Bizim Köyde Geleneksel Çocuk Yetiştirme

Sayı 90- Etnopedagoji ve Etnoandragoji

Aşağı Irmaklar adını taşıyan ve Artvin’in Ardanuç ilçesine bağlı olan bizim köyün geleneksel çocuk yetiştirme biçimi, gerçek yaşamın içinde, iş yaparak yetişmeye dayanması ile köy enstitülerinde uygulanan eğitime benziyor. Bizim köyde yetişkinler, eli iş tutmaya başlayan çocuğa ev içinde ve dışındaki her yerde yaşına, cinsiyetine, kendi kişisel yetenek ve eğilimlerine uygun işlerin sorumluluğunu yükleyerek onu eğitmeye başlıyorlar.

Çocuk, kimi zaman büyüklerin yapmakta olduğu işlere heveslendiğinde ona, iş yapma merakını söndürmeyen bir yaklaşımla, o işleri biraz daha büyüdükten sonra yapabileceği anlatılıyor. Böylece çocuk, gönlünün çektiklerine değil de gücünün yettiklerine yönelmesi gerektiği yönünde bilinçlendiriliyor

Başarabileceği işlere yönlendirilen çocuğu büyükler, uzunca bir süre kendi başına bırakmıyor; onun bu işleri kendilerinin yanı başında yapmasını istiyorlar. Çocuk, yapmaya giriştiği işi, büyüklerin gözetiminde sürdürürken eksik ya da yanlış yaptığı yerler gösterilerek eksiğini nasıl tamamlayacağı, yanlışını nasıl düzelteceği kendisine gösterilip uygulatılarak açıklanıyor.

Çocuk, yetişkin yaşına erişene dek ne tür eylemlerin içinde yoğrularak yetişiyor?

Köyde çocuğun her mevsimde yapacağı bir iş bulunuyor. İlkbaharda çocuk, tarlaların, çayırların taşının toplanmasına, temizlenmesine yardım ediyor. Tarlalar sürülürken “hotak” olarak öküzlerin boyunduruğuna binip öküzlerin sabanı düzenli çekmesini sağlıyor. Baharda yaylaya çıkma zamanına dek hayvanları otlatıyor. Kimi büyüklerin yardımıyla kimi de bir başına öküzleri ve sığırları ahıra, koyunları ağıla kapatıyor. Kuzuları ve buzağıları emzirtiyor; sonra kuzuları kuzuluğa, buzağıları da danadama  (dana damına) kapatıyor.

Yazın çayırları, mısırları, bostanları suluyor. Dut döküyor, kiraz, vişne, erik topluyor. Tarla, çayır biçenlere içme suyu götürüyor. Biçimden sonra tırmıklanan tarlalarda kelle topluyor. Tarla, çayır işlerinin başlamadığı günlerde topladığı kirazı, dutu sepetlere doldurup ağızlarını yapraklarla kapatıp üstünü iple örerek büyüklerle birlikte altı saatlik yolu tepip Bilbilan’daki nenesinin yanına gidiyor. Orada birkaç gün kaymak, kuymak yemenin, süt içmenin tadını çıkardıktan sonra köye dönüyor.

Aşağı Yayla’dan ot getirilirken o baştan büyüklerle birlikte kalkarak kızaklara koşulan öküzlerin arkasında, yarı uykulu, yarı uyanık, kimi kez bacaklarını kızağın sakarlarına vura vura iki üç saatlik yolu kat ettikten sonra şafak sökümünde büyüklerle birlikte çayırın başına varıyor. Güneş doğup ortalığın çisesi kalkıncaya dek pululun içinde biraz kestirdikten sonra büyükler otu kızaklara yüklerken öküzlere göz kulak oluyor. Kızaklar yüklendikten sonra kızakların ardında öküzleri süre süre büyüklerle birlikte köye geliyor.

Yemek yenirken dinlenen ve karınlarını doyuran öküzler, harman dövmek üzere gemiye koşulunca çocuk da kimi zaman gemiye biniyor, kimi de çalışanlara pınardan su getiriyor. Harman dövmeye ara verilip harman çevrilirken ve gün batımına doğru harman dövme bırakıldığında, yakındaki tarlalarda öküzleri otlatıyor; akşamüstü de ahıra götürüyor. İşlerin olmadığı öğle ve ikindi saatlerinde, arkadaşlarıyla birlikte deredeki göllerde çimmeye gidiyor.

Sonbaharda, serin havalarda yine hayvan otlatıyor. Mısır kesmede, elma, armut, ceviz toplamada, daha sonra kışlık odun taşımada ve güzlük tarlalarını sürmede payına düşen işlere el atıyor. Aralardaki boş zamanlarda oyun oynama fırsatını da kaçırmıyor.

İşin en az olduğu kış mevsiminde de yapacağı iş bulunuyor, çocuğun. Bu mevsimde de hayvanlara ot, sap vermeye yardım etme, hayvanları suya götürüp getirme gibi işleri görüyor. Her mevsimde akranlarıyla doyasıya oyun oynama olanağı buluyor. Büyüdükçe, tuttuğu işlerin ve yüklendiği sorumlulukların sayısı artıyor ve niteliği değişiyor.  Büyükler, çocuğun üstlendiği işlerde ve yüklendiği sorumlulukları yerine getirmede yetkinleştiğini gördükçe onu gözlemlemelerini azaltıyorlar. Bu tutumla yetiştirilen çocuk, 18-20 yaşlarında bir yetişkin durumuna geldiğinde, kendi işine kendisi karar veren, yuttuğu işi bir başına ya da iş birliği yapması gereken kişilerle birlikte yetkin bir biçimde başaran bir yetişkin durumuna geliyor.

18-20 yaşlarına dek yaşanan süreçte çocuk, büyüklerin hangi durumlarda ne tür söylem ve eylemleriyle karşılaşarak yılları geride bırakıyor? Büyükler, çocuk yetiştirmede hangi sıkıntıları yaşıyor ve çocuklara ne gibi sıkıntılar yaşatıyor?

Bizim köyde çocukluk süreci, çoğu kez insan sıcağıyla birlikte doğal iş ortamlarında, her zaman yağdan kıl çeker gibi sürmüyor. Kimi zaman birtakım gerginlikler, can sıkıcı durumlar da yaşanmıyor değil. Az sayıdaki çocuk, “leb” demeden leblebiyi kavrarken büyük çoğunluk, üstüne basa basa “leblebi” dendiğinde; kimisi, en az iki, üç kez “leblebi” vurgusu yapıldığında leblebiyi kavrayabiliyor. Kimi çocuk tez canlı, kimisi, ağır kanlı oluyor. Kimi çocuk, söz dinler ve sözden anlarken, söylenen sözler, kimi çocukların bir kulağından giriyor, öbür kulağından çıkıyor. Bu da büyüklerin oldum olası canını sıkıyor, gerilmelerine yol açıyor. Canı sıkılan, gerilime giren büyükler, çocuklara da gerilimli anlar yaşatabiliyor.

Bu gibi durumlarda şu ve benzeri durumlar yaşanıyor:

Her fırsatta bir başına ya da arkadaşlarıyla gezip tozmasına, oyun oynamasına izin verilen çocuklar, bu özgürlüğünü sınır tanımadan kullanmaya kalkıştığında sabrı tükenen anne, sesini yükselterek,

Yavrum, diyor, siz, dur otur bilmez misiniz? Sabahtan beri bir oyana, bir bu yana koşup duruyor, bağırıp çağırıyorsunuz! Yeter artık, kafamı şişirdiniz! Biraz da susun ve oturun şuraya!” demekten kendini alamıyor.

Baba, hayvanları otlatmaya götüren çocuğunu şöyle uyarıyor:

Gözünü dört aç! Sakın birilerinin tarlasına çayırına, bağına bostanına zarar verme!”

Arkadaşıyla oynamak amacıyla sıklıkla komşunun evine gitmek isteyen çocuğunu annesi,

“Komşunun evini su yolu ettin! Oyun oynayacaksınız diye ikide bir gitme oraya! Herkesin kendine göre işi gücü var.” diye uyarıyor.

Anne, hayvanları bir an önce otlatmaya götürmesi için zar zor uyandırdığı çocuğunun hâlâ oyalandığını görünce dayanamayıp çocuğuna sesini yükselterek:

Haydi oğlum! Neredeyse öğle oldu. Elini çabuk tut biraz! Acından öldü hayvanlar!” diye sesleniyor.

Annesi yemek hazırlamada biraz gecikince iyice acıkan çocuk, mızmızlanmaya başlıyor ve

Anne! Yemeği hâlâ hazırlamadın mı? Çok acıktım!” deyince anne,

“Biraz sabret! Sana öyle lezzetli bir yemek yapıyorum ki önüne koyduğumda parmaklarını bile yiyeceksin!” diye karşılık veriyor.

Ağabeyi, kardeşinden bir şeyi yapmasını istiyor. Kardeşi, o işi yapacağına, nasıl yapacağını anlatmaya başlıyor. Bunun üzerine ağabey,

Lafa karnım tok benim. Nasıl yapacağını anlatmayı bırak da o işi yap, göreyim!” diyor.

Anne, çocuğunun bildiğini de bilmediğini de iyiyi de kötüyü de rasgele konuşup durduğunu görünce, şöyle uyarma gereğini duyuyor, onu:

“Olur olmaz yerde, bilir bilmez konuşma! Ağzından çıkanı kulağın duysun!”

İkide bir yalan yanlış iş yapan çocuğunun karşısında babanın iyice canı sıkılıyor ve ona dönerek,

“Akıl dağıtılırken neredeydin sen, oğlum?” diye çıkışıyor.

Çocuğundan tek bir küfür duymamış olan anne, bir gün onun kardeşine küfrettiğini duyduğunda donup kalıyor ve kendine gelir gelmez, onun tepesine dikiliyor ve ona,

“Bir daha böyle sözler duyarsam, senin dilini koparırım, duyuyor musun beni?” diye bağırıyor.

Biraz yüz verdiği kardeşinden ablası, bir koşu giderek pınardan su getirmesini istiyor. Kardeşi, karşısında sırıtarak gitmeyeceğini söyleyince abla, çok bozuluyor ve kardeşine,

“Karşımda pişmiş kelle gibi sırıtıp durma! Güğümü al ve pınardan su getir, diyorum sana!” diye köpürüyor.

Gerçek, kaba bir sözcükle vurgulanmış olsa da bizim köyde kullanılan şu özlü söz, özellikle küçük yaştaki çocukların eğitimi açısından oldukça uyarıcı bir anlam taşıyor:

“Çocuğu yolla bok yemeye, peşinden git, çok yemeye.”

Sonuç

Çocuk, büyüdükçe, iş yapma becerisi kazandıkça büyükler ona bir başına iş başarma olanağı tanıyor. Onun üstlendiği işe daha az karışıyor ya da hiç karışmamaya başlıyor. Çocuk, büyüklerinin gözetiminde gerçek yaşamın içinde gittikçe değişik ve daha zor işlerin sorumluluğunu üstlenerek 18-20 yaşına geldiğinde, artık başkalarının gözetim ve denetimine gereksinim duymuyor. Kendi işine kendisi karar veriyor ve o kararını uyguladığı gibi başkalarıyla birlikte yapması gereken işleri de onlarla iş birliği içinde yapıyor.  Bu süreçte yaptığı her işin değerini, anlam ve önemini de kavrayarak olgunlaşmış bir yetişkin olarak toplum içindeki yerini alıyor.

Köyümüzdeki geleneksel çocuk yetiştirmenin önemli bir niteliği daha var. Köydeki hemen her aile büyükleri, köydeki her çocukla kendi çocuğu gibi ilgileniyor; köydeki her çocuğu kendi çocuğu gibi koruyup kollamakla, onların eksiklerini tamamlamasından ya da yanlışlarını düzeltmesinden kendilerini sorumlu görüyorlar. Bu yaklaşım, çocukların her yaşam alanında edinmeleri gereken bilgi, becerileri yeterince öğrenmelerini, her işin anlam, önem ve değerini daha iyi özümsemelerini, sorumluluklarının bilincine vararak toplumsal kimlik kazanmış üretken bir yetişkin olarak yaşamdaki yerlerini almalarını sağlıyor.

İşte; Türkiye’nin kuzeydoğu sınırına yakın bir yerindeki bizim köyün bütün canlılığı ile yaşam savaşımını sürdürmekte olduğu, bütün ocakların tüttüğü yıllarda, bunları ve bunların benzeri birçok yaşantıları gördüm, gözlemledim, tanığı oldum bunların.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir