Çok uğraşmıştı buralara gelebilmek için. İlk gençlik yıllarından başlayarak kafasına koymuştu, eğitimci olacaktı. Böylece kafasındaki düşünceleri körpe beyinlere daha kolay kabul ettirebilecek, öğretmen ve eğitimci sıfatını kullanarak kendisi gibi düşünen, anlayan hayata bakış açıları aynı olan fertler yetiştirebilecekti.

Öğretmenlik mesleğini sürdürürken siyasi çalışmalara hız vermiş ve bürokrat camiada kendisine yer bulmuştu. Yakın zamanlarda yapılacak seçimlerde adaylığını koyacak kadar yol almıştı. Belki de hayat kendi kişisel hedeflerine ulaşmada inanamayacağı kadar kendisine yardımcı olmuştu. Seçimler sonuçlanınca istediğini almıştı hayattan. Bir adım daha yaklaşmıştı. Siyasi iktidar içinde yer almalıydı.

Aktif olarak kedisine görev alabilmek için çok çaba harcamıştı. Ve sonunda istediği yere gelmiş, öğretmenlikle başlayan hayat yolunda şimdi Milli Eğitim Bakanlığı koltuğuna oturmuştu. Kendisi bile inanamıyordu. Yoksa istekleri bilinç altını çok işgal etmişti de serap mı görüyordu? Yoksa uyanılmayan bir rüya içerisinde miydi ? Yok canım hayır hayır  bayağı bakandı işte. Koskoca bir eğitim teşkilatının en başıydı. Nereden başlayacaktı? Bu toplumu  kendi öz benliğinden uzaklaştırıp, insanlarını örf, anane, kültür, milli benlik, tarihine nasıl yabancılaştırabilirdi? Yorucu bir günün ardından çalışma odasında gelecekte uygulamaya dökecek zihnindeki düşüncelerini önündeki kağıda gelişi güzel yazmaya başlamıştı. Kafası çok bulanık zihni çok yorgundu. Ama kendisini bir taslak hazırlamaya zorunlu hissediyordu.

Batı hayranı, batı kültürünü içinde özümseyen bir millet oluşturabilmek, kendi toplumundan nefret eden, toplumunu yok sayan insanlar oluşturmalıydı. Aksi taktirde nasıl medenileşebilirdik ki? Amerikalı olmak, Avrupalı olmak onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşamalıydık. Zaten kendiside örgenciyken öğretmenleri hep kendilerine bunları benimsetmişlerdi. Medeni olmak demek, batı gibi düşünmek onlar gibi yaşamak demekti. Ona sürekli ihtişamlı, şaşalı, sınırsız özgürlük yaşayan insanlardan olabilme zorunluluğunu benimsetmişlerdi.  Bu şekilde yetişmişti. Kendiside hayran olduğu öğretmenler gibi yapmalıydı. Toplumu bu medeniyete adapte etmeliydi. Yapacaklarını kaba taslak maddeleştirmeye başladı.

– Üniversite sayısının artırılması yoluna gidilecek. (Kalitesiz, kalifiye elamanı olmayan, modern teknik imkanlardan yoksun, okuyan işsiz insanların çoğalması, devlete karşı düşman insanların oluşturulması için.)

– Özel okulların sayısının artırılması. (İnsanları özel okullara özendirmek, devlet okullarının kalitesinin düşürülmesi, eğitimin paralı hale gelmesi, ekonomik gücü olanların sadece öğrenim görmesi, gücü olmayanların öğrenim hakkından mahrum olması, sosyal tabakalar arasındaki ekonomik, sosyal, kültürel farklılıkların artması ve bunun sonucunda bir birine düşman toplulukların oluşması.)

– Okullarda sert hiyerarşik kuralların uygulanması. (Sosyal aktivitelerin azaltılması, genç neslin yok sayılması, düşüncelerinin önemsenmemesi, demokrasi ve özgürlük kavramlarının benimsetilmemesi ya da yanlış öğretilmesi.)

– Yetiştirilen insanların vicdani değerlerden yoksun, şuursuz, adalet kavramına inanmayan, itaat duygusu gelişmeyen, milli gelenek ve inançlarına uymayan demokrasi kavramına yabancı, insan haklarından habersiz bir nesil yetiştire bilmek.

– Eğitim öğretim personelini kendi mesleklerine yabancılaştırmak, yaptıkları işin değer ve önemini yok saymak, statü, morallerini, profesyonelliklerini düşürmek için çalışmak.

– Ülkenin tamamını içermeyen tek taraflı, bölgesel kalkınma planlarını eğitime uygulamak. (Batının eğitim seviyesiyle, doğunun eğitim seviyesi arasındaki farkın uçuruma dönüştürülmesine çalışmak, kalkınmayı medenileşmeyi yavaşlatmak, insanlarını birbirlerine yabancılaştırmak, milli birlik ve beraberlik kavramlarını yok etmek.)

Aslında kafasında daha bir çok düşüncesi vardı ama çok yorucu bir gün geçirmişti. Bu gün için yeterliydi bu kadarı. Yarına daha dinç başlaması için uyuması gerekiyordu. Çünkü yapılacak çok iş vardı.

SON

Doğru olup olmadıkları ne kadar tartışılırsa tartışılsın, toplum yaşamında etkileri reddedilemeyen bâzı temel unsurlar vardır; bunlar zaafa uğradıkça toplumsal felâketler, sonsuz ıstırap yumaklarını fertlerin ellerine ayaklarına dolar, yaşam çekilmez olur; ve sonuçta o ulus kaybolup gider. Şüphesiz bunların başında “ahlâk” sâfiyeti (duruluğu) ve “metanet” (dayanıklılık gücü) bulunur. Bir toplumun dış tehlikelere karşı en gerçek güvencesi, sıkıntı ve yoksulluk karşısında ezilmeyen, tüm olumsuz koşullarda bile kendisine ve ulusuna karşı saygısını, ümidini yitirmeyen, komşusunun hakkına el uzatmayan, elindekini komşusuyla paylaşmaktan aslâ çekinmeyen fertlerin o toplumda çoğunlukta bulunmasıdır.

Milletler ve Devletler durup dururken yıkılmazlar. Evvelâ fertler, sonra da küçük gruplar (aileler), teker teker bir veya birkaç tane sosyal mikrop ile hastalanır, felç olurlar. Hastalık zamanla topluma, millete bulaşır. Sonunda millet, giderek çoğalan bu sosyal mikroplarla topluca felç olur. Bundan sonra da devlet denilen kurum, içini kurt kemirmiş kof bir ağaca döner; birkaç darbe, bir-iki vuruş onu tarih sahnesinden siler süpürür: Hani Hititler nerede? Nerede Medler, Lidyalılar, Frigyalılar, Babilliler, Asurlular? Nerede tarihin şan ve şöhret âbidesi Eski Romalılar, Eski Yunanlılar? Bugünkü İtalyanlar, Yunanlılar mı?! Hayır!… Bunlar sâdece aynı topraklar üzerinde yaşayan farklı uluslardır; ne kadar iddia etseler de bunlar o eski ulusların çocukları değildir!..

Ütopik Bir Eğitici

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir