Cılavuz Köy Enstitüsü Yaşantılarım – 10 Önceki Bölüm
EMEKLİLİK YILLARI: TARİHSİZ BİR HİZMET ŞEREF BELGESİ
Ocak 1986’da emekli olunca Ankara Valisinin imzasını taşıyan tarihsiz bir Hizmet Şeref Belgesi veriliyor bana da. Atatürk döneminin katıksız yurt ve ulus sevgisi ve ölçüye sığmayan görev bilinci sahibi değerbilir, yetenekli, oturduğu koltuğu dolduran insanların yerini sonraları, daha çok “salla başını, al maaşını” anlayışına sahip olan, kişisel çıkarlarını ülke çıkarlarından önce düşünenler dolduruyor. Belli ki bu belge, o nitelikte birilerince hazırlanmış, yetkili de önüne geleni günün zorunlu işlerinden biri gibi görüp imzalamış. Ülkemiz, ne yazık ki bunları da görüyor. Yalnızca o günlerde mi? Daha sonraları, o günleri bile aratacak olaylara tanık oluyoruz.
ÖĞRENCİLERİMLE BİRLİKTE YAZDIĞIMIZ KİTAP
Sağda, ülkücülerin yanında yer almadıkları; devrimci, aydınlanmacı bilindikleri için Eğitim Bölümü’nü bitirdikten sonra ilköğretim müfettişi olarak atanmayan, bu nedenle bir uğraş arayan öğrencilerimden üçü bir araya geliyor ve benimle birlikte bir İlk Okuma Yazma kitabı hazırlamak istediklerini iletmesi için Saydur’u bana elçi olarak gönderiyorlar. Ben de bu isteklerini geri çevirmiyorum ve sırayla evlerimizde toplanarak çalışmaya başlıyoruz. 1986’da üzerinde soyadı sırasıyla Rasim Bakırcıoğlu, Mehmet Efe, Mehmet Saydur ve İbrahim Yeşilyurt adı yazılı olan Kolay İlkokuma ve Yazma 1, Kolay İlkokuma ve Yazma 2 adlı kitabımızı yayımlıyoruz.
PESEN’İN MEKTUBUNA YANITIM
Bingöl Kız Öğretmen Okulu Müdürü öğrencim Pesen’den aldığım mektuba şu yanıtı yazıyorum:
(19.3.1986) Sevgili Pesen! Kafasında ve yüreğinde iz bıraktığım öğrencimle yıllar sonra iletişim kurmak, oldukça duygulandırdı beni. Öğretmenliğin bu ayrıcalıklı yanı başka mesleklerin üstünlükleriyle karşılaştırılabilir mi? Hiçbir yücelik, Pesenlerin böyle umulmadık bir andaki seslenişlerinin yüceliğini yaşatamaz bana. Sizin kafanızda ve yüreğinizdeki gücü ateşlemek için taşıya geldim bu benzersiz meşaleyi. Şimdi sevinçle görüyorum ki bu meşale, güvenli ve güçlü yeni ellere geçmiş bulunuyor. Bu meşaleyi sizden sonra da aynı bilinç ve inançla taşıyacak öğrenciler yetiştireceğinize yürekten inanıyorum.
Bu bilinç ve inancımız, duyguların en güçlüsü olan sevgiyle beslendikçe, sonsuza dek var olacaktır. Ulusumuz ve insanlık, bu nedenle güveniyor bize, bu nedenle önemsiyor işimizi.
Sana en içten sevgilerimi gönderiyorum!
KOOPERATİF MERKEZİMİZİ BURSA’YA TAŞIYORUZ
Merkezini dört yıl Erzurum’da; yedi yıl da Ankara’da sürdüren ve başkanlığı sürekli üzerimde kalan Bizimkent Arsa ve Yapı Kooperatifimizin üye çoğunluğunun isteği üzerine Yönetim Kurulu üyeleriyle birlikte birçok kez yaptığımız aramalar sonunda Bursa’da iki ayrı yerde arsa alımını gerçekleştiriyoruz. Sonra ev yapımının yakından izlenebilmesi için 6.8.1986 tarihli Yönetim Kurulu kararına dayanarak uzun uğraşmalardan sonra kooperatifin merkezini Bursa’ya aktarıyoruz. 11 yıl süren kooperatif başkanlığından ancak bu yolla kurtulabiliyorum. Bursa’da divan başkanlığını da omzumuza yükledikleri genel kurul toplantısında, gelen tüm üyelere 11 yılın hesabını da kalem kalem veriyor ve orada yeni yönetimi belirleyerek ev ve arsa kura çekimini gerçekleştiriyoruz.
Kura çekiminden önce bir kişi kalkıp da “Sen bu kooperatife 11 yıl karşılıksız hizmet ettin. Kooperatife bir büro masrafını bile yüklemeden, kooperatifin yönetim yeri adresi olarak evini gösterdin. Bütün yönetim kurulu ve genel kurul toplantılarını evinde gerçekleştirdin. Üyelerin yerlerinin çok dağınık olması medeniyle büyük çoğunluk, kendilerine gönderilen çağrı yazısına, ‘Size güveniyoruz; toplantıda istediğiniz kararları alın.’ diyerek çok az üyenin gelmesi ile bütün toplantıları ancak gösterilen ikinci tarihte yapabildin. Yönetim kurulunu da bulunduğun kentteki üyelerden oluşturmak zorunda kaldın. Böylece 11 yılda bize yalnızca bir yıllık masraf kadar bir masrafla kooperatifimizi bugüne getirdin. O nedenle size arsa ya da daire çekimine girmeden seçim hakkının tanınmasını öneriyorum.” demeyi bile akıl edemiyor. Böyle bir kararı kabul etmeyeceğim kesin olsa da insan, en azından bir gönül almayı da bekliyor. Ben de herkes gibi kura çekiyorum ve bana kurada daire çıkıyor.
Kendisine arsa çıkan ilkokuldan öğrencim Rahim Önçeken, bir süre sonra bana bir mektup yazarak daireye geçmek istediğini, o nedenle benim arsa hissesini alıp alamayacağımı soruyor. Çünkü kura öncesinde her arsaya özel bir değer biçmiş bulunuyoruz. Kendilerine arsa çıkanlar, daire değerinin üstündeki farkı kooperatife ödemek durundadırlar. O günlerde Özgün’de yeni işime başlamış bulunuyorum. Rahim’in arsasını almak istesem de arsa payı olarak ödeyecek param yok. Yayınevi sahibi Ünsal Gündoğan’dan, faiziyle ödemek koşuluyla o parayı istiyorum. Ünsal Bey, bir sözümü iki etmeden “Olur Hocam.” diyor. Daha sonra borcumu öderken faiz borcumu soruyorum. Borcumun faizini ödememi kabul etmeyen Ünsal Bey, beni arsa sahibi yapmış oluyor. Daha sonra, oradaki arsalara iki kat yerine çok kat izni alınınca benim Bursa’ya yerleşme planım gerçekleşmiyor.
KİTAP YAYIMIMI SÜRDÜRÜYORUM
Mayıs 1987’de Bakırcıoğlu Yayınları’nın dördüncü kitabı olarak 220 mesleği tanıtan Üniversite Adayları İçin Tercih ve Meslekler Kılavuzu’nun geliştirilmiş 2. baskısını yayımlıyorum. Bir gün Atilla Tazebay Beşevler’de beni bir gençle tanıştırdığında gencin gözleri parlıyor ve genç, bana “Hocam, diyor, sizin Tercih ve Meslekler Kılavuzu adlı kitabınızı okuyarak ilgi ve yeteneğine sahip olduğum mesleğin hangisi olduğunu öğrendim. İkinci sınıfına geçtiğim bölümü bırakıp yeniden sınava girdim; şimdi orada okumakta olduğum için çok mutluyum.” Bu tümceyi duymak, bana büyük bir mutluluk yaşatıyor.
Yine 1987’de Çelik Bağlan Pazarlama Yayıncılık’ın sahibi Ali Çelik’in isteği üzerine kızım Nesrin’le birlikte Türkçe Sosyal Bilgiler-Konu Açıklamalı Örnek Çözümlü Test Uygulamalı- adlı kitabı yazıyoruz ve kitap, adını andığım adreste yayımlanıyor.
Ekim 1988’de İlköğretim Ortaöğretim ve Yükseköğretimde Rehberlik ve Psikolojik Danışma adlı kitabımın geliştirilmiş 3. baskısını Bakırcıoğlu Yayınları’nın beşinci kitabı olarak yayımlıyorum.
Ankara Kız Teknik Eğitim Fakültesi’nde Harun Irmak adında bir öğretmenin, öğrencilere bu kitabımı önermekte olduğunu duyuyor ve bunun nedenini merak ediyorum. Kitabımı sağladığı kitabevinden aldığım telefonla arayarak kendisiyle tanışmak istediğimi söylüyorum. Buluştuğumuzda merak ettiğim soruma Harun Bey, şu yanıtı veriyor: “Kitabınız, açık, anlaşılır bir dille yazılmış. Bunun kadar önemli bir özelliği de verilen doyurucu bilgilerin nasıl uygulanacağını gösteren 22 eki içeriyor. Bu tanışma sırasında, amacımı gerçekleştirmiş olduğumu öğrenmenin derin sevincini yaşıyorum.
BİR DERSHANE ORTAKLIĞI ÖNERİSİ
(13.3.1988) Duraksamadan benimsediğim doğrulardan biri de “öğrenmenin yaşının olmadığı”dır. İnsan, yaşadığı yılları dopdolu yaşamış olsa bile geride bıraktığı yılların sayısı ile övünmemeli; öğreneceği daha çok şeyin bulunduğunu aklından çıkarmamalı.
Geride kalan 51 yılıma baktığımda, bu yıllar gözüme o denli kısa görünüyor ki anlatamam! Biliyorum; benim gibiler, yaşamları boyunca temel gereksinimlerini giderebilmek için sürekli, iki ipin ucunu bir araya getirmeyi düşünerek ve bu yolda gecesini gündüzüne katarak didinip durmuşlardır. Günlerin nasıl geçtiğinin ayrımında bile olmuyorlar çoğu kez. O nedenle eylemli olarak çalıştığım yıllarda olduğu gibi emeklilik yıllarımda da bulduğum uygun bir işi yapma gereğini duymuşumdur.
Gazi’den 102 arkadaşla birlikte sürülüşüm ve genç yaşımda emekli oluşum sonrasında bir görüşmemizde, kendisine çok güvendiğim Hasan Başçiftçi, bana İlköğretmen okulundan arkadaşı, Öğretmen Okulu Genel Müdürlüğünden emekli Sebahattin Şahin ve halasının oğlu, Etlik Lisesi Müdürlüğünden emekli Durmuş Gökkuş’la birlikte Etlik’te bir dershane açacaklarını anlatıyor. “Hayırlı olsun!” diyor ve yarı şaka, yarı ciddi, “Türkçe derslerinize talibim.” diyorum.
O günlerde Kızılay’daki Işık Dershanesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı dersi veriyorum. Dershane sahibi Yaşar Hanım’ın ölen eşinin yakın arkadaşı olan Hasan Bey’in de Yaşar Hanım’la merhabası olduğunu biliyorum.
Ertesi hafta, Işık Dershanesi’nde dersten çıktığımda dershane sekreteri, Hasan Bey’in beni adresini verdiği bir kahvehanede beklediğini söylüyor. Dersim bitince oraya vardığımda Hasan Bey, oynamakta olduğu oyundan hemen çekilerek heyecanla yanıma geliyor ve bir masaya oturur oturmaz, bana dershanelerine ortak olmamı öneriyor. Bu konuda arkadaşlarının da onayını aldığını belirtiyor.
Ben de fazla düşünme gereği bile duymadan, “Sizinle cehenneme bile giderim.” diyerek bu öneriyi kabul ediyorum. Bir süre sonra Hasan Bey’in ve Durmuş Bey’in evlerinin çok yakınındaki bir yapının dershaneye dönüştürdükleri zemin katındaki ortaklar toplantısına çağrılıyorum.
Orada dershane için herkesin eşit tutarda bir pay koyduğunu belirtiyor Hasan Bey. Ancak kendisinin emekli ikramiyesini bir arkadaşına verdiğini, onun da giriştiği bir işte iflas ettiğini, o nedenle kendi hissesini, çalışarak ödeyeceğini bildiriyor. Kimseden ses çıkmayınca bu isteği kabul edilmiş oluyor. Ben de emekli ikramiyemin çoğunu oraya yatırıyorum.
Hasan Bey, iki ay kadar sonra dershane binasının üst katındaki bir daireyi benim için kiralıyor. Demetevler’den, buraya taşınıyorum. Böylece çok sevdiğim, güvendiğim, ev halkına, “Benim evde olmadığım ve bana ulaşamadığınız bir zamanda başınız sıkışırsa, arayacağınız ilk kişi, Hasan Başçiftçi olmalı.” dediğim kişinin yer aldığı bir ortaklığa girmenin mutluluğunu yaşamaya başlıyorum.
Başçiftçi, Ankara’da geniş bir çevresi olan, pek çok gönle girmiş, pek çok kişi ile yiyip içmiş, pek çok kişiye yedirmiş içirmiş bir kişi. Oyun oynamayı da çok seviyor Hasan Bey. Dolayısıyla birçok da oyun arkadaşı var. Dershaneyi görkemli bir törenle öğretime açıyoruz.
Bir gün dershanemizin müdür odasında toplanarak iş bölümü yapıyoruz. Öğrencilerimiz, ağırlıklı olarak ilkokul çocuklarından oluşuyor. Az sayıda orta okul öğrencimiz, bir de üniversiteye hazırlananlardan oluşan sınıfımız var. Sebahattin Şahin, yıllardır sınıftan uzak kaldığını, o nedenle kendisinin belli ders karşılığı dershane müdürlüğüne talip olduğunu söylüyor. Bunun büyük olasılıkla Hasan Bey’le önceden konuşulmuş olduğunu düşünüyorum. Hasan Bey, iki ortak üzerinde de etkili olduğunu, çok zorunlu olmadıkça ikisinin de Hasan Bey’in isteklerine ses çıkarmadıklarını, boyun eğdiklerini gözlemliyorum. Hasan Bey, ilk toplantımızda kuruluş aşamasındaki işleri izlemesi karşılığı olarak ücret istiyor. O aşamada ben de iki ay boyunca iki taşıtla dershaneye gelerek hazırlıklara katıldığım halde benim için bir ücret önerisi aklına gelmiyor Hasan Bey’in.
Ortaklık önerisini duraksamadan kabul ettiğim, kendisine sevgi, saygı duyduğum Etlik’e taşındığımızda ailemizi evinin insanı gibi karşılayan, yediren içiren Hasan Bey, gün geçtikçe bu sevgimi, saygımı azaltıyor. Benim onda var olduğunu düşündüğüm niteliklerin önemi bir bölümünün, benim kuruntularım olduğuna tanık olmaya başlıyorum ya da Hasan Bey’i tam olarak tanımadığımı anlıyorum. Hocanın, ayrımında olmadığım yanının, o üstün zekâsıyla düşünselleştirme (rasyonalizasyon) düzeneğini başarıyla kullanmakta olduğunu görüyorum. Hoca, belli ki zamanının çoğunu bu düzeneği başarıyla kullanma yolunda kullanmış. Bu düzeneği kullanımına yönelik söylemlerinin ardında sakladığı yaşantılarını: eş deyişle Hocanın gerçekliğini, yapıp ettiklerini yansıtan söylemlerine tanık oldukça görmeye başlıyorum.
Hasan Bey, yanlışlığı ortada olan söylem ve eylemleri için bile bir kez olsun “Haklısın! Ben, konunun bu yanını düşünmemiştim.” diyemeyecek kadar yükseklere konuşlandırmış kendisini. Sekiz dokuz yıldan bu yana sözünün arkasında sakladığı gerçeği ayrımsayamamışım. Ortaklıkta, iş ilişkilerinde her gün sergilediği tutum ve davranışlarını gördükçe kuşkuya yer bırakmayacak biçimde görebiliyorum, gerçek Hasan Bey’i. Oysa üç yıl öncesine dek “Hasan Bey her şeyi yapsa bile asla bencil olamaz!” düşüncesini taşıyordum.
Dershanemizin açılışına, Hasan Bey’in çağrısı ile katılanlar arasında Işık Dershanesi sahibi Yaşar Hanım, tören sonrasındaki söyleşimiz sırasında kendi dershanesinde de ders vermem için bir günümün boş bırakılması isteğine Hasan Bey, anında “Hayır!” yanıtını veriyor. Ders programının yapımını daha ilk günden kendisi üstleniyor. İlk yıl, bana her gün ders koyarken, kedisinin bir buçuk gününü boş bırakıyor. Tanıtım levhasına, yazdığım kitapların adlarını niçin yazmadığını sorduğumda, arkadaşların yazılmamasını istediğini söylüyor.
Eşinin de matematik derslerine girmesi söz konusu olunca, “Hanımım, dışardan gelenlere verdiğimiz ücretin üstünde ücret ister.” diyerek ona farklı ücret veriliyor. Ben ve Durmuş Bey, girdiğimiz ortaokul ve üniversite dersleri için bile ilkokul derslerinin ücretini alıyoruz. Müdür Şahin, her ayrıntıyı anında anımsıyor; ama bu, aklından bile geçmiyor. İkinci yıl da ders programını kendisinin yapacağını belirtiyor, kimse ses çıkarmıyor. Eşinin programını semtin pazarına, kabul gününe, özel işlerine göre ayarlama, ilk ve son saatlerini boş bırakma uğruna, bana öğle yemeği için bile zaman bırakmadığını görünce şaşıp kalıyorum.
İkinci yılın başında Hasan Bey, “Bu yıl ben, derse girmek istemiyorum; derste mideme kramp giriyor. Ortakların eşit olarak yüklendikleri ders saatlerinin karşılığı olarak Kızılay’da test bastırma, uygulanan testleri nota çevirme ve dershaneye öğrenci sağlama işlerini yürütmek istiyorum.” diyor. Kimseden, benden de ses çıkmıyor ve Hasan Bey, istediği zaman, oyun oynamak üzere Kızılay’a gidiyor, dönüşte de orada basılmış olan testler varsa, onları alıp getiriyor. Oysa ilk yıl Kızılay’da testleri bastırma işini ders dışı zamanlarımda ben, karşılıksız yürütüyordum.
Bir gün duyuyorum ki mahallesinde oturan ve kendisinin tutmuş olduğu hizmetliye bir de 400 bin lira bir yardım yapılmış. Toplanan dershane paralarını Hasan Bey, kimi zaman aylarca çantasında taşıyor. Bize ise, hak ettiğimiz paraları bile gıdım gıdım veriyor.
Dershane müdürlüğü görevini yürüten Öğretmen Okulları Genel Müdür emeklisi Sebahattin Şahin, ikinci yılın başında herkes gibi bana da kaç saat ders okutmak istediğimi soruyor. Ben de ne kadar alma olanağım varsa o kadarını okutmak istediğimi söylüyorum. Ertesi ayın ilk haftasının değerlendirme toplantısında, benim aldığım ücretin kendi aylığından çok fazla olduğunu, bunun kendisini rahatsız ettiğini söylüyor. Oysa o, odasında keyif çatarken ben o fazla ücreti sınıflarda verdiğim derslerin karşılığı olarak alıyorum. Ona, bu dersleri bana kendisinin verdiğini anımsattıktan sonra, eğer bundan pişman olduysa, o dersleri benden almasını, ayrıca bir ay önce bana fazla ödenen ücretin de geri alınmasını önerince, Hasan Bey’le kendisinin pek önemsemediği Durmuş Bey, “Öyle şey olamaz! Bu yıl, nasıl başlandıysa öyle devam eder, ders paylaşımı.” diye müdahale ediyor. Bu karşı görüşe Müdür de Hasan Bey de ses çıkaramıyor. Ancak bu tepki, beni bir kez daha, “Kimlerle ortaklığa girmişim!..” diye acı acı düşündürüyor.
Hasan Bey, oğlunu üniversiteye hazırlık için Kızılay’daki BETEM dershanesine gönderiyor ve “Bu yıl üniversiteye hazırlık sınıfını açmayalım.” diyor; açmıyoruz. Ertesi yıl, bizim üniversiteye hazırlık sınıfımıza BETEM’den de öğretmen geliyor, bizim ders ücretlerimizin çok üstünde ücretle. Bir yıl önce, oğlunu o dershaneye ücretsiz göndermesine karşılık olarak bu yıl, gideri dershanemizce karşılanan bir de ziyafet veriliyor BETEM dershanesi öğretmenlerine.
İlk iki yılımızda, toplamda bir sınıf dolusu öğrenciyi Hasan Bey’in özel matematik ve fen dersi vererek paralarını aldığı ahbaplarının, tanıdıklarının çocukları oldukları için parasız okutuyoruz. Hasan Bey, bu ahbap çavuş ilişkilerini güvence altına almak üzere, yıl başı toplantısında “Kim, bu öğrenci bedava okuyacak.” derse, ona “Niçin?” diye sorulmaması önerisini getiriyor ve ona da kimse ses çıkarmıyor. Kendisinin dışında kimsenin böyle bir öneri getirmeyeceğini biliyor, zaten.
Hasan Bey’in bu akıl almaz çelişkili tutumlarını kimi zaman eleştirdiğimde, suratını asarak, “Ben kurallara fazla bağlı olmayan natürel bir adamım.” karşılığını veriyor. Sıra bir düşünceyi tartışmaya geldiğinde ise, hâlâ mangalda kül bırakmıyor; en ince ayrıntıyı oluşturan bir mantık tutarsızlığını bile eleştirmekten geri kalmıyor.
İkinci yılın başında bir işim için göz dolduran tutarda bir avans istediğimde ilk işi, nasıl ödeyeceğimi sormak oluyor.
O yılın ortalarında çok güzel bir gelişme çıkıyor karşıma. Özgün Yayıncılık’ın sahibi Ünsal Gündoğan arıyor, gecenin bir saatinde. “Hocam, diyor, derse girmekten usanmadınız mı? Gelin, birlikte çalışalım.” Kendisine teşekkür ettikten sonra, “Yıl ortasında kimseyi yüz üstü bırakamam. Bunun ancak öğretim yılı sonunda olabileceğini söylüyorum ve ekliyorum: “Eğer bu isteğiniz o zaman da geçerliliğini korursa, o zaman arayın, görüşelim.” diyorum.
Evet! Durmuş Bey ile ben derslerde gırtlak patlatırken Sebahattin Bey, odasında; Hasan Bey de kahvehanelerde ve salonlarda oyun oynayarak vakit geçiriyorlar.
Yıl sonunda Ünsal Bey yine arayınca, yılın son ortaklar toplantısında. “Gelecek yıl ben burada olmayacağım. Yeni yıl plan ve programınızı ona göre yapın.” diyorum. Emekli ikramiyemin çoğunu ortaklık payı olarak verdiğim bu dershaneden ayrılırken, ortaklık payımdan bile söz etmiyorum. Ta ki ertesi yılın başında Durmuş Bey arayana dek, onlardan da bir ses çıkmıyor.
Hasan Bey’e Yazdığım Mektup
Değerli Hasan Bey!
Anımsayacağınız gibi şu anda resmen tek sahibi olduğunuz Etlik Dershanenize ortak olmam yolundaki önerinizi duraksamadan ve en kısa süreli bir düşünme payına bile gerek duymadan, “Sizinle cehenneme bile giderim.” diyerek kabul etmiştim.
Geçen öğretim yılı sonunda, yıl sonu toplantımızın ilk cümlesi olarak Sabahattin Bey, “Önce ayrılmak isteyen var mı, bunu konuşalım.” dedi titrek bir sesle. Bu soruya siz de içinde, hiçbir tepki göstermediniz. Ben de bir süre, “Ne oluyor?” diye gözlemledim ve “Böyle bir istekte bulunan mı oldu?” diye sordum. Yine kimse “Evet” ya da “Hayır” demedi. Sonunda soru sahibi, “Ben, mesela ayrılabilirim.” gibi sözler etti. Oysa ayrılmak isteyen soru sormaz, isteğini bildirirdi. Beklenen cevabı anlamış; ama girerken gösterdiğim ani kararlılığı ne yazık ki orada gösteremedim.
Oysa ne dershanenizin ortağı edilmiştim gerçekten ne de eşit haklara sahip bir ortak muamelesi görüyordum. Şaşarak görmüştüm ki Türkiye’de Allah’ın dediğinin olduğu gibi Etlik Dershanesinde de Hasan Bey’in dediği oluyordu. Örneğin, hizmetliye dört yüz bin TL. borç para verilmesine karar veriliyor ve bu para ödeniyor; bize daha sonra sadece yapılan bu işlem duyuruluyordu.
Bende şaşkınlık uyandıran bu tür nice uygulamaları sayıp dökmenin bir yararı yok. Ben, ilk yıl boyu, böyle tutum ve davranışlarınıza ilişkin eleştirilerimi size günü gününe iletmiştim.
Bana düşen görevin, geç de olsa, dershanenizden ayrılma kararımı size iletmek olduğunu kavramış bulunuyorum. İstenmediğim bir yerde kalmada ısrar etmenin yanlışlığını belki de daha önceden düşünmeli ve gereğini yapmalıydım.
Son yıl, salt belli sayıda ders okutmaya mahkûm bir öğretmen gibi çalışmaya adeta zorladınız, bu sözde ortağınızı ve siz dinlendiniz. Bir yıl önce de Sabahattin Bey, dışardan gelen öğretmenin ücreti ile bile fazla ders okutmamıza karşı olduğunu söyleyebildi. Oysa Durmuş Bey ve ben, ilkokul, ortaokul, üniversiteye hazırlık, çok çeşitli ders demiyor, farklı fiyat falan gündeme getirmiyor, biz de bunu sorun yapmadan derse giriyorduk. O denli adaletli Hasan Bey, bütün bunlardan en ufak bir rahatsızlık duymuyordu. Oysa ben, Hasan Bey’in en çok bu yanını seviyordum.
Her neyse, olan oldu. Etlik Dershanesinin sahipliğini ve çekilip çevrilmesi konusundaki tekil rolünü özenle koruyan kişi olarak size başarılar dilerken hissemin tarafıma ödenmesi konusundaki önerini sunuyorum:
Beş yıl önce 1. derecenin 4. kademesinde 26 yıl 10 ay hizmeti olan bir öğretmen olarak aldığım 2 200 00 TL’nin 995 00 TL’sine tekabül eden miktarı kadarki para ile aldığınız demirbaşlara ödediğiniz paranın bugünkü değeri üzerinden ¼’ünü istiyorum. Sizlerin kılı kırk yaran adalet duygularınızın bu isteğimi çok düşük bulacağınıza ayrıca inanıyorum. Saygı ve sevgilerimle. 10 Eylül 1989
Rasim Bakırcıoğlu
Hasan Bey’in Yanıtı
Çok Değerli Rasim Bey
Suçlamalarla dolu olan mektubunuzu aldım. Kendimi savunacak değilim. Tek başına bu mektubunuz bile bir zamanki saldırganlığınızı ve de tutarsızlığınızı kanıtlamaya yeter.
Hasan Başçiftçi Etlik Dershanesinin Allah’ı olsa, siz kendinizi ortaktan saymasanız da bu dershanenin sizden ve benden başka iki ortağı var. Bu mütevazı isteklerinizi ortaklığa yapmanız gerekirdi. Dershanenin kirasını bile ödeyemediği bir dönemde önce işlerinizi ayarlayacak, arkasından çekip gidecek, işinize geldiğinde beş yıl önceye dönecek, işinize geldiğinde bugünkü rayiçten söz edecek ve de üç yıl boyunca size hep haksızlık edecek Hasan Başçiftçi’nin yüksek adaletine sığınacaksınız. Ne soylu davranışlar ne tutarlı istekler bunlar böyle…
Diğer davranışlarınızda yanlış olsanız bile, Hasan Başçiftçi’nin hakkınızı yemeyeceğine inanışınızda haklısınız. Size şahsım adına bir önerim var. İsteklerinizin yarısı kadarını siz bana veriniz, ben hissemi yasal biçimde size devredeyim. İkinci önerim, ortaklık adına (diğer ortaklar da katılır sanırım) neyimiz varsa dörtte birini alın, götürün. Binayı devrettiğimiz zaman da mülk sahibinden ne alırsak dörtte biri yine sizindir.
Esin Hanım bir yanıt bekler düşüncesiyle “Bu işin çözümü için görüşmek gerek.” demiştim. Sonra şu yakın mesafede mektuba başvurduğunuza göre, yüz yüze bakacağımız halimiz kalmadığını düşünüyor olabilirsiniz düşüncesine kapıldım. O nedenle bu mektubu yazdım. Mektubunuzdakine benzer, içtenlikten uzak, biçimsel saygı ve sevgiler sunuyorum. 17.10.1989
Hasan Başçiftçi
Dershane Ortaklığımı Sonlandırıyorum
1988-1989 öğretim yılı başı toplantısında konuşmuş olmalılar ki Durmuş Bey, telefon ederek hesabımı kesmek üzere her hafta çarşamba günü toplanıp hem birer döner yediğimiz hem de haftalık değerlendirme yaptığımız gün dershaneye uğramamı istediklerini iletiyor. Ben de “Tamam” diyerek gidiyorum. Dönerlerimizi yedikten sonra tek ve büyük patron, konuyu açarak bana ortaklık payım olarak beş bin lira vereceklerini söylüyor. “Az değil mi?” deyince dershanenin durumunun zaten iyi olmadığını belirtiyor. Ben de o parayı alıp sözde ortağı olduğum Etlik Dershanesi’nden ayrılıyorum. Onların da o yılın sonunda dershaneyi kapattıklarını duyuyorum.
Yıllar sonra, bir yaz günü Dikili’nin pazarında Durmuş Gökkuş’la karşılaşıyorum ve Gökkuş bana telefonunu ve yazlığının adresini veriyor. Bir gün yazlıklarında o güzel insanları ziyaret ediyoruz. Orada otururken aynı sitede olan Hasan Başçiftçi uğruyor Gökkuşlara ve bizi orada görünce biraz bozuluyor. Biraz sonra bizi kendilerinin evine götürüyor. Orada da bir süre oturduktan sonra yazlığımıza dönüyoruz.
ÖZGÜN MEDYA GENEL YAYIN YÖNETMENLİĞİM
Adımı kimden duyuyor, beni kendisine kim öneriyor, bilmiyorum; Özgün Yayıncılık’ın sahibi Ünsal Gündoğan, beni yıl sonunda yeniden arıyor ve birlikte çalıştığı Özgen Seçkin’le yollarını ayırdığı için benimle çalışmak istediğini belirtiyor. Özgün Ünite Dergisi’ni yenileme ve İlkokula yönelik kitap yayımlama çalışmalarını yürütmemi istiyor ve “İsterseniz yayınevimizin Genel Yayın Yönetmeni görevini de üstlenebilirsiniz.” diyor. Ben de İlke olarak tüm yayın işlerinden sorumlu olacağıma göre Genel Yayın Yönetmenliğini de üstlenmemin doğru olacağını belirtiyorum. “Tamam!” diyor. “Ancak, diyorum, benim başka birçok koşullarım daha olacak. Örneğin sabahları saat ondan erken işe gelemem. Çünkü yıllarca geç yatıp geç kalkmaya alıştım. Sabah onda, en geç de on buçukta arabanız beni alırsa, birlikte çalışabiliriz.”
Akşamüstü o günün işlerini bitirmeden işimin başından ayrılmayacağımı düşünmüş olmalı ki ona da “Tamam!” diyor. İşime kimsenin karışmasını istemediğimi, yalnızca kendisiyle muhatap olmak istediğimi, dergiyi ve öbür yayınları, kendisinin ya da başka birilerinin istediği nitelikte değil, doğru bildiğim biçimde hazırlayacağımı söylüyorum, bunları da onaylıyor.
Bir ay boyunca her akşam, o güne dek edinmiş olduğum deneyimlerimin ışığında bütün koşullarımı ayrıntılarıyla kendisine iletiyorum. Ünsal Bey, bunların hiçbirine karşı çıkmıyor. Koşullarımdan biri olarak bir de gerek derginin gerekse hazırlayacağımız kitapların matematik ve fen dersleriyle ilgili bilgi ve problemlerinin sorumluluğunu yüklenemeyeceğimi belirtiyorum. Onları ODTÜ mezunu olan eşi Elife Hanım’ın yürütebileceğini; ancak onların doğru cümlelerle anlatılıp anlatılmadığını da üstlenmemi istiyor. O konuda da anlaşıyoruz.
Aklımıza gelen her konudaki konuşmalarımızı bitirip sözlü olarak anlaşmaya vardığımız son gece saat bire gelirken beni arabasıyla Etlik’teki evimin önüne getirdiğinde arabadan kendisi de inerek, “Hocam size ücret olarak ne vereceğim?” diye soruyor. Bir ay içinde ücretten hiç söz etmiyoruz. Bu sorusu üzerine, “Siz ne vermeyi düşünüyorsunuz?” diye soruyorum. Emekli maaşımın üç katı bir ücret öneriyor ve “Şimdilik bunu ödeyeyim, her yıl artış sağlarım.” diye ekliyor. Ben de bir ay süren görüşmelerimizin sonunda, “Madem öyle istiyorsunuz, ben de bu önerinize tamam diyorum.” karşılığını veriyorum ve ayrılıyoruz.
Yeni iş yerimin Kızılay’da olması nedeniyle Etlik’ten, iş yerime yürüyerek gidebileceğim bir yerde, Kızılay’daki Ataç 2 Sokak’ta bir ev kiralıyorum.
1988-1989 öğretim yılı başında Özgün Medya Genel Yayın Yönetmenliğim, editörlüğüm ve yazarlığım böyle başlıyor. Bu işi her durum ve koşulda başarıya ulaştırma kesin kararlılığının etkisiyle olmalı, Ünsal Bey’in, yaptığı işin eksik ya da yanlış olması durumunda en yakınlarının bile gözünün yaşına bakmayan bir tutum sergilediğini görüyorum. Canını sıkan, birlikte çalıştığı eşi, ağabeyi, kardeşi bile olsa, onları en acımasız biçimde hırpalaması, bana çok ters geliyor. Bu tür tutumlarını gördükçe bu iş yerinde bir iki yıl zor dayanabileceğimi düşünürken on yıldan fazla zamanım burada geçiyor.
Gün geçtikçe anlıyorum ki demokrasinin, hak hukuk ilkelerinin yeterince yerleşmediği Türkiye’de ayakta kalmak için Ünsal Bey’in tutumu neredeyse zorunlu. Öyle de olsa, aşağıda anlatacağım olay dışında önemli bir sürtüşmemiz olmuyor. Bunda, kırılgan yapıma karşın olabildiğince sağduyulu, duyarlı davranmam etken oluyor.
Göreve başladığımda Ünsal Bey, Özgen Seçkin’e ve benim Cılavuz’dan sınıf arkadaşım olan Yüksel Ocaklı’ya yazdırdığı Hayat Bilgisi dersi üniteleriyle ilgili metinleri inceleyerek değerlendirmemi istiyor.
Onlardan bu metinleri alıp okuduktan sonra, yazılanlar üzerinde görüşmek üzere bir akşam, yazarları çağırıyorum. Toplantıda bir de kimi teknik işlerden sorumlu olduğunu öğrendiğim şair Ahmet Telli var. Bu toplantıda, Hayat Bilgisi ile ilgili metinlerde geniş zaman kipi yerine şimdiki zaman kipinin kullanılması gerektiğini söyleyince, hem arkadaşlığımıza dayanarak hem de içinde olduğu sol fraksiyondaki birçokları gibi kendini dev aynasında görmesi yüzünden Yüksel, sorularıyla beni sıkıştırmaya çalışıyor:
“Rasim, ben öğretmenlik yaptığım yirmi yedi yıl süresince geniş zaman kipi kullanarak işledim Hayat Bilgisi derslerini. Ben, öğretmenliğim boyunca yanlış mı yaptım?” diye soruyor. Kendisine “Evet! Yanlış yapmışsın!” diyerek İlkokul Programı’nda bunun yanlışlığını belgeleyen açıklama ve amaçlar aracılığı ile onu küçük düşürmemek için “Yükselciğim! Benim işim, senin öğretmenliği nasıl yapıp yapmadığını sorgulamak değil; ben, bu dersle ilgili metinlerin nasıl yazılması gerektiğini açıklıyorum.” demekle yetiniyorum.
Sonra yine yakından tanıdığım Türkçe öğretmeni ve tanınmış şair Özgen Seçkin de “Biz, her kafadan çıkan sese göre yazacak değiliz!” gibi, hiç hoş olmayan bir çıkış yapınca, Özgen Seçkin’e de “Benim sözlerim, her kafadan çıkan sözler değil; tümüyle doğru sözlerdir, Özgen Bey! Hem siz, zaten benim belirttiğim gibi yazmışsınız; çıkışınızın nedenini anlayamadım.” diyor ve ekliyorum: “Şimdi, biraz önce ‘bana göre’ biçimindeki anlatımımı değiştiriyor ve diyorum ki “Benim söylediklerim, İlkokul Programı’nın ön gördüğü temel yaklaşımdır ve tümüyle geçerlidir. O nedenle bu metinler, o açıklamalara uygun olarak yazılmalıdır.”
Sonra şunu söylüyorum bu arkadaşlarıma: “Bana bu yetki ve sorumluluğu Ünsal Bey verdi. Haftaya toplantımıza onu da çağıralım. Orada ben ve siz düşüncelerimizi anlatalım. Son sözü Ünsal Bey söylesin.”
Öyle yapıyoruz. Ertesi hafta Ünsal Bey’i çağırıyorum ve orada arkadaşlara söylediklerimi yineliyorum. Ünsal Bey, “Hocamın istediği doğrultuda yazacağız yazılarımızı.” deyince Yüksel, dergi yazarlığından sessizce çekiliyor. Telli de nedense o günden sonra yayınevinde görünmüyor.
İki Ay Sonra Olanlar
Bir sabah, işimin başına geçer geçmez Ünsal Bey’den selamsız sabahsız bir telefon geliyor. Öfkeli bir sesle “Hocam, diyor, derginin filan sayfasındaki yanlışı gördünüz mü?” Birden tepem atıyor. “Günaydın Ünsal Bey!” dedikten sonra bakıyor ve yanlışı görüyorum. “Evet, gördüm.” dedikten sonra, aynı öfkeli bir ses tonuyla “Ünsal Bey, akşamüstü hangi saatiniz uygunsa o saatte sizinle bir görüşmek istiyorum.” deyince, önce biraz duraksıyor ve “Beşten sonra buyurun Hocam.” karşılığını veriyor.
Beşten sonra odasına varıyor ve oturur oturmaz, “Sizin bir derdiniz mi var Ünsal Bey? Bakın! Benimle çalışmaya başlamaktan pişman olduysanız, bunu bana açık söyleyin! Kiminle çalışmak istiyorsanız, onu gönderin bana, hangi işin nerede olduğunu anlatayım kendisine, ondan sonra da size ‘Hoşça kalın!’ diyeyim, olsun bitsin bu iş.” deyince işin taştığını anlayan Ünsal Bey, “Hocam, bunu nereden çıkarıyorsunuz? Kimseyi bulabilsem, onu size yardımcı olarak veririm.” diyor. “Ünsal Bey, diyorum, ben hot zota gelemem. Benimle öyle afra tafra ile konuşacaksanız, ben bu işte yokum.” Ünsal Bey, bunun üzerine “Hocam! Benim ne sıkıntılar çektiğimi, beni öfkelendiren nice işlerle karşılaştığımı yakından görüyorsunuz. Size nasıl seslendiğimin farkında bile değilim.” diyor. “O zaman öfkenizi yatıştırdıktan sonra konuşun benimle.” diyorum ve böylece o tür iletişimimiz son buluyor.
Adresimi Öğrenen Öğrencilerimin Yaşattığı Duygular
(26.10.1989) Dergideki odamda masamın başına geçer geçmez sekreterden bir haber iletiliyor: “Hocam! Öğrenciniz Dursun Yolcu, sizi aradı, henüz gelmediğinizi söyleyince size saygılarını iletmemi istedi. Adresinizi dergiden öğrenince çok sevinmiş. Size mektup yazacakmış.
Ne zaman bir öğrencimle karşılaşsam anında bir çiçek bahçesine dönüşüyor yüreğim. Bir yaşama sevinci kuşatıyor her yanımı. İşime gücüme daha bir istekle sarılıyorum, bunu izleyen günlerimde.
Çevremdekilere, “Çaylar, kahveler benden bugün.” diye sesleniyorum.
Başka Bir Öğrencimin Paylaşımı
(2.11.1990) Yirmi iki yıl önce Çorum İlköğretmen Okulu’nda 5. sınıfta Genel Öğretim Bilgisi dersinde öğrencim olan Şükrü Gür, yirmi beş yıl önce aynı okulda öğrencim olan ve kendisinin başvurması üzerine kişisel sorunuyla uzun süre ilgilendiğim Sadık Çakırsipahi ile birlikte yanıma geliyor, Özgün Yayıncılık’ta çalışırken. Öğrenci- öğretmen olarak o yılların anılarına dalıyoruz. Kendileriyle 5. sınıfta Genel Öğretim Bilgisi dersi yaptığım Şükrü, söyleşimiz arasında aramızda geçen şu konuşmayı anımsatıyor:
“Size bir teneffüste, ‘Öğretmenim! Müfettişler gelmiş. Müfettiş dersimize girdiğinde ne yapmamız, nasıl davranmamız gerektiği konusunda bize bilgi verir misiniz? anlamında bir soru sormuştum. Bu sorumu, ‘Biz, müfettiş için mi, sizin için mi ders yapıyoruz? Gelirlerse gelirler!’ diye yanıtlamıştınız. O sözünüzü hiç unutmadım.” diyor.
Özgün Medya’da Türkçe Dilbilgisi ve Başka Birçok Kitabım Yayımlanıyor
İlk yılın sonunda, Etlik Dershanesi’ndeki en zeki ve çalışkan çocukların okuduğu 5-A şubesi öğrencilerinin en çok sevdikleri okuma parçalarını kullanarak dört yıllık bir emekle oluşturduğum 5. Sınıf Türkçe Dilbilgisi kitap metnimi basıp basamayacağını Ünsal Bey’e sormaya karar veriyorum. Ünsal Bey, duraksamaksızın, “Bir şartla basarım. Eğer birer yıl ara ile 4., 3., 2. ve 1. sınıflar için de yazma sözü verirseniz bunu bu yıl basabiliriz.” diyor. Bu koşulu sevinçle kabul ediyorum ve Türkçe dilbilgisi öğretiminde kullanılan son yöntemlerle, okuma metninden yola çıkarak hazırladığım bu yardımcı ders kitabım yayımlanıyor. Kitap, her yıl 50 binden fazla basılıyor ve kolejlere hazırlıkta en çok yararlanılan bir kaynak oluyor. Sonra öbür sınıfların Türkçe Dilbilgisi kitaplarını da aynı yöntemle yazıyorum.
Ünsal Bey’in benden, daha sonra yazmamı istediği ve yazdığım Anılan ve Kutlanan Belirli Gün ve Haftalar ve İlköğretim Yazım Kılavuzu da yıllarca en çok satılan kitaplar arasına giriyor.
Onca yoğun işlerimin arasında yürütemeyeceğimi anladığım Bakırcıoğlu Yayınları’nı kapatıyorum. Ocak 1994’te İlköğretim Ortaöğretim ve Yükseköğretimde Rehberlik ve Psikolojik Danışma adlı kitabımın geliştirilmiş 4. baskısını Turhan Kitabevi yayımlıyor.
1996’da da Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ve Alman Kültür Merkezi’nin iş birliği ile düzenlenen Türkiye ve Almanya’da İlköğretime Yönelik Ders Kitaplarının Tasarım, İçerik ve Üretim Sorunları konulu sempozyuma Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Profesör Zafer Gençaydın ve Dr. Jörg Kuglin imzalı yazı ile ben de çağrılıyorum. Bu sempozyumda İlköğretmen Okulları 5. Sınıf Türkçe Ders Kitaplarındaki Dilbilgisi Çalışmalarının Programa Uygunluk Derecesi başlıklı bildirimi sunuyorum. Sunulan bildiriler, aynı adla kitaplaştırılıyor. Dekan Prof. Zafer Gençaydın ve Dr. Jörg Kuglin, sempozyuma konuşmacı olarak katılmam nedeniyle birer teşekkür yazısı; daha sonra da adresime, basılan iki adet kitap geliyor.
Sağ Diz Kapağımın Kalan Yarısını da Kırıyorum
Bir sabah işe gitmek üzere ikinci kattaki evimden çıkmış olsam da iş yerime gitmekle gitmemek arasında gidip gelerek merdivenden inmeye başlıyorum. Çünkü Ünsal Bey’in bütün çalışanlarını işi daha hızlı yapmaları için sürekli sıkıştırmak biçimindeki tutumu, benim oldum olası canımı sıkıyor. Başkalarını bilemem; ama ben, sorumluluğumun bilincinde olan ve buna göre davranan bir kişiyim. Ünsal Bey’in ise her çalışanı aynı tutumla izlediğine tanık oluyorum. Onun bu tutumu, benim çalışma hızımı artırmak yerine, çalışma isteğimi neredeyse un ufak ediyor. Çünkü ben, üstlendiğim sorumluluğu kendi işim gibi görüyor ve ona göre çaba gösteriyorum.
İçimde onun bu tutumunun sıkıntısı ile az sonra merdivenin loş ışıklı sahanlığına adım attığımı sanarak merdivenin son bir basamağının ön tarafına ayağımı basınca sahanlığa savrulup yere kapaklanıyorum. Kendime geldiğimde sağ dizimi betona vurduğumu anlıyorum. Güçlükle doğruluyorum. Merdivenden inmekte olan üst komşum durumumu görerek ilgileniyor ve Ünsal Bey’e haber iletiyorum. Ünsal Bey, benim İbni Sina Hastanesi’ne ulaştırılmamı sağlıyor.
Film çekiliyor. 13 yıl önce yarısını kırdığım diz kapağı kemiğimin öbür yarısını da kırmayı başardığım anlaşılıyor ve ameliyatla dizime yapay bir dizkapağının konulması gerektiği söyleniyor. O gece ağrılarla kıvranırken odama bir bey geliyor ve adını söyleyerek “Ben, Ünsal Gündoğan’ın arkadaşıyım. Burada Doktor olarak çalışıyorum. Bir emriniz olursa beni arayın lütfen!” diyor. “Estağfurullah, olsa olsa ricam olur.” Diyorum. Anlıyorum ki Ünsal Bey, benim oraya yatmam nedeniyle arkadaşı ile görüşmüş.
Ertesi gün, Doç. Dr. Mehmet Minnet beni ameliyat ediyor ve gözümü açtığımda bandajlı ayağımı görüyorum. Biraz sonra Mehmet Bey geliyor ve ameliyatımın çok iyi geçtiğini, üç gün sonra eve çıkabileceğimi, üç gün de bir, dizimdeki üstü açık bırakılmış olan ameliyat yerinin pansumanının yapılacağını, arada bir bandajı açarak dizimi havalandırabileceğimi; bir ay sonra da koltuk değneği ile ayağımı biraz basabileceğimi, bunu izleyen 15 günün ardından da tek koltuk değneği desteğinde yürüyebileceğimi söylüyor.
Benim bu kazam nedeniyle Yayınevinin işleri yüzüstü kalıyor. Hastaneye ziyaretime gelen Ünsal Bey’e, eve çıkar çıkmaz işimi sürdürebileceğimi söylüyorum. Yattığım yerden çalışarak bitirdiğim işlerimi bir kişi ile her gün kendisine gönderebileceğimi belirtince Ünsal Bey rahatlıyor. Eve çıkar çıkmaz, her sabah bir kişi, istediklerimi eve getiriyor, onları bitirince gelip onları yayınevine götürüyor. Ayaklanır ayaklanmaz, bir süre koltuk değnekleriyle de olsa Demirtepe’deki iş yerime gitmeye başlıyorum
İlkokul için Türkçe Ders Kitapları Yazıyoruz
Bu kez Ünsal Bey, Türkçe ders kitapları yazmamı öneriyor. Bir başıma zamanımın yetmeyeceğini düşünerek Güner Yalçın’la birlikte, cumartesi, pazar; gece gündüz demeden çalışarak bir de ilkokulun beş sınıfı için Türkçe ders kitabı hazırlıyoruz. Bu kitapların hazırlanışında, en az Emin Özdemir ve arkadaşlarının hazırlamış oldukları Türkçe ders kitapları kadar yeterli kitaplar yazmayı amaçlıyorum. Gerçekten bu kitaplarımız da Türkiye düzeyinde ses getiren; tanıdığım, tanımadığım birçok öğretmen ve eğitimciden övgü telefonları alıyor ve çok mutlu oluyorum. AKP Hükümetince İlkokul Türkçe Programları değiştirilene dek tam 14 yıl, en çok satan ders kitapları oluyor.
Beşinci sınıf ders kitabımızın ilk metni, ilk okunuşta onay için gerekli puanı aldığı halde, puanlarda indirim yapılarak eleştirilen yanlarını içeren bir yazı ile geri çevriliyor. Bunun üzerine, o zaman yazarlara tanınan yanlış eleştirilen yerleri inceleme kuruluna sorma ve açıklama isteme hakkından yararlanmak üzere İnceleme Kurulu’ndan alınan randevu gününde oraya gidiyor ve kurul üyelerinden yanlış bulduğum eleştirilerle ilgili açıklama istiyorum. Talim Terbiye Dairesi’nde özellikle Türkçe ile ilgili yanlış eleştiriler ile sorularımı ilgili genç arkadaşa soruyorum. Arkadaş, sorularıma yanıt bulmada zorlanıyor ve sonunda gerekçe olarak bu konuda yüksek lisans yaptığını söyleyince bunun sorularıma yanıt olamayacağını ve kitabımızın geçerli not alacak düzeyde olduğunu söyleyerek ayrılıyorum.
Bir sorunu da belirli bir günü içerme zorunluluğu olmayan bir kutlanan günle ilgili eleştirinin hangi nedenle yapıldığını, bunu eleştirenden alınan randevu sonunda ilgiliye sorduğumda o da buna tutarlı bir yanıt veremiyor ve o günün, kendisinin belirttiği tarihte kutlanmasının “teamül” olduğu gibi anlamsız bir yanıt veriyor.
Sıkıntı Bitmiyor
Ankara’da geniş bir pazarı olan Matematik öğretmeni bir dağıtımcımız, yayınlarımızı tabanın istekleri doğrultusunda hazırlamamızda ısrar ediyor. Oysa ben, yaz ortasında Dedeman otelinde, Türkiye’nin her bölgesinden gelen ve çoğu emekli öğretmen ya da görevden ayırılmış öğretmenlerden oluşan temsilcilere her yıl, dergilerimizi ve öbür yayınlarımızı Türk Milli Eğitimi’nin ve İlkokul Programı’nın amaç ve ilkelerine uygun olarak nasıl hazırladığımı uzun uzun açıklıyorum. Bu nedenle tabanın istediği doğrultuda hazırlamamız yönündeki isteklere şiddetle karşı çıkıyorum. Bu yaklaşımımı Ünsal Bey bir kez daha destekliyor.
Gölbaşı’nda Geçen Günlerim
İşi genişletince Ünsal Bey, Gölbaşı yakınında geniş bahçeli büyük bir yapıyı satın alıyor Her gün oraya giderek çalışacağımızı duyurunca, o uzak yere gidemeyeceğimi söylüyorum. Ünsal Bey, bir dereden su getirerek beni ikna ediyor. Ancak oraya vardığımda, duvarlarının tavana yakın yerlerindeki pencereleriyle geniş bir hapishane koğuşunu andıran yerde, çalışanlar için camlarla birbirinden ayrılan odacıklar hazırlattığını; o odacıkların orta yerine de Genel Yayın Yönetmeni’nin odacığını yerleştirdiğini görüyorum.
Kendi düşüncesine göre orada ben, bütün çalışanları göreceğim, bütün çalışanlar da beni görecek ve bu biçimde işler daha hızlı yürüyecek. Bu görüntü içimi karartıyor. Oysa benim işim, herkesi denetlemek değil; özellikle kendi işlerime yoğunlaşmak. Birkaç gün sonra herkesin önümden geçerek yerine ulaştığı bu yerin benim çalışmalarıma uygun bir yer olmadığını yaşayarak görünce burada asla verimli çalışamayacağımı, masamın duvar dibindeki geniş ve daha rahat çalışabileceğim yere taşınmasını istiyorum ve oraya taşınıyorum. Bu tutukevinin yarattığı sıkıntıyı öğle arasında arkadaşlarla oturduğumuz göl kıyısındaki çay evinde gideriyoruz.
Ortaokul Türkçe Ders Kitapları Hazırlama Girişimimiz
İlkokul Türkçe ders kitaplarımız Türkiye çapında büyük bir ilgi görünce Ünsal Bey bu kez ortaokullar için Türkçe ders kitapları hazırlamamı istiyor. Bu konuda da bana tam yetki tanıyor. Zor ve riskli; ama çok güzel bir iş, bu! Başarılı bir deneyimimin de var. Ancak bir başıma yazmam olanaksız. Çünkü işim başımdan aşkın. O nedenle ortaklaşa yazabileceğim kişileri düşününce aklıma ilkeli, kurallı tutumu ile sürdürdüğü derslerinden çok yararlandığım, bu nedenle gözümde çok büyüttüğüm, özenli ve soluklu çalışmanın gizlerini kendisinden öğrendiğim bir öğretmenimle yaşama sevincinden, ödüllü şiirlerinden ve edebiyatla ilgili yapıtlarından çok etkilendiğim Türkçe-edebiyat öğretmenlerimi anımsıyorum.
Onlara bu kitapları birlikte yazma önerimi götürüyorum. İkisi de duraksamadan kabul ediyorlar, önerimi. Ortaokul Türkçe Programı’nı en ince ayrıntısına dek okuyarak bu kitapları nasıl yazacağımıza ilişkin notlar alıyor, bunları çoğaltarak bunları öğretmenlerime veriyor ve kitapları nasıl yazmamız gerektiğini, bu konuda deneyimlerinin olmadığını bildiğim öğretmenlerime saygı çerçevesinde açıklıyorum.
Ne ki büyük bir umut ve güvenle beklediğim, birçok bağlayıcılığı olan bu çalışmaların ilk bölümünü iki öğretmenimin de kendi biçemlerine göre yazdıklarını görüyorum. Ayrı ayrı görüştüğüm öğretmenlerime, yine bir öğrenci duyarlığı ile bu kitapların nasıl yazılmasının beklendiğini açıklamaya çalışıyorum. İkinci bekleyişimin sonunda şair ve yazar öğretmenimle çalışmalarımızı sonlandırmak zorunda kalıyor ve öğrenciliğim süresince kendisinden çok etkilendiğim öğretmenimle işi sürdürmeye başlıyorum.
Ancak kurallı, düzenli, özenli çalışmayı kendisinden öğrendiğim, Fransızcayı kendi kedine, o dilden birkaç kitap çevirecek düzeyde öğrenmiş ve bu kitaplarını bana da imzalamış olan bu öğretmenim, yaptığı çalışmaları tükenmez kalemle, yazarken çoğu yeri delinen pelür kâğıtlara yazarak veriyor bana. Öğretmenimin bu tutumu karşısında, anlatamayacağım bir düş kırıklığını yaşıyorum.
Bu öğretmenime duyduğum saygı ve güven nedeniyle daha işin başında iken, yaptığı bir araştırmayı bastırmak istediğini, bunu yayınevinde bastırıp bastıramayacağını sorunca konuyu Ünsal Bey’e açıyorum. Ünsal Bey, duraksamadan, kitabı karşılıksız basabileceğini söylüyor. Öğretmenimin duyarlığını bildiğim için Ünsal Bey’e, öğretmenimin bunu kabul etmeyeceğini söylüyorum. Ünsal Bey, “O zaman hocamızdan yalnızca maliyet tutarını alalım.” diyor ve kitap basılıyor.
Bir süre sonra öğretmenim, payına düşen paranın peşin ödenip ödenemeyeceğini soruyor. Ünsal Bey, bu isteği de geri çevirmiyor. Parayı alınca Öğretmenim, bu kadar parayı ilk kez bir arada gördüğünü söylüyor; ancak çalışmalarını rutin alışkanlıklarından zerrece sapmadan sürdürüyor.
Öğretmenime bu çalışmalarını, notlarda yer alan beklentilere uygun biçimde ve pelür kâğıt yerine normal kâğıda okunaklı olarak yazmasını bir kez daha yineleyemiyor, yazdıklarını zorlukla okuyarak düzeltip bilgisayarcıya veriyorum.
Kimi bilgilerinden yararlanma dışında bu öğretmenimin çalışmalarından da yararlanamadan bir başıma üç kitabın okuma parçalarından, onlara bağlı olarak öğrencilere kazandırılması ön görülen bilgi, beceri ve değerlere uygun olarak yazımının bütün ağırlığını taşımak zorunda kalınca gecemi gündüzüme katarak çalışıyorum.
Ne ki Talim Terbiye Dairesi’nde o dönemde de ağırlıklı olarak tutucular çoğunlukta olduğu için bu kitaplarda yer verdiğim birçok ilerici şair ve yazarlarımızın şiirlerinden, yazılarından rahatsızlık duyanlar, onlara doğrudan karşı çıkamayınca bunların düzey üstü oldukları gibi tutarsız gerekçelerle bu kitaplarımızı da sürekli geri çevirerek bizi usandırmayı başarıyorlar.
Uğradığımda odasına buyur eden çay, kahve ısmarlayan Talim Terbiye görevlilerden birisinin bir ara, yayınevi sahibimize, “Rasim Bakırcıoğlu adı sizin yayınlarınızda görüldüğü sürece işlerinizin yolunda gitmesi zorlaşabilir.” anlamında bir söz söylediği geliyor kulağıma. Buna karşın orada çalıştığım sürece yayınevi sahibinden, işlerinin zorlaştırılmaması için Atatürk Aydınlanmacılığı doğrultusundaki tutumumdan ödün vermemi istemek gibi tek bir söz duymuyorum.
Bu kitapların okurlara ulaşmasını yetkili tutucuların engellediğini çok iyi gören Ünsal Bey, boşa giden masraf ve emekleri sineye çekme yüceliğini gösteriyor. Kabul görmeseler de bu kitaplarda yer alan metinler ve onlara bağlı bilgi, beceri ve değerler de ilkokul Türkçe ders kitaplarındakiler gibi bugün göğsümüzü kabartacak nitelikteydiler. Tutarsız gerekçelerle düzey üstü diye nitelenen okuma metinlerinden ikisi ekte görülebilir.
Türkiye’de En Çok Çağdaş Ünite ve Özgün Ünite Dergileri Okunuyor
Ünsal Bey, Çağdaş Ünite Dergisi adıyla ikinci bir dergi daha çıkarmak istiyor. Özgün Ünite Dergisi’nin ağır bir dergi olduğunu söylemem üzerine bunda düzeyi biraz daha aşağıya çekiyor ve böylece iki ayrı dergi yayımlamaya başlıyoruz. Ankara ilçe merkezlerinde 1994-1995 öğretim yılında Millî Eğitim Bakanlığınca “Eğitim Öğretime Açılmış Bulunan İlkokul ve İlköğretim Okullarında okutulmakta Olan Öğrenci Dergilerinin Seçimi, Özellikleri ve Faydaları”nın araştırıldığı bir çalışmada ilköğretim kurumları yönetici ve öğretmenlerinin değerlendirmesine göre, değişik yayınevlerince yayımlanan yedi dergi içinde, 116 puanla Çağdaş Öğrenci Dergisi birinci sırada; 108 puanla da Özgün Öğrenci Dergisi ikinci sırada yer alıyor. Üçüncü sıradaki dergi ise, ancak 75 puan alabiliyor.
Aynı araştırmada öğrenci velilerinin 1307’sinin oyu ile yine Çağdaş Öğrenci Dergisi birinci sıraya; Özgün Öğrenci Dergisi de öğrenci velilerinin 989 oyu ile ikinci sıraya yerleşiyor. Üçüncü sıradaki dergiyi seçen öğrenci velisi sayısı, 669’da kalıyor. Bu araştırmada görüşlerine başvurulan öğrencilerden 1514’ü Çağdaş Öğrenci Dergisini birinci sıraya; 1091 öğrenci de Özgün Öğrenci Dergisini ikinci sıraya oturtuyor. Üçüncü sıraya yerleştirilen dergi ise öğrencilerden yalnızca 711 oy alabiliyor.
Ünsal Bey’in Plaket Sürprizi
Ünsal Gündoğan, kurumda on yılını dolduranlara bir teşekkür plaketi veriyormuş. On yılımı doldurmadığım halde, düzenlenen 19 Ağustos 1995 tarihli yıl sonu il temsilciler toplantısının gecesinde sunuculuk yapan, yazarlarımızdan öğretmen Mustafa Bekâr, “Şimdi Özgün Medya’nın Genel Yayın Yönetmeni Sayın Rasim Bakırcıoğlu Öğretmenimizi sahneye çağırıyorum.” demesiyle niçin çağrıldığımı bilmeden sahneye çıkıyorum. Niçin çağrıldığımı, “Öğretmenimize plaketini vermek üzere MEB Yayımlar Daire Başkanını buraya davet ediyorum.” anonsu ile öğreniyorum. Alkışlarla aldığım plaketin arkasından kısa bir konuşma ile Özgün Medya’nın sahibi Ünsal Gündoğan’a teşekkür ediyorum.
Ünsal Bey, benim ölçülerime göre baskıcı tutumunun yanı sıra, çalışanlarının aylık ücretlerini bir gün bile geciktirmeme; bayram arifelerinde yayınevinin bütün çalışanlarına bir poşet dolusu türlü ikramlarda bulunma; yılbaşında saat, kravat iğnesi gibi armağanlar verme gibi duyarlı davranışları ile yine de herkesin saygısını kazanmayı sürdürüyor.
Yıllar, göz açıp kapayıncaya dek akıp gittikçe kurumun en çok çalışanı ve Yazı İşleri Müdürü Elife Gündoğan’ın, zaman zaman, benim Genel Yayın Yönetmeni gibi kendisinden daha yetkili konumda olmamı içine sindiremediğini seziyorum. Ancak bunu Ünsal Bey’e doğrudan yansıtamadığını da biliyorum. Matematikle ve Fen Bilgisiyle ilgili problemlerin denetimini benim üstlenmemem üzerine bunlar da kendi sorumluluğunda olan Elife Hanım, tüm yayınların nasıl yazılması gerektiğini de artık öğrendiğini düşündüğünü; benim “-yor”lu anlatımımın nedenini bir türlü anlayamaması nedeniyle, bunu ve bunun dışındaki başka kimi uygulamalarımı Ünsal Bey’e “yanlış” diye aktararak bana yönelik örtülü bir karalama kampanyasını sürdürdüğünü görüyorum. Ancak bunları asla sorun yapmıyor, görmezlikten geliyorum.
Çünkü Ünsal Bey, öyle bakmıyor, benim çalışmalarıma. Arada bir canımın sıkıldığını sezdikçe, benimle uzun bir süre daha birlikte çalışacakmışız gibi konuşmalar bile yapıyor. Bir akşamüstü odasında otururken, Polatlı yakınında bir yerde aldığı arsa üzerinde kuracağı yeni tesisin planını gösteren kâğıdı seriyor masanın üzerine. Nerede hangi işlerin yapılacağını açıklarken sık sık karşılaşıp kavga etmeyelim diye benim oturacağım odanın yapılacak bu yapının bir başında, kendisininkinin de öbür başında olacağını belirtiyor, gülerek.
Bundan bir süre sonra da geç vakte kadar çalışmak zorunda kaldığımız bir günün gecesinde beni evime bırakmadan önce yolunu, aldığı o arsaya çevirerek bana orayı gösteriyor. Gecenin karanlığında arsayı baştan başa dolaştıktan sonra bırakıyor beni evime. Ne ki benim bu yoğun çalışmaktan artık yorulduğumu ben de biliyorum, o da görüyor. Ancak söz verdiğim yıllık çalışma süresinin bitimine dek çalışmalarımı sorunsuz sürdürmeye özen gösteriyorum. Çünkü ne Ünsal Bey unutmuştur verdiği sözü şimdiye de ne de ben unutmuşumdur.
O son yılımın başlarında bir gün Elife Hanım, bana telefonda bir iş buyuruyor. Ben de işimi nasıl yapacağımı bildiğim anlamında bir karşılık veriyorum kendisine. Bu olayı izleyen günlerin birinde Ünsal Bey’le görüşürken kendisine verdiğim karşılıkla Elife Hanım’ı ağladığımı söylüyor. Bunun üzerine Elife Hanım’ın dediklerini ve benim verdiğim yanıtı aktararak, benim ağlamaya neden olacak bir karşılık vermediğimi belirtiyorum.
Artık iyice anlıyorum ki Elife Hanım, benim bir an önce oradan ayrılmam için sabırsızlanıyor. Ben de uzun yıllardır ara verdiğim okumak istediğim kitaplarıma ve yazmak istediğim kitaplarımı yazmaya başlayacağım günleri iple çekiyorum zaten.
Yıllık sözlü anlaşmamın bitmesi üzerine, 1996 yılında Ünsal Bey’e “Hoşça kalın!” diyerek “izzet-i ikbal” ile bu iş yerinden ayrılıyorum. Böylece hem Elife Hanım rahatlıyor hem de ben, özgürce okuma ve yazmalarıma kavuşuyorum. Ayrılış sonrasında Ünsal Bey’in isteği üzerine yayınevinin kimi yazı işlerini bir süre daha uzaktan sürdürüyorum. Ayağım düştükçe uğrayıp çayını kahvesini içtiğim, yemeğini yediğim Ünsal Bey, her seferinde beni kapıya dek uğurlarken “Bir emriniz var mı Hocam?” deme nezaketini göstermeyi unutmuyor. Ben de yalnızca bir ‘merhaba demek için uğradığımı söylüyorum.
BİR KOOPERATİF EVİM OLUYOR
Özgün Medya’da çalışmaya başladığım yıl içinde, Mehmet Aydın öğretmenimin önerisiyle girdiğim kooperatifin kura çekiminde, 14 katlı beş apartmanın örnek olarak yapılmış olan ilk bloğunun 7. katındaki iki daireden biri çıkıyor. Kooperatifte çok sayıda da dubleks yapılar bulunuyor
Kura çekiminden sonra dairemin badanasını yaptırıp bir an önce oturulabilir duruma getirmeye girişiyorum. Apartmanın asansörü henüz çalışmıyor. Su da bağlanmış değil. Kooperatif başkanıyla görüşerek merdiven aralığından hortumla bulunduğum kata su çıkarılmasını sağlıyorum. Pazar günleri, tam 40 gün 7. kata çıkarak evin eksiklerini gideriyorum. İlk haftalarda merdivenle 7. Kata çıkışta zorlanıyorsam da sonraları alışıyorum. Dairenin iç düzenini tamamlayınca koltuk takımı ve avizeler satın alıyorum. Çalışma yeri olarak ayırdığım odanın iki duvarına kitap dolapları, girişler için dolaplar yaptırıyorum. Çalışma odamı düzenler düzenlemez yayınevinin istediği kitapları yazmak üzere yoğun bir çalışmaya girişiyorum.
Yönetimi Değiştirme Girişimi
Kooperatifi başından beri, yerleşke içindeki yönetim yapısında, kooperatif adına alınan araba altlarında, eski Milli Birlik Komitesi üyelerinden birinin başkanlığında aynı yönetim kurulu yönetiyor. Apartmanlarda oturan üyeler arasında, yönetimin kooperatifi yıllardır arpalık durumuna getirdikleri, daha çok dublekslerle ilgilendikleri, apartmanların eksiklerini tamamlamayı sürekli savsakladıkları söylentisi yayılıyor. O nedenle bu yönetimi değiştirmenin yolları düşünülüyor.
Bir gün, oturduğum apartmanın karşısında, kooperatifin orta yerinden geçen ana yolun güneyine düşen dubleks yapıda oturan ve CHP’li olduğu söylenen üyenin, evinin önüne arabalar park etmesin diye asfaltın kenarı boyunca babalar diktirdiğini görüyor ve çok öfkeleniyorum.
Oturduğum apartmanın birinci katındaki çok sevdiğim komşum, Yem sanayi Müdürü, çalıştığı yerin kafeteryasında pazar günleri toplanarak kooperatifimizin sorunlarını görüştüklerini, toplantılara benim de katılmamı istemesi üzerine ben de katılıyorum, bu toplantılara Toplantılarımızda konuşmaların düzen içinde sürdürülmesi için öne geçip konuşmak isteyenlere söz vermem isteniyor. Ben de kabul ediyorum bu görevi. Apartmanların eksiklerinin bir an önce tamamlanması için mevcut yönetimin değiştirilmesi yönünde bir eğilim beliriyor.
Birkaç hafta sonra toplantıdan çıkıp evime yaklaştığımda Kooperatifimizin başkanı ile karşılaşıyorum. Başkan, “Hoca! Başkanlığınızda toplantılar düzenleniyormuş.” diyor. “Evet!” diyorum. “Kooperatifimizin sorunlarını görüşüyoruz.” dedikten sonra Başkana, “Sizin zamanınız olmaz; ancak yönetim kurulundan bir kişiyi görevlendirirseniz, yönetimin çalışmaları konusunda bizi aydınlatabilir.” diyorsam da yönetimden kimse toplantılarımıza katılmıyor.
Genel kurulun toplanacağı tarih yaklaşınca yeni yönetim kurulu için aday belirlenmesini konuşmaya başlıyoruz. Benim yönetime girmem ve başkanlığı üstlenmem öneriliyor. İşlerimin yoğunluğu nedeniyle bu isteği kabul edemiyorum. Onun üzerine genel kurul başkanı olmam isteniyor. Başkanlığa adaylığa karşı çıkmıyorum. Bir doktorla Yem Sanayi Müdürü’nü de başkanlık kurulu üyesi olarak belirliyorlar.
Genel kurul toplandığında Genel Kurul Başkanlığı ve üyelikleri için hazırladığımız listeyi bir arkadaşımız Başkanlığa sunuyor. Yapılan oylamada genel kurul başkanlık ve üyeliklerini oy çokluğu ile kazanıyoruz. Raporlar okunup eleştiriler yapıldıktan sonra yeni yönetim kurulunun seçimine geçmeye sıra geldiğinde de yönetim kurulu için hazırladığımız liste Genel Kurul Başkanlığına iletiliyor.
Seçime geçeceğim dakikalarda, hatırı sayılır bir grup üyenin salondan çıktığını, ardından da Başkanlığa salonda yeter sayıda üyenin bulunmadığı, o nedenle sayım yapılması önerilince tuzağı anlıyor ve iki yanımdaki üyelerin kulağına “Salonda yeter sayıda üye bulunmaktadır; o nedenle kalkan parmakları dikkatli sayın!” dedikten sonra, sayım yapılacağını bildiriyorum. İki kişi sayım sonuçlarını yüksek sesle söyledikten sonra salonda yeter sayıda üyenin bulunduğunu duyurarak karşı tarafın oyununu bozuyoruz. Oylama sonunda katlı konutlarda oturanların listesi kazanıyor.
Seçilen yönetim kurulu çok başarılı bir çalışma ortaya koyamıyorlarsa da en azından kooperatif, arpalık gibi yönetilmekten kurtarılmış, deposu kooperatifin parasıyla doldurulan otomobilin özel araç gibi kullanımı önlenmiş ve kooperatifin gelir giderine saydamlık kazandırılmış oluyor.
BİR EĞİTİM KURUMUNDA UYGULANABİLECEK
ÖĞRENCİ ODAKLI EĞİTİM TASARIMI
Bu tasarım, özel bir eğitim kurumunu sahibinin isteği ve onayı ile öğrenci odaklı eğitime evirme düşü ile yola çıkılıp küçümsenmeyecek bir yol alınmışken, verilen sözler tutulmayarak durdurulan girişim için hazırlanan programa koşut çalışmalardan esinlenilip kurgulanmıştır. Burada anlatılanların doğrudan bir kurumla ilişkisi bulunmamaktadır.
Bu tasarımda çocuk ve gencin, edindiği bilgi, beceri ve değerlerle oluşturduğu bilişsel, duygusal ve toplumsal yeterliklerin görünürlük kazandırdığı sorun çözücü ve yaratıcı davranışlar edinmesini sağlayacak bir eğitimin temel niteliklerinin tüm ayrıntılarıyla gözler önüne serildiği görülecektir.
Bütün dünyanın ilgi odağı olan köy enstitülerinde uygulanan eğitim öğretimin anlam, önem ve değerinin bilincinde bir okur, bu tasarımım her tümcesinde, enstitülerin ilk altı yılında uygulanan çağının çağdaşı özgün eğitimin izlerini görebilir. Bu kurgu incelendiğinde, ulusal eğitimin özel girişime bırakılması durumunda niçin demokratik, laik, bilimsel, kamu yararını önceleyen bir uygulamanın gerçekleştirilememesinin neredeyse olanaksız olduğu da anlaşılmış olacaktır.
Özel eğitim kurumlarında demokrasi tam olarak işletilemediği, her konu açık seçik tartışılamadığı için ister istemez çıkar birlikteliği biçiminde üstü kapalı birtakım kümeleşmeler olmaktadır. O nedenle bu tasarımla; “Her bireye ilgi ve yetenekleri doğrultusunda istediği kadar kendini geliştirme olanağı tanıyan demokratik, laik, bilimsel, kamu yararını önceleyen eşitlikçi bir eğitim, ancak devletçe uygulanabilir.” gerçeğine de açıklık kazandırılacaktır.
Öğrenci Odaklı Eğitim Tasarımın Ana Çizgileri
Tasarımımın ana çizgilerini ve nasıl uygulanacağını şöyle belirlemiş bulunuyorum:
Yıllar öncesinde öğrencim olan bir eğitimcinin çalışmakta olduğu Çağdaş, laik, bilimsel ve kurucu değerlerimize saygılı özel bir eğitim kurumunun sahibi, bu kurumda çalışan öğrencime, lisesindeki başarısızlığa bir çare aradığını; ancak bir türlü çare bulamadığını söyleyince öğrencim, bu konuda benim kendilerine yardımcı olabileceğimi söylüyor. Bunun üzerine kurum sahibi, benimle görüşmek istiyor.
Kendilerine uğradığımda, bana ekonomik durumunun çok iyi olduğunu, hiçbir ekonomik sorununun bulunmadığını; ancak lisedeki başarısızlığı bir türlü çözemediğini, bu konuda birçok akademisyenden yararlanmaya giriştiğini; ne ki hiçbirinden beklediği sonucu alamadığını, öğrencimin, bu konuda kendisine yardımcı olabileceğimi söylediğini belirttikten sonra “Bize yardımcı olur musunuz?” diyor.
Bu konuda nelerin, niçin ve nasıl yapılması gerektiğine ilişkin aklıma gelenleri anlatıyorum. Gerçek bir başarı için tam anlamıyla bilimsel temellere dayanan çağının çağdaşı bir eğitimin ÖĞRENCİ ODAKLI EĞİTİM olduğunu belirtiyorum. Bana bir iki hafta süre tanırlarsa, kendilerine bu konuda nelerin, niçin ve nasıl uygulanması gerektiği konusundaki düşüncelerimi ayrıntılı biçimde yazılı olarak sunabileceğimi bildiriyorum. Eğer o yazdıklarımı onaylarlarsa; karşılaşacağım her sorunu aracı ile ya da yazılı olarak değil de doğrudan kendileriyle görüşebilme olanağını bana tanırlarsa; bir de tek başıma çalışabileceğim bir yer sağlarlarsa, o programı uygulayabileceğimi söylüyorum. Yetkili kişi, bu isteklerimin tümünü kabul ediyor.
Açıkladığım konularda kendisiyle anlaşmamız durumunda, bana ücret olarak ne vereceğini sorduğunda bir rakam söylüyorum. O ücreti lisede Matematik dersi veren doçente bile vermediğini belirtiyor. Yapacağım işin karşılığının bu olduğunu vurguladığımda, kurum sahibi bu önerime de “Peki!” diyor ve çalışmaya başlıyorum.
Bunun üzerine okulda birtakım değişiklikler yapmak üzere kurum sahibinin eski çalışma odasında çalışmaya başladığımı duyan, başta genel müdür yardımcıları olmak üzere bütün müdürler, deyim yerindeyse “Hoş geldiniz!” demek için kuyruğa giriyorlar. Bu durum bana Nasrettin Hoca’nın “Ye Kürküm Ye!” öyküsünü anımsatıyor. Her gelen, kendisini, yaptığı işleri ballandıra ballandıra anlatıyorlar
İki hafta sonra kurumun sahibine aşağıdaki iki aşamalı programı sunuyorum:
Öğrenci Odaklı Eğitimi Geliştirme Programı
1. Durumu Belirleme
a. Yöneticilerin kurumda verilmekte olan öğretim, yönetim ve öğrenci kişilik hizmetlerine (sağlık, toplumsal yardım, özel yetiştirme, boş zaman eğitimi ile ders dışı etkinliklere, rehberlik ve psikolojik danışma hizmetlerine) nasıl baktıkları belirlenecek.
b. Öğretmen Durum Ölçeği, Öğretmen Tutum Envanteri, Öğretmenler için Anket ve görüşme aracılığı ile öğretmenlerin kurumda verilmekte olan eğitim öğretim, yönetim ve öğrenci kişilik hizmetlerine nasıl baktıkları belirlenecek.
c. Rehberlik ve Psikolojik Danışma Soru Listesi ve görüşme aracılığı ile rehberlik ve psikolojik danışma görevlilerinin, verilmekte olan eğitim öğretim, yönetim ve öğrenci kişilik hizmetleri olarak neler yaptıkları, neler yapmak istedikleri belirlenecek.
ç. Sınıf Rehber Öğretmenleri İçin Anket ve görüşme aracılığı ile sınıf rehber öğretmenlerinin görevlerine nasıl baktıkları saptanacak.
d. Eğitici Kol Rehber Öğretmenleri Soru Listesi ve görüşme aracılığı ile eğitici kol rehber öğretmenlerinin neler yaptıkları belirlenecek.
e. Problem Tarama Listeleri, Özgeçmiş, Soru Kâğıdı, İstek Listesi, Öğrenci Gözlem Kâğıdı, Başarı, Dil, Matematik, İlgi ve Kişilik Dereceleme Ölçekleri, Kimdir Bu?, Rol Listesi, Başarısızlık Nedenleri ile İlgili Anket, İlgi Envanterleri, Yetenek Testleri uygulanıp görüşme yapılarak öğrencilerin kendileri ve kurum ile ilgili sorunları belirlenecek. (Bunların bir bölümü, uzun vadeli çalışmalarla ortaya çıkarılacak.)
2. Öğrenci Odaklı Eğitimin Tanıtımı
a. Genel müdür ve danışmanına, genel müdür yardımcılarına ve öbür yöneticilere kurumda gerçekleştirmek istediğimiz öğrenci odaklı eğitimin amacı ve içeriği tanıtılacak.
b. Genel müdür ve genel müdür yardımcılarının ve öbür yöneticilerin de katılacağı bir toplantıda öğretmenler ile okul rehberlik ve psikolojik danışma görevlilerine, kurumda gerçekleştirmek istediğimiz öğrenci odaklı eğitimin içeriği tanıtılacak.
c. Yapılacak bir toplantıda sınıf rehber öğretmenliği görevlilerinin öğrenci odaklı eğitim ilkeleri ışığında bu görevin nasıl yapılması gerektiği, sınıf rehber öğretmenleri ve okul rehberlik ve psikolojik danışma görevlileriyle konuşulacak.
ç. Öğrenci odaklı eğitim ilkeleri ışığında, sınıf içi öğrenim etkinliklerinin, ölçme ve değerlendirmelerin nasıl yapılması gerektiği ilgili yöneticilerin de katıldığı zümre öğretmenleriyle ayrı ayrı görüşülecek.
d. İlgili yöneticilerin de katılacağı bir toplantıda velilere öğrenci odaklı eğitimin içeriği tanıtılacak.
NOT: Bu toplantılar, ilgililerin uygun zamanına göre takvime bağlanacak. (23.5.1997)
Öğrenci Odaklı Eğitimi Uygulama Programı
1. Tanıtım, Alt Programları Hazırlama ve Eğitim
a. Genel müdür ve yöneticilere öğrenci odaklı eğitimin uygulanma koşulları ana çizgileriyle açıklanıp yöneticilerin konuya ilişkin görüşleri de alındıktan sonra programa son biçimi verilecek (Prog. 1-2 a).
b. Öğrenci odaklı eğitim, ayrıntılı olarak zümre öğretmenlerine tanıtıldıktan sonra 1997-1998 öğretim yılına ilişkin hizmet içi eğitim çalışmaları için gerekli planlama yapılarak ders işlenişi, disiplin, öğretmen-öğrenci ilişkileri, ölçme ve değerlendirme, öğrencilerin eğitsel ve kişisel sorunlarının çözümü, öğretmen ve veli ilişkileri konularında ilgililer, gerektikçe bilgilendirilecek.
c. 1997-1998 öğretim yılı için hazırlanan Rehberlik ve Psikolojik Danışma Programında yöneticilerin, öğretmenlerin, sınıf rehber öğretmenlerinin, eğitici kol rehber öğretmenlerinin, öğrencilerin ve velilerin öğrenci odaklı eğitime uyum sağlamaları için yer verilen çalışmalar, hizmet içi eğitim sırasında ve öğretim yılı başında gerçekleştirilecek. (Prog.1, 1-c)
ç. Rehberlik ve Psikolojik Danışma Bürosuna hazırlatılan 1997-1998 öğretim yılı Sınıf Rehber Öğretmenliği Çalışma Planı, hizmet içi eğitim sırasında öğretmen ve yöneticilerce tartışılıp son biçimine kavuşturularak uygulamaya konulacak. (Prog. 1. 1-c)
d. İlgili yönetmelik uyarınca eğitici kol çalışmalarının anlamı, önemi ve nasıl yapılacağı konusunda Rehberlik ve Psikolojik Danışma Bürosunun yaptığı çalışma, hizmet içi eğitim sırasında öğretmenlerle paylaşılacak. (Prog. 1, 1-d)
e. Hizmet içi eğitim uygulanmaya başladığında öğretmenlere Öğretmen Tutum Envanteri uygulanarak elde edilen sonuçlar ışığında, öğrenci odaklı eğitim için demokratik tutumun niçin önem taşıdığı kavratılacak. (Prog.1, 1-b)
f. Öğretim yılı başında velilere öğrenci odaklı eğitim tanıtılacak.
g. Öğretim yılı başında, sınıf rehber öğretmenleri, rehberlik ve psikolojik danışma görevlileri ve yöneticilerin yardımıyla öğrenci odaklı eğitimin ne olduğu, bu konuda nelerin nasıl yapılacağı öğrencilere anlatılacak.
ğ. Öğrenci odaklı eğitim çerçevesinde kurumda yapılacak çalışmaları içeren bir KILAVUZ hazırlanacak. Bu kılavuzda kurumun adresinden, kuruma giriş koşullarına, kurumun işleyişine, kurumda verilen hizmetlere dek bütün bilgiler yer alacak. Bu kılavuz, öğretim yılı başında kurumun yöneticilerine, öğretmenlerine, öğrencilerine, velilerine ve isteyen herkese dağıtılacak.
h. Sosyal hizmetler uzmanı, basın ve yayın organlarından da yararlanarak kılavuzda yer verilen ileriye dönük eğitim öğretim ve yönetim hizmetlerinin tanıtımını sağlayacak.
2. Öğrenci Odaklı Eğitimi Uygulama
a. Öğretmen-öğrenci, yönetici-öğrenci ilişkilerinin öğrenci odaklı eğitim ilkelerine uygun biçimde yürütülmesini sağlamak için bu konudaki uygulamalar izlenecek ve ortaya çıkan sorunlar zamanında çözülecek.
b. Öğretmenlerin öğrenci odaklı eğitim ilkelerine uygun yıllık planlar yapmaları; öğretim yılı başında dersin hedef davranışlarını, konuları öğrencilere tanıtmaları; öğrencilerin her birine, kendilerine özgü verimli çalışma ve tam öğrenme yollarının denetilip onların bu yolları izlemeleri sağlanacak.
c. Öğretmenler, her gün ön hazırlık (plan) yaparak derse girecek; derse başlarken öğrencilerin ilgisini konu üzerinde yoğunlaştıracak; dersi öğrencilerin hazır bulunuşluk durumuna uygun olarak işleyecek; derste öğrenmenin gerçekleşmesi için gerekli yöntem ve tekniklerin, araç ve gereçlerin tümünü kullanacak (ya da kullandıracak); derste daha çok konuşturan, yapıp ettiren konumda olacak; ders konularının yaşamın içindeki işlevi konusunda öğrencileri bilinçlendirecek; öğrencilere işlevsel alıştırma ve ödevler yaptıracak; istenen amaçlara ulaşılıp ulaşılmadığını belirleyen ölçme ve değerlendirmeler yapacak.
ç. Yönetici ve öğretmenlere, sınıfta ve sınıf dışında iç denetime dayalı bir disiplini egemen kılmaları, bu konuda gerekenleri el birliği ile yapmaları; öğrencilere polis, jandarma, savcı, yargıç gibi değil; eğitimci gibi davranmaları için gerekli yardımda bulunulacak.
d. Nöbet görevleri, öğretmenlerce öğrencilere sağlıklı, düzeyli davranışların benimsetilmesi ve bunların yerleşik duruma gelmesi için en uygun fırsatlardan biri olduğu bilinciyle yerine getirilecek. Bütün ilişkilerde olduğu gibi nöbet görevini yerine getirirken de buyurgan tutum, davranış ve söylemlerin yerine bilinçli, tutarlı, kararlı, içten, uyarıcı, anımsatıcı söylem ve davranış biçimleri yeğlenecek; bağırıp çağırmayla disiplin sağlamaya kalkışma yaklaşımlarının tümüyle bırakılmasına çalışılacak. (Öğrencilerin bağırıp çağırmasını önlemenin en iyi yollarından biri, öğretmenin bağırıp çağırmayı bırakmasıdır.)
e. Öğrencilerin öğretim yılı başında kendi istek ve istençleriyle (iradeleriyle) seçtikleri eğitsel kollarda doyurucu ve geliştirici çalışmalar yapmaları için her türlü önlem alınacak.
f. Öğrencilerin bedensel, bilişsel (zihinsel,) toplumsal, duygusal yönden yeterince gelişmeleri; başarılı olma yolunda ilerleyen, kendilerini yönetebilen, bağımsız kişilik geliştirmekte olan birer yetişkin durumuna gelerek toplumda yer alabilmeleri için öğretim yılı başından başlayarak yöneticilerle öğretmenler arasında oluşturulan iş ve anlayış birliği ile çaba gösterilmesi sağlanacak.
g. Yönetici ve öğretmen olarak velilerle ilişkilerin, öğrenci odaklı eğitimin gerektirdiği bir anlayışla sürdürülmesine; veliyi üzen, çaresizliğe iten, daha çok iyi-kötü notların, iyi-kötü davranışların velilere duyurulması biçimindeki işlevsiz öğretmen-veli ilişkisinin yerine öğrenciyi geliştirecek, daha başarılı kılacak önlemler belirlenip bunların uygulanmasına yer verilecek.
ğ. Öğrenci odaklı eğitimin gerektirdiği tam kapasiteyle çalışır duruma getirilen Rehberlik ve Psikolojik Danışma Bürosu, bu düzeyde bir hizmet verecek.
h. Öğrenci odaklı eğitim uygulamasına yönelik olarak her aşamada ortaya çıkabilecek sorunlar, kurulacak iletişim ağı kanalıyla zamanında, bu uygulamayı yürütmekten sorumlu kişiye iletilecek; bu çabalarla kurumdaki geleneksel eğitimin kalıntıları tümüyle uygulamadan kaldırılacak. (23.5.1997)
Hazırladığım yukarıdaki iki programın kurum sahibince onaylanmasının ardından, tüm çalışanların bu programda belirttiğim doğrultuda davranış geliştirmelerinin zorunlu olduğunu, bu konuda kendilerine her türlü yolun gösterileceğini bildiriyorum. Herkesin kendisini öğrenci odaklı eğitimin ilkeleri doğrultusunda değiştirmesi; kendilerini değiştirmemekte ısrar edenlerin de tam yetkili kişi olarak kurum sahibi ve genel müdürce değiştirilmeleri gerektiğini vurgulayarak işe girişiyorum.
İlk olarak, ortaya koyacağım ilkelere göre yapacağım çalışmaları kurum sahibinin, iki genel müdür yardımcısının; İlkokul, Fen Lisesi ve Lisenin müdür ve müdür başyardımcısı ile müdür yardımcılarının katılacağı bir toplantıda, birtakım görsellerle de destekleyerek açıklamakla işe başlayacağımı; sonra da bütün öğretmenlere, öğrencilere ve velilere nelerin, nasıl yapılması gerektiğini nedenleriyle birlikte anlatacağımı bildiriyorum.
Yöneticilere Öğrenci Odaklı Eğitim Sunumum
Sayın Kurum sahibi ve Genel Müdür, Genel Müdür Yardımcıları, Müdürler, Müdür Başyardımcısı, Müdür Yardımcıları, Rehberlik ve Psikolojik Danışma uzmanları! Hepinize saygılarımla birlikte içten sevgilerimi sunuyorum.
Bu çalışmalarımızla önce, neyi amaçladığımızı belirtmek istiyorum. Amacımız, kurumda, çağdaş eğitimin öteki adı olan ÖĞRENCİ ODAKLI EĞİTİMİ gerçekleştirmektir. Bu amaca ulaşmak için açıklık getirmemiz gereken sorun ve soruların başlıcalarını şöyle sıralayabilirim:
Gerçekleştirmeyi düşündüğümüz eğitimin dayandığı temellerin gerekçelerini, bu eğitimin amaçlarını, yöntem ve tekniklerini açık seçik ortaya koymalıyım. Öğrenci odaklı eğitim, her öğrencinin yaşına ve kendine özgü gereksinimlerinden yola çıkılarak gerçekleştirilen, öğrencilerin kendi ilgi ve yetenekleri yönünde gelişmelerini sağlayan eğitimdir. Bu nitelikte bir eğitimin gerçekleştirilmesi, mümkün müdür? Evet, mümkündür: ama çok zordur. Çünkü bu eğitim, her öğrenciyi yalnızca adlarıyla değil; tüm yönleriyle, yani bedensel, bilişsel, duygusal, devimsel, cinsel ve toplumsal yönleriyle tanımayı gerektiriyor.
Ne ki öğrencileri bu derinlikte tanımaya öğretmenlerin ne güçleri yetmekte ne de zamanları. Öyleyse bu konuda öğretmenlere birileri yardımcı olmalıdır. İşte çağdaş eğitim örgütü içinde bu gereksinimi giderecek bir birime de yer verilmiş bulunuyor. O birimin adı, REHBERLK VE PSİKOLOJİK DANIŞMADIR.
Çok mu gereklidir öğrenci (insan) odaklı eğitim?
Evet, çok gereklidir. Çünkü geleneksel eğitimi uygulamak, bir kör döğüşünü sürdürmek, havanda su dövmek, çalıyı tepesinden sürümekle eş anlamlıdır. Çünkü geleneksel eğitim, çocuğun, gencin büyüme, gelişme ve öğrenme ile ilgili gerçekliklerine gözlerini kapamak, kulaklarını tıkamak demektir. Çünkü geleneksel eğitim, çocuğu, genci çağdaş yaşamın gerektirdiği bilişsel, duygusal, devimsel ve toplumsal davranışlarla donatamamaktadır.
Bileceğiniz gibi geleneksel diye nitelediğimiz eğitimin sakat temelleri, tarihin hayli eski zamanlarında atılmıştır. O zamanlar çocuğun, gencin ne bugünkü büyümesi, gelişmesi ne de öğrenmesi, eğitilmesi konusundaki bilgiler ortaya konulmuştu. O zamanlar, insanların toplumsal gereksinimleri çok farklıydı. Bugünkü insan hak, özgürlük ve sorumluluklarının, kişilik bağımsızlığının, ulusal bağımsızlığın, demokrasinin, sosyal devlet anlayışının esamisi okunmuyordu. O nedenle o çağlarda eğitim, topluma hükmeden kişinin isteklerine göre, eğitici konumundaki kişilerin el yordamıyla, kör topal sürdürülüyordu.
Yetişmekte olan kuşakların kendi özgür istençleriyle karar vermeleri, bu kararlarını uygulamaya koymaları diye bir beklenti söz konusu olmuyordu, bugün bile kimi ülkelerde görüldüğü gibi. O dönemlerde yetişmekte olan kişilerden beklenen, bugünkülerden çok başkaydı. Anne babaya, öğretmene, yöneticiye, daha da önemlisi, ülkenin egemenine “mutlak itaat”, bu beklentilerin başında geliyordu. O dönemlerde uygulanan eğitim de bu körü körüne itaati sağlayacak nitelikte ve büyük ölçüde ezbere dayanıyordu. Öğrenme konuları öğrencilere aktarılıyor, onlardan, kendilerine aktarılanları bir papağan gibi yinelemeleri isteniyordu.
Eğitim öğretim ve yönetim üçgeni, uygulanan disiplin, bu amaca hizmet edecek nitelikteydi. Okulda ipin ucu, öğretmen ve yöneticilerin elinde bulunuyordu. Öğrenciler; yönetici ve öğretmenlerin kendilerinden beklediklerine olduğu gibi uymakla yükümlüydüler. Çünkü onların ağzından çıkan her söz, kesin doğru sayılıyordu.
İşte bu anlayışın doğal bir sonucu olarak eğitimin odağında, öğretmen ve program yer alıyordu. Öğrenciler ise, buyurulanların gereğini yerine getiren birer araç konumundaydılar. Öğrencilerin kendilerini kendilerinin yönetmeye kalkışmaları, kendilerine dayatılan doğrular dışında herhangi bir doğrunun varlığından söz etmeleri olası değildi. Hangi bireysel ayrılıklara sahip olurlarsa olsunlar, bütün öğrencilerden, neredeyse aynı anda soluk alıp aynı anda soluk vermeleri bekleniyordu. Beklenen davranışları göstermeyenler, hesap vermek, cezalarını çekmek zorundaydılar.
Öğrencilere, aynı ilgi ve yeteneklere sahipmiş gibi davranma, onları gerekli gereksiz cezalandırma, tehdit etme, korkutma, sınıftan, daha da kötüsü okuldan atma, geleneksel eğitimden bugünün eğitimine bile aktarılan kötü uygulamalardan yalnızca birkaçıdır.
İşte bu nedenlerle şimdi öncelikli işimiz, eğitimi bu kötü uygulamalardan arındırmak; ardından da neleri, niçin ve nasıl yapmamız gerektiğini belirlemek olacaktır. Atatürk devrim ve ilkelerine sıkı sıkıya sarılmak ne denli gerekli ise, Atatürk aydınlanmacılığını yaşama geçirecek kuşakları yetiştirmede öğrenci odaklı eğitimi uygulamaya koymak da o denli gereklidir. Çünkü demokratik yaşamı seçen toplumun bireyleri sorarak, soruşturarak, araştırarak, tartışarak, sorun çözerek, yaratıcı etkinlikler göstererek yetişmek zorundadırlar.
Geleneksel eğitimin yerine bir an önce bu çağdaş eğitim uygulamalarına geçmek, ertelenemez bir zorunluluktur. Çünkü yetişmekte olan kuşaklara beklenen tutum ve davranışlar, ancak bu yolla kazandırılarak onların kendilerini gerçekleştirmeleri sağlanabiliyor. Yetişmekte olan kuşaklar, duydukları her türlü gereksinimi dengeli ve doyurucu biçimde ancak bu yolla gidererek kendilerini gerçekleştirebiliyorlar.
İleri ülkelere baktığımızda, bunların her alandaki başarılarını bu doğrultudaki eğitim uygulamalarına borçlu olduklarını görüyoruz. O ülkeler, köy enstitülerindeki gibi üretici ve yaratıcı kişiler yetiştirmeyi, bu nitelikteki eğitimle gerçekleştiriyorlar.
Kimi eğiteceğiz; onların neler öğrenmesini sağlayacağız?
Eğiteceğimiz kişiler, her biri ayrı bir kişilik, ayrı bir dünya olan çocuk ve gençlerdir. Bunların, yukarıda belirttiğim türden gereksinimleri vardır. Ancak bunların her birinin ilgi, istek, yetenek ve beklenti düzeyi, kendine özgüdür. Öğrenci odaklı eğitim, her çocuk ve genci, bu kendilerine özgü yönleriyle tanımamızı gerektiriyor. Bilindiği gibi marangozun bile ilk işi, işleyeceği ağacı tanıması, her ağaçtan neyin yapılabileceğini bilmesi söz konusudur. Adını bile bilmediğimiz öğrencilerimizi eğittiğimizi, onların gereksindiği bilgi, beceri ve değer duygularını öğrenmelerine yardımcı olduğumuzu söylememiz olanaksızdır.
Önce, “Öğrencilerimize neler öğreteceğiz?” demekten sakındığımı belirteyim. Çünkü “öğretmek” sözcüğünün geleneksel anlamı, günümüzde değişime uğramıştır. Bugün bu sözden artık, bilen kişinin, onları bilmeyenlere aktarmasını anlamıyoruz. Bugün bu sözden, öğrenenin, öğrenmesine yardımcı olmayı anlıyoruz. Öğrenci, nelere yetenekli ise, nelere ilgi duyuyorsa, özellikle onları öğrenmesini sağlamamız gerekiyor. Çünkü geleneksel eğitimcinin sandığının tersine, çocuk ne boş bir levhadır ne de kendisine, istediğimiz biçimi verebileceğimiz bir hamurdur.
Çağdaş eğitimde, her ne pahasına olursa olsun, öğrenim programını bitirmeyi amaç bilen olmayacağız. Öğrencinin gereksinimlerini karşılayan konuları öğrenmelerini sağlayacağız. Konulara amaç olarak bakmayacak; onları öğrenciyi amacına ulaştıran birer araç olarak göreceğiz.
Öğrencileri nasıl eğiteceğiz?
Her şeyden önce öğrencilerle yakın, sıcak, içten ilişkiler kurma, temel ilkelerimizden biri olacak. Ancak bunu yaparken dengeyi iyi ayarlamaya özen göstereceğiz. Öğretmen, yönetici olarak demokratik otorite olacağız. Ne biz öğrenciyi ezen bir tutum takınacağız ne de öğrencinin bizi üstelemesine izin vereceğiz.
Öğretim yılının başında öğrencilerimize dersimizin konularını, amaçlarını, kaynaklarını tanıtacağız. Öğrencilerimizin daha işin başında iken verimli çalışma yollarını öğrenmelerine yardımcı olacağız. Dersimizde daha çok konuşan, yapıp eden olmayacak; daha çok konuşturan, yaptırıp ettiren olacağız. Ders konularımızın yaşamın içindeki yeri ve işlevi konusunda öğrencilerimizi bilinçlendireceğiz. Öğrencilere işlevsel ödevler yaptıracak, bunları gerektiği gibi değerlendireceğiz.
Derslerimizle ilgili ölçme ve değerlendirmeleri, amaçlarına uygun biçimde gerçekleştireceğiz. Değerlendirme sonucunda ne kadar öğrenildiğini belirleyerek öğrenilemeyenlerin de öğrenilmesini sağlayacağız. Notu öğrencilerin umutlarını kıran bir silah olarak değil; öğrenilenin düzeyini belirleyen bir araç olarak göreceğiz. Anlaşıldığı gibi bu konular, zamanı geldikçe daha ayrıntılı olarak öğrenilmesi gereken konulardır.
Nasıl bir disiplin oluşturacağız?
Öğrencilere bir polis, jandarma, savcı ve yargıç gibi davranmak demek olan dış disiplin oluşturma anlayışıyla değil; kendilerini kendilerinin denetlemelerini sağlayan bir tutumla davranarak öğrencilerin iç disiplin oluşturmalarını sağlayacağız.
Her alanda olduğu gibi eğitim alanında da sürekli olarak birtakım gelişmeler oluyor. Bunları yakından izleyerek kendimizi geliştirme çabasını göstereceğiz. Milli Eğitim Yasamız, eğitim programlarımız ve eğitim öğretimle ilgili yönetmeliklerimiz, büyük ölçüde öğrenci odaklı eğitimi uygulamamıza elverişli yargılar içeriyor. Çağdaş eğitin konusunda kendimizi geliştirmemizi sağlayacak tüm yazılı kaynaklara sahip bulunuyoruz. O nedenle belirtmeye çalıştığım doğrultuda çaba gösterdiğimiz sürece, beklenen başarıyı elde etmememiz söz konusu değildir.
Beni dinlemeye katlandığınız için teşekkür ediyor, saygı ve sevgilerimi yineliyorum. Bu sınırlı zaman içinde ele aldığım konulara ana çizgileriyle değinmek zorundaydım. Bütün bu konularda istenen her ayrıntıyı, isteyen herkesle her zaman paylaşmaya hazır olduğumun bilinmesini istiyorum.Şimdi söz sizindir. Buyurun, lütfen, sorularınızı ve katkılarınızı iletin! (8.6.1997)
Sözümü bitirdiğimde Genel Müdür, söz almak isteyen olup olmadığını soruyor. Kimseden ses çıkmayınca katılımcılara, “Hoca, üç günde anlatılabilecek konuları bu kısa süreye sığdırdı. Bir şey anlamadınız mı?” diye sorunca, Bakanlık başmüfettişliğinden emekli Fen Lisesi Müdürü söz alıyor ve benim, “eğitimde devrim niteliğinde açıklamalar “yaptığımı belirterek bana teşekkür ediyor.
Arkasından Genel Müdür, “Hoca çok yorulduk. Siz de yoruldunuz. Anlattıklarınız üzerindeki tartışmalarımızı yarın yapsak olmaz mı?” diye soruyor. Ben de olabileceğini söyleyince ertesi gün, anlattıklarım üzerinde sorulan soruları yanıtlayarak yöneticilere yönelik sunumuma ilişkin çalışmaları tamamlıyorum.
Daha sonra, Genel Müdür’ün, başarısından yakındığı lisenin Müdürü, Genel Müdürlük Makamına “Eğitim Yaklaşımları Konulu Seminere İlişkin Görüş Bildirimi” başlığı altında 6 maddelik; “Gruplandırılarak Birkaç Proje Halinde Uygulamaya Konulabilecek Bence Önde Gelen Konuların Başlıcaları” başlığı altında da on altı maddelik bir öneri yazısı sunuyor. Genel Müdür, o yazıyı bana gönderiyor. Müdürün bu çabasını, kurucunun gözünde, kendisinin bu konularda donanımlı olduğu duygusunu yaratma çabası olarak değerlendiriyorum.
Öğretmenlere Öğrenci Odaklı Eğitim Sunumum
Bir başka gün, kurumun tüm öğretmenlerinin katıldığı toplantıda da uygulamayı düşündüğüm eğitim biçiminin öğretmenleri ilgilendiren yönlerini açıklıyorum.
Bu toplantının ardından, Azerbaycan’dan gelen Matematik öğretmeni kapımı çalıyor ve “Hocam! Ben, sizin anlattıklarınız doğrultusunda öğretmenlik yapıyorum.” diyor. Kendisine, “Siz, eğitiminizi Sovyetler Birliği döneminde mi yaptınız?” diye sorduğumda kendisinden “Evet!” yanıtını alıyorum. “Sizin, anlattıklarım doğrultusunda öğretmenlik yapmanız çok doğal. Çünkü Sovyetler döneminde eğitim, en ileri yöntemlerle sürdürülüyordu.” diyorum.
Bir de İngilizce zümre başkanı, İngilizce Bölümü öğretmenlerinin, benim anlattığım yöntemlerle öğretim yaptıklarını belirtiyor. Ona da “Size sıklıkla Amerika’dan gelen uzmanlar, benim anlattığım çağdaş eğitim yöntemlerini öğretiyorlar. O nedenle sizin, anlattıklarım doğrultusunda öğretim yapmanızı doğal karşılarım.” diyorum. Nitekim, o yılın sonunda, ABD’li bir uzmanın İngilizce Bölümü öğretmenleriyle yaptığı bir çalışmaya beni de çağırıyorlar. Orada benim anlattıklarım doğrultusundaki açıklamaların bir kesimini ben de dinliyorum.
Bu sunumumdan sonra bir numaralı programda belirttiğim açıklamalar doğrultusunda hazırladığım aşağıdaki “Yönetici Durum Belirleme Ölçeği”ni, “Öğretmen Durum Belirleme Ölçeği’ni, “Rehberlik ve Psikolojik Danışma Görevlilerine İlişkin Soru listesi”ni, “Sınıf Rehber Öğretmenleri İçin Anket”i, “Eğitici Kol Rehber Öğretmenlerine ilişkin Soru Listesi”ni ve yüz maddeden oluşan “Öğretmen Turum Envanteri”ni ilgililere iletiyorum.
Ayrıca 23.6.1997 tarihli bir yazıyla öğrenci odaklı eğitimi geliştirme programı çerçevesinde bir hizmet içi eğitim yapmak üzere öğretmenlerden; adını soyadını, branşını, bitirdiği okulu ve bitirdiği yılı, kaç yıllık öğretmen olduklarını, şimdiye dek ders verdikleri okulları ve verdikleri dersleri, ders verdikleri sınıfları belirttikten sonra hizmet içi eğitim çalışmalarında öncelikle üzerinde durulmasını istedikleri konuları, derslerinde öncelikle yararlanmak isteyip de okulda bulamadıkları araç gerecin adını yazmalarını istiyorum. Aldığım yanıtları değerlendiriyorum.
Ölçme, Görüşme ve Gözlem Sonuçları
Ölçme, görüşme ve gözlemlerimle elde ettiğim şu verileri Kurum sahibi Genel Müdür’e sunuyorum:
Bu sunumumda büyük çoğunluğun eğitim öğretimle ilgili sorulara somut, ayrıntılı açıklama yapmamış/yapamamış, somut örnekler vermemiş/verememiş; genel, yuvarlak anlatımlı açıklamalar yapmakla yetinmiş bulunduklarını; oysa bilindiği gibi bir şeyi bilmek demek, o şeyin başka şeylerinkine benzemeyen ayrıntılarını belirtebilmek ve onları uygulayabilmek demek olduğunu belirtiyorum.
Yapılan açıklamaların büyük çoğunluğunun, sorunlarla ilgili tutarlı ve tam bir bilgi sahibi olunmadığını gösterdiğini; beklenen yanıt yerine, alışılagelen, eksik ve yanlış bilgiler ve uygulamaların söz konusu edildiğini, yanıtlar arasında yanlış beklentilere rastlandığını, okulun kazandırması gereken tutum ve davranışların öğrenciye anne baba tarafından kazandırmasının istendiğini vurguluyorum.
Öğretmenlerin bir bölümünün yeni şeyler öğrenme güç ve isteğine sahip görünmediğini, bıkkın ve yorgun oldukları izlenimini verdiğini, öğretmenlerin en az üçte birinin, ölçeği yarım yamalak doldurmuş bulunduğunu açıklıyorum.
Büyük çoğunluğun, öğrencilerin davranışlarından yakındığını, bu öğretmenlerle öğrencilerin arasının açık göründüğünü; kurumdaki birçok öğretmenin, öğrenciyi okuldan soğutan yöntem ve teknikleri, geçerli yöntem ve teknik olarak uyguladığını; örneğin onca laboratuvara, araç gerece karşın hâlâ anlatma-dinletme, kitapta yazılı bilgileri belletmeyi baş tacı ettiğini; öğretmenlere çok çeşitli (6-8-10 çeşit) dersler verilmesinden yakınıldığını bildiriyorum.
Yönetici, öğretmen ve öğrenciler arasında anlayış birliğinin eksik olduğunun, çok değişik tutum ve davranışlar sergilendiğinin, bu konuda anlayış birliği için yönetici, öğretmen, öğrenci ve veli davranışlarının tanımlanarak ilgililere duyurulması ve bunların yerleşmesi için izlenmesi gerektiğinin; yakınılan konulardan biri olarak da yönetimdeki tıkanıklığın gösterildiğinin; yukarıdakilerce, “İstenilenler yapılacak.” dense bile yapılmadığının söylendiğini iletiyorum.
Üst-Ast Yöneticilerin Durumu
Deniyor ki kimi öğretmenlerin dershanede de ders vermesi, sakınca oluşturuyor. Öğrenci, öğretmene soru sorduğunda, “Bilmiyorsan, gel, dershanede öğren!” diyen öğretmenlerden söz ediliyor. Sorun çıkmasın, diye öğretmenlerin üstüne fazla gidilemediği, örneğin, kimi öğretmenlere nöbet tutturulamadığı belirtiliyor. Kimi öğretmenlere ödün verildiği, örneğin ders programlarının onların isteği doğrultusunda yapıldığı, bunun da öbür öğretmenlerin çalışma isteğini baltaladığı söyleniyor.
Yukarıdan hiçbir destek görülmediği, işlerin, kendi çabalarıyla yürütüldüğü, dengenin kurulmasına, korunmasına çalışıldığı söz konusu ediliyor. Örneğin müdür yardımcılarına armağan verildiği halde, müdüre verilmediğinden yakınılıyor.
Çoğu kişi, sorunları göstermeme, yokmuş gibi konuşma eğiliminde. Sorunu deşince de “Yüz kez ilettik yukarıya, olmadı; bizim kötülüğümüz bize kaldı.” gibi yanıt veriliyor.
İlkokul, sahipsizmiş görüntüsü sergiliyor. Öğrenciler, sınıfta da teneffüste de gürültüden ortalığı yıkıyor. Teneke kutularıyla sürdürdükleri oyunlar, çevreyi yaşanası olmaktan çıkarıyor. Şimdiye dek teneffüste öğrencilerin başlarında yalnızca iki kez öğretmen gördüm. Denetimsizlik yüzünden topun ardında kan ter içinde kalan o çocukların nasıl ders yaptıklarını çok merak ediyorum.
Lise müdürleriyle öğlen arasında yürüyüş yaparken Fen Lisesi Müdürü, ikide bir, “Aslında ben de içinde, tüm yönetimi değiştireceksin! Bu kadroyla köklü şeyler yapılamaz. Ben de yalnızca iki yıl daha çalışmak istiyorum. Artık yeter! Hem istekler yerine getirilmeyince insan yılıyor. Eğitim işlerinden sorumlu Genel Müdür Yardımcısı’ndan zaten hiçbir iş çıkmaz. Bir yazı gönderirsiniz, ertesi günü o yazıyı yeniden ister.” diyor.
“Elemanlarınızın birçoğu, gün doldurmaya bakıyor, izlenimi yaratıyor. Hemen herkes maskeli davranıyor.
“Genel Müdür Yardımcıları da içinde, ilkokul müdürü dışındaki yöneticilerin tümü, yetkisizlikten, iletişimin aksadığından yakınıyor.
Öğretmenlerin ve zümre başkanlarının kimileri, müdürlerin gerçekleri yukarıya yansıtmadıklarını ya da başka türlü yansıttıklarını söylüyorlar. “Bizim yansıtmamız ise çok zor olmaktadır.” diyorlar.
İki lise müdürü de iki genel müdür yardımcısının da zarardan başka bir işlevi olmadığını vurguluyorlar. “Bizim işlerimizi, onların en küçük yardım ve desteği olmadan kendi çabamızla yürütüyoruz. Burada insanlar, dostlar alışverişte görsün, diye çalışırlar. Bu kurumda en küçük işlerin çözümü bile güçtür.” diyorlar.
Bu eleştiricilerin, bir kez bile kendi eksiklerinden, yanlışlarından söz ettiklerini duymuyorum. Bu yöneticiler, ikide bir “Yönetimde takip esastır.” demelerine karşın kendi işlerini gerektiği gibi izlemediklerini görüyorum. Örneğin odamın üstündeki laboratuvarda kıyamet koptuğu halde müdür, yalnızca öğretmen ve öğrencilerin sınıflarını dolaşmakla yetiniyor, orada ne yapılıp yapılmadığıyla ilgilenmiyor. Oysa fen derslerinin çoğu orada yapılıyor. Görülüyor ki burada çalışanların, davranışlarını büyük ölçüde değiştirmesi gerekiyor.
Belirttiğim sorunların çözümünü, size sunmuş olduğum programların yaşama geçirilmesi için çok önemli olduğunu görüyorum. Yeterli duruma gelen çalışanlarla çok güzel işler yapılabileceğine inanıyorum. Burada kimse ayranım ekşidir demiyor. İşlerini bilinçle, kararlılıkla yürüten kişi sayısı çok az görünüyor. Kimi kişiler, bana “Herkesin yüzünüze gülmesine bakmayın. Size başka, yukarıya başka söylerler. Her şey yukarıya olduğu gibi yansıtılmaz. Onun için sık sık Kurucuyla görüşmeli ve yaptıklarınızı doğrudan kendilerine aktarmalısınız.“ diyorlar.
İlkokul Dersliklerinden Taşan sözler
İlkokul dersliklerinin pencerelerinden şöyle sesler duyuluyor: “Yanlış yapanlar cezalandırılacak!” İlkokulda ders içi iletişim, disiplin oldukça bozuk. Çocuklar ne birlikte ne de tek tek konuşmayı biliyor. Sınıfta sürekli bir uğultu olduğu için öğretmenler, dersi bağıra bağıra anlatıyorlar. Öğretmenler, bir yandan ders anlatıyor, ikide bir de ortaya, “Susun!” diye bağırıyorlar. İşini bilen, öğrencileri anlayan, onları bilinçli bir biçimde yönlendirmeyi başarabilen yöneticilerin ve öğretmenlerin, kurumu saat gibi çalıştırabilecekleri kanısını taşıyorum.
Yıl Sonu Gösterisinde Yer Alan Şarkı, Türkü ve Danslar
Sizin de izlediğiniz yıl sonu okul gösterisinde çocuklara eğiticilikten uzak, dansözlüğü çağrıştıran şarkılarla dans ettiriliyor. Çocukların duygusal, toplumsal ve estetik eğitimine katkıda bulunan nitelikli şarkılar yerine “Memeler başkaldırmış”, “Hepsi senin mi?” gibi içinde ilkokul çocuklarının yaşıyla, duygu dünyasıyla ilgisi olmayan sözler geçen parçalar söyletiliyor. Oysa öğrencilerin bilişsel, duygusal ve toplumsal gelişimlerine uygun sözleri ve ezgileri olan pek çok okul şarkısı, türkü ve oyun bulunuyor.
Konumumu Belirlemekle Görevlilerin Tutumu
Öğrenci odaklı eğitimin gerektirdiği çalışmaları, önerilerim doğrultusunda gerçekleştirmek istediğimi yinelemem üzerine Kurucu Genel Müdür, konumumun belirlenmesini benim de katıldığım, yardımcılarından ve kendisini ilk kez orada gördüğüm ve görevinin ne olduğunu bilmediğim bir akademisyenden oluşan kurula havale ediyor. Kurulla bir araya geldiğimizde, Genel Müdür’ün bana verdiği sözleri açıklıyor ve o konuda şimdiye dek yaptığım çalışmaları özetliyorum.
Genel Müdür’le paylaştığım görüşmeler ışığında neleri, nasıl yapmayı amaçladığımı anlattığım konuşmamın sonunda akademisyen, benim konuşmalarımdan bir şey anlamadığını söylüyor; ötekiler ise bir görüş belirtmiyorlar. Toplantı sonunda, benim için amaçlarım yönünde çalışmamı sağlayacak konumu belirleme niyetinde olmadıklarını, okuldaki kurulu düzeni koruma konusunda kararlı olduklarını seziyorum.
Toplantının bitiminden birkaç dakika sonra bütün yöneticilerin, çalışma sürelerini bir yıl daha uzatan sözleşmeyi imzalamış olduklarını öğrendiğimde, toplantı süresince niçin beni şaşırtan bir tutum sergilendiğini daha iyi anlıyorum.
O güne dek yalnızca öğrenci odaklı eğitim programını hazırlamış, öğrenci odaklı eğitim konusunu açıklayan konuşmalar yapmış, Rehberlik Servisi için Hacettepe ve Orta Doğu üniversitelerinin Rehberlik ve Psikolojik Danışma bölümlerini derece ile bitiren iki bayan ile bir bay elemanın seçimle alınmasını sağlıyorum. Bu elemanlara bir de yeni öğretim yılının ilk toplantısında okul yönetici ve öğretmenlerine Rehberlik ve Psikolojik Danışma konusunda neler yapmayı tasarladığımızı sunmaları için hazırlık yaptırmış bulunuyorum.
Yetkiliyle Doğrudan Görüşme Israrım ve Son Nokta
Genel Müdür’den, görevlendirdiği kuruldan çıkmayan karar ile bana verdiği öbür sözler üzerinde görüşmek üzere yeni öğretim yılının ilk toplantısından önce birkaç kez ısrarla randevu istiyorum. Ne ki her aradığımda sekreteri işlerinin yoğunluğu, rahatsız olduğu gibi nedenlerle randevu veremediğini söylüyor. Ben ise yeni yılın ilk toplantısı öncesinde kendisiyle kesinlikle görüşmek te kararlıyım.
Çünkü yönetici ve öğretmenlere anlattıklarımı zamanında ve olabildiğince eksiksiz yerine getirmem gerektiği düşüncesindeyim. Beni Genel Müdür’e öneren, ilkokul müdür yardımcısı öğrencimin yıl sonuna doğru bir çocuğu tokatladığı haberi yayılmış, Lise müdür yardımcısının bütün öğrenci sorunlarının çözümünde yöntem olarak tokadı kullandığını da duymuşluğum var. Ben ise, bütün konuşmalarımda ısrarla baskının, tokadın öğrencinin ruh sağlığını, özgüvenini sarsan zararlı davranışlar olduğunu ve onun için bunlardan uzak durulması gerektiğini vurgulayıp durdum.
Bütün bu nedenlerle yılbaşı toplantısı öncesinde, çıkmaza girmekte olduğunu sezmeye başladığım girişimimin bir biçimde sonuca bağlanmasını, dananın kuyruğu kopacaksa kopmasını ya da anlattıklarım doğrultusunda çalışmalarımın önünün açılmasını istiyorum. Bu amaçla toplantı gününün öncesinin akşamı, sekreterden beni ivedilikle Genel Müdür’e bağlamasını söylüyorum. Bağlandığımda, bu akşam kendisiyle mutlaka görüşmem gerektiğini bildirince Genel Müdür, bu isteğimi kabul etmek zorunda kalıyor. İlk konuşmamızın tanığı olan öğrencimi de yanıma alarak odasına varıyorum.
Boşa zaman harcamaktan başka bir işe yaramayacağını düşünerek konumumu belirlemekle görevli kurulun tutumundan söz etmiyorum. Girişimlerimi zorlaştıracak uygulamaları konusunda beni niçin bilgilendirmediğini sormamın da sözü uzatmaktan başka bir işe yaramayacağını; çalışmakta olduğum odadaki eşyaların bana sorulmadan, açılma hazırlığı yapılan yüksek öğretim yöneticisinin çalışma odasına taşınıp orada yalnızca bir masa ile bir sandalyenin bırakıldığından söz etmenin de bu saatten sonra gereksiz olduğunu düşünüyorum.
Yalnızca ilk görüşmemizde kendisinden aldığım sözlerin özellikle, eğer benden başarılı bir çalışma bekliyorsa, yönetici ve öğretmenlerinin ya beklentilerim doğrultusunda değişmeye hazır olmaları; değilse onların değiştirilmeleri gerektiği koşulunu anımsatarak bu konuda ne düşündüğünü soruyorum. Bu sorum üzerine Genel Müdür, bu yıl bu konuyu ertelememi, şimdilik rehberlik ve psikolojik danışma çalışmalarını yeni kadro ile yürütmemi öneriyor.
Fen Lisesi müdürünün kendisine gelerek bir yıl daha burada çalışma istediğini ağlayarak belirttiğini, dahası bu kişinin yazlıkta komşusu olduğunu söylüyor. Kendisine, bütün okula neleri, nasıl yapmayı düşündüğümü anlattığımı, o nedenle bu anlatımlarım doğrultusunda bir adım atılmadığında, herkesin benim de boş laf ettiğim kanısına varacaklarını; bana o gözle bakılmasını istemediğimi, onun için bu koşullarda burada çalışmamın artık söz konusu olamayacağını belirtiyorum.
Bunun üzerine, “O zaman size Lise müdürlüğünü vereyim, bu yıl oradaki başarısızlığı giderin!” diyor.
Yöneticiliğin ayrı, benim yapmak istediklerimin ayrı işler olduğunu; o nedenle bu önerisini kabul edemeyeceğimi bildirince Genel Müdür, “Hoca, size istediğiniz ücreti de veriyorum. Ayrıca bu işi çok sevdiğinizi söylemiştiniz. Bu işten neden vazgeçiyorsunuz?” diye soruyor.
Acı bir gülümsemeden sonra bu soruya, “Benim amacım, çok para kazanmak değil, Müdür Bey! Benim amacım, size anlatmaya çalıştığım öğrenci odaklı eğitimi uygulamaya koymak. Bu amacımın önünü kestiğinizde, bana dünyanın parasını bile verseniz, bunun bir anlamı olamaz.” diyorum. “Bu işi sevmeme gelince, bunu uygulayamayınca, bu konudaki düşüncelerimi kitaplaştırıp ilgilenenlerle paylaşarak kendimi avuturum.” karşılığını veriyorum. Ardından da yolunda gitmeyen bu işi burada noktaladığımı bildirerek kendisine “Hoşça kalın!” diyerek arabama binip kurumdan ayrılıyorum.
Bu olanlar açıkça gösteriyor ki geçerli ilkeler yerine kişisel yararların öncelik taşıdığı bir kurumda, demokratik temele dayalı, çağının çağdaşı öğrenci odaklı eğitimi, gereklerine uygun biçimde uygulama, önemli ölçüde kişisel çıkarlara dokunan bu düşü gerçekleştirme olanağı bulunmuyor. Kurtlar sofrasındakiler, yerlerini sağlamlaştırana dek pusuya yatıyor; bunu gerçekleştirir gerçekleştirmez de dişlerini göstermeye başlıyorlar. Benim de sırtımda yumurta küfesi olmadığı için, bu durumda kimseyle didişmeden, yetkiliye söylemem gerekenleri söyleyerek köşeme çekiliyorum.
Ertesi Gün ve Birkaç Gün Sonra
Ertesi gün, Rehberlik Servisinde çalışmak üzere göreve başlayan uzman kızlardan biri ağlamaklı bir sesle arayıp benimle çok güzel çalışmalar yapmayı düşlediklerini belirttikten sonra görevimi niçin bıraktığımı, soruyor. Ayrıntıya girmeden, öyle gerektiğini, orada iyi çalışmalar yapacaklarına inandığımı ve kendilerine sevgilerimi söylemekle yetiniyorum.
Birkaç gün sonra da çalıştığım sürece birçok konuda benzer görüşleri paylaştığımız, yakın ilgisini gördüğüm Fen Lisesi Müdür Başyardımcısı bayan arıyor. Kurumun eski rehber öğretmeni ile birlikte benimle bir öğle yemeği yemek istediklerini söylüyor. Ertesi gün, Büyük Esat’ta verdikleri adresteki restoranda buluşup birlikte yemek yerken, kendilerine olan bitenleri de özetliyorum.
Daha sonra öğreniyorum ki özenle seçtiğimiz iki Rehberlik ve Psikolojik Danışman, kurumda sekreter olarak görevlendirilmiş. Böylece kurum, eski ayarlarına dönerek çalışmaya başlamış. Bütün bunlardan anlaşıldığı gibi özel bir eğitim kurumunda yetkilerin kurum sahibinde toplanması nedeniyle kime, ne tür söz verilirse verilsin, kişisel hesaplar neyi gerektiriyorsa o yürürlüğe konuluyor. Kurum çalışanları, kurumun birçok tutumundan yakınsalar da konumlarının doğası gereği, kamu yararına yönelik ilkeler doğrultusunda değil; yetkilinin istekleri ve kendi çıkarları doğrultusunda tutum takınmayı yeğliyorlar.
Sonuç olarak; benim gibi gerçekliğine kesinlikle inandığı ilkeler uğruna her maddi olanağı tepebilenler dışta tutulursa, kurum sahibi, sağladığı maddi olanaklarla buyruğundaki herkesi dilediği gibi çalıştırabilen özel yetkili, çıkarını tepen biriyle karşılaşınca biraz şaşırıyor olmalı. Çünkü maddi olanakları ve konumları arasında dağlar kadar ayrım olanların olaylara bakışları arasında da büyük ayrım bulunması doğal olsa gerek.
Sekiz Yıllık Temel Eğitim Seminerine Çağrılıyorum
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yabancı Diller Eğitimi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Tülin Polat, 10.12.1997 tarihli yazısıyla İlköğretim okulu yöneticilerini, yabancı dil öğretmenlerini, üniversitelerin yabancı diller eğitim ve eğitim bilimleri bölümlerinin öğretim elemanlarını ve Millî Eğitim Bakanlığı yetkililerini bir araya getirerek 20-21 Şubat 1998 tarihlerinde gerçekleştirmek istediği seminere çağırıyor. Bu seminerde, izleyicilere sekiz yıllık bütünleştirilmiş temel eğitimi genel olarak değerlendiren bir konuşma sunuyorum.
Sonraki bölüm: “SON DURAK “FOÇA” YAŞANTILARIMDAN KESİTLER

