Türkçenin Gücü

Sayı 91- Türkçenin Durumu (Temmuz 2026)

Türkçenin Türklerden Çektiği
1075 yılında Türkmenistan’ın Taşoğuz ilçesinde doğan Zemahşeri, “El Mufassal” adlı Arapça dilbilgisi kitabını yazdı. O zamana kadar yazılanların en iyisi. Yazarı da bunun farkındaydı. Ebu Kubeys Tepesine çıktı ve Araplara seslendi:

-Ey Araplar, gelin, dilinizi bir Türk’ten öğrenin!
***
On birinci yüzyılda Türkçe Avrupa dillerinden, (İngilizce, Almanca Fransızca gibi) daha iyi durumdaydı.

Sonra ecdat “Bundan gayri Türkçe konuşulacak” diyen Karamanlı Mehmet Bey’in değil, Birecikli Osman Bey’in çocuklarının peşine takılmış.

1900 yılına gelindikte Fransızca yüzbinlerce sözcüğü olan bir dünya dili olmuş, Türkçe ise 10 bin civarına ancak çıkabilmiş. Zemahşeri’nin kulakları çınlasın ama 1935’te ortaokulda okutulacak Türkçe dilbilgisi-gramer kitabı dahi yok! Atatürk’ün emriyle yazdırılıyor; 1940 yılında Tahsin Banguoğlu’nun ve Necmettin Halil Onan’ın kitaplarıyla Türkçe dilbilgisi dersi verilmeye başlanıyor.

Yukarıdaki malumatı kısmen S. Ungan’ın “Türkçenin Türklerden Çektikleri” adlı kitaptan özetledim.

Tahsin Banguoğlu’nun 1952’deki Dil Bayramı demeci
Tahsin Banguoğlu, Hasan Âli Yücel’in isteğiyle 1940 yılında “Ana Hatlarıyla Türk Grameri” adlı ilk bilimsel Türkçe dilbilgisi kitabını yazdı. Türk Dil Kurumu ve Halkevi başkanlıkları yaptı. Banguoğlu, bayram demecinde şunları söylemiş:

“Dil Bayramı günü, Türk milletinin ileride de her zaman kutlayacağı bir gündür. Çünkü dil dâvası milletimizin varlığı dâvasından bir parçadır; milletçe kendimizi ayrı bir bütün olarak hissettiğimiz günden beri ortadadır; o günden bugüne de çok ileri götürülen bir dâvadır.

Konuşulan dil ile hemen hiçbir ilgisi kalmamış olan Osmanlı inşa dilinden bugünün yazı Türkçesine varmak için birçok nesiller çalıştılar, çabaladılar, kavgalar ettiler.

Bizim bugün yazdığımız Türkçe ise artık canlı ve güzel bir Türkçedir.

Bir sınıf dili ile, bir rühban dili ile müstakil bir millî hayat başarılamazdı. Bize vatan gibi, bayrak gibi bizim, yalnız bizim ve hepimizin olan bir yazı dili lâzımdı.

Yeni kelimeler ve terimler meselesini de bu çerçeve içinde görmek gerektir. Yabancı bir dilin lûgatlerinden gene o dilin kaideleriyle üretilen bir terim sistemi, yerini Türkçemizin içinde artık yaşayamazdı. Biz Türkçenin kaideleriyle üretilen bir terim sistemi yaratmağa mecburduk. Az başardık, çok başardık, o ayrı mesele; fakat arapça terim sisteminin ister istemez tarihe karıştığını gördük.

Terimlerimiz yaşayan Türk dili sistemi içinde işlenecektir. Tutunmıyanların, beğenilmiyenlerin yerlerini daha iyileri, daha güzelleri alacaktır; fakat bunlar Türkçe olacaktır. Parolamız şudur: Arapçaya dönmek yok!

Yoksa güzel Türkçeyi kim sevmez?”

Türkçenin Anlatım Gücü[1]
Emin Özdemir
(…)
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
Koparıver, gözlerinin, gülüm yaşını biliver.

Bu dizelerin güzelliğini, anlatım gücünü oluşturan öğelerden biri, de, “köpük köpük”, “içim dışım”, “budak budak”, “şerham şerham”, “kıvıl kıvıl”, “tiril tiril”, ikilemelerdir…

Başa, emekli Türkçe öğretmenin gönderdiği mektuba döneyim. Eksiklik Türkçemizde değildir. Ayrıntılarına inmeden göstermeye çalıştığım gibi Türkçe anlatım olanakları zengin, anlatım gücü yüksek bir dildir. Bunun ayırdında ve bilincinde değiliz. Anadili öğretimimiz de bunu çocuklarımıza, gençlerimize kazandırmaktan uzak. Türkçenin gücüne inandıramıyoruz onları. Dilin, tüm değerlerin toprağı olduğu bilinciyle donatamıyoruz. Tersine daha okul öncesi dönemden başlayarak bir yabancı dil hayranlığı (öğrenme tutkusu değil), uyandırıyoruz. Öylesine bir güç kazanıyor ki bu hayranlık, herhangi bir yabancı sözcük Türkçedeki karşılığından daha güzel, daha kibar, daha çekici bulunuyor. Bakıyorsunuz sıradan biri bile bir işyeri açarken yabancı ad bulma, işyerine yabancı ad koyma yönsemesi içinde oluyor. Sözgelimi “Dürümçü, Dürümevi” diyemiyor da bunun yerine dürümland diyor. Türkçesinin sonuna yabancı kökenli bir sözcük ya da ek getirince toplumsal bağlamda daha şık olacağına inanıyor. Bir de bakıyorsunuz sonunda land taşıyan bir sürü işyeri adı oluşmuş.

Bilim adamlarımızın, aydınlarımızın da Türkçeyi kullanmada yeterince duyarlı, özenli davrandıkları söylenemez. Kendi alanıyla ilgili terimlere, sözcüklere Türkçe karşılıklar arama ya da yaratma yerine işin kolayına kaçıyor, yabancısını benimsiyorlar. Bulunmuşları da eksikli sayıyor, kullanmaya yanaşmıyorlar. Daha da kötüsü Türkçenin bir bilim dili olacağına inanmıyorlar.

Peki, ne yapmamız gerekiyor? Öncelikle Türkçenin anlatım gücüne inanmak. Atatürk’ün dil ülküsüne dönmek, bunun için de kurduğu kurumu, Türk Dil Kurumunu, eski işlevine kavuşturmak. Daha kestirmeden söyleyeyim: Dil devriminin coşkulu günlerine yeniden, hem de yeni bir yaklaşımla dönmek. Bunu yapmadığımız sürece çocuklarımızın, gençlerimizin Türkçeye yabancılaşması sürüp gidecek, uyuşturucuya alışan bağımlılar gibi yabancı sözcüklerin albenisinden kendilerini kurtaramayacaklardır. Türkçenin örselenmesi, kirlenmesi de sürüp gidecektir…

__________

[1] Emin Özdemir, Türkçenin Anlatım Gücü. Çağdaş Türk Dili. C 12, Sayı 137-138, s. 4-8’den alıntı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir