Burada Türkçemizin güzelliğinden, Türk edebiyatı tarihinden bahsedecek değilim. Ancak burasını hatırlatmak istiyorum ki, Fransız dili Batı’da ne ise, Yakın Doğu’da da Türk dili odur.
Batı’da Fransız dili ne şekilde ortak dil hizmeti görüyorsa, Yakın Doğu’da, yani Kafkasya’da, İran’ın yarısında, Türkistan’da, Rusya’nın güneybatısında, Kırım’da, Anadolu’da, Rumeli’de, Suriye’de, Irak’ta da Türk dili aynı şekilde ortak dil görevini görür. Oralarda bir Türk bir Arnavut’a, bir Arap bir Kürt’e, bir İranlı bir Gürcü’ye, bir Ermeni bir Rum’a, bir Yahudi bir Asuri’ye maksadını anlatacağı zaman mutlaka Türkçe söylemeye mecburdur. Çünkü onların hiçbiri ötekinin dilini bilmez, lakin herkes az-çok Türkçe bilir.
Türk dili oralarda bütün dillere hâkimdir. Türkçenin bu hâkimiyetinin karşısına şimdiye kadar hiçbir dil çıkmamıştır. Her ne kadar bir vakit Arap ve Fars dilleri Osmanlıların az bir kısmına, onların resmî yazılarına hâkim olmuşsa da… Lakin hiçbir vakit umum halka, halk edebiyatına hâkim olmamış ve olamaz da…
Türk dilinin Yakın Doğu’daki hâkimiyetine şahitler aramak lazım değil, onunla konuşan 60-70 milyonluk büyük bir kütlenin şahitliğinden daha sağlam ne olabilir?
Türkçenin yazı ve matbuat âlemindeki zayıflığına gelince, bundaki kusur, bazılarının sandığı gibi, Türkçenin kendisinde, onun eksik ve kabalığında değil, başına bela ettiği alfabesindedir. Doğrudan doğruya Türkçemiz, konuşma ve ahengini olduğu gibi göstermeye, yazmaya asla yaramayan Arap alfabesini kabul ettikten sonra kendi varlığını, kendi istiklâlini yitirmiş ve bugüne kadar Araplığa esir olarak hakirâne ömür sürmüştür.
Vaktidir ki, hakiki, toplumsal bir devrimle dilimizi bugünkü yaramaz ve çirkin alfabe esaretinden kurtarıp kendi tabiatına, kendi istiklâline uygun bir alfabe kabul edelim. Ve bunun sayesinde dilimize konuşmada kazandığı umumilik şerefini matbuatta da kazandıralım. Ve bu yol ile halka okuryazarlık öğretelim, onlara kolayca bilgi ve maarif kapılarını açalım.
Herkese umumî eğitim verelim, ilmin lezzetini tattıralım. Ve ancak bundan sonra cemaatten hürriyet, adalet ve eşitlik (müsavat) kanunlarına tamamıyla riayeti, istiklâl yolunda, halkçılık uğrunda can vermeyi isteyelim.
Yoksa, başka türlü hepsi boş, hepsi yapma, hepsi kuru gürültüdür.
Zaman, ihtiyaç ve hayat bugün bizden çok şeyler bekliyor, daha ciddi, daha faydalı, daha akıllı, daha ilmî yolda çalışmamızı talep ediyor.
Kurduğumuz halkçı cumhuriyette her şeyden önce halkın beklenti ve menfaatini göz önünde bulundurmak lazım gelir. Cumhuriyetimizin temelini ve esasını meydana getiren kara halkın yüzünü ağartmak, üstlerinden cehalet karanlığını kaldırmak, maişet ağırlığını atmak halkçılığın şah eseri, yegâne vazifesidir.
Halkçılar bu vazife ve şah eserini ancak millî edebiyat vasıtası ile vücuda getirebilirler.
Millî edebiyat halkçıların elinde parlak bir meşaledir ve ancak bu meşale ile halk hürriyetin manasını düşünür, eşitliğin imkânını anlar, adaletin doğruluğunu görür, istiklâlin kadir ve kıymetini bilir.
Şu kadar ki, millî edebiyatın parlak bir meşale halini alması, ondan layıkıyla istifade etmek için o millet, o halk tarafından sevilmesi, ona kıymet verilmesi, ona hürmet edilmesi şarttır. Özellikle buna halktan ziyade halkçılar, halk idaresi başında oturan ağalar riayet etmelidirler.
Görelim, bizim ağalarda, bizim halkçılarda bu hüner, bu fazilet var mı?
İşte, can alacak asıl nokta!
Dipçe____________
Bu makale, 24 Ekim 1919’da Azerbaycan’da yayımlanan Azerbaycan Gazetesi’nin 328. sayısında yayımlanmıştır. Makale, Mehdi Genceli ve Azad Ağaoğlu tarafından Latin harflerine çevrilerek yayınlanmıştır. Makale, https://www.ada.edu.az/file_upload/publications/azerbaijannewspaper/file10.pdf adresinden alınmış ve Türkiye Türkçesine aktarılmıştır.
Ömer Faik Numanzade (Ömər Faiq Nemanzadə), 1872’de Ahıska’nın Azgur kasabasında dünyaya geldi. Azerbaycan’ın kuruluş döneminin önde gelen gazeteci, yazar, düşünür ve devlet adamlarından biridir. Ahıska’nın kurtuluşu için de mücadele vermiş bir aydındır. Bkz. 1, 2. 1937’de Gürcistan’da siyasi bir yargılama sonucu kurşuna dizilmiş, 1958’de aklanmıştır! Mezarının yeri halen belli değildir.

