Yükseköğretime Müdahale

 

Günümüz dünyasındaki yükseköğretim sistemi Selçuklu İmparatorluğu’nun Nizamiye Medresesi modeline dayalıdır. Elbette kurulduğu gibi kalmadı ama Nizamiye Medresesi’nin değişmeyen ilkeleri de oldu. En önemlisi bilimin özerkliğidir. Medrese (Batı’ya geçtikten sonra Üniversite) iktidar ile ilişkilerine mesafe koymuştur.

Bilimin doğruya doğru, eğriye eğri deme dürüstlüğü ve bilgiye olan hakimiyeti bilimi güçlü kılarken, bilgini de sözü geçen otorite haline getirir. Halk, politikacı bir şeyler yapıp ettikten sonra bilginlerin konu hakkındaki görüşlerine bakar. Bilginlerin doğru bulmadığı işler halkın da hoşuna gitmez. Böylece iktidardakiler halkı etkilemesi için bilginleri yanına almak ister. İktidar, bilimin saygınlığından yararlanarak onu icraatlarının noteri yapmak için bilginleri kontrol altına almak ister. Medrese devrimi, bilimi özerkleştirerek bilginleri iktidarın kontrolünden çıkarmıştır. Bilimdeki büyük gelişmeler bunun sonrasında kendini göstermeye başlamıştır.

Bilimin siyasetten özerkleşmesi bilginlerin de etik ilkeleri arasına girer. Ebu Hanefi “Sultan sofrasında oturan âlimin hükmüne itibar edilmez.” diyerek bu etik anlayışı ilke haline getirir. Yine de tarih boyunca politikacıların bilgiyi elinde tutanları yanların çekme, olmazsa ezerek cezalandırmaktan geri durmadıkları görülür. Bilimin yani rasyonalitenin aşağılandığı öyle zamanlarda toplumlar çöküş yaşarlar. Sorumsuz politikacıların kazanma hırsları yarattıkları felaketi görmelerine engel olur.

Çok uzağa gitmeye gerek yok. Cumhuriyet döneminde de yükseköğretime olumsuz nitelikli önemli-önemsiz müdahaleler olmuştur. Ancak en büyüğü 12 Eylül 1980’den sonra başlayan ve sonuçlarını gördüğümüz siyasi müdahaledir. 12 Eylül ideolojisinin araladığı kapıdan giren kökü dışarıdaki Gülen cemaati devletin birçok kurumuna olduğu gibi yükseköğretim sistemine de saldırmış ve allak bullak etmiştir. Yıllardır lisansüstü eğitime girecekleri, yurtdışına gönderilecek olanları ve akademisyen adaylarını belirleyen sınavlarda kazananları bu örgütün belirlediği ortaya çıktı. Cevaplar sınavdan önce bu cemaatin militanlarına ulaştırılmıştır. Üstelik bu durum defalarca ortaya konulduğu halde hırsızlıklara göz yumulmuş, hak edenlerin haklarının gasp edilmesine ve mankurt militanların sistemi ele geçirmesine sessiz kalınmış, virüsün sistemi çökertmesinin sadece izlendiği ortaya çıkmıştır.

Yükseköğretim sistemine en büyük müdahale Gülen cemaat örgütlenmesinden gelmiştir. Mankurtlaştırdığı militanlarını sisteme yerleştirmiştir. Büyük bir kısmı halen kripto halde saklanan binlerce militan, bilgin kisvesiyle üniversiteye girmiş ve aynı gayrimeşru yöntemlerle yükselmiştir. Kendi içlerinde paralel-hayalet bir yükseköğretim sistemi kurdukları anlaşılmıştır. Sadece militanlarını sisteme yerleştirmekle kalmamış, kendileri gibi olmayanları sistemden atmak için her türlü entrikayı kullanmışlardır. Üstelik, 12 Eylül sonrası bazı yönetimlerin bu yapılanmayı görmezden geldiği hatta işbirliğine girdiği de açığa çıkmıştır.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra deşifre olmuş olanlar sistemden uzaklaştırıldı. Ancak bu da devletimizin geleneklerine ve hukuk devleti normlarını zorlayarak olduğu anlaşılıyor. Bunlar kısa süre dönebileceklerdir. Daha şimdiden dönüşler başlamıştır. Bazılarının, başka üniversitelere atanmalarının yapıldığı duyuluyor. Masum iseler kendi üniversitelerine hem de özür dilenerek görevlendirilmeleri gerekmez miydi? Geçmişte sınav ve soru hırsızlığıyla, akademik mafya oluşturup entrika çevirerek belli yerlere gelenleri aklamaya kimin ne hakkı var? Bu saatten sonra fikirlerini mi değiştirdiler? Duymadık! Bu arada, bu militanların örgütlü olarak, kendilerinden olmadığı için sinsice zarar verdiği akademisyenlerin (birisi benim) yaşadığı sorunlar ve kayıpları ise telâfi dahi edilmeyecek gibi görünüyor! Bu adil değildir.

“Biz kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz” diye bir deyim vardır. Üniversite çevreleri biliyor ki üniversiteden uzaklaştırılan malûm cemaat militanları buzdağının görünen kısmıydı! Militanların birçoğu yerlerindedir, idari görevlerine bile devam etmektedirler. Bazı üniversitelerde Gülencilerle sözde mücadeleyi de bunların yaptığına dair fıkralar basına bile yansımaktadır:

“… Üniversitesi FETÖ soruşturma komisyonu başkanı şüpheliye soruyor:
– Cemaat toplantılarına gitmişsin. Doğru mu?
– Evet gittim.
– Nasıl gittin?
– Arif götürdü.
– Arif kim?
– Yanınızda oturuyor.
Soruşturma şöyle devam ediyor:
– Arif bu adamı toplantılara sen mi götürdün?
– Başkanım, birlikte götürmüştük ya!..”

Birçok üniversitede durum yaklaşık olarak böyledir. 15 Temmuz darbe girişiminin üst düzey sorumlularından biri olduğu gerekçesiyle aranan ve yine bir üniversite mensubu olan A.Ö.’yü arayan polis ekibinin de aynı yapının elemanları olduğu ortaya çıktı. Hayalet bir örgütten söz ediyoruz! İçlerinden nedamet getirip toplumdan özür dileyenler çıkmamıştır. Daha profesyonel olan bu kripto mankurtlar kozalarına girmiş olarak yerlerini koruyorlar.

Normal demokratik düzende bir bölüm başkanının bile normal olmayan yollardan görevden el çektirilmesi sansasyonel olay olurken, darbe girişiminden sonra yükseköğretimdeki bütün dekanlar istifa ettirildi. Böylesi kapsamlı bir uygulama da daha önce olmamıştı. Kuşkusuz büyük bir tahribatla karşı karşıyayız, ayıklamak zor ama yönetici atamaları yapılamamakta, yüzlerce dekan görevlerini vekâleten yürütmektedir. Çoğu deneyimsiz olan ve açık eleştiri ve öneri ortamı olmadığı için rehberlik edenin de olmadığı, zaten danışma ve işbirliğine pek tenezzül de etmeyen bu yöneticilerin bir kısmı acemi berber gibi dümdüz gitmektedirler. Olağanüstü hal yönetimi birçok akademisyeni sessizliğe itmiştir. Sanki insanlar suskun biçimde not ediyor, eğer normal hukuk düzenine geçilirse üniversitelerde büyük bir öfke patlamasının yaşanacağını şimdiden söylemek kehanet sayılmamalıdır.

Askeri darbe dönemlerinde üniversiteye de dokunulurdu. Ancak hiç bu kadar kapsamlı olmamıştı. Sistem, kendi göz yumup yarattığı, işbirliği yapıp meşrulaştırdığı canavarı ortadan kaldırmaya çalışıyor. Yöntemlerinin samimiyeti ve başarı derecesini zaman gösterecek. Bu arada bilime ve bilgine saygının erozyona uğradığı da gözlerden kaçmıyor. En kötüsü de bu.

Sadece dilek dileyebiliyorum. Dileğim siyaset esnafının üniversiteyi bilim kültürü ile baş başa bırakıp üniversiteyi terk etmesi, “sultan sofrasında oturan âlimlerini” de yanlarında götürmeleridir. Endişeye gerek yok; bilim ahlakı ve kültürü üniversiteyi düzeltir.

Bir ağaç bulursam dileğimi ağaca bağlayacağım.

 

 

Üniversitelerimizde Bilimsizlik

Bilim var olanın, edimselinin, eyleminin bilgisini ortaya çıkararak gerçeğe ulaşmak için izlenen sistematik çabadır. Örneğin kadın ve erkek var olandır. Kadınların ve erkeklerin birbirlerine âşık olmaları bir edimdir. Ayça ve Gökhan’ın birbirlerine âşık olmaları da eylemdir. Ayça ve Gökhan’ın birbirlerine âşık olmalarının yasalarını açıklayabilirsek bu bilimdir. Sonuçta Ayça ve Gökhan da diğer insanlar gibi insandırlar. Onlarda da nesnel olan yani her insanda işleyen yasalar vardır. Bu yasalara yani gerçeklere ulaşabilirsek o zaman Ayça ve Gökhan’ın gerçekten birbirlerine âşık olup olmadıklarını bilebiliriz. Ayça ve Gökhan’ın birbirlerine âşık olup olamayacaklarını da biliriz. Birlikteliklerinde çıkan sorunları çözebiliriz. Daha somut bir örnek verelim. Göz var olandır. Görmek gözün edimidir. Bir insanın elmayı, masayı, önünü görmesi görme eylemleridir. Şimdi biz kişinin elmayı, masayı, önünü görmesini sağlayan şeyin ne olduğunu bilirsek o zaman gözün nasıl çalıştığını, neden bozulacağını, bozulduğunda nasıl düzeltileceğini bilebiliriz. Örneğin görebilmemiz için ışık gereklidir. Nesnelerden yansıyan ışığın bizim beynimizdeki ışık hücrelerini uyarması sayesinde görebiliriz. Bu sürecin nasıl işlediğini bilirsek o zaman körlerin de görmesi için ne yapmamız gerektiğini bulabiliriz. Bilimsel etkinlik genel geçer olan fakat henüz bilinmeyeni, henüz ulaşılamamış olanı ortaya çıkarmaya çalışır. Ulaşılmış olanın içinde henüz ulaşılamamış olan zaten vardır. Örneğin aşkı ele aldığımız zaman canlıların üremelerinden yola çıkabiliriz. Canlıların nasıl ürediklerini bildiğimiz zaman cinsel çekiciliği öğrenmiş oluruz. Aşk cinsel çekicilikten daha üst bir duygudur fakat cinselliğin içinde aşk vardır. İnsan cinselliğini geliştirdiği noktada aşkı da öğrenmeye başlamıştır. Böylece her canlıda var olan üreme etkinliğinin ötesine geçmiştir. Aşk sayesinde kendisini öğrenen insan aynı zamanda insanlığını öğrenmiştir. Bu da bütün insanları öğrenmesi demektir. Bu nedenle Goethe’nin Genç Werther’in Anıları gibi eserleri insanlığa mal olmuştur.

Bilim sadece insanların etkinliğidir. Bilim yapabilen bitki ya da hayvan yoktur. Bu neden böyledir? Çünkü insan kendi aklına dönebilen tek varlıktır. Gerçek genel geçerdir. Kütle çekişim yasası her zaman her yerde geçerlidir. İnsan olarak biz de bunun içinde olduğumuz için kütle çekişim yasası bizim aklımızda da vardır. Hücrelerimizde, beynimizde bütün vücudumuzun her zerresinde bütün bu yasalar vardır, işlemektedirler. Bu bizim için böyle olduğu gibi bitkiler ve hayvanlar için de böyledir. Fakat onlar kendi akıllarına dönemezler. Onlar kendi akıllarını düşünce nesnesi yapamazlar. Gözüm şu ceylanı nasıl görüyor acaba diye soran bir aslan yoktur? Aslanın gözünde işleyen yasa aslanın ceylanı görmesini sağlar, aslan bu yasayı düşünmeye başlarsa o zaman kendi aklının yasasını düşünce nesnesi yapmış olur. Bitki fotosentez yaparken işleyen yasanın nasıl çalıştığını düşünebilseydi, kendisinde var olan yasayı düşünce nesnesi yapmış olurdu. O zaman nasıl beslenmesi gerektiğini bulabilirdi. Fakat ne bitkiler, ne de hayvanlar genel geçer olan ve canlılarda işleyen bu yasaları düşünce nesnesi yapamazlar. Bu yapamadıkları için de gerçeğe ulaşma olanakları yoktur. Bu nedenle insan dışındaki canlılarda bilimsel etkinlik yoktur. Bu paragrafta açıkladığımız nedenlerden ötürü insanın bilim yapabilmesi için gerekli en önemli unsur kendi aklına dönebilmesi ve bu sayede kendisinde de var olan yasaları düşünce nesnesi yapabilmesidir. Bu nedenle insanın bilimsel çabasında belirleyici olan iç süreçtir.

Ülkemizde bugün bilim insanlarının maaşlarının yetersiz olduğundan, bilimsel araştırma için yeterli maddi kaynak ayrılmadığından, laboratuar olanaklarının yetersiz olduğundan bahsedilmektedir. Bu nedenle yeterince bilimsel çalışma yapılamadığından yakınılmaktadır. Yakınanlar aslında bilime yeterince kaynak ayırmadığı için iktidarı eleştirmektedir. Oysa iktidar da kendisini eleştirenlerle aynı noktadadır. İktidar da üniversitelere yaptığı binalarla, dersliklerle, onlara aldığı yeni teknolojik aletlerle ve akademisyenlere yaptığı zamlarla övünmektedir. Bilimin bu tür unsurlar sayesinde yapılabileceği anlayışı John Locke’nin duyumcu anlayışının devamıdır. Bu anlayışa göre insan bir verir toplama makinesidir. Veri toplamamızı, verileri işlememizi ve yorumlamamızı kolaylaştıracak her şey bilimsel çabada gelişmemizi sağlayacaktır. Bu anlayışın sonucu elbette ne kadar zenginsek o kadar bilim yapabilirizdir. Çünkü maddi olanaklarınız fazlaysa en iyi veri toplama ve işleme aletlerine sahip olabilirsiniz. Böylece en çok veriyi siz toplar ve işlersiniz. Oysa hayvanların veri toplama olanakları bizden çok daha fazladır. Köpekler bizlerin duyumsayamadığı kokuları duyumsarlar ya da hamam böcekleri atom altı parçacıkları hissedebilirler. Fakat atom modeli oluşturmuş bir hamam böceği olmadığı gibi parfüm üretmiş bir köpek de yoktur. İnsanlığın gelişimine baktığımız zaman Mısır, Pers, Hint, Çin imparatorlukları gibi uygarlıkların çok zengin uygarlıklar olduklarını görüyoruz. Yani bu uygarlıkların kendi bilim insanlarına sağlayabilecekleri maddi olanaklar en üst düzeydeydi. Ayrıca imparatorluklar çok geniş alanlara yayıldıkları için bu imparatorluğun bilim insanlarının pek çok farklılıktan haberdar olmaları daha kolaydı. Farklı bitki çeşitleri, iklim ve yağış rejimleri, hayvan türleri, insan anatomileri, görenekleri, alışkanlıkları gibi unsurları gözlemlemeleri, bunlara dair veri toplamaları mümkündü. Tarih bize bunlara dair veriler topladıklarını da gösteriyor. Fakat insanlığa bugün bile yön veren bilimsel patlama zenginliği ve çeşitliliği bu büyük imparatorluklarla karşılaştırılamayacak Antik Yunan’da ortaya çıkmıştır. Neden bilim Antik Yunan’da patlama yapmıştır. Neden Antik Yunan uygarlığının bilim insanları genel geçer gerçeklere ulaşılmıştırlar fakat diğer uygarlıktaki bilim insanları bunu başaramamışlardır? Daha önce de belirttiğimiz gibi bunun nedeni Antik Yunanistan’ın çok zengin olması, bilim insanlarına çok para vermesi, çok büyük olanaklar sağlaması ya da çok büyük çeşitlilikte bir gözlem alanı sunması olamaz. Çünkü karşılaştırdığımız diğer uygarlıklara oranla bu olanaklara daha az sahipti. Antik Yunan’ın bilimsel olarak insanlığa damgasını vurmasının nedeni felsefedir. Felsefe düşünceyi düşünme nesnesi yapmayı sağlamıştır. Örneğin tiyatro burada etkili olmuş olabilir. Çünkü tiyatro insanın kendisine dışarıdan bakabilmesine olanak sağlamaktadır. Böylece sahnede izlenilen kişi düşünce nesnesi haline getirilebilmiştir. Çünkü sahnede izlenilen kişi hem somuttur, hem de soyuttur. Somuttur çünkü sahnede oyun oynayan kanlı, canlı bir insandır. Soyuttur çünkü rol yapmaktadır. Rol yaptığı için de günlük yaşamda yapamayacağı şeyleri yapma olanağı vardır. Yani soyutlama onu özgürleştirmiştir. Sahnede yer alan kişinin istediğini yapabildiğini gören Yunanlılar başkalarının özgürlüğünü de görmüş oldular. Soyut olanın özgürleştirdiğini görmek Yunanlıları görünenin ötesine gitme konusunda güdülemiş olabilir. Sonuç olarak genel gerçek gerçeğin soyutluğunu görebilmek ve bunun özgürlük getirdiğini anlamak Yunanlıların düşüncenin bilgisinde yani felsefede gelişmelerini sağlamıştır. Yunandan sonra bilimde ikinci büyük patlama 15. Yüzyıldan itibaren Batı Avrupa’da yaşandı. Bu patlamanın da temelinde yine Antik Yunan’a dönüş vardı.   

Rönesans hareketi ile başlatabileceğimiz ve Descartes, Spinoza, Rousseau, Kepler gibi pek çok bilim insanın çıkmasını sağlayan ikinci büyük atılım da o dönem Batı Avrupası ile karşılaştırdığımızda çok daha zengin olan Osmanlı, Safevi, Hint ya da Çin imparatorluklarında gerçekleşmemiştir. Ortaya çıkan bilim insanlarına baktığımız zaman çok büyük zenginlikler içinde yaşamadıklarını görüyoruz. Yine bu insanların asıl olarak dışsal veriye dayanmadıkları da ortadadır. Örneğin Kepler’in görme bozukluğu neredeyse körlük düzeyindedir. Örnekler çoğaltılabilir. Bilimsel etkinlikte önemli olan insanın kendi aklına dönebilmesi ve orada var olanı açındırmasıdır. Bunu yapabilmek büyük bir birikimi, odaklanmayı ve emeği gerektirmektedir. Bütün bunları göze alabilmek ise ancak sonsuzluk kavramını anlayabilmiş ve bu sayede koşulun üstüne çıkarak özgürleşebilmiş insan için mümkündür. Öleceğini her insan bilir. Fakat sonsuz olduğunu her insan bilmez. Öleceğini bilerek ölümden korkan insan bilinmezi aşma konusunda cesur davranamayabilir. Çünkü çözülememiş bir matematik sorusunu bile çözmek yıllar, hatta on yıllar alabilir. Zaman ve uzaya yani koşula bağımlı kalan insan bu tür cesaret gösteremez. Çünkü o öleceğinden korktuğu için yaşamı sürekli işleyen patlama zamanı kendi elinde olmayan bir saatli bombaya benzetir. Bu nedenle zamana yenilmiştir. Zamana yenilmek korkuya yenilmektedir. Bu insan özgür davranamaz. Örneğin bu insan için bir an önce profesör olmak çok önemlidir. Çünkü bu sayede yaşamının daha büyük bir bölümünü profesör olarak geçirecektir. Bu insan profesör olabilmek için kimleri tatmin etmesi gerekiyorsa onların düşüncesine tabi olacaktır. Bu nedenle kendi bilinci olmayacaktır. Kendi bilinci olmadığı için kendi isteği olmayacaktır. İstekleri çoğunlukla dışsal istekler olacaktır. Dışsal istekler biçimselliğe yakındır. Böyle bir kişi bilimi araç olarak gördüğü için de en kolay şekilde yapılabilecek çalışmaları bilimsel çalışma olarak ortaya sermek isteyecektir. Bugün bilimsel çalışmanın belli şekli vardır. Belli ölçütleri karşılarsanız en itibarlı dergilerde yayın yapabilirsiniz. Örneğin ailenin gelir düzeyi ile çocuğun korteks gelişimi arasında ilişki var mıdır diye bir araştırma yapmak istediğimizi düşünelim. Eğer bu araştırmaya 5 bin çocuk ve onların anne babaları katılırsa. Çocukların korteks gelişimleri 2 yıl boyunca görüntülerle izlenirse. Bu makale en iyi dergilerde yayınlanır. Böyle bir araştırmayı yapmak için elbette para gerekir. Çünkü o kadar çocuğu izlemek, kaydetmek onların verilerini toplamak için pek çok insanın çalışması gerekir. Sadece insanların çalışması değil verileri toplamak için örneğin korteks görüntülerini almak için gerekli tıbbı aletlere gereksinim vardır. Bu ve benzeri pek çok masraf vardır. Bu masraflarını karşılarsanız araştırmayı yaparsınız ve en iyi dergide yayınlarsınız. Burada bilim daha çok verilerin toplanmasına, işlenmesine ve bunların dergilerin istediği biçemde yapılmasına indirgenmiştir.

Oysa bilim dışarıda değil akılda yapılır. Düşünmek için gerekli olan en önemli şey yani beyin bizde zaten vardır. Beynin beslenmesi ve düşünmek için gerekli zamanın yaratılması için elbette maddi olanaklara gereksinim vardır. Fakat maddi olanakların bir bilim insanına sağlayacağı en büyük katkı yaratacağı öğrenme ve düşünme zamanıdır. Yukarıda veri toplamaya odaklanmış bir bilim anlayışına sahip olduğumuzu ve bunun yanlış olduğunu belirttik. Gerçek bilime dair bir örnek verelim. Gerçek bilim olumsuzlama ilkesi doğrultusunda ulaşılmış çıkarımlarla gelişir. Bu çıkarımlara ulaşıldıktan sonra onlarla ilgili deneyler ve gözlemler yapılabilir. Örneğin, bir matematik sorusunu çözmek için neler gerektiği üstüne düşünmeye başladığımızı varsayalım. Soruyu çözmek için soruya odaklanmamız gerektiği aksi takdirde soruyu düşünemeyeceğimiz, soruyu düşünemezsek de soruyu çözemeyeceğimiz çıkarımına ulaşırız. Soruyu düşünmek demek aklımızı soruya vermek demektir. Aklımızı soruya vermemizi engelleyen bir şey soruyu çözmemizi de engeller. Örneğin soruyu çözersek bir ödül alacağımız düşüncesi sorudan çok ödüle odaklanmamıza neden olabilir. Ödüle odaklanmak ödülü istemeyi getirir. Ödül dış bir unsurun denetimindedir. Bu nedenle ödüle ulaşabilmemiz için bizim kendi çabamız yeterli olmayabilir. Soruya değil ödüle odaklandığımız için zaten soruyu çözmekte güçlük çekiyorsak o zaman soruyu çözmek yerine kopya çekebiliriz. Bu nedenle “ödül insan ahlakının gelişimine olumsuz etkide bulunur” türünden bir çıkarım bilimsel bir çıkarımdır. Her aşamasında kanıtlı bir şekilde ilerlemiştir. Gerçek bilim budur. Buna ulaşmak için de çok büyük laboratuarlara gereksinim yoktur. Bunu düşünmek için bilim insanının lüks bir semtte oturması da gerekmez. Bu çıkarıma ulaştıktan sonra bununla ilgili deneyler, gözlemler yapılabilir. Eğer deney ve gözlemler çıkarımı desteklemiyorsa o zaman ya deneyde ya da çıkarımda sorun vardır. Üstünde çalışılmaya devam edilir. İşte bu nedenlerden ötürü ülkemizde bilimin olmamasının nedeni maddi olanaksızlıklar değildir. Ülkemizde bilimin olmamasının nedenlerinden en önemlisi bizce ülkemizde bilim insanlarının özgür olmamalarıdır. Bilim insanlarımız bilimden çok siyaset ve dinle ilgilenmektedirler. Kendilerini buralarda kanıtlamaya ve bu sayede hemen yükselmeye çalışmaktadırlar. Özgürlüklerinden vazgeçtikleri noktada artık bilim insanı olmaktan da vazgeçmektedirler. Bilim milletvekili, bakan, başbakan olmanın, zenginleşmenin, popüler olmanın aracı değildir. Bilim yaşamı değerli kılmanın gerçekten yaşamanın kendisidir. Bunu anlamadığımız sürece ülkemizde bilimin gelişmesinin çok güç olduğunu düşünüyoruz. 

  •  

Üniversite: Adı Var Kendi Yok…

Bir toplumun geleceği eğitim sistemi içerisinde örülür. Eğitim sisteminden çağın gereklerini karşılayan, ufku geniş, nitelikli ve donanımlı insanlar yetişirse, o toplumun ekonomiden, bilim, felsefe, kültür ve sanata değin her şeyi gelişmeye başlar. Tabi eğitim sisteminin, nitelikli ve donanımlı insan yetiştirmesinin ilk ve temel koşulu, bilim, sanat, felsefe ve kültür alanlarında geniş bir özgürlük alanının yaratılması ve bu alanların siyasi müdahale ve baskılardan uzak olmasıdır. Bu olmazsa olmazdır. Bu anlamıyla dinle bilim nasıl ayrıldıysa, bilimle siyaset, bilimle ideoloji de aynı şekilde birbirinden ayrılmalı, bilisel kurumlar özerk ve özgür bir yapıya kavuşturulmalıdır. Bu, o kadar önemlidir ki, üniversitelerde sadece bilimin egemen olması, liyakat sisteminin oturması, kayırmacılığın son bulması, nitelikli olanların seçilmesi ve yükselmesi ancak ve ancak siyasi müdahalelerden bağımsız bir eğitim ve kurum kültürünün oluşmasıyla mümkündür. Aksi durum, her şeyin belirsizleştiği, kaosa dönüştüğü ve tek gücün siyasi iktidar olduğu bir üniversite yapısıdır; bu yapı ise, sadece ontolojik ve epistemolojik temeli olmayan postmodern bir üniversiteye neden olabilir.

Bu açıdan baktığımızda, Türk eğitim sisteminin bir bütün olarak gittikçe yozlaştığını, deyiş yerindeyse epistemik olarak doğru ve yanlışın dışlandığı postmodern bir yapıya kavuştuğunu belirtmek gerekir. Yozlaşma ve postmodernleşme ilk ve orta öğretimde de gözlenmekle birlikte, en büyük yansımasını yüksek öğretimde, yani üniversitelerde bulmaktadır. Yüksek Öğretim Kurumu başkanı, Yekta Saraç’ın deyişiyle, ‘akademik ortam bugün değil vasat, vasatın bile altındadır’ (http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/taha-akyol_329/yok-ten-mektup_28591973). Bunu söyleyen sıradan bir kişi değil; kurumun yani YÖK’ün başındaki kişidir. Durumun vahametini görmek açısından bu itirafı ciddiye almak gerekir. Üniversitelerin ve akademik ortamın vasatın bile altına düştüğü saptamasının, yani sorunun nedenleri üzerinde konuşmadan, yani sorunun nedenini saptamadan çözüm yolları bulmak olası değildir. Bu yüzden kimi nedenleri, acı da olsa yalın bir biçimde saptamak ve itiraf etmek gerekir.

Türkiye’de Üniversite sistemi neden yozlaşmakta, neden gittikçe gerilemektedir? Kanımca bunun yaygınlaşan postmodern kültürle diyalektik içinde gelişen pek çok nedeni vardır; ancak ilk bakışta görebildiğim belli başlı nedenler şunlardır:

1-) En önemli nedenin, YÖK’ün bizzat kendisinde, siyasi, merkezi ve otokratik yapısında olduğunu itiraf etmek gerekir. Bu yapının içindekiler, iktidarı temsil etmektedir; yapının içindekiler değiştikçe üniversiteler ve üniversitelerin idari yapısı da değişmektedir. Bu anlamıyla üniversitelerin ‘kendinde sağlam bir ontolojik ve epistemolojik temelinin’ olduğu söylenemez, genel bir belirsizlik hakimdir; bu belirsizliği iktidar yapısı değişimi belirli hale getirmektedir ve çok değişkendir. Üniversiteler üzerinde, deyiş yerindeyse, yer yer iktidarın Demokles’in kılıcı gibi duran YÖK, kuruluşundan bu yana hiçbir zaman ideolojik vesiyasi çatışmaların ötesine uzanıp, üniversiteler arasında koordinasyonu sağlayan çok sesli seçkin bir bilim kuruluna dönüşemedi; üniversitelere sağlam bir  ontolojik ve epistemolojik zemin sunamadı. Bu, kısmen mevcut Anayasadan ve buna tâbi olan YÖK yasasından ve bu yasanın YÖK’ü siyasi müdahalelere açık bir kurum haline getirmesinden kaynaklanmaktadır. Mevcut haliyle YÖK, üniversiteleri bilimsel ve demokratik olarak temsil etmekten uzaktır. Öğretim üyelerinin YÖK üyelerini ve YÖK başkanını seçememeleri, bu yeterlilikte görülmemeleri akıl alacak bir şey değildir. YÖK, mevcut yapısıyla siyasi müdahaleler yüzünden, bilim ve koordinasyon kuruluna dönüşememekte ve öyle anlaşılıyor ki, bu yapı devam ettikçe de dönüşemeyecektir. YÖK başkanlarının ve YÖK üyelerinin içinde iyi insanların bulunması da bu sonucu değiştirmemiştir ve öyle görünüyor ki değiştiremeyecektir. Bu yüzden YÖK yapısının, acilen değiştirilmesi ve Üniversitenin yapısında reforma gidilmesi gerekmektedir. Bu, üniversitede bilimin özgürleşmesi için önceliktir. Bu YÖK yapısının değişimiyle birlikte, ayrı statüleri olan ve ekonomik ayrıcalığa neden olan devlet üniversitesi ve vakıf üniversitesi ayrımı da sona erdirilmelidir. Vakıf üniversitelerinin, vakıf değil, özel üniversiteler gibi işlediği ve hiç de demokratik bir yapılarının olmadığı ve bilimi öncelemedikleri, bu üniversiteler üzerinde son dönemlerde, yapılan çalışmalar tarafından da tescil edilmektedir. Bu konuda, Yükseköğretimin Serbest Düşüşü: Özel Üniversiteler” başlıklı Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan kitap okunmaya değerdir.

2-) YÖK Başkanı Yekta Saraç’ın da belirttiği gibi, ‘kariyer sınavları pek çok üniversitede yozlaşmış durumdadır’. Yüksek Lisans ve Doktora sınavlarında, tezleri hiç okumadan, telefonla, hatır, gönül ilişkisiyle ya da yandaşlık mantığıyla olumlu oy veren öğretim üyelerinin sayısında gittikçe artış söz konusudur (http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/taha-akyol_329/yok-ten-mektup_28591973). Tabi bu yozlaşmanın temeline inildiğinde, üniversitelerdeki idari hiyerarşinin atanma usulü ve tabi ki rektörlük seçimlerinin başat rolü oynadığı söylenebilir. Hâlihazırdaki işleyen yapıda, kişilerin akademik tezinden çok, ideolojik olarak hangi tarafta olduğu ön plana çıkmaktadır; çünkü akademisyen olanlara seçimlerde oy güzüyle bakılmaktadır. Gerçi akademisyenlerin verdiği oy, rektör adaylarının ilk altı sıralamasını belirlese, YÖK bunların üçünü eleyip, kalan üçünü Cumhurbaşkanına sunsa bile, -bu sıralamada öğretim üyelerinin verdiği oyun önemi çok azdır ve nihai belirleyici değildir, bu yüzden üniversite rektör seçimleri sahte bir demokrasi oyunudur- bu kısmi etki dahi kayırmalara, çatışmalara, sürtüşmelere, ideolojik kamplaşmalara yol açabilmektedir. Buna doktora yapmış ve öğretim üyesi olmayı hak etmiş insanların atanmalarında rektörlerin yetkisini ve yine akademik yükselme ve atamalardaki rektörlüğün sınırsız rolünü de eklemek gerekmektedir. Üniversiteler Arası Kuruldan doçentlik belgesi alsanız dahi, sizin doçentlik kadrosuna atanmanız, yine Profesörlüğü hak etseniz dahi bu kadroya yükseltilmeniz,  tümüyle rektörün inisiyatifine bırakılmış durumdadır ve bu konuda hiçbir denetim mekanizması da bulunmamaktadır. Yani rektörlük makamı, bu konuda oldukça keyfidir. Rektöre oy vermemişseniz ya da onunla aynı ideolojide değilseniz, ağzınızla kuş yakalaşanız, o kadroya atanmazsınız. Bu süreçte, öğretim üyeleri arasında yaşanan gerilimlerin, birbirini rektörlük makamına kötülemelerinin, belden alta vurmaların etkin bir biçimde, örtük olarak işlediği anlaşılmaktadır. Eğer rektör, dedikodulara kulak veren biri ise ve insaf, vidan, adalet ve insanlık nitelikleri bakımından eksikse, o zaman kadronuzu almanız olanaksızlaşmaktadır. Kimi öğretim üyeleri, haklarını almak için, eğilip bükülmekte, eğilip bükülmeye razı olmayanlar ise, ezilmekte, mobbinge uğramaktadır. Bu durum, öğretim üyelerinin, onurlu ve özgür olması gereken kimliklerini negatif yönde etkilemektedir. Öte yandan Üniversiteler Arası Kurulun yaptığı doçentlik sınavında da jüri belirlemelerinde şayialar bulunmaktadır; ideolojisi farklı olduğu gerekçesiyle kimi öğretim üyelerine son yıllarda hiç görev verilmemektedir. Yine belirlenen jüri üyeleri arasında telefon trafikleri döndüğü, yandaşlık, arkadaşlık, ahbaplık, tarikat ve cemaat vb. bağların bu süreçte etkin olduğu söylentisi hiç eksik olmamaktadır. Bu süreç aslında kültürümüzde medreseleri yozlaştıran beşik ulemalığı sisteminin modern versiyonu gibi işlemektedir. Gerek mastır ve doktora sürecinde, gerek doçentlik sınavlarında (iki kez mağdur oldum), gerekse, yaklaşık 1,5 (bir buçuk) yıldır doçentlik kadrosu ilan edilmemiş ve hala edilmeyen birisi olarak, bu süreçlerin nasıl işlediğini, yandaşlık ve ideolojik kalıpların bilimselliğin yerine nasıl geçtiğini çok yakından bildiğimi, sistemin işleyişinin tanığı olduğumu belirtmem gerekir. Özgür düşünen, sorgulayan, ideolojik bağları ve ideolojik gruplara aidiyeti olmayan, cemaat vb. yapılarla ilişkileri bulunmayan, sadece bilime gönül vermiş ve araştırmalarıyla uğraşan sıra dışı entelektüel akademisyenlerin, sürekli değişen koşulları kat be kat sağlasalar da, yükselmeleri hep sorunlu olmuştur, bugün de bu sorunlu olma hali devam etmektedir. Bu atama ve yükseltmelerde liyakatin işlediğini söylemek hala ham hayalden ibarettir.

3-) Yükseltme ve atama sistemindeki belirsizlik, alanların ve mesleklerin yeterince tanımlanmamış olması gibi hususlar yüzünden, alan uzmanı olmayan ya da alanla doğrudan bağları kurulmayacak kimseler, ilgisiz alanlara okutman, öğretim görevlisi, yardımcı doçent, doçent ve profesör olarak atanabilmektedir. Hatta bölüm başkanı, anabilim dalı başkanı, dekan bile olabilmektedirler. Bunlar derslere de girdiği için, üniversitenin yapısı daha da gerilemektedir. Sözgelimi,  su ürünleri mezunu birisinin eğitim fakültesine, doktora ve doçentlik temel alanı ilahiyat olan birisinin Turizm fakültesine, sosyoloji, sanat tarihi, felsefe, psikoloji, tarih, sosyal bilgiler öğretmenliği, sınıf öğretmenliği, Türk dili ve edebiyatı gibi bölümlere; öğretmenlik mesleğiyle hiçbir ilişkisi olmayan, fizikçi, kimyacı, tarihçi, edebiyatçı ve hatta ilahiyatçıların eğitim fakültelerine atanabilmesi sistemin nasıl yozlaştığının birer kanıtıdır. Bu kimselerin alan dışında istihdam edilmeleri, öğrenciler karşısında onları da zor durumda bırakmakta ve öğrenci gözünde akademisyenin saygınlığını azaltmaktadır. Özellikle her ile bir üniversite kampanyasıyla yaygınlaştırılan ‘tabela üniversitelerinde’ durumun daha da içler acısı olduğu görülmektedir. Burada multisipliner ve inter disipliner yaklaşıma karşı çıktığım gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır. Multidispliner ve interdisipliner yaklaşımların, Avrupa ülkelerinde de olduğunu ve Gülbenkian komisyon raporunda teşvik edildiğini bilmeyen yoktur. Sorun olan, bir bölümün ya da fakültenin asli kimliğini bozacak kadar yabancı alanlardan insanların o bölümlerde istihdam edilmesidir. Söz gelimi, sosyal bilgiler öğretmenliğine, tarihçi elbette istihdam edilebilir; ama hiç felsefecisi, tarih eğitimcisi, sosyologu, yeterli coğrafya eğitimcisi, siyaset bilimcisi bulunmayan bir sosyal bilgiler öğretmenliği bölümüne, 5-6 tane cumhuriyet tarihçisi istihdam etmenin mantığını anlamak güçtür. Yine felsefe bölümüne, bölümde çoğunluğu ele geçirecek düzeyde, temel alanları ilahiyat olan din felsefecisi, İslam felsefecisi, din sosyologu vb. istihdam etmek de aynı şekilde düşündürücü olsa gerektir. Benzer durum, diğer bölümlerde de gözlenmektedir. Bölüm kendi kimliğine kavuştuktan sonra, farklı disiplinlerden insanların bölümlerde, fakültelerde misafir öğretim üyesi olarak istihdam edilmeleri, seçmeli dersler aracılığıyla disipline dıştan farklı bakış açıları getirmeleri ve yaklaşımlarını öğrencilerle paylaşmaları elbette yararlıdır; ancak bölümün kimliğini bozacak tarzda atamalar, bölümü yozlaştırıcıdır. Türkiye’de son on yıllarda gittikçe artan bu durumun, üniversitelerin bilimsel yapısını, formasyonunu ve hatta akademik düzeyini vasatın da altına düşürmektedir. Bir de alan uzmanı olmayan bu kimselerin Yüksek lisans ve doktora tezleri yönettiğini ve yaptırdığını düşünürsek, durumun vahameti daha da anlaşılacaktır.

4-)Türkiye’de Üniversiteler, YÖK yapısı ve Cumhurbaşkanlığının etkisi yüzünden daima, onların ideolojik tercihlerine göre eğilip bükülmektedir. Gerek YÖK üyelerinin gerekse Rektörlerin atanmasında bu kurumlar etkindir. Rektör olmak isteyen bir kişinin, öğretim üyelerinin oyundan çok, tarafsız olması ve bilimselliği öncelemesi gereken, ama herkesin bildiği gibi hiçbir dönemde böyle olmayan bu kurumların inisiyatifine bırakılması, bizim ülkemizde maalesef, kötü sonuçlara yol açmaktadır. Rektör adayı olacak kişiler, olmayı tasarlayanlar, siyasal iktidara, cumhurbaşkanına, YÖK’e yaranmak için, bilimden çok ideolojik faaliyete girişmektedirler. Tabi bu süreçte, adayların birbirini, sağcılık, solculuk, paralelcilik, döneklik vb. ile suçlamaları atbaşı gitmektedir. Üniversite rektör adayları üniversitenin bilimsel ve fiziki yapısını geliştirici projelerini anlatmak yerine, etkili olan siyasal partiye, YÖK’e ve Cumhurbaşkanlığına yakınlığını ve ilk altıya girerse atanacağının garantisini verme yoluyla propaganda yürütmektedir. Tabi olarak süreç de ideolojik-siyasi bir kavgaya dönüşmektedir. Bilim ve bilimsel projeler, vizyonlar, misyonlar yerine, cumhurbaşkanlığındaki tanıdık, siyasi köken, YÖK üyelerinden himmet başköşeye oturmaktadır. Böyle siyasallaşmış bir üniversitenin bilimselleşemeyeceği, bilimi önceleyemeyeceği açıktır. Bu haliyle, üniversitelerimizi vasatın altına düşüren temel yapı sözünü ettiğimiz yapıdır. Bu yapı da acilen gelişmiş ülkeler örnekliğinde çözüme kavuşturulmalıdır.

5-) Üniversitelerin bir diğer sorunu, temel bilimlerde yaşanan çöküştür. Fizik, kimya, biyoloji gibi alanlar büyük bir kan kaybına uğramaktadır. Bu bölümlerin kendilerini revize edememeleri, meslek alanlarıyla ilişkilerini yeter düzeyde kuramamaları, öğrenci niteliğini düşürdüğü gibi yer yer hiç öğrencinin tercih etmemesine bile neden olabilmektedir. Zeki öğrencilerin uygulamalı alanlara kaymaları, temel bilimleri olmayan üniversite modellerine neden olmaktadır. Bu yüzden fen edebiyat fakültelerine giden ve mezun olan öğrencilerin istihdam sorununu ya da fen edebiyat fakültesinin çekiciliğini artırmak için, ‘pedagojik formasyon sertifikası satmak’ –bu sertifikaların devlet üniversitelerinde parayla verilmesi düşündürücüdür- gibi ara bir çözüm bulunmuş gibidir. Fakat bu çözüm geçerli bir çözüm değildir. Bunun iki nedeni vardır; ilki, ülkemizde eğitim fakültesi mezunları bile işsizdir, hatta Milli Eğitim Bakanı bu yüzden eğitim fakültelerini kapatmaktan söz etmektedir-; ikincisi ise, parayla satılan pedagojik formasyon derslerine, eğitimbilimleriyle hiçbir ilişkisi olmayan insanlar girmektedir. Formasyonu eğitim fakülteleri verdiği için, eğitim fakültesine istihdam edilmiş, eğitimci olmayan pür bilimciler, fizikçiler, tarihçiler, kimyacılar, sosyologlar, edebiyatçılar vb. pedagojik formasyon derslerine girmektedirler.  Bu konuda ekonomik bir rant bulunduğu için, adam kayırmacılığın, yandaşlığın, dekanlığa ve rektöre yakınlığın, pastadan pay almada, etkin bir biçimde işlev yüklendiği, ideolojisi farklı diye alan uzmanları eğitimcilere ders verilmediği gözlenmektedir.

6-) Üniversitelerde, siyasetin güçlü ve belirleyici oluşu, üniversitelerde yapılan bilimsel faaliyetleri de olumsuz etkilemektedir. Üniversitelerde, bilimin tartışıldığı paneller, konferanslar, sempozyumlar yerine, daha çok siyasetin ve yandaşlığın, mesaj vermenin odağa oturduğu paneller, konferanslar ve sempozyumlar ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla Türk üniversitelerinin çoğunda, bilimsel paneller, söyleşiler vb. yerine siyasi mesajlar içeren postmodern etkinlikler yaygınlaşmış durumdadır. Herhangi bir üniversitenin web sayfasında yaptığı bu tür etkinliklere bakılırsa, söylediklerimin nesnel temeli daha iyi görülebilir. Bir de rektör ya da rektör yardımcıları, milletvekili olmayı hedeflemişse, bu etkinliklerin dozunu ve siyasal mesajları varın siz düşünün. Durum böyle olunca, üniversitelerde derinlikli, bilimsel, felsefi, analitik, yeni bilgi ve bulgulara dayalı etkinlikler, özgün görüşler yer aldığı faaliyetler genelde düzenlenememektedir.  Rektörü, belirleyici makam sol eğilimliyse, bu etkinlikler onun propagandasına, sağ ve muhafazakârsa, bu sefer onların propagandasına dönüşmektedir. Oysa üniversitelerin temel görevi üretilen bilgileri ve araştırma sonuçlarını öğrenciler ve toplumla paylaşmak olmalıdır.

7-) Politikleşen bu süreçte, üniversitenin etkin özneleri olan bilim insanları ve öğrencileri kamplaşmakta, kısır gündelik siyasetin içine girmektedir.  Bilim eğitimi ve öğreti ile bilimsel araştırma, ayrıcalık sağlamadığı, ayrıcalığı politik ve siyasal duruş belirlediği için, çatışma ya da yalakalık kültürü alıp başını gitmektedir.

😎 Yükselmelerde, akademik liyakatten çok politik ve siyasal duruşun belirleyici olması, yandaşlık, ahbaplık mantığının işlemesi, öğrencilere de kötü örnek olmakta, onları kolaycılığa sevk etmektedir. Zaten ortaöğretimden yetersiz bilgi birikimiyle gelen öğrenci, bu ortamda daha da yozlaşmaktadır. Çünkü özgür, çok sesli, farklılıklara açık bir eğitim ve araştırma ortamıyla karşılaşmamaktadır. Son yıllarda, eğitilmiş insan kalitesinin düşmesinde ve üretilen Yüksek Lisan ve Doktora tezlerinin yozluğundaki en temel etmen bu olsa gerekir. Tabi bu süreçte, ödevlerde, seminerlerde, tezlerde, kes yapıştır mantığının alabildiğine yayıldığını, özgün araştırma ve çözümlemeler yerine, taklit, kopya ve intihalciliğin yayıldığını gözlemlemek hiç de şaşırtıcı değildir. Ulusal düzeyde iyi bir denetim mekanizması da olmayınca, bu tür sahtekârlıklar yapanın yanına kalmaktadır.

Nedenlerin sadece birkaçına değindiğimi, aslında bu konuda derin araştırmalar yapmak gerektiğini belirterek şunun altını çizmek isterim:

Bilim eğitimi ve bunu üstlenen üniversitelerin elitist olması, bilimsel alanında en iyisini yapanların en iyisini yetiştirenlerin, en iyisini üretenlerin baş tacı edilmesi gerektiğidir. Üniversitelerin avamlaşması, postmodernleşmesi ve liseleşmesi, bu elitizmin yok olması, bunun yerine kayırmacılığın, yandaşlığın ve ideolojilerin oturmasından kaynaklanmaktadır. Oysa üniversiteler, bilimin mabetlerdir; buraya bilimin dışında hiçbir şeyin girmemesi gerekir. Türkiye’de üniversitelerde, laboratuar, kütüphane, araştırma ve teknoloji geliştirme merkezleri yerine, etnik, dinsel, cinsel, mezhepsel, siyasal tartışmaların alabildiğine yayılması, postmodern epistemik belirsizlik içinde bir manevrayla cami, mescit, ibadethane vb. yapma yarışlarının ve tartışmalarının ayyuka çıkması, kurumların işlevinin nedenli dışına itildiğinin bir göstergesi olsa gerekir.

Bilim insanlarının ve öğrencilerin elbette ideolojileri ve inançları olabilir. Bu insani ve öznel bir şeydir. Sorun olan, bu öznel ideolojilerin ve inançların, bilimsel liyakat ve yeterliliğin önüne geçmesi, tercih nedeni olması ve akademik atama ve yükseltmelerde temele oturmasıdır. Yine bu öznel inançların ötekileştirme aracı olarak kullanılmasıdır. Böyle giderse, Türk üniversiteleri vasatın da altında kalamayacak, ‘adı var kendisi yok’ bir kuruma ya da ‘tabela üniversitesine’ dönüşecektir. Yani tam bir postmodern belirsiz kimliğe bürünecektir. Bu Türk milletine ve evrensel uygarlığa ve milletimizin ve insanlığın geleceğine dinamit yerleştirmektir.

Sorunumuz açısından Üniversitenin yapısı kadar, üniversitedeki insanların nitelik sorununun da önemli olduğunun altının çizilmesi gerekir. İdeolojisinin dışında etik değerleri olmayan, bilime inanmayan rektörler, bilime inanmayan dekanlar, bilime inanmayan bölüm başkanları, bilime inanmayan öğretim üyeleri, bilime inanmayan öğrencilerin artması halinde, bilimin mabedi olan üniversiteleri, adı var kendisi yok ya da tabela üniversitesi olmaya mahkûmdur. İşte bu tam da postmodern üniversite demektir. Benden söylemesi…

 

Dünya Üniversite Sıralaması ve Türk Yükseköğretimi

Üniversiteleri dünyada farklı kuruluşlar belli kriterlere göre sıralamaktadırlar. Bu sıralamaları bazıları hesap verebilirliğin bir parçası olarak görüp karşı çıksa da; üniversiteler çoğunlukla bu sıralamaları dikkate almakta ve öğrenci çekmede de kullanmaktadır. Bu çalışmada da Times Yükseköğretim Dünya Üniversiteleri Sıralaması 2014-2015 alınmış (The Times Higher Education World University Rankings 2014-2015) ve analiz edilmiştir. Bu sıralamalar yapılırken üniversitelerin öğretim,  araştırma, bilgi transferi ve uluslararası görünümleri gibi ana unsurlar dikkate alınmıştır. Sıralamada ilk 400’de olan üniversiteler yer almaktadır. Bu çalışma ilk 100 üniversite ile sınırlıdır [1]

Sıralamaya giren üniversitelerin ülkelere ve kıtalara göre dağılımı

Ülke

F

Kıta

F

ABD

45

Amerika

49

Kanada

4

İngiltere

11

Avrupa

34

Almanya

6

Hollanda

6

İsviçre

3

İsveç

3

Belçika

2

Fransa

2

İtalya

1

Kore Cumhuriyeti

3

Asya

12

Japonya

2

Singapur

2

Hong Kong

2

Çin

2

Türkiye

1

Avustralya

5

Avusturalya

5

Toplam

100

100

Yukarıdaki tabloya bakıldığında 45 üniversite ile ABD’nin birinci sırada dolayısı ile Amerika kıtasının da 49 üniversite ile ilk sırada olduğu görülmektedir.  Bu sırayı Avrupa, Asya ve Avustralya kıtaları izlemektedir. Afrika kıtasından herhangi bir üniversitenin ilk 100 arasında yer almadığı gözlenmiştir. Türkiye’den sırlamaya sadece ODTÜ girebilmiştir. Ancak, ODTÜ rektörünün basında çıkan açıklamalarına bakıldığında, ciddi anlamda kadro sıkıntısı çektikleri ve yurtdışından Harvard, M.I.T.  gibi üniversitelerden ODTÜ için dönen doktoralı öğretim elemanlarına YÖK’ten kadro alamadıkları görülmektedir. Aslında bu uygulama ODTÜ gibi köklü bir üniversiteyi aşağıya çekmekle birlikte, TUBITAK’ın 2232 Yurda Dönüş projesi ile çelişmektedir.  ODTÜ’nün kadro sorunu devam ederse bu sıralamalarda olması da güçleşebilir. Diğer Türk üniversitelerden kimlerin bu sıralamada olabileceğini de zaman gösterecektir.

Ülke olarak bakıldığında ABD, İngiltere, Almanya, Hollanda, Avustralya’nın üniversite sayısı bakımından ilk beşi oluşturan ülkeler olduğu görülmektedir. Anglo-Sakson kültürüne sahip ülkelerin yüzde % 65 oranında üniversitelerinin ilk yüzde olduğu görülmektedir.  Üniversitelerinin isimlerine bakıldığında 12’sinin doğrudan teknik üniversite olduğu, üniversitedeki rektörlerin cinsiyetlerine bakıldığında da ağırlıklı olarak erkek olduğu görülmüştür.

Türk Yükseköğretim Sistemini analiz etmek için bazı sorular sorup bu sorulara cevap aramakta fayda var. Örneğin dünya sıralaması bize ne ifade ediyor? Dünya sıralaması, öğrenci çekme kaygısı olan ülkelerin bir enstrümanı olup, bizim ülke olarak öğrenci çekme gibi bir hedefimiz var mı? Türkiye’de üniversitelere rektör olmak isteyenler seçilmeden önce böyle vaatlerde bulunuyorlar mı? Gerekli midir?

Dünyadaki üniversitelerin özellikle batıdaki üniversitelerin bizde kurulan üniversitelerden daha eski oldukları aşikârdır. Türk Yükseköğretim Kurumuna bağlı üniversitelerin dünya ile yarışacak düzeyde olmasını engelleyen bazı faktörler var. Bu faktörlerin birçoğu iç içe geçmiş ve girift yapılar oluşturmuştur. Bu faktörler kültürel, politik, etik, yönetsel başlıkları altında ele alınıp tartışılabilir.

Kültürel Açıdan Yükseköğretim Kurumları

Hiçbir kişi veya kurum kendi içinde yaşadığı sistemin kültüründen bağımsız değildir.  Bir toplumda kültürel değerlerler yerleşik ise ve büyük çoğunluk tarafından içselleştirilmiş ve yaşatılıyorsa, o kültürün kurumlarında da benzer uygulamalar olur. Eğer bir toplumdaki kültürel değerler tepetaklak olmuşsa, aynı yapıyı o sistem içindeki kurum ve bireylerde de gözlemleyebilirsiniz. Bu durum Türk Yükseköğretim Sistemi içinde geçerlidir. Amacı bilimsel bilgi üretmek olan kurumların başındaki yöneticilerin en temel değeri sanırım bilimsellik, dürüstlük, açıklık ve şeffaflık olması ve bu değerlerin onların davranışına yön vermesi gerekir. Ancak, yükseköğretim sisteminin politik etkilere çok açık olması ve bireysel değer sistemindeki erozyon yüzünden, seçilen rektörlerin rol ve görev karmaşası içinde oldukları bilimsel değer üzerinden yeni değerler üretmek yerine, farklı rol ve sorumluluklar aldıkları gözlenmektedir. Buradaki en büyük sorun etik değerlerin olmamasıdır. Üniversite rektörlerinin, koltuklarından ayrılmamak için politik birimlere göre davranması, kendini başka kurumun başındaymış gibi işler yapması hem yetki aşımı hem de etik bir sorundur. Son zamanlarda bu konulara basında sık sık yer verilmektedir. Kendisini Diyanet İşleri başkanının yerine koyup cami yaptıran, hayır için yardım toplayan, bir siyasi partiye oy toplama görevi üstlenen rektörler örneği gibi. Kurumların başındaki yöneticiler değerlerin oluşturulmasında ve yerleştirilmesinde önemli rollere sahiptirler. Bulundukları kurumlara bu değerleri yerleştirmeyen, var olan bilimsel değerleri geliştirmeyen hatta yok sayan yöneticiler bilime katkı yapabilirler mi? Yükseköğretimde iyi olabilmek için toplumun bilim okuryazarı olması, bilimsel bilgiyi kullanmaya açık olması, bilime ve bilim insanına önem vermesi, bilimsel araştırmaları desteklemesi ve geliştirilmesi için politikacıları yönlendirmeleri gerekmektedir.

Eğitsel Faktörler

Yükseköğretim öncesi eğitim basamakları iyi olmayan bir ülkede yükseköğretim iyi olabilir mi?  Yükseköğretimi besleyen eğitim basamaklar iyi olmazsa girdiniz iyi olmayabilir ve yükseköğretim çıktısının niteliği de kalitesiz olabilir. Nitekim bugün Türkiye’deki yükseköğretimdeki sorunlardan birisi girdinin niteliğidir. Diğer soru ise; yükseköğretim görmemiş veli ve topluluğun niteliği düşük ise yükseköğretimle ilgili nitelikli politikalar geliştirebilir mi?  Yükseköğretim politikalarını belirleyecek kişilerin niteliklerini ve yaptıkları işi sorgulayabilirler mi? Türkiye nüfusunun ortalama eğitim düzeyi ortaokul düzeyindedir. Bu ortalamadan sağlıklı yükseköğretim politikalarını belirleyecek bir sistem üretmeleri beklenebilir mi? Dünya sırlamasında olan üniversitelerin birçoğunun hem eski üniversiteler olduğu hem de ülkelerin ortalama okur – yazar olma düzeylerinin yüksek olduğu görülmektedir. Bu durum Türkiye’nin yol kat etmek için daha çok zamana ve iyi politikalar geliştirmesine ihtiyaç duyduğunu göstermektedir.

Üniversite sayısının arttırılması nitelikli yükseköğretim çıktısını getirmemiştir Nitelikli yükseköğretime sahip kişiler olmayınca aşağıdaki sistemi kim düzletebilir veya geliştirebilir? Meritokrasinin gerekli olduğu bir sistem olması gerekir mi? Yükseköğretimin günlük politikalarla yürütülmesi gelecekte bu kurumların kendini geliştirerek parlak kurumlara evrilebilir mi? Bu soruların cevabını zamanla göreceğiz. Ancak biz bu soruların cevabını beklerken dünyadaki diğer ülkeler hızla ilerlemiş olacaktır.

Yükseköğretim formal eğitimin son noktasını oluşturmaktadır. Bu bağlamda formal eğitimin okul öncesinden yükseköğretime kadar sarmal bir program dâhilinde yürütülmesi etkili olabilir. Herhangi bir konu okulöncesi eğitimde de ilköğretimde de yükseköğretimde de aynı olabilir. Sadece öğretilme şekli ve kullanılan kelimeler farklı olabilir. O zaman öğrenilen konu hem tekrarlanacağı için hem de konunun kendi içinde bir bütünlüğü olacağı için öğrenilmesi ve anlaşılması kolay olacaktır.  Aynı zamanda informal ortamlar ona göre tasarlanabilecektir. Bu durum yükseköğretimdeki niteliği arttırabilir.

Yükseköğretimde Liderlik Sorunu

Yükseköğretimde liderlik sorunu ve yükseköğretime de lider yetiştirme mutlaka gündemde olmalıdır. Okulöncesi, ilkokul, ortaokul ve lise yöneticisi mutlaka eğitim yönetimi alanında eğitim almalı derken, yükseköğretim yöneticilerini ıskalamamız ciddi bir paradokstur. Daha ileri bir eğitim kurumunu yönetecek yöneticiler de yöneticilik özellikleri açısından nitelik aramak gerekir. Rektörlerin şimdiki seçme ve aşamalı atama sistemi mutlaka değiştirilmelidir. Demokratik olmadığı gibi üniversitelerdeki bilim insanlarını da kamplaştırmaktadır.

Yükseköğretim Politikaları

Bilim denildiğinde aklımıza ne geliyor? Batı tarzı bir bilim anlayışı mı yoksa orta doğu ve uzak doğu yaklaşımlı, gerekli bilim bize zamanla zaten gelir, fazla zorlama anlayışı mı? Sanırım yükseköğretimin içinde bulunduğu önemli açmazlardan birisi de bu. Bilim çoğu zaman gidilecek yere gitmek için binilmesi ve uygun bir zamanda inilmesi gereken bir tren gibi mi anlaşılıyor acaba? İş bulma mı, yerleşme mi, kümelenme mi, birlikte olmayanları ezme ve yok etme mi? Politikacıların bir araç olarak kullanacakları bir mekanizma mı? Yükseköğretim kurumu ile ilgili olarak her parti muhalefette iken eleştirilerde bulunup hükümet olduğunda da bundan siyasi olarak nemalanan bir mekanizmaya dönüşüyor. Dolayısı ile YÖK siyasi olarak nemalanılan bir yapı olarak, hala yükseköğretimle ilgili politikaları tek başına belirleyen bir mekanizma olarak karşımızda durmaktadır.

Politikaların tek merkezden belirlenmesinin belli standartlara ulaşma gibi olumlu yanları olabileceği gibi üniversiteleri ve zihinleri tekleştirme gibi üniversite anlayışı ile bağdaşmayan olumsuz yanları da vardır. Yükseköğretim kurulunun tüm üniversitelerle ilgili kararı alması üniversitelerin gelişmesine, farklı fikirler üretilmesine ve farklı uygulamalara engel olmaktadır.  

Yükseköğretimin bilim insanını istihdam etme politikası da sıkıntılı alanlardan birisidir. Üniversitelerde bilim insanı işe alınırken öncelikli hedef sadece ders vermesi yönünde olmaktadır ve derse göre öğretim elemanı istihdam edilmektedir. Bu politika, bilgi üretme ve bilginin kullanılır hale sokulmasını engellemektedir. Özellikle, Antropoloji gibi bazı temel bilim alanlarının kapatılmasına ve bu temel alanlarda bilgi üretilmesine engel olmaktadır.

Yükseköğretimdeki diğer temel sorun üniversiteleri 9-5 mesaisi yapan devlet daireleri, akademisyenleri de 9-5 mesaisi yapan devlet memurları haline getirilmesidir. Üniversiteler 24 saat açık, ışıl ışıl, 24 saat hizmet veren, bilgi üreten yerler olmalıdır. Araştırmacı laboratuvarında, odasında, kütüphanede istediği saat çalışmalıdır.  Üretkenlik ve yaratıcılık mesai saati ile ilişkili değildir. Üniversiteler akşamları ve hafta sonlarının izinle girilip çıkıldığı mekânlar olmamalıdır. Bina güvenliği elbette önemlidir. Ancak bu çalışmaları kısıtlayarak değil, tam tersine önlemler alarak erişimler sağlanmalıdır.

Her açık sosyal sistem dış çevreyle etkileşim halindedir.  Çevreden girdi alır ve çıktısını çevredeki diğer kurumlara gönderir.  Üniversiteler özellikle rektör atamalarına dayalı olarak politik etkiye çok açık hale gelmiştir. Üniversiteler öğretim elemanlarının işe alınması dâhil birçok konuda dış çevreden baskı görmektedir. Bu baskılar üniversiteleri amaçlarından uzaklaştırmaktadır. Üniversitelerin gelişmesi açısından politik ve çevresel baskılardan arınmış olması gerekir.  Eğer yükseköğretimde dünya sıralamasında gerçekten yerimizi almak istiyorsak, yükseköğretim politikalarının değişmesi, üniversitelerin özerk olması ve belki de belli alanlarda uzmanlaşmaları gerekir.

Ekonomik Faktör Olarak Üniversiteler

Yükseköğretime olan talebi karşılamak için sürekli yeni üniversiteler açılmaktadır. Üniversite açmak bilim üretmek için araç mıdır, amaç mıdır? Bu üniversitelerin açılması talebi karşılama ve bu talebin karşılanması sonucu oy olarak siyasi partilere dönmesi amaç haline gelmiştir. Toplumdaki genel algı, bir ile üniversite açma, yeni binalar yapmak ve istihdamı geliştirmektir. Sonra, gelecek personel ve öğrenci hareketliliği ile ekonomiyi döndürmektir. Bu amaç gerçekleşmiştir. Ancak, beklenen kurulan üniversitelerin o ilin sorunlarına bilimsel çözümler üreterek, o ilin gelişmesine katkı sağlamak olmalıydı. Ancak, gelecekte öğrenci talebinin azalmasıyla birlikte, üniversitelerin bilimsel bilgiler üreterek bulundukları illerin gelişimine katkı yapabileceklerini ummaktayım.

Bilim İnsanlarının Bilim Anlayışı

Bilim alanları temel ve uygulamalı bilimler veya fen bilimleri ve sosyal bilimler gibi farklı sınıflamalara tabi tutulsa da, bilimde amaç sorunlara bilimsel çözümler üretmektir. Bilimsel bilginin yansız, tarafsız,  bilimsel süreçlerle üretilmesi ve aksi ispat edilinceye kadar gerçek kabul edilmesi bu bilgilerin kabulünü kolaylaştırmaktadır.  Ayrıca bilimsel bilgi ile üretilen bilgilerin insanlığın kullanımına açık olması ve sorunlara daha kalıcı çözümler getirmesi de onun kabulünü kolaylaştırmaktadır. Bilgi üretmede genellikle bilindik mevcut yöntemler kullanılmaktadır. Ancak mevcut yöntemlerin yeterli olmadığında yeni yöntemlerle sorunlara çözüm üretmek gerekmektedir. Buna Thomas Khun, “paradigmadaki değişim” adını vermektedir. Türk üniversitelerinde bilgi üretme sürecindeki temel sorunlardan birisi yöntem fetişliğidir. Her sorunu aynı bilindik yöntemle çözmeye kalkışmadır. Özellikle sosyal bilimler ve eğitimde anlayış bir ölçek bulup, uygulayıp istatistikle sonuca ulaşmaktır. Bu bilgi ne işimize yarayacak? Hangi soruna çözüm olacak? Kullanıcıları kim olacak? Bu kadar harcadığımız emek, para ve zamana değer mi? Bu soruları sormadan araştırmalar yapılmakta ve sadece biz akademisyenlere unvan kazandırmaktadır. Bu bağlamda yapılan işler aslında “bilim bilim içindir ve lükstür” anlayışını doğuruyor. Kaynaklarımızı bu tür araştırmalar için heba etmek durumunda mıyız?  Bu sorunun bir tarafıdır. Sorunun diğer tarafı da yapılan araştırmaların tüketilmemesidir. Yapılan araştırmalara sorunlara yönelik yapılmamakta ve sonuç olarak da tüketilmemektedir. Derinliği ve felsefesi olmayan bir bilim anlayışımızın olduğunu ifade etmek durumundayım.  Bu özelliklere sahip bilim insanlarımızın ve kurumlarımızın sayısının çok az olduğunu, bunların da diğerlerine lokomotif olma durumlarının şu anda mümkün olmadığını söyleyebilirim.

Sanırım biz bilim insanları çuvaldızı biraz da kendimize batırmamız gerekir. Yakındığımız sistemden nemalanıyor muyuz, yoksa değiştirmek için çaba mı gösteriyoruz? Mevcut durum ne kadar işimize geliyor? Hem öğrenci sayısından ve derslerden şikâyet edip hem de sürekli ders peşinde mi koşuyoruz? Sonra da bunu araştırma yapmaya zaman kalmıyor kılıfına mı büründürüyoruz. Unutmamız gereken şey, etik, bireyle başlayıp bireyle bitiyor. Sorunlar olsa da bu sorunun bir parçası da acaba biz miyiz deyip sorgulamalıyız.

[1] Başkent Üniversitesi.

[2] The Times Higher Education World University Rankings 2014-2015

http://www.timeshighereducation.co.uk/world-university-rankings/2014/reputation-ranking

Bilim ve Üniversitelerimiz

Üniversiteler meslek yüksek liseleri değillerdir. Üniversitelerin birincil amacı mezunlarını meslek sahibi yapmak değildir. İnsan meslek lisesine giderek ya da usta çırak ilişkisi içerisinde bir meslek sahibi olabilir. Üniversitelerin asıl amacı bilimsel bilgi üreterek bilimsel gelişimi sağlamaktır. Bunun gerçekleştirilebilmesi için bilim insanı yetiştirebilmek gerekir. Üniversitelerde eğitim gören gençlerin bilime hevesli, bilimsel ahlaka uygun, zeki ve çalışkan olanları bilim insanı olarak yetiştirilmelidirler.

Düşünsel emek en güç iştir. Çoğu insan bir konu üzerine yoğunlaşarak derin düşünmeyi gerçekleştirmekten, bir sorunu çözmeye çalışmaktansa saatlerce televizyon izlemeyi, dedikodu yapmayı, hatta boş boş oturmayı tercih eder. Bu nedenle odaklanmayı ve sürekliliği sağlamak güçtür. Bilimsel ortam bilim insanın bu yoğunlaşmayı yaşamasını kolaylaştırıcı bir ortamdır. Böyle bir ortamda bilim insanı yetişir ve gelişir. Üniversitelerimiz ne yazık ki yukarıda tanımladığımız gibi bir bilim ortamı yaratmamaktadırlar. Bunun temel nedeni üniversitelerimizin bilim değil siyaset merkezleri olmalarıdır. Özellikle son yıllarda siyasi otorite üniversiteleri kendini haklı gösterme aracı olarak kullanmaktadır. Bugünkü siyasi yapı üniversiteleri kendi aracı olarak kullanmaktadır fakat üniversitelerimizdeki bilim dışı ortamın yaratıcısı onlar değillerdir. Üniversitelerimizin gitgide bilim dışı yerler haline gelmesindeki en büyük neden bilim insanı değil kul köle yetiştirmeyi amaçlayan akademik sistem ve idari yapılanmadır.

Üniversitelerimizdeki idari yapılanma tamamen yönetici konumunda olana kayıtsız şartsız itaati gerektirmektedir. Bu sistemin sıra düzenli yapısının yozlaşmanın asıl nedeni olduğunu düşünüyorum. İki bin on beş yılında 5 yaşındaki çocuklarla yaptığım bir çalışmada, verdiğimiz görevi yapması halinde kendisine ödül vereceğimizi söylediğimiz çocuklar, ödül vadetmediğimiz çocuklara göre iki kat daha fazla kopya çektiler. Bu çalışmayı daha üst sınıflarla yapsak herhalde sonuç değişmezdi. Ödül dışarıdan denetlenen bir şeydir. Kişi ödüle odaklandığında, yapması gerekenden kopar. Yani aslında kendisi olmaktan uzaklaşır. Çünkü önündeki işi yaptığı zaman bir şeyler öğrenecek ve kendini geliştirerek daha fazla kendi olacaktır. Fakat ödüle odaklandığı zaman yapacağı işe vermesi gereken gücünü bölmektedir. Bu nedenle ödüle odaklanan kişinin asıl hedefi işi gerçekleştirmek değil ödülü almaktır. Bu nedenle kişi ödülü denetleyene bağımlı hale gelir. Ödül ceza ile birlikte sıra düzenli sistemlerin vazgeçilmez aracıdır. Şimdi bizim üniversite sistemimizin nasıl oluşturulduğuna bakalım.

Bilim insanı olmak üzere seçilen araştırma görevlilerinin kölelerden çok farkları yoktur. Araştırma görevlilerinin belli bir görev tanımı yoktur. Yani vardır ama yoktur. Görev tanımlarının sonunda amirlerinin uygun gördükleri işleri yaparlar gibi bir ifade vardır. Amiri tuvalet temizle derse, temizlemek zorundadır. Şimdi böyle bir yapı içerisinde araştırma görevlisi ilk olarak neyi öğrenmektedir? Üstlerini hoş tutmayı öğrenmektedir, çünkü ödülü ve cezayı onlar denetlemektedirler. Araştırma görevlisinin amacı bilim insanı olmak değildir. Araştırma görevlisinin amacı bir an önce doktorayı bitirmek ve böylece akademik basamakta yükselmektir. Doktorayı bitirebilmesi için de doktora danışmanını ve jürisini tatmin etmelidir. Örneğin, dini hikâyelerin çocuklarda yarattığı travmatik etkileri incelemek isteyen bir araştırma görevlisi büyük olasılıkla yaşamı boyunca araştırma görevlisi kalmayı garanti edecektir. Çünkü üniversite sistemimizde önemli olan bilim değildir, önemli olan üstlere itaat ve onları memnun etmektir. Aslına ÖYP sistemi bu usta çırak ilişkisini kırmakta bir miktar etkili olabilir diye düşünüyorum.

Araştırma görevlilerinin hukuki olarak pek hakları yoktur. Devletimiz odacılarına sağladığı hukuki hakları yetişmekte olan bilim insanların esirgemiştir. Üniversite sistemimizde doktorasını tamamlamış bir bilim insanın da çok fazla hakkı yoktur. Araştırma görevlilerin sözleşmeleri her yıl, yardımcı doçentlerin de iki yılda bir yenilenmelidir. Bu neye göre düzenlenmiş belli değildir. Bilim insanları diğer memurlardan ayrılmışlardır. Diğer memurların sahip olduğu iş güvenliğine sahip değillerdir. Hocalarının veya üniversite yönetiminin hoşuna gitmeyen konuları araştırırlarsa kovulabilirler. Ne kadar bilimsel bir ortam değil mi?

Yukarıda belirtilen hukuki garabetin ötesinde akademisyenlik ve bilim insanlığının çok farklı şeyler olduğunu da bilmemiz gerekiyor. Ödüle odaklanmış, kariyer basamaklı sistem bilim insanı yetişmesini güçleştirmektedir. Bugün çoğu yardımcı doçent bir an önce doçent olabilmek için yayın ölçütlerini yerine getirmeye çalışmaktadır. Tıpkı deneyimizdeki ödül vaat edilen çocuklar gibi bu insanların amacı doçentlik için gerekli ölçütü karşılamaktır. Yoksa bilimsel bir bilgiye ulaşmak değildir. Bu nedenle etik değerler yerlerde sürünmektedir. Para ile makale yayınlatanlar, kendisinin yerine başkasına makale yazdıranlar, verileri kafadan uydurarak inanılmaz sonuçlara ulaşanlar üniversitelerimizde azımsanmayacak sayılardadırlar. Hedef bir an önce yüksek unvanı ve onun getireceği itibara ve paraya kavuşmaktır. Bu hedef uğruna her şey yapılabilir. Hocalara yağ çekilebilir, siyasi bağlantılar kurulabilir, yönetimin sıcak bakmadığı hocalar hakkında muhbirlik yapılabilir, aklınıza gelebilecek ve gelemeyecek her türlü ahlaksızlık yapılabilir. Bir kez profesör olunca nasılsa kimse size ahlaksız diyemeyecektir çünkü o zaman onların ağızlarının paylarını verebilecek noktada olacaksınızdır.

Yukarıda betimlemeye çalıştığım yapının bilim ile hiçbir ilgisi olmadığını düşünüyorum. Bu yapının değişmesi için üniversite sistemimizin eşitlik temelinde örgütlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü eşitlik sıra düzeni ortadan kaldırmaktır. İlkemiz eşitlik olursa sıra düzenin yarattığı erdemsizliği azaltabileceğimizi düşünüyorum. Üniversitelerimizin şu şekilde örgütlenmesi gerektiğini düşünüyorum.

1. Profesör, doçent, yardımcı doçent unvanları kaldırılmalıdır. Kişinin kendi çabası ile ulaştığı son unvan doktor unvanıdır. Bu nedenle doktordan başka bir unvan kalmamalıdır. Doktor maaşları eşit olmalıdır. Kişinin çalışmaları doğrultusunda ek gelir olanakları yaratılabilir. Teşvik sistemi öğretimdeki, öğrenci yetiştirmedeki başarıyı, topluma sağlanan hizmet gibi unsurları da kapsayacak şekilde genişletilmelidir.

2. Araştırma görevlilerinin görev tanımları belirlenmelidir. Araştırma görevlileri bilimin dışında işlerle uğraştırılmamalıdırlar. Okulun hizmetlisi muamelesi görmelerini engelleyecek yasal düzenlemeler sağlanmalıdır. Doktorayı bitirdikleri okul akademik yaşantılarını devam ettirecekleri okul olmamalıdır. Danışmanlarının keyfi uygulamaları bu şekilde azaltılabilir. Araştırma görevlilerinin iş güvencesi olmalıdır.

3. Unvanlar kaldırılır ve maaşlar eşitlenirse araştırma görevliliğine gerçekten bilimle uğraşmak istemeyenlerin başvuruları azalacaktır.

4. Doktorası tamamlayan hiçbir bilim insanı araştırma görevlisi olarak çalıştırılmamalıdır. Kadro kararları okul yönetiminin keyfine bırakılmamalıdır. Otomatik yükselme yapılmalıdır. Bilim insanının özgürlüğünün sağlanmasında bu önemli bir uygulamadır.

5. Rektörlerin yetkisi sonsuz fakat sorumluluğu olmayan yönetim şekline son verilmelidir. Yöneticiler yaptıkları her şeyden sorumlu olmalıdırlar. Örneğin bir bilim insanının her ay alması gereken maaşın bir bölümü gasp ediliyorsa. Bu soruna neden olan yöneticiler, yarattıkları ekonomik yıkımı kendi ceplerinden karşılamalıdırlar. Eğer böyle bir sorumluluk getirilirse keyfi uygulamalar azalacaktır.

6. Kitapçısı bile olmayan şehirlerdeki üniversiteler kapatılmalıdır.

Bu öneriler üzerinde çalışılarak daha ayrıntılı ve kapsamlı bir yönetmelik oluşturulabilir. Temel ilke eşitlik ve özgürlük olmalıdır. Böylece sıra düzenin neden olduğu keyfilik ve adaletsizlik azalır. Gerçekten bilim insanı yetiştirebilir hale gelebiliriz. Aksi halde bütün gün araba alım satımından başka bir şey konuşmayan, formasyona önce karşı çıkıp para gelince hemencecik susan, paradan ve hava atmadan başka bir yaşamı olmayan, körlerle sağırların birbirini ağırladığı fakat evrensel bilime hiçbir katkı sağlamayan bu modern medrese sistemi sürer gider. 

  •  

Üniversite ve Bazı Sorunları

Giriş

Üniversite; özgür düşünceyle “gerçeğin” arandığı, sorgulamanın, tartışmanın, eleştirici düşünmenin öğretildiği, bilimsel düşünmenin üstünlüğünün ortaya konduğu, topluma da bu becerileri kazandırmaya çalışan yüksek eğitim kurumudur.

Üniversite; bilim aracılığıyla dünyaya, yeniliğe kapı açan, her türlü fikrin tartışılabildiği, yaratıcılığın gerçekleştirildiği, unvan ve makamların fazlasıyla önem taşımadığı, hiyerarşinin bulunmadığı, bilimsel özgürlüğün ve bilgi birikiminin oluştuğu bir ortamdır (Gökçe 1990: 100).

Ülke kalkınmasında topluma bilimsel bir paradigma kazandırılması önemlidir. Toplum, üniversiteleri “ilim-irfan yuvası” olarak adlandırılır. Anlamı zamanla erozyona uğramış olsa bile bu adlandırma dikkatle incelenmelidir. Bu adlandırma gerçeğin aranması anlamına gelir.

Bilimin gelişmesi araştırıcıda anarşik bir düşünüş gerektirir. Bilimsel düşünüş ne tam şüpheci, ne de dogmatiktir. Şüpheci, gerçeğin bulunamayacağı kanısındadır. Doğmacı, gerçeğin zaten bulunduğuna inanır. Bilgin, hiç olmazsa kendi araştırma konusunda, gerçeğin henüz bulunmadığını ama bulunabileceğini düşünür. Gerçeğin bulunabileceğini söylemek bile bilginlerin inandığından çok şey söylemeleridir. O, kendi buluşlarını son ve salt olarak değil, düzeltilebilecek yaklaşımlar olarak görür. Bir şeyin sonu olmayacağına inanmak bilimsel ruhun özüdür. Bilginlerin inançları değişebilecek niteliktedir, dogmatik değil. Bu demektir ki, onlar toplumun iyi yurttaş için inanılması gerekli saydığı şeylere dayanmaz, kendi gözlemlerine ve çıkardıkları sonuçlara bağlıdır.

Türkiye’de bilimin önünde kuşkusuz bazı engeller vardır: Töreler, geleneksel düşünüş, yasalar, din algısı, ideoloji, paradigma, hatta bilginlerin kendileri gibi. Ama bunlardan kanımca en önemlisi bilginlerin kendileridir. Çünkü bilgin bilgilidir. Bacon’ın dediği gibi “bilgi güçtür”. Bu gücü bilginler kullanamıyorlarsa öncelikle kendilerini sorgulamalıdırlar. Yine de aşağıda bilimcilerin kendileri dışında ortaya çıkan üniversite sorunları üzerinde durulmuştur.

 

Bilimsel araştırmaların desteklenmemesi ya da desteğin yetersiz olması

Yapılan araştırma ve kitap haline getirilen çalışmalar “Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu”nun uygulanmaması sonucu yazara ve yayıncıya en azından emeğinin karşılığını almasına bile olanak sağlamamakta, korsan yayıncılar ve fotokopiciler tarafından hakları gasp edilmektedir. Böylesi bir durum ülkenin kültür yaşamını giderek yoksullaştırmaktadır.

 

Uluslararası deneyim eksikliği

Yurt içi ve dışı bilimsel toplantılara katılmayı üniversiteler sanki bilginlerin özel işleri saymaktadırlar. Böylece bu toplantılara katılan bilimciler ekonomik açıdan genellikle desteklenmemektedir. Uluslararası deneyim bilgi ve deneyim alışverişi anlamına gelir. Böylesi deneyimlerin olmaması ülkemiz bilim yaşamının giderek kısırlaşmasına neden olmaktadır.

 

Teknik yetersizlikler

Bilginlerin özellikle YÖK sonrasında niceliği artırmak uğruna nitelikten ödün verilmesi sonucu, araştırma yöntembilimi yeterince bilmedikleri hatta uluslararası yayınları izleyebilecek düzeyde yabancı dil yetersizlikleri yaygın bir gözlemdir. Bu gözlemi kanıtlamak için akademik kadrolardaki dağılıma bakmak yeterlidir. Yardımcı doçentlik kadroları ÜDS sınavını geçememiş akademisyenler tarafından adeta tıkanmıştır.

Sorun sadece yabancı dil bilmemekle de sınırlı değildir. Bilim etiği konusunda ciddi noksanlıkların olduğu gözlenmektedir. Çalıntı niteliğinde sözde araştırmaların bulunduğunu zaman zaman gazetelerde okumak mümkün olmaktadır.

Bilgin, kişiliğinde evrensel özellikler ve toplumumuz için gerekli nitelikleri taşımalıdır. Bunlar şöyle özetlenebilir (Köknel 1990: 173): Bilimsel düşünce ve tutum; aydın olmak; insana değer vermek; gelişmeye, değişmeye açık olmak; üretici ve yaratıcı olmak; çağdaş olmak; laik düşünmek; bilimsel düşünce, tutum ve ortamı korumak ve kollamak; bilimsel düşünce, tutum ve ortamın dünyada ve ülkemizde nasıl doğup geliştiğini bilmek. Başka bir deyişle, tarih bilincine ve bilgisine sahip olmak. Tarihi gelişimi çağdaş düşüncelerin ışığı altında değerlendirmek.

Bilimsel tutum, art niyet ve önyargılardan uzak, inançlardan arınmış, çabuk, kısa ve kolay yoldan sonuca ulaşmaktan kaçınan gerçekçi, nesnel, şüpheci öğeleri içeren davranışların tümü olarak tanımlanabilir (Yavuzer 1990: 168).

 

Toplumda bilim kültürünün yetersizliği

Bilim bir ortam gerektirir. Bu ortamın özgür ve bilimi destekleyici olması gerekir. Bu ortamın içinde bulunulan siyasal, toplumsal, ekonomik ortamlardan bağımsız olamayacağı açıktır.

Bilim ne olursa olsun “müspet” dediğimiz tanıtlanmış her şeyi inceler. Bunlar olgulardır. Bilimin konusu ne Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu, ne de O’nun sözlerinin doğruluk ya da yanlışlığının kanıtlanmasıdır. Din de fizik, kimya, mikrobiyoloji, paleontoloji vd konuları incelemez, çünkü konusu değildir. Çatışma ise biri öbürünün yarım yamalak, yüzeysel bilgilerle yorumlamaya kalkınca ortaya çıkar. O da yorumlayanın yanlışları ya da eksikliklerinden kaynaklanır (Güvenç 1998: 2).

Fatih Sultan Mehmet, “ilim ve irfan, ilgi ve iltifat görmediği yerde barınmaz” demiştir. Bu özdeyiş bir gerçeği yansıtmaktadır.

Bir kısım bilgin kendilerini toplumun kurtarıcısı ve sahibi olarak görüyor ve toplumun kendi peşlerine takılmasını bekliyor, gelmeyince toplumun zeka ve yeteneğine saldırma hakkını kendinde bulabiliyor. Diğer kısmı da toplumun arkasına takılıp ilerlemeye çalışıyor. Oysa bilginlerin görevi topluma veri sağlamak ve teknoloji üretmektir.

 

Taşra üniversiteleri sorunu

Yeni kurulan üniversiteler ve onlara bağlı olarak açılan yüksekokullar, öğretim üye gereksinimlerini yeterli olarak karşılanmaktan çok uzaktır. Öğretim üyeliğinin ve özellikle de araştırma görevliliğinin güvenceden ve ekonomik çekicilikten uzak bulunuşu yükseköğrenim düzenimizin bir başka darboğazını oluşturur (Ozankaya 1990: 224).

Üniversiteler sadece birer eğitim merkezi değildirler. İçinde bulundukları çevrenin ekonomik, kültürel, toplumsal gelişmelerinin de merkezi olan yerlerdir. Kampanya niteliğine bürünen “her İl için bir üniversite” uygulamasının altında yatan da budur. Ancak bu durum aynı zamanda üniversiter eğitimin önündeki engellerden biridir. Üstelik bu üniversiteler belli siyasal ya da dinsel etkilenmeler ya da yönlendirmeler doğrultusunda kurulmakta, kadrolanmakta, en azından o etiketi taşımaktadırlar.

Yeterli öğretim üyesi, kütüphanesi hatta binası bile bulunmayan üniversitelerin “lise azmanından” farkı olmaz. İşin kötüsü, bu okulları bitirenlerin kendilerini üniversite mezunu sanmaları ve topluma öyle sunmalarıdır.

 

Bilim yöneticilerinin yetersizliği

Bilim ayrı bir yönetim yaklaşımı gerektirir. Demircan’a (1995: 4) göre, üniversitelerimizdeki yöneticiler bilimsel araştırma bilincinden yoksun, ama iyi konuşup, iyi giyinen öğretim üyeleridir. Sanki bilimsel araştırma yapamayan öğretim üyeleri iyi yönetici olur diye bir kural varmış gibi. Karar organlarının başında olan bu yöneticiler bilim yapmadıkları için bilerek ya da bilmeyerek bilim yapanları da desteklememe gibi bilim karşıtı uygulamalara girmeleri bilimsel gelişmeyi köstekleyen bir sakıncadır.

Ayrıca Tıbbiye de yükseköğretim sistemimizi tek başına temsil eder hale gelmiştir. Tıp Fakültesi olan üniversitelerde rektör ve yök delegeleri tıbbiyeden seçilmekte, yök kurullarında tıp kökenli bilginlerin ağırlığı hissedilmektedir. Yükseköğretim sistemine tıbbiyenin yön verdiği bile söylenebilir. Tıbbiyeli akademisyenlerin üniversiter düşünebilme becerilerini sorgulamak durumundayız. Sosyal bilimlerin etkisizliği ve toplumsal sorunlarımızı çözmede beceriksiz kalışımızın bir kısmını yüksek öğretimin tepesindeki tıbbiyelilerle açıklamak onlara haksızlık sayılmamalıdır.

 

Tasarruf önlemleri

Eğitimde ve bilimde tasarruf yapmak, en basit anlamıyla topluma ve geleceğine ihanet etmektir. Eğitim ve bilim geleceğe yatırımdır. Kalkınmanın iyi yetişmiş insan gücüne bağlı olduğunu bilmeyen kalmamıştır. Bu konuda tasarruf, geleceğe yapılacak yatırımın kısılmasıdır.

Bilimsel araştırmayı mesai saatleri dışında yapmayı öneren yöneticilerin bulunduğu gibi, yapılan araştırmalar için de bir ücret ödenmemektedir. Öğretim elemanı maaş karşılığında ders vermektedir ama bilimsel araştırma yapmanın yükselme dışında hâlâ bir karşılığı yok üniversitelerimizde. Üstelik araştırma yapan bunu genellikle cebinden harcadığı paralarla yapmaktadır.

Tasarruf önlemleri kapsamında yapılan uygulamalardan biri de üniversite kütüphanelerine gerektiği kadar kitap alınmamasıdır. Oysa Hirsch’in dediği gibi “kışla için cephane ne ise üniversite için de kütüphane odur.”

 

Özerklik sorunu

Tek merkezden yönetilen ve özerk olmayan üniversitelerde bilim ve düşün özgürlüğü yeşeremez. Hele hele dogmalar üniversitelere sızmaya başlarsa, pozitif bilimlerle çelişmeler, çatışmalar olur, bu da üniversitelerin yavaş yavaş üniversite olmaktan çıkıp birer “medrese” durumuna gelmelerine neden olur (Velidedeoğlu 1990: 16).

Özgür düşünceye katkıda bulunacak özerk bilimsel kuruluşları olmayan toplumlar, hem aydınlanma hem de aydın yoksulluğu çekerler. Bu gibi toplumların insanları ve bilim kuruluşları, özgür ve özerk olmadıkları için üretken ve yaratıcı olamazlar. Üretken ve yaratıcı olamadıkları için de özgür düşüncenin ve özerk kurumsallaşmanın önündeki engelleri ortadan kaldırabilecek toplumsal kültürel ortamı yeşertecek gücü sağlayamazlar (Arat 1990: 58).

İnsanın özgürleşmesine bağlanan radikal, (…) ne kadar radikalse, gerçekliğe o kadar nüfuz eder; öyle ki, gerçekliği daha iyi tanıyarak daha iyi dönüştürebilir. Yalın haldeki dünyayla karşılaşmaktan, onu işitmekten, o dünyayı görmekten korkmaz. Kendini, tarihi veya halkı tekeline almış olarak görmez veya ezilenlerin kurtarıcısı olarak görmez (Freire 1991: 19).

Özgürlük fethedilir, armağan olarak alınamaz. Özgürlüğün izini, sürekli ve sorumlulukla sürmek gerekir. Özgürlük insanın dışında bir ideal değildir; mit haline gelen bir fikir de değildir. İnsanın yetkinleşme arayışının olmazsa olmaz bir koşuludur (Freire 1991: 25).

Düşüncelerini özgürce dile getirmek için önce insanın kendisinin özgürce düşünebilmesi gerekir. Kendisi düşünemeyen, özgürce düşünme alışkanlığı edinememiş, yalnızca kendisine belletilenlere inandırılmış insanlara düşüncelerini söyleme özgürlüğü verildiğinde o insan ve içinde bulunduğu toplum ne kazanacaktır?

50’li yıllarda marksist solcularımız kendilerinin marksist oldukları için ilerici olduklarını, öztürkçeciliğin de ilericilik olduğunu ve bir marksistin öztürkçeci olması gerektiğini savunurlarken, o sıralarda Stalin’in bir yazısı Türkçe’ye çevrilir. Stalin yazısında özleşmeye karşı çıkmaktadır. Birden marksistler öztürkçeye karşı oluverirler (Akarsu 1992: 2). Düşünce özgürlüğünün en azından pragmatik yanı özgün düşüncenin oluşturulmasını sağlamak içindir. Yoksa başkalarının beyinlerine ağız olmak için değil!

Uluslararası Üniversiteler Birliği’nin 1965’te belirlediği üniversite özerkliği ölçütleri şunlardır (Gökçe 1990: 97):

1. Bir üniversite kendisini ilgilendiren bütün seçim ve atamaları bizzat kendisi yapmalıdır.

2. Okutacağı öğrencilerin seçimi tümüyle bizzat kendine ait olmalıdır.

3. Eğitim programlarını bizzat kendisi hazırlayabilmeli, vereceği diploma ve belgelerin hangi düzeydeki bilgi ve maharet karşılığı verilmesi gerektiğini kendisi tayin etmelidir. Bunlar kanun, tüzük ve yönetmeliklerle belirlenmiş olsa da, hazırlanmalarında temel sorumluluk ilgili üniversiteye verilmiş olmalıdır.

4. Araştırma programlarını istediği gibi düzenleyebilmelidir.

5. Kendi bütçesini geniş yetki sınırları içerisinde istediği gibi kullanabilmelidir.

Bir üniversitenin özerk sayılabilmesi için yukarıdaki koşulların tümünün birlikte bulunması gerekir.

 

Resmi ideoloji paradigması

Üniversite ve bilim açısından ülkenin resmi paradigması önemli bir değişkendir. Resmi görüş eğer bilimi önemsemiyor ya da “işine geldiği gibi kullanmak” istiyorsa, bu durumda bilim için gereken ortam oluşturulamaz. Örneğin 12 Eylül sonrasında liselerde Felsefe dersinin seçmeli hale getirilmesi, Biyoloji dersinde bilimsel değil, dinsel görüşlerin (bilimselmiş gibi) aktarılması bunlardandır (Kence 1994: 4; Bozcuk 1994: 4). Böylesi bir ortamda yetiştirilen ve üniversiteye gönderilen öğrencilerin bilime “teşne” olmaları mümkün değildir. Nitekim bu ortamda yetiştirilen ve günümüzde üniversitede okuyan öğrencilerin yarattıkları sorunlar ve paradigmaları bunu göstermektedir.

Galileo örneği bu konuda örnek gösterilebilir. Daha yakın zamanlarda ve bizden başka örnekler de verilebilir. 1946’da DTCF’den kovulan Muzaffer Şerif, Behice Boran, Pertev Naili Boratav ve Niyazi Berkes örnekleri de resmi görüşe ters düştükleri için dışlanan bilimci örnekleridir. 27 Mayıs sonrasında yaşanan 147’ler olayı, 12 Eylül sonrasında 1402’likler de bu kapsamda değerlendirilmelidir. Bunların dışında rektör ya da dekanlara çeşitli sebeplerle muhalif oldukları için kadro bekleyen, yükselmesi engellenen akademik personelin de ciddi rahatsızlıkları bulunmakta ve bu durum bilginlerin motivasyonlarını ciddi biçimde engellemektedir.

 

Dönemsel yasaklar, Rektörlere göre bilginler

Bilimciler sadece kendi alanlarındaki sorunları çözmek ya da ülke için çözümler üretmek görevini yerine getirirken her zaman kendileriyle baş başa kalamamışlardır. Dünyada ve Türkiye’de esen soğuk savaşların ya da ufuksuz yöneticilerin yarattığı sorunların da adeta kurbanı olmuşlardır. 1946 DTCF örneği, 27 Mayıs sonrası 147’ler ve 12 Eylül sonrası önde gelen bazı bilimcilerin üniversiteden kovulması, kitaplarının yasaklanması, ders aracı olarak kullandıkları kitaplara bile karışılması bu engellemeler arasında sayılabilir.

Fanatizmle beslenen bir sekterlik, her zaman hadım edicidir. Eleştirel bir ruhla beslenen radikalleşme ise daima yaratıcıdır. Sekterlik gizemlileştirir ve böylece de yabancılaştırır; radikalleşme eleştirir ve böylece de özgürleştirir (Freire 1991: 18). “Bize bilim adamı değil, bizden adam lazım” anlayışı çeşitli dönemlerde ve çeşitli eğilimlerdeki rektörlerce benimsenmiş bir anlayıştır. Ülkenin yönünü tam olarak belirleyemeyişinin ve iktidar mücadelelerinin bir yansıması olan bu durumu üniversite gibi en eğitimli, en hoşgörülü ve vizyon sahibi olması gereken üniversiteli bilginlerin ve bilim yöneticilerinin bu sekterlik ya da demokrasi karşıtlığı bilim hayatına büyük darbe vurmaktadır.  Bazı rektörler adeta birer imparator gibi davranabilmektedir. Ellerindeki geniş yetki kısmi özerklikle birleşince çok önemli çalışmalar yapılabilirken, dar kafalı yöneticilerin elindeki bu yetki tehlikeli olabilmektedir.

 

Sonuç

Bilim dünyayı, olay ve olguları anlama ve açıklama çabasıdır. Bu çabanın başarılı olması için bilimcilerin her türlü etkenden (siyasal, ekonomik, geleneksel, dinsel) olabildiğince özgür olması gerekir. Sadece bu da yetmez. Bilginlerin araştırma yöntemlerini iyi bilmesi, uluslararası bilimsel gelişmeleri izleyebilecek araçlarının olması, bilimsel ve akademik etik sahibi olmaları, uluslararası deneyim kazanmaları ve toplumsal statülerinin yükseltilmesi gerekir. Kendilerini engelleyen değil, destekleyen bilim yöneticilerine gereksinim vardır.

 

KAYNAKÇA

Açıkgöz, Kamile Ün ve Kemal Açıkgöz. 1992. Üniversite Denilen Yer. Malatya: Uğurel Matbaası.

Akarsu, Bedia.1992. “Günün Modası: Atatürk Dönemini Kötüleme!” Cumhuriyet Gazetesi. 17.08.1992

Arat, Necla. 1990. “Bilim-İnsan, Üniversite-Toplum İlişkisi.” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.

Aybay, Rona. 1990. “1402’likler Olayı ve Üniversite” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.

Bozcuk, A. Nihat. 1994. “Biyoloji Eğitimi ve Çağdışılık” Cumhuriyet Bilim Teknik. Sayı: 371.

Demircan, Osman. 1995. “Bilim Milim, Milim Milim Bilim” Cumhuriyet Bilim Teknik. Sayı: 448.

Freire, Paulo. 1991. Ezilenlerin Pedagojisi. (Çev.: Dilek Hattatoğlu, Erol Özbek) İstanbul: Ayrıntı.

Güvenç, Tuncer. 1998. “Bilim, İlim, Din ve Cahillik” Cumhuriyet Gazetesi. 29.12.1998.

Gökçe, Birsen. 1990. “Türkiye Koşullarında Yeni Bir Üniversite Nasıl Kurulmalı?” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.

Kence, Aykut. 1994. “Biyoloji Eğitimin Dışına İtiliyor” Cumhuriyet Bilim Teknik. Sayı: 366.

Köknel, Özcan. 1990. “Bilim Adamının Kişiliği” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.

Ozankaya, Özer. 1990. “Türkiye’de Yükseköğretimin Temel Sorunları” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.

Sayılı, Aydın. 1990. Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir. Ankara: Kültür Bakanlığı.

Velidedeoğlu, Hıfzı Veldet. 1990. “Gerçek Üniversite ve Medrese.” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.

Yavuzer, Haluk. 1990. “Üniversite Öncesi Öğretim ve Üniversiteye Giriş” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.