Editörden

Sayı 89- Atabek Yurdu (Ocak 2026)

Sunuş
Eğitişim Dergisi’nin bu sayısında bölgesel bir çalışma yapmayı yeğledik: Türkiye’nin kuzeydoğusu. Bu bölge İlhanlılardan beri oluşan bir etnogenezle özgün bir kültür bölgesi haline gelmiştir. Bu bölgenin tarihteki adı Atabek Yurdu’dur. 19 ve 20. yüzyıllarda bölgeye yönelik emperyalist ve ırkçı saldırıların yarattığı tahribattan Türk ve Türk jeokültürüne yakın toplumlar başta demografik ve kültürel olmak üzere birçok açıdan büyük kayıplara uğramıştır. Ahıska Türklerinin başına getirilen ve halen süren büyük felaket ile Atabek Yurdu’nun Türkiye’deki kısmı üzerindeki niyetler analiz edilirse bu saldırıların bitmediği görülür. Öyleyse bu konu derginin bu sayısında işlenmeyi hak etmektedir.

Atabek Yurdu; Rusya’nın Kafkasya berisine inmesinden sonra bütün Kafkas Müslümanları gibi zulüm, baskı, terör, sürgün ve katliamların en yükseğini yaşamış ve halen yaşamaktadır. Rus emperyalizminin bölgeyi kendisine göre ayarlamak için demografyayı değiştirme amaçlı olarak yaptığı soykırım, sürgün ve etnik temizliği yeni kuşaklara anlatamamışızdır. Oysa Rusya’nın birçok yerinde 93 Harbi’yle ilgili anıtlar, heykeller vardır; keza romanlar, şiirler yazılmış, belgeseller, sinema filmleri ve diziler çekilmiştir. Onlar, saldırganlıklarını çocuklarına meşru bir hak olarak anlatırken, onca cefaya katlanan Türk toplumunun bunları kaydetmediğini, çocuklarına anlatmadığını, bir kısım ahmağın kültürel belleği canlı tutabilecek izleri bırakmamak için ülkede anıt yaptırmamaya âdeta ant içtiklerini görüyoruz. Rusya’da henüz yakın zamanlarda Bayazıt, sinema filmi olarak çekildi ve 15 bölümlük dizi filmi yapıldı! Bizim çoğu tarihçimizin Rusya ile Doğu Bayazıt’ta üç defa savaştığımızı bildiklerinden bile emin değiliz! Rus işgalinde Bayazıt’tan kovalanan insanlar nereye yerleşti, o koşullarda başlarından neler geçti, sonrasında geri dönebildiler mi? Bu konularda bilgi bulmak hayli zordur.

“Cinayetin hesabı sorulmayınca katil arsızlaşır!” demişler! 1828’den beri Ahıska, Kars, Ardahan, Artvin, Erzurum ve civarı defalarca savaş ortasında kaldı. Katliamlar yaşadık. 1915 Ardahan Kırgını, Kars, Oltu ve Kağızman Kırgınları, 1919 Ahıska Kırgını ve daha niceleri… İşgal altındayken maruz kaldığımız bu korkunç olayları ve mazlumları neden bir anıp yad eden yoktur? Haysiyetli toplumlar yaşadıklarını unutmamak ve tekrarlanmasını önlemek için toplumsal bellek mekanlarını hazırlar ve çeşitli araçlarla kitlelere kavratır. Yeni şehitler vermemek için çocukların uyanık olması sağlanmalı; dostu-düşmanı öğretmeli. Neyle, nasıl? Ardahan’a gidip sıradan bir Ardahanlıya 1915 kırgınını sorsanız konuyu bilmediği gibi, size kendilerinin Ermeni ve Rusları katlettiklerini bile söyleyebilirler!

Son yıllarda sırf Türk oldukları için etnik temizliğe maruz bırakılan ve hâlâ sürgünde yaşayan Ahıska Türklerine yönelik emperyalist kültür saldırılarının sürdüğünü görüyoruz. Etnofaşist grupların Türkiye’de Türk’e saldırmak gibi akıldan yoksun bir cüretkarlıkları var. Bu ırkçı-faşist saldırı bir mobbing biçimini almış gibidir. Ahıska Türklerini teklediklerini anlıyoruz.

Teklemek, toplumsal bir ortamda herkesin dayanacağı bir alt grup ya da kimsesi varken, bazılarının tamamen yalnız kalmasıyla ilgili bir kavramdır. O tektir. Yalnız olduğu için onu ezerler. Gelen giden ona vurur, aşağılar, iter kakar. O da bu duruma çaresizce katlanır. O teklenmiştir. Yalnız olduğu için saygısızlığa maruz kaldığını bilir.

Köyde bu tür durumlar için “teklemek” kavramını kullanırdık: “Ahmet’i teklediler. Kardaşları yok, tek buldular, onunla uğraşacaklar.” derlerdi. Bu kavramı işyerlerinde mobbing diye öğretiyoruz. İngiliz sözcüğü kullanmaktan haya edenler ise yıldırma, bezdirme, psikolojik taciz gibi kavramları kullanıyor. Halbuki teklenmiş işte. Teklemişler garibi!

Osmanlı Devleti, 1864’te “Vilayet Nizamnamesi” ile modernleşmenin yıkıcı ve bölücü etkilerini önlemek için eyalet sisteminden vilayet sistemine geçti. Böylece il ve ilçe örgütleri kuruldu, feodal ağa, bey, şeyh düzeni ortadan kalktı. Bu yaklaşım Cumhuriyet döneminde geliştirilerek sürdürüldü. Bu, doğru bir yönetsel tavırdı ancak her il ve ilçenin hatta köyün tarihini ve folklorunu bütüncüllükten uzak biçimde yazmak kültürel parçalanmaya yol açtı. Ulus devlet modeli içinde il-ilçe yönetim farklılaşması normalken, bölge tarih, kültür ve folklorunu da buna koşut biçimde parçalamak doğru değildi. Nitekim son yıllarda Çıldır Eyaleti daha eski zamanlardan kendisine kök alarak benim deyişimle Caksu Atabekliği veya genel kabul gören söyleyişle Atabek Yurdu olarak bütün halinde ortaya çıkmaktadır. Milyonlarca kişinin oluşturduğu bu bütünün içinde Ahıska başta olmak üzere, Ahıska Türkleriyle aynı kültürün paydaşı olan Ardahan, Artvin, Kars, Erzurum ve Bayburtlu hemşerileri de vardır. Demografik yayılmayı dikkate alarak buna Ağrı ve Erzincan’ı da eklemekte sakınca yoktur. Özcesi Ahıska, tarihteki Atabek Yurdu’nun bir parçasıdır ve Ahıska Türkleri yalnız değildir!
***
Kafkasya tarihinin kaynakları sanıldığı kadar çok değil; birkaç kaynağa dayalı olarak yazılmaktadır. Bunlardan biri Gürcü kaynağı olan Kartlis Çuhovreba, diğeri ise elimizde sadece Ermenice tercümesi olan Alban Tarihi’dir. Her iki kitabın da tahrif edildiği anlaşılmıştır. Bu tahrifata kimin neden gereksinim duyduğunu veya kitaptan neyi silip/eklediklerini özgün halleri ortaya çıkıncaya kadar bilemeyeceğiz. Ancak bu haliyle güvenilirlik derecesinin zayıf olduğu artık biliniyor. Dolayısıyla sadece bu kaynaklara dayanarak yazılan tarihler de güvenilir sayılamaz.

Aynı tahrifat gözlemi bir Gürcü edebiyat klasiği olan ve Şota Rustaveli’ye ait olduğu söylenen “Kaplan Postlu Şövalye” adlı eser için de söylenmektedir. Bunun bir çeviri-aktarma olduğu iddia edilmektedir. İlhami Cafersoy, bu metnin bir Alban destanı olduğunu söylemektedir. Konuyu irdelemek için bir Rus araştırmacının bu konuda yayımladığı makale Orhan Uravelli tarafından Türkçeye çevrildi. Yazarımız Sabircan Celil de onu destekleyen görüşleri dile getirmekte, hatta eserin başka bir yazarın çevirisi olduğunu dile getirmektedir. Yazıların bu konudaki araştırmalara ivme kazandıracağını umuyoruz.

Atabek Yurdu, 2000’li yıllara Türkiye’nin geri kalmış, yoksul ve göç verdiği için nüfusu artmayan bir bölgesi olarak girmiştir. Bölgesel kalkınma çalışmalarının Atabek Yurdu merkezli bir yaklaşımla sürdürülmesinin daha verimli sonuçlar doğurabileceğini düşünüyoruz. Temel ulaşım sorunlarından Şavşat-Posof karayolunun henüz yapılmamış olması ciddi bir eksikliktir. Türkiye’de komşu olduğu halde arasında yol olmayan iki ilçe galiba bunlardır. Bu ilçelerde birbiriyle akraba insanlar vardır. İnsanların akrabalık ilişkilerini yol olmadığı için soğumaya bırakmak doğru değildir. Bu yol bölge kalkınmasına da hizmet edebilecektir. Ayrıca Ulgar Dağı tünelinin bir an önce hizmete sokulması da Zengezur Koridoru ve Ermenistan kapısı açıldıktan sonra giderek ıssızlaşacağı tahmin edilen Türkgözü-Gürcistan yolunun işlek olmasını sağlayabilecektir. Bunlara ek olarak, Türkiye’ye gelmek isteyen Ahıska Türklerinin Posof ve Ardahan başta olmak üzere Atabek Yurdu bölgesine iskânlı olarak yerleştirilmesi bölge kalkınmasına olumlu etkide bulunacaktır.

Dergide değerli araştırmacılarca yazılan ve Atabek Yurdu’na ilişkin okurların ilginç bulacağını umduğumuz birçok konu var. Yazarlarımıza teşekkür ediyor, minnettarlığımı sunuyorum. Gelecek sayıda etnopedagoji ve etnoandragoji konusunda görüşmek dileğiyle.

                            Dr. İkram Çınar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir