Dostoyevski’nin Panislavist Yönü-1

Sayı 70- Nisan 2021

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, 1821’de Moskova’da doğdu ve 1881’de Sen Petersburg’da öldü. Bir toprak ağasının oğluydu. Yaşamı psikolojik sorunları ve kumar bağımlılığı yüzünden sıkıntılarla geçti. Dostoyevski, önemli bir edebiyatçıdır; dünya edebiyatını en çok etkileyen yazarlardan biridir. Kitapları klasik olmuştur ve dünyanın birçok diline çevrilmiştir. Çok okunan bir yazardır.

Dostoyevski’nin başka bir yönü daha vardır: Panislavizmin önde gelen savunucularından biri olmak. O, Rus ırkçılığını ve emperyalist yayılmacılığını teşvik eden bir Rus entelektüelidir.

Panislavizm (ya da Panslavizm) bütün Slav kavimlerinin birlik ve bütünlüğünü, hatta aynı bayrak altında toplamayı savunan bir siyasal düşünce akımıdır. Bu akım 19. yüzyıl boyunca Rusya’da ve özellikle Osmanlı Devleti’nin Balkan topraklarında etkili oldu. Panislavizmden etkilenen Sırplar başta olmak üzere, Slav toplumları isyan ve ayaklanmalar çıkarıp çetnik (çete) hareketleriyle hem Müslümanlara yönelik etnik temizleme etkinliğini başlatmış hem de bağımsızlık istemlerini artırmıştır.

Panislavizmin bir diğer etkisi ise Çarlık Rusya’sının Osmanlı uyruğundaki Balkan toplumlarının koruyuculuğuna soyunması ve Osmanlı diplomasisini uğraştırması olmuştur. Panislavistler Avrupa toplumlarının köhneleştiğini iddia ederek Avrupa’ya karşı da mücadele başlatmıştır. Amaç Slav kavimlerinin maneviyatını yükseltmek, özgüven kazandırmak ve Rusya’yı Avrupa’nın lideri haline getirmekti.

Panslavist düşünceyi ortaya çıkaran, edebiyatçı ve düşünür bir kısım Rus aydınıdır. Bunlar arasında hızlı olanlardan biri de Dostoyevski’dir. Panislavizmin önündeki engel, rakip ve düşmanı olarak Türkleri görür. Buna Osmanlı Devlet ve uyrukları ile Rusya’da işgal altında yaşayan Tatarlar da dahildir. Buradan ve yazıp söylediklerinden hareketle Dostoyevski, yaman bir Türk düşmanı olarak nitelenebilir.

Dostoyevski’nin anti Türk özelliklerini Türk aydınları ortaya koymuştur. 1912’de Genç Kalemler Dergisinde Kaya Alp adıyla Dostoyevski’nin Panislavist özelliği gösterilmişti. O yazı Eğitişim Dergisi’nin 52. sayısında bir takdimle yayınlanmıştı. Dostoyevski, “İstanbul er veya geç bizim olmalıdır.” diyordu.

Aşağıdaki metinde de Akdes Nimet (Kurat) hoca, Dostoyevski’nin Türklük karşıtı tavır alışını örneklerle sergiliyor. Akdes Nimet Kurat, Rusya (Kazan) Türklerinden, Türkiye’ye göç etmiş önemli bir tarihçidir.  1903’te dünyaya gelmiş ve 1971’de İstanbul’da vefat etmiştir. Çağının değerlerini kavramış, Rusya’nın niyetlerini iyi analiz edebilen ve Rus kültürüne hakim bir akademisyendir.

Aşağıdaki yazı 1933 tarihli aylık “Azerbaycan Yurt Bilgisi” (AYB) adlı derginin 21-21. ortak sayısında yayınlanmıştır. Yazı dil ve imla yönünden değiştirilmeden, olduğu gibi nakledilmiştir. AYB’nin sonraki sayısında Akdes Nimet hocamız bu yazının devamını da yazmış. O da belki gelecek sayıda Eğitişim’de yer alacak.

 

Dostoyevskiy ve Şark meselesi ([1])

Dr. Akdes Nimet

Üniversite Profesör Muavini

     Dünya edebiyatında en yüksek psikoloji romanlar vücuda getiren, insanın ruhî tahavvüllerini bütün derinliği, inceliğiyle tasvire muvaffak olan ve bu cins edebiyatta eşi bir daha bulunmayan “Cinayet ve ceza”, “Ölü evden yazılar”, “Karamazov biraderler”in muharriri meşhur Rus edibi F. M. DOSTOYEVSKIY yalnız bir romancı değil, aynı zamanda, 1875-78 senelerinde Rusya’da, bilhassa, büyük bir rol oynamış olan, Panslavizmus fikirlerinin de mütercimi olmuştur. Dostojevski’nin Rus-Ortodoks-Hıristiyanlığına tam bir imanını, Rus milletinin diğer bütün milletlere faik olduğunun kanaatini, nazarı itibara alırsak, bu dâhi muharririn Panslavizmus fikirlerine iltihak etmiş olduğuna hiç de hayret etmemek icap eder. Panslawizmus, Rusya’da, bilhassa 1875-77 senelerinde kuvvet bulmuştu. Bunun da sebebi: Rusya, Avusturya, Balkan-yarım adasındaki Slav komitelerinin senelerden beri hazırladıkları isyanın Bosna-Hersek’te patlak vermesi idi. 1875’te baş gösteren Bosna-Hersek isyanını 1876’da Karadağ ve Sırbistan’ın Osmanlı imparatorluğuna karşı mucadele bayraklarını kaldırmaları takip etmişti. Balkanlarda vücuda gelen bu Slav hareketi Panslavizmus’a kapılmış binlerce Rusların gönüllü olarak Türklere karşı mücadeleye iştirake ve birçok hülyaların da doğmasına sebep olmuştu. Panslavizmus’un elebaşları M. N. Katkov, I. S. Aksakov ve A. Chomikov’ların kuvvetli propagandaları sayesinde Rusya’da Slav birliği hülyası peşinde koşanların adedi epey çoğalmış bulunuyordu. N. I. Danilevski, bilahara Panslavistlerin “İncili” olan, fakat esas fikirlerini Alman filsofu Herder ve H. Rückert’ten alarak yazan ve “Rusya ve Avrupa” ünvanlı eserini neşrile Panslavistlerin bütün siyasî maksatlarını bir kül hâlinde izah itmiş bulunuyordu. Danilevskij, Messianizmustan ziyade Mationializmus esaslarından hareketle Rus milletinin ve onun rehberliği altında bulunan diğer Slavların istikbâlde parlak hakimiyeti ve şerefli varlığı fikirlerini aşılamakta devam ediyordu. F. M. Dostoyevskiy ise kendisini Slavofil tesmiye etmekle beraber bu cereyanın Messianizmus ve Nationalizmus fikirlerinin ortasında bir nefki işgal etmişti. O, siyasî kanaatleri itibarıyla, ideal patriarkal bir Çarlık ve Hıristiyan-Ortodoksluğunun hakimiyerti taraftarı idi. Nihilizmus, sosyalizmus ve ufak-Liberalizmus, cereyanlarına karşı mücadele ediyordu. Dostsoyeskinin fikrine göre “bir insan ancak kendi milleti dairesinde tam bir tekâmüle imkân bulabilir”. Muharririn devlet din ve bilhassa Panslavistliğe ait fikirlerini, 1873 senesinden itibaren kendisinin neşrettiği “Bir muharririn yevmiye defteri” unvanlı mecmuada buluyoruz. Dostoyevskinin buradaki yazılarından siyasî görüşünün çok zaif olduğunu görüyoruz. Lâkin, zamanın yüksek şahsiyeti olması itibarıyla yazılar ile Rus efkârı umumiyesi üzerine büyük bir tesir yapmış olduğu şüphesizdir. Dostyevski, 1886 senesi, Sırp ve Karadağlıların Osmanlı idaresine karşı isyanla Balkanlarda kanlı bir mücadelenin başlanması münasebetiyle, yukarıda söylemiş olduğumuz mecmuanın 1876 senesi muhteli nüshaları ve 1877 senesinde de birkaç yerde, kendisinin şark meselesi ve umumiyetle Panslavizmusa karşı beslediği kanaatini vazih bir şekilde tasvir etmiştir.

     Dostojewskiy, Karadağ ve Sırplıların Osmanlı idaresine karşı harp ilânlarını müteakip, Balkan Slavlarının muvafakiyetlerine inanıyor ve diyor ki “Slavların ümitleri kuvvetlidir. Eğer, onların bütün askerî kuvvetlerini sayarsak yüz elli 1000 nefer çıkarabilirler; Bunların 3/4 ‘ü muntazam bir ordu teşkil eder. Fakat, en mühim cihet, onların kuvveimaneviyeleridir. Onlar, kendi hukuklarına ve kendi zaferlerine inanarak harbe başlamışlardır; Türkler ise, büyük taassuplarına rağmen, intizamsızlık ve karışıklık içerisinde bulunuyorlar; daha ilk karşılaşmayı müteakip Türkler arasında panik baş gösterirse buna hiç te hayret etmemelidir. (1876, Haziran-III. “Şark mes’elesi”).

     Osmanlı devleti dahilinde baş gösteren bu iç karışıklığa Avrupa devletlerinin karışıp karışmamaları mes’elesi üzerinde de bir fikir yürüttükten sonra müellif diyor ki: “Bütün Avrupa Hristiyanların sultana karşı mücadelesine iştirak etmeyecek, seyirci kalacaktır… Fakat, ancak muayyen bir zaman için… mirasın taksimine kadar. Bu taksim mümkün müdür? Böyle bir taksim hakikaten olacak mı? Eğer, Allah Slavlara muvaffakiyet bahşederse, Avrupa devletleri Slavların muvaffakiyetlerine ne dereceye kadar müsaade edecek? “Hasta adamın” [Türkiye’nin] tamamıyla yatağından indirilerek bertaraf edilmesine müsaade edecek mi? Bütün bunları evvelden söylemek güçtür. Bilâkis, yeni bir konsultasyonu müteakip onu tekrar tedavi etmeğe karar vermeyecekler mi? O halde, Slavlara muvaffakiyetlerinin mükâfatı olarak-Slavlar büyük muvaffakiyetler elde ettikleri takdirde bile-ancak zayıf ve muvakkat tedbirler verilmiş olacak demektir. Sırbistan kendi kuvvetine güvenerek harp meydanına çıktı; Fakat, kat’i mukadderatının tamamıyla Rusya tarafından hallolunacağını, başına bir felâket geldiği takdirde mahvolmaktan onu yalnız Rusya’nın kurtaracağını, muvaffakiyet elde ettiği takdirde, âzamî menfaatini ancak, Rusya’nın azim nüfusu sayesinde muhafaza edeceğini idrak ediyor. Sırbistan bütün bunları anlıyor ve ümidini Rusya’ya bağlıyor. Aynı zamanda Sırplar, Avrupa’nın Rusya’ya karşı gizli bir ademi itimat nazarıyla baktığını, ve Rusya’nın vaziyetinin de hayli endişeli olduğunu anlıyorlar. Sözün kısası, her şey geleceğe bağlıdır; Fakat, Rusya nasıl hareket etmedir?

     Böyle bir sual olur mu? Her hangi bir Rus için böyle bir sual olamaz ve olmaması lâzımdır. Bu suale kısaca bir cevap: Rusya namuslu bir harekette bulunacaktır. İngiliz baş nazırı, isterse siyasi noktayı nazardan hareketle, parlamento karşısında, 60 bin Bulgarın, Türklerin ve başıbozukların eliyle değil de Slav muhacirleri tarafından katl edildiğini beyan ile hakikati tahrif etsin: Rusya da böyle bir şey olamaz ve olmaması lâzımdır. Rusya menfaatlerini haleldar edecek hareketler doğru yürüyebilir mi? Sualini soranlar, belki de bulunur. Fakat, Rusya’nın kazancı neden ibarettir? Rusya’nın kazancı adaleti haleldar etmemesinde icap ettiği zaman, hatta, bariz bir zara ve ziyana, bariz bir kurbana doğru yürümesindedir. Rusya’nın birkaç asırdan tevarüs ettiği ve bu zaman kadar sapmadan yürüdüğü büyük bir gayeden vazgeçmesine imkan yoktur. Bu gaye ise bütün Slavların birleştirilmesi mes’elesidir. Bu birleştirme, lâkin, kuvvet istimaliyle zapt etmek ve şiddet kullanmak değildir, bu bütün insanlığa hizmet etmek için yapılacaktır. (Haziran,-III. “Şark mes’elesi). Birkaç sayfa sonra da şu cümleleri okuyoruz: ‘’Bu birleştirme bir istila, cebir, Rus camiası önünde diğer Slav şahsiyetlerini imha etmek değil, belki de onları yeniden diriltmek, onları Avrupa ve bütün insan zümreleri içinde munasip bir mevkie getirmek ve nihayet onların, bu kadar asırlar çektikleri eziyet ve cefalardan kurtulmalarını müteakip, sükunete gelmeleri ve istirahat ettirebilmelerini temin etmektir. Bu suretle, Balkan Slavlarına kendilerini toplamağa imkan verip, damarlarında yeni kuvvet hissettikten en sonra, bütün insaniyetini manevî hazinesine onların da kendi hislerini koyabilmelerine ve medeniyetin tekemmülünde iştirak edebilmelerine yol hazırlamak demektir. Siz şüphesiz Rus milleti üzerine evvelden yükletilmiş olan ve onun tarihi mukadderatını teşkil eden “hayallar”la alay edeceksiniz. Mamafih, sizden işitmek isterim ki: Slavların kurtulmaları, Avrupa’nın şüphe ettiği gibi, Rusya’nın onları kendisine ilhakla siyaseten kuvvetlenmesi maksadıyla değil, bilakis Balkan Slavlarının tamamile şahsî hürriyetlerini muhafaza, manevi hayatlarını tekrar dirilmesi gayesile yapılmasını bütün Rus milleti istiyor. Bu böyle değil mi?  Bu suretle, hiç olmazsa yukarıdaki “hayallara” hak vermiş olmuyor mu? Tabiatıyla bu gaye neticesindedir ki er geç İstanbul’un bizim elimize geçmesi lâzımdır…

     Eğer, her hangi bir Avusturyalı yahut bir İngiliz imkanını bulup ta şu yukarıda tasvir ettiğim “hayalleri okursa, istihza dolu bir tebessümle gülecek ve birdenbire: İstanbul, Haliç-yer yüzü üzerinde en mühim siyasi bir nokta –bu daha bir zapt değil mi?” diye müspet bir sual üzerinde durur kalırdı. Ona ben şu cevabı veririm: “Evet, Haliç ve İstanbul bütün bunlar bizim olacaktır, fakat bu zapt ve cebir maksadile yapılmayacaktır.” Evvelâ, bu kendi kendine vuku bulacaktır; çünkü bunun zamanı gelmiş bulunuyor; Şayet, şimdi gelmemiş ise, bütün alamet böyle bir zamanın hakikaten yaklaştığına delalet idiyor; Bu [yani İstanbul’un Ruslara geçmesi] meselenin tabiî bir halidir; Yani, diğer tabirle, bu tabiatın kendi verdiği bir hükümdür. Eğer, bu daha evvel vuku bulmadı ise, demek zamanı gelmemişti. Avrupa da büyük Petronun “vasiyetnamesi” isminde bir vesikanın mevcut olduğuna inanıyorlar; Bu Lehlilerin uydurdukları sahte kağıttan başka bir şey değildir. Eğer, Petro, hakikaten, Petersburg’ un tesisi yerine İstanbul’u eline geçirmek planına kapılmış olsaydı, fikrime göre, büyük Petro, sultanın kudretini imha edecek bir vaziyette olduğu takdirde bile İstanbul’u işgal fikrinden vazgeçecekti. Çünkü o sıralarda bunun zamanı gelmemiş bulunuyor ve hatta böyle bir hareket Rusya’yı uçuruma doğru sürükleye bilirdi… Rusya’nın o zaman İstanbul’u zaptı demek, İstanbulda kurulacak olan Rus sarayı Rus ehalisinin tamamiyle Rumların nüfuzu ve ve idaresi altına girmesi; nihayet, İstanbulda ve hatta bütün cenubi Rusyada Rumların hakim bir unsur olmaları demekti. Bunu müteakip, Dostoyevskiy, şu fikirleri söylüyor: “Şimdi ise vaziyet tamamıyla başkadır. Şimdi Rusya Avrupa’yı görmüş ve medenileşmiştir. En mühim cihet ise, Rusya kendisinin kuvvetli olduğunu anladı ve hakikaten kuvvetlidir; O, kendinin gittikçe kuvvetli olacağını da anladı. Şimdi [Rusya] İstanbul’un bize aidiyetini Rusya’nın paytahtı sıfatıyla olmadığını biliyor. İki asır evvel ise Petro İstanbul’u eline geçirdikten sonra orayı payıtaht yapmaktan başka bir çare görmeyecekti. Onun bu hareketi ise, hatta Rusya’nın sukut etmesiyle neticelenebilirdi. Çünkü, İstanbul Rusya’nın dahilinde bulunmuyor ve oranın ve oranın Rusya olmasına imkan da yoktur. Eğer, Petro kendisini bu hatayı yapmaktan muhafaza etmiş olsaydı bile, onun en yakın halefleri İstanbul’u Rusya’nın paytahtı yapmaktan kendilerini tutamayacaklardı. Bazı kimselerin düşüncelerine göre, İstanbul ve Rusya’nın ve ne de Slav birliğinin paytahtı olmalıdır. Slav birliği ayrı kısımlarının siyasi bir teşkilat şeklini aldığı takdirde bile, İstanbul da Rusya’dan ayrı bulunursa, Rumlarla mücadelede mağlup olacaktır. Rumların tek başlarına İstanbul’u tevarüs etmeleri ise tamamıyla imkan haricindedir. Onlara, yer yüzünün bu kadar mühim bir noktasını vermek mümkün değildir. Bu onlara çok fazla bir miras vermek olurdu. Başında Rusya bulunan Slav birliği ise tabii, tamaile başka bir mes’eledir. Fakat iyi midir? Tekrar bir sual mi?  Bu Slavların Rusya tarafından cebren zapt edilmesine, yani bizim hiç arzu etmediğimiz bir şeye benzemez mi? O halde, Rusya hangi bir ahlaki hukuka istinat ederek İstanbul’u işgal edebilir? Ortodoks-Hristiyanlığın rehberi, hamisi ve muhafızı olması Rusya’ya bu hakkı vermektedir. İki başlı kartalı eski Rus armasına tercihle onu yükseğe kaldıran üçüncü İvan’dan itibaren Rus devleti üzerine evvelden yükletilen bu rol, ancak büyük Petroyu müteakip, yeni Rusya’nın kendi kuvvetini, üzerine yükletilmiş olan vazifeyi ifaye müktedir olduğunu idrak ettikten ve ortodoks dininin, bu dine tabi olanların yegane ve hakiki hamisi olduktan sonradır ki, muayyen bir şekilde almıştır. İşte bu sebep, Rusyanın İstanbul üzerindeki bu eski hakkı kendi istiklallerine çok düşkün olan Slavlar ve hatta Rumlarca kolay anlaşılmış, onları gücendirmekten kurtarmış olur. Bu suretle Rusya’nın bütün diğer ortadoks milletlere, ister Slav, ister Yunan olsun karşı alacağı siyasi vaziyeti-ki muhakkak gelecektir- vazih bir surette ortaya konulmuş bulunurdu. O siyasi vaziyette: Rusya Slavların efendisi değil, hamisi belki de rehberidir. Rusya onların efendisi değil annesidir.” (Haziran IV).

     Bunu müteakip Balkan Slavlarının Rusya’nın idaresi ve himayesi altında birleşmelerinden çıkan neticeleri şu şekilde tasvir ediyor, ve diyor ki: “Bu, Şarkta muhafaza edilip gelen Christus(Isa) hakikatinin, Christus haçının yeni bir yükselmesi ve, çoktan beri Rusya’nın başında bulunduğu, Ortadokusluğun kat’i bir sözü olacaktır”.

     Dostoyevskiy mecmuasının Ağustos nüshasında, bilhassa Granovski’nin Şark meselesindeki fikirlerini tenkit ediyor. “Granovskiy bu Şark mes’elesinde ne için halka hakir bir nazarla bakmış ve hakikati görmek istememiş? O, bu meseleye halkın iştirakini, bu meselede halkın fikirlerini görmek istemiyor. O, Rus halkının, Slavların kurtulması meselesi ve harp esnasında [1853-55 senesi harbi], kat’iyen, muayyen bir fikrinin olmadığını, yalnız, vergi ve üzerine yükletilen diğer devlet vazifelerinin ağırlığını hissettiğini sarih bir lisanla söylüyor”. Granovski’nin “artık ehlisalip seferleri devri geçmiş olduğu, bu devirde, Isa’nın makberini müdafaa namına kimsenin harba çıkmayacağı, Bethleem mabedi anahtarları meselesinin ancak siyasi maksatlarla ortaya konulduğu” gibi sözleri Dostoyevski’nin hiç te hoşuna gitmemişti. O, Granovskiyi tenkitle, Balkanlardaki Slavları, Hristiyanlığı müdafaa namına Rusyada vücuda gelen hareketin Rus halkının içinden neş’et ettiği ve bunun bütün Rus kütlesine şümulü olduğunu beyan ile: “Hayir, bizim halk materyalist değildir. O yalnız şahsi menfaat ve müspet bir muvaffakiyeti göz önünde tutarak hareket edecek kadar manen bozuk bir hale gelmemiştir”, diyor [Ağustos, İdealist olmak ayıp mıdır?]. “Bir muharririn yevmiye defteri” 1876 senesi eylül nüshasında da Dostoyevski, Granovskiy’i tankide devam ile bilhassa, “Avrupa  Muhbiri” mecmuasında intişar iden “Eğer biz [yani Ruslar]  Slavlara karşı olan temeyülümüzü, bilhassa onların bizlere ayni dinde olmalarından ileri geldiği şeklinde izah etmeğe kalkışırsak Türkiye ‘ye muavenet için para toplamak veya Türk ordusuna gitmek arzusunu izhar eden Rusya Müslümanlarına karşı nasıl bir vaziyet almalıyız?” cümlelerini şiddetli bir hücum yaparak, bir birini tutmayan sözlerle, sapma yollarla, Tatarların bu hareketinin doğrudan doğruya Rusya’ya karşı hiyanet olacağını ispata oğraşıyor. Ona, göre, Tatarların böyle bir hareketi, yani Türklere muavenet için para toplamaları ve yahut Türk ordusuna gitmek arzusunda bulunmaları, Rus cemiyeti tarafından takbih edilecek ve bu gibi Tatarlara devlet hainleri nazariyle bakılacaktır. Nihayet Rus hükümeti de böyle bir harekete nihayet vermek için lâzım gelen tedbiri alacaktır dedikten sonra: “bir Rus, Slavlara, Türklere karşı mücadelelerinde yardım ettiği zaman, kat’iyen Tatarlara karşı düşman olmak niyetini taşımıyor. Bir Tatar ise Türkiye’ye yardım ettiği takdirde Rusya’ya hıyanet etmiş, Türk ordusuna girdiği takdirde, doğrudan doğruya Rusya’ya karşı harbe başlamış, oluyor. Sonra, eğer ben bir Rus olmam dolayısıyla, Türklere karşı mücadeleye girişen Slavlara, velev ki onların dindaşı olmalarından dolayı yardım edecek olursam bile, Slavların Türklere galebe çalmalarını istersem, bu Türkün İslam olduğundan değil, Slavları kestiği içindir. Bir Tatar ise, Türk tarafından hareket ederse, onun bu hareketi sırf benim Hristiyan olduğum için, gûya, İslâmiyet’i mahvetmek istediğimden, ileri gelmektedir. Hakikatte ise ben hiçbir veçhile İslamiyet’i ortadan kaldırmak istemiyorum; Bütün maksadım dindaşımı müdafaa etmektir”, diyor. Dostoyevskiy “Avrupa muhbiri” mecmuasında intişar iden “Rus milleti, Rus cemiyeti ailesinde en büyük aza olmakla beraber, Rusya da yegane bir millet değildir” fikirlerine şiddetli bir mukabelede bulunuyor. Bu münasebetle şu cümleleri okuyoruz: “Rus arazisi yalnız Ruslarındır. Rus yurdunda Tatarlara ait bir karış toprak bile yoktur. Ruslara zulm etmiş olan Tatarlar bu yurtta yerleşmektedirler. Ruslar vatanlarını Tatarlardan kurtardıktan ve Tatarları da hakimiyetleri altına aldıktan sonra, Tatarlardan intikamlarını almadılar; Türk’ün Hristiyan tab’asını küçülttüğü ve ana zulmettiği gibi, Tatarları aşağı bir dereceye indirmediler, onlara devlet hayatında tam bir müsavet verdiler” diyor ve Rusların İslâm ehalisine karşı yaptıkları bir çok “iyilik”leri sayıyor. Türklerin Slavlara bilhassa, Hristiyan olduklarından zulmetmelerini, eğer bir bulğar İslamiyet’i kabul ederse, Türklerin derhal ona karşı muamelelerini değiştirdiklerini zikrettikten sonra, Rus halkının dindarlığı ve onun bütün varlığı ortadoks- hıristiyanlığın doldurduğu “Rus Hristiyanlığında, doğrusunu söylemek icap ederse, Mistisizm mevcut değildir; Onda, yalnız bütün insaniyete karşı muhabbet, yalnız İsa’nın sureti hükümfermandır” diyerek, Rusların dinî hislerle hareket ederek Slavlara Türklere karşı mücadelede yardım etmelerini haklı çıkıyor

[1] Bu yazının ilk yayınlandığı kaynak: Azerbaycan Yurt Bilgisi. Yıl: 2, Sayı 21-22. Eylül 1. Teşrin 1933. Ss. 361-367.

1 thought on “Dostoyevski’nin Panislavist Yönü-1

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir