Sanat Eğitimi ve İnsan Hakları

Sanat, esetiği esas alan, insanın aklına ve duygularına seslenerek güzel ve çirkin ayrımını yapan ve eğitim ile insanlara bunu aktaran, insanlarda yaratıcılığı geliştiren, farkı fark ettiren, farklılığı öne çıkaran, ince ve gelişmiş davranış ve zevkleri insanlara kazandıran bir bilgi türü ve etkinlik alanıdır.

Sanat eğitimi alan kişiler daha esnek ve hoşgörülüdür. İncelmiş davranışlarıyla duyarlı insanlar yetiştirir. Demokrasi de başkalarının haklarına saygılı insan tipini gerektirdiğinden sanat eğitimi alanlar başkalarının haklarına daha iyi saygı duyar, demokrasiyi daha iyi yaşar ve yaşatırlar. Sanat eğitimi alanlar daha bir duygusal derinlik yaşar ve empati kurma yetenekleri daha gelişkindir.  İnsanların sanat eğitimi almaları onların sanatçı olmalarını gerektirmez. Herkesin sanatçı olması hem mümkün değil hem de gerekli değildir ama herkesin sanat eğitimi alması gereklidir. 

İnsan Hakları Beyannamesinin 27. Maddesinde denir ki:

1. Herkes toplumun kültürel yaşamına serbestçe katılma,  güzel sanatlardan yararlanma, bilimsel gelişmeye katılma ve bundan yararlanma hakkına sahiptir.

2. Herkesin yaratıcı olduğu bilim, edebiyat ve sanat ürünlerinden doğan maddi ve manevi çıkarının korunmasına hakkı vardır.

Tabii ki bu alanların hepsinde istediği eğitimi alma hakkı da vardır. Okuduğumuzda her şey yolunda gözüküyor. Önemi her an defalarca belgelenen ve vurgulanan sanata ve eğitimine ulaşmaksa gittikçe zorlaşıyor. Sanatın kapalı alanlara sıkıştırılmış olmasıyla, insanların sanat ürünleriyle karşılaşması ihtimali azalıyor. Sanatı anlamak için, özellikle de sanat ve insanın doğru ve anlamlı iletişim kurabilmesi gerekir. Sanat ürününün insanla karşılaşmadan ve tanışmadan işlevini yerine getirmesini bekleyemeyiz. Bu ilk tanışma ancak eğitimle olur,  eğitim ise okullarda. Aslında her şeyin başladığı yerdir burası ve tam da başladığı yerdedir siyaset ve politika.

Ülkemizde sanat eğitimi konusunda sevindirici gelişmelerin olmaması geleceğe güvenle bakılmasını engelliyor. Sanat dersleri, 2 ders saatiyken 1’e, zorunluyken seçmeliye derken, sanat derslerini nereye koyacaklarını ne yapacaklarını bilemediler. Sanatı öğrenmeye ve icra etmeye dünya yaşımız yetmezken her şeyi 45 dakikaya sığdırılması nasıl beklenir?

Sınıflarda yankılanan öğrenci sesi der ki; ”Öğretmenim, bu bir yetenek dersi bense, yeteneksizim.” Benim duyup da yüreğimin burkulduğu sözlerdir bunlar. Sanat eğitiminden önceliklidir hep kırılması gereken bu ön yargı. Oysa sanat dersleri bir ifade dersidir aynı zamanda. Kendini tanımasını, duygularını, düşüncelerini ifade etmesini kolaylaştırır. İnsanın ruhunu iyileştirir. Farklı pencereler açar, bunalımlardan uzaklaştırır. İnsanın yaşamı boyunca isteklerini irdelediğimiz de karşımıza hep ”mutluluk” kelimesi çıkar. Hep mutluluğu arar insan. Eğer birey kendi kendine yetemiyorsa, üretken değilse, hayatı sadece ezberiyle yaşıyorsa; mutluluk çok mümkün gözükmüyor. Sanat ise farklı düşünceleri ve duyguları anlamamızı kolaylaştırır, en başta da kendimizi…

Sanatın tek başına insanı kavrayan ve bize kendimizi yaklaştıran bir gücü var bu güçten yararlanmak için doğru uygulanan sanat eğitimine ve alanında iyi yetişmiş eğitimcilere ihtiyaç var.

Bazılarının düşüncelerinin aksine sanat insanı sıkmaz. Sanat insanın düşünce ve duygularını yücelten alçakgönüllü olan bir özelliğe sahiptir.

Zamanında ve verimli sanat eğitiminin karşılığında kazanacaklarımız oldukça fazladır. Bu kazanımların en önemlileri ise; sağlıklı çocuklar, sağlıklı ergenler, sağlıklı yetişkinler sonucunda üretken ve mutlu bir toplumdur…

Eğitimin bir amacı da insanlarda güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı birbirinden ayırmayı öğretmektir. Sanat eğitimi almak ve sanat tüketmek gerekir. Sanat eğitimi almamış olanların bu kavramlar konusunda yetkinleşmesi çok zordur. Bu zorluğu yaşayan insanların insan hakları ve demokrasi konusunda başarılı olacağını beklemek de boşunadır. Sanata zaman, emek ve kaynak ayırmak bireysel ve toplumsal birçok fayda sağlayacaktır. Sadece kuru bilimsel bilgiyle ne hayat güzeldir ne de toplumsal kalkınma sağlanır. Herkesi sanata önem ve öncelik vermeye çağırıyorum.

Art Brut ve Jean Dubuffet’nin Heykelleri

Jean Dubuffet, daha çok resimleriyle tanınmasına rağmen heykelde farklı malzeme, biçim ve renk kullanımıyla dikkati çeken önemli bir sanatçıdır. Şüphe duyduğu sanatın maddi getirileri, eğitimini ve resim yapmayı defalarca bırakmasına rağmen sanattan koparamamış, 1942 de kendini resme tamamen adamaya karar vermiştir.

Topladığı art brut eserleriyle bir koleksiyon hazırlayan sanatçı daha sonra bir müze oluşturmayı başarmıştır. Çalışmalarında resimden heykele uzanan bir yapı gözlenen sanatçı, sıradan insanı konu alır ve herkes gibi resim yapmayı reddeder. Sonuçta ortaya mükemmel Dubuffet eserler çıkar. Dubuffet, mizah yönü çok güçlü, kendini asla ciddiye almayan, yer yer ilginç konulara dokunan bir sanatçı profili çizer. Sanatçı çoğu kez hayal dünyasını yaşanır mekânlar haline dönüştürmeyi başarmıştır. Dubuffet’nin sanatı farklı alanlara taşıma çabası ve sonrasında ortaya çıkan ürünler, onun zekâ oyunlarına açık bir olgu durumuna getirmiştir.

Anahtar Kelimeler: Heykel, Sanat, Art Brut, Jean Dubuffet

I. GİRİŞ

Art Brut, kurucusu olan Jean Dubuffet’nin hayatı ve heykellerini konu alan bu çalışmada; art brut’un kurulma aşamaları ve nedenleri, sanatçının yaşamı, yapıtları ve kullandığı farklı teknikler araştırılarak, özellikle büyük boyutlu heykel çalışmalarının tanıtılması amaçlanmıştır.

Art brut, kendisiyle bütünleşmiş olan sanatçının bilinen en önemli faaliyetidir. Daha çok resimleriyle tanınan Dubuffet’nin farklı malzemelerle yaptığı heykelleri, resim çalışmalarını destekler niteliktedir. Öyle ki bazıları içine girilebilen, üstünde yaşanabilen üçboyutlu Jean Dubuffet resimleri gibidir.

Bu çalışmada, ‘art brut’ten kısaca bahsedildikten sonra, sanatçının yaşamı, anıt ve özellikle büyük boyutlu heykel çalışmaları örneklendirilerek anlatılmıştır. Genel bir bakışla yapıtları ele alınarak sanatçıyı tanıtma yoluyla yazılmıştır.

II. ART BRUT

Art Brut, Fransızca bir terim olup, Türkçe tam karşılığı “ham sanat” olarak geçmektedir. Art Brut’te amaç; ünlü olmayan, kendi kendini yetiştiren, mahkûm ve ruh hastalarının ürünlerini ortaya çıkarmak olmuştur. Deliliğin sanatı, dışarıda kalmış sanat, bir anlamda ‘öteki’nin sanatı da denilebilir.Hastalıklı beyinler, sürekli davranış değişikliklerine neden olduğu için yaratıcılığı azaltan nedenlerdir diye düşünülür. Oysa onlar duygusuz değildirler, aksine yaptıkları çalışmalarla tedaviye daha duyarlı hale gelebilirler (Thévoz, 1980, s:16).

Adını Dubuffet’nin koyduğu ‘art brut’ün hiçbir akımla benzerlik göstermemesi, yapıtların kişilerin kendi benliklerinden kaynaklanması, çoğunlukla toplum dışına itilmiş kişilerin ürünleri olması ve Dubuffet’nin 1945’ten başlayarak bu tür yapıtları araştırması, toplaması ve sergilemesiyle sanat dünyasına girmiştir. “Çocuk resimlerini anımsatan bir yönü olan bu ürünlerde, tıpkı çocuklar gibi bu kişiler de kullanılagelen sanat biçimlerinin, tekniklerinin farkında değildirler. Yarattıkları yapıtlar o anda doğal olarak, içlerinden geldiğince, hiçbir dış etkene ve kurala dayanmadan oluşur. Bu kişileri NAİF’lerden ayıran önemli bir özellik, geleneksel anlatım tekniklerle ilgilenmemiş olmalarıdır. ESTETİK ve kültür üzerine bilgileri ve birikimleri yoktur. Çoğu kez çevrelerinde varolan taş, ağaç kütüğü, deniz kabuğu gibi gereçlerden yararlanmışlardır. … Yapıtların konusu ve figürler yaşamlarından özümlenmiştir; ancak bunların doğal çevre düzenlemeleri içinde değil de, bambaşka, us dışı denilebilecek biçimlerde kullanmışlardır (Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, 2008, s.656).

Jean Dubuffet 1945 yılından itibaren “art brüt” eserlerini toplamaya başlamıştır. Bunun için önce İsviçre, sonra Fransa’da psikiyatri hastanelerini, ceza evlerini dolaşmış ve keşif gezileri yapmıştır. Dostluklar kurduğu müze küratörleri, yazarlar, sanatçılar, editörler, doktorlar, hapishane müdürlerini ziyaret etmiştir. Cenevre’de Bel-Air sığınağının müdürü Profesör Charles Ladame, hastanede ona küçük bir bölüm ayırarak orda çalışma olanağı sağlamıştır. Daha sonra Fransa’ya dönüşünde Dubuffet, ‘art brut’ün ilk tanımını sunmuştur (Collection de l’Art Brut sitesi “Art Brut et Compagnie Dans L’histoire” maddesi, (Fransızca) Erişim: 31.01.2011).

Dubuffet, özellikle André Breton, Michel Tapié ve Jean Paulhan, Charles Ratton, Henri-Pierre Roché yardımlarıyla 1948’te Paris’te ‘art brut’ yapıtlarını toplayıp inceleyerek, kar gütme amacı olmayan “Companie de l’Art Brut”ü kurmuşlardır. Aralarında Adolf Wölfli, Fleury-Joseph, Crépin Aloise, Miguel Hernandez ve Henry Salingardes’in de çeşitli eserlerinin yer aldığı koleksiyon oluşturulmuştur (Thévoz, 1980, s:53).

1949’da Paris’te Galerie René Drouin’de düzenlenen koleksiyonun ilk sergisinden sonra, 1951’den 1962’ye kadar Amerika’da ressam Alfonso Ossorio’nun Long Island’daki evine yerleştirilmiş, 1962’de Paris’e geri getirilmeden önce New York’ta sergilenmiştir. 1967’de Modern Dekoratif Sanatlar Müzesi’nde “art brüt” koleksiyonunun en önemli sergilerinden biri yapılmıştır. 1971 yılı koleksiyon için önemli bir tarihtir. İsviçre’nin Lozan şehri, Château de Beaulieu’de 5.000’i aşkın eserden oluşan koleksiyonun sürekli sergilenebileceği bir yere taşınmaya karar verilmiştir (insecula sitesi, “Jean Philippe Arthur Dubuffet (Jean Dubuffet)” maddesi, (Fransızca) Erişim: 11.05.2011)[i].

Koleksiyondaki en ünlü sanatçılardan biri, şizofren hastası İsviçreli Adolf Wölfli’dir. Sanatçı 30 yıl boyunca tımarhanedeki odasında otobiyografisiyle uğraşmış, hayatının gerçek ve düşsel yönlerini işlemiş, ayrıntılı bir metin ve ilistürasyon halinde fantastik bir yolculuğa dönüştürmüştür[ii].

Diğer bir ‘art brut’ sanatçısı İngiliz medyum ve ev kadını Madge Gill’dir. Gill, hatları iç içe geçmiş, bozuk, genç kız yüzleri çizmiştir[iii].

Dubuffet “psikiyatrik” sanat diye bir şeyin varlığına inanmamış, deliler ile eğitimsizlerin ya da kendi kendilerini eğitmiş sanatçıların sanatı arasında bir ayrım yapmamıştır. Sıradan İnsan’ın eserlerini, yaratıcılığın demokratik doğasının kanıtları olarak öne çıkarmış; özellikle hayranlık duyduğu şey, ham sanatın yalın gücü ve dizginlenmemiş anlatımcılığı olmuştur (Felsefe Ekibi Sitesi, “Sanat Akımları-Ham Sanat” maddesi, Erişim: 19.08.2010).

Dubuffet, kazanılmış kültürün ürünleri olan sanatları reddetmiş ve ‘art brut’ün ateşli bir savunucusu olmuştur. Kendi resimlerinde de bu yaklaşımı açıkça görülmektedir. (Wikipedia Sitesi, “Art Brut” maddesi, Erişim: 18.08.2010).

III. JEAN DUBUFFET’İN YAŞAM ÖYKÜSÜ ve SANATI

Asıl adı Jean Philippe Arthur Dubuffet olan sanatçı Fransa’nın Le Havre kentinde dünyaya gelmiş 20. yüzyılın en büyük ressam ve heykeltıraşlarından biridir (31 Temmuz 1901–12 Mayıs 1985).

1918’de Académie Julian’da resim eğitimi almaya başladıktan sonra, sanatın maddi getirilerinden şüphe etmeye başlar. Bu nedenle altı ay sonra okuldan ayrılır. Daha sonra baba mesleği olan şarap ticaretiyle uğraşır. Yaşamının farklı dönemlerinde resim yapar, defalarca bırakıp geri döner. 1942’de artık kendini tamamen resme vermeye karar verir ve 1944’te sergi açarak bu dönem sürrealist gruba yaklaşır. 1948’de bir grup arkadaşıyla kurdukları ‘art brut’ koleksiyonu oluşturur. Bu dönemden sonra bunun için çalışır. 1985’te geldiği Paris’te hayatını kaybeder.

“Onun çalışmaları ne Gerçeküstücülük, ne Dışavurumculuk, ne Dada’cılık, ne de Soyutlama sayılır, ama hepsinden de bir parça içerir. Dubuffet sanki resmi yeniden bulmak ister gibidir, bunun dışında bir şeyi umursamaz. Böylece biçimi olmayan soyutlamalarla alaycı ve kaba bir anlatım ve olgunlaşmamış çocuksu karalamalar arasında gider gelir” (Genel Sanat Tarihi Ansiklopedisi, 1983, s.713).

Gördüğümüz şeyleri bize tekrar kendi yorumlarını katarak gösteren sanatçıların işleri hiç ilgisini çekmez. Olanın yeniden var edilmesini veya hiç varolmayanın bize sunulmasını heyecan verici bulan Dubuffet, toplumun marjinal kesimi, mahkumlar, akıl hastaları ve çocukların yaptıklarını gerçek sanat eseri olarak algılar. Ona göre cinsellik, delilik, sarhoşluk, sanatın en önemli, en gerçek bileşenlerindendir. Yaratıcılık delilikle beslenir. Her ne şekilde olursa olsun zehirlenme olmadan sanat yapmak olası değildir ve sanatı insanın en tutkulu orgazmı olarak görür (Akyüz, 2005, Radikal Gazetesi internet baskısı “Antisosyal Sanat”, Erişim:22.02.2011).

Dubuffet mizah yönü çok güçlü bir sanatçıdır. Kendini asla ciddiye almaz. Yer yer ilginç konulura dokunur. Usta bir sanatçının elinden çıkan yapıtlar, sanatçının hayal dünyasını yaşanır mekânlar haline dönüştürür.

Çalışmalarında sıradan insanı konu edinen sanatçı, herkes gibi resim yapmayı reddeder ve kurulu düzene karşı çıkar. Hiçbir kurala uymamaya özen gösterir. Sanatsal üretiminin aşamaları, farklı çevrimlerde bir araya getirdiği çok sayıda deneyle belirginleşir (Wikipedia “Jean Dubuffet” maddesi, Erişim:23.08.2010).

Geleneksel resim gereçleri de dahil, sanatta geleneksel olan her şeye karşı gelir. Yapıtlarını alçı, yapışkan ve asfalt gibi farklı malzemelerle de şekillendirir. Tamamen kişisel olan bu seçim ona çekici bir nitelik; aynı zamanda bazı malzemelerin ilk kez kullanımıyla deneysel bir özellik kazandırır ( Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, 2008, s.425).

Dubuffet, çoğunlukla taş, gazete parçaları, çeşitli artıklar, yanmış kömür parçaları; yani insan ve doğanın artıkları ve biçimini değiştirdiği maddeleri kullanır. Malzeme seçiminde kesin sınırlar koymaz.

Kurumuş çiçekler, otlar, ağaç kabukları gibi malzemelerle alışılmışın dışındaki tarzıyla, kendisinden sonraki kuşaklara yeni bir yol açan Dubuffet’nin heykel çalışmaları da Avrupa ve ABD’de uzun yıllar sergilenmiştir. New York’ta Chase Manhattan Plaza üzerine yerleştirilen Manhattan Bank Anıtı, Houston’da Hayaletli Anıt, Chicago’da Dikilmiş Hayvanlı Anıt’ları bilinen önemli çalışmalarındandır (Hürriyet Gazetesi Sitesi, 21.10.2005, “Jean Dubuffet: Öncü bir sanatçı” maddesi, Erişim: 31.01.2011).

IV. SANATÇININ HEYKELLERİ

Jean Dubuffet, heykel çalışmalarında projeden anıta varıncaya değin farklı yol ve teknik kullanır. Genelde mimari boyut ve özellik taşıyan çalışmalarında maket hazırlayıp uygulama yolunu seçer. Bunun dışında daha çok ön hazırlık olmadan çalışmayı tercih eder.

Kâğıtüzerinde çalıştığı büyük boyutta resimler, yeni görsel sözdizimi içinde değişiklikler gösterir. Biçimsel açıdan değişen çalışmaları onun önünü açar ve “Hourloupe” serisine başlar (Husslein-Arco, 2003, s:162).

En uzun soluklu, en özgün, önemli ve bilinen anıtsal çalışması, 1962-1974 arası hayal ve ideal dünyasını anlattığı; polistren, polyester, poliüretan, püskürtme beton ve epoksi boya tekniği ile yaptığı bu “Hourloup Çevrimi” dizisidir. Sanatçı Hourloupe terimini harikalar diyarı ya da acayip nesne ya da yaratıklar anlamında kullanır. Bu yaratıklar homurdanarak, bizim dünyamıza katılırlar.Dubuffet, “genişleme” çalışmalarıyla onlara yer açar.Canlı renkler,garip sayılabilecek karakterler, bitkiler, kentsel yerleşimler, içine girilebilen mağaralar, içinde bolca espri barındıran, kocaman, acayip görünümlü heykeller, onun en önemli dönemini yansıtır. Tesadüfen bir telefon konuşması sırasında yaptığı karalamalar şeklinde başlayan seri yaklaşık 12 yıl sürer[iv].

“Hourloup Çevrimi” için yaptığı çalışmaların karakteristik özelliği; beyaz zemin üzerine kırmızı ve mavi renk kullanarak çizgisel ya da yüzey boyamaları, siyah kalın çizgi ile belirginleştirdiği konturlardır. Resim ve diğer heykellerinde de görülen bu tarz, bu dönemde daha büyük boyutta yaşanabilir yapıya dönüşür.

Hayatın her alanına yayılan genişlemeler; figürler, nesneler, mekânlar arasına prensipleriyle katılırlar. Bundan sonraki adımı “görüntüler arasında olmak, izleyicisine zihinsel alanlar oluşturmak, seyircinin artık orada görüntüler arasında hayali bir dünya, aynı zamanda gerçek bir dünya içinde yer almasını sağlamak” olur.

Boyalamaları, resimlere, kabartmalara ve daha sonra mimari yapıya dönüşür. Çalışmaları üzerinde kullandığı desenler onu anıtsal yapıya ve büyük boyutlara götürmüştür çoğunlukla… Bunlar mimari özelliklere sahip çalışmalardır ve çevresel düzenlemeleriyle birlikte, insan yaşamına katılan, yön veren özellikler taşır.

Polistiren blokları sıcak tel yardımıyla özgürce ve o anki düşüncelerini uygulayarak, adeta kalemle kâğıt üzerine desen çizer gibi keserek çalışır. Hafif, kullanımı kolay bu malzemeler, ona sürekli yeni teknik geliştirmesi ve keşfetmesine olanak sağlar. Daha sonra bunları epoksi ve polistirenden oyarak oluşturduğu çalışmalarına aktardığı görülür.

Anıt çalışmaları ve hazırladığı projeler, onun hayal gücünün ne kadar zengin olduğunu gösteren önemli örneklerdir. Hazırladığı projelerinin çoğunu gerçek konstrüksiyon üzerine, zihinsel izdüşümler şeklinde gösterme olanakları bulur (Jean Dubuffet Fondation sitesi, “Son oeuvre-Sculpture” maddesi, (Fransızca) Erişim: 02.08.2010).

IV.1. Kış Bahçesi (Jardin d’hiver)

Poliüretan üzerine epoksi boya ile 1969-70 yılları arasında 5x10x6m boyutlarında yaptığı ve sanatçının ilk önemli “genişleme” çalışmalarından biridir ve şu an Georges Pompidou Merkezi Ulusal Modern Sanat Müzesi’nde yer almaktadır (resim 1)[v]. Sadece tavandaki küçük bir açıklıktan aydınlatılan heykel, uçak kapısına benzeyen bir kapıdan içine girilebilir. Bu görünüm izleyicide merak uyandırır ve içeri çeker; ancak içerde can sıkıcı bir görünümle karşılaşır. Duvarlar, tavan, taban beyaz zemin üzerine oluşturulan siyah çizgilerle boyanmıştır. Zemin engebeli, inişli-çıkışlı, düz yapıyı reddeden biçimdedir. Duvarlar, izleyiciye yol vermez görünümdedir. Öyle ki seyirci bu yeni mekâna alışıncaya kadar orada sıkışıp kaldığını hisseder.

Bu anıtsal çalışmalar, izleyicide fiziksel olarak bedenini şaşırtan, hareketlerini değiştiren ve yön veren bir deneyim yaşatır. Herhangi bir yön gösterici olmadan, boyalı tuzaklar arasında kaldığını hisseder. İnsanın kendi bedeniyle bir yapıt içinde gezmesini ve farklı deneyimler edinmesini sağlar.

Fondation Dubuffet

Resim 1: Jean Dubuffet, “Kış Bahçesi”,  5x10x6m., 1969–70.

IV. 2. Dört Ağaç Grubu (Groupe de quatre arbres)

Poliüretan malzeme üzerine epoksi boyayla, bankacı David Rockefeller’ın isteği üzerine 1970’te maketi hazırlayıp 1972 yılında yaptığı bir heykeldir. New York’ta Chase Manhattan Plaza Bankasının yeni merkezi önünde yer almaktadır (resim 2).

Heykel, beyaz zemin üzerine siyah kalın çizgilerle boyanmıştır. Çevreyle ilişkisi oldukça iyi çözümlenmiştir. Büyük, düz, keskin çizgiler ve eşit aralıklarla yerleştirilmiş pencereleri olan binalar arasında, daha hareketli, eğimli, düzensiz çizgilere sahiptir. Çevrenin geometrik yapısına karşılık, doğal renk ve biçimde olmamasına rağmen plazaya dinamik bir görüntü kazandırır. Çelik ve alüminyumdan oluşan bir konstrüksiyon üzerine poliüretan ile yapılmış sonra boyanmıştır.

Heykel büyüklükleri farklı dört ağaçtan oluşur. Hourloupe dizisinin bir yapıtı olan bu çalışmada en küçük parça 7m. en büyük olan ise 12m. yüksekliğindedir. 1972’de bittiğinde sanatçı memnuniyetini dile getirerek, bu heykelin sadece 4 ağaç grubundan oluştuğunun algılanmaması ve sadece ağacı temsil etmediğini vurgulayarak, insan düşüncesinin doğurganlığını ve yaratıcılığını anlattığını belirtir. Sanatçı, kamusal alana nasıl bir heykel yapılır düşüncesinden yola çıkarak, kamusal alan, mimari ve sanat ilişkileri neler olur; binayı, yoldan geçenleri nasıl etkiler; kent ortamı ve doğa birbirine nasıl uyum sağlar sorularına cevap arar.

Sonuçta Dubuffet’nin ağaçları, gerçekçi olmaktan uzak olmasına rağmen, katı bir yapıdan oluşan çevreye duygu katmayı başarır (Blueofthesky sitesi, “art Works-Group of Four Trees, 1969-72” maddesi, (İngilizce) Erişim: 06.05.2011).

Fondation Dubuffet

 

Resim 2: Jean Dubuffet, “Dört Ağaç Grubu”, h:12m., 1972.

IV.3. Saçaklı Alan (Closerie Falbala)

Poliüretan üzerine epoksi boya ve püskürtme betonla, 1610 metrekare alana sahip, en yüksek noktası 8 m olan ve 1971–73 yılları arasında yapılmış bir çalışmadır (resim3).

Falbala kelimesi, fırfır, kumaş kıvrımı, saçak anlamına gelir. Parisyakınlarındaki Perigny sur Yerres’de; girişimci bir sanatçının rüyasından çıkmış kırsal kesimde yerleşik bir yer, içinde dolaşılabilen büyük doğal bir yapıttır. Hayali ortamın olabildiğine ortaya çıktığı bahçe içinde dolaşırken sanatçının hayal gücüne bir kez daha tanık olunur.

Bu park Hourloupe serisinin büyük bir parçasıdır. Sanatçının yeni bir teknik denediği betonarme bir bahçedir. İçeriye bir merdivenle girilir. Duvarlar ve zemin beyaz üzerine siyah kalın çizgilerle, hareketli ve kıvrımlı formların sınırları kabaca belirlenmiştir. Falbala Villasına yapılan bu çalışmanın tam ortasında bir mağara vardır. Çift kapısının olduğu ancak hiçbir pencerenin olmadığı bu mağara hazine dolu bir mağara gibidir. İç kısım daha fazla renkle boyanmıştır. Koyu mavi, açık mavi, kırmızı ve siyah renklerin kullanıldığı bu alanda giderek kutsal duygular hakim olur ve sessiz olma ihtiyacı hissedilir. Duvarların üç tarafında resim, heykel, yüksek kabartma yazılarla büyüleyici bir ortam hazırlanmıştır. Çizgiler, yatay-dikey-eğimli olarak, sık-seyrek, kalın-ince şeklinde kullanılmıştır.

Fondation Dubuffet

Resim 3: Jean Dubuffet, “Saçaklı Alan”, 1971–73, h:8m., 1971-73.

IV.4. Mineli Bahçe (Jardin d’émail)

Beton ve poliüretan üzerine epoksi boya ile yaklaşık 600 metrekarelik alanda 1974’te gerçekleştirilmiş bir çalışma olup; Hollanda Otterlo’da, Kroller-Muller Müzesi’nde yer almaktadır. Eserlerinin çoğunda olduğu gibi, Dubuffet bu çalışmasında da belirli bir amaç ve düşünce ile yola çıkmaz. Çalışmalarını herhangi bir şey tasarlamadan, hayal gücünü kullanarak yapar. Geniş bir müze bahçesi içinde gerçekleştirilen bu proje için önce hızlıca maket yaparak tasarım hazırlar. Bu yöntem, özellikle Dubuffet’nin yolunu açmak, düşüncelerini ortaya koyabilmek için önemli bir başlangıçtır. “Hourloup” ve doğal çevre arasında bir çeşit sürekli karşılaştırma gösteren çalışmadır. Düzenli, gerçek bir bahçe içinde ağaçlar ve gerçek çimenler arasında yer alır (resim 4).

Yüksek duvarlar üzerine inşa edilmiş alan içine dar bir kapıdan merdivenlerle girilir. Yine Dubuffet tarzı renkler ve biçimlerle, zemin çeşitli kabartmalarla doludur. Çalışmanın bir köşesinde büyük, içine girilebilir bir ağaç vardır (Bluffton University sitesi, “Images of Sculpture in the Kröller-Müller Sculpture Garden–Jean Dubuffet’s Jardin d’émail” maddesi, (İngilizce) Erişim: 06.05.2011).

Fondation Dubuffet

Resim 4: Jean Dubuffet, “ Mineli Bahçe”,  600 metrekare, 1974.

IV.5. Hayaletli Anıt (Monument au fantôme)

Çelik konstrüksiyon hazırlanıp, poliüretan üzeri epoksi boya ile 10 m yüksekliğinde 1969’da tasarlanıp 1983’te gerçekleştirilmiş bir çalışmadır. Heykel Amerika Houston’da Interfirst Plaza’da yer almaktadır. Bu anıtsal grup, aynı ‘Monument à la bête’ gibi dikey yapılmıştır. Bu projeler çok parçadan oluşan kompozisyonlardır. Enlemesine parçalar aralarında boşlukları olan, hareketi gözün rahat takip etmesine izin veren görüntülerdir (resim 5).

Dubuffet’nin özgün çalışmalarındandır ve Hourloup serisinin bir parçasıdır. Kırmızı, mavi, beyaz ve siyah renkler kullanılmıştır. Çit, baca, köpek, hayalet, ağaç, direk ve kiliseden oluşan 7 parçası vardır. Heykel, 2008 yılında Discovery Green Park’a taşınmıştır[vi].

Fondation Dubuffet

Resim 5: Jean Dubuffet, “Hayalet Anıt”,h:10m., 1983.

IV.6. Ayakta Duran Yaratık Anıtı (Monument à la bête debout)

Poliüretan üzeri epoksi boya ile 9 m yüksekliğinde 1969’da maketi hazırlanıp 1984’te gerçekleştirilmiş bir çalışmadır. Amerika Chicago’da James R. Thompson merkezindeyer almaktadır. Bu anıtsal grup yine “Hayaletli Anıt”ta olduğu gibi dikey yapılmış bir çalışmadır. Çok parçalı kompozisyon, parçalar arasındaki boşluklar, çalışma üzerinde yer alan desenler, renkler gibi özelliklerle izleyicide hareketli, rahatlatıcı görüntüler uyandırmaktadır (resim 6). Düzensiz biçimler arasındaki boşluklardanadeta izleyiciyi içeri girmeye davet eder.Beyaz üzerine siyah çizgilerle konturlar oluşturulmuştur. Ayakta duran hayvan, ağaç, kemer ve mimari bir formun soyutlanmasıyla oluşan dört parçalı bir kompozisyondur. Sanatçının Amerika’da bulunan önemli çalışmalardan biridir.

Fondation Dubuffet

Resim 6: Jean Dubuffet, “Ayakta Duran Yaratık Anıtı”, h: 9m., 1984.

IV.7. Karşılama-Konuksever (L’Accueillant)

Poliüretan üzerine epoksi boyamayla, 6 m yüksekliğinde, maketi 1973’te hazırlanıp 1988’de bitirilmiş bir çalışmadır. Paris Halk Hastanesinin inşası sırasında, mimar Pierre Riboulet tarafından sipariş edilmesi üzerine gerçekleştirilmiştir. Dubuffet Washington Ulusal Galeri girişi için çeşitli projeler geliştirmiştir, “Güzel Kostüm” çalışmasında olduğu gibi, bu çalışması da anıtsal bir grubun parçası olarak tasarlanmıştır (resim 7).

Beyaz üzerine siyah, kırmızı ve mavi çizgilerle bir eli yukarda ayakta duran figürün hatları ve konturları belirlenmiştir. Heykelin hastane önündeki yeri ve konumu hasta çocukları selamlar şekilde düşünülmüştür.

Fondation Dubuffet

Resim 7: Jean Dubuffet, “Karşılama”, h:6m., 1988.

IV.8. Küçük Koru (Le Boqueteau)

Poliüretan üzerine epoksi boyalı, yüksekliği 9 m ve 1969’da maketi hazırlanıp 1988’de gerçekleştirilmiş bir çalışmadır. Georges Pompidou Ulusal Modern Sanat Müzesi koleksiyonu arasında yer almaktadır (resim 8).

Dubuffet’nin anıtsal çalışmalarından biridir. Metal konstrüksiyon üzerine inşa ettiği; büyüklükleri farklı 7 ağaçtan oluşan kompozisyonda Dubuffet çizgisi net şekilde kendini gösterir. Beyaz üzerine siyah çizgiler ağaçların konturlarını belirler. Kompozisyon ve formların biçimi, Flain korusunda doğal çevreye uyum sağlar şekildedir.

Fondation Dubuffet

Resim 8: Jean Dubuffet, “Küçük Koru”, h:9m., 1988.

IV.9. Muhabbet Çiçeği (Le Réséda)

Poliüretan üzerine epoksi boyama ile 6.5 m yüksekliğinde, maketi 1972’de yapılmış ve 1988’de gerçekleştirilmiş bir çalışmadır. Paris’tedir. Sanatçı 1972’de kısa bir süre kaldığı Vence’da botanikle yeniden ilgilenmeye başlar ki bu onun en büyük tutkusudur.  “La Botte à Nique” adlı kitabını yayımladığı bu “Muhabbet Çiçeği” çalışması da resimli kitabının doğrudan konusudur (resim 9).

Paris’te olan bu heykel yine kırmızı, mavi, siyah ve beyazın kullanılmıştır. Renkli kısımlar bazen çizgiler halindeyken bazen alan boyaması şeklindedir.

Fondation Dubuffet

Resim 9:  Jean Dubuffet, “Le Réséda”, h:6.5m., 1988.

IV.10. İnsan (Şekiller) Kulesi (Tour aux Figures)

Beton ve poliüretan üzeri epoksi boyama ile yapılmış, yüksekliği 24m. olan, 1967’de maketi hazırlanıp 1988’de mimar Antoine Butor tarafından gerçekleştirilmiş bir çalışmadır. İnsan Kulesi Dubuffet’nin en önemli çalışmalarından biridir (resim 10).

Hourloup serisinin 12 m çapında bir parçasıdır ve Ile Saint-Germain Parkı’ndadır. Dışarıdan hiç boşluğu görülmeyen çalışma beyaz zemine kırmızı, mavi, siyah renkler ve geometrik şekillerle boyanmış yapboz şeklinde yapılmış hem resim, hem heykeldir. Silindirik soyut form, 117 m kadar olan iç rampayı saran bir kabuk gibidir. Sanatçının inşa ederek yaptığı en büyük eseridir. İçerde, dönerek yükselen yol, merdivenler, düzensiz koridorlar, kapalı büyük salon, katlar izleyiciyi şaşırtıcı maceraya götürür gibidir. Kule ağaçlarla çevrili bir tepe üzerine inşa edilmiş, yapıldığı dönemde oldukça ses getiren çalışma bugün sanatçının bize bıraktığı sanatsal bir mirastır.

Fondation Dubuffet

Resim 10: Jean Dubuffet, “İnsan Kulesi”,  h:24m., 1988.

IV.11. Bacalı Şömine (Chaufferie avec Cheminée)

Poliüretan ve cam elyaf üzeri epoksi boyama ile 14 m yüksekliğinde, taban genişliği yaklaşık 4.5 m, metal konstrüksiyon kurularak yapılmış bir çalışmadır. 2 farklı form görülür; alt bölüm kübik bir form olan kazanı, üst bölüm ise yukarı doğru kıvrımlı bir şekilde yükselen şömine bacasını temsil eder. Maketi 1970’te hazırlanıp 1996’da gerçekleştirilmiştir. Bu heykel aslında Villa Falbala’nın ısıtma sistemi için hazırlanmıştır. Villa, elektrikle ısıtma sistemiyle donatılınca Dubuffet projeyi durdurmaya karar vermiştir (resim 11).Fransa’da Vitry’de yer alır ve diğer çalışmalarında kullandığı renkler görülür.

Fondation Dubuffet

Resim 11: Jean Dubuffet, “Bacalı Şömine”, h:14., 1996.

IV.12. Güzel Kostüm (Bel Costumé)

Poliüretan üzerine epoksi boyama ile 4 m yüksekliğinde, maketi 1973’te hazırlanıp 1998’de bitirilmiş bir çalışmadır. Aslında Washington’daki Ulusal Galerinin yeni kanadının lobisine konmak amacıyla anıtsal bir grubun parçası olarak tasarlanmıştır. Paris’te Jardin des Tuileries’dedir. Coucou Bazar gösterisi için yaptığı karakterlere benzeyen ve Hourloupe çevrimi için yaptığı çalışmalarından biridir (resim12)[vii].

Fondation Dubuffet

Resim 12: Jean Dubuffet, “Güzel Kostüm”, h:4m., 1998.

Sonuç olarak Jean Dubuffet; sanat anlayışı sanata bakış şekli, cesareti, tuhaf görünümlü figürleri, heykelleri üzerinde kullandığı çizgiler, desenler ve renkler; yarattığı mekânları ve mekânsal özellikler taşıyan heykeller; seçtiği konuları ile çağdaş sanatta özel bir yer edinmiştir.

Çok farklı yerlerde çalışmalarını gerçekleştirme imkânı bulabilmiş Dubuffet’nin, sanatı farklı alanlara taşıma çabası ve sonrasında ortaya çıkan ürünler, onun zekâ oyunlarına açık bir olgu durumuna getirmiştir.

Resimden kabartmalara, kabartmalardan heykele uzanan boyutlarıyla çalışmaları, hem konu, hem malzeme, hem de boyut olarak, sanatçının kendi içgüdüsüyle hayallerinin birleştiği çok iyi sanatsal yaratı örnekleridir. Çalışmalarının çoğu maketler halindeyken, pek çoğu o hayatını kaybettikten sonra gerçek boyutlarına kavuşabilmiştir

  

KAYNAKÇA

Akyüz, C., 21.10.2005 tarihli Radikal Gazetesi internet baskısı, “Antisosyal Sanat” maddesi, (erişim)http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=5320, 22.02.2011.

Blueofthesky Sitesi, “art Works-Group of Four Trees, 1969-72” maddesi, (erişim)

 http://www.blueofthesky.com/publicart/works/fourtrees.htm, 06.05.2011.

Bluffton University Sitesi, “Images of Sculpture in the Kröller-Müller Sculpture Garden-Jean Dubuffet’s Jardin d’émail” maddesi, (erişim)

http://www.bluffton.edu/~sullivanm/netherlands/amsterdam/krollermullersc/dubuffet.html, 06.05.2011.

Collection de l’Art Brut Sitesi, “Art Brut et Compagnie Dans L’histoire” maddesi, (erişim) http://www.artbrut.ch/indexed4a.html,31.01.2011.

 “Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi”, 1. cilt, Yem Yayın, 2. Baskı, İstanbul, 2008.

“Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi”, 2. cilt, Yem Yayın, 2. Baskı, İstanbul, 2008.

Felsefe Ekibi Sitesi “Sanat Akımları-Ham Sanat” maddesi, (erişim)

http://webcache.googleusercontent.com/search?q=cache:ffORzxQOL_EJ:www.felsefeekibi.com/sanat/sanatakimlari/sanat_akimlari_HamSanat.html+ham+sanat&cd=2&hl=tr&ct=clnk&gl=tr, 19.08.2010.

Genel Sanat Tarihi Ansiklopedisi, 4. cilt, Görsel Yayınlar Ansiklopedik Neşriyat Ticaret ve Sanayi A.Ş. adına Ragıp Yazır, 2. baskı,  İstanbul, 1983.

Husslein-Arco, Agnes, “Jean Dubuffet”, Prestel Verlag, Münich Germany, 2003.

Hürriyet Gazetesi internet baskısı, (21.10.2005). “Jean Dubuffet: Öncü bir sanatçı” maddesi, (erişim)http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=3415168, 31.01.2011.

Insecula Sitesi, ”Jean Philippe Arthur Dubuffet (Jean Dubuffet)” maddesi, (erişim) http://www.insecula.com/contact/A009075.html, 11.05.2011.

Jean Dubuffet Fondation Sitesi, “Son oeuvre-Sculpture” maddesi, (erişim) http://www.dubuffetfondation.com/oeuvre_set.htm,  02.08.2010.

Thévoz, Michel,.L’Art BrutEditions d’Art Albert Skira S.A., Cenevre, İsviçre, 1980.

Wikipedia Sitesi,  “Art Brut” maddesi, (erişim) http://tr.wikipedia.org/wiki/Art_brut, 18.08.2010.

Wikipedia Sitesi, “Jean Dubuffet” maddesi, (erişim) http://tr.wikipedia.org/wiki/Jean_Dubuffet, 23.08.2010.


[1]Yrd. Doç. Nurbiye Uz, Anadolu Üniversitesi Güzel San. Fak. Heykel Bölümü / ESKİŞEHİR, nurbiyeuz@gmail.com


[i]Ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz: http://www.artbrut.ch/indexda7a.html

[ii]Ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz: http://www.kunstmuseumbern.ch/index.cfm?nav=1244,1388,1507,1645&SID=7&DID=9

http://www.adolfwoelfli.ch/

[iii]Ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz: http://madgegill.com/

[iv]Ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz:http://www.centrepompidou.fr/Pompidou/Communication.nsf/docs/IDA78D5AB3DC706740C1256AC30034119F/$File/DUBUFFE1.pdf

[v]Sanatçının heykellerinin gösterildiği resimler, http://www.dubuffetfondation.com/oeuvre_set.htm sitesinden alınmıştır.

[vi]Ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz: http://www.discoverygreen.com/news/jean-dubuffets-monument-au-fantome-to-move-to-discovery-green/

[vii]Sanatçının heykellerinin açıklamaları için; Jean Dubuffet Fondation Sitesi, kaynakça ve dipnotlarda gösterilen diğer kaynaklardan yararlanılmış, kişisel değerlendirmelerle yorumlanmıştır.

Sanat Eğitimiyle Otizmi Anlamak

Otizm, doğuştan gelen, beyin ve sinir sisteminin farklı yapısından ya da işleyişinden kaynaklandığı kabul edilen nörobiyolojik bir bozukluktur. Başkalarıyla etkileşimde bulunmayı engelleyen ve kişinin kendi iç dünyasıyla baş başa kalmasına yol açan otizm, genellikle 3 yaştan önce ortaya çıkmakta ve bireylerin sosyal iletişim, etkileşim ve davranışlarını olumsuz olarak etkilemektedir.

     

Otizmin ilk tanımlandığı yıllardan itibaren birçok teori ileri atılmıştır. Günümüzde halen geçerliliğini koruyan teori ise otizmin organik kökenli olduğunu savunmakta ve normal dışı davranışların beyindeki bir probleme bağlı olarak ortaya çıktığı görüşüdür.

     

Otizimli çocuklarda genel olarak;

1. Sosyal etkileşimde bozukluk

2. İletişim bozukluğu

3. Hayali veya sembolik oyun oynama özellikleri görülür. Semptomlar çok hafif ya da çok şiddetli olabilir.

Otizmin tipik belirtilerinden bazıları şunlardır;

-Göz kontağı kısıtlı ya da yoktur.

-Çevreye ilgisizlerdir.

-Adına tepki vermezler.

-Çoğunlukla insanları değil cansız varlıları tercih ederler.

-Taklit yoktur ya da sınırlıdır.

-Konuşma birçoğunda gelişmemiştir.

-Nesne takıntıları vardır. (Etrafında dönme, parmak ucunda yürüme…)

-Bazıları ses, acı, koku, ışık ve dokunuşa aşırı hassasiyet gösterirler.

Bu özellikler otistik çocukları diğer çocuklardan ayırmakta ve onlar için özel bir eğitim gerektirmektedir. Otizmin tedavisi de değişik terapilerle yapılmaktadır.

Geçmiş yıllarda otistiklerin tedavisinde genel de oyun terapisi ve psikoterapi uygulaması kullanılmaktaydı. Son yıllarda ise otistik çocukların eğitimine daha çok ağırlık verilmeye başlanmış ve planlı bir eğitim ile pek çok beceriyi kazanabilecekleri kabul edilmiştir. Günümüzde sanatla terapi yöntemi de kullanılmaktadır. Bununla birlikte okullarda sanat derslerine daha çok önem verilmiştir.

Otizm daha önce duymadığımız, aşina olmadığımız bir dil gibidir. Ağızdan çıkan seslerin ne anlama geldiğini bilmediğimiz, güldüğünde ya da ağladığında sebebini bilmediğimiz bir dil. Buna bilmediğimiz bir vücut dili de ekleniyor…     

Kendi içimizde ne kadar anlaşılır olduğumuzu düşünürken,  otistik bir çocuğun karşısında onu anlama ve iletişim kurmada yetersiz ve çaresiz kalıyoruz. Tıpkı dilini bilmediğimiz birine yüksek sesle konuşmak, abartılı ve anlamsız jest ve hareketlerle bir şeyler anlatmaya çalışmak gibi.

Otistik çocuklar kendi tercihleri olmadan kendi dillerinin konuşulmadığı bir dünyaya doğuyor ve gidecekleri başka bir dünya yok. Bizler ancak onları anlamaya çalışarak onlara sabırla, şefkatle ve sevgiyle yaklaşarak bu dünyaya ait olduklarını hissettirebiliriz.

Otistik çocuklar, iletişim ve sosyal sorunlarının yanında, özellikle el ve kollarını kontrol etmekte zorlanırlar. Resim dersi hem zihinsel hem de fiziksel açıdan çocuğa uygun ortam sağlar. Çocuğa ulaşabilme konusunda çok çeşitli yollar açar, önemli olan her çocuğa uygun, doğru tekniği ve yaklaşımı tespit edebilmektir. Her otistik çocukla çalışırken, kullanılacak teorik yöntemler bilinse de pratikte sonuç alabilmek için birçok yöntem ve tekniği kullanmak gerekir. Zaman alıcı olsa da her çocuğa uygun bir teknik ve yaklaşım vardır.

Bir süredir otistik çocuklarla çalışıyorum. Otistik çocuklarla çalışma sürecimde, öncelikle onların ihtiyaçlarını ve isteklerini öğrendim, her çocukla güven sağlama süreci yaşadık. Davranışlarım, sevgim, sabrım hatta ses tonum ne kadar istikrarlıysa bana o kadar yaklaştılar ve kendi dillerince bana cevap verdiler. Başlangıçta, bazen benim varlığımı fark etmediler, bana dokunmadılar hatta tam da avuçlarımın içinde: Sanat…

Sanatın insanı sarıp sarmalayan, iyileştiren, güvende hissettiren bir yönü vardır. Belki otistik çocuklar sanatı kuramsal olarak algılamayacak, resim yaparken estetik kaygı duymayacak, sanatın felsefesini ya da tarihini irdelemeyecek ama resim yaparken o fark etmeden ruhsal ve fiziksel olarak gelişecek en önemlisi de mutlu olacak.

Resim dersini işlerken, başlangıçta çocuğun yanına oturarak ya da gölge eğitimi yöntemini kullanıyorum. İlk etapta çoğunlukla çalışma yaparken fiziksel yardım gerekiyor. Aramızdaki güvenin artması, ortama ve malzemelere alışmasıyla birlikte karşılıklı oturarak da çalışıyoruz. Nesnelere dokunarak onları fark ediyor, malzemeleri benden ya da sınıf arkadaşından alarak iletişime geçiyor ve sosyalleşiyor. Etkinlik yaparken  kendini özgür hissediyor.

Atölye çalışmalarımda olumlu sonuç almamı sağlayan ve çocuklarla aramda bir köprü görevi gören malzemeler (kalem, fırça, boya, atık malzemeler) ve kullandığım teknikler (kuru kalem, guaş boya, suluboya, pastel boya, baskı, yırtma yapıştırma)  oldu. Onlar için her yeni yer, her yeni malzeme huzursuz edici ve korkutucu olsa da onlarla tanıştılar, onlara dokundular, kokladılar hatta tadına baktılar ve sonunda kâğıtla buluştular.

Bu kâğıtla buluşma süreci biraz sancılı olsa da, onların gözündeki mutluluk doğru yolda olduğumu gösterdi hep bana… Aynı mutluluk benim ruhumda da buldu yerini ve aramızda ki bağlar gitgide güçlendi. Bir çocuğun kalemi bile tutamazken, karalama yapabilmesi, uzun çalışma saatlerinin boşa olmadığını gösterdi bana.  Otistik çocuklarla, sanatın ve resim dersinin ne denli gücü olduğunu somut olarak yeniden tecrübe ettim ve yenilendim.

Sanatın bir iletişim mucizesi olduğu fikrinden hareketle,  otistik çocuklara ulaşmada ve eğitimlerinin başlangıcında, bu mucizenin değerini benimseyip uygulamaya geçirerek bütün engeller ortadan kaldırılabilir.

Sanat Eğitiminde Eleştiri Sanatı

Sanatın anlamı kültürden kültüre değişebilir. Buna bağlı olarak felsefe, mantık ve estetik değerler de değişebilir. Bütün dünyanın kabul ettiği sanat ölçülerini, bazıları kabul etmeyebilir.

Eleştiri yapmak bir sanattır. Eleştiri denilince millet olarak hep olumsuz eleştiriyi algılarız. Oysa eleştiri, neresinden bakılırsa bakılsın, olumlu ve olumsuz, her iki ögeyi de içinde barındırır.

Eleştiri sanatı; sanat eğitiminin en vazgeçilmez ögesidir. Ancak ülkemizde sanat eleştirisi üzerine ne yazık ki yeterli sayıda kaynak yaratılmamış, araştırmacılar tarafından da eğilinmemiştir. Oysa; sanat eğitimini yükseltecek yegane çalışmalar, sanat ürünlerinin eleştirileriyle daha mükemmele ulaşması sağlanarak elde edilecektir.

Sanat üzerine en çok eleştiri yapanlar; edebiyatçılardır. Kitap, şiir, roman, deneme, öykü, söyleşi, üzerine yazılan çok sayıda eleştiri kitabı, edebiyatçılar tarafından kaleme alınmış ve alınmaktadır. Sinema, tiyatro, müzik, heykel ve resim gibi diğer sanat dallarında sıklıkla eleştirilerin yer almadığını, basılıp yayımlanmadığını da görüyoruz.

Dikkat edilirse, yüzlerce radyo ve TV kanalı ve yine yüzlerce ulusal ve yerel gazete, dergi bulunan ülkemizde, doğruya ulaşmak için siyaset ve spor dışındaki konularda eleştirilerin yapılmadığını görürüz. Haber, spor, sanat, magazin, ekonomi, yayıncılık ve bütün konular üzerinde yapılacak eleştiriler, ülkemizdeki yanlışları ve eksikleri azaltarak yok edebilir. Yapılan doğruları ve güzellikleri de yüreklendirip çoğaltabilir. Ülke geneline yayılan yazılı basına baktığımızda ise (Milliyet Sanat Dergisi dışında) yalnızca o sanat dalını izleyenlerin takip ettiği dergilerde yayımlanan yazılar vardır. Oysa bu tür yazılar halka inmeli. Amatörleri de etkilemeli ve Türkiye’nin geneline yayılmalı. Çok kişi tarafından okunmalı. Unutulmamalı ki her yazı, okuyucunun sanat felsefesini, sanat kavramlarını, sanat duygusunu geliştirecek, sanata bakışında ve anlayışında önemli değişiklikler ve ilerlemeler yaratacaktır. Üstelik sıkça yapılan ve duyulan eleştiriler, insanları eleştiriye ve hoşgörüye alıştırabilir.

Tarih yazarı gerçekte olmuş olayları, edebiyat yazarı hem olmuş olayları, hem olabilirleri hem de olabilecekleri yazar, herhangi bir hayali veya olayı senaryolaştırabilir. Herkesin göremediği ayrıntıları görme yeteneğine sahip olan müzik yazarı ise yalnızca notalara bağımlı olanları değil, her konuyu yazabilir.

70’li yıllarda magazin dergilerinin köşelerinde müzikseverlerin yorum ve eleştirileri ile birlikte, konser ve plak eleştirileri vardır. Oysa günümüzde, ulusal gazete ve dergilerimizde popüler müziklerin eleştirisini bile çok az görüyoruz.

Eleştirinin, eleştiri yapmanın ve eleştirilmenin elbette çeşitli zorlukları olacaktır. Örneğin; 25 Haziran 1989 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin 9. yüzleminde “Sanat Dünyasından” köşesinde yazan Doğan Hızlan:

“Kendimizi eleştirmekten korkuyoruz. Başkalarının eleştiri hakkı da bu korkaklığımızdan doğuyor.”diyor.

9 Eylül 1998 ve 25 Temmuz 2001 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Allegro” köşesindeki yazılarında Evin İlyasoğlu, az övdüğü veya olumsuz eleştirilerde bulunduğu dostlarının kendisine sitemde bulunduklarını söylüyor.

Her konuda yazan, Cumhuriyet gazetesi başyazarı Nadir Nadi ve İlhan Selçuk da zamanın hükümetlerini eleştirirken, bazen müzikten örneklerle eleştirmeyi tercih etmişler. Örneğin; 28 Temmuz 2001 tarihli Cumhuriyet gazetesinin 2. yüzleminde İlhan Selçuk, Nadir Nadi’nin geçmişteki bir yazısında hükümete karşı yazdığı bir eleştirinin, hükümeti destekleyen bir meslektaşı tarafından:

“Seni iktidar koltuğuna oturtalım da ne yapacağını görelim” demesi üzerine:

“Peki arkadaş, sen şefin yerine geç, değneği eline al, marifetini görelim demek, ne denli mantıksızsa, hükümeti eleştiren bir yazara: Seni başbakan yapalım da görelim demek o kadar saçma bir yaklaşımdır” dediğini anlatıyor.

Geçmişteki gazete ve dergi köşelerinde Türkiye’deki Rock çalışmaları ile ilgili bilgi ve eleştiriler de görebiliriz. Örneğin: 24 Şubat 1996 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin 2. yüzleminde: “Türkiye’de etrafında olup biteni sorgulayan rock’ın seyri hiç de iç açıcı değil. Sayıları onu aşmayan rockçılar dışında suya sabuna dokunmayan rock albümleri üretiliyor ve bunlar giyim, kuşam, saç biçimi gibi plastik ambalajla tüketiciye sunuluyor, rock’ın pasifize olmasına ve ısırmamasına dikkat ediliyor.” deniyor.

Yazıda rock gruplarının isimlerinden söz edilmemiş. Hangilerinin yukarıdaki sözleri hak ettiği belli değil. Yazının kendisi suya sabuna dokunmadığı için, rockçıların suya sabuna dokunmaması son derece doğal. Rock’ın önemli özelliklerinden biri protest oluşudur. Ancak tek özelliği bu değildir. O nedenle her rock şarkıda suya sabuna dokunulmasını beklemek ne kadar doğrudur? Suya-sabuna değmeyen sözler de eleştiri olarak değerlendirilemez. Eleştiri, hem suya değmeli, hem sabuna. Köpürmeli bile…

1969’dan 1980 yılına değin araştırılan dergilerde, müzik, tiyatro, sinema alanlarında okuyucuyu bilgilendirmeye yönelik sanatsal haber, yorum ve eleştirilerin yoğun bir şekilde bulunduğu görülür. Ancak 80’den sonra günümüze değin sanat dallarıyla uğraşan insanların tamamen özel yaşamını gündeme getirmeyi amaçlayan önemsiz haberler, basının artık sanata değer vermediğini veya sanattan anlamadığını gösteriyor. Gündeme getirilmek veya gündemde tutulmak istenen kişilerin meslekleriyle ilgili olayları değil, sosyal yaşamlarıyla ilgili alışkanlıkları, hobileri gibi hiç kimseye bir yarar sağlamayacak olayları önemlendirip haber yapan basın, insanların ilgisini çekip, günlük malzeme yaratmak ve bunu satmak için her yolu deniyor. Oysaki kişilerin özel yaşamlarını değil, mesleksel yaşamlarını ve varsa başarılarını ön plana çıkaran bir basın ülkemize ve insanlığa daha yararlı olacaktır.

Konserleri ve operaları aksatmadan izleyen Avrupalıların önemli bir bölümü, yaratıların şef partiturlarını alarak izlemeye gidiyor. Yaratının sahneye konuşunu ve seslendirilişini izlerken, notasından da takip ediyor. Konser bitiminde dostlarıyla; şefin yönetiminden, seslendirenlerin yorumuna kadar, yakalayabildikleri ve diğer sunumlarla kıyaslayabildikleri her konuyu konuşup, paylaşıyorlar. Kendilerine sorarsanız, yalnızca iyi bir dinleyici olduklarını söylerler. Oysa bir eleştirmenin öncelikle yapması gerekenlerdir bunlar. Uluslararası Sanat Müziği eleştirilerimizi yapabilmemiz için, o dinleyicilerden bile çok üst düzeyde ayrıntıları görebilmemiz ve konuşabilmemiz, teknik özelliklerini bilimsel bir birikimle tartabilmemiz gerekir.

SANAT ELEŞTİRİSİNDE ARAÇLAR

Sanat eleştirisinde kullanılabilecek araçları şöyle sıralayabiliriz:

Dikkat Çekme:

Öncelikle, vurgulanması gereken olayın doğru kelimelerinin bulunması gerekir. Bu, farklı yapıdaki kelimeler kullanılarak da yapılabilir, düşündüren esprilerle de… Ya da tamamen ilgisiz başlıklar kullanarak merak ettirerek de…

İfadeyi güçlendirme;

Kulakta es-pas yapan zıt anlamlı kelimelerin ard arda kullanılması, hem kişinin dilini iyi kullandığını, hem de zekasını göstermesi açısından oldukça etkileyicidir.

Örneğin:

“Etkisizleştirme harekatının etkisizleştirilmesi gerekir.”

“Yazarlar, güçsüzlerin gücü olmalıdırlar.”

Kıyaslama:

Kıyaslamanın yapılabilmesi için benzer sanat olayları kaçırılmadan izlenmelidir. Uğraşısı sanat olan kişi, yalnızca kendi sanat dalındaki gelişmeleri değil, diğer sanat dallarındaki gelişmeleri de izlemek zorundadır. Bu gelişmeleri izlerken, yalnızca o gün ortaya konan ürünü değil, ürünün ve onu sunanların geçmişteki yaptıklarını da iyi bilmesi gerekir.

Benzetme Veya Benzersiz Görme:

Ortaya konan sanatsal bir ifadenin öncelikle sanatsal boyutu, daha sonra diğer sanat olaylarıyla benzerlikleri veya ayrılıkları, daha sonra da aynı sanat dalı içindeki benzer veya benzersiz yönleri dökülmelidir.

İzleyici Tepkilerinin Önemi:

Eleştirmen, izleyici tepkilerini de almalıdır. Bu tepkiler beğeni gücünü yansıtır. O toplumun gerek kültür birikiminde, gerekse sanat anlayışındaki varsa gelişmeler, sanat olaylarını izleyenlerin davranışlarına yansıyacaktır.

Sanatçının yaratmadaki özgürlüğü, yaşadığı dünyada yapamadıklarını, ürünü üzerinde yapabileceği duygusu, onu sonsuz bir haz derinliğine sürükler. Kafasında parçaladığı veya bütünleştirdiği anlatımları ve anlatmak istediklerini, sanatında ve ürününde gösterir.

Edebiyat, sinema, tiyatro ve müzik iç içedir. Müziksiz film ve tiyatro düşünülemeyeceği gibi, senaryosu yazılmadan film ve tiyatro[1] gerçekleşemez.

Genelde yerli-yabancı eleştiri kitaplarının çoğunluğu, yazarların kendi görüşleri doğrultusunda yazılmış. Zaman zaman estetik, felsefe ve düşün alanındaki önemli isimlerin sözlerini destekleyen açıklamalara yer verilmiş. Türkiye’de sanat eleştirisinin yerleşmemesi, basın ve yayın organlarında destek bulmaması ve tekniklerinin bulunmamasının nedeni; çoğu eleştirilerin, duygusal olarak kişisel görüşlere göre yönlenmesidir.

Her düşüncenin bir felsefesi vardır. O halde estetiğin de bir felsefesi vardır. Estetik değerler, kişiye, zamana veya kültürlere göre değişebilir mi? Değişirse sanatta evrensellikten söz edilebilir mi? Mozart’ın 40. Senfonisi dünyanın her yerinde aynı şekilde seslendirilir. Hızı ve nüansları küçük farklılıklar gösterebilir. Ancak notalarını kimse değiştiremez. Picasso’nun Kübizm’inden etkilenen bir ressam onun resmini taklit edemez. Fakat resminin kendisine ait olmasına rağmen, Picasso kübizminden etkilendiği söylenebilir. Sinema ve tiyatrodaki durum da müzikteki gibidir. Senaryoyu ve sözleri kimse değiştiremez. Ancak yorum farklılıklarından söz edilebilir.

ELEŞTİRİDE HEDEF

Eleştirideki hedef; olay, konu, ürün; yer, ortam, zaman, kişi açısından irdelenebilir. Bunlardan biri, birkaçı veya hepsi de ele alınabilir. Önemli olan; hedefi ortaya koyabilmektir.

Eleştiride hedef: yanlışların olduğu kadar doğruların da söylenmesi olmalıdır. Bunu yaparken de önemli olan noktalar belirlenmeli, kişisel anlayış doğrularının yanında genel anlayış doğruları da vurgulanmalı, beğenilenlerin ve beğenilmeyenlerin üzerinde ayrıntıları ile durulmalı, yanlışlar önerilerle desteklenmeli, anlatım; dolambaçlı yollara sapmadan, net ve anlaşılabilir bir dille ifadelendirilmeli, yalnızca uzmanların anlayabileceği terimlerden olabildiğince uzak durulmalıdır.

ELEŞTİRİDE SINIR

Yapılacak eleştiride oluşturulacak sınırlar, öncelikle kendi sınırlarımız olmalıdır. Buna bir çeşit “Haddini Bilme” denilebilir. Sonra eleştirinin sınırları çizilmelidir.  Kelime ve cümlelerin vurgusu doğru saptanmalıdır.

Uzmanlık alanımız dışındaki bir konuda eleştiriler yapmamız, bize hiçbir fayda sağlamayacağı gibi, uzmanlık alanımızda sahip olduğumuz itibarın da zedelenmesine neden olur.

Spor eleştirmenleri edebi sanatlara hiç meraklı değillerdir. Söyleyeceklerini dümdüz söylerler. Eleştirecekleri spor dalının özelliklerini, oyuncularını, hakemlerini ve diğer bütün etkenleri en ince ayrıntıları ile ele alırlar. Ülkemizdeki en yoğun eleştiri yapılan spor dalı futboldur. Bu alanda en etkin eleştirmenler ise gazetecilerin yanında emekli hakemlerdir. Futbol eleştirileri;  sahanın ve stadın durumundan, oyunculardan, hakemlerden, oynanan oyundan, antrenörlerden, gözlemcilerden, seyirciden, yayınlayan radyo ve TV kanalına kadar geniş bir yelpazeye dayanır.

Futbolun dışında, ülkemizdeki edebiyat ve sinema eleştirileri sıkça görülür. Müzik eleştirileri ise çok az kişi tarafından okunan gazete köşelerinde kalır ve genellikle konser eleştirilerinden öteye gitmez.

Geçmişteki gazeteler kurcalanırsa, özel TV’de futbol eleştirileri yapan eski hakemlere yapılan saldırılar okunabilir. Bu olaylar, insanımızın eleştiriyi hazmedemediğinin bir göstergesidir.

Her olumsuz eleştiriyi kaldıramadığımızda eleştiriyi yapanlara saldıracak olursak, ileriye varmamız olanaksız hale gelebilir. Bu tür eylemleri yapanların cesareti bir yana bırakılırsa, akla üç soru geliyor :

1. Eleştiriyi niçin kaldıramıyoruz?

2. Yapılan eleştirilerden pay çıkarabiliyor muyuz?

3. Eleştirmeyi biliyor muyuz?

Zaten eleştiren bir toplum olmadığımıza göre, “Bu sanat eleştirisi de nereden çıktı?” denilebilir. Hatta “Her şeyi eleştirdik de sıra sanata mı geldi?” denilebilir. Toplumumuzda karı-koca kavgalarının temelinde bile, eleştirmeyi bilememek, düşünülen ve anlatılmak istenen sözleri doğru seçip ifadelendirememek yatar. Tartışmadan sonra genelde eşler pişmanlık duyarlar, ancak iş işten geçmiştir. Kavgaların veya cinayetlerin belki de önemli bir bölümü, kişiler birbirine yönelttikleri eleştirilerde olumsuz eleştiri sınırlarını zorladıkları için çıkmaktadır. Oysa eleştiren kişi, neyi, ne kadar, nasıl eleştireceğini, olayları olumlu ve olumsuz bütün yönleriyle irdeleyerek eleştiri sınırlarını da bilerek eleştirilerini yöneltse, eleştirilen kişi de soğukkanlı ve hoşgörüyle bakarak Cevap Hakkı’nı kullanarak savunsa ve gerekçelerini anlatsa, hem eleştiriler kimseyi incitmez, hem de eleştirilerle daha iyiye ve daha doğruya ulaşılması kolaylaşır.

Toplum olarak olumlu eleştirileri güzel sözlerle süslemeyi bilmediğimiz gibi, olumsuz eleştirilerimizin dozunu ayarlamayı da bilmemekteyiz. Sözlerimizde sınırlarımızın olmayışı, özgürlüğümüzü değil, bilgisizliğimizi ve okumaya, öğrenmeye karşı duyduğumuz ilgisizliğimizi göstermektedir. Aynı ilgisizlik; çevremizde olup bitenlere karşı olan duyarsızlığımızın da simgesi olmuştur.

ELEŞTİRİNİN YAN ETKİLERİ

Eleştirilerin, olumlu ya da olumsuz yan etkilerini de gözardı etmemek gerekir.

Eleştiriler:

1. Eleştirilen şeyi gündemde tutar.

2. Eleştirilen şeyin, istense de istenmese de reklamı yapılmış olur.

3. Eleştirilen şeyin taraf bulmasını sağlar.

4. Olumsuz eleştiri alanlar kabul etmese bile, eleştirilen şeyi bazen güçlendirir.

Eleştirisiz bir sanatın varlığından söz edilemez. Güzellikleri övmek, çirkinlikleri önemseyerek üzerinde durmak ve mükemmele ulaşmak gerekir. Ülkemizde eleştiri mekanizmasını en güzel çalıştıranlar; edebiyatçılar, tiyatrocular ve son zamanlardaki ataklarıyla sinema sanatı ile uğraşanlardır. Edebiyatla tiyatro, diğer sanat dallarına göre daha çok iç içedir. Öyküden romana, şiirden denemeye kadar, çok geniş bir alanda edebiyat üzerine eleştiri kitapları bulabilirsiniz.

Müzik eleştirisi yapacak kişinin, hatırı sayılır bir müzik birikimine ve öğrenme isteği ile araştırma gücünü kaybetmemiş olması, işini sevmesi, sanat dallarını ve ne dediğini bilmesi, sanat dallarını  kıyaslayabilmesi, aralarındaki benzer ve ayrık ilişkileri saptayabilmesi, cesur olması, kendine ve birikimine güvenmesi, kafasındakileri doğru,  temiz ve arı bir dille, doğru ifadelendirebilmesi gerekir. Eleştiri sanatında da kullanabileceğimiz çok kişi tarafından bilinen, güzel sözler vardır:

“Ne kadar anlatırsan anlat, karşındakinin anlayabildiği kadar anlatırsın.”

“Bilgilerini ne kadar bildiğin değil, nasıl anlattığın önemlidir.”

ELEŞTİRMEN TİPLERİ

Sanat eleştirisinde eleştirmen tiplerini şöyle tanımlayabiliriz:

Bilgisiz-Deneyimsiz-Taraflı-Ön yargılı;

Bilgili-Deneyimsiz-Taraflı-Ön yargılı;

Bilgili-Deneyimli-Taraflı-Ön yargılı;

Bilgili-Deneyimli-Tarafsız-Ön yargılı;

Bilgili-Deneyimli-Tarafsız-Ön yargısız eleştirmen gibi…

İdeal eleştirmen tipi: Bilgili-deneyimli-tarafsız ve ön yargısız eleştirmendir. Ancak bu tip eleştirmenler hem az bulunur, hem de meslektaşları tarafından genellikle kıskanılır. En tehlikeli tip ise: Bilgisiz-Deneyimsiz-Taraflı-Ön yargılı eleştirmendir. Onun bilmediği de yoktur (!) Eleştirileri eleştirilirse ne kadar cesur ve korkusuz olduğunu da gösterir (!)

ELEŞTİRİNİN GÜCÜ

“Eleştirinin gücü nelere bağlıdır?” diye bir soru akla gelebilir. Eleştirinin gücü: eleştiriye ve eleştirene şöyle bağlıdır?

Eleştirinin:

1. Anlaşılabilirliğine;

2. Genel anlayış doğrularına;

3. Aynı dalın uzmanları tarafından kabul edilebilirliğine;

4. Yanlışlarının ve olması gereken doğrularının inandırıcılığına;

5. Evrensel boyutlarda ele alınıp alınmadığına;

6. Sağlayacağı yarara;

7. Etki alanına,

Eleştirenin:

1. Birikimine;

2. Farklı bakış açılarını görebilmesine;

3. Bilgilerinin doğruluğuna;

4. Daha önceki eleştirilerinin doğruluğuna;

5. Kişisel ve duygusal yaklaşımlarını aşabilmesine;

6. Teknik ayrıntılara özen göstermesine;

7. Yanlışları doğru açıklayabilme gücüne;

8. Kıyaslama gücüne;

9. Okuyucuyu ikna etme yeteneğine;

10. Deneyiminin sağlamlığına;

11. Eleştirisinin eleştirilebileceğini hesaplama gücüne.

MÜZİK ELEŞTİRİSİ

Müzik Eleştirmenliği hiçbir zaman bir hobi olmamıştır. Bir meslektir. Müzikolojiyi iyi bilmeyi gerektirir. Müzik eleştirmeni; estetik, felsefe, sosyoloji, mantık, psikoloji ile birlikte diğer sanat dallarına da meraklı olmalıdır. Yalnızca eleştirmeyi değil, çok dinlemeyi, çok seyretmeyi, çok okumayı, çok sunum takip etmeyi, çok yazmayı, çok bilgi üretmeyi ve çok yayım yapmayı da  sevmelidir. Faruk Güvenç, Evin İlyasoğlu, Önder Kütahyalı, Filiz Ali, Selmi Andak gibi, tirajı az da olsa ülke geneline yayılabilen Cumhuriyet gazetesinde düzenli yazılarıyla eleştirilerini yayımlayabilen eleştirmenlerimiz, düşüncelerini ve yorumlarını yazabilmekteler. Müzik yazılarını yayımlayan bir gazete olduğu için de hepimiz şanslı sayılırız. Çünkü diğer çoğu gazetelerimiz, magazin ve günlük siyaset arenalarının kısır olaylarını sermekle ve çıkarları doğrultusunda halkı istedikleri yöne doğru sürüklemekle günü kurtarmaktalar. Bilinmeli ki; eleştiriden yoksun müzik çalışmaları yapılması, müzik dünyamızın sanatsal niteliklerden ve kaliteden  uzaklaşmasına neden olacaktır. Hukuk öğrenimi yapan Doğan Hızlan ve İlhan Selçuk; Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu olan Nadir Nadi, Üner Birkan ve Şefik Kahramankaptan  gibi, kökeni müzikoloji olmayan gazeteci-araştırmacıların müzik alanımızdaki olaylara karşı (bazılarının vefat etmesine rağmen) duydukları hassasiyeti ve yazılarıyla müzik eleştirisi alanında önemli bir boşluğu doldurduklarını söylememiz ve saygıyla karşılamamız gerek. Müzik sanatındaki eleştirilerin, Cumhuriyet gazetesindeki köşe yazılarında, bir-iki gün önceki konserin eleştirisi yapılarak yol almaktadır. Birkaç yüz kişinin izlediği, ertesi günde ise az sayıda kişinin ancak okuduğu ve müzik mesleğinden az sayıda insanın bilinçli olarak izleyebildiği konser ve gazetedeki eleştirisi, ülke geneline yayılamamaktadır.

Her müzikolog müzik  eleştirmeni midir? Evet her müzikolog müzik eleştirmeni olabilir, üzerinde araştırma yaptığı alanda söz sahibi olabilir, konuşabilir, yazabilir ve bilgi üreterek ülkesindeki müzik olaylarına katkıda bulunabilir.

Ülkemizde, sayısı zaten çok az olan müzikologlarımızın çoğunluğu da eleştiri yapmıyor.

Eleştirinin amacı, yalnızca eleştirenin düşüncelerini, birikimini veya deneyimini yansıtmak değildir. Eleştirilen şeyin kusursuzluğa ulaşmasını sağlamaktır. Eğer eleştirenin söylediklerinde, yalnızca durum tespiti değil, olması gerekenler de varsa hedef ortaya konmuş; olması gerekenler de söylendikten sonra dikkate alınmışsa, eleştiri başarıya ulaşmış demektir.

MÜZİK ELEŞTİRİSİNDE ÖNERİLER

Ülkemizde sanat eleştirisinden önce, sanat sevgisini artırma yollarını aramamız gerekir. Sanat sevgisini artırabilmek için öncelikle ilköğretimde ve lisede, müzik derslerinin saatleri artırılmalıdır.

Olumsuz eleştirilere de saygı duyan bir toplum olmak zorundayız. Olumsuz eleştiriyi kaldıramayan bir toplum olduğumuz sürece, iyiyi, doğruyu ve güzeli bilmemiz  hayalde kalacaktır.

Eleştiri, sanat eğitiminin önemli bir ögesi olarak görülmeli ve sanatın hangi dalında eğitim verilirse verilsin, o sanat dalı ile ilgili temel anlayış ve kuramlar yerleştirildikten sonra, eleştirisine de geçilmelidir.

Eleştiriyi ve eleştiri yapmayı sanat olarak kabul ettiğimize göre, eleştiriyi bir sanatçı yaklaşımı ile ele almalıyız.

Sanatla uzaktan-yakından ilgili olan bütün eğitim kurumlarında sanat felsefesi ve eleştirisi ders olarak okutulmalıdır.

Sanat dallarına ve bakış açılarındaki farklılıklara seçenekler getirmek ve bazı standart yapılar oluşturarak sanat eğitiminde ve öğretiminde de bu yapıları kullanmak gerekir.

Müzik eleştirilerinin yapıları, tipleri, planları ve teknikleri olmalıdır.

Aslında televizyonlarımızdaki bütün programların eleştirildiği programlar da  düzenlenmelidir. Eleştirileri konu uzmanlarının yapmaları sağlanmalıdır. Programlar hem kültürel, hem eğitsel, hem ulusal, hem uluslararası boyutları ile ele alınmalı ve günahları ile sevapları ortaya dökülmelidir. Ancak her şeyden önce, bunları dinleyebilecek yüreğe de sahip olmamız gerekmektedir.

Eleştirilen şey ne olursa olsun, olumsuz yönlerinin içinde olumlu yön de aranmalı, farklı bakış açıları ortaya konulmalı. Yanlışlar söylenecekse, doğruların ne olması gerektiği de söylenmelidir. Durum saptamasıyla sözler geçiştirilmemeli, öneriler de sunulmalıdır. Eleştirilerin genellemelerle yapılması hem eleştiriyi anlaşılmaz kılar, hem de okuyucuya katkısı olmaz. Ancak seslendirilen yaratıların teknikleri üzerine söylenecek sözler, seslendirenlerin davranışlarıyla ilgili sözlerden, her zaman daha fazla olmalıdır.

TV kanallarında nadiren de olsa birikimli gazetecilerimizin eleştirdiği müzik programları var. Aslında bu programları, yeterli müzik birikimi ve deneyimi olanlar yapmalıdır. Programlar; sanatsal, bilimsel, kültürel, eğitsel, ulusal ve   uluslararası boyutları ile ele alınmalı, günahları ile sevapları ortaya dökülmelidir. Ancak program yapımcıları ve eleştirilenler, bunları okuyabilecek veya dinleyebilecek yüreğe sahip olmalıdırlar.

Hangi türe eğilirse eğilsin, bütün gazetelerde müzik eleştirisi köşesi, bütün TV kanallarında müzik eleştirisi programları bulunmalı. Nedense TV program yapımcıları, müzik eleştirisi yapacak birikimdeki insanları çağırmamaktalar. Program yapımcılarının, müzik eleştirmenlerini hiçbir zaman programlarına çağırmama nedenleri, konuk ettikleri kişilerin yaptıklarının sanat olduğuna kendilerinin de  inanmamaları olsa gerek.

Emekli hakemlerin ve gazetecilerin yaptığı spor eleştirileri, her tür müzikte de  yapılabilmeli. Bunun için;

1. Televizyon kanalları müzik uzmanlarına teklif götürerek eleştiri programları yapmalı. Piyasaya sürülen bütün kaset, CD ve klipler her yönüyle teknik olarak eleştirilmeli. Hatta eleştirilecek şarkıcı ve sanatçılar programa konuk edilmelidir. (TRT 2’de Atilla Dorsay ile Alin Taşçıyan’ın film eleştirileri gibi, müzik alanında da eleştiri programları yapılabilmeli)

2. Eleştiri yapacak müzik uzmanları, eleştirmekten korkmamalı, çekinmeden eleştirilerini yapabilmeli ve eleştirileri ile ülkemizdeki müzik çalışmalarına yön vermelidirler.

Ülkemizde müzik eleştirileri yeterli değildir. Müzik eleştirmenliği yapabilecek kudrette müzikologlarımız, eğitimcilerimiz ve yazarlarımız olmasına rağmen, çoğunun yazılarını göremiyoruz. Oysa canlı sunum (performans) eleştirileri ile gündemi yakalayabilirler. Nabzı ellerinde tutabilirler, okuyucuya gerçek değerleri ve güzellikleri öğretebilirler. Varsayalım konserlere yetişemedikleri için canlı sunum eleştirilerini yapamıyorlar. O halde TV ve radyo programlarını, gazetelerde yer alan müzik haberlerini ve yorumlarını eleştirebilirler. Devlet opera ve balesi, senfoni orkestrası ve diğer etkinlikleri sık sık sergilenen illerde bulunan müzikologlar, müzik eğitimcileri, sanat eleştirmenleri ve eleştiri gönüllüleri, bulundukları ilin sanat hayatındaki güncel performansları, dilleri döndüğünce, birikimleri yettiğince eleştirmelidirler.

Diğer dallarda olduğu gibi; bizler sanatımızla ilgili eleştirileri yapmadığımız zaman, mesleğimizden olmayan ve her konuyu bilen (!)  insanlar müzik eleştirilerini de bilirler (!) ve yaparlar. Müzik ve müziğimiz üzerine birikimleri olanlar yazmazlarsa, konuşmazlarsa o insanları hiçbir zaman suçlayamayız. Onlar müziği de bilirler (!)

KAYNAKLAR

AYDIN Mukadder Çakır “Sanatta Eleştirellik” Beta Basım A.Ş. İSTANBUL 2002, 302 y.

BOORSTIN Daniel J. “Yaratıcı Ruhun Evrimi”  Çeviren: Gülden Şen, Sabah Kitapları, İSTANBUL 1992, 742 y.

BOURDİAU Pierre “Sanatın Kuralları” Çeviren: Necmettin Kamil Sevil, Yapı Kredi Yayınları, İSTANBUL 1999, 531 y.

BOYDAŞ Nihat “Sanat Eleştirisine Giriş” Gündüz Eğitim ve Yayıncılık,

CUMHURİYET GAZETESİ Mayıs 1998-1 Ocak 2006

DİLÇİN Cem “Türk Şiir Bilgisi” Türk Dil Kurumu Yayınları ANKARA 1997, 530 y.

DISCOVERING ART HISTORY, Third Edition, Davis Publications, Inc. Worcester Massachusetts.

FELDMAN E. Burke “Variaties of Visual Experience” New York 1987.

EAGLETON Terry “Estetiğin Eleştirisi”, Doruk Yayınları, ANKARA

GROLMAN Adolf von “Musiki ve İnsan Ruhu” Çeviren: Selahattin Batu, Remzi Kitabevi, İSTANBUL, 292 y.

İPŞİROĞLU Nazan, Resimde Müziğin Etkisi, Remzi Kitabevi, İSTANBUL, 128 y.

JERRY P. King “Matematik Sanatı” Tübitak Yayınları, 10. Basım, Çeviren: Nermin Arık.

LARRY Shiner “Sanatın İcadı”  Çeviren: İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, İSTANBUL 2001, 496 y.

MİLLİYET SANAT DERGİSİ Milliyet Gazetecilik A.Ş. 1977-2005

MORAN Berna “Edebiyat Kuramları ve Eleştiri”, Cem Yayınevi, İSTANBUL 1988,296 y.

OSKAY Ünsal “Müzik ve Yabancılaşma”, Der yayınları, İSTANBUL 2001, 166 y.

SAY Fazıl “Uçak Notları”, Müzik Ansiklopedisi Yayınları”, ANKARA 1999, 170 y.

ŞAHİNEL Semih “Eleştirel Düşünme”, Pegema Yayıncılık, ANKARA 2002, 112 y.

YILDIRIM Vural-KOÇ Tarkan “Müzik Felsefesine Giriş”, Bağlam Yayıncılık, İSTANBUL 2004, 104.y.

 

Eğitimde Sanatın Önceliği

1. GİRİŞ

Sanat, günlük yaşayışa bir anlam ve biçim kazandırma çabasıdır. Sanat, yalnızca resim, müzik, heykel demek değildir. Sanat, hayatı anlayan zekanın onu en ilgi ve en güzel biçimlere sokması demektir. Aristo’ya göre yaşantının bütünüdür. Sanatçının görevi yaşantıyı canlandırma, çekici hale getirmedir. İnsanoğlu uygarlığın her evresinde sanatla iç içe olmuştur. Bir anlatım tarzı olan sanat, her yerde karşımıza çıkmıştır.

Yüzyılımızın acımasız teknoloji yarışında az gelişmiş ülkelerde sanatın bir kenara itildiği ve ilgi alanında dışarı kaldığı görülmektedir.Geri kalmış oldukları teknolojiye yaklaşmak ve yakalamak hedefinde olan ülkeler yarışta geri kalmamak için sanatı ihmal etmişlerdir. Gelişmiş ülkelerde ise sanatın bilimle aynı paralel hatta önce geldiği bilinmektedir.

Sanat, insanlık evriminin ve kültürünün bir bileşkesidir. İnsanların belli değerler taşıyan ürünleri zamanla güzel sanatlar adı almışlardır. Sanat “duygu, düşünce, tasarım ve izlenimleri belli durum, olgu ve olayları belirli bir amaç ve yöntemle belli bir güzellik anlayışına göre işlenerek birleştirilmiş gereçlerle anlatan özgün ve estetik bir bütündür” (Uçan, 1994 s. 69).

2. SANAT EĞİTİMİ

Sanat eğitiminin en önemli ilkesi, sanat yoluyla bireydeki yaratıcı yeteneği geliştirmektir. Yaratıcılık, tüm duygusal, bilişsel ve düşünsel etkinliklerde kullanılır.

Sanat eğitimi, temelde sanatsan etkinlik ve etkileşmeler yoluyla bireyin yaratma gücünü doyurmaya, estetik gereksinimlerin karşılamaya yöneliktir. Bu bakımdan sanat eğitimi bireyin bilişsel ve devinişsel yönlerinin yanında özellikle duyusal yönünün gelişmesinde çok önemli rol oynar (Uçan, 1994 s.74)

Sanat eğitiminin temel öğesi insandır. İnsansız sanat eğitimi düşünülemez. Sanatın, insanın toplumsal bir varlık olmaya başlamasıyla birlikte ortaya çıktığı söylenebilir. Arı, içgüdüsel olarak binlerce yıldır aynı peteği yapar. İnsan ise her seferinde farklı ve yeni bir  şeyler üretir.

Günümüzde sanat eğitimi, çocuklarımız ve yeni yetişen kuşakların mutluluğu ve ülke yararı bakımında gündeme getirilip tartışılmaktadır. Aydınlar ve sanatçılar sanat eğitiminin öneminin inandıklarından “Sanat Eğitimi” konusunda düşünmeye, yazmaya ve önermeye devam edeceklerdir. Ancak, yöneticilerin kendilerine sunulan uzman raporu önerisi ve incelemesine olumlu bir biçimde yaklaştıkları söylenemez.

Genel Sanat Eğitimi, her düzeyde kazandırılması esas olan “asgari” ortak genel kültürün başta gelen ayrılmaz, vazgeçilmez öğelerin biridir. Ancak, okul öncesi ve ilköğretim düzeyinde zorunlu olduğu halde lise ve üniversite düzeyinde henüz zorunlu hale getirilememiştir.

Genel Sanat Eğitimi bireye sanat kültürünü kazandırırken, çeşitli sanatsal araç ve gereçlerle yüzyüze gelme, kendini deneme ve çalışma fırsatı verir. Önceleri devinişsel ve duyuşsal ağırlığı olan bu süreç içinde yavaş yavaş bireyin yapısına, eğitimine en uygun sanatsal araç-gereç ve alanı belirlenir, öğrenci de buna göre yönlendirilir. Sanat eğitimi alan öğrenciler, diğer derslerde de başarılı olurlar. Bu eğitim, çocuklara yaşantı zenginliği, güzeli ve iyiyi değerlendirebilme, estetik duyarlılık, çok yönlü ve açık fikirli yetişme, etkileşim ve iletişime açık olma, kendi kültürel değerlerini ve çevresini doğru değerlendirme, toplumsallaşma hoşgörülü, saygılı ve demokratik olma, paylaşma ve sorumluluk taşıma gibi değerler katar.

Sanat, insanın varlık koşullarından biridir. Sanatın insan yaşamındaki vazgeçilmez fonksiyonları onun etkili bir “eğitim aracı” hem de önemli bir “eğitim alanı” haline gelmesine neden olmuştur. Sanat eğitimi kendi içinde plastik, fonetik ve dramatik öğeleri ile bir bütünlük içinde gerçekleştirilmeyi zorunlu kılar.

3. SONUÇ

Sanat, bir toplumun kültürel olgunluğunun göstergesidir. Seveni, anlayanı, bileni, uygulayanı, izleyeni, dinleyeni arttıkça kültürel gelişmeye katkıda bulunacaktır. Aksi durumda kentlerde küçük azınlığın ilgi alanı içine hapsolup kalmaya, yoz kültürün baskısıyla ezilmeye mahkum olacaktır.

Genel beğeni, çoğu kez kaliteyi ve estetiği ifade etmez. Sanatı, yaşamın her kesitinde biçimsel, görsel ve işitsel olarak tanımlayabiliriz. Ulusal ve yerel motifler, müzikte çok seslilik, plastik sanatlarda çağdaş akımların genel ilkeleri gözetilerek kullanıldığında hem toplumumuzun değişik kesimlerinin genel beğenisine hitap edecek hem de uluslararası alanda değer ifade edecek ürün sayısı artacaktır.

Eğer bir toplumda sanat adına sanatsızlık görüşleri bir kişinin çıkarları doğrultusunda insanlara empoze ediliyorsa o zaman ortaya arabesk kültür çıkar.

İlerleme, gelişme ve transformasyan gibi kavramları cömertçe kullanılarak sanat adına büyük boşluklar yaşadığımız günümüzde ticari anlamda yapay bir sanat ve sanatçı ortamı yaratılmıştır. Oysa gerçek sanatın amacı, kalıcı politikalarla dünya kültürüne önem veren, çok boyutlu düşünen, yaratıcı olan görüş egemen kılınmalıdır.

Sanat insanları tek boyutlu olmaktan kurtarır, çok boyutlu bir toplum yaratır, insanları egemen ve özgür kılar, güzellikler yaratır, çirkinliği yok eder.

İnsan sanat üretir. Bunu başarabildiği için “insandır”.

KAYNAKLAR

Kavcar, Cahit. “Güzel Sanatlar Eğitimi”, Cumhuriyet Döneminde Eğitim. M.E.B. Yayını, Ankara, 1983.

San, İnci. “Güzel Sanatlar Eğitimi” Anadolu Üniversitesi, Açıköğretim Fakültesi, Eğitim Önlisans Programı. Ankara, 1987.

Uçan, Ali. İnsan ve Müzik, İnsan ve Sanat Eğitimi, Müzik Ansiklopedisi Yayınları. Ankara, 1994.