Dede Korkut Hikâyelerinden Boğaç Han Bölümünün Etnopedagojik Yönü

Sayı 90- Etnopedagoji ve Etnoandragoji

 Giriş
Etnopedagoji ve etnoandragoji bilimlerinin asıl hedefi; bir toplumun hayalindeki ‘kusursuz insan’ modelini tanımak ve bu insanı yetiştirmek için hangi eğitim yollarını izlediğini anlamaktır. Her toplum; ailesini geçindirebilen, çevresine güven veren, başarılı ve herkes tarafından saygı duyulan bir birey profili arzular. Bu iki disiplin ise, toplumun zihnindeki bu ideal karakterin hangi yöntemlerle, ne tür eğitim araçlarıyla ve nasıl bir stratejiyle gerçeğe dönüştürüldüğü sorusuna yanıt arar (Çınar, 2022: 28).

Toplumun arzuladığı bu ideal varoluşu gerçeğe dönüştürme sürecine en köklü örneklerden biri olan Dede Korkut Hikâyeleri, Türk kültürünün en önemli edebi ve pedagojik miraslarından biridir. Bu hikâyeler, birey-toplum ilişkisini, ahlaki değerleri ve geleneksel eğitim anlayışını kuşaklar arasında aktarma işlevi görür. Hikâyelerden biri olan “Boğaç Han”, bireyin kimlik kazanma sürecini, toplumsal değerlerin aktarımını ve aile içindeki eğitimin önemini anlamak açısından zengin bir anlatıdır.

Bu çalışma, “Boğaç Han” hikâyesini etnopedagojik bir perspektiften inceleyerek, hikâyedeki pedagojik unsurları ve toplumsal değerleri ele almayı amaçlamaktadır.  “Etnopedagoji, hem bir toplumun tarihin derinliklerinden geliştirerek taşıdığı çocuk yetiştirmede kullandığı bilgiler hem de aile içinde çocuğa aktarılan eğitim içeriği ve öğretim yöntemlerinin ne olduğunun araştırıldığı eğitim biliminin dallarından biridir” (Çınar, 2018).

“Toplum çocuğu yetiştirmek için ne kullanır?” sorusunun bu çalışmanın gerekliliğini de ortaya çıkardığı söylenebilir.  Zira toplum çocukları yetiştirirken hikâyelerden, kıssalardan, müzikten vb. öğelerden yararlanır. Yararlanılan bu öğelerin öğretici, akılda kalıcı ve toplumun değerlerine uygun olması gerekli olan temel özellikler arasındadır.

Dede Korkut’u Tanımak
Dede Korkut ya da Korkut Ata, Türk kültüründe büyük bir öneme sahiptir. Onun hakkında kesin bilgiler bulunmamakla birlikte, Dede Korkut’a dair ilk önemli bilgileri İlhanlı veziri Reşidüddin’den öğreniyoruz. Reşidüddin’in aktardığına göre, Dede Korkut dört Oğuz hükümdarının çağdaşıdır ve Oğuz sülalesinin dokuzuncu hükümdarı İnal Sir Yavku döneminde ön plana çıkarak ona danışmanlık yapmıştır. Daha ayrıntılı bilgilere ise Ebu’l-Gazi Bahadır Han’ın Şecere-i Terakime adlı eserinde rastlanmaktadır. Rivayetlere göre, Dede Korkut’un 295 yıl yaşadığı söylenir. Aksakallı, kutlu bir ermiş olarak kabul edilen Dede Korkut, dualarının kabul olmasıyla tanınır. Hikâyelerde, Oğuz beyleri tarafından büyük saygı ve değer gördüğü, toy meclislerinde eksik edilmediği ve önemli anlarda dua etmesi için ona başvurulduğu anlatılır. Dede Korkut hikâyelerinde geçen ve beylerle savaşan Şökli Melik’in, bir Gürcü kale komutanı ya da kralı olabileceği düşünülmektedir. Bu durum, Dede Korkut’un yaşadığı coğrafyanın Gürcü Krallığı’na yakın bölgelerde olduğunu düşündürmektedir. Ayrıca hikâyelerde şamanik unsurların ve İslami kavramların bir arada bulunması, Dede Korkut’un Türklerin İslamiyet’e geçiş sürecinde yaşadığını işaret etmektedir. Bu süreç, tahmini olarak 7. ve 8. yüzyıllara denk gelmektedir (Aslan, 1997).

Dede Korkut Hikâyelerinin Önemi
Fuat Köprülü’nün derslerinde öğrencilerine sıkça vurguladığı bir ifadeye göre, “Terazinin bir gözüne Dede Korkut’u, diğer gözüne Türk edebiyatının diğer eserlerini koyarsak, yine Dede Korkut ağır basar.” Bu sözler, Dede Korkut Hikâyeleri’nin Türk edebiyatındaki ne denli önemli olduğunu göstermektedir. Bu hikâyelerin başkahramanı olan Dede Korkut, göçebe Türk toplumlarının destanlarında yüceltilen, saygı duyulan ve hatta kutsal kabul edilen bir figürdür. O, bozkır yaşamının geleneklerine ve törelerine hâkim, kabile düzenini koruyan bir bilge ve Oğuz topluluğunun büyüklerinden biridir. Aynı zamanda, adını taşıyan hikâyelerin anlatıcısıdır (Gökyay, 1994).

Türk edebiyatında destan döneminden hikâyeciliğe geçişin ilk ve en önemli örneği olarak kabul edilen Dede Korkut Hikâyeleri, “Kitab-ı Dede Korkut Ala Lisan-ı Taife-i Oğuzan” (Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı) adıyla bilinmektedir (“Dede Korkut Hikayeleri ve Özellikleri”, t.y.). Muharrem Ergin, eserin önsözünde bu hikâyeleri, “Türk dilinin en güzel eserlerinden biri, belki de birincisi; Türk kültürünün temel taşlarından biri, belki de en önemlisi” olarak tanımlamıştır. Bu ifadeler, eserin edebi ve kültürel anlamda taşıdığı değeri ortaya koymaktadır (Ergin, 2015).

Dede Korkut, hikâyelerde anlatıcı olmanın yanı sıra; toplumu yönlendiren, doğruyu ve güzeli öğütleyen, Allah’ın birliğini vurgulayan, bilgeliğiyle toplumun üstünde bir konuma sahip bir figürdür. Oğuz toplumunun ahlaki ve kültürel rehberi olarak Dede Korkut, hem hikâyelerin başkahramanı hem de değerler sisteminin taşıyıcısıdır. Hikâyelerde savaş ve kahramanlık en büyük temalar olarak karşımıza çıkar. Oğuz beylerinin genellikle tek oğullarının olması, bu çocuklardan büyük beklentilere yol açar. Gençler, 15-16 yaşlarına geldiklerinde, aileleri ve toplumu tarafından kahramanlık göstermeleri için yüreklendirilir. Bu kahramanlık çoğu zaman tutsaklık gibi zorlu durumların üstesinden gelme kurgusu etrafında şekillenir. Böylece birey, hem kendi kimliğini hem de toplumsal statüsünü bu mücadeleler sayesinde pekiştirir. Aile, Dede Korkut hikâyelerinde temel bir yapı taşıdır. Aile bireyleri arasında sevgi, saygı ve güven esas alınır. Özellikle anne figürü, hikâyelerde önemli bir yer tutar ve ailenin manevi direği olarak tasvir edilir (Karakaş, 2012).

Bununla birlikte kadınların toplumdaki yeri son derece saygındır. Hikâyelerde tek eşlilik vurgusu, kadının değerini ve aile kurumunun kutsallığını ortaya koyar. Dede Korkut anlatılarında toplumsal cinsiyet rolleri, kadın tipolojileri üzerinden keskin ve işlevsel bir sınıflandırmaya tabi tutulur. İdealize edilen “evin direği” modeli; hane mahremiyetini yöneten, konuksever, erkeğin yokluğunda dahi görevlerini sürdürebilen ve Ayşe, Fatma soyu denilerek kutsanan bir figürdür. Bu normatif yaklaşım, kadının değerini ev içi otorite, misafirperverlik ve neslin devamlılığı üzerinden tanımlayarak, onu aile yapısının sarsılmaz etik ve sosyal temeli olarak konumlandırır (Zeyrek, 2016 akt. Çınar, 2022:30). Doğaya ve çevreye dair imgeler, hikâyelerin atmosferinde güçlü bir şekilde hissedilir. Çeşitli hayvan isimlerinin kullanımı, bozkır yaşamının doğa ile iç içe olduğunu gösterir. Dede Korkut hikâyelerinde İslam inancının temel öğeleri, dini hikâyeler, menkıbeler ve İslam tarihiyle ilgili figürler de önemli bir yer tutar.

Dede Korkut Kitabı, yalnızca Oğuzların hikâyelerini değil, onların Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan yolculuklarının izlerini de taşır. Eser, Türk kültürünün zenginliğini ve çeşitliliğini yansıtarak, geçmişteki yaşam biçimlerini, inanç sistemlerini ve toplumsal düzenlerini anlamamıza ışık tutar (Gökyay, 1994).

Dede Korkut Hikâyeleri, Türk kültürünün hafızası niteliğindedir. Bu eser, Türk gelenek ve göreneklerinin ilk izlerini taşıdığı için, tarihsel ve kültürel açıdan benzersiz bir değere sahiptir. Türk halkı, tarih boyunca devletine bağlı, değerleri uğruna yaşayan, atasına ve geçmişine sahip çıkan bir topluluk olmuştur. Dede Korkut Hikâyelerinde yer alan kahramanlar da bu kimliğin somutlaşmış hâlidir. Onlar, düşmana boyun eğmeyen, törelerine bağlı, sözünün eri, inançlı ve bireysel çıkarlar yerine toplumsal değerleri ön planda tutan Oğuz boylarının yiğit temsilcileridir. Eserdeki her bir anlatı, Türk tarihinin soyluluğunu belgeleyen ve kültürel mirasın kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan bir yapı taşıdır (Alsaç, 2018).

Dirse Han Oğlu Boğaç Han Destanı’nın Özeti
Bayındır Han, büyük bir ziyafet düzenleyip Oğuz beylerini davet eder. Oğlu olanları ak çadıra, kızı olanları kızıl çadıra konuklar. Oğlu ve kızı olmayanları da kara çadıra oturtarak altına kara keçe döşetir, önüne kara koyun yahnisi kondurulmasını buyurur. Konuklar arasındaki beylerden Dirse Han da oğlu ve kızı olmadığı için kara çadıra konulur. Dirse Han, bu muameleye kızarak toyu terk eder. Hatununun yanına giden Han, çocuklarının olmayışının sebebini ondan sorar. Hatunu, durumun Allah’tan olduğunu, çocuklarının olabilmesi için aç doyurup çıplak giydirmek gerektiğini tavsiye ederek, Dirse Han’dan toy düzenlemesini ister. Toyun sonunda beylerin duasıyla Tanrı, Dirse Han’a bir oğul verir.

On beş yaşına gelen oğul Dirse Han ile Bayındır Han’ın karargâhına gider. Burada üç arkadaşı ile oyun oynarlarken Bayındır Han’ın olağanüstü güçlü boğası ile karşı karşıya kalır. Boğanın alnına vurduğu yumrukla boğayı durduran oğul, hayvanı boğazlayarak öldürür. Dede Korkut gelerek oğlana isim verir. Ayrıca babasından oğlana beylik, mal ve taht vermesini ister.

Babasından beylik, mal ve taht alan Boğaç, babasının kırk yiğidinin adını anmayınca kırk yiğit kıskanır ve Boğaç’ı belki öldürür ümidiyle Dirse Han’a çekiştirir. Dirse Han, kırk yiğidinin iftiralarına kanar ve düzenlediği av eğlencesinde Boğaç’ı iki omzunun arasından oklar. Avdan dönen Dirse Han’ın hatunu oğlunu göremeyince kırk ince belli kızı ile aramaya gider. Boğaç, anasına Hz. Hızır’ın gelerek yarasının dermanını söylediğini anlatır. Boğaç Han, babasından gizli olarak evine getirilir ve ana sütü ile dağ çiçeğinden yapılan ilaçla kırk günde iyileşir.

Boğaç Han’ın yaşadığını ve iyileştiğini öğrenen kırk namert, ihanetlerinin ortaya çıkacağı endişesiyle Dirse Han’ı bağlayarak kâfir ellerine doğru kaçırırlar. Durumdan haberdar olan anası Boğaç’a haber verir ve Boğaç kırk yiğidini yanına alarak kırk namerdin peşine düşer. Kırk namert ile savaşan Boğaç onların elinden babasını kurtarır. Hanlar hanı Bayındır, Boğaç’a taht ve beylik verir.

Hikâyenin Etnopedegojik Açıdan İncelenmesi
Dirse Han ile Oğlu Boğaç Han Destanı’nda, Bayındır Han’ın misafirlerini ağırlama biçimi, dönemin toplum yapısını ve değerlerini anlamamız açısından dikkat çekicidir. Bayındır Han, misafirleri çocuk sahibi olma durumlarına göre ak otağ, kızıl otağ ve kara otağa yerleştirmiştir. Çocuğu olmayan beyler, kara otağa alınmış; altlarına kara keçe serilmiş ve yemek olarak kara koyun yahni verilmiştir. Bu ayrım, çocuk sahibi olmanın toplumdaki yüksek statüyü simgelediğini gösterirken, kız çocuk ve erkek çocuk ayrımı yapılmaması ise kadın ve erkeğin eşit önem taşıdığını yansıtır. Erkek çocuklar sadeliği temsil eden ak otağa, kız çocuklar ise canlılığı ve süsü simgeleyen kızıl otağa yerleştirilmiştir. Dede Korkut anlatılarında çocuk, Ortaçağ’ın genel karanlığının aksine toplumun geleceğini yeşerten kıymetli hazine olarak görülür. Erkek çocuklarının toplumsal işlevselliği o dönemin hayatta kalma mücadelesiyle şekillense de bu durum kız çocuklarının değerini asla eksiltmez (Çınar, 2022:37).

Dirse Han, çocuğu olmadığı için kara otağa yerleştirilmesine büyük üzüntü duymuştur. Ancak, bu durumun kaynağını sorgularken eşine hitap şekli dikkat çekicidir: “Başımın bahtı, evimin tahtı, servi boylum, kara saçlım, çatma kaşlım” (Ergin, 2015:23) gibi ifadeler, zor durumda bile eşine duyduğu sevgi ve saygıyı göstermektedir. Dirse Han, çocuksuzluğun nedenini eşine yüklemek yerine, “Senden midir, benden midir?” diyerek birlikte bir çözüm arayışına girmiştir. Bu, eşine duyduğu güveni ve kadına aile içindeki fikirleri doğrultusunda söz hakkı tanıyan bir yaklaşımı ortaya koyar.

Dirse Han ve eşi, çocuksuzluk sorununu çözmek için bir toy düzenlemiş, fakirleri doyurmuş, borçluları borçlarından kurtarmış ve ilahi bir çözüm için dualara başvurmuştur. Bu davranış, Oğuz toplumunda inanç ve “hayır” kavramının ne kadar önemli olduğunu vurgular. “Ağzı dualı” bir kişinin duasıyla dileklerinin kabul edilmesi, yaratıcı ile kurulan bağın ve inanca dayalı çözüm arayışının göstergesidir.

Duaların kabul olmasıyla dünyaya gelen Boğaç Han, doğduğunda toplumun bir üyesi olarak algılanmamıştır. Dede Korkut hikâyelerinde çocuklar doğar doğmaz isimlendirilmez, çocuk kendi varoluşunu inşa ederken kazandığı zaferle adını kazanır (Çınar, 2022:38). Gerçek bir toplum bireyi olabilmek için yalnızca fizyolojik büyüme yeterli görülmemiş; kişinin cesaret, akıl ve gücünü kanıtlaması beklenmiştir. Boğaç Han, boğayı öldürerek kendisini kanıtlamış ve bu kahramanlığıyla Oğuz beylerinin saygısını kazanmıştır. Beyler, “Dedem Korkut gelsin, bu oğlana ad koysun, babasına varsın, oğlana taht ve beylik istesin” (Ergin, 2004:23) diyerek Boğaç Han’ın toplumsal ve siyasal hayatta bir yer edinmesini sağlamışlardır.

Boğaç Han’ın boğayı öldürmesi, onun cesaret ve zekâsını temsil eder. Kahramanlık davranışının temelinde akıl yer alır. Bu olaydan sonra Boğaç Han’a bir isim verilmiş, kimliği tanınmış ve toplumun saygı duyulan bir üyesi olarak kabul edilmiştir. Bu süreç, bireyin toplum içinde kendine yer bulmasının, yalnızca fiziksel varlığıyla değil, akıl, cesaret ve değerleriyle mümkün olduğunu vurgular.

Boğaç Han’ın hikâyesinde, baba-oğul ilişkisini şekillendiren en temel unsurlardan biri, kırk yiğidin kıskançlık ve haset dolu telkinleridir. Dede Korkut’a göre oğullar babalarının mirasını devralan, yarınların lideridir (Çınar, 2022:38). Boğaç Han’ın kazandığı taht, beylik ve mal mülk, kendilerini geri planda hisseden bu kişilerin içindeki çekememezlik duygusunu harekete geçirir. Bu durum, Boğaç Han’ı itibarsızlaştırmak için bir dizi yalan ve iftirayı beraberinde getirir. Bu yalanlar, Dirse Han’ın toplumsal statüsünü ve onurunu koruma güdüsüyle hareket etmesine neden olur. İftiralar, Dirse Han’ın oğluna sırt çevirerek ona ok atmasına zemin hazırlar. Ancak burada trajik olan, baba-oğul arasındaki güvenin zedelenmesiyle birlikte, şeref ve haysiyet kavramlarının toplum baskısıyla şekillenmesidir.

Bayındır Han, hikâyede sadece bir lider değil, aynı zamanda toplumun ahlaki ve sosyal değerlerinin bir sembolü olarak karşımıza çıkar. Dirse Han’ın oğlunun davranışları Bayındır Han’a ulaşırsa, toplum nezdinde Dirse Han’ın onuruna gölge düşürecektir. Burada Dirse Han’ın oğluna yönelik olumsuz tutumu, onun toplumda “ak elleri ve boynuyla” temiz bir yere sahip olma çabasından kaynaklanır. Bu durum, toplumsal normların bireyler üzerinde ne denli güçlü bir etkiye sahip olduğunu gösterir.

Dirse Han’ın oğlunu sırtından vurması, onun baba sevgisini tamamen yitirdiği anlamına gelmez. Tam aksine, sırtından vurmayı tercih etmesi, oğlunun yüzünü gördüğünde ona zarar vermeye kıyamayacağının bir göstergesidir. Bu davranış, hem baba olarak yaşadığı iç çatışmayı hem de şerefini koruma güdüsüyle sevgi arasında sıkışıp kalışını yansıtır. Oğlu yere düştüğünde üzerine kapanarak ağlama isteği, onun içindeki baba sevgisinin hâlâ diri olduğunu kanıtlar.

Annenin rolü ise hikâyenin duygusal merkezini oluşturur. Anne, oğlunu kanlar içinde bulduğunda duyduğu acıyı sabırla yoğurur ve çaresizlik içinde bile çözüm arayışına girer. Kazılık Dağı’na beddua etmesi, çaresizliğin ve acının dışa vurumudur. Hızır İlyas’ın yönlendirmesiyle anne sütünü oğlunun yarasına merhem yapması, anne sevgisinin şifaya dönüştüğünü sembolize eder. Hikâye, anneliğin kutsallığını ve kadına atfedilen önemi açıkça ortaya koyar.

Annenin oğlunu iyileştirirken eşine kötü söz söylememesi, Boğaç Han’ın babasını kurtarmaya gitmek istememesi, ancak annesinin ısrarı üzerine kararını değiştirmesi, annenin ailedeki güçlü otoritesini ve sevgi dolu rehberliğini gösterir. Kadının bu hikâyedeki konumu, sadece bir eş ya da anne olmanın ötesindedir; o, ailenin hem vicdanı hem de yöneticisidir. Kadının bu hikâyedeki itibarı, Türk kültürünün kadınlara verdiği değeri ve saygıyı yansıtır. Anne, burada yalnızca bir birey değil, şefkatin, sabrın ve iyiliğin sembolüdür.

Sonuç
Dede Korkut anlatıları, tarihsel süreçte “alp” tipi insan modeli üzerinden kurguladığı değerler sistemini, ikna ve rol modellik yoluyla aktaran evrensel bir yetişkin eğitimi (andragoji) rehberidir. Günümüzün dijital ve demokratik gereksinimleri doğrultusunda bu kadim mirasın; fiziksel güçten ziyade bilişim uygarlığına katkı sağlayan, eleştirel düşünebilen ve vatansever bireyler yetiştirme amacıyla yeniden yorumlanması elzemdir. Modern toplumun mankurtlaşma riskine karşı direnç kazanması, bu zamansız öğretilerden yararlanılarak yaşam boyu öğrenme prensibiyle güncellenmesine bağlıdır. Dolayısıyla, Dede Korkut’un eğitim felsefesi sadece geçmişin bir yansıması değil, aynı zamanda bilişim çağının etik ve sosyal dokusunu güçlendirecek stratejik bir referans kaynağıdır (Çınar, 2022:42). “Boğaç Han” hikâyesi, etnopedagojik bir perspektiften ele alındığında, bireyin toplumsal kabulü, değerlerin aktarımı ve kimlik inşasının derin izlerini taşır. Hikâye, bireylerin hem toplumsal normlara uyum sağlamasını hem de bu normları içselleştirerek toplumun bir parçası haline gelmesini sağlamaya yönelik güçlü mesajlar içerir. Bu bağlamda, “Boğaç Han” hikâyesi, bireysel kimlik ile toplumsal rollerin uyumlu bir şekilde harmanlandığı bir eğitim modeli sunar.

Hikâyede, topluma entegrasyon süreci, kahramanın kendini kanıtlama mücadelesiyle somutlaşır. Boğaç Han’ın cesareti ve gücüyle bir boğayı alt etmesi, bireyin toplumda hak ettiği yeri kazanması için gereken sınavı geçmesini temsil eder. Bu durum, hem fiziksel bir zafer hem de toplumsal kabulün bir sembolüdür.  Baba-oğul arasındaki gerilim ve kırk yiğidin hasetle yarattığı kaos, toplumsal düzenin ve aile bağlarının korunması gerektiğine dair güçlü bir mesaj içerir.

Hikâyede ebeveynlerin, özellikle annenin rolü, etnopedagojik açıdan bir başka önemli unsurdur. Anne, Boğaç Han’ın yaralanması durumunda hem fiziksel hem de manevi şifayı sağlayarak, çocuğun yetişme sürecindeki koruyucu ve rehber rolünü ortaya koyar. Ayrıca annenin oğlunu motive etmesi, babasına saygı göstermesi ve ailede dengeyi sağlaması, eğitimde kadının etkin rolüne dikkat çeker.

Sonuç olarak, Boğaç Han hikâyesi, Türk kültüründe değer aktarımı ve birey-toplum ilişkisi açısından benzersiz bir rehber niteliği taşır. Dede Korkut hikâyelerinde çocuk, bireysel kimliğini toplumsal ve kişisel başarıyla inşa eden önemli bir öznedir. Anne babanın ilk rol model olduğu bu süreçte toplumsal cinsiyet rolleri ve kültürel kodlar, taklit ve gözlem yoluyla doğal bir süreçte içselleştirilir (Çınar, 2022:38). Bu hikâye, bireyin topluma uyum sağlama süreci ile toplumsal değerlerin gelecek nesillere aktarılmasında ailenin ve toplumun oynadığı rolü etkili bir şekilde gözler önüne serer. Dolayısıyla, hikâye sadece bir destan değil, aynı zamanda Türk kültürünün pedagojik derinliğini ve bu kültürün eğitimsel mirasını anlamak için kıymetli bir kaynaktır.

Kaynakça
Aslan M, Köktürk M, (1997). Boğaç Han Hikâyesinde Davranış Analizi. Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi.
Alsaç, F. (2018). Dede Korkut Hikâyeleri’nde Kültürel Bellek Bağlamında Gelenekler. Journal of Turkish Language and Literature. Volume:4, Issue:1, Winter 2018, (17-35).
Çınar, İ. (2018). Atabek Yurdu Etnopedagojisi: Ahıska Örneği. Journal of Turkish Studies. Vol 13/4.
Çınar, İ. (2022) Halk Ozanları Bağlamında Etnoandragoji. Pegem Akademi
Ergin, M, (2004). Dede Korkut Kitabı. İstanbul: Boğaziçi Yayınları
Ergin, M. (2015). Dede Korkut Kitabı (Boğaziçi Yayınları., C. 52).
Gökyay, O. Ş. (1994). Dede Korkut – TDV İslâm Ansiklopedisi. TDV yayınları. 1 Nisan 2023 tarihinde https://islamansiklopedisi.org.tr/dede-korkut adresinden erişildi.
Karakaş, R. (2012). Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 21(1), 155-168.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir