Rahim Usta’nın Körüğü

Sayı 89- Atabek Yurdu (Ocak 2026)

Otobüs kendilerine yaklaştıkça bu gelenin bekledikleri araç olduğunu 302’nin önündeki “Üstün Erçelik” yazısı uzaktan okunmaya başlayınca hepsi emin olmuştu. Delikanlı kendinden küçük kardeşlerinden başlamak suretiyle hızlıca sarılıp vedalaşmaya başladı. Ablasının elini öptükten sonra, babasının eline sarıldı. Babası; “Göreyim seni bak, ona göre.” deyip oğlunun gözlerinden öptü. Sonra zaten on dakikadır göz yaşlarına hakim olmaya çalışan anne gözlerindeki billur tanelerini tutmaktan vazgeçti. İlk defa ayrılacağı oğluna sıkıca sarıldığı sırada kulağına, “Yüzümüzü kara çıkarmayasın tamam mı?” diyerek gözlerinden öptü. Babası valizi muavine teslim ederken: “Posof’ta inecek karıştırmayasın!” diye muavini tembihledi.

Büyük bir hırıltıyla hareket eden otobüsün içinden, yol kenarında dizilen ailesine el sallayan Alihan, kendisini sefere çıkmak üzere olan bir savaşçı gibi hissediyordu. Alihan, henüz 15 yaşında yeni lise talebesi olacaktı. Hayatında ilk kez yanında bir yakını olmadan uzun bir yolculuğa çıkıyordu. Meraklıydı, çalışkandı, okumayı çok severdi.

Koltuk numaralarına bakarak yerini buldu. Yolda okumak için yanına aldığı kitapları anasının yolda yesin diye koyduğu ketelerin olduğu poşetten çıkardı. Kitapları koltuğun lastikli cebine, yiyeceklerin olduğu torbayı ise başı üzerindeki bölüme koydu. Sonra koltuğuna gömülüp bir süre geride kalan ailesini ve yanına gittiği dedesi Rahim Usta’yı düşündü. Tatlı bir heyecan içindeydi, nedenini bilmediği halde içi kıpır kıpırdı. Babasının doğduğu, kendi ilk çocukluk yıllarını geçirdiği memleketini ayrı bir şekilde seviyor, özlüyordu.

Araç henüz birkaç kilometre yol almıştı ki, yanına aldığı kitapları aklına geldi. Önündeki koltuğun cebinden kitabını aldı. Elleri bir süre kitabın ön kapağını, daha sonra arka kapağını bir bebeği sever gibi okşadı. Geçen ay okuldaki tarih dersinde öğretmeni Türk efsane ve destanlarından bahsettiğinden beri konuya ayrı bir merak ve ilgi duyması sebebiyle bu kitabı almıştı, hemen okumaya başladı.

“Bundan 2000 yıl önce savaşta yenilen Türk boylarından iki kadınla, iki erkekten başka bir kimse kalmamıştı. Bu iki ev halkı da düşmanlar gelir de bizi öldürür diye, sarp ve kayalık bir yere kaçıp saklanmışlardı. Bu saklandıkları yerin etrafı, hep dağlar ve ormanlar ile örtülü imiş. Dimdik dağlarla çevrili olan bu yerin, girilip çıkılacak bir geçidinden başka bir yeri de yokmuş. Bu geçitten bile bin bir güçlük ve zorlukla girilip çıkılırmış dağların orta yeri ise, dümdüz ve çayırlık bir ova imiş. Bu ovanın adına da Ergenekon derlermiş.

Onlar senelerce o güzel ova içinde yaşadılar ve yavaş yavaş soyları da çoğalmağa başladı. Birbirleri ile evlenmek yolu ile gittikçe çoğaldılar. Bölüm bölüm ayrıldılar. Böylece meydana gelen onların oymakları, ayrı ayrı adlar almağa başladılar ve birbirlerini o adla çağırmağa başladılar.

Bu dağların arasında sıkışarak çoğalmağa başlayan halklar, artık bu dağ ve ormanlıklar içinde yaşayamaz hale gelmişlerdi. Çünkü buralar onlara çok dar geliyordu. Yaşamak da, artık çok güçleşmişti, Dağlar arasındaki tek geçitten geçmek de yine çok zor idi. Hepsi bir araya gelip bu dar geçitten nasıl geçeceklerini düşündüler ve kurtuluş için bir yol aradılar. Hemen bu geçitte bir demir madeni vardı. Bu madeni işletir ve onları eriterek, daima demir çıkarırlardı. Başka bir yol bulamayınca, bu demir kapıyı eritip, oradan çıkmağa karar verdiler. Hepsi bir araya gelip, ormandan odunlar topladılar ve eşeklerle, yük yük kömürler getirdiler. Ayrıca da körükler yaptılar. Bu körükleri yapmak için de yetmiş'” baş at ve öküz kestiler. Bunların derilerini soyup sepilediler. Topladıkları dağ gibi odun ve kömürleri geçidin önüne yığdılar. Körükleri öyle dizdiler ki, ateş yanıp da körükler üflenmeğe başlayınca, dağ hemen eriyip, delinecekti. En sonunda, ateşler yandı, körükler işledi ve geçit de eriyip parçalandı. Bu sırada, pek çok da demir elde edilmişti. Tabii olarak yol da açılınca, içeride hapsolan halkın hepsi, dışarıya kolaylıkla çıkabildiler. Bu suretle bozkırlara yayılıp, her biri bir yerde yerleştiler.”[1]

Bir süre sonra gözleri yoruldu dışarıyı seyre koyuldu. Aklı okuduğu destandaydı, Dışarıdaki evler, ağaçlar, direkler, dağlar, tepeler hemen her şey uzaktan yakına doğru hareket ediyor, zaman ile birlikte nesnelerde sanki bir girdabın içinde dönerek, zihni de okuduklarıyla birlikte geriye doğru akıyordu. Okudukları onu çok etkilemişti. Yol boyu okuduğu destan aklından bir türlü çıkmıyordu, âdeta bir destan kahramanı olmuş zaman ve mekan algısı kaybolmuştu.

Gece boyu büyük bozkır içinde yol alan otobüste Alihan kâh hayal kâh gerçek gelgitler içindeydi. Otobüs motorunun gürültüsünün artmasından aracın zorlanarak dik bir dağın yamacı üzerinde kıvrılarak ilerlediği anlaşılıyordu. Dağın zirvesine birkaç kilometre kala koyu bir sisin içerisine giren araçta ortam gitgide büyülü bir hal aldı. Sanki bir illüzyonist, çıplak, örtüsüz, kıraç olan dağın diğer yüzünü ağaçlarla, çiçeklerle, yeşilin bin bir tonu ile süsleyip seyredenlerini şaşırtmaya çalışıyordu. Yol kenarında “Ilgar Geçidi Rakım 2550” levhası geçildikten sona araç sisler içindeki dağın zirvesindeki çeşmeden gürül gürül akan suyun kenarında mola verildiğini belirten anons ile durdu.

Otobüsten inen yolcular çift oluklu çeşmeden akan suyun soğukluğunu birbirlerine şaşkınlık içinde anlatıp, yanında getirdikleri şişeleri doldururken, Alihan yolun karşısına geçip sisler arasından manzarayı izlemeye koyuldu. Yol boyunca okuduklarının etkisinden bir türlü çıkamamıştı. Hayal ile gerçekler arasında gidip geliyordu. Kitapta okuduğu etrafı dağlarla çevrili ortası yemyeşil ormanlar ve verimli sulak alan olsa olsa seyrettiği bölge olabilirdi.

Manzarayı seyrederken köye dönen yol ayrımına geldiklerini ancak otobüsün durması ile anlayabildi.

Valizi elinde, hemen yol ile bitişik olan evlerinin avlusuna girmişti. Kendisini ilk karşılayan, bir yabancı olarak gelmesini pek hazzetmeyen ve görür görmez havlamaya başlayan evin köpeği oldu. Bir an yüreği ağzına geldi, bu şekilde karşılanmayı hiç beklemiyordu. Yolda gelirken içine girdiği ruh hali ve hayal ikliminden ancak bu şekilde sıyrılabildi.

O akşam dedesi ve ev halkı ile hâl hatır sorularak geçti. Ertesi günden itibaren köy hayatına ayak uydurmuştu. Kuzuları otlatmaktan, çayır biçmeye, ata binmekten, söğütten düdük yapmaya kadar birçok işte aile halkına yardım etti. Bilmediği ne çok şey öğrenmişti. Yaz aylarının bütün bu koşturmacasının içerisinde, dede ile torunun gözleri birbirinin üzerindeydi. Rahim Usta şehirli torununa hal, hareket ve tavırları konusunda nasihatler veriyordu. Söz dinlemesi, yeginliği, elinin işe yatkınlığı yardım severliği herkesin hoşuna gidiyordu. Alihan’da dedesini gözaltına almış, aksakallı bilge tavırları, bir çift mavi boncuğa benzeyen gözleri ile bakışlarından yansıyan tebessümü hoşuna gidiyordu. Dedesinin ilerlemiş yaşına inat kuvvetli kolları dikkatini çekiyordu.

Rahim Usta rençberliğinin yanında iyi bir demirci ustasıydı. Demirciliği ile yörede bilinen, tanınan bir kişiydi. Köyde emsallerinin yaptığı işleri yapmasının yanında, zanaatkâr olmasıyla ayrı bir gurur duyardı. O’nun kalbinde atölyesinin ayrı bir yeri vardı. Dükkânına bir ibadethaneye girer gibi girer, orada kullandığı kıskaç, keski, maşa, makas, çekiç ve körüğün bakımı, tertip ve düzeni ile ibadet edasıyla ilgilenirdi. Fabrikasyon seri üretim malzemelere inat, demiri işlemek suretiyle yaptığı aletlerin aynısından birden fazla yapsa bile hiçbiri diğerinin aynısı olmazdı.  Mutlaka ufakta olsa, farklılıkları olurdu. Her bir çekiç darbesinin demir üzerinde ayrı bir ruh halinin izinin olduğunu bilirdi. Diğer insanların demir parçası olarak gördüğü nesnelerde kendi ruhundan izlerin olduğuna inanırdı. Demircilik onun için atalarından devraldığı kutsal mirastı sanki.

Alihan’ın en sevdiği işlerden birisi de dedesinin demirci dükkânında körük çekmekti. Dükkân evlerinin önünden geçen yolun hemen aşağısındaki yamaçta olduğundan, binanın bacası yukarıdan kolaylıkla görülebiliyordu. Bacadan duman çıkınca dedesinin dükkânı açtığını anlıyor ister oyun oynuyor olsun ister arkadaşları ile vakit geçiriyor olsun hemen hızlı adımlarla dedesinin demirci dükkânına giderdi. Alihan, dedesinin ocağı tüttürerek kendisine mesaj verdiğine inanıyordu. Yaz boyunca tarla ve çayırlarda kullanılarak kırılıp bozulan dirgen, teker, pulluk, tırpan gibi her türlü demirden aletin onarımı ya da yenisinin yapılması için köylüler işin aciliyetine göre Rahim Usta’dan, genelde köy meydanında ya da evine gelerek, olmadı, herhangi bir yerde rastladıklarında doktordan randevu alır gibi söz aldılar. Eğer iş çok acil ise, vakayı hastane nasıl karşılayıp kabul ediyorsa Rahim Usta’da o insanın işi ile hızır misali ilgilenirdi. Demirci dükkânının bir tabelası da yoktu. Bilen biliyordu. Alihan bu randevulaşmalarda paranın konuşulduğuna hiç şahit olmamıştı. Maddi konuları nasıl hallediyorlardı bilemiyordu. Bileğinin gücü ve onuru için yaşayan insanlar için, komşuluk, dost ve akraba hatırı en geçer akçe olsa gerekti. Rahim Usta’nın elinde o işi yapacak malzemesi ve zamanı varsa genelde iş sahibinin de yardımı ile çalışmaya başlanırdı. Usta’nın yanında daimi çalışan çırağı yoktu.

Alihan daha dükkândan içeri girer girmez, kendisini hafif karanlık, sisli ve dumanlı hava karşılardı. Demir ve yanmış kömür kokusu karışımını soluduğunda iyiden iyiye kendini efsunlu bir ortamda hissederdi. Ocağın ortasında yanan ateşten yansıyan kızıllığın oynaklığı âdeta taş duvarlarda dans ediyordu. Delikanlı içeri girdiğinde, en çok da Rahim Usta’ya yardım eden köylü sevinirdi;

“Ola ölem canan gel de abu körüğü çekmeye bir yardım et!” diye seslendiğinde hemen ocağın arkasına geçti. Burası ön tarafta yanan ocağın ışığının gelmediği daha loş ışığı olan bir yerdi. Körük bel hizasına gelen, kalın manda derisinden yapılmış, birbirinden ayrı iki yarım daire şeklinde, dış kısımlarında kıvrımları olan, iç tarafında hava alıp verirken açılıp kapanan delikleri bulunan bir aletti. İlk bir iki hareketten sonra hafif bir tempo tutturmak suretiyle bir kolunu sağa diğer kolunu sola çekerek, derinin içine dolan hava sıkıştırıldığında tezgahın ön tarafında bulunan kor halindeki köze hava karışımını gönderirdi. Önce öndeki kömürler, onlarda bitişiğinde bulunan diğer kömürleri tutuştururdu.

Közün içindeki demir iyice ısınıp tava geldiğinde Rahim Usta;

“Tamam oğul, şimdi biraz dur.” Dediği vakit Alihan narlamış demirin örs üzerine konulmasıyla seyredeceği yeri aldı. Rahim Usta ocakta eriyen demiri aşığın sevdiğini okşaması gibi örsün üzerinde bir o yana bir bu yana çeviriyordu. Usta arkadaşı Kayabeg’e çekici ile demire vuracağı yeri tarif ettikten sonra kendi de ağır balyozu eline aldı. İki köylü sanki önceden kararlaştırılmış bir ahenk ile kızgın demiri dövmeye başladı. Alihan bu esnada çıkan kıvılcımları bir havai fişek gösterisini izler gibi izliyordu. Rahim Usta Kayabeg’e;

“Demiri kısa, ağacı uzun keseceksin” demiş atalarımız, ona göre vur Kayabeg! diye arkadaşını tembihledikten sonra ustalığının vermiş olduğu tecrübe ölçü aleti kullanmadan örs üzerindeki kızıl demir parçasına balyoz ile ağır bir darbe indirdiği zaman demirin bir parçası yere düştü.

Rahim Usta demirciliği askerlik yaptığı sırada öğrenmişti. Askerlere ve askerlik mesleğine büyük saygı duyardı. Kendinden öncekiler kışlayı peygamber ocağı olarak öğrettiklerinden bu yana demircilik zanaatının kendisine Allah vergisi bir kutsal meslek olduğuna inanıyordu. Oğlunun demir çelik fabrikasında çalışması, diğer bir torunun maden mühendisi olarak demir cevheri üzerine çalışıyor olması hep bu düşüncesini desteklediğini düşünüyordu.

Arkalarında kendilerini merakla seyreden delikanlıyı fark eden Kayabeg, Alihan’a

“Ola Dilo’nun oğlu, baban nerede? Ne iş yapıyor? diye sordu. Alihan,

“Babam, Ereğli’de demir çelikte çalışıyor, deyince sözü Rahim Usta aldı.

“Kayabeg, doğup büyüdüğümüz bu yerler yeşillikler içinde suyu, havası, güneşi ayrı bir güzel memleketimizin üç tarafımız aşılmaz dağlar ile çevrili, ne yol var ne de bir iz, eskiden Ahıska ile bağlantımız vardı, o da Rus, Gürcü hududu oluverince çoğalan neslimiz buraya sıkışıp kaldı. Gördüğün bu tarla çayır artık yetmez oldu çel çocuğa, çıkmaz sokak oldu vatanımız bize. Ne yapayım, bende büyük oğlanı saldım gurbete. Sonumuzu Allah hayreyleye.” diye serzenişte bulundu.

Dövülen demirin soğumaya başladığı renginin kızıldan, mora dönmeye başlamasıyla kendini belli ediyordu. Rahim Usta Alihan’a

“Haydi oğul dinlendiysen geç körüğün başına.” demesi üzerine yeni yetme delikanlı hemen taş duvar ile körüğün arasındaki yerine seğirtti. Başladı körüğü belli bir tempo ile çekmeye. Ocaktaki yanan ateşten etrafa yansıyan loş ışık ve duman içerisinde dedesinin memleketi için söyledikleri ile yolda gelirken okuduğu destan aklına geldi. Yüzyıllar önce efsane olarak anlatılanlar ile şu an yaşananlar birbirine ne de çok benziyor diye düşündü. Çektiği körük ile eriyen demire bakarak hayallere daldı yine. Okuduğu efsanede ataları sıkıştıkları yerden bir çıkış yolu bulmuşlardı, yaşadığı çağın insanları da mutlaka bir çözüm yolu bulur diye içinden geçirdi.

Alihan, gurbetten gelip üç aydır kaldığı köyünde; ailesi, arkadaşları ve köylülerden oyundan, hayvanlara, bitkilerden, demirciliğe okulda deneyimleme fırsatı bulamayacağı emek, alın teri, dostluk, arkadaşlık, yardımseverlik gibi birçok ulvi değeri yaşayarak öğrenme fırsatı buldu.

Yaz tatili sona ermiş, artık veda vakti gelmişti. Dedesi ve akrabaları ile vedalaşarak otobüse bindi. Otobüs Ilgar dağını tırmanmaya başlarken yol kenarında “Dikkat! Tünel İnşaatı İş Makinası Çıkabilir.” yazısını okumasıyla birlikte köyüne gelirken yolda okuduğu destan ile Rahim Usta’nın demirci dükkânında anlattıkları zihninden film şeridi gibi geçerken bir taraftan da dönüş yolunda okumaya başlayacağı kitabı elinde inceliyordu. Kitabın adı “Kızılelma” Kitabın sayfalarını parmaklanın ucunda kaydırmaya başladı, rastgele bir sayfada durdu. Açılan şiirin girizgahında şu dize dikkatini çekti “Dün yalandı, yarın gerçek.”[2] İçinden geçen duygu bir anda diline dolandı. “Neden olmasın?”

                                                                       31 Aralık 2025 Ankara

_____

[1] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi. Cilt 1. Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2014, s. 70-71.

[2] Ziya Gökalp, Kızılelma: Balkanlar Destanı. Ötüken Neşriyat, İstanbul. Şubat 2016, s. 146.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir