Atatürk’ün Dilimize Kazandırdığı Güç[1]
Ömer Asım Aksoy
Terimlerin Türkçeleştirilmesi
Dilimizdeki yabancı terimlerin Türkçeleştirilmesine önderlik eden de Atatürk’tür. Tanzimat döneminde dilin sadeleştirilmesi için, sınırlı da olsa, bir akım oluşmuştur. Ama bilim terimlerini Türkçeleştirmeyi hiç kimse düşünmemiştir. Yeni Lisan ve Türkçülük akımlarının en önemli kişilerinden Ziya Gökalp bile yeni terimler yaparken Arapça ve Farsçaya başvurmuştur.
Yabancı terimleri Türkçeleştirme çığırını açan Atatürk, bir yandan Dil Kurumuna, okul kitaplarındaki yabancı terimleri Türkçeleştirme buyruğunu vermiş ve çalışmaları günü gününe izlemiştir. Öte yandan kendisi de birçok matematik terimi yaratmış, yazdığı küçük bir geometri kitabında bunları kullanmıştır. Birkaçını anımsayalım: Yatay, yüzey, dikey, düşey, uzay, taban, boyut, kesit, açı, daraçı, yöndeş açılar, iç tersaçılar, dış tersaçılar, açıortay, üçgen, ikizkenar üçgen, eşkenar üçgen, dörtgen, beşgen, köşegen, yamuk, eğik, çap, yarıçap, yay, kiriş, teğet, ayrıt, izdüşüm, içbükey, dışbükey, artı, eksi, çarpı, bölü, eşit, pay, payda, oran, orantı, türev…
Atatürk askerlik terimlerinin Türkçeleştirilmesine de büyük katkılar. da bulunmuştur. Kendisinin ve komutanların çalışmalarıyla birçok askerlik terimi Türkçeleştirilmiştir: Er, teğmen, asteğmen, üsteğmen, subay, yarbay, albay, kurmay, tuğay, tümen, öncü, artçı, denizaltı, uçaksavar, birlik, konuş… bunlardan birkaç örnektir.
1936’da toplanan Üçüncü Dil Kurultayına, Türkçeleştirilmiş 6.000 terim götürülmüştür. Kurultay, çok beğendiği bu çalışmaların sürdürülmesini, genişletilmesini ve okul kitaplarının bu terimlerle yazılmasının sağlanmasını dilemiştir. Bu dilek, Atatürk’ün baştan beri gösterdiği yakın ilgi ile iki yıl içinde yerine getirilmiş, büyük önderin ölümünden on gün önce Büyük Millet Meclisinde okunan söylevinde şu sözlerle belirtilmiştir: Dil Kurumu, en güzel ve feyizli bir iş olarak türlü ilimlere ait Türkçe terimleri tespit etmiş ve bu suretle dilimiz, yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Bu yıl, okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hadise olarak kaydetmek isterim.
Yüksek öğretim terimlerinin ve teknik terimlerin Türkçeleştirilmesi işi de Atatürk zamanında başlamıştır. Atatürk’ten sonra da sürdürülen çalışmalar arasında Anayasanın Türkçeleştirilmiş olmasını, sayın Prof. Velidedeoğlu’nun büyük bir yetki ve başarı ile Türkçeleştirdiği Medeni Kanunun Dil Kurumunca yayımlanmış bulunmasını ve yine Dil Kurumunca çıkarılan kırkı aşkın terim sözlüğü ile on binlerce yabancı terime Türkçe karşılıklar önerilmesini özellikle belirtmek gerekir.
Şunu da ekleyelim ki artık çeşitli meslek dallarının bilinçli emekçileri, kendi alanlarındaki yabancı terimleri Türkçeleştirerek kullanmayı ödev saymaktadırlar. Ancak, Türkçeleştirme çabası göstermeyen ve yabancı terimleri kullanmayı yeğleyen meslek adamlarının bulunduğunu da üzülerek görüyoruz.
Güneş-Dil Teorisi
Atatürk’ün dil çalışmaları arasında bir Güneş-Dil Teorisinin de bulunması, onun dil konusuna ne denli gönül vermiş olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir.
Güneş-Dil Teorisi nedir? Dili özleştirme akımının karşısında olanların ileri sürdükleri gibi, Atatürk’ün özleştirme işinden vazgeçmek için bulduğu bir yol mudur?
Dillerin ilkin nasıl ortaya çıktığı üzerine yüzyıllardan beri filozoflar, bilginler, çeşitli kuramlar ortaya atmışlardır. Atatürk de bu konu üzerinde kafa yormuş, dili yaratmakta en büyük etkenin güneş olması gerektiği sonucuna varmıştır: İlkel insan için güneş her şeydi. Karanlığı yok eden, sıcaklığı yaratan, bitkileri canlandıran oydu, avlanmasına, karnını doyurmasına olanak veren oydu. Zaman, yükseklik, uzaklık, renk, güç… kavramlarının kaynağı oydu. İlkel insan onu nasıl bir sesle anlatmış olabilirdi? Kuşkusuz, en kolay çıkarabileceği bir sesle: a, ağ diye. İşte ilk sözcüğün bu olması gerekirdi. Bu sözcük, “güneş” demekti. Dolayısıyla ışın, sıcaklık, uzaklık, büyüklük… de bu sözcükle anlatılmış olmalıydı. Zamanla bu kavramlar, ağ sesinin gelişmesinden oluşan ayrı ayrı sözcüklerle anlatılır oldu. İşte (ayrıntılara girmeden) Güneş-Dil Teorisinin özü budur.
Teoriler, usa yatan olasılıklar diye ortaya atılmış düşüncelerdir. Hiç biri adları da gösteriyor ki kesin gerçek olma savında değildir.
Güneş-Dil Teorisi ile özleştirme arasında bir ilişki de yoktur. Nasıl ki yüzyıllarca önce başka ulusların düşünürlerince ortaya atılmış olan dil teorileri için böyle bir şey söylenemez.
Güneş-Dil Teorisini özleştirme ile ilgili göstermeye çalışanlar, Atatürk’ün bir düşüncesini yanlış yorumlayanlardır. O düşünce şudur: Türkler, çok eski çağlarda Orta Asya’dan dünyanın her yönüne göç etmişler, birçok ulusları egemenlikleri altına almışlar ve onların dillerine elbette birtakım dil öğelerimizi katmışlardır. Etimoloji sözlüklerinde “kaynağı bilinmiyor” diye gösterilen sözcükler vardır. Bunlar belki de eski çağlarda başka ulusların diline geçmiş Türkçe sözcüklerdir. Güneş-Dil Teorisi, durumu aydınlatmaya yarayabilir.
Bu teori 1936’da toplanan Üçüncü Dil Kurultayının gündeminde yer almıştı. Kurultaya çok ünlü yabancı Türkologlar da çağrılmıştı. Atatürk konuşmaları büyük bir dikkatle izliyordu. Yedi gün süren çalışmalarda teori, uzun uzun görüşüldü. Yabancı Türkologların Teori için söyledikleri güzel sözler tutanaklarda görülmektedir.
Yine bu Kurultayda, Dil Kurumu genel yazmanı İbrahim Necmi bir konuşma yaparak, Güneş-Dil Teorisini, dilimizdeki bütün yabancı sözcükleri Türkçe diye korumak için ileri sürülmüş sananların “büyük bir gaflet ve yanlışlık içine düşmüş olduklarını belirtmişti.
Ölümünden sonra da destekliyor
Yukarıda söylediğimiz gibi, Atatürk, dili özleştirme çalışmalarını devletin resmi bir örgütü eliyle yürütmeyi uygun görmemiş, en doğru yöntemin, aydınlatıcı ve yol gösterici özel çalışmalarla halkın bilincini geliştirmek olduğunu düşünmüş, ancak, çalışmaları devletçe desteklemiştir.
Türk Dili Tetkik Cemiyetinin Kuruluşunu izleyen 1 Kasım 1932’de Büyük Millet Meclisini açış söylevinde bütün devlet örgütlerinin dil çalışmalarıyla ilgilenmesini istemiş, daha sonra 1934, 1935, 1936, 1937, 1938 yıllarının 1 Kasımındaki açış söylevlerinde Dil Kurumu çalışmalarını anlatmış, övmüştür.
Yaşamının son altı yılında en yoğun uğraşının dil konusu olduğu bir gerçektir. Ölünceye değin bütün giderlerini hükümetçe karşıladığı Dil Kurumunun geleceğini ölüm döşeğinde bile düşünmüş, kendisinden sonra çalışmaların, para sıkıntısı çekilmeden sürdürülebilmesi için, vasiyetnamesiyle sürekli gelir bırakmıştır.
Dil uzmanı değildi ama
Atatürk dil uzmanı olarak yetişmiş değildi. Ama eşsiz zekâsı ve ele aldığı konuyu en geniş, en derin boyutlarıyla düşünmede gösterdiği olağanüstülük, başka konularda olduğu gibi, dil konusunda da başarısını bu yüksekliğe çıkardı. Hiçbir zaman “dogma”nın tutsağı olmadı. Bütün atılımlarında “us”a, “bilim”e değer verdi. Düşüncelerini en uygun zamanda, en güçlü biçimde eyleme çevirir, en kısa sürede sonuçlandırırdı. Yazı devrimi için beş yılla on beş yıl arasında bir süre kabul edilmesini öneren uzmanlara bu iş ya üç ayda olur, ya hiç almaz demesi, başarılarının çarpıcı özelliklerinden bir örnektir. Yeni Türk abecesi hazırlanırken kimi Arapça sözcüklerin doğru yazılıp okunabilmesi için abeceye birkaç harf daha eklenmesini öneren uzmanlara da şu yanıtı vermişti: Lisanımıza karışmış ve fakat atılması zaman meselesi olan yabancı kelimelerin hatırı için Türk alfabesine harfler ilavesini asla münasip görmem.
Bilimsel açıdan olduğu kadar ulusal dilin bağımsızlığı yönünden bir anıt niteliği taşıyan bu söz de, biraz önceki sözü gibi, bilginlere yol gösterecek yüceliktedir.
Özet olarak
Atatürk, dilimize yeni bir anlayış getirmiştir. Yeni dil düzeni, bu yeni anlayışın ürünüdür.
Atatürk, ulusun neye susamış olduğunu çok iyi gören insandı. Biliyordu ki ulusun gereksinimi ve eğilimi yeni anlayış doğrultusundadır. Önemli olan, bu isteği biçimlendirmektir. İşte dili özleştirme akımının gücü buradan geliyor.
Akım artık yolunu bulmuştur. Şimdi dili özleştirenler, yalnız belli kuruluşlar ya da belli kişiler değil, ulusal dil bilincine varmış olan toplumumuzdur. Evet, dilimiz daha önce de sadeleşmeye yönelmişti. Ama önündeki engelleri aşıp gürül gürül akamıyordu. 1932’den önceki “yüz” yılda özleşme oranı, ancak % 10 olabilmişken 1932’den sonraki “kırk dokuz” yıl içinde on kat hız kazanarak % 50 daha artmıştır. Bugün dilimiz, en karmaşık konuları, yabancı sözcüklere gerekseme duymadan yazabildiğimiz bir yetkinliğe ulaşmıştır.
Bu övünç verici gelişmeyi Atatürk’e borçluyuz.
Ölümsüz Türk ulusu, kendisine, bütün kurumlarıyla gerçek yaşamın onurunu kazandıran ölümsüz Ata’sını sonsuza dek yüreğinin içinde taşıyacaktır.
[1] Bu yazı, Türk Dili Dergisinin 1981/353. sayısından kısaltılarak alınmıştır. Bu sayı Atatürk’ün doğumunu 100. yılı armağanı olarak “Atatürk Özel Sayısı” adıyla yayımlanmıştı.

