Yüzemez Yunuslar Derya İçinde

Sayı 90- Etnopedagoji ve Etnoandragoji

Yaklaşık yirmi beş yıl boyunca arkadaşlık ettiğim merhum Yunus Zeyrek hakkında yazmak, benim için kolay değil ve başlıca zorluk, bu arkadaşlığımızın öncelikle Ahıskalı Türkler sorunuyla bağlı olmasından kaynaklanıyor. 2007’de onun Ahıska Araştırmaları kitabı hakkında yazdığım tanıtma ve değerlendirme notlarımın başlığını ulu adaşı Yunus Emre’den almıştım: ‘Yunus Senin Sözün Derin…’ İşte o dahiyane ve muhteşem mısralardan ibaret dörtlük:

Yunus senin sözün derin,
Cahil bilmez sahillerin;
Bilmez misin cahillerin,
Nice geçer zamanesi…

Fizikçiler fizik, biyologlar biyoloji, spor yorumcuları da sabah akşam futbol konuştukları gibi biz de dönüp dolaşıp hep Ahıskalı Türklerin bitip tükenmeyen sorunlarını ele alıyorduk. Dolayısıyla da onun hakkında hatıra yazmak aslında Ahıska Türkleri sorununu değişik boyutlarından bahsetmek demektir. Öte yandan şu da var ki şahsi yaşamımız ve ailelerimiz, olağan sıkıntı ve maddi konularımızı neredeyse hiç konuşmazdık ve sanki bunları göz ardı ederek, üzerinde durmamak için anlaşmıştık.

Yunus Zeyrek ile 1992 yılının sonbaharında Ankara’da Ahıska Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneğinde tanışmıştık. O sırada Dernek, Necatibey Caddesinin bitişiğinde Yeşilırmak Sokağı’ndaydı. Bana, Almanya’da Türkçe öğretmenliği yaptığını ve Ahıskalı Türkler üzerine araştırma yapması için kaynak ve materyal topladığını söyledi, Sovyet basınında ve kısmen de Batı medyasında epeyce yankı bulan 1989 Fergana Olaylarından sonra güncellik kazanmış Ahıskalı Türkler sorunuyla ilgili olarak Almanya’da imkan dahilinde elinden geldiği kadar epeyce materyal elde ettiğini belirtti. Ben, Sovyet gazetelerinde yayınlanmış Rusça makale ve materyallerden bazılarını tercüme etmiştim ve bunları kendisine verdim. Frankfurt’ta yayınlanmış Dünden Bugüne Ahıska Türklüğü (1995) kitabında yer alan bu tercümelerin bana ait olduğunu gayet dürüst şekilde dipnotlarda kaydetmişti.

Onun akıl almaz Ahıska tutkusu, daha ilk baştan beni şaşırtmıştı. Rusça bilmediği halde mümkün olan her yolla bu konuda daima yılmadan ve yorulmadan veri, malzeme, materyal, kaynak ve literatür toplayan merhumun bu tutkusunu anlamakta zorluk çekiyordum. Tanıdığım birçok Posoflu, Ardahanlı, Çıldırlı, Şavşatlı, Ardanuçlu ve bunlara komşu ilçelerden birçok kişi vardı, aralarında profesör, doçent, gazeteci, hatta politikacı vardı, fakat onlar çoğu zaman kendilerinin de Ahıskalı olduklarını söyleseler de kimse Yunus Zeyrek kadar Ahıska ‘hastası’ değildi. Almanya’da basılmış ve yukarıda adı geçen kitabındaki ithaf, beni epeyce duygulandırmıştı: ‘‘Bu eseri sürgün yollarında hayatlarını kaybeden, yad ellerde Kuransız ve mezarsız toprak olan Ahıskalı canlara, onların yadigarlarına, Ahıska ve çevresinin taşına, toprağına, uçan kuşuna ve esen rüzgarına ‘Bir gün mutlaka…’ diyerek Fatihalarımla ithaf ediyorum.’

Yunus Bey, 1995’te Almanya’dan döndükten ve Gazi Üniversitesinde Türkçe hocalığına başladıktan sonra Ankara’da oturduğum için sıkça buluşuyorduk. Yunus kardeşim, önce Keçiören’de oturuyordu, sonra yanılmıyorsam 2002’de Varlık Mahallesine, Akköprü Metro istasyonu yakınına taşınmıştı ve orada dairesi dışında bahçe katında Bizim Ahıska dergisinin ofis ve yazıhanesi vardı. Bursa’da Uludağ yamaçlarında yazlık satın almıştı ve her aşağı yukarı bir ay orada kalırdı fakat son yıllarda çok pişman olmuştu, yılda sadece bir defa kısa süre dinlenmek için yazlık alıp sahipsiz bırakmanın anlamsız olduğunu söylerdi. Nerdeyse her yıl mutlaka Posof’taki baba evini ziyaret eder, Posof ve genel olarak kuzeydoğu illeriyle ilgili etkinlik, konferans, yayın ve diğer faaliyetleri takip eder, imkanları dahilinde bunlara katılırdı. Yanılmıyorsam 2014’te Yenimahalle’de İvedik semtinde Tufan Sokak’ta daire satın almıştı ve artık komşu olmuştuk. Oldukça zengin kütüphanesi ve arşivi vardı, F. Kırzıoğlu’nun da hediye ettiği kitaplar da eklenince bunlar için yer sorunu ortaya çıkmıştı.

Ömrünün son yılında amansız hastalıkla baş etme gayreti içindeyken birkaç defa ölümden bahsederek son menzile rahat gideceğini belirtmiş, verdiği emek ve bıraktığı kalıcı eserlerin onun için en büyük teselli olduğunu söylemişti. Deneyimli ve derin uzman olarak en olgun çağında böylesine hayata elveda etmesi çok üzücüydü. Sigara içmezdi, içkisi de yoktu, gayet ağır başlı ve dengeli yaşam tarzı vardı. Takım tutmaz, maç izlemezdi, güncel politikayla pek ilgilenmiyordu.

Onun Ahıska sevdasını, bana göre, değerli hocamız Fahrettin Kırzıoğlu’nun kitapları ve onun tarih tezi dışında açıklamak imkansızdır. Almanya’daki görevini tamamlayarak Türkiye’ye döndükten ve Ankara’ya yerleştikten sonra onun Kırzıoğlu ile birlikte çalışmaları, çok verimli oldu. Ayrıca Kırzıoğlu, ilerleyen yaşından dolayı arşivini adeta Yunus Zeyrek’e emanet etmişti. Osmanlı metinlerini ve hatta el yazılarını bile kolaylıkla okuyabilen Yunus Zeyrek, bu arşiv sayesinde birçok belge ve kaynağı yayınlayarak topluma kazandırmıştır.

Yunus Zeyrek’in 2015’te Ötüken’de yayınlanmış Dede Korkut Kitabı (Dresden Nüshasını Aslından Okuyan ve Sadeleştiren Yunus Zeyrek) şu ithafla başlar: ‘Ömrü boyu Dede Korkut Kitabı’yla meşgul olan ve Dede Korkut Oğuznameleri adlı çok değerli bir eser bırakan merhum Hocam M. Fahrettin Kırzıoğlu’nun aziz hatırasına armağan.’

Bu arada Kırzıoğlu’nun genel olarak tarihi Ahıska bölgesinin daha Oğuzlar (Türkmenler) Anadolu’ya geldikleri sırada artık Kıpçak kökenli Türklerle meskun olduğuna ilişkin tezi, Yunus kardeşimin bütün çalışmalarının ve araştırmalarının temel hareket noktasını teşkil ediyordu. Mesele şu ki söz konusu destanlar aslında Ahıska bölgesinin Türklüğünü ve bölgeden 1944’te Orta Asya’ya sürülmüş Türklerin güya Osmanlı döneminde Müslüman olup Türkleşmiş Kartvel Meskh kökenli halk olduğuna dair şoven Gürcü tarihçilerinin uyduruk tezini çürütmektedir. Anadolu’nun Türkleşmesinde Malazgirt 1071’i, yani Oğuzları (Türkmenleri) başlangıç noktası olarak kabul eden tarihçilerimizin şimdilik Kuzeydoğu Anadolu, Doğu Karadeniz ve Güneybatı Kafkasya’daki Ortodoks Kıpçaklar üzerinde pek durmadıkları bilinen bir eksiktir. Oysa Dede Korkut Kitabı’nda açıkça bahsedilen tekfur Kıpçakların adı geçen arazilerde çok önemli rol oynadıkları ve 1578 Osmanlı idaresine kadar bölgede var olan Atabeyler Prensliği hususu, Kırzıoğlu’nun araştırmalarıyla aslında ezber bozucu olmuş, bölgenin tarih boyu Gürcü (Kartvel) toprakları olduğuna ilişkin iddiaları ortadan kaldırmıştır. İlginçtir ki gerek yabancı uzmanlar, gerekse de F. Sümer gibi Türk araştırmacılar da destanlardaki Kıpçakları nedense hiç alakası olmayan Orta Asya Kıpçaklarıyla karıştırmaktadırlar, halbuki Orta Asya’da Oğuzlarla temasları bilinen Kıpçakların Ortodoks Hıristiyan olmaları söz konusu bile değildir.

Yunus Zeyrek ülkemizde entelektüel çevrelerin, akademisyenlerin ve genel olarak kamuoyunun Ahıskalı Türkler sorunundan habersiz olmasından dolayı son derece üzülüyordu ve özellikle de bu konuda nereyse hiç yayın ve araştırma olmayışını çaresizlikle izlemeyi kabul etmiyordu. İlk önce kamuoyu oluşturmak ve davayı gündemde tutmak için vazgeçilmez olan dergi çıkarmak için değişik adlarla (Ahıska, Ahıskalılar, Vatan Ahıska vb) düzensiz şekilde ve amatörce birkaç deneme olmuştu. Nihayet Yunus kardeşimin girişim ve gayretleriyle 2004 yılında Bizim Ahıska dergisinin ilk sayısını çıkarmış ve dergi, üç ayda bir olmak üzere tam 15 yıl aralıksız olarak yayınlanmıştı. Gerçekten ülkemizin bütün kütüphanelerine ve yurtdışındaki temsilciliklerimize dağıtılan Bizim Ahıska dergisinin 55 sayısı, çığır açan kitapları ve makaleleri onun bize ve halkımıza bahşettiği değerli abidedir. Dergi için yazı yazanların sayısı oldukça azdı, dışarıdan gelen ve çoğu Rusça ve diğer dillerde eğitim görmüş Ahıskalılar, Türkçe yazı yazmakta zorluk çekiyorlardı. Dolaysıyla Yunus Zeyrek birçok yazıyı, mektup ve şiirleri düzletmek ve redaksiyonunu yapmak zorunda kalıyordu. Ben genellikle dergi için sadece Rusça belgelerin tercümelerini yapıyordum ve bizim meseleye ilişkin kitaplarla ilgili değerlendirme ve eleştiri notları yazıyordum. Tembel olduğumu söyleyerek hep beni eleştiriyor ve yüzlerle sayfa çevirmem gerektiğini, bunun elzem bir iş ve sevap olduğunu durmadan tekrarlıyordu.

Onun kendini neredeyse bütünüyle Ahıskalılarla ilgili yayınlara ve araştırmalara adadığını söylersem pek de yanlış olmaz, çünkü dergi için yazar, materyal, sponsor bulmak reklam ayarlamak, fotoğraf sağlamak kolay değildi. Görsel teknolojiler, cep telefonları ve internetin gelişmesi okuma alışkanlığını epeyce arka plana attığından dolayı Ahıskalılar bile dergiye yeterince ilgi göstermiyorlardı. Ben, kuşe kağıtla renkli derginin epeyce fiyakalı olduğunu, fiyatının Ahıskalılara geniş okur kitlesine pek uygun olmadığını söylesem de Yunus Bey siyah beyaz, basit kağıtlı sıradan dergiye geçme teklifimi asla kabul etmiyordu ve sonuna kadar çıtayı yüksek tutmaya çalıştı. Sosyal şebekelerdeki seviyesiz tartışmalara, kavga ve didişmelere hiç karışmazdı ve sözünü, görüşlerini ve duruşunu dergideki yazılarında açıklamayı tercih ediyordu.

Sovyet devletinin dağılma sürecine girmesinden itibaren gündeme oturan Ahıskalı Türkler konusunda yazılanlar ve söylenenlerin birçoğunun aynı duygusal ifadelerin nakaratı dışına çıkmayan tekrarlardan ibaret olduğunu dikkate alırsak Yunus Zeyrek’in bilinmeyenleri ortaya koymak ve bilinenleri de farklı bakış açısıyla değerlendirmek gayretini kaydetmeliyim. Ahıskalıların sürgün edilmesi ve 1944’ten beri vatansız ve derbeder kalıp yabancı ellere dağılmasının, hepimiz gibi o da, Sovyet komünist rejiminin politikasının sonucu olduğunu kabul ediyordu. Fakat Sovyet sonrasında yaklaşık 30 yıllık dönemde halkımızın yaşadığı birçok zorluk ve sorunun, onların bulundukları ülkelerde demokrasi ve liberal hukuk geleneği eksikliğinden kaynaklandığını belirtiyordu. Ona göre, kurulmuş yeni bağımsız devletlerde, çok partili, çoğulcu siyasi yapı, temel hak ve özgürlüklerin yerini milliyetçi devletçilik ve otoriter rejimler aldığından dolayı Ahıskalıların haklı davalarını savunma imkanları son derece sınırlıydı. Bu şartlarda örgütlenmek, yayın yapmak, kamuoyu oluşturmak, etkin dernek ve STK faaliyetleri yürütmek hiç koyla değildi, hem kentlerdeki az sayıda öncü ile çoğu kırsalda oturan halk tabanı arasında apaçık kopukluk vardı. Yunus Bey, özellikle de Gürcistan’da şoven milliyetçi “Gürcüler için hak ve demokrasi” mantığının, Türk-İslam karşıtı tutumun, sadece Gürcülere münhasır insan hakları ve demokrasi uygulamasının Ahıskalıların dönüşü için başlıca engel teşkil ettiğini ısrarla hep yazmış ve dile getirmiştir. Onun fikrini şöyle özetleyebiliriz: bugün artık Ahıskalılar engin Avrasya’nın birçok yerinde vardırlar, Amerika’da bile vardırlar, fakat fiilen etkin olma, hak arama, kendilerini ifade etme ve hukuki statü açısından hiçbir yerde yokturlar.

Özellikle de 1996‘dan itibaren Ahıskalıların düzensiz şekilde ülkemize göç etmeye başlamasıyla birlikte meselenin bir de Türkiye boyutu ve göçle ilgili sorunlar gündeme gelmişti. Öncelikle bu göçmenlerin kaçak illegal göçmen durumundan kurtulup ikamet tezkeresi alması, vatandaşlık sorunu, ayrıca değişik sosyal problemleri (sağlık, eğitim, sosyal güvence, istihdam vb) bayağı can sıkıcı ve üzücü sonuçlara yol açmaktaydı. 21. yüzyıla girdiğimizde Ahıskalıların başta Bursa olarak Türkiye’nin değişik kentlerine göçü Aralsızı devam ederken STK ve derneklerin çalışmaları yetersiz kalıyordu ve ayrıca göçmen olmadıkları halde göçü fırsat olarak gören bazı art niyetli kişiler ikamet tezkereleri konusunda sahtekarlık yolunu seçmişlerdi, göçmenlerin çaresiz ve ağır durumundan yararlanarak maddi kazanç ediniyorlardı.

Bu şartlarda Yunus Zeyrek öncülüğünde, Ankara’da Ahıska Türkleri Dernekleri Federasyonu (AHFED) kurulması önemli bir gelişme olmuştur. Rüstem Mürseloğlu, Adem Ahıskalı, Muteber Nazım kızı, Selim Sakanlı ve diğer göçmen Ahıskalıların da bu yeni oluşuma katkıda bulunduklarını kaydetmeliyim. AHFED ofisi, Gazi Mustafa Kemal Bulvarında Maltepe Metro İstasyonu yanı başındaydı. Yaklaşık beş yıllık faaliyet süresince AHFED birçok girişimleriyle Ahıskalıların makus talihini değiştirmeye gayret etmiştir. Resmi mercilere gönderilen yazı ve dilekçeler içinde özellikle Ahıskalıların ikamet tezkeresi almaları konusunda STK ve derneklerle muhatap olmamaları, göçmen Ahıskalıların köken tespitinde devletin kendi mercilerinin araştırma yapmaları gerektiği başlıca isteklerden biriydi. Sonuçta ilgili makamlar gerekeni yaparak STK ve dernekleri, ikamet tezkeresi prosedüründen uzaklaştırdılar ve fırsatçılar için göçmenleri sömürme ‘piyasası’ da ortadan kalkmış oldu.

Elbette, Ahıskalı göçmenlerin birçok sorunu vardı ve bunları çözmek için şimdiki yabancılar mevzuatı gerekliydi, oysa o sırada birçok eksikler ve anlaşılması güç bürokratik uygulamalar vardı. Öte yandan, yurt dışında 7 ülkeye dağılmış Ahıskalıların Ahıska’daki köylerine dönüş meselesi dışında sorunun birtakım yeni boyutları (bulundukları ülkelerde yeni kurulmuş bağımsız devletlerde entegrasyon, örgütlenme, eğitim, devam eden göçler, bölünme, dağılma vb) gündeme gelmişti. Rusya’nın Krasnodar bölgesindeki Ahıskalılara vatandaşlık verilmemesi ve yaklaşık 15 yıl devam eden ayırımcılık, açık baskılar ve mezalim nihayet halkımızın Amerika’ya göçüyle sonuçlanmıştı ve bu insanların Türkiye’ye değil, okyanusun ötesine, ADB eyaletlerine götürülüp dağıtılması hocayı çok üzmüştü. Bu insanların er geç ABD potasında asimile olup kayıplara karışacaklarını, iletişim ve birlikte çalışma bakımından yeni dramlar yaşanacağını, maddiyatın manevi bağlara ve değerlere üstün geleceğini düşünüyordu. Zaten Amerika’ya göç başlayınca Yunus Zeyrek, AHFED’in kapatılmasını önerdi ve çekileceğini beyan etti. Bunun bir nedeni de AHFED üyesi olan bazı STK ve derneklerin ayrılıp ticarethane ve dükkan gibi keyfi şekilde çalışmayı tercih etmesiydi. Bu federasyonu kapatmak yerine faaliyetlerini sürdürmekten yana olanlar da vardı, ancak Yönetim Kurulunda neticede kapatılması yönünde oy çoğunluğu ile karar verildi ve 2008’de AHFED kapandı.

Onun Orta Asya cumhuriyetlerine, Rusya’da Ahıskalıların oturdukları vilayetlere, Ukrayna’ya, Azerbaycan’a, Gürcistan’a yaptığı yolculuk ve ziyaretlerini kaydetmeliyim. Bu seyahatlerden edindiği izlenimler, yaptığı söyleşiler fotoğraflarla birlikte dergi sayfalarında yer almıştır. Dergiyi okuyanlar, onun kendisine özgü basbayağı tekrarsız bir edebi üslup geliştirdiğini fark ediyorlardı, ayrıca yazılarında belirtmeliyim. Onun yazıları yapmacık entelektüel hüsnükuruntudan, akademik iddialılıktan, popülist sıradanlıktan uzaktır. Ayrıca bugün muhafazakar, devletçi, cumhuriyetçi, sosyal-demokrat, statükocu, milliyetçi, İslamcı, liberal demokrat ve başka adlar ve etiketler altında söylenen ve yazılanlara bakılırsa Yunus Bey’in ‘Bilgisi olmayanın fikri olamaz’ ifadesine hak vermemek imkansızdır. Araştırmacı yazar, köşe yazarı ve gazeteci yazar diye tarif edilen yüzlerce kalem erbabından farklı olarak Yunus Zeyrek Türk milliyetçisi olduğunu bizzat yazılarının kalitesi, derinliği, belge zenginliği, biyografik materyal bolluğu ve kapsamıyla, ortaya koyduğu emekle ispatlamıştır.

Bazı yeni göçmen Ahıskalılar, onun Ahıskalı olmadığını, 1944 sürgününü yaşamış halkın temsil etmediğini, sadece kariyer ve prestij için bu işle uğraştığını söylüyorlardı. Üzücü olan ve anlamadığım bu yaklaşımı, Yunus Zeyrek’le ilgisi olmayan art niyetlilerin çirkin ve olumsuz faaliyetlerine bağlıyordum. Böyleleri elbette vardı ve onlar Ahıskalı göçmen olmadıkları halde STK ve dernekler üzerinden kariyer ve prestij bir tarafa, açıkça kar ediyorlardı. Oysa Yunus üniversitede öğretim görevlisiydi ve ne doçent ne de profesör olmadı, böyle bir hedefi de yoktu. Fakat akademisyenlerimiz kusura bakmasınlar da bunca araştırmayı yapabilmiş, neredeyse tek başına dergi yayınlamış kaç akademisyen vardır? Üstelik ülkemizde hala marjinal bir konu olan ve güncelliği bulunmayan Ahıskalılar sorununa ilişkin çalışmaların pek fazla akademik getirisi olduğu, ün ve otorite sağladığı da görülmemiştir. Birçok şehirde değişik konferans ve etkinliklerde Ahıskalı Türkler konusunda konuşmalar yapmış olan Yunus Zeyrek esasında medyada boy göstermeyi sevmezdi, TV kanallarında yayınlara katılmış olsa da genelde görüş ve tutumunu dergideki yazılarında ifade etmekteydi.

Bizi birbirimize bağlayan önemli hususlardan biri de edebiyat ve özellikle de şiirdi. Yunus Zeyrek hem de şairdi, kendi şiirleri dışında tarihte Ahıska bölgesi diye bilinen ve bugün Artvin, Kars, Ardahan ve hatta Erzurum’un bir kısmını kapsayan topraklarda sazıyla ve sözüyle iz bırakmış Aşık Zülali, Mazlumi, Hasta Hasan, Sefili, Müdami ve diğer halk şairleri hakkında kitap ve makaleleri halk edebiyatı uzmanları için vazgeçilmez referanslardır. Bunun dışında Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri (2001), Posof’un Çizgileri (2003, 2013), Ahıska Araştırmaları (2007), Ahıska Gül İdi Gitti (2015) ve diğer kitaplarında okurlar, halk şairlerine ayrıca ve önemli yer verildiğini görmüşlerdir. O, modern çağda halk şiirimizin hala ayakta kalmış olmasını bir milli fenomen olarak algılıyordu. Oysa bana göre hakiki fenomen ve mucize İkinci Yeni şiiridir. Bu konuda çok tartışıyorduk ve milliyetçi olduğu için onun fikrince İkinci Yeni şairlerinin milli omurgası sağlam değildi. Mesele elbette kişisel yaklaşım ve görüşlerin haklı olup olması değildi ve ben, sadece Yunus Zeyrek’in, toplumumuz için edebiyatın vazgeçilmez manevi ve hatta ideolojik değer olduğunu ısrarla tekrar ettiğini kaydetmek istiyorum. Edebiyat ve sanat konularında şaka yollu da olsa beni liberal ve bireyci olmakla suçluyordu.

Onunla bazı konularda farklı görüşlerimizden dolayı elbette ki tartıştığımız olmuştur. Özellikle benim Enver Paşa ile ilgili eleştirilerimi asla kabul etmezdi ve ben 1. Dünya Savaşının 100. Yıldönümünde Bizim Ahıska dergisinin kapağında Enver Paşa’nın resminin yer almasını pek uygun bulmadığımı ve Ahıskalılarla doğrudan bir ilgisi olmadığı söylediğimde de Türk milliyetçisi olarak onu ısrarla savunmuştu. O, Enver Paşa’yı maceracılık ve deneyimsiz acemi kumandan, otoriter politikacı ve megaloman tavırlarında dolayı eleştirenlere kızardı, özellikle de Doktor Rıza Nur’un Moskova hatıralarında Enver Paşa’ya karşı acımasız yergisini asla kabul etmiyor ve bunu kişisel ihtilafla açıklıyordu. Esasen İttihatçıların darbeci olduklarına itiraz etmese de onları haklı buluyordu.

1960 darbesinin felaket olduğunu tekrar ederdi, 1980 darbesini ise ehvenişer olarak görmekteydi. 15 Temmuz kalkışması ve yaşanan dramı, halkın kararlı direnişi onu epeyce duygulandırmıştı. İvedik’teki dairesinin yanı başında olduğu için MİT binaları ve çevresinde saatlerce devam eden atışma yüzünden ailesiyle birlikte gece boyu uykusuz kalmıştı.

Bir diğer husus da onun bizim liderlerimizden Yusuf Serverov’la ilgili her türlü eleştiriyi kesin şeklide reddetmesiydi. Yusuf Serverov’un 1989 Fergana Olaylarından sonra da artık otoritesini kaybetmekte olan Moskova’dan medet ummasını ve Vatan Cemiyeti merkezini Tiflis’e olmasa bile Bakü veya Almatı’ya taşımamasını hata olarak görenleri anlamadığını söylüyordu. Yusuf Serverov’un o sırada Türkiye’ye göç etmeyi hedefleyenleri ihanetle suçlamasının aşırı ve yersiz tepki olduğunu da kabul etmiyordu.

2019’da biz Bursa’nın Gürsu ilçesine taşınmıştık ve o yıl Ekim ayının ilk günlerinde onu evimizde misafir etik. Günlerinin sayılı olduğunu düşünmek bile istemiyordum, 89 yaşlı annem ona oğlum diyordu ve vefat haberini alınca çok üzülmüş, ‘Azrail gelende, bakmaz sıraya’ demişti. Benden bir yaş büyüktü ve dolaysıyla da ona daima ‘hocam’ veya ‘abi’ diye hitap ederdim. Hocam çoğu zaman şaka yollu, biraz da takılarak bana ’üstat’ derdi ve bunu çok özlüyorum.

Yunus kardeşimin aziz hatırasına saygıyla bu yazının başlığını ünlü ozanımız Mahzuni Şerif’in mısrasını koydum. Hakikaten yunuslar çaylara sığmazlar, deryalarda yüzemezler, ırmaklarda yaşayamazlar, çünkü onların yeri engin denizler ve ummanlardır…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir