Sanat Eğitimi ve İnsan Hakları

Sanat, esetiği esas alan, insanın aklına ve duygularına seslenerek güzel ve çirkin ayrımını yapan ve eğitim ile insanlara bunu aktaran, insanlarda yaratıcılığı geliştiren, farkı fark ettiren, farklılığı öne çıkaran, ince ve gelişmiş davranış ve zevkleri insanlara kazandıran bir bilgi türü ve etkinlik alanıdır.

Sanat eğitimi alan kişiler daha esnek ve hoşgörülüdür. İncelmiş davranışlarıyla duyarlı insanlar yetiştirir. Demokrasi de başkalarının haklarına saygılı insan tipini gerektirdiğinden sanat eğitimi alanlar başkalarının haklarına daha iyi saygı duyar, demokrasiyi daha iyi yaşar ve yaşatırlar. Sanat eğitimi alanlar daha bir duygusal derinlik yaşar ve empati kurma yetenekleri daha gelişkindir.  İnsanların sanat eğitimi almaları onların sanatçı olmalarını gerektirmez. Herkesin sanatçı olması hem mümkün değil hem de gerekli değildir ama herkesin sanat eğitimi alması gereklidir. 

İnsan Hakları Beyannamesinin 27. Maddesinde denir ki:

1. Herkes toplumun kültürel yaşamına serbestçe katılma,  güzel sanatlardan yararlanma, bilimsel gelişmeye katılma ve bundan yararlanma hakkına sahiptir.

2. Herkesin yaratıcı olduğu bilim, edebiyat ve sanat ürünlerinden doğan maddi ve manevi çıkarının korunmasına hakkı vardır.

Tabii ki bu alanların hepsinde istediği eğitimi alma hakkı da vardır. Okuduğumuzda her şey yolunda gözüküyor. Önemi her an defalarca belgelenen ve vurgulanan sanata ve eğitimine ulaşmaksa gittikçe zorlaşıyor. Sanatın kapalı alanlara sıkıştırılmış olmasıyla, insanların sanat ürünleriyle karşılaşması ihtimali azalıyor. Sanatı anlamak için, özellikle de sanat ve insanın doğru ve anlamlı iletişim kurabilmesi gerekir. Sanat ürününün insanla karşılaşmadan ve tanışmadan işlevini yerine getirmesini bekleyemeyiz. Bu ilk tanışma ancak eğitimle olur,  eğitim ise okullarda. Aslında her şeyin başladığı yerdir burası ve tam da başladığı yerdedir siyaset ve politika.

Ülkemizde sanat eğitimi konusunda sevindirici gelişmelerin olmaması geleceğe güvenle bakılmasını engelliyor. Sanat dersleri, 2 ders saatiyken 1’e, zorunluyken seçmeliye derken, sanat derslerini nereye koyacaklarını ne yapacaklarını bilemediler. Sanatı öğrenmeye ve icra etmeye dünya yaşımız yetmezken her şeyi 45 dakikaya sığdırılması nasıl beklenir?

Sınıflarda yankılanan öğrenci sesi der ki; ”Öğretmenim, bu bir yetenek dersi bense, yeteneksizim.” Benim duyup da yüreğimin burkulduğu sözlerdir bunlar. Sanat eğitiminden önceliklidir hep kırılması gereken bu ön yargı. Oysa sanat dersleri bir ifade dersidir aynı zamanda. Kendini tanımasını, duygularını, düşüncelerini ifade etmesini kolaylaştırır. İnsanın ruhunu iyileştirir. Farklı pencereler açar, bunalımlardan uzaklaştırır. İnsanın yaşamı boyunca isteklerini irdelediğimiz de karşımıza hep ”mutluluk” kelimesi çıkar. Hep mutluluğu arar insan. Eğer birey kendi kendine yetemiyorsa, üretken değilse, hayatı sadece ezberiyle yaşıyorsa; mutluluk çok mümkün gözükmüyor. Sanat ise farklı düşünceleri ve duyguları anlamamızı kolaylaştırır, en başta da kendimizi…

Sanatın tek başına insanı kavrayan ve bize kendimizi yaklaştıran bir gücü var bu güçten yararlanmak için doğru uygulanan sanat eğitimine ve alanında iyi yetişmiş eğitimcilere ihtiyaç var.

Bazılarının düşüncelerinin aksine sanat insanı sıkmaz. Sanat insanın düşünce ve duygularını yücelten alçakgönüllü olan bir özelliğe sahiptir.

Zamanında ve verimli sanat eğitiminin karşılığında kazanacaklarımız oldukça fazladır. Bu kazanımların en önemlileri ise; sağlıklı çocuklar, sağlıklı ergenler, sağlıklı yetişkinler sonucunda üretken ve mutlu bir toplumdur…

Eğitimin bir amacı da insanlarda güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı birbirinden ayırmayı öğretmektir. Sanat eğitimi almak ve sanat tüketmek gerekir. Sanat eğitimi almamış olanların bu kavramlar konusunda yetkinleşmesi çok zordur. Bu zorluğu yaşayan insanların insan hakları ve demokrasi konusunda başarılı olacağını beklemek de boşunadır. Sanata zaman, emek ve kaynak ayırmak bireysel ve toplumsal birçok fayda sağlayacaktır. Sadece kuru bilimsel bilgiyle ne hayat güzeldir ne de toplumsal kalkınma sağlanır. Herkesi sanata önem ve öncelik vermeye çağırıyorum.

İnsan, İnsan Hakları, Prehistorik Fikirler Ve Gerçekler.

İnsan hakları ancak evrenselse anlam kazanır. Çeşitliliğin canı cehenneme.

“İnsanların kapalı yerlerde yaşadığı zaman artık geçti. Kimse taş çağında yaşayamaz. İnsanlar durumlarını bilerek seçimlerini yapabilir, her zaman da yeniliği seçerler. Yenilik, özellikle kültürel çeşitliliğin kaybı demektir.”

Yeni bilimsel bulgular ve teknikler müthiş ilerlemeler sağlasa da bazen fikirler ilkel kalır. Kültür farklılığı adına vahşi kural ve uygulamaları kabul edemeyiz, başkalarını küçük görmeye izin verilemez. Ama aynı zamanda onların davranışlarındaki bize insanlık dışı gelen şeylere saygı göstermeye de bizi kimse zorlayamaz. (1)

Bilinebilen tarihinden beri insan kavramının bütün zamanlarda geçerli bir tanımı,içeriği, işlevi olmadığı gibi, bu kavramın göstergesi olan varlığın haklarına ilişkin de böyle bütün zamanlarda geçerli hakları olmamıştır. Biyozoolik, biyososyal, sosyalpsikolojik, ekonomipolitik, biyofiziksel, tarihsel ve bireysel bir varlık olan insan bu yanlarının tümünün birden etkileşimsel olarak evriminin bir yerinde/aşamasında/durağındayız. Tarihsel ve evrimsel bir evren, bu evrende aynı şekilde tarihsel ve evrimsel bir dünya, bu dünyada tarihsel ve evrimsel bir canlı olan insan, kendisini çevreleyen,kendisinin çevrelediği canlı cansız tüm varlıklar olgular ile uzak yakın bir ilişki içindedir. Bir anlamda onların karmaşık bir uzantısı, diğer yandan onlarla etkileşimsel bir ilişki içindedir. Etkileniyor, etkiliyor, değişiyor, değiştiriyor.

İnsanın evrimsel/tarihsel gelişiminin değişiminin ileriye, yeteneğe, incelmeye doğru olduğu, doğru kabul edilse bile. Onun en parlak, en etkin, en dikkat çeken beyin gelişimi için bugün tam olarak nereye vardığı, gelecekte nereye yönelebileceğine ilişkin verilerin olup olmadığını yaygın olarak bilemiyoruz. Çünkü, insanın haklarının yanında, günümüzde, hayvan hakları, doğa hakları vs. savunulur duruma gelmiştir.

Hayvan ve doğanın bileşenleri insana karşı korunmakta, savunulmakta ama insan hakları hayvan ve doğaya karşı değil, kendine karşı savunulur konumdadır.

İnsanlığın bilinen tarihi, insanın insana kıyım tarihidir. İnsanın insan için bulduğu, geliştirdiği, kullandığı her bilgi, her aygıt, her düşünce insana karşı kullanılmıştır. İnsanın ürettiği, insana yararlı her olgu, insan denen türün tümünün yararlandığı bir konuma/duruma hiç gelmemiştir.

İnsan, insanı kime karşı, neye karşı koruyacak, haklarını kullanmasını sağlayacaktır?

Hangi insan/insanlar, insanın haklarını kullanmasını engellemekte, onları çiğnemektedir?

Dinler mi? Devletler mi? Şirketler mi? Mezhepler mi? Irklar mı? Güçlüler mi?

Gerçekte insanın tarihinde, insan hep korunmak zorunda kalınmıştır. Ancak, bu korunma, kollanma işi, ilk yasa yapıcılar, yasa açıklayıcılar, ilk dinler, ilk toplumsal düzenleyicilerle başlamış, modern devletlerin anayasalarına kadar girmiş, uluslar arası örgütler aracılığı ile de küreselleşmiştir.

Bütün bunlar görünüşe, ilk göze, ilk bilgiye dayanan olgulardır.

Yaşam hakkı, en başta gelen, en temel, en belirleyici hak olmasına karşın, savaşlar bu temel hakkın en köklü ihlali olmuştur.

Ancak, sığ filozoflar,bunu “insan insanın kurdudur” diye açıklamışlardır.

Gerçek böyle midir? Tartışmalıdır. Tarih bilinci buna en yetkin yanıtı vermiştir.

Ancak önemli olan, gerekli olan günceldir. Güncelin insanı, güncelin insanının hakları.

İnsan hakları: Kadın hakları/çocuk hakları/yaşlı hakları/dil hakları/din hakları (kültür hakları)vs gibi dallanıp budaklanmıştır.

Yaşam hakkı: beslenme, barınma, dinlenme, düşünme, paylaşma, sevişme, gezme; sanata, kültüre, bilime ulaşma, yararlanma : tüm bunları haz alarak mutlu olarak yitirme kaygısının korkusu baskısı olmaksızın yaşama hakkıdır.

Bu gün hakları kullanma, kullanabilme; bu haklardan mahrum kalma, bu hakları kullanamama’yı belirleyen en temel etken, toplumların sınıfsal ayrımlarıdır. Bu ayrımda, insanın bu sayılan temel haklarının sınırlarını belirleyen, insan sayısına göre çok az sayıda şirketlerdir.

Devletler, bu ayrımda, üretenin değil, üreten araçlara, sermayeye sahip olanların devletleridir. Dolayısıyla, en büyük hak ihlalleri en örgütlü en silahlı yapılar olan devletlerce gerçekleştirilmektedir.

Günümüzde yukarda sayılan tüm hakları kullanmanın ilk ve temel koşulu, soyut PARA olgusuna sahip olmaktan ya da sahip olunan miktardan geçmektedir.  İnsanların ne kadar para sahibi olacaklarına ise devletler karar vermektedir. Devletlere bu kararı ise en çok biriken parası olan, mal, para, değer üreten araçlara sahip olanlar yani sermayederler, patronlar, şirketler karar vermektedir.  Doğal olarak, insan haklarını çiğneyen, insana insanı, insana doğayı, insana kendisini bir yük, bir zulm haline getiren ve temel haklarını kullanmasını önleyen ya da tümüyle yok eden temel güç şirketler ve onların devletleridir.

Yani, kısaca, İNSAN HAKLARI, İNSANIN SATIN ALABİLME GÜCÜ ORANINDADIR.

Satın alabilen, onu satandan alacaktır. Satan ise, sermaye devleti ve sermaye/şirketlerdir. İnsanın temel ve tali haklarını satın alınabilirlikten kurtarmadıkça, hak ihlalleri krizlerle birlikte, sertleşecek,derinleşecek ve insanlar insan olmalarının doğal haklarından mahrum kalacaklardır. Genel olarak yaşama, beslenme, sağlık, eğitim, dinlenme, eğlenme, üretme, sanat, kültür, bilim ile tanışma, onlardan yararlanma gibi hakları bunları satın alması ile sınırlanmıştır. Bu sınıflı toplumda yaşamanın zorunlu sonucudur.

Uluslar arası/küresel insan hakları görünümü ise;

İnsan haklarını savunmak emperyalizmin /emperyalist şirket-ülkelerin eşitsizlik durumunu korumak amaçlı  tüm saldırı ve saldırı programlarının önünün kesilmemesi için idealist sloganlarla yüklenmiş  yaşam standardını yükseltmek, istikrar, barış ve demokrasi /demoratikleşme  gibi gerçek olmayan, muğlak içerikli yalanlarındandır. (2) Köle devletlere, hedef topraklara, bu sloganları dış politika söylemi ile gündeme yerleştirerek yaptırımlar, iç savaşlar, yıkımlar  dayatırlar.  Bu söylemler, bir hükümeti, bir toplumsal yapıyı, birkaç değeri yıkmak için kullanılmaktadır. Köle devletlerde, köleliğin somut karşılığı olan insan unsuru, yani politikacı, asker, gazeteci, akademisyen vs. aracılığıyla, bu insan hakları odaklı söylem, devlet içinde, insanların düşünme dünyasına etiketlenir. Birey bazlı geliştirilen bu sahtekarlık ve özündeki tutarsızlık, bireyin, bireysel özgürlüğü, toplumun ve bireyin çeşitliliği alt alanlarıyla desteklenerek şırınga edilir. Bütün bunlar eylemli saldırıyı, silahlı saldırıyı, iç savaş ve kanlı süreçleri başlatana ve başlayanları sonuç alınıncaya kadar sürdürülür. Gerçek insan hak ihlalleri bu süreçlerde yaşanır ama onların yayınlarında, konuşanlarında, yazanlarında bu söylemler daha sıklaşır. Yakın tarih, bunların kanıtları ile doludur. Güncel ise bunun en yakıcı gerçekliğini yansıtır. Bu sahte söylemlerin bir diğer adı da Batı Değerleri ya da Amerikan Tipi Özgürlük’tür. Suçlu Devletler olarak ilan edilen topraklara çok yönlü borazanlarca, dünyaya sağır edercesine bu insan hakları seli yollanır. Vahşetler, kan, ölüm, tecavüz, kaynaklara el koyma, hapis, bomba, savaş bunlarla bir ölçüde gizlenmeye çalışılır. Suçlu Devletler olarak dünyaya açıklanan ülkelerde kurulan İnsan Hakları adlı örgüt, dernek, kuruluşlar ise bu sahteliğin içerdeki uzantıları olarak işlev yüklenirler.

İnsan Hakları ihlal ediliyor diye, suçlu ilan edilen devletlerdeki oluşturulan çapulcu sürülerine her türlü silah, bomba, ölüm aracı yardımında bulunulur. O çapulcular her tür cinayeti bu silahlarla işler, katliam üzerine katliam yaparlar.

Birleşmiş Milletler (siz bunu birleşmiş emperyalistler  olarak okuyun) bu sahte,  kanlı, kirli insan hakları, özgürlük, demokrasi, barış hareketlerini onaylayan, ama saldırı altında olan ülke ve ülke insanlarını hiç dinlemeyen bir savaş ve yalan örgütü olarak işe koşulur ve BM bu işi gerçekten çok yüzsüzce yapar.

Bu katil sahtekarlar, büyük egemenlik kurdukları basın yayın organlarında, askeri sivil ama kendilerinin örgütledikleri darbeleri, insan haklarına saygı, demokratik ilkelere bağlılık ve hukukun egemenliği gibi kendilerine ait olan değerleri, dünyanın dört bir yanına taşıdıklarını söylerler.

İnsanı ve haklarını her an ihlal eden, insanlara olmadık acılar çektirip işkenceler yapan siyasal askeri iktidar ve güçlere istihbarat, bilgi, silah, para akıtarak, plan ve projeler hazırlayarak insanın en temel hakkı olan yaşama hakkını ortadan kaldırırlar, ama onlar bunları insan haklarına saygı ile ve onun için yapıklarını söylerler. Çevre bağımlı, köle devlet içindeki uzantıları olan siyasal askeri sivil güçler de aynı söylemi aynı suçları işleyerek, insanı insanlıktan çıkararak sıkca, utanmazca kullanırlar.

Özcesi, insan hakları, insana haksızlığı gizlemek için kullanılan bir karşı kavramdır.  İnsanın yaşam hakkı dahil tüm haklarını ezen geçen güçler, en sık en yaygın en sahtekarca insan haklarına saygı kavram birliğini kullanırlar.

Artık insan hakları onun bileşeni olan tüm doğa ve diğer canlıların hakları ile birlikte savunulur duruma gelmiştir. Çünkü bu küresel sermaye güçleri tüm bileşenleri tahrip etmekte, bu bileşenler arasındaki diyalektik ilişki, her bir bileşenin zararını, doğal işleyiş hakkının bozulmasını diğerlerine de yansıtmaktadır.

İnsan, doğası ve ilişkileri ile birlikte küresel şirketlerin tehdidi ile karşı karşıyadır. Tek ve gerçek çözüm, bu tehdidin kaynağını dünya yüzünden silmekle olanaklıdır.

Son söz, Bertolt Brecht’e ait

GERÇEK ÜZERİNE (2)
Düşünür Bay Keune’e gelen öğrenci Tief şöyle dedi:
“Ben gerçeği bilmek istiyorum.”
“Hangi gerçeği?” diye karşılık verdi Bay Keuner.
“Gerçek ortadadır. Balık ticaretine ilişkin gerçeği mi bilmek istiyorsun? Yoksa vergilere ilişkin gerçeği mi? Sana balık ticaretine ilişkin gerçeği söylediklerinde onların balıklarını daha yüksek fiyata satın alırsan, o zaman gerçeği öğrenemezsin.”

DİPNOT

(1)    Andre Langaney, İnsanın En Güzel Tarihi, İş Bankası Yayınları
(2)    Noam Chomsky, Yalanlar ve Gerçekler, Sarmal Yayınları
(3)    Bertolt Brech, Bay Keuner’in Öyküleri, Mitos Yayınları

 

Mavi – Kırmızı

Tek bir tutkunun, duygunun esiri olanlar, gözlerini öyle bir kaparlar ki hayata çevrelerinde bir dünya döner durur da farkına varamazlar. İnsan, takmışsa bir kere at gözlüklerini başka renkleri, tatları, kokuları keşfetmesi mümkün değildir. Çünkü ancak hayal kuranlar görebilirler rüyaların ötesini. Biraz sonra okuyacağınız masal, tam da bunu anlatıyor.

Çok uzaklarda, denizin ve ufkun ötesinde Mavi ülkesi varmış. Burada yaşayan insanlar maviyi çok sever hep mavi giyerlermiş. Erkeklerin başında mavi bir şapka, kadınlarda ise mutlaka mavi şallar olurmuş. Huzurlu ve sakin bir ülkeymiş Mavi. İnsanları dürüstlükten ve sadakatten asla ödün vermezmiş. Öyle ki rüyaları bile maviymiş ve hiç kabus görmezlermiş.

Mavi ülkesine çok uzak bir başka ülkede ise kırmızılar hüküm sürermiş. Ateşin ve güneşin her tonunda kırmızı yaşarmış Kırmızı ülkesinde. Heyecan ve ihtiras kol gezermiş sokaklarında. Hareketli ve enerji doluymuş insanları. Gülmeyi, eğlenmeyi çok severlermiş.  Bu ülkede çiçekler hep kırmızı açarmış. Ağaçların yaprakları, kuşlar ve gökyüzü bile binbir tonda kırmızıymış. Erkekleri kırmızı paltolar giyer, kadınları kırmızı gülümsermiş.

Her şeyin bu kadar güzel gittiği Mavi ülkesinde, mavi giymekten yorulmuş bir adam varmış. Göz alabildiğine mavi, adamın canını sıkmaya başlamış. Bir gün adam, mavi bir ata binmiş ve başka renkler görmek umuduyla yola çıkmış. Üç gece ve üç gündüz hiç durmadan gittikten sonra etraftaki mavilerin giderek azalmaya başladığı bir nehir kıyısında biraz dinlenmek için mola vermiş. Uzanıp uyuduğu bir ağacın altında rüyasında kırmızı bir yoldan geçip kırmızı bir ülkeye vardığını görmüş. Bilmediği bu tutkulu renkten öylesine etkilenmiş ki adam, uyandığında hemen atına binip bilmediği kırmızılara doğru yola koyulmuş. Yine üç gece ve üç gündüz yolculuk yaptıktan sonra renklerin giderek kırmızılaşmaya başladığını fark etmiş. Doğru izde olduğuna kanaat getirerek atını sürmeye devam etmiş. Şehrin ortasına geldiğinde daha önce hiç bu kadar kırmızıyı bir arada görmediğinden büyülenmiş. Her şey ve herkes öylesine kırmızıymış ki adamın kırmızıdan başı dönmüş. Kırmızı ülkesinin insanları da maviler içindeki bu adamı hayretle ve ilgiyle karşılamışlar. O gece maviler içindeki bu adamı kırmızı ülkesinin en güzel kadını misafir etmiş. Adam, kadına sabaha kadar geldiği Mavi ülkesini, denizlerin dalgasını, gökyüzünün genişliğini anlatmış. Kadınsa; kırmızı narları, ateşi ve gülü anlatmış.

Renklerin savaşında elbette ne kırmızı kazanabilmiş ne de mavi. Belki de bugün bile iki uzak ülkedir Kırmızı ve Mavi. Gel gelelim masallar mutlu bitmeli.

Kadın, çok merak etmiş adamın anlattığı Mavi ülkeyi. Ertsesi gün kırmızıyı çok seven kadın yanına en çok sevdiği kırmızı eşyalarını da alarak adamla birlikte Mavi ülkesine doğru yola çıkmış.

O günden sonra kırmızının sıcağından bunalanlar huzuru mavide bulmuş, mavinin sakinliğinde üşüyüp biraz ısınmak isteyenler de hep kırmızıya koşmuş.

Aşk Sarhoşluğu

Zor sanattır aşk! Tek heceli minicik sözcüğün yaptıkları akıllara sığacak gibi değil.  Adı küçük, kapsamı olağanüstü… Beynimize söz geçiren en büyük güç, o güzelim irademizi ele alıp, oradan oraya savuran, yerden yere vuran, bazen göklere çıkaran, bazense yerin ta dibine batıran en büyük gizem.

Nedeni, nasılı bilmez, kabul etmez. Hayatımıza konuverir, şarkılara, türkülere, filmlere konu oluverir.  Adına kutlamalar düzenlenir, hatta yılın bir günü kendilerine ithaf edilir.  Sorarsınız “neden?” diye.  Tenezzül bile etmez cevap vermeye.  Aklı ele geçirmeye görsün, istediği gibi yönetir, yönlendirir.  Acıdan alınan hazzın yüreklere akışıdır aşk.

Sordum, soruşturdum.  Anladım ki, aşk dedikleri hastalıkmış meğerse. Çaresi de kavuşmaktan geçermiş. Kavuşulunca aşk, aşk olmaktan çıkar, alışkanlığa dönüşüverirmiş. Yani bedenler sarsılmadıkça,  gizem kalkmadıkça aşk şiirselleşirmiş.  “Ne iş?” dedim kendi kendime. Hiç mi mutlu olmamalı insan? Ya da arada sırada rol mü yapmalı?  Sıkıldım, bıktım gibilerinden… Belki de belli etmemeli duyguları.  Kasmalı kendini, sonra da karşıdakini.  Kasıla kasıla bu işi yürütmeli.  Hayatı iki kişiye birden zindan etmeli.  Sevdiğini belli etmemeli.  Hatta bir parça mesafe olmalı arada, şöyle bir karış mesela.  Yok ya! Üç günlük ömür…  Yarın ne getirir belli mi?  Kolay bulunsa gam yemem.  Araya araya insan bir hal oluyor.  Hem aşk öyle her önüne gelene de yüz vermiyor. Gel de bul çarçabuk.  Armut, sap, üzüm, çekirdek olayına da girmişsen vay haline.  Bekle dur aşkı.  Tenezzül eder mi ayağına kadar gelmeye? Çok beklersin, didinirsin, bekle sevinirsin. O kendi seçer içine işleyeceği kişileri. Aşk bilir işini.  Bir de sana uğramış da yüz bulamamışsa! Bittin sen. Çemkirir durursun: “Ey aşk neredesin?” diye…

Derler ki: Kavuşmak aşkı öldürürmüş, mutlu aşka geçit yokmuş!  İnanmıyorum ve inanmayacağım bu safsatalara. Yana yakıla, doya doya, çatır çatır yaşanmalı aşk.  Yaşam devam ediyorsa, aşk her daim yanımızda.  Değişen, alışkanlığa dönüşen aşk değil ki, yok olan da aşk değil. Hem kaybolmuyor, bir köşeye atılıyor, yok ediliyor biz tarafından.  Az bile bize yaptıkları.  Sen kıymetini bilme, at kafandan, sonra da aman aşığım, canım aşkım, sızım sızım sızlan. Kavram kargaşası bal gibi işte!  Uyuşuyoruz zamanla.  Kendimizden bıkar hale geldiğimiz için olsa gerek, bırakın aşka zaman ayırmayı, nefes almaya üşenir hale geliyoruz.  Kendimizi bırakıyoruz hayat akışına. “Gittiği yere kadar” demek yetiyor çoğu kez hepimize.

Aşk kolay bulunmaz. İçinizi kıpraştıracak biri karşınıza çıkmışsa ya da çıkacak olursa, çabalayın biraz canım.  Uğraşın, emek verin.  Yaşatın aşkınızı.

Hastalık ve cefa halinden, zevk sefa kıvamına taşıyın duygularınızı.

Hayalle gerçek arası, şakayla karışık, belki de azıcık masalsı! İçimden geldi ve yazdım alabildiğine… Düş dünyamdan sizlere, aşk dolu, saygı dolu nice sevgilere… 14 Şubat’ınız mutlu ve sıcacık olsun!

 

Mevlana’nın Eğitimle İlgili Görüşleri

GİRİŞ

Bu yazıda Mevlana Celalaeddin Rumi’nin eğitim görüşleri PDR alanına etkileri açısından incelenmiştir. Bu incelemede büyük ölçüde Prof. Dr. Mustafa Ergün’ün “İnsan ve Eğitimi”adlı kitabından yararlanılmıştır.

1. Mevlana’nın Hayatı

Mevlana veya Mevlana Celaleddin Rumi olarak bilinen büyük Türk düşünürü Celaleddin Muhammed, 30 Eylül 1207 ‘de horasan yöresindeki Belh şehrinde doğmuştur. Babası, kendi çağının büyük mutasavvıflarından ve din bilginlerinden Bahaeddin Veled idi. Celaleddin Muhammed’in eğitimini, Bahaeddin Veled’in dostu ve müritleri olan Semerkandlı Lala ve Tırmızli Seyyid Burhaneddin üzerlerine almışlar; dini ve tasavvufi bilgiler alanında bu zeki çocuğu mükemmel olarak yetiştirmişlerdi.  Celaleddin Muhammed burada babasından ve onun yanında seyahat eden alimlerden ders almaya devam etti. Hocası Şerafeddin Lala’nı kızı Gevher Hatun ile evlendi; Sultan Veled ve Alaaaddin Çelebi adlı çocukları burada doğdu. O sırada Selçuklu tahtında oturan Alaadin Keykubat, sufilere büyük bir hürmet duyuyor ve onları Konya’ya toplamak istiyordu. Bu nedenle Larende’de bilgi ve ışık saçmakta olan Bahaeddin Veled ‘i Konya’ya davet etti. Baha Veled burada da padişahın saray davetini kabul etmedi ve Altunba Mederese’sine indi. Daha sonra kısa bir süre sonra Konya’da öldü.

Mevlana beş yıl boyunca medresesinde ders verdi. Bazen din bazen tasavvuf bilimleri alanındaki bu derslere birçok öğrenci katılıyordu. Halk ve öğrenciler onun bilgisine, konuşmasına, davranış ve hükümlerine meftun oluyor; derslerini ve meclislerini dolduruyordu. Mevlana ile Şems sürekli olarak birbirlerine iltifatlar ederek anlamlar evreninde seyahatlerini sürdürüyorlardı. Onlar birbirinin ruhunu açmada, kendi iç evrenlerinin büyüklüğünü keşfetmede birbirleriyle ile yarışırken, dışarıdaki halk da Şems’in bir büyücü olduğunu, Mevlana’yı kitaptan, sünnetten, namazdan, dersten, halktan uzaklaştırdığını söyleyerek kıskançlıklarını yaygınlaştırıyordu. Bu muhalefet karşısında Tebrizli Şems, Mevlana ile16 ay devam eden yoğun sohbetlerden sonra1246 yılında ansızın kayboldu.

Mevlana 17 Aralık 1273’te humma hastalığından vefat etti. Cenaze törenine değişik dinlerden ve değişik milletlerden binlerce insan katıldı. Hrıstiyanlar ve Yahudiler bile onun sözlerinde, onun ışığında, onun sıcak sevgisinde kendilerine bir yer buldular, Müslümanlarla yan yana geldiler (Ergün, 1993).

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul edilmeliydi çünkü o zaten ilahi aşka mensup olup daha da yakınlaşmıştır Allah’a. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi demek daha makbul olur. Mevlana insanlık değerlerini var edip, tüm insanlığın tartışılmaz adı olmuştur.

2.Mevlana’nın Eğitime Bakış Açısı

Eğitimin ilk amaçlarından biri, kişinin olgunlaştırılmasıdır. Çünkü olgunlaşma sağlanmadan bilgi ve hüner bir işe yaramaz. Kişide olgunluk esastır; bilgisizlik bile olgun kişide bilgi ve hüner haline gelir; olgun olmayan kişide bilgi ve hüner ise, bilgisizlik ve hünersizliğe dönüşür.   İnsanların öğrendikleri bilgiler ve bilimler hep kendisi içindir. Fıkıh öğrenen kendi haklarını korumak, astronomi ve yıldız bilgisi öğrenen kendisi ve çevresi için uğurlu ve uğursuz zamanları bilmek, tıp öğrenen kendi sağlığına özen göstermek veya bu yoldan para kazanmak için bunları öğrenir. Bütün bilgi ve bilimler, bu evrendeki varlıkları ve olayları inceler. Ancak insan bütün evrenlerin aslıdır, özüdür.

Mevlana’ya göre eğitimle insanın içine ekilen tohum o kişinin gayretiyle daha önceden insan ruhunun ve zihninin iyi hazırlanması ve tohum ekildikten sonra da iyi bakılması suretiyle yeşerecek, büyüyecek, yeni ürünler verecek ve onların iyi olanları da başka insanların ruhuna ve zihnine ekilecektir. Unutmamalı ki. Bilgi tohumları insan kafasın da depolanmak için verilmiyor; insan beynini de bir ambar olarak kullanmak büyük bir israftır (Ergün,1993:s.276/282).

Görülüyor ki Mevlana eğitimi daha çok kişinin kendini geliştirmesiyle devam edeceğini ve bilgiyi sadece kendi kafasında depolayarak değil paylaşarak yani nesilden nesile aktarılarak daha da yeşereceğine işaret ediyor.

O, insanlara alçak gönüllü, doğru olmalarını, iyilik yapmalarını öğütlemiştir. O, her türlü sevgisizliğe, kötülüğe, bağnazlığa karşı İslami ve insani ilkeleri şiir, musiki ve raks içinde birleştirip dile getirmiş, etkisini yüz yıllarca sürdürmüş büyük bir yaygın eğitimcidir. Kendisinden sonra Mevlevilik tarikatı kurulup gelişmiştir. Bu tarikata özellikle aydınların, hatta bazı padişahlar ve devlet adamlarının bile girdiği (III.Selim, II.Mahmut, Abdülmecit) görülmüştür.  (Akyüz, 2011, s. 54-55-56).

Mevlana’nın bu eğitim görüşünün devlet liderlerini etkilemesi ve onun kurduğu tarikata girmeleri Mevlana’daki liderlik eğitiminin ne kadar iyi olduğunu gösterir.

2.1.Eğitime Etki Eden Faktörler

Kalıtım: Müslüman fikir adamları çerçevesinde Mutezile grubunun “akıllar temelde birdir; insanlar arasındaki farklar akıl ve anlayışlarının farklılığından ziyade bellemek, denemek ve uğraşmaktan kaynaklanır” şeklindeki iddiaları Mevlana tarafından kabul edilmemiştir. Ona göre insanlar arsında çeşitli yönlerden farlılıkları vardır ve göz rengi, deri, saç rengi, boy, cinsiyet v.s. gibi farklılıklar da fert insanların yaratılışlarına kadar gider. Yeryüzündeki insanların akılları arasındaki farklar mertebe ve derece bakımından yeryüzünden gökyüzüne denktir(Ergün,1993:s.292).

Mevlana, insanlarda fiziksel olarak farklılıkların olduğuna değinmektedir; ancak insanlar arasındaki akıl farkını daha farklı değerlendirmektedir. Kalıtımın insanın davranışlarını, fiziksel özelliklerini değiştirdiğine dair söylemler de bulunmaktadır.

Yetenek ve Yatkınlık:Ona göre varlıklarda yetenek ve yatkınlık olmayınca dış şartlar ve uyaranlar onda istenilen, olumlu etkiler yapamazlar. Mesela, güneş bir çevredeki her şeye aynı etkileri gönderir. Altın güneş altında parlar, oysa söğüt ağacı parlayamaz, ama altından farklı olarak yeşerir, güneş canlı ağaçları yeşertirken kuru ağaçlarda bu etkiyi yapmaz (Ergün, 1993:s.295). Bir insanın bir alana yeteneğinin olmaması durumunda istese bile onu mükemmelleştiremez. Bunu ancak yetenek sayesinde elde edebilir.

Gelişme ve Olgunlaşma:Mevlana’ya göre büyüme ve olgunlaşma ilk önce ihtiyaçları farklılaştırır. ihtiyaçların farklılaşması düşünceleri, hayalleri, ilgileri değiştirir. Eski duygu ve düşüncelerin bir anlamı kalmaz. Olgunluk çağında insan daha çok doğrulanmış bilgilere, bilgilerden inanca, inançlardan görüşlere ulaşır. Bu arada sık sık zanlarla bilgi ve inançların karıştırıldığı görülür (Ergün,1993:s.298).

Gelişme ve olgunlaşma kavramları her yaş için farklı bilgiler fikirler… edindirir. Yani çocukluk çağı ile ergenlik çağındaki gelişim evreleri tamamen farklıdır;  yalnız çocukluktaki gelişim evresi, ergenlik için bir temel oluşturur.

3. Mevlana’nın Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Alanındaki Eğitim Görüşlerini Öğrenmek

Gençlik dönemi, fizyolojik gelişme ve değişmelerle birlikte psikolojik değişikliklerin, duygusal iniş çıkışların yaşandığı bir devredir. Maddî refahın her şeyin üstünde tutulduğu bir anlayışın hakim olduğu bir çağda yaşayan gençler, öz değerlerinden habersiz, amaçsız bir kitle halinde ahlâkî ve felsefî bir boşluğa sürüklenmektedirler. Sosyal bir varlık olan insan, yaratılışındaki fizikî ve ruhî özellikleri gereği bir arada yaşamak zorundadır. Bununla birlikte iç ve dış dünyasındaki çeşitli sebepler yüzünden hem kendine hem de topluma yabancılaşanlar da bulunmaktadır. İçinde bulunduğu şartlar gereği adeta toplumdan tecrit edilmiş bir hayat yaşayan günümüz insanı, diğer insanlar hakkında sağlıklı bir bilgiye sahip olamamaktadır. İnsanı tanıma oranında problemlerine çözüm bulunabileceği düşünülünce insanların birbirlerini yakından tanımaları ve anlayabilmelerini önemi kolayca anlaşılabilir.

3.1.Çocukluk Dönemi

İnsanın hayata merhaba dediği çocukluk döneminde (3-12 yaş arası), yetiştiği aile ortamında bir model arayan her çocuk, kendini özdeşleştirmek istediği bir babaya bir anaya ihtiyaç duyar. Eğer ana baba yoksa yakın akrabadan biri onların yerini alır. İnsan sevmeyi ana kucağındaki sıcaklıkta, en yakınları tarafından kendisine gösterilen sevgiyle korunmada öğrenir. Bundan yoksunluk ya da ölçüsüz sevgi ve korunma ileride aksine bir takım psikolojik bozukluklar, ruhî bunalımlar, sinirlilikler ve sapıklıklar yaratır. Bu bakımdan çocuğun en önemli ruhî ihtiyacı sevgidir. (Adasal,1980:s.119)

Çocuğun Eğitimi

Mevlana hazretleri daha çok çocuk eğitimi üzerinde durmuş ve çocuğun eğitimi boyunca nasıl eğitilmesi gerektiğini, hangi kademelerinden geçtiğini ve edep ve ahlak boyutunu ele alarak açıklamıştır.

3.1.1. Çocuğun ilk öğretmeni annedir

Mevlâna çocukların henüz bebek olduğu dönemlerde annelerinin sözleriyle kulaklarının dolduğu ve büyüyünce de bu söz ve üslupla konuştuğunu belirterek (Mesnevî, IV/3037) annelerin çocukları üzerindeki etkisini önemle vurgular. Tabi ki hal böyle olunca annelerimize büyük bir sorumluluk düşmekte ve ilk eğitimi vermeleri özelliklerinden dolayı sanki hiçbir şey anlamaz gibi görünen çocuklarına çok hassas ve olumlu bir üslupla davranmaları gereği ortaya çıkmaktadır. Mevlâna yine burada çocuklarına kızdıklarında “geber” diye bağıran anneleri eleştirir; ama yine de onları kayırarak “Annen sana geber, dese bu sözüyle sendeki kötü huyun gebermesini ister” der (Mesnevî, III/4017). Mevlâna ayrıca çocukların oyunlar vasıtasıyla da olgunlaştığını; erkek çocuklarının tahta kılıçlarla, kız çocuklarının da oyuncak bebeklerle oynayarak farkında olmadan kendilerini geleceğe hazırladıklarını belirtir (Mesnevî, VI/2255; V/3597, 3598). Mevlâna’nın bu fikirleri de yine son yıllarda bilimsellik kazanan ‘oyunla eğitim’ formasyonunun yüzyıllar öncesinde ortaya konmasıdır. (Şimşekler, s. 140)

3.1.2.Çocuk ve okul

İlk eğitimini annesinden alan çocuğun ikinci eğitmeni okuldaki hocasıdır. Mevlâna’ya göre; çocuk okula giderken eğitiminden sorumlu olan öğretmen kadar babası da sorumluluk sahibidir. Artık büyüyüp evden çıkan çocuk öğretmeni ve babası vasıtasıyla eğitimine devam eder. (Şimşekler, aynı yer)

3.1.3. Babanın görevi

Çocuğunun düzenli olarak okula gitmesini temin etmek; eğer gitmek istemiyorsa onu ödüllendirme yöntemiyle para ve çeşitli hediyeler vererek gitmesini sağlamaktır. Çünkü çocuk henüz okulda görüp öğrendiklerinin faydasını, ileride ne işe yaradığını henüz bilmemektedir.     Yine Mevlâna’ya göre; çocuk okuldaki bilgilerin ne işe yaradığını bilip, anladıktan sonra hiçbir zorlama olmadan okula gidecektir (Mesnevî, III/4585-4588; IV/2578). Yani kısaca söylemek gerekirse babanın çocuğunun eğitimindeki görevi; onun eğitimi için gerekli olan maddi-mânevî alt yapıyı tesis etmektir. (Şimşekler, aynı yer)

3.1.4. Öğretmenin görevi

Okula gelen çocuğu okuma-yazma ve çeşitli misaller vermek suretiyle diğer ilimleri öğreterek yetiştirmek; okula gelemeyecek kadar hasta bile olsa çocukları evine çağırarak hasta yatağında eğitime devam etmesidir. Öğretmenin başarısı da öğrencinin istekli olmasıyla doğru orantılıdır (Mesnevî, VI/1656). Öğretmen bazen de okula gelmeyen veya dersi iyi anlamayan öğrenciye ceza verir (Mesnevî, V/3006 vd.). Mevlâna’ya göre; bu cezalandırma sonucunda çocuk ölse dahi öğretmenin diyeti gerekmez. O, çocuğu kendi hizmetinden geri durduğu için cezalandırmamış, öğrencinin eğitimi için bu cezayı vermiştir. Çünkü; öğretmen aynı zamanda Allah’ın vekilidir (Mesnevî, VI/1519). Fakat aynı işi baba yapsa diyet gerekir. Zira çocuğun babaya hizmeti farzdır. Baba çocuğunu kendine hizmette geri durduğu için; yani ‘kendisi’ için cezalandırmıştır (Mesnevî, VI/1518 vd). (Şimşekler, aynı yer)

3.1.6.Çocuk ve sanat

Mevlâna öğretmensiz bilgi öğrenilmeyeceği gibi ustasız da san’atın bellenmeyeceğine dikkat çeker ve teorik ve pratik eğitimin de gereğini vurgulayarak şöyle der:

“Dünyada en aşağılık sanat bile hiç ustasız elde edilebilir mi?
Her sanatın öncesi bilgidir, ondan sonra icra, amel gelir…
Ey akıl sahibi! Sanat öğrenmeye çalış; fakat o sanatı ehil olan kerem sahibi temiz bir kişiden öğren.
Kardeş, inciyi sedefin içinde ara, sanatı da sanat ehlinden iste!
Bir adam derici olsa, bu sanatını yaparken kirli bir elbise giyse bu elbise onun zenginliğini, yüceliğini azaltmaz ki!
Demirci demir döverken yırtık-pırtık bir elbiseye bürünse, halkın nezdindeki itibarı eksilmez ki!
Şu halde kibir elbisesini bedeninden çıkar; bir şey belleyip öğrenme hususunda aşağılık bir elbiseye bürün.
Bilgi sahibi olmanın yolu sözle; sanat bellemenin yolu ise iş iledir.” (Mesnevî, V/1054-1057, 1059-1062). (Şimşekler, s. 141)

3.1.5. Çocuğun görevi

Çocuk kendisine sağlanan bu imkânlar çerçevesinde kendisini yetiştirmek; derste hocasını, dükkânda ustasını iyi dinleyerek ona saygı duymak ve asla onlarla iddialaşmamaktır (Mesnevî, VI/1656; II/1578). Yine Mevlâna san’at öğrenen veya öğrendiğini zanneden gençlere şu önemli tavsiyelerde bulunur:

“Ticarette olgunlaşmamışsan yalnız başına dükkan açma; yoğrulup ustalaşıncaya kadar birinin emri altına gir!
Ustaya müracaat etmeksizin sanat öğrenip, dükkan açan kişi şehirde de alay konusu olur, köyde de!” (Mesnevî, II/3455, III/590). (Şimşekler, aynı yer)

Gençlik dönemi kendi içerisinde ergenlik ve uzamış gençlik dönemleri olmak üzere iki safhada incelenebilir. Ergenlik çağı (12 ile 18 yaş arasıdır), çocuklukla gençlik dönemleri arasında yer alan, gelişme, ruhsal olgunlaşma ve hayata hazırlık dönemidir. Hem bedensel hem de psikolojik açıdan birçok temel değişiklikler bu dönemde oluşur ( Cüceloğlu, 1997:s.345).

3.3.Gençlik Dönemi

Uzamış gençlik dönemi (18-25 yaş arasıdır), gençlerin çok fazla idealist olduğu, her şeyi toz pembe gördüğü, hayatın oldukça uzun, ruh dünyalarının farklı olduğu bir dönemdir. Gençler, çocukluk döneminde idealize ettikleri dünyanın hayal ettikleri mükemmel dünya olmadığını fark edince bunu gerçekleştirme çabası içine girerler. Onların ruh dünyalarıyla gerçek hayat arasında çelişkiler vardır. Her şeyin kendi ideal dünyalarındaki gibi olmasını isteyen gençler, istediklerini elde edemeyip gerçekleştiremeyince çeşitli davranış biçimleriyle tepki gösterip taşkınlık yapabilirler.

3.3.1. Mevlânâ’nın Gençlik Problemlerine  Yaklaşımı

İnsanda var olan kabiliyetlerin meydana çıkarılıp geliştirilmesi çabası olan eğitim, hayatın bütün aşamalarında önemli olmakla birlikte çocukluk ve gençlik döneminde daha anlamlıdır. Ailede ve okulda verilen bilgilerin davranış halini alıp kişinin bilgili, ahlaklı, dürüst ve erdemli olması bilgilerin iç duygularla bütünleşmesine bağlıdır.

Yediden yetmişe Batı taklitçiliğinin kazdığı hüsran çukuruna yuvarlanan, ahlâkî değerlerini yitiren insanımızı, kendisinde Müslüman Türk dünyasının bütün ruhunu taşıyan Mevlâna gibi gönül sultanları kurtarabilir  (Topçu, 1998:s.113).

Mevlâna’nın terbiye ve eğitim anlayışında gençlerin de içinde bulunduğu toplumun bütün fertlerinin karşılaştıkları bunalım ve çıkmazları aşmalarında en büyük görev eğitimciye düşmektedir. Onların psikolojik ve sosyal durumlarını araştırarak uygun metodu seçip uygulaması beklenen bu mürşidlerin, bilgi ve hikmet pınarlarından beslenmiş, irfan sahibi, gönül ehli insan-ı kâmil olması gerekir ( Usta,1995:s.53).

Varlık ağacının meyvesi olan insan, melek olmadığı için her an hata yapabilir. İnsanı hatasıyla kabul edebilmek büyük bir erdemdir. Mevlâna eşyanın esiri olan insanı benlik bağlarından kurtarıp eşyaya hâkim olan bir yapıya kavuşturmak ister. İnsan kendini tanıyıp yaratıcı gücün farkına vardığında esere değil müessire bakmayı öğrenir (Gölpınarlı, 1992:s.345).

Eğer maddeye bağlanır, dünyevî arzu ve isteklerin peşinde hırsla koşarsa asıl gayesi olan Allah’ı tanıma ve O’na karşı sorumluluk bilinciyle ibadet etme görevini unutur.

Mevlâna’ya göre yol kesici, hedeften uzaklaştırıcı şeylere aldanıp yolunu ve rehberini kaybeden kişiye yardımcı olmak gerekir. Bunu yapacak kişi ise, kendisi yoldan çıkmış ve benlik bukağılarına esir olmuş biri asla değildir. Nefsinin oyuncağı o İnsanın yeniden inşası, sahip olduğu bazı kötü değer yargılarını değiştirmesiyle mümkündür. Mevlânâ’nın kendi sûfî tecrübesinde gerçekleştirdiği gibi, insan toplumla olan ilişkilerini geleneklere ve âdetlere bağlı dinî anlayışını gözden geçirmelidir. Kendinin yeni bir benlik kazanmasına engel olan zihniyet yapısı ve arkadaş çevresini değiştirmelidir. Kendisiyle aynîleşip özdeşleşebileceği bir insan-ı kâmil arayıp bularak onun güzel niteliklerini özümseyip karakter özelliklerini sergilemeye başlamalıdır. İnsanın eski alışkanlıklarını bırakırken karşılaştığı sorunların üstesinden gelmede en büyük yardımcısı sevgidir. Kalbinde sevgi bulunan kişi çarpık kutsalları unutarak yeni ufuklara yelken açabilir (Aresteh, 2000:s.45).

Mevlâna Allah’ın rahmetinin geniş olduğunu belirterek hata yapanların hemen cezalandırılmamasını, af ve kolaylık yolunun tercih edilmesini öğütler. Bunalıma düşen gençleri yalnızlığa itip içine düştükleri bataklıkta bırakmamak gerekir. Gençlik dönemi insanın en fazla bocalayıp yanlış yaptığı bir devredir. Önemli olan bu hataların farkına varıp hatada ısrar etmemek, Allah’a ve topluma karşı işledikleri suçlardan ötürü özür dilemek, tövbe istiğfar edebilmektir. Düştüğü günah çukurlarında ümitsizliğe kapılmadan Allah’ın engin rahmet denizine dalabilmektir. Ancak günaha dalıp edepsizlikleri alışkanlık haline getirerek nasıl olsa Allah’ın rahmeti geniştir, Allah affeder düşüncesiyle azgınlıkları dizginlememezlik etmemelidir. Tövbe kapısı her zaman açık olmakla birlikte bazıları tövbe imkânı bulamaz ve her şeyi kuşatan rahmetten istifade edemez. Mevlâna bu durumu şöyle açıklar:

“Fakat tövbe ve istiğfar etmek elde değildir. Tövbe zevki, her sarhoşun mezesi olmaz.
Yapılan işlerin çirkinliği, küfür ve inkârın şomluğu insanın gönlüne giden tövbe yolunu kapatır.” (Mesnevi, II/1643-1644).
Mevlâna kendi çaba ve gayretlerine rağmen benlik bağlarından sıyrılmada zorlanan kişilerin Allah’a dua ederek yardımını istemelerini öğütlemektedir. Bunlar tabiatlarında gizli olan iyi hasletlerin devreye girmesini sağlamaya çalışmalıdır. İşledikleri suçun büyüklüğü sebebiyle korkan, kurtulmaya çareler arayan kimseler korkunun kaynağını kendi iç dünyalarında aramalıdır. Nefis, benlik insanın gözünü ve idrakini bağlayınca bir o yana bir bu yana sallanmaya başlar. Bazen dünyaya, para ve kadına, bazen de din ve diyanet işlerine yönelir. Kah iyilere, kah kötülere karışır. Bu girdaplardan kurtulmak için gösteriş ve riyadan uzak, gizli gizli Allah’a yalvarıp bağış ve ihsanını istemelidir(Divan-ı Kebir, I/143-150).

İnsan tövbesini ne kadar bozarsa bozsun yine de Allah’ın rahmetinden hiçbir zaman ümit kesmemelidir.

Gençleri her türlü tuzak ve kötü alışkanlıklardan, kutsallaştırdığı çarpık düşüncelerden kurtarmanın güvenli yollarından biri çocukluk döneminde ailede başlayıp okulda devam eden eğitimdir. Kendisine verilen her şeyi alma eğiliminde yaratılan insana iyi ve güzel davranışlar öğretilip yapması sağlanırsa topluma yararlı; ihmal edilip kötü iş ve hareketlere yönelmesi engellenmezse azıtarak ahlâksız ve topluma zararlı bir insan olur. Gençleri topluma yararlı birer fert olarak yetiştirmek için ahlâkî erdemler öğretilip bunlara dayalı bir hayat tarzı oluşturmaları sağlanırsa kendilerinin değerini fark edebilirler.  Bu onların hem sosyal hayatla bütünleşmelerine zemin hazırlar, hem de sosyal, kültürel ve çeşitli spor faaliyetlerine katılarak bir taraftan başka sevgisini tatmalarını sağlar, bir taraftan da ötekiyle paylaşma duygularını geliştirir.

Mevlânâ gençliğin içine düştüğü problemleri aşmada insanı hayata bağlayıp yaratıcısına ulaştıran sevgiye büyük önem verir. Her şeyi toz pembe gören gencin toplum baskısından kurtulduğunu hissettiği anda geleneklerine sırt çevirmesi bir bocalama işaretidir. Hırs ve tamahla dünyaya dalıp insanlığını unutanları maddenin esaretinden kurtarmak için kendilerini tanıma fırsatı vermelidir. Kendinin farkına varan genç, Rabbini de tanır. Hata yapan genci toplumdan koparıp uzaklaştırma yerine sevgi, müsamaha ve hoşgörüyle anlamaya çalışmalıdır. Allah’ın rahmetinin genişliğini hatırlatarak yaptıkları hatalardan uzaklaşıp yeni bir hayat anlayışına merhaba demelerinin imkanı hazırlanmalıdır. Mevlânâ’ya göre böyle bir durumda vizyon ve misyon sahibi erdemli dürüst kişilere büyük bir görev ve sorumluluk düşmektedir. Bunlar gençlerin kirlenen ruhlarını mûsikî, hat ve güzel sanatlarla temizleyip, karşılıksız, menfaat beklemeden, şöhret sağlamayan, sorumluluğu olan görev bilinci ile yetiştirmelidir. Din, sanat, kültür, bilim, spor ve siyaset alanındaki birçok yeniliğin kendine güven duygusu ile yetişmiş kişiler tarafından gerçekleştirildiği noktasından hareketle gençlere eksikliğini hissettikleri kendine güven duygusu kazandırılmalıdır. İlim, ahlâk, sanat hareket ve hırsını doğuracak bir iman ve ülkü ile yetiştirilmelidir. İslâm’ın ruhunu ve güzelliğini ayaklar altına alan, dini zorbalıklarına ve kendi menfaatlerine kullanan sahtekar ve cahillerle inanç tacirlerinden uzak durmaları sağlanmalıdır. Genç kalplere Allah sevgisi yerleştirilerek dinî ruh her vesile ile canlı tutulmalıdır. Mevlâna’nın da dediği gibi; sevgiden acılar tatlılaşır, bulanık sular durulur, dertler şifa bulur.

4. SONUÇ

Her varlığın yokluğun kucağına koşarcasına atıldığı bu âlemde sonsuzluk ümidiyle beslenen idealler, ruhu doyuran erdemler ve hayatı değerli yapan hazineler de vardır. Kendi iradesini kendi eliyle çürüten nesillerde bir kurtarıcıya ihtiyaç duyulur. Halbuki her genç bir âlem ise, her birinin ayrı bir düşünen başa ihtiyacı vardır. Kendini yetiştirmeden kurtarıcı bir baş arayan nesil, ekilmeden sulanan fidana benzer. Sonsuz âlemlerle dolu olan evrende sadece ümitsizlere barınacak yer yoktur. İnsanlığın kurtuluşu aklın ışığında bilgi ve hikmetle yetiştirilen düşünen gençlerdedir. Bilgi çağında nesillerini güzel bir terbiye ile yetiştirip kendine güven duygusunu kazandıran milletler, yarınlarına güvenle bakabilirler. Zira bu günün gençleri yarının toplumunu idare edecek değerlerdir. Mevlana dedikleriyle gençlere ve diğer milletlere bir rehber ve yardımcı kaynak olmuştur.

Özellikle gençlik dönemi için Mevlana önemli tavsiyelerde bulunmuştur. Çünkü insan gençlik döneminde kaburga kemiği gibidir doğrultmaya çalışırsan kırarsın, kendi haline bırakırsan yine eğri kalır. Yani erinliğe gelmiş bir genci yetiştirirken çok dikkatli olup yetiştirmelidir.

“Âdemoğlunun eğer edebden nasibi yoksa Âdem değildir

Âdemoğluyla hayvan arasındaki fark edebdir
Gözünü aç da bak cümle Kelâmullaha
Kuran’ın bütün âyetlerinin manası edebden ibarettir”

İnsanın kendi varlığını sürdürebilmesi ve toplum içerisinde saygın bir yere gelebilmesi için ‘edep’ kavramına çok dikkat etmesi gerekir ki bu yönde de Mevlana edep konusuna da değinmiştir. Böylece Mevlana insanlar arsında olması gereken saygı, sevgi ve kardeşliğin temelinde olması gereken noktayı da göstermiştir.

KAYNAKÇA

Adasal, Rasim.1980.Normal ve Anormal Açıdan Psiko-Sosyal Yönleriyle Kişilik Ve Karakter Portleri.  (2.Baskı) İstanbul: Minnet Yayıncılık.

Akyüz, Yahya.2011. Türk Eğitim Tarihi.(19.Baskı)Ankara: Pegem Yayınları.

Aresteh, Ali Rıza.2000. Aşkta Ve Yaratıcılıkta Yeniden Doğuş. Çeviren: Bekir Demirkol-İbrahim Özdemir. Ankara: Kitabiyat Yayınları.

Doğan, Cüceloğlu. 1997.İnsan Ve Davranışı, Psikolojinin Temel Kavramları.(7.Baskı)  İstanbul: Remzi Kitabevi.

Ergün, Mustafa.1980. İnsan Ve Eğitimi.(1.Baskı) Ankara: Ocak Yayınları.

Mevlana Celalleddin.1992.Divan-ı Kebir. Hazırlayan: Abdülbaki Gölpınarlı.  Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.


Mevlana Celalleddin.1990.Mesnevi. Çeviren: Veled İzbudak . Gözden Geçiren: Abdülbaki Gölpınarlı(2.Baskı) İstanbul: MEB Yayınları.

Şimşekler, Nuri. 2003. “Hz. Mevlânâ’da Evlilik, Aile Hayatı ve Çocuk Eğitimi”, Konya Kitabı VI. (Ed. Caner Arabacı) Konya: İpek Yolu Konya Ticaret Odası Dergisi. Özel Sayı.

 
Topçu, Nurettin.1998. İslam Ve İnsan, Mevlana Ve Tasavvuf.(2.Baskı)İstanbul: Dergah Yayınları.


Usta, Mustafa.1995.Divan-ı Kebir’de Mevlana’nın Eğitim Görüşü. İstanbul:1995.

 

Varoluşçu Psikoterapi

GİRİŞ

Araştırmanın Amacı

Bu ödevi hazırlamamızdaki amaç Varoluşçu felsefe ve Varoluşçu psikoterapi hakkında bilgi edinmektir. Ayrıca özgürlük kavramı üzerinde durduk. Özgürlük kavramının tanımının ne olduğu ve özgürlüğün sınırlılıklarının neler olduğu hakkında araştırmalar yapılarak bu ödevi hazırlamış olduk.

Ondokuzuncu yüzyılda bir çok varoluşçu psikolog ve psikiyatrist çok sayıda felsefeci ve yazardan etkilenmiştir. Varoluşçu yaklaşımın felsefi temelleri hakkında bilgi sahibi olmak isteyen öğrencilerin, Soren Kierkegaard, Friedrich Nietzsche, Martin Heideger, Jean-Paul Sarte, Maritin Buber, Ludwing Binswanger ve Medard Boss’un kısa yaşam öyküleri ve bu kişilerin eserlerini okumaları çok yararlı olacaktır.Burada sıralanan kuramcılar, varoluşçu görüşün oluşumunda kendi kültürel, felsefi ve dini yazıları da varoluşçu terapinin oluşturulmasında bir temel teşkil etmiştir.

Araştırmanın Önemi

Özgürlük kavramı insan hayatının vazgeçilmez unsurlarından biridir. Bu konuyu açıklayıp insanların bu konuda bilgi sahibi olmasını amaçladık. Özgürlüğün insanlar için neler ifade ettiğini, özgürlüğün insan doğasına etkilerini araştırarak bireylere fayda sağlayacağını umuyoruz. Bu araştırmamızda sadece özgürlük kavramını ele almadık bunun yanı sorumluluk ve özgürlük arasındaki ilişkiyi bir bütünlük içerisinde ele aldık.

Araştırmanın Sınırlılıkları

Bu çalışmamızda elimizdeki kaynaklardan faydalandık. Yurt dışında yayınlanan ve araştırma yapılan kaynaklara ulaşılamadı. Ayrıca ülkemizde bu konu hakkında yapılan araştırmalara ve yazılan kaynaklara ulaşılmaya çalışıldı.

VAROLUŞÇU PSİKOTERAPİ

“ Varoluşçuluk (egzistansiyalizm) bireyin deneyimini ve bu deneyimin tekilliğini ve biricikliğini insan doğasını anlamanın temeli olarak gören bir felsefe akımıdır. Varoluşçuluk, insanın varoluşuyla doğal nesnelere özgü varlık türü arasındaki karşıtlığı büyük bir güçle vurgulayan, iradesi ve bilinci olan insanların, irade ve bilinçten yoksun nesneler dünyasına fırlatılmış olduğunu öne süren bir düşünce okuludur. Bu akım insan özgürlüğüne inanır ve insanların davranışlarından sorumlu olduğunu öne sürer. ”

“ Varoluşçu-insancıl psikolojisi tek bir psikologun görüşlerini temsil etmez birbiriyle pek sıkı ilişkisi olmayan bazı yönlerden birbirlerinden oldukça farklı görüşleri içerir. Bu görüşü temsil eden psikologların arasındaki ortak yönler şunlardır; kendini gerçekleştirmeyi psikolojik gelişmenin temelinde görürler bireyin her zaman bir seçim yaparak belirli duygu, düşünce, konuşma ve davranış gösterdiğine bu nedenle insanların duygu, düşünce ve konuşma davranışlarından yalnız kendilerinin sorumlu olduklarına inanırlar. ”

VAROLUŞÇU TERAPİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ

“ Varoluşçu terapi hareketi belli kişi veya gruplar tarafından ortaya atılmamıştır. Bunun yerine, 1940 ve 1950’lerde birçok felsefi akım ele alınarak, Avrupa’nın farklı bölgelerinde psikoloji, psikiyatrinin farklı ekolleri arasından ortaya çıkmıştır. Bu terapi; yalnızlık, yabancılaşma, anlamsızlık gibi çağdaş yaşamın ikilemlerini çözmek üzere bireylere yönelik yardım çabalarıyla gelişmiştir. Terapi konusunda ilk yazarlar, dünyada yalnızlık yaşayan bireyin deneyimleri ve bu durumda oluşan kaygıyla yüzleşmeleri üzerine odaklanmışlardır. Avrupalı varoluşçu bakış, bireyin sınırlı yönleri ile yaşamın trajik boyutları üzerinde odaklanmıştır.


Soren Kıerkegaard (1813-1855): Danimarkalı felsefeci olan Kierkeaard angst kavramı üzerinde durmuştur. Korku, kaygı, endişe anlamına gelmektedir. Kierkeaard çalışmalarını yaşamdaki belirsizlik ve kaygı üzerine yoğunlaştırmıştır. Kaygı olmaması durumunda insanları uyurgezere benzetmiştir. İnsanlar yaşam ve ölüm gerçeği ile ergenlik döneminde karşılaşır ve bu durumdan rahatsız olur fakat bu ölüm gerçeğini değiştirmez. Bu yüzden insanın her zaman tetikte olması gerektiğini yani zaman zaman ölümü düşünmemiz gerektiğini söyler. Bu durum insan olma sürecinin bir gereğidir. Bizim insan olarak görevimiz kim olduğumuzu keşfetmek değil, kendi kendimizi yaratmaktır.

Friedrich Nıetzsch (1844-1900): Yerleşik gelenekleri hiçe sayan Alman felsefeci olan Nietzsche’ de benlik, etik ve toplum kavramlarına devinimsel bir yaklaşım getirmiştir. Subjektif bakış açısının önemini belirtmiştir. Gelenekçi düşüncelerin insanları yanlışa götürdüğünü ileri sürmüştür. Bireyin toplumdan bağımsız bir şekilde hareket etmesi gerektiğini savunur. Çünkü insanlar bu sayede yaratıcılıklarını keşfettiğini söyler. Varoluşçu felsefenin usta kuramcılarındandır.

Martın Heıdegger (1889-1976): Geçmiş yaşantılar üzerinde durmamıştır. Bunun yerine insanların geleceği üzerinde düşünmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Otantik yaşantılar ile geleceğe odaklamak gerektiğini düşünmüştür. Kierkegaard ve Nietzsche tarafından ifade edilen subjektif deneyimi 20.yüzyılda adı fenomenoloji olan bir yaşantıyı inceleme yöntemi haline getirmiştir. Kişinin olumsuzluklar arasından olumlu şeyler çıkarabileceğini ileri sürmiştir.

Jean Paul Sarte (1905-1980): Bir felsefeci ve bir yazardır. İnsanların daha önceki varoluşçuların düşündüklerinden çok daha büyük oranda özgür olduklarına inanmasına yol açmıştır. Geçmiş ve bugün arasındaki boşluk, hiçlik, ne yapacağımızı seçme konusunda bizi özgür kılmaktadır. Kişinin geçmişine bakmaksızın geleceğini şekillendirebileceğini söyler. Yani geçmişe bakmaksızın tercihlerde bulunabiliriz fakat bazı sorumlulukları üstlenmek gerekmektedir.

Martın Buber (1878-1965): Diğer varoluşçularla karşılaştırıldığında bireyselliğe daha az önem vermiştir. Her zaman ben yoktur diğerleri de vardır. Bazen karşımızdakileri birey olarak değil de eşya gibi şeyler olarak görmeye başlarız. İşte o zaman ilişki ben ve şeyler haline dönüşür. Bu da etkileşim de bozucu etkilere sebep olabilir. Yani kişi diyaloglarında karşısındaki kişiyi hesaba katarak diyaloga geçmelidir.’’

VAROLUŞÇU TERAPİ VE AKADEMİK TOPLULUK

“Akademik psikiyatri ve psikolojiden akademik destek azlığı varoluşçu terapi alanı için büyük önem taşımaktadır; çünkü akademik açıdan baskın kurumlar, klinik disiplinlerin gelişimini etkileyen gerekli şeylerin kontrolünü sağlayan bütün yolları kontrol etmektedir. Varoluşçu yaklaşımların akademik kurumlar tarafından böylesine karantiya alınma nedeni düşünmemiz gerekmektedir; çünkü esas olarak bilgi kaynağı konusuna dayanmaktadır yani bildiklerimizi nereden bildiğimize. Pozitivist geleneğe dayanan akademik psikiyatri ve psikoloji, bilgiyi geçerli kılma yöntemi olarak deneysel araştırmaya önem vermiştir.”


Temel hümanist inanç “İnsan parçalarından daha büyüktür’’ demektedir. İnsan zihni parçalarını yani id, ego, süper ego, bilinçdışı, bilinç kavramlarını ne kadar iyi anlarsa anlasın bilinçdışına sahip alan kişiyi anlatamaz. Üstelik deneysel yaklaşım insanlara bunları anlamada yardımcı olmaz. Anlam hiçbir zaman bütünü meydana getiren parçaların öğrenilmesi ile anlaşılmaz çünkü anlamayı meydana getiren düzenli yapıda olan insan zihnidir. Deneysel psikoterapi araştırmasının sınırlılıklarının varoluşçu terapiye özgü olmadığının bilinmesi gerekmektedir; fakat bu varoluşçu sınırlılıklar varoluşçu yaklaşımdan daha açık görülmektedir. Deneysel psikoterapi araştırmasının kurucusu ve babası olan Carl Rogers’ın üzülerek belirttiği gibi, “ Psikoterapi araştırmacıları bile kendi psikoterapi yaklaşımlarını değiştirecek kadar ciddiye almamaktadır. ’’

ÖZGÜRLÜK

Özgürlük: “ Özgürlük düşünceler tarihini felsefe ve toplum bilimin önde gelen konusu olarak özgürlük soyut bir kavramdır. Varoluşçu felsefe durağan bir varlık anlayışı yerine var olan özgürlüğe sahip bir insan varoluşunu ele alır. Varoluşun psikoterapide insanın özgürlüğü üzerine insan psikolojisinin evrelerini ele alır. ”


“Locke ‘a göre özgürlük kişinin irade ya da tarihini değil zihnin seçeneği ya da yöneleceğini yapmaktan kaçınma gücüne sahip olma ile ilintilidir. Locke ‘en göre özgürlük isteği sorunu anlamsızdır; özgürlük, insanın isteğine değil onun eylem gücüne ilişkin bir olgu olarak düşünülmektedir. ”

Sorumluluk: “ Sorumluluğun bir çok çağrışımı vardır. Güvenilir, ehemmiyet edilen kimseler için “ sorumluluk sahibi ” deriz. “ Sorumluluk ” aynı zamanda yasal,  parasal veya ahlaki  sorumluluğu da ifade etmektir. Akıl sağlığı anlamındaki “ sorumluluk ”, hastanın mantıklı davranış yeteneğinin yanı sıra terapistin hastaya ahlaki sadakatine de göndermede bulunur. Bu çağrışımların hiçbiri bu tartışmayla tamamen ilişkisiz değildir. Sorumluluk yaratma anlamına gelir. Sorumluluğun farkında olmak, kişinin kendi özünü, kaderini, hayat durumunu, duygularını ve hatta acı çekişini yarattığının farkında olmaktır. Böyle bir sorumluluğu kabul etmeyen, çektiği sıkıntı için başkalarını suçlamaya devam eden hasta için terapi söz konusu olmamaktadır. ’’


Varoluş Kaygısı Olarak Sorumluluk: “ Ölümün varoluşsal bir konu olduğu bir gerçektir. Ölümlü fani olma varoluşu belirgin getirilerindendir. En derin düzeyde sorumluluk varoluşu açıklar. Bu durum uzun yıllar önce basit bir deneyimle görülmüştür. Örneğin tropikal bir gölün sıcak, güneşli ve berrak sular içinde dalış yaptığınızı düşünün. Suyun içindeyken sık sık derin bir rahatlık hissi duyarsınız kendi evinizdeki gibi rahatsınız. Suyun sıcaklığı, mercan dibin güzelliği, parlak gümüş renkli balıklar, fosforlu balıklar, muhteşem güzellikteki melek balıkları, suları yararak yüzmek hepsi bir su altı cennetini hissettirir insana. Ve birden bakış açınızı değiştirip şöyle bir bakın göldeki balıkların hiçbiri bu güzelliğin farkında değil dahası sizin gibi mutlu değil. Melek balıkları, fosforlu balıklar mercanlar güzelliklerinin farkında değiller ya da deniz kestanesi çirkin olduğunu bilmiyor. O güzel saatler mutluluğum aslında hiçbiri gerçek değil bunların hepsini kendimiz yaratıyormuşuz. Çevremiz bizim gördüğümüz gibi var biz ağacı güzel gördüğümüz içim ağaç güzel bu şekilde düşünmek gerekir. Yani bütün bu algılar bana ait. ”

Dünyaya karşı sorumluluğunu keşfederken gerçek “durumuna”  ait bilgi kafasına dank eder. Dünya ancak insanoğlunun kafasında kurduğu şekliyle anlam kazanır. İnsan kendisini ve dünyasını oluşturması (sorumlu olması) ve sorumluluğunun farkında olması oldukça ürkütücü bir kavrayıştır. Bunun anlamını bir düşünelim. İnsanın kendi yaratımının sonucu olan dışında dünyanın hiçbir anlamı yoktur. Kurallar, ahlaki sistemler, değerler yoktur; herhangi bir dış anlamı yoktur; evrende büyük bir tasarı yoktur. Sartre’ın görüş açısında,’’ Birey tek başına yaratıcıdır’’.

Varoluşu bir tarzda yaşamak insanı sersemleştirebilir. Aslında hiçbir şey göründüğü gibi değildir. İnsanın altındaki zemin açılmış gibi görünür. Gerçekten sorumluluk farkındalığının  öznel deneyimi için yaygın kullanılan bir terimdir. Sorumluluk insana belirli sınırlılıklar çizer ve insanın bu sınırlılıklar içerisinde hareket etmesini gerektirir.

“ Zeminsizlik anksiyetesine, anksiyeteyle yüz yüze geldiğimizdeki gibi tepki veririz: yani rahatlama ararız. Kendimizi korumanın birçok yolu vardır. Birincisi, zeminsizlik anksiyetesi, ölüm anksiyetesi farklı olarak sıradan yaşantıda belirgin değildir. Yetişkin tarafından kolayca sezilemez ve büyük bir olasılıkla çocuk tarafından da sezilmez. İnsanlar zeminsizliğe iten düşüncelerden kaçınırlar. (örneğin; karar verme, yalıtım, özerk hareket) Bu sayede insan büyük bir şeyler arar otorite, sihir, yapı, büyük tasarı gibi. Bu nedenle çocuklar özgürlükten rahatsız olur ve sınır koymasını talep eder;  panik haldeki psikotik hastalar içinde aynı durum geçelidir onlar da sınır konulmasını talep eder. ”

“Bununla birlikte hepsinin içindeki en güçlü savunma beklide yaşandığı şekli ile gerçekleşir. Kendimizi birincil kurucular gibi görmek, normalde yaşadığımız gibi gerçekliğinin karşısında durmaktır. Duyu verilerimiz bize dünyanın “ orada ” olduğunu ve girip çıktığımızı söyler. Fakat, Heidegger ve Sartre’ın öne sürdüğü gibi görünüşler inkarın hizmetine girer: Dünya şekilde kurarız ki, bizim yapımızdan bağımsız gibi görünür. Dünyayı deneysel dünya olarak kurmak onun bizden farklı bir şey olarak kurulması anlamına gelir. Kendi özgürlüğümüzden kaçmamıza izin veren bu söz oyunlarının herhangi birini yutmak “  otantik olmayan şekilde ” (Heidgegger) veya “ samimiyetsiz ” (Sartre) yaşamaktır. Sartre kendi projesinin, insanları samimiyetsizlikten kurtarıp sorumluluk üstlenmelerine yardımcı olmak olduğunu düşünmütür. ”

Sorumluluğun Üstlenmesi ve Psikoterapi

“ Terapist süreli olarak hastanın kendi sıkıntılarını kendisinin yarattığına dair dair çerçevesiyle hareket etmelidir. Hastanın yalnız, yalıtılmış, kronik bir biçimde tacize uğramış ya da uykusuz olmasını nedeni rastlantı, kötü şans ya da kötü genler değildir. Terapist hastanın kendi açmazında nasıl bir rol oynadığını belirlemeli ve bu içgörüyü hastaya iletmenin yollarını bulmalıdır. İnsan kendi sıkıntısını kendisini yarattığını fark etmedikçe değişmek için bir motivasyonu olamaz. Eğer kişi sıkıntısının başkaları, kötü şans ya da tatmin edici olmayan iş tarafından yaratıldığına inanmakta ısrar ediyorsa kişisel değişim için neden enerji harcasın ki? Böylesine bir inanç sisteminin karşısında en belirgin strateji terapötik değil eylemcidir: yan, insanın çevresini değiştirmeye yöneliktir. ’’

Sorululuğun kabul edilmesine hazır oluş hastadan hastaya çeşitlilik gösterir. Bazı hastalar için bu aşırı derecede zordur ve terapötik işin büyük bir bölümünü oluşturur; ama hasta sorumluluğu bir kez üstlendikten sonra terapötik değişim neredeyse otomatik olarak ve çaba göstermeksizin meydana gelir. Sorumluluğu daha çabuk üstlenen, ancak terapinin diğer aşamalarında duraklayan insanlarda vardır. Genellikle sorumluluğun kabulü bütün yönlerde sabit bir şekilde gerçekleşmez, bireyler bazı alanlarda sorumluluğu kabul ederken bazıları da reddederler.

Sorumluluğun Sınırları

Sorumluluk kavramı psikoterapi için çok önemlidir. Sorumluluğun kabul edilmesi bireyin özerklik kazanması ve bütün potansiyelini gerçekleştirmesini sağlar. Ama bu gerçek ne kadar doğrudur? Bir çok terapist sorumluluğun profesyonel savunucular, fakat gizliden gizliye kendi içlerinde ve kendi inanç sistemlerinde çevresel deterministlerdir. Yıllarca hem bireysel olarak hem de psikoterapistlerden oluşan grup terapilerinde psikoterapistleri tedavi edildiği görülmüştür. Psikoterapistlerin ne kadar sıklıkla çifte standart kullandıklarını görüyoruz. Hastalar kendi dünyalarını oluştururlar ve bundan sorumuludur, oysa terapistlerin kendi saçmalığına yer olmayan nesne, yapılandırılmış bir dünyada yaşarlar ve gerçekte olanı ayarlamak için ellerinden geleni yaparlar. Terapistler sorumluluğun üstlenilmesinin savunuculuğunu yaparlar, fakat gizli şüpheleri dışarı sızar; kendilerinin inanmadığı bir şeye hastalarını inandıramazlar. Hastanın direncine bilinç dışına anlayış gösterirler ve bu direncin tuzağına düşerler.

Sorumluluk ve Varoluşsal Suçluluk

“Hastanın sorumluluğunun farkındalığını kolaylaştırma çabasıyla terapist kısa sürede terapötik alanında davetsiz bir varlığın bulunduğunu hisseder. Bu varlık suçluluktur, sık sık varoluşsal psikoterapi sürecine istenemeden giren sorumluluğunun karanlık gölgesidir. Varoluşsal olarak temellenmiş terapide “suçluluk”, yanlış bir şey yapma duygusuyla ilişkili duygu durumuna gönderme yapan geleneksel terapideki anlamından biraz daha farklı bir anlam üstlenir oldukça rahatsız edici bir durumdur ve anksiyete artı kötülük duygusu olarak tarif edilir. ”  

“Psikoterapideki varoluşsal bakış açısı suç kavramına önemli bir boyut ekler. Birincisi insanın eylemlerinin sorumluluğunun tam olarak kabulü kaçış yollarını azaltarak suçluluk alanını genişletir. İnsan artık, “öyle demek istemedim” , “kazayla oldu”, “elimde değildi”, “karşı konulmaz bir dürtü sonucuydu” , gibi bahanelere güvenemez. Böylece gerçek suçluluk ve insanın kişiler arası ilişkilerindeki rolü varoluşsal terapötik diyaloğa girer. Nevrotik suçluluk, başka bir bireye, eski ve modern tabulara veya anne baba veya toplumsal mahkemelere karşı işlenen hayali suçlardan kaynaklanır. Gerçek suçluluk sembolik olarak uygun bir telafiyle karşılanmalıdır.”  

SONUÇ

Bu çalışmada öğrendiğimiz varoluşçuluğun kaynağında yatan kaygı ve özgürlük terimleri ile karşılaşılmaktadır. Bu bilgilerden yola çıkarak varoluşçu psikoterapide özgürlüğün yeri ve önemine değinildi. Çalışmamızda bu konulara yeteri kadar açıklık getirdik. Varoluş psikoterapisi hakkında bulabildiğimiz kaynaklardan varoluşçu psikoterapi hakkında bilgi topladık ve bu bilgilere araştırmamızda yer verildi.

Biliyoruz ki varoluşçuluk insancıl yaklaşımı temel alır. Ayrıca insanların özgürlüğüne ve insan davranışlarının sorumlu olduğunu ortaya koyar. Varoluşçuluk,  insanın kişisel anlamını değerlendirmesini, yaşama sürecinde kendi yolunu seçmesini, düşman ve amaçsız bir evrenin doğurduğu,  kişiliğin yitirilmesi tehlikesine karşı,  insanın kendi özgür istemiyle direnmesi gerektiğini savunur.

Varoluşçuluk’a göre, evrende kendi varlığını kendisi yaratan tek varlık insandır. İnsandan başka tüm varlıklar, varoluşlarından önce yapılmışlar, biçimlenmişler, nitelik kazanmışlardır. İnsan kendini nasıl yapar, varlar ve değerlendirirse insan odur. Yaşama anlam veren insanın kendisidir. İnsan kendini varladığı için özgür ve sorumlu olmak zorundadır. Bu sorumluluk nedeniyle bunalım, sıkıntı, kaygı duyar. Varolma sorumluluğundan doğan bu kaygı ve sıkıntı, insanın temel davranış ve eylem gücünü oluşturur.
.
Varoluşçulara göre insan davranışları doğadaki diğer fiziksel olaylar gibi değerlendirilemez, incelenemez, kategorilere ayrıştırılamaz. İnsan davranışları bu bağlamda açıklanamaz ancak anlaşılabilir. İnsan davranışlarının anlaşılabilmesi için veya insanın bütüncül olarak anlaşılabilmesi için tüm yargılardan ve ön fikirlerden uzak olmak gerekir. İnsan mekanik bir aygıt olmadığından onun davranışlarını bir takım gruplara ayırmak, sistematize etmek, şablonlaştırmak insanı anlamak değil, tam tersine onun anlaşılmasını zorlaştıran temel faktördür. Hele hele bir takım hastalık isimleri altında insanları birer kemiyet gibi değerlendirmek, bilgisayar programlarına kodlamak, sistematize etmek insana yapılacak en büyük ihanetlerden biridir.

Ayrıca insan ne denli doyurucu bir hayat  sürerse sürsün sonunda ölüm gerçeğinin karşısına çıkacağını bilmektedir. İnsan hayatına değer veren, anlamlı her şey nihai bir noktada geride pek az iz bırakarak yok olmaya mahkumdur. Eğer insan yarın ölecekse neden bu gün anlamlı bir şeyler yaratmaya çalışsın ki? İşte bu gerçek insanın zihnini kemirir ve bilinçdışına bastırılsa dahi bulunduğu yerden insanı rahatsız edecek ölçüde kaygı üretmeye devam edebilir.

Varoluşçuluk hakkında birçok filozof görüş belirtmiştir. Hepsinin üzerinde durduğu başlıklar: Ölüm, anlamsızlık, yaşam kaygısı, özgürlük, yalıtım ve insan doğası konularıdır. Fakat özgürlüğün diğer başlıklardan daha çok etkisi var. Ayrıca bu alanda çalışma yapan filozofların bu alana yönelmelerinde yaşadıkları aile ortamı ve çocukluk yıllarında içine kapanıklık etkili olmuştur.

Özgürlük ve kaygı arasında bir bağlantının olmadığını sadece özgürlüğün aşırı yaşanması sonucunda kişide yalnızlık ve yaşam kaygısının oluştuğunu düşünülmektedir.

KAYNAKÇA

•    Foulquıe, Paul, ‘’Varoluş Felsefesi’’ Çeviren: Nurettin Topçu. 3. Baskı İstanbul: Hareket Yayınları, 1967.

•    Cüceloğlu, Doğan, ’’İnsan ve Davranış’’(12. basım. İstanbul: 2003).  

•    Yalom,Irvın, ‘’Varoluşçu Psikoterapi’’ Çeviren: Zeliha İyidoğan  Babayiğit.5. Baskı:  İstanbul: Kabalcı Yayınevi,2000.

•    Spitzer, Manfred ve Maher. A. Brandon, ‘’Felsefe ve Psikopatoloji’’Çeviren: Özgür Karaçam.1.Baskı: İstanbul: Gendaş Yayıncılık,1998.

•    Çüçen,A.Kadir ‘’Felsefeye Giriş’’.3.Baskı:Bursa:Asa Kitapevi,2002.

•    Glasser, William ‘’ Kişisel Özgürlüğün Psikolojisi’’ Çeviren: Müge İzmirli.2 Baskı: İstanbul: Hayat Yayınları,2003.

 

Ne Zaman Doğdunuz?

Zaman nedir? Zaman nasıl başladı? Zamanın başı sonu belli mi? Başı olmayanın sonu olur mu? Zaman hep ileriye doğru mu akar? İleriye doğru akıyorsa, zaman eskir mi, eskirse zamanı zaman mı eskitir? Yaşadığımız zamanın dışında bir zamandan söz edilebilir mi? Zaman olmasaydı ne olurdu? Zamanla zamanı anlayabilir miyiz?

“Zaman”ı düşününce içinden çıkamadığım sorular bunlar. Zaman alabildiğine karmaşık, alabildiğine soyut bir kavram. İnsan, yaşamın hızlı (yani zamansal) akışı içinde kullanışlı ve anlaşılır olması için soyut zamanı somutlaştırmak ister. “Ne zaman?” sorusuna herkesin, şöyle ya da böyle, üstünde anlaşacağı bir yanıtın olmaması karmaşalar doğurabilir. Bunun için sene, ay, saat, dakika, saniye gibi dilsel kavramları kullanır. “Ne zaman doğdunuz?” sorusunun yanıtı dört beş harflik bir ay adına ve beş altı rakamlık günlere, yıllara sıkışıverir sözgelimi: 24 Mart 1989. Ancak okuma yazma oranın düşük olduğu, reklamlı takvimlerin evlere henüz girmediği, köylülerin kendi zamanlarını yarattıkları yıllarda doğan çocuklar (Olasılıkla şimdi onlar torunlarını seviyordur.), “Ne zaman doğdunuz?” sorusuna takvime dayalı bir yanıt vermezler. Benim gözlemlediğim bazı doğum tarihleri şunlar:

  • Karlar yavaş yavaş erimeye başladığında (Yaşamların buzu çözüldüğünde).
  • Kardelenler yaylaya düştüğünde (Yörük gençleri sevdalandığında).
  • Ekinler ekildiğinde / baş verdiğinde – filizlendiğinde / sarardığında / kalktığında (Dünya döndüğünde).
  • Ekinlere patoz girdiğinde / Haşhaş hasadında / Çukur’da pamuk toplarken (Un derdinden, yağ derdinden yanıp tutuşurken).
  • Nevrozun alazı göğe ulaştığında (Davul dom dediğinde, halaylar çekildiğinde, zılgıtlar ezgilendiğinde).
  • Kaysılar çiçek açtığında (Dünya silme beyaza kestiğinde).
  • Elmalar meyveye durduğunda (Gebelerin ağzı sulandığında).
  • Kırmızı eriğe nişan düştüğünde (Bebelerin dişleri kamaştığında).

Bütün bu doğum zamanları ayrı bir öykü aslında. Hayal kurmanın olanaklarını yaratan, genişleten zamanlar… Parantez içindekiler benim hayallerim zaten (Siz de kendi parantezlerinizi açabilirsiniz.). Hayaller daha da artırılabilir: Belki kadın yeni doğurmuştur, kocası da “Geçmiş olsun hanım.” diyerek doğum yorgunu karısının başucuna bir kaysı çiçeği bırakmıştır. Veya doğumdan birkaç gün sonra hasada koşuşturmuştur emekçi kadın. Nevrozda davulun dom sesiyle kadının sancısı aynı ana denk gelmiş bile olabilir. Doğum zamanlarını anımsatan başka olaylar yok mu? “Duran’ın kızı Fatma, kocaya kaçtıydı hani!”, “Köye çakal indiydi de, Karabaş onları hacamat ettiydi.”, “Sarı Kız da buzağıladıydı o sıralar.”…

Bu doğum zamanlarını ve zamanların yol açtığı düşlemleri görünce kendi doğum tarihimin ne kadar soğuk ve yavan olduğunu düşündüm. Ne olmuş ben doğduğumda? Akılda kalacak hiçbir şey yok mu? Bir olay, öykü, bir doğa betimlemesi… Çevreyi gözlemleyip akılda tutmaya ne gerek var? Bir takvim yaprağına sıkışıyor her şey. Merak edip “tarihte bugün” ne olmuş diye internet sitelerine giriyorum: Moğol imparatoru Timurlenk Diyarbakır’ı işgal etmiş, Savarona’ya Türk bayrağı çekilmiş, Adana cezaevindeki tutuklular isyan başlatmış, Kerime Nadir vefat etmiş… Farklı farklı yıllarda olmuş tabii bunlar. Ve bende doğduğum yere, zamana ilişkin çağrışım yaratmıyorlar. Ben daha çok Mersin’de, Demirtaş Mahallesi’nde olanları merak ediyorum. Fakat kime sorsam “Anımsamıyorum.” yanıtını alıyorum. Bu unutkanlığın, belleksizliğin, zaman algısındaki belirgin farkın nedenleri neler olabilir?

Zamanını yaratmaktan, yaratılan zamana tutsak oluşa keskin bir geçiş yaşanmış. Köyden kente göç olabilir mi bunun nedeni? Etkisi olabilir; fakat temel neden değildir bence. Çünkü kentli de kendi zaman algısını oluşturabilir: Şu film vizyona girmişti, evin karşısındaki park o yıl yapılmıştı, portakal bahçelerinin yerine falanca site kurulmuştu, asgari ücrete beş kuruş zam gelmişti, belediye başkanı ihaleye fesat karıştırmıştı… Kentlilik değilse zamansal başkalığın nedeni sözlü kültür-yazılı kültür ikilemi olabilir. Okuma yazması olmayan insanların içinde bulunduğu kültür doğal olarak sözlüdür. Dilden dile geçen birçok mani, fıkra, türkü sözlü kültürün ögeleridir. Sıcaktır sözlü kültür, bizdendir; ama kalıcılığının yazılı kültüre göre daha az olduğu söylenir. Bu yüzden de sözlü kültürden yazılı kültüre geçmemiz gerektiği vurgulanır. Acaba işin aslı öyle mi? Bu noktada yazının gücünü yadsıyacak değilim; ama sözü de küçümseyemem. Yazılı kültürün kalıcılığı daha çoktur; fakat kalıcılığın işlevselleşmesi zamana bağlıdır. Bugün hemen her şey yazıya geçiyor. Kitapların içinde boğulabilirsiniz, internetten yıllar öncesinin metinlerine ulaşmak bile olanaklı. Ama neden geçmişi anımsamıyoruz? “Çünkü gerek yok, zaten yazıyor. Araştırmak mı, o da ne?

Yazılı kültürün kalıcılığının sözlü kültüre oranla daha fazla olduğu bir gerçek; fakat yazılı kültürün işlevselleşmesi için, öncelikle onu kullanmak, varsıllaştırmak gerekli. Bu noktada sözlü kültürü dışlamak, yazılı kültüre bir katkı sunmayacaktır. Zaten ortaya çıkan belleksizlik, tamamen ne yazılı kültürün eksikliğine ne de sözlü kültürün varlığına yüklenebilir. Bugünkü belleksizlik, bir yönüyle sözlü kültür ile yazılı kültürün arasında kalmanın doğurduğu bir bocalamanın sonucu olabilir. Zaman ise bu bocalamadan yararlananlarla dolu.

Zamanımızın direttiği olumsuzluklar düşünülünce yeni zaman arayışı anlam kazanıyor. Sözlü kültürden yazılı kültüre değil; sözlü kültürle birlikte yazılı kültüre geçmek (hem sözü hem de yazıyı işlevli, kullanışlı ve birbiriyle ilişkili duruma getirerek) ve bir başlangıç olarak yeni doğacakların doğum zamanlarına karşıt-alternatif zamanlardan bakmak, bir başkaldırı olmasa bile zamana boyun eğmemektir.

Küçük Büyük Adamlar

Yollar, göz alabildiğine uzanan geniş tarlaların arasından akardı oraya giderken. Daracıktı. Bir de tarlaları rahatsız etmemek için de kıvrım kıvrım uzanırdı dağın eteklerine.  “Yakın” olan bir “uzak”tı orası. Merkeze bir kurşun atımı kadardı mesafe belki ama “uzak”tı işte. Uzak kalmış, uzak tutulmuş belki de uzak kalmayı yeğlemişti.

Burada, büyük umutlarla büyük ideallerle başlamıştı öğretmenlik hayatı yeni gelen “kız çocuğu”nun. Öyle ya çocuktu daha. Fakülteyi yeni bitirmişti. Fakültede öğrendiği tüm teknikleri uygulayacaktı öğrencilere. Kendi elleriyle yoğuracaktı onları.  Küçücük büyük “adam”lar yaratacaktı. Gittiği gün uğradığı hayal kırıklıklarından yılmayacaktı. Okul diye gösterilen bina bozmasının içinde küçücük odalara sınıf denmesi, üzerine kırmızı bez gerilmiş tahta parçalarının pano yerine geçmesi kabul edilebilir şeylerdi. Hem eğitimin ana öğesi öğrenci değil miydi? Okul eğitim-öğretime açılınca öğrenciyle şenlenebilirdi buralar. Yeni panolar hazırlanabilir, sınıflar düzenlenebilir, istenilen ortam yaratılabilirdi. Yeter ki kendindeki azim sönmesin, öğrencilerde o azmi uyandırabilsin.

Ama olmadı. Olamadı. Öğrenciler geldikten sonra hiçbir şey değişmedi. Bunun nedenini çok sorguladı kendi kendine. Zamanı var diyordu. Hem kendisi sihirli bir değnek değildi ki dokunduğu her şeyi değiştirebilsin. Önce sorunun nedenlerini aradı. Neydi bu köyün çocuklarını bu kadar isteksiz, bu kadar boşvermiş yapan? Neydi bu üzerine ölü toprağı serilme durumu? Ev ziyareti mi yapmalıydı? Yooo, ev ziyareti olmazdı. Çünkü öğrencisini açık yiyecek satan yerlerden yiyecek almama konusunda uyardığı için seyyar satıcı “Bu köyün yolundan sakın geçme! İyi olmaz senin için” demişti. Üstüne de eklemişti: “Ben dövmezsem söylerim mahalleli döver!” Bu laflardan sonra servisten inip servise binmekle yetinir olmuştu. Okul bahçesine çıkmak tehlikeliydi. Peki ne yapmalıydı? Velileri boşverip okul sonraları sosyal faaliyet yapmayı denedi bir süre. Olmadı. Veliler, okul çıkışında “Kız öğrenciler okulda ne yapıyor? Bu okulda kötü işler dönüyor.” diye dedikodu çıkarınca, olamadı. Üstelik okul müdürü de buna karşıydı. “Ne gereği var?” diyordu. “Buranın kaderi önceden çizilmiş, suyu bulandırmanın bir alemi yok.”

Suyu bulandıracaktı. İnsanlar bu kirli suda yüzmektense temiz sulara alışabilir, kimbilir belki nehirlere göllere, denizlere ulaşabilirdi. Kafasından bir çözüm yolu geçiyordu. Bu insanlar açtı. Karınları toktu belki ama bilginin ve bilmenin tadı sadece ağızlarına çalınmış, sonrası getirilmemişti. Bilgiye ulaşma yolları olarak televizyondan başka bir şey bilmiyorlardı. İnternetin örümcek ağı gibi hızlı ve yoğun ilerleyen yayılımı buraya ulaşmamıştı. Çoğunluğu köy dışına çıkmamıştı. Deniz kentinde yaşadıkları halde denizi görmeyen çocuklar vardı. Şehirdeki tiyatrolardan, sinemalardan haberleri olmuyordu. Neden olsundu ki? Kim düşünsündü burayı? Niye düşünsündü? “Kitap” ile hiç tanışmamışlardı örneğin. İlköğretim birinci kademe öğrencileri sadece okuma yazmayı öğrenmek için öğretmen tarafından zorunlu tutulan kitapları okumuşlardı. Belki kitabın tadına varırlarsa gelecek yıllar içinde düzelme olabilir miydi?  Kitap toplama kampanyaları, Milli Eğitim’den kitap isteme fasılları, yeni kitaplar satın alma yollarına gidildi.  Tam bir şeyler yolunda gitmeye başladı ki….Olmadı, küçük kız çocuğu başka bir yere atandı. Gitti. Küçük “büyük” adamlardan birinin şu sözlerini ardında bırakarak: “Siz DE mi gidiyorsunuz?”

 

Çağdaş Azerbaycan Edebiyatı

20. yüzyılın ilk yılları Rusya ile birlikte Azerbaycan için de bir dönüm noktasıdır. Bu sebeple de 19. yy sonlarıyla 20. yy başlarında Azerbaycan’da ortaya çıkan siyasi ve sosyal hareketlerle bunların kültürel hayata tesirleri aynı zamanda o dönemdeki matbuat ve neşriyat faaliyetlerini etkilemiştir.19. yy ilk yarısında Rus hâkimiyeti Azerbaycan’da yerleşmeye başladığında karşısında belirli bir ölçüde Fars kültürünün tesirinde kalan bir millet yapısı vardı.

O sıralarda Azerbaycan’da yazılı edebiyatın yanında zengin bir şifahi(sözlü) edebiyat geleneği yaşamaktaydı. Bütün tür ve şekilleri, dilli ve musikisi ile zengin bir hazine olan Azerbaycan Türklerinin edebiyat ve kültürünü Ruslar baskılar ve sürgünler yoluyla kimi zaman da katliamlarla yok etmeye çalışmışlardır (Buran, Kurşunlanan Türkoloji).

Ruslar Kafkasya’yı işgalden sonra buralarda çeşitli okullar açtı. Bu okullarda şarkiyat derslerinin yanı sıra modern düşünce ve bilimleri okutuyordu.‘’Usul-ü Cedit’’ diye adlandırılan bu eğitim sistemiyle, modern Azerbaycan edebiyatının doğmasına gelişmesine büyük rol oynayan şahsiyetler yetişmesinde rol oynamıştır.

Özellikle Qori Müellimler Seminariyası isimli okul bu amaçla açılmış ve önemli şahsiyetler yetiştirmiştir.  Rus istilasından sonra Rusça öğrenen bu dillin edebiyatını ve bu dillin yardımıyla batı Avrupa medeniyetini tanıyıp öğrenen Azeri kuşak, Fransız ihtilalinden sonra Avrupa da oluşan hürriyetçi düşüncelerin, demokrasi idealinin ve halkçılığın etkisinde kaldı bunların başında şu isimler gelir;

•     Mirza Caferi Topçubaşı, Mirza Kazım Bey, Qasım Bey Zakir, İsmayıl Bey Qutqaşınlı sayabiliriz.
•    Bunların başında modern Azerbaycan edebiyatın en kuvvetli temsilcisi Mirza Feteli Ahundzade bulunur.

19. yüzyıl yarısından sonra Mirza Feteli Ahunzade’nin nesirde açmaya muvaffak olduğu milli ve vatani cereyan bir hayli etkili oldu. Konusunu halktan ve halk hayatından alan komediler yazdı. Bu komediler Azerbaycan Türkçesinde yazılmış açık ve anlaşılır eserlerdir. Mirza Feteli Ahunzade Azerbaycan’da maarifçilik diye isimlendirilen akımı başlatmıştır. Mirza Feteli Ahundzade geleneğini devam ettiren bir sonraki kuşak şunlardır:
•    Necef Bey Vezirov
•    Mirza Elekber Sabir
•    Celil Memmedguluzade  gibi edebi şahsiyetler maarifçilik (ışık, eğitim) genişleterek devam ettirmişlerdir.

1875’te matbaacılık ve gazetecilik ilave olunuyordu. Hasan Bey Zerdabi’nin sahip olduğu ve yönettiği ’’EKİNCİ’’ gazetesi bu dönemde yayınlanmaya başlanır. Rusya’daki bütün Türklerin Türkçe çıkardığı ilk Ekinci gazetesidir. Osmanlı-Rus savaşı bahane edilerek kapatılmıştır.


1905 Rus ihtilali ‘Kavimler hapishanesi’ diye bilinen Çarlık Rusyası’nda Hürriyet güneşi doğmuş, edebi faaliyetlerin gelişmesine zemin hazırlamıştır. Bu dönemi fırsat bilen bazı yazarlar gazete, dergi çıkarmışlardır. Dildeki yakınlaşma ile birlikte edebi ve siyasi münasebetlerde gelişmiştir.20.asrın ilk çeyreğinde Azeri edebiyatı Türkiye ile olan bağlarını güçlendirmiştir. O dönem Namık Kemal, Şemseddin Sami, Abdulhak Hamit Tarhan, Tevfik Fikret, Muallim Naci, Mehmet Akif Ersoy, Mehmet Emin Yurdakul’un eserleri okutuluyor, basılıyor ve sahneleniyordu.

1905’te sansürün kaldırılması üzerine yayın hayatına başlayan ilk gazete’’HEYAT’’tır. Yine onun peşinden Füyuzat, 1907’de İrşad, Teze Heyat, 1908 Terraki Mecmuaları neşredilir. Füyuzat 32 nüsha çıkmasına rağmen Azerbaycan edebi uyanış tarihinde önemli bir devir açmıştır.

Bu dönemde Tiflis’te 1906’da Celil Memmed guluzade tarafından neşredilmeye başlanan mizah dergisi Molla Nesreddin Azerbaycan’da realist edebiyatının güçlenmesine katkıda bulunmuş bir ekol haline gelerek bir nüfuz dairesine sahip olmuştur.

1905’ler Azeri Edebiyatın uyanma dünyayı tanıma silkinip şahsiyetini arama ve bulma devirleridir. Bu yıllarda Azeri edebiyatının üç büyük temayülün tesiri altındadır. Türkiye’ye bağlı olarak Türkçülük cereyanı Türkiye, İran ve diğer İslam ülkelerinin tesiriyle İslamcılığın ve Rusya ile çağdaş siyasi ve sosyal akımlarda etkilenmiştir.

1-İNKILÂPÇI-DEMOKRATİK EDEBİYAT

1905 (Rus) inkılâbından sonra açılan bu edebiyat eski ve ondan kaynaklanan cehalete ve dünya arzusu taşır.

TEMSİLCİLERİ
Mirza Elekber Sabir
Celil Memmedguluzade
Üzeyir Hacıbeyov
Neriman Nerimanov

2-REALİST-MAARİFPERVER EDEBİYATI

Daha çok toplumun aksayan yönlerini eğitim meselelerini, kadın, aile geçimi gibi konularını ele alır. Realistik ve satirik üslubu benimseyen bu edebiyatın,

TEMSİLCİLERİ, Hacıbeyli Abdullah Şaig, Sultanmecid  Genizade, Yusuf Vezir Çemenzemini’dir.

3-ROMANTİK EDEBİYATI
Azerbaycan’da romantizm fransa ve ingilterede olduğu gibi belli bir döneme damga vuracak kadar güçlü bir mektep olmamıştır. Rus baskısı ile geç gelişmiştir.Azerbaycanda romantizm Türkiye-Azerbaycan doğrultusunda gelişmiştir.

TEMSİLCİLERİ,   Memmed Hadi, Hüseyin Ehmet Cevad

DÖNEMİN EDEBİ ŞAHSİYETLERİ

Modern azerbaycan edabiyatının kurucusu, Türk-islam dünyasının ilk dram yazarı, alfabe ıslahatçısı, şair, tenkitçi ve filozoftur.
Maarifçilik fikrinin en büyük savunucusudur. Ahunzade bütün hayatını Rusya imparatorluğunun devlet hizmetinde geçirse de, bu hizmetlerden kendi milletinin menfaati için Türk-İslam dünyasının gelişmesi için yararlanmaya çaba göstermiştir.

ESERLERİ
•    Kemalüddövle Mektupları
•    Mösyö Jordan
•    Hacı Gara

EKİNCİ GAZETESİ (1875–1877)
19.yy Azerbaycan siyasi-sosyal hayatının aynasıdır. 56 sayı çıkmıştır. Hasan Zerdabi’nin önderliğinde kurulmuştur. Hasan Zerdabi, Mirze Feteli Ahundzade gibi şair ve yazarlar bu gazetede yazılar yazmışlardır. 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı bahane edilerek kapatılmıştır.

CELİL MEMMED GULUZADE (Nahcivan–22 Şubat 1869-Bakü 4 Ocak 1932)

20.yy Azerbaycan edebiyatının en büyük siması,’’Molla Nesreddin’’ edebi mektebinin kurucusu, dram yazarı ve araştırmacısıdır. Azerbaycan edebi tarihinde hem kendi adı, hem de 25 yıl süresince yayınladığı mizahi derginin adı ile ‘’Molla Nesreddin’’ olarak tanınmıştır.

MOLLA NESREDDİN DERGİSİ
7 Nisan 1907 tarihinde yayımlanmaya başlamıştır Celil Memmed Gulizade yönetimindeki bu dergide dönemin sosyal ve siyasal hadiselerine yer verilmiş toplumun bozuk yönlerini eleştirerek halkı mariflendiremeye çalışmıştır. Molla Nesreddin Dergisi, Azerbaycan’da edebi mektep kurmuş ilk matbaa organıdır. Bu dergi satirik yazar, şair ve ressamları kendi etrafında toplamıştır.

BELLİ BAŞLI YAZAR VE ŞAİRLERİ
•    Mirza Elekber Sabir
•    Ömer Faiq Nemenzada
•    Eli Nezmi
•    Osgar  Şmerling (alman resam) gibi ustalar bu dergide yazmıştır.

MİRZA ELEKBER SABİR (MİRZA ALİ EKBER)

•     Türklüğün beraberliğini isteyen; cehaletle birlik ve kıyasıya alay eden Türk milletinin çağın ilerisinde bir zihniyet kavuşmasını dileyen büyük satirik şairi Mirza Elekber Sabir bir Azerbaycan Türküdür.
•     Sabir, eserlerini HOPHOPNAME adlı kitapta toplamıştır. Bu eser 1975 yıllında rahmetli Prof. Dr. A. Mecit Doğru, Türkiye Türkçesi ile yayımladı.

ÇOCUKLUĞU
•     Sabir,1862 ‘de Şamahı şehrinde doğdu.8 yaşında iken medreseye verildi. İlk şiirinini medresede yazmıştır.
‘’Tuttum orucu iramazanda
Qaldı iki gözlerim qazanda
Mollam da döyür yazı yazanda.’’
•     Şiirlerini başta Molla Nasreddin dergisi olmak üzere,  Hayat, Rehber, Debistan, İrşat, Güneş, Sada gazetelerinde yayımladı. Şiirlerinde eleştirdiği ham sofuluktan dolayı cahil şamahı mollalarından tepki gördü.
•     Halk bilimi, teknik, yeni usul eğitim isteyen Sabir ’i din adamları ’KÂFİR’ ilan etti.
•    Sabir, karaciğerinden hasta idi. Hastalığı çok uzun ve ızdıraplı geçti. Sabir, o halde dahi bu duruma sitem oku yağdırıyordu.

İsterem ölmeği men, leyk kaçır benden ecel
Gör ne bedbahtam,ecelden de gerek naz çekemem..
 

SABİR VE BİRLİK
•     Sabir’ de çok sağlam derin bir tarih ve millet şuuru vardır. O Türk tarihinin bütünlüğünün farkındadır. O,dillin birlik için en önemli etken olduğunu bilmektedir.
•     Mirza Elekber Sabir, Türkün eğilmez başı, bilge qardaşıdır. Türk dünyasının gelmiş geçmiş en büyük satirik şairidir. Şiirlerinden örnekler vermek gerekirse;

QORXURAM (GORHURAM)

Payi piyade düşerem çöllere
Hani mügilen görürem gorhmuram
Seyr edirem berrü biyabanları
Gülli biyaban görürem gorhmuram
Gebrde hortan görürem gorhmuram
Cin görürem, can görürem gorhmuram

SABİR

PARADIR
Âdemi âdem eyleyen paradır,
Parasız âdemin üzü garadır
Qoy ne eslin, necabetin olsun,
Ne necibane haletin olsun.
Tek bu âlemde dövletin olsun.

ÜREFA MARŞI
İnteligentlik, gezerik naz ile
Ömr ederik neş’eyi demsaz ile
Heftede bir dilberi tennaz ile
Ay berakallah, ne gözel canlarıg.

SABİR

YA LİL’ACEP

Para ister dururlar hep
Ne namus var ne de edep
Ya Rab nedir bilmem sebep
Her mollan sanki bir merkep
Ya lil’acep Ya lil’acep

Gece gündüz hep soydular
Ne bıktılar ne doydular
Bilmem nereye koydular
Delik hem cepken hem de cep
Ya lil’acep Ya lil’acep

Din de onda iman da
Hacıdır  aynı zamanda
Onun aklı yok şeytanda
Mezbahaya döndü mektep
Ya lil’acep Ya lil’acep..
•    Sabir ’e göre; İlmin ve mektebin faydasını genç nesille anlatılmalıdır. Sabir, bu amaç doğrultusunda çocuk şiirleri de yazmıştır.

Mektebde var şerafet
Defterde var letafet.
Cari olur qelemden  
Şirin-şirin hekayet.

Millet  nece terac olur olsun ne işin var,
Düşmenlere  möhtac olur ollsun ne işin var.
Qoy men tox  olim özgeler ile nedi karım
Dünyevü-cahan ac olur olsun ne işim var.
Ses salma yatanlar ayılar, qoy hele yatsınlar
Yatmışları razı değilem kimse oyatsın.
Tek- tek ayılan varsada haqdadıma çatsın
Dünyavü-cahan ac olsun ne işin var.

NE İŞİM VAR
Anar Rızayev (14 Mart 1938, Bakü)

1966 yılında Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nin Filoloji Fakültesi’nden mezun olmuştur. Çalışma hayatına Nizami adına kurulmuş Edebiyyat Müzesi’nde ilmi araştırmacı, Radyo ve Televizyon Komitesinde redaktör olarak başlamıştır. 1962–1964 yıllarında Moskova’da Ali Senan Kursunda, 1971–1972 yıllarında da Kinorejissura sanat okulunda okumuştur. Anar, “Qobustan” sanat dergisinin baş redaktörü (1968), Azerbaycan Teatr Cemiyeti’nin Reyaset Heyeti başkan yardımcısı (1976), Azerbaycan Yazıcılar İttifaqı ve Kinomaloğrafçılar lttifaqı İdare Heyetlerinin üyesi olmuştur. Şimdi de Yazarlar Birliğinin başkanıdır.

Emektar sanat adamı, Devlet Mükâfatı ile onurlandırılmıştır. İlk defa 1960 yılında “Bayram Hesretinde” ve “Geçen İlin Son Gecesi” hikâyelerini yazarak mensur eserlere imzasını atar, Eserleri yirmiden fazla dile tercüme edilmiş, Sosyalist ülkelerde, ABD’de, Kanada’da, Japonya’da, Hindistan’da, Fransa’da, İran’da, Türkiye’de, Arap ülkelerinde, Finlandiya’da, vs. ülkelerde yayınlanmıştır. Piyesleri; Özbekistan’da, Ermenistan’da, Tataristan’da sahnelenmiş, “Qaravelli” piyesi, “Men, Sen, O ve Telefon”, “Geçen Yılın Son Gecesi” televizyon oyunları Moskova’da gösterilmiştir. “Adamın Adamı”, “Dante’nin Yubileyi”, “Gürcü Familiyası”, “Ağ Liman”, “Macal”, “Seherin Yay Günleri”, “Beşmertebeli Evin Altıncı Mertebesi” -Bütün bu eserlerde XX. yüzyılın sonunun “hakikat makamları” bediifelsefi tahlilin temeline yerleştirilmiş, o yılların durgun ve pasif yönetimine Anarın itirazları aksettirilmiştir.

“Ağ Liman”, “Elaqe”, “Macal”, “Beşmertebeli Evin Altıncı Mertebesi” Anar’ın edebi felsefi görüşlerini birlikte ifade eden eserlerdir. İnsan geçmişini unuttuğu zaman, kan bağını kaybettiği zaman, yalana, kanunlara hizmet eden kulrobot haline gediği zaman manevi inançlardan uzaklaşır, onun için Altıncı Mertebe Kaybolur eserlerin üzerinde durduğu temel fikir budur. “Geçen İlin Son Gecesi”nde, “Şehrin Yay Günleri”, “Sahra Yuxulan” pyeslerinde de aynı fikir dramatik olarak işlenir. Her üç eserde de insan, vicdan ve hakikat problemleri işlenir. Anar, maneviyat ve ahlak sorunlarını senaryolara konu eder. “Torpaq. Deniz. Od. Sema”, “Gün Geçdi”, “Dede Qorqud”, “Dante’nin Yubileyi”, “Üzeyir Hacıbeyov, Uzun Ömrün Akkordları” filimleri psikolojik felsefi tarzla çekilmiştir. Azerbaycan Devlet Akademik Teatirı’nda sahnelenmiş “Adamın Adamı” piyesinin kuruluşu da Anar tarafından yapılmıştır. Anar aynı zamanda ünlü bir filologtur. Edebiyat ve sanat meselelerine dair bir çok makalesi de mevcuttur. “Şairin Hüneri”, “Anlamaq Derdi”, “Aşıq Alesker”, “Oxşarlıq ve Oxşarsızlıq”, “Hezin Duygular” ve daha birçok makaleler, şerhler, Azerbaycan Edebiyatı’nm kıymetli numunelerindendir. “Seherin Yay Günleri” adlı eseri 1980 yılı Azerbaycan Devlet Mükâfatı’na layık görülmüştür.

Başlıca eserleri: Beyaz Liman (destan), 1970; Adamın Adamı (destanlar, hikâyeler, piyesler), B., 1977; Beşmertebeli Evin Altıncı Mertebesi (destan ve roman), B., 1981; Molla Nesreddin-66 (hi-kayeler, destanlar ve piyes), B., 1970; Seçilmiş Eserleri (iki cilt), B., 1987

KAYNAKLAR:

* Edebiyyat 11. sınıfı üçün derslik Çaşıoğlu, Bakı

* http://tr.wikipedia.org/wiki/Anar_R%C4%B1zayev (03.01.2012,22:08)

*BURAN,Ahmet, Kurşunlanan Türkoloji

*BURAN,Ahmet; ALKAYA,Ercan,Çağdaş Türk Lehçeleri

*ERCİLASUN,Ahmet Bican, Türk Dili Tarihi

 

Tevfik Fikret’in Şiirlerindeki Eğitim

Şiir en eski anlatım araçlarından biridir. Eski zamanlardan beri insanlar duygu düşüncelerini ifade etmek için şiiri kullanıyorlardı. Şiirin kısa dizelerden oluşması düz yazıya göre daha kolay anlaşılmasını sağlar. Onun ahenk yönü çocukların hayal dünyasıyla etkileşim kurmakta ve çocuklar tarafından anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Eski zamanlardan beri çocuklara öğretilmek istenen olaylar tekerlemelerle, şiirlerle öğretilmeye çalışılmıştır

Şiirler dilin söz varlığı açısından, inşad becerisini geliştirmede önemli araçlardır. Bir şiiri, bir söylevi, bir edebî metni konuya uygun olacak şekilde çeşitli vurgularla, el, yüz, gövde hareketleriyle canlandırarak okumayı sağlayan inşad becerisi, şiirler vasıtasıyla çocuklara kazandırılabilir. Bunları kazanamayan çocuğun anlatımı zengin olmaz ve donuk bir ifadesi bulunur, duygular hareketlere, jest-mimiklere yansımaz (Açık Önkaş ,2009).

TEVFİK FİKRET’İN EĞİTİME VERDİĞİ ÖNEM

Çocuklara ve gençlere ayrıcalıklı bir önem veren Tevfik Fikret, onları geleceğin en nitelikli değerleri olarak görmüştür. Ülke kalkınmasında bu dinamik kitleye önemli misyonlar yükleyen Fikret, özellikle modern bir eğitim sistemine ihtiyaç duyulduğuna işaret etmiştir. Bu nedenle şiirlerinde çağdaş, gerilikten uzak hurafelerden arındırılmış çocuk ve gençler üzerinde yaratacağı olumlu etkiye dikkat çekmiş ve öğretmenliği boyunca da görev yaptığı eğitim kurumlarında bu ilkeleri yerleştirmek istemiştir ( Eronat,2007). Gerçekten de çocuklar geleceğin en değerli üyeleridir. Fikret’e göre eğitim çağdaş, hurafelerden uzak olmalı ancak böyle bir eğitimle gençler yetiştirilebilir.

Özellikle çocuklara yönelik şiirlerinde adeta pedagoji özelliklerinin inceliklerini gösteren şairin bu yönü her geçen gün biraz daha takdir toplamakta, ülkenin mevcut dönemdeki makus talihinin tersine çevrilmesi yönündeki evrensel düşünceleri geçen zamanla beraber daha iyi anlaşılmaktadır. Nitekim ünlü şairin hayatının son döneminde Türk çocuk ve gençliğine şiirlerinde hararetli bir eda ile seslenmesi kendisinin bu konudaki duyarlılığının somut bir göstergesidir (Eronat,2007). Zaten Fikret’in şiirlerinde kullandığı uslup ve seslendiği gençlik onun eğitim konusunda ne kadar duyarlı olduğunu ortaya koyuyor.

Türk edebiyatında daima özgün düşünceleri ve etkili ifadeleri ile iz bırakan ediplerimiz arasında sürekli sürekli ilk sırada kalmayı başaran Tevfik Fikret, sürekli bu istikrarını, geleceğe yönelik fikirlerine ve aynı zamanda bu geleceğin en önemli nitelikli değerleri olarak gördüğü çocuk ve gençler söz konusu olduğunda yerini sevgi ve merhamete ve en önemlisi bilinçli bir eğitim anlayışına bırakır. Bu yaklaşımın oluşumu, hayata çok yönlü ve derin bir perspektif ile bakan Tevfik Fikret’in eğitimci kişiliğinde aranmalıdır (Sever, T.siz).    

TEVFİK FİKRET’İN OĞLUYLA İLGİLİ ŞİİRLERİ

Tevfik Fikret 1895 yılında dünyaya gelen ve kendisine esin kaynağı olan oğlu Haluk’la ilgili şiirlerinin bir kısmını 1911 yılında kendi el yazısıyla basılan ‘’Haluk’un Defteri’’ adlı kitapta toplamıştır.(Sever,t.siz).Fikret gençliği hayatın ümidi olarak görür. Oğlu Haluk’la birlikte bütün Türk gençliğini düşünür. Ülkenin onlann çabalarıyla kalkınacağına, ileriye gideceğine inanır. Çünkü gençlerin elinde geleceği kurmak için cennet İcadar güzel bir vatan var (Arıkan, Z, t.siz).

‘’Haluk’un Amentüsü’’ adlı şiir hem Haluk’un Defteri’nin en önemli hem de T. Fikret’in en ilerici ürünlerinden biridir. Şiirde boş inançlara karşı bilim ve teknik savunulur. Çünkü karanlığı çürük, temelsiz, boş (batıl) inançlar değil, aklın gücü aydınlatacaktır. Fikret’e göre insanlar birbirinin kardeşi ve yeryüzü insanlığın ortak yurdudur (Sever, t.siz).
….

Toprak vatanım nev-i beşer milletim…İnsan
İnsan olur ancak buna izanla inandım.
Şeytan da bizin, cin de, ne şeytan, ne melek var;
Dünya dönecek cennete insanla inandım

Ebna-yı beşer birbirinin kardeşi…Hülya!
Olsun ben o Hülya’ya da bir canla inandım
Bir gün yapacak fen şu siyah toprağı altın,
Her şey olacak kudret-i irfanla … İnandım.*

Geleceğin daha iyi, daha aydınlık, daha umutlu olması için bilimin gücüne inanmanın gerekliliği vurgulanır dizelerde. En büyük güçtür bilim… O değiştirecektir dünyayı. Bir anlamda uygarlığın bir övgüsüdür şiir.Haluk’un Defteri, geleceği inançla doludur. Fikret, bu şiirlerde zamanın kötülüklerini ortadan kaldırmak için bütün umudunu gelecek kuşaklara bağlamıştır (Sever,?).Haluk’u geleceğe küçük yaşlarda hazırlamaya çalışan şair, O’na daha küçük yaşlarda ‘’garipler ve yoksullar’’ için kendi haklarında feragat etmesi gerektiğini aşılar. ‘’Haluk’un Bayramı’’ şiirinde, güzel elbiseler giymiş oğluna babasız çocukları hatırlatır ve elbiselerini onlara vermesini ister.

‘Baban diyor ki: Meserret çocukların, yalnız
Çocukların payıdır! Ey güzel çocuk dinle;
Fakat sevincinle
Neler düşündürüyorsun bilir misin?…Babasız,
Ümitsiz, ne kadar yavrucakların şimdi
Siyah-ı mateme benzer teraney-i idi!
Çıkar o süsleri artık sevindiğin yetişir;
Çıkar, biraz da bu öksüz giyinsin eğlensin;

Biraz güzellensin
Şu ruy-i zerd-i sefalet… Evet meserrettir

Çocukların payı;  lakin sevincinle
Sevinmiyor şu yetim, ağlıyor… Haluk dinle!      

Şair ‘’Haluk’un Defteri’’ başlıklı şiirinde, oğlunun bir cümlesine dikkatleri çeker: Haluk defterine bir Türk bayrağı çizmiş ve bayrağın altına “Ölmek ve yaşatmak seni!“  yazmıştır. Fikret bunu şöyle anlatır:

“Defteri bile denmez, sekiz on parça kağıttır;
Üstünde Haluk’un mütereddid kalemiyle
Saf  saf karalanmış yazılar, şüpheli hatlar;
Bir yanda vatan bayrağı, altında şu cümle;
“ Ölmek ve yaşatmak seni!“

Bu cümle babayı o kadar çok heyecanlandırır ki, cümlenin yazıldığı kağıtlar, O’nun için “bir yar, bir yar-i samimi“ olur. Tevfik Fikret şiirini bayrağa yaptığı şu hitapla bitirir.

“Ey şanlı vatan bayrağı, bir gün seni oğlum
Bir mevkib-i zi-heybet-i hürriyet önünde
Çekmiş görebilseydim… O pür-hande ölürken
Etmezsem eğer şevkini takdis ile secde,
Dünyada en alçak baba elbet ben “ (Dönmez,2004).

TEVFİK FİKRET’İN ŞERMİN ADLI KİTABINDAKİ ÇOCUK EĞİTİMİ

Tevfik Fikret, kafasındaki Batılı, üretken fenne inanan insan tipi için sembol olarak bazı mekanlar ve aletleri kullanmış, çocuklara kullandırmıştır. Şair el becerisi, emek ve çalışma azminin kıymetini çocuklara göstermeye kendi başlarına bir şeyler yapabilmenin onlara vereceği neşeyi anlatmaya çalışır. Örneğin Marangoz adlı şiirinde insanın alın teriyle ve bileğinin gücüyle meydana getirdiği eser karşısında mutlu olması gerektiğini bir çocuğun ağzından şöyle anlatır:

“Elim işler, işim ürer; aletlerim bire birer
Geçerler her gün elimden; onları pek severim ben
Oooooh, sevgili aletlerim; ben sizi her gün bilerim
Tezgâhımın bir yanında; hepsi durur sıra sıra

Fikret,“ Marangoz“ şiiri dışında emeğin değerini ve emekle bir şeyler tamir edebilmenin değerini, yani teorik bilgilerin değil pratik bilgilerin çocuğa kazandırılması gerektiği mesajını “ Kırık At“ adlı şiirinde verir. Şermin’de Doğu kültürüne has Çocuk yetiştirme metotlarının yanlışlığına da işaret eden Fikret çocukları korkutmak için kullanılan “umacı“ gibi unsurların onların ruhsal gelişimine zarar verdiğine ve onları mutsuz kıldığına dikkati çeker.

“Umacı geliyor diye çocuk aldanır her şeye
Ama artık yüreğini; oynatmıyor ne ecinni
Ne cadı ne dev ne şeytan; çünkü hepsi yalan

Şiirin son mısraında şairmesajını daha çok büyükler için vermiştir ve onlara ancak fenalıktan korkabileceklerini ifade etmiştir. Şiir şöyledir:

“Aklı başında insanlar,
Yalnız fenalıktan korkar“ demiştir.

Tevfik Fikret, Şermin’de  yer alan “Umacı” şiirinde çocukları korkutan şeylerin gerçekte ne olduğunu onlara anlatarak onları bu tür korkulardan kurtarabileceğini savunur(Kaplan,1995).Umacı, Anadolu’da küçük çocukları korkutmak için uydurulmuş, kötü ve hayalî bir yaratıktır. Umacı, tıpkı cadı, cin, dev ve şeytan gibi masallarda ve efsanelerde çocuklara zarar vermek isteyen çirkin bir yaratık şeklinde tasvir edilir (Beydilli, 2005). Şiirlerinden kendisinin bir eğitim gönüllüsü olduğu anlaşılan Tevfik Fikret’in yine Promete şiiri, bu bağlamda eğitim ve ilerleme ile ilgili olandır;

“………………………………………..
“Onlar niçin semâda, niçin ben çukurdayım?
Gülsün neden cihân bana, ben yalnız ağlayım?.

Tarzında ilim ve fen yolunda yapılması gereken fedakarlıkları radikal imajlarladikkatlere sunması, şiiri daha da çarpıcı kılmakta, şairin fikirleriyle odaklaştırmaktadır. Netice itibariyle Tevfik Fikret düşünce ve fikirleri ile yaşadığı asrın ilerisinde olan bir aydındır (Eronat, 2007:42). Şermin adlı arı bir Türkçe ile yazdığı ve çocukları eğlendirerek hayatınbazı gerçeklerini dikkate sunduğu bu şiir kitabında onlara; okul ve okumasevgisini, çağdaş eğitimin gereğini, çalışmanın önemini, her şeyden öncehayatın temel gereksinimi olan sevgiyi, güzel sanatların insan dokusuna olangerekliliğini, düzenli çalışma prensiplerini, el işi becerilerini, büyüklerinsözünün önemsenmesi gerektiğini savunur.

Yine Fikret’in Sabah Olursa’da “ … Siz ey fezâ-yıferdânın küçük güneşleri, artık birer birer uyanın!” tarzında dile getirip, gençlere uyanıkolması  gerektiğine dikkat çekerek, onlara olan ümit ve güvenininsergilendiğini görmekte, mevcut şiirin bir diğer aksinin “Hasbihâl”de bu kez çocuklara yönelik olarak belirginleştiğini belirlemekte, onlara da tıpkı gençlerehitap ettiği gibi; yüzyılın bilim yılı olduğunu, karanlıklara sırtları dönük veaynı zamanda uyanık olmaları gerektiğini kendisinin şu çarpıcı dizelerindetanıklık etmekteyiz: (Eronat,2007:37).

“………………………………………..
Tahta, rahle, hep mükemmel;
Hiçbirisi yoktu evvel.
Hasırlarda sürünürdük,
Evlere hep câhil döndük.
Bize nisbet bugün birer
Küçük âlimsiniz sizler.
Okuyunuz; okuyanlar

Bu kitapta yer alan şiirlerinde, Tevfik Fikret, çocukları doğruluğa, çalışmaya, kardeşliğe, insanları sevmeye yönlendirmek istemekte, onları iyi birer insan olmaya hazırlayacak duyguları işlemektedir. Bunu yaparken de çocuk ruhunu ve çocuk dünyasını çok başarılı bir şekilde yakalayabilmektedir.

SONUÇ

Şiir en eski anlaşma araçlarından biridir. İnsanlar duygu ve düşüncelerini ifade etmek için eskiden beri şiirden yararlanmışlardır. Şiirin ahenkli oluşu, söylenirken kulağa hoş gelmesi onun daha kolay anlaşılmasını ve okunduğu anda insanda haz bırakmasını sağlamaktadır. Bu nedenle çocuklara verilen eğitimde de şiirin önemli bir yeri vardır. Tevfik Fikret de çocuklara eğitim verilmesinde şiirin önemine dikkatleri çekmiştir. Fikret’ e göre gençler geleceğin kurtarıcılarıdır.

O gençlere ve çocuklara verilen eğitimin hurafelerden uzak olmasını ve onları çağdaşlaştıracak bir yapıda eğitimin verilmesinin daha doğru olduğunu söylemiştir. Gerçekten de geleceğe umut olan gençlerin yobazlaşmış bilgilerle değil de yeniliği oluşturacak ve geleceği kurtaracak bilgilerle eğitilmesi gelecek için daha olumlu sonuçlar verecektir. Tevfik Fikret gerçekten de eğitim konusunda en önemli ediplerimizin başında gelir. Onun engin fikirleri çocuklara daha iyi bir eğitim verilmesi konusundadır. Tevfik Fikret, oğlu Haluk için de bir şiir kitabı yazmıştır. Onu bu eğitim anlayışı doğrultusunda yetiştirmeye çalışmıştır.

Tevfik Fikret “Haluk’un Defteri“ adlı kitabında oğlu Haluk’a şiir vasıtasıyla doğruyla yanlışı anlatmaya çalışmaktadır. Bu da çok etkili bir yöntem gerçekten de. Fikret geleceğin bilimle şekillenmesine önem vermiştir. Haluk’un geleceği umutlarla dolu bir gelecektir. Şermin adlı kitabında çocuklara şiir yöntemiyle bilgi ve eğitim vermeye çalışmaktadır. Şermin’deki eğlenceli dil çocukları hem eğlendirirken hem de bilgilendirme amacı vermektedir. Bu kitaptaki şiirlerde Fikret çocuklara doğruluğu dürüstlüğü öğretmeye çalışmaktadır. Özellikle Umacı şiirinde çocuklara umacının ne olduğunu açıklamış ve korkularından arındırmaya çalışmıştır.

KAYNAKÇA

Arıkan, Z. : Türkiye’nin çağdaşlaşmasında Tevfik Fikret ve Atatürk, Tarihsiz

Beydili,C. :  “Omacı (Umacı)”, Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlük, Yurt Kitap-Yayın, Ankara, s. 444 (2005).

Dönmez, O. : Ekim, Sızıntı Dergisi , 26, 309 (2004).

Eronat, K. :“ Tevfik Fikret’in şiirlerinde çocuk ve gençlik” ,D.Ü. ZiyaGökalp Eğitim Fakültesi Dergisi, 9, 33-43 (2007).

Fedai, Ö. :  Ali Ekber’in şiir demeti ve Tevfik Fikret’in Şermin adlı eserlerinde çocuklara verdikleri eğitimin mahiyeti “ Turkish Studies- International

PeriodicalForTheLanguages, LiteratureandHistory of Turkishor Turkic Volume6(3), 7763-769 (2011).

Kaplan,M. :Tevfik Fikret, Dergâh Yay. , İstanbul, s. 190 (1995).

Sever, S. : “ Tevfik Fikret ve çocuk şiirleri“

Önkaş Açık, N. : “Çocuk Edebiyatı kitaplarında şiirin yeri“ , Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (İLKE), 23, 8-9(2009).

100 temel eser (kitap özetleri), (2008).
 

  •  

Tuvalet Yazıları

Genel tuvaletler insanların kendileriyle başbaşa kaldıkları yerlerdir. Kendileri çıktıktan sonra başkalarının okuması için hangi mesajları bırakırlar? Toplumun geri kalanına ne anlatmak isterler? Bu sorulara cevap arama ihtiyacı beni bu araştırmaya itti ve bu yazı ortaya çıktı.

Başka yerleşim yerlerinde de benzerleri olmak beraber, Kars’ta yaşadığım için araştırmayı Kars merkezinde yaptım. Bu yazıları  araştırırken çok zorluk çektim. Tuvalet  kapıların plastik olmasından dolayı kapılara yazı yazmak zorlaştığından kapılarda çok az yazı vardı. Camilerin tuvalet kapılarında ise hiç yazı yoktu. Sanki kapıları her gün temizliyorlardı. Cami tuvaletlerine boşu boşuna para ödedim. İhtiyacım olmadığı halde tuvaletlerin hepsine girip çıktım. Üniversitenin tuvaletlerinde biraz yazı topladım. Liselerin tuvaletlerinde çok yazı bekliyordum ama onlar da plastik kapıların gazabına uğramışlardı. Öğrenciler de sanki buna inat kazıyarak yazı yazmayı başarmışlar. Biraz da üzüldüm, tuvalet yazısı edebiyatımız kaybolmak üzere. Bir de liselerin tuvalet temizliğine önem vermediklerinden dolayı tuvaletler dünyanın en pis kokularının olduğu yer haline gelmişler. İlk önceleri bu konuyu hazırlamaktan vazgeçmeyi düşündüm ama aldığım sorumluluğun yerine getirmeyi de istiyordum ve bundan dolayı ödevi hazırlayıp bitirdim.

Kafkas Üniversitesi Kars Sağlık Yüksekokulu’nun ikinci tuvaletinde şu yazı vardı : ”Elinde tutuğun şey en kıymetli hazinendir” diye. Herhalde adam kendi açısında doğru düşünmüştür.

İktisat fakültesi’nde ise şöyle bir yazı vardı: ”Sağa bak, sola bak; sağa sola bakmayı bırak sı.mana bak” Adam tuvalet kuyruğunda çok beklemiş olacak ki kendinden sonrakilere bir mesaj iletmek istemiş.

Yine iktisat fakültesinden: ”Dikkat et; ağzına sı.tığın yer öcünü almasın!” Bunu yazan kişinin hayal gücü geniş olabilir. Empati kurmuştur.

Kars Sağlık Yüksek Okulunun ikinci tuvaletinde: ”Rahathaneye hoşgeldiniz; rahatınıza bakınız.” Rahatına düşkün biri yazmış olmalı.

Kars Sağlık Yüksek Okulunun üçüncü tuvaletinde: ”Azimle sı.arsan duvarı delersin.” Azmin gücüne inanan birisi….

Eğitim Fakültesinin üçüncü tuvaletinde: ”Arkadaş arıyorum. Tel: 0535………..” Erkek tuvaletinde yazdıklarına göre ya adamda bir sorun var ya da nefret ettiği birisinin telefonunu yazmış.

Yine aynı tuvalette: ”Oturmadan sı.ana bir adet telefon veriyoruz.” Bunu yazan, galiba kendisi deneyip becerememiş olacak ki beceren var mı diye merak etmiş.

Yine aynı tuvalette: ”Sizin gibi şerefsizler olmaz olsun! Bu ne” diyerek tuvaletin pisliğine veya tuvalette yazıları yazan kişilere hakarette bulunmak istemiş.

Yine aynı tuvalette: ”Tuttuğunuz altın olsun.” Erkek hemcinslerine iltifat. Belki de kapitalist düşüncenin esiri olmuş..

Eğitim fakültesinin birinci tuvaletinde: ” AGAYA BELE$” (Ş harfi ters) . Yalaka biriymiş:)))

Aynı tuvalette: ”Çok yalnızım arayın” Sanırım eğitim fakültesinde gay olan birileri var ya da sevmediği bir arkadaşının telefon numarasını yazarak sıkıntıya sokmak istemiş.

Aynı tuvalette: ”Türküz ölene kadar lannnnnnn” Bence bu tür söylemlerin dile getirileceği yerler buralar olmamalıdır. Bunu yazan korkak birisi olsa gerek.

Aynı wc’de: ”NE KADAR SALLARSAN SALLA DONUNA DÜŞECEK EN SON DAMLA.” İsmail YK’ya biraz bağlamış ama doğruluk payı yüksek.:))))

Kafkas Üniversitesi Kars Meslek Yüksekokulunun üçüncü tuvaletinde:

”Sevene can feda,

Sevmeyene serçava (başım üstüne)” Sevginin dili yokmuş.

”Seni sevmek ibadetim. Seni sevemem çünkü cenabetim” Açıksözlü bir o kadar da Allah’tan korkan bir kuldur herhalde.

”Bana bir gül vermiştin giderken
Bu gül solmadan gelirim demiştin
Allah belanı versin
Gül plastik çıktı solmuyor.”

Sevgilisi tarafından ihanete uğramış bir aşığın feryad-ı isyanı ile karşı karşıyayız. Allah yardım etsin.

”MHP maldır.”
Buna cevaben:
”Yazan maldır”
Yine buna cevaben:
” Senin o anana si…..”
Buna da cevaben de :
”Ben senin bacını si…..”
Tuvalet kapısını halk meclisine çevirerek adabı-siyasetten uzaklığını bizlere göstermişler.

”Kahrolsun faşizm
Yaşasın sosyalizm”
Dışarıda söylenemeyen bazı sloganlar tuvaletlerde yeşertilmeye çalışılmış.

Eğitim fakültesinin bahçesindeki kantinin tuvaletinde:
”21 Amedliyiz”
Diyarbakırlı olduğunu ispatlamaya çalışmıştır.

”Adamsa sevsin (BRUSK)”  Bir kızın duygularına mı tercümanlık etmiş?.

ŞİMDİ SIRA LİSELERDE


Gazi Ahmet Muhtar Paşa Anadolu Teknik Lisesi
Birinci tuvalette:
”CANIM BENİM”
Sevgi dolu bir insanmış

”NASIL BULMAK İSTİYORSAN ÖYLE BIRAK”
Ya okul idaresi ya da duyarlı bir öğrenci tarafından yazılmıştır.

İkinci tuvalette:
” A.. önce yalayıp sonra s…..sin” Fantazi dünyası çok geniş biri yazmış olmalı.

”G.tüne koyam”
Üzerine alınan biri de:
”Ben  de senin g.tüne koyam.”
Diğeri de cevap verir:
”A.ını s.ktiğimin oğlu”
Kimlik arayışının olduğu bir dönemde yanlış yola sapanlar…….

”Hayat çook bayatttttt!” Ergenlikle gelen bir isyan.

”T-12 Coşkun”
Çoşkun  kod ismindeki şahısta:
”Coşkun ananı s….”
Sapık bir bireyle karşı karşıyayız

”YARASA Uçan memeli” hayvana da sarkıntılık yapmaya başladılar.

“Tuğba’yı seviyorum”
Tuğba’nın yüzüne söyleseydi daha etkili olurdu.

Halk kütüphanesi’nin birinci tuvaletinde:
”Bu tosun hepinize koysun”
Sonunda tosun çıktı karşımıza. Buna cevaben de:
”Okuyan da senin….”
Bu da demek oluyor ki başka tosunlar da varmış

Alparslan Lisesi’nin ikinci tuvaletinde:
”Ben İbrahim …..

İbneyim beklerim.

Allahın malıyım. Saygılarımla.”
Belki de İbrahim’den nefret eden biri yazmış. Bir de saygı bildirerek işi resmiyete bindirmiş.

Üçüncü wc de:
”Oturmadan sı.mak yasaktır.”

Böyle bunalımlı bir dönemde kendini gerçekleştirebilmiş bireyler de varmış:))))

Benim göremeyip sizin gördükleriniz var mı? Yorum yazın:)

Ya Lil’acep

Para ister dururlar hep
Ne namus var ne de edep
Ya Rab nedir bilmem sebep
Her mollan sanki bir merkep
Ya lil’acep Ya lil’acep 

***

Gece gündüz hep soydular 
Ne bıktılar ne doydular 
Bilmem nereye koydular 
Delik hem cepken hem de cep 
Ya lil’acep Ya lil’acep

***

Din de onda iman da
Hacıdır  aynı zamanda
Onun aklı yok şeytanda
Mezbahaya döndü mektep
Ya lil’acep Ya lil’acep..


MİRZA ELEKBER SABİR (1887-1911)

Azerbaycan

Okul ve Öğrenci Sloganları

Günden güne sloganlarımızın yayıldığını görüyorum ve bu bana oldukça keyif veriyor. İlk slogan çalışması yaptığım öğrencilerim şimdilerde büyüdüler. Kocaman birer genç oldular. Peşlerinden gelen arkadaşları tarafından sevgi, azim ve merakla takip edilmekteler. Günden güne çok yol katettiğimizi görüyorum. Zaman geçiyor, değişiyoruz, gelişiyoruz. Bu kez çalışmamızı bir arkadaşımın sınıfıyla yaptık. Daha doğrusu ben rica ettim, onlar da beni kırmayarak zaman ayırdılar. Katılan öğrencilerimize ve sevgili arkadaşıma çok teşekkür ediyorum. Çok güzel bir beşinci sınıfla çalıştık. Pırıl pırıl çocuklarımız, tıpkı diğerleri gibi… Konumuz istek üzerine, seçme ve seçilme,yani seçim sloganları. Bir başka çalışmada buluşmak dileğiyle, sevgiyle kalın.

Demokrasi için seç ve seçil.

Al seçimi yönet ülkeni,

Al seçimi dağıt sevgiyi.

Seçilmek için seçenleri bekle.

Sandığa git ve yönet.

Oy ver özgür ol.

Egemenlik için özgürlüğü kap.

Barış için seç ve seçil.

Mutluluk seçme ve seçilmeyle başlar.

Barış için adalet,

Adalet için seçme ve seçilme.

Adil bir seçim yap ki yöneticinden memnun ol.

Özgürlük için seç,barış için seçil.

Yönetim seçme ve seçilmeyle başlar.

Özgürlük için seçim.

Egemen bir millet her zaman üstündür.

Seç,seçil,yönetime uy.

Seç-seçil çağdaş bir ülke ol.

Cumhuriyet seçimle başlar.

Cumhuriyetin olduğu yerde barış,sevgi,saygı vardır.

Bütün güzel davranışlar, cumhuriyetin olduğu yerdedir.

Oyuna sahip çık.

Egemenlik hakkındır.

Geleceğini düşün,sandığa koş.

Yöneticini doğru seç.

İyi yönetim,iyi yurt.

Sandıkta oy,kalplerde özgürlük.

Özgürlük bir nehir,içersen özgürsün,içmezsen tutsak.

Hükümeti kur, hakkınla çalış, dürüstlüğünle tanın.

İnsanlar egemen el ele, Türkiye ileriye.

Özgür bir ülke için egemenlik şart.

İyi bir liderin olduğunu zor günde anlarsın.

İyi bir yönetici bir bakışta belli olur,

İyi bir yönetici çalışır, Her zaman da çalışmasının karşılığını alır.

Sandıkta oyum var, özgürlükte payım var.

Oldun mu başkan, değerini bil.

Seçmek seçilmekten üstündür.

Egemenlik için seç,seçil,kazan.

Sağla demokrasiyi, yaşa barışı.

Al oyu yönet ülkeyi.

Seç, seçil,uygar vatandaş ol.

Seçimini yap, özgürlüğü kap.

Özgürlük demokrasiden geçer.

Temiz oy, temiz toplum.

Herkes oy kullanmalı.

Oyunu kullan,aramızda ol.

Buradaysan oy kullan.

Seçersen özgürsün.

En iyi yönetim cumhuriyettir.

Cumhuriyet bağımsızlıktır.

Boş vaat yok,gerçekler var.

Okul içi seçimler için sloganlar:  Beni seçin, mutlu olun, mutlu kalın.

Temiz okul,temiz kantin,temiz bahçe.

Başkanını seç,hata kabul etme.

Arkadaşlarımı seviyorum,oylarını bekliyorum.

Sınıf başkanlığına ben de adayım.

Sınıfımı severim,işimi bilirim.

Çalışana,hakkını koruyana oy ver.

Bana oy ver ki,en güzel sınıf biz olalım.

Sınıfını sev, beni seç.

Muhammed İkbal’in Felsefesi – 1

Muhammed İkbal, 1873’te Hindistan/Lahor’da doğar.  Babası Nur Muhammed’in tasavvufa karşı beslediği özel temayülü, İkbal’i küçük yaşlarından itibaren etkiler.  İkbal’in çocukluk yıllarından itibaren etkilendiği diğer bir sima ise, dönemin alimlerinden Mir Hasan’dır.  Mir Hasan, Seyyid Ahmet Han’ın fikirlerini benimseyen alim bir zattır.  İkbal köyünden Lahor’a gelerek üniversite tahsiline başlar.  Felsefe Bölümü’nü branş olarak seçer.  Thomas Arnold’ dan dersler alır.  İkbal daha sonraları da Batı düşüncesini yakından öğrenmek için İngiltere’de bulunan Cambridge Üniversitesinde felsefe ve iktisat okur.  Doktora için Almanya’ya gider.  Münih üniversitesi’ nde felsefe doktorası yapar.  Doktora tezinin konusu, İslam öncesi ve sonrasında İran’da felsefi düşünce’dir.

İkbal’in Felsefi Görüşü:

1. İkbal, gerçek bir Müslüman ve İslâm kültürünün büyük bir savunucusuydu. Ona göre Allah, ezelî yaratıcı ve Hz. Muhammed ise insanoğlunun gelişmesinin en yüksek noktası, yani örnek insandır.

2. İkbal, hayatın her alanında İslâmi prensiplere uyulması gerektiğine inanır. Şahsiyetin kurulma ve tekâmüle erdirilmesi için İslâm’ın prensip ve şiarlarına uymayı zorunlu görür ve manevi yönü her zaman dış görünüme tercih eder.

3. İkbal, tasavvufta “nefs” anlamında kullanılan “hudî” (benlik) kelimesinin üzerinde önemle durmuş ve ona yeni bir anlam kazandırmıştır.

4. İkbal’e göre benliği geliştirmek için gerekli olan diğer bir husus Fakr” dır. İkbal’in felsefesine göre fakr, maddi anlamda bir yoksulluk değildir. Fakr, dünyada mal ve mülke önem vermeden, hiçbir şeye muhtaç olmadan yaşamaktır. İşte bu fakr ile insan, dünyaya sahip olabilir.

5. İkbal’e göre kölelik ve taklit, benliği yok eden unsurların başında gelir.

6. İkbal, batı kültür ve medeniyetini şiddetle eleştirir. O, Müslümanların Avrupalılar gibi bilim ve sanatta ilerleme kaydetmelerini, ancak bunu yaparken taklitten kaçınmalarını ve benliklerini kaybetmemelerini arzular.

7. İkbal, İslâm eğitim ve öğretimine girmiş olan İslâm’a aykırı tasavvuf düşüncesini ve hayattan kaçışı, İslâmi saymayıp, Müslümanlar’ a bunlardan uzak durmalarını öğütler. Ancak bunun yanı sıra İslâm’ın ilke ve ululuğuna uygun tasavvuf düşüncesini benimser.

8. İkbal’e göre “sanat, sanat içindir” görüşü yanlıştır. Sanatın amacı, güzelliği ifade etmek olmalıdır. Sanat, önce günlük hayatı kendine amaç edinmeli, sonra da edebi hayata karşı istek uyandırmalıdır.  Sanatçı, insanların hayatlarına yeni bir şeyler katmaya çaba gösterir, uyuyan irade güçlerini uyandırabilir, güçlükleri yenme ve onlara karşı koyma azmini canlandırabilirse gerçek sanatçıdır.

İkbal 1908 yılında Hindistan’a döner.  Hindistan’da 1934’e kadar avukatlık yapan İkbal, düşünceleri, şiirleri ve konferanslarıyla coşkulu bir İslami düşünce çığırı açar.  İkbal, Farabi, İbni Sina ve İbni Rüşt’ün, Aristo ve Platon’la İslam düşüncesini uzaklaştırmaya çalıştığı gibi Hegel, Whitehead ve Bergson gibi Batılı filozofların formunu kullanarak, İslam’ı yeniden değerlendirmeye çalışır.  Zihni duruşu, sentezci olan İkbal, Molla Sadra gibi topyekün bir senteze girişir.  Gazali’ yi eleştirdiği gibi, İbni Rüşt’ü de eleştirir.  Sentezinde Eş’ari, Mu’tezile, Gazali, İbni Sina, İbni Rüşt, Beyazıd-ı Bestami, Hallac-ı Mansur, suhreverdi, İbni Teymiye, İbni Arabi, Cili, İmam Rabbani, Molla Sadra, Mevlana, Zerdüşt, Nietzsche, Hegel, Goethe, Dante, Schopenhauer, Whitehead, Bergson gibi akılcı, ruhçu, sezgici filozof ve düşünürlerin izleri bir arada görülür.

1930’lara doğru, netleşmiş düşüncelerine doğru konferanslarından oluşan, “İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden İhyası” ve şiirlerinin yer aldığı “Cavidname” en önemli eserleridir.  Diğer eserlerini şu şekilde sıralayabiliriz: Peyam-ı Maşrık (1923), Bang-ı Dera (1924), Zebur-i Acem (1927), Cavidname (1932), Bal-i Cibril (1935), Darb-i Kelim (1936), Pas Çi Bayed Kerd (1936), Armağan-ı Hicaz (1938)

İKBAL FELSEFESİNİN ÖZÜ

1908’lerden sonra İkbal’in yeni düşünceleri şekillenmeye başlar.  Esrar-ı Hodi adlı Farsça eserinde “Hodi” (ben, ego, şahsiyet) felsefesi dediği yeni bir İslam felsefesi kurmaya koyulur.  İkbal, “ben” sözcüğüne karşılık Farsça yazılarında “Hodi”, İngilizce yazılarında “Self” sözcüğünü kullanır. Bu sözcükle İkbal, “İnsanın kendi varlığını tanımasını, kendine güvenmesini ve dayanmasını, kendine saygı duymasını, kendi imkan ve kabiliyetlerini ortaya koymasını, bütün bunların insan ve hayat için son derece önemli olduğunu” anlatmak ister. İkbal’ in felsefesi kendi içinde bir benlik felsefesidir.  Benlik felsefelerinde merkeze oturan benlik, İkbal’de her şeydir. Yani her şey ayrı ayrı kimliklerle özgür bir ben, Tanrı ise Mutlak Ben’dir. İkbal’de benler, alttan üste doğru giderek Mutlak Ben’de son bulur. Mutlak Ben’e en yakın olan benlik ise insandır. Evrenin sürekli var olmasını Yüce Ben’in sürekli kendini değişik şuur derecelerine açmasına bağlayan İkbal, olup bitmiş bir evren yerine sürekli olan evreni geçirerek klasik yaratma teorisini kabul etmediğini açıkça ortaya koyarak yeni bir nazariye kurmaya çalışmıştır.

Bu süreç aslında, kendisinden dört yüzyıl kadar önce ilk izleri molla Sadra’ da görülen, “Vahdet-i Vücutçu Panteizmden süreç (proses) felsefesi ışığında, Panenteizm’e geçiş sürecidir.  Teist anlayışa bakacak olursak, varlıkların zorunlu ve mümkün olmak üzere ikiye ayrıldığını görürüz.  Zorunlu varlık “Tanrı”dır.  Tanrı’nın dışında kalanların tümü mümkün varlıklar olup, “yaratık” sayılır ve Tanrı ile evren ayrıdır.  Panteist anlayışta ise, her şey tanrı’dır.  Bu ekol İslam dünyasında Vahdet-i Vücut Ekolü olarak nam salmıştır.  Tanrı her şeydir ve ötede değildir.  Tanrı-evren birliği vardır.  Panenteizm, teizm ve panteizm arası dengeyi sağlar.  Tanrı- evren beraberdir.  Yani evren Tanrı’nın kendisi değildir, ama evren Tanrı’dan da ayrı değildir.  tanrı-evren ayrılığı ya da birliği değil, Tanrı-evren birlikteliği mevcuttur. Panenteizm’ de “Her şey Tanrıdır” sözü değil, “Her şey Tanrıdadır” sözü doğrudur.  Buna göre, Tanrı ve alem aynı şey değildir.  panteizmin içkinlik anlayışı da, deizmin aşkınlık anlayışı da yanlıştır.  Tanrı hem içkindir hem aşkındır, hem değişendir hem değişmeyendir, hem mutlak hem izafidir, hem sınırlı hem sınırsızdır, Tanrı ve Alem çift kutuplu kozmik bir süreçtir.  Bu sürecin zaman ve mekan içindeki yüzü alemdir.  Tanrı ise, mutlak hakikat olarak, ezeli ve ebedi olandır.  Tanrı ve alem kozmik bir yolculuk halindedir.  Molla Sadra’nın tabiriyle, aslolan Tanrı ile yolculuktur.  Tanrı’ya ve Tanrı’da yolculuk değildir.  İkbal’e göre, Tanrı’nın insanla birlikte gerçekleştirdiği tarihsel yürüyüşün adı olan kader, birlikte varoluşun dinamizmi ile gerçekleşmiştir. “Biz” Tanrı-evren beraberliği bağlamında kullanılmaktadır.

1908’den sonraki dönemde İkbal adım adım Mevlana’ya yaklaşır ve bir zamanlar hayranı olduğu İbni Arabi’yi terk eder. İkbal, Mevlana’nın vahdet-i vücutçu görüşlerini es geçerek özellikle Mesnevi’ deki insana, hayata, tabiata, bu dünyaya, faaliyete, inkişafa, aşka önem veren şiirlerini alır. Çünkü aradıkları bunlardır. Bu, Molla Sadra’nın “cevheri hareket”, “asalet-i vücut” diyerek ibreyi varoluşa, tabiata, bu dünyaya, harekete, değişmeye çekme hamlesi gibi, İkbal’ in de aynı şekilde ibreyi somut insana, hayata, faaliyete, inkişafa, oluşa çekme sürecinin yeni bir hamlesidir.

İkbal’in felsefesi bir hayat felsefesidir.  Onun temel anlayışı duygu, düşünce, akıl değil, tümüyle hayattır.  Hayatın içinde ne varsa, İkbal’ in felsefesinde de o vardır. Tamamıyla hayata dönüşü ifade eden bu felsefe, hayatın içindeki insana, tabiata, tanrıya ve bunları kavramak için de aşka ve akla dönüşür.  Cavidname’de geçen şu mısralar bunu en güzel şekilde ifade eder:

Günler hayat heyecanından parlıyor

Cihetlerde görüldüğü o ışıktan değil.

Yani günleri aydınlatan, bu geçici güneş nuru değil, hayatın daimi mücadele ve inkişafıdır.

İnsanın aklı dünyada bir gece baskını yapıyor

Onun aşkı mekânsızlığa taarruz ediyor.

İkbal’e göre, bu dünya akılla, öbür dünya ise aşkla idrak edilecektir.  Din felsefeye karşı değildir.  Felsefenin tefekkür etmesi gereken şey üzerinde topyekün tecrübenin çekirdeğidir.  İkbal bu düşüncesiyle Gazali, İbni Teymiye’ den ayrılır. İkbal, İbni Rüşt ve Mu’tezile tarafından ortaya konan akla aşırı itimadı ve Gazali’nin anti-rasyonalizmini ve kuşkuculuğunu da eleştirmiştir.

“Gazali’nin misyonunun, Kant’ın on sekizinci asır Almanya’sındaki misyonu kadar Peygamberane bir mahiyet taşıdığı inkâr edilemez. Almanya’daki rasyonalizm, dinin müttefiki kisvesinde meydana çıktı.  Fakat, dinin dogma cihetinin ispata elverişli elverişli olmadığını anlamakta gecikmedi.  Kendisine açık bulunan yegâne yol, dogmayı, mukaddes kitaplardan çıkarmaktı.  Dogmanın bertaraf edilmesiyle, menfaat mezhebinin kıymeti ahlakiye nazariyesi husule geldi.  Bu suretle de rasyonalizm, imansızlığın saltanatını tamamladı. Kant geldiği zaman, Almanya’ da din tefekkürü bu halde bulunuyordu.  Kant’ın “Critique of Pure Reason” (Aklı Mahzı Tenkid) adlı eseri, insan aklının mahdudiyetlerini ortaya çıkardı.  Böylece rasyonalizm abidesini olduğu gibi bir harabe yığınına dönüştürdü.  Kant, çok haklı olarak kendi memleketine tanrının ihsan etmiş olduğu en büyük atiye diye anılır.

Gazali’nin felsefi şüpheciliği de İslam aleminde aynı işi görmüştür.  Yani Almanya’ da Kant’tan evvelki rasyonalizmin istikametinde yol alan o mağrur fakat sathi rasyonalizmin belini kırmıştır.  Ancak Kant ile Gazali arasında önemli bir fark vardır.  Kant prensiplerine uygun hareket ettiğinden, tanrıyı tanıma imkânını teslim edemezdi.  Gazali ise, fikir tahliline ümit bağlayamadı için mistik tecrübeye geçti.  Orada da din için müstakil bir muhteva buldu.  Bu suretle din hesabına, fen ve meta fizikten tamamen müstakil olarak mevcut olma hakkını temine muvaffak oldu.”

Gazali’ ye göre, Tanrı cisim, şekil ve cevher değildir, sınır ve miktarı yoktur.  Tanrı hiçbir varlığa benzemez, hiçbir varlık da tanrı’ ya benzemez.  Zaman Tanrı’yı sınırlamadığı gibi, mekan da kendisini içine alamaz.  Zaman ve mekân yaratılmadan da Tanrı var idi.

İkbal’ in dünya görüşü bir “Felsefi harmoni” olarak adlandırılabilir.  Nazzam’ ın hareketi, Eş’ Ari’ nin atomculuğu, Gazali’ nin sezgici arayışı, İbni Sina’nın hylomorphismi ( Aristo ‘nun madde suret teorisi olarak açıklanabilir.  İbni Sina bundan hareketle, her bir varlığın gerçek ve diğer varlıklardan farklı olduğuna inanır.  Ancak cevheri hareketi reddeder.  İkbal ise benzer şekilde bir varlığın ayrı bir “ben” olduğuna inanır. Benleri “Mutlak Ben” olarak değerlendirir.), Mevlana’ nın Aşkı Molla Sadra’ nın asalet-i vücut ve cevheri hareketi, İmam Rabbani’nin vahdet-i şühudu, Hegel’ in mutlak beni, Bergson’un yaratıcı evrimi, Whitehead’in süreç felsefesi bu felsefi hareketin araçlarıdır.

KAYNAKLAR:

ELİAÇIK R. İhsan.  İslam’ın Yenilikçileri III.Cilt – Medcezir Yayınları Mart 2003- S: 11

Benli, Selma. İkbal: Kişiliği, felsefesi ve eserleri hakkındaki düşünceler. Makale-D.T.C.F.D., C. XXXIII, S. 1, Ankara, 1990, s.18.

İlyas ALTUNER- İkbal’de Benlik (makale)

Muhammed İKBAL- Cavidname- Çev. Annamarie Schimmel- Kırkambar- ist.1999- s. 77

Cavidname a.g.e s. 77

M. İkbal- İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden Doğuşu-Çev. Sofi Hursi- 1964 İst.  S. 20

R. İhsan Eliaçık- İslam’ın Yenilikçileri- Medcezir yay. 2003- s. 18 III.Cilt

Reklamların Çocuklar Üzerindeki Olumlu Olumsuz Etkileri

Medyanın en etkili iletişim aracı olarak kabul edilen televizyonun çocuklar üzerindeki etkisi bilinen bir gerçektir. Öğrenecek çok şeyi olan çocuklarımıza televizyon çeşitli alanlarda bilgiler sunmaktadır. Bu bilgilerin çoğu çocukların yaş seviyelerine göre çocuk programları içeriğinde verilmektedir. Bunun dışındaki programlar anne babanın kontrolü dahilinde olabilir. Çocuğun izleyeceği diziler, filmler, tüm programlar içerdikleri şiddet, cinsellik gibi konuların çocuk psikolojisine olan olumsuz etkilerinden dolayı ebeveyn tarafından titizlikle elenebilir. Diziler, filmler kontrol edilebilirken kontrol dışında kalan en önemli akış reklamlardır. Reklamlar içerdikleri kurgu, yaratıcılık, renkler, müzik, oyuncular, mekan gibi estetik bileşenler bakımından eğlenceli olmakla birlikte tehlike arz etmekte, geleceğin bireylerine tüketimin gerekli bir eylem olduğunu beyinlerine yerleştirmekte çok önemli bir rol oynamaktadır. Saniyelerle tükenen, hızla değişen, renkli ve müzikli görüntüleri, farklı yapıları olan reklamlar sayesinde çocuklar geleceklerini de bu yönde kurdukları hayaller çerçevesinde oluşturabilmektedir (Öncel Taşkıran, Sf:4)

Reklamın çocuğa etkisi şüphesiz tek başına değildir; içinde büyüdükleri toplumun, başta medya araçlarının olmak üzere, ailelerin sosyal statüleri ve reklama bakışları ile birlikte şekillenmektedir. Çocuğun içinde yetiştiği çevrenin, ailenin sosyokültürel yapısı çocuğun reklam mesajından algıladığını yorumlamasında yapı taşlarını oluşturmaktadır. (Öncel Taşkıran, Sf:5)

Tüketicinin bilgilendirilmesini sağlayan başlıca araçlardan biri olan reklam; işletme açısından “duyuruculuk ve ikna etme özellikleri ile malın veya hizmetin içeriği ve özellikleri üretim biçimi kullanıldığı yer, kökeni ve fiyatı konularında bilgi vererek insan davranışlarını belli bir yönde etkilemek amacıyla kullanılan kitle iletişim tekniğidir” (Akt. Elden ve Ulukök 2004). Dolayısıyla bir kitle iletişim biçimi olarak reklam, şirketlerin hedef kitleleriyle buluşmaları ve hedef tüketicilere kurumlarını ya da ürün/hizmetlerini tanıtmaları noktasında önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Reklamın, birebir satışları arttırma amacının olması yanında tüketici ile arasına büyük mesafeler giren üreticiyi buluşturup yakınlaştırarak aralarında duygusal bir bağ kurulmasını sağlamak açısından iletişim boyutu ve amacı dikkati çekmektedir (Elden ve Ulukök 2004).

Kurtuluş’un görüşüne göre; Reklamın iletişim boyutuna işaret eden bir tanımda, reklam “tüketicileri bir mal veya markanın varlığı konusunda uyarmak ve mala veya markaya, hizmet veya kuruluşa doğru eğilim yaratmak amacıyla göze veya kulağa hitap eden mesajların hazırlanması, bu mesajların yayılmasıdır” şeklinde değerlendirilmiştir. Bu tanımda reklamın ürün ya da hizmetler hakkında hedef kitleyi bilgilendirici, haberdar edici işlevinin yanında o ürün ya da hizmeti satın almak yönünde motive edici işlevi de vurgulanmaktadır (Elden ve Ulukök 2004).

Savran’ın görüşüne göre; insanların her şeye sahip olabileceği ve olması da gerektiği şeklindeki toplumsal telkin giderek yaşamın temel amacı olmakta, yaşam bir şeylere sahip olma çevresinde oluşturularak, bireyler kedilerini yurttaş değil tüketici olarak biçimlendirmektedir. Reklamların da toplum üzerindeki etkisi ile vatandaş olma kavramı, tüketici olma ile eş anlamlı görülmektedir. Bu durum, reklamın ekonomik, toplumsal etkileri ve sağlıklı olup olmadığı tartışmalarını da beraberinde getirmektedir (Akt. Elden ve Ulukök 2004 ).

ARAŞTIRMANIN ÖNEMİ

Tekinalp’in görüşüne göre; iletişim araçları içinde çocukların en çok etkilendiği araç (olumlu ya da olumsuz yönleriyle) televizyondur. Başka bir deyişle televizyon hem görsel ve hem de işitsel boyutta olması nedeniyle iletişim araçları içinde özellikle çocuklar açısından en etkili araç olarak bilinmektedir. Televizyonun genel olarak çocuklar üzerindeki etkisi şiddet, ırksal yerleşmiş yargılar, cinsiyet rolü, beslenme ve çevre gibi değişkenlerden oluşmaktadır (Akt. Kırlar Barokas: 161 ).

Günümüzde artık televizyon yaşam tarzımızı belirleyen, duygu, düşünce ve algılarımızı yönlendiren, tutum, değer ve davranışlarımızı etkileyen önemli bir güç haline gelmiştir. En önemli etkisi de artık televizyonun merkez olduğu hanelerde doğan çocuklar için aile, okul gibi önemli toplumsallaştırıcı kurumların yanında en önemli toplumsallaştırma aracı olmuştur (Taylan, 2011).

Hedef kitle belirlemesi gelire göre yapılırken, Kıray’ın söylediği gibi birlikte yaşam da tüketimi biçimlendirir. Noam Chomsky “Kişi satın alabildiğine sahiptir. Çok satın alanın sunacak çok şeyi de olacaktır.” (Akt. Kırlar Barokas:161) biçimindeki yorumuyla çocukların izlediklerinden daha çok etkilendikleri ve sahip olma isteklerini yetişkinler gibi engelleyemedikleri de ortadadır. Bu doğrultuda reklamcıların da sunacakları artacaktır ( Kırlar Barokas:161).

ÇOCUK VE REKLAM İLİŞKİSİ

Asena’nın görüşüne göre; günümüz de reklamcılar ve pazarlamacılar, artık çocukların büyük gibi olduklarını savunmaktadır. Çocuklar, aileleri içerisinde karar verici durumundadır. Çocuklar kimi aşamalarda, anne ve babalarına koçluk bile etmektedir. Yani ailelerini yönlendirmektedir. Reklamcılar, özellikle dört ile 12 yaş grubu çocuk tüketicileri önemli bulmaktadır. Çocuk sevdiği her şeye bağlanma isteği duyduğu için, sektör de onları ciddi birer müşteri olarak görmektedir. Dolayısıyla, 2000 yılında 290 milyar dolar harcama yapılmıştır ve burada çocukların büyük rolü olduğu düşünülmektedir. Burada hemen devreye iki faktör girmektedir. Bunlardan biri; teknoloji faktörü diğeri ise; gelecek faktörüdür. Teknoloji faktöründe; çocuklar artık bilginin giriş kapısı konumundadır ve ailelerini yönlendirmektedir. Reklamcılar da bunu çok iyi bildikleri için, her konuda çocukları baz almaktadır. Gelecek faktörü ise; markalar, çocuklar ile ne kadar iyi marka bağlılığı geliştirirlerse, geleceğe iyi bir yatırım yapmış olmaktadır. Fakat bu işin karanlık yüzünün de olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Çocukların ciddi filtreleri yoktur ve sınırlı bilgi kaynakları vardır. Çocuk ise her şeyi televizyondan öğrenmekte ve böylelikle televizyon, çocuğun hayatında önemli bir yere sahip olmaktadır. Dolayısıyla çocuğun bir takım iddiaları ileri sürmesi çok sınırlıdır ve nasıl verirseniz öyle alımlayacaktır. Böylelikle; çocuğun reklamlar karşısında edilgen bir durumu vardır. Çocuğun ürünlerle ilgili sadece sınırlı bir kişisel deneyimi vardır, özgürlüğe sahip değildir (Asena, 2009:4-5).

Neil Postman; “ Televizyon çocuk için bir müfredattır” şeklinde ifade etmektedir. Televizyon bir bilgi sistemidir ve amacı; çocuğun ya da gencin aklını, karakterini etkilemek, öğretmek ve kültürünü şekillendirmektir”. Postman, sosyolojik açıdan bir değerlendirme yapar. Bandura ise; sosyal öğrenme teorisine göre şöyle bir açıklama getirmektedir; “Çocuklar gerçekliklerini televizyon üzerinden uyguluyor”.

P.Burr ve R.Burr’un araştırmaları sonucunda;
1. Çocukların haftada 22 saatten daha fazla televizyon seyrettikleri,    
2. Ortalama olarak, çocukların her dört reklamın üçünde reklamı yapılan ürünü tanıdıkları,
3. Çocuklar tarafından yapılan çeşitli isteklerin bir sonucu olarak anne ve babaların satın alma eğilimlerinin yapılan istek türüne göre değiştiği bulunmuştur.

Reklamlardan en çok etkilenen kesim olan çocuğun reklamlardan ve özellikle televizyon reklamlarından bu kadar çok etkilenmesini birkaç çarpıcı araştırma sonucuyla da gözleyebiliriz (Akt. Elden ve Ulukök, 2006: 4):
• Çocuklar televizyonda izlediklerine dikkatle bakmakta ve yetişkinlerden daha fazla ayrıntıyı anımsamaktadır. (Kendilerine yönelik olmayan reklamlarda bile.)
• Çocuklar reklamları gerçekten sevmektedirler. Yetişkinlere göre yedi kat daha fazla sevdiklerini belirtmektedirler.
Ayrıca televizyon mecrasının kendine özgü bazı avantajları da bulunmaktadır:
• Televizyonun mesajları, çocuğun dünyasına, çocuk için çok önemli olan görsel öğeleri, eğlenceli müzik ve seslerle birleştirerek taşıyabilme özelliği vardır.
• Televizyon uyarıcı ve paylaşılabilen bir deneyimdir. Çocuklar arkadaşlarıyla onun karsısında oturup gösterilenlerle ilgili yorum yapabilmektedirler.
• Televizyon, çocuklarla anne-babalara aynı iletişim kanalından erişmeyi, kolaylaştırmaktadır.
• İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre, bir çocuk 18 yasına gelene kadar yaklaşık 140.000 Televizyon reklamı seyretmektedir.

Elden ve Ulukök’ ün görüşüne göre; 5-6 yasındaki çocukların %60’ı okuma yazma bilmedikleri halde bir meyve suyunu, markasını söyleyerek ve bu marka üzerinde ısrar ederek istemektedirler. ABD’de NBC tarafından yapılan bir araştırmada televizyonda reklamı yapılan bir malın çocuklar tarafından sadece tanınmakla kalmayıp aynı zamanda istenildiği de saptanmıştır. Yine aynı araştırma kapsamında her 5 anneden 3’ünün çocuklarının isteğini karşılamak amacıyla kullandıkları markalardan vazgeçerek reklamı yapılan markayı satın almak durumunda kaldıkları belirlenmiştir. Okula giden çocukların reklamda söylenenlerin doğru olduğunu kabul etme oranı %43, gösterilenlerin gerçeğe uygun olduğu düşüncesini taşıyanların oranı ise %58, bütün reklamları sorgulamadan kabul edenlerin oranı ise %20-22 arasındadır. Çocukların yaşları ilerledikçe reklamlarda söylenen ve gösterilenlere inanma oranları giderek azalmaktadır. Ancak bu; reklam ve program ayrımının sağlanmasıyla gerçekleşmeye başlamaktadır. Bu ayrımı yapabilme yası Türkiye’de ortalama 9 yas olmaktadır.  10 aylık bir bebeğin bile reklamlardan etkileniyor olmasının ispat edilmesi çocuğun geleceğe dönük potansiyel bir tüketici olarak tüketim kalıpları, satın alma modelleri, marka bağımlısı olma gibi kavramların çocukta yerleşmesinde ve şekillenmesinde televizyon reklamlarının önemini bir kez daha vurgulamaktadır (Elden ve Ulukök, 2006:4-5).

Elden ve Ulukök’ ün de yukarıda bahsettiği gibi çocukların yarınsından fazlasının okuma yazma bilmedikleri halde belli bir marka üzerinde ısrar etmesi reklamların çocuklara ne kadar egemen olduğunun bir göstergesidir. Reklamlarda söylenenlerin doğru olduğu düşünen çocukların oranı ise hiç azımsanmayacak düzeyde olduğu yapılan araştırmada ortaya konmuştur.

ÇOCUKLAR REKLAMLARDAN NASIL ETKİLENİR?

Kapferef’e göre televizyon, çocuklar için dış dünyaya açılan ilk penceredir. Bu nedenle de televizyon, çocukların üzerinden ürün ve hizmetlerin tanıtılması ve satışının arttırılmasında büyük rol oynamaktadır. Çünkü birçok eğitimci, psikolog ve sosyoloğun üzerinde fikir birliği ettiği gibi televizyon reklamları, aynı okul öğretim programları gibi, kültürün üretilmesi ve paylaşılması işlevini yerine getirmektedir. Çocuklar televizyonda gördükleri her ürüne sahip olmak istemekte ve ailelerini de bu ürünü almaya zorlamaktadırlar (Akt. Şirin, 2011:328-329).

Nazik’in görüşüne göre; çocukların dünyası çok geniş bir etkileşim sistemi altındadır. Yaşamlarının kontrolü sadece ebeveyn ya da okullara bırakılmamaktadır. Daha uzak etkileşim alanı olan kitle iletişim araçları da çocukların tüketici olarak sosyalleşme sürecinde etkilidir (Akt. Babaoğul ve Şener, 2007:142).  Yücel’in görüşüne göre; aileler çocukların tüketici olarak sosyalleşmelerinde birincil derecede rol oynarken, tüketici davranışı literatüründe bugüne kadar hiçbir sosyalleştirme faktörü kitle iletişim araçları kadar dikkat çekmemiştir (Akt. Babaoğul ve Şener, 2007:142).

Çocuklara yönelik reklamlar, dergi, gazete, televizyon ve birçok medya aracı vasıtasıyla yayınlanmaktadır. Ama görsel ve işitsel olması sebebiyle televizyon çocuklara ulaşmak için hala en çok kullanılan medya aracıdır. Çocukların boş zamanlarını daha çok televizyon izleyerek geçirmesi de bunda etkilidir (Badur, 2007:51).

Reklamların çocuklar üzerindeki etkileri konusundaki çalışmalar 3 tür etki üzerinde odaklanmaktadır. Reklamların bilişsel etkisi üzerinde yapılan çalışmalar çocukların reklamları televizyon programlarından ayırt edebilme yeteneği ve çocukların reklamların satış konusundaki niyetlerini anlayabilme üzerinde odaklanmaktadır. Bu çalışmaların çoğu Piaget’in bilişsel gelişim teorilerini esas almıştır (Akt. Babaoğul ve Şener. 2007: 143). Farklı gelişim dönemlerindeki çocuklar reklamlara farklı türde yanıt verirler. Araştırmalar 7-12 yaş grubundaki çocukların 2-7 yaş grubundakilere göre reklamları televizyon programlarından daha fazla ayırt edebildiğini ve reklamların ikna edicilik özelliğini daha fazla anlayabildiklerini göstermektedir (Akt. Babaoğul ve Şener. 2007: 143). Çocuklar yaşları büyüdükçe reklamlara daha az ilgi göstermekte ve gerçeği hayalden daha iyi ayırt edebilmektedirler.

Reklamların duygusal etkisi çocukların reklamlara güven duymaları ve onlardan hoşlanmaları üzerinde yoğunlaşmaktadır (Akt. Babaoğul ve Şener. 2007: 143 ). Bu çalışmalar yaş arttıkça reklamların derece derece etkisinin azaldığını çocukların reklamları izlerken artan oranda kızgınlık ve kuşku duyduklarını göstermektedir (Akt. Babaoğul ve Şener. 2007: 143).

Son olarak davranışsal etki çalışmaları reklamların çocukları ne ölçüde ikna edebildiği üzerinde odaklanmaktadır. Davranışsal etki çalışmaları televizyon reklamlarının çocukların ürünleri talep etmeleri üzerinde önemli bir kaynak olduğunu göstermektedir (Akt. Babaoğul ve Şener. 2007: 144).

Akbulut’un görüşüne göre;  günümüzde gerçekten de çocuk televizyon yolu ile adeta reklamcıların evdeki temsilcisi olmuştur. Televizyonda milyonlarca reklam izleyen çocuğun, beklentileri, tavırları, oyunları ve hatta aile ilişkileri değişime uğramaktadır. Çocuklar televizyonda gördükleri, ilgilerini çeken her ürüne sahip olmak istemektedirler. Zaten reklamcıların temel amacı da çocukların, ailelerini bir ürünü almaya zorlayacak şekilde istekte bulunmalarını sağlamaktır (Akt. Babaoğul ve Şener. 2007: 144). Bu süreçte neyin ihtiyaç neyin empoze olduğu unutulmakta, onlarca TV kanalında günde yüzlerce kez izlenen reklamlar doğruları yanlış öncelikleri önemsiz yapmaktadır (Akt. Babaoğul ve Şener. 2007: 144 ). North ve Kotze (2001) tarafından reklamların etkisini belirlemek amacıyla yapılan çalışmada televizyon reklamlarının çocukların satın alma kararı üzerinde önemli düzeyde etkili olduğu, araştırmaya katılanların %50’den fazlasının televizyon reklamlarında gördüğü ürünleri sıklıkla istedikleri bulunmuştur. Bu araştırma bulguları bu konuda yapılan diğer araştırma bulgularını desteklemektedir (Akt. Babaoğul ve Şener, 2007: 144).

Gunter ve Furnham’ ın görüşlerine göre; reklamlar çocukların tüketici davranışlarını açıklamada önemli bir faktör olmakla birlikte reklamların çocuk ve gençler üzerindeki etki derecesini, çocuk ve gençlerin ürün tercihlerini ve satın alma taleplerini etkileyen diğer pek çok faktörün de olduğu görülmektedir (Akt. Babaoğul ve Şener, 2007: 145). Örneğin çocukların yaşı arttıkça reklamı yapılan ürünlere olan talepleri azalmaktadır (Akt. Babaoğul ve Şener, 2007: 145). Cinsiyette reklamı yapılan ürünlere olan talep üzerinde etkili bir faktör olarak rol oynamaktadır. Erkekler reklamı yapılan ürünlerin talebinde kızlardan daha fazla ısrarcı davranmaktadırlar (Akt. Babaoğul ve Şener, 2007: 145 ). Ailenin sosyo-ekonomik düzeyi, çocuk-ebeveyn ilişkisinin türü ve sıklığı, akran grupları da reklamların çocukların tüketici davranışları üzerindeki etkisini belirleyen faktörlerdir (Akt. Babaoğul ve Şener, 2007: 145 ). Örneğin; yüksek sosyo-ekonomik düzeydeki gençler tüketime ilişkin karar verirken ve bilgi sağlarken televizyon reklamlarından daha fazla yararlanmakta, televizyonda gördükleri bireylerin rollerine ilişkin modelleri daha fazla taklit etmektedirler (Akt. Babaoğul ve Şener, 2007: 145). Amerika’da bir çocuğun yılda 41 bin, Avustralya’da 35 bin, İngiltere’de 34 bin televizyon reklamı izlediği göz önünde bulundurulursa etkinin ne denli büyük olduğu daha kolay görülebilir. Reklamların ulaştığı hedef kitlede, etkilenme yaşı da akıl almaz ölçüde düşmektedir. Lindstrom’a göre, etkilenme bir buçuk yaşında başlamaktadır. Beş yaşında çocuklar markaların bir bedeli olduğunu öğrenmekte, altı yaşında paranın farkını bilmekte ve on yaşında da marka bilinci yerleşmektedir. Bu denli önemli etkisi olan hedef kitle olarak çocuklara yönelen reklamların nasıl olması, çocukların reklamlarda nasıl yer alması gerektiği geçmişten günümüze hala tartışılmaktadır (Akt. Babaoğul ve Şener, 2007: 145).

Çocuklar maruz kaldıkları iletişim mesajlarını kendileri için var olduğu düşüncesiyle yaşantıları ile direkt bağlantı kurma çabasına girerler. Burada önemli olan nokta enformasyonun farklılaşmamış biçimde sunumudur. Televizyonun yetişkinlikle çocukluk arasındaki kesin çizginin aşındırıldığı bir iletişim mecrası olduğu gerçeğinden yola çıkarak Neil Postman’nın “Bir kültüre alfabeyi sokarsanız o kültürün bilme alışkanlıklarını toplumsal ilişkilerini topluluk tarih ve dinle ilgili nosyonlarını değiştirirsiniz bir kültüre taşınabilir türde matbaayı sokarsanız gene aynı sonucu elde edersiniz. Görüntülerin ışık hızıyla iletilmesini sağlarsınız bir kültür devrimi yaparsınız. Tek bir oya gerek duymadan.” diyen sözleri çocukların televizyonla olan iletişiminin önemini özetler niteliktedir (Akt. Gündüzkalan, 83).

REKLAMLARLA ÇOCUĞA AKTARILANLAR

Reklamlar taşıdığı iletişim amacı doğrultusunda hedef kitlesine birtakım mesajlar aktarmaktadırlar. Bu doğrultuda reklamlarla çocuklara birtakım mesajlar aktarılmakta ve belli bazı davranış kalıpları, roller ve değerler iletilmektedir. Bunlar:
• Kültürel Değerler
• Tüketim Kalıpları
• Cinsiyet Rolleri
• Alternatif Yasam Biçimleri
• Aile içi iliksiler ve Rol Dağılımları

Reklamlar var olan kültürel değerleri çocuklara aktarmada bir araç olarak kullanılabildiği gibi aynı zamanda o toplum için yabancı olan veya hedef kitlenin küçük bir bölümü tarafından kabul edilen değerleri de aktarır. Örneğin bir reklamda evin çocuğu “Eline Sağlık” demeyi öğrenirken bunun yanında ürünü büyüklerden alıp küçüklere verme vasıtasıyla yeni bir değer iletilmekte ve zaman içinde toplumda kabul görmesine katkıda bulunulmaktadır (Elden ve Ulukök 2006:4-5).

Reklamlarda çocuklara aktarılan bir diğer unsur da cinsiyet rolleridir. Çocuk, küçük yaşlardan itibaren toplumun gelecekte kendisinden beklediği cinsiyet rollerini bir anlamıyla reklamlardan da öğrenir. Bu doğrultuda erkek çocuk, evine para getiren, iş kuran, dışarıda mücadele eden baba motifi ile özdeşleştirilirken; kız çocuk ise, ev işleriyle uğrasan, çocuk bakan, güzelliği ve bakımıyla ilgilenen anne motifi ile sunularak buna doğru yönlendirilir.

Reklamlar ile çocuklara aile içi ilişkiler ve rol kalıpları hakkında da bilgi aktarmaktadır. Bu ilişkiler, var olan ve reklamın seslendiği hedef kitle için yeni olan ilişkiler olarak 2’ye ayrılabilir (Elden ve Ulukök 2006:3-4).

Bir taraftan reklamlarda babasına araba tamirinde yardımcı olan erkek çocuk ve bunların temizliğinden sorumlu anne gösterilirken; bir başka tarafta babasının yaptığı pasta için “babam bu isin sırrını biliyor” diyen kız çocuğu imgesi yer almaktadır. Reklamlarda bir taraftan toplum tarafından geçerli olan, kabul edilmiş yaşam biçimleri gösterilirken diğer taraftan da toplum için yeni veya aykırı olan yaşam biçimleri de sunulmaktadır. Bu noktada bazı reklamlarda geleneksel aile modeli içinde aile büyükleriyle sofraya oturan ve bundan mutlu genç çiftler aktarılmaktayken, tam karşı noktada bir anda asık olup kısa bir evlilik yaşayıp hemen ardından boşanabilme rahatlığıyla yeni ve geleneksel yapı dışında kalan yaşam biçimleri yer almaktadır (Elden ve Ulukök 2006:4-5).

Reklamcılar Açısından Çocuğun Taşıdığı Anlam

Reklamlar, getiri olarak çocuğun sosyal kültürel ya da eğitimsel açıdan ilerlemesini ya da yeniden konumlandırılmasını hedeflemenin yanı sıra, çoğu kez çocuğun ekonomik açıdan katıldığı bir toplum yapısı ile ilgilenmektedir. Bu tür iletişim metinlerinde çocuğun belli bir davranış ve tüketim biçimine yönlendirilmesi söz konusu olmaktadır.

Reklamcılar açısından çocuk üç farklı anlam taşımaktadır:
1. Yetişkinlere ulaşmak için bir köprü konumundadır.
2. Yetişkinlerin çocuklara yönelik harcamalarında belirleyici yapıdadır.
3. Kendilerine yönelik tüketimlerde; tüketim biçimlerini ve marka tercihlerini belirleyebilen ekonomik bir varlıktır.

Çocuk, yetişkinlere yönelik tüketimleri daha sevimli kılabilen bir varlıktır ve yetişkinlere ulaşmak için bir köprü olarak görülmektedir. Bu tarz reklamlarda kullanılan çocuk ya da bebek imgeleri genellikle ilgiyi reklama çekmekte ve hedef kitlede duygusal bir etki yaratarak reklamı yapılan ürünü kullanmaya teşvik etmeye çalışılmaktadır. Özetle, reklamcılar açısından çocuk, çocuklara ve yetişkinlere yönelik tüketimleri yönlendirebilen, kısmi olarak bireysel harcama yetkisi olan, gelecekteki üretim ve tüketim biçimlerini yönlendirecek bir varlık olarak görülmektedir (Elden ve Ulukök 2006: 6).

ÇOCUKLARIN REKLAMI ANLAMA DÜZEYLERİ

Çocukların reklam anlama düzeyleri zayıf, orta ve güçlü anlama olmak üzere 3 kademeden oluşmaktadır.
Zayıf anlama: Salt biçimsel (oynayan çocukları gösteriyor) ya da duygusal (eğlendirici bir şey) tanımlamalarla ifadesini bulan anlama düzeyi.
Orta düzeyde anlama: Reklamın inandırma amacının bilincinde olmaksızın değişik ürünler üzerine bilgi verme işlevini (reklam satın alınabilecek şeyleri göstermek içindir) vurgulayan anlama düzeyidir.

Güçlü anlama: Çocuk, satış amacını (reklam insanları ürünü satın almaya çekmek içindir), kimi zaman da bu işte başrol oynayanları (reklam, satıcının ürününü tanıtması için bir araçtır) kavradığında ise güçlü anlama düzeyine erişmiş olacaktır.

Bu konuda yapılan çeşitli araştırmalardan birine göre (Kapferer,):
“5 yasındaki çocukların çoğunluğu reklamların işlevi üzerine hiçbir düşünceye sahip değil; %68’ i reklamı yalnızca biçimsel özellikleriyle tanımlamakta, %26’ sı ona bilgi verme işlevini öne çıkarmakta, sadece %6’ sı inandırma amacından haberli görünmektedir. 8 yasında reklamın yalnızca biçim yönünden farklılıklarını görenler, grubun %18’ inden fazla değiller, %57’ si ona bilgilendirme işlevi yüklüyor, ancak geri kalan %25 inandırma amacını görebiliyorlar. 11 yasında, grubun %57’si reklamları bilgilendirme işleviyle tanımlıyor, %41’ i inandırma amacını anlıyor”.

Çocuğun, reklamın ikna etme niyetini kavramasının sonuçları ise üç düzeyde incelenebilmektedir:
• Çocuğun reklamlara duyduğu güvenin sarsılması, sorgulamaya başlama
• Reklamlara karsı tutumunda gözlenen değişimler
• Reklamların onda yarattığı bir ürünü arzulama duygusudur.

Çocuklar reklamların ikna etme niyetini anladıkları andan itibaren reklam mesajlarına daha az inanmaya başlamaktadırlar. Bu genel olarak reklam açısından olduğu kadar tek tek reklam mesajları için de geçerli olmaktadır. Reklamların ikna etme amacını öğrenmiş olan çocuklar, reklamlarda söylenenlerin bütünü yansıtmadığını da bilmektedir. Reklamların çekiciliğiyle ilgili olarak çocuğun, ikna amacını fark ettiği ölçüde reklamlara karşı daha az sevgi gösterisinde bulunduğu görülmektedir. Reklamın ikna niyetini anlamış olmanın, bilişsel bir süzgeç ya da bir başka ifadeyle reklam karşısında harekete geçen bir savunma mekanizması ortaya çıkardığı gözlenmektedir. Bununla birlikte belli bir süzgeç etkisinin var olduğunu, fakat bunun ikna olmayı tümden ortadan kaldıramadığı da görülmektedir. Sonuç olarak, yetişkinler de reklamların amacının pekala bilincindedirler ama yine de reklamlardan etkilenmektedirler (Elden ve Ulukök 2006: 7).

TELEVİZYON REKLAMLARININ ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ OLUMSUZ ETKİLERİ

Küçük çocukların etkilendiği en önemli reklamlar, besin sektöründe yer alan tatlı maddelere ilişkin çok sayıda reklamdır. Bu tür reklamlar çocukların beslenmesini olumsuz etkilemektedir. Çocukları kolay yenen tatlılar, çikolata, gofret türleri, v.b. yiyeceklere, hamburger tarzı beslenmeye yöneltmek olumsuz etkiler yaratmaktadır. Bu olumsuzluklar açısından bir başka noktaya dikkat çekilerek kültür ve ahlak açısından da, televizyon reklamlarının zararlarından söz edilmektedir. Gerek, henüz ilkokul çağındaki çocuklara, adeta birer yetişkin gibi konuşmalar ve davranışlarda bulundurulması ve argo kelime ya da sloganların kullanılması, gerek, reklamlarda bebekleri ve küçük çocukların çıplak ya da yarı çıplak görüntülerine yer verilmesi, yaşanan bu kültürel kirlenmeyi gözler önüne sermektedir (Asena, 2009: 9).

Bu konuda yapılmış araştırmalara ve bu araştırmaların sonuçlarına bakıldığında, bu konudaki eleştirilerin bilimsel olduğunun söylenememesi ile birlikte, televizyon reklamlarının çocukları, daha çok, olumsuz yönde etkilediği görüşü ağırlık kazanmaktadır. Çalışmalar gösteriyor ki; çocuklar yılda 40 bin adet televizyon reklamına maruz kalmaktadır (Asena, 2009: 9).

Çetin’in göre; ekran karşısında çok fazla zaman harcayan çocuklarda, hareketsizlik, yorgunluk, konsantrasyon eksikliği ve okuma alışkanlığının körelmesi gibi sorunlar belirmektedir. Ayrıca, televizyon programlarının kendisine sunduğu mesajları sorgulamada hafızasına kaydeden çocuk, hoşuna giden söylem ve hareketleri, daha sonra bilinçsiz bir şekilde tekrarlamakta, sonra kabullenmekte ve en sonunda da uygulamaktadır (Akt. Asena, 2009:9 ).

Olcay’ın görüşüne göre; çocukların inanma eğilimi dolayısıyla, çocuk reklamlarının tercih oluşturma ve satın alma davranışına dönüşme gücü yetişkin reklamlarına göre oldukça yüksektir. Çocuklar bir kez bile görmüş olsalar reklamların içeriğini hatırlayabilir ve o ürünü tercih eder hale gelebilirler. Ayrıca, tekrarlanan reklamlar çocuğun ürünle ilgili isteğini arttırıp güçlenmesine neden olmaktadır. Özellikle çocukların özdeşleşmek istediği bir süper kahraman, çizgi film ya da oyun karakteri üzerinden yapılan reklamlar çocukları yönlendirme konusunda oldukça etkilidir. Çoğu reklamda karşılaştığınız özendirici içerikler ve dürüst olmayan bilgiler çocuk zihninde ürünle ilgili gerçek dışı ve yanlış imajların oluşması için yeterlidir. Örneğin, bir çocuk reklamını seyrettiği çok şekerli ya da yağlı atıştırmalıkları yemesi gereken, kendisi için uygun ürünler olarak zihnine yerleştirebilir ya da yaşına uygun olmadığı halde reklamda gördüğü oyuncağı kararlı şekilde arzulayabilir. Ebeveynlerin reklamlar tarafından teşvik edilen yanlış algıları kırabilmesi ve çocuğu doğru olana yönlendirmesi oldukça zor olabilmektedir. Bu sorunun çözümü için ebeveynlerin çocuklara erken yaşlardan itibaren medya okuryazarlığı becerisi kazandırabilmesi gerekir. Çocukların televizyonda izledikleriyle ilgili eleştirel bir bakış açısı geliştirebilmek için yardıma ihtiyacı vardır. Reklamların çocuğunuz üzerindeki olumsuz etkisini en aza indirgemek için baştan itibaren reklamlar üzerine şöyle konuşmalar yapabilirsiniz: ‘Bu çikolatanın sana gerçekten güç vereceğini nereden bilebiliriz ki? Sabah kahvaltıda yediğin bal ve peynir seni çok daha iyi besler. Sence bu reklamı yapan kişiler senin ne düşünmeni istiyorlar?’. Farkındalık yaratan ve sorgulama becerisi geliştiren bu türden ebeveyn yaklaşımları, çocuğun doğru davranış alışkanlıklarını kazanması ve gerçekle uyumlu algılar geliştirip sağlıklı bir bilinç düzeyine ulaşması için en etkili yöntemdir (Olcay, S.).

Reklamlarda yer alan sloganların, mesajların altında mutlu hayatlar vaat edilmekte ve bu hayata ulaşmanın tek yolunun o ürüne sahip olmaktan geçtiği ifade edilmektedir. Çoğu kez yetişkin bireyleri bile etkileyen bu mesajlar, henüz toplumsallaşma ve yetişkin birey olma yolundaki çocuğu daha fazla etkilemektedir. Dolayısıyla çocuk, çalışmak, başarılı olmak, erdemli olmak gibi insani boyuttaki pek çok değer yargısının yerine salt tüketerek mutlu olunacağı yolundaki düşünceye inandırılmaktadır (Kuruoğlu, H. ss:3).

İkinciye göre; Aileler çocukları televizyon seyrederken üç farklı tutum sergiliyor. Bazıları çocuklarıyla reklamları seyrederken reklamın içeriği konusunda herhangi bir yorumda bulunmuyor, bazıları ise reklamın içeriğini ve niyetini çocuklarına anlatıyor. Diğer bir bölümü ise çocuklarının seyrettiği reklam süresini ve reklam içeriğini kontrol ediyor. Araştırmacılar ikinci ve üçüncü yolu tercih eden ailelerin çocuklarının, reklamı yapılan ürüne karşı taleplerinin azaldığını belirtiyor. Örneğin bir çalışmaya göre 8-10 yaşındaki çocukların reklamı yapılan ürünlere ilgisi annelerinin müdahalesinden etkileniyor. Ancak çok çekici bir reklamla sunulan ürünlerin seçiminde annelerin izlediği üç yolun da çocukların seçiminde çok az etkisi olduğu görülmüş. Diğer yandan çocuğunun televizyon seyretmesi konusunda kurallar koymuş ebeveynler de çocuklarının ürünler konusunda taleplerini azaltabilmiş. Hatta televizyon izlemeleri aileleri tarafından kısıtlanmış çocukların reklamı yapılan ürünler konusunda daha az istekte bulunduğu, çünkü isteklerinin büyük olasılıkla reddedileceğini öğrendikleri ortaya çıkmış. Çocuklarla beraber reklamları izliyor olmanın da reklamların etkisini engellemede çok başarılı olmadığı düşünülüyor. Çünkü çocuklar o sırada ebeveynlerinin sessiz kalmasını reklamların içeriğinin ebeveynleri tarafından onaylandığı şeklinde algılıyor. Bu yüzden ebeveynlerin özellikle de küçük çocuklarını reklamları algılamaları konusunda aktif bir şekilde yönlendirmeleri gerekiyor (İkinci,2011:68).

TELEVİZYON REKLAMLARININ ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ OLUMLU ETKİLERİ

Reklamlar masallar gibi, çocuğa güven veren, rahatlatan bir etkiye sahiptir. Yapısal açıdan, genellikle dramatik nitelikteki diğer programların yanında, güzelliklere yer veren bölümler gibi görünmektedir. “Televizyon Çağı”ndan önce, daha çok dedelerin ve ninelerin anlattıkları masalların yerini, günümüzde artık televizyonun aldığı görülmektedir. Televizyon reklamları, özellikle küçük çocukları dış dünya üzerine bilgilendirmekte, eğlendirmekte ve çocuğun sosyal yönden gelişimine katkıda bulunmaktadır. Bu tür reklamlar, özellikle küçük çocukları, anne ve babalarından istekte bulunmaları için teşvik etmektedir. Burada önemli olan, reklamlar ile çocuklara yönelik olmayan ürünler için duyulan istekler arasındaki ilişkinin incelenmesidir (Asena,2009: 10).

Doğan’ın görüşüne göre; reklamlara tamamen karşı olmak düşünülemez, tüketici için yararlı işlevleri de vardır. Televizyon tüketici olarak sosyalleşme sürecinde pozitif bir rol oynayabileceği gibi, televizyon reklamları da kimi zaman, küçük çocukları dış dünya üzerine bilgilendirmektedir. Çocuğun nesneler dünyasına, özellikle, yetişkinlere yönelik nesneler dünyasına girişini sağlamaktadır. Reklamlar bir bakıma yeni nesnelerle yakınlaşmasını sağlaması açısından, çocuğun sosyal gelişimine katkıda bulunmaktadır (Akt. Babaoğul ve Şener, 2010). Çocuk bazı reklamlar sayesinde, dişlerini fırçalaması gerektiğini, tuvaletten çıkarken ellerini yıkaması gerektiğini, sütün sağlıklı olduğunu ve içmesi gerektiğini bir kez daha hatırlamakta bu yönüyle reklamlar eğitici ve hatırlatıcı olmaktadır (Akt. Babaoğul ve Şener, 2010).

Dünya’da ve Türkiye’de Çocukları Reklamların Zararlı Etkilerinden Korumak için Neler Yapılıyor?

Çocuklar savunmasız ve korunmaya muhtaç olduklarından reklamların denetlenmesi, sınırlandırılması ve gerektiği durumlarda yasaklanması toplumsal yarara yönelik olacaktır. Çocuklara yönelik reklamlara uygulanan kısıtlamalar hem ebeveynler ve politika yapıcıların hem reklamların etik kurallara uygun olmadığı konusundaki kaygılarına hem de reklamların çocuklara zarar verdiği konusundaki inanışlara dayanmakta ve gerek ülkemizde gerekse dünya’da reklamlara ilişkin çeşitli yasaklama, kısıtlama ve düzenlemeler getirilmiştir (Akt. Babaoğul ve Şener, 2010: 168). Amerika’da yasalar çocuklara yönelik reklamlara 1970’lerde sınırlama getirmiştir. 1984 yılında ise ABD’de Reagan yönetimi sırasında, daha önce yasak olan televizyon programlarında oyuncak reklamı yapılması ve pazarlanması yasal kabul edilmiştir. Aynı zamanda çocuklara yönelik programlarda daha önce sınırlı bulunan, her saat başına reklam süresi kısıtlaması kaldırılmıştır. Ancak kongre, Ekim 1990’da çocuklara yönelik televizyon programlarında reklamlara tekrar kısıtlama getirmiş ve eğitim programlarını teşvik eden bir kanun çıkarmıştır. 1990’larda çok sayıda Avrupa ülkesi de doğrudan çocuklara yöneltilen reklamlara ilişkin kurallar ve yasalar uygulamıştır. Örneğin, Belçika’da 1995’de, çocuk programlarının hemen öncesinde veya hemen sonrasında çocuklara yönelik reklamların yayınlanmasını yasaklayan 5 dakika kuralı uygulamaya koyulmuştur. Aynı dönemde Yunanistan reklamlara kısmi yasak getirerek sabah 7 ile akşam 10 arasında çocuk oyuncaklarına yönelik reklamları yasaklamıştır. 1995’de Norveç’de 1996’da İsveç’de doğrudan çocuklara yönelik reklamlar tümüyle yasaklanmıştır (Akt. Babaoğul ve Şener, 2010: 168).

Avrupa ülkelerinin çoğu reklamlarda çocuk kullanımını da sınırlandırmışlardır. Örneğin; Fransa’da televizyon kanallarının reklam kuşaklarının satışından sorumlu reklam kurumu, “Bir ürün ya da hizmetin tüketimini önermek amacıyla reklamda çocuk kullanılamayacağını sözleşme koşulu olarak koymaktadır. Yani çocukların reklamlarda ticari bir rolde bir ürünü ya da hizmeti açıkça destekleyen söz ve davranışlar içinde gösterilmesi yasaktır. Ancak Fransız Reklam Kurumu’nun 15. maddesine göre, halkın da benimsediği bazı ürün reklamlarında (diş macunu, yara bandı gibi) belli kurallar içerisinde çocuklar yer alabilmektedir. Yine Fransa’da çocuklar ancak koro şeklinde sesleri yetişkinlerinkine karıştırılarak ve katılımları görüntü ve ses bütünü içinde kaybedilerek reklamda yer alabilmektedir. Finlandiya’da ise çocuklar ancak sağlık ve eğitim içeren reklamlarda yer alabilmektedirler (Akt. Babaoğul ve Şener, 2010: 169). Ülkemizde de 1993 yılında çıkarılan “Reklam Yönetmeliği”nin 5. maddesinde “Reklamlar çocukların ve gençlerin beden ve ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyecek, onları bunalıma, özentiye ve çaresizliğe düşürecek nitelikte olamaz. Reklam yayınlarında, çocukların inanç ve sadakat duygularını zedeleyecek sözlere, görüntü ve yöntemlere yer verilemez. Çocuklar reklamlarda görüntü unsuru olarak bir ailenin üyesi gibi yer aldıklarında, davranışlarının görgü ve terbiye kurallarına uygun olması gerekir” hükümleri yer almaktadır ( Akt. Babaoğul ve Şener, 2010: 170-171).

SONUÇ VE ÖNERİLER

Televizyon reklamlarının ürünler hakkında çocuk tüketicileri bilgilendirdiği, çocuğun tüketici olarak gelişiminde yararlı bir rol oynadığı göz ardı edilemez bir gerçektir. Bu konuda reklamcılara düsen çocuklara yönelik reklamları etik çerçeveler etrafında hazırlamak ve sunmaktır. Devletinde yapması gereken bu çerçeveler etrafında reklamları daha sıkı denetlemek, çocukların reklamlardan zarar görmesini en aza indirecek tedbirleri almaktır (Badur, 2007).

Kapferer’in görüşüne göre; çocukların kolay etkilenebilir bir psikolojik yapıda oldukları gerçeği karşısında alınan önlemler, bir ülkeden diğerine farklılık göstermektedir. Kuşku yok ki, bu sınırlamalar, reklam-çocuk ilişkisini belli ölçüde dengeleyici niteliktedir. Ancak reklamlar etkilemek için yapılmakta ve bu amaçlarına, konulmuş olan sınırlar çerçevesinde bile, ulaşabilmektedirler. Yani sonuç olarak reklamlar sınırlamalara karşın etkilemeyi sürdürmekte ve küçük çocukları (7-8 yaşından küçük), büyük yaştakilere göre daha çok etkilemektedir. Bu nedenle kamu güçlerinin eylemi zorunlu olarak 2 alternatif çerçevesinde gelişmek zorundadır. Ya pazarlama uyarıcıları (reklam) üzerinde etkili olunacak ya da bu uyarıcıların etkisini büyük ölçüde değiştiren değişkenlerle ilgili düzenlemeler getirilecektir. Birincisi denetim, ikincisi de eğitim stratejisi. Yukarıda görüldüğü gibi ülkeler bazında çeşitli önlemler alınmış olmakla birlikte reklam mesajlarını denetim altına alabilme olasılığı giderek azalmaktadır. Bu durumda, reklamların etkisini büyük ölçüde değiştiren etkenler üzerinde eyleme geçmek, mümkün olan tek strateji olarak görünmektedir. Reklamların her çocuk üzerindeki etkisi aynı değildir. Anne-babanın ilgisine, aile içi ilişkilere, eğitim düzeyine göre bu etki daha az veya çok olabilir. Bu etki, çocuğun ulaştığı “reklam bilincine” göre de büyük ölçüde değişmektedir. O halde çocuğu reklamlar konusunda eğitmek için bu değişkenlerden bazıları hedef alınabilir. Bu etkenler, reklamın çocuk üzerindeki etkisini azalttıklarına göre, bunları çocukta ve çevresinde geliştirmek uygun olur. Girişilecek olan eğitsel etkinliklerin amacı bu olmalıdır. Bu eylem iki eksen etrafında düzenlenmelidir. Bir yandan, reklam ve iletişim araçlarının mesajları karşısında çocuğun eleştiri kapasitesini, öte yandan onu iyi bir satın alıcı yapacak becerileri geliştirmek. Çocuğun eleştiri kapasitesi geliştirilerek mesajla arasına bir mesafe koyması, görüntüleri daha iyi anlamlandırabilmesi, görüntü ve ses aracılığıyla vurgulama tekniklerini ayırt etmesi, reklamın ikna etme niyetini aşabilmesi öğretilecektir. İkinci hedef olan çocuğa akılcı biçimde satın alma becerisinin öğretilmesine yönelik eğitim, kısa vadede pazarlama uyarıcılarının etkisini hafifletmek, uzun vade de ise geleceğin yetişkinleri olan çocuklarda, sağlıklı karar verme modelleri geliştirmek açısından önemlidir. Okul bu formasyon için doğal ortam oluşturmakla birlikte, bu konuda ana babaya da önemli sorumluluklar düşmektedir (Akt. Babaoğul, ve Şener, 2010: 172).

Babaoğul ve Şenerin de belirttiği gibi reklam denetiminin giderek zorlaştığı bu nedenle reklamların olumsuz etkilerini azaltacak etmenlerin faaliyete geçirilmesinin gerektiği açıktır. Gerek çocuğa aile de verilen eğitimle gerekse okullarda verilen eğitimle bilinçli izleyici yetiştirmek mümkündür. Salt çocukların değil, yetişkin bireylerin de okuma alışkanlıklarının ve bunun uzantısında sağlanacak olan yetilerin kazandırılması gerekir. Yine bu çerçevede televizyonda izlenen görüntülerin anlamlarının okunması ve yorumlanması eğitimi verilmelidir. Başta yetişkin bireyler olmak üzere görüntülerin okunması ve yorumlanması öğrenildiği takdirde izleyiciler televizyon karşısında savunmasız ve bilinçsiz bir durumda olmaktan kurtulacakları için uğranılacak zarar ya da olumsuz etkilenmeler sıfırlanamasa da minimuma inecektir (Kuruoğlu, ss: 7).

Postman ve Powers, izleyicinin kendini savunabilmesi için, hazırlıklı bir kafaya ve birbirini bütünleyen bir değer sistemine sahip olması gerektiğini belirtirler (Akt. Kuruoğlu). Bizi bu sonuca götürecek yollar okuma alışkanlığı kazanmak, düşünme, tartışma ve yargılama yetisine sahip olmak, yararlı sosyal etkinliklere katılmak ve üretmekten geçmektedir. Çocukların vakitlerinin büyük çoğunluğunu televizyon karşısında geçirmelerinden hareketle de ailelere düşen öncelikle çocuğu televizyon izlerken yalnız ve savunmasız bir biçimde bırakmamak, mümkün olduğunca birlikte izlemektir. Reklam hakkında çocukla konuşulmalı açıklamalar yapılmalı görüş ve düşünceler paylaşılmalıdır. Çocuklar mümkün olduğunca okumaya teşvik edilmeli ve televizyon izlemelerine belli ölçülerde sınırlandırmalar getirmelidir.

Çınar’ın görüşüne göre; son yıllarda yapılan araştırmalardan çıkan sonuca göre eğitimde medya (tv, sinema, internet) okulun önüne geçmekte ve okuldan daha fazla etkili olabilmektedir. Öyleyse medyanın eğitimciliğini mercek altına almalıyız (Çinar, 2009 ss:237). Barokas’ın görüşüne göre; çocukların algılarının gelişip şekillenmesinin en önemli evresi 0-6 yaş arasındaki dönemdir. Televizyon görsel ve işitsel açıdan birincil alanı kapsar. Bu bağlamda televizyon reklamlarının çocuk gelişimi açısından görselliği ve işitselliğiyle yerinin önemi yadsınamaz bir gerçektir. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu tarafından yapılan bir araştırmada çocukların boş zamanlarını en çok televizyon izleyerek geçirdikleri saptanmıştır. Bu da çocuklar üzerinde yapılan araştırmalarda özellikle 5–6 yaş arası çocukların reklam bombardımanıyla daha çok karşılaştıklarını ortaya çıkarır. Böylece toplumda, televizyondan ve televizyon reklamlarından en çok etkilenen grubun çocuklar olduğu saptanmıştır. Çocuklar büyüklerine öykünmelerini topluma yansıtırlar. Çocukların toplumu yansıtmalarından, ya da topluma yansımalarından etkilenen reklamcılar, oyuncu çocuklar yoluyla, izleyen çocuklara mesaj gönderen bir grup ortaya çıkarır. Büyükleri gibi davranış sergileyen bu çocuklar günümüzde büyümüş de küçülmüş çocuklardır. Televizyon, böylesi çocukları toplum değerleri üzerinden kodlayarak büyüklerin yansımaları biçimine getirmiştir. (…) Çocukların reklamların istenmeyen etkilerinden korunmaları için önerilen; ailelere ve okuldaki eğitmenlere önemli görevler düşmektedir. Özellikle okullara seçmeli olarak konulan medya okuryazarlığı derslerinin ve bilinçli anne ve babaların yardımlarıyla çocukların eğitilmesi gerekir. Böylesi eğitilen çocuklar yapılan araştırmalardan da anlaşılacağı üzere televizyonun istenmeyen etkilerini en aza indirgemektedir. Medya okuryazarlığı içerisinde tüketimin etkili bireylerini özellikle reklamların istenmeyen etkilerinden korumak amacıyla reklam okuryazarlığının da verilmesi ya da medya okuryazarlığı eğitiminin önemli bir parçası durumuna getirtilmesi gerekmektedir (Barokas, ss:180).

Reklamların her ne kadar yarardan çok zararlı olduğu kanısına varılsa da onların biz yetişkinler ve çocuklar üzerinde ne derecede ve hangi yönde etkili olacağı yine bizlerin elindedir. Bunun için bilinçli olmak, üzerimize düşenleri bilmek ve uygulamak, tedbirli davranmak, koruyucu olmak durumundayız.

KAYNAKÇA

Çınar, İkram. Mankurtlaştırma süreci. Ankara: Anı Yayıncılık, 2009.

Şirin, Mustafa  Ruhi. Çocuk hakları ve medya. İstanbul: Çocuk vakfı yayınları, 2011.

Taylan, Hasan Hüseyin. Televizyonla yetişmek. Konya: Çizgi Kitapevi Yayınları, 2011.

İkinci, Özlem. 2011. “Reklamların Büyüyen Pazarı Çocuk Tüketiciler” Aylık popüler bilim dergisi.
Sayı No: 522 ss: 68 Açık erişimli: http://www.biltek.tubitak.gov.tr/  Erişim Tarihi:18.12.2011

Kırlar Barokas, Safiye.  “Büyümüş de küçülmüşler bir reklam çözümlemesi ‘pınar sosis’”  İstanbul Arel Üniversitesi İletişim Fakültesi İletişim Çalışmaları Dergisi Yıl:1 Sayı:1 ss: 161 Açık Erişimli: www.iau.edu.tr/iletisimfakulte/dergi/buyumus_de_kuculmus.pdf Erişim Tarihi:18.12.2011

Başak Asena, Melike. “Gıda Reklamlarının Okulöncesi Çocuklar Üzerindeki Etkilerinin Anneler Tarafından Değerlendirilmesi” Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul: Bahçeşehir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2009. Açık Erişimli: libris.bahcesehir.edu.tr/dosyalar/Tez/084566C1.pdf  Erişim tarihi: 17.12.2011.

Elden, Müge. Ve Ulukök, Özkan. 2006. “Çocuklara Yönelik Reklamlarda Denetim ve Etik” Küresel iletişim dergisi, Sayı 2, ss 2-8 Açık erşimli:
globalmedia-tr.emu.edu.tr/…/Müge%20Elden%20ve%20Özkan%20U Erişim tarihi:18.12.2011

Öncel Taskıran, M. Nurdan. “Büyüklere reklamlar, çocuklara mesajlar; yetişkin reklamlarına çocuk gözü ile bakış semiyotik bir yaklaşım” Açık Erişimli: akademikpersonel.kocaeli.edu.tr/…/nurdan08.12.2010_19.06.49bildi Erişim Tarihi:18.12.2011

Gündüz Kalan, Özlem. 2010 “Reklamda Çocuğun Toplumsal Cinsiyet Teorisi Bağlamında Konumlandırılışı: ‘Kinder’ Reklam Filmleri Üzerine Bir İnceleme” İstanbul İletişim Fakültesi Dergisi Sayı: 38 ss:83 Açık Erişimli: asosindex.com/journal-article-abstract?id=15888  Erişim Tarihi: 17.12.2011

Badur, Fadime. “Televizyon Reklamlarının Çocukların Marka Farkındalığı Üzerindeki Etkisi: Yiyecek ve İçecek Reklamları Üzerine Bir Uygulama”  Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Erzurum: Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007 Açık Erişimli: acikarsiv.atauni.edu.tr/browse/155/234.pdf Erişim Tarihi: 15.12.2011.

Kuruoğlu, Huriye. “Televizyonun Çocuklar Üzerindeki Olumsuz  Etkileri” E.Ü İletişim Fakültesi   Açık Erişimli: H Kuruoğlu… – 2001 – okulweb.meb.gov.tr   Erişim Tarihi: 16.12.2011.

Babaoğul, Müberra ve Şener, Arzu (Ed.) Tüketici Yazıları I  Ankara: Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Basımevi, 2007.

Babaoğul, Müberra ve Şener, Arzu (Ed.) Tüketici Yazıları II  Yayın Hakları: TÜPADEM 2010

Olcay, Sinem. “”Çocuk Gelisimi: Reklamların Çocuklar Üzerindeki Olumsuz Etkileri” Açık  Erişimli: http://www.istanbulparentingclass.com/makaleler.php?id=31 Erişim Tarihi:18.12.2011

 

Çocuk Gelin Sorunu

Evlilik ve aile üzerine yapılan çalışmalar sosyal bilimlerde önemli bir yer tutmaktadır. Evlilik ve aile literatürü incelendiğinde her iki kavram açısından da evrensel bir tanımın olmadığı görülmektedir. Demografi sözlüğünde, karşı cinsten iki birey tarafından oluşturulmuş, resmi, dini veya ülkesel farklılıklara göre geleneksel olarak başka türlerde gerçekleştirilen meşru bir birliktelik olarak tanımlanırken, Birleşmiş Milletler tarafından verilen evlilik tanımı kadın ve erkeğin yasal birleşmesi olarak ifade bulmuştur. Bu tanımdaki yasal birleşme kavramının ülkeden ülkeye ve yasalara göre farklılık gösterebildiği vurgulanmıştır (Akt:Tezcan, Coşkun, 2004).

Çakmak’a göre bugün, Türkiye’deki en önemli toplumsal sorunlardan bir tanesi çocuk evlilikleridir. Az gelişmiş ülkelerdeki yoksul aileler, hanelerinin yoksulluğunu azaltmak için; arkadaşlarıyla oyun oynayacak yaşlardaki kız çocuklarını, babası hatta dedesi yaştaki adamlarla evlendirmektedirler. Pek çok kez, bu çocuklar, yaşlı adamların ikinci eşi veya üçüncü eşi olmaktadırlar. On’lu yaşlardaki bu kız çocukları, doğum yapmakta, ev işleri yapmakta ve hatta koca baskılarına maruz kalmaktadırlar. Bu çocuklardan bazıları, tüm bunlara dayanamayarak intihar etmektedirler (Çakmak, 2009).

Aydemir’e göre ülke gündemlerinde çok fazla yer verilmiyor olsa da, sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerinde, özellikle de gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde, karşılaşılan bir olgudur “çocuk gelinler”. Bazen, babası, hatta dedesi yaşındaki adamlarla “başlık parası” karşılığında zorla evlendirilen, bazen evlendirildikleri kişilerin ikinci, üçüncü eşi olan, bazen koca koca adamların baskılarına, şiddetine maruz kalan, daha on’lu yaşlarında doğum yapan o gelinler (Aydemir, 2010).

ARAŞTIRMANIN ÖNEMİ

Tezcan’a göre tanım ne olursa olsun birbirinden farklı ritüeller, gelenekler; yapılanmalar ve özellikler göstermesine rağmen evlilik kurumu evrenseldir. Bireylerin sosyal yaşantısının bir parçası olan evlilik hemen tüm toplumlarda doğurganlıkla birlikte değerlendirilmektedir. Doğurganlık davranışı için evlenme bir önkoşul olmamakla birlikte dünyanın hemen tüm ülkelerinde doğumların neredeyse tamamı evlilik kurumu içerisinde gerçekleştirilmektedir Türkiye’deki evlilikler üzerine yapılan çalışmalar, uluslararası literatürle benzerlik göstererek, yapılan çalışmalarda asıl ilgi evliliğin oluşumu ve evlilik süreci üzerinedir. Öte yandan, evlilik ile oluşturulan ailenin yapısı birçok diğer soysal bilimde olduğu gibi nüfusbilim açısından da önemle üzerinde durulan konulardan biri olarak görülmektedir (Tezcan, Özcan, 2004).

Maddi ya da manevi çeşitli sebeplerle, daha çocukluklarını yaşayamadan genellikle de kendilerinden yaşça çok büyük olan erkeklerle evlendirilen bu çocuklar, hem büyük bir toplumsal sorun olarak karşımıza çıkmakta, hem de diğer birçok sorunun ortaya çıkmasına sebep olan dinamikleri hazırlamaktadır (Aydemir, 2010)

Çakmak’a göre çocuk gelinlere, gelişmekte olan ülke iddiasında olan ülkemizde yüksek oranda rastlanmaktadır. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde ve ülkemizin pek çok bölgesinde, on’lu yaşlardaki kızlarımız, bin veya iki bin dolar karşılığında, 40’lı, 50’li ve 60’lı yaşlardaki erkeklerle evlendirilmektedirler. Türkiye, cumhuriyet rejimi ile birlikte, İslam hukukunun kabul ettiği çocuk evlenmelerini yasaklamıştır. Dolayısıyla, Atatürk devrimleri tecrübesini yaşamış olan Türk toplumu için, çocuk gelinlere rastlamak kabul edilmez bir durum arz etmektedir. Bu itibarla, Türkiye’de çocuk gelinler konusunu incelenmeye değer görülmektedir (Çakmak, 2009).

Çoban’a göre birkaç gün önce okul bahçesinde arkadaşları ile ip atlayan kız çocuğu, “çocuk gelin” olduktan sonra daha kadınlığın ya da cinselliğin ne olduğunu bilmeden, çoğunlukla da kendisinden yaşça oldukça büyük bir erkekle, sadece ailesi razı geldiği için, zorla kadın rolüne sokulur. Arkadaşlarından, öğretmenlerinden, yaşamdan kopmak zorunda kalır. Gencecik yaşta kaderine boyun eğen çocuk, onu bekleyen zorlu ve çıkmaz yolda tek başına, hiçbir hak iddia edemeden yürümek zorunda kalır (Çoban, 2011)

 

ÇOCUK GELİN KAVRAMI

Çakmak’a göre Türk Medeni Kanunu çerçevesinde, Kanun’un öngördüğü evlenme yaşından daha küçük yaşta evlenen kıza çocuk gelin demek mümkündür. Kanun’un 124. Maddesi’nde, “Erkek ve kadın on yedi yaşını doldurmadıkça evlenemez. Ancak, hakim olağanüstü durumlarda ve pek önemli sebeple on altı yaşını doldurmuş olan erkek veya kadının evlenmesine izin verebilir. Olanak bulundukça karardan önce ana ve baba veya vasi dinlenir.” denilmektedir. Şu halde, Türk Medeni Kanunu, on yedi yaşını doldurmadan evlenen kızı çocuk gelin saymaktadır. Bununla birlikte, Kanun’da, genel hükme göre çocuk gelin sayılabilecek olan, on yedi yaşını doldurmamış bir genç kızın, olağanüstü durumlarda, hakim kararıyla evlenebileceği kabul edilmektedir (Çakmak, 2009).

Uluslararası belgelere göre, on sekiz yaşının altında yapılan her evliliğe “çocuk evliliği” ve evlenen kıza “çocuk gelin” denilmektedir. Burada çocuk evliliği derken, evlilik sözü ile kastedilen hukuki anlamda değil, sosyolojik anlamda evliliktir. Örneğin Türkiye’de bu tür evlilikler, genellikle, dini nikaha (imam nikahı) dayanan evliliklerdir (Çakmak, 2009)

KANUNLARA GÖRE ÇOCUK GELİN KAVRAMI

Aydemir’e göre bireyin ruhsal ve fiziksel gelişimini tamamlamadan yaptığı evlilikler erken evlilik olarak tanımlanmaktadır. (Gerçi bu tanımla niteliği hafiflemekte, aslen belki de onun yerine “zorla evlilik” terimi kullanılmalıdır). Çocuk Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası belgelere göre, on sekiz yaşının altında yapılan her evliliğe “çocuk evliliği”, evlenen kız çocuklarına da “çocuk gelin” denilmektedir. Türkiye’de, Medeni Kanun’da evlenme yaşı on yedi olarak belirtilse de, bahsedilen erken evlilikler zaten hukuki anlamda gerçekleşmemekte, gelenekler ve dini ritüellerle sosyolojik anlamda gerçekleşmektedir. Bununla birlikte Türk Ceza Kanunu’na bakıldığında ise madde ve fıkralar arasında örtük bir sorun baş göstermektedir. Şöyle ki, Kanuna göre on beş yaşını doldurmuş bir kız çocuğu, sosyolojik manada evlenmesi durumunda, “şikâyet üzerine” onunla evlenen kişi, altı aydan iki seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılmaktadır. Dolayısıyla bu maddeyle örtülü olarak, evlilik yaşı on sekiz yaşının altında tutulmaktadır. Diğer taraftan Çocuk Koruma Kanunu’nun çocuğu “on sekiz yaşının altındaki birey” olarak nitelemesiyle de kanunlar arasındaki bu çelişkiler ortaya çıkmaktadır. Türk Medeni Kanunu, Türk Ceza Kanunu ve Çocuk Koruma Kanunu’ndaki bireylerin çocuk gelin sayılma yaşlarındaki uyumsuzluklar, konuya ilişkin mücadelelere daha başında ket vurmakta ve sonuçsuz kalmasına sebep olmaktadır (Aydemir, 2010).

Aydemir’e göre dünyanın birçok bölgesinde hala uygulanan erken evlilikler, direk olarak evlendirilen çocukların hayatlarını etkilemekle birlikte, yine doğrudan topluma da bir sorun olarak geri dönmektedir. Evlendirilen çok sayıda kız çocuğunun, erken yaşlarda evlendirilmeleri sonucunda öncelikle sağlık ve eğitim olmak üzere, yaşamsal birçok hakları ellerinden alınmaktadır. Bu kız çocukları evlendirilecekleri için bir taraftan eğitimleri yarım bırakılmakta, diğer taraftan da daha kendi fiziksel, biyolojik ve psikolojik gelişimlerini tamamlayamadan, modern tıbbi yöntemlerden uzak bir biçimde çok sayıda çocuk sahibi olmaktadırlar -ki bir kısmı da doğumlar sırasında hayatlarını kaybetmektedir. Eğitimlerini, arkadaşlarını yani çocukluklarını geride bırakan bu çocuklara dair sorunlar öncelikle kendilerinde başlar. Üstlendikleri sorumluklarla birlikte psikolojik birçok sorunun yanı sıra, fizyolojik problemlerle de baş etmek zorunda kalırlar. Yaşadıkları bu zorluğa dayanabilenlerin yanında, çok sayıda dayanamayan da olmaktadır (Aydemir, 2010).

Özcebe’ye göre  erken yaşta yapılan evlilikler kadınların toplumdaki eşitsiz konumunu kuvvetlendirmekte ve hayat tercihlerini kısıtlamaktadır. Kız çocukları sağlık, eğitim, çalışma olanaklarından yararlanamamakta, eğitimsizliğe, yoksulluğa ve bağımlılığa hapsolmaktadırlar. Evlenmeden önce babanın kontrolünde olan kız çocuğun kontrolü evlilik ile birlikte kocasına geçmektedir. Erken yaşta evlilik yapan kız çocuğunun erken yaşta çocuğu dünyaya gelmekte ve erken doğan çocukların geçimini sağlayamayan ekonomik düzeyi düşük olan aileler kız çocuklarını evlendirerek kısır döngünün parçası haline gelmektedirler (Özcebe, 2010).

Aydemir’e göre erken evlendirilen kız çocukları ile birlikte ortaya çıkan sorunlar, zamanla sadece onları ilgilendirmekle kalmamakta, topluma da vurulan ağır darbeler olarak su yüzüne çıkmaktadır. Eğitimleri yarıda kesilmiş, cahil bırakılmış bu çocukların, geleceğe çok bilinçli, iyi eğitim görmüş evlatlar yetiştirmeleri beklenemez. Dolayısıyla bu sebeple nesillerce sürecek eğitim sorununun baş göstermesine ve benzer gelenek ve göreneklerin süregelmesine sebep olunmaktadır. Eğitimlerinden koparılan ve küçük yaşlarda evlendirilerek evlere hapsedilen kız çocuklarının aynı zamanda toplumsal hayata entegre olmalarının yolu da kapanmaktadır. Zaten kadınların iş hayatında yer almasını tasvip etmeyen bu zihniyet, böylece çok sayıda kadın iş gücünün önünü kesmekte, onları küçük yaşlardan itibaren sosyal hayattan tecrit etmektedirler. Bunun yanında, yaşadığı bu travmaları atlatamayan kız çocukları, pek çok intihar vakasıyla da birlikte anılmaktadır (Aydemir, 2010).

ÜLKEMİZDEKİ EVLİLİK ORANLARI

Arıkan’a göre medeni Kanun, Türk toplumunda çok kadınla evlenmeyi kaldırdığı; boşanmayı yalnız erkeğin isteğine bırakmayıp kadına da bu konuda hak tanıdığı halde, köylerde çok eşli evlenme yahut “kuma” alma durumu az da olsa sürüp gitmektedir. Nitekim yalnız imam nikahı ile evlenenlerin oranı köylerde yüzde 21.3’tür. Bu oran Doğu Anadolu’da yüzde 36.6’ya kadar çıkmaktadır. Evlenme yaşı olarak kızların 18 yaşını bitirmiş olmaları öngörüldüğü halde köylerde hala 12-13 yaşında kız çocuklar evlendirilmekte ve ülkemizde evlenen kadınların yüzde 14’e yakını 10- 14 yaş arasındaki kızlardan oluşmaktadır. Evlenme yaşının küçük tutulması genelde ekonomik durumla bağlantılıdır. Çünkü özellikle tarım kesiminde kadının başta gelen görevlerinden biri, tez zamanda tarlada çalışabilecek çok sayıda çocuk doğurmaktır. Ayrıca “beşik nişanı” ve çok yakın akraba ile evlenmeler (aile mülkünün dağılmaması nedeniyle) yaygın bulunmaktadır. Ülkemizdeki evliliklerin yüzde 29.2’si akrabalar arasındadır (Arıkan, 1988)

Ülkemizde erken yaşta evlilikler uzun yıllardan beri var olan bir olgu olmasına rağmen toplumun çoğunluğu tarafından bir “sorun” olarak değerlendirilmemektedir. Evliliğin en önemli meşruluk kaynaklarından birisinin toplumsal mutabakat olduğu ve bu evliliklerin de daha çok bu mutabakat çerçevesinde gerçekleştiği görülmektedir. Ataerkil ve geleneksel toplum yapısı erken yaşta evlilikleri normalleştirmiş ve meşrulaştırmıştır (Aydemir, 2010).Çocuk evlilikleri yasalarda yasaklanmış olsa bile, doğum kayıtlarının yetersizliği ailelere bir çıkış yolu sağlamakta, ergenlik çağındaki kızlarını herhangi bir yaptırım olmaksızın evlendirmelerine imkan tanımaktadır. Dahası, birçok kırsal toplulukta imam nikahı yeterli sayılmakta, bu yüzden birçok evlilik resmi makamlar açısından kayıt dışı ve görünmez duruma gelmektedir (Unicef Türkiye, 2006).

Çakmak’a göre bilindiği üzere, sosyologlara göre, 14-19 yaş grubunu kapsayan gelişme çağındaki nüfus, toplumsal olarak olgunlaşmamış bireyler olarak tanımlanmaktadır. Bu yaş aralığındaki bireylerin, gerekli toplumsal rollere uyum sağlayamadıkları ve toplumsal gelişimlerini tamamlayamadıkları kabul edilmektedir. Dolayısıyla bu yaş aralığında evlenen kızlarda, evlilik sonrasında, arkadaşlarından kopma, özgüven eksikliği, toplumsal faaliyetlere katılımdan uzaklaşma gibi sonuçlar gözlemlenebilmektedir (Akt. Çakmak, 2009). Hekimlere göre, ilk adetin 14 yaşında görülmesi halinde, 14-21 yaş aralığı, genital sistemin olgunlaşma süreci sayılmaktadır. Bu yaş aralığındaki kızların cinsel gelişimlerini tamamlayamadıkları kabul edilmektedir. Dolayısıyla bu yaş aralığında evlenen kızlarda, evlilik sonrasında, gebe kalamama, prematüre gebelik, rahim kanseri gibi hastalıklar görülebilmektedir. Cinsel ilişkiye girmeye biyolojik olarak hazır olmayan kızların, çocuk evliliği yaparak, kendilerini cinsel eylem içinde bulmaları, genital bir dizi hastalığa davet çıkarmanın yanı sıra, kalıcı psikolojik hastalıkların oluşmasına da neden olmaktadır (Akt. Çakmak, 2009). Şu halde, kızların hangi gerekçeyle olursa olsun, on sekiz yaşını doldurmadan evlendirilmeleri sosyolojik olarak ve tıbben doğru değildir. Nitekim uluslararası belgeler, kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmelerini, kız çocuklarına yönelik şiddet olarak kabul etmektedir (Çakmak, 2009).

Çakmak’a göre çocuk gelinlerin hangi gelir grubuna giren ailelerde görüldüğüne ilişkin, çoğunlukla üniversiteler tarafından yapılan ulusal ölçekteki araştırmalar, çocuk gelin görülme sıklığı ile ailenin yoksulluğu arasında doğru orantı olduğunu; küresel ölçekte, çoğunlukla Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler örgütleri tarafından yapılan araştırmalar da, kız çocuklarında görülen erken yaş evlilikler ile ülkenin gelişmişlik düzeyi arasında doğrudan bir ilişki olduğunu göstermektedir. Türkiye’de son yıllarda demografik, toplumsal, iktisadi özelliklerin belirlenmesi amacına yönelik olarak yapılan araştırmalarda, özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde ve ülkenin pek çok bölgesinde, sosyo-ekonomik düzeyi düşük ailelerin, on’lu yaşlardaki kız çocuklarını, bin veya iki bin dolar karşılığında, 40’lı, 50’li ve 60’lı yaşlardaki erkeklerle evlendirmeye zorladıkları bulgusu ortaya çıkmaktadır. Araştırmalar, bugün, Türkiye’de, her üç evli kadından birinin çocuk evliliği yaptığını göstermektedir. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü tarafından yapılan Nüfus ve Sağlık Araştırmaları’na göre, Türkiye’de kızlarda evlenme yaşı 12’ye kadar düşmektedir (Çakmak, 2009).

TÜRKİYE’DE VE DÜNYA’DA ÇOCUK GELİN ORANLARI

Birleşmiş Milletler İktisadi ve Toplumsal İşler Birimi tarafından 2000 yılında yapılan Evlilik Modellemeleri Araştırması’nda ülkelerin gelişmişlik düzeyleri ile çocuk gelinlere rastlanma oranları arasındaki doğrudan bağ ortaya konulmuştur. Örneğin, 15-19 yaş aralığındaki kızlarda evlenme oranı Kanada’da %0.6, İngiltere’de %1.7, Almanya’da % 1.2, ABD’de %3.9 şeklinde seyrederken, çocuk gelinlere en yüksek oranda rastlanan Batı-Doğu-Orta Afrika ülkelerinde ve Güney Asya’da ise oranlar çok yüksek düzeylere ulaşmaktadır. Bu oranlar Nijer’de %61.9, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde %74.2, Afganistan’da %53.7, Bangladeş’te %51.3’ tür. Aynı araştırmada Türkiye’ye dair oran %15.5 olarak verilse de, bu oranın gerçeği yansıtmadığını belirtmek gerekir. Çünkü yapılan araştırmada Türkiye’ye dair veriler, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nden alınan bilgilerle belirlenmiştir. Fakat Nüfus ve Vatandaşlık Genel Müdürlüğü’nde sadece hakim kararıyla yapılan evliliklerin kaydı bulunmakta, sosyolojik anlamda yapılan evliliklere dair veriler yer almamaktadır. Dolayısıyla elde edilen veriler gerçeği yansıtmaktan çok uzaktırlar  (Aydemir, 2010)

Dünya Bankası tarafından belirli aralıklarla düzenli olarak yapılan Gelir Dağılımı Araştırmaları’na göre, az gelişmiş ülkelerde, çok sayıda kız, erken yaşlarda evlendirilmek suretiyle; öğrenim ve sağlıklı yaşama hakkından alıkonulmaktadır. Bu ise, kadının toplumdaki statüsünün düşmesine ve daha yoğun cinsiyet ayrımcılığına maruz kalmasına neden olmaktadır. Çocuk evlilikleri, genellikle yasal olmayan evlilikler şeklinde gerçekleştiğinden, çocuk gelinler, medeni nikahla kazanacakları haklardan mahrum olmaktadırlar. Evlenmek suretiyle öğrenimini tamamlayamayan, dolayısıyla öğrenim hakkından mahrum edilmiş olan çocuk gelinler, üretime katılma yani çalışma haklarından da yoksun bırakılmaktadırlar (Çakmak, 2009).

ERKEN YAŞTA EVLİLİKLERİN SEBEPLERİ
1) Sosyo-Ekonomik Gerekçeler:
Çocukların erken yaşta evlendirilmelerinin çeşitli sebepleri olmakla birlikte bunlar arasında en öne çıkanları sosyo ekonomik gerekçelerdir.
Özellikle kız çocukları bazı ailelerde ekonomik bir yük olarak görülmektedir. Kimi zaman sofradan bir tabağın eksilmesi fikri dahi aileler için küçük yaşta evlilikleri teşvik edici bir unsurdur. Ayrıca kızlar evlendirilirken başlık parası adı altında kendilerine biçilen değer karşılığında ailelerine kazanç sağlamaktadırlar. Hem üzerlerindeki ekonomik yükü hafifletmek hem de başlık parası yoluyla aileye gelir getirmek için aileler kızlarını çocuk yaşta evlendirmektedirler (Aydemir, 2009).

Ailenin içinde bulunduğu geçim sıkıntısı ve nüfuz fazlalılığı ekonomik durumu iyi olan ailelere kız vermede rekabet yaşanmasına yol açmakta ve kimi zaman kızlar da daha rahat bir hayat ve zengin eş hayaliyle bu evliliklere gönüllü görünmektedirler. Baba evinde çektiği maddi sıkıntılardan ve çocuk yaşta katlanmak zorunda bırakıldığı iş yükünden kurtulacağını hayal eden kızlar evliliği bir çıkış yolu olarak görmektedirler(Aydemir, 2009).

Türk toplumunda,“iyi bir evlilik yapma” kızın toplumsal yaşamdaki statüsünde belirgin değişiklik yaratmaktadır. Bu, evlenen kız ile erkek arasındaki yaş farkının önemsenmemesi sonucunu beraberinde getirmektedir. Özellikle kırsal yerleşim yerlerinde, kızlar, evliliklerine kendileri karar verememektedirler (Akt.Çakmak, 2009). Çakmak’a göre ailesi tarafından evliliğine karar verilen bir kızın, evlilik için onayının alınması, kıza bir lütuf olarak sunulmaktadır. Kızların evlendirilmek üzere okuldan alınması, geleneksel anlayışta olağan karşılanmaktadır. Geleneksel ailede, kızın kendini korumayacak yaşta ve cahil olarak evlendirilmesi durumunda, evlilik sonrasında eşi tarafından şiddete maruz kalabileceği ihtimali düşünülmemekte, kız çocuğu, ailesi tarafından kocaya bağımlı bir hayata hapsedilmektedir. Üstelik aile, toplumsal, tıbbi ve hukuki olarak kabul edilmez durumu normal saymaktadır (Çakmak, 2009)

2) Gelenekler, Görenekler ve Dini İnançların Yanlış Algısı:
Gelenekler, görenekler ve dini inançların yanlış algılanması erken yaşta evlenmeyi hızlandırabilmektedir. Geleneksel aile, kız çocuğunu, aileye belirli bir zaman için emanet edilmiş bir varlık olarak görmekte ve kızın asıl yuvasının evlendiği eşinin yuvası olduğunu düşünmektedir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yaratmış olduğu ayrımcılık sonucunda özellikle kız çocuklarının gözü açılmadan evlendirilmesinin gerektiği düşünülmektedir.

Küçük yaşta yapılan evlilikle kocaya itaatin ve yeni yuvaya uyumun daha kolay sağlanacağına inanılmaktadır. Erkek aileleri de kendilerine uyumu daha kolay olsun diye mümkün olduğunca küçük yaşta gelin almak istemektedirler (Aydemir, 2009).

Kız çocuklarının bir an önce bir erkeğin himayesine sokulmasıyla, gelebilecek cinsel taciz ve şiddetten korunabileceği sanılmaktadır. Ayrıca, bu evliliklerin genç kızların karşı cinsle evlilik dışı ilişkiye girmelerine ve hamile kalmalarına engel olacağı kanaati yaygın bir düşünce olarak görülmektedir (Aydemir, 2009).

3) Eğitimsizlik:
Eğitim seviyesi düşük ailelerin çocuklarının da çoğu durumda eğitim seviyelerinin düşük oldukları ve düşük sosyo-kültürel yapıdaki ailelerin çocuklarında erken yaşta evliliklerin daha sık yaşandığı gözlenmektedir (Aydemir, 2009).
Genel eğilim erkek çocuklarının belirli bir düzeyde eğitim görüp, askerlik yaptıktan ve bir iş sahibi olduktan sonra evlenmeleri yönündedir. Bu durum erkeklerin nispeten ileriki yaşlarda evlenmelerine sebep olmaktadır (Aydemir, 2009).

Bunun yanında kız çocukları eğitimlerini erken yaşta bırakmaya zorlanmaktadır. Kızların eğitimlerini tamamlamaları gerekli görülmemektedir; zira ailenin kısıtlı ekonomik kaynakları erkek çocukların eğitimi için harcanmaktadır. Ayrıca ergenlik dönemine girmeleriyle birlikte fiziksel anlamda dikkat çekmeye başlayan kız çocuklarının eğitimleri aileleri tarafından nişanlama veya evlendirme gerekçesiyle yarıda kesilmektedir (Aydemir, 2009).

4) Aile İçi Şiddet:
Aile içi şiddet, geçimsizlik, baskı, çocuk sevgisinin yokluğu, küçük yaşlarda anne veya babadan birinin kaybedilmesi ve üvey anne veya babaya sahip olunması çocuklarda evlenme sonucunda bu durumdan kurtulacağı inancını geliştirmekte ve erken yaşta evliliklere yol açmaktadır (Aydemir, 2009).

5) Diğer Sebepler
Bunların dışında tacize veya tecavüze uğrayan kız çocuklarının tecavüzcüsüyle ya da başka birisiyle hemen evlendirilmesi, kaçma veya kaçırılma gibi durumlar da erken yaşta evliliklere sebep olmaktadır.
Ayrıca zorunlu göç sebebiyle insanların yaşadığı ekonomik ve kültürel kaos erken yaşta evlilikleri artıran faktörler arasındadır. (Aydemir, 2009).

KÜÇÜK YAŞTA EVLİLİK NE GİBİ SORUNLARA YOL AÇIYOR?

Küçük yaşta evlilik pek çok soruna yol açıyor.
a-Ekonomik Nedenlerle Küçük Yaşta Evlenmişse;
*Adeta bir mal gibi satılıyor
*Aile içinde hiçbir zaman söz hakkı olmuyor
*Yalnızca verilen görevleri yapıyor
*Cinselliğini hiçbir zaman yaşayamıyor
*Çoğu kez evliliğinin ilk senesinde ilk, sonraki yıllarda diğer çocuklar oluyor, erken yıpranıyor, yaşlanıyor, hastalanıyor

b-Psikolojik Sebeplerle Küçük Yaşta Evlenmişse;
*Kendini bir kul gibi hissediyor
*Kaderine küsüyor
*Ruhsal ve Bedensel gelişmeleri olumsuz etkileniyor

c-Sosyolojik Sebeplerle Küçük Yaşta Evlenmişse;
*Çoğu kez imam nikahıyla evlenerek, 2.hatta 3.eş oluyor
*Eğitim ve öğretimi yarıda kalıyor. Çoğu kez zorunlu eğitimi bile alamıyor
*Sağlığı bozuluyor
*Çoğu kez “adet” görmeden, hamile kalıyor. Kendisi çocuk olduğu halde çocuk büyütme yükümlülüğünü üstleniyor. Psikolojisi bozuluyor.
*Erken Evlilik aile içinde şiddete muhatap olma riskini artırıyor.
*Cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanma olasılığı artıyor.
*Erken yaşta hamile kalınca, çocuğun ölüm riski 3 kat artıyor  (Dündar, N)

ÇOCUKLARIN ERKEN EVLENDİRİLMESİ HAKKINDA BAZI KANUNLAR

1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 16. Maddesi’nde “Evlenme sözleşmesi, ancak evleneceklerin özgür ve tam iradesiyle yapılır” denilmektedir. Türkiye tarafından 1985 yılında bazı hükümlerine çekince konulmak suretiyle imzalanan ve 1999 yılında Türkiye’nin çekincelerini kaldırarak iç hukukuna geçirdiği Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşme’nin “Önyargıların ve Geleneklerin Tasfiye Edilmesi” başlıklı 5. Maddesi’nin 1. fıkrasının (a) bendinde ise şöyle denilmektedir: “Taraf devletler, her iki cinsten birinin aşağı veya üstün olduğu veya erkekler ile kadınların basmakalıp rollere sahip oldukları düşüncesine dayanan bütün önyargılar ve gelenekler ile her türlü uygulamayı tasfiye etmek amacıyla erkeklerin ve kadınların sosyal ve kültürel davranış tarzlarını değiştirmek konusunda gerekli tedbirleri alırlar.” Aynı Sözleşme’nin “Evlenme ve Aile İlişkileri Alanındaki Haklar” başlıklı 16. Maddesi’nin 1. fıkrasının (b) bendinde şöyle denilmektedir: “Taraf devletler, kadınlara, serbestçe eş seçmede ve serbest ve kendi rızasıyla evlenmede erkeklerle aynı hakka sahip olma hakkını tanırlar.” Aynı Madde’nin 2. fıkrasında “Çocuğun nişanlandırılması ve evlendirilmesi hiçbir hukuki sonuç doğurmaz. Taraf devletlerce, asgari evlenme yaşının tespit edilmesi ve evliliklerin resmi sicile kaydının zorunlu hale getirilmesi için yasama tedbirleri de dahil gerekli tüm işlemler yapılır.”

Türkiye’nin 1995 yılında iç hukukuna geçirdiği Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 12. Maddesi’nin 1. fıkrasında da şöyle denilmektedir: “Taraf devletler, görüşlerini oluşturma yeteneğine sahip çocuğun kendini ilgilendiren her konuda görüşlerini serbestçe ifade etme hakkını bu görüşlere çocuğun yaşı ve olgunluk derecesine uygun olarak, gereken özen gösterilmek suretiyle tanırlar.”Aynı Sözleşme’nin 36. Maddesi’nde “Taraf devletler, esenliğine herhangi bir biçimde zarar verebilecek her türlü sömürüye karşı çocuğu korurlar.” denilmektedir. Bu bağlamda, uluslararası belgelerde çocuk evliliğinin bir seçim olamayacağının temel ilke sayıldığını ve çocuk evliliğinin bir insan hakkı ihlali olarak kabul edildiğinin altını çizmek gerekir (Çakmak, 2009).

ÇOCUK GELİN SORUNU İLE MÜCADELE YÖNTEMLERİ

Yasal düzenlemeler: Medeni Kanunumuzda açıkça belirtildiği üzere olağanüstü durumlar hariç evlenmek için bireylerin 17 yaşını doldurmuş olması gerekir. Hâkim kararıyla 16 yaşında yapılabilen evlilikler dışında 17 yaşın altındaki evliliklerin tamamı bu durumda hukuken geçersizdir. Üstelik yaş engeli yüzünden resmi olarak mümkün kılınmayan aile birliği dini nikâh yoluyla oluşturulmaya çalışılmakta ve söz konusu yöntem başlı başına bir hukuki sorun teşkil etmektedir. Erken yaşta evlilikleri önlemek mevcut Medeni Kanunun uygulanmasının çok sıkı şekilde takibiyle mümkündür. Erken yaşta evlilik sorunu mevcut yasal düzenlemeler uygulandığı takdirde büyük ölçüde çözülecektir (Aydemir, 2009).

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu arasındaki uyumsuzluk giderilmelidir. Taraf olduğumuz ve Anayasanın 90 ıncı maddesi gereği üst hukukumuz olan uluslar arası sözleşmelere uygun olacak şekilde Kanunlardaki çocuk tarifini belirleyecek bir düzenleme Adalet Bakanlığından talep edilmelidir  (Aydemir, 2009). 5237 sayılı Türk Ceza Kanunundaki konuyla ilgili cezaların caydırıcılığı artırılmalıdır. Kanunların uygulanmasında denetimi sağlayan mekanizmaların oluşturulması gerekmektedir (Aydemir, 2009).

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun uygulanması için bilinç yükseltme toplantıları yapılmalıdır. Özellikle 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun “azmettirme” başlıklı 38 inci maddesi hususunda ailelerin bilinçlendirilmesi sağlanmalıdır (Aydemir, 2009).

Çocukların eğitimi: 
Eğitim seviyesi arttıkça erken evliliklerin sayısı düşmektedir. Eğitim ayrıca dolaylı olarak da bireyin hayatına ilişkin temel karar mekanizmalarında daha etkin olmasını sağlamakta ve bir bilinç geliştirmektedir. Çocukların zorunlu eğitim ve öğretimlerini tamamlamayan veliler tespit edilmeli ve haklarında caydırıcı önlemler alınmalıdır  (Aydemir, 2009).

Örgün eğitim içinde yer alan çocuklar için erken yaşta evlenmenin sakıncalarının anlatıldığı kazanımlar müfredata eklenmelidir. Anne-çocuk sağlığı, üreme sağlığı gibi konular müfredatta yeterince yer almalıdır (Aydemir, 2009). Geleneksel değerlerin hâkim olduğu ekonomik yönden geri bölgelerdeki bölge okulları ve pansiyonlarının sayıları artırılmalıdır. 1997 yılında 8 yıla çıkarılmış olan zorunlu eğitim, okul öncesi eğitimle birlikte 13 yıla çıkarılmalıdır (Aydemir, 2009). “Haydi Kızlar Okula Kampanyası” gibi kızların okullaşma oranının artırılmasına yönelik kampanyalar düzenlenmelidir. Küçük yaşta evliliklerin önlenmesi bakımından meslek edindirme kurslarına önem verilerek kadınların iş kurabilmeleri için imkanlar sağlanmalıdır  (Aydemir, 2009).

Halkın eğitimi: 
Okuma-yazma bilmeyen kadın oranının fazlalığı dolayısıyla kadınlarda okuma yazma oranını artırmak için kadın okulları açılmalıdır. Aileler erken yaşta evliliklerin tıbbi, psikolojik ve sosyolojik sakıncaları konusunda ikna edilmelidir. Bu konuda hem annenin hem de babanın eğitimi çok önemlidir ve bu eğitim sağlanmalıdır  (Aydemir, 2009).

Erken yaşta evliliklerin sağlık açısından zararları ile erken evliliğin sebep olduğu erken gebeliklerin meydana getireceği tehlikeler ve aile planlaması hakkında toplumun geneline yönelik bilgilendirme çalışmaları yapılması gerekmektedir  (Aydemir, 2009). Yine farkındalığı arttırmak adına toplumsal hayatı etkileyen yazılı ve görsel basından yararlanılmalıdır. Broşürler hazırlanarak yaygın dağıtımı sağlanmalıdır. Spot filmler hazırlanmalı, TV kanallarında yayınlanması sağlanmalıdır. Özellikle Devlet büyüklerinin erken yaşta evliliğin sakıncalarına değinecekleri konuşmalarını halka duyurmaları etkili olabilir (Aydemir, 2009). Sorunlarla karşı karşıya kalındığında şikâyet başvurusu yapılacak birim ile SHÇEK’in telefon numaraları ve oluşturulacak bir şikâyet hattının irtibat numaraları kamuoyuyla paylaşılmalıdır  (Aydemir, 2009).

Türk Medeni Kanunu’na göre 17 yaşını doldurmamış kızlar, Çocuk Koruma Kanunu’na göre 18 yaşını doldurmamış kızlar, Türk Ceza Kanunu’na göre ise 15 yaşını doldurmamış kızlar çocuk gelin sayılmaktadırlar. Kanunlar arasındaki bu uyumsuzluk giderilmeli ve 18 yaşını doldurmamış kızların evlenmesi yasaklanmalıdır. Yasağa uymayanlar hakkında ağır cezalar hükmolunması yönünde ilgili kanunlarda değişikliğe gidilmelidir. Değişen mevzuatın uygulanması hususunda hassasiyet gösterilmelidir. Ayrıca, yerel yönetim çalışanları ile çocuk polislerine, Türk Medeni Kanunu, Çocuk Koruma Kanunu ve Türk Ceza Kanunu hakkında düzenli eğitim seminerleri verilmelidir (Çakmak, 2009).

Ülkenin sanayileşmesi ve teknoloji üreten bir ülke olması için, devlet müdahaleli, planlamacı kapitalist sistem uygulamasına dönülmeli; refahın artışı imkanına göre köyleşen kentlerin kentleşmesi sağlanmalı, eğitilmiş insan gücü sayısı artırılmalı, gelir dağılımında adalet sağlanmalıdır. Sadakacı anlayışın yerine, sosyal devlet anlayışına geri dönülmelidir. Yoksullukla mücadelede, projecilik anlayışı terk edilmelidir. Kalkınma planları, yasak savma anlayışıyla değil, uygulanabilirlik ve uygulanma zorunluluğu esasına dayanarak hazırlanmalıdır. Kadın ve erkek tüm yurttaşların kapasitelerini gelire ve refaha dönüştürebilecekleri ulusal iktisadi politikalar üretilmeli ve uygulanmalıdır (Çakmak, 2009).

Çocuk gelin sorununa yaklaşımda, ortak bir dil oluşturulduktan sonra, yukarıda önerilen hukuki, idari, askeri, siyasi ve iktisadi alanlardaki mücadele yöntemlerinin uygulanması durumunda, Türkiye’de çocuk gelin oranının düşeceği öngörülmektedir. Bu yöntemlerin eş zamanlı uygulanması ve uygulama sırasında sivil toplum örgütlerinin desteğinin alınması halinde, istenilen hedefe kısa sürede ulaşılabileceği düşünülmektedir (Çakmak, 2009).

SONUÇ

Bugün Türkiye’de yüksek oranda kadının hane gelirinin dağılımı ve denetiminde söz sahibi olamaması, üretken olamayışı ve çalışma yaşamında sınırlı orandaki mevcudiyeti, kadına yönelik ayrımcılıktır. Ancak özellikle açlık ve yoksulluk sınırı altında yaşayan ailelerde, bu ayrımcılığın, çocuk evlilikler ile doğrudan ilişkisi olduğunu söylemek mümkündür. Aslında, çocuk yaşta evlenen kızların doğum yaptıklarında, bebeklerini kendi üzerlerine kayıt ettiremedikleri, bunun yerine kayınvalideler üzerine bebeklerini kayıt ettirdikleri gerçeği ortadayken, kendi bebeğinin sorumluluğunu hukuki olarak alamaz yaşta anne olan bu kızların sayısı yüksek oranda seyrederken; Türk toplumunda kadınların aile reisliği, toprak sahipliği, mülkleri yönetme, iş kurma ve yürütme gibi konularda erkeklerle eşit olanaklara sahip olmamalarına şaşırmamak gerekir.

Çakmak’a göre burada bir noktanın altını çizmek gerekir ki, Türkiye’de yoksulluk her ne kadar kadınları daha çok etkilese de, yoksulluğa dişil ve eril açıdan bakmak, Türkiye’de yoksulluk sorunu ile topyekun mücadeleyi zayıflatmaktadır. Veriler, kadınların, erkeklere göre daha yoksul olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, topyekun bir kalkınma planı hazırlanıp uygulanmadan ve ülkedeki refah artırılmadan, kadın-erkek gelecek nesilleri, yoksul bir geleceğin beklediğini görmek gerekir. Daha ötesi, sivil toplum örgütleri eliyle tek tek yürütülen ve kişiye bağlı kaynaklarla hayata geçirilmeye çalışılan kadın yoksulluğunu giderme projelerinden, devlet eliyle yürütülecek bir makro planın muhtemel sonuçlarını beklemek iyimserlik olarak gözükmektedir (Çakmak, 2009).

Sonuç itibariyle, Türkiye’de görülen toplumsal cinsiyet temelli eşitsizliklerin temel kaynağının çocuk evlilikleri olduğu düşünülmektedir. İktisadi kalkınma sağlanmadan, kişi başına düşen milli gelir artırılmadan, sosyal devlet anlayışı yeniden hakim kılınmadan, yalnızca gönüllü gayretlerin eseri projecilikle, çocuk gelin sorununu çözmenin imkanı olmadığı düşünülmektedir. Soruna, sadece ve sadece bir toplumsal sorun gibi bakmanın, sorunu çözmeye yardım etmeyeceğinin altını çizmek gerekir. Türkiye’de çocuk gelin sorununa iktisadi açıdan yaklaşılmadığı müddetçe, her çabanın yarım kalacak bir çaba olacağı öngörüsünde bulunmak mümkündür (Çakmak, 2009).

Sonuç olarak, görüldüğü üzere “sadece bir gelenek” adı altında nesillerce devam ettirilen bu ve benzeri uygulamalar, sonuçta toplumda büyük bir hasara sebep olmakta, ülkenin gelişmişlik seviyesini ve daha da ileriye gidebilme çabalarını doğrudan alaşağı etmektedir. Kadınların aktif rol oynamadığı bir toplumun gelişmişlik seviyesine ulaşamayacağının söylendiği çağımızda, bırakın kadınların sosyal hayatta çok yönlü roller üstlenebilmelerini, daha yaşama haklarının güvence altına alınamadığı gerçeğiyle yüz yüze bulunmaktayız. Dolayısıyla çok yönlü çözüm önerilerinin üretilmesi ve vakit kaybetmeden hayata aktarılması gerekmektedir (Aydemir, 2010).

KAYNAKÇA

Aydemir, Atilla.2009. “Erken Yaşta Evlilikler Hakkında İnceleme Yapılmasına Dair Rapor”. Açık erişimli: www.tbmm.gov.tr/komisyon/kefe/docs/komisyon_rapor.pdf  Erişim tarihi:16.12.2011

Aydemir, Elvan. 2010. “Türkiye’de Erken Evlilik Ve Çocuk Gelinler Sorunu””USAK Sosyal Araştırmalar Merkezi. Açık erişimli:  www.usak.org.tr./makale.asp?id-1072   Erişim tarihi: 13.12.2011

Arıkan,  Gülay. 1998. ”Kırsal Kesimde Kadın Olmak”  Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi. Cilt: 5, Sayı: 2.  Açık erişimli: http://www.edebiyatdergisi.hacettepe.edu.tr/198852GulayArikan.pdf  Erişim tarihi: 15.12.2011

Aksoy  Çoban, Aylin. 2011 “Erken Yaşta Evledirilen Çocuklar İntihara Sürükleniyor”  Açık erişimli: http://www.doktorsensin.com/makaleler/1748/erken-yasta-evlendirilen-cocuklar-intihara-surukleniyor Erişim tarihi: 15.12.2011

“Çocuk Evlilikleri” Açık Erişimli:  http://www.unicef.org/turkey/sy17/_ah21.html  Erişim tarihi: 15.12.2011

Çakmak, Diren. 2009.  “Türkiye’de Çocuk Gelinler” Açık erişimli : http://www.umut.org.tr/HukukunGencleri/TamMetinlerSunular/DirenCakmak.pdf Erişim tarihi: 15.12.2011

Dündar,  Nihat. “İnsan Hakları İl Kurulu Küçük Yaşta Evlilik”  Açık erişimli:  http://www.caginpolisi.com.tr/92/2-3-4.htm  Erişim tarihi: 15.12.2011

Özcebe,Hilal . 2010. “Erken Evlilik Üzerine”  Türk Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı  Görünüm Dergisi  Açık erişimli: www.tapv.org.tr/dokuman.asp?indir=115   Erişim tarihi: 17.12.2011

Tezcan,Sabahat. Coşkun, Yadigar. 2004. “Türkiye’de 20.yy Son Çeyreğinde Kadınlarda İlk Evlenme Yaşı Değişimi ve Günümüz Evlilik Özellikleri”  Nüfusbilim Dergisi. Açık erişimli:  www.hips.hacettepe.edu.tr/nbd_cilt26/tezcan_coskun.pdf    Erişim tarihi:16.11.2011

Malakanlar: Mazinin Barış Güvercinleri

Kafkaslardan gelip Anadolu’ya yerleşerek ve nihayetinde okyanus ötesine uzanan bir göç hikâyesi onlarınki. Kan ve barut kokusu solumamak adına, insan canına kıymamak ve tüm bunların dayandığı inançlarını özgürce yaşamak uğruna yollara düşmüşlüğün ve belki de baskılara karşın kendi kendini sürgün etmişliğin hikâyesi. Evet, Malakanlardan bahsediyorum. Çocukluğumda sık sık duyduğum ancak kim olduklarını bilmediğim halde garip bir şekilde sempati duyduğum insanlardan…


Kars konferanslarından birinde Kırzıoğlu (1939) Malakanların Ural kolu (Ugor) Türklerinden olduğunu ifade ediyor. Ancak yaygın bir görüş olarak Malakanlar’ın Beyaz Rus kökenli bir etnik halk olduğu bilinmektedir. Rusçada “molok”süt; “molokan” ise süt içenler, orucu bozanlar anlamında.1800’lü yılların ortasında Rus Ortodoks kilisesinin İncil üzerinde değişiklikler yapması birçok etnik grup gibi Malakanlar tarafından da tepkiyle karşılanmıştı. Kilisenin haftanın yalnızca iki günü süt içilebileceği kuralına karşılık Malakanlar, sütün saf, temiz olduğunu ve haftanın her günü içilebileceğini söyleyerek Ruslarla ters düşmüşlerdi. Bunun yanı sıra yıllarca savaş karşıtı olmaları sebebiyle askerlik yapmamış olan bu toplumun askerlik yapma tehlikesiyle karşı karşıya kalmalarıyla birlikte Anadolu’ya uzanacak olan göç kapıları açılmıştı. Bu göçlerin en önemlileri:

Tiflis, Erivan, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan; Anadolu’da Ardahan, Iğdır, Erzurum ve belki de en önemlisi Kars’a olanıydı.

Malakanlar 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşlarında, halk tabiriyle 93 Harbi denilen yıkımda Kars bölgesine yerleştirilmiş topluluklardan birisi. Bıraktıkları izlere bakıldığında aslında çokta uzun yıllar yaşamamışlar bu topraklarda. Ancak, o dönemlerin pek çok savaşlara tanıklık etmiş olan Anadolu’suna, barut kokusu sinmiş bu topraklara; çalışkan, doğrucu, paylaşımcı, gelişimci, barışçı ve en önemlisi savaş karşıtı tutumlarıyla taze bahar kokusu getirmişti Malakanlar. Dini inançları gereği domuz eti yemeyen, dinsel yaşamlarında abartıya kaçmayan, kilise gibi dini kurumlara bağlı kalmadan dinlerini kendi içlerinde yaşayan bu topluluk kısa zamanda yöreye uyum sağlamış ve halktan birileri olmuşlardı.

Dinlerini yaşamada abartıya yer vermeden sade bir hayat sürerlerdi. Onlar için Tanrı memnuniyeti kardeşlik, dostluk, adalet, paylaşma gibi hümanistik değerlerle sağlanabilirdi. Tanrı’yla kul arasında tek bir nokta dahi aracı olamazdı. Bu nedenle dinlerini yaşamak adına diğer dinleri yozlaştırma çabasına girmiyorlar, inançlarını yaşam felsefelerine dönüştürerek yaşıyorlardı. Tıpkı İslamiyetteki gibi “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.”ilkesiyle eşdeğerde bir tutum takınarak yöre halkına karşı paylaşımcı, eşitlikçi, hoşgörülü, güce ve otoriteye dayanmayan bir yaşam sürdürüyorlardı.

Kars’ta genellikle yol üstü ve dere kenarlarında köyler kuruyorlar özellikle Çakmak, Çalkavur, Yalınçayır, Atçılar, Dikme, İncesu, Şahnalar gibi bugünkü Arpaçay ve Akyaka ilçelerine bağlı köylerde; peynircilik, değimencilik, bahçe ziraatı, arıcılık, büyükbaş hayvancılık gibi o günkü şartlara oranla ileri düzeyde denebilecek bir ziraat yapıyorlar ve bunları yöre halkıyla paylaşmaktan geri durmuyorlardı.

Babam halen bile anlatır, bir zamanlar köyümüz Şahnalar’da yaşamış olan Vaso Amcayı (Vasil Değirmenci), Dimoşka’yı,Nikolay’ı ve çocukları Alonka’yı, İstifan’ı, Yonka’yı, Petke ve Necla’yı. Onları hep usta ,becerikli,çalışkan,kendi hallerinde uyumlu insanlar olarak hatırlayan babam:”Köyde büyük atları,inekleri,kazları ve ördekleri vardı.Köye 2 km uzaklıkta bulunan (şimdi taşlarında yeller esen)değirmende yaşarlar,değirmeni işletirlerdi.Bir sürü ördek,inek ve özellikle kaz saklarlardı.Hem değirmende köylünün ununu öğütüp para kazanırlar hem de kendilerine elektrik üretirlerdi. Tornacılık da yapıyorlardı.Hem bizim köyün hem de başka köylerin öküz arabalarını tamir ederlerdi. Bezirhanaları vardı. Burada köylünün getirdiği zeyrek otundan beziryağı çıkarırlardı. Çocuklarıyla da aynı okula giderdik. Öğretmen deney için malzeme istediğinde ki o zamanlar nerden bulacağız bizim yerimize de onlar getirilerdi. Ama köyde onları çekemeyenler de yok değildi. Değirmenden onların kazını, ördeğini çalıp getirirlerdi. Şimdi nerdeler kim bilir? En son Vaso Kars’a yerleşmişti, bir daha da hiç görmedim. Güzeldi o zamanlar köyümüz. Keşke yine burada olsalardı!”diyor.

Kars’ta arı gibi çalışarak geçirdikleri ömrün sonları 1917 Bolşevik Devrimi’yle belirginleşmişti. O dönemler vatanlarına dönme fırsatı doğmuş olmasına rağmen bu topraklarda yaşamayı tercih etmiş ve hatta Anadolu’da demokrasi tohumlarının atıldığı Cenub-i Garb-i Kafkas Cumhuriyeti’nin kuruluşunda bile etkileri olan Malakanlar bu topraklara fazla geleceklerdi. Doğuda komünist bir tehlike olarak görülen Malakanlar Anadolu’dan çıkarılmak adına zorunlu askerliğe tabi tutuldular. Ya askere gidecekler ya da bu toprakları terk edeceklerdi. Savaş karşıtlıklarıyla hiçbir zaman silah altına girmeyen bu topluluk için ağır bir tercih olmuştu bu. Birçoğu için dini inançları uğruna eziyetlerle dolu göç yolları tekrar belirmişti; Rusya’ya doğru yani anavatana bir sürgündü bu. Fakat bir kısmı bu topraklardan kopamayarak dini inançlarından taviz vereceklerdi. Ancak geride kalanlar için bu topraklarda yaşam çok uzun sürmeyecek, değişen sosyal koşulların inançlarını kemirdiklerini anladıkları 1962 yılının başında Amerika, Kanada, Meksika gibi denizaşırı bir göç tekrar başlayacaktı onlar için. Bugün dünyanın dört bir yanında ve bence dinlerini yaşamak adına katlandıkları eziyetlerin, yaptıkları fedakarlıkların huzuruyla, bir zamanlar bu topraklarda yaşamış olmanın ve belki de tekrar dönebilmenin umuduyla yaşıyorlar.


“Dünyanın unuttuğu barış ve kardeşliği, hak ve adaleti, yardımlaşma ve paylaşımı,yeşil ve çevre dostu bir yaşam tarzını benimsemiş insanlardır.”diyor Vedat Akçayöz bir konuşmasında.Bu söz çocukluğumda duyduğum ve tanışık olmadığım bu insanlara duymuş olduğum hissi haklı çıkarıyor. Adaleti, barışı, dostluğu ve kardeşliği yaşam felsefesi edinmiş, kan dökmemek ve inançlarını özgürce yaşamak uğruna zorlu göç eziyetlerine katlanmış, türlü baskılara direnç göstermiş bu insanlara yakınlık duymamak imkansız. Tarihte fetihlerle, kahramanlıklarla dolu bir yer edinerek hafızalara kazınmadılar belki ama Anadolu’da ektikleri barış tohumları onlardan haberdar olundukça filizlenmekte bu topraklarda.

Evet, Malakanlar vardı bir dönem bu topraklarda. Eziyetlerle dolu göçlerde at arabaları ve bırışkalarlarıyla geldiler ve yine geldikleri yerlerden yine aynı nedenlerle gittiler; bu topraklardaki ömürlerinden uzun izler bırakarak… Ve tüm bu cümlelerin sonunda, Malakanlarla birlikte yaşamış olma şansına sahip olan babamın sözü, onlarla hiç yaşayamamış olmanın burukluğunu taşıyan kalbimden dilime dökülüyor adeta: “Ahh… Keşke burada olsalardı!”

KAYNAKÇA

Akçayöz,V.(2009,Ağustos).Kars’ın Solan Renkleri[Belgesel].
Akçayöz,V.(2009,Nisan).Malakanlar:Anadolu’nun Kardelenleri.Erişim Tarihi:18 Aralık 2011, http://www.vedat.akcayoz.net.
Çalışkan,Ç.O.(2008,Ocak).Sürgün Bir Hikayenin Masum Kahramanları:MALAKANLAR. Erişim Tarihi:19 Aralık 2011, http://www.planlama.org.
Kaçar,H.(2008).Prof.Dr.Fahrettin Kırzıoğlu’nun Hayatı ve Genel Türk Tarihi Çalışmaları. Erişim Tarihi:18 Aralık2011, http://www.belgeler.com.
Karagöz,E.Malakanlar.Erişim Tarihi:17 Aralık 2011, http://www.molokone.org
Öksüz,A.(Yapımcı).(2009,Eylül).Yaşayan Tarih[Belgesel].

Çocuk Ve Savaş

Savaş Nedir?

Sokrates’e göre ‘’kötüyü iyiye yeğlemek insan doğasında yoktur ve bir insan iki kötüden birini seçmeye zorlandığında, kimse azını seçmek varken çoğunu seçmeyecektir.  Yunan atasözüne göre,  ‘’yok ettiğinden daha fazla kötü insan ortaya çıkardığı için berbattır’’.

Genel bir tanıma göre ise  ‘’uluslar veya aynı  ülkelerdeki  iki  teşkilatın  (iç savaş)  arasında, başka  bir yolla elde edemediği şeyi zorla almasıdır.


Bir başka tanıma göre, en temel insan hakkı olan yaşama  hakkını hedef alan savaş,  insan hakları ihlallerinin en uç noktasıdır. Savaş; biyolojik, psikolojik, kültürel ve çevre etkileri nedeni ile  insana  yönelmiş  ve  elinden  çıkan  yıkıcı,  öldürücü,  duygusallıktan  uzak, insanı  düşünmeden yok eden bir eylemdir.

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte savaş  sivilleri daha çok etkilemektedir. Günümüz şartlarına baktığımızda yaş itibari ile savaştan en çok etkilenenin çocuklar olduğunu görüyoruz.

Çocuk Nedir?

Ulusal yasalarca daha erken yaşlarda reşit sayılma hariç 18 yaşın altındaki her insan çocuk sayılır. Çocuk, kendi başına hayatını devam ettiremeyen, masum, küçük, sevgi ve ilgiye muhtaç bir varlıktır.

Çağdaş toplumların çocuk paradigması üç temel ilkeyi benimser. Birincisi; her doğan çocuğun hayata iyi bir başlangıç yapması. İkincisi; nitelikli eğitim alması. Üçüncüsü ise; her çocuğun yeteneği doğrultusunda potansiyellerinin geliştirilmesi,  sosyalleştirilmesidir.  Ancak,  dünya ülkelerinin birçoğu kendi çocuklarına bu ilkeler doğrultusundaki yaşam standartlarına uygun hayatı sunamamaktadır.

UNICEF`in  “Dünya Çocuklarının Durumu 2002 Raporunda” yer alan 2000 yılını esas alan verilere göre; 1990 ile 2000 yılları arasında çatışmalar yüzünden 2 milyon çocuk öldürülmüş, 6 milyon çocuk yaralanmış ya da kalıcı bir biçimde sakat kalmış, 12 milyon çocuk da evinden yurdundan olmuştur.


Mantık çerçevesi içinde bakıldığı zaman çocuk ve savaşın birbirine zıt kavramlar olduğunu görüyoruz. Ancak bu iki kavram yüzyıllardır aynı çarkın içinde dönüp duruyor.   Çatışmalar 20. yüzyılın son on yılında bir milyon çocuğu öksüz bırakmış ya da ailelerinden koparmıştır. Çağdaş dünyanın çocuk paradigması ile çelişen bu verileri gördüğümüzde toplumların, yaşam standartlarını iyileştirmeye mi çalıştığını yoksa daha da ilkelleştirdiğine mi karar vermek zor.

Çağdaş dünyayı fetihler,  salgın hastalıklar ve soykırımlar yoluyla biçimleyen şey eşit olmayan halklar arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihidir (Diamond,2002). Çocuk halkın kendisinden olan bir canlı olduğu için, eşitsizliğin yarattığı durumlardan etkilenmesi doğaldır. Milyonlarca çocuk için savaş hayatlarının bir parçası olmuştur.  Bazıları  savaşları yaşam şekli olarak benimserken, bazılarının ise hayatlarını alt üst etmiştir. Milyonlarca çocuk ailelerinden ayrı düşüp mülteci olmuş ya da yerinden yurdundan edilmiştir. Savaş dediğimiz eylemin bir çocuk gözüyle bakıldığında nasıl bir anlam taşıdığını düşünmek aslında çok zor değil ancak devletlerin yürüttükleri çıkar politikaları bu düşünceyi geri plana atmaktadır. Bu politika çocukların yaşama hakkını daha da ihlal etmektedir.

Yaşama  Hakkı:

Yaşama hakkı her bireyin en temel hakkıdır. Birleşmiş Milletler çocuk haklarına dair sözleşmenin 6. Maddesine göre her çocuk esas olarak yaşama hakkına sahiptir. Ancak savaş durumunda özellikle çocukların elinden yaşama hakları alınmaktadır.

Hatun‘un (2011) Southall ve Plunkett’en aktardıklarına göre aktardıklarına göre çatışmalar sırasında, çocuk ölümlerinin % 5 doğrudan travma nedeniyle, % 95’i açlık ve hastalık nedeniyle ölmüştür. Geçtiğimiz son on yılda 20 milyondan fazla çocuk savaş bölgesinde ölmüştür.

Savaş sırasında çocuklar ailelerinden ayrı düştükleri için yalnız yaşamak zorunda kalıyorlar. Fakat çocuk tek başına kendi bakımını sağlayamadığı bulaşıcı hastalıklara yakalanma riski artmaktadır. Çocukların ölümüne dolaylı yollardan neden olan bulaşıcı hastalıklar çocukların yaşama hakkını ellerinden alan bir etmen olarak görebiliriz.

Savaşlarda çocukla işkence ve tecavüzler yaygındır. Özellikle etnik kökenli çatışmalarda  görülmektedir. Örneğin Ruanda’ daki soykırımda 8 yaşından büyük her kıza tecavüz edilmiştir (Hatun, 2011).

Çocuk Hakları

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun belirlediği verilere göre, 2006 yılı içinde yaklaşık 250.000 çocuk silahlı çatışmalara sokuldu ya da bu amaçla silahlı gruplara dahil  edildi (Vikipedi).

Çocuklar hem yaşça küçük oldukları için hem de daha kolay ikna edildikleri için asker çocuk olarak kullanılmaktadırlar. Ayrıca bu durum aileleri tarafından kolaylıkla kabul görür ve çocuklar düşünülmeden feda edilebilir. Bazı çocuklar aileleri tarafından silahlı gruplara satılırken bazıları da kaçırılmaktadır (Hatun, 2011).

İnsan Hakları İzleme Örgütüne göre, Temmuz 2007’den itibaren: Dünya çapında yirmiyi aşkın ülkede çocuklar savaşın doğrudan katılımcıları olmuşlardır. Tahminlere göre sayıları 200.000 ve 300.000 arası olan bu çocuklar, çocukluklarından mahrum edilerek ve çoğu kez dehşet verici şiddetle karşı karşıya getirilerek isyancı grupların ve devlet güçlerinin bünyesinde, güncel silahlı çatışmalarda asker olarak hizmet vermektedirler. (Çocukların Askeri Kullanımı wikipedia).

Savaşın İçindeki Çocukların Psikolojik Durumu:


Savaşın içindeki bir çocuğun psikolojik durumunu anlamak elbette ki zor bir süreç. Katledilen insanlara tanık olmakla kalmayan çocuk, böyle bir ortamda hayatını açlıkla, salgın hastalıklarla, tecavüzlerle ve işkencelerle tek başına yaşamak zorunda bırakılıyor. Küçük yaşta ölüm sahneleri ile iç içe yaşayan ve her anını korku ile geçiren bir savaş çocuğunun bu süreçten sonraki hayatını ne derece normal yaşayabileceği bizleri düşündüren bir konudur.

Hamburg Üniversitesi’nde gerçekleştirilen bir araştırmaya göre; çocuklar dövülen, vurulan ve tecavüze uğrayan insanların şiddet sahnelerine tanık olup savaşmaya ve adam öldürmeye teşvik ediliyorlar. Bu araştırmada yer alan 169 çocuk ve gencin yaklaşık üçte birinin travma sonrasında gelen stres bozukluğu ile yaşadıkları tespit edildi (Vikipedia).


Savaş çocuklarda karamsarlığa ve depresyona yol açabiliyor. Savaş sadece onu yaşayan çocukları değil, aynı zamanda daha doğmamış bebekleri de etkiliyor (Dedekargınoğlu, 2003).


İlaç ve alkol bağımlılığı, psikolojik şiddet asker çocuklar arasında görülmekte, çocuklar diğer çocukları hatta aile bireylerini öldürmeye zorlanmaktadır. Savaşlarda 12 yaşın altındaki çocuklara işkence uygulandığı bildirilmekte soyma soğuk duş, elektrik şoku, köreltme gibi yöntemler uygulanmaktadır (Hatun, 2011).

SAVAŞIN  ÇOCUKLARI

Yüreğim  ıslanmasın  isterdim  gözyaşlarımla
Yaşamayı  isterdim  çocukluğumu  tüm  kalbimle
Düşlerimi  salıp bir  köşeye, bir  veda  türküsüyle
İstemezdim yok  olmayı, istemezdim anne!            

Savaşın  yıkımlarıyla  dolu   beynim
Yıkımlara  uğrattı  kalleşçe…İnsan bildiklerim
Sinsice  yaklaştı  ve  ezdi, yok  etti  beni, bilemediklerim
İstemezdim  yok  olmayı,  istemezdim  anne!

Savaşın  kurbanı  olduk, ben  ve  arkadaşlarım
Kimisi  öldü, kimi kör, kimi sakat kaldı, tüm  tanıdıklarım
Paramparça  oldu  evim, ailem, sevdiklerim  ve  bağlandıklarım
İstemezdim  yok  olmayı, istemezdim  anne!

Umutlarım  vardı  benim, vurgunlara  uğradım
Sevdiklerim  vardı  benim, ayrılığa  uğurlandım
Günahsızlığımla  katledilip, toprağa  uğurlandım
İstemezdim  yok  olmayı,  istemezdim  anne!

EZGİ  YILMAZ

KAYNAKÇA
•    tr.wikipedia.org/wiki/Vietnam-savası

•    Vikipedia Özgür Ansiklopedi

•    Diamond , Jared . 2002 , Tüfek Mikrop ve Çelik , Çev. İnce , Ü. , Ankara : TUBİTAK Yay. , 1. Bas. , S – 5

•    Hatun, Ş. , 2011, Savaş ve Çocuklar

•    Dedekargınoğlu, Z. , 2003 Nisan, Savaş ve Çocuk , Pivolka Der.

•    Southall, D. ; 1998 : 1549-50

•    Dünya Çocuklarının Durumu 2002 Raporu

Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet

Türkiye’de yaşanan en vahim ve olmaması gereken durumlardan biri de kadına uygulanan şiddettir. Kadına şiddet, geçmişte her ne kadar yansıtılmayan ya da basın tarafından duyurulmayan, açığa çıkarılmayan bir durum olsa da; günümüzde gündemden düşmeyen ve gün geçtikçe artan bir durum haline gelmiştir. Genelde bu, fiziksel şiddet olarak uygulanır. Fakat duygusal, cinsel ve psikolojik şiddet de uygulanabilen diğer şiddet türleridir. Şiddete maruz kalan kadınların genelde ekonomik düzeyi düşük, sosyal ve benlik algıları zayıf kişiler olduğu görülmektedir. Buna rağmen üniversite mezunu olan ve eğitim seviyesi yüksek kadınlara da şiddet uygulandığı bilinen bir gerçektir.

Şiddetin Tanımı

Birleşmiş  Milletler (BM) Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi’nde kadına yönelik şiddet, ‘‘ister kamusal isterse özel yaşamda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik acı veya ıstırap veren ya da verebilecek olan, cinsiyete dayalı bir eylem, uygulama ya da bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma’’şeklinde tanımlanmaktadır (BM,2008). Şiddet birisinin normalde yapmayacağı bir davranışı ona zorla yaptırmaktır. Ayrıca toplumu derinden yaralayıp zayıflatan, aile birliğini zedeleyip, anne ve çocuk sağlığını bozan son derece önemli bir sosyal sorundur.

Şiddetin Türleri ve Gerçekleşme Biçimleri 

Aile içi şiddet temelde toplumun problemidir. Şiddet dendiğinde akla ilk gelen fiziksel ve cinsel şiddettir. Kadına yönelik şiddette genellikle amaç kadın üzerinde bir hakimiyet kurmaktır. Kadına yönelik uygulanan fiziksel ve cinsel şiddetin yanı sıra başka şiddet türleri de uygulanmaktadır. Diğer şiddet türleri ev içinde saklanabilse de fiziksel şiddet dışarıya yansımaktadır. Ülkemizde şiddetin başlıca göstergeleri; dayak, aşağılama, küfür ve tecavüzdür. Kadına yönelik şiddetin en ağır biçimlerinden biri namus bahanesiyle kadının yaşama hakkına yönelik uygulanan şiddettir. Şiddet güç ve baskı uygulayarak insanların bedensel veya ruhsal açıdan zarar görmesine neden olur. 

Şiddeti dört başlık altında toplayabiliriz:

1) Fiziksel Şiddet

2) Psikolojik Şiddet

3) Cinsel Şiddet

4) Ekonomik Şiddet 

1) Fiziksel Şiddet: Kişilerin bedenine yönelik olan ve yine kişilerin bedensel olarak zarar görmesine yol açan tokat atmak, dövmek, vurmak, itmek, tekmelemek, yaralamak,  boğazlamak, silahla yaralamak, sarsmak, öldürmeye kalkışmak şeklinde oluşmaktadır. Genellikle bu tür davranışlara maruz kalan kadın beraberinde psikolojik olarak da etkilenmektedir. 

F., 24 yaşında, Malatyalı, ev  kadını, ilkokul mezunu ve bir çocuğu var. Severek evlendiği eşinin başka kadınlara gitmesi nedeniyle ağır bunalım yaşayan F., eşi tarafından şiddete maruz kalmış. Aldığı dil yaralarının beden yaralarından ağır olduğunu söyleyen genç kadın, sığınma evine iki gözü mor ve on beş kilo kaybettikten sonra gelmiş. ‘‘Benim babam annemi çok kötü döverdi.  Babam dayağa başlayınca annemin burnunu, kafasını, gözünü kanatırdı. İşte şimdi de, annemin kaderi bizim başımızda. Eşim de beni dövüyordu, ‘ sen de kadın mısın? ’ ‘Git, bebek gibi kadınlar var! ’ diyordu bana .’’ ( Kadına Yönelik Aile İçi Şiddetle Mücadele Projesi, Ekim 2008 ).

Kadınlar annelerinin kaderini yaşadığını düşünüp şiddeti kabullenmektedirler. Şiddeti sadece fiziksel şiddet olarak algılamak yerine sözel şiddetin de en az fiziksel şiddet kadar ağır olduğunu bilmekteler.  

2) Psikolojik Şiddet: Kişilerin bedensel veya kişilik özellikleri kullanılarak, baskı kurularak, duyguları kullanılarak istemediği davranışlarla karşı karşıya bırakılmasıdır. Eşinin düşüncelerini yok sayma, ona söz hakkı vermeme, değer yargılarını önemsememe, küçük düşürücü davranışlarda bulunma, korkutma, tehdit etme, aşağılama, reddetme, onların öz güvenini sarsma amacıyla yapılan her türlü sözlü ve fiili tutum ve davranış biçimleri, psikolojik şiddet türlerindendir.

G.,42 yaşında, Erzurumlu, hemşire, lise mezunu ve dört çocuğu var. G., eşinin bazı açılardan çağdaş bir insan olduğunu ancak sık sık ‘‘ Sen kadınsın, kadın dediğin evde oturur.’’ dediğini anlatıyor: ‘‘Eşim  28 yıllık eğitimci, yani fakülte mezunu . Ama bana ‘Sen kadınsın, yapamazsın.’ Dediği zaman iş bitiyor. Kadınsın oturacaksın. Mesela bir gezmeye bile gidecek olsam ‘‘Kadının sokakta ne işi var?’’ diye karşı çıkıyor. ‘Ben istediğim zaman gidersin istemediğim zaman gidemezsin.’ Diyor. Dayak yok ama sürekli güdülmek de yıpratıyor insanı.’’ ( Kadına Yönelik Aile İçi Şiddetle Mücadele Projesi, Ekim 2008 ).

Gelenekçi bir kişilik yapısına sahip koca eşinin annesi gibi davranmasını beklemektedir. Onun çalışmasını kabullenmemekle birlikte dışarıyla fazla bir ilişkisinin olmasını da istememektedir. Böyle bir zihniyete sahip olan koca günümüz çağı ile annesinin yaşadığı çağ arasındaki farkı anlayamamaktadır.

3) Cinsel Şiddet: Evli olduğu kişi bile olsa kadını istemediği yerde, istemediği zamanda ve istemediği biçimde cinsel ilişkiye zorlamak, cinsel içerikli imalarda bulunmak, cinsel içerikli sözcükler söylemek v.b davranışlar cinsel şiddetin tanımı içerisine girmektedir. Cinsel şiddet kimi zaman evli eşlerde kimi zaman da aile içerisinde ensest olarak görülebilmektedir. Hatta kimi zaman evli olmadığı halde birlikte olduğu kişiden, sevgilisinden bile cinsel şiddet gören kişiler vardır.

Y., 34 yaşında , Yozgatlı, ev kadını, lise mezunu, iki çocuğu var. Y., evliliğinin üçüncü gününde şiddet gördüğünü söylüyor. Kocasını kendisiyle zorla cinsel ilişki kurduğunu belirterek, kocam ‘‘Kimse karışamaz, tecavüz de ederim, her şeyi de ederim, sen benimsin.’’ Derdi diye anlatıyor. ‘‘ Eşim dövdüğü zaman dayağın ardından kesinlikle bana tecavüz ederdi. ’’ diye de ekliyor (Kadına Yönelik Aile İçi Şiddetle Mücadele Projesi, Ekim 2008).

Şiddet uygulayan erkekler eşleri üzerinde her türlü hakka sahip olduklarını düşünmektedirler. ‘‘Sen benimsin’’ söylemleri ile eşlerine hiçbir şekilde söz hakkı vermemektedirler. Erkeklerin eşleri üzerinde hakimiyet kurması, onlara söz hakkı vermemesi onları köleleştirmek boyutunda olmamalıdır. 

4) Ekonomik Şiddet: Ekonomik gücün kullanılarak kişilerin yaşamını devam ettirebilecek maddi gücünün elinden alınmasıdır. Evin masraflarını karşılamamak, eşin (kadının) çalışmasına izin vermemek, çalışan eşin (kadının) parasını elinden almak, kadının mal / mülkünü kontrol etmek ekonomik şiddet içeren davranışlardır. 

C., üniversitede öğretim görevlisi, 42 yaşında, 15 yaşında kızı var ve 3 yıl önce eşinden ayrıldı. C., evliliklerinin büyük bir aşkla ve ailelere karşı büyük mücadeleler vererek başladığını belirtiyor. İlk yılların harika geçtiğini, birbirlerini çok sevip çok güvendiklerini söylüyor. O nedenle parasal kontrolü, daha iyi yapacağını söyleyen eşine vermekte hiçbir sakınca görmediğini, o paraların ‘‘onların parası ’’ olduğuna yürekten inandığını söylüyor. Öyle ki maaş kartını ve bir kredi kartını ona vermekte hiçbir sakınca görmemiş. Ancak evliliklerinin sonuna doğru ilişkileri bozulmaya başladığında C. Birden sevgi ve güven adına kontrolü eşine ne kadar fazla verdiğini fark edip kartlarını geri istemiş. Bu ilişkilerinin daha da bozulmasına yol açmış, çünkü eşi kartları vermemek için türlü bahaneler dile getirmiş. C. Aynı zamanda eşinin bir ilişkisi olduğunu sezmiş ve araştırdığında haklı olduğunu anlamış. Kartlarını geri aldıktan sonra ayrılmanın daha iyi olduğuna karar vermiş ve eşinden sancılı biçimde boşanmış (Kadına Yönelik Aile İçi Şiddetle Mücadele Projesi, Ekim 2008).

Güven ortamının sağlandığı evliliklerde eşler arasında maddiyatın söz konusu olmadığı bilinse de en ufak bir tartışmada eşlerin bu konuyu gündeme getirdikleri görülmektedir.

SOSYOEKONOMİK DÜZEYLE KADINA YÖNELİK ŞİDDET ARASINDAKİ İLİŞKİ

Sosyoekonomik düzeyi düşük olan ailelerde daha fazla olumsuzluklar yaşanmaktadır. Bu durum ister istemez taraflar arasında sorun yaratmaktadır. Kadına yönelik şiddetin temel sebebi de buradan kaynaklanmaktadır. Bunun sebep olduğu birçok durum ortaya çıkmaktadır: boşanma, tartışma, kıskançlık…

Sosyoekonomik düzeyi düşük olan ailelerde iletişim eksikliğinden paylaşım sıkıntısına kadar her türlü sorun yaşanmaktadır. Özellikle fiziksel şiddetin hakim olduğu bu aile tiplerinde diğer şiddet türlerine de maalesef rastlanılmaktadır. 

Kadına yönelik şiddet denildiği zaman şüphesiz aldıkları eğitimin de bu süreçte önemi vardır. Bakıldığı zaman kadınlar dünyadaki okur-yazar olmayan nüfusun 2/3ünü oluşturuyor. Bu oran da gösteriyor ki kadına yönelik şiddetin altında yatan temel sebep eğitim eksikliğidir. Kadınlarımızın daha çok evde bulunması gereken eşya niteliğine konulması, onların eğitim eksikliğinin yanında mücadele eksikliğini de beraberinde getirmektedir.

Kadının bir toplumda üstlendiği görevler 3 gruba ayrılır. Bunlar üretim, üreme (yeniden üretim ) ve kamusal (topluluk)  işlerdir. Her 3 grup iş için, kadınlara atfedilen rol ve konumlara bakarak, cinsiyete dayalı iş bölümünün nasıl da kadınların aleyhine sonuçlara yol açtığı görülmektedir. Üretimde kadınlar biraz daha arka plana atılarak daha çok erkeklerin alanı olarak görülür. Hatta kadınların üretim alanına girişini sınırlayan, onları bu alanın kıyısında tutan, katıldıklarında da varlığını ikincilleştiren ve değersizleştiren cinsiyete dayalı bir iş bölümü vardır. Kadınların üretim alanında yaptıkları işler ve konuma bakıldığında ise kadınlar genelde kentlerde, babalarının ya da kocalarının dükkanlarında ücretsiz aile işçisi olarak kayıt dışı sektörlerde çalışmakla beraber kadınların ev dışında çalışma kararını vermelerinde özgür olmadıkları, çalışıp çalışmayacaklarına veya nerede çalışacaklarına onlar adına eşleri ya da babalarının karar verdiği görülmektedir. Kadınlara çalışırken de ayrımcılık yapılmakta; işe alınma, yükselme, sosyal haklardan yararlanma, girişimcilik deneyimi, kredilere ulaşma gibi konularda sıkıntı yaşatılmaktadır.

Kadınların yeniden üretime olan katkıları ise genel anlamda değersizleştirilmektedir. Kadının sorumlu olduğu işler çocuk ve yaşlı bakımı, yiyecek üretimi, kırsal alanlarda yiyecek ve suyun eve getirilmesi, evin genel düzeninin sağlanması, alışveriş gibi. Diğer bir yandan ‘‘Kadının yeri evidir.’’  egemen ideolojisi toplumda kadının yerini özetlemektedir. Kadının ev içinde yaptığı işler değerli ve üretken işler olarak kabul edilmez, çalışma sayılmaz. Kadının evde yaptığı işleri değersizleştiren erkek egemen sistem aynı zamanda onları ‘‘kaşık düşman’’ olarak da aşağılar.

Arat’ın (1996) dediği gibi Türkiye’de kadınlar dünyanın her tarafında olduğu gibi, ancak eğitim düzeylerini yükseltebildikleri zaman, erkek egemen iş dünyasında kendilerine yer açabilirler. Alınan iyi eğitim, kadının ekonomik yaşama katılımını ve güç kazanmasını sağladığı gibi, ailedeki çocuk sayısını ve çocukların sağlık durumunu da etkiler. Bu nedenle, eğitimle hızlı nüfus artışının düşmesi ve yaşam beklentisinin uzaması arasında olumlu bir bağ kurmak ve geleceğe ilişkin gelişme olanaklarını eğitim süreciyle sağlamak söz konusudur.

Alkol, işsizlik, ekonomik sıkıntılar aile içinde kadına yönelik şiddetin nedenidir. Pek çok insan alkolün ekonomik sıkıntıların aile içindeki şiddetin nedeni olduğuna inanır; ancak alkol, işsizlik ve ekonomik sıkıntılar bir nedenden çok, uygulanan şiddeti haklı göstermeye çalışan bahaneleridir. Şiddet uygulamak, öğrenilen bir davranıştır. Uygulanan şiddet bu tür bahanelerle haklı gösterilmeye çalışılır. Alkol, işsizlik, ekonomik sıkıntılar son yıllarda aile kavramının basitleştirilmesinde etkili olan unsurlardandır. İnsanlar, yaşadıkları bunaltıcı durumu kendileri dışında ailelerine de yansıtmakta hatta beraberinde şiddetle bile sonuçlanmaktadır.  

Kaynakça

1.Akın, A., Demirel, S. (2002). Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Sağlığı. Üniversiteler İçin Gençlik Danışma Birimi Geliştirme Projesi. UNFPA. Ankara
2. Arat, Prof. Dr. Necla. (1996), Türkiye’de Kadın Olmak, İstanbul    
3. Birleşmiş Milletler (2008). Birleşmiş Milletler Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi ’ http://www.bmkadinhaklari.org/unjp/web/gozlem.aspx?sayfaNo=31  Erişim: 18 Şubat 2008
4. Kadın Dayanışma Vakfı. 2005. Aile İçinde Kadına Yönelik Şiddet Elkitabı. Ankara: Kadın Dayanışma Vakfı 
5. T.C Başbakanlık Kadın Statüsü Genel Müdürlüğü, Aralık 2008 
6. T.C Başbakanlık Kadına Yönelik Aile İçi Şiddetle Mücadele Projesi, Aralık 2008

Türkiye’de Engelli Hakları

Her insan dünyaya geldiği andan itibaren yaşamın ona sunduğu ve bu yaşamda kendisini bulmasını, keşfetmesini, sağlayan birtakım ayrıcalıklara sahiptir.Yaşamda kişinin kendisini bulması için düşünmesi, araştırıp incelemesi, davranışları ve olayları yaşaması, bu olayları sorgulaması, yorumlaması, ve anlaması gerekir ki diğerlerini de anlayabilsin. Bunun için de düşüncelerin yaşama geçirilmesi gereklidir ve birey bir takım eylemlerde bulunmak zorundadır. Böylelikle duyguları tanıyacak ve hissedecektir. İşte kişinin bu eylemlerini uygulayama geçirmesine hak denir.

Hak: Adaletin, hukukun bireylere sağladığı ayrıcalık, kazançtır. Bireyin kendisine özgüdür. Başkalarına verilemez, devredilemez.

‘‘Hak; hukuk düzenince tanınmış sınırı, konusu, kullanılma şekli ve koşulları kanunla gösterilmiş yararlanılması toplumca sağlanmış kurallardır.’’(Meşe, 2011, sf: 28)

‘‘Hak Türleri
1.    Kamu hakları
a)    Kişisel haklar
b)    Sosyal ve ekonomik haklar
c)    Siyasi haklar

2.    Özel haklar ( Medeni haklar)
a)    Konularına göre haklar
I.    Mal varlığı hakları
II.    Şahıs varlığı hakları
b)    Kullanımlarına göre haklar
I.    Devredilebilen haklar
II.    Devredilemeyen haklar
c)    Niteliklerine göre haklar
I.    Mutlak haklar
II.    Nispi haklar
d)    Amaçlarına göre haklar
I.    Yanilik doğuran haklar
II.    Yenilik doğurmayan haklar’’(Meşe, 2011, sf:28)

Yukarıda sıralana hakların yanı sıra önemli olan ve göz önünde bulundurulması gereken haklardan biri de engelli bireylerin haklarıdır. Bu haklardan bahsetmeden önce kısaca engel ve özürden bahsedelim. Özür; Bedenin belli bir bölüm ya da organının kendisinden beklenen ve yapılması gereken işlevleri yerine getirememe durumudur. Göz bireyin görmesini, ayaklar koşup yürümesini, kulaklar duyup-işitmesini sağlar. Göz görmüyor, ayaklar tutmuyor, kulaklar duyup-işitmiyor ise, yani kısaca bedendeki bu uzuvlar işlevlerini yerine getiremiyorsa kişi özürlü bir bireydir. Eğer oluşan bu özür kişinin toplumsal yaşam gereklerini yerine getirmesinde bir aksaklık, sınırlılık, noksanlık oluşturuyorsa bu özür engele dönüşür, kişi de engelli bir birey haline gelir. Âma olan bir bireyin kitap okuyamaması, sağır olan bir bireyin müzik dinleyememesi gibi…

Her özrün muhakkak bir engele dönüşeceği gibi bir düşünce de söz konusu değildir. Yani her özür bir engele dönüşmeyebilir. ‘‘Bacağını kaybeden çocuk protez kullanmayı öğrenir, okulda ve okul dışında problem yaşamadan işlevlerini yerine getirirse bu çocuk engelli değildir. En azından etkileşimde bulunduğu fiziksel çevre açısından engelli değildir.’’(Akçamete, 2009)

ÇALIŞMA HAYATINDA ENGELLİ HAKLARI

Çevresel Mimari Erişim Hakkı: ‘‘Türkiye’de, belediyeler 572 sayılı kanun hükmünde kararname gereğince engellilere uygun düzenlemeleri standartlara uygun olarak yapmak zorundadır.’’(Resmi gazete, 1997) Buna göre; kaldırımlar, yaya yolları, konutlar ve umumi binalar özürlülerin ulaşabilirliğine uygun olarak yapılmak durumundadır.

Eğitim Hakkı: ‘‘İşitme engelli öğrenciler meslek liselerine sınavsız yerleşebilmektedirler. Engelli çocuğun resmi veya özel eğitim merkezlerinde aldıkları gelişim ve eğitime ilişkin giderlerin bir kısmı çalışılan kurum, emekli sandığı ve sosyal sigortalar kurumu tarafından bütçe uygulama talimatları çerçevesinde karşılanmaktadır.’’(Engelsiz dünya dergisi, 2011)

Erken ve malülen emeklilik hakkı: ‘‘Çalışabilir durumda ona engellinin fiziki ve fizyolojik niteliklerine bağlı olarak verilen sağlık raporundaki iş yapabilir % ortamına takabulen engellinin fiziki iş yapabilme kapasitesinin yanı sıra fizyolojik mukabiliyeti oranında malülen erken emekli olabilmesi sağlanılmaktadır. Normal şartlarda sağlıklı biri 25 yıllık işgünü sigorta primi yatırırken engellinin durumuna bağlı olarak en erken 15 yılda malülen emekli olabilmesi söz konusu olmaktadır. Yanlış ödemiş olduğu prim hesabına göre aldığı emekli maaşı çalışırken aldığının %60 oranındadır. Hiç çalışmamış, çalışamaz durumdaki engellilere bağlanılan malüllük maaşı hakkı, Resmî Gazete’ye göre 200 TL’lik cüzi bir miktardır.’’(Gençyürek, 2004)

Çalışma hakkı: Devlet kamu ve kuruluşlarında, özel sektörde istihdam edilen engelli birey sayısı yıllara göre farklılık göstermiştir Türkiye İş Kurumu’ndan alınan verilere göre, Bu verilere göre 2002 yılında, kamu kurumlarında ve özel sektörde istihdam edilen özürlü işçi sayısı 10.883 kişi iken 2011 yılı Eylül ayı itibari ile 30.020 özürlü birey kamu kurumlarında ve özel sektörde işçi olarak istihdam edilmiştir.’’(Türkiye iş ve işçi bulma kurumu)

Çevresel Mimari Erişim Hakkı: Engellilerin topluma katılmalarının ve bu toplum içerisinde kendilerini keşfedip gerçekleştirebilmelerinin önündeki en büyük, en ciddi, engellerden  biri de ulaşım, fiziksel çevre ve konut problemleridir.. Engellilerin içinde var oldukları, yaşadıkları fiziksel çevre, sahip oldukları bedensel, zihinsel vb. yetersizlikler ve bu yetersizliklerin  yol açtığı sınırlamalar yüzünden büyük önem taşımaktadır. Bir ülkede ya da bir bölgede o ülkenin, o bölgenin toplumu tasarlanırken, bir toplum modeli ortaya koyma ideali zihinlerde dolaşırken  içinde yaşanılan fiziksel çevrenin de o toplumun içinde yaşamını sürdüren herkesin düşünülerek tasarlanması gerekir. Yaşanılan  apartman dairesinden, gece konusundan, tüm  yaşam alanlarına, ve  mevcut ulaşım araçlarına kadar çevredeki tüm unsurların engellilerin özellikleri ve gereksinimleri dikkate alınarak tasarlanmadığı geçmişten günümüze değin süregelen gerçeklerden biridir. Yollar, kaldırımlar, düşüncesizce plansızca dikilmiş konutlar, parklar ve bahçeler, okullar, içinde yaşanılan konutlar, ulaşım araçları ve bunun gibi daha bir çok fiziksel çevre unsuru, engellilerin topluma katılmasının önünde ciddi birer engel teşkil etmektedir. Böylece sahip olduğu engeli, yetersizliği nedeniyle hareket yeteneği sınırlanmış insanların bu ve benzeri sebeplerle yaşadıkları sınırlama daha da pekişmektedir. Bunun sonucunda engelli birey  kendisini toplumca dışlanmış hissiyatı oluşturur. Oysa bütün bunlar, engellilerin topluma katılmasını, toplumla bütünleşmesini ve bu toplum içerisinde kendi yeteneklerini keşfedip gerçekleştirebilmelerini kolaylaştıracak bir biçimde dizayn edilmelidir.

Eğitim Hakkı: MADDE 1: ‘‘Bu Kanunun amacı; özürlülüğün önlenmesi, özürlülerin sağlık, eğitim, rehabilitasyon, istihdam, bakım ve sosyal güvenliğine ilişkin sorunlarının çözümü ile her bakımdan gelişmelerini ve önlerindeki engelleri kaldırmayı sağlayacak tedbirleri alarak topluma katılımlarını sağlamak ve bu hizmetlerin koordinasyonu için gerekli düzenlemeleri yapmaktır.’’1


Engelli bireylerin eğitimi konusunda gerekli olan rehabilite hizmetleri ve eğitim araç gereçlerinin yeterli düzeyde karşılanamaması bu bireylerin topluma katılıp bu toplum ile bütünleşebilmeleri önündeki en büyük engellerden birisidir. Rehabilitasyon kelimesinin genel olarak anlamı düşünüldüğünde yitirilen bir özelliğin, yeteneğin bireye yeniden kazandırılmasıdır.  Herhangi bir nedenden dolayı yaşama engelli devam etmek  zorunda kalan birey var olan işini artık yapamıyorsa ya o işi yapabilmesi için yeniden yeteneklendirilmesi yani rehabilite edilmesi ya da bu işi yapmak artık olanaklı değilse yapabileceği bir başka iş için beceri kazanması yani eğitilmesi gerekmektedir. Böyle bir rehabilite sürecinden geçmemiş olan birey içinde yaşadığı topluma uyum sağlamada, kendisini o toplum ile bütünleştirmede güçlük çekecek , topluma ve  içinde yaşadığı aileye yük olma kaygısı taşıyacak ve bir suçluluk duygusu oluşturacaktır.


Ülkelerin gelişmişlik düzeyleri ile sunulan eğitim imkanları arasında bir paralellik söz konusudur.Türkiye’demevcut olan rehabilite merkezlerinin bireye kaybettiği bu yeteneğini geri kazandırma konusunda yeterli donanıma sahip olamaması ve rehabilite dışında engellilere özel diğer eğitim kurumlarının yeterli düzeyde bir eğitim için gerekli olan araç-gereçleri karşılayamaması bireydeki bu engelin daha da pekiştirilmesine ortam hazırlamaktadır. Her ne kadar bu hizmetler yapılıyor olsa da günün koşullarına ve ihtiyaçlarına göre yetersiz kaldığı ortada; bunun için bu gibi rehabilite merkezlerinin sayılarının arttırılması ve mevcut donanımların iyileştirilmesi gerekmektedir.


İlköğretim, ortaöğretim, yüksek öğretim ve çeşitli mesleki eğitim programlarına tabi olan engelli bireylerin topluma kazandırılması ve kendilerini gerçekleştirebilmeleri için okul ve çevresi engelli bireylerin de göz önünde bulundurularak düzenlenmesi gerekir.

Erken ve malülen emeklilik hakkı: Engelli bireyin raporundaki özür derecesine bakılarak çalışabilir ya da çalışamaz durumu belirlenmektedir. Tüm engelli bireyler için erken ve malülen emeklilik adına belirlenmiş olan % bir engellilik ortalaması vardır. Eğer engelli bireyin raporunda yer alan özrün derecesi bu yüzdelik ortalamanın üzerinde ise engelli birey malülen emeklilik durumunu hak etmiş olur.‘‘Normal sartlar altında sağlıklı bir birey 25 yıllık işgünü sigorta primi yatırırken engellinin durumuna bağlı olarak en erken 15 yılda malülen emekli olabilmesi söz konusu olmaktadır. Yanlış ödemiş olduğu prim hesabına göre aldığı emekli maaşı çalışırken aldığının %60 oranındadır. Hiç çalışmamış, çalışamaz durumdaki engellilere bağlanılan malüllük maaşı hakkı, Resmî Gazeteye göre 200 TL’lik cüzi bir miktardır.’’2

Çalışma hakkı: Engelli bireylerin kamu kurum ve kuruluşlarında  ve özel sektörde işçi ya da memur olarak çalışma imkanı sunulmaktadır.3  Grafikteki veriler değerlendirildiğinde kamu kurumlarında istihdam edilen engelli memur sayısında artış olduğu görülmektedir. 2001 yılında 5000 civari engelli memur kamu kurumlarında istihdam ederken 2006 yılında bu rakam  9000 dolaylarına ulaşmıştır. 2011 yılına gelindiğinde ise 20000 i aşkın engelli memurun kamu kurumlarında istihdam edildiği görülmektedir. Bu devlet kurumlarında çalışan engelli birey sayısının her geçen yıl artış göstermesi engelli bireylerin çalışma hakkı hususunda olumluluk göstermektedir; fakat yeterli midir değil midir tartışılır. Türkiye’ de mevcut nüfus göz önünde bulundurulduğunda ve bu nüfus içerisinde engelli birey sayısı düşünülüp bir oranlama yapıldığında çalışma hakkını elde eden engelli sayısının yeterli düzeyde olmadığı görülür.

SONUÇ

Genel itibari ile bir değerlendirme yapmak gerekirse; Türkiye’de engelli  bireylere yasal yollarla bir takım haklar tanınmıştır,fakat bu hakların uygulanması hususunda bazı aksaklılar söz konusudur. Engelli kişi bu haklarını gereğince kullanamadığı gibi toplumun engelli haklarını bilmeyişi ya da bildiği halde bu haklara saygı duymayışı gibi durumlarengellilerin onurlu bir yaşam sürebilmeleri için kendi kendilerine yeten bireyler olarak yetişebilmelerinin önüne geçmektedir. Toplumun engelli bireye bakış açısı az da olsa değişmiş fakat engelli hakkı konusunda halen aynı çerçeveden dünyaya bakmaktadırlar. Türkiye’de engelli hakları konusunda ciddi adımlar atılmakta ve bu da yukarıdaki istatistik grafik ve tabloda görüldüğü gibi iyileşmeler şeklinde yansımaktadır.

Kaynakça:

Akçamete, A.( 2011). Genel Eğitim Okullarında Özel Gereksinimi Olan Öğrenciler ve Özel Eğitim. Kök Yayıncılık, 2009. Sf:34
Engelsiz dünya dergisi, (2011). Sayı 15, sf  7
Meşe, T. (2011). A’dan  Z’ye  Anayasa vatandaşlık. Data yayınları, S. 28. 2011
Gençyürek (2004) Erken ve malülen emeklilik hakkı,www.alomaliye.com.
RESMİ GAZETE ( 6 Haziran 1997). 572 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması 
Hakkında Kanun Hükmünde Kararname Madde 3-4. S. 2-3.
<http//www.alomaliye.com/levent_gencyurek/engelli.htm>, (2012.Ocak.03)
Grafik 1: Türkiye iş ve işçi bulma kurumu , 2011
1.    Engelliler Ve Bazi Kanun Ve Kanun Hükmünde Değişiklik, 2011
Grafik 2: Türkiye iş ve işçi bulma kurumu , 2011
2.    http://rega.basbakanlik.gov.tr/eskiler/2008/08/20080801-10.htm
3.    http://www.ozida.gov.tr/yenimevzuat/giris.htm

  •  

Türkiye’de Çocuk İşçiliği

1.    ÇOCUK VE ÇOCUK İŞÇİLİĞİ KAVRAMLARI

1.1. Çocuk Nedir?

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 1. maddesine göre 18 yaşının altındaki her birey çocuktur. Çeşitli ulusal ve uluslararası düzenlemelere baktığımızda da 18 yaşına kadar herkesin çocuk kabul edildiğini görürüz. Örneğin; Türk Medeni Kanunu’na göre 18 yaşından küçük bireyler reşit sayılmamıştır. Topluma göre çocuk ise henüz sosyal veya ekonomik bir sorumluluğu üzerine alacak düzeye gelmemiş, birilerine bağımlı olarak yaşayan bireydir.

1.2 Çocuk İşçiliği Nedir?

Çocuk işçiliği, çocukların uygun olmayan koşullarda ve gelişimlerine zarar verebilecek bir tarzda çalışmaları sürecidir. Bu süreç çocuk haklarına uymayan bir şekilde işlemekte ve çocukların geleceğini ipotek altına almaktadır (Erbay, 2008:4). Fiziksel veya zihinsel olarak henüz yeterli düzeye gelmemiş bireylerin fiziksel veya zihinsel yeterliliğini aşacak veya gelişimini tehlikeye düşürecek işlerde çalışması veya çalıştırılmasıdır.

Demografik araştırmalara baktığımızda 14-65 yaş arasındakilerin çalışan nüfus olarak değerlendirildiklerini görürüz. Buna göre 14 yaşın altındaki bireyler çalışan nüfus kategorisinde değerlendirilmeyip çocuk işçi olarak ifade edilmektedir. Yine eğitim açısından baktığımızda da ilköğretimin sekiz yıl zorunlu okutulması, bu sekiz yılın bitimi olan 14-15 yaşın altındaki bireylerin çalıştırılmasının uygun olmadığı, eğitimlerini olumsuz yönde etkileyebileceği söylenebilir.

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirisi’nin 9. ilkesine göre; çocuklar her türlü istismar, ihmal ve sömürüye karşı korunmalı ve hiçbir şekilde ticaret konusu olmamalıdır. Çocuk uygun bir asgari yaştan önce çalıştırılmayacak, sağlığını ve eğitimini tehlikeye sokacak fiziksel, zihinsel ve ahlaki gelişmesini engelleyecek bir işe girmeye zorlanmayacak ve izin verilmeyecektir.

2. ÇOCUK İŞÇİLİĞİNİN NEDENLERİ

Çocuk işçiliğine ekonomik, sosyal, devlet kaynaklı veya aile içindeki bazı özel durumlar vb. sebep olabilir. Bunlarla ilgili birkaç maddeyi açıklayalım.

2.1. Yoksulluk
Çocuk işgücünün en önemli nedenlerinden biri olarak yoksulluğu sayabiliriz. Yoksulluk; temel ihtiyaçları karşılayacak derecede bir maddi güce sahip olmamayı ifade eden bir terimdir. Çocuk işgücünün yoğun olarak bulunduğu toplumlara baktığımızda genelde toplumsal statülerinin ve maddi gelir düzeyinin düşük olduğunu görürüz. Yoksul ailelerde çocukların çalıştırılması bir mecburiyettir denebilir çünkü ailenin maddi geçimini sağlamaya çalışan anne veya baba, bu konuda yeterince başarılı olamamaktadır.

Yoksulluk başlığı altında yoksulluğun nedenleri arasında gösterilebilecek işsizliği de ele alabiliriz. Ebeveynlerin kendisine yeterli maddi gelir sağlayacak bir işi olmadığı veya iş olduğu halde çalışmasına engel teşkil edecek bir durumun bulunması çocukların çalışmasını bir mecburiyet haline getirir.

2.2. Toplumsal Normlar
Toplumda var olan ve geleneklerle kuşaklararası aktarılmış bir düşünce de çocuk işçiliğine neden olmaktadır. Bu düşünce çocukların mutlaka küçük yaşta bir mesleğe sahip olmaları gerektiğidir (Erbay,2010). Erken yaşta sorumluluk almayan ve aşırı serbest bırakılan bireylerin ilerde aile geçimini sağlamada başarısız olacağına inanılır. Ayrıca; toplumda çocuklarda hoş görülen ve görülmeyen bazı davranışlar vardır. Mesela; anne babaya işlerinde yardımcı olmak güzel ahlakın gerekliliklerinden kabul edilir. Bunun aksi olarak anne baba ayaktayken veya bir işle uğraşıyorken oturmak hoş karşılanmayan bir davranıştır.

Türkiye’de kırsal kesimle kentsel kesimi kıyasladığımızda çocuk yetiştirme konusunda büyük farklılıkların olduğunu görürüz. Şehirde yaşayan maddi geliri düşük aileler, çocuklarını bir esnafın yanına vererek aileye yan gelir sağlamasını veya bir meslek öğrenmesini istemektedir. Şehirde yaşayan maddi geliri yüksek aileler ise çocuklardan sadece eğitimlerini başarılı bir şekilde devam ettirmelerini istemektedir. Köylerde ise çocuklar genelde babalarının işlerine yardım etmekte veya yevmiyeli olarak başkasının tarlasında çalışmaktadır.

2.3. Devletten Kaynaklanan Nedenler
Türkiye’yi ele aldığımızda, 6-14 yaş grubundaki çocukların zorunlu ilköğretim eğitimine tabi tutulduğunu görürüz. Ayrıca ilköğretimin parasız olduğu söylenir. Yine de kayıt, yakıt, hizmetli, kitap, fotokopi başlığı altında bir yığın masraf olduğunu görürüz. Bütün bunlar asgari maaşla çalışan bir işçi veya gelirini yılda bir kez hasat zamanında alan bir çiftçi için ağır bir masraftır. Bu nedenle bu ailelerde dünyaya gelen çocuklar hiç değilse yazın üç aylık dönemde ağır işlerde çalışıp eğitim yılı içindeki masraflarını kendileri çıkarmak zorunda kalmaktadır. Belki parlak bir gelecek vadeden bu çocuklar, ekonomik koşullar nedeniyle çalışmak zorunda kalıp, eğitim yaşamını sağlıklı sürdürememektedir.

Bu noktada devlete düşen ve sosyal devlet olmanın gerekliliklerini oluşturan bazı görevler vardır. Öncelikle okullara yeterli miktarda ödenek yapılarak öğrencilerden hiç bir şekilde para talep etmemeleri istenmelidir. Zeki fakat maddi yetersizliği olan çocuklara burs verilmelidir. Geniş istihdam alanları açılarak işsizlik sona erdirilmeli, bu alanlarda istihdam edilen işçilere yeterli ücret verilmesi temin edilmelidir.

2.4. Ailede Yaşanan Olumsuzluklar
Bazen ailede her şey yolunda giderken aniden meydana gelen bir durum ailede işleri altüst edebilir. Bu durum ailede en çok çocukları etkiler ve onların hayatında bazı değişiklikler meydana getirebilir. Örneğin; deprem, sel, yangın gibi afetler insanlara şiddetine ağlı olarak ciddi şekilde zarar verirler. Can veya mal kaybının da yaşanabileceği böyle durumlarda ailenin tekrar toparlanıp eski düzenine dönebilmesi için çocuklar hayata erken atılmak zorundadırlar.

Anne veya babadan birinin veya her ikisinin ani ölümü de aile bireylerini zor duruma düşürebilir. Baba öldüğünde babanın yerine getirdiği sorumlulukları en büyük erkek çocuk, anne öldüğünde ise onun yerine getirdiği sorumluluğu en büyük kız çocuk üstlenir. Ailenin geçimini sağlayan bireyin bir anda işsiz kalması veya iflas etmesi yine çocuk işçiliğine sebebiyet verebilir.

Bu saydığımız dört maddenin dışında küreselleşme ve onun getirdiği ‘daha fazla kar’ düşüncesinin de etkisiyle ucuz işgücü için adeta yanıp tutuşan özellikle küçük ölçekli işletmeler ellerinin altındaki böyle bir gücü kullanmaktan imtina etmemekte ve çocuk işçiliği çarkını çevirmektedir.(Erbay,2010)

3. ÇOCUK İŞÇİLİĞİNİN SONUÇLARI

Çocuk işçiliğinin çocuklar için birçok tehlikeli sonucu beraberinde getirdiği bilinen bir gerçektir. Çocuk işçiler, gelişme döneminde olduklarından, yetişkin işçiler için tehlike oluşturmayan koşullar onlar için tehlikeli olabilir (Bequele and Myers,1995:3-4). Serter (1997:13)’e göre çocukların çalışma yaşamıyla ilgili sorunları; en genelde uzun çalışma süreleri, düşük ücret, işçi sağlığı ve iş güvencesinden yoksunluk, sağlıksız çalışma ortamı, kötü beslenme ve sosyal güvenceden yoksunluk olarak sıralanabilir.

Çocuk işçiliğinin sonuçları arasında çocuğun bazı temel haklarını kullanmasına engel teşkil etmesi sayılabilir. 6-14 yaş arasındaki çocukların zorunlu olan sekiz yıllık ilköğretim eğitimine devam etmesi gerekirken devam etmesini engelleyecek şekilde çalıştırılması buna örnek olarak verilebilir.

Kaldıramayacağı sorumluluklar yüklenen ve kontrol edilmeyen böyle çocuklar, bazı kötü alışkanlıklara bulaşabilir hatta tiner bağımlısı olup ailesinden ve toplumdan uzaklaşabilir.. Bugün Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri olan sokakta yaşayan çocuklarla çocuk işçiliği altında göz ardı edilmemesi gereken önemli bir bağlantı vardır. Çocuk işçiliğine maruz kalan çocuklar zararı hiç olmasa bile en azından akademik eğitiminde akranlarından geri kalacak ve toplumsal statü olarak daha altta kalacaklardır.

Çocuk işçiliği çocuklara daha burada saymadığımız birçok zarar verir. Ancak çocuklar çalıştırılmamakla beraber yaşına uygun bazı sorumluluklar yüklenmesi gerekir. Bu onların gelişimlerine ve ileriki yaşantılarına da olumlu katkılar yapacaktır. Mesela; zorluklarla, sorumluluk alarak büyümüş bir çocuğu, bir de ailesi tarafından el bebek gül bebek yetiştirilen, hiçbir sorumluluk yüklenmeyen bir çocuğu düşünelim. Hangisi daha sağlıklı bir birey olur acaba? Hangisi yetişkinlik döneminde karşısına çıkması muhtemel olan sorunları çözmede daha yetkin davranır? Doğal olarak daha önce bir takım sorunlarla yüz yüze gelmiş olan birey, yetişkinlik yaşamında karşısına çıkan sorunları çözmede daha az zorluk yaşar. Tabi burada söylemek istediğimiz şey ‘çocuklar sıkıntı çekerek büyüsün’ değil. Ancak çocukların olgunlaşabilmeleri için küçük yaşta da olsa yaşına uygun olmak şartıyla bazı sorumluluklar alması gerekir. Bu onlara daha sonraki hayatlarında sorunları çözme konusunda liyakat kazandırır.

4. ÇOCUK İŞÇİLİĞİ İLE İLGİLİ ULUSAL DÜZENLEMELER

4.1. Anayasal Düzenlemeler    
1982 Anayasasının 50. maddesinde “Kimse yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamaz. Küçükler ve kadınlar ile bedeni ve ruhi yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar.” İbaresi yer almaktadır. Çocuk işçiliğini önlemeye yönelik olarak düzenlenen bu maddede çocukların çalışma şartlarının yaşına, cinsiyetine ve gücüne uygun olması gerektiği, bunun tersi çalışma şartlarında ise çocukların çalıştırılmasının suç olduğu ifade edilmiştir.

4.2. 222 Sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu
Bu kanunun son halinde 59. madde çalışan çocuklarla ilgili düzenlemeleri içermektedir. Bu maddeye göre ilköğrenim çağında olup da mecburi ilköğretim kurumlarına devam etmeyenler, hiçbir resmi ve özel iş yerinde, her ne surette olursa olsun çalışmayı gerektiren başka yerlerde ücretli veya ücretsiz çalıştırılamazlar.

5. ÇOCUK İŞÇİLİĞİNİN ÖNLENMESİ

Çocuk işçiliği Türkiye’nin ve hemen hemen her ülkenin en büyük sorunlarından biridir. Bunun önüne geçmek için ulusal ve uluslararası bazı düzenlemeler mevcuttur. Türkiye’deki uygulamalara örnek olarak anayasa ve ilköğretim kanunundaki ilgili maddelerden bahsetmiştik. Ancak bu meseleyi sadece kanun gücüyle, cezai yaptırımla çözmek mümkün değildir. Çocuk işçiliğinin kaynak bulduğu unsurları ortadan kaldırmak gerekir. Çocuk işçiliğinin en önemli nedenlerinden birinin yoksulluk olduğu belirtilmişti. Yoksulluk ortadan kalktığı vakit çocuk işçiliğinde de önemli oranda azalma olduğu gözlenecektir. Devlet tarafından ailenin geçimini üstlenen kişiye örneğin babaya iş verilmeli ve eve düzenli olarak maddi gelir girmesi temin edilmelidir. Böylece çocukların çalıştırılmasını gerektirecek bir durum ortadan kalkmış olur. Ayrıca okullara yeterli düzeyde ödenek yapılarak çocuklardan her ne ad altında olursa olsun para alınmasının önüne geçilmelidir. Seminerler, konferanslar yoluyla çocuk işçiliğinin çocuğa vereceği zararlar hakkında aileler bilinçlendirilmelidir. Yetimlere hayatını rahatlıkla idame edebilecek ve çalışmasına meydan vermeyecek şekilde yardımlar yapılmalıdır.

Buradaki amaç, çocukların bütünsel bir şekilde gelişimlerini engelleyecek olan, onlara güçlerinin üstünde sorumluluklar yükleyen işçilikten korunmalarını sağlamaktır. Çocukların gelişimlerini engellemeyecek ve hayatına olumlu katkı yapabilecek sorumluluklar ise iyi bir neslin yetişmesine yardımcı olacaktır.

Sonuç

Bu çalışmada çocuk hakları ihlallerinin en önemli kısımlarından birini oluşturan çocuk işçiliğinden bahsedildi. On sekiz yaşının altında bulunan her birey çocuk olarak kabul edilir. Çocuk işçiliği bu bireylerin her yönden bütünsel olarak gelişimini olumsuz etkileyen, çocukların çocukluklarını yaşamasını, oyun, eğitim, sosyal etkinlik gibi ihtiyaçlarını karşılamasını engelleyen Türkiye’nin önemli sorunlarından birisidir. Bu sorunun başlıca nedenleri arasında yoksulluk, toplumun çocuğa bakış açısı, devlet kaynaklı nedenler, ailede yaşanan bazı acı hadiseler, küreselleşmenin ortaya çıkardığı ucuz işgücü ihtiyacının illegal yollardan teminini sayabiliriz. Çocukların çalıştırılmasının çocuk üzerinde olumsuz bazı sonuçları vardır. Bunlar arasında; çocuğun eğitimini aksatması, gelişimini olumsuz etkilemesi, çocuğun akranlarından akademik yönden geri kalması, çocuğun ailesinden uzaklaşması, zararlı alışkanlıklara bulaşması gibi faktörleri sayabiliriz.

Yararlanılan Kaynaklar

ERBAY, Ercüment (2008), Çocuk İşçi Olmak: Çocuk İşçiliğine Retrospektif Bir Bakış. Ankara: Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Yayını No:14

ERBAY, Ercüment(2010), Türkiye’de Çocuk Hakları, Bölüm 12: Çocuk Hakları ve Türkiye’de Çocuk İşçiliği Sorunu. Ankara, Aralık 2010

BEQUELE, Assefa ve MYERS, William (1995), Çocuk İşçiliğinde Öncelikler. Çeviren: Rasim Baykaldı. Ankara: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Çalışma Genel Müdürlüğü Çalışan Çocuklar Bölümü.

SERTER, Nur (1997), “Sanayi Bölgelerinde Çalışan Çocukların Sosyo-Ekonomik Sorunları”. Ankara: TİSK Yayını.

Türkiye’de Çocukların Eğitim Durumu

Giriş

Çocuk Hakları kavramı; çocuğun zihinsel,bedensel, duygusal, sosyal, ahlaki ve ekonomik bakımlardan özgürlük ve haysiyet içinde, sağlıklı ve normal biçimde yetişebilmesi için ona hukuk kurallarıyla tanınan yetkiler ve menfaatlerdir (Akyüz,1999). Çocuk Hakları Sözleşmesi,tarihte en geniş kabul gören insan hakları belgesidir ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde kabul edilerek 2 Eylül 1990 tarihinde yürürlüğe konulmuştur.Bugün ikisi hariç Birleşmiş Milletler üyesi bütün ülkeler tarafından onaylanmıştır ki, bu 191ülkenin onayı anlamına gelmektedir. Türkiye,sözleşmeyi 14 Eylül 1990 tarihinde imzalanmıştır. 9 Aralık 1994 tarihinde de TBMM Genel Kurulu Sözleşmeyi onaylamıştır. Sözleşme, ailelerden, toplumlardan, hükümetlerden ve uluslararası topluluklardan bütün çocukların haklarını sürdürebilir, katılımcı ve ayrım gözetmeyen bir tarzda yaşama geçirecek önlemleri almalarını talep etmektedir (UNICEF, 2002).

Çocuk hakları sözleşmesi getirdiği haklar ve standartlarla “nitelikli insanın” yetiştirilmesini temel hedef olarak belirlemiştir. Eğitim yoluyla yetişecek çocuk ve gençlerin kişisel ve sosyal varlık olarak her yönden yetişmeleri; sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal açılardan nitelikli toplumun yaratılmasında etkilidir (Cılga, 1999).

Eğitim, insanın en temel haklarından birini oluşturmaktadır. “Eğitim ve öğretimle ilgili temel haklar ve ödevler ve bunlarla ilgili ulusal ve uluslararası yasal düzenlemeler insan hakları temelinde belirlenmiştir” (Balcı, 1998, s. 1097). Eğitimle ilgili olarak yapılan tanımlamalar, “bilinç, yeti, haz, zihin gibi daha çok felsefi ve psikolojik alana denk düşen kavramlarla yapılırken, daha sonra yerini toplumsallaşma, kültürlenme, ideoloji, siyasal iktidar ve toplumsal sınıf gibi kavramların kullanıldığı ve tarihsel toplumsal bağlamı dikkate alan tanımlara bırakmıştır” (İnal, 2004, s. 35). Dolayısıyla eğitim ile ilgili tanımlamaların çeşitliliği ve ele alınan konunun özelliğine göre değişmesi doğaldır. Ancak her disiplinin hemfikir olduğu bir tanımlamaya ulaşmayı amaç edinen tanımların varlığı da söz konusudur. Bu bağlamda, eğitimle ilgili olarak öne çıkmış bazı tanımlamaları ele alırsak: Eğitim, “kişiyi kültürel yaşama kazandıran bütün toplumsal süreçleri ifade eder” (Gutek, 1988, s. 4); “eğitim kültürleşmenin bir parçasıdır” (Fidan, 1985, s. 6), “eğitim, yeni kuşağa eski kuşağın hazırladığı bilgi, beceri, anlayış ve deneyimlerin aktarılmasıdır” (Oğuzkan, 1981, s. 57), “eğitim, her toplumda değerler ve kurumların erişkin kuşaktan yeni yetişen kuşağa geçmeyi sağlayan en yaygın toplum görevlerinden biridir” (Ülken, 1969: 91), “eğitim, bireyde davranış değiştirme sürecidir” (Demirel ve Ün, 1987, s. 57). Bu tür tanımlamalarda önce birey toplum ikiliği kurulmakta, ardından toplumda bazı öğelerin (tutum, bilgi, anlayış, değer vb.) varlığı saptanmakta ve sonrada bu toplumsal ve bireysel öğelerin/ ürünlerin yaşlı kuşaklar tarafından gençlere (çatışma ve çelişkilere yol açmadan) sorunsuz bir biçimde aktarıldığı ya da aktarılması gerekliliği vurgulanmaktadır. Tüm bu süreçler toplumsallaşma ya da kültürlenme olarak kabul edilmektedir. Böyle kurulan bir çerçevede, eğitimin amacı da, Samford ve Durnaum’un ifadesiyle (1985, s. 177), “çocukları toplumsallaştırmak, onları toplumun üyeleri yapmak için gereken becerilerle donatmak ve mevcut değerleri aşılamak olmaktadır”. Dolayısıyla bu tür tanımlamalarda açık ya da örtük bir toplumsal uyum ve düzen öngörülmektedir. Eğer birey, önceki kuşağın ürettiği toplumsal öğeleri öğrenir ve içselleştirirse, toplumsal düzen sağlanacak ve uyumlu bireylerle toplumsal kural ve normlar varlığını sürdürecektir. Aynı şekilde eğitimin temel amacına biraz daha farklı bir değerlendirme getiren Adem “toplumun refahının, bireyin gönenç düzeyinin yükseltilmesi, bireye kişilik kazandırılmasıdır” (2002, s. 29) diyerek ‘süreç’ üzerine vurgu yapar. Yani eğitimi, ülkenin siyasal, toplumsal, ekonomik ve bilimsel kuramlarının üretim kapasitesini artıran bir süreç olarak değerlendirebiliriz. Eğitim kavramını bu bağlamda çok boyutlu ve evrensel bir olgu olarak anlamlandırmak yerinde olur. Başaran, özellikle de temel eğitim konusunu şöyle tanımlamaktadır: “Temel eğitim, her yurttaşa yaşamında karşılaştığı ve karşılaşacağı kişisel, toplumsal sorunları çözmede, toplumun değerlerine, düzgülerine uyum sağlamada, üretken ve tutumlu olmada temel yeterlilikleri, alışkanlıkları kazandırandır” (1982, s. 16). Temel eğitim, eğitilenin, şimdiki ve gelecek zamanına yönelik olup amaç, eğitileni şimdiki ve gelecekteki yaşamına hazırlamaktır. Bu nedenle temel eğitim her yurttaşın hakkıdır.

Eğitim hakkı, yukarıda vurgulanan eğitim olgusu dikkate alındığın da bir toplumun varlığını sürdürmesi ve kendini geleceğe aktarması için tüm bireylerine koşulsuz sağlanması gereken en temel haktır. Tarihsel süreç içerisinde, insanın birey olarak bir toplum içerisinde yaşaması ve toplum dışı kalamayacağı gerçeğinden hareketle toplumsal kurallar oluşturacağı ve bu kurallara uymak zorunda olacağından, devlet organizasyonuna gereksinim duyulmuştur. Devlet toplum kurallarını düzenlemiş hangi hakların kullanılacağını tespit ve tayin etmiştir. Sosyal devlet anlayışının gelişmesi ile devletin önemli görevlerinden biri de topluma eğitim hizmetlerinin sunulması olmuştur. Özellikle eğitim konusu modern devlet anlayışının içerisinde yoğun olarak tartışılan özelliğe sahip olmuştur. Sosyal devlet eğitim ve öğretimi devletin başta gelen ödevi sayar ve tüm yurttaşların eşit olanaklar içinde, bilime dayalı düşündüren, bilinçlendiren, yaratıcı, barışçı, laik ve demokratik eğitim görmesini sağlamakla yükümlüdür. Bir başka anlatımla, “fırsat eşitliğini ve eğitimin toplumla bütenleşmesini sağlamak sosyal devletin önemli görevleri arasında yer alır. Devletin parasız eğitim olanaklarını sağlaması, eğitimle ilgili tüm faaliyetleri düzenlemesi, eğitim kurumlarını tüm yurda yayması, mesleki ve teknik eğitime ağırlık vermesi vb. devletin eğitimle ilgili başlıca yükümlülüklerini oluşturur” (Duman, 1997, s. 217). Ayrıca “devlet bu hakkın güvenlik içerisinde gerçekleştirmesiyle de yükümlüdür” (Demir, 1994, s. 203). Bunların yanı sıra eğitimin diğer amaçları olarak insan hakları, özgürleşme ve birey olmanın sağlanması/gelişmesi ile eğitimin sınırlarının yeniden belirlenmesi ile ilgili çabaların da hızla arttığı görülmektedir. Bugün çağdaş demokrasilerde iyi yurttaş yetiştirmeyi hedeflemekte ve daha bireyci, özgür, evrensel, iyi insan ve uzman yetiştirmeyi hedefleyen sistemler ağırlık kazanmaktadır. Özellikle bireyin taleplerini ön planda tutan programlar öncelik kazanmıştır.

Amaç ve Önem

Araştırmanın amacı Türkiye’de kabul gören çocuk haklarının tanımlanması ve çocukların nasıl ihmal ve istismar edildiğinin açıklanması ve bu durumların eğitime nasıl yansıdığının incelenmesidir.

Yöntem

Araştırmanın bulguları tarama yöntemine başvurularak ve literatür taramasından faydalanılarak elde edilmiştir. Tarama modelleri, geçmişte ya da halen var olan bu durumu var olduğu şekliyle betimlemeyi amaçlayan araştırma yaklaşımlarıdır ( Karasar , 2002:77). Araştırmada bu yaklaşımla elde edilen veriler incelenerek ve alanda yaşanan gelişmeler göz önüne alınarak değerlendirmeler yapılmıştır.

Bulgular

Sözleşmede çocuklara tanınan haklar:
Eğitim hakkı, Sağlık hakkı,  Korunma hakkı, Yaşama hakkı,   Vatandaşlık hakkı.

“ÇOCUK” kavramı tarihte toplumun yapılarına, kültürlerine, inançlarına, ekonomilerine göre değişen bir kavramdır( Naim,1968:3) Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre ise “Ulusal yasalarca daha genç bir yaşta reşit sayılma hariç, 18 yaşın altındaki her insan çocuk sayılır”.


Çocuk doğduğu andan itibaren büyüme süreci içinde ailesiyle özellikle babası ile kurduğu etkileşimden çıkardığı sonuçları özümseyerek kişiliğinin ve ruhsal yapısının temellerini oluşturmaktadır. Toplumların geleceği olan çocuk ve gençlerin her yönden sağlıklı yetiştirilmeleri, kişilik gelişimleri için de çok önemlidir (Bayhan,1998:24)

Çocuk ana babaya yalnızca bakım ve beslenme açısından değil aynı zamanda ilgi ve sevgi bakımından da muhtaçtır. Çocuk sevgi dolu ve huzurlu bir aile ortamında kurduğu temellerle davranışlarını, sosyal ilişkilerini ve topluma uyumunu düzenler. Nesillerin iyi yetişmesi, ana ve babaların tutumlarına bağlıdır ve onların eseridir. Bu nedenle ana babaların çocuklarına karşı gösterdikleri tutum ve davranışlar, çocuğun yetiştiği ortam, çevresindeki diğer yetişkinlerin davranışları çocuğun sağlıklı bir kişilik geliştirmesi açısından önemlidir.

Ana babaların çocuklarına karşı gösterdikleri tutumlardan birisi hoşgörüdür. Çocuk merkezli bu tutumda, ailenin merkezi çocuk olmuştur. Çocuğun hiçbir sorumluluğu yoktur, ilgi içinde boğulmuştur. Çocuk herhangi bir neden yokken hediyeler verilerek ödüllendirilir. Bir diğeri ise ilgisiz tutumdur. Çocuklarına karşı çok az ilgi gösteren ailelerin tutumudur. Genelde çocukları tarafından rahatsız edilmek istemezler. Çocukların davranışlarında her hangi bir kısıtlama yoktur. Katı, baskıcı tutumda ise aile çocuğa aşırı baskı uygular, çocuk itiraz edince cezalandırılacağını bilir. Bu tip ana babalar çocukların çabuk büyüyüp olgunlaşmasını isterler. Diğer bir ana baba tutumu da reddeden ana baba tutumudur. Ana baba çocuğa karşı düşmanca bir tavır içindedir. Sık sık çocuğu cezalandırır. Çocuklarının uslanmaz bir yaramaz olduğunu düşünür. Koruyucu ana babalar ise çocuğu her konuda korumak isterler, çocuğun yapabileceği şeyleri bile kendileri yaparak fırsat vermezler. Destekleyici ana babalar ise çocuklarına karşı pozitif tutum sergilerler. Çocuklarını gerektiği zaman desteklerler, çocuklarına bağlı olmakla birlikte onun kölesi olmayan kişilerdir (Bayhan, 1998:24)

Ana babaların çocuklarına karşı tutumları, kendi kişilik özelliklerinden, içinde yetiştikleri sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik koşullardan, eğitim düzeyinden, çocuklarına ait özelliklerden ve içinde bulundukları toplumun geleneksel çocuk yetiştirme yöntemlerinden etkilenmektedir. Çocuğun ihmal ve istismarı ise, çocuğun duygusal yaşantısını ve kişiliğini direkt olarak etkilemekte, çocuğun ilerideki yaşantısında sağlıksız bir kişilik geliştirmesine neden olabilmektedir.

Çocuğun sağlığını, fizik ve psikolojik gelişimini olumsuz etkileyen, bir yetişkin, toplum ya da devlet tarafından bilerek ya da bilmeyerek yapılan hareket ya da davranışlara “Çocuk İstismarı” denmektedir. Çocuğun sağlığı, fiziksel veya psikolojik gelişimi için gerekli ihtiyaçların karşılanmaması ise “Çocuk İhmali” olarak tanımlanmaktadır. Çocuk ihmal ve istismarı kapsamlı bir olgu olmasına karşın çocuğa yönelik istismar kapsamında fiziksel istismar ön plana çıkmaktadır. Aral (1997) yaptığı çalışmada çocukların % 65.72’sinin anne ya da babası tarafından fiziksel istismara uğradıklarını belirlemiştir (Aral, 1997).

Çocuk ihmali genelde ailenin, ilgili kurumların ya da devletin çocuğa karşı en temel sorumluluklarını yerine getirmemesi şeklinde tanımlanabilir. Bir bütün olarak toplum, kurumlar ve bireyler tarafından geliştirilen ihmal davranışı, çocukların eşit hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakılması sonucunda onların en üst düzeyde gelişimlerini engelleyici davranışlar olarak ortaya çıkmaktadır. Çocuğun bakım ve beslenme gereksinimlerinin yeterince karşılanmaması gerekli tıbbi müdahalelerin yapılmaması, anne baba olarak çocuğa karşı danışmanlık görevinin yeterince yerine getirilmemesi ve çocuğun tek başına bırakılması ihmal davranışına örnek olarak verilebilir.

Aktif bir olgu olarak nitelendirilen istismar ise anne, baba ya da bakıcının çocuğa zarar vermesi sonucu ortaya çıkmaktadır. Çocuk istismarı istem dahilinde fiziksel zarar verme, çocuğun kötü beslenmesine yol açma, cinsel istismar, çıkar için kullanma, bundan da öte çocuğun normal fiziksel ve zihinsel gelişimini kısıtlayıcı her türlü faaliyette bulunmayı içermektedir.

İhmal ve istismarı birbirinden ayıran en temel nokta istismarın aktif, ihmalin ise pasif bir olgu olmasıdır. Çocuk ihmal ve istismarı, çocuğun normal fiziksel ve zihinsel gelişimini kısıtlayıcı olan fiziksel, duygusal ve cinsel ihmal ve istismarı içermektedir. Ancak bunları birbirinden ayırmak oldukça zordur. Çocukların bedensel, zihinsel ya da ruhsal sağlıklarına zarar veren, gelişimlerini engelleyen tutum ve davranışlar çocukları beş şekilde örseleyebilmektedir.

Fiziksel: Bir erişkinin itaati sağlama, cezalandırma ya da öfke boşaltma amacı ile elle ve/veya aletle çocuğun vücudunun herhangi bir yerine iz bırakacak şekilde şiddet uygulayarak çocuğa bir zarar verilmesidir. Bu dövülme, yanma, ısırılma vb. yollarla olabilir. Sadece dayak değil, çocuğu yaralayan, vücudunda iz bırakan, kaza dışındaki her türlü eylem “Fiziksel İstismardır”.

Cinsel: Çocuğun kendisinden en az 4 yaş büyük bir kişi tarafından cinsel haz amacı ile zorla ya da ikna edilerek cinsel etkileşime maruz bırakılmasıdır. Çocuğun rızası olsun olmasın ırzına geçilmesi, cinsel organlarının ellenmesi, müstehcen sözlere maruz bırakılması, yetişkinin cinsel organlarını okşamaya yöneltilmesi veya zorlanması, çocuğun pornografide ya da fuhuşta kullanılması,  çocuğa pornografik materyal izlettirilmesi, teşhircilik vb. gibi davranışlara maruz bırakılması “Cinsel İstismardır”.

Duygusal: Çocuğun içgörüsünü ya da duygusal bütünlüğünü bozan her türlü eylem ya da eylemsizliktir. Reddetme, yalnız bırakma, aşırı koruma, aşırı hoşgörü, baskı, sevgiden ve uyarandan yoksun bırakma, sürekli eleştiri, aşağılama, tehdit, korkutma, yıldırma, suça yöneltme, suçlama, yok sayma, çocuğun yaşına ve özelliklerine uygun olmayan beklentiler içinde olma, çocuğu aile içi uyuşmazlıklarda taraf tutmaya zorlama, aile içi şiddete tanık etme vb. davranışlar “Duygusal İstismardır”.

Ekonomik: Çocuğun gelişimini engelleyici, haklarını ihlal edici işlerde ya da düşük ücretli iş gücü olarak çalışması veya çalıştırılması “Ekonomik İstismardır”.

Çocuk İhmali: Çocuğun beslenme, barınma, giyim, hijyen, oyun, eğitim, güvenlik ve sağlık hizmetini sağlama görevinin reddedilmesi ya da yerine getirilmemesidir. Fiziksel ya da duygusal sağlığa bilinçli ve isteyerek zarar verildiği taktirde “AKTİF” (buluntu bebeklerde olduğu gibi); bilgisizlik, olanaksızlık, umursamazlık gibi nedenlerle oluşursa “PASİF” çocuk ihmalinden söz edilir. (Kurtay, 2011)

Sonuç ve Öneriler

Türkiye çocuklarla ilgili bütün uluslar arası antlaşmaları imzalamış olmasından dolayı, çocukların “temel eğitim haklarını” sağlamak ve geleceği açısından bu sorunu çözümlemekle yükümlüdür. Bu nedenle yapılan çalışmalar/ çabalar azımsanmayacak kadar çok ve değerlidir. Ancak yetersizliği de herkesimin ortak görüşüdür. Bu nedenle yapılması gereken, çocuk istismarı ve eğitim sorununu bir bütün olarak ele alıp ulusal çözümler üretmektir. Konuyla ilgili kurum ve kuruluşları bir eş güdüm içerisinde çalıştırmak ve yeniden yapılandırmak gerekmektedir. Örneğin konuyla ilgili sivil toplum kuruluşlarının sorunun içerisinde yer almalarını sağlayıcı yasal düzenlemeler oluşturulmalıdır. Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumunun yapılanması içerisindeki uzmanlaşma acilen sağlanmalı ve politize olmuş yapıdan kurtarılmalıdır. Aile ve okul iş birliği sağlanarak eğitim hakkının önündeki her tür engelleri kaldırmak, soruna geçici değil kalıcı çözümler üretmek kaçınılmazdır. Okul ve yerel yönetimlerin okula gitmeyen çocukları tespit etme ve okullaştırmada iş birliği sağlanmalıdır. Devletin, sorunun içerisine mutlaka kamu oyununun desteğini alarak konuyla ilgili sivil toplum kuruluşlarını katması ve sorumluluğu paylaştırması yani kendilerini denetleyen, çözüm önerileri sunan kuruluşlar olarak görme kültürünü yerleştirmek gereklidir.Kamuoyunu sorunla ilgili olarak aydınlatmalı desteğini sağlanmalıdır. Türkiye bu sorunu dünyadaki diğer gelişmiş ülkelere göre daha yoğun bir şekilde yaşamasının nedenlerinden olan hızlı nüfus artışına çözüm bulmak zorundadır. Genç nüfusun fazlalığı ülke enerjisi olarak düşünülürken istihdam politikaları oluşturulmalıdır (Güngör, 2009).

Unicef (2005), Türkiye’de ilköğretim çağında olup da okula gitmeyen kabaca 1 milyon çocuk olduğunu ve İlköğretim düzeyinde okullulaşmada cinsiyetler arasındaki farkın %7’ye ulaştığını açıklamıştır. Başka bir deyişle, ilköğretim çağında olup da okula gitmeyen kız çocuk sayısı aynı durumdaki erkek çocuk sayısından 600,000 daha fazla olduğunu belirtmiştir.Bu açıklamaya göre Türkiye’deki çocukların eğitim sorununu çok ciddiye almak gereklidir. Bu durumu en aza indirme çabasıyla yapılan “haydi kızlar okula” kampanyası başarılı sonuçlara ulaşmıştır ancak istismar edilen tüm çocuklara ulaşmada yeterli değildir.

Çocukları istismardan korumak adına anne baba eğitim çalışmalarına ağırlık verilmelidir. Okullarda öğretmenlerin hizmet içi eğitimle istismar edilen çocuklara nasıl yardımcı olacakları konusunda bilgiler verilmelidir. Okul aile işbirliğine önem verilmelidir.

Çocukları korumak öncelikle annenin görevidir. Ancak baba işsizse bu durum tersine döner. Bu nedenle devletin kolay iş imkanı sağlayarak ailelere ekonomik anlamda destek vermelidir. Böylece çocuk istismarının önüne geçmede önmeli bir adım atılmış olur.

Kaynakça:

Demir, F. (1984). Anayasa hukukuna giriş. İzmir: Aydın Yayınevi.

Demirel, Ö. ve Ün, K. (1987). Eğitim terimleri. Ankara.

Fidan, N. (1985). Okulda öğrenme ve öğretme. Ankara:

Gutek, G.L. (1988). Philosophical and ideological perspectives on education. Massachusetts: Allyn and Bacon.

Güngör, M. (2007). Sivil toplum kuruluşu ve sokakta yaşayan ve çalışan çocuklar. (Mersin Sokak Çocukları Derneği örneği). 5. Sokak Çocukları Sempozyumu. Gaziantep. 4–6         Kasım.

İnal, K. (2004). Eğitim ve iktidar: Türkiye’de ders kitaplarında demokratik ve milliyetçi değerler. Ankara: Ütopya Yayınları.

Oğuzkan, F. (1981). Eğitim terimleri sözlüğü.

Samford, R.T. ve Durnam M.E. (1985). Women and self-esteem. Harvard: Penguin Books.

Ülken, H.Z. (1969). Sosyoloji sözlüğü. İstanbul. Milli Eğitim Basımevi.

Akyüz, E. (1999). Cumhuriyet döneminde çocuk hukukundaki gelişmeler. Cumhuriyet ve Çocuk 2. Ulusal Çocuk Kültürü Kongresi, A.Ü. Çocuk Kültürü ve Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayınları  No: 2, Ankara, Ü.Basımevi. 492-494.

Akyüz,Y. (1999). Cumhuriyetin başında Türk çocuğunun yaşam ilkelerine ilişkin orijinal bir belge ve bazı yabancı örnekler. Cumhuriyet ve Çocuk 2. Ulusal Çocuk Kültürü Kongresi, A. Ü. Çocuk Kültürü ve Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayınları No: 2.  Ankara, A.Ü. Basımevi. 50-59.

Cılga, İbrahim (1999). Türkiye’de çocuk hakları çalışmaları, Cumhuriyet ve Çocuk 2. Ulusal Çocuk Kültürü Kongresi, A.Ü. Çocuk Kültürü ve Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayınları No: 2, Ankara, A. Ü. Basımevi, 508.

UNİCEF (2000).http://www.unicef.org/turkey.

Karasar,N.(2002). Bilimsel Araştırma Yöntemleri, Ankara: Nobel Yayınları

ARAL, Neriman. “Fiziksel İstismar ve Çocuk” Tekışık Veb Ofset Tesisleri, Ankara – 1997  

BAYHAN, Pınar. “Sosyal Hizmet Dergisi” Sayı 8, Ankara – 1998

NAİM, Ali İnan. “Çocuk Hukuku” İstanbul – 1968

Kurtay, D. (2011). çocuk istismarı ve önlenmesi. sosyal hizmet uzmanı.

Türkiye’deki Adölesan Gebelikler

ÖZET

Adölesan gebelikler erken evlilik veya erken yaşta cinsel ilişki sonucu oluşan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu yazıda, tüm toplumlarda yaşanan, ancak gündemde fazla yer alamayan “adölesan gebelikler” sorununun irdelenmesi amaçlandı. Eğitim düzeyinin düşük olması, yoksulluk ve çalışmama durumu, kentlerde hızlı büyüme, göçler adölesan gebelikle ilişkili faktörlerdir. Güvenli cinsel yaşamın olmaması nedeniyle istenmeyen gebelikler oluşmaktadır. Bu gebelikler annede ve bebekte komplikasyon ve ölüm oranının önemli oranda yüksek olduğu, isteyerek düşükler ya da planlanmamış doğumların ortaya çıkmasıyla sonuçlanan gebeliklerdir. Gençlerin eğitim düzeyinin artırılması, istihdam yaratılması ve aile planlaması bilgi ve hizmet sunumunun yaygınlaştırılmasının bu gebelikleri azaltacağı bilinmektedir.

Anahtar Kelimeler: Adölesan, gebelik, risk, düşük, anne ölümü


GİRİŞ

Adölesan dönemi geniş anlamıyla bireyin biyolojik, psikolojik ve sosyal değişimlerle çocukluktan yetişkinliğe geçiş periyodudur. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) adölesanlığın 10–19 yaşlar arasında olduğunu bildirmektedir (1). Dünyada adölesanların üreme sağlığı gereksinimleri çeşitli kültürel ve coğrafik farklılıklara göre değişir. Erken evlilik, erken yaşta cinsel ilişki, erken gebelik, istenmeyen gebelik ve cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar bu konudaki önemli sorunlardır (2). Adölesan gebelikler, gelişmemiş ülkelerdeki kadar yaygın olmasa da gelişmiş ülkelerin de sorunudur. Gelişmiş ülkelerdeki adölesan gebeliklerin çoğu evlilik dışı, istenmeyen ve planlanmamış gebeliklerdir (3). Türkiye araştırmalarında nüfusun %21,6’sı adölesan olup, gebeliklerin %8-12’si adölesan çağda gerçekleşmektedir. Bu gebeliklere sıklıkla Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda rastlanmaktadır (4). Adölesan gebelikler diğer gebeliklere kıyasla daha riskli kabul edilmişlerdir. Adölesan gebeliklerde; erken doğum riski, bebekte düşük doğum ağırlığı, eklampsi gibi anne ve bebeği tehdit eden sorunların daha sık yaşandığını biliyoruz. Anne ölümlerinin dörtte birinin adölesan gebeliklerde gerçekleştiği bildirilmiştir (5).

Bu çalışmada, Türkiye’de adölesan gebelikleri oluşturan faktörleri ve olumsuz etkilerini saptamak amaçlanmış, bu gebeliklere alınacak önlemler ve yapılacak düzenlemelere katkıda bulunmak düşünülmüştür. Bu konuyla ilgili kaynak taraması ve tarama sonucu elde edilen bilgiler doğrultusunda Türkiye genelinde yapılan araştırmalar incelenerek “ Tarama Modeli ” yaklaşımı kullanılmıştır.

ADÖLESAN GEBELİK PROBLEMLERİ

1. Epidemiyolojik Durum

Adölesanlarda gebelik 21. yüzyılın en önemli sağlık sorunlarından biridir. Her yıl 15–19 yaş grubunda olan 16 milyon adölesan doğum yapmakta ve 5 milyonu ise düşükle sonlanmaktadır. Bugün dünyada her on adölesandan biri anne olmaktadır. Tüm doğumların %11’ini adölesan anneler yapmaktadır. Bu annelerin %23’ü gebelik ve doğuma bağlı hastalığa maruz kalmaktadır. Bu doğumların %95’i düşük ve orta gelir düzeyindeki ülkelerde olmaktadır (6,7). Ülkemizde 1990’larda adölesan fertilite oranı % 90 civarındadır. Günümüzde 15–19 yaş grubundaki tüm kadınların %6’sı gebe kalmaktadır. Bu yaş grubunda doğurganlık hızı 1988’de % 45, 1998’de % 60, 2008’de % 35’tir (8).

2. Adölesan Gebelikle İlişkili Faktörler

Dünya Sağlık Örgütüne (WHO) göre düşük eğitim düzeyi ve kırsal alanda yaşama adölesan gebelik ve doğumları artıran faktörlerdir. Adölesan gebelik konusunda yapılan çalışmalarda kendisinin, eşinin, partnerinin, ailesinin düşük eğitim seviyesinde olması risk faktörü olarak sıkça tespit edilmiştir (6,9,10). Gelişmemiş vücut yapısı, yoksulluk, çalışmama/işsizlik, sağlık hizmetlerine ulaşamama da adölesan gebelik için önemli risk faktörleridir (6,9,11).

Ülkemizde Denizli’de yapılan bir çalışmada; evlilik öncesi aile içi şiddet gören, ailesi adölesan evliliğe karşı olmayan, eşi veya kendisi ortaokul ve altı eğitim gören, sosyal güvencesi olmayan, kişi başı 200 dolardan az aylık geliri olan, bir odada ortalama birden fazla kişi yaşayan, kız kardeşinde, arkadaşlarında veya akrabalarında adölesan evlilik veya gebelik öyküsü olanlarda adölesan gebeliğin daha yüksek olduğu bildirilmektedir (9).

Diyarbakır’da yapılan bir çalışmada adölesan gebelerin evlenmeden önceki aile gelirlerinin düşük olduğu, gebelerin ortalama 5.1 kardeşe sahip olduğu ve %73.7’sinin geniş ailede yaşadığı saptanmıştır (11). Düşük eğitim seviyesi ve yoksulluğun en belirgin risk faktörü olduğu görülmektedir. Bu durumlar, insanların geleceğini farklı şekilde kurgulamasını engelliyor olabileceği gibi, gebelikten korunma hizmetlerine ulaşmayı da engelliyor olabilir. Mutsuz bir çocukluk dönemi geçirmiş olmak, parçalanmış aile çocuğu olmak da adölesan gebelerde daha yüksek bulunmuştur (12). Ruhsal açıdan eksikliği hissedilen “aidiyet duygusu” yaşama ihtiyacı sonucunda, erken ve korunmasız cinsel ilişki yaşanıyor olabilir. Adölesanların birçok tehlike ve riskten haberdar olmalarına rağmen bunların başlarına gelmeyeceği başkaları için gerçekleşebileceğini düşünmeleri de adölesan gebelikler için önemli bir faktördür (2).

3. Fiziksel Sonuçları

Sağlıklı gebelerde adölesan olma, biyolojik immaturite nedeniyle gebeliği hem anne hem de bebek açısından riske eden önemli bir faktördür. Yapılan çalışmalarda annede ve bebekte komplikasyon görülme oranının adölesan annelerde önemli oranda yüksek olduğu rapor edilmiştir (13). Adölesan gebelikte özellikle anemi, postpartum kanama ve depresyon gibi mental sorunlar sık görülmektedir (7). Ayrıca, annelerde servikovajinal enfeksiyonlar, preeklampsi, eklampsi, perine yırtığı, epizyo açılması daha fazla tespit edilmiştir (13,14). Sivas’ta yapılan bir vaka kontrol çalışmasında adölesan gebelerde erken membran rüptürü oranı, erişkin gebelerden yaklaşık iki kat daha fazla görülmüştür (14). Samsun’da yapılan bir çalışmada ise 18 yaş ve altı gebelerde doğumların yarıdan fazlasının sezeryan ile sonlandığı, sezeryan endikasyon nedeni olarak ise yarıdan fazlasında cefalopelvik uygunsuzluk bildirilmektedir (15).

Adölesanlar cinsel yolla bulaşan hastalıklar (CYBE) açısından da daha fazla risk altındadırlar. Bunun nedeni hem genital olgunlaşma tamamlanmadığından koruyucu bariyerlerin yetersiz olması, hem de bu yaş grubunda CYBE ve korunma konusunda bilgi eksiği bulunmasıdır. Ülkemizde 15 bölgede, 1629 kişide yapılan Türkiye Gençlerde Cinsel Sağlık ve Üreme Sağlığı Araştırması’nda (TGCSÜSA), 15–19 yaş grubu kızların %22.7’si CYBE’ yi duymamış, duyanların ise sadece %38.9’u korunmak için kondom kullanmak gerektiğini belirtmişlerdir. CYBE’in birçok gebelik komplikasyonlarına neden olduğu bilindiğine göre, adölesan gebeliklerin riskinin bu açıdan da arttığı düşünülmelidir (16).
Adölesan anneler çocuğun sağlığı ve gelişimi konusunda da riskli davranmakta, gebelikte sigara içimi, bebeğini emzirmeme ve çocuğunu okul öncesi eğitime göndermeme davranışını daha fazla göstermektedirler (12).

Genç yaşta anne olmak anne ve bebek ölümleri için en yaygın risk faktörlerindendir. Ülkemizde 15–19 yaş evli kadınlar 15–49 yaş evli kadınların %2.5’ini oluşturduğu halde, gebeliğe bağlı ölümlerin %5.9’u 15–19 yaş grubundadır. 20–24 yaş grubunda gebeliğe bağlı ölüm oranı 100 000 canlı doğumda 15.7 iken, 15–19 yaş grubunda bu oran 18.7’ye çıkmaktadır (8,17). Dünya Sağlık Örgütüne (WHO) göre yirmi yaş altındaki anne bebeklerinde, perinatal bebek ölüm oranı, 20–29 yaş anne bebeklerine göre %50 daha fazladır. Türkiye Nüfus Sağlık Araştırması (TNSA) 2008’e göre bebek ölüm hızı 1000 bebekte 17 iken 20 yaş altı annelerde bu oran 1000 bebekte 33’e yükselmektedir (7,8).

4. Adölesan Gebeliğin Sosyal Sonuçları

Erken evlilik; biyopsikososyal gelişimini tamamlamamış olan adölesanın eğitim görmesini ve meslek sahibi olmasını engeller. Ayrıca adölesana yaşının üzerinde sorumluluklar yükler ve resmi nikâh yapılmasını engeller (18). Erken gebelik, fiziksel komplikasyonlarının yanında eğitimsizlik, çalışmama gibi birçok sosyal problemlere de neden olmaktadır. Eğitim süresinin artışıyla adölesan doğurganlık arasında güçlü bir ilişki vardır. Eğitimsizlerde adölesan gebelikler daha fazla görülürken, adölesan gebelik annelerin eğitimlerine devam etmelerine engel olmaktadır. Türkiye’de beş yıldan daha az eğitim almış 15–19 yaş grubu kadınların % 7’si anne olmuş ya da ilk çocuğuna gebe iken, en az lise eğitimi alan kadınlarda bu oran % 4’e düşmektedir (8). Keskinoğlu ve ark’nın Diyarbakır’da yaptığı araştırmada adölesan gebelerin yaklaşık 1/3’ünün ilkokul mezunu dahi olmadıkları saptanmıştır (10).Eğitimsiz kadınlarda erken gebelik artarken, bebek ölümleri de yüksek oranda görülmektedir. Neonatal ölüm hızı eğitimsiz kadınlarda binde 23 iken lise ve üzeri eğitim alanlarda binde 9’a düşmektedir (8).

Ülkemizde Güneydoğu Anadolu bölgesinde tarım dışında kadın istihdamı en düşük seviyede bulunurken, bu bölgede toplam doğurganlık hızı en yüksek düzeyde bulunmaktadır (19). Keskinoğlu ve ark’nın Diyarbakır’da yaptığı araştırmada adölesan gebelerin tümünün evli olduğu, büyük oranda geniş aile olarak eşinin ailesinin evinde yaşadığı ve çalışmadığı (10), Bayram ve ark’nın araştırmasında ise gebelerin %96’sının çalışmadığı bildirilmektedir (20).

Adölesan annelerin çocuklarında da sosyal sorunlar daha fazla yaşanmaktadır. Adölesan annelerin çocukları, erişkin annelerin çocuklarıyla karşılaştırıldığında daha zayıf bilişsel, akademik ve davranışsal becerilere sahiptir. Yirmi yaş altı anne çocukları 30 yaş üzeri annelerin çocuklarıyla karşılaştırıldığında, kötü sonuçlarının 1.5–8.9 kat daha fazla olduğu görülmüştür. Bu çocuklarda anksiyete bozukluğu, majör depresyon ve intihar girişimi gibi mental sağlık sorunlarının daha fazla görüldüğü, madde kullanımı, suç işleme oranlarının daha yüksek olduğu, eğitim başarılarının düşük, okulu terk etme oranlarının yüksek olduğu tespit edilmiştir (12)

Adölesan annenin yaşadığı evin fiziksel durumu, eğitim uyaranlarının düşüklüğü ve zayıf kalitede aile çocuk ilişkisi nedeniyle çocuk olumsuz etkilenmektedir. Aynı zamanda istismar ve ihmal de önemli risklerdir. Çocuk istismarı ve annenin ilk doğumunu yaptığı yaş arasında korelâsyon olduğu gösterilmiştir (21).

5. Evlilik İçi Adölesan Gebelikler

Adölesan gebelikler evlilik içinde olanlar ve evlilik dışı adölesan gebelikler olarak ikiye ayrılır (2). Gençlerin erken evlendirilmekten, erken yaşta doğum yapmaktan korunma hakları vardır. Birleşmiş Milletler, Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesinin temel ilkelerinden biri, çocukların ne zaman ve kiminle evleneceklerine, ne zaman ve kaç adet çocuk sahibi olacaklarına, cinselliklerini ne zaman ve nasıl yaşayacaklarına kendilerinin karar verme hakkına sahip olmalarıdır (18). Ancak toplumun kadına biçtiği rol ve beklentiler, kadının eğitim ve çalışma gibi statüsünü artıracak olanaklardan yoksun kalmasına ve erken evlilik yapmasına neden olmaktadır. Bu da erken gebeliği hazırlayan önemli bir faktördür (22). Bazı toplumlarda erken evlilikler geleneksel olarak desteklenmektedir. Bu evliliklerden olan gebelikler her ne kadar genç karı-koca istemese de aile büyükleri tarafından planlanmış ve istenen gebeliklerdir (23). Ülkemizde, bir çalışmada erken evlilik nedeninin, %31.6’sının ailenin isteği olduğu tespit edilmiştir (10).
Türk Medeni Kanunu’nun 124. maddesine göre erkek ve kadın 17 yaşını doldurmadan evlenemez, 143. maddesine göre ise dini nikâh ancak resmi nikâh kıyıldıktan sonra kıyılabilir. Türk Ceza Kanunu’nun 230. maddesine göre ise resmi nikâh olmadan dini nikâh yapan ve yaptıranlara iki ila altı ay hapis cezası öngörülmektedir (24,25). Buna rağmen ülkemizde de resmi olmayan küçük yaşta ve zorla evlendirmeler olabilmektedir. Bu çocuklarla evlenmelerde yasal olmayan “imam nikâhı” denen geleneksel uygulamalar yapılmaktadır.

Samsun’da adölesan gebelerde yapılan bir çalışmada adölesan gebelerin %31.4’ünün ilk evlenme yaşının 13–16 yaş aralığında olduğu tespit edilmiştir (15).Denizli’de yapılan bir çalışmada 15–19 yaş kadınların %6.4’ünün evli olduğu, %4.9’unun en az bir gebelik yaşamış olduğu rapor edilmektedir. Buna göre evli adölesanların %76.7’si gebe kalmaktadır (11). Ülkemizde 15–19 yaş arasındaki tüm kadınların en az bir canlı doğum yapma oranı %4’dür. Aynı yaş grubundaki kadınların %9.6’sı evlidir ve %40.7’si en az bir canlı doğum yapmıştır. Ancak bu gruptaki kadınların %20’si bu gebeliği istemediklerini belirtmişlerdir. Ayrıca bu kadınlarda 100 gebelikten 10’u isteyerek düşükle sonlanmıştır (8). Genç yaştaki kadınlar diğer kadınlara göre daha sık doğum aralığına sahiptir. TNSA 2003’e göre 15–19 yaş grubunda 23 aydan kısa doğum aralığı oranı %60.8 iken 20–29 yaş grubunda %34.6’dır. İki yıldan daha kısa doğum aralığından sonra doğan çocuklarda bebek ölüm hızı binde 51’e yükselmektedir (8). Erken yaşta olan evlilikler, doğurganlık süresinin uzamasına ve daha fazla doğum yapılmasına da neden olmaktadır (6,8).

Adölesanlar istenmeyen gebeliklerini sonlandırmak için isteyerek düşük yapmaktadırlar (26). Aydın’da yapılan bir çalışmada ilk gebeliğini 18 yaş altında yaşayanlarda %63.4’ü istenmeyen gebelik yaşarken, 18 yaş üzerinde gebe kalanlarda bu oran %43.5 olarak rapor edilmiştir (27). Türkiye’de 15–19 yaş grubundaki evli kadınlarda isteyerek düşük oranı %3-%12.4 olarak bildirilmiştir (8,16). Adölesanlarda istenmeyen gebelik oranının daha yüksek olmasının yanında, isteyerek düşük sonucunda pelvik enfeksiyon, infertilite ve ölüm riski de daha yüksektir (8).

6. Evlilik Dışı Adölesan Gebelikler

Kentlerde hızlı büyüme, göçler, savaşlar, düşük sosyoekonomik durum, zayıf aile bağları, seksüel aktif arkadaşının olması gibi nedenler, gençlerin daha erken yaşta cinselliği yaşamalarına neden olmaktadır (28). Bunun yanında sosyal değişimler birçok toplumda daha geç evlenmeye neden olmaktadır. Sonuç olarak gençlerin cinsel aktif olarak geçirebileceği uzun bir dönem vardır (23). Ancak güvenli cinsel yaşamın olmaması nedeniyle istenmeyen gebelikler oluşmaktadır.

Türk Ceza Kanunu’na göre 15 yaşını dolduran gençle cinsel ilişki kuran kişi, şikâyet üzerine cezalandırılmaktadır. Bu durumda şikâyet olmadan yaşanan cinsel ilişkiye hak tanınmaktadır (25). Ancak gençler hazır olduğundan, sorumluluğu alabileceğinden, kararından emin olmadan cinsel ilişkiye girmemelidir. Türkiye Gençlerde Cinsel Sağlık ve Üreme Sağlığı Araştırması’na göre araştırmaya alınan 15–19 yaş grubu kızların %92.5’i evli olmadığı, %58.3’ünün sevgilisinin olduğu, %61.6’sının cinsel ilişki yaşayan kız arkadaşının olduğu bildirilmektedir (14). Çalışmaya katılan kız katılımcılar, kadınlar için ilk evlenme yaşının ortalama 22.6, ilk anne olma yaşının ise 24.2 olması gerektiğini belirtmişlerdir. 15–19 yaş grubundaki kızların aynı yaş grubunda ilk kez anne olmayı uygun bulanların oranı ise %3.8’dir (16). İzmir’de bekâr kadınlarda yapılan bir çalışmada kadınların %12.3’ünün cinsel aktif olduğu, bunların, %18.2 sinin en az bir gebelik ve isteyerek düşüğü olduğu bildirilmektedir (29).

Adölesanlar evlilik dışı ve istemeden oluşan gebeliklerde, gebelikten kuşkulansalar bile, birçoğu için sürprizdir. Bir kısmında ise anne-babanın kuşkusuyla tanı konur. Bu ciddi sorun sağlık, ekonomik ve sosyal boyutuyla genç kızı, eşini, aileyi ve toplumu yaşam boyu olumsuz etkileyen bir problemdir (28).

Adölesanlar gebelik ile ilgili şaşkınlıklarını attıktan sonra, kısa sürede gebeliğin geleceği ile ilgili kararı vermelidirler. Bu dönemde adölesana vereceği kararda yardımcı olunmalıdır. Adölesan, gebeliğin sürmesine ya da abortusa karar verebilir. Bu kararda adölesanın gelecek ile ilgili planları, evli olup olmaması ve yeterli derecede anne-baba desteği alıp almaması etkindir. İkilem yaşayan adölesana aile ve sağlık personeli psikolojik destek ve bilgi sağlayarak uygun kararı vermesinde ve olayı en az travmayla atlatmasında yardımcı olmalıdır. Gebeliği sürdürecek adölesanlar doğum öncesi bakım için yönlendirilmelidir. Abortus kararında ise işlem sonrası kontrasepsiyon için danışmanlık yapılmalıdır (30).

SONUÇ VE TARTIŞMA

Adölesan Gebeliklerin Bakımı ve Önlenmesi
Seksüel olarak aktif adölesanlarda herhangi bir ameliyat, radyografi, ilaç kullanımı ve aşılamadan önce gebelik testi ile gebelik olup olmadığına bakılmalıdır. Adölesanlara canlı aşılar yapılmadan önce mutlaka gebelik araştırılmalıdır. Bu gebeliklerde biyolojik özellikler değiştirilemeyeceğine göre, daha sık doğum öncesi bakım verilmeli; gebelerin, anne ölümüne neden olan tehlike işaretlerini tanıması ve gerekli sağlık hizmetlerini alabilmesi için bilgilendirme yapılmalıdır.

Ülkemizde 15–49 yaş grubundaki bekâr kadınlar 1997 yılından itibaren izleme alınmıştır. Kurumlarımızdaki personel sıkıntısı nedeni ile yapılan öncelikler sıralamasında, bekâr kadın izlemlerinin çok gerilerde yer alması, kültürel nedenlerle ailelerin ve bekâr kadınların özellikle aile planlaması konusunda sorulan sorulara sıcak bakmaması gibi nedenlerle bekâr kadın izlemlerinde yeterince başarılı olunamamaktadır (31). Özellikle sağlık personelinin, evli olmayan gençleri güvenli cinsellik açısından eğitip, hizmet verebilmesi için, personele hizmet içi eğitim verilmeli ve motivasyonları artırılmalıdır.

Gençler güvenli bir cinsel yaşam için hem evlilik içi hem de evlilik dışı istenmeyen gebelikten, ayrıca cinsel yolla bulaşan hastalıklardan kendilerini ve cinsel eşlerini korumaları gerekir. Bu konuda öncelikle korunmasız cinsel ilişkinin riskleri konusunda farkındalık yaratılmalıdır. Keskinoğlu ve arkadaşlarının(10) araştırmasında adölesan gebelerin %15’i evlenmeden önce cinsellik ve aile planlaması ile ilgili bilgi almışken, evlendikten sonra bu oran %63’e çıkmıştır; yine de her üç adölesan gebeden biri aile planlaması konusunda bilgilendirilememektedir. Bilgilendirilmeme nedenleri adölesanların utanma, ayıp karşılanma ve nereden bilgi alacağını bilmeme nedeniyle hizmet aramadan kaçınmalarıdır.

Trabzon’da liselerde yapılan bir çalışmada kızların aile planlaması bilgi düzeyi, 21 üzerinden 8.9 puan bulunmuştur. Yine Trabzon’da gençlerin genital sistem anatomik yapıları hakkındaki bilgi düzeyleri de düşük bulunmuştur (22,32). İzmir’de bekâr kadınlarda yapılan bir çalışmada danışmanlık almayan kadınların çoğunun danışmanlık alacakları yeri bilmediklerini belirtmişlerdir (29). TGCSÜSA’na göre 15–19 yaş kızların sadece % 65.3’ünün tek cinsel ilişki ile gebe kalınabileceğini bildikleri belirtilmiştir. Ayrıca, gençlerin en çok bilgilendirme hizmeti (%76) almak istedikleri ve bu bilgileri en çok okullarda (%49) ve doktor (%72.5) tarafından almak istediklerini belirtmişlerdir.21 Manisa’da ilköğretim son sınıfta yapılan bir çalışmada da öğrencilerin %84.3’ü okullarda cinsel danışmanlık verilmesi gerektiğini bildirmişlerdir (33). Çalışmalara göre bilgi açığı olduğu ve bu açığı gençlerin okullarda almak istedikleri görülmektedir. Ancak cinsel eğitim önce aile içinde başlamalı, daha sonra okullarda devam etmelidir. Aile içinde gençlerin ihtiyaç ve sorunlarını kolayca anlatabileceği bir iletişim ortamı yaratılmalıdır. Adölesanların çoğunun doğum kontrolü yöntemi satın almaktan utandığı, bir kısmının ailelerinin bu yöntemleri kendilerinde bulmalarından korktuğu, yöntemlerin yan etkilerinden tedirgin oldukları, bazılarının ise kendilerinin gebelik riski altında olmadıkları düşüncesi nedeniyle yöntem kullanmadığı bilinmektedir. Bilgi vermenin yanında, Adölesanlara gebelik risk algısını artıracak yayınlar hazırlanıp, yazılı ve görsel yayın organlarında yayınlanmalıdır.

Sonuç olarak; Adölesan dönemde evlilik içi gebeliğin en önemli nedenlerinin eğitimsizlik ve işsizlik/çalışmama, evlilik dışı gebeliğin ise bilgisizlik ve risklerin farkında olmama olduğu görülmektedir. Bu konuda kızların daha çok okullaştırılması, lise eğitiminin zorunlu hale getirilmesi ve kadınların çalışma hayatında daha fazla yer alması hem kadının statüsünü artıracak hem de gençleri erken evlilikten ve buna bağlı erken gebelikler ve komplikasyonlarından korumaya yardımcı olacaktır. Güvenli cinsel yaşam konusunda bilgi açığını kapatmak için ise, eğitim müfredatındaki cinsel sağlık bilgileri zenginleştirilmeli, okul dışında kalan adölesanlara ise ayrıca eğitim kampanyaları ve kitle iletişim araçları ile eğitimler yapılmalıdır. Gençler danışmanlık hizmeti almak için sağlık birimlerine kolayca ulaşabilmeli, yargılama olmadan bu hizmeti alabilmelidir.

KAYNAKÇA

1.    Adolescent Pregnancy. Issues in Adolescent Health and Development. Department of Child and Adolescent Health and development, WHO, Geneva, 2005.
2.    TC Sağlık Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı Aile Planlaması Genel Müdürlüğü. Ergen Sağlığı ve Gelişimi Kaynak Kitabı. Ankara: TC Sağlık Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı Aile Planlaması Basımevi, 2004.
3.    Jolly  MC, Sebire N, Harris J, Robinson S, Regan L. Obstetric risks of pregnancy in women less than 18 years old. Obstet Gynecol 2000; 96:962-6.
4.    Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü. Sağlık Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü, Devlet Planlama Teşkilatı ve Avrupa Birliği, Ankara, 2003.
5.    The World Health Report 1998. Life in the 21. Century: a vision for all. Geneva: WHO, 1998; 97.
6.    TC Sağlık Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü. Cinsel Sağlık ve Üreme Sağlığı No:5:B, Gençlere Yönelik Üreme Sağlığı Hizmetleri Katılımcı Kitabı, Ankara: TC Sağlık Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı Aile Planlaması Basımevi, 2009.
7.    www.who.int/making_pregnancy_safer/topics/adolescent_pregnancy/en/index.html
8.    Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü (2009), Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması, 2008. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü, Sağlık Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı ve TÜBİTAK, Ankara, Türkiye.
9.    Gökce B, Ozsahin A, Zencir M. Determinants of adolescent pregnancy in an urban area in Turkey: a population-based case control study. J Biosoc Sci, 2007;39(2):301-11.
10.    Keskinoğlu P, Pıçakçıefe M, Bilgiç N, Kılıç B. 2001 Yılında İnönü Sağlık Ocağı bölgesinde gerçekleşen adölesan gebelikler. www.dicle.edu.tr/~halks/m19.html
11.    Ozsahin A, Zencir M, Gokce B, Acımıs N. Adolescent pregnancy in West Turkey. Cross sectional survey of married adolescents. Saudi Med J 2006;27(8):1177-82.
12.    Fergusson DM, Woodward LJ. Maternal age and educational and psychosocial outcomes in early adulthood. J Child Psychol. Psychiat 1999;43(3):479-89.
13.    Kongnyuy EJ, Nana PN, Fomulu N, Wiysonge SC, Kouam L, Doh AS. Adverse perinatal outcomes of adolescent pregnancies in Cameroon. Matern Child Health J 2008; 12:149-54.
14.    İmir GA, Çetin M, Balta Ö, Büyükayhan D, Çetin A. Perinatal outcomes of adolescent pregnancies a University Hospital in Turkey. J Turkish- German Gınecol Assoc, 2008;Vol 9(2):71-4).
15.    Canbaz S, Sunter AT, Cetinoglu CE, Peksen Y. Obstetric outcomes of adolescent pregnancies in Turkey. Adv Ther 2005;22(6):636-41.
16.    Özcebe H, Ünalan T, Türkyılmaz AS, Coşkun Y. 2007 Türkiye Gençlerde Cinsel Sağlık ve Üreme Sağlığı Araştırması, Nüfusbilim Derneği ve UNFPA. Ankara: Damla Yayınevi, 2007.
17.    Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü, ICON-INSTITUT Public Sector GmbH ve BNB Danışmanlık (2006). Ulusal Ana Ölümleri Çalışması, 2005. Sağlık Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü ve Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu, Ankara.
18.    Polat O, Topuzoğlu AY, Gezer T. 100 soruda “CSÜS ve Cinsel İstismar Rehberi” 1.baskı. İstanbul: Forart Matbaa, 2006.
19.    Özgür EM. Türkiye’de toplam doğurganlık hızının mekânsal dağılımı. http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/33/825/10466.pdf
20.    Bayram M, Özer G, Soyer C, Uçar B, Yücer G. Prevalence of Adolescent Pregnancies and Educational Status of Pregnant Adolescents Admitted to the Kırıkkale University Faculty of Medicine, Depatment of Gynecology and Obstetrics. J Turkısh German Gynecol Assoc 2005;6(1):39-41.
21.    Corcoran j, Franklin C, Bell H. Pregnancy prevention from the teen perspective. Child Adolesc Social Work J 1997;14(5):365-75.
22.    Topbas M, Can MA, Can G, Kapucu M. Knowledge level of students in some high schools in Trabzon about physical changes in adolescent period and the male-female genital systems anatomy. Journal of Health and Society 2005;15(1):101-5.
23.    Gökçe Ö. Adolesan Gebelikler. STED 2000;4.
24.    Türk Medeni Kanunu, Kanun no:4721, Kabul tarihi:22.11.2001.
25.    Türk Ceza Kanunu, Kanun no:5237, Kabul tarihi:26.09.2004.
26.    TC Sağlık Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü. Türkiye üreme sağlığı programı, Gençlik Danışmanlık ve Sağlık Hizmet Merkezleri Cinsel Sağlık Üreme Sağlığı Eğitimi Modülü Katılımcı Rehberi. Ankara: Buluş tasarım ve matbaacılık hizmetleri, 2007.
27.    Ergin F, Beser E, Okyay P. Unwanted pregnancies and risk factors in the city center of Aydın. Journal of Health and Society 2005;15(4):82-8.
28.    Acar B, Altunyurt S. Puberte ve adölesan jinekolojisi. In: Çiçek N, Akyürek C, Çelik Ç, Haberal A, editors. Kadın Hastalıkları ve Doğum Bilgisi. 2. Baskı Ankara: Güneş Kitabevi ltd şti; 2006. p:772.
29.    Giray H, Kılıc B, Aksakoglu G. Factors affecting the family planning knowledge of unmarried women. Journal of Health and Society 2006;16(1):64-9.
30.    Demir SC, Ürünsak İF. Adolesan Kontrasepsiyon. Turkiye Klinikleri J Pediatr Sci 2006;2(1):67-0.
31.    http://www.1999yillik.8k.com/acsap2.html
32.    Topbaş M, Çan G, Kapucu M. Trabzon’da bazı liselerdeki adolesanların aile planlaması ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar hakkındaki bilgi düzeyleri. Gülhane Tıp Dergisi 2003;45(4):331-7.
33.    Altıparmak S, Karadeniz G, Teksar T, Marangoz N, Atlan E. The Review of teenagers to the teenage. Journal of Health and Society 2005;15(3):76-81.

{jcomments off}

Kavramların Işığında İnsan Hakları

İNSAN, HAK, HUKUK VE DEMOKRASİ

KAVRAMLARI IŞIĞINDA İNSAN HAKLARI

Giriş

“İnsan hakları nedir?” sorusuyla başlayacak olursak bu sorunu yanıtını öncelikle “insan”,”hak” ,“hukuk” ve “demokrasi” kavramlarını açıklayarak vermeliyiz. İnsan haklarını anlamak, sahip çıkmak, korumak ve geliştirmek yukarıdaki kavramları bilmekle mümkündür. Bu kavramlar insan hakları inşaatının temel taşlarındandır. Bu nedenle bu kavramaların doğru anlaşılması büyük önem arz eder. Bu yazının amacı da bu temel taşlar etrafında insan haklarının inşasını ele almaktır.

Kavram Açıklamaları

İnsan denilen gizemli yaratık en genel ve anlaşılır tanımıyla, düşünen ve düşündüğünü eyleyendir. Yine insan, düşünebilen, karar veren, amaçlı ve ahlaklı davranan, toplum ve devlet kuran, bilim ve teknoloji üreten bir varlıktır. Aristoteles’e göre insan, düşünen, konuşan, gülen ve politika yapan bir hayvandır. İnsan çeşitli tarihsel dönemlerde hakim düşünceye göre farklı şekillerde algılanmıştır. Antik Çağda büyük önem atfedilen insan, başlı başına bir amaç olmaya çalışırken iken Ortaçağ Avrupa’sın da tanrıya hizmetle yükümlü bir araç şeklinde tanımlanmış ve değerlendirilmiştir.  Bu dönemde insanın en yüce görevi tanrıya koşulsuz itaat etmek amacı ise tanrıyla bütünleşmek (babaya kavuşmak) nihayetinde tanrıyla bir bütün olmaktır. Ortaçağda İnsan doğal ve akli bir varlık değil, öncelikle Tanrı tarafından yaratılmış fakat ilahi özünden ayrı düşmüş bir varlıktır[2]. Bu bakımdan ortaçağ Hıristiyan felsefesinin temel amacı özünden, Tanrıdan, uzaklaşmış insanı yaratıcısına tertemiz bir şekilde tekrar ulaştırmaktır. Temel problemde bu amacın nasıl gerçekleştirileceğidir. Yine insan, Kant’ın insan ve ahlak felsefesinde, başlı başına bir amaç halini almış, günümüz insan hakları ve bir değer olarak insan anlayışının filizlenip yeşermesine hizmet etmiştir

Hak, yasal olan, kişi menfaatidir. Hak, kişinin toplumdan isteyebileceği, talep edeceği ve kullanabileceği yetkilerdir[3].  Hak, sahibine bir şeyi yapabilme yetkisi verirken, başkalarına da bu yetkinin kullanılmasına saygı gösterme yükümlülüğü getirir. Bu yetkileri kullanmakta özgür ve sınırsızdır taki başkalarının yetki alanına girinceye kadar. Çünkü her hak hukuk kuralından doğar[4]. Hukuksa bir düzen ifade eder. Düzenin olmadığı bir yerde hak, eşitlik, özgürlük vb. kavramlardan söz edilemez.

Haklar farklı hukuk düzenlerine, toplumlara ve siyasi rejimlere göre çeşitli farklılık gösterir. Liberaller, özgürlüğe üstün bireyci değer olarak öncelik tanırlar. Faşistlerse anlamsız olduğu gerekçesiyle her türlü bireyci özgürlüğü reddederler[5]. Faşistlere göre özgürlük, liderin otoritesine sonsuz itaattir.

Demokrasi Grekçede “halk” anlamına gelen “Demos” ve “iktidar” anlamına gelen “Kratos” kelimelerinin birleşmesiyle ortaya çıkmış bir kelimedir. Bu anlamda demokrasi halk iktidarı, halk yönetimidir. Bu yönetim diktatörün ve tiranın değil halkoyuyla seçilmiş kişinin yönetimidir. Fakat demokrasiye yüklenen anlam çeşitli dönemlerde farklılıklar göstermiştir. Toplumsal yapı farklılığı ve gelişmişlik düzeyi bu farklılıkların nedenlerinden bir kaçıdır. Bu da demokrasiyi kendi içinde üç türe ayırmıştır. Bunlar doğrudan demokrasi, temsili demokrasi ve yarı doğrudan demokrasidir. Doğrudan demokrasi, halkın kararlara doğrudan katıldığı, kararların çoğunluğun oyuyla alındığı bir demokrasi şeklidir. Genellikle (Antik Yunanda) şehir devletlerinde geçerli olmuştur. Temsili demokrasi, halkın siyasi haklarını doğrudan değil de seçtikleri temsilciler aracılığıyla kullanması ve yönetim de söz sahibi olmasıdır. Bu temsilciler milletvekilleridir. Yarı doğrudan demokrasi ise temsili demokrasinin sebep olacağı olumsuzlukları önleyebilmek için doğrudan demokrasiye gitme şeklidir. Halk vetosu, referandum vb. yarı doğrudan demokrasiyi sağlayan araçlardır.

Çeşitli düşünce ve öğretiler de kendi demokrasi tanımlarını yapmışlardır. Örneğin liberaller açısından demokrasi anayasayla sınırlandırılmış olandır. Çünkü çoğunluk azınlığın haklarını da gözetmek zorundadır. Bu anlamda liberal demokrasiye anayasal demokrasi de denir. Faşistler hakiki demokrasinin diktatörlük olduğunu savunurlar. Çünkü önder, ideolojik bilgeliği tekeline alabilir ve yalnızca bu lider tek başına halkın gerçek çıkarlarını dillendirebilir[6].

Demokrasi insan haklarının meşrulaştığı, garanti altına alındığı, korunduğu ve geliştirildiği en iyi ortamı sunar. Demokrasi, insana değer veren, önemseyen  ve insan kişiliğini özgürce ve eksiksiz biçimde geliştirmesine olanak sağlayan bir yönetim biçimidir[7]. Demokrasi eşittir “hürriyet” demektir. Ancak hür insanlar haklarının farkında olabilirler. İşte Atatürk’ün dediği gibi “aklı hür, vicdanı hür…”

Çoğulcu demokrasi, herkesimden katılımın olduğu bir demokrasi anlayışıdır. İktidarın değişebildiği, çoğunluğun diktatörlüğünün olmadığı bir yönetimdir. Çoğulcu demokrasi ile çoğunlukçu demokrasi anlayışını birbirinden ayıran ince nokta insan haklarının kullanımı olsa gerek. Çünkü çoğulcu demokraside azınlıklar söz konusu olmayacaktır. Herkes eşit ve hür şekilde hukuk kuralları içerisinde bütün haklarını kullanacaktır. Çoğulcu demokrasilerde iktidar el değiştirir ve bu şekilde diktatörlüğün veya tek otoritenin önüne geçilebilir. Diğer durumda ise her an çoğunluğun diktatörlüğünü ilan etme tehlikesi vardır. Bu da insan hakları anlayışınca kabul edilebilir değildir. Çünkü insan hakları tek tek bütün bireylerin haklarıdır. Belirli bir topluluğun, zümrenin veya otoritenin hakları değildir.

İnsan adlı gizemli yaratığın toplumsal hayata geçişini Hobbes, Locke ve Rousseau gibi filozoflar toplum sözleşmesi şeklinde açıklamışlardır. Hobbes, doğa durumundaki insanı anlatırken doğanın insanı eşit yarattığını söyler fakat buradaki eşitlik amaçlarına ulaşma bakımından eşitliktir. Bu durumda da insanlar arasında bir güvensizlik ve savaş doğar. Çünkü ona göre “insan insanın kurdudur”. Savaşımın olduğu bir yerde düzensizlik hakimdir. Doğa durumuna yani “herkesin herkesle savaşına” son verecek olana şey, her insanın her şey üzerinde sahip olduğu doğal haktan başkalarıyla aynı ölçüde vazgeçmesi yani sahip olduğu hakkın başkalarının hakkıyla sınırlandırılmasına rıza göstermesidir.[8] Buda ancak bir toplum sözleşmesiyle mümkündür.

Locke’a göre doğa durumunda bütün insanlar eşitti. Buradaki eşitlik aynı doğal akla sahip olmaktır. Fakat doğa durumunda insanların temel haklarını koruyup teminat altına alacak bir otorite bulunmamaktadır. Her birey kendi başına bir otorite konumundadır. Yani yargıç da savcı da kendisidir. Bu da adalete aykırı bir durum olduğundan bir kargaşaya sebep olur. Savaş çıkması kaçınılmazdır. Locke a göre insanlar savaş tehlikesinden kurtulmak için bir “toplum sözleşmesi” ile bir takım haklarını otoriteye vererek toplum haline gelir. İnsanlar Locke’ a göre, doğa durumdan sivil toplum haline, temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alıp, daha nitelikli bir yaşama kavuşmak için geçerler.[9]

Rousseau “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinde şöyle der: İnsan özgür doğmuştur, ama her yerde zincire vurulmuştur. Oysa ona göre doğa durumu, Hobbes’un herkesin herkesle mücadelesinin aksine adeta cennetvari bir durumdur.[10]Rousseau’ya göre insan doğanın ellerinden iyi olarak çıkmıştır. O bu dünya da toplum tarafından bozulmuştur. Mülkiyet, ticaret ve ekonomik ilişkiler insanlar arasındaki dostluğu, arkadaşlığı bozarak birtakım çıkarlar doğrultusunda insanların menfaat ilişkileri kurmasını neden olmuştur.  Bu durumdan mutsuz olan insan ancak toplum sözleşmesiyle mutluluğuna, özgürlüğüne ve eşitliğine tekrar kavuşabilecektir. Bir yasaya itaat eden insan aslında kendine itaat etmiş olacaktır. Çünkü Rousseau da egemenliğin kaynağı insandır/halktır.

Bu üç düşünürde birleştiği ortak nokta bir toplumsal düzen anlayışıdır. Çünkü topluluk halinde yaşamak bir düzen gerektirir. Hukuk toplumsal yaşamın en güvenilir düzenleyicisi olup toplumsal gerçekliğin bir sonucudur[11]. Kural ve kurallara uyma fikrinin bulunmadığı bir toplumda düzenden söz edilemez[12]. Toplumsal düzenin olmadığı bir yerde  de hiçbir haktan söz edilemez.  Yani toplumsal düzen ancak ve ancak hukukla mümkündür. Hukuk, insanlara her hakkın kaynağı olan özgürlüğü verir. Hukuk üzerinde çok tartışılmış bir kavram olmuş ve birçok tanım getirilmiştir. Hatta Kant göre “hukuk, hukukçuların bile tanımlayamadığı bir kavramdır”. Hukuk Arapça kökenli bir sözcüktür ve anlamı “haklar” dır[13]. Hukuk, bireyin ve toplumun ortak iyiliğini sağlamak amacı ile konulan ve kamu gücü ile desteklenen kurallar bütünüdür. Buna göre hukukun amacı; insanların ortak iyiliğini, barış içinde bir arada yaşamalarını ve adaleti sağlamaktır.[14]

İnsan Hakları

Modern dünyada insan hakları söylemini programına almayan bir iktidar ve devlet hem ülkesinde hem de uluslararası arenada kendine yer bulamaz. Hatta iktidarların ve devletlerin meşruluğu bu kavramla belirlenmektedir de diyebiliriz. Günümüzde insan hakları ve demokrasi kavramları aynı zaman da emperyalist ülkelerin baskı altına almakta kullandıkları bir psikolojik savaş aracı haline gelmiştir[15]. Çünkü ‘İnsan Hakları’ tüm işgallerin, kanlı operasyonların, darbe ve müdahalelerin bahanesi![16] Orta doğuda yaşanan son gelişmeler bu tespitin haklılığını ortaya koymaktadır

İnsan hakları, insanın sırf insan olmakla kazanmış olduğu haklardır. Bunlar doğal haklardır. İnsan haklarının felsefi temelinde esas olarak, doğal (tabii) haklar anlayışı bulunmaktadır. Doğal haklar, yazılı hukuktan önce gelen ve ondan üstün olan insanın doğuştan sahip olduğu haklardır. İnsan haklarının tek ölçütü insandır, kişidir. İnsan hakları tüm insanların sahip olduğu temel hak ve özgürlükler toplamıdır. Başka bir tanıma göre din, dil, ırk, renk, mezhep, cinsiyet ve düşünce farklılığı göstermeksizin bütün insanların sadece ve sadece insan olmakla kazanmış oldukları haklardır. Bu haklar insan onur ve haysiyetini korumak ve insana insanca yaşama imkanını sunduğu için vardır.

Genel olarak insan haklarının temel nitelikleri;

1-Evrenseldir.

2-Temel haklardır(doğal haklar)

3-Toplum öncesidir(tek insan)

4- Mutlaktır.

5-Vazgeçilmez ve devredilemezdir.

6-Kişi haklarıdır.

Tarihsel gelişimine baktığımız zaman insan hakları söylemini M.Ö 5. yüzyıla kadar geri götürebiliriz. Eski yunan da sofistler insana verdikleri değerle insan haklarına ilk vurguyu yapanlar olmuştur. Bilindiği gibi sofistler eğitimcilikleriyle öne çıkmış gezgin öğretmenlerdir. Bunlar para karşılığı da olsa insanları eğitmekte ve bu şekilde insanların rahat ve huzurlu bir yaşam sürmelerini istemekteydiler. Onların amacı, her bireyin yeteneklerini geliştirecek bilgiyi öğretmekti.[17] Çünkü insan özgürleşmeye ve gelişmeye açık en değerli varlıktı. Gerçekte “ bütün şeylerin ölçüsü insandır, var olanların var olmalarının ve var olmayanların var olmamalarının.[18]”  Protagoras’ın bu sözü bir değerler çokluğuna işaret etmektedir. Bu da kaos ortamı için uygun bir zemin hazırlayacağından onlar açısından bakıldığında insanların siyaset, etik vb. konularda eğitilmesi gereklidir.

İnsan hakları ilk kez 1945 tarihli Birleşmiş Milletler Şartı ve 1948 tarihli BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesiyle uluslar arası bir hukuk biçimi [19]kazanmıştır. Ancak daha gerisinde Antik Yunandan sonra 1215 Magna Carta (İngiltere), 1789 İnsan ve Vatandaşlık haklar Bildirisi(Fransa) ve 1791’de 1787 Amerikan Anayasasına 10 maddelik bir Haklar Bildirisi eklemiştir. Kölelik, İngiltere de 1838’de, Amerika da 1865’te kaldırıldı[20]

İnsan Hakları Eğitimi

Sokrates’in “hiç kimsenin bilerek kötülük yapamayacağı”[21] tezi bilmeye dolayısıyla da eğitime vurgu yapar. Ona göre bilen kötülük yapmaz. İnsan hakları eğitimi de kavramın, bilinmesini, anlaşılmasını, pratikte yansımasını, korunup geliştirilmesini ve kuşaklara aktarılmasını sağlayacaktır. İnsan hakları eğitimi genel anlamda herkeste, örgün eğitim kapsamında düşünüldüğünde ise öğrencilerde insan haklarına saygı ile bu hakları koruma ve yararlanma bilincini geliştirmek amacıyla, uygun içerik, materyal ve yöntemlerle verilen eğitime karşılık gelir[22]. İnsan hakları eğitiminden verimli bir sonuç çıkabilmesi için bireylerin bilinçli olması gerekir. Bilinçli bireyler ancak bir takım haklarının olduğunu iddia edebilirler.

İnsan hakları eğitiminde, eğitimi alan kişiye/gruba evrensel ve ulusal değerler bir arada verilmelidir. Çünkü halen daha evrensel değerler olarak kabul edilen değerler üzerinde tartışmalar sürmektedir. Bu nedenle evrensel ve ulusal değerleri birlikte verilmeli, eğitimi alanın bunların sentezinde evrensel bakabilmeyi edinmesi sağlanmalıdır.

İnsan hakları eğitiminde felsefi nitelikli bir eğitimin seçilmesi verilmek istenen eğitime büyük hizmette bulunacaktır. Felsefi nitelikli eğitim, eğitim alana ve verene, eğitim almasına yardımcı olunana kendisini ve birlikte yaşadığı, yaşamak zorunda olduğu diğer bireyleri/kişileri/yurttaşları tanıma fırsatı verdiği için, bireyin/kişinin/yurttaşın her anlamda dünyasını genişletecektir[23]. Yine felsefi nitelikli eğitim tikelden hareketle, yine tikel merkezinde kalarak evrensele ulaşabilmeyi sağlar. Felsefe, kavramları aydınlatmayı, sorgulamayı, eleştirmeyi, onlara yeni boyutlar kazandırmayı amaçlayan tutumuyla[24] hayatımızın değişmez örgüsü olan kavramlarımızı verimli bir şekilde kullanmamızı sağalar. İnsan hakları eğitimi kişinin öz saygı edinmesini başlıca amaç saymalıdır. Öz saygısı olan insan ancak başkalarına saygı duyabilir.

İnsan hakları eğitiminin başarıya ulaşabilmesi için en başta eğitim sistemi insan haklarını dikkate alan biçimde düzenlenmelidir[25]. Gündeminde, insanın onurlu ve saygı duyulması gereken bir varlık olduğu anlayışına yer vermeyen; insanı özcü bir varlık anlayışıyla değerlendiren ortamlarda, insan haklarında, insan hakları kavramından söz edilemez[26].

İnsan hakları eğitimi sistemli ve çok boyutlu bir şekilde yapılmalıdır. Örgün öğretimle sınırlı kalınmamalıdır. Çeşitli gruplar, medya, dernekler, sivil toplum örgütleri, kulüpler, ve vakıflar örgütlü bir şekilde insan hakları verebilir. Fakat burada kontrol mekanizmasının kurulması art niyetli amaçların önüne geçmesi açısından şarttır.

İnsan hakları eğitimi noktasında önemle duracağımız bir başka konuda medyadır. Bilindiği gibi medya günümüzde en etkin eğitim-kültür-sanat- haber- aracıdır. Claude-Jean Bertrand’ın altı başlık altında açıkladığı medyanın işlevlerini şöyle sıralayabiliriz; (1) çevreyi izlemek, (2) sosyal iletişimi sağlamak, (3) dünya hakkında bir vizyon sağlamak, (4) kültürü iletmek, (5) mutluluğa katkıda bulunmak ve (6) satmak(reklamcılık)[27]. Ne yazık ki tıpkı demokraside olduğu gibi medyada bu temel vasıflarından sıyrılmış muhalefeti susturan iktidarın ise sözcülüğünü yapan bir araç haline gelmiştir. Demokrasilerde kamuoyunun oluşmasında basın en önemli vasıtadır[28].Yine medya ulusal ve evrensel hiçbir insan/toplum değerlerine uymayan içi boş, eğiticiliği sıfır ve ahlak kurallarını topyekûn rafa kaldıran program ve yayınlarla toplumları yozlaştırmaktadır. İnsan hakları eğitiminde medya düşen görev insan hakları ile ilgili eğitici-öğretici-bilgilendirici-aydınlatıcı yayınlar yapmaktır. Bu da devlet eliyle veya devlet destekli özel sektörün yapması ile sağlanabilir. Görselliği zengin olması bakımından TV’ler günümüz de en çok tercih edilen medya araçlarındandır.  İnsan haklarına saygılı bir devlet bu aracı yine insan haklarına/izleyici haklarına ve kurum haklarına saygılı bir şekilde kullanmalıdır. Medya patronları, yapımcıları, yönetmenleri, aydınları, oyuncuları, emekçileri, sanatkârları da insan hakları bilinci içerisinde olmalıdır. Günümüzde, özellikle de ülkemizde, kimin aydın ve sanatçı olduğunu anlamak mümkün değil. Gerçekten layıkıyla işini icra edenleri tenzih ederek şunu ifade etmek gerekir ki, “eline kalem alan herkes aydın/gazeteci, mikrofona nefes üfleyen herkes sanatçı, kamera karşısında soyunan herkes de adeta başoyuncu”.

Sonuç olarak insan yüz yıllar boyu çözülememiş, halen daha gizemini koruyan kozmos içerisindeki en karmaşık ve en değerli yaratıktır. Bu yaratık ilk dönemlerde doğayla iç içe yaşayıp, doğanın emri altında hareket ederken, zamanla doğaya başkaldırmıştır. Bu başkaldırıyı birlik halinde yaparak toplumsallaşmış, doğa karşısında ve kendi türünün tehlikelerine karşı bir araya gelerek, ilkel hayattan toplumsal hayata bir geçiş yapmıştır. Bu geçiş, Hobbes, Locke  ve Rousseau da insanın  bir takım haklarından yine temel hakları için  vazgeçip toplum sözleşmesi formunda  gerçekleşir. Toplumsal hayatta bir otorite arayışına giren insan, çeşitli yönetimlerin boyunduruğunda yaşamıştır. Bu yönetimlerden demokrasi onun için ufukta parlayan bir ışık olmuştur. Bu ışıkla hukuka, adalete, haklarına ve temel insani değerlerine kavuşmuştur. Bu haklarını-sırf insan olmaktan dolayı kazanmış olduğu haklarını- korumak, geliştirmek, hak ettiği onurda yaşamak için, eğitim vasıtasıyla hakları hakkında bilgilenmeli/bilgilendirilmelidir. Bu eğitimin felsefi nitelik taşıması kavramın geleceği ve içeriği açısından çok önemlidir. Çünkü felsefe, vizyonu geniş, çok boyutlu düşünebilen, evrene daha geniş pencerelerden bakabilen, sorgulayan, eleştiren, merak eden ve birey merkezli evrenseli yakalamış insan yetiştirir. Ayrıca felsefe kavram analizi ve ideal olanı aramasıyla da insan hakları eğitiminde önemli bir yere sahiptir. Formal eğitimin yanı sıra informal eğitim, basın- medya aracılığıyla da bu eğitim gerçekleştirilebilir. Ayrıca her türlü teknolojik gelişmeden de insan hakları eğitiminde faydalanılabilir.

DİPNOTLAR


[1] Atatürk Üniversitesi Felsefe Tarihi Tezli Yüksek Lisans

[2] Cevizci , Ahmet. Felsefe Tarihi, Say Yayınları,1.baskı 2009, s. 176.

[3] ÇÜÇEN,A Kadir. İnsan Hakları, MKM Yayıncılık, Ocak 2011.s. 44.

[4] Gözübüyük, Ş; Hukuka Giriş, Turhan Kitabevi, Ankara 2005.s.160.

[5] Heywood, A. Siyasi İdeolojiler (Çev;A.Kemal Bayram, Özgür Tüfekçi,Hüsamettin İnanç,Şeyma Akın,Buğra Kalkan), Adres Yayınları, Mart 2010.s.47.

[6]A. Heywood.  A.g. e.s.59.

[7] Çınar, İkram. Mankurtlaştırma Süreci, Anı Yayıncılık, Ankara Şubat 2006. s.88.

[8] Cevizci, A,Felsefe Tarihi, Say Yayınları 1. baskı İstanbul 2009.s.476.

[9] Ahmet Cevizci A.g .e.,s.592-593

[10] Storig, Hans Joachim, Dünya Felsefe Tarihi, Say Yayınları,1. baskı 2011 İstanbul.s.354.

[11] Aydın .Nurullah, İnsan Hakları,Demokrasi ve Medya,Kum Saati Yayınları,1. baskı 2008 İstanbul.s.49.

[12] Atasoy .Ö.A.Temel Hukuk(Hukukun Temel Kavramları),Osmangazi Üni.Yay.1.Baskı 2007,.s.1.

[13] Bilgili. Fatih, Hukukun Temel Kavramları,Dora Bursa 2010 2. Baskı. s.11.

[14] Nurullah Aydın. A.g .e.s.35

[15] İkram Çınar A g. e .s.89

[16] http://www.banuavar.com.tr/?pg=articles&id=133

[17]A. Çüçen.  A.g. e .s.37

[18] Arslan .Ahmet.İlk Çağ Felsefe Tarihi(Sofistlerden Platon’a), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 1. Baskı Aralık 2006 İstanbul.s.28

[19] Ed.Çağlar Selda.Disiplinlerarası Yaklaşımla İnsan Hakları(Harun tepe.İnsan hakları :Kavram,Kapsam ve Ölçüt).Beta 1.Baskı Aralık 2010 İstanbul.s.7

[20] Reisoğlu. Safa, Uluslararası Boyutlarıyla İnsan Hakları,Beta ,Nisan 2001İsatnbul, s.4.

[21] Arslan. Ahmet. A.g. e .s.131

[22] Kepenekçi ,Y.K.. Anı Yayıncılık ,Ankara ,Şubat 2000.s.10.

[23] Çotuksöken. Betül.İnsan Hakları ve Felsefe, Papatya Yayıncılık. İstanbul 1.Basım kim 2010.s.58.

[24]Betül  Çotuksöken.A.g. e.s.110.

[25] Y.K Kepenekçi A.g. e .s.15.

[26]Betül Çotuksöken , A.g .e.s.17.

[27] Bertrand .Cluade-Jean, Medya Etiği. Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü. Ankara .Temmuz 2004.s.18

[28] Demir.Vedat, Medya Etiği, Beta.İstanbul. 1. Aralık 2006.s.17.

 

Vatan Ve Bayrak Hasreti İle Yaşıyoruz

Bahadır Metan Enveroğlu Kimdir? 1934 yılında Gürcistan Cumhuriyeti’nin Ahıska Bölgesi’nde doğdu. 1944’de Stalin yönetimin emriyle Ahıska Türkleri’nin yaşadığı sürgün olayında zorunlu olarak Kazakistan’a sürüldü. 1958 yılında İnşaat Fakültesini bitirdi. 1958-84 yıları arası Özbekistan’in Çinaz ve Akkorgan rayonlarında yaşadı. 1970-80 yılları arasında Ahıska Milletvekilliği yaptı. 1984 yılından sonra yeniden anayurdu olan Gürcistan’a dönen Enveroğlu, 1997 yılına kadar Gürcistan’ın Haşur Reyonunda ikamet etti. Sarp sınır kapısının açılmasıyla sık sık Türkiye’ye gelip giden Enveroğlu, 1997 yılında ailesiyle birlikte Türkiye’ye göç etti. Şimdi ise baba vatani Ahıska’nın hasretiyle yanıp tutuşuyor.

Turgut Özal, Orta Asya ve Kazakistan gezisi sırasında Ahıska Türkleri ile görüşerek, Ahıska Türkleri’nin vatanlarına dönmeleri için yardımcı olmak için söz vermiş ve 150 aileyi Türkiye’ye getirmişti. Ancak bu karar yeterince uygulanmadı. Şimdi Ahıska Müslümanları, Türkiye Hükümeti’nden kendilerine sahip çıkmalarını ve Ahıska Müslümanlarının kendi öz vatanlarına dönmeleri için gerekli girişimlerde bulunmalarını istiyorlar. Yoksa Ahıska Türkleri, yiyecek içecek fakiri değiller, çalışıyorlar ve hayatlarını sürdürüyorlar. Ama söylediğim gibi Ahıska Türkleri fakirdir ama vatan fakiridir. Vatanlarına kavuşmayı, vatanlarında bir bayrak altında yaşamayı özlüyorlar.


Ahıska Gürcistan’ın güneybatısında Türkiye’nin kuzey doğusunda, Ardahan ilimize sınır teşkil eden dağlık bir bölgedir. Bu bölge, kuzeyde Borjom, güneyde Çıldır düzlüğüne, doğuda Borçaliye batıda Acar topraklarına dayanır. Ahıska, Adıgön, Aspinza, Ahılkelek, ve Boğdanovko gibi önemli yerleşim birimleri ile, 200’den fazla köyün merkezidir. Ahıska şehrinin yüzölçümü 6260 km2 büyüklüğündedir. Bu topraklar tarıma ve hayvancılığa çok elverişlidir. Bu bölge Gürcistan’da, “Meskhet Cavaheti” olarak anılmaktadır. Orada yaşamış Türklere “Meskhet Türkleri” veya Ahıska Türkleri denilir.


Ahıskalılar, 1826-1829 Osmanlı-Rus savaşına kadar diğer Türk boyları gibi Osmanlı hakimiyeti altında yaşamış, bu savaşı Rusların kazanmasıyla da zorunlu olarak Rus hakimiyeti altına girmişlerdir.

”Ahıska bir gül îdi gitti.

Bir ehli dil idi gitti.

Söyleyin Sultan Mahmut’a

İstanbul’un kilidi gitti.


Ancak 1826 Osmanlı-Rus Savaşı ile her ne kadar Ahıskalılar Rusların hakimiyetine girmişseler de, Çarlık devrinden 1917 Bolşevik İhtilaline kadar Ahıskalılar yaşamlarını dil ve dinlerinde zorlama olmadan sürdürdüler. Camilerimizde ezanlar susmamıştı.


1917 Bolşevik ihtilali ile, “Ahıska Türklerinin” dil ve din özgürlükleri yasaklandı. Minarelerden ezan sesleri susturuldu. Camilerin ve Medreselerin çoğu yıkıldı. Geriye kalanların ise minareleri yıkılıp depo veya ambar olarak kullanıldı. Din adamlarını, ilim sahibi Müslüman Ahıskalıları asıp kestiler. Kalanları da ömür boyu Sibirya kamplarına sürgün ettiler.

Ahıska Vatan toprağıdır. İnsan her şeyden vazgeçer ama Vatan toprağından asla ve asla vazgeçemez.

Aşağıdaki fotoğraflar 1901 ve 1912 yıllarında Ahıska’nın Oşora ve Azgur kasabasında çekilmiştir.

 

Yıl 1901 Oşora Köyü Muhtarı (Glava-Başkan) Resimde sağda ayakta duran Muhtar (Rus Glava) İdumalali İskender ağa. Yanında Muhtar Yardımcısı Oşoralı Müştak Efendi. Oturanlar, sağda yazıcı Tofık Efendi. Elinde kamçı olan Polis komiseri Stepan Efendi.

 

Yıl 1912 Azgur kasabasında İlahiyat öğrencileri. Resimde İlahiyattan İsmail Hoca’nm babası Ali Hoca. Yanında Rus yabancı dil öğretmeni Hoca ile öğretmen arasında Abdullah Amcam (1898-1992) Kız öğrenciler arasında sağdan dördüncü sıradaki Bilor Hanım Muhrangil.

Kolhoz, Sovhoz (özel mülkiyetsiz kolektif ve Sovyet tüzüğü) sistemini gönüllü ad verip itirazlara bakmadan mecburileştirdiler. Özel mülkiyeti yasakladılar. Devlet tarafından mülk sahiplerinin mülklerine el konuldu, müsadere edildi.“Kulak, burjuy” diyerek ”Halk düşmanı, millet düşmanı, vatan hainleri” diye adlandırarak suçladılar ve cezalandırdılar.Mülkiyet elden gitti, hayatın tadı tuzu kalmadı” diyerek bir kısım Ahıskalılar Türkiye’ye göç ettiler. Ahıska Türklerinin başka bölgelere göç etmelerini önlemek İçin Bolşevikler 1930’lu yıllarda Türkiye sınırını sıkı bir kontrol altına aldılar. Bundan sonra Türkiye’ye gidenler Türkiye’de, Gürcistan’a gidenler de Gürcistan’da kaldılar.


1937 yılında ise bütün Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi Gürcistan’da da daha fazlasıyla aydın insanları toplayarak tutukladılar. Bunları adaletten uzak bir şekilde sorgusuz sualsiz kurşuna dizdiler. Bir kısmımda Sibirya kamplarına ve yer alt madenlerine tutsak olarak çalışmaya mahkum ettiler. ”Bu zulme maruz kalan insanların büyük çoğunluğu da Ahıska Türkleri idi. Bu haksız ve keyfi uygulanan baskı, ve zulümden benim ailemde nasibim aldı. Çeşitli işkencelere maruz bırakılan insanlar arasında rahmetli babamda bulunuyordu. Bu işkence ve zulümler neticesinde Bolşevikler katlettikleri Ahıska Türklerini, Ahıska kalesi içinde toplu mezarlığa gömüldüler. Allah’ın rahmeti onların üzerine olsun.Bu toplu mezarlığa Ahıska Kalesi içinde bulunan tarihi eserlerimiz şahitlik etmektedir. Bunlardan içinde yıllarca ilim tahsil edilen ve çok sayıda Ahıskalı alim yetiştiren Ahmediye Camisi ve Medresesi bulunmaktadır. Günümüzde ise, Sahipsiz ve ilgisiz durumdaki bu tarihi mekanlar viraneye dönmüş bir halde bulunmaktadır.

Bu Resimlerde Bolşevik Zulmünden Geriye Kalanlar


Hacı Ahmet Paşa tarafından 1749’da Ahıska Kalesi içinde inşa edilen Ahmediye Camisi (sol başta) ve medresesi (ortada). Bu tarihi eserler halen sahipsiz ve virane bir halde bulunuyor. 1937 yılında Bolşeviklerin zulümleri sonucu on binlerce Ahıska Türk’ü bu cami ve medreseye doldurulup işkenceler ile şehit edildiler. İşte bunlardan biriside benim babamdı. Daha sonra ise yapılan mahkemelerde suçsuz oldukları tespit edilip beraat ettiler. Ancak on binlerce insan çoktan asılmışlardı.

 

Yukarıdaki resim 1937 yılında çekildi. Bu resimde rahmetli Annem Hediye Hanım, rahmetli babam Enver Bey ile henüz üç yaşında bulunan bendeniz Bahadır.

1930-1940 yıllan arasında değişik zulümlere maruz kalan Müslüman Ahıska Türkleri Rus-Alman savaşı sırasında da büyük kayıplar verdiler. 1944 Kasım ayının 14’ünü 15’ine bağlayan soğuk bir kış gecesi Kızıl Ordu tarafından yataklarından kaldırılan Ahıska Türkleri, hayvanların taşındığı tren vagonlarına doldurularak uzun sürecek bir yolculuğa çıkarıldılar. “Meçhul yolculuk” adını verdikleri bu hadise Ana vatandan sürgün edilişin başlangıcıydı.


Tarih bin dokuz yüz kırk dört senede,
Trenler düzüldü demir yollarda.
Nice canlarım kaldı gözü elinde.
Köylere selamet kal diyen ağlasın.

Yurdumuzdan çıktık kuş fosilleri,
Gurbette geçirdik yıl asırları.
Kırgın olup kesti çok nesilleri.
Her familyadan tek tek kalan ağlasın.

Mahrum olduk bahçelerden bağından,
Çıktı ferman aktı kanım tenimden.
Halkın feryadından ahuzarından,
Gökler şimşek çaktı, bulut ağladı.

Bizler için çok büyük zulümler etti.
Halkımızın içinde hastalık bitti.
Milletin yarısı cennete gitti.
Yollarda ölenin, kalanı ağlasın.

Bugün 300 bini aşkın nüfusuyla, Orta Asya, Kazakistan, Azerbaycan, Ukrayna, Rusya ve son olarak da Amerika’nın çeşitli bölgelerinde paramparça olmuş dağınık ve perişan bir halde yasayan Ahıskalılar, kendi vatanlarına ve bayraklarına kavuşabilecekleri günü özlemle ve hasretle bekliyorlar.


Ortak değer yargılarına sahip olmamız sebebiyle Türkiye’den destek bekleyen Ahıskalılar. Vatanlarına kavuşabilmenin sadece Türk Devletinin siyasi ağırlığını göstermesiyle mümkün olabileceğine inanıyor ve ağabey olarak gördükleri Anadolu insanına bu ümitle bakıyorlar.

1930-40 yılları arasında değişik zulümlere maruz kalan müslüman Ahıska Türkleri Rus-Alman savaşında da büyük kayıplar verdiler.


Ruslar; Almanlar köyünüzü bombalayacak diye kandırdığı Ahıskalıları Köylerinden çıkarıp trenlere doldurup sürgün ettiler.


1944 yılında savaşın Rusların lehine dönmeye başlamasıyla, Ruslar Kasım ayının 14’ünü 15’ine bağlayan gece 200 civarında Ahıska köyünü basarak herkesi evlerinden dışarı çıkarıp köy meydanlarında topladılar. Rus komutanlar köylüleri”Almanlar gelip buraları bombalayacaklar. Köyde kalırsanız boşu boşuna ölürsünüz. Biz sizleri daha güvenli yerlere götüreceğiz. Orada her türlü ihtiyacınız devletimiz tarafından karşılanacak. Savaş bittikten sonra da yuvalarınıza dönüp normal hayatınızı sürdüreceksiniz” diyerek kandırdılar. Bütün Ahıska köylerini bir kaç saat içerisinde boşalttılar. Bizim köyümüzde de aynı şeyleri yaşadık. Panik içindeki insanlarımızı apar topar köyümüzün ağalık bahçesi denilen mevkiinde topladılar. Burada alabilecekleri zaruri bazı eşyalarla birlikte tüm köylüleri bir süre araba gelecek diye meydanda beklettiler. Ben on yaşlarındaydım. Herşeyi bu gün gibi çok iyi hatırlıyorum. Daha sonra çok büyük olan Amerikan studabekir arabalarıyla tren istasyonuna götürüldük. Köylerden toplanan Ahıskalılar burada birikmişti. İnsanlarımız hayvan taşınan vagonlara sıkıştırılarak dolduruldu. Bir gecede yapılan bu operasyonla binlerce Ahıskalı ardarda trenlere doldurulup meçhul bir yolculuğa çıkarıldılar.


Yolculuğa çıkmadan önce Ruslar bize her istasyonda yemek ve ekmek verilerek ihtiyaçlarımızın karşılanacağım söylediler. Yaklaşık 4-5 saatte bir istasyonda durduk. Ancak mevsimin kış olması nedeniyle her yer karlı buzluydu. Bize verilen yemek ve ekmekler donmuş haldeydi. Ekmekler baltalarla parçalanıp dağıtılıyordu. Yemek kazanlarının üzerinde de oluşan buz tabakası kırıldıktan sonra kepçeyle soğuk yemek veriliyordu. Vagonların içi de buz gibi soğuktu. Her yer soğuk, yediğimiz içtiğimiz de soğuk. Bu zulmü ben daha çocuk yaşta gördüm ve bizzat yaşadım.

Bu meçhul yolculuk sırasında çok kayıplar verdik. Çünkü yola çıkanların çoğu yaşlı, çocuk ve hastalar ile savaştan dönen yaralı ve sakatlar idi. Hatta her durduğumuz istasyonda Rus askerleri vagonları tek tek kontrol ederek hasta ve ölü var mı diye soruyorlar, ölüleri alıp götürüyorlardı. Bu durum üzerine büyüklerimiz aralarında anlaşarak ölü ve yaralıları çarşaflar altında gizlemeye başladılar. Sonra ilk durulan istasyonda gizlice gömüyorlardı. Kazma kürek olmadığı için elleriyle mezar kazılıyordu. Bazen bu iş uzun süründe yollarda kalanlar oluyordu. Treni kaçıran bu kimselerden bazıları kendi imkanları ile meşakkatli bir yolculuktan sonra ailelerine ulaşabilirken bazıları da yolculuk sırasında soğuktan donarak ölüyordu.

Gittikçe daha da güçlenen şartlarda devam eden tren yolculuğu 25-30 gün kadar sürdü. Bu sırada açlık ve soğuk nedeniyle meydana gelen hastalıklardan çok sayıda kayıplar verildi. Bu tren yolculuğunu yaşamış birisi olarak olanların hepsini anlatmaya benim lügatim yeterli gelmiyor. Ne zaman bu yolculuğu anlatmaya başlasam o günkü eziyetler ve zulümler gözümün önünde canlanıyor ve aynı heyecanı ve üzüntüyü tekrar yaşıyorum.

Yaşardık Kafkasta çok güzel yerde,
Avcılık ederdik Kekliğe Kurda,
Üç kardaşımla dört bacım nerde,
Ana-Babadan ayrı düşen ağlasın.

Gurbet elde kaldık çok yıldan beri.
Herkese Bağdattır kendinin yeri,
Rabbim rızkımızı çevirsin geri,
Babamın vatanı diyarı ağlasın.

İkinci Dünya savaşında Almanlara esir düşenlerin aileleri de Sibirya kamplarına bir ömür sürgüne mahkum edilip yollandılar. Almanlara esir düşenleri Naziler çeşitli işkencelerle insanlık dışı uygulamalarla hayatlarına son verdiler. Hayatta kalıp Rusya’ya geri verilen esirler ise sınır kapılarını geçer geçmez kurşuna dizildiler. Binlerce Ahıskalıyı savaş nedeniyle kayıp verdik. Bir de Rusların zulmünü eklerseniz devamlı eziyetli ve kayıplarla geçen bir yaşantımız oldu.

Halen 300 binin üzerinde olduğu tahmin edilen Ahıska Türklerinin büyük çoğunluğu Orta Asya, Kazakistan ve Azerbaycan’da yaşıyor. Özbekistan’da yaşanan 1989 Fergana faciasından sonra ise Rusya ve Ukrayna’nın 28 ayrı bölgesine dağıtılan insanlarımız, paramparça ve perişan bir halde yaşamaktadırlar. Bu da yetmezmiş gibi Amerika’nın çeşitli bölgelerine göçler başladı. Amerikan Hükümeti daha da çapkın mı davrandı Rusya’da ki zor durumda bulunan ve ikinci Fergana soykırımı tehlikesi içinde yaşayan Ahıskalılara. Bunun nedeni nerede acaba?..

Günü günden artar acı,
Gurbet elde kardaş bacı,
Ayrılığın yok ilacı,

Yazdım ağlıya ağlıya.

Rahmetli Turgut Özal, Orta Asya gezisi sırasında Ahıska Türkleri ile görüşerek, Ahıska Türklerinin vatanlarına dönmeleri için yardımcı olmak için söz vermişti ve 150 aileyi-Türkiye’ye getirmişti. Ancak bu karar yeterince uygulanmadı. Şimdi Ahıska Müslümanları, Türkiye Hükümeti’nden kendilerine sahip çıkmalarını ve Ahıska Müslümanlarının kendi öz vatanlarına dönmeleri için gerekli girişimlerde bulunmalarını istiyorlar. Yoksa Ahıska Türkleri, yiyecek içecek fakiri değiller. Çalışıyorlar ve hayatlarını sürdürüyorlar. Ama söylediğim gibi Ahıska Türkleri fakirdir ama vatan fakiridir. Vatanlarına kavuşmayı, vatanlarında bir bayrak altında yaşamayı özlüyorlar.

Amerika’ya göç konusunda;


Ahıska Türkleri Cemiyeti Rusya’nın Krasnodar Başkanı” Krasnodar’da yaşayan bizler istemeyerek mecburen Amerika’ya göç ediyoruz. Biz başta Moskova’daki Türkiye Büyükelçiliği olmak üzere tüm yabancı büyükelçilere durumumuzu bildirir bir rapor sunduk. Verdiğimiz raporlarda, 15 seneden bu yana Krasnodar Valiliği’nin Ahıskalılara sadece Türk ve Müslüman oldukları için yaptığı zulümleri açıkladık. Bir kaç ay sonra Amerika Büyükelçiliği’nden olumlu cevap geldi. Uluslararası İnsan Haklan Temsilcileri gelerek bir kaç gün Ahıskalıların evlerini dolaşıp bilgi topladılar. Daha sonrada Amerika Göçmen bürosu tarafından göç formları dağıtıldı. ” Bu formda ki şartları kabul ederseniz sizleri Amerika’ya göçmen olarak kabil ederiz.” dediler. Bunlar çok zor şartlardı. Ama mecbur olduğumuz için bu zor şartları kabul edip istemeyerek ABD’ye gitmeye karar verdik. Evet neticede dilimizi ve dinimizi kaybedebiliriz. Ama bunun sebebi biz değiliz. Bize sahip çıkmayan, el uzatmayan, bizi tek başımıza bırakanlar bunun sebebidir. Biz vatanımızı seviyoruz. O toprak için bile olsa canımızı feda edebiliriz. Lütfen bize sahip çıkın. Vatanımızda yaşama yollarını bize açın. Çok acı ama bu bir gerçektir.”

Bu yurda diyarlar pazar,
Halkım diyar diyar gezer.
Biz ki olduk candan bezer.

Gördüm ağlıya ağlıya..

Uluslararası arenada; Bakın ben Ahıska Türklerine, yanı Türk ve Müslüman olan topluma sahip çıktım diyerek dünyanın gözüne mi girmek istiyor Amerikalı cenaplar. Ahıskalılar isteseler idi onlar, bu vatansız milleti öz vatanlarına dönmeleri için gerçekten yardımcı olabilirlerdi. Amerika bir şey istedi mi hangi devlet karşı çıkar ki..


Her şeyde bir hayır vardır derler ya.. Belki de Amerika’ya göç eden Ahıskalılar birlik içinde hareket ederek orada bir lobi oluşturup cefakar Ahıskalıların vatan sorunlarını çözmede etkili olacaklardır İnşallah diye ümit ediyorum.

Vatanım Kerbelam Mekkem Medinem,
Her zaman kalbimde ziyaretin var,
Ana vatanımız toprağı taşı.
Zerresi benim için sanki altındır.

Vatan için mihribandır yüreğim,
Dilimin ezberi gözümün nuru.
Vatan için kızıl kandır yüreğim,
Gel ye Berzar kesme gümenin senin.

Ben vatanıma kıblem kabem demişem,
Atasına ben merdane yanmışım.
Bu hasret bana Yaradandandır.
Bu iş Yaradandandır değil insandan.

Bilirim gece ve tez siz gideceksiniz,
İnşallah görecek vatanım seni.

Ahıskalılann esasen tek bir arzusu vardır o da vatan sahibi olmak, bayrak sahibi olmak, bir bayrak altında kendi vatanında yaşamaktır,


Stalin’in ölümünden sonra Moskova 1956 yılında bir karar alarak “her bir azınlık kavim insan haklarına sahiptir. Haksız olarak sürgüne gönderilenler vatanlarına geri dönebilirler”, diye açıklamıştı. Bunun üzerine 1944 yılında vatanlarından sürgün edilen Balkarlar, Karaçaylar, İnguşlar, Çeçenler, Gagauzlar, Kalmıklar, Kırım Türkleri ve diğerleri toplam 3 milyonu aşkın insan kendi vatanlarına döndüler. Ama maalesef Ahıskalılar halen vatanlarına dönemiyorlar.

Bayrakları bayrak yapan,

Üstündeki kandır,
Toprak eğer uğrunda,
Ölen varsa VATAN’dır. (Mithat Cemal Kuntay)

Bu vatansızlığın nedeni nerede?


Biz vatanın neresindeyiz. Ayrılık ölümden beter demişler ya, hani zor durumda kalan Ahıska Türklerini devlet kanalıyla masrafsız getireceğiz diyen TBMM’nin kararı var ya, işte bu kararın uygulanmasını yıllardır bekliyoruz. Türkiye sınır kapılarının açılmasıyla çeşitli yollarla buraya gelen Ahıskahların çoğu zor durumda.


Allah’u Teala Türkiye’yi başımızdan eksik etmesin. Her felakette soydaşlarımız diyerek dünyanın her yerindeki Türklere sahip çıkmaktadır. Bizlere de ulaşmış, dertlerimize derman olmuştur. Ancak biz Türk hükümetinin daha çok şeyler yapabileceği inancını taşıyoruz. Biraz daha gayret sarf etsek, sabır etsek, vatan kapıları da açılır. Bir gün biz Ahıskalıların da yüzü gülecektir İnşallah.

Demokrasi Ve İnsan Hakları Eğitiminde Yaklaşımlar

Günümüzde eğitimin daha çok bilgi aktarma yönü üzerinde durulmakta ve onun insan davranışlarını değiştirme ve geliştirme ile insana ve kişiliğine yön verme, onu toplumsal, siyasal ve ekonomik yaşama hazırlama ile gizil güç ve yeteneklerini ortaya çıkarma-geliştirme yanları çoğunlukla göz ardı edilmekte ve yeterince önemsenmemektedir. Özellikle temel ve ortaöğretimde öğrenciden iyi insan, iyi yurttaş vb. olmasının ötesinde hızla test çözen ve sınavlardan yüksek puanlar alan kişiler olmaları daha çok beklenmektedir. Oysa eğitim ve öğretimde başarının ölçütü sadece çok bilmek değil, aynı zamanda bildiklerini evde, işyerinde, siyasal ve sosyal ilişkilerinde etkin biçimde kullanabilmektir. Aktarılan bilgi ve beceriler yaşama geçmiyor, bir başka ifadeyle davranışa dönüşmüyorsa, insanın sırtındaki yükün farkında olmayan uzun kulaklıdan ne farkı ola ki.

Demokrasiye ilişkin çok farklı tanımların yapılabilmesi mümkündür. Son yıllarda demokrasi konusunda üzerinde uzlaşılan yaklaşımlardan birisi onun bir yönetim biçimi olmakla birlikte bir yaşam biçimi de olduğudur. Bu yaşam biçiminin temelini oluşturan önemli kavramlardan birisi uzlaşmadır. Bir anlamda demokrasi çatışmanın değil, uzlaşmanın adıdır.

Demokrasi bir yaşam biçimi, bir başka ifadeyle bir düşünce yapısı ve kültür olarak ele alındığında onun eğitiminin kanunlarla, yönetmeliklerle, zorlamalarla, bizde olduğu gibi bir takım derslerde konu olarak okutmakla ya da demokrasiyi sadece seçim olarak algılatacak olan küçük çocukların sınıf başkanlarını seçmeleriyle yapabilmek olanaklı değildir. Bunlar elbette gerekli ama yeterli değildir. Bir yaşam biçiminin öğrenilmesi, o yaşam biçiminin yaşanması ile olanaklıdır.

Demokrasi ve onun vazgeçilemez parçası olan insan hakları eğitiminde süreç içerikten daha çok önemlidir. Bu eğitim sürecinde bir takım bilgileri kazandırmak elbette önemlidir ancak, bazı sosyal becerilerin kazandırılması çok daha önemlidir. Bu sosyal beceriler insanların diğer insanlarla ve kurumlarla olan ilişkilerinde ortaya çıkar. Örneğin; insanlar birbirleriyle ilişkilerinde demokrat olabiliyor, hak ve özgürlüklerine saygı gösteriyor ve kendi hak ve özgürlüklerini savunup düşüncelerini açıklayabiliyorlarsa demokrasi eğitiminin ruhuna uygun bir takım sosyal becerilerin kazanıldığından söz edilebilir.

Demokrasi ve insan hakları, demokratik tutum ve davranışlara ile demokratik değerlere sahip, demokratik yollarda düşünen ve bunu davranışlarıyla gösteren bireylerle olanaklıdır. Bu bireylerin yetiştirilmesi sadece bir takım bilgilerin aktarılması ile değil, demokratik değerlerin yaşatılarak kazandırılmasından geçer. Bu bireylerin yetiştirilmesi için eğitim kurumları hangi özellikleri taşımalı ve insan hakları ve demokrasi eğitiminde hangi yöntem ve yaklaşımlar benimsenmelidir?

1- Öncelikle demokrasi ve insan hakları başta eğitim kurumları olmak üzere bütün kurumların havasına ve işleyişine sinmiş olmalı ve öğrenci hak, özgürlük ve adalet gibi kavramların okulda anlamlı ve değerli olduğunu ve bunların gereğinin yapıldığını görmelidir.

2- Okullar ve sınıflar birer açık toplum gibi düzenlenmeli ve öğrencilerin kendilerini ifade edebilmelerine azami dikkat gösterilmelidir.

3- Öğrencilere daha çok grup çalışmaları yaptırılmalı, farklı özelliklere sahip insanlarla birlikte çalışma, birlikte üretme alışkanlığı kazandırılmalıdır. Bu yolla öğrenci uzlaşmanın ve farklı olanlarla birlikte olabilmenin önemini öğrenebilecektir.

4- Öğrencilere araştırma becerisi kazandırmak için düzeylerine uygun araştırma görevleri verilmeli ve onlara sorun çözme becerisi kazandırılmalıdır. Araştırma bireye aklını kullanmayı, sorun çözme yaşam ile baş edebilmeyi öğretecektir.

5- Öğrenciler ilgileri doğrultusunda yönlendirilmeli, sorun çözmeye onların öncelikli sorunlarından başlanmalıdır.

6- İnsan hakları ve demokrasi eğitimi uygulama ve yaşantı ağırlıklı olmalıdır. Dolayısıyla bu amaçla yürütülen her türlü etkinlik demokrasinin ilke ve değerlerini içermelidir.

7- Hoşgörü, sorumluluk, dayanışma, hak bilinci, uzlaşma ve katılım gibi ilke ve değerler demokrasinin vazgeçilmezleridir. Bu ilke ve değerlerin kazandırılması konusunda örnek kişilerin yaşamlarının incelenmesi demokratik tutum ve değerlerin kazanılmasına katkı sağlayacaktır.

8- Eğitim her öğrencinin öğrenme hızına uygun, öğrenciye seçme olanağı verecek ve ona olabildiğince gözlem ve yapma, düşünme şansı tanıyacak biçimde düzenlenmelidir.

9- İnsan hakları ve demokrasi eğitiminde esas olan demokratik tutum ve değerlerin kazandırılmasıdır. Bunun için seçilecek yöntemler son derece önemlidir. Bu yöntem ve yaklaşımlar; tartışma, benzetim, öyküleme, gezi-gözlem, çeşitli sosyal etkinlikler,  drama, rol yapma gibi eylem yanı ağır basanlardan tercih edilmelidir.

İnsan hakları ve demokrasi eğitimi, bireylerin günlük yaşamda kullanmaları gereken demokratik tutum ve davranışları kazandırmaya dönük olması gerektiğinden etkinlik ve öğrenci merkezli olmak zorundadır. Bireyler uygun sosyal becerileri ancak sergilediklerinde kazanabilirler. Bunun için uygun ortam ve koşulların sağlanması oldukça önemlidir. Hepsinden çok daha önemli olan ise ihsan hakları ve demokrasi eğitimi verecek olan eğitimcilerin demokratik tutum ve davranışlarıyla MODEL olabilmeleridir. DEMOKRASİ DİNLEYEREK DEĞİL, YAŞANILARAK VE YAŞATILARAK ÖĞRENİLİR.

Küresel Isınmanın İnsan Yaşamı ve Düşüncesine Etkisi

KÜRESEL ISINMANIN DOĞAYA, İNSAN YAŞAMINA VE DÜŞÜNCEYE ETKİLERİ

 

Prof. Dr. Oktay HÜSEYİN (Guseinov)

Akdeniz Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi

Dr. Hüseyin AKSU

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi

e-posta: huseyinaksu26@hotmail.com

Bu yazı, şu an aramızda olmayan Prof. Dr. Oktay Hüseyin ile 2009 yılının

bahar aylarında ele alınan ve daha önce herhangi bir dergide yayınlanmayan bir yazıyı ele almaktadır.

Onun emeklerine saygı göstergesi olarak bu makalenin de siz okurlarla paylaşılmasından dolayı mutluluk duyarım.

Dr. Hüseyin AKSU

1. Ekili topraklarının erozyona uğraması

Ekili toprakların 10 yılda kazanabildiği verimli olan üst katmanı yaklaşık olarak 1 yılda kayıp oluyor. Bu da yılda 1mm kalınlıkta en verimli toprağın kaybı demektir. Toprak uzmanları bu erozyonu bir trajedi gibi kabul ediyor ve erozyona bağlı dünya felaketinin oluşabilmesi endişesini taşıyorlar. Başlangıçta erozyona neden olan ilk sebepler arasında tarımcıların kendileri vardı, ama şimdi ön plana küresel ısınma çıkmaktadır.

Asya, Afrika, Avustralya ve Avrupa toprakları çok ciddi bir şekilde bu tehdit altındadırlar. Küresel ısınmanın etkilerini göz önüne almasak bile, yalnız bu nedenle, tarımdaki krizleri önlemek mümkün olmayacaktır. Bu anlamda yeni tarımcılık yöntemlerini kullanan Kuzey ve Güney Amerika’da durum daha iyidir. Çünkü buralarda toprakların bir kısmı yeni ekolojik (çevre bilim) yöntemler ile işlenmektedir. Washington’daki bilim adamlarının düşünceleri, tarımdaki ürün verimi ve kalitesinin bu küresel ısınmadan dolayı büyük zarar gördüğü yönünde.

Toprağın erozyonuna karşı önlemlerinde maliyeti büyük olan gübrelerin kullanması çıkış yolu değildir. Erozyonla daha düşük maliyette mücadele etmek için yüksek tarım kültürünün getirdiği bilgilerden yararlanmak gerekir. Bu bilgilerin doğru kullanılması bir o kadar da önemlidir.

Toprak uzmanları No-TILL (toprağın sıfırıncı işlenmesi) teknolojisini kullanmayı tavsiye ediyorlar. Uzmanlara göre bu en avantajlı yöntemdir. Bu teknoloji toprağın beslenmesini iyileştirdiği gibi, onun biyolojik aktivitesini de arttırır. Bu yöntem kullanıldığında topraktaki organik maddelerin artması ile birlikte orada humus parçacıklar üretilir ve bunlarda toprağın fiziksel, kimyevi ve biyolojik durumunu iyileştirir.

Uzmanlara göre her yıl ekilen topraktan alınan ürünün belirli bir kısmını toprağa vermek gerekir. Tarımcılar, toprağın olan bu ürün kısmını ondan almamalıdırlar. Bu toprak üzerinde kalan ürün çürüyerek humus maddesinin oluşmasını sağlar. Ne yazık ki dünyada ekin alanının yalnız %7’sinde bu yöntem hayata geçirilmektedir. Bu gerekli yöntemi uygulayanlar da Kuzey ve Güney Amerikanın bazı tarımcılardırlar.

İnsanlar her tür gübreler kullanarak tarım bitkilerinin verimini artırırlar. Ama bunların insan salığına zararı da bilinmektedir. Yeryüzünde insan yaşamının devam edebilmesi için kişi başına 15 hektar arazi gerekir. Şimdi bu limit değere hızla yaklaşıyoruz ve kişi başına düşen arazi miktarı 22 hektara yaklaşmıştır.

2.  Kuraklık

Ekilen tarım alanlarının normal ihtiyacı için yıllık yağmur miktarı 250-500 milimetrenin üzerinde olmalıdır. Ama karasal alanların yaklaşık üçte birinde bütün bitkiler su kıtlığı tehdidi altındadırlar, çünkü yağmur miktarı 250-500 mm aşmıyor. Bu su kıtlığı çeken alanların yarısında da, havalar çok kurak geçmektedir. Yağmur miktarı 250 milimetreden az olduğu halde yeraltı sularında azalma görülmeye (kurumaya) başlanmıştır. Yağmurun çok olduğu yerlerde yağmurun şiddetinden dolayıbitkiler için faydası azalır ve seller erozyona neden olur. Bir zaman sonra su kaynakları için savaşların başlanması kaçınılmaz olacaktır. Bunun en yakın örneği Sudan’da görülmektedir.

Bitkilerin düzenli gelişmesi için yağışların sezon boyu düzgün dağlımı çok önemlidir. Diğer yandan bitkilerin aktif gelişme zamanı yağmurların yağması özellikle gereklidir. Ne yazık ki bu devirlerde (yaz aylarında) kuraklık bölgelerde yağmur olmuyor. Kuraklıklar ilk önce atmosferdeki kuraklıkla, yani açık ve kuru havalarla başlıyor. Uzun zaman yağmurlar olmadıkta, atmosfer kuraklığından sonra topraktaki kuraklık başlıyor. Bu zamanlarda bitkiler susuzluğa maruz kalırlar ve onların gelişmesi durur.

Bitkinin gelişmesi için sudan önemli hiçbir şey yoktur ve dünyadaki tarım alanlarının büyük kısmı yağmur suları dışında sulanmaya ihtiyacı vardır. Bitkilerin normal gelişmesi için, doğal olarak birçok diğer şartlarında yerine getirmesi gerekir, ama biz burada küresel ısınmanın etkilerini göz önünde tutmak ve bitkiler için en önemli faktör olan sudan konuşmayı tercih ediyoruz.

Bitkilerin yaşam zamanı da, özellikle büyüme devrinde onların içinde birçok fizyolojik süreçler baş verir. Eskilerde, bu fizyoloji süreçleri kötüye doğru gitmesinin sebebinin bitkilerin susuzluktan solması ile başladığı düşünülüyordu. Şimdi ise bu süreçlerin bozulmasının daha önceden başlandığı bilinmektedir. Yani suyun az da olsa yetersiz olması bitkilerin fizyoloji süreçlerini, yani büyümesini ve mahsulün kalitesini büyük ölçüde etkiliyor.

Bitkiler büyüme zamanının her hangi bir devrinde su yetersizliği geçirdilerse, daha sonra ne kadar su bolluğu olursa olsun bu kötü etki aradan tamamen kaldırılmış olmuyor. Bitkilerin su alması ve büyümesi arasında çok önemli bağlantı vardır. Aynı zamanda bitkinin ilk gelişim fazı onun tohumunun özelliğine ve toprağın su tutabilme kapasitesine bağlıdır. Bitkinin solması ve geriye dönmeyen süreçlerde bu parametrelerinde büyük önemi vardır. Ama tarım bitkisi kuraklığa ne kadar çok maruz kalırsa kalsın, gerekli su miktarını gerekli zamanlarda almıyorsa,  mahsul verebilse de ürün az ve kalitesiz olur. Bu kötü etkileri yüksek sıcaklıklarda bitkinin zor nefes alması ve onun içindeki sıvıların viskozitelerinin artması da tetikliyorlar.

3. Küresel ısınmanın basit anlatımı

Doğal olarak küresel ısınma kutup bölgelerdeki ve yüksek dağlardaki buz ve karların erimesine neden olacak ve sonuçta tuzlu suların (okyanuslardan başlayarak) seviyesinin kalkmasına ve bazı tarım alanlarının su altında kalmasına ve yakın bölgelerindeki alanların tuzlanmasına neden olur. Burada ısınmanın şekli matematik anlamda küresel değil, tüm dünyanı kapsayan şekildedir. Farklı yerlerde farklı derecede ısınma oluyor. Bu nedenle de dünyanı kapsayan veya genel ısınma sözü kullanmak da doğrudur.

Kutuplardaki buzların erime ve atmosferin ilk önce karbon dioksit (CO2) ve amonyakla (NH4)   zenginleşme temposunu inceleyen bilim adamlarının araştırmalarının sonuçlarına göre, deniz sularının seviyesi yaklaşık 50 yılda birkaç metre yükselebilir. Bu da bizim dünyaca ünlü olan ve ülkemizin ekonomisine önemli ölçüde katkıda bulunan deniz kıyısı bölgelerindeki otellerimizi ve yaşam alanlarımızı daha çok etkileyecektir.

Şimdi basit şekilde küresel ısınmanın nasıl ortaya çıktığına dönelim. Antalya gibi bölgelerde çok sayıda seralar ve gün ısıları görüyoruz. Buralarda nasıl bir fiziksel süreçler meydana geliyor. Seraların üstü şeffaf camlarla ve ya polietilen ile kaplanmıştır. Bunlar bitkileri dışarıdaki soğuktan ve rüzgar’dan koruyorlar. Biliyoruz ki bitkilerin ışığa ve ısıya ihtiyaçları vardır.  Bunları da, bu şeffaf malzemeler büyük ölçüde sağlamaktadır.

Güneş ışığının mor ötesi ve kırmızı ötesi ışınları bu şeffaf malzemeler sayesinde içeriye geçemez. Zaten güneşin rengi sarı (yüzey sıcaklığı yaklaşık 6 bin derece) olduğundan onun ışımasının yaklaşık  % 80 ni insan gözü ile görünen bölgede toplanmış oluyor ve seranın içerisine geçiyor. Seranın içinde bu ışık soğrulur ve saçılır.  Bu süreçler sırasında ışığın dalga boyu artıyor ve genelde ışık kırmızı ötesi bölgeye transfer oluyor. Görünen bölgedeki ışık camdan ve polietilen malzemeden dışarıya çıkabilir, ama kırmızı öteye transfer olan kısmı içeride kalıyor ve soğrularak ortamı ısıtıyor. Aynı süreçler, içerisi siyah renge boyanmış, gün ısıtıcısında da meydana gelir ve su taşıyan boruları ısıtır.

Düşünelim ki seranın veya gün ısıtıcısının içini ayna gibi ışığı iyi yansıtan bir boya ile boyadık. Bu durumda içeri giren ışığın çok daha büyük kısmı dalga boyunu pek değişmeden yansıyarak dışarı çıkacak ve sera (örtüklü ısınma) olayı bastırılmış olacak. Dünyadaki buzluklar, karlar ve daha az ölçüde, sakin hava durumunda okyanus (genelde su) yüzeyi güneş ışığını yansıtarak benzer etki yaparak dünyanın daha fazla ısınmasını engeller. Yeşilliklere gelince, onlar kayalar, kumluklar ve şehirler gibi dünyanın ısınmasını hızlandırmıyorlar.

Gezegenlerin ışık kaynakları olmadığını herkes biliyor. Onlar sadece, üzerlerine düşen, güneş ışığının bir kısmını yansıttıkları için gözüküyorlar. Gezegenlerin yüzeyleri ne kadar fazla ve yüzeyleri ışığı iyi yansıtıyorlarsa, bir o kadar parlak olurlar. Doğal olarak onların parlaklıkları güneşten ve dünyadan olan uzaklıklara da bağlıdır.

Uçak ile bulutların üstünde uçarken, onların ne kadar ışığı iyi yansıttıklarını da çoğumuz görmüştür, sanki kar kümeleri gibi davranırlar. Böylece, atmosferde bulutlar, yerde de kar ve buzlar güneşin ışığını yansıttıkları için dünya da, diğer gezegenler den bakanlar için parlak görünmelidir. Bulutlar ve sis su damlalarından oluştuğundan ışığı çok iyi yansıtırlar ve saçarlar. Bu nedenle sisli havada arabaların ışığı yolun üzerine ve güneşin ki yere zor ulaşır. Aynen bu nedenlerle de ayaz geceler çok soğuk dur, ama bulutlu zamanlarda, karanın kırmızı ötesindeki ışıması bile yeri kolayca terk edemediği için pek soğuk olmuyor.

Herkes sisli havada karın daha hızlı erimesini izlemiştir. Bu da sera olayına bağlıdır. Böyle durumda karanın ısısı ve sisin içine giren güneş ışığı geriye dönemediğinden sisteki su damlalarını ısıtıyor. Karın altından yerin ısısı, yukarısından da ısınmış ve büyük ısı kapasitesi olan sis karı eritir. Güneşli havalarda da, bazı yerlerde kar eridiyse, oralar güneş ışığını soğurarak kırmızı ötesine transfer ediyorlar.  Bu kırmızı ötesi ışıma ise,  atmosferde soğrulur, hava ısınır ve kar daha çabuk eriyor.

Böylelikle küresel ısınma sürecine benzer olayları da hatırlamış olduk. Şimdi atmosfere karbon dioksit gazı gibi gazların fazla karışmasından kaynaklanan küresel ısınmayı önlemek için nelerin yapılabileceğini tartışalım.

Karaların yüzeyini ayna gibi kullanabilseydik ve rüzgarı durdurarak, okyanus ve deniz suların yüzeyini ayna şeklinde tutabilseydik küresel ısınmanın karşısına geçebilirdik. Bunlar ise mümkün olan işler değildir. Bu nedenle de atmosferimizi kirletmemek gerekir. Atmosferin kirlenmesi, sera etkisi yaratarak, yerdeki sıcaklık farklarını ve buna bağlı olan rüzgarın şiddetini artıra bilir. Bu da dünyadaki canlılara karşı farklı şekilde olan kötü etkileri artırır.

4. Küresel ısınmanın doğaya direkt yaptığı etkiler

Birleşmiş Milletler Teşkilatının kurduğu komisyonunun son raporuna göre dünyanın küresel ısınması durumu şöyle yansıtıla bilir. Şimdiki durum böyle devam ederse, yani dünyadaki nüfuz ve fabrikalardaki üretim temposu azalmazsa, küresel ısınmanın karşısına geçilemez. Yıldan yıla havanın ısınması sonucu sıcaktan ve gıda yetersizliğinden ölen insan sayısı hızla artacaktır. Buz kütleleri eriyerek, okyanus ve deniz kıyısındaki yüzlerce milyon insanın yerleşim alanları su altında kalacaktır. Yaklaşık olarak her üç hayvan türünden biri ölerek yok olacaktır.

Küresel ısınmanın karşısına geçebilmek için gerekli tedbirler alınsa bile yaşadığımız yüz yılın sonuna kadar sıcaklık ortalama olarak en az 0.6 derece artacaktır. Sıcaklığın dışında değişen iklim şartları, yani artan kuraklıklar, su baskınlıkları (seller), tufanlar ve orman yangınları insan ölümlerinin artmasına neden olacaktır. Sıcaklığın artması nedeni ile insan ölümünü en fazla Avrupa’da ve Asya’da görüleceği beklenmektedir.

Dünya nüfuzunun altıda birinden çoğunun yaşadığı bölgenin (özellikle Hindistan ve Cin) su ihtiyaçları yüksek dağlardaki buz kütleleri ve karlara bağlıdır. Ama bu doğal su rezervleri azalmaya başlamıştır ve bu süreç devam etmektedir.

İncelemeler gösteriyor ki iklimin değişmesi dünyadaki biyolojik yaşamı (yani karada ve sudaki bitki ve hayvan) çok fakir duruma düşürecek. Sıcaklığın ortalama değeri 1990 yıla göre 1.5-2.5 derece kadar artsa canlı alemde şimdi rastlaştığımız tür sayısı %20-%30 azalacak ve bir daha geri gelmeyecektir. Şimdi balık türlerinin %30, kuş türlerinin %12 ve memelilerin türlerinin %23 yok olma sınırındadır. Bu, doğanın kendisinden kaynaklanan nedenlerden yaklaşık 100 kat fazla etkilidir. Hatırlatalım ki 1987 yılından 2007 yılına kadar yılda atmosfere atılan karbondioksit gazı miktarı yaklaşık olarak %35 artmıştır. Dünyada tutulan balık ise 10.6 milyon ton azalmıştır.

Şimdiki üretim temposu devam ederse, sera olayı doğuran karbon dioksit (CO2) ve amonyak (NH4)  gazlarının miktarı keskin şekilde azalmazsa bu kötü beklenti 40-50 yıldan sonra gerçekleşebilir. Ama çevrenin ve havanın kirlemesi hızlanıyor, çünkü yüksek teknolojiler üretemeyen ve maliyeti çok yüksek olduğundan çevre dostu teknolojiler kullanmayan ülkeler bu gazların üretimini artırmaktadırlar.

Tıpçıların gözlemlerine göre geçen yıl bir sürü yeni hastalıklar ortaya çıkmış ve eskiden bilinenler de 2-3 kat daha artmıştır. Dünya Sağlık Teşkilatı (DST) epidemilerin önlenmesine ve virüslerin yayılmasına önemle fikir verilmesini istiyor. Hastalıkları zamanında belirlemek, onlara karşı etkin ve kısmen ucuz yeni ilaçlar elde etmek gerekir. Bu gereken işler yapılmazsa epidemilerin etkisi ile ekonomiler çöker ve ülkelerin gelecekleri tehlike altında kalır. Bu da şimdiki dünyadaki gelişmenin dağılmağına neden olmak demektir. Hatırlatalım ki geçen yüzyılın 70’ci yıllarından beri 39 tür yeni hastalıklar belirlenmiştir ve son 5 yılda dünyada binden fazla epidemiler kayıt edilmiştir, bunların içine kolera, poliyomelit ve kuş gribi de dahildirler.

Hastalıkların yayılmasında yaygın olan insanların sürekli olarak yer değişmesi de önem taşıyor. Yalnızca hava yolu ile yılda iki milyardan fazla yolcu taşınıyor. Bu da dünyada hastalıkların yayılmasını çok hızlandırır (üstlü fonksiyon gibi).

5. Dünyanın en fazla nüfuzu olan bölgede durum

İnsan faaliyeti sonucu Hint okyanusu üzerinde çok büyük boyutlarda kahverengi bulutlar oluşmuştur. Bu bulutlar da sera etkisi yapıyorlar. Sonuçta Himalaya dağlarının buzları eriyerek çekilir. Bu da yaklaşık 2-3 milyar insanın su ve gıda teminatını kötü yönde gitmesi demektir.

Amerikan bilim adamlarına göre kahverengi bulutlar güneş ışığını soğuran ve saçan parçacıklardan oluşmuştur. Bunlar güneşin ışımasının etkisinden ısınırlar ve bu nedenle de atmosferin de sıcaklığını artırırlar. Diğer yandan karaya ulaşabilen güneş enerjisi büyük ölçüde azaldığından toprak ve su kısman soğuk kalmış olur. Bu bulutların oluşmasının en önemli kaynakları orman yangınları ve bölgedeki fabrikaların dumanları sayılabilir.

Kahverengi bulutların içerdikleri parçacıkları (havaya karışmış farklı doğası olan parçacıklara aerosol parçacıklar denir), onların güneş ışıması ile etkileşmesini ve yaptıkları etkileri öğrenmek amacı ile Amerikan bilim adamları pilotsuz uçaklar kullanmışlar. Bu uçaklar Hint okyanusu üzerinde 0.5-3 km arasındaki yükseklikte uçarak gerekli bilgileri, taşıyan ve analiz eden küçük cihazlarla elde etmişler. Böylece farklı yükseklikte aerosol parçacıklarının boyutlarını, sayı yoğunluklarını, kurumun miktarını, bir başka deyişle güneş ışığının hangi kısmının nasıl soğurulacağını, saçılacağını ve yansıyacağını belirlemeye gerekli olan parametreleri öğrenmişler. Bunların dışında farklı yüksekliklerde güneş ışımasının farklı bantlarda akısı belirlenmiştir.

Bilim adamları küresel ısınmanın etkisi dışında kahverengi bulutların bulunduğu bölgede atmosferin %50 daha sıcak olduğunu ortaya çıkarmışlardır. Onların düşüncesine  göre, bu bulutlar ortalama olarak her 10 yılda bir sıcaklığın 0.25 derece artmasına neden olacaktır, yani her 40 yılda en az 1 derece. Atmosferin bu ek ısınması büyük boyutları kapsadığından ve ısısal enerjinin diğer bölgelere yayıldığından karbon dioksit (CO2) ve amonyakla (NH4) oluşan küresel ısınmaya bu tür bulutların katkısını da göz önünde bulundurmak gerekir. Bunun dışında bu bölgenin böyle ısınması yaklaşık 3 milyar insanın su ihtiyacını gidermesini kötü yönde etkileyeceği düşünülüyor.

Hindistan bilim adamlarının incelemeleri gösteriyor ki 3 Hint nehrinin (Çinap, Papbeti ve Bapsa) beslendiği bölgedeki yerleşen 466 buzlukların toplam alanı 1962 yılında 2077 kilometre kare iken, şimdi bu buzlukların alanı 1628 metre kareye düşmüştür. Böylelikle buzlukların toplam alanı %21 azalmıştır. Ama buzların kalınlıklarının azalmasını ve erimenin hızının artmasını da göz önüne alırsak, felaketin büyüklüğü daha kolay anlaşılabilir. Bunun dışında Hindistan’da insan sayısının artması ve sanayileşme korkunç bir manzara yaratmaktadır.

Orta boyutlu buzlukların erimesi şimdiden Afganistan’ın bazı bölgelerinin güçlü şekilde kuraklığa maruz kalmasına neden olmuştur. Bu yüz yılın sonuna kadar Himalaya dağlarının buzluklarının %81 nin yok olmasının beklendiği bilim adamlarını büyük derecede rahatsız etmektedir. Ne yazık ki bölge insanları genelde küresel ısınmanın neler getireceğini pek bilmemektedir. Bilmek ve anlamak için ilgilenmek gerekir. Doğaya karşı büyük ilgisi olan toplumlar ise gelişmiştirler. Onlar ise böyle toplumlar değiller.

6. Nobel ödülü

Küresel ısınmanın etkilerini ön plana çıkaran Albert (Al) Gore ve Birleşmiş Milletler Teşkilatının Hükümetler arası iklim değişimi uzman grubuna 2007 yılında Nobel barış ödülünün verilmesi küresel ısınmanın dünyanın en önemli birkaç probleminden birisi olduğunu vurguluyor. Dünyanın ısınma süreci şimdiki şekilde giderse insanları ve diğer canlıları büyük felaketler beklemektedir. Bu felaket sanayileşmenin ve insan doğasına bağlı olan zenginleşme isteğinin bir sonucudur. İnsan sayısının artması, Hindistan’ın ve Çinin sanayileşmesi küresel ısınmanın tehlikesini daha da artırmaktadır.

Dünyada sıcaklığın 2 derece artması sadece okyanus ve deniz sularının yükselmesine bağlı olarak karanın bazı yerlerinin batması ve tuzlanmanın meydana gelmesi değil. İklim değişiklikleri de aynı zamanda rüzgarın ve okyanus akıntılarının yönlerini değiştirerek tufanlar ve hortumları güçlendirecektir. Bitki ve hayvan türleri azalacak. Tarım ürünleri hem azalacak hem de kalitedeki kayıp daha hızlı artacak. Orman yangınları artacak. Şimdiden bile taygada yangınlar artmış. Bitkiler azaldığından, fabrikaların ve araçların arttığından dolayı karbon gazı artacak, oksijen ise azalacak.

7. İnsanlar ne yaparlar?

Girişte küresel ısınma göz önüne alınmazsa bile, dünyada insan sayısının (özellikle çalışmaları bilime ve yeni teknolojilere dayanmayan toplumlarda) fazla olması ile bağlı olarak ormanların, içmek ve tarım için yararlı olan suların azalmasının ve toprağın erozyonunun yaşam tehlikesi yarattığını gördük. Ama insan sayısı ve sanayileşme (özellikle Cinde ve Hindistan’da) artıyor. Bu da küresel ısınmanın hızını daha da artırıyor ve yakın 30-50 yıl içinde tehlikenin boyutlarının küresel felakete dönüşeceğini gösteriyor. Bu felaket hem bitkiler, hem de bütün canlılar için geçerli olduğundan insan toplumları kendilerini, bilim ve kültürel birikimini korumak zorundadır.

Günümüzde bilim, teknoloji ve genel olarak kültürel birikim dünya nüfuzunun (6.5 milyar) yaklaşık bir milyarı yaşayan gelişmiş ülkelerinde yoğun şekilde toplanmıştır. Bu ülkelerde genelde nüfuz artışı yoktur, varsa bile bu nüfus artışı göçmenlere bağlıdır. Örneğin Amerika en fazla göçmen alan ülkedir ve oranın nüfuzu Latin Amerika ve uzak doğu ülkelerinden gelenlerle devamlı olarak artıyor. İş böyle gitse Amerika’da yakın zamanlarda Avrupa kökenliler diğerlerinden daha az sayıda olacaktır. Örneğin 37 milyon nüfuzu olan Kaliforniya eyaletinde Avrupa kökenliler diğerlerinden daha azdır. Ama Amerika’da da genelde bilim ve teknolojiye katkıda bulunanlar Avrupa kökenlilerdir.

Doğada bitki ve hayvan (bütün flora ve fauna) türleri kendilerini artırmak ve yaşamlarını devam etmek için mücadele ediyorlar. Büyük yırtıcı hayvanlar kendilerine yaşam alanı belirliyorlar ve bu bölgeler için savaşıyorlar. İnsanlarda yaşam (çıkar) alanları için tarih boyu savaşlar yapmışlardır. Günümüzde, küresel ısınmanın etkileri, yaşam alanlarını (imkanlarını) inanılmaz şekilde kısıtlıyor. Acaba bu durumda gelişmiş ülkeler kendilerini, bilim ve teknoloji birikimlerini (genel olarak kültürlerini) korumak ve geliştirmek için diğer insanların sayısını belirli bir ölçüde tutmak ve türlerini değişerek kendi bakış açısından daha yararlı şekle sokmak istemeyecekler mi?

20-30 yıl önce Amerika ikinci süper güç olan Sovyetler Birliğini yenmek için eskiden bilinen savaşları tercih etmedi. Böyle bir yola girseydi kendileri de ölüm sınırına gelirlerdi. Onlar Sovyetler Birliğine yeni bilimler, teknolojiler ve malzemeler ambargosu yaptılar. Diğer yandan Sovyetler Birliğini silahlamaya, özellikle “yıldızlar savaşı” yönünde, teşvik ettiler. Bu da ülke ekonomisini çıkmaza soktu. Böylece ikinci süper güç sessiz şekilde tam olarak çöktü. Bu süreç boyunca da Sovyet insanları karşısında düşman görmedi ve Batı ülkelerine sevgi ve saygıları artmış oldu. Böylece ikinci dünya savaşına hiç benzemeyen yöntemle üçüncü dünya savaşı bitti ve Doğu bloğu dağıldı.

1960’lı yıllarda Sovyetler Birliğinde söylenen en yaygın slogan: “Amerika’ya ulaşalım ve geçelim” idi Yetmişlerin sonundan başlayarak halk arasında: “Amerika’ya ulaşalım, ama geçmeyelim. Geçersek onlar ve dünya bizim pantolonsuz kaldığımızı görürler” sloganı yaygınlaşmıştı. ABD Başkanı (1981-1989 yıllarda) Ronald Reagan açıkça söylemiştir ki, Sovyetler Birliğini “yıldız savaşları” programına çekip, çok güçlü silahlanma yoluna sokarak bu ülkenin çökmesini sağlamalıyız. Bir de görüldü ki Sovyetlerin silahlı kuvveleri eskisinden, çok daha güçlü olmuş, ama insanlara yemek kalmamış, onların basit giyecekler alma imkanları bile kısıtlanmış. Böylece sistem çöktü, çünkü yıldız savaşları programı çok yüksek seviyede bilim ve yeni teknolojiler gerektiriyorduBu sürece paralel olarak, çökme tehlikesine girmiş olan eğitim ve bilimde hızla bozulmaya başladı. Çünkü eğitime ve bilime saygısızlık daha önceden başlamıştı ve “Yeri doldurulmayan birleri yoktur” sloganı gibi ahlaksız deyimler hayatımızın bir parçası olmuştur.

Şimdiki gelişmiş ülkeler, genetik silahlar elde etmişler ve bu silahları belirli gen taşıyanlara karşı uygulanma zamanının 5-10 yıl sonra geleceğini düşünüyorlar. Bu korkunç ve bir şişenin kırılması ile bir ülkenin yerli nüfuzunu istenilen yönde (örneğin zaman ayarlı ölüm, kısır yapılma…) etkileyen silahın nerede ve ne zaman patlatıldığını ne gören ne de bilen olacak. Bunun dışında ülkeler bilgisayarlar (ülkelerin en gizli bilgilerinin bozulması ve saktalaştırılması), mikroorganizmalar (boyaları, metali ve betonu yiyen) ve bitki tohumları ile (insan genlerini etkileyen, küresel ısınmanın etkilerini tarım üzerinde güçlendiren…) çökeltebilecekler. (Genetik silahları Zaman ve Antalya’nın Kitle gazetesinde yaklaşık 3 ay önce anlatmışım.) Bizim gibi eğitimde, bilimde ve yeni teknolojilerde, bitkiler ve ilaçlar üretiminde çok geride kalan ve dünya nüfusunun çoğuna sahip olan ülkeler ne yapmalılar? Bence doğru şekilde olan eğitime ve bilime sarılmalıyız.

 

Yaradan’a Varış: Bütünsel Bir Ahlak Öğretisi

T.C. Okan Üniversitesi Kurucu Rektörü

Prof. Dr. Sadık Kırbaş’a Armağan

YARADAN’A VARIŞ [*]

GÜNÜMÜZ EVREN OLUŞUM BİLGİSİ İLE UYUMLU, BÜTÜNSEL BİR AHLAK ÖĞRETİSİ: NASIL?

T.C. Okan Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Sadık Kırbaş için, bir armağan kitabı düşünülmüş olması çok yönlü, çok hoş… Bir defa bu asgari bir vefa gereği… Sadık Hoca; Sevgili Bekir Okan, O’nun öncülüğünde T.C. Okan Üniversitesi Mütevelli Heyeti, bu arada Rektör Yardımcısı Prof. Cevdet Öğüt, kader arkadaşlarıyla beraber, müthiş bir serüvene çıkıyorlar ve büyük bir inanç ve ehliyetle haritalandırılmış amacı, Üniversite’nin kurulması ve boy atmasıyla beraber, kökleştiriyorlar…Akademik baş aktör Sevgili Sadık Kırbaş…

Hemen her başarının; salak saçma iktidar kavgalarında unutturulmak istendiği, başarının alkışlanmak bir yana, halının altına süpürülüp, kitipiyozlukların ön plana çekilmek istenmesinin vakka-i adiyeden sayılagittiği bir ortamda, T.C. Okan Ünivesitesi’nin, Sadık Hoca’ya yönelik olarak, kadirşinaslığı kurumsallaştırma yönünde adım atması, gerçekten  çok övünç verici…

O’na armağan edilecek kitaba, iki temel kitabımın bir özetini sunmaktan kıvanç duyuyorum. i) Un Système de Croyance Cosmique (Editions Quorum, Brüksel, 1997), ii) The Framework Behind the End Results of the General Theory of Relativity(Nova Publishers, New York, 2010).

Aslında aşağıdaki yazımın ilk bir taslağı, söz konusu kitaplarımdam önce, 1990’ların ortalarında kaleme alınmıştı.

Düşüncemi, derli toplu, yeni olarak teknik bulgularımla yoğrulmuş bir çizgide, Scientific Research and Essays Dergisi’ne sunduğum bir makalede özeteledim (“A Cosmically Whole Ethical System: How To Attain A Sustainable Energy Consumption And Development, And A Most Stable World Peace?”). Makale, bu baharda gün ışığına kavuşuyor…

Buradaki yazımı, Sadık Hoca’nın anısını abideleştirmek üzere hazırlanan kitaba, neden, çam sakızı çoban armağanı olarak sunmayı diledim, bu davranışımın minik bir öyküsü var… Önce onu bir anlatayım, dilerim…

Okul’da verdiğim, özellikle teknik konferanslara, Sadık Hoca, bir defa başını kaşıyacak vakti olmadığı için kolaydan katılamazdı… O, malum, hukukçu… Ee, konuşma konularım teknik olunca, katılımını özendirmek, ayrıca, pek mümkün olmazdı…

Dört yıl bounca, Salı Günleri, derslerimden sonra, O’nunla bir çay kadar süren ama, her biri benim için unutulmaz değerde olan sohbetlerimiz için, Özel Kalem’e çıkar, hem başta Sevgili Mesut Razbonyalı, Sevgili Enar Tunç, Sevgili Ekrem Baltacı  olmak üzere, Sevgili Işıl Okan, Sevgili Mehmet Kabasakal, Sevgili Hülya Arslan ve Özel Kalem Müdiresi Sevgili Sermin Gürkan, artık katta o saatte hangi dostlar varsa, onlarla, bir tutam kadar ama sımsıcacık söyleşir, hem de Özel Kalem’de, görüşme için bekleyen konuklarla yarenlik ederdim… Bir seferinde ak pak, güler yüzlü, genç hukukçu, Dekan Yardımcısı Sevinç Aydar’la karşılaştım. O’nu tanımıyordum… Hani neredeyse, el sıkışmamızla beraber, Değerli Sevinç:

–  Hocam bize ne zaman bir konferans lütfedeceksiniz?, deyiverdi…

Sevinç Aydar, pek muhtemelen, teknik bir hoca olduğumu bildiği halde, beni fakültelerinde, bir konferans vermeye davet ederken; hukukçu bir ailenin çocuğu olarak büymüş olmam bir tarafa, hukukun tam bir matematik bilim olduğuna inanan birisi olarak, bu davete ayak üstü olsun, behemehal bir biçim kazandırmaya kapılmaktan, kendimi alamazdım.

– Tamam, dedim… Zevkle… Konu sizleri ilgilendireceğini sandığım bir kitabımın özeti olsun: Kâinatımızın Davranışı, Madde Mimarisi ve Değerler Dünyamız: İyi, Kötü, Adalet, Erdem, İnsan Hakları ve Evrensel Hukuk…

Değerli Sevinç, çok memnun oldu…

– Ama bir koşulum var, dedim, Sadık Hoca’yı konferansıma, getireceksiniz…

Gülüştük…

Konferans, 13 Nisan 2010’da gerçekleşti… Baş konuk, sağ olsun heyecan duyarak geldi, Sadık Hoca idi… Konuşmadan, Dekan Değerli Mustafa Koçak’tan başlayarak sanırım, hemen herkes memnun kaldı… Sevgili Öğrencilerimiz, bir defa çok hareketliydiler… Dikkatle dinlediler, derinlemesine sorular yönelttiler… Mutlu oldular… Öyle olunca doğrusu, ben de mutlu oldum…

Bir buçuk saatte, kainatın yaradılışına dair bilgilerimiz uzantısında, bir de insanlık tarihi, daha doğrusu dünya mücadeleler tarihi, bunun da uzantısında hukukun, kainat denklemleriyle bağdaşıklaştırabilecek olduğunu ileriye sürdüğüm felsefesini ortaya koymak… Bunu yapabildim mi? Sanırım evet!.. Nasıl mı?.. Sorunun cevabını, buradaki yazıda bulabileceğniz ümidediyorum…

Sevgili Öğrencilerimiz için işaret ettiğim şekliyle, dikkatinize getirdiğim çerçevede, inaniyorum ki, burada yonttuğum ölçütle, tüm, kutsal olarak tasnif edilen önermeler, ele alınıp, değerlendirilebilir… İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin tüm yaptırımları da… Aslında tüm hukuksal önermeler ele alınabilir… Hangileri gerçekten “kusursuz” sayılabilir, hangileri o sebeple bu sebeple seyreltilmiş ya da aykırı olarak tasnif edilmek durumudadır, bu konularda, yüksek lisans tezleri, doktora tezleri, köklü akademik çalışmalar, yapılabilir inancındayım…

Ekte takdim ettiğim yazının, bu çerçevede öğrencilerimizi, genç araştırmacıları mıknatoslayabileceğini ümidediyorum…

Tezleri Sadık Hoca ile beraberce yaptırtabilirsek, bu, benim için, O’nun bana bahşettiği taçlanmışlıkların, doruğunda, eşsiz güzellikte yepyeni akademik bir tat yaşama, şansı bahşeder…

Bu çerçevede O’na bu yazıyı, yalnızca abide geçmişinin anısına değil, bundan sonrasında, ortaya koyacağından emin olduğum yapıtlarının esintisine minik olsun bir omuz vermek uzere armağan etmeyi, gönlümden geçiriyorum…

O’na, Ailesi ve Sevgili Torunları’yla birlikte, nice sağlıklı, mutlu yıllar diliyorum…

A Cosmic Wholeness, World Environment and Peace

ABSTRACT

Here we would like to present a new, sophisticated, concise, “thoroughly scientific ethic system”. We would like to call it, a“Cosmic Wholeness”, which can be taken, amongst other things,  as a basis for a “healthy environment” and a “most stable World Peace”.

Here are the “basic principles” of our ideology, which consists of three phases:

i– The first phase embodies the “comprehension of billions of years of evolution”, through which, matter was organized out of, an otherwise “eternally deteriorating chaos”, gradually, into galactic, stellar, planetary, geological and biological“supreme order”, that is, in this corner of the universe, “ourselves”. This is, as if, a magnificent “unconscious consciousness”, which is the “universal know-how” (i.e. for instance, the intrinsic ability of two hydrogen atoms tomanufacture a hydrogen molecule), gets transformed step by step, unto a “conscious consciousness”, which is, at an ultimate level, fascinatingly “us”. We thus anticipate, we are presently a “conclusive goal” of the (originally unconscious)cosmic inclination and entity. It is true that this created us; but it’s also true that this lives in “us”, and it is “us”. (No divine attributes are made here; yet we see no obstacles why there shouldn’t be any; at will, you may like to call this “cosmic inclination and entity”, “a divine being”; however according to our reasoning, you are not at all, forced to assume it). This whole process defines an “obvious cosmological tendency” all the way from the “Big Bang” and presumably an “unaware consciousness”, towards a “Conscious Intelligence” (on Earth and perhaps elsewhere), which constantly organizes theuniverse, out of (an otherwise eternally desperate) “chaos”, into the (current universal“order”. Thence, the first phase of our Cosmic Wholeness approach, requires the “understanding of the entire universal evolution from the Big Bang up to the present”; and this, as we show here, strikingly defines, “a fundamental construction of the value system of our being and behavior on Earth”.

ii– In effect, the second phase of our approach specifically consists of the grasp of “human history on Earth”. This process of millions of years of evolution, seems to gorgeously; through all the pain, suffering, torture and bloodshed, distill (despite so many backward steps), the actual human rights, with all the related institutions, which is nothing else, but theproduction of “social order” out of “anthropological chaos”. It is extremely encouraging that, this whole struggle fits so well with the previous tendency of the “cosmic creation of universal order out of, an otherwise, eternally desperate chaos”. It is as though, that “cosmic unaware consciousness” ascends enduringly; through the galactic, planetary and biological processes, as well as the human history, towards an “ultimate and purest awareness”, which had  created us and “became us”, impressively, as the “creators of the human rights”.

iii- The third phase of our “Cosmic Wholeness approach”, involves a derivation of “ethics” based on the perception of theendlessly successive struggles we sketched, i.e. the “cosmic trends” giving rise to our cradle in the universe, and ourselves in this cradle, followed by the prevailing “driving force of human history”, which ultimately yields today’s human rights. Whatever behavior in that “direction”, should thus be classified as “good”. Any reverse behavior, thus transforming the“Ultimate Cosmic Order” into “Chaos”, should be classified as “bad”. “Our mission on Earth should thence be to“comprehend” and “support” the “Cosmic Trends” that has given birth to “Mother Nature” and “us”, and carry them onward.This effort, amongst other things, includes, “sustaining and improving a healthy environment”, “intitutionalizing love and human rights” and “establishing the reign of a permanent World Peace”, on Earth, together of course, with all the necessary implications.

The cosmic trends that gave birth to us, need us to get bettered! And this (without any theological evocation), is “divine”.

ÇAĞDAŞ BİLİMLE UYUMLU BÜTÜNSEL BİR DEĞERLER  SİSTEMİ:

ÇEVRE VE BARIŞ

Çeşitli tezahürler karşısında hemen herkes öyle yahut böyle bir “tepki” verir. Tepkiler en önce “bireyseldir”. “Birbirine benzer tepkiler”, eğer örgütlenebilirse, “toplumsal bir tepki” oluşturur.

Toplumsal tepki eğer bir “ideolojiyle” yoğrulabilirse, kurumsallaşabilir.

İdeoloji (fikriyat), ne kadar “bütünsel” ise, o kadar “kalıcı” olabiliyor.

Farkındasınızdır; bir ideolojinin “bütünsel” olabilmesi için “evrensel” denebilecek bir “akılcılıkta” olması gerekmiyor.

Bunun çok örneği var. Ateşe yahut puta tapanların, ya da bunların nice benzerlerinin, muhakkak bir fikriyatları vardı. Kendi bilgileri ve yeteneklerine göre (bizim için tutarlılık ve doyurucu bir anlamdan yoksun olsa da), belki “sakat” ama bir “bakış açıları” vardı; inaçlarının ise, yarım yamalak, eğri büğrü eklemleriyle olsun, ama muhakkak bir “bütünselliği” de vardı.

“Bütünsellik” sözcüğünü burada, sorulabilecek her bir soruya, bize göre, ister “akılcı” ister “saçma”, nasıl olursa olsun, bir“cevap bulma yahut uydurma karakterini” betimlemek üzere kullandığıma, dikkat ediyorsunuzdur.

Bütünsellik”, galiba bu amaçla seçilebilecek en iyi bir sözcük değil. İsterseniz “bütüncülük” de diyebiliriz.

Bir Ideoloji Akılcı ve Bütünsel Olduğu Ölçüde Kalıcı Olabiliyor!..

Düşünceyi belirginleştirmek üzere belirteyim; örneğin hemen bütün dinler; “anlatım motifleri”, “sembolleri”, nihayet “inanç sistemleri” itibariyle “bütüncüdürler”. Dinler, çünkü bir defa herşeye, ama doğru ama yanlış, üstelik bir “süreklilik” ve“sonsuzluk” içinde “belli bir anlam” biçmektedirler.

“Bütüncülük” ayrıca pek tabii, dediğim gibi, “uyduruk” da olabilir, olmaya da bilir.

Bir “ideoloji” hiç “aklıcı” olmadan (kendince) “bütüncü” olabileceği gibi, “bütüncü” olmadan “akılcı” da olabiliyor.

Bu yazıda dinleri çok deşmeyeyim ama; bence işte örneğin “ateşperestlik”, (bize göre) hiç “akılcı” olmasa da, kendi bakış açısıyla, zıplamalı, yamrı yumru, yamuk yumuk, her neyse, “ilkel” ama “bütüncü” bir inanç sistemini işaret ediyor. Bu sistemde çünkü herşey,“ateşe” raptediliyor!

Bakın öte yandan, “Marksizm” bence (hiç kuşkusuz eleştiriye açık tutulacak olarak), gayet “akılcı” ama, mesela önceki dinsel inanç sistemleri itibariyle “bütüncü” olmayan bir ideolojidir. Marksizm çünkü tabiatıyla, herşeye bir “süreklilik” ve “sonsuzluk”içinde (kendinden önceki “idealist düşünce sistemlerinin” yaptığının tersine), “manevi” (manaya ait), ya da (daha iyi bir deyişle) “uhrevi” (ölüm sonrasına ait) bir anlam biçmemekte, zaten de biçmeyi öngörmemektedir. Ama böyle olunca, Marksist felsefenin kapsam çizgisi, pratikçe yaşamla sınırlı kalmakta, bir bakıma bu çizginin öncesini de, sonrasını da hemen tamamiyle  boşlamakatadır.

Başka bir açıdansa Marksizm, “diyalektik maddecilik” boyutunu açmış olmakla birlikte, daha sonraları geliştirilen Kuvantum Mekaniği yahut (Einstein’ın) Görecelik Kuramı, bu arada özellikle de, gayet hızlı gelişen Kozmoloji (Evren Davranışbilim) Kuramları gibi, çağdaş doğabilimsel kavrayış yöntemlerini de, haliyle, skopuna alabiliyor ve bunlarla yoğruluyor, değildir.

Marksizm diğer yandan bir analizdir. Gayet derin, soyut, siyasi bir analiz olmakla birlikte, bir sentez, hele siyasi bir sentezhiç değildir.

Müteakip “Leninizm” ve “Sovyet Modeli”; Marksist analize dayalı, siyasi bir sentezdir.

Söylemek istediğim şu ki Marksist analiz (kuşkusuz tartışılabilir, ama) fevkalade rasyonel (akılcı) bir analiz olmakla beraber, pek muhtemelen Marks’ın büyük enerjisi ve günündeki bilgi, yine de yetmediği için “bütüncü” ya da ” bütünsel”, o nisbette de “kalıcı” bir ideoloji olamamıştır.

“Marksist analiz” sömürünün benzersiz bir matematiğidir; bu açıdan daha hala pek çok “doğruyu” işaret etmektedir. Ayrıca ve aşikar olarak, günümüzde pek çok ilerici hareketin dayanağı olma özelliğini sürdürmektedir. Nedir ki, burada uzun uzadıya tartışamayacağımız şablonlarıyla, kanımca, pek çok akademik onarım ihtiyacına duçar olarak, çağın gerisinedüşmüştür.

Bir ideoloji “akılcı” ve “bütünsel” olabildiği ölçüde daha da “kalıcı” olabiliyor.

İşte esas söylemek istediğim bu.

*

*      *

“Çevreci haraketi”, örneğin, nasıl bir “bütünsel tabana” oturtacağız?

Eğer bunu yapamazsanız, hareket ister istemez, çeşitli “somut eylemler” için kitleleri peşine taksa da, yine de kitlesel öteki“siyasi hareketlerle” karşılaştırıldığında,  “sönük” kalıyor, zamanla tavsıyor…

Nükleer santrallere tam niye karşı olunuyor?..

Ali Ağa Termik Santrali’ne tam niye karşı çıkıldı?..

Yatağan Termik Santrali’ne karşı tam neden eylem konuldu?..

Gökovalar olmasın diye tam niye feryat edildi, açlık grevleri tam niye yapıldı?..

Tabii ki salt çevre duyarlılığı duygusu ve tepkisiyle yahut ölen, pörsüyen veya katledilmeye girişilen bir çevrenin, içimizde uyandırdığı infialle, eylemler geliştirebilir, hatta istediğimiz yönde, sonuçlar da alabiliriz.

Ne var ki işte dikkat ederseniz, o kadarıyla olay; “dokusu” sağlam sayılacak bir “ideolojiden” mahrum görünüyor.

Gerçi bu konuda düşünürler, bir çaba sarfetmedi değiller; ülkemizden örnek alırsak, bu açıdan hatrıma örneğin, genç yeşil düşünürlerimizin özellikle “Nükleer santrallere kökte neden karşı olduklarını” ortaya koymaya çalışırken, benim de basında yer alan yazı-çizimi, şimdi dikkatinize getirdiğim sorunsalın cevabı olarak işleyen, yazıları geliyor (1,2).

Ama bu yeterli değil, sanırım.

Yeşillerin, çevrecilerin; dört başı mamur, bütünsel, deyim yerindeyse bir nevi “din” gibi olacak, gerek “kozmik ve tarihi bir perspektiften” kökler alan, gerekse de “dünya geneli ve yerel sorunlarla ve özelliklerle” ayrıca yoğrulmuş olacak, bir“düşünce sistemine” ihtiyaçları var.

Biliyorum, bu çok zor; hiç düşünülmemiş de değil, ama muhakkak ve mükemmelleştirilerek ortaya konulmalı.

Buna yoğun bir biçimde çalışmış bir düşünür olmanın ayrıcalığını taşıyor olarak, düşüncemi biraz açmak istiyorum.

Bu yazımda, bilhassa Cumhuriyet Bilim Teknik’te yayınlanmış bir dizi yazımda, keza bir çırpıda sayılamayacak kadar çok,yazı-çizi ve konuşmamda, o arada katıldığım ve bana düşüncelerimi sınama şansını bahşeden panelde, demek istediklerimi, bu arada öğrendiklerimle birlikte, özetleyerek, ortaya “kozmik bir inanç sistemi” koymak istiyorum (3-26).

Bundan evvel yalnız, inançların nasıl oluştuğuna bir göz atmamız gerek.

O arada, bu yazının esas olarak, Ağaçkakan Dergisi’nin, Mayıs-Haziran 1996 sayısında yayınlandığını belirtmeliyim (27).

İnanmanın Mekanizmaları

“İnanmanın mekanizmalarını” incelemiş bir psikoloji uzmanı değilim gerçi ama, “inançların nasıl oluştuğu” çok ilgimi çekiyor.

Bunun muhakkak pek çok veçhesi var. Konumuz açısından yalnız en önemlisi (görebildiğim kadarıyla), her inancın, “inanç sahibinin bilgi dünyası”, o arada “ihtiyaçlarıyla” ilinitili olduğudur.

Kısaca hem “bilgilenme sürecimiz” hem de “yaşamımız” boyunca karşı karşıya kaldığımız “maddi – manevi gereksinmelerimiz”, inançlarımızı şekillendiriyor.

Sırf bu nedenle bir defa (düzeysiz maddi menfaatler karşılığında ona buna, bu arada para pula tapanları bir tarafa bırakırsak), “inanç sahiplerine” dönük olarak, fevkalade saygılı, anlayışlı, hatta müşfik olmamız gerekir.

Örneğin yeryüzünde milyarlarca “samimi dindar” vardır.

Samimi dindarlar arasında, “fanatik” (bağnaz) oldukları için “tehlikeli” olanlar yok mudur?

Olmaz mı hiç? Hem de sürü sepet!..

Ne olursa olsun, yine de konumuz açısından, inananları; “inanç mekanizmalarının akademik şablonlarıyla” ele almamız gerektiğini düşünürüm.

Verilecekse, herhangi bir siyasi mücadele de, eğer, bize yaraşsın isteniyorsa, böylesi bir baza oturtulmalıdır, düşüncesindeyim.

Bu açıdan inanç akımları, bilhassa dinler; muhakkak, siyasal bilimler, devrimler tarihi, sosyoloji (toplum-bilim), antropoloji(insan-evrim-bilim), sosyal antropoloji (kültür-bilim, ya da uygarlık-bilim), psikoloji (ben-bilim) ve sosyal psikolojininsüzgeçlerinden geçirilerek, kavranmaya çalışılmalıdır.

Bunun pek böyle yapılmadığını izliyoruz.

İlahi boyutlarını yargılamayı ya da irdelemeyi konumuzun dışında tutarsak, dinler bana göre, dönemlerinin, hatta daha sonraki evrelerinin, hemen en siyasi hareketlerdir; doğuşları itibariyle ise, kuşkusuz, çağlarının en devrimci hareketleridir.

Peygamberler de (dinlerin ilahi boyutunu yargılamayı yine bir tarafa bırakarak devam ediyorum), yeryüzünün kaydettiği en büyük siyasiler ve devrimcilerdir.

Peygamberlerin, diğer bir yandan temel sezişleri ve doğrularını dile getirirken, alabildiğine dürüst ve samimi olduklarından, kuşku duymuyorum. (Bunu da hiç bir biçimde ilahi bir bağlamda söylüyor değilim. Ayrıca peygamber olarak bilinen önderlerin de, pekala eleştirilebileceğini ve sorgulanabileceğini düşünüyorum. Zaten bu tavır, anımsanacağı üzere,akademisyen olmanın en temel bir gereğidir.)

Esas şu var ki dinleri ya da dinler içinde gelişen mezhep hareketlerini, “siyasi”, hatta bir nevi “siyasi parti” boyutlarıyla kavrayamazsak, fazla uzağa gidemeyiz.

Örneğin Ortadoğu’daki Yahudi-Müslüman, keza Hırıstiyan-Müslüman çatışmasında muhakkak, sosyo-politik ve siyasi ayrışım trendlerini arayıp tanılamamız gerekir.

Benzer biçimde Avrupa’daki, gerek yurttaşlarımızın gerekse de özellikle Kuzey Afrikalılar’ın; ayırımcılık, ırkçılık ve itilip kakılmaya karşı, İslam bazında birbirlerine sokularak, başörtüsü inadıyla olsun, (özünde tamamen siyasal nitelikli) bir türbaşkaldırı sergilediklerini görmemiz gerekir.

Aynı şekilde, Amerikan zencilerinin, kendilerini, ayırımcılık histerilerinden geri duramayarak horlayan, yurttaşları, beyaz dindaşlarından:

– Alın, böylesi kiliseniz de, böylesi kitabınız da, böylesi Tanrınız da, sizin olsun diyerek kopup, Müslüman olduklarını, daha doğrusu bir başka dine sığındıklarını, anlamamız  gerekir.

Burada, bu çok boyutlu konuyu enine boyuna açacak değilim. Yalnız söylemek istediğim şu ki; inaçların, bunun kökenindeki inanç mekanizmalarının, buna da bağlı olarak gelişen kitlesel hareketlerin değerlendirilmesi, pekçoğumuzun  kendi şablonlarımızı mutlak sayıp; “abes”, “saçma”, “gerikafalılık” v.s. diyerek yaptığının tersine, dehşetli zor ve derin bir çaba gerektirmektedir.

Beni, konumuz açısından, öncelikle köklü, bütünsel, kozmik bir inanç sistemi oluşturmak, çok ilgilendiriyor.

Böylesi bir inanç sisteminin kitlesel bir harekete dönüşmesi de, ayrıca çok ilgilendiriyor.

Bu açıdan, “önceki” ve “ilerici” (bu kavramı birazdan açacağım), diyebileceğimiz inanç sistemlerini, kitlesellikleri ile birlikte benimsememizin, fevkalade önem taşıdığını, belirtmek isterim.

Diğer bir yandan, herhangi bir inanç sisteminin, ona bağlılık geliştirenlerin bilgi düzeyleri ve gereksinmeleriyle ilintili olduğunu, kaydetmiştim. Bu açıdan doğrusu, belli bir bir bilgi donanımında olmadan, öyle bir bilgi donanımıyla sahip olunacak bir inanç dünyasına yönelmenin, bayağı bir ruhsal bozukluk doğurabileceğini anlamamız yerinde olur.

İnanmak fiilinin bir tatmin ve rahatlama arzusunu sağladığını, öncelikle anımsamalıyız.

Bir inanç, akademik bir açıdan abes olabilir; ama bir ihtiyacı gideriyorsa, temel işlevini yerine getirmiş sayılmalıdır.

Küçük yaşta, iç parçalayan acılarıyla, anneciğini kaybetmiş bir çocuk düşünün. Onun, “cenneti”; hemen oracıkta da, günün birinde “anneciğine kavuşacağını” düşlememesi, mümkün mü?

Ona bu durumda; eğer gerçekten de öyle olduğuna inanıyorsanız, cennetin “uyduruk” bir kavram olduğunu anlatmaya kalkmak, müthiş bir duyarsızlık oluşturmaz mı?

O açıdan, benim şimdi dikkatinize getireceğim inanç sistemiyle yaşamak, hiç kolay olmayabilecektir.

Dindar, bir parçacık fizikçisi arkadaşım, yıllar önce bana, “öyle bir inançla” nasıl yaşayabildiğimi, hayretler içinde sormuştu.

O zaman idrak ettim ki, kendimi gerçekten de evrensel karanlıkların uçsuz- bucaksızlıklarında yapayalnız bir astronot gibi hissediyor, milyarlarca yıllık galaktik süreçleri bir nebzecik olsun duyumsayarak, hemen herşeyi,  böyle korkunçsayılabilecek, astrofiziksel (yıldız-fiziksel) ve kozmolojik (evren-davranış-bilimsel) bir perspektifte olarak değerlendiriyorum.

O gün bu gündür,  karşımdakini belli bir bilgi düzeyinde görmeden, ya da  belli bir bilgi düzeyine taşımadan, zinhar, ne bildiklerimden ne de bilgilerim uzantısında neye niçin inadığımdan, bahsetmeme kararı aldım; yine de sanırım, bu konuda ne zaman konuşsam, karşımdakini çoğunlukla karamsar ettim; bu da değilse, sarstım, şaşkına çevirdim.

Dolayısıyla böyle, yalansız dolansız, vaatsiz fantazisiz, tantanasız, çıplak (natürel) bir inanç sisteminin, görünür bir menzildekitleselleşmesini bekleyemeyiz.

Şu da var ki, düşüncemde, bir yücelme ve esenlik bulduğumu, önemle  kaydetmeliyim.

Şimdi şu “kozmik inanç sistemimize” gelelim.

Çağdaş Bilimle Uyumlu Bütünsel Bir Değerler Sistemi

Evren, onbeş milyar yıl kadar önceki “büyük bir patlamayla” şekillenmeye koyulmuş. Bunun böyle olduğuna dair çok ciddi bilimsel bulgular var.

Bana, “Ondan önce ne vardı?” ya da “Büyük patlama neden olmuş?” diye sormayın. Bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Bu konuda çeşitli kuramlar yok değil. Ama buralara, girmeyeceğim.

“Büyük patlamadan” sonra, gerçekte “sonlu” olduğunu düşündüğümüz “madde”, biteviye ve gitgide daha geniş hacimleri, ölümcülleşe-gidecek karanlık ve ıssızlıklarda tutmak gerekirken; evrende gayet ilginç gelişmeler meydana gelmiş. Maddebir defa, gravitasyonel çekim yasasından dolayı galaktik topaklanmalar meydana getirmiş.  Bu çerçevede, bizim içinde olduğumuz Saman Yolu Galaksisi (Saman Yolu Gökadası) gibi, milyarlarca galaktik bulut (gökadasal bulut), oluşmuş.

Sonra sonra, her galaktik bulut içinde, yine gravitasyonel çekim yasasından dolayı, “yıldız odakları” meydana gelmiş; buralardan da, ayrıntısına giremeyeceğimiz biçimde, her galakside,  milyarlarca yıldız oluşmuş.

Saman Yolu’nda, bildiğimizce, yuvarlak iki yüz milyar yıldız var. Güneşimiz bunlardan biri. Orta boy bir yıldız. Galaksimiz’in, kenarında bir yerlerde.

Demek ki, Saman Yolu gibi, daha milyarlarca galaksi var. Bunların her birinde ise, Güneşimiz gibi, milyarlarca yıldız yer alıyor.

Bir fikir vermek için belirteyim. Saman Yolu Galaksisi “tepsi ekmeği” gibi, çok kabaca, bir düzlem üzerinde yer alıyor. Bu düzlem yüz bin ışık yılı genişlikte. Yani bizim galaksiyi, bir baştan bir başa, eğer ışık hızında seyredebilirseniz, yüz bin yılda geçebilirsiniz. Işığın, diğer taraftan, uzayda saniyede üç yüz bin kilometre katettiğini, belirteyim. Yani ışık hızında olarak,Dünya ile Ay arasındaki mesafeyi, hepsi hepsi, bir saniyede alabiliyorsunuz.

“Bizim galaksinin görünüşü” için, “tepsi ekmeği gibi” dedimdi; şunu da ekleyeyim, o (tabanı yüz bin ışık yılı genişlikteki) “tepsinin kalınlığı”, yaklaşık bin ışık yılı olmakta!

Evren, sonlu fakat sınırsız bir mekan, olarak biliniyor. Maddenin, içinde yer aldığı evren hacminin çapı, yuvarlak otuz milyar ışık yılı. Yani, evreni bir baştan bir başa, eğer ışık hızında seyredebilecek olursanız, otuz milyar yılda katedebiliyorsunuz. Tabii, bu zaman zarfında (hiç öyle değil ama), evrenin durağan kaldığını varsayarsanız…

Akıllara durgunluk verici, değil mi?..

– Pekiyi, evrenin, dışında ne var?, diye de sormayın. Çünkü evreni, içinde maddenin bulunduğu mekanla sınırlı sayıyoruz. Dolayısıyla “evrenin dışı” gibi bir kavram, tanımsız kalıyor.

     *

Geçen akşam bu anlattıklarımı Ozancım (Oğlum), dili döndüğünce, Köln’de bizi konuk eden Sevgili Hüseyin Ünal’aanlatıyordu. Hüseyin bana döndü, Hocam, dedi:

– Bütün bunlar herhalde tam biliniyor olamaz; milyarlarca ışık yılı mesafedeki, ondan da vazgeçtik, örneğin birkaç ışık yılı uzaklıktaki, yıldızların, böylesi uzaklıklarda olduğunu tam nasıl bilebiliriz; dolayısıyla “bilimsel” bir kisve altında dikkate getirilmek istenen şunca öykü, başka türlü bir “dayatmanın” kesitleri olmuyor mu, yani !, dedi.

Tabii burada enine boyuna ayrıntıya girme şansım  yok, ama, hiç öyle değil.

Pek çok şeyi, gerçekten, fevkalde hoş, gayet basit ve akılcı, bu açıdan heyecan verici, insan ve insanlık açısından ise, soylu ve onur bahşeden yaklaşımlarla, türetebiliyor, sınayabiliyorsunuz.

Miniminnacık bir örnek olarak; daha yuvarlak ikibin ikiyüz yıl evvel, Dünyamız’ın çapını, fevkalade çarpıcı bir gözlemuzantısında ve hepsi hepsi İskenderiye ile, bunun yuvarlak birkaç yüz kilometre kadar güneyindeki bir kasabanın arasını adımlayarak hesap ediveren Eratostenes’in yaklaşımını, dikkatinize getirebilirim.

Onun gördüğü; İskenderiye’de yazın, öğle üstü, güneşin, dikine duran, örneğin bir sırığın, dibine, az olmakla beraber yine de gölge düşürdüğü; buna karşılıksa, İskenderiye’nin, birkaç yüz kilometre kadar güneyindeki, söz konusu mevkide, güneşin, aynı sıralarda, yine dikine duran, örneğin bir sırığın, dibine, (güneş ışınları burada tam tepeleme geldiği için) gölge düşürmediği; işte, hepsi, bu!

Bundan sonrası ise Eratostenes için çocuk oyuncağı olmuş:

Öğle üstü, İskenderiye’de dikine duran sırık ile, (bunun gölgesinin uzunluğu ve yüksekliğine bakıp), güneş ışınlarının yaptığıküçük açıyı ölçmek; bir de İskenderiye ile, buranın güneyinde aynı vakitte, cisimlerin gölgesiz olduğu kasaba arasını(muhakkak pek çok terleyerek), adımlamak; şimdilerde ilkokul düzeyinde dahi bilinen elemanter geometri bilgisine başvurunca, Eratostenes’e, Dünya’nın çapını, kendi adımları cinsinden, bir çırpıda bulgulama şansını bahşedivermiş!..

Fevkalade basit trigonometrik tekniklerle, ilk bakışta inanılmaz güzellikte sayılacak, astronomik sonuçlar çıkartmak mümkündür. Gözle görülebilen yıldızların bize olan astronomik uzaklıklarını; üçgenleme dediğimiz (basit) bir hesaplama yöntemiyle, gayet hassas bir şekilde belirlemek olanaklıdır.

Çok çok daha büyük, milyonlarca, milyarlarca ışık yılı tutarındaki evrensel uzaklıkları, burada anlatamayacağım astrofiziksel tekniklerle belirlemek de olanaklıdır.

Dolayısıyla, dikkate getirdiklerime, hiç kuşkusuz “mülahazat hanesini” (çekince  aralığını) açık bırakarak, ama, güvenebilirsiniz.

*

*       *

Kaldığımız yerden devam edelim. Sırada “yıldızların hayatı” var.

Burada kısacık olsun, bir astrofizik (yıldız-fiziği) bahsi açabilsem, ne iyi olurdu. Ne yazık ki bunu da yapamayacağım.

Şu kadarını söyleyebiliyorum:

Yıldızların da bir hayatı var. Yıldızlar galaktik bir bulut içinde, bu bulutu oluşturan hidrojen atomlarının, “kaotik”diyebileceğimiz, “cazibe merkezleri” dolayında, “gravitasyonel çekim yasası” uyarınca “yumaklanması” ile, oluşmaya koyuluyorlar. “Gravitasyonel çekim yasası” uyarınca yumaklanan hidrojen atomlarının çekirdekleri, birbirlerine, kaynaşacak(nükleer füzyon yapabilecek) kadar yakınlaşıyorbaşka bir deyişle, birbirlerine santimetrenin yüz milyonda birinin yüz binde biri, yani bir atom çekirdeği boyutu kadar sokuluyor; böylelikle de kaynaşıyorlar. Buradan en önce, helyum atom çekirdekleri çıkıyor. Ayrıca büyük bir enerji (füzyon enerjisi) çıkıyor. Öylesine büyük bir enerji ki, avuç içi kadar (sıvı)hidrojenden, Keban Barajımız’ın bir yıl boyunca üretebileceği enerji kadar çok füzyon enerjisi, elde edilebilir, oluyor.

Yıldızlar; söz konusu nükleer tepkime çerçevesinde yaşama geçtikten sonra, milyarlarca yıl süreyle yaşıyorlar… Sonra sonra ise, büyüklüklerine bağlı olarak, kozmik felaket sayılacak patlamalı dönüşümlerle, müteakip evrelerini yaşamaya geçiyorlar. İçlerinde bu sonraki evrelerde, helyum ötesi atom çekirdekleri; hafif atom çekirdeklerinin (nükleer) kaynaşması sonucu oluşuyor…

Daha daha sonra ise ölüyorlar; uzayda, pek bir iç etkinliği kalmamış olan, gök cisimleri olup çıkıyorlar.

Bizim yıldızımız Güneş, halen beş milyar yaşında. Durun, hemen öyle korkmayın; Güneşimiz’in, öngörülebildiği kadarıyla, yaklaşık beş milyar yıllık ömrü daha var!..

Ayrıntıyı bir yana bırakarak devam edelim.

Bir yıldızın, sözünü ettiğimiz evre dönüşümleri sürecinde, çevresinde gayet zor bir aşamayı işaret etmekle  beraber,gezegenler oluşabiliyor.

Uzatmayalım (yani on-onbeş milyar yılı, on-onbeş satırı aşmadan anlatmaya çalışalım, demek istiyorum), gezegenlerde de,canlılar ve üst düzeyde hayat oluşabiliyor.

Nereden nereye!.. Büyük patlamadan ve başlangıçta biteviye artacakmış gibi duran kaostan (kargaşa ve dağınıklıktan),evrensel keşmekeşten, galaktik topaklanmalara… Galaksiler içinde yıldız yumaklanmalarına… Sonra yıldızların çevresinde, kaç türlü, kozmik felaket niteliğinde yıldız gümbürtüleri, patlamaları ve dönüşümleriyle ve oldukça az olasılıkla, gezegen oluşumlarına… Sonra sonra bu gezegenlerde, daha daha, olmayacak denecek kadar az bir olasılıkla, yaşam belirtilerinin,en nihayet demek ki, kahır üstüne kahırlı milyarlarca yıllık kozmik (evrensel), galaktik (gökadasal), astrofizik (yıldızsal), jeolojik (gezegensel) ve biolojik (yaşamsal) uğraş uzantısında, üst yaşamın ortaya çıkmasına…

Ben bunun adına:

– Doğa kaostan, kargaşadan, düzenlilik yaratıyor, diyorum.

Farkında mısınız?

İşte bir çiçek; hava, su ve ışıkla, yani Güneşimiz’le yoğrulmuş olarak, inanılmaz bir görkemde düzenlenmiş topraktan başka bir şey değil.

Doğa bunu başarmayı biliyor. Çiçeğin tohumundaki kurgu, toprağı (hava, su ve Güneş enerjisi katkısını sağlayabilerek),şaşılacak biçimde çiçek olarak düzenliyor. Doğa, tabii en evvel, gezegenimizde darma dağınık topraktan, milyarlarca yıllık çabalarla, o çiçeğin tohumunu, oluşturmayı  biliyor.

Müthiş bir şey.

Buna, herhangi bir ilahi anlam atfediyor değilim; ama  ilahi bir anlam atfetmenize bir engel, görüyor, hiç değilim.

Evren biliyor musuz, bir madde yığınağı ya da enerji deposundan ibaret değil. Sonlu olduğunu bildiğimiz, madde ve enerjiyanı sıra evrende,  bir de, bir nevi “mühendislik bilgisi”, bir “yapım yetisi” mevcut. Neyin nasıl oluşturulacağına dair bir bilgi, bir yeti bu…

İşte örneğin, iki hidrojen atomu uzayda ayrı ayrı, avare avare dolaşırlarken, birbilerine rastlarlarsa, adeta cümbüşler içinde,bir hidrojen molekülünü nasıl oluşturacaklarını, biliyorlar.

Daha oracıkta; aslında demek ki daha, büyük patlama sonrası galaktik topaklanmalar sürecinde; dünyamız da, dünyamızdaki kırlar da, çiçekler de, kuzular da, biz de, milyarlarca yıllık belalı kozmik kaosların en gazaplı süreçlerindensüzüle süzüle, hayatiyet bulmaya koyuluyoruz.

İnanılmaz, bir şey değil mi?

Evrenin; kendini bilsin yahut bilmesin, bir bilinci var.

Bu bir kozmik bilinç.

Belki kendi kendinin farkında olmayan, ancak bilinçli bir bir bilinci, yani bizi, nasıl oluşturabileceği bilgi ve yetisine sahip bir bilinç.

İnsanlık Tarihi De Kaostan, Kargaşadan Düzenlilik Üretiyor, Örneğin İnsan Haklarını Damıtıyor.

“Bütün bunların kozmik bir inanç sistemi ile ne ilgisi var?”, diyeceksiniz.

Yeryüzündeki, öncesi bir yana, en azından şöyle bir beş bin yıllık yazılı  insanlık tarihine baktığımız zaman, ne görüyoruz, bir baksanıza:

–   İnsanlık tarihi de, tıpkı kozmik ve galaktik süreçler gibi; tıpkı yeryüzünü; toprağı, bir bakıma, dirilterek cennete çevirircesine, kırları, çiçekleri meydana getiren süreçler gibi; çok acı, çok ızdırap, çok kahır, çok kan pahasına olsa da; itiş kakıştan, kavga gürültüden, işkenceden, zulümden, ama ağır ama aksak, insan haklarını dokuyor; insanlık tarihi de kaostan, vahşinin vahşisi, binler ve binlerce yıllık bir kargaşadan, düzenlilik üretiyor!

Tüyleri diken diken eden bir gelişme bu.

Tarihte, hiç kuşkusuz, pek çok ileri geri, demarş var. Nedir ki son toplamda insanlık tarihi, kendini en soysuz, en vicdansız barbarlıklardan çözerek, insan haklarını usul usul süzüyor ve kurumsallaştırıyor.

Tarihin bu trendine, “ilerici trend” diyorum. Bu trend taa kozmik oluşumlardan, keza yeryüzünde bizleri var eden jeolojik ve biolojik süreçlerin hamurundan, kökler alıyor.

İşte “ilericiliği” de şöyle tanımlıyorum:

– Bizleri var eden kozmik ve doğal oluşumlarla, en nihayet aynı çizgiyi doğrulayan insanlık tarihinin işaret ettiği, enginlik ve esenliklerle kucaklaşıp özdeşleşmek.

Bu çerçevede tarihteki (bugün artık, oluşum özelliklerini yitirmiş olsalar bile), tüm ilerici hareketlere; tarihin seyir bağlamı,hatta günümüzdeki kitlesel haraketleri hala mıknatıslama yetenekleri itibariyle olsun, sahip çıkmamız gerektiğini düşünüyorum.

Kitleselleşmenin temel bir yolu bu.

Bu çizgiden olarak, tarihteki ya da günümüzdeki tüm özgürleşme ve demokratikleşme hareketlerine sahip çıkmalıyız…Mazlumların ve emeğin, sömürüye ve emperyalizmaya (gelişmiş devlet ve ekonomi odaklarının,  bilhassa az gelişmişlere yönelik boyundurukçu yaklaşımlarına) karşı, başkaldırısına, sahip çıkmalıyız…

Böyle bir mücadeleyi, dinsel, içtenlikli bir bazda sürdüren kitlesel hareketlere de (ortaya koyduğum ölçütlere uyuyorsa), muhakkak sahip çıkmalıyız.

Çevreci Harekete Bakış

Çevreci hareketin, o arada yalnız doğayla değil, insan insana esenliğin, nihayet kitlesel ve evrensel barışın, böylesibütünsel bir çerçeveye oturtulması gerektiğini düşünüyorum.

Esas mesele, kozmik ilerici trendlerle buluşmak  ve özdeşleşmektir.

Bu trendler yeryüzünde; yağmuru, güneşi, akarsuları, mevsimleri; soluk alıp veren, yaşayan nebatatı; tüm güzelim özellikleriyle doğal çevrimleri; canlıların dünyasını, nihayet en üst bir yaşam düzeyinde ise, insanlık tarihinden görkemli parıltılarla süzülüp gelen insan haklarını ve özgürlükleri, işaret ediyor.

Böyle bir açıdan, münhasıran çevre sorunlarına bakacak olursak; yeryüzünde yapacağımız ve kuracağımız herşeyin, son toplamda doğal çevrimlerle bağdaşıklık oluşturması gerekiyor.

Burada kullanacağımız ölçüt gayet basit:

Yeryüzündeki herhangi bir yapıt, eğer son toplamda, “kozmik trndlerle uyumlu olarak, kaostan düzenlilik üreten bir makina”olarak çalışmıyorsa, çevreye ve doğaya kötülük ediyor demektir; bu sebeple de fişi, behemahal çekilmelidir!

Dikkat ederseniz; Dünyamız, güneş enerjisini kullanmak suretiyle, “kendi dağınıklığını” pratikçe biteviye, düzenliliğedönüştürebiliyor. Dolayısıyla, yeryüzünde üretimde bulunmak, pek çok kimsenin iddia ettiğinin tersine, çevreyi ya da Dünyamız’ı muhakkak kirletme sonucunu beraberinde getirmeye mahkum, hiç değildir!

Yeryüzünde, bir bakıma doğal çevrimler taklit edilmek suretiyle ve Güneşimiz yaşadıkça, yani daha milyarlarca yıl, tertemiz, arı duru bir üretim mekanizmasını var edip çalıştırmamız, fevkalade olası, esas itibariyle de zorunludur.

Milyarlarca yıllık süreçler uzantısında cıvıl cıvıl yaşam bulmuş doğamızın  sağlık dolu dekoruna; ucube bir sanayi de, illetli bir sanayileşme veya çarpık çurpuk bir kentleşme de, (nasıl yapılabilirse bilmem, ama, iyice doğa dostu kılınamadıkça)termik santraller yahut nükleer santraller de, hatta (atmosferdeki, minnnacık olsa bile karbondioksit oranını, yine de hissedilir  bir ölçüde yükselttiği ve bu yüzden kırılgan iklim dengelerini alt üst etmeye yaza-gideceği için) doğal gaz da, hiç ait değil!

Çevresel yaklaşım açısından, işte mesele bu.

*

*      *

Dikkat ederseniz; “özgürlüklere, insan haklarına, dünya barışına sahip çıkmakla”; “doğanın yaşam hakkına sahip çıkmak”,ya da “yarınlarda çocuklarımızın, gelecek nesillerin, yeryüzündeki özgürlüklerine ve yaşam haklarına sahip çıkmak”; “aynı görkemli kozmik kökten” beslenen “anlamdaş eğilimlerdir”.

Sonuç

Herşeyi asgari bir temel teoreme indirgemek, günümüzde hala çok bilim adamını, peşinden büyülenmelerle sürükleyen, dehşetli bir akademik ihtiras konusudur.

Ben bu yazımda; biraz, konuyla ilgili olarak epeydir yazdığım yazıları, keza pek çok yerde yaptığım konuşmaları, derli toplu bir biçimde özetlemeye çalışarak, milyarlarca yıllık bir perspektifte, oldukça özgün ve bütünsel bir tabana oturduğuna, nihayet çevreci hareketin, geniş bir bağlamda ise barışisterlerin sarılması gerektiğine, her hal-u karda, gelecek yüzyıllarda yaygınlaşabileceğine inandığım kozmik bir inanç sistemini, kısacık dikkatinize getirdim.

Bu benim, bir doğabilimci olarak, otuz küsur yılı aşkın bir süredir öğrendiklerim ve kaç türlü, acılı hayal kırıklıkları, kabuk değişimleri, hatta, “yeryüzünde, bir dizi anlamsız ve değersiz raslantılarla vücut bulmuş olabileceğimiz” gibi, sözüm onadelikanlı ama primitif, o nisbette de bilgi kofu olarak varılabilen, yavan bir hükümden dolayı, birçoğumuzun sergilediği türden yakalanılacak en iğneli amaçsızlık kabuslarında, biteviye yaptığım sentezin, sonuçta ise doğamla ve beni var edendoğayla tanışıp sarmaşmanın göz aydınlıkları içinde, coşku meşaleleri yakan düşüncelerimin, bir ürünü…

Bu benim inancım… Ne güzel ki yerleşik dinlerin “manevi” (manaya, ilişkin) olarak tanımlayabileceğimiz özleriyle buluşan, ancak onları, pek çoğu güncel bilgilerimiz ve kavrayışımızla bağdaşmayan sembollerinden bir bakıma soyutlayarak,  üst bir bütünselliğe kavuşturabileceğini düşündüğüm, bir inanç  sistemi…

Yine de salt böyle bir inaçla yaşamak, inanın hiç kolay değil.

Ama hiç unutmayın ki:

Biz tabiat ananın yavrularıyız. Tabiat ana ise, kaostan düzenlilik dokuyan kozmik süreçlerin ürünü.

Demek ki biz kaos ananın, yavrusun yavruları, küçük yavrularıyız; kozmik bilincin belki de en görkemli ereğiyiz.

Böyle bir idrak geliştirebilirsek, o takdirde, yeryüzündeki yaşamımızla, davranışlarımızla; bizi var eden kozmik trendlerle nasıl buluşup, onlarla nasıl özdeşleşebileceğimizi de bilebiliriz.

Bunun, insan olmanın üst bir güzelliği olduğuna, inanıyorum.

Buradan, harika bir açılımla, bir erdem ve ahlak öğretisi biçimleyebileceğimize, ayrıca ve önemle dikkat çekmek isterim. Bu konuyu şimdi Fransızca olarak yayınlanmak üzere olan, “Un Systeme de Croyance Cosmique” adlı yapıtımda bir ölçüde ayrıntılandırdığımı kaydedebilirim (37).

Örneğin, (allahmuhafaza) adam öldürmek, idam dahil (kestirme bir deyişle, düzenlilikten kaos oluşturacağı, bunun için de bizi var eden güzelim kozmik trendlerle dehşetli bir zıtlık  oluşturacağı için) bir “canilik”. Adam öldüren birini (onu idam etmenin tersine) tecrit edip, eğitmek ve iyileştirmeye çalışmaksa, bizi var eden kozmik trendlerin ululuğuna yükselmek demek oluyor.

Hayvan kesip yemek de aynı bağlamda, yazık ki, şer bir davranış olarak ortaya çıkıyor.

Burada vejetaryenlerin (ot-oburların) ne denli derin bir duyarlılık geliştirdiklerini anlayabiliriz. Et-oburluğunuza, bir çırpıda son veremiyorsanız (doğrusu ben de henüz yamyamlığımdan, çocukluk alışkanlıklarımı bir türlü aşamadığım için, sıyrılabilmiş değilim); o zaman, bir ölçüde affedilebilir sayabileceğimiz için, midye yiyin; hadi olmadı (dikkate getirdiğim açıdan, günahınız bir parça artacak ama), balık yiyin; biraz daha büyük günahları göze alarak, kuş, ördek, tavuk, hindiyiyebilirsiniz; daha daha büyük günahları göze alaraksa koyun, dana, v.s. de yiyebilirsiniz ama, zinhar, kuzu (yavru koyun),kesip yemeyin; çünkü onun, kırlarda sevinçle büyüyegiderken, kozmik trendler uzantısında kaostan düzenlilik oluşturma işlevi daha epey sürüyor olacaktır. Siz onu kesip yerseniz, onun bu işlevini  dumura uğratıyor, biriktiregeldiği canım güzellik ve düzenliliği ise, hemen çoğunlukla kaosa, karanlık, kirli bir çöpe çeviriyor, oluyorsunuz. Onun örneğin, proteinindenyaralanıyorsunuz gerçi, ama, o proteini hem başka kaynaklardan edinebilirsiniz, hem de önemlisi, yaptığınız iş, esas itibariyle kesip yok edeceğiniz  o can  yavruya, hiç ama hiç değmiyor.

Aynı bir çerçevede, turfanda meyve yemek de hoş değil; çünkü turfanda meyvenin dalında, bir bakıma kozmik trendlerle bütünleşerek sürdürmekte olduğu işlev, siz onu dalından kopartmış olacağınız  için, tamamlanmış olmuyor. Meyveyi, sebzeyi, demek ki, dikkate getirdiğimiz bağlamda, dalından düşecek kadar olgunlaştıktan sonra, yemek, gerekiyor. (Bunda sonra da yemezseniz, zaten çürüyüp toprağa karışıyor. O nedenle, “E canım madem kuzu kesmek yanlışmış, o zaman işte mesela, hıyar kesip yemek de yanlış olmuyor mu, yani?”, türünden, açıkgöz bir sıçramayla ahkam kesmenin hiç bir manası olmuyor; çünkü, olmuş hıyarı dalından kopartıp yemezseniz, onun kaostan fazladan düzenlilik oluşturmasına destek veriyor olmuyorsunuz ki; o, olduktan sonra, dalında dursun durmasın, zaten çürümeye geçiyor.

*

*      *

Bir iki örnekle somutlaştırmaya çalıştığımız böylesi bir öğretiye, milyarlarca yıllık, kaç aşamalı görkem üstüne görkem sergileyen oluşumları, bir bir tarayarak, taa kozmik bilnçten hareketle ulaşmamız, hoş değil mi?

Kozmik bilinç, kendinin farkında olmayabilir. Ama ne göz kamaştırıcı ki, onun can verdiği insan bilinci, kozmik bilincin,bilincinde olabiliyor!..

Bu, kozmik bilincin, bizi var etmenin ötesinde, bizimle beraber daha bir yücelmesi demek, yerinde olur sanırım.

Şaşılacak görkemde bir gelişme!..

Mesele her halde, bu olguyu idrak edip, birbirimize dönük, ya da çevre, canlılar ve nebatata dönük, yeryüzündeki her davranışımızla ona omuz vermeye geliyor.

Mutluluğumuzun mekanizması burada bulunuyor.

YAZIYA KAYNAK OLAN KİMİ ÇALIŞMALARLA  SAİR ETKİNLİKLER

1. S. Emek, A. Künar ve Diğerleri, “Enerji, Ne Kadar, Ne İçin!”, Ağaçkakan, Sayı 21/22, Eylül-Ekim 1994.

2. T. Yarman, “Geçmişte ve Bugün Nükler Enerji Tartışması”, Ağaçkakan, Sayı 17/18, Mayıs-Haziran 1994; Kitap, Esin Yayınevi, 1995.

3. T. Yarman, “Ya Dünyayı Yaşatacağız, Ya da Birlikte Mahvolacağız!”, Sosyal Demokrat (Dergi), Haziran 1990.

4. T. Yarman, “Çevreyi Mahvetmeden Yaşamak Olanaklıdır – Enerji, Nüfus ve Çevre”, Sosyal Demokrat (Gazete),15 Ağustos 1990.

5. T. Yarman, “Demokratik Kirlenme”, Cumhuriyet, 10 Temmuz 1990.

6. T. Yarman, “İnsan Kendi Özü Kaosa Geri mi Dönüyor?”, Cumhuriyet Bilim Teknik, 29 Aralık 1990.

7. T. Yarman, “Temel Parçacıklardan, Canlıya, Düşünceye, Duyguya, Maddenin Halleri”, Cumhuriyet Bilim Teknik, 29 Haziran 1991.

8. T. Yarman, “Çevre Kirliliği Kaçınılmazlık Değildir!”, Cumhuriyet Bilim Teknik, 11 Ocak 1992.

9. T. Yarman, “Uzaysal Düzen, İyilik, Kötülük”, Cumhuriyet Bilim Teknik, 29 Şubat 1992.

10. T. Yarman, “Akıl, Evren Bilincinin Gerisindedir!”, Cumhuriyet BilimTeknik, 20 Haziran 1992.

11. T. Yarman, “Türler Arasındaki Acımasız Savaş ve Uzaydaki Yalnızlığımız”, Cumhuriyet Bilim Teknik, 18 Temmuz 1992.

12. T. Yarman, “Kozmik Açıdan İlericilik, Gericilik”, Cumhuriyet Bilim Teknik, 12 Ocak 1993.

13. N. Kas, “21. Yüzyılın İdeolojileri (T. Yarman)”, Günaydın, 4 Haziran 1993.

14. T. Yarman, “CHP Açılırken Solda İnsan  Hareketleri” (Kitap), AFA Matbaacılık, Eylül 1992.

15. T. Yarman, “Sosyal Demokrasi Açısından Teknoloji, Enerji ve Çevre”, Çağrılı Araştırma, TÜSES (Türkiye Sosyal, Siyasal ve Ekenomik Araştırma Vakfı), 1993.

16. T. Yarman, “Doğa Kaostan Düzen Yaratıyor, Ne ki Bilinç Kazanmış Düzen İntihar Edebiliyor!..”, Uluslararası Çevre Sorunları Sempozyumu, İstanbul Marmara Rotary Kulübü, Atatürk Kültür Merkezi, İstanbul, 22-24 Mayıs 1991.

17. C. Ertuğ, M. Sözen, A. Öymen, T. Yarman, Z. Karagülle, T. Danış, “Yeşil Yaklaşım Tartışması” (Panel), Yeşiller Partisi, Mülkiyeliler Birliği, 31 Ocak 1993.

18. T. Yarman, “İnsan, Doğa ve Enerji – Yaşamla Uyumlu Seçenekler” (Konuşma), Doğal Hayatı Koruma Derneği, 4 Mart 1993, Ulus, İstanbul.

19. Z. Üskül, L. Onaran, S. Emek. Ü. Erdoğan, T. Yarman, “Nükleer Enerji ve Nükleer Santraller” (Panel), Kültürel ve Doğal Yaşamı Koruma Derneği, 27 Mart 1993, Silifke, İçel.

20. F. Touz, A. Müezzinoğlu, S. Kınacı, Ü. Erdoğan, B. Gürkan, “Termik Santraller, Çevre Sorunları ve Alternatif Enerji Kaynakları” (Panel), Milas Belediyesi, 17 Nisan 1993, Muğla.

21. B. Ertuğrul, L. Onaran, K. Anadol, Ü. Erdoğan, T. Yarman, “Çevre Sorunları” (Panel), Yatağan Belediyesi, 18 Nisan 1993, Muğla.

22. T. Yarman, “Geçmişte ve Bugün Nükleer Enerji Tartışması” (Konuşma), Bandırma Belediyesi, 16 Ocak 1994.

23. T. Yarman, “Nükleer Enerji ve Çevre” (Konuşma), İçel Sanat Kulübü, 14 Nisan 1994.

24. A. Z. Taciroğlu, M. Baş, T. B. Kafaoğlu, Z. Üskül, T. Yarman, “Çevre Sorunları ve Yerel Yönetim İnisiyatifi” (Panel),“Dünya’da ve Türkiye’de Yeni Eğilimler”, 19. İktisatçılar Haftası, İktisat Mezunları Cemiyeti, 23 Nisan 1994, Sheraton Oteli, İstanbul.

25. T. Yarman, “Enerji: Politikalar, Klasik Kaynaklar, Alışılmamış Enerji Kaynakları ve Nükleer Enerji, Sürdürülebilir Kalkınma ve Çevre” (Konuşma), İ. Ü. Mühendislik Fakültesi, Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü, “IEEE Power Engineering Society Chapter in Turkey Section” , 21 – 28 Aralık 1994.

26. S. Küçük, Ü. Erdoğan, K. Göçer, Ö. Saygın, T. S. Uyar, M. Tırıs, T. Yarman, “Geleceğe Yönelik Enerji Politikaları ve Alternatif Enerji Poltikaları” (Panel), “Enerji Tartışmaları, TMMOB KMO, Yapı Endüstri Merkezi, Harbiye, 28 Ocak 1995.

27. T. Yarman, “Kozmik Bir İnanç Sistemi, Ağaçkakan, Mayıs-Haziran 1996, Sayı 3 (29).

28. T. Yarman, “Un Systeme de Croyance Cosmique”, Editions Quorum, Brüksel, 1997

29. T. Yarman, The Quantum Mechanical Framework Behind the End Results of the General Theroy of Relativity, Nova Publishers, New York, 2010.

30. T. Yarman, A Cosmically Whole Ethical System: How To Attain A Sustainable Energy Consumption And Development, And A Most Stable World Peace?, Scientific Research and Essays, Mart 2011.


[*] Kılı kırk yaran, bilimsel bir hassasiyetle burada, “Yaradılış’a Varış”, demem daha uygun olurdu…. Ama o zaman, görenek içinde yoğrulmuş olsa da, teknik hissime, sırt çevirmis olurdum… Bunu yapamam!..

 

“İnsan Odaklı Anayasa” Çatma Riyası

Hal-i hazırdaki anayasanın, yumağı, evet 12 Eylül 1980 müdahalesi sonrası karılmıştır. Hemen ifade edeyim, bu satırların yazarı, bu yumağa, “Hayır!” diyen küçük dilimin içinde yer alanlardandır.

Şu var ki, bu yumak, yol boyu yüzden fazla defa değişmiş, çok başkalaşmıştır. En son olaraksa, malum (iyiydi, kötüydü, bu arada elbette, oylamaya saygımız saklı olarak, ifade edelim, orası ayrı), 12 Eylül 2010 Referandumu ile, değişmiştir.

Bu bağlamda, yeni anayasa yapma girişiminde bulunmak isteyenelere, şu temel iki soruyu yöneltmek gerekir:

  1. 1. Mevcut anayasanın bilhassa hangi maddelerinden memnun değilsiniz?
  1. 2. Bu anayasanın özellikle hangi yaptırımlarını, değiştirmek istiyorsunuz?

Bu sorulara ortada, hiç yanıt yoktur. Bu sorular, ne kadar tuhaf ama işte, soruluyor dahi, değildir.

Esas olaraksa, sözüm ona “insan odaklı anayasa” yaveleri arasında, Özel Yetkili Mahkemeler zemininde, evrensel hukuk ilkeleri ve demokrasinin temel değerleriyle, taban tabana zıt, hafsala dışı bir uygulama sürdürülmektedir…

Bu konuyu bir parça açalım…

“Ozel Yetkili Mahkemeler”in işlemesinde,

  • “gizli tanık”,
  • öyle ya da böyle, pek çok örneğinin, ortaya çıktığı şekliyle, maateessüf, “çakma belge”,
  • dosyaya konulmuş olacak “gizlilik” şerhi dolayısıyla “savunmanın kısıtlanması”,
  • insanın, hatta neyle suçlandığını bilmemesi, ortada daha, “iddianame” bile yokken, öyle ya da böyle, biryerlerde imal edilmis olduğu şüphe götürmez olduğu izlenimi, çok yaygın olan, esas itibariyle, kamu vicdanında hiç hir kıymet-i harbiyesi olmayan uyduruk, güya deliller çerçevesinde – her ne demekse – “kuvvetli şüpheli” sayılıp, aylar ve aylar, hatta yıllar ve yıllar boyunca, “tutukluluk” haline duçar edilmesi,

afallatıcı biçimde, gündemdedir.

Söz konusu çerçevenin mimarı en önce, esef etmek gerekir ki, icra ve yasamadır. En iyi deyişle, icra da (icradan iş’ar almadan harekete geçemeyen) yasama da, bu söz konusu resme, seyircidir. Yasamayla icranın, kabul edilmez biçimde, iç içe geçmesinden sonra, şimdilerde, bu topağa, önemli bir boyutu ile, maalesef yargı da katılmış görünmektedir.

Bu durumda; “evrensel hukukun” temel bütün ilkeleri, o arada demokrasinin, “kuvvetlerin ayrılığını” varsayan, temel değerleri ve kavramları, ayaklar altına alınmaktadır; en iyimser deyişle, yargının evrensel hukuk ilkelerinden saptırılmasıyasama eliyle olmakta, ya da yasama yargının özel yetkili mahkemelerin işlemesinde, evrensel hukukla bağdaşmaz kimi uygulamalarına, ne acıdır ki, seyirci kalıyor olmaktadır.

Ne olduğunu tam anlayamamış olmaklığımız sakılı olsa da, soyutta, insan odaklı anayasa arayışlarının”, elbette bâşımızın üstünde yeri vardır… Ancak durum tam da işaret ettiğimiz çizgide iken, sözüm ona insan odaklı anayasa arayışları, keşke yanılsak, tam bir aldatmacadır, giderek, riyadır…

“Yargı bağımsız çalışmalı!”, evet tabii ama, yargının bir defa “bağımsız” çalışmasına, hiç müsaade edilmediği ortadadır… Yargı yasamayla, bizim gördüğümüz, işte bir biçimde, “hukuk dışı” olarak, kalıplanmıştır. Bağımsız yargının, bağımsızolmasının temel koşulu evrensel hukuk ilkelerine uygun olarak çatılmış olmasıdır. Oysa tanrıaşkına, bugünkü durum öyle midir?

Söz konusu çerçevede bir defa, savcı, polisten bağımsız olacaktır. Hakim ise, savcıdan bağımsız olacaktır; savcıya olduğu kadar, tanığa, sanığa, sanığın avukatlarına, giderek şekillenecek kendi vicdanına kulak verecektir. Hiç bir etkeni vicdanının sesinin önüne koymayacaktır… Yargı, herşeyden önce kurum olarak, iç ve dış siyaset kurgularından yalıtılmış olacaktır… Söz konusu özlemler, özel yetklili mahkemeler sürecinde ciddi olarak hasara duçar olmuş, görünmektedir.

Anlattığımız arızalar “yasama” yoluyla giderilmeden; “evrensel hukuka” ve “demokrasinin temel ilkelerine” aykırı yaptırımlar,“ceza muhakemeleri usulâtından” ayıklanmadan; ya da ortada kol gezdigi aşikâr, “çarpık uygulama anlayışının” önüne, yine“yasama” yoluyla ciddi setler çekilmeden; örneğin işte, “kuvvetli şüpheli” kavramı, gayet somut olarak, iyice bir belirlenmeden; belirlenmemiş olduğu bir tarafa, tamamen keyfi ve indî değerlendirmelerin pençesinden kurtarılmadan;“geçerli” –  “geçersiz” delil ayırdı vazedilip, bunun en ince ayrıntısına kadar uygulanması sağlanmadan, “yargının bağımsız çalışmasına karışılmamasının, istenmesi”, tam bir yutturmacadır…

Hele bütün bu çarpıklıklar ortada iken, insan odaklı anayasa girişimleri, vurgulayalım, maateessüf, riyadır… Riyaya bilerek bilmeden ortak olanlar, en hafif deyişle, gafildirler…

Hem mevcut anayasanın tam neresine karşı olduğunuzu söylemeyeceksiniz; hem tam olarak neyi değiştirmek istediğinizi de söylemeyeceksiniz; hem öbür yandan, yargıyı yasama yoluyla cendereye alıp, evrensel hukukun en temel ilkelerine, bu arada demokrasinin temel değerlerine aykırı uygulamalara savrulmaktan geri duramayacaksınız; tersine olup bitene, seyirci kalacaksınız; bu çerçevede, çoğu (ortada dişe dokunur hemen hiç bir delil bulunmadığı için), pek muhtemelen masum insanların hapishane köşelerinde yıllarca çürümesine seyirci kalacaksınız, hem de diğer bir yandan, insan odaklı anayasa çığlıkları atacaksınız!..

Allah’tan korkun!..