Prof. Dr. Ahmet Ocak [1]*
Giriş
Ahıska-Posof bölgesinin Türk varlığıyla tanışması çok eski çağlarda bölgeye Sakaların gelişiyle başlar. Hazar denizinin doğusunda yaşayan Saka (İskit) Türkleri M.Ö. 713 yılları civarında Kırım bölgesinde yaşayan Kimmerler üzerine saldırıya geçerek, Tarihçi Herodot’un “karanlıklar ülkesi” diye tanımladığı bu bölgedeki halkı Kafkaslar bölgesine doğru hareket ettirmiştir. Sonra bu kaçanların peşinden Kafkasları aşarak Kür, Aras ve Çoruh boylarına gelmiş ve yerleşmişlerdir. Sakaların ikinci ve daha kuvvetli bir göç kolunun ise M.Ö. 665 yıllarında Kafkasları aşarak Aras ve Kür boylarına yerleştiğini görülmektedir. Bölgede yüzyıllar sürecek olan Saka hâkimiyetiyle birlikte Sakaların (Gogarlar, Taoklar gibi) değişik boylarının Ahıska’dan Posof, İspir ve Borçka’ya kadar uzanan bölgelerde hâkimiyet tesis ettikleri anlaşılmaktadır. Bunun sonucu olarak bugün bile Ardahan-Posof-Ahıska ve Ahılkelek bölgelerindeki pek çok yer adları bahsedilen Sakalardan kalma isimler olup onların izlerini taşımaktadır.
1-Sakalardan Oğuzlara Bölgede Türkler
Sakaların diğer bir kolu olan ve M.Ö. 255 yıllarında yeni bir devlet olarak ortaya çıkan Arsakların (Eski Oğuzlardan ve Türkmen sayılan Türklerden kabul edilen bu boy) Kısa sürede Aras-Kür ve Çoruh boylarını ele geçirerek hâkimiyetini tesis etmişti. Bu süreçte Ahıska-Posof bölgesinin de Arsakların yönetimi altına girdiği görülmektedir. Milattan sonraki dönemlere gelindiğinde bölgedeki Arsakların gerek Kafkaslardan güneye inen kavimlere karşı, gerekse dönemin iki süper gücü olan Roma ve Sasânilere karşı mücâdele içinde olduğu anlaşılmaktadır. Bölgeyi ele geçirmek için uzun süre mücâdele veren bu iki devlet sonunda Arsaklara karşı ittifak yapmışlardı. Roma İmparatoru I.Teodosius ve Sasani Hükümdarı III.Şahpur ittifakına karşı dayanamayan Arsaklar yenilmiş ve ülke 387 senesinde ikiye bölünmüştü. Batı tarafı Roma’nın Doğu kısmı dolayısıyla da Ahıska-Posof bölgesi Sasânilerin hâkimiyet altına girmişti.
Sonraki dönemlerde Bagratlıların idaresine geçen Ahıska-Posof bölgesinin, İslâmî dönemde Müslüman akınlarıyla karşılaştığı ve Abbasî halifesi Harun Reşid (786-809) döneminde Ardahan, Göle ve Çıldır’ın Posof’la birlikte Tiflis merkezli bir idareye dâhil edildiği görülmektedir. Abbasîlerle birlikte bölgedeki Bizans-İslâm mücadelesi devam ederken İslâm etkisinin giderek artan bir şekilde bölgede hissedilmeye başladığı gibi bu süreç bölgeye gelen yeni Türk akınlarıyla daha da hızlanacaktır. Önceden kuzeyden gelen Türk boyları söz konusu iken bu tarihlerden itibaren buna doğudan gelen Oğuz boylarının akınlarının da eklendiği ve Selçuklular döneminde bölgenin ciddi şekilde yeni bir yapılanma ile karşılaştığı anlaşılmaktadır.
Selçuklular henüz devletlerini kurmadan önce Gazneli ve Karahanlı devletlerinin baskılarından bunalınca, yeni yurt bulmak maksadıyla Çağrı Bey, 3 000 kişilik bir kuvvetle Horasan’ı aşıp Anadolu’ya doğru hareket etmişti. 1018-1021 yılları arasında Azerbaycan ve Gürcü topraklarına girmiş, buradan Van bölgesindeki Ermeni Vaspuragan topraklarına geçmişti. Ele geçirdiği ganimetlerle beraber Tuğrul Bey’in yanına dönerek yeni vatanları için kardeşini yönlendirmişti.
Tuğrul Bey’den sonra tahta çıkan Alp Arslan, bölgedeki gelişmelere müdahale maksadıyla 1064’te Rum diyarına doğru hareket ederek Azerbaycan’a ulaştı. Daha önceden Anadolu gazalarına katılmış Türkmen beylerinden Tuğtekin’den Anadolu’ya ulaşan yollar hakkında bilgi aldı. Buradan hareketle, Yakutî ve diğer Türkmen beyleriyle birlikte Nahçıvan’a gelen Alp Arslan, Aras Nehri üzerinden geçerek Anadolu’ya girdi. Ordusunu ikiye ayıran Alp Arslan, kendi yönettiği grubun başında Ermeni prensi Giorg’u yıllık vergi vermek kaydıyla kendine tâbi kıldı, Gürcistan topraklarına geçerek Tiflis-Çoruh ırmağı arası toprakları ele geçirdi.
Ordunun ikinci kısmı ise, oğlu Melikşah’ın komutasında Aras nehri boyunca ilerleyip Bizans topraklarına karşı fetih hareketine başladı. Hristiyanlar açısından önemli olan Meryem-Nişîn şehri fethedildi. Sultan, 1064’te Gürcü yönetimindeki Akşehir üzerine yürüyerek şehri kuşattı. Çetin bir mücadeleden sonra şehir fethedildi ve Selçuklular önemli miktarda ganimet ele geçirdiler. Kaynakların “asla zapt edilemez” dedikleri Anı şehri üzerine yürüyerek burasını fethetti. 1064 yılında yapılan birinci Kafkas seferinde Sultan Anı’yı ve Kars’ın doğu bölgelerini fethederek ilerleyişini sürdürüp Posof bölgesine kadar ulaştı. Buradan hareketle Arsiyan dağı eteklerinde bulunan ve bugün Posof’un köyleri arasında yer alan Kol Köyü civarına bir miktar kaldıktan sonra Şavşat-Ardanuç taraflarına hareket etti. Bu bölgelere yapılan akınlarla birlikte Selçukluların bölgedeki hâkimiyetlerini pekiştirecek adımlar atıldı. Bu arada Gürcü Kralı, Alp Arslan’a elçi göndererek sulh teklifinde bulundu; her yıl cizye vermek kaydıyla kralın isteği kabul edildi. Kars’ta hüküm sürmekte olan Ermeni prensi Gagik de Anı’da olanları gördüğünden Alp Arslan’a itaat arz edip, Kars’ı Selçuklu hâkimiyetine terk etti. Bu zaferlerden sonra Alp Arslan Rey’e geri döndü.
1068 senesinde ikinci Kafkas seferine çıkan Sultan Alp Arslan, Emir Savtekin komutasında bir orduyu öncü olarak, önceleri Selçuklu tâbiiyetini tanımışken sonradan bu tâbiiyetten çıkan Bagratlıların üzerine gönderdi. Savtekin Bey, Ardahan ve Artvin bölgelerinde fetihlerde bulunarak Selçuklu hâkimiyetini genişletti. Kür boylarında fetihlerini sürdürerek Tiflise kadar olan yerleri topraklarına kattı. Selçuklular karsısında tutunamayan Bagrat kralı da cizye vermeyi kabul edip, tekrar Selçuklu tâbiiyetine geçti. Derbend yönetimine Emir Yağma’yı menşurla atadı. Böylece Ahıska-Posof bölgesinden sonra Şavşat-Ardanuç bölgeleri ile Oltu Çayı kavşağından Acara Suyu ağzına kadar olan yerler Selçuklu hâkimiyetine girmiş oldu.
Alp Arslan’dan sonra tahta geçen Melikşah, Selçukluların batı politikasında bir değişikliğe gitmeyerek önceki sultanların yolundan yürüdü. Bizans üzerindeki baskının her an hissedilmesini sağlayıp, Kafkaslardaki askerî harekâtlara devam etti. Alp Arslan döneminde isyan eden Gürcü İvan, Melikşah döneminde tabiiyetlerini arz edip, Sultan’ı bölgeye gelmesi için teşvik etti. Melikşah, Gürcistan üzerine yürüyerek Kartlı ve Gence gibi yerleri fethettikten sonra, Şirvan ve Errân (Kür ve Aras nehirleri arası) yörelerinin idaresini Emir Savtekin’e tevdi etti. Savtekin’in bölgenin idaresini üstlenmesinden sonra, çok sayıda Türkmen gelerek bölgeye yerleşti. Daha sonra Gürcülerin yeniden isyanı üzerine Melikşah 1078-1079’da Kafkasya’ya ikinci bir sefer düzenleyerek İvan’ı yenip, esir alarak geri döndü. Melikşah’ın geri dönmesinden sonra Savtekin, Giorgi karşısında ikinci bir yenilgi daha alınca Erzurum, Oltu ve Kars yöreleri Bizans sınır komutanı Grigor Bakuryan’ın eline geçti.
Bu gelişmeler üzerine Melikşah, Savtekin yerine değerli komutanlarından Emir Ahmed’i tayin ederek, 1080’de bir orduyu bölgeye gönderdi. Gence, Divin Anı bölgelerindeki Şeddâdlı kuvvetlerini de emrine alan Emir Ahmed, Posof ve Şavşat’ı birbirinden ayıran Arsiyan dağı eteğinde ve Yukarı Poshov’un o zamanki merkezi durumunda olan Kol kalesi yakınlarında Bagratlı ordusunu ağır bir yenilgiye uğratarak Kol (Poskhov) zaferini kazandı. Emir Ahmed, Posof’tan sonra Kars, Oltu ve Erzurum bölgelerini de ele geçirip, buraları Saltuklu emirliği topraklarına kattı. Son olarak kuvvetlerini Acara’da toplayan Emir Ahmed, Selçuklulara karşı kaybettikleri yerleri geri almak için hazırlık yapan Bagratlılar üzerine yürüyerek yeni bir zafer daha kazanarak Karadeniz’e kadar olan yerleri Selçuklu topraklarına dâhil etti. Selçuklular Şavşat, Acara, Ardanuç, Kutayis gibi yerleri fethederek Türkmen yerleşimine açtılar. Bu dönemde Türkistan bölgesinden yoğun şekilde göç eden Türkmenler Anadolu’nun değişik yerleri dâhil fethedilen yerlere iskân edilmekteydi. Bu çerçevede ele geçirilen yerler Türkistan bölgesinden göçüp yerleşecek yer arayan boylara tahsis edilerek yerleşmeleri sağlandı. Böylece Ahıska-Posof bölgeleri de Türkistan’dan göçen Türkmen boyları için yerleşim alanı olarak tahsis edilmiş oldu.
2-Kıpçakların Gelişi
Ahıska-Posof bölgesinin Selçuklulardan sonra yeni Türk gruplarıyla tanıştığına şahit olunmaktadır. Hazar ve Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan Kıpçak/Kumanlar, Hâkanları Karahan’ın oğlu Atrak idaresinde Güneye doğru inerek Bagratlıların topraklarına girdiler. Selçuklulara karşı desteğe ihtiyaç duyan Bagratlılar bunları paralı asker olarak kabullenip, Gürcistan bölgesindeki en güzel toprakları bunlara tahsis ettiler. Ortodoks Hıristiyanlığı da kabul eden Kıpçaklar kısa sürede Kür-Çoruh boylarındaki Selçuklulara bağlı Müslüman ahaliyi bölgeden çıkardılar (1120). 1123’te Tiflis’i alarak hareket üssü haline getirdiler. O dönemde Azerbaycan-Arran Emiri olan Aksungur bunların üzerine sefer düzenlediyse de yenilerek geri çekilmek zorunda kaldı. Kıpçakların desteğiyle güçlenen Gürcüler 1124 senesinde 60 bin kişilik güçlü bir orduyla süratlice Anı üzerine yürüyüp şehri ele geçirdiler. Buraya Ahıska-Posof bölgesinin yöneticisini muhafız olarak bıraktıktan sonra Tiflis’e çekildiler. “Eski Kıpçaklar” olarak bilinen bu Kıpçakların kısa sürede Gürcülere yeni topraklar kazandırdığı görülmektedir ki, bu da bölgede Kıpçak gücünün hangi noktaya ulaştığını gösterme açısından önemlidir.
Bahsedilen bu Kıpçaklar’dan sonra bölgede ikinci bir Kıpçak dalgası daha görülecektir. Gürcü Kraliçesi Tamara (1184-1212) döneminde bölgeye intikal eden yeni bir Kıpçak dalgasıyla daha karşılaşılmaktadır ki, bunlara da “Yeni Kıpçaklar” denecektir. Kendilerine askerî olarak destek veren Kıpçaklar sayesinde iyice güçlenen ve ele geçirdikleri topraklarla da şımaran Gürcüler Türkiye Selçukluları topraklarına doğru akınlar yapmaya başlamışlardır. Türkiye Selçukluları sultanı II. Kılıç Arslan, Anadolu’da birtakım iç karışıklıklarla uğraştığından dolayı bu akınlara gerekli cevap verilememiştir. Annesi de Türk olan kraliçe Tamara, Bir Türk şehzâdesiyle evlenerek onu ülkesine kral yapmak arzusunda idi. Bu maksatla bir nakkaşı (ressam) göndererek, II. Kılıç Arslan’ın on bir oğlunun resimlerini yaptırtmış, içlerinden de Süleyman’ı beğenerek ona evlenme teklifinde bulunmuştu. Bunu kendisine yapılmış bir hakaret kabul eden Şehzâde Süleyman teklifi reddetmişti.
Babasından sonra Türkiye Selçuklu tahtına Rükneddîn Süleymanşah unvanıyla oturan yeni hükümdar bölgeyle ilgilenme zarureti duydu. Çünkü Kıpçakların etkisiyle güçlenen Gürcüler, 1200 yılında Anı’yı aldıktan sonra İspir ve Kars bölgelerini de ele geçirmişlerdi. Bu duruma son vermek isteyen Rükneddîn Süleymanşah, Kraliçeye bir elçi gönderip, yaptığı kötülükleri terk edip, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) dinine girdiği takdirde onu af edeceğini, aksi takdirde bölgeye gelerek Hıristiyan olan herkesi öldüreceğini bildirdi. Elçi ayrıca: Eğer Kraliçe İslâm’a girerse Sultan onu zevceliğe kabul edecek, etmezse kendisine cariye yapacak, diye tehdit yollu konuştu. Gürcülerin taşkınlıklarına son vermek maksadıyla 1202 senesinde 100.000 kişilik orduyla harekete geçen Rükneddîn Süleymanşah, Sarıkamış yakınlarına geldiğinde, ihtiyatsız davrandığı için kurulan pusuya düşmüş ve Gürcü kuvvetleri karşısında yenilmiştir. Rükneddîn Süleymanşah, ertesi sene intikamını almak için harekete geçtiyse de yolda vefat etiğinden bu emeline ulaşamamıştır. Böylece bölgede Kıpçak-Gürcü gücü biraz daha pekişmiştir.
Hristiyan Kıpçakların meydana getirdiği tehdidi ortadan kaldırmak kendisi de bir Kıpçak olan Hârizmşah Devleti’nin sultanı Celâleddîn Hârizmşah’a nasip olmuştur. 1225’te Tebriz’i kendine merkez yapan Celâleddîn Hârizmşah, Gürcülere karşı harekete geçerek onları Nahcivan’da yenilgiye uğrattı. Celâleddîn’in desteğini alan Müslümanların Tiflis ve Ahıska-Posof bölgesine yaptıkları akınlar Gürcüleri gerilettiği gibi, Gürcü kraliçesi de Kutayis’e kaçmak zorunda kaldı. Celâleddîn Hârizmşah, Divin önlerinde 70 000 kişilik Kıpçak-Gürcü ordusuna bozguna uğratarak onların etkisini ortadan kaldırmıştır. Bu zafer, bölgedeki Hıristiyan baskılarından bunalan Müslümanları rahatlattığı gibi, İslâm dünyasında da büyük bir sevince vesile olmuştur.
3-Atabekler Dönemi
Zaman içinde bölgedeki siyasî aktörler değişmiş ve yeni güç merkezleri oluşmuştur. Bu süreçte bölgede iyice güçlenen Kıpçaklar, 1267 yılında Gürcülere karşı baş aldırarak bağımsızlık mücadelesi verdiler. Onların bu faaliyeti bölgenin yeni hegemon gücü İlhanlı Hükümdarı Abaka Han tarafından da desteklendi. Moğolların Anadolu’yu işgali ve arkasından İlhanlı Devleti kuruluşundan sonra yaklâşık 1268 yıllarında İhanlı Abaka Han zamanındaki Gürcistan ve Abhaz valisi olan Erinc Noyan, Poskhov’daki Cak kasabasından olan Kıpçaklardan Beka (Berke)’yı geniş yetkilerle Ardanuç, Göle, Ardahan ve Çıldır bölgelerinin idaresini üstlenecek Atabeklik sülalesinin başına getirdi. Böylece Çıldır Atabeklerinin de atası olan Caklı Beka Beğ (1268-1306) buralara hâkim oldu. Yukarı Kür ve Çoruh boylarıyla Acara bölgesi ona mâlikane olarak verildi. Bu şekilde Atabeklik dönemi başlamış oldu. Bugün Posof’ta kalıntıları bulunan Cak/Caksu kalesi de onların hatırasıdır.
Ahıska-Posof dâhil bölgenin yönetimini ele geçiren Atabekler’in idaresi 310 yıl devam etmiş ve Anadolu’nun en uzun ömürlü Türk Beyliği olmuştur. Ahıska Atabekleri daha sonra Osmanlı Devleti ile iyi münasebetler kurmuşlardır. 1500/1516 yıllarında Artvin, Ardahan, Ahıska Beyi olan Kıpçak Atabeki Mirza Çabuk, 1508′de Trabzon Sancak Beyi Şehzade Yavuz Selim’e kendi askeriyle öncülük etmiş; Batı Gürcistan’ın Osmanlı’ya itaatini sağlamıştır. 1514′te Çaldıran Seferi’nde de Osmanlı ordusuna sefer sırasında, askerin ihtiyacı olan et, yağ, bal ve un gibi erzak ihtiyacını karşılamıştır.
Osmanlı padişahı III. Murad döneminde Dağıstan, Gürcistan ve Şirvan’ın fethine karar verilince Serdar Lala Mustafa Paşa, Safevîler üzerine sefere çıktı. 5 Ağustos 1578′de Ardahan kalesi güneyindeki ovada konaklayan Serdar Lala Mustafa Paşa, buradan yolu üzerindeki beylere birer mektup göndererek Osmanlı ordusuna bağlılık bildirmelerini istemişti. Ordu Ardahan’dan hareket ederken, Ardahan Sancak Beyi Abdurrahman ile Bayburt Alaybeyi Bekir Beyler, kendi askerleriyle Ulgar dağını aşıp Posof merkezi Mere ve Ahıska yolundaki Vale kalelerini teslim aldılar. Ertesi günü (9 Ağustos 1578) Ahıska, Tümük, Hırtız, Çıldır ve Ahılkelek kaleleri de fethedildi.
Ordu, Tiflis istikametinde yürürken, Safevî Tokmak Han, büyük bir kuvvetle birlikte gelip, Çıldır Gölü kuzeybatısında Osmanlı ordusunu pusuda bekledi. Osmanlılar büyük bir zafer kazanarak Safevîleri yendiler. Zaferin ertesi günü (10 Ağustos 1578), beş altı bin askeriyle Atabek Manuçahr Bey, Serdar’ın otağına törenle gelerek itaatini arz ve Altunkala’nın anahtarlarını teslim etti. Müslümanlığı kabul ederek II. Atabekli Mustafa Paşa adını aldı. Önce Sancakbeyi sonra da Çıldır/Ahıska Beylerbeyi oldu. Çevredeki 32 kale de Osmanlı ülkesine katıldı. Manuçahr’ın Yusuf Paşa adını alan kardeşi Greguvar/Gorgor’a da Oltu Sancakbeyliği verildi.
Böylece Altunkala Atabekliği topraklarının fethi tamamlanarak tahririne başlandı. 1578 güzünde merkezi Ahıska şehri olan ve adını Lala Paşanın zafer yerinden alan Çıldır Eyaleti kuruldu. Kür ırmağı başlarında ve Çoruh boyundaki eski Atabek Yurdu bölgeleri de buraya bağlandı. Ahıska şehri, yeni kurulan Çıldır Eyaleti’nin başkenti oldu. Ahıska, sonradan kurulan “Çıldır Eyaleti” içinde kabul edildiğinden dolayı, bu tarihlerden sonra Artık Caklı Atabekler yerine Çıldır Atabekleri olarak tanınacak ve Ahıska-Posof bölgesi de bu yapının içinde yer alacaktır. Bundan sonraki dönemde Ahıska-Posof artık Osmanlı toprağıdır.
Ahıska-Posof bölgesinde yaşanan siyasî değişme ve gelişmeler sonraki zamanlarda da devam edecektir. Timur’un Anadolu’ya gelerek Ahıska-Posof bölgesini ele geçirmesinden başlayarak, Uzun Hasan döneminde bölgeni zapt edilmesi, Safevîlerin bölgeye olan ilgileri bölgenin tarihinde önemlidir. Bir ara Safevîler’in eline geçen bölge, 1635’te Osmanlılar tarafından geri alındı. IX. yy’a kadar Osmanlı idaresinde olan Ahıska-Posof bölgesinin 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda karanlık günleri başlamış ve imzalanan Edirne Antlaşması’yla Rusya’ya terkedilmiştir.
4- Vatandan Ayrı Düşme
1918 Mondros Mütarekesi’ne göre Ahıska ve Ahılkelek sancakları, merkezi Kars olan yerli geçici hükümete (Millî Şûra Hükûmeti) katıldılar. Millî Gürcistan hükümeti Haziran 1918’de Trabzon Antlaşması’yla bu iki sancağı resmen Türkiye’ye bıraktı. Fakat 13 Nisan 1919’da İngilizler’in Kars’ı işgali ve Millî Şûra’nın dağıtılması üzerine Ahıska Gürcistan tarafından işgal edildi ve 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması’yla vatan topraklarından ayrılarak Gürcistan’ın Tiflis vilâyetine bağlandı.
Ahıska ana vatandan ayrılıktan sonra insanlık tarihinin en kara sahifelerinden biri Ruslar tarafından uygulamaya sokuldu. 15 Kasım 1944’de bir kış gecesi 200′den fazla köy ve kasabada yaşayan binlerce insan, birkaç saat içinde ocağından sökülerek yük ve hayvan vagonlarında, Sibirya, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a sürülmüşlerdir. Sürgün sürecinde birçoğu yollarda ve gittikleri yerlerde açlıktan ve soğuktan olmak üzere 50.000 kişi öldü. Sağ kalanlar da, ata vatanından ebedî ayrılığa mahkûm edildiler.
Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan’a sürülen Ahıskalıların toprakları buralara getirilen Hristiyan unsurlar Gürcü ve Ermenilere peşkeş çekilmiş, bölgenin demografik yapısıyla birlikte tarihi de değiştirilmek istenmiştir. Bu Hristiyan unsurlardan olan Ermeniler, Cihan harbinde Türk’e ihanet ettikten sonra, artık Anadolu kalamayacaklarını düşündüklerinden dolayı Rus ordularının arkasına takılarak Anadolu’yu terk etmiş, Ruslar tarafından bu bölgelere iskân edilmişlerdi. Diğer Hristiyan topluluk Gürcüler de bölgenin Müslüman ahalisinden temizlenmesini istiyordu. Bunun sonucunda kendisi de Gürcü asıllı olan Stalin bu sürgünü, Kars ve Ardahan’ı Gürcistan’a ilhak etmek için bir ön hazırlık mahiyetinde düşünerek gerçekleştirmiştir. Nitekim daha sonra Kars, Ardahan ve boğazları istemeleri bunun işaretidir. Sovyetler idaresi 30 Mayıs 1968 tarihli kararname ile Ahıska Türklerinin vatanlarına dönüşüne izin çıkarmış olsa da Ahıska’ya dönmeye çalışan Türkler Gürcü idaresi tarafından engellenmiş ve topraklarına dönmelerine izin verilmemiştir. Ahıskalıların ayrılık hasreti hâlâ devam etmektedir.
5- Kültürel Özellikler
Ahıska-Posof bölgesi kısaca tarihi geçmişi verilen zamanlardan itibaren Türk yurdu olup, sakinleri de Türk’tür. Bunu görmek için bölge insanının özelliklerine bakmak yeterlidir. Bir bölgenin sakinlerini tanımak için, insan tipi, dili ve kabirlerine bakmak yeterince fikir verir. Yani diriler ve ölüler bu konuda en güzel örnektir. Bölgenin insan tipine bakıldığında kimin ne olduğu açıkça görülür. Sarışın, kumral saçlı ve Türk boyları arasında yakışıklılığıyla bilinen Kıpçaklar bölgede uzun süre kalınca Kür-Çoruh boylarındaki ahali ile karışarak daha çok Çağatay-Kıpçak Türkçesi özelliğini yansıtan Ahıska/Gagavan ağzı diye bilinen ve bugün Ahıska-Posof Türklerinin konuştuğu Türkçeyi de meydana getirmişlerdir. Nitekim bugün Ahıska-Posof’ta kullanılan babay (baba), anay (ana), dedey (dede), abay (aba), geliyer (geliyor), bad (engel, çit), sel (önü kızak arkası araba gibi tekerlekli yük taşıma aracı) ve ban (ben) gibi kelimeler Azerbaycan ve Anadolu lehçelerinden ziyade Kıpçak/Çağatay dil özelliklerini yansıtmaktadır. Aynı şekilde yer adları da o dönemin özelliğinin bir sonucudur.
Bölge insanının Türklüğünü teyit eden dil özelliklerini Osmanlı idaresine geçtikten sonra da devam ettiğini görmek mümkündür. Osmanlı fethinden sonra 1595 yılında yapılan sayım sonucu hazırlanan Ahıska Tahrir Defteri’ndeki vergi mükellefi köylü isimlerinden bölge halkının Türklüğü açıkça anlaşılmaktadır: Arslan, Ayvaz, Bayındır, Bekâr, Çabuk, Devletyar, Elaldı, Elalmaz, Emirhan, Gökçe, Kanturalı, Korkut, Murat, Nuraziz, Pirali, Şahmurat, Temür, Ülkmez, Yaralı, Yusuf vb. isimler bunlara örnektir. Kaldı ki bu isimler hâlen bölgede en çok kullanılan isimler olarak devam etmektedir.
Bir topluluğun etnik kökeni en bariz şekilde dilinde görülür ve ana dil dediğimiz husus asla kaybolmaz. Bugün ülkemizin değişik bölgelerinde yaşayan farklı etnik kimliğe sahip insanların dillerini hâlâ kullanıyor olmaları bunun açık örneğidir. Ahıska-Posof insanı bu dil özelliğini “ata vatan”dan “ana vatan”a gelirken de korumuştur. Türkçe’nin ilk sözlüğünü yazan Kaşgarlı Mahmud’un “Divanü Lugati’t Türk” adlı eserindeki bazı sözcükler aynı anlamda ve neredeyse aynı biçimde bugün de Ahıska-Posof söz varlığında yer almakta ve kullanılmaktadır. Bu, onların etnik kimliğini gösteren en güzel örnektir:
Divanü Lugati-t Türk Ahıska Ağzı
Boguz Boğuz
Bürçek Bürçek
Çiçalag Çeçala
Egsük Egsük
Etmek Etmek
Anda (orada) Anda(orada)
Munda (burada) Munda(burada)
Baqırsuq Boğarsuq
Yaşayanlara inanmayanlar için ikinci açık ve net misal o toprakların tapu senedi mahiyetinde olan kabirlerdir. Bu şahısların Posof ve çevresindeki mezar taşlarına bakmaları yeterlidir. Bu mezar taşları geçmişten günümüze Türk ve İslâm inancının izlerini taşımaktadır. Bunlar, Türk mezar taşı geleneğinde olduğu biçimde heykel formlu, İslamiyet öncesi inançların motiflerini İslâm inancıyla bütünleştirerek İslâmî kimlikle yansıtan taşlardır. Mezar sahibinin dünyadaki işi yanında uhrevî mesajları da bu taşlarda görmek mümkündür. Yaşayanlar ve bu toprakları torunlarına bırakanlar her şeyleriyle bu vatanın Türk yurdu olduğunu haykırmaktadır.
Sonuç
Kısaca tarihi geçmişi ve bölgedeki Türk varlığını göstermeye çalışılan Ahıska-Posof toprakları yüzyıllar dan beri Türk yurdudur. Tarihin şahitliğini görmek istemeyen bazı çevreler kendi etnik yapılarını bölge insanına dayatmak ya da asırlar boyu İslâm’ın sancaktarı olan bu milletten intikam almak maksadıyla ipe sapa gelmez iddialarla bölge ahalisinin Türk olmadığı, komşu coğrafyadaki başka etnik gruplardan olduğu gibi iddiaları gündeme getirmektedirler. Bunu söyleyenler ya tarih bilmiyorlar ya da bölgenin etnik ve kültürel yapısını tanımıyorlar. Aksi durum cehaletten, değilse hainlikten ve düşmanlıktan dolayı yapılan bir iştir. Bölgenin insan tipi, konuşulan dil ve geçmişlerin kimliğine işaret eden mezar taşları bunun canlı örneğidir; gören gözler, işiten kulaklara. Bunun dışındaki iddialar cehalet değilse, hainlik ve başka projelerin elemanı olmaktır.
Kaynakça
Aktemur, Ali Murat, “Posof Çevresindeki Mezarlıklar ve Mezar Taşları”, Jass International Journal of Social Science, S. 64, Kış III (2017), s, 237-268.
Erdoğan, Merçil, Müslüman Türk Devletleri Tarihi, Ankara 1991.
Ergin, Muharrem, Dede Korkut Kitabı, İstanbul 2003.
el-Hüseynî, Sadreddîn, Ahbâr üd-Devlet is-Selçûkiyye, çev. trc.N.Lügal, Ankara 1943.
İbnu’l-Esîr, İmâduddîn Ebu’l-Hasan eş-Şeybânî, el-Kâmil fi’t-Tarih,X, Beyrut 1402/1982.
Kafesoğlu, İbrahim, Sultan Melikşah, İstanbul 1973.
—–, İbrahim, Türk Millî Kültürü, İstanbul 1986.
Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lugati-t Türk, İstanbul 2005.
Kırzıoğlu, Fahrettin, Kars Tarihi, İstanbul 1953.
—–, Fahrettin, Yukarı-Kür ve Çoruk Boylarında Kıpçaklar, Ankara 1992.
—-, Fahrettin, “Selçuklular’ın Anı’yı Fethi ve Buradaki Selçuklu Eserleri”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, II, Ankara 1970, s. 111-139.
—–, Fahrettin, Anı Şehri Tarihi (1018-1236), Ankara 1982.
Köymen, M. Altay, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, I, Ankara 1989.
—–, M.Altay, Selçuklu Devri Türk Tarihi, Ankara 1989.
Sevim, Ali – Yücel, Yaşar, Türkiye Tarihi, Ankara 1989.
—–, Ali, “Çağrı Bey”, DİA, C.8.
Togan, Z. Velidi, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1981.
Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, Ankara 1965.
—–, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1971.
Uluçay, M. Çağatay, İlk Müslüman Türk Devletleri, İstanbul 1977.
Urfalı Mareos, Vekayi-Nâme (925-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1131-1162), çev. H.D. Andreasyan, Ankara 1987.
Yinanç, Mükrimin H., Türkiye Tarihi, Selçuklular Devri, I, İstanbul 1944.
Yüzbey, İrade, “Ahıskalı Türkler ve Kültürleri”, Turkish Studies Dergisi, C. 3/7, (2008), s.679-695.
Zeyrek, Yunus, Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri, Ankara 2001.
_____
[1] Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü. ocak_a@hotmail.com

