişki kurulması sağlanmalıdır. Bu nedenle çıkış noktası sayılacak ilkeler şunlardır:
• Aktif eleştiri

• İlişki kurma

• Bağımsız yargılama

• Duyguyu katma

• Yanıta farklı, çeşitli yollardan gitme

• Yeni anlamlar üretme, çıkartma

• Deneme, yanılma

• Kendine yeterli olma

• Açık fikirlilik

• Esneklik

• Yaratıcılık

• Merak

• Araştırma vs.

Yaratıcı düşünür, yeni alanları araştıran, yeni gözlemler yapan, yeni çıkarımlar oluşturan ve yeni kestirmelerde bulunan bireydir. Eğitimin hedefi, öğrencilere engellerden, isteklerinin tatminine kadar ortaya çıkan problemlerin nasıl çözüleceğini öğretmek olmalıdır. Yaşam yaratıcılıkların sonucu değişmiştir, değişecektir de. Bu nedenle öğretmenlerin yaratıcılığın gelişmesine yaptıkları her türlü katkı, yalnız bireylerin kendisine değil, topluma da yararlı olacaktır.

Osborn (1953) a göre;

• Yaratıcılık üzerine olumsuz etkiler öğretmenin kendisi tarafından da yaratılabilir. Çok katılık bunu engelleyebilir. Esneklik gereklidir.

• Öğrenci hedefe farklı yollardan varmayı denemeli ve buna teşvik edilmeli.

• Öğretmen doğru yanıtları söylemek yerine onu düşünmeye sevk ederek yaratıcı proseslerin gelişmesini sağlamalıdır.

Gallagher yaptığı bir araştırmada şunları saptamıştır.

• Yüksek yaratıcılık + yüksek zeka

• Yüksek yaratıcılık + düşük zeka

• Düşük yaratıcılık + yüksek zeka

• Düşük yaratıcılık + düşük zeka (1966 – Gallagher )

Wallas (1921) ise Zihinsel faaliyetleri şu sırada ele almıştır.

– Hazırlık

– Kuluçka-oluşma

– Aydınlanma-esinlenme

– İspat-doğrulama

HAZIRLIK EVRESİ: Yaratıcı bireyin söz konusu sorunu yeni baştan ele alması bunu kendine mal etmesi gerekir. Sorunu bölümler, yan ve alt sorunlar olarak ayrımlar. Yaratıcılık, sorunun tam olarak açıklığa ulaşması sonucunda gerçekleşebilir. Bu nedenle sorunun açıklığa kavuşması, anlaşılır duruma gelmesi, “sorununun anlaşılması çözümün yarısıdır” sözünü doğrular niteliktedir.

OLUŞMA EVRESİ: hazırlık evresinin sonunda “oluşma” adı verilen bu evre, yapıtın (sorunun) ana çizgilerinin saptanmasına olanak sağlar. Yaratıcı birey, bu aşamada sorunun içine iyice girmiştir. Sonucun tohumları, sorusal ve toplumsal biçimdedir. Yaratıcıların buluştan önce, düşünsel çağrışımlar ve benzetmeler yapabilirler hatta rüya bile görürler.
Düşünceler birleştirilir-ayrıştırılır, bilinç devrededir.

ESİNLENME EVRESİ: Beklenmeyen ya da tutarsız bir anda, çözümün belirlenmesi evresidir. Yaratıcı sorunu yaşamın her evresine taşır. Esinlenme, araştırmanın sonunu getirebildiği gibi, bir alt sorunu buldurabilir ya da bir çözüm yöntemini belirleyebilir.

DOĞRULAMA EVRESİ : Bulunan çözümün kabul edilmiş ölçütlere uygun olduğunu doğrulamak gerekir. Picasso der ki “başta bulur sonra ararım”.

Bu evrede yapıt çeşitli yönlerden eleştirilir ve son şekli verilir. Böylece başkalarının yaptığına benzemeyen, özgün bir yapıt ortaya çıkar.

Yaratıcı bireyin psikolojik özelliklerinin bilinmesi, onun eğitimi ve yaratıcılığın fonksiyonlarının tanınması yönünden son derece önemlidir. Akıl kadar yaratıcılık ta doğal ya da sosyal ortamın bize sunduğu soruları çözümlememizi kolaylaştırır.

Yaratıcılıkları yüksek olan bireylerin tipik özellikleri:

– Olup bitenleri takip ederler, bilirler-meraklıdırlar.

– Temel sorunlar onları ilgilendirir.

– Konuşmaları akıcıdır, düşünceleri yeni baştan biçimlendirmek onlar için kolay olmaktadır.

– Kişilikleri gelişmiştir, bağımsızdır.

– Enerjik insanlardır.

– Mizahı kuvvetli olur – fantezi sahibidirler

– İçe dönük olabilirler vs.

Şurası bir gerçek ki yaratıcılık eğitim ile geliştirilebilir.


• YARATICILIĞIN KOŞULU

– Çalışmak

– Deneyim

– Gözlem

– Araştırma

– Algı

Yaratıcılık bağlamında bir alanda öğretilenlerin diğer alanlarla ilişkilendirilmesi öğrenciye zenginlik katacaktır. Bu nedenle başka alanlardan beslenme gerekir. Tüm bunların yerini bulması ve değerlendirilmesi de öğrenciyi araştırmaya yöneltme ve daha çok seçenek sunmalarını sağlamakla olur. Çok konu yerine yeterli konu ve bunun araştırılması, fazla olasılık ve seçeneklerin olmasına dikkat edilmesi, yönlendirilmesi söz konusudur, müdahale değil. Sınırları zorlamak alışkanlıkları sorgulamak… İşte Sanat Eğitimi budur bir anlamda. W. Bernbach, “yaratıcılık bir disiplin sorunudur” der, evet Sanat Eğitimi bir disiplin eğitimidir. Öğrenciyi çalışma tarzında özgür bırakmak ama çalışmasından disiplin istemek. Ancak bu disiplinle düşünsel derinlik ve estetik problemlerde tasarımlar yaratılabilir. Yaratıcılık disiplinle örtüşür. Yönetmen L. Ernst, “yaratıcılığın daha önce hiçbir araya gelmemiş iki kavram ya da nesneyi orijinal bir bileşim oluşturan üçüncü bir kavram ya da nesneye dönüştürme becerisi olduğunu” belirtmiştir. Yaratıcı bireyler özgürlüğüne düşkündür, yetilerini alışılmadık biçimde deneyimleyerek farklı şekilde aktarırlar. Yaratıcı birey bilgiyle donatılmalıdır. Oregon Üniversitesinden J. D. Ewan en fazla kaynaktan yararlananın en yaratıcı olduğunu iddia eder. Sentezleme ve analizi çok iyi kotaranlar daha yaratıcı bireylerdir. Yaratıcılar, olanakları zorlar. Özünde farklılık yatar. Önceden birbiriyle ilişkisi olmayan kavram ve görsel unsurlar arasında bağlantılar kurma yeteneğidir yaratıcılık. Tabii hayal gücü olmadan da düşünce üretilemez. Yaratıcı insan okuyan, gözlemleyen, dinleyen ve araştıran bireydir.

Yaratıcılık, öğrenciyi salt gördüğünü yineleyen, öğretmen kimliğine büründüren tarzdan kurtulması, beyinsel faaliyetlerini, sezgilerini, duygularını, kendi kişiliği doğrultusunda kullanması demektir. Hayal eğitimi de gereklidir. Öğretmenin tahtada gösterdiğini yineleme değil. Ondan da önemlisi öğretmen kişiliğinin öğrencide devam ettirilmesi hiç değildir. Eğitimde çıkış öğrenci kişiliğinden yapılmalı ki sağlıklı ilerleme kaydedilsin.


“Yaşam sevgisinin içinde yaratıcılık vardır.” (E. Fromm) Tüm bunlar, yani yaratmak fark etmekten geçiyor. Algının önemi burada başlıyor işte. Yeşili görmek, kuş sesini duymak, mavinin sonsuzluğunda hayallenmek, her gün gördüğümüze farklı bakmak, eleştirel olmak, yanımızdan geçip giden güzelliği ya da kötülüğü fark etmek ve sevgiyle örüntülenen yaratıcılık gibi… Böyle yaşamak daha anlamlı olsa gerek…

İletişim yaşantımızı etkileyen en önemli özelliktir. Sanat da bir şekilde iletişim serüvenin içinde yer alır. Eğitimin bu bağlamda payı çok büyüktür ve sanatla eğitim arasında bir ilişki vardır. Sanatı kavramak, sanat eserinde iletilmek, duygu ve düşünceyi anlatmak ta bir sanat kültürünü gerektirir. Sanat insanın özsel güçlerinin dışa vurumudur ve gelişmeyi sağlar. İnsanın en önemli özelliği öğrenmek ve bunu deneyimlerinde kullanarak gelişmektir. Bir yapıt oluşturmak ben varımın doğumunu müjdelemektir. Ölümsüzlük isteminin mirasıdır sanat…

Sanat Eğitiminin nüvesi araştırmaya dayandırılmalıdır. Çünkü, çok araştırma yapanların, daha az araştırma yapanlara göre yaratıcılıkları daha çok gelişir. Burada öğretmene düşen görevlerden biri de öğrenciye kendini eğitme olanağı tanımak, oto kontrolünü sağlamasına fırsat vermektir. Öğrenciye eğitimde kazandırılacak yaratıcılık, yaşantısı boyunca her alanda kullanacakları bir süreç, bir düşünü tavrı olacaktır. Bu arada sanat kadar bilimle, bilim kadar sanatla da ilgilenmek bilmek-hissetmek, mantık-sezgi arasında gidip gelmeler yaşamı daha da hareketlendirecek ve zenginleştirecektir. Yaratıcılığı geliştirilmiş insan diğerlerinden farklıdır; her anlamda beklentileri, yaptıkları ve düşünü sistemiyle. Bu nedenle eğitimin içinde yaratıcılık boyutunun yer alması güzel bir dünyanın temeli olması açısından önemlidir. Değiştirmenin özü yaratıcılıktan geçer. Çünkü insanın doğasında seçmek, beğenmemek, daha iyiyi istemek vardır. Eğitimle bunlar bilinçlenecek ve yükselecektir. Bazı alışkanlıkların değişimi böyle gerçekleştirilir. Bu nedenle öğrenciler cesaretlendirilmelidir. Yaratıcılığın reçetesi yoktur, bireye göre değişir. Ama bu, öncelikle öğrenciyi ayrı bir kişilik olarak kabul etmekle olur. “Sanat Eğitimi öğrencinin algı alanının genişlemesine, sözlü iletişimin yanında sanatsal bağlamda farklı bir alanda iletişimin gerçekleşmesine, kişisel gerginliklerin azalmasına, ilgi ve merakın yoğunlaşmasına ve teknik becerinin gelişmesine neden olur”. (B. Doruk) Önemli olan öğrencinin çevreyi gözlemleyip tepki göstermesi, ayırt etmeyi ve yargılanmayı öğrenmesidir. Bakmak ama eleştirel, mesele buradadır işte. Alfabenin ABC si gibi.. Bunlar öğrencinin görsel, sessel, devinimsel ifade gücünü artıracaktır. “Görsel dilin gelişmesi, görsel düşüncenin de gelişmesini beraberinde getirecektir.” (N. Knopler) Öğrenme tarzı, zihinsel yeti ve duyuşsal alandaki ilgi, beceri ve değerlere ilişkin davranışları değiştirecek ve dengeli bir şekilde geliştirecektir. Başlamak gözlemlemekle olur ve uygulama, analiz, sentez, değerlendirme Sanat Eğitiminin bileşenleridir. Yaratma; gözlem, bilgi, ilke, deney, merak, araştırmayla gerçekleştirilir. Bu bağlamda parçaları birleştirerek bütün oluşturmak; böylece bütünlük içinde çeşitlilik sağlamaktır. Tabii örneklerle de eğitimi zenginleştirmek gerekir; sanatçı ve öğrenci çalışmalarıyla.

Tekrar tanımlar yapılırken yeni ilişkilendirmeler ve değerlendirmeler yapmak lazımdır. Tabii böyle bir amaca erişebilmek için bu tarz bir eğitime çok küçük yaşlarda başlamak gerekir. Sonuçta öğretme, öğrenmeye dönüştürülmelidir. Bunun içinde öğretim elemanının hümanist, kuramcı ve uygulamacı olması gerekir. Kitle değil birey olmak felsefesiyle yaşamak ve yaşatmak eğitim amaçlarının başında gelir. İngiltere’de böyle bir deneysellik yaşanmaktadır. Öğretmen başrolde değil öğrenciler arası ilişkide yer alan ve belki de biraz organizeyi yönlendiren konumdadır.

Yaratmak için duyumsamak gerek. Duyu ve duyguları ses, devinim, çizgi, renk, yazı vs. ile başkalarına ulaştırmak olan Sanat Eğitimi, yönlendirme ve bilgilendirme bağlamında gereklidir. Sanat, yaşamı değiştirmek adına yeniden tanımlarken yeniyi keşfetmektir. Bu arada duygular eğitilirken zihne dayalı yetiler de gelişir. Bu da bu alanda edindiklerimizin başka alanlarda da kullanılabileceğini gösterir. Sanat eğitimi; bireyin duygu, düşünce ve izlenimlerini anlatabilme yetenek ve yaratıcılığını estetik bir düzeye ulaştırma amacıyla yapılan bir etkinliktir. Bir kültürel yoğunluktur. Ama şunu da hiçbir zaman unutmamak gerekir Sanat Eğitimi bireyseldir. Bireyin yaratıcı güç ve yetisini eğitmek, yaşamına aktarmasına olanak tanımak için vardır. Seçmek, paylaşmak, gelişmek için Sanat Eğitimi vardır. Sanat Eğitimi analiz ve sentezi öğreterek yaratıcılığı geliştirir. Öğrencinin yaşamı sorgulamasını ve toplumda birey olarak yerini almasını sağlar. Hayal gücünü çalıştırır. İçsel gücü, enerjiyi, duyguyu, duyumu, algıyı yaratıcı çabayla dışa çıkmasını, tercih edilen malzemeyle şekillendirmelerine nedendir.

Sanat bir iletişim aracıdır. Ayrıca geçmişi günümüze taşırken, geleceğimizi de yapılandırır. Tüm bunlar eğitim çerçevesinde hükmetmek yerine demokratik unsurları yerleştirmek, öğrenciye salt kuru bilgi aktarımı yerine kişiliğine uygun gelişimi sağlama olanağı vermekle olur. Yaratma öğrencinin kişiliğiyle ilgilidir. Sanat Eğitimi, öğrenciyi çok yönlü düşünen ve araştıran, başkalarının düşüncesini kesin kabul etmeyen, kuşku duyan, duyuran nitelikte gerçekleştirilmelidir

Bir ülkenin gelişimi basmakalıp yinelemelerin yaşama geçirildiği eğitim tarzıyla değil, ütopyaların arkasında durmak, hayal gücünü zorlamak, orijinaliteyi yakalamakla olur. Bu da eğitimde yaratıcılığın ön plana alınmasıyla gerçekleşir. Herkesin ilgi alanı gibi yaratı alanı da farklıdır ve yaratıcılığa giden yol gereksinmeden, duyarlılıktan geçer. Yeni yöntemler sınanırken doldurma yerine ilgi ve kapasite farklılıkları hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. Öğretim elemanı bunu hep canlı tutmalıdır. Yaşamın getirileri ve sorunları yaratıcı süreçle çözümlenebilir. Bu Bilim Eğitiminde de böyledir, Sanat Eğitiminde de ve yaşamın içinde de. Bu bağlamda Sanat Eğitimi okullarımızın ilkinden sonuna kadar verilmelidir. Ama bizdeki tarza bakınca eleştirilecek çok şeyin de olduğunu unutmamalıdır. Türk geni ve geleneği taşıyan öğrencinin değişimini sağlamak özel çabalar gerektiriyor. Ayrıca tek öğretmenin değil bütünlük içinde herkesin böyle bir tarza yaklaşması gereklidir. Yani öğrenci kadar eğitimci de önemlidir.

Eğitimin tanımlarına şöyle bir bakalım;

• EĞİTİM, toplum içindeki bireylerin yaşam içindeki yerlerini almalarını sağlamaya yöneliktir, bireyin davranışlarında kendi yaşantısı yoluyla kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir. (Başaran)

• EĞİTİM, doğaya göre insan yetiştirmektir. J.J. Rousseau

• EĞİTİM, bedene ve ruha yetenekli olduğu güzelliği vermektir. Eflatun

Bundan hareketle sanat eğitimine değinelim.

• SANAT EĞİTİMİ, ise yönlendirme ve bilgilendirmedir.

• SANAT EĞİTİMİ değince, salt görsel ve plastik alandaki eğitim değil, tüm ifade tarzlarını kapsayan bir eğitim anlaşılmalıdır. Bilinç, zeka, yargılama ve usa vurma güçlerinin aslında zekaya dayalı tüm duyumların ve duyguların eğitimidir. Bireyin yaşamdan edindiği algılar ve bunlara ait imgeler yanında içten gelen seziler yaratmanın bileşenleridir. Bunlarda bir tür anlatım biçimi, dili olup, sanat etkinliğinin temel öğelerindendir ve bunlarda eğitilebilirler. Eğitimin genel amacı, her bireyde kişiliğin gelişmesine yardımcı olmaktır. Bunu gerçekleştirmek için de sanat eğitimi eğitim şarttır.

SANAT EĞİTİMİNİN AMAÇLARI (Read)

– Tüm algı ve duyum tarzlarının doğal yoğunluk ve yeğinliğini korumak,

– Bu çeşitli algı ve duyum tarzlarının birbiriyle ve çevresiyle bağlantısında uyum sağlamak,

– Duyguların anlaşılabilir, paylaşılabilir biçimde anlatımı

– Zihinsel yaşantıların anlaşılabilir biçimde anlatımı ( düşünce, duygu, duyum, sezgi) Bunların eğitilmesi kişiliğin gelişmesine neden olacaktır.

– Sanat eğitiminin amacı daha çok “iyi sanat eseri” yaratılması değil, daha iyi insanlar ve daha iyi toplumlar yaratılmasıdır.

Bilimsel eğitimin yanında sanatsal eğitimin gerçekleştirilmesi bireyin, zihinsel yetilerinin, düşüncenin, zekânın gelişmesine neden olmuştur. Sanat eğitiminde sezgi kadar algı da önemlidir.

* ALGI, daha iyi görmek, çok iyi ayrımsamalar yapmak ve eşyalar arasında bağlar kurmak yeteneğidir. Bir ayırt etme olayıdır.

ÖĞRENCİNİN ALGI ALANINI GENİŞLETMEDE SANATIN FONKSİYONU

* Sanat yoluyla bir kimse, objeleri daha açık olarak görmeye, bunları sanatçının gözleriyle görmeye ve bu şekilde başka bir yolda elde edemeyeceği bir algı tipini geliştirmeye gücü yeter hem sanat üretimi ve hem de sanat eleştirisi algıyı genişletebilir.

* Sanat için önerilen ikinci fonksiyon, sözlü iletişim ortamına ek olarak diğer bir iletişim ortamı sağlayarak fikir ve hislerin açıklığa kavuşturulmasıdır. Yazma ve konuşmadan daha etkili olarak sanat formlarıyla iletişmeyi ve meramını anlatmayı yararlı bulan birçok öğrenci vardır. Onlar için bu yol, sanatın önemli eğitimsel fonksiyonudur.

* Diğer bir fonksiyon da kişisel bütünleşmesidir. Bu, sanatın bazen sembolik ifadeler aracılığıyla gerilimleri azaltması yönündeki katkısıdır.

* İlgi ya da merakların geliştirilmesidir. Estetik değerler, hem öğrenciler için ilginç nitelikler olarak ve hem de çok önemli yaşam değerlerinin ifade edilişi olarak önem taşır.

* Teknik becerilerin geliştirilmesi, resim ya da çizimde müzikte ya da diğer bir güzel sanat dalında beceri kazanma aracı olmasıdır.

* Yaratıcı bir tasarımcı için en önemli araç, hayal gücünün gelişmesine katkıda bulunan görsel hafızadır.

* Görsel imaj toplamanın ve algılamayı bilinçli hale getirmenin en kolay yolu görsel not tutma ve bir eskiz defterinde bunların zengin bir koleksiyonunu oluşturmadır.

* Görsel not alma, bireye gördüğünü düşündürme alışkanlığı da kazandırır. Başarılı bir kompozisyon, görsel eğitim sonucu gerçekleşecektir. Bilim ve sanat iş birliği yapmak zorundadır. Her ikisinin amacı yaşama hizmet etmek ve yeniyi keşfetmektir. Sadece dilleri ayrı, amaçlar aynıdır.

• İnsanlar güzel+iyi ideali yönünde eğitilmelidir.

Sanatsız kalan bir ulusun hayat damarlarından biri kopmuş demektir. ( 16-03-1923/ Adana, Atatürk’ün Söylev ve demeçleri Cilt:2 ) M. K. Atatürk

Bir ulus sanattan ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayata sahip olamaz. (1923) M. K. Atatürk


KAYNAKLAR


• YAVUZ, H.S. Yaratıcılık-BÜ yay. 1994
• BÜYÜKİŞLEYEN, Z. Sanat Eğitimi-Meteksan yay. 1977
• BECER, E. İletişim ve Grafik Tasarım-Dost Kitapevi 1997
• NİETZSCHE, F. İyinin ve Kötünün Ötesinde Bir Gelecek Felsefesini Açış-Ara yay. 1990
• GÜNDÜZ, V. Cehenneme Övgü Gündelik Hayatta Totalitarizm-Ayrıntı yay.1996
• FROMM, E.Sevgi ve Şiddetin Kaynağı-Payel yay.1979
• ERBİL, H. Sanat Felsefesi Tartışmaları-Ekin yay. 1990
• DENEL, B. Temel Tasarım ve Yaratıcılık-ODTÜ
• ERBAY, M. Yükseköğretim Düzeyinde Sanat Eğitimi Programlarının Uluslararası Bağlamda İncelenmesi-Sanatta Yeterlik Tezi 1995
• ÇELLEK, T. Ortaöğretimde Görsel Sanat Eğitimi Konusunda Yapılan Çalışmaların Analiz ve Yorumu-Yüksek Lisans Tezi 1991
• DORUK, B. Temel Dizayn-Öğretim Programını geliştirme Üzerine Bir Çalışma/İTÜ
• COUDWELL, C Yanılsama ve Gerçeklik Pavel yay. , 1974
• BERGER, J ., Görme Biçimleri Metis yay.1986
• İTÜ Bülten Tasarlama Eğitimi 1 – 2 , 1985 
• BAŞARAN İ.E., Eğitim Yönetimi Kadıoğlu Matbaa 1983
• BAŞARAN İ.E., Eğitime Giriş Sevinç Matbaa 1973
• READ H. Sanatın Anlamı İş Bank yay. 1974
• FİSHCHER, E.,Sanatın Gerekliliği Kuzey Yay. 1985 
• VELİOĞLU S. İnsan ve Yaratma Edimi İş Bakası Yay. 2000
• ROUQUETTE M.L Yaratıcılık. İletişim Yay. 1992
• May R. Yaratma Cesareti Metis Yay.
• SUNGUR N. Yaratıcı Düşünce Özgür Yay.
• SAN İ. Sanatsal Yaratma Çocukta Yaratıcılık İş Bankası Yay.

[1] Bu yazı Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi I. Ulusal Mezuniyet Sergisi ve Sempozyumu Bildiriler Kitabında yayınlanmıştır. 3-21 Haziran 2002

[2] Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi

 

Okul Öncesi Eğitimde Kliniksel Denetim

OKUL ÖNCESİ EĞİTİMİ ÖĞRETMENLERİNİN DENETMENLERİN KLİNİKSEL DENETİM DAVRANIŞLARINA İLİŞKİN GÖRÜŞLERİ

Giriş

Eğitim, bireyin davranışlarında kendi yaşantısı yoluyla kasıtlı olarak istendik davranışlar oluşturma sürecidir. İşte insanlar, sosyal bir sistem içinde yaşamaya başladıkları günden bu yana, bir arada yaşamanın kurallarını da öğrenmek zorunda kalmışlardır. Yani toplumun var olabilmesi ve varlığını sürdürebilmesi için belli davranış kalıplarının, kuralların yerine getirilmesi gerekmiştir. Bu noktada eğitim toplumun istediği bu davranış kalıplarını, kurallarını “istendik davranış”lar biçiminde bireylere kazandırmakla yükümlüdür (Ertürk 1979’dan akt. Sarpkaya, 2010: 2).

Uras (2002: 189)’a göre; Eğitim, insanlık tarihinin ilk aşamasında ortaya çıkmış ve insanoğlu var oldukça da devam edecek toplumsal bir olgudur. Kültür birikiminin sınırlı olduğu ilkel toplumlarda yetişen kuşağın eğitimi aile ve yakın çevredeki yetişkinler tarafından gerçekleştirilmekteydi. Ancak, toplum yapısı değiştikçe çocukların eğitiminde aile tek başına yetersiz kalmış ve bu işin yeterlilik sahibi kişilerce yapılması toplumsal bir zorunluluk haline gelmiştir.

Sağlam (2008: 98)’a göre; Toplumla eğitim kurumu arasındaki ilişkiye bireyin toplumsallaşması adı da verilir. Eğitim kurumları bu işlevi, çocuğun toplumsallaşmasını, yaşadığı toplumun kültürünü, tarihini, kurumlarını tanımasını sağlayarak yerine getirir.

Eğitim sisteminin amaçlarına ulaşması için eğitimin denetimi gerekli görülmektedir. Denetime ilişkin farklı bakış açıları denetim ne amaçla yapıldığını  ortaya koymaktadır. Örneğin; Haris ve Bessent, yönetsel bir bakış açısı ile denetimi, okulun öğretimsel amaçlarını gerçekleştirmek, okulun işleyişini sağlamak ve değiştirmek amacıyla okul çalışanlarının insanlar ve diğer nesnelerle ilişkili olarak yaptıklarının denetimi olarak tanımlamışlardır. Denetimi bir program geliştirme etkinliği olarak gören, Cogan ise, denetimin, öğretim programlarının yazılması, gözden geçirilmesi, öğretim materyalinin hazırlanması, sürecin gözden geçirilmesi, öğretim sonuçlarının ailelere açıklanması ve genel olarak eğitim programının tümünün değerlendirilmesi olduğunu vurgulamıştır. Marks, Stoops ve King ise denetimi, öğretim programı ve öğretimin geliştirilmesini sağlamayı amaçlayan uygulamaların değerlendirilmesi biçiminde tanımlamışlardır. Son olarak Wiles, Sergiovanni ve Starratt denetimi bir insan ilişkileri süreci olarak tanımlamış ve okulun amaçlarının başarılmasının okuldaki insan ilişkilerine bağlı olduğunu vurgulamışlardır (Aydın, 2005: 4).  Bursalıoğlu (2005: 126)’na göre denetim ise, bir fikir ve eylem bileşimi olarak kabul edilmeli ve uygulanmalıdır. Eğitim denetimi, çeşitli kuramlar yoluyla tahmin edilen sonuçları birleştiren bir süreçtir.

Türkiye’de eğitimin amaçlarının gerçekleşmesi ve eğitim örgütlerinin etkililiğinin sağlanması denetimin amaçlarının gerçekleşmesi denetim ilkelerine uyulmasıyla gerçekleşir (Gökçe, 1994: 78). Denetim, eğitim örgütlerinde verilen eğitim hizmetinin amacına ulaşıp ulaşmadığının belirlenmesi, eğitim-öğretim etkinliklerinin geliştirilmesi ve daha iyi bir eğitim verilmesi açısından çok önemlidir (Oğuz ve Diğ. 2007’den akt. Yücel, 2009: 9). Lucio’ya göre, denetim sisteminin eğitim sistemi içerisindeki en önemli fonksiyonları,  eğitim ve öğretimi geliştirme, amaçları organize etme ve öğretmen-öğrenci alt sistemini eşgüdümleyerek kapsamlı amaçlara yöneltme şeklinde sıralanabilir (Öz, 2003: 29). Fakat, denetmen ile öğretmen arasındaki ilişkilerin istenilir nitelikte olduğunu söylemek güçtür. Bu nedenle, eğitim denetmenleri ile öğretmenler arasında insan ilişkileri konusu önem kazanmaktadır ve incelemeye değer bir durum olarak düşünülmüştür. Çünkü eğitimin dolayısıyla toplumun amaçlarının gerçekleşme düzeyi, denetimde insan ilişkilerinin niteliğine bağlıdır (Özer, 2010, 2). Okul öncesi eğitimde de öğretmenlerin denetimi, okul öncesi eğitimin bir bütün olarak niteliğini artırmak için gereklidir.

14. Milli Eğitim Şurasında okul öncesi eğitim, 0–72 ay grubundaki çocukların gelişim düzeylerine ve bireysel özelliklerine uygun, zengin uyarıcı çevre imkânları sağlayan, onların bedensel, duygusal ve sosyal yönden gelişmelerini destekleyen, çocukları toplumun kültürel değerleri doğrultusunda en iyi biçimde yönlendiren ve ilköğretime hazırlayan temel eğitim bütünlüğü içerisinde yer alan eğitim süreci (Turaşlı, 2007, 2) olarak tanımlanmıştır. Bir başka tanıma göre de, doğumdan ilkokulun başlangıcına kadar, çocukların bireysel özelliklerine ve gelişimsel düzeylerine uygun zengin uyarıcı çevre imkânları sunan ve onların tüm gelişimlerini toplumun kültürel değerleri ve özellikleri doğrultusunda en iyi biçimde yönlendiren bir eğitim sürecidir (Poyraz ve Dere, 2001, 21).

Okul öncesi eğitimi öğretmenlerinin denetim süreci Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Müfettişleri Rehberlik ve Teftiş Yönergesi’nde şu şöyle yer almaktadır: Rehberlik ve teftiş, grupça yapılan plânlamaya uygun olarak yürütülür. Rehberlik ve teftişten önce ve sonra öğretmenle görüşülür. Öğretmenin rehberlik ve teftişinde gerekli görülürse yöneticiden bilgi alınır. Müfettiş veya yetkili kılınmış müfettiş yardımcısı sınıfa öğretmenle birlikte girer ve birlikte çıkar. Müfettiş veya yetkili kılınmış müfettiş yardımcısı teftiş sırasında sınıfın bir üyesi gibi davranır. Rehberlik ve teftişte çevre koşulları ve olanakları dikkate alınır. Teftiş sonunda yapılan değerlendirmeler kesin olarak belirlenir. Rehberlik ve teftiş sonunda zümre ve şube öğretmenleri ile ayrı ayrı görüşülür gerekirse birlikte toplantılar düzenlenir. Gözlenen davranışlarla ilgili olarak gerektiğinde öğretmen ve öğrencilere soru sorulabilir, açıklama yapılabilir, bilgi ve belge istenebilir (MEB, 2007).

Okul öncesi eğitim öğretmenlerinin, denetmenlerin denetim etkinlikleri sırasında yapmaları gereken görev ve davranışlarailişkin görüşleri bu araştırma ile ortaya konulmaya çalışılmıştır. Okul öncesi eğitimi öğretmenlerinin denetmenlerin tim dendavranışlarına ilişkin görüşleri, anaokullarında ve ilköğretim okullarında çalışan okul öncesi öğretmenlerinin görüşlerine başvurularak toplanmıştır. Elde edilen görüşler neticesinde, okul öncesi eğitimde denetimin niteliğinin geliştirilmesine ilişkin önerilere yer verilebilmesi açısından bu araştırma önem arz etmektedir.

Yöntem

Bu bölümde; araştırmanın yöntemi, araştırmada kullanılan model, evren ve örneklem, verilerin toplanması, verilerin analizi ile ilgili yapılan bütün çalışmalar ve araştırmada kullanılan istatistiksel teknikler hakkında bilgi verilmiştir. Bu araştırma betimsel bir araştırma olup tarama modeli kullanılmıştır. Araştırmada Okul öncesi öğretmenlerinin eğitimin denetimine ilişkin görüşleri belirlenmeye çalışılmıştır. Bu şekilde var olan bir durum betimlenmeye çalışıldığı için tarama modeli tercih edilmiştir. Tarama modelleri, geçmişte ya da halen var olan bir durumu varolduğu şekliyle betimlemeyi amaçlayan araştırma yaklaşımlarıdır. Araştırmaya konu olan olay, birey ya da nesne, kendi koşulları içinde ve olduğu gibi tanımlanmaya çalışılır (Karasar, 2009, 77).

Araştırmada kiliniksel denetime ilişkin görüşlerin belirlenmesi için geliştirilen anket sorularından yararlanılmıştır. Okul öncesi öğretmenleri için hazırlanan toplam 27 adet soru örneği, örneklemdeki öğretmenlere “Okul Öncesi Öğretmenlerinin Kiliniksel Denetimine İlişkin Görüşleri” başlığı altında uygulanmıştır. Ayrıca araştırmada sorulara bağlı olarak, ortalama ve standart sapmalara bakılmıştır. Bulgular ve yorum bölümünde bu hesaplamalara ait değerler ilgili tablolarda yansıtılmıştır.

Evren-Örneklem

Araştırmanın çalışma evrenini 2010-2011 eğitim-öğretim yılında Sivas merkez ilçe sınırları içerisinde bulunan resmi anaokullarında ve ilköğretim okullarında görev yapan okul öncesi öğretmenleri oluşturmaktadır. Araştırmada tüm evrene ulaşma yolu seçilmiş ve örneklem alma yoluna gidilmemiştir.

Verilerin Toplanması

Veri toplama aracı olarak “Okul Öncesi Öğretmenlerinin Kiliniksel Denetimine İlişkin Görüşleri” başlığı altında geliştirilen anket kullanılmıştır. Likgöre tipi ankete  göre sorular (1) Hiçbir zaman (2) Nadiren (3) Bazen (4) Sık sık (5) Her zaman şeklinde düzenlenmiştir. anketin geçerliliğinin sağlanması için uzman kanısına başvurulmuştur. Uzmanlardan gelen öneri ve eleştiriler doğrultusunda bazı maddeler çıkarılmış ve değiştirilmiştir. Uygulamadan elde edilen  verilere dayalı yapılan güvenirlik hesabından elde edilen verilerin Cronbach’s Alpha katsayısı .95 olarak bulunmuştur. Görüldüğü gibi bu sonuç  genel olarak kabul gören .70’in (Büyüköztürk, 2007) üstünde bir katsayıya sahiptir.

Verilerin Analizi

Araştırman kapsamına ile ilgili ölçmeler tamamlandıktan sonra verilerin analiz ve yorumuna geçilmiştir. İstatistiksel hesaplamalar toplam 94 öğretmen üzerinde yapılmıştır. Verilerin analizlerinde, Sosyal Bilimler İçin İstatistiksel Paket (SPSS 10.0 for Windows) programından yararlanılmıştır.

Bulgular ve Yorum

Araştırmanın bu bölümünde ilköğretim okullarında ve anaokullarında çalışmakta olan okul öncesi öğretmenlerinden anketler aracılığı ile toplanan verilerin analizi sonucunda elde edilen bulgular ve yorumlar yer almaktadır.

“Okul öncesi öğretmenlerinin kiliniksel denetime ilişkin görüşleri ne düzeydedir?” sorusuna ilişkin bulgular ve yorum:

Tablo 1. Okul öncesi öğretmenlerinin kiliniksel denetime ilişkin görüşleri.

Maddeler

N

_

X

Ss

Öğretmenle denetmen arasında yüz yüze etkileşim vardır.

94

3,92

1,13

Denetmen, gözlem yapmadan önce öğretmenle tanışır.

94

4,44

,91

Gözlem esnasında yapılacak faaliyetler öğretmen ile denetmen tarafından ortaklaşa planlanır.

94

2,39

1,41

Denetim süreci boyunca öğretmen ile denetmen arasında işbirliği vardır.

94

2,98

1,31

Denetmen, denetim esnasında ne yapması gerektiğini bilir.

94

3,37

1,25

Denetmen, denetimini yaptığı dersin uzmanıdır.

94

2,88

1,34

Denetmen, denetlediği dersin ve öğretmenin amacını bilir.

94

3,62

1,29

Denetmen, öğretmenin ders araç-gereçlerini uygun ve zamanında kullanıp kullanmadığına dikkat eder.

94

3,53

1,22

Denetmen,  öğretmen-öğrenci etkileşimine önem verir.

94

4,04

1,18

Denetmen, sınıf içi fiziki ortama dikkat eder.

94

4,24

1,05

Denetmen,  denetim esnasında olumlu bir hava oluşturur.

94

3,34

1,15

Denetmen ile öğretmen ders içi faaliyetleri birlikte değerlendirir.

94

3,02

1,31

Denetmenler, öğretmenleri takdir eder.

94

2,84

1,05

Denetmen, denetim esnasında öğretmenin teknik yeterliliği üzerinde durur.

94

3,40

1,13

Denetmen,  denetim sonunda denetimin verimli işleyip işlemediğini kontrol eder.

94

3,31

1,32

Denetmen,  öğretmenin öğretimsel performansının gelişimine yardımcı olur.

94

3,08

1,30

Denetmen,  öğretmeni değerlendireceği standart ve ölçütleri öğretmene açıklar.

94

2,68

1,46

Denetmen, denetim anındaki gözlemlerini denetim sonunda öğretmenle paylaşır.

94

2,91

1,47

Denetmen ile öğretmen gözlemden önce gerekli hazırlıkları yapar.

94

3,05

1,45

Denetmen, sınıf içi etkinliklerin ve kullanılan yöntemlerin öğrencilerle birlikte planlanıp planlanmadığına dikkat eder.

94

3,20

1,29

Denetmen, derslerde araç gereç kullanımını teşvik eder.

94

3,58

1,22

Denetmen, öğrencilerde, yaratıcı düşünmenin özendirilip özendirilmediğini değerlendirir.

94

3,15

1,30

Denetmen, analiz sürecinde öğretmenin güçlü yanlarını belirler.

94

2,94

1,20

Denetmen, öğretmenin yetersizliklerini gidermede öğretmene yardımcı olur.

94

3,01

1,16

Denetmenin amacı, öğretmenin kişiliğini değiştirmek değil, öğretimi geliştirmektir.

94

3,71

1,36

Öğretmenler denetim sürecinin gelişimini tartışmak için buluşurlar.

94

3,04

1,41

Denetmen, denetim esnasında öğretmenin mesleksel doyumu üzerinde durur.

94

2,87

1,32

Maddeler incelendiğinde, okul öncesi öğretmenlerinin eğitimin denetimine ilişkin 27 ifadeye yönelik görüşleri aritmetik ortalamaya göre sıralandığında en yüksek ortalamaya sahip olan maddelerden bazıları şöyle sıralanmaktadır.

Denetmen, gözlem yapmadan önce öğretmenle tanışır  (X=4,44) yargısını okul öncesi öğretmenleri 27 madde içerisinde en yüksek ortalama ile değerlendirmişlerdir. İkinci sırada, “Denetmen, öğretmen-öğrenci etkileşimine önem verir”X =4,24), üçüncü sırada, “Denetmen, sınıf içi fiziki ortama dikkat eder” ( X=4,04), dördüncü sırada, “Öğretmenle denetmen arasında yüz yüze etkileşim vardır” (=3,92) yargıları yer almaktadır. Dört yargıya bir bütün olarak bakıldığında, denetmenlerin öğretmenle tanışması, fiziki koşullara ilişkin gözlemi ve etkileşimin ön planda olduğu görülmektedir. Denetmenlerin, daha çok fiziki durum ve etkileşimi öncelikle ön plana aldıkları görülmektedir. Bir durumun gözlenmesi ve değerlendirilmesinde de ilk olarak tanışmak ve ortamın özellikleri ile ilgilenmek ve ortamdaki bireylerin davranışlarına odaklanmak beklenilen bir durumdur.

Denetmenlerin denetim eylemlerinde en az dikkat ettikleri durumlara bakıldığında ise, en düşük yargıların, “Gözlem esnasında yapılacak faaliyetler öğretmen ile denetmen tarafından ortaklaşa planlanır” (=2,39), “Denetmen, öğretmeni değerlendireceği standart ve ölçütleri öğretmene açıklar” (X=2,69), “Denetmenler, öğretmenleri takdir eder” ( X=2,84),  “Denetmen, denetim esnasında öğretmenin mesleksel doyumu üzerinde durur” (X=2,87), “Denetmen, denetimini yaptığı dersin uzmanıdır” (=2,88) şeklinde sıralanmaktadır. Denetim yargılarına bir bütün olarak bakıldığında, denetmen ile öğretmenin denetim davranışlarını ortaklaşa planlamasına ilişkin yargının çok düşük olduğu görülmektedir. Kiliniksel denetim anlayışında denetim planının öğretmenle birlikte yapılması öngörülürken, denetmenlerin bu davranışı çok düşük düzeyde gösterdikleri sonucuna ulaşılmıştır. Bununla birlikte öğretmeni övme, takdir etme, öğretmenin iş doyumunu önemseme ve buna uygun davranış sergileme, denetmenlerin düşük ortalamalarla değerlendirildikleri yargılardır. Yine denetmenlerin denetledikleri dersin uzmanı olarak görülmeyişleri en düşük puanı alan yargılardan biridir. Düşük algılanan denetmen davranışlarının özellikle öğretmen-denetmen insan ilişkileri düzeyine yönelik olduğu söylenebilir. Özellikle, okul öncesi eğitim alanında okul öncesi eğitim öğretmeni branşında denetmenlerin azlığı, denetlenen öğretmenlerin denetmenleri alanın uzmanı olarak görmeyişlerinin bir nedeni olarak kabul edilir. Çünkü, birçok okul öncesi öğretmeni alandan olmayan denetmenlerce denetlenmektedir.

Sağlam (2002)’ın yapmış olduğu araştırmada, öğretimin denetiminin amaçlarının gerçekleşme derecesini, denetmenler “çoğu zaman” olarak belirlemişler ve bu amaçların “çok önemli” olduğunu ifade etmiştir. Müdürler ve öğretmenler, bu amaçların gerçekleşme derecesini “ara sıra” olarak ifade etmişler ve bu amaçların “çok” önemli olduğunu belirtmişlerdir. Benzer bir şekilde, Denetmenlerin insan ilişkileri becerilerini sergileme derecesini öğretmenler “ara sıra” olarak belirlemişlerdir. Öğretmenler, denetmenin sergilemesi gereken teknik becerilerin çok önemli olduğunu belirtmekle birlikte bunların “ara sıra” uygulandığını ifade etmektedirler. Sağlam (2002)’ın yaptığı araştırma sonuçları ile bu çalışmanın sonuçlarının bazı noktalarda benzerlik gösterdiğini söylemek mümkündür. Büyükaslan (1998)’ın yaptığı araştırmada ise, öğretmenlerin %70.17’si ders denetim etkinliklerine ilişkin algıları “az” ve “orta” derecede olurken, beklenti düzeyinde ise 91.20’si “çok” ve “pek çok” derecede olduğu ortaya çıkmıştır. Bu durum, okul öncesi öğretmenlerin kiliniksel denetime ilişkin denetmen davranışlarına ilişkin algılarla benzerlik göstermektedir.

Sonuç ve Öneriler

Bu bölümde araştırmanın sonuçları sıralanmış ve açıklanmıştır;

Okul öncesi öğretmenlerin, kiliniksel denetime ilişkin görüşlerinin daha çok fiziki denetim ve etkileşim yargılarında yüksek değerlendirildiği görülmüştür. Ancak denetmenlerin, denetimin öğretmenle planlanması, denetim sonuçlarının öğretmenle paylaşılması, öğretmeni övme ve takdir etme gibi durumlarda olumlu algılanmadıkları görülmektedir.

Araştırmanın bu bölümünde elde edilen bulgulardan ve ulaşılan sonuçlardan faydalanılarak, aşağıdaki önerilerde bulunulmuştur.

1. Denetmenin, denetimini yaptığı dersin uzmanı olması gerekmektedir.

2. Denetmenin,  öğretmeni değerlendireceği standart ve ölçütleri öğretmene açıklaması gerekmektedir.

3. Denetmenin, öğretmenleri takdir etmesi gerekmektedir.

4. Denetmenin, denetim esnasında öğretmenin mesleksel doyumu üzerinde durması gerekmektedir.

5. Gözlem esnasında yapılacak faaliyetlerin öğretmen ile denetmen tarafından ortaklaşa planlanması gerekmektedir.

Araştırmacılar İçin Öneriler

1. Bu araştırmada, eğitimin denetimine ilişkin denetmenlerin sergiledikleri davranışları araştırılırken okul öncesi öğretmenlerinin görüşlerine yer verilmiştir. Bu konuda okul yöneticileri ve denetmenlerin de görüşlerine yer verilen çalışmaların yapılmasının faydalı olacağı düşünülmektedir.

2. Bu araştırmanın çalışma evreni  Sivas merkez ilçe ile sınırlı tutulmuştur. Aynı konuda daha geniş evren üzerinde çalışmaların yapılması önerilebilir. Farklı illerde çalışılarak karşılaştırmalı sonuçlar elde edilebilir.

3. Bu araştırma tarama modelinde nicel bir araştırmadır. Uygulama sürecinde öğretmenlerin veri toplama aracını doldururken isteksiz olmaları, zaman ayırmak istememeleri gibi sorunlar yaşanmıştır. Bu nedenle bu konuyla ilgili geniş bir kitleden veri toplamak yerine daha özel örneklerle çalışılabilecek nitel araştırma yöntemleri ile araştırmalar yapılabilir.

Kaynakça

Aydın, İ. (2005). Öğretimde Denetim: Durum Saptama, Değerlendirme ve Geliştirme. Ankara: Pegem Akademi Yayıncılık.

Aydın, M. (2000). Çağdaş Eğitim Denetimi. Ankara: Hatipoğlu Yayınları, 4. Baskı.

Buluç, B. (2007). Türk Eğitim Sisteminde Teftiş ve Denetim Alt Sisteminin Gelişim Süreci. İnternet’ten 15 Haziran 2011’de elde edilmiştir: http://w3.gazi.edu.tr/~buluc/TEFMAK.DOC

Bursalıoğlu, Z. (2005). Okul Yönetiminde Yeni Yapı ve Davranış. Ankara: Pegem Akademi Yayıncılık. 13. Baskı.

Büyüköztürk, Ş. (2007) Sosyal bilimler için veri analizi el kitabı, istatistik, araştırma deseni spss uygulamaları ve yorum. Ankara: Pegem A Yayıncılık. 8.Baskı.

Büyükaslan, M. A. (1998) İlköğretim Okullarındaki Öğretmenlerin İlköğretim Denetmenlerinin Ders Denetimine İlişkin Algı ve Beklentileri. Kocaeli Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü. (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi).

Erdoğan, İ. (2006). Çağdaş Eğitim Sistemleri. İstanbul: Sistem Yayıncılık. 6. Baskı.

Karasar, N. (2009). Bilimsel Araştırma Yöntemi. Ankara: Nobel Yayın Dağıtım. 20. Baskı.

MEB. (2007). Milli Eğitim Bakanlığı Teftiş Kurulu Yönetmeliği. 26.09.2007 tarih ve 26655 sayılı Resmi Gazete.

Özer, Z. (2010). İlköğretim Müfettişlerinin Sergiledikleri İnsan İlişkileri Hakkında İlköğretim Okulu Öğretmenlerinin Görüşleri (Konya İli Örneği). Selçuk Üniversitesi. (Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi).

Poyraz, H. ve Dere H. (2001). Okul Öncesi Eğitimin İlke ve Yöntemleri. Ankara: Anı Yayıncılık.

Sağlam, H. İ. (2008). Eğitimin Toplumsal Temelleri. A. Ç. Sağlam (Ed.), Eğitim Bilimine Giriş. Ankara: Maya Akademi Yayıncılık.

Sarpkaya, R. (Ed.). (2010). Türk Eğitim Sistemi ve Okul Yönetimi. Ankara: Anı Yayıncılık.

Süngü, H. (2005). Fransa, İngiltere ve Almanya Eğitim Denetimi Sistemlerinin Yapı ve İşleyişi. Milli Eğitim Dergisi, Sayı: 167.

Uras, M. (2002). Eğitimin Toplumsal Temelleri. E. Toprakçı (Ed.), Eğitim Üzerine. Ankara: Ütopya Yayınevi.

Turaşlı, N. (2007). Okul Öncesi Eğitimin Tanımı, Kapsamı ve Önemi. G. Haktanır (Ed.), Okul Öncesi Eğitime Giriş. Ankara: Anı Yayıncılık.

Yücel, H. (2009). Okul Öncesi Eğitimi Öğretmenlerinin Denetimi. Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler nstitüsü  (Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi).

Suriye Oyunu Kanlı Bir Oyundur

Hükûmetimizin, nasıl bir dış çullanmaya maruz bulunduğunu görmemek için kör olmak gerekir. Önce Irak, sonra Libya, şimdi de Suriye… Gelişmelerden, bunlara karşı koyan tüm içten çabalara saygımız saklı olsa da, acı duyuyoruz… Cumhuriyet Hükûmeti, Bizim Hükûmetimiz’dir ve O’na, hele dış tehditlerle, geriletilmek isteniyorsa, cansiparane, yardımcı olmak, boynumuzun borcudur.

Burada, en önce 24 Mart 2010’da ABD Büyükelçisi, James Jeffrey’nin, Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) Kütüphanesi’nde “Fulbright” kuruluşu kanalıyla, ABD’de misafir öğretim üyesi olarak bulunmuş hocalarımıza yaptığı konuşmayı hatırlamak yerinde olur. (Bakınız Yeniçağ, 27 Temmuz 2010, Arslan Bulut.)

Bu çerçevede, açıkça anlaşılmaktadır ki, 12 Eylül 2010 Referandumu – sandığa saygımız mahfuz olarak belirtelim – bir Pentagon Projesi’ydi.

Akla şu soru geliyor, haliyle: O zaman referandumla değiştirilmek istenenlere ne eklenemedi ki, şimdi yeni bir anayasa değişikliği göndemde?

Cevap, emperyallerin bölgedeki çıkarları açısından, bizce, açık olarak şudur: Türk Silahlı Kuvvetleri (burada yol boyu, ortaya çıkmış olumsuz tutumlara ve bunların öznelerine karşı, gayet yerinde sayılabilecek tepkileri, mahfuz tutarak belirtiyoruz, ama işte), bir anlamda, topyekûn edilgenleştirilmeden; Anayasa’da (nihayette, toprak bütünlüğümüze zarar verecek), köklü bir değişiklik yapılamazdı. 12 Eylül 2010’da amaç ise, referandum sonrası yargının, çok endişe ederiz ki, sonrasında, Hükûmet’in de iradesi, ciddi olarak örselenmiş olarak, dönüştürülüp harekete konularak, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmak ve geriletmekti. James Jeffrey’in, 24 Ocak 2010’da BÜ’de yaptığı konuşmada sergilediği düşünce eklemleri, bu kaygımızı açıkça ortaya koyuyor… Esasen son evrede, MİT Müsteşarı hakkında soruşturma açılmak istenmesi, O’nun giderek tutuklanma olasılığıyla burun buruna gelmesi; kurgulanan senaryonun, Cumhuriyet Hükûmeti’ne de, nasıl zarar verebilecek bir makina olarak yürürlüğe konulmak istendiğini, ele veriyor, düşüncesindeyiz.

Ortada acımasız bir emperyal savaş makinası, giderek bunun içerideki uzantıları, giderek çeşitili kilit insanlarımızı yıpratmaya ve yok etmeye yönelik, dışarıdakilerle kol kola çalışan, bir iftira ve ihanet şebekesi bulunduğu – keşke yanılsak – gün gibi ortada… Cumuriyet Hükûmeti’nin ve TBMM’nin bunların üstüne gitmesi ve gerekli köklü, idarî  ve yasal önlemleri geliştirmesi kaçınılmazdır. MİT Müsteşarı konusunda alınan yasal önlem, neden öteki pek çok üst düzey yetkilimizi, örneğin Genelkurmay Başkanı’nı, çakı gibi generallerimizi, subaylarımızı, giderek birbirinden değerli öğretim üyelerini kapsayacak biçimde genişletilmez ki!..

**

Bundan sonra olacaklara dönük derin bir kaygı duyuyoruz:

Ortada daha fol yok yumurta yoktu, ama işte yıllardır söyleyegeldik. Keşke yanılsak, esas olarak İran vurulmak isteniyor; Suriye’nin istenen hizaya çekilmesi böylesi bir şer emelin altlığıdır.  Hükûmet’in bu denklemin ayırdında olduğundan şüphemiz yoktur… Hükûmet, İran’la ilişkilerimizde, dış baskılara karşın, önemli ölçüde özenli olagelmiştir. Ancak bugün durum, bilhassa “füze kalkanı projesinin” yurdumuzda tesis edilmesi dolayısıyla, ciddi olarak bir güven bunalımı noktasına gelinmiş olduğunu işaret etmektedir.

Daha taa baştan beri içine sürüklendiğimiz ve bütününü, parçalarının, ayrı ayrı karmaşıklığından ve şaşırtmacı kurgusundan, kolay görememiş olduğumuz “oyun”, bizi, adım adım, ağızdan yel alsın, bir cehennem gazabının, içine içine, çekegidiyor.

Bölgedeki uzun vadeli, emperyal stratejileri, yetkililerimize, anlatma sorumluluğundayız. Kısacası Türkiye bölünmek isteniyor. Gerek Irak’ın Kuzeyi’ndeki, gerek Bizim Güneydoğumuz’daki, gerek Suriye’nin Kuzey Doğusu’ndaki Kürtçüler ise, ağızdan yel alsın, İran vurulurken, ucuz asker olarak cepheye sürülecekler ve maateessüf, bunun hiç ayırdında değiller.

Birçok gerçeği, görseler de, yetkililerimiz söyleyememektedirler. Ama bizler, sorumlu bilim insanları, bunları söyleyegeldik, söylemeye devam edeceğiz. Dediğimiz gibi, Cumhuriyet Hükûmeti’ne, hele böyle bir süreçte alabildiğine yardımcı olmak, boynumuzun borcudur.

Öncesi bir yana, son kırk yılımıza, üstelik tamamen aynı şablonlarla damgasını vurmuş, hin mi hin, emperyal stratejik denklemler, gerçekte hepsi hepsi üç beş satırda özetlenebilecek bir  matematiksel terkipte, ortaya gelmekte, ancak buna karşın bölgeyi hâlâ daha hallaç pamuğu gibi savurmaya devam edebilmektedir.

Mesele yalnızca aynı akibete duçar edilmiş güzel insanlarımızın “yakasını”, kanlı emperyallerin oyuncağı olmuş belli şebekelerin, haşre kadar yanacak ellerinden kurtarmak değildir… Mesele, bu topraklarda, canlarını bizler için vermiş mübarek atalarımızın ruhlarını şâd etmeye kilitlenerek, bizler gibi, can çocuklarımızın da, sağlık, afiyet ve hakkaniyet içinde, bekasına, omuz vermektir.

Suriye Oyunu kanlı bir oyundur; bu bataktan bir an önce çıkılmalıdır.

 

Enerji Zemininde Türkiye’nin Yapılandırılması Ve Emperyal Etki

Aşağıdaki saptamalar 17 Kasım 2011’deki “TMMOB Türkiye Enerji Kongresi” için çağrılı olarak hazırlanan

ancak süre sınırlılığı nedeniyle bir kısmı dile getirilemeyen metinden derlenmiştir.

Strateji çalışmalarında önemli bir veçhe, karşı tarafın ya da tarafların, düşte olsun, karargâhlarına ve zihinlerine girip, neler planlandığını, çıkartsayabilmektir.

Olanlar; keza bunların sükûnetle tahlili, bu suretle yapılacak çalışmanın mihengidir.

Soyutlama başarısı, ayrıca, derindeki şablonların ortaya çıkartılmasında, önem taşır.

Topraklarımıza dönük olarak olanların tek başına müsebbibi olarak, emperyallerigöstermek, ne kadar naif bir yaklaşım oluşturursa… Onlar’ı, olanlardan, tamamen soyutlamak, ya da Onlar’ı, komplo teorilerinin özneleri gibi göstermek, bir o kadar  saflıktır. (Adam, yüz bin kişilik bir orduyla dibimize kadar girmiş, bizim için, bir “iyilik” düşünmeyeceğini varsaymak, gaflettir…)

Başka bir deyişle, ortada vasat var demek, bunu, birileri dışarıdan hiç kaşımıyor, demek değilldir. Birileri kaşıyor demek ise, ortadaki koşullar buna müsait bulunmamakta, demek, değildir.

Ulkemizde, bölgede ve benzer başka yerlerde vasat vardır, ancak bize dönersek, buraları, birileri fena halde kaşımaktadır.

YUVARLAK SON 35 YILIN

“A – a, STRATEJİK AZDIRMA” TEOREMİ İLE, TAHLİLİ

(Hemen hiç bir yerede yazılı olmayan, okutulmayan,  basit teorem)

Çekiç Güç Örneği

a (Kuzey İrak Kürtleri)

_______________

__________________

A (Saddam)

Örneğimizde Büyük A Saddam olmaktadır. Silahlandırılır. Aslında silahlanmaya çok teşnedir zaten. Silahların parası da bir güzel ondan tahsil edilir tabii. Küçük a, yani bu örnekte Kuzey Irak KürtleriBüyük A’ya karşı dışarıdan hafiften kaşınır. Kuzey Irak Kürtleri’nin, arkasında durulur; bunlar azdırılırlar. Büyük A, yani Saddam celallenir, küçük a’ya yüklenmek ister.Büyük A’ya, yani Saddam’a, “Hakkındır, yapabilirsin, tabii, yapmalısın!” denir. Büyük A, yani Saddam, küçük a’ya feci yüklenir. Halepçe’deki gibi, katliam olur; ama kimse bir şey demez. Bu arada küçük a, yani Kuzey Irak Kürtleri, silahlandırılır. Ayrıca Çekiç Güç gelir. Büyük A’ya, “Sen, insan haklarını ihlal ediyorsun” denir; bir paralel çizilir, “Şuradan daha öteye geçmeyeceksin” ihtarında bulunulur. Bize ise “Çekiç Güç, PKK’ya karşı size karşı yardımcı olmak için geldi”denir. Ama civcivin yem saymayacağı bu lafa biz kanarız, kandık. İyi niyetle kandık. Kimseyi tezvir etmek için söylemiyorum. Propagandanın üstünlüğüdür, gerçekte bu!.. Sorumluluk MGK’larımızdan hükümetlere, oradan da Meclis heyetlerine kadar rücu eder. İlgili kurumu rencide ediyor olmamak için “Heyet”, sözcüğünü odağa koyuyorum… Uzatmayalım. Stratejinin büyüklüğü ve nihai hedefi olarak, sonunda, Büyük A, yani Saddam tepelenir ve küçük a’nın, yani Kuzey Irak Kürtlerininhavarisi olunur.

Basamaklandırarak özetlemekte yarar var:

1. Büyük “A” silahlandırılır… Aslında silahlanmaya çok teşnedir. Silahların parası da bir güzel alınır.

2. Küçük a, Büyük A’ya karşı (dışarıdan) hafiften kaşınır; arkasında durulur, azdırılır.

3. Büyük A, celâllenir; küçük a’ya yüklenmek ister. Büyük A’ya “Hakkındır, yapabilirsin, yapmalısın!”, denir.

4. Büyük A, küçük a’ya, feci yüklenir. Katliam olur (örneğin Halepçe’deki gibi), ama kimse, bir şey demez. Bu arada“küçük a” silahlandırılır. Ayrıca “Çekiç Güç” gelir, A’ya “Sen insan haklarını ihlâl ediyorsun!”, denir; “Şuradan öteye geçmeyeceksin”, ihtarında bulunulur.

5. Bize ise, “Çekiç Güç size, PKK’ya karşı yardımcı olmak için, geldi!”, denir. Ama civcivin yem saymayacağı bu lafa,biz kanarız. (Propagandanın üstünlüğüdür, bu!.. Sorumluluk MGK’lardan, Hükûmetler’e, oradan da Meclis Heyetleri’ne kadar rücu eder…)

6. Uzatmayalım, sonunda Büyük A tepelenir ve küçük a’nın havarisi olunur.

Otuz Yıl Önce Ankara Odaklı Olarak, Aynı Stratejik Denklem Yürürülüktedir

(Ankara, 1980)

a  (Güneydoğumuz’daki Kürtçü Yurttaşlarımızdan Oluşan Odak)

30 yıl önce, Ankara odaklı olarak, aynı stratejik denklem yürürlüktedir! Nasıl? Burada Büyük A, Ankara-1980; küçük a, Güneydoğumuz’daki Kürtçü yurttaşlarımızdan oluşan odak. Kürtçü olunamaz mı; olunabilir. Türkçü olunabiliyorsa, Kürtçü de olunabilir. Esas itibarıyla oradaki sorunlara sahip çıkmamız, anlamamız gerektiğini düşünmüş bilim adamlarından biriyim. Ama şimdi, zihinlere girmeye çalışarak, stratejiye bakalım.

Türkiye’de 1970 sonlarına kadar terör tırmandırılır. (Biz de tırmandırmasaydık tabii…) Gençler, aynı kaynaktan geldiği, sonradan anlaşılan silahlarla birbirlerine kırdırılır. Biz hemen hiç bir gelişmeye karşı ayıkmayız. Siyaseten cepheleşme körüklenir. Askeri müdahale teşvik edilir… Sonunda 1980 müdahalesi olur. Laf ağızdan kaçırılır, “Our boys have done it”!diye, yani “Bizim çocuklar başardılar”!.. Esas itibarıyla, buradaki generallerin terörün ortadan kaldırılmasına dönük olarak “çok iyi niyetlice” davrandıklarını ifade edebilirim. Şu ki, artık Büyük A, Ankara olmuştur. Giderek küçük a, yani Güneydoğu’daki Kürtçü vatandaşlarımız kaşınırlar. Odak, PKK ve buna tutunan yurttaşlarımızdır. Büyük A’ya, yani Ankara’ya, o zaman yönetimde olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, “Hakkındır, yüklen tabii!” denir. Büyük A, yani Türk Silahlı Kuvvetleri de maalesef dünden teşnedir. Düşünmemişlerdir, hazır değillerdir, bu çözümlemelerden uzaktırlar. Yine “iyi niyetli” olduklarını ifade edeyim. Hiç kuşkusuz, tarih yargılayacaktır. Küçük a, yani Güneydoğu’daki Kürtçülerimiz’e fena halde kıyılır. Demeye kalmaz, küçük a, yani PKK iyice silahlandırılır, yüreklendirilir, “Aslanım, arkandayız, merak etme!”denir. Uzatmayalım. Bir punduna getirilip, çakma deliller, gizli tanıklar, acayip kurgular vesaireyle Büyük A, yani Ankara’daki eski Türk Silahlı Kuvvetleri odağı bertaraf edilir. Olmadı, sendeletilir. Küçük a’nın yine havarisi olunur.

Söylemezsem eksik kalır; Ankara’nın, yani Büyük A’nın, süreçte bin tane vebali vardır. Ama küçük a, Güneydoğu’daki Kürtçü hareket odağı aynı çerçevede fena halde kaşınmıştır. Hiç bunları konuşmuyoruz. O kadar böyledir ki, şu en temel düstur dahi unutturulmuştur: “Emperyalizmin kucağında milli kurtuluş savaşı olmaz”!

Unutturulmuştur. Keşke yanılsam, Kürtçüler, saf saf, kurtuluş savaşı gözlemektedirler.

**

Aynı stratejik denklem, ayrıca hızlandırılmış filim gibi  Libya’da, Tunus’ta, Mısır’da, daha yeni oynanmıştır, oynanmaya devam edilmektedir.

Halen ise Suriye’de, yürürlüktedir.

Durum yakın Bölgemiz’de, son toplamda, şöyle bir şekil almaktadır.

Önce şu şekle dikkatli bakalım…

Ankara

aTürkiye

a Suriye

Suriye

ASuriye

aİrak

Irak

aİran

İran

Bu durumda behemehal şu projelerin çağrıştığı, çıkartsanabilecektir…

Birinci Proje:

aİrak +  aTürkiye (Esasen bu proje tamamlanmış gibidir.)

İkinci Proje:

aİrak +  aTürkiye+aSuriye (Yoldaki Projedir.)

Kuzey Irak Kürtleri ile Güneydoğumuz’daki Kürtçü odak ve Suriye’nin Kuzeydoğusu’ndaki Kürtçü odak birleştirilir. Bu, yoldaki projedir.

Üçüncü Proje: (Orta Vadeli Projedir.)

aİrak +  aTürkiye+aSuriye+aİran=Yeni küçük a

İran ise=Yeni Büyük A

Üçüncü proje orta vadeli projedir. Kuzey Irak Kürtleri + Güneydoğumuz’daki Kürtçü odaklar + Suriye’nin Kuzeydoğusu’ndaki Kürtçü odak + İran’ın bizim sınırımıza yakın bölgesinde bulunan Kürtçü odak birleştirilir, yeni bir “küçük a” imal edilir. Böyle bir resim çağrışmaktadır. İran ise bu durumda yeni Büyük A olmaktadır.

Dördüncü Proje:

Yeni Büyük A – Yeni küçük a arasında “Tekrar Stratejik Azdırma Denklemi” ile, bu sefer İran’ı vurmak…

Savaş böylelikle çok daha ucuza getirilebilecektir…

Çünkü ağızdan yel alsın, operasyon, Perulu, Meksikalı çocuklara değil, bölgeden tedarik edilmiş kürtçü çocuklara, gördürülecektir…

Bu beyanı, olmakta olanları, yıllar öncesinden görüp ihbar etme ayrıcalığıyla, ortaya koyduğumu, ifade etmek isterim…

Türkiye’de hal-i hazırda akla gelebilecek her türlü melânet, bizim gafletimiz ve vebalimiz saklı olarak,  buradan kök almaktadır:

PKK Sorunu

Türban / Ilımlı İslam

BOP Projesi / Yeni Osmanlıcılık

Demokratik Açılım

Füze Kalkanı Projesi

Zazaki’nin aynı bir Kırmanski potasında eritilmek istenmesi (Bu bağlamda, araları iflah etmez derecede bozuk, Talabani ve Barzani’nin bir araya getirilmesi)

Kimi mazarrat saklı olsa da, genel olarak Ergenekon (Bu olayın teknik olarak tek başına bizim kurumlarımız trafından başarılmayacağını, muhakkak dış yönlendirme ve destekle vücut bulduğunu düşündüğümü, kaydetmeliyim. Bu konuda, keza yan konularda Meclis araştırması neden hâlâ daha istenmemektedir, anlamak zordur!..)

Siyasetin demokratik zeminden uzaklaştırılması:

%10 Barajı

Giderek genel temsiliyet bunalımı

Partilerin içinde kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırılması

Giderek devlet yönetiminde kuvvetler ayrlığının ortadan kaldırılması

Siyasetin demokrasi kisvesi altında “yalaka kültürüne” irca edilmesi

Üniversite’nin, tıpkı inanç dünyasında olduğu gibi şekilciliğe ve biat kültürüne rapt edilmek istenmesi

Anayasa Referandumu… Giderek Yargı’nın ele geçirilmesi

Bu çerçevede, sandığa saygımız saklı olarak belirteyim, 12 Eylül 1980 ile 12 Eylül 2010 arasında, üniformanın değişmesinden başka bir fark yoktur… Pentagon’a sadık generaller o gün kendilerince, ne kadar iyi niyetli idiler ise, bugün aynı odağa bağlı belli bir cemaatin mensupları, kendilerince, ilk bakışta o kadar iyi niyetlidir. Oysa her iki “topluluk” da fena halde kullanılmışlardır, kullanılmaktadırlar.

Aynı bağlamda, artık Pinochet gibilere, ya da işte darbelere ihtiyaç hiç kalmamıştır. Çünkü medyayı ve finans çevrelerini kontrol edenler aynı amacı, pakalâ sağlayabilmektedir.

Özetle Türkiye, kendi basiret özrü, elbette saklı olarak (nereden bakarsanız bakın) PKK, ya da darbecilerle değil, son toplamda, dış güçlerle uğraşagidiyor…

 

Doğu Anadolu’daki Su Gizilimiz

Olgu: Ülkemizin su gizillerinin, o arada hidroelektrik üretim imkânlarının, önemli bir bölümü, Doğumuz’daki ve Güney Doğumuz’daki petrol ve doğal gaz havzalarıyla, kolkola gibidir.

Olgu: Doğu Anadolu’daki suyumuz, yalnız bizim için değil, bilhassa güney komşularımız için de hayatidir.

Türkiyenin Baraj Ve Nehirleri Akarsuları Haritası

Kimi Temel Stratejik Denklemler

Fosil Kaynaklar “Yakında” Bitecektir.

Olgu: Petrol ve doğal gaz kaynakları sonludur ve muhakkak bitecektir.

Olgu: Ne zaman bitecektir, çeşitli kestirimler bulunmasına rağmen, sorunun cevabı tam bilinemeyecektir.

1970’lerin sonlarından bugünlere bakıldığında, söz konusu kaynakların tükenmeye yakın gelmesi gerekmektedir.

Ama öyle olmamıştır. Yine de içinde olduğumuz yüzyılın ortalarında petrol ve doğal gazdan yana beklentilerin önemli ölçüde tavsamış olacağı kestirilebilir.

Olgu: Kestirim, ne kadar doğruysa, aşağıda ayrıntılandırılacak olduğu şekliyle, enerji kaynaklarının, bize ve bölgemize, neredeyse çepeçevre havzalar kuruyuncaya kadar, ne yazık ki hemen hiç rahat vermeyeceği yazgısını beraberinde getirdiği de, o kadar doğrudur.

21. Yüzyıl’da, Hafsala Dışı Sayılacak Kadar, İptidaî ve Vahşi Bir Enerji Savaşı

Olgu: Böylesi bir ferahlamaya karşın, asrın “Beyefendi Egemenleri”; sözde medeniyetin; insan haklarının ve hukukun üstünlüğünün doruk değerler kılındığı düzleme yükseldiği bir çağda, her halde hafsala dışı sayılacak kadar iptidaî ve vahşi bir enerji savaşının girdabında, kendi aralarında da, başkalarıyla da, boğuşmaya gömülegitmektedirler.

Olgu: Gerçekte, örneğin ABD’nin egemenlerinin 2003’te, Irak’a yaptığı müdahale, keza Dünya’nın, Vietnam’dan başlayarak, başka yerlerinde sergiledikleri, onların gerçek hevesleriyle ilgili ipuçlarını, kesin çizgileriyle belirginleştirmiştir.

Olgu: Durum, Avrupa’dan başlayarak, diğer güç odakları açısından, pek farklı değildir.

Hayatın İçinden Gelen Teoremler

Bu itibarla, hayatın içinden gelen şu teoremler, dikkat çekici sayılacaktır.

Teorem: Enerjinin ya da diğer can alıcı harhangi bir metaın olduğu yerde, muhakkak “siyaset” vardır. Hatta “kirli siyaset”vardır. Hatta hatta, “kanlı siyaset” vardır.

Teorem: Birilerinin derdi, yalnızca kendi meselelerini çözmek değildir. Aynı zamanda, öteki herkesi mümkün mertebe, çözümsüz bırakmak, bu çerçevede kendine olabildiğince, tâbi kılmaktır.

Teorem: Hepimiz Birimiz, Birimiz Hepimiz İçin”, hiç bir biçimde değildir; “Hepimiz sadece ve sadece, birimiz içindir”.Böyle olmazsa, “kıyamet kapıda”, demektir.

Teorem: Benim olan onundur. Onun olansa… Şaşırmayalım, lütfen… Yine onundur.

Teorem: Çeşit çeşit ideolojik söylemler, özlerinde hangi “yüce değerleri” bulunduruyor olurlarsa olsunlar, arkalarından hangi samimi kitleleleri sürüklüyor bulunurlarsa bulunsunlar, bunlar egemenlerin ağızlarında, son toplamda, palavradır.

Teorem: Esas olan, üstelik devletler katında, örgütlü haydutluktur. (“Emperyalizmin”, Türkçesi, Budur!)

Teorem: Yakın ya da uzak tarihteki, mazlumlara yapılmış her saldırı, tam da, böyledir.

Teorem: Bu çerçevede, Saddam elbette bir felakettir; ne ki onu besleyip büyüten batılı felâket mimarlarının yanında,miniyatür bir felâket, kalmaktadır.

Bu aşamada, günümüzde dünya sahnesindeki, baş bir aktör, sayılacak olan ABD’nin dinamiklerine eğilmek yerinde olacaktır.

ABD’nin Stratejisi: En Önce, “Opec Petrolü” Bitirilmelidir ve Dışarıda “Koz” Bırakılmamalıdır.

Strateji: ABD şöyle bir çeyrek yüzyıldır, en önce OPEC (Organızatıon of Petroleum Exportıng Countrıes) petrolünü tüketmeyi istemektedir.

Bu stratejinin kurgusu, görülebildiği kadarıyla, şöyledir…

İ)  ABD, kendi kaynaklarının önemli bir bölümünü, ileriye saklamaktadır.

İi)  Bu arada dünya kaynaklarının tasarrafunda, yalnızca en büyük payı almayı istememekte, bu kaynaklardan, rakiplerine, özellikle de Avrupa’ya ve Japonya’ya yönelecek payları, azami derecede kontrol altında tutmayı istemektedir.

Mübah olsun olmasın, mümkün her yolu deneyerek, emeline ulaşabilirse, bu, ABD açısından, aşikâr bir üstünlük unsurudur.

İii) Dünya kaynakları tükenmiş olarak, kendi kaynaklarını tasarruf edebilecek olması da, ABD açısından tabiatıyla, bir üstünlük unsurudur.

İv) ABD, yeni teknolojileri, dünya kaynakları belirgin ölçüde tükenmeden harekete geçirmek, istememektedir.

Böylelikle, dışarıda “onun, bunun” elinde “koz” olarak kalmış olabilecek, dişe dokunur, hiç bir meta bırakmamış olabilecektir.

V) Aynı zamanda dışarıda kalmış, ama iyice seyrelmiş klasik kaynakların fiatı, zaten yükselmiş olacaktır…

Bu suretle ancak, yeni teknolojiler zemininde, rakipsiz bir biçimde, pazar hakimiyeti tesis edebileceklerdir.

ABD’nin 2003’teki Irak Müdahalesi, “Müthiş Bir Stratejiyi”, İşaret Etmektedir!.. Bu Strateji Bugün Hala Yürürlüktedir!..

Bu bağlamda, ABD’nin 2003’teki irak müdahalesi, gayrı insanî boyutu kuşkusuz saklı olarak, müthiş bir stratejiyi işaret etmektedir:

  • Orta Avrupa, enerji açısından kuraktır. ABD Irak’a yerleşmekle, Orta Avrupa’nın enerji can damarını eline alıvermektedir.
  • Japonya da, enerji açısından, kuraktır. ABD, Irak’a yerleşmekle, Japonya’nın, enerji can damarını ayrıca, eline alıvermektedir.
  • Aynı şey Kuzey Amerika, yani kanada için, geçerlidir. ABD Irak’a yerleşmekle, Kanada’nın da, petrol can damarını, eline alıvermektedir.
  • Bu çerçevede ABD; petrolü, varili bir kısa bir süre önce, 140 $’dan fazlaya (şimdilerde 80 $’a) satanlar arasında, yer almaktadır.
  • Öyleyse, ABD, söz dünya ülkelerinden, kendine, daha doğrusu kendi iktidar odaklarına, fahiş bir kaynak, transfer etmiştir, ayrıca etmeye devam etmektedir.
  • Aynı çerçevede, ABD’de, görünür görünmez iktidar odakları; petrol ABD’de de bu fiyattan satıldığından, kendi halkları üzerinden de, çarpıcı bir kâr sağlamaktadırlar.
  • ABD aynı bağlamda, vurgulayalım, dışarıdaki kaynakların tüketimine yüklenmekte, kendi özkaynaklarını, ileriye dönük olarak, saklayabilmektedir.
  • ABD aynı çerçevede, dediğimiz gibi, dışarıda, örneğin işte Saddam gibi olanların hükümranlığında, kozbırakmamaktadır…
  • Bölgede Rusya, sesini hemen hiç çıkartmamaktadır, çünkü o da petrolü, varili yüz dolardan fazlaya, satanlardandır… dolayısıyla ABD, Rusya’ya, bir anlamda “sus payı” vermektedir. Bu durumdan Rusya, çok memnundur, çünkü hemen neredeyse, tüm dış borçlarını, ödemiştir.
  • 1980’de, petrol fiyatları, varili 35 $’a çıkınca, yeri göğü birbirine katanlar, şimdilerde seslerini neden hiç çıkartmamaktadırlar, acaba?
  • Çıkartmamaktadırlar, çünkü, o zaman seslerini çıkartanlar, bugün petrolü, üstelik dört kat daha fazla fiyata satanlardır!..
  • Buradan çıkan temel bir sonuç (“girişim özgürlüğü”, “yarışmacı piyasa ekonomisi”, böylesi bir yapıda ise, “serbest fiyat teşekkülü”, gibi), temel ögeleri kulağa hoş gelen, liberal ekonomi söyleminin, son toplamda, birpalavra olduğudur. Esas olan, örgütlü haydutluktur.

  • Egemenler, bu bağlamda işte, yalnızca, sattıklarının değil, aynı zamanda, satın aldıklarının da fiyatını belirlemek istemektedirler.
  • Her hal-u kârda, Avrupa’nın ABD’ye karşı sesi çıkmamakta; petrole haracı; hemen tüm dünya gibi; OPEC ülkelerine; şimdilerde ise; petrol ihraç eden bir ülke olmuş, ABD’ye, ödemektedir.
  • Öyleyse savaş; getirisi en yüksek yatırım alanı, olmaktadır. ABD egemenleri onun için bölgededir… İnsan hakları ve saire laf-ı güzaftır… Aslında tam değil; insan hakları savunucusu çoğu batılı ülke, bu hakları, kendi cinayetlerini örtmek için savunmaktadırlar; o kadar… Çok vahşi, ama böyledir…
  • Korkarız ki, emperyaller açısından, yenmek yenilmek, hiç önemli değildir. Son toplamda, ne kadar kâr, hükûmet olanlarının arkalarında bulunanlara transfer olmaktadır, önemli olan budur… Vietnam’da da budur… Irak’ta da budur… Vietnam’da bir milyon ton bomba atılmıştır… Bir milyon insan ölmüştür… Demek ki, ölen insan başına bir ton bomba atılmıştır. Tek bir kurşunun insanı öldürmeye yettiği hatırlanırsa, insan başına fazladan bir ton bombayı atanlar, niye atmışlardır?.. ABD Vietnam’da yenilmiştir… Ancak, süreçten son toplamda, bomba yapımcıları kârlı çıkmaktadırlar!..
  • Öyleyse, yenmek yenilmek hiç önemli değildir. İnsan hayatı ise, katiyen önemli değildir. Savaş; kârı en yüksek sanayiidir. Ayrıca kârlar, ne kadar kan dökülürse, o kadar yüksek olmaktadır…
  • Böyle bir bağlamda, bölgede, tam da birinci dünya savaşı zemininde olduğu gibi, emperyaller, kendi aralarında savaşmaktadırlar…
  • Şubat 2008’de, Silahlı Kuvvetlerimiz’in Kuzey Irak’a müdahalesi; ABD’ye karşı, PKK’yı güçlendirip, bölgede, güç sahibi olmak isteyen Batı Avrupa’nın, başta da pek muhtemelen Almanya’nın, geliştirmek istediği – ucu ne yazık ki, yine bize dokunduğu için, son toplamda kahraman ordumuz tarafından bertaraf edilmesi gerekmiş olan –  terörü yandan kaşıma gibi, çok tuhaf ve acımasız denklemleri, işaret emektedir.
  • Yeri gelmişken söyleyeyim:

Birinci Dünya Savaşı (1914 – 1918) = Birinci Dünya Enerji Savaşı, olmaktadır.

Çanakkale Savaşları (1915 – 1916) (bir boyutuyla olsun) Berlin – Bağdat Demiryolunun”, “Sirkeci – Haydarpaşa bağlantısı” kesilmek suretiyle, akamete uğratılmak istenmesi, anlamındadır.

  • Ermeni Çeteleri’nin, tam bu sırada, doğuda silahlandırılmalarını ise, Osmanlı kuvvetleri’ni Çanakkale savunmasında zayıflatmak üzere, Londra, Paris ve Moskova hariciyeleri’nin ve Genelkurmayları’nın, geliştirdiği olağan bir stratejisi saymamak için, kör olmak gerekir.
  • Söz konusu belgeler, hala daha kozmik gizlilik derecesi ile muhafaza ediliyor, olmalıdır.
  • Ayrıca, hem Çanakkale’ye yüklenilmek, hem de Anadolu’nun Doğusu karıştırılmak suretiyle, Osmanlı Kuvvetleri Ortadoğu’da, rahatlıkla etkisiz hale getirilmiştir.
  • Bu bağlamda Birinci Dünya Savaşı’nın (hiç bir yerde telafuz edilmeyen) üç temel stratejisi, gerçekleştirilmiştir:
  1. Petrol bulunduran toprakları İstanbul’dan çöz.

  1. Müslüman toplumları İstanbul’dan çöz.

  1. Almanya’yı, Ortadoğu’dan kov.

  • Şimdilerde yeni kukla Osmanlı marifetiyle, ikinci adım geri alınmak istenmekte, müslüman toplumlar Ankara’ya bağlanmak suretiyle, kolaylıklı bir Orta Doğu yönetim modeli üzerinde çalışılmaktadır.

ABD ve AB Arasında, “Nihai Egemenlik” Kavgası…

Olgu: Söz konusu gelişme, tıpkı işte örneğin, yakın geçmişe kadar fiili olarak var olan Fransa ile Almanya’nın düşmanlığıgibi, son toplamda, ABD ve AB arasında, nihai egemenlik kavgalarına yol açabilecek gibi, durmaktadır.

Olgu: O kadar böyledir ki… Nasıl ki, daha Birinci Dünya Savaşı, ana bir veçhesi itibariyle… önemi daha o zaman çoktan anlaşılmış olan Orta Doğu’ya uzanmada, Osmanlı devleti üzerinden, Almanya ile Fransa ve İngiltere’nin, Rusya destekli kapışmaları demek olarak, yorumlanmak, yerinde olacaksa, bugün Orta Doğu kaynaklarına dönük olarak, ABD ve AB, işte tam da, böyle saflaşmaktadırlar.

Olgu: Bu bağlamda, Birinci Dünya Savaşı, gerçekte, Birinci Dünya Enerji Savaşı’dır.

Olgu: Müttefikler bu çeçevede, Çanakkale’ye yüklenirken, bugüne kadar hiç telaffuz edilemyen bir açılım olarak, esas,Berlin – Bağdat Tren yolunu, makaslamak… Giderek, kendilerine katmak, istemektedirler. Bu bağlamda, hatırlansa yeridir:Haydarpaşa Garı, 1908’de, Almanlar tarafından, inşa edilmiştir.

Olgu: Çanakkale Savaşları sürecinde, gündeme gelen Ermeni Meselesini bu çerçevede değerlendirmek, gerekir.

Olgu: Batılılar açısından, maksat, hasıl olmuştur.

Vurgulayalım:

1)  Almanya bölgeden kovulmuştur.

2)   Petrol bulunduran topraklar,  İstanbul’dan çözülmüştür.

3)   Aynı bağlamda, müslüman topraklar İstanbul’dan çözülmüştür.

Olgu: Günümüzde yaşanan hiç bir şey, bölgede, yüzyıl önce yaşananlardan, bağımsız sayılamaz…

Olgu: Örneğin, bünyemizde yaşanan PKK olayını, iyice soyutlayarak, tek bir cümlede tasvir etmeye sıkışsak, denecek olan şudur; ABD ve AB, bilhassa da ABD ile Almanya, biraz da Fransa, ayrıca İngiltere’yi karşılarında bularak, PKK üzerinden,bizimle ve kendi aralarında, kıyasıya, kapışmışlardır.

Olgu: Sözde müttefiklerimiz, bize helikopter verirken, PKK’yı, ayrıca pek mutemelen çift kaynaklı silahlarla, roketatarlar ve mayınlarla donatmışlardır. Bu noktada bilhassa, ABD’nin, bize karşı, eşyanın tabiatında olarak, ikilioynadığını ifade etmek, hiç abartılı sayılmamalıdır.

Olgu: Bu tesbite “bir ve yalnızca bir cümle” daha ekleyecek olursak, o da şudur; ABD Orta Doğu’dan, Avrupa Birliği’nikovmuştur.

Olgu: Avrupa Birliği’nin, “ABD’nin, Irak’a müdahalesine” karşı çıkması, esas bundandır; yoksa müdahalenin uluslararası tabandaki gayrı meşruiyeti, AB’nin müdahaleye muhalefetinde, bahanedir.

Çekiç Güç ve Irak’tan Başlayarak, Kürt Devleti Tasavvuru: Artık Tasavvur Olmaktan Çıkmıştır. Fiiliyattadır.

Olgu: Çekiç Güç’ün, “gayet dostane bir yaklaşımla PKK’yı sindirmek için tesis edildiğini” düşünenlerimiz çokça olsa da, bu fevkalâde ilginç konseptin, işte 1991’de, Güney Doğu sınırımıza yerleştirilmesi, daha o günlerden bugünlere dönük“derin bir planlamanın” ürünüdür.

Bölgedeki “Mutasavver Kürt Devletini” de… Hiç kuşku yok, 1991’deki Körfez Savaşı da… Sonraki müdahaleler de… Son, 2003’teki, Irak çıkartması… Bütün bu olayların gerisinde “derin bir planlamanın” bulunduğunu, artık iyice belirginleşmiş olmalıdır.

Olgu: “Planlamalar var demek”, “bunlar yüzde yüz başarıya ulaşacaktır”, demek tabii değildir. “Yer yer başarısızlıkla sonuçlanan planlar oluyor” demek ise, “Uzun vadeli planlar yapılmamakta” demek hiç değildir.

Konuya bir parça daha ayrıntılı yaklaşmak, bizim açımızdan hayatidir.

Dünya Güç Odaklarının İkili Ya Da Çoklu, Kendi Aralarındaki Çatışmaları,  Bir Biçimde, Ama Muhakkak Bölgemizde, Daha Da Özelde Ülkemiz Üzerinde, İzdüşümler Vermektedir.

Olgu: Avrupa’da, “Fransa-İngiltere-Almanya” üçgeninin her üç kenarı da; bu üç ülke, AB çatısının temel direğini oluşturmakla birlikte, bilinen tarihi nedenlerle, keza, AB içinde son toplamda, kimin lider olarak öne çıkacağına ilişkin çekişmelerin meydan verdiği rüzgârlarla, hâlâ daha gerginlikler sergilemektedir.

Olgu: Diğer bir yandan ABD’nin, bu ülkelerden bilhassa Fransa ve Almaya ile, başta Avrupa üzerinde oluşan ticaret gerginlikleri, ortaya çıkmaktadır.

Olgu: Başka bir yandan, başta Japonya, öndeki uzak doğu üreticileri ile, Avrupa  devlerinin, öncelikle Avrupa üzerinde oluşan, ticaret gerginliklerinden söz etmek, yerinde olur.

Olgu: Son olarak ise, ABD ile, yine başta Japonya, öndeki uzak doğu üreticilerinin, bilhassa Avrupa Pazarları üzerindeki rekabet çatışmaları, çözümlememizde anılmak yerinde olacaktır.

Olgu: Bir defa bütün bu zıtlıkların, öyle ya da böyle, ülkemiz üzerindeki izdüşümlerini hissetmemek, mümkün görünmemektedir.

Batı Dünyası, Orta Doğu ve Biz: Temel Teorem

Öyleyse, ülkemize dönük hemen her çözümlemede, şu “temel teorem”, hatırlanmak yerinde olacaktr:

Teorem: Yerel özelliklerimiz saklı olarak, Japonya dahil, Batılılar’ın bilhassa “Avrupa Zemininde” yaşadıkları gerginliler ve çekişmeler, bölgemize ve bize, bire bir, örtülü örtüsüz, daha şiddetli ya da daha az şiddetli, ama muhakkak, yansımaktadır.

İşte dediğimiz gibi, ilginç bir örnek, PKK olayıdır.

Sonuç

Türkiye; böyle bir gelişme sürecinde en önce topraklarında soyal adaletle, toplumsal barışı; zedelenemeyecek biçimde, tesis edebilmelidir. Sosyal adalet ve toplumsal barış, asla vazgeçemeyeceğimiz, en temel hedeflerimiz, olmalıdır.

Bölgedeki her türlü güvenliğin, o arada enerji güvenliğinin baş koşulu budur.

Globalleşme, bir boyutu itibariyle, ne yazık ki, devletler boyunda, hatta uluslararası, “örgütlü bir eşkiyalık” olarak karşımıza gelebilmektedir. Lamı cimi yok, bu savı ne yazık ki destekleyen gelişmeler ortada, hatta yanıbaşımızdadır.

Türkiye, en çok kendi içindeki huzurdan, bu çerçevede kökleşecek ulusal dayanışmasından, destek alarak, Bölgemiz’e, keza dünya’ya, gerçekçi ve kişilikli bakabilmeli, ona göre davranabilmelidir.

Bizim, bizden başka dayanağımız yoktur. Bu çerçevede Millilik Vasfımızı”, dünya ne kadar globalleşirse globalleşsin, güçlendirmemiz gereği, öne çıkmaktadır.

Türkiye’nin, ABD ya da AB, ya da başkaca global bir güç odağından birini, bir diğerine yeğlemek için bir sebebi yoktur.

Hepsine eşit mesafede durmamız, özellikle Cumhuriyet Tarihimiz’in pırıltılı sayfalarının bize öğrettiği bir düsturdur.

Başka Bir Deyişle, Türkiye

  • Bugüne kadar, kendisine, sadece bir “ileri karakol”, bir “gözetleme ve dinleme mevkii”, bir “üs”, bir “zıplama platformu”, şimdilerde ise taşeron olarak bakmış bir ABD ile,
  • Kendisine hep ikircikli yaklaşmış bir AB’ye,
  • Keza, soğuk savaş yıllarında, ne yaşanmış olursa olsun, bugünkü Rusya Federasyonu’na,
  • O arada, irili ufaklı öteki odaklara, belli bir  “akılcılık”,  “kararlılık”  ve  “ahenk”  içinde, eşit uzaklıkta durmayı…
  • O arada bölgede ve dünya’da mazlumlarla dayanışma açılımları geliştirmeyi,  başarabilmelidir.

Çünkü, antiemperyalizm ve bağımsızlık bizim karakterimizdir.

Başka türlü davranmak, bize hiç yakışmıyor.

Şu saydıklarımız, atla deve değildir…

Ne ki, eğer sıralayageldiğimiz hedeflere ulaşabilirsek, işte esas o zaman jeostratejimizin doğasındaki kilit özelliklerin keyfini, öteki türlü olacağına oranla, daha çok çıkartabiliriz…

Bu bölgede yerinden hiç bir biçimde kımıldatılamayacak, güçlü bir ülke oluruz…

Hatrımızda, Bu Takdimden, Kısaca Ne Kalmalı:

Enerjinin Görünmeyen Yüzü,

  1. Siyaset,
  1. Hatta kirli siyaset,
  1. Hatta hatta, kanlı siyasettir.

Pekiyi Görünenlerden…

  1. Çekiç güç (1991)
  1. Bitmeyen PKK olayı
  1. Türkiye’de terörün 1980’e doğru, tırmandırılması
  1. 1980’de, Irak’ın İran’a saldırtılması, giderek 1988’e kadar süren İran – Irak savaşı
  1. Irak’ın işgali (2003), olayın bugünlere uzanan boyutları
  1. Şimdilerdeki, ne olduğu hala daha tam belli olmayan demokratik açılım
  1. Mutasavver kürt devleti
  1. Ondan önce Afaganistan’ın bombalanması ve buraya yapılan çıkartma
  1. Ermeni sorunu, diye, habire kaşınan sorun
  1. İran’ın, nükleer faaliyeti bahanesiyle, devamlı taciz edilmesi
  1. Sevgili Uğur Mumcu’nun cinayetinin, İran tarafından işletildiği, izlenimi  verilmek suretiyle, Türkiye ile İran’ın arasına girilmek istenmesi
  1. Hatta, açık söyleyeyim, türban sorunu çerçevesinde, Türkiye’de, şekil zemininde olsun, sünnî koyuluklarınyerleştirilmesi suretiyle, Türkiye’nin Şii İran’la karşıtlaştırılmak istenmesine dönük, gayretler
  1. Bugünlerde Türkiye’ye yerleştirlmek istenen, aslında, bayağı bir cemazi-ül evveli olan füze kalkanı projesi

  1. Bundan önce Türk Silahlı Kuvvetleri’ne dönük sistemli olarak tırmandırılan tacizat

Bütün Bunların, “Arka Yüzü” Nedir:

“Enerji”!..

Yeni Konfeksiyon Giysi

  • Bu çerçevede bölgeye o arada Türkiye’ye yeni bir elbise giydirilmek isteniyor olacaktır. Ya da o elbiseyi çoktan giymiş bulunmaktayızdır.
  • Buna göre:
  1. Değerleri, kavramları, kurum ve kuralları, maalesef çoğunlukla ıskalanmışi bir demokrasi, hükümran olsa, bu, dış bir bakışla, memnuniyet kaynağı olur.
  1. Partiler yasası, seçim yasası, buna göre dikilmelidir.
  1. Vaziyet, yapay gündemlerle idare edilmelidir.
  1. Uyduruk kıytırık televizyon programlarıyla, beyinler iğdiş edilmelidir.
  1. Siyaset, üç bilemediniz dört, adam, milyonların önünde takoz gibi tutularak, kontrol altında bulundurulmalıdır.
  1. Bu adamlar Dünya egemenlerine biat etmelidirler.
  1. Bunların yönetimindeki iç siyaset ise, yalaka kültürüne irca olmalıdır.
  1. Silahlı Kuvvetler, milli olmaktan çıkarılmalıdır. Bilhassa uluslararası sermayenin fedaisi olmalıdır.
  1. İnanç, şekle indirilmelidir. Özünden uzaklaştırılmış  inanç olmalıdır. Fakir, zengin, sorgulanmamalıdır. Bu Allah’ın emridir çünkü, herkes kaderine razı olmalıdır. Fakirlik, Allah’ın Fakiri İmtihanı”dır. Böyle algılatılmalıdır. Komşun açken sen tok yatabilirsin. Fakire sadaka verirsin, olur biter…
  1. Eğitim, anlamaya, düşünmeye, aydınlanmaya dayanmamalıdır. Ezberci olmalıdır. Efendilere maiyet memuru, tornalamalıdır.
  1. Haa, tabii bir de yargı var…
  1. İşte bu da, halledilmelidir. (Halledildi!..)
  • Adalet mülkün temelidir. Ama buradaki mülkbildiğimiz devlet değil, egemenin mülküdür! Adalet, onu korumak üzere biçimlenmelidir.
  • Son bir söz, Kürt devletine sempati ile bakan, Kürt kardeşlerimize demek isterim:

–  Emperyalizmin Kucağında Milli Kurtuluş Savaşı Olmaz…

Devam Edelim…

“Liberal ekonomi”, “demokrasi”, “temel haklar ve özgürlükler” söylemi, içindeki şu saygıdeğer kavramlara rağmen, egemenlerin ağızlarında, riya ve lâf-ı güzaftır… Esas olan devletler katında “örgütlü kabadayılıktır ”.

Bize Bu Bölgede Rahat Yok…

Olsun…  İdmanlıyızdır…

İsmet Paşa’nın Kurtuluş Savaşı sırasında, bir ara  dediği gibi:

–   Soğukkanlılıkla, Mücadeleye Etmeye, Devam Ederiz!..

Haa, bir de, Gazi’nin dediği gibi:

– Geldikleri Gibi Giderler!..

Dünya Betonarme Yalanlarla Yönetiliyor

NOT: Bu konuşma, TMMOB tarafından 17 Kasım 2011’de düzenlenen “Türkiye Enerji Kongresi”nde çağrılı olarak yapılmıştır.

Prof. Dr. Mustafa ERGÜN (Başkan)- Çok teşekkürler. Şimdi sıra Prof. Dr. Tolga Yarman’da. Kendisini tanıtmıyorum, hepimiz tanıyoruz zaten. “Dünya Betonarme Yalanlarla Yönetiliyor: Gerçek Şu ki, Enerjinin Olduğu Yerde Siyaset, Hatta Kirli Siyaset, Hatta ve Hatta Kanlı Siyaset Vardır” başlıklı sunumunu gerçekleştirecek.

1963’te Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. Üniversite öğrenimini Fransa’da gördü; 1967’de, Institut National des Sciences Appliquées de Lyon Mühendislik Okulu’ndan, yüksek lisans düzeyinde mezun oldu. 1968’de, İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Nükleer Enerji Enstitüsü’nde, ikinci yüksek lisans öğrenimini tamamladı. Doktora çalışmasını ABD’de yaptı; 1972’de, Massachusetts Institute of Technology’den Nükleer Mühendislik alanında Bilim Doktoru ünvanını aldı. İTÜ’de Nükleer Mühendislik alanında, 1977’de Doçent, 1982’de Profesör oldu. 1972-73 ve 1975-77 arası Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi Nükleer Mühendislik Bölümü’nde çalıştı. Yedek subaylık görevini Genel Kurmay Başkanlığı’nda tamamladı.

İTÜ Nükleer Enerji Enstitüsü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Makina Mühendisliği Nükleer Mühendislik Dalı, Boğaziçi Üniversitesi Nükleer Mühendislik Bölümü, Anadolu Üniversitesi (AÜ) Fen Edebiyat Fakültesi, İ.Ü. Mühendislik Fakültesi ve Siyasal Bilgiler Fakültesi, Galatasaray Üniversitesi ve Işık Üniversitesi’nde öğretim üyesi oldu. Halen T.C. Okan Üniversitesi Öğretim Üyesi. Buyurun Tolga bey. Süreniz 20 dakika. Tabii, resmi süreniz.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Hepiniz çok yorgunsunuz, biliyorum, ben de yorgunum. Ama çok keyif aldım dinlediğim konuşmalardan. Hepinize “Hoş geldiniz! diyorum. Yabancı konuklarımız; sizler de hoş geldiniz. Saleh kardeşim, sana da “selamünaleyküm” demek istiyorum ve yaptığın harika konuşmadan dolayı sana teşekkür etmek istiyorum

Bizim bir sözümüz vardır, tercümanlar tercüme edecekler; “Komşun açken, sen tok yatamazsın”. Esas itibarıyla anlıyoruz ki, komşun susuzluktan kıvranırken, senin tok yatmaya hiç hakkın olmasa gerekir.

* *

Konuşmamın başlığının işaret ettiğim konuyu aslında strateji derslerinde çok önceden beri anlatırım; şu var ki, ilk defa şimdi size, sizlerin aracılığınızla kamuoyuna, uzun zamandan beri tefekkür eylediğim denklemleri aktaracağım. İlginizi çekeceğini ümidediyorum.

Tabii, “Enerjinin olduğu yerde siyaset vardır, hatta kirli siyaset vardır, hatta ve hatta kanlı siyaset vardır” derken, “enerji” kavramı burada kuşkusuz suyu da içeriyor. Diğer bir husus şu: “Dünya betonarme yalanlarla yönetiliyor”. Yani biliyor musunuz, hepimiz propagandanın etkisi altındayız. Küfür etmeden bir tek kanalı bile izleyemez hale geldim artık. Gerçekler hiç konuşulmuyor. Yani tamam, holdingler tabii ki kendi kanallarını kuracaklar, kendi menfaatlerini savunacaklar, bunu anlıyorum. Giderek kendi bilim adamlarını getirecekler, giderek kendi eğlence programlarını düzenleyecekler. Ama el insaf! Artık çok bilim adamı çağrılmamaya başlandı.

“Enerji savaşları” sözü de esas itibarıyla anonimleşmiş pek çok deyimimden biridir. “Enerji Savaşları” deyimini, 4 sene boyunca yaptığım, şimdi anlatacağım zemin üzerine inşa etmiş olduğum bir televizyon programı çerçevesinde dikkate getirmeye başladım. Anonimleşmiş olduğunu izlemekten çok büyük bir memnuniyet duyuyorum.

Bakın, bir betonarme yalandan bahsedeyim, çok acı. Tabii, bir tane, iki tane, üç tane, beş tane değil, bunlar. Önemli olan, akademik olarak, söz konusu olan resmi, mümkün mertebe sistematik biçimde, derli toplu bir şekilde, hatta kavramsallaştırarak önünüze getirmek. O yüzden sadece bir tanesinden bahsedeyim.

“Kandil’de PKK yuvalanmış.” Sevgili Faik Bulut şahit, Kürt sorununu ilk defa gündeme getiren bilim adamlarından biriyimdir, Türkiye’de… 1990’da SHP İstanbul İl Yönetimi’ni deruhte ediyordum. Erdal Hoca Genel Başkan’dı. Geleceğim o olaylara; çok hızlı ve mümkün mertebe soyutlayarak geleceğim. Ama bu Kandil olayına bir bakalım.

Kandil neresi? Neresi bu Kandil? Söyleyin. Bilmiyor musunuz, bu Kandil neresi? Irak! Irak’ta kim var? Irak Hükümeti mi var? Kim var?

SALONDAN- Amerika!..

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Ben söylemedim. Silivri savcılarına konu olmak istemiyorum.

Peki, orada bulunduğunu ifade ettiğiniz özne yahut onun ordusu “Höt!” dese, Kandil’dekiler; tuvalete gidebilirler mi? Gidemezler. Peki, o zaman, nasıl oluyor da geliyorlar, karakollarımızı vuruyorlar? Demek ki birisinin himayesinde yapıyorlar. Arkasından bizim Silahlı Kuvvetlerimiz operasyon yapıyor, uçaklar kalkıyor, bilmem ne, hurra! Gözyaşları dinmiyor!.. Allah esirgesin, naaşlar, ağıtlar yakılıyor. Gidiyoruz, bombalıyoruz ve saire… Baştan sona yalan, tiyatro. Geçelim. Geriye doğru gideceğim ve giderek soyutlaştıracağım..

Saddam, bir felaketti. Kim yarattı bu felaketi? Batılı Doktor Frankestein‘lar, yarattı. Saddam, bir felaketti; ama kendisini yaratan Batılı Doktor Frankestein’ların yarında “minyatür bir felaket” kalıyordu, kabul etmek lazım. Peki, bu özgürlükler, demokrasi, insan hakları, bilmem ne, bütün bunlara, biz içtenlikle bağlı mıyız? Bağlıyız!.. Liberal ekonomi yahut yarışmacı ekonomi modeline bağlı mıyız? Evet, bağlıyız!.. Ama genelde Batılı yöneticilerin ağızlarında bunların tamamen birer “palavra” olduğunu ifade edebilirim.

Çok harika bir karikatür gördüm; ama unuttum, buraya koyamadım. Diyor ki: “Amerikan yönetimine karşı lütfen iyi davranın; yoksa ülkenize demokrasi getirebilir”.

Şunu da söyleyeyim: Ben, anti-Amerikan bir çizgide hiç olmadım. Amerika’da doktoramı yaptım. (Amerika’nın “bir” numaralı üniversitelerinden birinde, yaptım, doktoramı.) Orada hocalarımdan başlayarak, giderek meslektaşlarıma, öğrencilerime varıncaya değin, ebedî dostluklarım var. Ama bilim adamı namusuyla, bazı gerçekleri burada ve başka yerlerde, bugüne kadar olduğu gibi radyo ve televizyonlarda, dünya literatüründe, ifade etmekle yükümlü olduğumuzu düşünüyorum.

Oğlumun güzel bir sözü var; “İleri demokrasi diyorlar; bu, “ileri denyokrasi”. İleri denyokrasiyi nasıl tercüme edeceksiniz?

SALONDAN– Gülüşmeler

Demokrasinin bütün kavramlarına, bütün kurallarına, bütün kurumlarına, içtenlikle bağlı bir hoca olarak ifade ediyorum, demokrasiyi son toplamda “keriz kekleme rejimine” dönüştürüyorsunuz. “İleri denyokrasi” dediğim bu! Bunu ifade ederken, halkı, hâşâ, söylediğim sıfatla anmak istiyor değilim; halkı o sıfata layık görenleri tezvir etmek için bunu böyle ifade ediyorum.

Sunumumun başlığı, “Enerji Zengini Bölgenin ve Türkiye’nin Emperyaller Tarafından Yeniden Yapılandırılması; Stratejik Denklemler.” Biliyorum ki, sözlerim, çözümlemem, dikkate getirdiklerim, bazı gerçekleri can damarından yakaladığı için olmalı, çok çevreyi rahatsız ediyor. Onu biliyorum, ama bunun bedelini de ödememiz gerekiyor. Eğer bilim adamı namusuyla konuşmak gibi bir sorumluluğumuz varsa, bedel tabii ödeyeceğiz… Ayrıca Ailemiz de bedel ödüyor. En Küçük Kardeşim Türk savunma sanayinin bir numarasıdır, HAVELSAN’ın hâlâ Genel Müdürüdür; 3 aydır, “Hükûmeti cebren düşürmeye teşebbüs” suçlamasıyla, kuvvetli şüpheli olarak, Silivri’de tutuklu bulunuyor.

Strateji çalışmalarında önemli bir veçhe, karşı tarafın ya da tarafların, düşte olsun, karargahlarına ve zihinlerine girip, neler planladıklarını çıkartsayabilmektir. Strateji derslerinde, biz bunu böyle öğretiriz. Keza bunların sükunetle tahlili, bu suretle yapılacak çalışmanın mihengidir.

Soyutlama başarısı, ayrıca derindeki şablonların ortaya çıkartılmasında çok önem taşır.

Topraklarımıza dönük olarak olanların tek başına müsebbibi olarak “emperyalleri” göstermek, naif bir yaklaşım olur. Emperyalizm aslında “örgütlü haydutluk” demek. Ben, (Türkçe konuşurken), yabancı sözcük kullanmaktan hazzetmiyorum. “Örgütlü haydutluk”, demek, yahut biraz daha zarif söyleyeyim, “devlet olarak örgütlenmiş haydutluk” demek. Topraklarımıza dönük olarak olanların tek başına müsebbibi olarak emperyalleri – yani, “imparatorları” demek oluyor, Türkçesi – görmek ne kadar naif bir yaklaşım oluşturursa; onları olanlardan tamamen soyutlamak ya da onları komplo teorilerinin özneleri gibi göstermek de, bir o kadar saflıktır. “Adam”, 100 bin kişilik bir orduyla dibinize kadar girmiş, hiç konuşulmuyor bu, katiyen konuşulmuyor. Dersim’i konuşuyoruz ama, bunu katiyen konuşmuyoruz. 2 milyon insan telef olmuş Irak’ta, hiç konuşmuyoruz. “Adam”, 100 bin kişilik orduyla dibimize kadar girmişse, bizim için bir iyilik düşünmeyeceğini varsaymak, gaflettir. Düşünmüyorsa zaten “iyi genelkurmay” değildir. Birazdan anlatacağım. Bence, çok ciddi genelkurmaylarla karşı karşıyayız ve gerçekten, gayri insani, gayri vicdani buluyor olmaklığımı, saklı tutarak, askeri başarılarından dolayı kutlamamız gerektiğini düşündüğümü, ifade etmek isterim.

Her zaman söylediğim bir teorimi sizinle paylaşmak istiyorum. “Ortada vasat var demek, bunu birileri dışarıdan kaşımıyor demek değildir”. Birileri kaşımıyorsa, demek, ortamdaki koşullar buna müsait bulunmamakta demek, hiç değildir. Başka bir deyişle, vasat var ve birileri de feci olarak kaşıyor.

Şimdi size, soyutladığım bir teoremi, ilginizi çekeceğini düşündüğüm bir teoremi, son 35 yılımızı, hatta 40 yılımızı birkaç dakikada tahlil edecek şekilde dikkatinize taşıyacağım.

Bu teorem aslında uygulanmakta olan bir teorem; ama hiçbir strateji kitabında görmedim. Buna son toplamda bir “rölöve çalışması” diyebilirsiniz. Mimarlar girerler, eski bir yapıda bir arkeoloji çalışması yaparlar; nasıl yapılmış, nasıl inşa edilmiş diye bakarlar. Biraz “mühendisçe”, yani… Ben de öyle bakıyorum.

Çok hızlıca örneklendirmek için, Çekiç Gücü ve Saddam’ı ele alalım. Bu teoremin adına “Büyük A – küçük A Teoremi” dedim. Bu örnekte Büyük A Saddam, “küçük a” ise bu çerçevede Kuzey Irak Kürtleri olsun. Şimdi bakın nasıl yapılıyor!.. Siz eğer bölgeyi yeniden yapılandıracaksanız, 10 yıllık, 20 yıllık, 30 yıllık, 40 yıllık planlarınız olacaktır; yoksa iyi genelkurmay değilsinizdir, iyi hariciye değilsinizdir.

Çekiç Güç Örneği

a (Kuzey İrak Kürtleri)

_______

__________________________

A (Saddam)

1.  Büyük A silahlandırılır… Aslında silahlanmaya çok teşnedir. Silahların parası da bir güzel alınır, tabii…

2.  Küçük a, Büyük A’ya karşı (dışarıdan) hafiften kaşınır; arkasında durulur, azdırılır.

3.  Büyük A, celâllenir; küçük a’ya yüklenmek ister. Büyük A’ya, “Hakkındır, yapabilirsin, tabii, yapmalısın”, denir.

4.   Büyük A, küçük a’ya, feci yüklenir. Katliam olur (örneğin Halepçe’deki gibi), ama kimse, bir şey demez. Bu arada“küçük a” silahlandırılır. Ayrıca “Çekiç Güç” gelir, Büyük A’ya “Sen insan haklarını ihlâl ediyorsun”, denir; “Şuradan öteye geçmeyeceksin”, ihtarında bulunulur.

5.   Bize ise, “Çekiç Güç size, PKK’ya karşı yardımcı olmak için, geldi”, denir. Ama civcivin yem saymayacağı bu lafa,biz kanarız. (Propagandanın üstünlüğüdür, bu!.. Sorumluluk MGK’lardan, Hükümetler’e, oradan da Meclis Heyetleri’ne kadar rücu eder…)

6.   Uzatmayalım, sonunda Büyük A tepelenir ve küçük a’nın havvarisi olunur.

Şimdi bakıyorum, resmi mümkün mertebe okumaya çalışıyorum. Büyük A, Saddam silahlandırılır. Aslında silahlanmaya çok teşnedir zaten. Silahların parası da bir güzel ondan tahsil edilir tabii. Küçük a, yani bu örnekte Kuzey Irak Kürtleri, Büyük A’ya karşı dışarıdan hafiften kaşınır. Kuzey Irak Kürtleri’nin, arkasında durulur; bunlar azdırılırlar. Büyük A, yani Saddam celallenir, küçük a’ya yüklenmek ister. Büyük A’ya, yani Saddam’a, “Hakkındır, yapabilirsin. Tabii, yapmalısın” denir. Büyük A, yani Saddam, küçük a’ya feci yüklenir. Halepçe’deki gibi, Katliam olur; ama kimse bir şey demez. Bu arada küçük a, yani Kuzey Irak Kürtleri, silahlandırılır. Ayrıca Çekiç Güç gelir. Büyük A’ya, “Sen, insan haklarını ihlal ediyorsun” denir; bir paralel çizilir, “Şuradan daha öteye geçmeyeceksin” ihtarında bulunulur. Bize ise “Çekiç Güç, PKK’ya karşı size karşı yardımcı olmak için geldi” denir. Ama civcivin yem saymayacağı bu lafa biz kanarız, kandık. İyi niyetle kandık. Kimseyi tezvir etmek için söylemiyorum. Propagandanın üstünlüğüdür, gerçekte bu!.. Sorumluluk MGK’larımızdan hükümetlere, oradan da Meclis heyetlerine kadar rücu eder. Kurumu rencide ediyor olmamak için “Heyet”, sözcüğünü odağa koyuyorum… Uzatmayalım. Stratejinin büyüklüğü ve nihai hedefi olarak, sonunda, Büyük A, yani Saddam tepelenir ve küçük a’nın, yani Kuzey Irak Kürtlerinin havarisi olunur.

Bu, bugün size aktarmak istediğim temel teorem. Bu teoremle hem geçmişi, hem de geleceği çok hızlı olarak analiz edeyim. Ayrıca Kuzey Afrika’da olanlardan önce bunları yazmış, söylemiştim. Yalnız, ilk defa kamuoyuna vasıtanızla ifade ediyorum.

30 yıl önce, Ankara odaklı olarak, aynı stratejik denklem yürürlüktedir! Nasıl? Burada Büyük A, Ankara-1980; küçük a, Güneydoğumuz’daki Kürtçü yurttaşlarımızdan oluşan odak. Kürtçü olunamaz mı; olunabilir. Türkçü olunabiliyorsa, Kürtçü de olunabilir. Esas itibarıyla oradaki sorunlara sahip çıkmamız, anlamamız gerektiğini düşünmüş bilim adamlarından biriyim. Ama şimdi stratejiye bakalım, zihinlere girmeye çalışarak…

Türkiye’de 1970 sonlarına kadar terör tırmandırılır. (Biz de tırmandırmasaydık tabii…) Gençler, aynı kaynaktan geldiği, sonradan anlaşılan silahlarla birbirlerine kırdırılır. Biz hemen hiç bir gelişmeye karşı ayıkmayız. Siyaseten cepheleşme körüklenir. Askeri müdahale teşvik edilir… Sonunda 1980 müdahalesi olur. Laf ağızdan kaçırılır, “Our boys have done it”diye, yani “Bizim çocuklar başardılar”!.. Esas itibarıyla, buradaki generallerin terörün ortadan kaldırılmasına dönük olarak “çok iyi niyetlice” davrandıklarını ifade edebilirim. Şu ki, artık Büyük A, Ankara olmuştur. Giderek küçük a, yani Güneydoğu’daki Kürtçüler, Kürtçü vatandaşlarımız kaşınırlar. Odak, PKK ve buna tutunan yurttaşlarımızdır. Büyük A’ya, yani Ankara’ya, o zaman yönetimde olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, “Hakkındır, yüklen tabii!” denir. Büyük A, yani Türk Silahlı Kuvvetleri de maalesef dünden teşnedir. Düşünmemişlerdir, hazır değillerdir, bu çözümlemelerden uzaktırlar. Yine “iyi niyetli” olduklarını ifade edeyim. Hiç kuşkusuz, tarih yargılayacaktır. Küçük a, yani Güneydoğu’daki Kürtçülerimiz’e fena halde kıyılır. Demeye kalmaz, küçük a, yani PKK iyice silahlandırılır, yüreklendirilir, “Aslanım, arkandayız, merak etme!”denir. Uzatmayalım. Bir punduna getirilip, çakma deliller, gizli tanıklar, acayip kurgular vesaireyle Büyük A, yani Ankara’daki eski Türk Silahlı Kuvvetleri odağı bertaraf edilir. Olmadı, sendeletilir. Küçük a’nın yine havarisi olunur.

Söylemezsem eksik kalır; Ankara’nın, yani Büyük A’nın, süreçte bin tane vebali vardır. Ama küçük a, Güneydoğu’daki Kürtçü hareket odağı aynı çerçevede fena halde kaşınmıştır. Hiç bunları konuşmuyoruz. O kadar böyledir ki, şu en temel düstur dahi unutturulmuştur: “Emperyalizmin kucağında milli kurtuluş savaşı olmaz”!

Unutturulmuştur. Kürtçüler, saf saf, kurtuluş savaşı gözlemektedirler. Keşke yanılsam.

Aynı stratejik denklem -bunları yazdığım zaman Afrika’daki olaylar olmuş değildi, Suriye’ye kadar hiç gelinmiş değildi- hızlandırılmış film gibi, Libya’da, Tunus’ta, Mısır’da daha yeni oynanmıştır, oynanmaya devam edilmektedir. Halen ise Suriye’de yürürlüktedir. Ama Suudi Arabistan’da yürürlükte değildir mesela. Orada çok demokrasi olduğu için olmalı!.. Yahut da denyokrasi olduğu için!.. Neyse!..

Durum yakın bölgemizde son toplamda şöyle bir şekil almaktadır: Buna bir bakalım. Biraz daha bölgeye bakalım. Türkiye, Suriye, Irak, İran. Burada Kuzey Irak Kürtleri’nden girdim. Büyük A – küçük a Teoremi’ni açıkladım. Sonra aynı bağlamda, bizim Güneydoğumuzdaki Kürtçü odaklardan bahsettim.

Şimdi, söz konusu genelkurmayların zihinlerine, özellikle okyanus aşırı genelkurmayın zihnine girmeye ve mümkün mertebe oradaki stratejik planları uzaktan, sıfır istihbaratla, ama derinlemsine teknik bir hisle çıkartsamaya çalışacağım.

Bakalım, burada ne oluyor? Çok ilginç. Haritayı buraya bir şematik çerçeve olarak aldım. Ankara’yı görüyorsunuz. Bu da Güneydoğumuz’daki küçük a.

Necdet Öztorun Paşa’nın güzel bir sözü var: “Eğer senin uçakların gidip bir yeri bombalıyorsa, oralar artık senin olmaktan çıkmıştır” demişti, 1990’ların sonlarında…

Burada da Suriye var. Suriye Büyük A. Suriye’nin Kuzeydoğusu’nda Suriyeli Kürtler ya da Kürtçüler söz konusu. Irak’ın Kuzeyi’nde, Kuzey Irak Kürtleri söz konusu. İran’ın da bize yakın kesiminde İran Kürtleri söz konusu. Bu durumda behemehal şu projelerin çağrıştığı türetilebilecektir. Unutmayın, karşınızdakinin zihnine girmeye çalışıyorsunuz.

Birinci proje: Kuzey Irak Kürtleri ile Türkiye’deki Kürtçü odaklar birleştirilir. Esasen bu proje tamamlanmış gibidir.

Devam ediyorum.

İkinci proje: Kuzey Irak Kürtleri ile güneydoğumuzdaki Kürtçü odak ve Suriye’nin Kuzeydoğusu’ndaki Kürtçü odak birleştirilir. Bu, yoldaki projedir.

Üçüncü proje orta vadeli projedir. Kuzey Irak Kürtleri + Güneydoğumuz’daki Kürtçü odaklar + Suriye’nin Kuzeydoğusu’ndaki Kürtçü odak + İran’ın bizim sınırımıza yakın bölgesinde bulunan Kürtçü odak birleştirilir, yeni bir “küçük a” imal edilir. Böyle bir resim çağrışmaktadır. İran ise bu durumda yeni Büyük A olmaktadır.

Ha, bir de şunu söyleyeyim: “Arap Baharı” deniyor ya, yine sevgili oğlum Ozan’ın bir sözü aklıma geliyor. Kendisi müzikologdur, doçent şimdi, onun harika bir deyimi var, onu sizinle paylaşayım istiyorum. “Yok ağabey, bu Arap baharı değil, Arap baharatı”!.. Tercümanlar, baharatı nasıl tercüme edecekler, bilmiyorum, artık. “Arap baharatı”!..

Demek ki yolda olan, Arap baharatından sonra, İran acı biberi. Peru’da, rokoko diye bir acı biber var; mini minnacık, ama yediğiniz zaman çok ciddi acı veriyor. Demin konuşan Sevgili Evrim, İran’ın arkasında Rusya’nın duracağını, hatta Çin’in de duracağını söyledi. Katılıyorum kendisine.

O arada Rusya’nın niye sesini çıkarmadığını da söyleyebilirim bütün bu denklemlere. Çünkü 1979’da petrol fiyatları varili 10 dolardan 35 dolarlara fırlayınca, Batı ekonomileri allak bullak olmuştu. Arkasından 1980 müdahalesi oldu Türkiye ve bölge kontrol altına alındı. Sonra Saddam İran’a saldırtıldı. Burada ayrıntıya girmeyeceğim. Daha çok silah almak için her iki taraf da petrol arzına yüklendiler. Giderek petrol fiyatları düştü. Harika bir projeydi. Batılılar, petrol almak için ödedikleri petro-dolarları gerisin geri silah satarak edindiler. 1979’daki olaylardan bahsediyorum, giderek, 80 sonrası olaylardan bahsediyorum. Ama aynı Batı, okyanus ötesi odak, arkasında İngiltere olarak, 2003’te oraya girdikten sonra petrol fiyatlarının 150 dolara vurması karşısında sesini çıkartamadı. Ufak bir sebep var… Neden? Çünkü petrolü daha önce satın alanlar şimdi satanlardı da, ondan!.. Hem Orta Avrupa’yı can damarından yakaladılar – Orta Avrupa, enerji açısından kuraktır – hem Japonya’yı can damarından yakaladılar – Japonya da enerji açısından kuraktır, onun için hem Orta Avrupa hem Japonya, nükleer santrallere yüklenmişlerdir – hem de aynı bağlamda Rusya’ya rüşvet vermiş oldular. Onun için Rusya’nın sesini kesmeyi başardılar. Özellikle toparlanmaya çalışan bir Rusya olduğunu düşünürsek, önemli bir başarı kazandılar.

Demek ki, bu durumda, demin gösterdiğim resmin mimarları, yeni Büyük A, yani İran ile yeni küçük a arasında aynı stratejik azdırma denklemini kurarak, bu sefer İran’ı vurmayı hedefliyorlar. Bunu yıllardır söylüyorum. Resim çok açık. Onun için, kimse bize “demokrasi palavrası” sıkmasın. Çünkü hakikaten yatacak yerleri yok. Birisinin bunu söylemesi lazım. Bedeli ne olursa olsun, birisinin bunu söylemesi lazım. Bu kadar ucuz değil, arkadaşlar.

“Liberal ekonomi” söyleminin, 1979 sonrası,  bu arada, Batılı egemenleri ağızlarında palavra olduğu meydana çıkmış oldu… Meğer Batılılar, sadece sattıklarının fiyatını değil, aynı zamanda satın aldıklarının da fiyatını belirlemek istiyorlarmış. Sıkıntı burada. Yalnız sattıklarının değil, satın aldıklarının da fiyatını belirleyebilirlerse, mesele yok. Hem kendi sattığı malın fiatı, piyasada teşekkül edecek, hem de senden mal satın alırken, senin fiyatını, yine o belirliyor olacak. Çünkü ağızdan yel alsın…

Bakın, bunu Sevgili Faik Bulut’a özellikle söylemek ihtiyacındayım… Çünkü çok iyi bir bilim adamı, çok saygı duyuyorum, kitaplarına bayılıyorum. Çok dik duran bir insan ve tam anlamıyla bir Kürdologdur, bölgeyi çok iyi bilen bir insandır. Şimdi söyleyeceğimi başka yerlerde söylemedim değil, ama sunuşumun bütünselliğini korumak için ifade etmek istiyorum.

Bir defa, savaş daha ucuza getirilecek. İran eğer bölgedeki Kürtler aracılığıyla vurulmak istenirse, bakın, çok şematik bir resim çıkarttım… Çünkü ağızdan yel alsın, operasyon, Perulu, Meksikalı çocuklara değil, bölgeden tedarik edilmiş Kürtçü çocuklara gördürülmüş olacaktır. Bu beyanı, olmakta olanı yıllar öncesinden görüp ihbar etme ayrıcalığıyla ortaya koyduğumu da ifade etmek isterim, şimdi söylüyor değilim. Bu konuda da esas itibarıyla Ankara’yı 1991’de, 1993’te, yani 20 sene öncesinden bu yana uyaragelmiş bir hoca olmanın ayrıcalığını taşıyorum.

Türkiye’de halihazırda akla gelebilecek her türlü melanet, bizim gafletimiz ve vebalimiz saklı olarak, buradan kök almaktadır. Bir defa bunu söyleyelim. Tekrar edeyim: Bizim gafletimiz ve vebalimiz saklı olarak… Bir defa, PKK sorunu buradan kök alıyor. Lamı cimi yok. Türban, aklınıza gelmez, ama buradan kök alıyor. Ilımlı İslam, BOP, buradan kök alıyor. Yeni Osmanlıcılık, buradan kök alıyor. Bugün İstanbul’da, Sultan Abdülmecit’le ilgili bir konferans var. Sultan Abdülmecit’le ilgili Dolmabahçe Sarayı’nda olan konferansın konusunun burada olmakta olan Enerji Kongresi’nin konularıyla birebir ilintili olduğunu ben söyleyeyim size: Yeni Osmanlı Projesi.

ÜNAL ERDOĞAN- Hocam; demokratik açılım da buradan kök alıyor.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Demokratik açılım; çok doğru, sevgili Ünal Erdoğan’a katılıyorum, yerden göğe kadar haklı. Füze Kalkanı Projesi; aklınıza gelmez. “Füze Kalkanı Projesi ile demokratik açılım, türban, Ilımlı İslam arasında ne alaka var?” diyebilirsiniz. İşte alaka burada. 12 Eylül 2010 referandumu esas itibarıyla tam anlamıyla bir okyanus aşırı projeydi, bugünleri hazırlamak içindi. Dedik ki o zamanlar, 12 Eylül 2010’un 12 Eylül 1980’dan hiç bir farkı yoktur.

Şimdi çok temel başka bir şey söyleyeceğim. Faik Bulut bunu lütfen çok ciddi olarak düşünsün. Bir sefer tartıştık, ama hiç tatmin olmadım: Zazaki’nin Kürmanci potasında eritilmek istenmesi… Sanki Zazalar yok ortada, kayboldular, onların hakları yok. Bana demişti ki, Sevgili Faik, “Nasıl ki Özbek Türkçesi ile Türkmen Türkçesi birbirinden uzaksa, Zazaki ile Kırmanci de birbirinden öyle uzak”! Hayır, değil. Yan yana olan iki tane köyde, birisinde Zazaki konuşuluyor, öbüründe Kürmanci. 1 kilometre yok arada. Ona bakarsanız, İngilizce de Almancanın evrilmiş halidir. Gidin şimdi, Almanlara deyin ki, “İngilizler sizden daha iyi, evrilmiş dilinizi konuşuyorlar.” Diyebilir misiniz!.. Yahut gidin İngilizlere deyin ki, “Sizin diliniz Almanca’dan geliyor, siz Almanlar’la kardeşsiniz, aynı potada buluşacaksınız”! Diyebilir misiniz!.. Bakın, aynı bağlamda şunu söylüyorum: Araları iflah etmez derecede bozuk Talabani ve Barzani’nin bir araya getirilmesi de bu denklemin, bu projenin bir parçası. Kaçınız biliyorsunuz, gençlere soruyorum; Talabani, Sorani konuşur. Barzani, Kırmanci konuşur. Sorani, Zazaki’nin bir lehçesidir. Aşikar farklı farklı dilleri konuşanlar, aynı bir Kürt potası altında eritilmek isteniyor.

SALONDAN- Bu söylediğiniz şeylerin çoğu yanlış. Yanlış bilgi veriyorsunuz.

SALONDAN- Bırakın bunları, yeter artık; enerjiden konuşun.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN – Bir dakika. Ben enerji konuşuyorum, başka bir şey değil… Bilim adamına saygı gösterin. Katılmayabilirsiniz, ama benim düşüncemi merak edin.

SALONDAN- Yanlış bilgi vermeyin o zaman.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Benim düşüncemi merak edin.

Bakın, kimi mazarrat saklı olsa da, ilk defa 1991, 93 (SHP) Kurultayları’nda (Kürtçe), “Em Brane” (Biz kardeşiz) deme ayrıcalığını taşıyan bir hoca olarak konuşuyorum. Bunu Faik Bulut çok iyi biliyor.

SALONDAN- Düşman yaratıyorsun.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Hiç alakası yok. Tam tersine, yanınızda oluyorum; karşılıklı olarak nasıl kullanıldığımızı dikkatinize getirmek çabasındayım, başka bir şey değil. Bir zamanlar Pentagon’un generalleri vardı, şimdi Pentagon’un Kürtçüleri var, aynı zamanda Pentagon’un imamları var.

SALONDAN- Demagoji yapıyorsun.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Katılmayabilirsiniz; ama bir bilim adamının ne düşündüğünü merak edin..

OTURUM BAŞKANI- Lütfen salondan müdahale etmeyelim.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Olabilir, katılmıyorsunuz düşüncelerime, çok saygı duyuyorum. Ama ben size kaygılarımı söylüyorum, kalbî kaygılarımı söylüyorum. Ne düşünüyorsam onu söylüyorum, düşünmediğim hiç bir şeyi söylemiyorum.

OTURUM BAŞKANI- Lütfen konuşmacıya laf atmayalım.

SALONDAN- Enerjiden bahsedin siz, bunları bırakın.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Biz enerjiyi konuşuyoruz burada.

SALONDAN- Enerji yok ki burada.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Aaa! Baştan anlatmam lazım o zaman, tane tane anlatmam lazım…

OTURUM BAŞKANI- Sayın Yarman, artık bitirin lütfen.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Bir dakika. Baştan anlatmam lazım o zaman.

SALONDAN- Söylediklerinin enerjiyle bir alakası yok.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Yapmayın çocuklar, bana enerjiyi öğretmeyin. Yapmayın. Bana enerjiyi mi öğreteceksiniz?

OTURUM BAŞKANI- Lütfen salondan müdahale etmeyin.

SALONDAN- Kürt düşmanlığı yapıyorsun.

Prof. Dr. TOLGA YARMAN- Hayır, alakası yok çocuklar. “Em Brane” (Biz Kardeşiz) diyen benim, “Hun bı xer hatın” (anadili kürtçe olan partililerimize, kürtçe, hoş geldiniz) diyen, benim. Cumhuriyet tarihinde bu yok. Durun, müsaade edin; o kadar ucuz değil, pabuç bırakmam. Müsaade edin, bitireyim.

Kimi mazarrat saklı olsa da, genel olarak Ergenekon konusunda, bu olayın tek başına bizim kurumlarımız tarafından başarılamayacağını, muhakkak dış yönlendirme ve destekle vücut bulduğunu düşündüğümü bu arada kaydetmeliyim. Bu konuda keza Meclis araştırması neden hâlâ daha istenmemektedir, anlamakta zorlanmaktayım. Siyasetin demokratik zeminden uzaklaştırılması da projenin bir boyutudur. Yüzde 10 barajı -bakın, yanınızdayım- bu projenin bir boyutudur. Sizin yanınızdayım. En önce yanınızda olmuş bilim adamlarından biriyim ben. Hatta ertesi gün, “Tolga hoca, ‘Kürtlere azadi’ diye konuştu, Kurultay’da, Karım da Kürt’tür, dedi”, diye yazdı, kocaman bir basın organı. Yalandı (oyle hiç demedim, Karım Kürt değil, ayrıca, olabilirdi de, ama değil)… Yani düşüncesinin, söyleminin ceremesini çekmiş, faturasını ödemiş bir bilim adamı olarak konuşuyorum.

Giderek devlet yönetiminde kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırılması, siyasetin demokrasi kisvesi altında yalaka kültürüne irca edilmesi; bütün bunlar bölgenin yeni baştan, enerji zemininde yapılandırılmasının birer izdüşümü olarak ele alınmalıdır, demek istiyorum.

Üniversitenin, tıpkı inanç dünyamızda olduğu gibi, şekilciliğe ve biat kültürüne raptedilmesi de öyle ve ana fikir, bir Sünni blok meydana getirip, şekli İslam zemininde, şekli bir Şiilik’le karşıtlaştırmaktır, İran’ı vurmak için… Ben biraz enerjiden anlıyorsam, amaç bu. Bu çerçevede, sandığa saygım saklı olarak belirtiyorum; 12 Eylül 1980 ile 12 Eylül 2010 arasında üniformanın değişmesinden başka bir fark göremiyorum maalesef. Pentagon’a sadık generaller o gün kendilerince ne kadar iyi niyetliydilerse, bugün aynı odağa bağlı sözde dinci cemaat de kendilerince ilk bakışta o kadar iyi niyetlidir. Oysa her iki topluluk da fena halde kullanılmışlardır ve kullanılmaktadırlar diye kaygılanıyorum. Bunu ifade etmek istiyorum…

Aynı bağlamda, artık Pinochet gibilere ya da içte darbelere hiç ihtiyaç kalmamıştır. Çünkü medyayı ve finans çevrelerini kontrol edenler aynı amaca pekala ulaşabilmektedirler.

Özetle, Türkiye, kendi basiret özrü, Ankara’nın bin tane vebali elbette saklı olarak, nereden bakarsanız bakın, PKK, ya da darbecilerle değil, son toplamda dış güçlerle uğraşagidiyor. Bunun da sebebi enerjidir. Enerjinin olduğu yerde, o bakımdan, ne yazık ki, betonarme yalanlarla bölge ve dünya yönetilmeye çalışılıyor. Enerjinin olduğu yerde işte siyaset vardır, kirli siyaset vardır, yaşamakta olduğumuz gibi; hatta çok kanlı siyaset vardır. Benim de görevim, bir bilim adamı olarak gördüklerimi sizinle paylaşmak, sizleri elimden geldiğince uyarmaktır.

Ufak bir ayrıntı: Burası Irak’a benzemez. Çünkü bizim karakterimiz bağımsızlıktır.

Teşekkür ediyor; sevgiler, saygılar sunuyorum.

SALONDAN- Kuvvetli alkışlar

Anayasa’da “Türk” Tartışması

Eski ya da yeni, fark etmez, Anayasa’nın adı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası” değil midir?

Evet, öyledir.

“Türkiye Cumhuriyeti” ne demektir?

“Türk’ün Kurduğu Cumhuriyet”.

“Türk’ün Kurduğu Cumuriyet’te Oturan’a”, doğallıkla “Türk” denir.

Atatürk’ün dediği budur.

“Türkiye Cumhuriyeti” deyiminden rahatsız olmayacaksın, ama bunun eşdeyişinden yani “Türk’ün Kurduğu Cumhuriyet” lafzından rahatsız olacaksın. Hoş durmuyor, doğrusu…

**

Bu bir…

İkincisi, sen kimsin:

– Türkiyeliyim.

Pekiyi, ama, “Türkiyeliyim” demek, ne demek:

–  Türk’ün kurduğu ülkede ikamet ediyorum!

Bu demek.

Ben, seni,  “Benim kurduğum ülkede ikamet eden” değil, “Benimle beraber o ülkeyi kuran” olarak, bilmek istiyorum. Ama, sen zorla, “Ben Türküm” demek yerine, “Türk’ün kurduğu ülkede, ikamet edenim”, demek istiyorsun… Bu benim içimi acıtıyor. Çünkü, “sen” ve “ben” yok, burada; “biz” varız…

“Türk” sözcüğünün özünü, öyle ya da böyle hırpalayanları, Allah nasıl bilirse öyle yapsın!.. Tamam, ama onların vebalini, ne bana ne kendine çıkart!..

Yine de, ne demek istiyorsan, onu de, “Türkiyeliyim” de, “Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşıyım” de, ama benim, “Türküm”dememe, lütfen karışma. “Türklük”le öyle bir şişinmem yok, ancak, ben Türküm, yani bu toprakların çocuğuyum, bu toprakların görenekleriyle yoğruldum. Bu ne kadar böyle ise, aynı zamanda bir dünya aydınıyım. Bir dünya aydını olarak Hubble Teleskopu’nun gözüyle evreni seyre dalmışken, yalnız, bu topraklarda ne pahasına oturduğumuzu, unutmam… Bu bağlamda Anayasamız’ın, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası”, olduğunu, demek  ki “Türk’ün Kurduğu Cumhuriyet’in Anayasası” olduğu olgusunu, hatırımdan uzak tutmam!

Sen de tutma…

Anayasa’dan, “Türk” sözcüğünü; bunun kapağından, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası” başlığını çıkartmak, çıkartmayı düşünmek dahi, abestir.

Anayasamızın kapağıdan “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası” başlığını çıkartmayı, önermek için ise, yürek ister.

“Türk” sözcüğünü Anayasa’dan çıkartma yönünde hamleler yapan, “soru taklaları” atan anket şirketleri, demek ki, önce şu soruyu sormalılar:

– Anayasamızın başlığından, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası”, ibaresi çıkartılsın mı, çikartılmasın mı?

Hodri meydan!..