Atabek Yurdu’mda Masalsı Bir Yılbaşı

Sayı 89- Atabek Yurdu (Ocak 2026)

Kar yağıyordu inceden inceden…Yer gök süt beyazına boyanmış, sonsuz bir masalın ya da rûyanın ortasında yaşıyorduk sanki.

Hiç bitmesin o gün, hiç gitmesin istedim yürekten, karın ve ruhumuzu serinleten o bembeyaz havanın güzelliğinin.

O gün bütün renkler gizlenmiş de, her yeri kara teslim etmiş gibiydi.

Gökyüzünün narin kanatlı serçeleri de duygularıma eşlik edercesine gelmişlerdi. Pencere önüne toplanmış cıvıldaşıyor, sanki bayram sevinci yaşıyorlardı.

Kısa bir süre perdenin arkasından onları ürkütmeden seyre daldım.

Sedirli odamızda benden başka kimse kalmayınca, gözüm duvarda asılı duran ekmek sepetine takıldı.

Ninem dahil herkesin dışarıda olduğuna emin olur olmaz tahta iskemleyi kaptığım gibi sepete uzandım. Elime değen ilk bazlamayı alır almaz, hızla ufak parçalara ayırıp serçelerin önüne bırakmak için pencereyi açtım.

Açar açmaz uçuşup gittiler.

Oysa biliyordum birazdan geleceklerdi.

Her zaman böyle yapıyorlardı. Haklıydılar. Kimi insanlar çeşitli tuzaklar kurarak onları yakalayıp evlerine hapsediyorlardı. Onlara dostça davransam da bana da güvenmemekte haklıydılar. Her gün karınlarını doyuran küçük sarı kızı tanıyor olsalar da içlerinden biri panikleyip uçtu mu diğerleri de kanatlanıp kaçıyordu. Bir süre, çoktan kuruyup kışa teslim olan, yaşlı söğüt ağacının dallarından bana doğru baktılar.

Pencereyi kapatınca çok geçmeden yeniden döndüler.

Onlar için kurduğum sofrayı hızla toplamaları için, sessizce dua ettim.

Babaanneme yakalanırsam yine esip gürleyecekti. Yoklukla, cefayla sınanmış Anadolu insanıydı. Cimriliği de yoktu üstelik. Sadece benim kuşları doyurmamı abartıyla yaptığımı düşünüyordu. Haklıydı da… Bazen fırsatını buldum mu ekmek sepetini öylece pencere önüne yığar bırakırdım. Akşam olunca bir yığın kırıntı donup kalınca işe yaramazdı.

O yüzden kızardı bana.

“Her sabah kazların, tavukların yemlerine ortak oluyorlar. Koca bir ekmeğe yazık ettin yine.” diyecekti biliyorum.

Dedem evdeyse şanslıydım. Korkudan bir kenara tüneyip, büktüğüm boynumu sevgiyle sıvazladıktan sonra, hemen beni savunurdu:

“Koskoca köyde yüzlerce kuş var.

Her gün aynıları mı geliyor sanıyorsun. Gün boyunca hepsi bir lokma yemek için çırpınıyor görmüyor musun kadın? Bir avuç içi kadar serçe ne kadar yiyebilir ki? Çocuğuma kızma bir daha. İnsanoğlu rızkını paylaştıkça, evinin sofrasının bereketi de artar.”

“Bizler sımsıcak yataklarımızda tok yatarken, bunca dilsiz canlar bu zemheri soğukta kim bilir neler çekiyorlar? Aç mı, tok mu, hasta mı bilen var mı Allah’ını seversen?”

Dedem konuştukça korkularımı uçup giderdi. Gökyüzünü her gün şenlendiren kuşların kanatlarına takılıp uçasım gelirdi.

O gün yılbaşı yemeği telaşı da vardı. Şanslıydım, kimseye yakalanmadan sofrayı topladık el birliği ile…

Annemle yengem ocaklı odada akşam yemeğinde yenilecek olan kaz hangelini hazırlama telaşı içindeydiler. İçeriden seslenerek odun, tezek getirmemi istediklerinde işe yarayacak olmanın sevinciyle avludan aldığım birkaç odun ve kalınca tezeği çabucak ulaştırdım.

Biraz sonra babaannem de gelerek hamur işi (kete, katmer, mafiş) yapmak için un elemeye başladı.

Ocaklı odada hep birlikte yemek yaptığımız anların tadı bambaşkaydı. Akşam yemeğinden sonra ocağın bacasından inecek olan sepetleri boş çevirmemek için bolca yemek yapılırdı. O nedenle evin bütün kadınları elbirliğiyle çalışırken ninem ya da babaannem mutlaka mâni okur ya da hikâye anlatırlardı.

Mâni dedim yüz asmış
Güle zencefil katmış
O yârin ağzı burnu
Zemzem suyuna batmış
***
Pınar başı millî yâr
Ağzı şeker dilli yar
Uzaktan mı geliyorsun
Cebi dolu güllü yâr

Maniler peş peşe söylenir berrak sular gibi akar giderdi.

Her yılbaşı hangelinin içine birkaç renkli elbise pulu koymayı da ihmal etmezdik.

Akşam yemeğinde her birine verilen farklı isimlerin kime çıkacağını merakla beklerdik. Genellikle kırmızı pula musibet, yeşil olana kısmet mavi renkli olana da şans adını koyardık. Bu pullar kime çıkmışsa, yıl boyunca o değeri taşıyacağına inanılırdı.

Ocaklı odaya ninem (dedemin annesi) geldiğinde keyfimiz daha da çoğalırdı. Hamur sıkmaya mutlaka yardım eder, bir yandan da hikâye anlatırdı. Ama önce mutlaka abdest alır öyle otururdu yanımıza.

Onun bu alışkanlığını bildiğim için, “İbriği, suyu bir de peşkiri getir” demeden ayaklanır gider getirirdim.

O yılbaşı hazırlığı içinde anlattığı bir hikâye hâlâ belleğimde:

“Köyün birinde iki kardeş hasat ettikleri buğdayı değirmende öğütmek için gün ağarmadan, öküzleri furguna (dört tekerli araba) bağlayarak yola çıkmışlar.

Uzun bir yolculuktan sonra değirmene varmışlar. Bir araba dolusu buğday çuvalını hızlıca boşaltıp işe koyulmuşlar. İkisi de yaz boyunca harmanda çalıştıkları için hem yorgun hem de uykusuzlarmış. Küçük kardeş biraz çalıştıktan sonra ağabeyine yalvarmış:

“Ağabeyim hiç halim kalmadı. Şurada azıcık uyuyup dinleneyim, sonra beni uyandır sen de sonra uyursun.”

Bu öneriyi kabul eden ağabey aralıksız çalışarak birkaç çuval unu öğüterek arabaya yükler. Sonra kardeşini uyandırarak kendisi bir köşeye kıvrılarak derin bir uykuya dalar.

Küçük kardeş hız kesmeden çalışır ve kalan buğdayı değirmende öğütüp bitirir.

Ağabeyini uyandırıp, işin bittiğini haber verir. Sonra yola çıkmışlar ancak furguna doldurdukları un çuvallarının yarı yarıya azalmış olduğunu fark ederler. İki kardeş birbirlerine şüpheyle bakarlar.

Bir süre konuşmadan devam ederler.

Sessizliği ağabey bozar:

“Sen uyurken öğüttüğüm unların yarısını değirmenin arkasında sakladım. Ben uyurken de sen tembellik edip, buğday tanelerini öğütmeden yarısını değirmende sakladın. Birbirimize kazık atarak nereye varacağız kardeş can?

İlkbahardan bu yana gecemizi gündüzümüze katıp, beraber kalkınalım diye, elbirliğiyle çalıştık. Sabahleyin bir araba dolusu buğdayla geldik. Birbirimize itimat etmediğimiz için ‘ben çaldım undan, sen çaldın den’den (buğday tanesi). Şimdi söyle bakalım ne çıktı bundan?”

Masallar, hikayeler peş peşe sıralanıp anlatıldığında ocaklı odada işimiz çarçabuk biterdi.

Büyük bakır kazanda kaynar suda pişen hangel, geniş bir tepsiye dökülür, suyu da kapımızı yaz kış bekleyen sadık dostlarımız Sarhoş ile Çınar’a verilirdi.

Geniş sekili odada yemek yenildikten sonra, Erzurum kıtlama şekeriyle çay içme faslına geçilirdi.

Ocaklı odanın ateşi söner sönmez, kalan kül demir saca doldurulur, yine köpeklerimizi sıcak tutması için dışarıda yattıkları yere dökülürdü.

Ocağın dumanı kesilince, yukarıdan köylülerimizin sepetleri sırayla aşağıya sarkıtılır, yiyecek doldurmamız beklenirdi.

Gün boyunca hazırlanan katmer, kete, bişi gibi hamur işleri gelen sepetlere özenle konulup gönderilirdi.

Bazen de sepetler dolu olarak inerdi. İşte asıl heyecanı o saatlerde yaşardık. Kiminde hamur işlerinden yiyecekler, kiminde kartopi dediğimiz bol nişastalı patates, kiminden peynir çıkardı. O sepetlerin kime ait olduğunu hiç bilmezdik. Böylesi insani paylaşım herkesi memnun eder, yeni seneye mutlulukla girerdik.

O yılbaşı gecesi aşağıya inen dolu sepetten öyle bir şey gelmişti ki, ilk gördüğümde küçük turuncu top sandığım portakalları ninem bıçakla keserek birer dilim verdiğinde çok şaşırmıştım. İlk defa gördüğüm şeyin meyve olduğunu söylediklerinde yemeye kıyamamıştım. Bir süre koklayarak elimde tutup incelemiştim. Ninemin dediğine göre:

“Çok uzak memleketlerde, büyük ağaçlarda yetişirmiş.”

Masalsı meyveyi, yavaş yavaş damağımda yayarak, tadına vararak yerken, yetiştiği ağaçların hayalini kurarken oturduğum yerde uyuyup kalmıştım.

Bembeyaz kelebek kanatlı kar taneleri uçuşurken Atabek Yurdu’mda, belleğimden silinmeyen hatıraların hasreti üstüne bin yıl ötelerden gelen türküler tutuşur dilimde:

“Şu dağlar kömürdendir
Geçen gün ömürdendir
Feleğin bir kuşu var
Çırnağı demirdendir.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir