Eğitim Penceresinden Küreselleşme

ÖZET

Küreselleşmenin eğitim üzerindeki etkileri üzerine çok konuşuldu ve tartışıldı. Olumlu ve olumsuz yönleri vurgulandı. Akademisyenler bunları tartışırken küreselleşme tüm hızıyla dünya ekonomisini, kültürünü ve eğitimini etkilemeye devam ediyor. Bu çalışmada küreselleşme gerçeğiyle, eğitim alanında yapılabilecek çalışmalar tartışılacaktır.

1. GİRİŞ

Bugün küreselleşmenin kaçınılmaz bir gerçek olduğu tüm dünya tarafından kabul ediliyor. Küreselleşme nedir, eğitim sistemimizi hangi açılardan etkilemektedir, olumlu yönlerini artırmak ve olumsuz etkilerini bertaraf etmek için ne gibi çalışmalar yapılabilir? Üzerinde durulması gereken asıl meselenin bu olduğunu düşünüyorum.

2. KÜRESELLEŞME KAVRAMI

Küreselleşme, sosyal, kültürel, ekonomik değerlerin uluslar arası alanda yayılması ve kabul görmesidir; ulusal bir alanda üretilmiş değerlerin, ulusal sınırları aşmasıdır. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması ve ekonomik, kültürel ve siyasal düzeyde dünya toplumlarının içiçe girmesidir (Tezcan, 2002, 35). Küreselleşme kavramını okuduğumuz tüm kaynaklardan yola çıkarak, hızla gelişmekte olan ulaşım ve iletişim kaynaklarıyla dünyanın coğrafi uzaklık kavramının ortadan kalkması olarak değerlendirebiliriz. Küreselleşme kavramı, üzerinde ortak bir görüş oluşturulamamasına karşın, başta bilişim ve ekonomi olmak üzere diğer sosyal alanlarda da derin etkileri görülen ve etkisi olduğu her alanda değişimi simgeleyen bir kavramdır (Akçay, 2003). Küreselleşme; ekonomi, kültür, eğitim, teknoloji, dil, din, siyaset gibi bir çok açıdan ele alınabilir. Haluk Tözüm bu konuda: “Küreselleşme teknoloji merkezli bir değişim sürecidir. Bilgisayarlaşma, telekomünikasyon teknolojileri, minyatürleşme, sıkıştırma teknolojisi ve dijitalleşme gibi yenilikler teknolojiyi küresel çapta yaygın kılmaktadır. ” demiştir (Tözüm, 2002, 151).Türk örf ve adetlerinde bulunmayan ve Hıristiyan bir rahiple ilişkilendirilen  “Sevgililer Günü” kutlaması ile “Noel-Yılbaşı Kutlamaları” bize küresel dünyanın etkileridir.

Son yıllarda, e-devrim ile beraber, bilgisayar kullanımı artmış, İnternet öngörülemeyen ölçeklerde yaygınlaşmıştır. Özetle iletişim ve bilgi teknolojileri eğitim alanında, okullara, meslek eğitimi veren kuruluşlara ve üniversitelere bilgiyi üretme, işleme, saklama ve iletme sürecinde yeni fırsatlar sunmaktadır.

3. EĞİTİM AÇISINDAN KÜRESELLEŞME

Eğitim açısından küreselleşme, birbirleri ile yakın ilişkileri olan ulusların, ülkeler arasında rahatça dolaşabilecek, çalışabilecek, kültürler arası etkileşim ile farklı ortamlarda rahatça yaşayabilecek insanları yetiştirmek şeklinde anlaşılır. Öyleyse bilişim çağında eğitimin hedefi, kimliğini kaybetmeden, farklı kültür ve coğrafyalarda uyum ve başarı sağlayabilecek insanları yetiştirmek olmalıdır. Küreselleşme sürecinde insan, içinde bulunduğu ülkedeki eğitimi almak zorunda kalmaz. İnternet aracılığıyla, insanlar eğitimlerini istediği ülkedeki bir eğitim kurumundan alabilirler. Hatta, evinden çıkmadan dünyanın herhangi bir yerindeki şirkette istihdam edilebilir. Mademki eğitim gelecektir, gelecek de küreselleşecektir,  öyleyse küreselleşmiş bir dünyaya uyum sağlayabilecek bireyler yetiştirmek de eğitimin temel hedefleri arasında olmalıdır.

Küreselleşme olgusunun eğitim sistemine, özellikle de eğitim siyasasına, eğitim ekonomisi ve finansmanına, öğretmen örgütlenmelerine, yaşam boyu eğitim yaklaşımlarına, okullara, öğretim programlarına ve sair alanlara ne gibi etkileri olduğu/olacağı incelenebilir (Durmuş, ).

Bugün her sahada çokça sözü edilen küreselleşme gerçekte, on dokuzuncu asrın son çeyreğinde eğitimde başlamıştır. Ekonomideki küreselleşme nasıl günümüzde bazılarını batırıp bazılarını yukarı çıkarırken eğitim de benzer sonuçları ortaya çıkarmıştır. Eğitim geleceğe yapılan bir yatırım olduğuna göre, küreselleşmenin eğitimin planlaması, uygulanması gibi her safhasında etkili olacağı açıktır. Küreselleşmenin eğitime hem olumlu hem de olumsuz etkileri vardır. Eğitim, küreselleşmeye uyarlanmadan, küreselleşmeyi kendi amaçlarına uyarlayabilecek güçtedir.

Artık bilgiye hükmedenlerin dünyaya hakim olduğunu vurgulayan Çelik, “Küreselleşmenin eğitim boyutuna baktığımız zaman da görünen manzara budur. Artık uzaktan eğitim, açıköğretim dediğimiz bir eğitim türü var” (Çelik, 2006) sözleriyle küreselleşmenin eğitime getirdiği bazı yenilikleri ifade etmiştir. Bütün dünyada küreselleşmeden doğrudan etkilenen bir kurum olmuştur eğitim. 20. Yüzyılın sonlarında, artık, ihtiyaç duyulan yetişmiş eleman nitelikleri değişmiştir (Çalışkan, 2006). Küresel bir dünyada, küresel değerleri kolayca kavrayabilen, ulusal değerlerini koruyabilen yurttaşlar yetiştirmek eğitimin görevidir (Çalışkan, 2006)

Eğitim, sadece küreselleşmeye uyum ya da entegre sorunu için değil, aynı zamanda küreselleşmenin yarattığı sorunları aşmak için bir araçtır. Eğitim küreselleşmeyi yenen insan tipini yetiştirecektir (Akçay, 2003).

Küreselleşmenin eğitim üzerindeki etkileri, eğitimin küresel gelişme ile ilişkisinin artırılması ve en iyi entelektüel kaynakların bir havuzda toplanması olmalıdır. Web tabanlı öğrenme, e-öğrenme, internetin öğrenim ve araştırmada kullanılması, uluslar arası öğretim ve öğrenim ortaklıkları, etkileşim ve paylaşımın web/video konferanslar üzerinden yapılması eğitimin küreselleşmesine verilebilecek en iyi örneklerdir.

Küreselleşmenin eğitime en büyük etkisi değişen iş koşulları sebebiyle çalışan iş gücünün zamanla yeni iş koşullarına uyum sağlayabilmek için yeni beceriler edinmelerinin zorunlu hale gelmesidir. Bu da beraberinde yaşam boyu öğrenmeyi mecbur kılmıştır. Üniversiteler kendi bulundukları ülkenin dışını da internetin sunduğu olanaklarla pazar olarak görmeye başlamışlardır (Ersoy Ahmet Fatih, Acartürk Cengiz ).

4. KÜRESELLEŞME VE KÜLTÜR AKTARIMI

Eğitimin en önemli görevlerinden biri gelecek nesillere kültür akışını sağlamaktır. Öncelikle kültürel yozlaşmanın küreselleşmenin eseri olup olmadığına bakalım. Okul dışında kitap okumak yerine vaktinin büyük bir kısmını televizyon karşısında geçiren bir kuşak içerisinde yaşıyoruz. İzlenen filmler genellikle Amerikan- ki aslında böyle bir millet yok- kaynaklı olduğundan bir bu filmlerde Amerikalı dünyaya bedeldir ve her kavgada haklı taraftır. Hiç farkında olmadan bizde izlerken kendimizi onların tarafını desteklerken buluruz. İsterseniz yabancı filmleri yasaklayalım ve Türk filmlerini yayınlayalım. Göreceğimiz ekran bizi kendi kültürümüzden soğutmaya yetecek karalamalarla doludur. İstanbul Kanatlarımın Altında (4.Murat erkeklere ilgi duyar ve ulema sahtekardır.), Salkım Hanımın Taneleri (Ermenilere soykırımı yapıldığı iddiaları ) gibi bir çok filmimiz kendi kültür ve tarihimizden utanmamızı sağlayacak gerçek dışı sahnelerle doludur.

Eğitimin temel taşlarından biri olan kitaplara bakalım. Batı Dilleri Ve Edebiyatı bölümünde öğrenciyken incelediğimiz tüm kitaplarda kahraman hep sarı saçlı, mavi gözlü, merhametli İsa karakteriydi. Biz ise kendi kültür, din ve tarihimizi karalayan yazarları, en çok okunanlar listesine getirtiyoruz (O. Pamuk gibi).

Kültürümüzün hem parçası olan hem de aktarılmasında araç olan dil eğitimimize bakalım. Küreselleşme her dilin öğrenimini kolaylaştırıyor ama küresel dünyanın insanları önce İngilizce’yi tercih ediyor. Sömürge olmayan hiçbir ülke, çocuklarını başka bir ulusun dili ile eğitmez (Çınar, 2006). Yabancı dil ders kitapları bize Mr. Brown ile Mrs. Brown’ın dilinden dünya kültürünü (Avrupa Kültürü) tanıtıyor. Sokaklarda center, baby, kid  yazılarıyla karşılaşıyoruz. Aydınlarımız yarı Türkçe yarı İngilizce konuşuyorlar memleket meselelerini. Bütün bu olanlar küreselleşmenin kültürümüze etkileridir. Ancak dikkat edilirse kültürümüzdeki tahrip küreselleşip diğer dünya ülkeleriyle iç içe olmaktan ziyade yerel etkenler tarafından gerçekleştiriliyor. Yargılamamız gereken suçlu küreselleşme değil, eğitim sistemimizin her türlü yozlaşmaya açık şekilde planlanması ve uygulanmasıdır. Küresel toplum hem yerel özelliklerini korumalı, hem de küresel değerlere sahip olmalıdır.

5. ÖNERİLER

Yabancı dil ders kitapları milli kültürümüzü yansıtan okuma parçalarından oluşmalıdır. Bu sayede çocuk yabancı dilin amaç değil araç olduğunu öğrenecektir. Yabancı dil alanında lisans yapmış olanların Eğitim Bilimleri ve Türk Dili Edebiyatı bölümlerinde yüksek lisans yapmaları özendirilerek, dili, kültür kodlarımızı aktarmak için kullanmaları sağlanmalıdır.

Socrates, Comenius gibi eğitim ortaklıkları devam ettirilmelidir. Bu programlarda yararlanıcı olarak gönderilecek bireylere, amacın bilgi aktarımı olmasının yanı sıra ülkemizi ve kültürümüzü anlatmaları olduğu, seminer gibi programlarla anlatılmalıdır. Küreselleşmenin bir sonucu olarak tüm dünya ülkelerinin Amerika’ ya benzemesi olasıdır ama dünya nüfusu ve coğrafyasını göz önünde bulundurarak Türkleştirilebilmesi de olasıdır. Küreselleşme batı dünyasının silahı ise onların silahını kullanarak ulusumuzu koruyabilir ve devamını sağlayabiliriz

Eğitim politikamız okul duvarlarıyla sınırlı kalmamalıdır. Daha önce film ve kitapların milli şuur üzerindeki etkilerinden bahsetmiştim. Milli kültür ve değerlerimizi yeni nesillere aktaracak film, çizgi film ve kitapların tanıtımı iyi yapılmalıdır. Böyle bir politika izlenirse film yapımcıları ve yazarlar da benzer eserler üretme eğiliminde olacaklardır.

Anne baba eğitimi veren kurumlar ve programlar desteklenerek yeni neslin bilişim çağına uyumlu, düşünebilen, bilgiyi yorumlayabilen bireyler olması sağlanmalıdır. Küresel bir dünyada, çağı kavrayabilen, ulusal değerlerini koruyabilen yurttaşlar yetiştirmek eğitimin görevidir (Çınar, 2006). Okul öncesi eğitim kurumlarından başlayarak eğitim sisteminin her aşamasını, bilişim teknolojileri ve dolayısıyla küreselleşmeyi milli şuur çerçevesinde ele alarak planlamak gerekir. Elbetteki  uygulama aşamasında en büyük görev öğretmenlerindir. Öğretmen yetiştiren kurumlara zor fakat yüce görevler düşmektedir.

Küreselleşme her yaşta ve her yerde eğitimi mümkün kılmaktadır. Yetişkin eğitim programları giderek önem kazanmaktadır. Okulların ve yetişkin eğitim sistemlerinin küreselleşmesi bireysel öğrenme hızlarına önem veren her yaşta, her bireye özel olarak hitap eden okullar haline dönüşmesi ve bunun için özel projelerin hazırlanarak uygulamaya konması ile daha kolay olacaktır. Bu aşamada en büyük sorun istihdam meselesidir. Beyin göçü, küreselleşmenin hızlandırdığı  bir sorundur. Bu süreçte küresel kıyaslamaların ve etkilenmelerin bir sonucu olarak telekomünikasyon ve bilişim sektörü firmaları eğitim sistemine girerek, akademik pazarın uluslararasılaşmasına, “beyin göçü” nün çoğalmasına ve ulusal kültürel kimliğin tehdit altına girmesine neden olacağı düşünülebilir (Alpaslan, Durmuş). Yetişmiş işgücümüzü elimizde tutmak için acil önlemler alınmalıdır.

6.SONUÇ

Bilgisiz insan yenilik ve değişimlerden korkar ve yeniliğe karşı bir tavır alır. Nasıl Avrupa ülkeleri her yeni gelişmeyi kendi çıkarlarına uyarlayabiliyorsa, bizler de bu değişimi planlayarak olumlu ve istenilen bir duruma dönüştürebiliriz. Ben küreselleşmeyi akan suya benzetiyorum. ‘Suyun akışını durdururum’ iddiasında bulunan insan kendi kendini kandırmış olur. Gündüz ortasında gözünü kapayanlar sadece kendisine gece yapar (Çelik, 2006). Akıllı insanlar suyun akışını durdurma iddiasında bulunmazlar, suyu regüle ederler, yani düzene sokarlar. Suyun önüne baraj yaparsınız sulamada kullanırsınız, elektrik elde edersiniz. Suyu kendi hizmetinize ancak bu şekilde alırsınız (Çelik, 2006). Dünya büyük bir hızla küreselleşmektedir, artık olumsuz etkilerini tartışmayı bırakıp, planlı bir küreselleşme sürecine ayak uydurma zamanı gelmiştir. Küreselleşmeye uyumu sağlayacak olan da eğitimdir.

7. KAYNAKÇA

Akçay, Cengiz. Küreselleşme, Eğitimsel Yoksunluk ve Yetişkin Eğitimi, Milli Eğitim Dergisi, 2003

Çelik, Hüseyin. www.meb.gov.tr/haber/haberayrinti, 27.03.2006

Çalışkan, Engin. Küreselleşme ve Eğitim, Eğitişim Dergisi, www.egitisim.gen.tr 27.03.2006

Çelik, Vehbi, Gömleksiz Mehmet Nuri. A Critical Examination of Globalization and its Effects on Education,Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:10, Sayı 2, 2000

Çınar, İkram. Mankurtlaştırma Süreci, Ankara: Anı Yayıncılık, 2006.

Demir, Hilal. Küreselleşme ve Çokkültürcülük, Eğitim Araştırmaları Dergisi, Ocak 2002, www.ingilish.com

Durmuş, Alpaslan. Küreselleşmenin Eğitime Etkileri Üzerine Öngörüler, www.yarindergisi.com/yarindergisi2/yazilar

Ersoy Ahmet Fatih, Acartürk Cengiz. Uluslar arası Çevrimiçi Yüksek öğretim ve Türkiye’nin Durumu:Üniversite Bilgi İşlemlerine Öneriler

Tezcan, Mahmut. Küreselleşmenin Eğitim Boyutu, Eğitim Araştırmaları Dergisi, Ocak 2002, Sayı 6

Tözüm, Haluk.  Küreselleşme Gerçek mi , Seçenek mi ?” , Doğu-Batı Dergisi , Sayı 18 , Ankara. 2002

“Galiyev Üzerine”nin Üzerine

Bu yazı, Eğitişim Dergisinin 12. sayısında Vedat Yağmur tarafından yazılan “Galiyev Üzerine” başlıklı yazıyı değerlendirmek üzere yazılmıştır.

Soğuk savaşın bitişinden sonra Türkiye, Batı için çok önemli olan işlevlerinden birini kaybetti. Batı, dostluk-müttefiklik maskesini artık çıkardı ve gerçek yüzünü göstermeye başladı. Komşumuz artık Irak değil, ABD’dir. Yeni haritalar çizmeye çalışmaktadır ve bu çabalar bölgenin kan gölüne döneceği anlamına gelmektedir.

Bu görüntüyü analiz ettiğimizde Türkiye’nin yeni ittifaklar arama arayışı içinde olması ve bu bağlamda konu üzerinde daha önce kafa yoranların düşüncelerini öğrenmek istemesi doğaldır. Bu arayışta ülkemizin sorunlarını kendine dert edinen genç yazar Vedat Yağmur’un çalışmasını önemsemekteyim. İlgilendiği için kutluyorum. Hiçbir şey yapmamaktansa bir şeyler yapmak gerekir. Ancak Yağmur, gerek gençliği gerekse farklı bir akademik alandan gelmesi, kanımca bazı yanlışlar yapmasına yol açmıştır. Okuyucunun yanlış yönlendirilmemesi için bazı konular üzerinde kısaca durmak istiyorum.

Öncelikle yazar (muhtemelen kaynaklarının etkisiyle) Galiyev’i Stalin’in penceresinden algılamaktadır. Bu, “parti halktan önce gelir” algısıdır. Bu algı ister istemez Stalin’in yaptıklarını haklılaştırmaktadır. Birçok noktada Leninizmden (onun sağlığında bile) uzaklaşan Stalin’in “diktatörlüğünü” artık kimse tartışmamaktadır. Ancak bazı utangaç Stalinistler “devrimi yerleştirmek için yapmak zorundaydı” gibi ilke ve değerlerden yoksun sulandırma ile Stalinizmi meşrulaştırmaktadırlar. Oysa Stalin “tüketilebilir, çabucak yıkılabilir bir sosyalizm” kurmakla sol düşünceye büyük darbe vurmuştur. Milyonlarca insanı yok etmiştir. Galiyev’in eleştirilerini haklı çıkarmıştır. Stalin’i haklı çıkarma gayretkeşliğiyle aslında hem sosyalizme hem de Galiyev düşüncesine zarar verilmektedir. Rusyacı sosyalistlerimizin düştüğü önemli tuzaklardan biridir.

Ceditçilik, düşünce tarihimizde önemli yer tutar. Bizim aydınlanma çağına girişimiz olarak değerlendirilebilir. Elbette milliyetçidir. Milliyetçiliği ırkçılık olarak değil, antiemperyalist bir tavır olarak anlıyoruz. Galiyev’in anlayışının da bu olduğunu görüyoruz. Galiyev’i özgün yapan şeylerden biri de milliyetçi-sosyalist bir anlayışı benimsemesidir. “Yaşasın Bağımsız Türkiye” diye slogan atan 68’li gençliğin bu sloganı milliyetçi değil miydi? Sol, zihin inşa operasyonlarının bizde yerleştirdiğinin tersine milliyetçi/halkçı kaygılarla ortaya çıkar. İkinci Paylaşım Savaşı sonunda dünyadaki direnişçilerin kimliğine bakılırsa durum anlaşılır. Milliyetçiliği son zamanlarda solun dışına atmaya çalışanların (saf değillerse) niyetlerinden kuşku duymak zorundayız.

Galiyev’in Basmacılarla bazı konularda benzer düşünmesi onu emperyalizmin işbirlikçisi yapmaz. Dahası, Basmacıların doğru mu yanlış mı yaptıkları da bakış açısına göre değişir. Yanlış bir sosyalizme karşı çıkan herkesi karşıdevrimci ilan etmek sol bir düşünme hastalığıdır. Üstelik onlarla ilişkisi olmamış ama bu iftirayla saf dışı bırakılmıştır. Stalin’in entrikalarından biridir. Kaldı ki bu entrikalar sadece Galiyev’e de yapılmamıştır. Başta Lenin olmak üzere bütün lider kadro saf dışı bırakılmıştır. Troçki, Kamenev, Zinovyev ve milyonlar…

Galiyev, devrime katılmamışmış! Buna bilmeden konuşmak denir. Devrimin nasıl yapıldığını bilmek gerek. Rus devrimi proletaryanın aylar süren grevleriyle birkaç saat içinde iktidarı alaşağı ettiği bir devrim değildir. Devrim, işçilerden çok küçük burjuva aydınlar ile askerlerin eseridir. Rusya kapitalist bir ülke değildi ki proletaryası olsun! Devrim bir anda olup bitmemiştir. Ülkede birkaç yıl süren iç savaş yaşanmıştır. İşte Galiyev’in rolü bu iç savaş sırasında (ülke nüfusunun yarısını oluşturan) Müslüman halklardan ordu oluşturma ve kime vuracakları konusunda kararsız kalan bu orduyu ikna etmek, onları kızılordunun saflarına katmak olmuştur. Samara ve Kazan’da Çek ordusunu ve Kolçak’ı yenen Tatar kızılordusudur. Galiyev’in yoldaşı hatta akıl hocası Mollanur Vahidov da bu savaşta vurulmuştur. Bunlar devrimin kaderi açısından çok önemlidir. Galiyev devrimin kaderini belirlemiştir. Lenin’i Kremline yerleştirmekle devrim bitmiyor!

Kanımca Galiyev burada kullanılmıştır. Tatarlar (Türkler) ile Bolşevikler arasında adeta arabulucu olan Galiyev, Bolşevikler iktidarı sağlamlaştırdıktan sonra verilen sözlerin tutulmadığını görmüştür. Mücadelesi de bu sözlerin yerine getirilmesi doğrultusundadır. Bunun Lenin’e rağmen yapıldığı kanısındadır. Bu konuda Renad Muhammedi adlı Tatar yazarın Galiyev’in biyografisi niteliğindeki “Sırat Köprüsü: Sultan Galiyev” adlı eseri okunmalıdır.

Yazıda Galiyev’in ulusalcı-sosyalist görüşlerini değiştirmediği eleştiriliyor. Bence düşüncesini sonuna kadar savunma kararlılığı göstermesi onun davasına inanmış gerçek bir aydın olduğunu gösterir. Kaldı ki tarih Galiyev’i haklı çıkarmıştır yani görüşlerinde kör inatçılığı değil, sağlam düşündüğünü ve kararlılığını gösteriyor. Bunlar olumlu şeylerdir.

Doğru, merkez komitede değildi. Devrimin büyüklerinden sayılmak için illa merkez komitede olmak gerekmez. Galiyev’in merkez komitede olmaması onun etkisizliğini de göstermez. Ne olursa olsun o sistem içinde en üst düzeyde görev almış, devrim sırasında stratejik rol oynamış bir Müslümandır. Neden merkez komitede yer alamadığı eleştirilmeliydi bence. Adı geçenlerden Nerimanov (ki Azerbaycan devrimini yapanlardan biri ve Cumhurbaşkanıdır) da süslü biçimde öldürülmüştür. Diğerleri de türlü entrikalarla ya pasifize edilmiş ya da yok edilmişlerdir. Bunlar Stalinizmin barbarlığıdır. Ayrıca yazıda adı geçen kişiler sonuçta taşradaki kişilerdir. Galiyev ise merkezdedir.

Tam da bu günlerde Galiyev neden diriltildi?

Burada haklı ama zamansız bir eleştiri söz konusudur. Soğuk savaş yıllarında ABD’nin SSCB’yi dağıtmak amacıyla Galiyev’i gündeme getirmesi kendi stratejisi açısından tutarlıdır.  Ama şimdilerde Galiyev’i gündemde tutanları aynı kefeye koymak en azından doğru değildir. Çünkü Avrasya Birliğinin kurulması ABD’nin ve Atlantik bloğunun hiç istemeyeceği bir durumdur. Galiyev ise olsa olsa buna hizmet etmektedir. Attilâ İlhan’a “Avrasya’da bir hayalet dolaşıyor” dedirten budur.

Komünist olmamışmış! Türkiye’de solu ve sol düşünceyi iyi bilenlerden biri olan Yalçın Küçük, “Gizli Tarih 1” adlı kitabında Galiyev’i de tartışır ve iyi bir komünist olduğunu söyler. Onu yargılayan ve yok edenler  düzmece belgelerle amaçlarına ulaşmışlardır. Bunu 1990’da SSCB Komünist Partisi de itiraf etmiş ve saygınlığını iade etmiştir. Bu özür dilemektir. Galiyev’in eylemi de söylemi de ortadadır.

1920’li yılların başında Türkiye ile Sovyet Rusya arasında kurulan bütün anlaşma ve ilişkiler Galiyev’in yönlendirmesi, etkilemesi ya da bilgisi dahilinde olan şeylerdir.

Galiyev Türkiye’deki İstiklal Harbini de desteklemiş, selamlamıştır. Yazılarından bunu görmek mümkündür. Galiyev, Yusuf Akçura ile görüşmüş, Ziya Gökalp ile mektuplaşmıştır. Ayrıca birlikte çalıştığı TKP genel başkanı Mustafa Suphi’nin İstiklal Harbine destek verdiğini, dahası savaşa aktif olarak katılmak üzere Türkiye’ye girdiğini de biliyoruz. Kimler tarafından yok edildiği hala tartışılır.

Yazıda değinilecek başka konu ve yaklaşımlar da var. Ancak bunları yazarın gençliği ile açıklayabiliyor ve Galiyev üzerine düşünmeye devam etmesini öneriyorum.

Galiyev Üzerine

Emperyalizm çağının saflaşması

Bir doğrunun boşlukta bir anlamı yoktur. Ancak doğru, bir koordinat sistemi üzerine yerleştirildiğinde bir anlam, değer kazanır. Sayıların da seçilen koordinat sistemin eksenlerine göre yerleri belirlenir.

Tarih biliminde de bu durum benzerdir. İnsanlar sağcı, solcu, ilerici, gerici olarak nitelenir. İnsanların bu niteliğini belirleyen de devrimlerdir; başka bir deyişle kişiler (aydınlar), gruplar ya da sınıflar devrim süreçlerindeki tutumlarına göre nitelenir; tarihteki yerlerini alırlar. Örneğin geçtiğimiz yüzyılda Sovyet ve Türk Devrimlerine karşı alınan tavır, safları belirlemiştir. Sovyet Devrimine karşı savaşarak, Türk Devrimi savunulamayacağı gibi; Türk Devrimine karşı çıkarak da Sovyet Devrimini desteklemek imkânsızdır (Perinçek, 2006: 29). Aynı zamanda tek tek bu devrimlere karşı alınan tavır da, ilerici ya da gerici olmanın ölçüsüdür.

Bu gerçek, tarihsel bir yasadır. Emperyalizm çağının nesnel saflaşmasının sonucudur.

Geçmişte Türkiye veya SSCB’nin bütünlüğüne karşı faaliyet yürütenler, her ne sebeple olursa olsun, nesnel olarak Emperyalizmin (1920’lerde İngiltere’nin) safında yer aldı; devrim yapan ülkelerin liderleri ise, Galiyev’in karşısında konumlandığı Sovyet ve Türk Devrimlerine sahip çıktılar.

Başlangıçta bir Tatar milliyetçisi olarak, Rus Çarlığı’na karşı mücadele vererek ilerici konumda olan Galiyev, Bolşevik Devriminden bir süre sonra, SSCB’ye, karşı faaliyette bulunarak, İngiliz emperyalizminin silah ve para ile desteklediği Basmacılarla aynı cephede yer almıştır. (Gültekin 1999: 85, 110, 113) Hiç şüphesiz Kemalist Devrimi yaşayan Türkiye’ye, karşı faliyet içinde olanlar da emperyalizmle aynı cepheye düştüler; emperyalistler tarafından desteklendiler. Olgu, kendi pratiğimizde daha nettir.

Cedit akımı ve Galiyev

“Herkes gibi o da gerekli dini bilgileri almıştı. Ve onbeş yaşlarında tam bir milliyetçi idi” (Çınar 2006: 187).  “(…) Galiyev ilk olarak Ufa’da yayımlanan Ufa Postası ve Tormyış (Hayat) dergilerine yazar. Bunlardan Tormyış, sosyalizme düşman ve sol milliyetçi çizgide olan bir yayın organıdır. Daha sonra Petersburg’da yayımlanan Muslumanskaya Gazeta (Ahmet Bey Çalıkov tarafından çıkarılıyor, Menşevik eğilimli), Rus Öğretmen ve İslam Dünyası dergilerine yazar.”(Gültekin 1999: 51,52.) Bu iki alıntı, Galiyev’in fikir hayatını ve pratiğini özetler.

Sultan Galiyev, 1917 yılı yazına kadar cedit akımının etkisindedir (Gültekin 1999: 51,52). Ceditçilik burjuva milliyetçi bir akımdır. Bu akımı, ekonomik olarak bölgenin diğer halklarına göre daha gelişmiş olan, Tatarlar oluşturmaktadır. Ceditçi hareketin hedefi, her toplumda yeni filizlenen burjuva sınıfında olduğu gibi, kendi egemenliğindeki pazarlar oluşturmaktır. Bu da ancak, geçtiğimiz yüzyılda, kendi ulusal devletini kurarak mümkündü. Ceditçilerin hedefi de sonuçta, bir “İdil-Ural Devleti”dir.

Galiyev’in düşüncelerini şekillendiren de bu olgudur. Galiyev, Tatar toplumu içinde gelişen burjuvazinin,  aydın temsilcilerinden biridir. Yaşamı boyunca da hep bu düzlemde kalmıştır; başka bir kimlik benimsememiştir.

Ekim devriminde Sultan Galiyev’in rolü

Galiyev, Lenin  ve Stalin gibi Ekim Devriminin önde gelenleri arasında sayılmaktadır (Çınar 2006: 185). Galiyev’in de içinde olduğu Türk-Müslüman örgütleri, 1905 devrimine de katılmamışlardır. (Gültekin 1999: 51). 1905 Rus devrimi, Türk-Müslüman toplumu içinde bir yankı bulmaz; fakat, bu toplumu hareketlendirir. Kongreler toplanır. Galiyev’in görüşlerini de yansıtan bu kongrelerde, Türk-Müslüman esasına dayanan bir Ulus-Devlet kurma isteği vurgulanır. Toplum içindeki yeni sınıfsal farklılaşmaların sonucu bu gelişmeler yaşanmaktadır. O tarihlerde (Sovyet ve Türk Devletinin kuruluşundan önce) bu çaba doğal karşılanabilir.

Galiyev’in ideolojisini, bu istek oluşturur. Ve yaşamı boyunca eylemleri, hep bu hedefe göredir.

Şubat-1917 devrimini de kenardan,  bir öğretmen olarak, Bakü’de izleyen Galiyev, Ekim devrimine de son aylarında katılır; Mayıs 1917’de Bolşeviklerle ilişki kurar. 1917 Ekim devriminde ise “az aktif bir tanıktır” (Bennigsen ve Quelquejay 1995: 62).

Bolşevik saflarına katıldıktan sonra da Galiyev,  “İdil- Ural Devleti” hayalinden vaz geçmez.  1917 Temmuz’unda Rusya Müslümanları kongresinde bu doğrultuda bir karar çıkar. Galiyev, burjuva milliyetçi düşüncelerinden vazgeçmemiştir: “…Marksizm-Leninizm, onlardaki Türk milliyetçiliğinin izlerini hiçbir zaman silemeyecekti” (Bennigsen ve Quelquejay 1995: 44). Devrimden sonra kurulan Kazan Devrim Komitesi (REVKOM)’un yirmi üyesi de Rustur. Dolayısıyla Galiyev’in burada da önemli bir rolü yoktur.

Galiyev hiçbir zaman politbüro üyesi veya Merkez Komite üyesi olmadı.

Galiyev, iddia edildiği gibi, “Kominist Parti içinde en yüksek rütbeli müslüman” da olmadı. Turar Rıskılov, Neriman Nerimanov, Ekmel İkramov gibi Müslüman-Türk kökenli isimler, Komünist parti içinde Galiyev’den çok daha önemli görevlere geldiler. Ekmel İkramov ise en son SBKP Merkez Komitesi asil üyesi olur.

Sultan Galiyev’e verilen görevler ise şöyledir: “Milliyetler Halk Komiserliğinde Yöneticilik, 1918’den sonra bu bakanlıkta Müslüman Halklarla ilgili olarak Staline bağlı olarak çalışmak. Milliyetler Halk Komiserliğinin yayın organı Milliyetlerin Yaşamı dergisinde yazı kurulu üyeliği. 1920’de Yüksek Sovyet Milletler Meclisi’nde Kırım Temsilciliği. 1921 Eylül’ünden itibaren Tataristan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti Merkez Yürütme Kurulu Üyeliği. 1922 Haziranı sonrasında Halk Komiserliği Konseyi nezdinde Tatar grubu başkanı ve bu yıllarda Doğu Halkları Üniversitesinde öğretim üyesi” (Gültekin 1999: 56).

Galiyev ve ABD’nin ihtiyaçları

Lenin, Stalin gibi devrimin en önündeki konumu Galiyev’e sonradan verilmiştir. Günümüzde de bir anlamı vardır. SSCB’nin dağılmaya başlamasıyla ortaya çıkan yeni ihtiyaçları karşılamak için, aranan tarihi kişilik Galiyev’dir. SSCB’nin kuruluşundan başlayarak karşı faliyet yürüten; bir “İdil-Ural Devleti” hayali  Galiyev’e bu özelliğini vermektedir. Ne de olsa Galiyev’in amacı gerçekleşmekte, yeni türk devletleri kurulmaktadır.  Yurt dışında yapılan Galiyev araştırmalarıda, bir tesadüf müdür bilinmez,  Soros tipi Amerikan kuruluşları tarafından desteklendi (Gültekin 1999: 105). Amerika ihtiyacı olan tarihi malzemeyi araştırırken, tarihini araştırdığı toplumun aydınını da yeniden imal etmektedir. Bizde Galiyev üzerine yazanlarda hep bu malzemeleri kullanmaktadır.

Amerika’nın Galiyev ilgisi hangi ihtiyaçlarından kaynaklanmaktadır?

Komünist olmadı hep ceditçi kaldı

Her devrim, geliştiği toplumda büyük hareketlilikler getirir. Çeşitli sınıflardan aydınlar, toplumdaki bu hareketlenmeyle, devrime katılırlar. Ancak her aydın, devrime önderlik eden sınıfın ideolojisiyle kendini yeniden oluşturmaz; eski özelliklerini muhafaza eder.

Bolşevik Devriminden önce burjuva-milliyetçi görüşler taşıyan Galiyev, devrim anında işçi sınıfının partisine katılmasına rağmen, onun ideolojisini benimsemez. Hiçbir zaman Komünist olmaz.

Bölgenin en gelişmiş halkı, Tatarlardır. Kapitalist ilişkileri diğer Türk-Müslüman halklara göre daha ileridedir. Bu gelişmişlik kendi aydını da yaratır. Galiyev’in fikirlerini şekillendiren de bu ilişkiler bütünüdür. Dolayısıyla Galiyev’in devlet kurma çabası, Tatar burjuvazisinin hayalidir. Bu hayal Sovyet ve Türk Devriminin sonunu getirecek tehlikededir.

Aslında Türk halkının çıkarlarını savunma görüntüsü altında, Tatar burjuvasinin hayalleri gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu olgu, Galiyev’in, devrimin önderliği konusundaki düşüncelerinde kendisini daha net gösterir. Galiyev’e göre, Müslüman halklar, düşman sınıflara bölünmediklerinden ve bir işçi sınıfı olmadığından proletarya devrimi olanaksızdır. Devrim, doğuda, küçük burjuva karakterli olmalıdır. Galiyev’e göre, Rus işçi sınıfı gelişmiş (Galiyev Rusya’da gelişmiş bir işçi sınıfının varlığını kabul ediyor.) olduğundan iktidar olması doğruydu; ancak, Türk-Müslüman halklar içinde ticari kapitalizm bile doğru dürüst gelişmemişti. Toplumlar, bütün tarihsel aşamalarını kendi doğal hayatı içinde yaşamalıydı. Kapitalist sistemi görmeyen toplum, sosyalizme ilerleyemezdi. Bu da ancak, Türk-Müslüman coğrafyasındaki burjuva sınıfıyla gerçekleştirilebilirdi. Sonuç olarak Galiyev, Türk Halklarının oluşturacağı Turan Federal Sosyalist Sisteminin de Devlet Kapitalizmi ile yönetilmesini önermektedir.

Amerika’nın uygarlaşmamış (devlet kuramamış) yerli halkları, bugün (feodalizmi yaşamadan) kapitalist-emperyalist sistemin bir parçası olabilmişlerdir. Bir anda çağlar aşabilmişlerdir.

Asya’nın ezilen devletleri içinse, içinde yaşadığımız emperyalizm çağında, kapitalist sisteme bağlanarak bir gelişme mümkün değildir. Türkiye’nin son 60 yılda yaşadığı süreç en açık örnektir. Eğer bu fikri kabul edecek olursak, Türkiye’nin, Atatürk’ün çağdaş uygarlık hedefine ulaşması için,  emperyalist olması, emperyalizmi yaşaması gerekmektedir. Gerçeğe bağlılık gibi bir sorumluluğu olmayan birisi, bu noktadan hareketle, AB’ye üye olunması gerektiğini doğrulayabilir. Ne de olsa AB’ye girince biz de onlar gibi Emperyalist olma fırsatını yakalamayacak mıyız? Emperyalist olarak tarihin daha ileri aşamalarına ilerleme fırsatını yakalayacağız.

Komünist parti içinde illegal faaliyet

Tatar burjuvazisinin çıkarlarına göre görüşlerini şekillendiren Galiyev ve arkadaşları, Komünist Partiye katıldıktan sonra da aynı stratejiyi devam ettirdiler; şöyle de söyleyebiliriz: Türk ve Müslüman halklar içinde filizlenen burjuvazi, devrimden önce kendi ulusal devletini kurma hayalini, devrimden sonra da sürdürdü. Galiyev’de devrimden sonra bu sınıfa, bu sınıfın hedeflerine bağlı kaldı. Sovyetlere yapılan, “eski Rusçu siyasetlerine geri döndüler” eleştirisi de bu hedeften doğmaktadır. Yoksa Sovyetlerin Rusçu siyasetlerine dönmesi diye bir şey yoktur.

Üstelik Komünist Parti, Türk-Müslüman coğrafyasındaki kadrolarını, Rusya’da uygulanan politikaları taklit etmemeleri için uyarır. [Doğuda Ulusal Kurtuluş Hareketleri 1970: 361]. Galiyev, her zaman, bu amacına ulaşmak için, Komünist partinin olanaklarını kullandı. Kendi ulusal devletini kurmak amacıyla, sürekli komünist partiden bağımsız örgütlenmeler yaratmaya çalıştı. Sömürgeler enternasyonali fikri de bu faliyetlerin bir ürünüdür.

“Sömürgeye egemen olan milletin proletaryasından maddi ve manevi olarak bağımsız bir sosyalist enternasyonal.” (Bennigsen-S.Ender Wimbush 1995: 203, 204). Burada sömürgeye egemen olan milletin proletaryası, Ruslar olarak görülmektedir. Galiyev’e göre, Ekim devriminden sonra başa gelen Rus proletaryası, Çarlık Rusyası’ndan daha beterdir. Değişen bir şey olmamıştır. Hatta durum daha da kötüleşmiştir. Hal böyle olunca, Rus proletaryasının sömürgesinden kurtulmak için, Türk-Müslüman halklar kendi ulusal devletini kurmalıdır. Tabi bu devletin kuruluşuna da önderlik edecek sınıf, burjuvazi olacaktır.

“Merkezi hükümetini iyi bildiğim için sizi katiyetle temin ederim ki, bu hükümetin Rus olmayan milletlere karşı yürüttüğü politika, Rusların eski emperyalist siyasetinden katiyetle farklı değildir. 1917’de verilen vaatler gerçekleşmemiştir. Buna göre biz, yakın gelecekteki kongrelerde müşterek bir cephe kurmak ve kendi milli çıkarlarımızı savunmak için, Kazaklar ve Türkistanlılarla birleşmeliyiz”  (Kaymak 1993: 183).

Galiyev’in bolşevik devriminden beklentileri vardır; ancak umduğunu bulamamıştır. Başlangıçta çarlığa karşı anti-emperyalist cephede yer alan,  Galiyev’in temsil ettiği sınıf, artık Sovyetlere karşıdır. Nitekim bu durum, Basmacılarla ilişki kurmaya kadar ilerleyecektir.

Galiyev’e göre sömürge halklar, eğer kendi partilerini kurmaz ve kendi kadrolarından oluşan [sadece Türk-Müslüman] kendi devlet mekanizmalarını oluşturmazlarsa, kapitalistlerin yerini alacak olan sosyalistlerin sömürgesi olacaklardır. Sonuçta Galiyev’e göre, Türk ve Müslüman halklar açısından, Sovyet Devrimi daha ağır şartlar doğurmuştur.

Bilimsel sosyalizmi benimsemiş bir aydın, sınıflar arasındaki ilişkiyi bu şekilde değerlendirebilir mi? İşçi sınıfının çıkarları, mevcut sömürü ilişkilerini devam ettirmekte değil; mevcut sömürü ilişkilerini kaldırmaktadır. Sosyalizmi, Kapitalist sistemden ayıran özelliği nedir?

Galiyev’in ayrı örgütlenmesi, yukarıda belirttiğimiz fikirleri üzerine kurulur. Bu fikirler Galiyev’i bolşevik parti içinde, bolşevik partinin imkânlarını da kullanarak, illegal örgütlenmeye kadar götürür.

Haziran 1918’de, 1.Rusya Müslüman Halkalar Konferansı toplanır. Galiyev ve arkadaşları burada, Müslüman Komünist Partisi kurma kararı alırlar.

Bu parti Galiyev ve arkadaşlarına göre, sadece Türk Müslüman halkların partisi olmalıydı. Bu durum, bolşevik parti tarafından, burjuva milliyetçiliği olarak eleştirildi. Ve partinin adı, Kasım 1918’de, Rusya Komünist Partisi Müslüman Örgütü olarak değiştirildi. Partinin bütün birimleri böylece, komünist partiye bağlandı.

Galiyev benzer faaliyetlerini Bolşevik Partisinin gençlik örgütü olan Komsomol içinde yürütür. Galiyev’in burada da amacı merkezi komsomol örgütünden bağımsız, bir Türk-Müslüman Komsomol örgütü oluşturmaktır. Ancak Galiyev’in Komsomol içindeki ayrılıkçı faaliyetleri de başarısızlıkla sonuçlanır.

Galiyev’in ayrı örgütlenme çabaları,  komünist parti içinde bir süre görüş ayrılığı olarak değerlendirilir ve ideolojik mücadele yürütülür. Galiyev bu faaliyetlerinden dolayı Stalin tarafından uyarılır. Ancak Galiyev’in daha sonra Basmacılarla işbirliği çabalarının ortaya çıkarılmasıyla, artık fikir ayrılığı kalkmış, cepheler değişmiştir. Böylece Galiyev’in Komünist Partiden atılması haklılık kazanmaktadır. Hatta Stalin, Komünist Parti içinde, Galiyev’e arka çıkmakla eleştirilir (Gültekin 1999: 111, 112). Stalin bu tutumunu, toplum içinde öncü (aydın) yetersizliği ile açıklamaktadır.

Mustafa Kemal ve Galiyev

Galiyev Sovyetler’e karşı, yıkıcı faaliyet içindeyken, Anadolu’da Ulusal Kurtuluş hareketi sürdürülmektedir.

O sıralar Atatürk, şu stratejiyi belirlemiştir:

  • Kafkas Hükümetlerinin İngilizlerinin kucağını düşmesini engellemek;
  • Kafkas Hükümetleri İngiliz emperyalizminin eline geçerse ki öyle oldu, Bolşeviklerle silahlı hareketimizi birleştirmek;

Galiyev’in Sömürgeler Enternasyoneli, Sovyetler’i dışlıyor ve karşısına alıyordu. Galiyev’in Sömürgeler Enternasyoneli, ancak SSCB’yi parçalayarak gerçekleştirilebilirdi. Bu şartlarda Galiyev’in Sömürgeler Enternasyoneli, ancak İngiliz emperyalizminin stratejisi içinde açıklanabilir. Galiyev’in kuracağı Sömürgeler Enternasyoneli ve bir Türk Müslüman devleti, İngilizlerin, Sovyet ve Türk devrimlerine karşı oluşturmaya çalıştırdığı kafkas seddiyle birlikte bir anlam kazanır; çünkü cepheleri aynıdır.

Sovyet coğrafyasında Türk Müslüman esasını dayanan bir devlet, bu coğrafyadaki diğer halklar içindeki ayrılıkçı faaliyetleri de ateşleyecekti. Böylece, bir sosyalist devrim daha doğmadan, boğazlanmış olacaktı. Bu durumda Türk Devrimi de Doğusundaki dostunu kaybedecek, yerini düşman kuvvet alacaktı. Görüldüğü gibi, boğulan yalnız Sovyet Devrimi değildir. Kemalist Devrim’de hapı yutmaktadır. Sovyet Devrimini boğan her hesap, Türk Devrimi’ni de boğmaktadır. Sonuçta 1940’larda Kemalist Devrim Türkiye’de alt edilince, Rusya’da da Bolşevik devriminin işi bitirilmiştir.

İki devriminde tarihi gelişimine bakıldığında iniş ve çıkışlarının aynı anlarda gerçekleştiği görülür. Biri ölünce, diğerinin yaşaması mümkün değildir. Bu gerçeği en iyi anlayan Atatürk olmuştur ki, vasiyet olarak, Sovyetlere karşı asla düşmanlık güdülmemesini ve dostluk politikasının sürdürülmesini bırakmıştır. Aşağıdaki şemada bu iki devrimin tarihi özetlenmektedir (Perinçek  2006: 26).

Galiyev’le Atatürk arasında benzerlik kurmaya çalışanlar şu noktayı da iyi düşünmelidirler: Galiyev Devlet Kapitalizmini önerirken, Atatürk Devlet Sosyalizmini savunmuştur (Bozkurt 2003: 197 vd.)

Bu yazının kısa bir eleştirisini okumak için tıklayınız.

KAYNAKÇA

Gültekin, Mehmet Bedri. Sultan Galiyev Eleştirisi, İstanbul: Kaynak Yayınları. 1999.

Çınar, İkram. Mankurtlaştırma Süreci, Ankara: Anı Yayıncılık. 2006.

Bennigsen-Quelquejay, Üçüncü Dünyacı Devrimin Babası, İstanbul: Sosyalist Yayınlar. 1995.

Kaymak, Erol. Sultan Galiyev ve Sömürgeler Enternasyonali, İstanbul: İrfan Yayınları. 1993.

Bennigsen, Aleksandra -Wimbush, S. Sultan Galiyev ve Sovyetler Birliğinde Milli Komünizm, İstanbul:   Anahtar Kitaplar. 1995

Bozkurt, Mahmut Esat. Atatürk İhtilali I-II, İstanbul: Kaynak Yayınları. 2003

Perinçek, Doğu. Kemalist Devrim’in Milletler Arası Düşünce Kaynakları, Teori Dergisi. Sayı: 197  2006

TÜRK VE RUS DEVRİMLERİNDEKİ PARALELLİK

1905 Rus Devrimi

Rusya Şubat 1917 Ekim 1917 Devrimleri

Sovyet Devriminin Pekişmesi

1921 Mart SSCB NEP (Yeni Ekonomik Politika)

1929 SSCB Tarımda Kolektifleştirme

1956 sonrası SSCB’de Kapitalizme Geri Dönüş (KARŞIDEVRİM)

1908 Türk Devrimi

Çanakkale Direnişi 1915-1916

Türk Devrimi 1920 İstiklal Savaşı

1923 Ocak Türkiye İzmir İktisat Kongresi

1930 Türkiye Devletçilik ve Plan

1945 sonrası Türkiye’de Küçük Amerika Süreci (KARŞIDEVRİM)

Medya ve Yarattığı İnsan

Yakın zamanda özel dershanelerin hazırladığı KPSS’ye yönelik deneme sınavlarından birine girdim. Sınavın başlangıcında cevap kâğıtlarını dağıtan sekreter, oldukça bıkmış bir halde, kâğıtlardaki isim sütunlarına “Memati Baş, Polat Alemdar, Abdülhey” yazanların sonuç kâğıtlarını vermeyeceğini üzerine basa basa söyledi. İlk anda bu durum oldukça komik göründü. İnsan niye girdiği sınavda kâğıda başkasının ismini yazar ki, hadi yazdı diyelim, neden sahte olduğu ayan beyan ortada olan bir ismi seçer? Aradan zaman geçti ben bu konuyu unutup gittim derken e-posta adresimde konu ile ilgili iletiyi gördüm. Evet, neden üniversiteye gelmiş,  hem de Eğitim Fakültesinde okuyan, yarının öğretmeni koca koca insanlar sınav kâğıtlarına başkalarının ismini yazıyorlardı? Uzun süre düşündüm bunu, kendimi onların yerine koymaya çalıştım –moda tabirle empati kurdum- sonunda vardığım sonuç şu oldu: Özgüven eksikliği.

İnsanlarda yoğun biçimde kendine güvenmeme sorunu var. Evde ailenin fazlasıyla koruyarak ya da aşağılayarak büyüttüğü, ilk duyduğu sözcük “yapamazsın”, ilk duyduğu cümle “ Ben sana söylemiştim” olan çocuk, okula başladığında öğretmeninden ve diğer çocuklardan da benzeri sözleri sık sık duyuyor. Ne yazık ki biz kendi başına bir şeyler başarmaya çalışan insanları ya da hakkını savunan bireyleri sevmeyen bir toplumuz. Durum böyle olunca aynı çocuk çevreden de farklı tepkiler görmeden, bilinç altında başaramayacağına yönelik belirgin bir alışıyla büyüyüp gidiyor. Peki ne oluyor bu çocuk? Sihirli değnek yardımıyla ya da Allah’ın lütfuyla bir anda düzelecek değil ya, kendisine sığınacak, arkasına saklanacak bir liman aramaya başlıyor işte. Kendisinden daha güçlü!, kendisinin yapamadığını yapan, kendisinin sahip olmadıklarına sahip gördüğü kişiyi idol (put) olarak seçiyor kendine. Ancak bu aşamada devreye işin daha önemli boyutları dahil oluyor.

Kim güçlü?

Neye göre güçlü?

Güçlünün belirleyicisi kim?

Garip olan şu ki, çocukların güç sembolleri çok fazla değişmiyor, sanki hepsi bir tornadan çıkmış gibi aynı güçlüyü seçiyorlar kendilerine örnek olarak. Yapılan araştırmalar, ilköğretim öncesi çocukların “Örümcek Adam”ı ve Sihirli Annem dizisinden  Betüş’ü” kendilerine örnek olarak seçtiğini söylüyor. İlköğretim sıralarında bu isimlerin yerini Harry Potter alıyor. Lise yıllarına gelindiğinde ise erkekler; Polat Alemdar, Memati Baş gibi mafya dizisi kahramanlarını ya da Hasan Şaş, Alex, Nauma gibi ünlü ve medyatik futbolcuları seçerken, kızlar Hülya Avşar, Deniz Akkaya gibi magazin programlarından, ana haber bültenlerine kadar günün 24 saati ekranlarımızı süsleyen ahlak abidesi(!) isimleri model alıyor, onlar gibi davranmaya, onlar gibi görünmeye çalışıyorlar. Peki neden bu isimleri seçiyor gençler kendilerine model olarak?

Gençlerin kendilerine model olarak seçtikleri isimleri kategorize edecek olursak başı; mankenler, şarkıcılar, futbolcular, dizi ve sinema oyuncuları çekiyor. Hepsi güzel, yakışıklı, zengin; altlarına son model arabalar çeken, marka kıyafetler giyen, her gece ayrı mekanda eğlenen, canlarının istediği gibi gezip tozan, her istediklerine anında sahip olabilen insanlar, kısacası rüya gibi bir hayat yaşıyor bu adamlar. Gençlerin ilgisini çekmesi son derece normal hele de medya bu durumu insanın gözünün içine içine sokarken, gençler bal görmüş arı gibi yapışıyor sanal kavanoza!

Garip olan şu ki, bu güzel ve  yakışıklı aynı zamanda ünlü olan kimseler yaptıkları işlerden ziyade bozdukları işlerle gündeme geliyorlar. “İnsanın köpeği ısırması haber” diyen medya, bilinçli bir biçimde, yeri geldiğinde sanal gündemler yaratarak, bu idollerin iyi ya da doğru yaptıkları davranışları göstermek yerine, toplumun ahlak ilkelerine ve yaşam biçimine aykırı unsurları normal bir şeymiş gibi göstererek alıştırıyor, uyuşturuyor sanki. Ülkede ekonomik bunalım yaşanıyormuş, varsın olsun, Kaya- Hülya çifti çocuk yapacak mı daha önemli! Burnumuzun dibi Irakta savaş var, varsın olsun, yeter ki Tarkan sevgilisinden ayrılmasın! Gümrük birliğinden milyon dolarlarca zarar ediyoruz, olsun; Alex golünü attıktan sonra! Çocuklarımızı terör yok ediyor, n’apalım, Devlet var, sahi Gülben hamile kalabilmiş mi?

Toplumumuz normalde tepki gösterilecek, çirkin sayılan olaylara bırakın tepki göstermeyi gülüyor artık. Dans yarışmalarından, sabah programlarına kadar birçok kanalda cinsiyeti belirsiz insanlar sunuculuk yapıyor. Kınıyorsanız “Ayyy ne gericisin, Avrupa aştı bu olayları” deniyor kızgınlıkla, anormal olan senmişsin gibi. Eşler arasında yaşanan ilişkiler tamamen ortada, bir kanalda evlilik teklifi, bir kanalda nişan, gerdeğe canlı yayında girecekler RTÜK’ten korkmasalar, tepki gösterirsen cevap hazır; “Sevenlerimiz böyle istiyor.” Dakikada 1000 merminin atıldığı, kanın gövdeyi götürdüğü diziler, istedikleri kadar gençlerin psikolojisini bozsun, cevap var “izlenme rekorları kırıyor” Mankenler günlük sevgili değiştiriyor, göstermelik; reklam aşkları yaşıyor, içip dağıtıyorlar, “bu işi parayla yapanlar sizden namuslu” deseniz tepkileri hazır “terbiyesiz, biz işimizi yapıyoruz”. Nasıl bir işse bu!

Sonra 15-16 yaşında çocuklar birbirini öldürmeye başladıklarında, liseli pornosu organize hal aldığında, gençler arasında alkol ve uyuşturucu kullanma oranı yükseldiğinde saygıdeğer medyamız ahlak timsali olarak duyarlı olmaya çağırıyor insanları! Timsah gözyaşları işte.

Bunun bilinçli bir biçimde yapıldığını görmemek için kör olmak gerek. Türk Millî Eğitim temel kanununun 2.maddesinin son fıkrasında, Türk Millî Eğitiminin “uzak amacı” şöyle belirlenmiş:


“Bir yandan Türk vatandaşlarının ve Türk toplumunun refah ve mutluluğunu arttırarak; öte yandan milli birlik ve bütünlük içinde ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak ve nihayet Türk ulusunun çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmaktır.”

Medyanın ve onu yönlendiren çevrelerin uzak hedeflerini ise ben yazayım:

“Millî birlik ve beraberlik duygularından arınmış, toplumsal sorunların yerine magazinsel sorunları kendine dert edinen, tembel, duyarsız, amaçsız insan yetiştirmek”…

Temmuz Yangını

Çok şey yazıldı-söylendi Sivas için türküler okundu, ağıtlar yakıldı…

Nesimileri duyduk Akarsuları da ya da Hasretleri …

Duymadığımız belki de 37 canın arasına usulca sokulmuş biri daha vardı çok garipti ne olanı anlıyor ne de olacakları tahmin ediyordu…


Carina Johanna bir üniversite öğrencisidir. 1970 Hollanda doğumlu, 23 
yaşındadır şimdi…

Tez konusu olarak Aleviliği ve kadın konusunu seçmiş ve 22 Haziran 1993 günü Amsterdam Havaalanından kalkacak uçakta isminin olmadığını öğrendiğinde çok korkmuş ve günlüğüne ”bir an için gidemeyeceğim diye çok korktum” diyerek not düşer. Korkusu yersizdir çünkü gelir Türkiye’ye.


Kendisine Sivas’ta ne yiyip ne içeceği sorulduğunda siz ne yaparsanız ben de 
onu yapacağım yanıtını veren Carina sözünde durur…


2 Temmuz 1993 günü Madımak Otelinde yerini alır. Canların içinde bir candır 
Carina artık ve 37’den biri olur.

Günlüğüne en son yazısını 2 Temmuz günü yazar. ”Hiç bir şey anlamıyorum…” 

Araştırması bir ateş topuna dönen Carina hayatına 23 yaşında gözlerini kapar 
ve hep o yaşta kalır…


Yüreklerin eriyip aktığı an an ölümün en soğuk rüzgârının bu ülkenin şerefli 
insanlarının yüzüne estiği zaman yani haberler gelince Sivas’tan daha da 
küstürür kendine dünya namuslu insanları.


Dayanılmaz bir acıdır artık sevgi duvarına sahip incecik kalpler için. Rıfat 
Ilgazdır elbette yaşanası dünyaya Sivas için küsüp gözlerini kapayanlardan 
biri de.


Sadece içerdekiler değildi yanan kilometrelerce uzağa sıçrayan ateş topu 
yüreğine düşmüştü şairimin…


Sadece karartılmış değildi geceler artık gündüzler de kararmıştı Rıfat Ilgaz 
için… 

Sivas’ı unutmadık unutmamız da mümkün değil. Hani nasıl unutmadıysak 
Pirsultan’ı unutmadık Sivas’ı da…


Ey Carina! Anadolu insanının sana sıcak insanlar olduklarını eminim 
söyleyenler olmuştur.

İşte sıcaklığımız yüzlerce yıldır sönmeden vardır…

Ütopya

kerem gibi yana yana

mecnun gibi kana kana

içmek ab-ı hayatı

maşukun çeşm-i siyahından.

 

tanrı sanıp kendini

epikür olup dalmak etna’ya,

baldıranı içmek sokratça

bir hilâl uğruna

tac mahal yapmak

kızılorda’ya.

 

bir kara delik gücüyle

gök adalarını yutmak,

simurg misali

kaf dağında tur atıp

pervane olmak

mum ışığına.

 

yana yana dönmek

döne döne yanmak

aşk uğruna…

 

Okuma Yazma

İnsanı yeryüzündeki diğer canlılardan ayıran en önemli özellik dili kullanma becerisidir. Dil beceresi anlama ve anlatma temeline dayanır. Anlama, okuma ve dinleme becerileriyle; anlatma yazma ve konuşma becerileriyle gerçekleştirilir. Genel anlamda dil eğitimi, bu dört temel dil becerisinin geliştirilmesi üzerine inşa edilir.

Güzel, ahenkli ve dünyanın en sistematik dili olan ana dilimiz Türkçe’nin eğitimi de yukarıdaki dört temel dil becerisiyle yapılmaktadır. Bu yazıda bu becerilerden okuma ve yazma becerileri üzerinde durulacaktır.

Okumanın pek çok tanımı olmakla birlikte, bu tanımların merkezinde anlamak kavramı vardır. Okuma, en genel ifade ile anlamaktır. Hiç göremeyen insanların da okuma becerisine sahip olduğu düşünülürse, söylediklerimiz daha iyi anlaşılacaktır.

Görme duyusunda bir kusur olmayanlar için okumanın fiziksel ve zihinsel iki boyutu vardır. Okumanın fiziksel boyutunu gözün hareketleri; zihinsel boyutunu beyinde gerçekleşen olaylar oluşturur. Okurken gözümüz bir satır üzerinde sıçrar. Göz, her sıçramada üç ila beş sözcük görür, durur. Okuma, gözün sıçrama ve durmasıyla sağlanır. Görülen her sözcük, beyinde önce görüntü merkezine, görüntü yorum alanına, daha sonra da okuma merkezine iletilir. Saniyenin ellide biri oranındaki bir zaman diliminde gerçekleşen bu süreç, okumanın zihinsel boyutunu oluşturur.

Okumanın fiziksel ve zihinsel boyutunun bilinmesi, okuma eğitiminde sağlıklı gelişimin önünü açacak biçimde kullanılmalıdır. Vücudumuzun kasları, nasıl beden eğitimiyle gelişiyorsa, okuma da sürekli okuma alıştırmalarıyla gelişir. Bizler, özelikle kurmaca metinleri okuyarak başkalarının acılarına, sıkıntılarına, mutluluklarına, sevinçlerine tanık oluruz. İlk okuma becerisine sahip her birey, sürekli okuyarak okuma sürecinde başarıyı yakalar. Okumayı temel bir ihtiyaç olarak benimsediğimizde, okuma eğitimindeki hedefe ulaşabiliriz.

Günümüz bilgi çağında, tek bir tuşa dokunarak pek çok farklı ulaşmamız mümkündür. Bu bilgiler içinde doğru bilgiyi almak, çok iyi bir okuma becerisiyle gerçekleştirilir. Artık farklı meslek alanlarındaki kişisel gelişimin en önemli unsuru olarak dili kullanma becerisi aranmaktadır. Dili iyi kullanan bireyler meslek yaşamlarında zirveye ulaşmaktadır.

Geçmişte başarıları olan tarihin altın sayfalarında yer alan insanlar çok iyi okuma becerisine sahiptir. Bu konumda en çarpıcı örnek Atatürk’tür. Ulu önder M. Kemal ATATÜRK hayatının son anına kadar okumayı temel ihtiyaç olarak görmüştür. Kurtuluş savaşının  en meşakkatli günlerinde dahi okumayı ihmal etmemiştir. Turgut Özakman “Şu Çılgın Türkler” adlı eşsiz eserinde Atatürk’ün okuma aşkını ve yazma becerisindeki üstünlüğünü şu sözlerle ifade eder “ … Onca işi arasında yeni çıkan kitapları okuduğu, İstanbul gazete ve dergilerini dikkatle izlediği anlaşılıyordu. Etkileyici bir üslubu vardı.”

Türkçe eğitiminde okuma dinleme konuşma ve yazma becerileri birbiriyle bağlantılı yürütülmelidir. Yazma becerisi de okuma becerisi gibi sürekli alıştırmalarla geliştirilir.

Yazmayı da temel ihtiyaçlarımızın bir parçası olarak görmeliyiz. Yaşadıklarımızın, okuduklarımızın, dinlediklerimizin, konuştuklarımızın binde birini yazdığımızda yazma eğitiminde başarılı olabiliriz. Bu sayede mükemmel bir roman yazarı olmak dahi mümkünken meramını karşıdakine uygun bir dille ifade etme gücüne herkes kavuşabilir. Yazma eğitimindeki gelişim okuma eğitimindeki başarıyla paralele yürütülür. Üslubu kuvvetli yazarların ürünlerini öykünmek, yazma becerisini olumlu yönde etkilemektedir.

Bu yüzyılın dahisi Atatürk “Nutuk” gibi dev bir eseri kaleme alarak yazma becerisindeki mükemmel üslubunu ortaya koymuştur. Nutuk’taki ifade yeteneğinden yazma eğitimi sürecinde yararlanmak herkes için zorunluluktur.

Çağdaş bir toplumun bireylerin arasında sağlam iletişimin en önemli bir unsuru olarak görülen okuma ve yazma eğitimi ilk okuma ve yazma becerisine sahip herkesin rahatlıkla başarabileceği bir alandır. Yeter ki okuma ve yazmayı yemek, içmek gibi temel ihtiyaçlarımızın bir parçası olarak görelim. Yeter ki Mark Twain‘in özlü sözünde ifade ettiği bireylerden olmayalım. ”Hiç okuyamayanla okumayan arasında bir fark yoktur.”

Sanki Heidi Yazıyor

Bir ütopyam var. Biraz bana özel galiba yani en azından bende bir parça gibi duruyor.

Bana göre eğitim güler yüz, iyi niyet, samimiyet ve insanlarla doğrudan iletişimdir. Olaya biraz farklı bakalım istiyorum. Aslında bir düşünsenize, her okula bir tane yavru hayvan (kedi, köpek vs.) verelim ve öğrencilere, onlara bakmalarını söyleyelim ama bakım konusunda onlara herhangi bir eğitim vermeyelim.

Her öğrenci onların bakımı için bir şeyler araştırsın belki de beraberce. Böylece beraber hareket etme ve koordine olma konusunda kendilerini geliştirmiş olurlar. Öğrenciler o hayvana bir isim versinler ve onu sahiplensinler hatta o okul, çevresince o isimle anılsın böylece okulları daha sempatik hale getirmiş oluruz. Bir öğrenci okulunu bitirene kadar o hayvanın neleri nasıl öğrendiğini bizzat kendi gözlemlesin ve kendi adına çıkarımlar yapsın.

Hayvanın yavru yapması için diğer okuldakilerle arkadaşlık edip konuşsunlar böylece kendilerinin de leylekler tarafından getirilmediklerini anlasınlar. Olur da o hayvan ölürse ortak değer verdikleri canlı için beraberce üzülsünler.

Bunların dışında şehrin her yerini gülen insan ve hayvan resimleriyle donatalım. Alışverişler yine alışveriş merkezlerinde dağıtılan GÜLERYÜZ LİRA olarak tanımlanan paralarla en azından bir kısım yapılabilsin. Yılın belirli dönemlerinde insanlar birbirlerini tanısınlar ya da tanımasınlar birbirlerine selam ve çiçek versinler.

Okullar bir gün soğuk görünümlerinden kurtulabilirlerse işte o zaman ülke olarak Avrupa Birliğine katılmamız için gelen teklifi kabul etmeyecek duruma geleceğiz, bana kalırsa.

Gelecekte Eğitim Sistemi

Eskiden bir şeyi öğrenmek için okuluna gitmek gerekirdi. Bu değişecek gibi duruyor. Çünkü siz okula değil, okul size gelecek. Değişen ne oldu? İletişim teknolojilerindeki beklenmedik gelişmeler dünyayı algılamamızı değiştiriyor. Artık sanal dünyadan bahsediyoruz. Eğitim sistemi de bu değişimden payını alıyor. Bugün bilgi toplumu sürecini yaşıyoruz. Bilgi toplumuna geçilmesinde ise bilgisayar teknolojisinin en hızlı büyüyen alanı olan internet çok önemli bir rol oynadı.

Eğitimin hedefi bilgi birikiminin yanında toplumun kültürünü, değerlerini ve geleneklerini de yeni kuşaklara aktarmaktır. Bilgi çağında eski değerlerin ve standartların değişmesi kaçınılmaz. Bunun da kanımca eğitimde şu etkilerini göreceğiz:

1) Okul bireye değil, gruba yönelik eğitim yapar. Eğitim planı da müfredatla belirlenmiştir. Yeni toplum düzenine uymak için müfredat değişikliği kaçınılmaz olacak. Her okul bilgi çağının gerektirdiği insan gücünü yetiştirmek üzere müfredatını yenilemek zorunda kalacak.

2) Yetiştirilen öğrencilerin nitelikleri değişecek. Öğrenci, bilginin sürekli değişmesi nedeniyle devamlı öğrenen ve kendini yenileyen kişi olmak zorunda kalacak. Araştırıcılık özelliği gelişecek. O kadar bilgi arasından doğru bilgiyi bulması için eleştirel düşünme yeteneğine sahip olması gerekecek. Eleştirel bakış gelişecek.

3) Bireysellik artacak. Yeni çağın öğrencilerinin kendi başlarına çalışan ve öğrenen bir sistem içinde yetişmesi gerekecek. Öğrencinin gerektiği zaman bilgiyi bulmayı, onu kullanmayı ve üretmeyi öğrenecek. Ezberci eğitim kalkacak.

4) Yaparak yaşayarak öğrenme gerçekleşecek. Kimya derslerinde deneyler simülasyonlarla olacak. Resim derslerinde sanal gezintilere çıkılacak, örneğin modern ressamları öğrenirken Newyork’taki modern sanatlar müzesine sanal turlar yapılacak. Başka yollarla yaşayarak öğrenemediğimiz konuları uygulayarak öğreneceğiz.

5) Okulların fiziksel yapısı değişecek. Okullarda Bilgisayar Destekli Eğitim verilecek ve İnternet Kütüphaneleri olacak hatta çok uzun vadede sadece sanal sınıflarda eğitim yapılacak, okul diye bir yer olmayacak.

6) Okul-üniversite-sanayi yakınlaşması gerekecek. Değişen sanayi kendi online eğitimini veren okullar kuracak. Örneğin, IBM şirketi kendi personelini eğitecek okulunu açacak.

7) Sektörel değişiklikler olacak. Yeni sektörler doğacak. Okul taşımacılığı, okul formaları yapan firmalar, catering firmaları hatta belki müteahhitlik firmalarına daha az ihtiyaç olacak. Kırtasiye malzemeleri tüketimi azalacak.

8) Sınırlı fiziksel kapasiteleri olan binalar yerine sınırsız sanal uzayda eğitim yapılacak. Zamanla yollarda önlüklü ve beyaz yakalı çocuklar göremeyeceğiz. Öğrenciler evden eğitim kavramı ile tanışacak.

9) Okullarda internet üzerinden sanal sınıf uygulamaları başlayacak. Dersanelerin ve özel ders veren öğretmenlerin yaptığı destek görevini çevrimiçi yapacak siteler gelişecek. Bilgisayar ağları üzerindeki web temelli öğretimde, geleneksel öğretimde öğrencilerin karşılaştığı bazı öğretim metodu engelleri de ortadan kalkacak ve daha özgür bir eğitim ortamı oluşacak.

Genel olarak yaşam kalitesi artacak ve daha bilgili bir toplum olacağız. Bunlar bir yana, girdiğimiz bu yeni çağda teknoloji öyle hızlı ilerlemekte ki, neredeyse üniversiteyi bitirdiğimiz gün tüm öğrendiğimiz bilgiler eskimekte. Sürekli eğitim ya da gerektiğinde gereken konuların eğitimi bir süredir gündemimize girmiş bulunmakta. Şurası kesin ki, önümüzdeki yıllarda en azından bazı uzmanlılarda büyük değişiklikler yaşanacak. Üniversitenin o dört yıllık sihirli rakamı azalır mı, sekiz artı üç yıllık temel eğitim süresi kısalır mı? Bu aşamada kesin bir yanıt bulamayız ama eğitim süreleri kısalacak. Teknolojik ilerlemeler tüm bu zamanı ortadan kaldırabilirse, çok daha fazla bilgiyi çok daha kısa sürede özümseyebilecek miyiz? Bunun yanıtı büyük bir ihtimalle “evet” ve bu nedenle ileride 15-16 yaşlarında doktor, avukat, mimar veya bilgisayar mühendislerimizin olması kaçınılmaz görünüyor.

Sizce?

Ordumuzun Önemi

Türk Silahlı Kuvvetlerini önemli kılan iç ve dış güvenliğin sağlanmasında üstlendiği görevlerdir. Bu görev; yurdun bağımsızlık ve bütünlüğünün korunmasıdır. Sanıldığının ya da eleştirildiğinin tersine, ordunun iç güvenlikle ilgili görevleri dış güvenlikten az değildir. Çünkü iç güvenlik konusunda sorunları olan, birlik ve bütünlüğünü sağlayamayan bir ülkenin dış güvenliğini sağlaması zaten olanaksızdır. Bunun bir örneğini Kurtuluş Savaşı’nda görmek mümkündür. Önce iç güvenlik sağlanmıştır. Günümüzde de çok çeşitli nedenlerden dolayı iç muhalefetin sertleşmenin hatta iç savaş durumuna ulaşması ordunun tehdit değerlendirmeleri yaparken iç tehdidi (bölücülük, irtica) öne almasına neden olmaktadır. Nitekim kimi iç muhalefet odakları diğer kurumları (siyaset, polis, eğitim, yargı) pasifize ederek ya da içlerine sızarak kısmen güçsüz kılmış veya hükümetlerin güdümüne girmiş, karşısında ciddi bir güç olarak ordunun kaldığını görmüş ve ele geçirdiği medya araçlarıyla da orduyu yıpratıcı propaganda etkinliklerini artırmıştır.

Dış güvenliği sağlamanın ve düşmanca davrananların caydırmanın yolu “milli gücün” yüksek olmasına bağlıdır. Milli güç; ekonomi, eğitim, sağlık, siyaset, coğrafya, ordu, moral… gibi alanlardaki güçtür. Ülkenin gücü ise bu alanların hepsinde güçlü olması halidir. Milli güç, ordunun da öncelikli ilgi alanına girer. Diğer unsurların gücü orduya yansır. Şöyle de denebilir; milli güç unsurlarının zayıflığı orduyu da zayıflatır. Durum böyle olunca, ordunun diğer konularla ilgilenmemesi düşünülemez.

Öte yandan Türkiye, siyasal sınırları doğal olarak çizilmemiş bir coğrafyada, jeostratejik önemi büyük bir yerde bulunmaktadır. Başka deyişle dünyanın güzel bir mahallesinde, güzel bir evde oturmaktadır. Güzel bir evde oturmanın maliyeti de yüksektir. Bunlar dış tehdidi de artırmakta ve ordunun daha güçlü olmasını zorunlu kılmaktadır.

Güçlü ordu personelinin iyi seçilmiş, iyi eğitilmiş ve hepsinden önemlisi moralinin yüksek olması gerekir. Örgüt kültürü ve iklimi ile toplumun desteği moralle yakından ilgili kavramlardır. Bir subay şöyle konuşmaktadır:

“Ben toplum için önemli işler yapmaktayım. Seçilerek okula alındım ve iyi eğitim gördüm. Ancak sivil eşitlerimden statü ve ekonomik bakımdan daha gerideyim. İyi elbise giyiniyorsam mesleğimin şerefini yüksek tutmak içindir. Yüksek ücret aldığım için değil… Yakın zamana kadar şehit olan arkadaşlarımın çocukları ortada kalıyordu. Şimdi durum daha iyi. Gözüm arkada kalmadan yurdum için ölebilirim… Bütün kurumlar dejenere olmuş. Siyasetçiler, yargı, eğitim üzerine düşeni yapmıyor, hatta bozuyorlar, sonra pisliği temizlemeyi bize bırakıyorlar… Yurttaşlarımın bazen bana iyi gözlerle bakmadığını hissediyorum. Menderes’in idamını, 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün, komünistlere yapılan işkencenin ve türban yasağının müsebbibi olarak beni görüyorlar… Kendisini terörden kurtarmaya çalıştığım Kürt, ona baskı yaptığımı düşünüyor… Arkadaşım günlerce Elazığ, Mardin dağlarında terörist kovalarken, eşinin tayinin gidilip gelinecek bir yere yapmıyorlar. TSK personeli üstün bir fedakârlıkla çalışmakta üzerindeki ağır yükü taşımaktadır. Ağır stres altında çalışıyoruz… Bütün bunlara rağmen iyi ki toplumun desteği var ve onları hep yanımızda hissediyoruz…”

Türk Ordusu

Türk ordusunu diğer ordulardan ayıran birçok özellik vardır: Bunlardan ilki çok eski bir kurum olmasıdır. Ordumuz, -209 yılında Hun İmparatoru Mete tarafından kurulmuştur. Yani 2215 yaşında bir orduya sahibiz. Bu kadar uzun bir ömür, bırakın devletleri ancak birkaç millet için söylenebilir. Türk ordusu milletini hiç devletsiz bırakmamıştır. Tarihte şimdiye kadar hiç esaret altında yaşamayan ve dağılmayan  tek devlet vardır: Türkiye! Devletin adı değişmiştir, kendi değil. Birçok devlet kurmuş ve yıkmışız. Ama yıkılmakta olan devletin içinden yenisi kurularak varlığını sürdürmüştür. Bunu ordumuza ve onun binyılların verdiği deneyim, kurumlaşma, disiplin ve bilgeliğine borçluyuz. Ordumuz milleti devletsiz bırakmamıştır ama o orduyu kuran, ayakta tutan da milletin kendisidir. Millet yoksulluk çekse de ordusunu yokluk içinde bırakmamak için elinden geleni yapmıştır.

Toplumumuzun çeşitli dönemlerde eğitim düzeyi ve durumu tartışılabilir ama kesinlikle emin olmamız gereken şey şudur ki, subaylarımızı çok iyi eğitiyoruz. Askeri okullarımız dünya standartlarının çok üzerindedir. Bu sadece şimdi için geçerli değildir. Kısa süreli bazı dönemler dışında tarihte de hep böyle olmuştur. Türk milleti ordusunu çok iyi eğitmiş, ondan hiçbir şeyi esirgememiştir.

Ordu personelinin özellikle üst subayların, halkın içinden çıkması da diğer pek çok orduda olmayan bir özelliktir. Özellikle Batı ordularında üst subaylar genellikle aristokrasiden gelir. Dolayısıyla ordu halkın değil, aristokrasinin ordusu olur. Sosyal sorunlarda Batı orduları komutanlarının sınıflarından yanadır. Ordumuz her anlamda milletin ordusudur.

Bizde askerlik yapmak vatana karşı borç olarak algılanır. Özellikle Batıda bu bir iş ya da angaryadır veya para karşılığında yapılan bir iştir. Bizde askerlik yapmayan, yapamayanlara iyi gözle bakılmaz. Millet orduyu kendi malı bilir, peygamber ocağı sayar ve bağrına basar. Gerçi son zamanlardaki bedelli askerlik uygulamalarının kamu vicdanını rahatsız ettiği de burada vurgulanmalıdır. Öte yandan AB‘nin bazı dayatmalarının ve Batıcı eğitim ve kültür anlayışının mankurtlaştırdığı kendilerine “vicdani redci” gibi adlar bulan bazılarının ordubozanlık görevi üstlendiği de görülmektedir. Toplumun bu tür geçici sorunlarını çözeceğini göreceğiz.

Dillere destan disiplin anlayışı, tarihteki parlak zaferleri, etkililiği ve üstün vurucu gücü, ordumuzu, günümüz dünyasında sayılı birkaç ordudan biri haline getirmiştir. Bundan elbette her yurttaş gurur duymaktadır. Son zamanlarda dışa bağımlılığı azaltarak kendi üretimi silah sistemlerini geliştirip kullanması hatta bazılarını ihraç etmesi orduya güvenimizi artırmaktadır.

Ulusumuz ordusunu hep güvenilir bulmuştur. Kamuoyu yoklamalarında hep en üstte yer alır. Ancak son yıllarda Türkiye’yi çökertme planlarının açıkça dile getirildiği ve bu konuda içeride ve dışarıda çok yol alındığı görülmektedir. Millî güç unsurlarından birçoğu yozlaştırılmış ya da etkisizleştirilmiştir. Bu arada ordu üst yönetimi de Batı ile “müttefiklik oyunu”nu abartmışa benzemektedir. Son aylarda kökü dışarıda medyada orduyu halkın gözünden düşürmeye, etkisizleştirmeye yönelik komplolar yer almaya başlamıştır. Bu bir psikolojik savaştır. Ne yazık ki, bunu bertaraf edecek karşı psikolojik saldırılar yeterince görülememektedir. Ordu sanki psikolojik saldırı karşısında diğer kurumları yanında görememektedir. Bir ordunun kendi ülkesinde psikolojik savunma yapmak durumunda kalması kabul edilecek bir durum değildir. Bu durum şöyle de yorumlanabilir; ya Türkiye’nin bir derin bir savunma stratejisi yoktur ya da varsa bile bunun ulusal refleksi zayıflamıştır. Her iki halde de durum vahimdir.

Ülkemizde son zamanlarda orduya yönelik yapılan faaliyetleri Türkiye’nin bağımsız politikalar üretmesini engellemeye yönelik saldırıda öncü ya da keşif kollarının vuruşmasına benzetebiliriz.

Ordu bizimdir. Yanındayız.

 

“Şu Çılgın Türkler” Üzerine

Drama yazarı Turgut Özakman’ın 2005 yılında son belgesel romanı yayınlandı: Şu Çılgın Türkler! Batı ve onun yerli uzantıları tarafından değerleri sürekli aşağılanan yılgın Türklere bu kitap ilaç gibi geldi dersek yeridir. Sonuçta kitap çılgınca tüketilmeye başlandı. Büyük bir satış başarısı gösterdi. Korsan baskılar hariç, Mart 2006’nın sonunda 300 baskı yapmış ve yaklaşık 600 bin kitap satılmıştır. Bu sayı Türkiye’de bir rekordur. Sevindiricidir.

Kitap, İstiklâl Savaşının Batı Cephesiyle ilgilidir. İşgalci Yunan’ı Yunan olmak kadar, zamanın süper gücü olan İngiltere’nin ya da emperyalizmin “tetikçisi” olarak konumlandırmakla, savaşın emperyalizme karşı verildiği mesajını vermektedir. Bu, tarihsel gerçeklere uygun bir mesajdır.

İstiklâl savaşı çok cepheli bir savaştı. En ağır çatışmalar Batı cephesinde olsa bile, Urfa, Maraş, Adana ve daha birçok yerdeki cepheler roman dışında tutulmuştur. Kuşkusuz bu tercih romancının tasarrufudur, karışamayız.

Kitabın edebî değeri benim konum değil. Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar bağlamında Batı cephesinde yaşanan o karanlık günleri etkileyici biçimde gözlerimizin önüne sermesi bakımından o günleri yaşamamış ve şimdilerde “ninni” gibi dinleyenlere kurtuluşu anlatmak bakımından önemli işlev görmektedir. Ayrıca Batı tarafından değerleri sürekli aşağılanan ve adeta her gün tokatlanan topluma, Batı’ya eskiden attığı tokatlardan birini hatırlamak iyi gelmiştir. Güven vericidir.

Kitap, ulusal duyarlık konusunda genellikle duyarsızlıkla hatta karşı tarafın tezlerini savunmakla eleştirilen medyadaki egemen çevrelerden bile olumlu eleştiriler aldı. En azından görmezden gelinmedi ya da yerden yere vurulmadı. Dikkat çekicidir.

Öte yandan, medya ve edebiyat çevrelerinden pek de olumsuz eleştiri almamasına karşın kitabı gözyaşları içinde okuduğunu söyleyenler, işi ileri götürüp bunun bir ders kitabı olarak okutulmasını savunanlar bile çıktı. Baykal’ın partisi bu kitabı satın alma kampanyası düzenledi. Abartılıdır.

Yılgın Türklere ilaç gibi gelen kitap üzerine medyadaki “Batı saksağanlarının ciyaklamamasının nedeni ne olabilir” sorusu yanıt beklemektedir.

Yanıt kitabın içinde gizli: Kitabı dikkatle okuyunca bizim Batıcıların ünlü sloganı ortaya çıkmaktadır: Atatürk Batıya rağmen Batıcıydı. Muasırlaşmak=Batıcılaşmak! Atatürkçülerin sonuncul amacı Türkiye’yi Batılılaştırmak olmalıdır. Atatürk’ün böyle bir amacının olup olmadığını Kızılçelik, “Atatürk’ü Doğru Anlamak” adlı kapsamlı ve onu hala anlamayanların kafasına vura vura anlattığı çalışmasında enine boyuna tartışmıştı. Dahası Atatürk, Batılılaşmayı değil, modernleşmeyi, hatta Doğu’nun ve Batı’nın etkisinden kurtulmayı ve kendimiz olmayı öneriyordu (Atatürk 2003: 236).

Kitapta Fransızlar, İtalyanlar şirin görünüyor. Sanki onlar işgale katılmamış, Urfa’ya balıklı gölü görmeye, Maraş’a dondurma yemeye ve tatil yapmaya gelmişler! Bize uçak, kamyon bile vermişler ve savaşın kaderini değiştirmişler! “Batılıların hepsi aynı değil, bazıları cici” diye mi anlamamız gerekiyor. Adı geçenlerin o dönemdeki çıkarları ya da birbirine kazık atmalarının sonucu olabilir. Ancak bu ayrıntıyı veren yazarın tarihsel açıdan daha önemli olan, ayrıntı bile sayılmayacak gerçeklerin dile getirmemesi, üstünü örtmek olarak anlaşılıyor ve yazarın tercihlerini, felsefesini, İstiklâl Savaşını kavrayışını, daha da önemlisi gelecek tasarımını ele veriyor.

Kitaptaki önemli sorunlardan biri şu: Kurtuluş Savaşımızın en büyük destekçisi olan Doğu toplumları (Buhara, Taşkent, Afganistan, Azerbaycan) ve bu arada neredeyse müttefikimiz olan Sovyetler Birliği oldukça geri plana çekilmiş. Hatta bize silah verme sözlerine rağmen bunu ağırdan almışlar, genellikle vermemişler ve bizi zor durumda bırakmışlar, biz de savaşı İstanbul’daki depolardan kaçırdığımız birkaç taka dolusu silah ve cephaneyle ve İnebolulu kağnılarla yapmışız!

Sakarya ve Başkomutanlık Savaşlarında Sovyet generalleri savaşın taktik ve stratejisini belirlemeye katkıda bulunmalarına rağmen kitapta ne adları ne de konuları geçiyor. Bu subaylar Kızıl ordunun en başarılı askerleri olan General Frunze ve Mareşal Voroşilov’dur. Atatürk bu hatırayı canlı tutmak için Taksim’deki anıtta heykellerinin bulunmasını sağlamıştır. Özakman bu bilgiyi kayda değer bulmamış olmalı!

Kitapta Enver Paşa sanki kuvayi milliyeye karşı, Türkiye’nin kurtuluşunu istemeyen, maceracı ve serseri bir kişi olarak sunulmuştur. Oysa Enver Paşa kurtuluşu istiyordu ve kuvayi milliyenin yanındaydı. Üstelik savaşa katkı da sunmak istiyordu. Ancak bu isteği hep geri çevrilmiş, engellenmişti.

Ayrıca Azerbaycan’ın Kurtuluş Savaşına katkısı da görmezden gelinmiştir. Savaş sırasında Türkiye hiç petrol sıkıntısı çekmemiştir; çünkü Azerbaycan Türkiye’ye adeta petrol pompalamaktadır. Atatürk, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Neriman Nerimanov’dan borç para istemiştir. Nerimanov parayı (bir milyon altın lira) derhal göndermekle kalmamış, güzel de bir söz söylemiştir: “Paşa, kardaş kardaşa borç vermez, elinden tutar!” (Qurbanov 2003: 160). Azerbaycan’da kurulan yardım dernekleri (Kardaş Kömeği Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi gibi) aracılığıyla Türkiye’nin yaraları sarılmaya çalışılmıştır (Neciyev 2006: 46; Karagöz 2005: 36). Türkiye’yi ilk tanıyan ülkenin Azerbaycan, arkasından da Sovyetler Birliği olduğu da vurgulanmamış, hatta kitapta bunlardan söz edilmiyor. Neden acaba?

Araya sıkıştırılmış cümleler ile de yazar yönlendirme yapıyor ve yanıtı veriyor: “Pantürkizm Hazar kıyılarında, Panislamizm Arabistan çöllerinde ölmüş…” müş (s. 15)! Yazar, okuyucuyu Doğu ile ilişkiyi bitirmeye ikna etmeye çalışıyor. Oysa Türkiye kendine özgü senteziyle Doğulu bir toplumdur. Kitap ile Atatürkçülük adına yönlendirilen okuyucu, Türk ve İslam coğrafyasıyla ilgilenmeyi macera olarak değerlendirecektir. Sözü yuvarlamaya hiç gerek yoktur. Bırakın dayanışmayı, güçlü emperyalizm karşısında güçlenmek, en azından ezilmemek ve cüce olmadan ayakta kalmak için pantürkizme de panislamizme de ihtiyaç vardır. Hem, Nato, AB… ne anlama geliyor? Aynı bakış açısıyla bunlar panevropaizm, panhiristiyanizm değil mi? Biz bırakın yapmayı, aklımıza gelse bile küfre mi giriyoruz?

Kitapta Batı, satır aralarında “uygar” olarak nitelendiriliyor. Sevr antlaşmasını “trajik” olarak yorumladığı satırlarda“böyle bir antlaşma, [onu] hazırlayan Batılılar için de bir utanç belgesidir”(s. 23) diyerek, bunu Batıya yakıştıramadığını ifade etmeye çalışıyor. Oysa tarihte de Batı barbarlığının yüzlerce örneği vardır ve bize yaptıkları onların yanında devede kulak kalır. Bugün bile medenileşemediler, dünyaya bakan görüyor. Elbette, onların gözlükleriyle bakanlar değil!

Yazarın oryantalizm koklatılmış “Batı=uygarlık=öyleyse Batılılaşalım” değerlendirmesi, ilerleyen sayfalarda da karşımıza çıkmaktadır:

“Avrupalı siyasetçilerin bencil ve acımasız oldukları doğru. Her soruna kendi çıkarları açısından ve kendi ölçüleriyle bakıyorlar. Gerçeği araştırmak zahmetine de girmiyorlar. Ama Avrupa uygarlığını bu siyasetçiler değil, Avrupa’nın sanatı, bilimi, düşünce hayatı ve tekniği temsil eder. Avrupa siyasetçileriyle Avrupa uygarlığını birbirine karıştırmamalıyız. Papaza kızıp oruç bozulmaz. Türklerin yüzü Orta Asya’dan beri Batıya dönüktür.” (s. 157)

Yazar, “dip dalga”ya seslenen kitabında okuru batıya yönlendiriyor. Bize, hatta dünyaya zulmeden Batı değil, Batılı gibi davranmayan, “gerçeği arama zahmetine” katlanamayan Batı siyasetçileriymiş! Sanki onları halkları seçmemiş, onlar kendi halk ve uygarlıklarına sahip değilmiş ya da ihanet ediyorlarmış. Bu mantık sınıfta kalır. Üstelik yönümüz hep Batı’ya dönükmüş! Mankurt Türkler inanır ancak buna. Ne amaçla dönükmüşüz? Batıcılaşmak için mi, Batı ile mücadele etmek için mi?

Ozakman, yukarıdaki saptamasının devamında okuru tehdit de etmektedir: “Sevr antlaşması, Yunanlıların vahşeti, bazı arkadaşlarımızın duygusal doğuculuğu, dar görüşlü din çevrelerinin tutumu, tersine çevirmeye yetmez. Çevirmeye çalışanlar başlarını tarihe çarparlar” (s. 158)! Kendi kültür kaynaklarımıza (Doğuya) döndüğümüzde başımızı tarihe çarpacakmışız. Hâlbuki yönümüzü Batıya döndüğümüzden beri her gün kafamıza balyoz iniyor!

Birinci Paylaşım Savaşı sonunda birçok Arap toplumunu örgütsüz biçimde ortada bıraktık. Bize karşı ayaklanarak bağımsızlık elde etmiş değiller. Kurtuluş savaşını bitirdikten sonra bizden yardım istediklerinde “kendi başınızın çaresine bakın” diyen sanki biz değilmişiz. Bir Arap düşmanlığı estiriliyor ki sormayın. İran ile yüzlerce yıldır değişmeyen sınırımız var. Bu, iyi geçinmişiz demektir. Daha dün bize her türlü hakareti yapan Batı toplumlarıyla müttefik oluvermişiz ama son zamanlarda bir İran düşmanlığı pompalanıyor ki anlamak mümkün değil. Özakman’ın kitabını ve malum medyanın tam da bu sıralarda gündemde tuttuğu konulara bakınca zihin inşa operasyonunun yönü belli oluyor. Hem İranlılar kim, yarısı güney Azerbaycanlılar! Yani Azeriler. Demek yönümüzü onlara çevirince başımızı tarihe çarparmışız ha!…

Kitapta üstü çizilen Bekir Sami Kunduh ve Albay (Ayıcı) Arif’e ilişkin değerlendirmeler de ayrı bir tartışma konusudur. Birinci Dünya Savaşı kahramanlarından olup Malta’ya sürülen ve dönünce savaşa katılmak için cepheye koşan Ali İhsan (Sabis) Paşa’yı “uyumsuz ve kaprisli” diye niteleyip çöpe atma girişimi de komutanımıza ve tarihimize büyük bir haksızlıktır. Çanakkale savaşları kumandanı Esat Paşa’nın neden kurtuluşa katılmasına izin verilmediğinden söz bile edilmiyor. Neden tarihten bazı isimler silinmek isteniyor?

“Roman işte” deyip geçebilir miyiz? Ama bu romanla düşünsel alt yapımız oluşturuluyor! Okuyucuya bir gözlük, paradigma yerleştiriyor.

Ozakman’ın Batıcılığı, yeni Tanzimatçılıkla flört ediyor! Buradan hareketle Atatürkçülükle Tanzimatçılık neredeyse aynılaştırılıyor. Tam da AB’nin toplum nezdinde maskesi düşerken, yazarın Atatürkçülük adına “Tek yol Batı” demesi, AB ve “emellerini onların emelleriyle tevhid edenlerin” ekmeğine yağ sürmüştür. Batı’nın kendisini aşağılamasını sorgulayan ve kaderine sahip çıkmaya hazırlanan topluma, “her şeye rağmen Batı’dan başka yolun yoktur” diyen kitaptaki bu tuzağı “dip dalga”nın görüp göremeyeceği merak konusudur. Bakalım bu tür yönlendirmelere rağmen “dip dalga” bu kez de yanlış yere mevzilenecek mi?

Bütün bunlara rağmen, Özakman, güzel bir çalışmaya imza atmıştır. Ancak kitabın yan amaçlarından birisi okuyucularının Doğu ile olan ilişkilerini kesip, Batıya yönlendirmektir. Türkiye’yi Batıya yönlendirmek uğruna kullanılan Atatürkçülük de yara alıyor.

 

Kaynaklar

Atatürk, Mustafa Kemal. Atatürk’ün Bütün Eserleri. Cilt 11. İstanbul. Kaynak Yayınları. 2003.

Çınar, İkram. Mankurtlaştırma Süreci. Ankara. Anı Yayıncılık. 2006.

Karagöz, Erkan. Kars ve Çevresinde Aydınlanma Hareketleri ve Sol Geleneğin Tarihsel Kökenleri 1878-1921. İstanbul: AsyaŞafak Yayınları. 2005.

Kızılçelik, Sezgin. Atatürk’ü Doğru Anlamak. Anı Yayıncılık. 2003.

Neciyev, Elçin. Kafkaslarda Türk Katliamı. İstanbul: Emre Yayınları. 2006.

Özakman, Turgut. Şu Çılgın Türkler. Dokuzuncu Baskı. İstanbul. Bilgi Yayınevi. 2005.

Qurbanov, Şamil. Neriman Nerimanov: Ömrünün Son İlleri. Baku. Azerbaycan. 2003.

Bir Eğitim Ütopyası

Bir Türk atasözü, “Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir” der. Aynı atasözünü değiştirerek “Perşembenin gelişi Pazartesiden bellidir” diyemeyiz.

Futuroloji (Gelecekbilim) 1970’li yıllardan sonra yeni bir bilim alanı olarak gelişmeye başladı. Futuroloji, bazılarına göre “bilimsel kehanet” olarak adlandırılsa da, sonuçta bilimin “kestirim” işlevinden başka bir şey değil.

Futuroloji alanında çalışanlar “Perşembe’nin durumunu” ne zamandan tahmin edebilir, yordayabilirler? Ne Toffler, ne Drucker, ne de Naisbitt’in Perşembe için Çarşamba öncesine gidemedikleri söylenebilir.

Bunlar ancak on yıl sonrasını görebiliyor ve yorumluyorlar. Bilimin sınırlılığı işte!

Ama Nostradamus gibi bir kâhin, yüzyıl değil, bin yıl sonrasını bile görebiliyor(muş). Henüz “Prof ” olamayan ben ne desem ki? 22. yüzyıl ve eğitimi için kendimi çok aciz hissettiğimi söylemeliyim.

Öte yandan soru karşısında Malatyalıların dediği gibi “bilmiim ki” deyip kaçak güreşmeyi de bir pehlivan torunu olarak kendime yakıştıramıyorum.

Andrew Ross, “Tuhaf Hava” adlı kitabında aktardığına göre, The World Future Society’ye göre; “yakın gelecek” (bir yıla kadar), geçmiş tarafından dikte edildiği için denetlenemez; “yakın vadeli gelecek” (1-5 yıl arası) şimdiki eylemlerimizle kısmen denetlenebilir; “orta vadeli gelecek” (5-20 yıl arası) neredeyse tamamen denetlenebilir ve şimdiden seçilebilir; “uzun vadeli geleceğin” (20-50 yıl arası) tohumları şimdiden atılabilir; ancak “uzak gelecek” (50 yıldan sonra) büyük ölçüde öngörülemez ve kontrol edilemez.

Peki öyleyse bu tür yazılar neden yazılır? Buna bilimin yanıtının olamayacağı bellidir. Öyleyse, bir zihin jimnastiği ya da imgelem gücü tanıma/saptama yapma, yaratıcılığı kışkırtma, beyniyle oyun oynama, uçuk kaçık da olsa insanlığa açılımlar yapma, birilerine ilham verme olabilir mi?

Hepsi olabilir.

O halde yazacaklarım bir zihin jimnastiği ya da bilimsel fantezilerim (!) olacaktır. “Ütopya” demek galiba en doğrusu olacak.

Ütopya üretmek! Bu ne demektir biliyor musunuz? İnsanlık tarihini, uygarlığı, insan felsefesini, din, teknoloji ve bilim tarihini karıştırmak ve çıkarsamalar yapmak anlamına geliyor. Hem de değişimin bu kadar hızlı olduğu modern ve postmodern zamanlarda!

Bunca işin gücün arasında, bütün enerji ve sinerji ibrelerimin eksiyi gösterdiği bir sırada bu da nereden çıktı? İnadına bir soru da ben size soracağım:

İki gözünüze eşdeğer üçüncü bir göze sahip olmak isteseydiniz, gözünüzün nerenizde olmasını isterdiniz? Sorunun yanıtını yazımın her satırını okuyasınız (ceza) diye hemen vermiyorum. Her satırda olabilir.

 

Ütopyam

Aşağıdaki yazıyı zamanda yolculuk yapan 2163 yılında eğitim gören ve “eğitimimizin amacı ne olmalıdır?” sorusunu yanıtlamaya çalışan bir öğrencinin bana yazdığı mektuptan aktardığımı itiraf ediyorum. Dolayısıyla eleştirilerden etkilenmemem gerektiğini biliyorum. “Beni üzmenize izin vermeyeceğim!”

Eğitimin amacını belirlemek “nereye gitmek istiyoruz”, “nerede olmak istiyoruz” sorularının yanıtlanmasıdır. Ancak bunun için de “nereden geliyoruz, neredeydik” sorusunun yanıtlanması gerekmektedir.

İnsanlık ilkel bir durumda avcılık ve doğadan toplayıcılıkla geçinir giderken, bir yerlerde “karasaban” adı verilen bir araç keşfedildi ve insanlık tarım toplumuna geçti. Tarım toplumunun kültürel mantığına biz sonradan “geleneksel kültür” adını verdik. Daha sonra “buharlı makine” icat edildi ve “modernleşme”yi başlattı. Bu dönemde “mekanik düşünüş” bilimsel paradigmayı oluşturdu. Derken, gelişme devam etti ve “bilgisayar” geliştirildi ve “modern sonrası” kültür ortaya çıktı. Bu dönemde belirleyici olanlardan biri de “parçacık (kuantum) mekaniği” oldu. O döneme kadar yoğunluklu olarak makroevrenle ilgilenen insanlık artık mikroevrenle de ilgilenmeye, mikro makineler üretmeye başladılar. Bu, o zamana kadar yapılan en büyük bilimsel devrimdi.

İnsan bir acayip mahluk! Tevfik Fikret’in şiirinde dediği gibi “putunu kendi yapıyor, kendi tapıyor”. Öte yandan koca şairin dediği gibi “usta duvarı yapar ama duvar da ustayı yapar”. İnsan, binlerce yıldır teknoloji üretiyor, sonra teknolojiye uymak için kendini değiştirmeye çabalıyor. Neyse ki 2050’li yıllardan sonra bundan kurtulduk. İlkel zamanlarda teknolojiyle önce anayurt “mavi portakal dünya”yı mahvettik ama sonra da yine teknolojiyle hem dünyayı tekrar yaşanabilir bir yer haline getirdik, hem de “Gökadalararası İnsan Birliği”ni kurabildik. Artık hem dünyada hem de birçok gökadasında yaşayabiliyoruz. 19 ve 20. yüzyıllarda olduğu gibi etnik köken ve din gibi göreceli kavramlar bizim birbirimizden ayrı olmamıza neden olmuyor. Bizim daha üst amaçlarımız var, sanırım daha büyük düşünüyoruz.

20. Yüzyılda insanlar teknoloji üretmişler ama onu kullanmak için sıradan insanlara uzun bir eğitim vermek zorunda kalmışlar. Bilindiği gibi artık kullanılan teknolojiyi öğrenebilme sorunu ortadan kalkmış durumdadır. İnsan beynine yerleştirdiğimiz güncellenebilir miniyonga (microchip) aracılığıyla karmaşık araçları kullanamama sorunumuz yok. Gerçi bazı bölücüler miniyonga takılmasını, bir “ağabey” tarafından gözetlenmek olarak değerlendiriyor ve insanca bulmuyorlar ama ne yaparsınız. Ortalama insanın 150 yıllık ömrünü, kullandığı araçları nasıl kullanabileceğini öğreterek harcamamalıyız.

Gerek nüfusun fazlalığı, gerek robotronik, mobotronik ve mikro makinelerin gelişmesi, gerekse İşbiliminin bulguları nedeniyle günlük çalışma süresi iki saate indirildi. Bunun anlamı insanın kendine ayırabileceği çok zamanın olmasıdır. İyi eğitilemeyen ve serbest zamanlarını iyi değerlendiremeyen bazı insanlar toplumsal sorunlara yol açarken, büyük çoğunluk zamanlarını toplumsal yararı da olan etkinliklerde değerlendiriyor.

İş ve uyku dışında çok zamanı olan insanın zamanının anlamlı işlerle nasıl doldurulacağı ciddi bir sorun haline gelmektedir. Bazı psikologlar ekonomik yapının emek yoğun üretime olanak verir biçimde düzenlenmesi gerektiğini savunurken, bazıları da meşguliyetin uzatılması için daha başka gökadaları bulmak, bunları yaşanabilir hale getirmek için uğraşılması gerektiğini savunmaktadırlar. Burada en büyük sorumluluk eğitim kurumuna düşmektedir.

Geçen hafta zaman yolculuğuna çıktım. 1999 yılında Dünya’nın Türkiye’sine uğradım. Sözde “Türkiye’de Eğitim”i inceleyecektim. Türkiye’nin gündeminde o kadar ilginç bir konu vardı ki, zaman bulamadım. Amerika’da yetişmiş, Merve adında dindar olduğunu iddia eden bir parlamenter, kamutaya girmeye hak kazanmış. Saçı örtükmüş ama kamutaya saçı örtük girilemiyormuş. Dedelerimiz bunun için birbirine girmişlerdi. 12 yaşındaki kız öğrencilerin saçlarını örtmüşler, polisle çatıştırıyorlardı. Saç örtüsünde düğümlenen sorun aslında kültürel ve ekonomik sorunların kadının başında patlamasıydı bence.

Doğrusu din çok önemli bir kurum. Bunun önemini nasıl anlamamışlar şaştım. Din hâlâ önemli bir kurum ama çok şükür bizde dinbazlar değil dindarlar var ve onlar insan bedeniyle değil, ruhuyla ilgililer. Ayrıca bizim dindarların gözleri kurşun sıkmıyor, daha sevimliler. Türkiye’dekileri gördükten sonra bizimkileri seviyorum. Yaşamın anlamı üzerine güzel sohbetlerimiz oluyor. Onlarla konuşmayı seviyorum ve konuştukça rahatladığımı hissediyorum.

Türkiye’yi gezerken iyi ki o zamanda doğmamışım diye düşündüm. Kocaman hantal bilgisayarlar kullanılıyordu. Daktilo makinesinin biraz gelişmişi… Ona sahip olmak da bir ayrıcalık ve statü kaynağı üstelik. Oysa şimdi öyle mi: Herkesin bir bilkartı var. Düşünceyle harekete geçiyor. İstediğiniz kişiyle açılan dev sanal ekranda yüz yüze görüşebiliyorsunuz. Bir sekreter ya da her türlü işinizi yapabilen bir yardımcı gibi. Düşünün ve söyleyin yeter. İsterseniz istediğiniz yere ışınlayabiliyor. Ama bunu da kötü amaçlar için kullananlar yok değil. Sanırım insandaki bu olumsuzluk duygusunu bir biçimde “yok etmek” (demiyorum ama) dizginlememiz gerekiyor. Yine eğitimle.

Evlerimiz artık canlı. Her türlü aracı bilkartınızla çalıştırabiliyorsunuz (bilkartsız da çalışıyorlar ya).

Geçen yüzyıllarda çok yaşanan ve ahlaksızca bulduğum insanlar arası eşitsizlik ve sömürü düzenini önemli ölçüde ortadan kaldırdık. Ama yok edemedik henüz. Özellikle hâlâ pahalı olan kalp, böbrek, dalak, ilik gibi yapay organları yaşla birlikte yıpranan ve değiştirmesi gereken bazı insandaşlarımızın satın alamaması beni çok üzüyor. Bu konudaki duyarlılığı geliştirmek için eğitimden yararlanmaktan başka yolumuz olmadığını düşünüyorum. İnsanlarda duyarlılık geliştikçe bu sorunun kendiliğinden çözüleceğini düşünmekteyim.

Eşitlik dedim de, aklıma özgürlük geldi. Geçen yüzyıllarda liberalizm özgürlüğü, sosyalizm eşitliği savunmuşlardı katı biçimde. İşin kötüsü ikisi bir arada bulunamıyordu. Özgürlükler artınca eşitlik ortadan kalkıyor, eşitliği sağlayınca da özgürlük yok oluyordu. Bu mücadele o kadar kızışmıştı ki, 1920’lerde bunu başarabilmiş olan Türkiye’nin sentezi bile gözden kaçmış, yeterince uygulanıp geliştirilememişti. Atatürk’ün modeli 22. yüzyıl insanı için büyük ufuklar açtı. Keşke daha önce insanlık bunu fark edebilseydi.

Geçen gün gökadalar arası TV kanalı (ki resmi kanaldır) yaratıcı insanları seçebilmek için bir soruşturma yapıyordu: “Eğer üçüncü bir gözünüz olmasını isteseydiniz, vücudunuzun neresinde olmasını isterdiniz” diye soruyordu. 20. yüzyıldan kalma bir soruydu bu ve elbette herkesten değişik yanıtlar geldi. Bazıları ensesinde istemişlerdi. Ama en doğru yanıtı beş yaşındaki bir çocuk verdi; işaret parmağının ucunda olmasını istermiş. Gerçekten de; her yöne çevirebilirsiniz.

Eğitim artık okullarda dört duvar arasında yapılmıyor. Öğretmenlerimiz de yok. Her anne baba kendi çocuklarının öğretmeni. İnsan doğasına uygun olan da bu. Artık anne babalar çocuklarıyla daha fazla birlikte olabiliyorlar. İnsan doğasını araştırdık ve bizim istediğimize göre değil, insan doğasının gereği olana göre yaşamı düzenledik. Çocukları sınavlarda birbiriyle yarıştırmıyoruz. Eğitimi insan yavrusunun insanlaşması süreci olarak anlıyoruz. Eski zamanlardaki gibi jimnastik, müzik ve felsefe ekseninde programlarımızı hazırlıyoruz. Böylece insanın bedenini, duygularını ve aklını özeğe almış oluyoruz. Sınav merkezli bir eğitimden vazgeçeli çok oluyor. Yaşamı anlamlı kılanın mutlaka bir konumda bulunmak olmadığını gördük. İnsandaki tükenmez kaynağı bulduk. Çocuklara seçenekler sunup onlara kendilerini tanıtıyoruz. Elbette içlerinde bir de ışık yakıyoruz. Yönlerini aydınlatsınlar diye…

Okul örgütü olmadığı gibi müdürlerimiz de yok. Ama eğitim yöneticilerimiz var. Eğitim bilimleri alanında ciddi çalışmalar yapıyoruz. Eğitimde hedef kitlemizi aileler oluşturuyor.

Temsili demokrasiden doğrudan demokrasiye geçtiğimiz için insanları demokrasi konusunda çok iyi yetiştirmemiz gerekiyor. Yüzyılımızın en ciddi eğitim sorunu bu. “Daha iyi nasıl yapabiliriz” sorusu sürekli olarak gündemimizi işgal ediyor.

Son zamanlarda gelecekle ilgili tasarımlarda teknokratların sesinin çokça çıktığını fark ediyorum. Gelecek tüm insanlığı ilgilendiren bir durumsa, bu geleceğin nasıl olacağına ilişkin tasarımlar sadece uzmanlara bırakılamaz. Ama gözlenen o ki, bilimkurgu çalışmaları yapanların bizi götürmek istediği yere gitmek zorundayız gibi geliyor bana. Ama buna itiraz hakkımızı savunmalıyız.

Şimdilik eyvallah!