Ahıskalı Ömer Faik Numanzade’nin Matbuat Hayatı-27

Yazının baş tarafı önceki sayılarda [1]

XX. Yüzyılın başında Rusya (1905), İran (1906-1911) ve Osmanlı (1908) devletlerinde meşrutiyet ilan edildi ve millet meclisleri kuruldu. Bunun sonucunda bir çok alanda kısmî serbestlikler ve müsaadeler elde edildi. Özellikle Rusya Müslümanları basın-yayın ile eğitim ve hayır kurumlarının sayısının artmasında kısa sürede büyük mesafeler kat ettiler. Ancak bu serbestlik ve özgürlük dönemi çok uzun sürmedi ve yerini eskisinden daha baskıcı bir döneme bıraktı…

Bilindiği gibi insan gelişiminin başında ilim, yani eğitim ve öğretim gelmektedir. Bundan dolayı eğitim-öğretim her zaman anlam ve önemini korumuştur. Rusya Müslümanları arasında başlayan yenileşme hareketleri, eğitim-öğretiminin öneminin kavramasıyla ve bu alanda yapılan çalışmalar sonucunda meydana gelmiştir.

Ayrıca eğitim ve hayır kurumları insan toplumunun gelişimi için önemli araçların başında gelir. Nitekim Rusya Müslümanları arasında başlayan ceditçilik, yani yenileşme hareketleri bu alanlar üzerinden ilerledi. Bu alanlarda başta İsmail Gaspıralı’nın kendisi ve Kırım’da çıkardığı Tercüman gazetesi öncü gibi hizmet etti. İsmail Bey Gaspıralı, gazete çıkarmanın yanı sıra Usul-i Cedit Mektepleri, yani yeni tarz okullar ile Cemiyet-i Hayriyeler olarak adlandırılan hayır kurumlarının açılmasına, Usul-i Savtî gibi fonetik metotla eğitim verilmesine önayak oldu bu kurumlarının gelişip yayılmasını sağladı (Akpınar 2012: 10-16; 209).

Nitekim eğitim meselesi eskiden beri Rusya Müslümanlarını yakından ilgilendirmiştir. Çünkü Rusya Müslümanlarının çağın gerisinde kalma nedenlerinden biri de eğitimsizlikti ve aydınlar bununla mücadele ederek halkı aydınlatmaya çalışmışlardır. Ancak Çarlık Rusya’nın Rusya Müslümanlarını bir çok konuda engellemesi, mevcut eğitim kurumlarının çağın taleplerine cevap verememesi ve halkın bilgisizliği gibi sebepler Rusya Müslümanlarının diğer milletlere göre geri kalmalarına neden oldu. Bundan dolayı bu problemi fark eden aydınlar bunun hâl çarelerini bulmaya çalıştılar. Buna örnek olarak eğitim-öğretimin öneminden bahseden yazılar yayınlamaya başlamaları gösterilebilir. Kısacası Rusya Müslümanları arasında yetişmiş aydınlar ellerindeki imkânları kullanarak halkı bilgilendirmeye ve cehaletten uyandırmaya çalıştılar.

İrşad gazetesinin 1907 yılının 10. sayının başlık klişesi

Örneğin Ömer Faik Numanzade gibi ileri görüşlü bir aydının neredeyse her yazısında eğitimin önemine ve cehaletin zararlarına değinen ifadelerine rastlamaktayız. Yazılarında yediden yetmişe kadar herkesin eğitim alması gerektiğini savunan ve hatta bunun için halk üniversitesinin kurulması ve bu üniversiteye destek verilmesi gerektiğini de aşağıda inceleyeceğimiz yazıda açıkça görülmektedir.

İrşad gazetesi üzerinde yapılan incelemeler sonucunda, Ömer Faik Numanzade’nin İran / Cemiyet-i Hayriye Mektebinin Resm-i Küşâdı ve Cemâat Dârülfünunu başlıklı iki yazıya rastladık (Beşikçioğlu 2008: 32, 193). Ömer Faik Numanzade, bu iki yazısında okulun ve üniversitenin, kısacası ilmin öneminden ve ilimsizliğin zararlarından bahsetmektedir. Ayrıca insanların bu kurumlara destek vermelerini de istemektedir. Çünkü insan gelişiminin en başında eğitim-öğretim gelmektedir.

İran / Cemiyet-i Hayriye Mektebinin Resm-i Küşâdı ve Cemâat Dârülfünunu başlıklı bu iki yazı, 1907 yılında İrşad gazetesinde yayınlandıktan sonra ilk defa siz değerli Eğitişim okurlarının istifadesine sunulmaktadır. Söz konusu bu yazıları, daha önce yaptığımız gibi, Arap harfli Türkçe yazıdan Latin harflerine aktardık ve kimi gerekli yerleri de italik parantez içinde günümüz Türkçesini vererek değerlendirdik.

Ayrıca İrşad gazetesinde Cemâat Dârülfünunu konusunda yaptığımız incelemede, bu konuyla ilgili iki tane yazıya daha rastladık. Birinci yazı İrşad gazetesinin 1907 yılının 60. sayısında Ne Yazıyorlar / Ermeni Matbuatı / Müslümanlar ve Cemâat Dârülfünunu ve ikinci yazı ise 1907 yılının 61. sayısındaki Hususî Muhbirlerimizden / Tiflis / Hükûmetin Müslümanlara Mükâfatı başlığıyla yayınlanmıştır (Beşikçioğlu 2008: 224, 229). Bu iki yazıyı da burada kullanmayı uygun gördük. Çünkü bu yazılar konuyu tamamlayıcı niteliktedir ve Ömer Faik Numanzade ile ilgili daha önce bilinmeyen bir bilgi vermektedir. Şimdi de gelelim bu yazılara.

İran

Cemiyet-i Hayriye Mektebinin Resm-i Küşâdı

14 Yanvar 1907/12 Zilhicce 1324 [27 Ocak 1907] İrşad, Sayı: 10

İran’da teşekkül eden idare-i meşrutenin hariçteki (meclisli idarenin dışarıdaki) İranlılara verdikleri şevk ve hevesle Bakû’da, Tiflis’te, Batum’da, İrevan’da, cemiyet-i hayriyeler, cemiyet-i hayriye mektepleri bina olunup ve olmaktadır (bina edilmiş ve edilmektedir). Bu cümleden Tiflis’te sâkin (yerleşik) İranlılar büyük bir himmet ve gayret gösterip oldukça muntazam (düzenli) bir cemiyet teşkil ettiler.

Ve az bir vakitte usul-i cedide (yeni usul) üzere mükemmel bir mektep küşâdına (açılmasına) karar verdiler. Bu kararı Tahran’daki millet meclisine intihap olunan (seçilen) Azerbaycan vekillerinin Tiflis’e vürûdlarına (gelişlerine) bir tarih-i hoşbahtî (talihli tarih) ve bir tezkâr-ı daimî (sürekli hatırlanacak bir anı) olmak üzere vekillerin Tiflis’e vürûdlarının üçüncü günü icra ettiler.

Resm-i küşâda Yanvar’in 3’ncü (Resmi açılış 3 Ocak) günü saat 4’te başlandı. Resm-i küşâd ayinine (Resmi açılış törenine) Azerbaycan vekilleri, Tiflis’in cemî’ Müslüman a’yânı (tüm ileri gelenleri) (reis-i ruhanilerden sevayi (başka)) askerî, mülkî Müslüman memurları gelmişti. Gelenlerin sanı (sayısı) dört yüzden artık (fazla) idi. Evvelce, Konsul[2] Cenap Mufahhamu’s-sultan (Konsolos hazretleri itibarlı sultan) cemiyet-i hayriyenin suret-i teşkilini, mektebin ve mektebin meyvesi olan ilmin fayda ve lüzumunu beyan edip İran’da tesis eden idare-i meşrutenin hüsn-i devamı ilmin intişarına vâbeste (ilmin yayılmasına bağlı) olduğunu izhar etti. Ve Azerbaycan vekillerinden tevakku’ eyledi (bekledi) ki Tahran’da Cenap Sa’dü’d devlenin maarif hususunda tanzim ettiği layihanın (tasarının) kabul ve mevki-i fi’le konulmağına kömek (icraya konulmasına yardım) edilsin.

Konsuldan sonra, vekillerden Cenap Şerîat-medâr Pişnamaz Mirza Fazlali Hazretleri ilim ve ittihatsız milletin selamet olmağı gayr-i mümkün olduğunu beyan buyurup Tiflis Müslümanlarında gördüğü âsâr-ı intibâh (uyanış eserleri) ve gayret-i millîyeden (milli gayretten) ötürü izhar-ı memnuniyet eyledi.

Ba’dehu (Sonra) Cenap Mir Mehemmed Hüseyin cemiyet-i hayriye tarafından uzun bir nutuk ohuyub (okuyup) Tahran’dan tulû eden (doğan) hürriyet ışıhının (ışığının) her tarafı nurlandıracağına ümîdvâr olduğunu bildirip, vekilleri hüsn-i muvaffakiyetlerini temenni ve niyaz edip memuriyet-i mukaddeselerini tebrik eyledi.

Cenap Mehemmed Ağa Şahtahtinskiy meşveret usulünün İslâm’da varsa da gayet dar ve kifayetsiz olduğunu ve imdiki (şimdiki) idare-i meşrutenin hiç vakit hükûmet-i İslâmiyede görülmediğini beyan edip idare-i meşrute kaidelerini ve terakki yollarını Yevropa’dan örgenip (Avrupa’dan öğrenip) tatbik etmeğimizin lüzumunu i’lâm etti (bildirdi).

Vekillerden Cenap Hacı Mirza Ağa “Utlubu’l-ilm velev bi’s-sin[3]” hadis-i şerifindeki ilimden maksut ilm-i şerîat olmadığını kat’î sûrette (kesin olarak) ispat edip hürriyetin mahz (sırf) ilim ile pâyidar (kalıcı) olacağını gayet hoş bir yolda eda buyurdu.

Cenap Hacı Mirza Ağa’ya cevaben Cenap Faik Efendi Numanzade yarım saat kadar gayet uzun bir nutuk dedi:

Numanzade’nin nutkunun mazmunu bu idi:

“Hak Teala’nın her sıfat ve kemaline mahsus birer ibadet ve ayini (töreni) vardır. Her ibadetin özüne has da bir mükafat ve ecri (ödülü) var. “Mabutluk” sıfatı Allah’ın top, tüfenk, dinamit, bomba ve gayri bu sıfatına mahsus ibadet, namaz kılmak, oruç tutmak ve gayri a’mâl-i şer’iyedir (şer’i amellerdir) ki bunun mükafat ve ecrini Hak Teala ahirette verecektir.

Ama Allah’ın nihayetsiz olan gayr-i sıfatlarına mahsus ibadet ve ayinin mükafatını Hak Teala mutlak bu dünyada verecektir.

Mesela, Allah’ın sıfatlarından biri de “Galib”dir. Galib sıfatına mahsus ibadet zamana göre, esbab-ı galibiye, yani nihayetsiz olan sıfatlarından biridir. Alat-ı harbiye vücuda getirmek ve usul-i harbiyeye vakıf olmaktır ki bunun, bu ibadetin mükafat ve ecri de “Galib”liğe nail olmaktır.

Bu kaide-i esasiyeye göre İslâm hükûmetlerine kadar ki Allah’ın mabutluk sıfatına has olan a’mâl-i şer’iyeden sevayi gayri sıfat-ı ilahiyeye mahsus olan ibadetleri de amele getirip Allah’ı hamı (tüm) sıfatlar ile böyle tanımışlardır, o kadar terakki edip dünyada sahib-i şevket ve kudret olmuşlardır. Bilakis Müslümanlar Allah’ın bî-intihâ (sonsuz) sıfatlarının ibadeti demek olan fünun, yani ulûm-ı akliyeyi bırahıp Allah’ın kanunundan gafil kalıp, yalnız birce sıfatın ibadetiyle iktifa etmişlerdir, o günden, o saatten itibaren tenzil ve inkıraza yüz koymuşlardır. Bu tecârib-i tarihiyeye (tarihi tecrübeleri), bu kanun-ı esâsiyeyi (temel kanunları) bilenden sonra lazımdır ki biz de terakki için Allah’ın gayri sıfatlarına has olan ulûm-ı akliye ibadetine de dört el ile yapışıp Allah’ın vaat eylediği galiplik, alimlik, kadirlik mükafatına nail olmağa çalışak (çalışalım). Yohsa Allah’ın yalnız birce sıfatına has olan ibadeti ile meşgul olup, Allah’ın gayri sıfatlarını kemaliyle kanıp (anlayıp) o yolda ibadet eden, yani çalışan gayr-i mezhep taifelere galip olmağı gözlemek (beklemek) aynı divanelik, daha doğru şu Allah’ı tanımamaklıktır.

Men ümîdvârım (Ben ümitliyim) ki bundan sonra açılacak mekteplerimizde İslâm’ın farz ettiğim esası nazar-ı dikkate alınıp o yol ile semt-i maksud-ı terakkiye gidilir ve tezlikle ecir ve mükafatı kazanılır.

Men ümîdvârım ki Tahran’da teşekkül eden millet meclisinin umum azası, hususen Azerbaycan vekilleri esbâb-ı inkırâzımızı (çökmemizin sebeplerini) teşhis edip zamanın tekazasını (gidişini), zamanın ahkâm-ı dinîyeye (dini hükümlere), evâmir-i semâvîyeye (semavi emirlere) hakim ve esası olduğunu nazara alıp milletin nahoşluğunu bu yol ile tedavi ederler.

Ümîdvârım ki iki min ilden (bin yıldan) beri özünü sahlayan (kendisini saklayan) bir millet “İdare-i Meşruta” sayesinde az vakitte terakki edip özüyle beraber etrafındaki Müslüman hükûmetlerini de ışıhlandırır (aydınlatır)

Numanzade’nin bu nutkuna cevaben vükelâdan Fazilet-medâr Cenap Pişnamaz Mirza Fazali Hazretleri buyurdu:

“Numanzade’nin fikrine kalben şerikim (ortağım). Kâş (Keşke) burada bir fonograf olaydı da, Numanzade’nin bu hakikat-nüma (gerçekleri bildiren) sözlerini muhafaza ede idi…”

Ahirde (Sonunda) Ahund Cenap Hacı Mirbakır Ağa gayet güzel ve pür-mana (çok anlamlı) bir nutuk dedi. Cenap Ahund nutkunda ispat eyledi ki Kuran-ı Kerim’de zikrolunan “Sâlih”lik sıfat-ı memduhesi dünyayı ilimle abâd eylemektir. Binaenaleyh sâlih olmak için ilimli, hüner ve marifetli olmak lazımdır. Meclis, gece saat sekizde dağıldı.

Ümîdvâr

Görüldüğü gibi, İran / Cemiyet-i Hayriye Mektebinin Resm-i Küşâdı başlıklı yazıda, İran’da tesis edilen meşrutiyetin öneminden ve cemiyet-i hayriye mektebinin açılışından bahsedilmektedir. Özellikle de bu mektebin açılış töreninde, Ömer Faik Numanzade’nin söyledikleri de dahil olmak üzere, konsolos, din adamı, gazeteci ve yazarlar tarafından söylenen nutuklar dikkatimizi çekmektedir. Törende söylenen nutuklarda özellikle eğitim-öğretimin, meşveretin ve zamanın şartlarına göre çalışmanın anlam ve önemi vurgulanmaktadır. Kısacası, yazıda Ömer Faik Numanzade’nin belirttiği gibi, hem dünyevi hem de ahirete bakan işleri aynı anda yapmamız lazım ki her alanda başarı elde edilsin.

Cemâat Dârülfünunu

28 Mart 1907/26 Safer 1325, [10 Nisan 1907] İrşad, Sayı: 54

Sevâd ve ilimden bî-haber (Okuma-yazma ve ilimden habersiz) olan bedbaht cemâati (topluluğu) ta’lîm için kayrılan (yapılan) dershanelere “Cemâat Dârülfünunu” deyilir (“Halk Üniversitesi” denilir).

Zamanımızda Cemâat Dârülfünunlarının en mükemmeli Avrupa’da, husûsiyle (özellikle) Amerika’dadır.

Cemâat Dârülfünunları müstebit ve müstakil hükûmetlerde amele gele bilmez. Buna binaen Cemâat Dârülfünunun vücudu istibdadın ref’ ve def’ olunacağını (kaldırılacağı ve uzaklaştırılacağı) bildiren en kuvvetli bir delilidir, cemâatin esaret ve resmî formalardan, idare-i keyfiyeden kurtulacağına en birinci şahididir.

Belî (Evet) Cemâat Dârülfünunu demek, cemâatin hâhiş ve ihtiyârıyla (topluluğun istek ve seçmesiyle) idare olunan umumî dershane demektir ki buraya zaruret veya sahipsizlikten balaca (çocuk) vakitlerinde ohuya bilmeyen (okuyamayan) amele ve gayrı bedbahtlar yığışıp (toplanıp) tahsil-i ilim ve fünun edecekler. Ahşamları bir iki saat vakitlerini ilim ve marifet tahsilinde geçirip bununla öz fikir ve muhakemelerini, öz kudret ve sanatlarını götürüp (geliştirip) maişetlerini yüngüldecekler (geçimlerini hafifletecekler).

İlim ve fenden mahrum olanlar bundan sonra hamı (tüm) ömürlerini karanlıkta geçirmeyeceklerini hükûmetin iltizam ve himaye ettiği Bey ve Knyaz[4] mekteplerine mukabil, insanca yaşamak isteyen cemâatin de öz mektepleri, dârülfünunları olacak. Cemâat öz gücüyle cehalet ve istibdadın zulmetinden kurtulacak. Öz derdine, öz ihtiyacına özü çâresâz olacak (kendisi çare bulacak).

Biraz akıl ve idrak sahibi olan fe’le (işçi) ve fakirler zamanın bu büyük müsaadesinden istifade edip bir yere yığışacaklar (toplanacaklar). Birbirleriyle dostlaşıp dert ve ihtiyaçlarını ilim ve maarif ile, ittihat ve ittifak ile yüngülleştirecekler (hafifleştirecekler). “Nâdân” adından, avâmlık zulmetinden kurtulacaklar.

Ne hoşbahttır o amele ve bî-sevâd kâsibler ki Cemâat Dârülfünunu’ndan istifade edeler, yaşlarının çokluğuna bahmayıp tahsil-i ilim edeler.

***

Cemâat Dârülfünunu her milletten ziyade biz Müslümanlara gerektir. Bu umumî dershane özge milletlerin kâsip ve bî-sevâd amelelerine lazımsa, bizim orta hâlleri cemâatimizin çoğuna gerektir. Çünkü, özge milletler haçperest (Hıristiyan) olmak münasebetiyle hükûmet-i müstebidenin müsaadesine, bir derece nail olup, kesb-i maarif edipler. Amma bizim cemâatin tahsil-i fünun etmeğine ne hükûmet ve ne de ruhanilerimiz ruhsat vermediklerinden cemâtimizin çoğu belki umumî ulûm-ı akliyeden, fünun-ı hâzıreden bî-haber kalıptır (habersiz kalmıştır). Budur ki bizde olan sevâdsızlık, bizde olan nâdânlık hiç bir millette yoktur. Bizim ne inki fukaramızın, hatta birçok devletlilerimizin (zenginlerimizin) bile fünun-ı iptidaîyeden haberleri yoktur.

Haberleri yoktur ki mesela, “Fas” Hükûmet-i İslâmiyesi dünyanın harasındadır (neresindedir)? Ya insanın yüreğinin hizmeti nedir? Veya, gece gündüz neden ötürü beraber olur, niçin şimalde altı yedi ay birden karanlık olur? Neden ötürü “Hürriyet”in vücudu maarifin neşrine bağlıdır? Neden, kömürden elmas yapmak mümkün de madeniyattan kızıl kayırmak (madenlerden altın yapmak) mümkün değil? Niçin, bal arısı çok olan bahçenin meyvesi de çok olur?……

Böyle minlerce (binlerce) suallere cevap verecek, cemâatin, tabiatın, ruhun esrarından, maişetin usulünden haberdar edecek ancak ulûm-ı akliyedir.

***

Hırda (Küçük) yaşlarında ohuya bilmeyenlere, igirmi (yirmi) otuz veya kırh yaşlarına çatıp ilimden bî-haber olanlara yaraşmaz ki “Kırhında saz çalan ahirette öğrenir veya, bu yaştan sonra biz ne öğreneceyik…” diyor: “Utlubu’l-ilm mine’l-mehdi ile’l-lahdi[5]” yani ilim örgeniniz (öğreniniz) beşikten kabre kadar – hadis-i şerifini yâddan çıharalar (hatırdan çıkarırlar), Arabistan çöllerinde hürriyet ve müsâvatı (eşitliği) tesis eden bir peygamber-i zîşânın emrinden boyun kaçıralar (geri dururlar). İlim ve marifetten uzaklaşıp küfür ve şirke yavuklaşalar (yakınlaşırlar).

Hususen hansı (hangi) yaşta olsa da her Müslüman için tahsil-i ilim namaz ve oruç gibi farzdır. Belî (Evet), kırh elli yaşında bir şahsa namaz, zekat ne cür (tür) farz ise, “ilim” farzı örgenmek (öğrenmek) de onun gibi farzdır. Belki “ilim” farzı diğer farzlara mukaddemdir. Çünkü ilimsiz ne hakkıyla namaz kılına bilmez ve ne de zekat yerinde verile bilmez. İnsan için hamı (tüm) emirlerden akdem mahz (önce sırf) “ilim” emridir.

Bu sebeple Cemâat Dârülfünunu bize hem şer’en hem de maîşeten artık mertebe (geçimden fazla derecede) lazımdır.

Ümîd ki Tiflis’te Müslüman mahallesinde açılacak “Cemâat Dârülfünunu”nun şubesine Tiflis Müslümanları rağbet gösterip istifade ederler.

Ümîdvâr

Cemâat Dârülfünunu başlıklı yazının isminden de anlaşılacağı üzere yazıda, Tiflis’te açılacak olan üniversitenin şubesinden söz edilmektedir. Ömer Faik Numanzade yazıda eğitim-öğretimin anlam ve önemine değinerek her yaşta ilmin öğrenilmesi gerektiğini ve ilim öğrenmeyi dinin bir farzı olarak vurgulamaktadır. Nitekim kendisi birçok konuda olduğu gibi bu eğitim-öğretim konusunda da çok ama çok haklıdır. Çünkü Rusya Müslümanlarının geri kalmışlığının başında ilimsizlik ve cahillik gelmekteydi.

Şimdi de İrşad gazetesinde Tiflis’te Cemâat Dârülfünunu’nun açılacağına dair iki tane yazıya burada yer verelim. Çünkü bu yazı çok önemli bilgi içermektedir. Bu yazılar da 1907 yılında İrşad gazetesinde yayınlandıktan sonra ilk defa burada yayımlanacaktır.

Ne Yazıyorlar

Ermeni Matbûatı

Müslümanlar ve Cemâat Dârülfünunu

4 April 1907 / 3 Rabiülevvel 1325 [16 Nisan 1907] İrşad, Sayı: 60

“Mşak[6]” gazetesi bu unvanda bir makale yazıp “İrşad”ın 54’ncü nomresinde (Ümîdvâr) cenapları yazdığı makaleni tercüme edip de (ederek ve) öz tarafından ilave ediyor:

“Cemâat fikrine, biliğine ve ayıklığına terbiye veren güzel binalar ki onlara Cemâat Dârülfünunu deyilir. Bizim hemdert komşumuz Müslüman matbûatını da meşgul ediyor…”

“Biz de öz tarafımızdan makale yazan ile müttefekü’r re’y (oybirliği) olarak dileriz, arzu ederiz ki bizim komşumuz, kardeşimiz olan Müslüman cemâati mümkün olacak kadar artık (fazla) istifade etsin ışığın ve ayıklığın o membalarından ki Cemâat Dârülfünunu adlanır.”

“Kafkaz’ın muhtelif unsurları, muhtelif insan ve taifeli cemâatlerin vabesteliği ve rabtı berpâ olmak için muhkem rabıtalar ile, fikir ve kalp rabıtaları ile istifade etmesi lazımdır.”

“Cebbarlık zulmetinin hilekâr kuvvelerini zormendlik (güç) ile def etmek için umumî kardeşliğe ve muhtereâta (творческiй) (icatlara) çalışmağa, iş görmeğe cidden âlûde (bulaşmış) olmak için istifade etmesi lazımdır.”

Görüldüğü gibi İrşad gazetesinin 1907 yılının 60. sayısındaki Ne Yazıyorlar / Ermeni Matbûatı / Müslümanlar ve Cemâat Dârülfünunu başlıklı yazıda, Tiflis’te Cemâat Dârülfünunu’n açılacağına dair Mşak gazetesinde yayımlanan bir yazı vardır ve bu yazıda Ömer Faik Numanzade’nin İrşad gazetesinin 54. sayısındaki yazısının tercüme edildiğinden ve bu yazıya ilaveten gazetenin bu konudaki kendi görüşleri de belirtilmiştir. Yani Ermenilerin, üniversite açılışı konusunda komşuları olan Müslümanlar için duydukları memnuniyet izhar edilmiştir.

Hususî Muhbirlerimizden

Tiflis

Hükûmetin Müslümanlara Mükâfatı

5 April 1907 / 4 Rabiülevvel 1325 [17 Nisan 1907] İrşad, Sayı: 61

Özünün nef’ini özü fikr etmeyen, öz özünü idare etmeğe liyakat-ı şahsiyesi olmayan cemâat arasında “Hürriyet”in devamı özge eliyle çörek yemeğe ohşar (başkalarının eliyle ekmek yemeğe benzer). Budur ki hükemâ “Her şeyi hükûmetten gözleyen (bekleyen) millet hemîşe gözlemekte kalar (daima beklemekte kalır)” deyipler ki çok doğrudur. Burasını, bu kanun-ı tabi’îyeyi nazar-ı dikkate alan Tiflis cemâati özleri için özleri Cemâat Dârülfünunu küşâd ettiler. Bu büyük teşebbüsten Müslümanları da hissedar edip bir Müslüman şubesi açtılar. Açtılar, ama görek (bakalım) hükûmet Müslümanları gözlerinin açılmasına koyacak (imkân verecek) mı? Hükûmet çok yahşi kanıp (iyi anlamış) ki Müslümanlar biraz gözlerini açsalar dahi başlarına vurmak olmaz. Budur ki yumruğunu başımızdan kaldırmak istemiyor. İstemiyor ki gelecek hafta Cenap Faik Efendi Numanzade’nin dârülfünun kanunnamesi mucibince ohuyacak “leksiya”sına gubernator[7] (üniversite kanunnamesine göre üniversitede vereceği dersine genel vali) mani oldu.

Görüldüğü gibi İrşad gazetesinin 1907 yılının 61. sayısındaki Hususî Muhbirlerimizden / Tiflis /Hükûmetin Müslümanlara Mükâfatı başlıklı yazıda, hürriyetin öneminden, Müslümanların kendi gayretleriyle Tiflis’te Cemâat Dârülfünunu açacaklarından ve Çarlık Rusya idaresinin Rusya Müslümanlarına uyguladıkları baskı ve kısıtlamalardan açıkça söz edilmektedir. Ayrıca yazıdan Ömer Faik Numanzade gibi bir aydının üniversitede ders vermesinin Çarlık Rusya’sının genel valisi tarafından engellendiği anlaşılmaktadır. Böylece Ömer Faik Bey’in gazeteci, eğitimci ve yazar gibi özelliklerinin yanında bir de üniversitede ders verecek bir düzeyde bir aydın olduğunu gösteren bilgiye ulaşmış bulunmaktayız. Gerçi Ömer Faik Bey’in bilgi birikiminden şüphe edilemezdi de… Çünkü kendisi çok donanımlı ve bilgili bir aydındır. Buna en büyük delil de yazıları ve çalışmalarıdır. Bilindiği gibi Çarlık Rus idaresi Ömer Faik Numanzade’yi okul açma, gazete ve dergi çıkarma gibi konularda mani olmuştu, bu yazıdan da bu engellere ek olarak bir de üniversitede ders vermesini engellediğini öğrenmiş bulunmaktayız.

Sonuç olarak bu çalışmada incelediğimiz yazılardan ilmin anlam ve öneminden, ilimsizliğin zararlarından, halk üniversitesinin açılacağına dair bilgilere ulaşmış bulunmaktayız. Böylece bu araştırmamızda İrşad gazetesinde 1907 yılında yayımlandıktan sonra ilk defa bu çalışmada kullanılan bu yazılardan Ömer Faik Bey’in bu meselelere bakış açısını ve görüşlerini birinci ağızdan öğrenmiş bulunmaktayız.

Kaynakça:

  1. Bahar Melis Beşikçioğlu, İrşad Gazetesi’nin 1907-1908 Yıllarının Kronolojik Fihristi, Ege Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 2008. (Prof. Dr. Yavuz Akpınar yönetiminde hazırlanmış ve basılmamış yüksek lisan tezi.)
  2. Bizim Ahıska dergisi, No: 31-55.
  3. Eğitişim dergisi, No: 68, 69.
  4. Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Doğuş Ltd. Şti. Matbaası, Ankara, 1978.
  5. İrşad gazetesi 1907, No: 10, 54, 60, 61.
  6. İsmail Gaspıralı, Seçilmiş Eserleri: 1-4. Neşre Hazırlayan: Yavuz Akpınar, İstanbul, Ötüken Yayınevi.
  7. Dr. Şamil Gurbanov, Ömer Faik Numanzade. Seçilmiş Eserleri, Yazıcı, Bakû, 1992.
  8. Şemseddin Sami, Kâmûs-ı Türkî, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2006.
  9. Dr. Yavuz Akpınar, Azerî Edebiyatı Araştırmaları, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1994.
  10. Dr. Yavuz Akpınar, Çağdaş Türk Edebiyatları-I, Anadolu Üniversitesi, Açık Öğretim Fakültesi Yayınları, 2013.
  11. https://slovar.cc/enc/bse/2020589.html

[1] Ahıskalı Ömer Faik Numanzade’nin matbuat hayatıyla ilgili önceki yazılar için Bizim Ahıska dergisinin 31-55. sayıları arasında ve Eğitişim Dergisi’nin 68. ve 69. sayısında çıkan yazılara bakınız. Daha fazla bilgi için bakınız: www.ahiska.org.tr ve www.eğitişim.gen.tr

[2] Konsul (консул): Konsolos anlamına gelen Rusça bir kelime.

[3] “İlim Çin’de dahi olsa alınız.”

[4] Knyaz (князь): Prens. Onursal soyluluk unvanı. Feodal Rusya’da ordunun lideri ve bölgenin hükümdarı. Çarın emriyle ödül olarak veya bu kişilerin soyundan gelenlerin kalıtımsal unvanı; bu unvanı taşıyan kişi.

[5] Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz.

[6] Mşak (Emekçi): 1872-1920 yılları arasında Tiflis’te çıkan edebî-siyasî Ermeni gazete. https://slovar.cc/enc/bse/2020589.html

[7] Gubernator (губернатор): Çarlık Rusya’sında 1917 yılına kadar eyalet başkanı, il idaresinin en yüksek memuru.

Ahıskalı Ömer Faik Numanzade’nin Matbuat Hayatı-27” üzerine bir düşünce

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir