Lütfiye Ahıskaatabekoğulları ile Söyleşi

Sayı 89- Atabek Yurdu (Ocak 2026)

Doç. Dr. Minara Aliyeva Çınar

Bu söyleşi, Ahıska kökenli önemli bir aydın ve siyaset adamı olan Osman Server Atabek’in (Osman Server Ahıskaatabekoğulları) kızı olan Lütfiye Hanım’ın hayatına, aile hafızasına ve özellikle babasına dair tanıklıklarını kayıt altına almak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Söyleşi hem bireysel hatıralar hem de göç, eğitim, kültür ve kimlik bağlamında tarihsel bir anlatı sunmaktadır. Söyleşi, Bursa’da 20 Nisan 2025 tarihinde Ördekli Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilmiştir.

Lütfiye Hanım’la karşılaşınca ondaki zarafet hemen dikkati çekiyor. Konuşma ilerledikçe zarafetin asaletten kaynaklandığını anlıyorsunuz. Onunla zaman geçirince bilgeliği de sizi etkiliyor. Asil, bilge ve zarif hanımefendi Lütfiye Ahıskaatbekoğulları ile olan söyleşimize gelince…

MÇ: Lütfiye Hanım, merhaba. Öncelikle sizinle tanışmayı çok istediğimi belirtmek isterim. Sizi ve babanızın hayat serüvenini uzun zamandır merak ediyordum. Bizi kırmayıp görüşme teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Öncelikle sizi tanımak isteriz: Nerede doğdunuz, hangi şartlar altında büyüdünüz ve eğitiminizi nerede aldınız? Daha sonra babanız hakkında konuşuruz. Aslında bugün burada babanız Osman Server Atabek hakkında bir program düzenlendi. Hakkında epeyce bilgi edindik. Ancak biz Osman Server Atabek’i kızından da dinlemek istiyoruz.

LA: Öncelikle teşekkür ederim. Bugün babamı böylesine güzel bir şekilde andığınız için ayrıca memnun oldum. Ben doğduğumda babam 60 yaşındaydı. Şu anda 70 yaşındayım, 1946 yılında İzmir’de doğdum. Babamla ilgili anlatabileceklerim daha çok evdeki hâline dairdir. Çok müşfik ama aynı zamanda disiplinli bir insandı. Disiplinli olduğu için kendisinden çekinirdik; buna rağmen bize çok düşkündü. Hasta olduğumda başucumda beklerdi. Ben küçükken Türkçe masal kitapları yoktu, Almanca masal kitapları vardı; bize hep onlardan okurdu.

Kitap okumayı hiç ihmal etmezdi. Biz de onu örnek alarak kitap okumayı sevdik. Kitap okuma alışkanlığımız babamızdan gelir. İlkokula başladığımdan itibaren sürekli masal kitapları okurdum, büyüdükçe de Avrupa yazarlarının eserlerine ilgi duydum. Evimizdeki bütün kitapları okumuştum; babam sürekli eve kitap getirirdi.

Evde babamın hem otoriter hem müşfik bir duruşu vardı. Ne yazık ki onunla çok fazla zaman geçiremedim. Çünkü çocuk yaşlarda insan babasının kim olduğunu, ne kadar büyük bir şahsiyet olduğunu tam olarak idrak edemiyor. Yani o zamanları babamın öylesine büyük bir şahsiyet olduğunu anlayamıyordum. Elbette ki gözümde büyük bir şahsiyetti, çünkü o benim babamdı.

Babam bize hiçbir zaman yaşadıklarını, oralarda nasıl bir hayat sürdüğünü anlatmazdı. Ama Ahıska’dan söz ettiğinde hüzünlendiğini de görürdüm. Şimdi anlıyorum ki babam oraları çok özlüyordu.

MÇ: Yaşadığı dönem bir kaos dönemiydi. Herhâlde acı dolu günlerden bahsedip sizlerin üzülmenizi istemezdi.

LA: Evet, yaşadığı zor günlerden, çaresizliklerden hiç söz etmezdi. Bizim buraya daha çabuk adapte olmamızı isterdi; geçmişten çok geleceği düşünmemizi öğütlerdi. Elbette biz o toprakların insanıydık ama fikir olarak hep Türkiye’yi benimsememizi isterdi, diye düşünüyorum.

MÇ. Peki. Aileden başka kimseleriniz var mıydı yanınızda?

LA: Arada sırada büyük halam Adile Hanım bize gelirdi. Küçük halamı hiç görmedim. Büyük halam memleketteyken bir Çerkez prensiyle evlenmiş, oğlu Enver Yadigâr dünyaya gelmişti. Daha sonra boşanmış. Ailece Türkiye’ye geldiklerinde halam oğluyla birlikte gelmişti. Küçük halam da eşiyle gelmişti. Onların oğlu Rauf 1923 yılında dünyaya gelmişti.

Büyük halamı iyi hatırlıyorum. Maalesef şeker hastasıydı. Memleketteyken kendisine bir araba çarpmıştı, ardından hastalığı başlamıştı. İleri derecede şeker hastasıydı ve ne yazık ki zamanla gözlerini kaybetti.

Bir de Safiye Hanım vardı. Almanya’dan gelmişti ama burada kalmadı, sonra tekrar Almanya’ya döndü.

Benden üç yaş büyük bir ablam var. Annemin ilk eşinden üç çocuğu vardı; ikisi vefat etmişti, biri bizimle birlikte yaşadı. Daha sonra halamın oğlu Rauf Bey’le evlendi. Yani akraba evliliği gibi görünse de kan bağı yoktu. Onların iki çocuğu var.

MÇ: Sizin kaç çocuğunuz var?

LA: Benim de bir kızım var. Tıp okudu, şu anda doktor. Sizin gibi o da öğretim üyesi.

MÇ: Babanızla ilgili başka anılarınız var mı?

LA: Elbette var, ama biz o zamanlar çocuktuk. Daha çok ev içindeki hâllerini hatırlıyorum. İzmir’de çok Ahıskalı yoktur sanırım?

MÇ: Fazla yok. Sizin evde Ahıska ile ilgili kitaplar, yazılar var mıydı? Babanız kalem sahibi biriydi. Kurtuluş Savaşı döneminde yazılar yazdığını, Cenubi-i Garp Kafkas Hükümeti’nin adeta sözcüsü gibi olduğunu biliyoruz.

LA: Bizim bir çiftliğimiz vardı, kitaplar oradaydı. Sonra orayı satınca kitapları ben aldım ve bir depoya koydum. Ama maalesef daha sonra sel bastı, bütün kitaplar mahvoldu. Hiçbir şey kalmadı.

MÇ: Babanız Almanya’da da okumuştu sanırım.

LA: Evet. Babam önce 1904 yılında Petersburg Politeknik Okulu’nda yüksek kimya mühendisliği okumuş. Sonra Almanya’ya gidip ikinci üniversite olarak maden mühendisliği eğitimini almış. Ardından tekrar Petersburg’a dönüp hukuk fakültesine girmiş ve hukuk alanında doktorasını yapmıştı. Babam iyi ki Almanya’da da okumuş; çünkü Rusya’daki karışıklıklar nedeniyle diplomasının gelmesini uzun süre beklemiş, ancak diploma eline ulaşmamış. Almanya’daki diploması sayesinde çalışma imkânı bulmuş. Rusça, Almanca, Türkçe ve Fransızcayı da çok iyi bilirdi.

MÇ: Türkiye’ye nasıl geldiğini anlatır mıydı size?

LA: Anlatırdı ama ben küçüktüm, çok ayrıntı kalmadı aklımda. Yalnız bir olayı hatırlıyorum: Ahıska’dan at üstünde gelmişler. Son gece bir camide konaklıyorlar. Gürcüler bunu duyup camiye geliyor ve babama ailesinin nerede olduğunu soruyorlar. Babam da “Hepsi burada, camide” diyor. Babamın evrak çantası gibi bir çantası vardı; mücevherleri oraya saklamış. Gürcülerden biri çantayı fark edip kılıcıyla kesmiş, içinden dökülen mücevherlerin hepsine el koymuşlar. Hiçbir değerli eşya kalmamış. Sadece babaannemin elbisesinin içine sakladığı zümrütlü bir iğne kalmış. Bu arada babam o çantayı da çok severdi. Türkiye’ye geldikten sonra kesik yeri dikip uzun süre o çantayı kullanmıştı.

MÇ: Babanız Türkiye’de bir dönem milletvekilliği yapıyor, sonra siyasetten uzaklaşıyor. Bunun nedenini biliyor musunuz?

LA: Bildiğim kadarıyla Mustafa Kemal Atatürk o dönemde ikinci bir parti kurulmasına izin veriyor. Bu partide Kazım Karabekir Paşa da yer alıyor, babam da partiye katılıyor. Ancak seçim sırasında babamın oyları çalınıyor. Kimin yaptığını bilmiyorum ama bana göre iyi ki de çalınmış; yoksa Kazım Karabekir Paşa’yı nasıl hapsettilerse babamı da hapse atabilir, hatta asabilirlerdi.

MÇ: Atalarımız “Her işte bir hayır vardır.” sözünü boşuna dememişler. Lütfiye Hanım, akrabalarınızdan kimler kaldı? Kimlerle görüşüyorsunuz?

LA: Baba tarafından akrabamız kalmadı. Enver Yadigâr vefat etti, çocukları var. Oğlu Cengiz Ankara’da, kızı Züleyha sanırım Almanya’da. Büyük halamın torunları var ama büyüklerimizden kimse hayatta değil. Rauf Bey, üvey kız kardeşimle evliydi; onlarla çok sık görüşürdük. Onlar da İzmir’de yaşıyordu ama artık vefat ettiler. Çocukları İzmir’de, yalnız bir oğulları İstanbul’da. Onların dışında kimsemiz yok. Zaten akraba çevremiz çok dardı.

MÇ: Bugün çok yoğundu ve sizi epey yorduk. Son sorum: Ahıska dernekleri ya da federasyondan sizinle iletişime geçen oldu mu?

LA: Hayır, kimse iletişime geçmedi. Sadece Fahrettin Kırzıoğlu yazdığı bir yazıyla ilgili sanırım bir dergi göndermişti. Görüşmek için Ankara’ya gitmem gerekiyordu ama imkânım olmadı, görüşemedik. Maalesef kimse arayıp sormadı. Oysa babamın kimseye kötülük yaptığını da hiç duymadım.

MÇ. Lütfiye Hanım, çok keyifli bir sohbet oldu. Sizi biraz yorduk. Verdiğiniz o kıymetli bilgilerden dolayı çok teşekkür ederim. Umarım en kısa zamanda yine görüşürüz. Size sağlıklı ve uzun ömür diliyorum.

LA: Ben teşekkür ederim. Hem ses getirecek böylesine büyük bir organizasyon yaptığınız için hem de bana da böyle bir fırsat sunduğunuz için.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir