Gözel Paşaliyeva ile Söyleşi

Sayı 89- Atabek Yurdu (Ocak 2026)

Ahıska, uzun yıllar boyunca Hunlardan Selçuklulara ve Osmanlılara kadar pek çok Türk topluluğuna ev sahipliği etmiş kadim bir topraktır. Ancak bu toprakların tarihi, 1829 yılında gerçekleşen Rus işgalinden 1944’teki o büyük ve acı sürgüne kadar hep bir “ayrılık” hikâyesiyle yoğrulmuştur. Bu zorlu yıllar, Ahıska Türkleri için edebiyatı sadece estetik bir uğraş olmaktan çıkarmış; onu kimliklerini koruma ve hayata tutunma biçimine dönüştürmüştür.

Bölgede uzun yıllar boyunca yaşanan savaşlar ve göçlerin sonucunda gerçekleşen yıkım, ne yazık ki kütüphanelerin ve yazılı belgelerin de yok olmasına neden olmuştur. Bu sebepten dolayı Ahıska’nın sesi, kitap sayfalarından ziyade halkın hafızasında yaşam bulmuştur. Ahıskalı Türkler, ninnilerle çocuklara vatan sevgisi aşılamış, manilerle gurbet acısını dindirilmiş ve atasözleriyle yaşamın bilgeliğini kuşaktan kuşağa aktarmıştır. Ahıska edebiyatı, aslında bir bakıma “sürgün folkloru”dur. Nerede olurlarsa olsunlar, ana yurtlarına duydukları bitmek bilmeyen özlemin ve direncin kağıtsız, kalemsiz bir ifadesidir.

Bugün genç yazarların bu köklü geçmişi omuzlayarak yeni eserler üretmektedir. Bu durum, Ahıska’nın sadece bir hüzün coğrafyası değil, aynı zamanda kültürel bir direniş kalesi olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Yazının devamındaki söyleşi çalışmaları, işte o kadim sesin günümüzdeki yankılarını ve geleceğe bıraktığı izleri anlamak adına kıymetli bir adım teşkil ediyor.

Gözel Paşaliyeva

Gözel Paşaliyeva (Alisoy), 1998 yılında Azerbaycan’da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Azerbaycan’da tamamladı. Üniversite eğitimine Türkiye’de devam ederek Giresun Üniversitesi Ebelik Bölümü’nden mezun oldu. Lisans eğitiminin ardından Üsküdar Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Hâlen İstinye Üniversitesi’nde doktora eğitimine devam etmektedir.

Yazın hayatına şiirle başlayan Paşaliyeva, eserlerinde klasik edebiyat geleneğinden beslenen ve çağdaş duyarlıklarla şekillenen bir anlatım dili benimsemektedir. Bu süreçte edebi formasyonunu güçlendiren çalışmalarda bulunmuş, Ahıskalı edebiyatçı Mircevat Ahıskalı’dan ders almıştır. Romanı Son Göç, Ahıskalıların tarihsel ve toplumsal hafızasını edebi bir çerçevede ele alırken; şiir kitabı Gecenin Rengi, insanın iç dünyasına ve geceye odaklanan şiirlerden oluşmaktadır. Yazılarında göç, aidiyet, kimlik ve gözlemlediği insan hikâyeleri öne çıkmaktadır.

  1. Yazmaya nasıl başladınız? Sizi kalemi elinize almaya iten ilk duygu neydi?

Üniversite yıllarında oldukça aktif bir öğrenciydim. Ancak ailemin yanına taşınmamla birlikte hayatımda ani bir duraklama oldu. Çalışmadığım, daha çok kendimle baş başa kaldığım bu dönemde bir boşluk ve aynı zamanda bir arayış hissi içindeydim. Tam da bu süreçte, farkında olmadığım bir yetenek kendiliğinden ortaya çıktı. Yazmak benim için planlı bir başlangıç değil, bu arayışın içinden doğan bir ihtiyaçtı. Şiir, kendimi yeniden kurabildiğim bir alan hâline geldi.

  1. Gecenin Rengi adlı şiir kitabınızın ismi nasıl ortaya çıktı?

Ben şiire ilk kez bir gece ansızın başladım. O günden beri de neredeyse bütün şiirlerimi hep geceleri yazıyorum. Gece, benim için yalnızca karanlık değil; insanın kendisiyle en açık hâliyle karşılaştığı bir zaman. Gecenin Rengi, karanlığın tek bir tonu olmadığını; acının, umudun, bekleyişin ve sessizliğin de bir rengi olduğunu anlatıyor. Kitaptaki şiirlerin ruhu ve yazılma hâli bu isimde birleşti.

  1. Klasik şiir biçimleriyle çağdaş duyguları buluşturuyorsunuz. Bu tercih sizin için bir arayış mı, yoksa bir aidiyet mi?

Bu benim için hem bir arayış hem de bir aidiyet. Fuzuli, Gazali, Nesimi gibi isimler beni her zaman çok etkilemiştir. Şiir yazmaya başlamadan önce bile klasik şiirler bana daha gizemli, daha derin gelirdi. O dünyayla kurduğum bağ, zamanla yazdıklarıma da yansıdı. Klasik biçimleri bir kalıp olarak değil, çağdaş duygulara açılan bir alan olarak görüyorum.

  1. Son Göç romanını yazarken sizi en çok etkileyen duygu ne oldu?

Son Göç’ü yazarken beni en çok etkileyen duygu, Ahıskalıların yaşadıklarını anlama ve anlatma sorumluluğuydu. Genellikle Ahıskalılar, yalnızca Fergana Faciası ve sürgün üzerinden anlatılıyor. Ben bu romanla, “Nasıl geldiler, ne yaşadılar?” sorularına edebi bir yapı içinde cevap vermek istedim. Geleceğe kalacak, bu süreci anlamaya yardımcı olacak bir eser olsun istedim.

  1. Son Göç romanınız ile Gecenin Rengi şiir kitabınız arasında birkaç yıl var. Bu zaman aralığı yazarlığınızı nasıl etkiledi?

Bu iki eser farklı zamanların ve ruh hâllerinin ürünü. Son Göç daha kolektif bir hafızaya, Gecenin Rengi ise daha içsel bir dünyaya ait. Zaman geçtikçe kelimelerle ilişkim sadeleşti. Daha az anlatıp daha çok hissettirmeyi önemsemeye başladım. Bu aralık, yazarlık yolculuğumda benim için öğretici oldu.

  1. Ahıskalı Türklerden olmanız, yazdıklarınıza sizce nasıl yansıyor?

Ahıskalı olmak benim için sadece bir kimlik değil, derin bir hafıza. Göç, yersizlik, tutunma ve kaybolan sesler yazdıklarımın arka planında hep var. Bazen bunu bilinçli olarak yazmıyorum ama metinlerimin duygusunda mutlaka hissediliyor. Yazmak, bu sessiz hafızayla bağ kurmanın bir yolu benim için.

  1. Yazarken kendinizden sakladığınız ya da metinler aracılığıyla yüzleştiğiniz bir duygu oldu mu? Bu yüzleşme hem yazma biçiminizde hem de kişisel dünyanızda ne tür değişimlere yol açtı?

Evet, oldu. Dışarıdan bakıldığında çoğu insan beni daha mesafeli ve güçlü bir duruşta görebiliyor. Oysa iç dünyamda her zaman daha duygusal bir yan vardı. Sadece bunu göstermeyi tercih etmiyordum. Yazı, özellikle şiir, bu duygusal alanla yüzleşebildiğim ve onu saklamadan var edebildiğim bir yer açtı. Bu süreç yazma biçimimi de etkiledi. Şiirde duygunun zaman zaman yoğunlaşması, hatta abartılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bazı hisler ancak bu şekilde gerçek karşılığını bulabiliyor. Yazı, benim için yalnızca kendi duygularımı değil, gözlemlediğim insanları, dışarıda yaşananları ve başkalarının hislerini de taşıyabildiğim bir alan hâline geldi. Artık bu duyguları görünür kılmaktan çekinmiyorum.

  1. Kitaplarınızı okuyanlardan aldığınız en güzel geri dönüş neydi?

Bir şair arkadaşım, Gecenin Rengi’ni okuduktan sonra benim şiirlerimden esinlenerek yeni şiirler yazıp bana getirmişti. Bu, beni çok derinden etkiledi. Ayrıca bir filoloğun, Son Göç’ün Ahıskalıları bu şekilde ele almasının gelecek kuşaklar için çok kıymetli olduğunu söylemesi benim için çok özel bir geri dönüş oldu. Okurun metinle bağ kurduğunu hissetmek en büyük motivasyon.

  1. Yazmak sizin için bir rahatlama alanı mı, yoksa kendinizi dünyaya anlatma biçimi mi?

Yazmak benim için tek bir anlama sığmıyor. Evet, bir rahatlama alanı ama aynı zamanda dünyayla kurduğum bağın da bir yolu. Kendimi ifade ederken çoğu zaman yalnızca kendi duygularımdan değil, gözlemlediğim insanlardan, dinlediğim hikâyelerden ve dışarıda yaşananlardan besleniyorum.

Bir aşkı yazarken bile bunu birebir yaşanmış bir deneyim olarak değil, insanların yaşadıklarından süzülen bir duygu hâli olarak ele alıyorum. Yazı, benim için gözlem yeteneğimi dış dünyaya aktarabildiğim, başkalarının hislerini kendi dilimde görünür kıldığım bir alan.

  1. Bundan sonra yazarlık yolculuğunuzu nasıl hayal ediyorsunuz?

Yazıyı kendime bir zorunluluk hâline getirmeden, onu yine bir dinlenme alanı olarak korumak istiyorum. Şiir yazarken de roman yazarken de süreci sıkıştırmayı sevmiyorum. Ne zaman içimden gelirse, ne zaman kelimeler çağırırsa o zaman yazıyorum.

Şu anda Ahıskalılarla ilgili, gerçek bir hikâyeden yola çıkan yeni bir roman üzerinde çalışıyorum. Ama bu metni de aceleye getirmeden, hayatın ve akademik yoğunluğun arasına doğal bir şekilde yerleştirerek ilerlemeye özen gösteriyorum.

Yazı benim için hızla değil, derinlikle çoğalan bir yolculuk olmalı.

Genç kalemlerimizin ürettiği her kelime, aslında vatan toprağına duyulan o kadim bağlılığın birer meyvesidir. Yazarlarımıza paylaşımları için teşekkür eder, edebi hayatlarındaki başarılarının devamını dileriz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir