ÖZET
Atatürk neden dil devrimine gerek duydu? Dil devrimi neydi, nasıl gelişti, evreleri nelerdi? Atatürk öldükten sonra devrim neden ve nasıl reddedildi? Atatürk öldükten sonra onun dil ve tarih devrimini inkar edenler başlıca hangi yalanları uydurdu? Bu makalede kapsamlı olarak ve ilk kaynaklardan belgelere dayanarak bunlar açıklanacaktır.
“‘Güneş – Dil Teorisi’ adını verdiğimiz bu notları sunarken ricamız şudur: Tenkit ediniz; Reddediniz; Tadil ediniz (düzeltiniz); İkmal ediniz (tamamlayınız); Tavzih ediniz (açıklayınız).”
M. Kemal Atatürk
(Bizzat kendisi tarafından kaleme alınan, daktilo edilen ve Üçüncü Türk Dil Kurultayı (1936) öncesinde dil bilimcilere, akademisyenlere ve milletvekillerine incelemeleri için dağıtılan resmi “Güneş-Dil Teorisi Üzerine Ders Notları” kitapçığının giriş kısmı.)
BİR ULUS YARATMAK
Osmanlı devleti bir ulus devlet değildi. Osmanlı toplumu da bir ulus değildi. Ümmet toplumuydu. İçinde Müslümanların çoğunluk bulunduğu (değişik mezheplerden ama Sünni ağırlıklı ve Sünni hakimiyetinde), Hıristiyanlardan, Yahudilerden ve başka dinlerden topluluklardan ve pek çok milliyetten oluşan bir tebaydı. Padişahlıktı. “Millet iradesinin”, millet kavramının bulunmadığı, halk katılımının, oyunun söz konusu olmadığı, kararların ulaşamadıkları, eleştiremedikleri üstteki birkaç kişi tarafından kendilerine bildirildiği uyuşuk bir düzende yaşayan yığındı.
Türkler Osmanlı’nın yönetim katında gibiydi. Gibiydi diyoruz, çünkü ulus bilinci yoktu o devirde, ümmet bilinci vardı.
Türklük, Türk kültürü, Türk dili, başta Osmanlı yönetimince olmak üzere zenginler ve azınlıklar tarafından küçümsenirdi. Ama ne zaman ki bu geniş topluluktan kopmalar baş gösterdi, Türklük bilinci de Osmanlı’nın son döneminde Türkçülük akımı çerçevesinde doğmaya başladı.
Batılı güçler kendilerine kafa tutacak bir etnik grubun uluslaşmasını istemezler de, kendi güdümlerindeki etnik grupların uluslaşması için büyük çaba sarf ederler. Genel kuraldır. Bu akıl kalıbı bugün de Türkiye’deki aydınların birçoğunun beyninde oturmaktadır. Osmanlı içinde Türkçülük mü? Ne fena şey!
Sonunda Osmanlı esas olarak kendi çürümüşlüğünden iflas etti. Dış güçlerin olağanüstü desteğiyle çeperdeki milletler ve içerdeki Müslüman olmayan etnik gruplar Osmanlı’dan kafaca ve fiziksel anlamda koptu. Sonrasında Türkiye dört yandan işgal edildi, Kurtuluş Savaşı verildi ve bir Cumhuriyet kuruldu.
Atatürk devraldığı enkazdan yeni bir ülke, yeni bir devlet, yeni bir ulus yaratmak zorundaydı. Elindeki çok kısıtlı insan malzemesiyle ve çok kısıtlı maddi olanaklarla. Kapitalizmin gelişme evresi içinde dünyada pek çok yerde işleyen yasalar ve bu yasalar sonucu gerçekleşen olgu ve olaylar hayatta burada da gerçekleşmek zorundaydı. Toplumsal yasalar… Sosyo-ekonomik nedenler ve insani itkilerin kaçınılmaz dayatması.
Ulus nedir, çoğu bunu bilmeyen aydınlar, ezici çoğunluğu Cumhuriyet nedir, halk idaresi ne mene bir şeydir, haberi bile olmayan bir halk. Osmanlı’nın son dönemimde monarşiye karşı büyük mücadeleler sonucu oluşturulan kısıtlı yetkili meclisleri anıp, onlara hakkını elbette veriyoruz. Kurtuluş savaşı başlarken daha cumhuriyet kurulmadan millet meclis kuruldu, yetkili ve gerçek tartışmacı bir meclisti, zaferden sonra Cumhuriyet’e geçildi.
Elbette bu devletin, bu ülkenin, bu halkın bir ortak ülküsü olmak zorundaydı. Uluslaşma buydu. Bu ulusun, en başta kendini bilmeyen, bilenlerinin çoğu ise kendini küçümseyen bu toplumun, tarihi, dili, geleceği yaratılmalıydı.
Türk Tarih Tezi (1930) ve Türk Dil Devrimi (1932), pek çok alandaki devrim, reform veya dönüşümün yanında konumuzla ilgili olan gelişmelerdi.
Ancak hemen önemli bir noktayı kaydedelim. Türk Tarih Tezi ve Türk Dil Tezi böylesi bir siyasi zorunluluktan ötürü hiç yoktan uydurulmuş tezler değildi. Bunlar o zamanki bilimin, Batının en önemli tarihçilerinin, dilcilerinin, arkeologlarının eserlerine dayanıyordu. Atatürk bu eserleri biliyordu, birçoğunu okumuştu. Bunların birçoğundan sonraki bölümlerde bahsedeceğiz.
GÜNEŞ-DİL KURAMINA NEDEN GİRİLDİ
Dil Devriminin 1930’ların başlarında ortaya çıkan ilk aşaması dilde arılaşma, Öz-Türkçe hamlesiydi. Osmanlıca adı verilen resmi ve aydın Türkçesi içinde yoğun miktarda Arapça ve Farsça sözcükler bulunuyordu. Bu durum uluslaşma süreci için bir sorun oluşturuyordu; o bir yana halkla üst sınıflar arasında iletişim kopukluğuna yol açması ayrı bir problemdi. Halk ağzından sözcükler devşirildi, derleme sözlükleri oluşturulmaya başladı, Eski Türkçeden kelimeler bulundu. Bunlar Arapça, Farsça ve bir oranda da Batılı sözcüklerin yerine konuldu. Fakat bu yetmedi, bazılarına yetmedi, Türkçe köklerden yepyeni sözcükler uydurma işi hepsinin önüne geçti. Devrim birkaç yıl içinde öyle abartıldı ki, pek çok zaman bir metni yazan, dönüp aynı metni okuduğunda kendi anlamıyordu. Devrim alay konusu ediliyordu artık.
Büyük çoğunluk Güneş-Dil kuramına sarılma nedeni olarak Dil Devriminde, dilin Türkçeleştirilmesinde çıkmaza girilmesini gösteriyor. Hayır, ondan sonra da dilde arılaştırma devam etti diyen bir azınlık bulunsa da, en azından 1936’dan Atatürk’ün ölümüne kadarki dönemde dilde arılaştırmada frene basıldığı doğrudur. 1932’den sonra iyice hız kazanan dilde arılaştırma aşırıya kaçmıştı. Atatürk başta olmak üzere devlet erkanı yeni uydurulmuş sözcüklerle hiç kimsenin anlamadığı aşırı zorlama bir dil kullanmaya başlamıştı halka dönük söylevlerinde. Arapça, Farsça kökenli, Fransızca ve yabancı dil kökenli, Osmanlıca… Ne varsa atılıyordu dilden ve yerlerine daha birkaç hafta önce bulunmuş sözcükler konuyordu. Bu da hem anlaşılma güçlüğü, yazma ve konuşma güçlüğü yaratıyor, hem anlatımı fakirleştiriyordu.
Atatürk bu çıkmazı gördü ve hal çaresi aramaya başladı. İşte o sırada Güneş-Dil kuramı imdada yetişti. Türkçeye girmiş yabancı sözcükleri atmaya eğer ilk köklerinde Türkçe oldukları kanıtlanırlarsa artık gerek kalmazdı.
Atatürk, Güneş-Dil kuramına sadece doğrudur diye yönelmiştir, Türk dilinin en eski kök dil olduğu düşüncesi teoriyi kabul etmesinin asıl nedenidir, diyenler de var.
M. Kemal’in en yakınlarından Falih Rıfkı, “Çankaya” isimli kitabında M. Kemal’in kendisine şunları söylediğini yazıyor: “Dili bir çıkmaza saplamışızdır. Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır. Ama ben de işi başkalarına bırakamam. Çıkmazdan biz kurtaracağız.” Atatürk’ün burada kast ettiği şey, bunu söylediği tarih de dikkate alındığında (Güneş-Dil kuramının 1936’da ortaya atıldığı tarihin yakın zaman öncesi) Öz-Türkçeciliğin yarattığı karmaşayı farklı bir girişimle giderme niyetidir. Atay’a göre “Madem ki Türk dili dünyanın temel dillerinden birisidir. Dünya dillerindeki birçok kelime bu teoriye göre Türkçeden çıkmıştır. O halde bizim dilimizin içerisinde kullanılan ve yabancı asıllı olduğu iddia edilen kelimeleri sözlükten atmamıza gerek yok. Onlar da dilde kullanılsın, fakat bu kelimelerin aslının Türkçe olduğunu ispatlamak lazım.” Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Dünya yayınları, cild 2, sayfa 452.)
Ahmet Cevat Emre’nin hatırlarından: (Güneş Dil kuramıyla ilgili Emre, Atatürk’e bir konuda itiraz eder…) “Benim eleştirime kızdı. Benim öznelliğime bağladı bunu. Profesörler oluşturuyor bunu dedi, neden anlamıyorsun. Anlamaya çalışıyorum efendim, demekten başka bir şey diyemezdim.”
Devamla: “Teori kongrelerde batılı Türkologların eleştirileriyle karşılaştıkça bizim profesörlere güveni sarsıldı ve aldatıldığını kabul etme noktasına geldi. Ondan sonra Atatürk için bu bir bulmaca oyununa dönüştü… Sonrasında karşı eleştirilerin gazetelerde çıkmasına izin verdi, hatta birini kitaplarını getiren ve rafların tozunu alan çocuğun adıyla –Nuri adıyla- çıkarttı, böylece bu şarlatanlığı profesörlerin yüzüne çarptı.”
“Atatürk öldü ve o ölür ölmez teori rafa kaldırıldı. 1942 Dil Kongresi’nde bundan olumlu olumsuz tek bahis açılmadı. Atatürk kuramı halka açık biçimde hiç inkar etmedi. Neden konu hakkında açık ve net olarak fikrini ortaya koymadı peki? Kurgusal yorumla cevap şu olabilirdi: Kendi ismini kuramın üstüne koyacak kadar sahiplenmeyi uygun bulmuyordu. Fakat basit gerçek şuydu ki: Yabancı dilcilerle yapılan 1936 kurultayında biraz inancı sarsılmış da olsa bunu bilime kendi katkısı sayıyordu.” S. 73
16 Ekim 1938 akşamı delirium (organik nedenli bir bilinç bulanıklığı halidir) sırasında “Aman dil… Aman dil… Dil efendim…” demişti. (Şehsuvaroğlu 1981, Tevfikoğlu 1994) S. 74 (Hastalığının bu son anlarında, bilinci gelip giderken yine dil ile ilgili temalar sayıklamaktaymış… Benim Notum.) Wendy M.K. Shaw (Archeology Under Dictatorship, Michael L. Galaty, Charles Watkinson, Kluver Academic/Plenum Publisher 2004)
Ulus gazetesinde 1935 yılında dillerin kökeni sorunu ile ilgili imzasız makaleler yayınlandı. 14 Kasım 1935 tarihinde Etimoloji, Morfoloji ve Fonetik Bakımından Türk Dili adıyla makaleler kitap haline getirildi. TDK genel sekreteri İbrahim Necmi Dilmen, Tahsin Mayatepek ile yazışmasında bu notların ve açıklamalarının Atatürk’e ait olduğunu, ancak kendileri isimlerinin ilanını arzu buyurmadıklarından imzasız yayınlandığını açıklar. Bu notların hazırlanmasında Rus dilci Pekarski, Fransız Hilarie de Barenton ve B. Carra de Vaux’un eserlerinden faydalanılmıştı. Necmi Dilmen’in mektubunda Atatürk’ün yazdığı anlaşılan Etimoloji, Morfoloji ve Fonetik Bakımdan Türk Dili isimli kitapta, Sırp asıllı Avusturyalı dilbilimci Dr. Phil. Hermann Kvergić’in 41 sayfalık basılmamış Fransızca eserinden de faydalandığı açıklanmıştır.
Atatürk’ün Ulus Gazetesi’ndeki o imzasız Güneş-Dil yazılarını kendisinin yazdığını Afet İnan’a mektupla bildirdiği de belirtilmektedir. Bunlar broşür halinde de basılmış, okurlara dağıtılmıştır. Atatürk mektubunda söz konusu gelişmeleri anlattıktan sonra “Buna dair arada çıkacak bazı arkadaşların yazıları da enteresan olacaktır… Güneş-Dil teorisi isabet etmiştir” demektedir. S. 574 (Mustafa Kemal Atatürk Şerafettin Turan Bilgi Yayınları 2004)
“Bütün dillerin kaynağı Türkçe sayıldığından tasfiyecilik tamamen durdu.” Bu konuda ifade edilen yine başka bir görüştür. Celal Bayar da bu görüşü paylaşır: “Güneş-Dil Teorisine gelince: Atatürk dilde uydurmacı ve tasfiyeci dediklerimize ilk zamanları fırsat ve imkân verdi, fakat onların lisanımızı bir çıkmaza soktuklarını görünce lisanımızda yerleşmiş kelimelere dokunulmamasını ve kendi normal yürüyüşüne getirmek istedi. Kendisi büyük bir kumandandı. Ric’at hissini verecek herhangi bir hareketten sakınıyordu. İşte Avusturyalı profesörün nazariyesini bu bakımdan uygun buldu.”
AGOP DİLAÇAR’DAN GENİŞ ÖZET
En iyisi dil devrimi çalışmalarının en önde gelen yazarlarından biri olan Agop Dilaçar’ın Güneş-Dil Kuramı hakkında yazdığı makaleyi pek az kısaltarak aynen aktaralım:
Atatürk ve Türkçe / A. Dilâçar
Ruşen Eşref’in 1930’da Atatürk’ün buyruğuyla Léon Cahun’den çevirdiği “Fransa’da Ari Dillere Tekaddüm Eden lehçenin Turanî Menşei” ve Sadri Maksudi’nin 1931’deki “Türk Dili İçin” adlı eserinden sonra- İngiliz arkeologlarından Leonard Woolley’nin İngilizce aslı 1927’de, Fransızcaya çevrisi de 1930 Haziranında çıkan “Sümerliler” adlı eseridir. Bunun bir yerinde (s. 14-15) geçen “Sümerliler, etimoloji bakımından olmasa bile, herhalde yapı bakımından Turanlı eski Türkçeye benzeyen, bitişken tipte bir dil konuşurlardı” cümlesi, Atatürk’e bir ipucu vermiş, bu alanda etimoloji de yapılmış ve mesela “Tanrı, gök” anlamına gelen Sümerce dingir ile Türkçedeki tengri, Tanrı kelimeleri karşılaştırılmıştır. Bu arada, Turani ve Ari dillerin karşılıklı bağıntıları ile eskiliklerinden söz açan birçok eserlere de Atatürk’ün dikkati çekilmiştir. Mesela, F. lenormant: “Kaldenin İlkel Dili ve Turanlı Lehçeler” (1875), H. Winkler: “Ural-Altay Dilleri ve Gruplamaları” (1885), A. H. Sayce: “Hititler veya Unutulmuş Bir Topluluğun Hikâyesi” (1888), A. C. Haddon: “Ulusların Göçü” (1911), A. V. Edlinger: “Türk Dillerinin Hint-Avrupa Dilleriyle Olan Eski Bağıntıları” (1912), F. Hommel: “200 Sümer-Türk Kelimesinin Karşılaştırılması” (1915) vb. Yenilerden de bu kanışa katılanlar olmuş, Amerikalı tarih filozofu Will Durant, 1935’te çıkardığı “Uygarlığın Tarihi” adlı eserinde, uygarlığın beşiği olarak Orta Asya’yı göstermiştir. Sümerlilerin pek eski çağlarda Orta Asya’dan Hint ve Umman Denizi’ne ve Basra Körfezi’ne doğru indikleri, Sint havzasında yapılan Mohence – Daro ve Harappa kazıları raporlarından (1931) belli olmuştu; Sümer ve Sint havzasındaki kalıntılar ortak nitelikler göstermekte idiler.
Bu arada Atatürk’e birçok yenilikler de gösterilmekte idi. 1933 baharında, Rus Yafetidoloji okulunun kurucusu Prof. Nikolay Y. Marr, Ankara’ya gelerek, kelime taşılları üzerine kurulu olan paleolinguistik metodunu, Atatürk’ün huzurunda verdiği bir konferansta açıklamış; Fransız dilcilerinden Hilaire de Barenton, Sümerceyi anadil olarak gösteren “Dillerin Menşei” adlı eserini 1932-1933 yıllarında ortaya koymuş (L’Origine des langues, des religions et des peuples, 2 cilt, 1932-1933; birinci cildin başlığı: Les redicaux primitifs des langues conservés dans le sumérien = Sümercede muhafaza edilmiş, dillerin ilkel kökleri; ikinci cildin başlığı: Les langues, leur dérivation du sumérien = Diller, bunların Sümerceden türeyişi); Amerikalı emekli Albay James Churchward, M.Ö. 12000 yılında Pasifik’te batmış sandığı ve Mu diye adlandırdığı bir karayı ve bundan Türkistan’a ve Amerika’ya sığınan halk topluluklarındaki ortak öğeleri açıklayan “Batan Mu Kıtası” adlı eserini 1934-1935 yıllarında yayımlamış; Meksika’daki işgüderimiz, 1935 baharında Atatürk’ün dikkatini Maya dili üzerine çekmiştir…
Son olarak da, 1935 baharında, Avusturyalı dilcilerden H. F. Kvergie´, Türkçeyi, S. Freud’un psikanaliz görüşüne göre açıklayan, ses sembolizmine dayanan ve “Türk Dillerindeki Bazı Öğelerin Psikolojisi” adını taşıyan 41 sayfalık yazısını Atatürk’e göndermiştir. Bunların etkisiyle de 1935 güz aylarında “Güneş-Dil Teorisi” ortaya çıkmıştır.
Bu, bir dil felsefesi olup dilcilik dünyası için beklenmedik ve yepyeni bir görüş değildi. 1922’de Almanlardan Ernst Böklen de bir “Ay-Dil Teorisi” ortaya koymuştur. Bu teoriye göre dil (Bernard Marr 1905 ve Ernst Böklen 1922), bundan 100.000 yıl önce, anlaşma aracı olarak değil, dini bir edim (acte) olarak meydana geliştir.
Başlangıçta dil, ay kültünün anlatım aracı olduğu için, mitolojik bir nitelik taşımıştır. İlk insanlar ayı, değişen safhalarıyla bir ağza benzetmişler, onun konuştuğunu sanmışlar, kendileri de dillerini oynatarak ayın türlü safhalarını taklit etmişlerdir. Yine bu teoriye göre, bu hareketlerden çıkan ilk sesler, ay safhalarının sayısı (28) kadardı, ki bundan da 28 harfli bir alfabe meydana gelmiştir… Önce “ay” anlamı her şeyi anlatan “tüm anlamlılık” (holosémie) kaynağı iken, zamanla “çok anlamlılık” (polysémie) derecesine sınırlanmış, daha sonra da dar anlamlar ve “tek anlamlılık” (monosémie) esası meydana çıkmıştır. Bu teoriyi 1936 yılı sonunda eleştirmeli olarak özetledimse de Atatürk’e sunmadım. Yazı şimdi Türk Dil Kurumu kitaplığındadır.
…Atatürk, 1935 yılının Şubat-Ağustos aylarında bu yazı ile yakından ilgilenmiş ve onu incelemiştir. Hatta Jesuit papazı Sümerolog Hilaire de Barenton’la birlikte Dr. Kvergié’i de 1936 Türk Dil Kurultayına çağırmış, onlara birer tez okutmuş, ayrıca Dr. Kvergié’in bir süre Ankara’da kalmasını sağlamıştır. Dilcilik alanında Viyana okulu, Friedrich Müller’den beri (1876), geniş davranan, klasik disiplinin dışına çıkan ve dilciliğe antropoloji ve sosyoloji öğeleri de katan bir okul olarak tanınmıştır. Bu gelenek o zamandan beri değişmemiş, Dr. Kvergié de Prof. W. Czermak’ın öğrencisi olarak bu geleneğe göre yetişmiş, dilbilime Sigmund Freud’un psikanalizini de katmış ve dil çözümlemesi için yeni bir yöntem bulduğunu sanmıştır.
Dr. Kvergié’in 41 daktilo sayfası tutan yazısı 55 bölüme ayrılmıştır. Eserin hiçbir yerinde güneşten söz edilmemişse de Güneş-Dil Teorisinin bazı temel kavramlarına burada rastlanabilir. Zaten bu teorisinin esaslarını anlatan Etimoloji, Morfoloji ve Fonetik Bakımından Türk Dili (Ankara, 1935) adlı eserde (s.7), Dr. Kvergié’in yazısı hakkında şöyle denmektedir:
“Bu sırada Dr. Phil. Orient. H. F. Kvergié’in Psychologie de quelques éléments des langues turques adlı basılmamış kıymetli eserini okuduk. Türk dilindeki süfikslerin gösterici manalarını bulmak için Dr. Kvergié’in bu nazariyesini Türk Dil Kurumunun ekler hakkındaki geniş ve çok misalli çalışmaları sayesinde anlayabildik ve istifade ettik.”
Dr. Kvergié’in bu eseri basılmadı. Kendisi bunun bir suretini bana vermiş olduğu için, bunu birkaç satırla özetlemek ve Atatürk’ün “istifade ettik” dediği bazı noktaları burada kısaca anlatmak istiyorum.
Güneş-Dil Teorisi (s.8-11), ilk insanın iç benliğini (ego) ve dış dünyayı birbirinden kesin olarak ayrı gösteriyor. Buna göre, ilk insan “harici dünyadan gelen levhalar” ve “harici dünyayı temsil eden gösterici işaretlerle” karşı karşıya bulunmuştur. Yine teoriye göre, “insan benliğini, kendini saran harici âlemdeki objeleri tespit fikrine eriştiği zaman anlaşılmıştır.” Dr. Kvergié’in eserinde de aynı konu hakkında şu düşünceler geçiyor (s.2 -4): “Beşeri bir dili konuşmak, bize, dışımızda bulunduğunu sandığımız ruhi hayatla asıl iç benliğimizde geçen olaylar arasında bir alışveriş gibi gelir. Dış dünyayı görür ve onu fizik gücümüz veya düşünce ve psişik dilimizle hâkim oluruz… Manevi hayatımızın, harici dünyadan gelen levhalar veya iç benliğimizde geçen ruhi cereyanlar şeklinde beliren en ince teferruatını ancak dil vasıtasıyla tespit edebiliriz.” (…)
Dr. Kvergié’e göre insanın ilk dili, gösterme esasına dayanan işaret dili olmuş, “lafzi dil”ler de bu “gösterme esası”nı devam ettirmişler; yalnız, “el işareti” yerine “sözlü işaret” kullanmışlardır. Buna göre, ilk insan gibi, gelişmiş insan da konuşurken kendisini merkez (ego) olarak kabul etmiş, dış dünyayı kendisinden belli şekillerde ve belli ölçülerde uzaklaşan ışınlar, alanlar şeklinde kavramıştır.
Bu esası Türkçeye uygulayan Dr. Kvergié, eklerimizi, konuşanın dış dünyasını meydana getiren ve bunun ince bölüntülerini gösteren alanlar, mesafeler şeklinde göstermeye çalışmıştır. Böyle olunca, tabii olarak her ses (harf) bir yön, mesafe, hareket alanı, dolayısıyla da kavram ve anlam değeri kazanıyor, gösterme, çevre, iyelik hareket, soru, olumsuzluk vb. gibi. Bu ses öğeleri birbirleriyle birleştiği zaman özel anlamlar çıkabilir, bunlar bazen birbirine karşıt durumda da olabilir. Mesela, Dr. Kvergié’e göre m, özü, benliği gösteren bir sestir, men (ben), el-i-im, ben-i-im sözlerinde olduğu gibi, n sesi ise, özün yakınını, “muhatab”ı gösterir, se-n, göz-ü-n gibi. z’nin alanı daha geniştir, bi-z, si-z; s bunun bir değişiğidir, geliyor-s-u-n-u-z örneğinde olduğu gibi. Güneş-Dil Teorisini açıklayan kitabın başında renkli iki levha vardır. Bunlardan birincisinde, 6 özektaş daire gösterilmiş ve ortadaki daire için “İlk insanın bulunduğu mıntıka; buradan kendisini saran harici âlemdeki objeleri temaşa ve tetkik ediyor”, öbür daireler içinde “harici âlemi teşkil eden objeler” denmiştir. İkinci levha ise, “İnsan harici âlemdeki objelerin farklarını ve her birinin bulunduğu sahayı, bu sahaların birbirleriyle ve kendi ile olan münasebetlerini gösterebilecek gayreti neticesinde türlü vokalleri ve konsonları icat ediyor” şeklinde açıklanmıştır. Yine teoriyi açıklayan kitap, “Eklerin Rolleri” bölümünde, “objeler veya düşünceler, süjeye nazaran, yakın, uzak başka başka sahalarda bulunabilirler” dedikten sonra, bu sahaları birbirinden şöyle ayırıyor (s.33-35): m, en yakın sahayı, mülkiyeti ve belirme sahasını gösterir, p-b, v-f, ğ-y de bu sahadadır; n, kendine bitişik olan mahdut sahayı gösterir, z, oldukça geniş bir sahadır, s ile ş de bu sahanın içindedir; ç, c, j, esas olarak z sahasında ş, s gibidir, fakat süje ve objeyi gösteren konsonlar yerine de geçebilir; L, en uzak mıntıkalara kadar, her sahadaki objeleri ve hareketleri uzağı, büyüğü, belli olmayanı, enginliği, genişliği gösterir; t/d, çok kuvvetli yapıcı ve yaptırıcı, hâkim bir unsurdur; k, her türlü obje ve düşünceyi tamamlar, manayı tayin eder; r, yakın, belirli bir sahayı ve o sahadaki hareketi gösterir, istenilen şeyin olduğunu ifade eder. Vokallerden a, e, ı, i yakın hatlara, o, ö, u, ü ise uzak hatlara işaret eder.
Bunlar teorinin kullandığı kelimelerle anlatılan sözlerdir. Dr. Kvergié, ben, sen, şu, ol zamirlerine ve işaret edatlarına dayanarak, “b, yakını, s/ş uzağı, L (s. 21) daha uzağı gösterir” dedikten sonra, r, s, d/t’nin “saha ve uzaklık derecesi”ni belirtmeye yaradığını, L’nin geneli, uzağı, genişi, katmerliyi ve sınırsızı” gösterdiğini, t’nin “yapıcı ve yaptırıcı (s.44) olduğunu, r’nin (s.50) “bitmişi, erişilmişi, tamamlanmışı, istenilen şeyin yapılmış olduğunu” anlattığını, k’nin “bağ kurma ve belirtme” öğesi olduğunu, vokallerden (s.28, 29), a, e, i’nin “yakın olana”, o, u, ö, ü’nün de “uzakta bulunana” işaret ettiğini birer birer açıklamıştır.
Güneş-Dil Teorisinin meydana gelişinde Dr. Kvergié’in oynadığı rol bundan ibarettir.
Atatürk, Türk dili hakkındaki olumlu görüşlerine daha çok antropoloji yoluyla varmıştır. Bu konu hakkında, Jacques de Morgan’ın “Tarih-Öncesinde İnsanlık” (L’Humanité préhistorique, 1921) adlı eserini okumuş, İsviçreli Antropolog Eugène Pittard’la Türkiye’de birkaç kez görüşmüş, onun “Irklar ve Tarih” (Les races et I’historie, 1924) adlı eserini ve genel olarak bu profesörün görüşlerini beğenmişti. Atatürk’ün, Türklerin tarih başlangıcı hakkındaki görüşü şöyle özetlenebilir:
Tarih öncesi çağında yeryüzünde birçok ırklar yaşamakta idiler. Bunlar arasında Türklerle doğrudan doğruya bir ilgisi olmayanlar da vardı. Bunlar kendilerine göre birer uygarlığa sahiptirler. Türlü yerlerde yapılan kazılar, bize bu ırk ve uygarlık tabakalarını tanıtmıştır. Çok kere uygarlıkla ırk arasında sıkı bir bağ bulunuyor, ırkı da bıraktığı iskeletlerden ve özellikle kafataslarından tanıyabiliyoruz. Mesela Akdeniz çevresinde yapılan bir kazı, alt tabakada uzun kafalı bir ırkın bulunduğunu, bunun da ancak “çamur ve balçık uygarlığı” içinde yaşamış olduğunu gösteriyor. Üst tabakaya çıkıldığında, maden uygarlığının izlerine rastlanıyor; aynı tabakadaki kafatasları incelendiği zaman da bunların yuvarlak kafalı olduğu ortaya çıkıyor. Demek oluyor ki, üstün uygarlığı, yuvarlak kafalı bir ırk getirmiştir. Yuvarlak kafalı, yani dağlı Alpin ırkın anayurdu da Orta Asya olduğu için, üstün nitelikte olan maden uygarlığının, Türklerin anayurdu olan Orta Asya’dan Akdeniz’e ve başka yerlere dağılmış olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bu tarih görüşüne ekli olan dil görüşüne göre de Orta Asyalı ırkın türlü kolları Cilalıtaş çağında anayurttan dağıldıklarında, üstün uygarlıkta kullanılan eşya ve kavram adlarını da birlikte götürmüşler, bunlar o yerlerde konuşulan dillere alıntı olarak girmiştir. Bu konularda Atatürk’ün görüşü kısaca bu olmuştur. O, “Bütün ırklar Türk ırkından, bütün diller de Türkçeden çıkmıştır” diye bir yargıda bulunmamıştır.
Atatürk, eski Türk kültür kelimelerinden birinin “yal” kökü olduğuna inanıyordu. Bu kanışını 1936 Türk Dil Kurultayı’na gelen yabancı dilcilere kurultaydan önce Dolmabahçe Sarayında verdiği bir çay toplantısı sırasında açıkladı ve savundu. Yal-yıl- (mesela, Uygur Türkçesinde yaltırık=ışık, Karahanlı Türkçesinde yalduruk=parlak, ayrıca yaldız, yıldız, yıldırım vb.) Türkçede ışığı, parlaklığı anlatan bir köktü; Macarcada vil- “ışık” demekti; Hint-Avrupa dillerinde de, électriquen’in kökü olan ulek (Sanskritçe ulka=parlak cisim, Yunanca êlêktôr parlak cisim, güneş, êlektron=altın ve gümüş karışımı, altın parlaklığı, kehlibar) “parlaklık” anlamını veriyordu; Hint-Avrupa ailesinde bu kökten ancak, dört beş kelime türemişti, oysa ki Türkçede yal-/yıl- kökünden olma yüze yakın kelime vardı. Atatürk aynı yaltırık kelimesini kurultayda okuttuğu tezde de (Üçüncü Türk Dil Kurultayı 1936. Tezler, Müzakere Zabıtları, İstanbul 1937, s.219-220) ele almış ve teoriye göre açıklamasını yapmıştır. “Güneş-Dil Teorisi’nin Analiz Metodu Tatbikatı” başlığını taşıyan bu tez tamamıyla Atatürk tarafından yazılmış, 27 Ağustos 1936 perşembe günü kurultayda, ad verilmeden, İsmail Müştak Mayakon tarafından okunmuştur.
1937 Eylülünde İkinci Tarih Kurultayı bu hava içinde toplandı. Birçok yabancı bilginlerin de katıldığı bu kurultayda okunan tezlerden pek çoğu tarih tezimizi ele almış veya onun çevresinde dolaşmıştır. Kurultaya katılan İsveçli Arkeolog T.J. Arne, yurduna döndükten sonra, 25 Ekim 1937 de, “Sveske Dagbladet” gazetesinde, “Atatürk’ün Dil ve Tarih Teorisi” başlıklı bir yazı yayımlayarak, Atatürk’ün görüşlerini çürütmeye çalıştı. Bu yazı Türkçeye çevrilerek Atatürk’e sunuldu, ertesi akşam Çankaya’ya çağrıldık. Atatürk yazıyı okumuştu; biz de öyle. Biraz görüşüldükten sonra, “Yani demek istiyor ki”, dedi Atatürk, “Orta Asya’nın altı bomboştur.” Yumruğunu masaya indirdikten sonra şöyle devam etti: “Fakat emin olunuz ki, arkadaşlar, günün birinde, bunun tam aksini ortaya çıkaran delili bize yine onlar (yani Avrupalılar) verecektir.”
İsveçli profesörün yazısında Atatürk’ün hoşuna giden şu cümle de vardı: “Türkmen bozkırlarında Milattan Önce 1500 yıllarına doğru, uygarlığın aşırı derecede gerilediği tespit edilebilmiştir; sebebi bilinmeyen bu gerileme, yukarıda anılan Türk göçünden sonra meydana gelmiştir.” Bu cümleyi okuduktan sonra Atatürk şöyle dedi: “İşte ilk itiraf burada. Bu bozkırlarda uygar Türkler oturuyordu. Onlar göçe çıkınca, uygarlık tabii geriler.”
Ertesi yıl Atatürk’ü kaybettik, az sonra savaş başladı, yabancı dergilerin çoğu piyasadan çekildi. Fakat 23 Aralık 1940’ta elime geçen bir antropoloji dergisinde şu haberi okudum: 1939 yılının Temmuz ayında, genç Rus arkeologlarından Dr. Aleksey P. Okladnikov ve eşi, Orta Asya’nın tam göbeğinde, Taşkent yakınında bulunan Teşik-Taş adlı mağaradan, Homo neanderthalensis denilen tarih öncesi bir insan ırkından olan sekiz yaşındaki bir erkek çocuğunun kafatasını ortaya çıkarmışlar. O sırada Rusya’da çalışmakta olan tanınmış Amerikalı Antropolog Hrdliˇcka, bu kafatasını ve mağarayı inceledikten sonra, bu buluşun antropoloji ve Orta Asya’nın tarih öncesi bakımından “son derece önemli” olduğunu söylemiştir. Kafatası, Yontmataş çağının Muster tabakasına ait olduğu için, 150.000 yıllık bir eskiliği vardı. Çocuk kafatasının yanı başında, Muster uygarlığı tipinde, çakmaktaşından âletler, o çağa ait hayvan kemikleri ve kül kalıntıları görünüyordu.
Bu haberi okurken, Atatürk’ün masa başındaki sevimli yüzü, indirdiği yumruk ve “günün birinde bunun tam aksini ortaya çıkaran delili bize yine onlar verecektir” şeklindeki sezgisi bütün parlaklığı ile gözümde belirdi. Artık Orta Asya’nın alt tabakası “bomboş” sayılmayacaktı. Orada, Aşkabad dolayındaki eski Anau kültüründen (M.Ö. dokuzuncu bin yıl), hattâ Cilalıtaş çağından çok önce, Yontmataş çağının alt tabakalarında, Orta Asya halkının atalarına ait, gözle görülür, elle tutulur ve 150.000 yıllık bir eskiliği olan kafatasları, ateş kalıntıları ve uygarlık aletleri vardı. Atatürk, ölümünden sonra da bir yengi kazanmıştı. (Atatürk ve Türk Dili, TDK Yayınları, 1963, s. 41-52)
GÜNEŞ-DİL KURAMI NEYDİ?
Güneş-Dil kuramına göre ilk insanın çıkardığı manalı ilk kelime şaşkınlık ifade eden “Aaa” dır. Neye karşı şaşkınlık? Güneş’i görmekle yaşadığı şaşkınlık. “Aaa” veya “Ağ” güneşi temsil eden ilk anlamlı kelime köküdür. Ana kelime köküdür. İlk insanlarda ortak kült-kültür, güneşi kutsal görme, ona şaşkınlık ve hayranlık ifade etme, ona tapınma. O yüzden teorinin adı Güneş Dil…
Bebeklerin de ilk çıkardığı seslerden birinin Aaa veya Ağğ olması bir rastlantı değildir kurama göre.
Eleştirerek gidelim. İlk insanın en fazla şaşırdığı şeyin güneş olması tamamen bir kurgu. Ama az çok mantıklı bir kurgu. Neden başka şeyler olmasın? Gök, gök gürültüsü, yıldırım veya deniz olmasın. Bora, hava, ateş veya ay olmasın? Bu varlıklar içinde en güçlüsü herhalde güneş. İlk insanlar genellikle en başta güneşi kutsal saymış, ona tapmış. Ama ötekiler de var. Örneğin eski Türklerde gök ve gök Tanrı daha çok öne çıkıyor.
Ama kuramın yaratıcıları zaten gökle ilgili, kutsallıkla veya hayranlıkla, şaşkınlık uyandırmayla ilgili her şeyi ortak sembol olarak “Güneş”te topluyorlar.
Örneğin İ. Necmi Dilmen, “Güneş” mefhumunun anlamını yayar, genişletir. Gök, yükseklik, ışık, ısı, yıldırım, renk, ay, hareket… birçok başka kavramın ortak üst bileşeni gibi açıklar. S. 68-69 (Türk Dil Bilgisi Dersleri İ. N. Dilmen 1936 İstanbul Devlet Basımevi)
Güneş-Dil Kuramının özeti şudur:
İnsan, benliğini, kendini saran dış dünyadaki nesneleri saptama fikrine eriştiği zaman bulmuştur.
İlk insan için ilk tanıdığı nesne Güneş olmuştur. İlk insanlar maddi ve soyut kavramları Güneş’i inceleye inceleye bulmuşlar ve bütün bu kavramları ona dayandırarak ifade etmişlerdir. İlk insanların bu yönden saptayabildikleri önce maddi, çok sonra soyut anlamların başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz:
Güneş (kendisi); saçtığı ışık, aydınlık, parlaklık; Güneş’in verdiği ısı; ateş; yükseklik, büyüklük, çokluk, kuvvet, kudret, sahip; Allah, efendi; hareket, imdat, zaman, mesafe, hayat, gıda, büyüme, çoğalma; renk, su, yer, kara, toprak; ses, söz.
İşte ilk ana sözcük Güneş’i görmekle başlayan Aa, vey Ağ sözüydü ve tüm öteki kavram ve sözcükler bu kökten türemişti.
Kızılderililer hâlâ tasdik anlamında “Ugh” derler ki, “Ağ!” şeklinde telaffuz edilir!.. ve en büyük nesnenin Güneş olduğu ve onu da insanların Ağ ile ifade ettiği saptamasıyla kalsaydı iş “Evet, belki” denip geçilebilecek bir kurguyla karşılaşmış olurduk. Daha vahimi şudur ki, bu ilk sesleri çıkaran insanın Türk olduğu varsayılıyor, daha doğrusu Türkçe konuştuğu… Böylece bunun Türkçenin ve tüm dünya dillerinin kökeni olduğu, Türkçenin bu Ağ ile başlayan ana kök yapısından hareketle ilk dil olduğu iddia ediliyor.
Şimdi devam edelim Güneş-Dil’e göre sözcük kökenine ulaşma, sözcük çözümleme yöntemine.
ANA KÖK: Evet, ilk insan sözünün “ağ” olduğu bilimdışı kurguda kalınsaydı çok iyiydi. Buradan yine Kvergic’in savı doğrultusunda daha çıkmaz bir kesinlemede ilerlenir.
“Etimoloji, morfoloji ve fonetik bakımından Türk Dili” kitabında bütün asli kelimelerin başında bu “Ağ” sesinin, yahut bundan doğrudan doğruya çıkan seslerin eskiden mevcut olup, sonradan senkoplandığı –kaybolduğu- yazılıdır. S. 32 Prof. Dr. Saim Ali Dilemre (Türk Dili Sayı 20 s. 32 1936)
“İlk kökler gibi ilk eklerin de hep ayni “Güneş” mefhumundan, yani bu mefhumu temsil eden (ağ=V.+K.) formülünden doğmuş olduğunu lisaniyatın, en kat’i kanunlariyle sabit saymamız kadar tabii bir şey olamaz…” S.61 İsmail Hami Danişmend
Bu araştırmaların ilk amaçları şu noktalarda toplanabilir:
“A- Türk dili lehçelerinde ve Sümer, Hitit, Etrüsk, Bask, Maya gibi dillerde (V.+K.) şeklindeki monofonemlerin ve manalarının toplanması… (Bu formüllerde V vokal, K konson manasındadır)
B- Prensipal kök manalarının (V.+ğ) ana kökünden geldiğini gösterecek şekilde dil materyallerinin toplanması…
II- Güneş-Dil etimolojisi ve morfolojisi hakkında
A- Bütün dillerde monofonemik ilk elemanların araştırılması ve bunların hep (V.+ğ) den doğduklarını gösterecek dil materyallerinin toplanması…” S. 2-3 (Türk Dili 16. sayı 1936)
İşte bu yolla yapılan, ilk kaynağını Kvergic’de gördüğümüz etimolojik çözümlemelerden bazı örnekler vereceğiz… Bir de isim bulunmuştur bu yönteme “Pancronic” yöntem denir. Bu, bir olguyu zamanın bir noktasına kısıtlamaksızın, dilin evrensel özellikleri ve değişim yolları içinde incelemektir. Dil bilime ilk kez Saussure sokmuştur terimi. O yıllar (1935-1936) yapısalcılığın borusunun kuvvetle öttüğü yıllardır dilbilimde. Ve bizimkilerin yöntemi de herhalde yapısalcılığın bize özgü çeşitlemesi gibi görülmelidir.
“Belle
Eğ+eb+eğ+el+eğ
Eğ: Güneşin parlaklığı
Eb: Güneşin parlaklığını kendinde tecelli ettiren obje
Eğ: Afikstir. Kendinden önceki sözün manasını tamamlar, tayin eder ve isimlendirir.
El: Parlaklık mefhumunu “şümul” ile vasıflandırır
Eğ: Umumi parlaklığı kendinde tecelli ettiren objeyi gösterir.” S. 20
Böylece Fransızca “güzel” sözcüğü Türkçe olur!
“Desir
İğ+is+id+üs
İğ: Ana kök. Başlıca anlamları güneşin parlaklığı, ateş, sıcaklık…
İs: Ana kök anlamlarını kendinde tecelli ettiren objeyi gösterir.
İd: Ektir. Yapıcılık, yaptırıcılık, yapılmış olmaklık mefhumlariyle amil ve fail rolünü oynar.
Üs: Ektir. Oldukça uzak ve geniş bir sahayı ve o sahadaki obje veya objeleri veyahut panseyi gösterir.” S. 21-22 (Türk Dili, Sayı 19 1936)
Daire
Ad+ağ+iğ+eğ
Zaman
Uğ+uz+am+an (Sayı 16 S. 82-83)
Hadis- Hadise
ah+ağ+ad+is (S. 83 sayı 16)
“Tunceli Hozat’taki Ağdad tepesi
ağ-ad-ağ-ad ağ: Ana kök, Güneşi ve ondan çıkan mefhumların herhangi birini anlatır
ad: Kök olarak sahip anlamında.
Ağ: ektir Mefhumu tayin ve ifade eder
Ad: yapıcılık yaptırıcılık anlamlı.
Ağdad veya Sümerce Adad “ses sahibi olmaklığın tam ve sabit ifadesi demek olur.” s. 11-12
Adis – Adis Ababa
Ağ-ad-is
Ağ: Ana kök, mesafe, yüksekliktir.
At: Ek. Yapıcılık, yaptırıcılık.
İs: Ektir. Anlamın oldukça uzak bir saha ile alakasını gösterir.
Adis: Sıcaktan uzak, yüksek…” S. 18-19 (Güneş-DilTeorisine Göre Toponomik Tetkikler H. Reşit Tankut 1936 İstanbul Devlet Basımevi)
Femina (kadın)
Eğ-ef-eğ-em-in-ağ
Eğ: , efendilik, büyüklük anlamında ana kök
Ef: Ana kökle kaynaşaan ve onun anlamını kendinde tecelli ve tecessüm eden ek
Eğ: Bu anlamı tayin ve ifade eden, tamamlayan ve isimlendiren ek.
Em: Süje ve obje gösteren unsur.
İn, en, eğ: Gösterilen süje veya objenin ana kökteki süjenin yakın muhitinde, bitişiğinde olduğunu gösterir.
Ağ: Kelimeyi tayin ve ifade ederek isimlendiren ektir. S. 85 (Türk Dil Bilgisi Dersleri İ. N. Dilmen 1936 İstanbul Devlet Basımevi)
İlk bilinçli ses olan “A” sesinin yanında, sanki bir “Ğ” sesi de varmış gibi görünmektedir. Ömer Asım Aksoy’a göre yalnızca bu bile, fonetik olarak bu sözcüğün Türkçe kökenli olduğunu göstermeye yeterlidir; çünkü “Ğ” sesi, yalnızca Türklerde bulunmaktadır.
J, S, Ş, Z: Uzak alanı
L: Bilinmezliğe kadar yayılan bir genişliği
D,T: Yapıcılığı ve yapılmış olmayı
R: Gerçekleşmeyi, hareketin sınırlı bir alanda kalışını
K: Anlamın tamamlandığını, adlandırıldığını belirtir.
Bu temel bilgilere göre “durmak” sözcüğü şu şekilde öğelerine ayrılarak anlam alır:
Uğ + ud + ur + um + ak
İlk parça, ana köktür. Bu kökte temel kavram, “hareket”tir. Ekler, köke ulandıkça temel kavram birtakım anlamlarla tamamlanır:
Uğud: Hareketin yapılmasıdır.
Uğudur: yapılan hareketin sınırlı bir alanda kalmasıdır.
Uğudurum: sınırlı alanda kalan hareketin temel kavrama mal olmasıdır.
Uğudurumak = durmak: temel kavramın malı olan hareketsizliğin adıdır.
Yöntemle ilgili sözün özü:
İngilizcede, Fransızcada, Latincede, Türkçedeki sözcüklere benzer yüzlerce, binlerce sözcük durup duruyor ve kullanılıyorken neden böyle bir yola tevessül edildi? Pek açık ses değişim yasaları ortada dururken bunlar nasıl bulunamadı? Ana neden teze esas alınan Kvergic’in çalışmasının bilimdışı bir faraziye olmasıdır. İkinci büyük neden bu konuda Atatürk’e yardımcı olan dilcilerimizin düzey yetersizliğidir. Basit ve kolayca sonuca gitmek dururken baştan sarp bir yola sapılmış, çıkmaz kayalıklarda kuram perişan edilmiştir.
Türkçe tarihin en eski birkaç kök dilinden biri. Bugünkü Türkçenin başka dillerden epeyce bir sözcük aldığına bakmayın, gerçi geçmişte de çok sözcük almış. Fakat bir kök dil olarak başka birçok dilleri etkilemiş, onlara yapı ve sözcük vermiş. Binlerce sözcük vermiş. Binlerce yıl öncesinden bu yana vermiş.
Bu anlamda Güneş-Dil kuramı özü bakımından doğru bir kuram.
Çok kısaca özetlersek, Güneş-Dil kuramı doğru ve güçlü bir sezgiyle başlamış, amaçta yanlışlara bulanmış, yol ve yöntemde ağır hatalara düşülmüş. O çalışmalarda bazı olumlu işler de yapılmış, başarılar elde edilmiş, ama sonuçta tam bir çıkmaza sürüklenmiş.
GÜNEŞ-DİL NEDEN YASAKLANDI VE SİLSİLE HALİNDE YALANLAR
Güneş-Dil Kuramının en önemli yazarlarından ve savunucularından İ. Necmi Dilmen Ankara Üniversitesi’nde uzun bir dönem Güneş-Dil dersleri vermiştir. Atatürk’ün ölümünden üç gün sonra bu dersleri iptal etmiştir. Öğrenciler bunun gerekçesini sorunca “Güneş batınca teorisi mi kalır” diye yanıtlamıştır.
Bunu yeni liderler İsmet İnönü, Refik Saydam ve Hasan Ali Yücel’in gözüne girmek için yaptığı açık. Ya da doğrudan onlardan emir almıştır.
Çünkü Atatürk’ün ölümüyle birlikte Atatürk’ün tasfiye ettiği siyasiler başta İnönü olmak üzere bir oldubittiyle başa geçmiş rejim değişmiştir. O tarihten sonra Atatürk’ün karakteri olan bağımsızlık fikri ve anti-emperyalist duruştan eser kalmamıştır.
Atatürk’ün kendi hayatından daha çok değer verdiği kültür, bilim alanında, dil ve tarih konularında 180 derecelik bir dönüş yaşanmıştır. Orta Asya medeniyetlerinden, Sümerlerden, Etilerden başlayan “Uygarlığı Türkler kurdu” fikri ırkçı sayılmış, bunun yerine “Uygarlığı Yunanlılar kurdu ve Avrupa geliştirdi” fikri benimsenmiştir. Bu Batı güdümlü kafalarda artık Atatürk’ün dil ve tarih tezine yer yoktur. Güneş-Dil kuramının tartışılması bile yasaklandı, Atatürk’ün yazdığı ve yazdırdığı tarih kitapları 1942’ye kadar tümden ortadan kaldırıldı. Yerine köksüz, temelsiz, kuramsız bir Öz-Türkçecilik pompalandı. Ki başta İsmet İnönü olmak üzere o yeni liderler kendi konuşma ve yazılarında o Öz-Türkçeyi zaten kullanmadı.
Atatürk öldükten sonra Güneş-Dil’in tartışılması bile fiilen yasaklandı, dedik. Ara sıra biri merak edip soru sorduğunda ya duymazdan gelinir ya da soruyu soran ısrarcıysa belli bazı kalıp yalanlarla konu birkaç cümleyle kapatılır. Koca koca dilbilimciler, tarihçiler, akademisyenler hiç utanmadan şu beylik yalanlardan birine başvurur:
1- Güneş-Dil Atatürk’ün fikri değildi. Bir ara istemeden destekledi… Yukardaki onca yazar, birinci elden tanık, onca belge tam aksini gösteriyor. Bu kuram doğrudan Atatürk’ün eseriydi. Başka yazarlar, akademisyenler Atatürk’ün emriyle sonradan kuramı benimsedi ve sonradan çalışmalara dahil oldu.
2- Atatürk kuramı oluşturdu ama sonra yanlış olduğunu gördü, sessizce vazgeçti… Bu tam bir kuyruklu yalan. Dilden dile dolaştığı için bunun böyle olduğunu sananlar var. Daha doğrusu öyle işlerine geldiği için bu yalana inanıp, yayanlar çok. Atatürk’ün kuramdan vazgeçtiğine dair tek bir yazı, konuşma, belge yok. Yukarda bahsettiğimiz Ahmet Cevat Emre’nin hatırası, kendisi bu teoriye karşı olduğu için kendini haklı gösterecek bir yorumdan ibaret. Atatürk kuramın geniş bir çevrede reddedilişinden ötürü hayal kırıklığı içindeymiş!.. Elbette hayal kırıklığı yaşayacaktı, bu açık. Profesörlere kızgınmış… Elbette kızgın olacaktı… Bu konuda bir yetenek göstermiyorlardı ve zaten o ölür ölmez ona ihanet ettiler… Hatta kurama eleştiri getiren bir makalenin Ulus gazetesinde çıkmasına izin vermiş!.. Elbette izin verecekti, çünkü zaten bu yazının en başındaki alıntıda belirtildiği gibi kuramı ortaya attığı ilk gün bu kuramı eleştiriniz, katkı koyunuz, hatta reddediniz, ama reddederken niye reddettiğinizi açıklayınız, demişti. Bu bilimsel yöntem ve yaklaşım gereğidir. Asıl gerçek Atatürk’ün sözcüklere köken arayışına, Güneş-Dil açılımına ölüm döşeğinde bile devam ettiğidir. Atatürk ölene kadar Güneş-Dille ilgili tüm kitap ve kaynaklar müfredattaydı, tartışılmaya, öğretilmeye devam ediyordu. İbrahim Necmi Dilmen son güne kadar Ankara Üniversitesinde Güneş-Dil dersleri vermeye devam ediyordu.
3- Güneş-Dil kuramı bilim dışı bir kuramdır… Peki niye bilim dışıdır? Bu konuda iki cümle bile edemezler, etmezler… Çünkü kendileri bilimden alabildiğine uzaktır. Bir kuramın bilimdışı olup olmadığı bir çalışmayla, buradaki gibi örnek ve kanıtlarla irdelenir. Konu enine boyuna bilimsel tartışmaya açılır. Bilimdışı deyip 88 yıldır olguyu kapatmak artık kahve muhabbetinde bile saygın bir yol değildir.
BUGÜNDEN GÜNEŞ-DİL’E BAKIŞ
Dedik ya, başlangıç yanlıştı, yöntem yanlıştı, ama ana fikir doğruydu, diye. Bugün dört koldan gelen oluk oluk bilgiler Güneş-Dil kuramını doğruluyor… Tarih alanından, kültürel-antropolojik, arkeolojik çalışmalardan, dilbilimden ve genetik alanından. Çok aptal olmadıkça dürüst her insanı (akademisyen olmasına gerek yok) fazlasıyla ikna edecek kanıtlar mevcut. Yabancı ve bizden yüzlerce bilim insanı bunları yayımlıyor. Artık tek engel önyargıların ve dürüstlükten uzaklığın insanları ileri derecede salaklaştırması.
EK OKUMALAR VE EK KAYNAKLAR İÇİN:
https://independent.academia.edu/KaanArslanoglu
Kaan Arslanoğlu, Turkish as the Founding Language of “Indo-European”, KDY, Kitapyurdu
Kaan Arslanoğlu, Avrupa Dillerinin Gizlenen Kökü: Türkçe, KDY, Kitapyurdu
Kaan Arslanoğlu, Batı Dillerindeki Türkçe Kökler Sözlüğü, KDY, Kitapyurdu

