Yer Adları Üzerine

Sayı 89- Atabek Yurdu (Ocak 2026)

Giriş
Türk milleti, dikkatinin önemli bir kısmını terör olaylarını önlemeye odaklamışken, minik komşu ülkelerin ve vaktiyle dizleri üzerinde sürünerek ülkemize sığınan ama kalbi hâlâ eski vatanları için çarpan bazılarının ülkemizin ulusal birliğini bozmaya yönelik psikolojik saldırıları, bölücülük girişimleri ve ulusal birlik ve dirliği bozmaya yönelik algı çalışmaları gözleniyor. Sosyal medya ve Wikipedia gibi genellikle konu hakkında yeterli bilgisi olmayan insanların okuyup etkilenebildiği bu ortamların bilimsel ciddiyetinin olup olmadığı ya da etkisi tartışılabilir ama bunun ülke içinden yapılması ciddi bir sorundur. Ciddi bir durum var: “Bazılarının” yurttaşı olduğu ülkemize sadakatini kaybetmesi! Kalbi başka bir ülke için çarpan, başka bir ülke uğruna yurttaşı olduğu ülkenin altını oymaya çalışan kişiye hukuk dilinde “ajan/casus” kültür dilince “çaşıt” ve “vatan haini” damgası vurulur. Sonuçları da ağırdır. Yurttaşlık ahlakının gereğini yerine getirmeyenlere yani “ihanet” edenlere bedel ödettirilir. Ödettirilmiyorsa, ihanet serbest bırakılmış demektir ve felaket onları değil, sizi beklemektedir! Uygurların ünlü atasözünü yad etmeli: Bugün göz yumduklarımız yarın bize göz açtırmayacak olanlardır.

Her ülkede şovenist saplantıları olanlar bulunabilir. Bunlardan bazıları komşu ülkelerden toprak taleplerini dile getirmeye kadar uzanabilir. Yunanlıların “megali idea”sı gibi, Ermeni ve Gürcü ırkçılarının da Türkiye’deki Kars, Iğdır, Ağrı, Ardahan ve Artvin üzerinde 1945’ten beri açıkça dile getirdikleri emperyalist iddiaları vardır. Kendilerinin işgal ettiği toprakları tartışmaya açmamak için başkalarınınkini konuşmak istiyorlar! Ülkelerinde ileri geri konuşabilirler. Bunları ciddiye almak gerekmez ama faaliyetleri görmezden de gelinemez. Faaliyetlerini artık içimizden sürdürebiliyorlarsa bu durum, güvenlik alarm çizgisinin aşıldığı ve cüretkârlık düzeyine ulaştığı anlamına gelir. Bu ulusal güvenlik sorunuyla ulusal refleks harekete geçmek zorundadır. Öncelikle hukuk kurumları bu durumla ilgilenecektir; endişemiz yoktur.

Emperyalist saldırılar sadece silahla yapılmaz. Siyasi amaçlar bilimsel gerçeklerin önüne geçer ve tarihiniz çarpıtılır, kültürünüz tahrip edilir hatta çalınır! Size kim olduğunuzu söyleyerek sizin tarihinizi kendisine göre yazıp, size anlatma cüreti bile gösterebilirler.

Bir toplumu diğerlerinden ayıran, ürettiği özgün kültürdür. Kültürlerimizi konuşabilir hatta uygarlığa yaptığımız katkılardan ötürü gurur bile duyabiliriz! Bölgede yapılan etnografik araştırmalar, aynı zamanda dip kültür taramasıdır. Atabek Yurdu kültürü genel Türk kültürüyle aynı kültürel kodlar taşımaktadır. Bölgenin kültürü ortak folklor, tarih ve benzer etnogenez süreçlerinden geçerek ortaya çıkmış, özgün bir Türk kültürüdür. Bölge halkı, tarihsel süreçte Türklüğün davasını sürmüş ve bu yüzden bedeller ödemiştir. Bunu aşiret ve kabile kültürünü aşamamış, kan-gen-kafatası ırkçısı insanlara anlatmak zor olsa da bunu sabırla denemek zorundayız.

Her insan evladı, Âdem ile Havva’dan ya da bilimsel evrimci bilgiyle, çamurdan-proteinden üremiş olduğuna inanır ya da kabul eder. Toplumlar, zaman içinde ayrı kültürler üretmiş ya da başkalarının ürettiğine etnogenez yoluyla katılmıştır. Saf kan, saf gen, köşeli saf kafatası yoktur! Göçler, savaşlar, istilalar hatta içindeki kültürü beğenmeyip, beğendiği başka bir kültüre geçmek, yani başka kavme katılmak, tarihsel insanlık halleri ve gerçekleridir. Bunlar normal şeylerdir; sonuçta insanlık içinde kalmaktadırlar!

Ölen diller üzerine yapılan çalışmalar, tarih boyunca yaklaşık 31 bin dil olduğunu, bunlardan sadece 7 bin civarında olanının günümüzde konuşanı olduğunu ve bunların % 40-45’inin de yakın gelecekte ortadan kalkacağını ifade ediyor. UNESCO, 1950-2010 yılları arasında 230 dilin öldüğünü kaydetmiştir. Dilin ölümü o dili konuşanların imha edildiği anlamına gelmez. O dildekilerin başka bir dile geçtikleri anlamına gelir. Her dilin bir budunu (kavmi, etnik grubu) temsil ettiği varsayılırsa, ölen dilleri konuşanların etnogeneze uğradığı yani başka kavimlere karışarak eridiği anlamına gelir. Bunun tarihte birçok örneği vardır. Kan-gen-kafatası ırkçılarına bu insani durum nasıl anlatılabilir?

İnsan, bir kültürü benimser ve kimliğini oradan sürdürür. “Benim adım şudur.” diyorsa başkalarına buna saygı duymak düşer! Etnografya bilimi insan soylarını araştırabilir ama birilerinin etnograf olmadığı halde sırf siyaseten “Sen o değil, şu’sun.” demesi en hafif deyimle saygısızlıktır. Bunu pervasızca yapanlara sosyal medyada giderek daha sık rastlamaktayız. “Eskiden şu kavimdendin, o kavmi ilkel bulduğun için şu kavme geçtin, asimile oldun.” derken kime iltifat ediliyor? Türkleşmişse, bu Türk kültürünün kucaklayıcılığı ve gelecek için güven vaat eden ışıltısının sonucu değil midir? Uygarlıktan hafif bir ışık alan her insan ırkçılığın kötü bir düşünce olduğunu bilir, özellikle kan-gen-kafatası ırkçılığının! Etnik DNA araştırmalarının henüz başındayız, nereye ulaşacağı şimdiden bilinemez. Ancak bunun üzerinden millet tanımı yapmak yerine kültürel mensubiyete ve ortak gelecek üzerinden yapılacak ulusal dayanışmanın daha uygarca olacağı bellidir. Türk kültürü, etnogenez oluşturmak ve daha başka birçok yönden cazip durumdadır.

Bu yazıda son yıllarda yer adları üzerinden yapılan psikolojik algı çalışmalarına ve çarpıtmalarının minik bir kısmına değinilecektir. Bu iddialar elbette cehaletle karışık ciddiyetsizliktir ama işimizi bırakıp bu fitneyle uğraşmak zorunda kalıyoruz. Bu ihanet şebekelerine göz açtırmaması gerekenlere de durumu izlemekle yetinmemeleri gerektiğini hatırlatıyoruz. Yer adı araştırması yapmak zor konulardan biridir. Bölgedeki eski diller başta olmak üzere birçok dili ve tarihi çok iyi bilmeyi gerektirir. Bu yazıda bu bilgiyle hareket ettiğimiz iddiasında değiliz. Sadece ileri sürülen tezlerin yanlışlığını göstermek içi bazı örnekler verilmiştir. Böyle de olabilir!

Axal, Axalkala, Axalsıx
İnsanların yaşadıkları coğrafyada bölge, yerleşim yeri, dağ ve akarsulara verdikleri özel adlara toponim denir. Yer adlarıyla toponimi adlı bilim ilgilenir. Toponimler sosyal bilimlerde araştırma konularından biridir. İlgili yerde daha önce kimlerin yaşadıkları hakkında fikir verebilir. Bu konu, bilimin konusu olduğu sürece sorun yoktur. Yer adlarına anlam yakıştırarak ırkçılık yapmak sadece kötü niyettir. Yer adından onun üstünde yaşayanlar hakkında kesin bir sonuç çıkmaz. Müslüman ülkelerde neredeyse herkesin adı Arapçadır ama o adı taşıyanların hepsi Arap değildir.

Atabek Yurdu, emperyalist hedefler arasındadır. Bölgede hak iddia edenlerin yer adları üzerinde yanlış bilgi yayarak ulusal aidiyetten kuşku üretmeye ve ulusal direnci kırmaya çalıştığı izlenimi ediniliyor. Günümüz Anadolu Türkçesinde kullanılmayan ya da az bilinen sözcükler bile yabancı dillere mal ediliyor. Bu yazıda birkaç örnek üzerinden durumun öyle olmadığı gösterilecektir.

Atabek Yurdu’na Kartveller (Gürcüler) kendi kaynaklarında Samtshe Sa-Atabago adını vermektedir. Bu “Üçkale Atabey Yurdu” anlamına geliyor. Azerbaycan tarihçileri bu ifadenin birebir Azerbaycan Türkçesinden tercüme olduğunu yazıyor.[1] Atabey zaten Türkçe, önüne bir ek getirilince sözcüğün kökü değişmiyor. (Nitekim bölgedeki birçok yer adının Türkçeden veya Farsçadan Gürcüceye çevirisi veya telaffuzu olduğu görülüyor.) Fahrettin Kırzıoğlu gibi önemli bölge tarihçisi “Atabek Yurdu” olarak kullanıyor.[2] İkram Çınar ise “Caksu Atabekliği” olarak adlandırıyor.[3] Ahıska, bu Atabekliğe ait bir yerdir, tarihte de hep öyle oldu. Kısa süreli işgaller dışında 1919’a kadar Ahıska Sa-Kartvelo’ya ait olmadı. Üstelik, 1918’e kadar Gürcistan coğrafyası ve içindeki bir bölge olan Sakartvelo (Kartvel yurdu) yüzlerce yıl Türk devletlerinin bir eyaleti olarak kaldı.

Tarihi biraz karıştırınca Ahıska’nın daha önce Lomsiya adını taşıdığını öğreniyoruz. Bu adı kim ve neden Ahıska (Ak-sıka veya Ahalsıkhe) olarak değiştirdi? Şehir bir felaketle yıkılıp yeniden yapılmışsa neden “Yeni Lomsiya” denmedi de, Türkçede de bulunan sözcüklerden birleşik ad yapılarak kullanmak tercih edildi? Lomsiya’yı şimdilik eşelemeyelim.

Atabek Yurdu’na merkezlik de etmiş olan Ahıska ve bitişiğindeki Ahılkelek adları hemen akla geliyor. Hangi dilde olabilirler? Bazıları bunun Kartvelce (Gürcüce) olduğunu iddia ediyor. Olmasında bir sakınca yok, olabilir ama öyle midir? Kartvel iddiasına göre Ahalkalaki “yeni şehir” anlamına geliyormuş. Ermeniler de Ahalhalahi diyor ve “Yeni şehir” anlamında kullanıyorlar. Gürcüce ve Ermenicede “Yeni Şehir” anlamına gelse de bölgenin eski toplumlarından olan Farsların dilinde Ahılkelek “Sepîd Şehr” yani “Ak Şehir” anlamındadır.

“Kala” Türkçedeki kaleyi akla getiriyor ancak kale aynı zamanda şehir anlamına da gelir. Türk toponimlerinde şehirlere kale ve hisar adı verilmesi yaygındır. Kalenin adı şehrin adı olur. Altunkala, Hasankale, Karacahisar, Yenişehir vb. Ahıska belki Ak Hisar’dı? Akhisar’dan Ahıska yapmak yerine Ahalsık yapmak!… Ahıska için de Ahalsıkhe ya da söyleyişle Ahalsıx diyorlar. -sıkhe de “kale/hisar” demekmiş. Ahal da “yeni” olduğuna göre Ahalsık, Kartvelcede “yeni kale” anlamına geliyormuş. Peşinen ekleyelim, Dede Korkut öykülerinde Ahıska “Ak Sıka” olarak geçer. Dillerden biri diğerinden almış olabilir mi diye sorgulamak gerekiyor. Türkçe açısından Ahılkelek’in Akşehir, Ahalsıx/Ahıska’nın ise Akkale’den dönüşme olduğu söylenebilir mi?

“Ahal” sözcüğünden hareket edelim. Akla Türkmenlerin ünlü atı ahalteke geliyor. Ahalteke ve ahal sözcüğünü Türkmencede aradığımızda Türkmenistan’da Ahal adında bir vilayetin olduğunu öğreniyoruz. Öyleyse, “ahal” kelimesi hangi dildendir ve ne anlama gelir? Yapay zekadan destek alsak mı?

“Ahal” kelimesi hem tarihsel hem de coğrafi açıdan oldukça köklü bir geçmişe sahip olduğunu öğreniyoruz. Kelimenin kökeni ve anlamını araştırınca “Ahal” kelimesinin Türkmence kökenli olduğunu görüyoruz. Bu sözcük üzerinde yapılan dilbilimsel incelemede iki temel görüş öne çıkıyor:

  1. Vaha/Sığınak Anlamı: En yaygın kabul gören görüşe göre “Ahal”, “dağ eteğindeki vaha” veya “sığınak” anlamına gelir. Kelime, coğrafi olarak Türkmenistan’daki Kopet Dağları’nın kuzey eteklerinde yer alan verimli toprakları tarif etmek için kullanılır.[4] “Kopet” sözcüğü üzerinde de durmak gerekir. Osmanlı Devleti’nin 1595 tarihli “Defter-i Mufassal-i Vilayet-i Gürcistan” kayıtlarında Ahıska’da Adıgün civarında Kopet köyüne rastlıyoruz! Gürcistan hükümetinin 1944’te yaptığı etnik temizlikte Kopet köyünde yaşayan Ahıska Türkleri de sürgün edilmiştir.
  2. Ak-Hal Bağlantısı: Bazı araştırmacılar kelimenin “ak” (beyaz/temiz) ve “hal” (durum/yer) kelimelerinin birleşiminden türediğini savunuyor. Yine de yapay zeka ilk seçenek (vaha anlamı) tarihsel bağlama daha uygun olduğunu iddia ediyor. Türkmenistan’daki yeri de Ahıska ile ilinti kurmayı gerektirebilir. Ahal Vilayeti Türkmenistan’ın beş vilayetinden biridir ve ülkenin güney orta kısmında yer alır. Başkent Aşkabat da bu bölgenin sınırları içerisindedir. Burası Türkmenlerin “Teke” boyunun ana vatanı olarak kabul edilir (Anadolu’da da bir Teke Yöresi var!).

Ahal-Teke atlarının adı tam olarak bu coğrafyadan ve oradaki halktan gelir: Ahal: Bölgenin adı, Teke ise bölgede yaşayan baskın Türkmen boyunun adıdır.[5] Dolayısıyla “Ahalteke”, “Ahal bölgesinde yaşayan Teke boyuna ait olan at” demektir. Bu atlar, dayanıklılıkları ve metalik parlaklığa sahip tüyleriyle dünyanın en eski ve en asil at ırklarından biri sayılır. Ata yakıştırılan ahal/akal ifadesi atın parlaklığından ötürü ise “ahal”ın “ak” anlamı belirginleşiyor. Özetle: Ahal kelimesi Türkmence olup, ak/beyaz/temiz/parlak anlamlarını ve/veya dağ eteğinde yer alan verimli ve güvenli vaha bölgelerini tanımlar. Ahıska da bir dağ eteğindedir.

Kafkasya’nın kuzey-güney eksenindeki yoğun Türk göçleri, yer adları üzerinde derin izler bırakmıştır. Kıpçak, Hun, Hazar ve Saka yerleşimleri, Gürcü kroniklerinde dahi “Buntürkler” (Eski/Yerli Türkler) olarak geçer ve bu toplulukların bölge toponimine etkisi olmuştur. Konuya tarihsel derinlikten ve Türk dilleri perspektifinden bakarsak şu noktalar öne çıkar:

  1. Türk Yerleşimleri ve “Ahal” Bağlantısı: Bölgenin kadim sakinleri olan Buntürkler/Kıpçaklar (Kumanlar) ve daha öncesinde Sakalar, Hazarlar, Hunlar, bölgede sadece askeri bir güç değil, aynı zamanda yerleşik bir kültürel unsurdu. Ahal kelimesinin Türkmenistan’daki anlamı olan “vaha/sığınak” veya “dağ eteğindeki düzlük”, coğrafi olarak Gürcistan’ın güneyindeki (Ahıska/Ahılkelek) platolara ve dağ eteklerine de birebir uyar. Ayrıca, Türk lehçelerinde “Ahal” kelimesinin “sınır, uç, geçit” gibi anlamlarla ilişkili olabileceğine dair görüşler de vardır. Bu durumda “Ahalkalak” (Ahal-kala), “Sınır Kalesi/Şehri” veya “Vaha Kalesi/Şehri” anlamına evrilebilir. Şu not da önemlidir: Ahıska kalesinin diğer adı da Rabat Kalesi’dir. Rabat/Ribat hakkında ünlü Türkolog İréne Mélikoff şunları yazmaktadır:[6] “Darü’l-İslam’ın sınır bölgelerinde dini yayma ve korunma amacıyla inşa edilmiş, askeri kale. Özellikle Orta Asya’da göçerlere karşı yerleşik beldelerin korunmasına yarayan “müstahkem yer”.
  2. “Sıh” (Sıkhe) ve “Kala” (Kalak) Ekleri: Ahıska (Ak-Sıka) ve Ahılkelek (Ahal-Kalak) isimlerindeki ekler, Türk dillerindeki karşılıklarıyla çok örtüşür: Kala/Kelek: Türkçede “Kala/Kale” (Arapça kökenli olsa da Türkçede çok erken dönemde yerleşmiş ve yer adlarında kullanılmıştır) kelimesiyle doğrudan ilişkilendirilir. Kale-şehir! Ahıska adındaki Sıka/Sıh’a gelince, “Sıkhe” (Gürcüce kale), bazı tarihçiler tarafından eski Türkçedeki “Ak-Sıka” (Ak Kale) veya Saka Türklerine atıfla “Ak-Saka” kökenine dayandırılır (Dede Korkut).
  3. Gürcüce ve Türkçe Arasındaki Geçişkenlik: Türkçeden Gürcüceye geçmiş binlerce sözcüğün olduğu bir gerçektir. “Ahal” kelimesinin Gürcüceye “yeni” (axali) anlamıyla yerleşmiş olması, aslında bu kelimenin çok daha eski bir Türk/Altay kökeninden (belki de ak, temiz, parlak, yeni anlamındaki bir kökten) ödünç alınmış olma ihtimalini dışlamaz. Ahılkelek şehrine Farsça Ak Şehir (Sepid Şehr) denilmesi de anlamlıdır.
  4. Bölgedeki Yer Adları Neden “Gürcüce” Sanılıyor: Modern akademik kaynaklar, Gürcistan’daki isimleri genellikle mevcut resmî dil (Gürcüce) üzerinden tanımlar. Ancak bu, Ahıska bölgesinin Atabek Yurdu olduğu gerçeğini değiştirmez. 12. ve 13. yüzyıllarda bu bölgede hüküm süren İlhanlılar, Harzemşahlar ve özellikle Buntürkler/Kıpçaklar, bölgedeki yer adlarını kendi dillerine göre şekillendirmiş veya mevcut adları Türkçeleştirmişlerdir. Özetle, resmî dilbilimin ötesinde tarihsel coğrafya ve etnotarih açısından oldukça güçlü dayanaklara sahiptir. Eğer “Ahal” kökünü Türkmenistan’daki vaha/dağ eteği anlamıyla bu bölgeye taşırsak, “Ahalkala” ismi “Vaha Kalesi” veya “Düzlükteki Kale” olarak bölgenin coğrafi yapısına çok uygun bir Türk kökenli ad haline gelir. Bu bakış açısı, bölgedeki Türk izlerini (özellikle Ahıska Türkleri ve Karapapaklar/Terekemeler üzerindeki mirası) anlamak için çok daha kapsayıcıdır. İsimlerin sadece ses benzerliği değil, tarihsel göç yollarıyla birleşen bir köken birliği taşıması çok muhtemeldir.

Hunların 6. yüzyılda Ahıska ve civarında bulunduğu tarih kayıtlarında geçer. Dahası bu bölgeye on bir tayfanın yerleştiği de bilinir. Bunlardan birinin adı Tubal veya Tobel tayfasıdır. “Toba-Tuba” tayfasının adı Ahıska’da Toba, Shaltuba ve Korutuban köylerinin adı olarak yaşamaktadır. Adıgün’de de Kara tuban, Kortuban, Zeduban, Abastuban köylerinin adı Tubal/Tobel ile ilgilidir.[7] Ahıska’nın komşusu Posof ve Şavşat gibi yerlerde de Petuban, Suloban, Haçovan gibi yer adları vardır. Bu adlara Atabek Yurdu dışındaki yerlerde rastlanmamaktadır. Balaçaur (Bolacur) da Hazar tayfalarından birinin adıdır.[8] Ahıska köylerinden birinin adıdır. İstanbul Türkçesinde kullanılmayan her anlamı bilinmeyen sözcüğü yabancı dillere havale etmeyelim! Önce arkaik Türkçe ve 40’ın üstündeki Türkçenin lehçelerinde aradıktan sonra bölgeden konup göçenlere bakılabilir.

Hevat / Xevat
Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın “Dine ve Politikaya Dair Yazılar” adlı kitabını okurken Hevat sözcüğüne rastlıyoruz. Doktor, bu sözcük üzerinden bazı çıkarımlar yapmış. Bunda ilginç olan Hevat sözcüğünün başta Atabek Yurdu olmak üzere Türk coğrafyasının bazı bölgelerinde yaygın bir yer adı olmasıdır.

Ahıska, Ahılkelek, Posof, Şavşat, Ardahan ve komşu ilçelerde Hevat, Hivot, Havet gibi aslında aynı yer adları akla gelir. Özbekistan’daki Hiva da buna eklenebilir. Belki daha başkaları da vardır.

Atabek Yurdu’nda Hevat gibi tekrarlayan başka yer adları da vardır: Agara, Hırtız, Satlel, Damal/Damala vb. Ancak bu yer adlarına Kartvel veya Hay bölgelerinde rastlanmıyor!

Kıvılcımlı’ya dönersek, Hevat sözcüğünü M.Ö. 1500-1400 yıllarındaki Babil’de ve M.Ö. 1000’li yıllarda Hititlerde bulup gösteriyor. Dr. Kıvılcımlı, Ur, Darende ve Halep’te Hevat’ın bir Tanrı-Hatun (Tanrıça, ilahe) adı olarak kaydedildiğini kaydediyor. Kavramı irdeliyor ve bunun karaciğerle ilgisini kurup günümüze getiriyor. Hevat/Hepat ve Hepetus, Karaciğer tanrıçası!

Uzatmayayım. Hevat, kökü Hitit ve Babil’e dayanan bir kavram ve yer adıdır. Mutlaka budur, demiyoruz ama bu da var! Bırakın bazıları -hev şu demektir, -et de ettir desinler!

Ulgar, Mutrucan, Kotaknar
Yer adları içinde dağ adları değiştirmeye en dirençli olan adlardır. Eski kültür katmanı araştırmacıları bu yüzden dağ adlarına odaklanır. Posof’taki Ulgar dağı ve çevresine odaklanacağım: Ulgar, Posof ile Damal ilçelerinin arasındaki dağın adıdır. 1980’li yıllarda resmî adı Ilgar olarak yazılmaya başlandı. Mutrucan ise bu dağın zirvesine verilen yerel bir addır. Bu dağın dibinde Kotaknar adlı bir biçenek, Cindağı, Sarıçayır ve Tavşantepesi gibi yer adları vardır. “Kotak-nar” ilginç bir ad, günümüzde Kıpçak Kazaklar kullanıyor. Bu yer adlarının bazıları günümüz Türkçesinde değil, bölgede eskiden kullanılan dillerde veya eski Türkçede karşılıklarını aramakta yarar vardır.

Bu sözcükleri bölgeye konup-göçtüklerini bildiğimiz tayfaların dilleri olan Asurca, Farsça, Ermenice ve Gürcücede arayınca bulamıyoruz. Çağrışım yapan, yakın anlamlı sözcük bile yok. Ancak eski Türkçede aradığında bulunabiliyor.

Ilgar/Ulgar sözcüğüne “ilgeri / ilgerü” sözcüğü olarak Orhun yazıtlarında karşılaşıyoruz. “İlgerü kün”, doğuya doğru, ileri anlamında kullanılmış. “Doğu, doğuda, ileri, ön” gibi anlamlar taşıyormuş. Harf düşmesi ve sözün yuvarlanması ile Ulgar/Ilgar sözcüğüne evrilmiş olabilir. Bu anlamı coğrafyaya uygun görünüyor. Posof hatta Ahıska açısından bu dağ doğuda kalan bir dağdır. Öte yandan Uluğ/Ulu ve -gar yer ekiyle ulu dağ anlamında yüksek dağ anlamını da taşımaktadır. Üç bin metre yüksekliği ile etraftaki büyük dağlardan biridir. Mantıklı görünüyor.

Chatgpt, Mutrucan’ı, mutur (sert, kaba), otur (oturak, oturmuş) ve batur (bahadır, yiğit) sözcükleriyle ilişkilendirerek açıklıyor. Bir dağa verilebilecek bir ad! Sondaki -can ekini ise eski orta Türkçe-Buntürk-Kıpçak yer eklerine benzetiyor. Can, çan, jan ile biten yer adları varmış. Kısacası, Mutrucan’ı Kıpçak oronimi (dağ adı) olarak belirtiyor.

Murtuk/Murtuq/Murtukluk: Uygur yerleşim bölgelerinde Mağara Tapınakları olarak adlandırılabilecek dağ eteklerindeki kayalık alanlarda dağların kazılıp oyulmasıyla inşa edilen tapınaklar da göze çarpmaktadır. Mağara tapınakları, genellikle şehirden uzak olan dağ yamaçlarına inşa edilmiştir. Budist rahiplerinin şehrin kalabalığından uzaklaşıp, sükûnet içinde ibadet etmeleri için oyulan bu mağara tapınaklarından Senggim, Bezeklik, Murtuk, Tuyuk tapınakları en bilinenlerdir.[9] Murtuk adı ile Mutrucan arasında bir ilinti olabilir mi yoksa birbirinden bağımsız olarak gelişen iki ayrı sözcük müdür? Murtuk’un dini bir mekan/tapınak olduğu biliniyor. Ulgar dağının yükseklerinde yani Mutrucan kısmında da manastır kalıntıları vardır.

Uygurlar ile Posof ve civarında ortak kültürel malzeme vardır. Eskiden Posoflu kadınların başlarına taktıkları katxanın bir diğer adı doppa idi ve doppa bir Uygur şapkasıdır. Öte yandan Posoflu Âşık Üzeyir’in anlattığı Kirmanşah Hikâyesindeki motiflerle Uygur metni olan “İyi prensle kötü prens” hikayesindeki motiflerin örtüştüğü bilgisine de sahibiz. Başka örnekler de verilebilir. Yani bu sözcüğün oradan taşınmış olması mümkündür. Ancak bunu kanıtlayacak bilgiye henüz sahip değiliz. Araştırmacıların dikkatine sunuyoruz.

Kotaknar, Ulgar dağının eteğindeki biçeneğin adıdır. Yazın koruk ilan edilir ve güzün otları biçilerek hayvan yemi yapılır. Kotak ve nar sözcüklerine bakarak birleşik sözcük gibi görünüyor. Kotak, çukur, yel görmeyen, siperlik alan demekmiş. “Nar” sözcüğü meyve adı değil, bazı Kıpçak lehçelerinde ve Altay’da yer adı olarak “düz alan, açıklık” yerlere verilen bir ad. Bu halde çukurdaki düzlük, dağın eteğindeki çayır anlamı ortaya çıkıyor ve bu yer için bu ad makul görünüyor. Kazak Türkçesinde başka anlamları da var.

Önce İnsan Olmak
Başkalarını “dönme”likle itham edenlerin birkaç türü vardır. İlki, kendisinin gerçek, birlikte yaşama kültürünü benimsediği için çıkıntılık yapmayanları sahte, asimile ve ikinci sınıf insan/yurttaş olduğuna inananlardır. Etnik aidiyetiyle gurur duymak başkalarını aşağılamadığı, ayrımcılık ve haksızlık yapmadığı sürece sorun oluşturmaz. İkincisi, zaman içinde Türk etnogenezine katılıp Türkleşenlere yönelik güya Türkleşmeyenlerdir. Bunlar “Bizim kavmin üyelerinin bir kısmı neden kavmi terk edip Türkleşmeyi tercih etti?” diye özeleştiri yapmayanlardır. Türk kültürüne katılmayı tercih edenler, Türk kültürünün uygarlık tasarımında ve gelecek planındaki cazibeden etkilenmiş olmalılar. Bu, Türk kültürünün bir üstünlüğünü göstermiyor mu? Gıpta edip saygı duymak gerekmez mi? Kültürel üstünlük iddiası ırkçılık değildir. Uygarlığın gelişmesine verilen emeğin sahibi olduğunu iddia etmektir ve saygıdeğer bir davranıştır. Bu cazibeye kapılıp, uygarlığa Türk olarak katkıda bulunmak isteyen Ademoğlu’nu, Havvakızı’nı iğnelemek yerine kendi mağarasında yaşasalar kapılarını çalan olmazdı.

Yer adları ve son yıllarda moda olan etnik DNA analizleri üzerinden ulusal birliği tahrip etmeye yönelik etnikçi/ırkçı girişimler, 1930’lardaki kafatası ölçerek milliyet belirleme komedisini anımsatıyor. İnsanoğlu, toplumsal varlıktır; ait olma gereksinimi vardır. Bu gereksinimini biyolojik özellikleri üzerinden yapmakla kültürel birikim üzerinden yapmak seçenekleriyle karşı karşıyadır. Dedesinin 50 bin yıl önce filanca mağarada yaşadığı için farklılaşmış kişi olduğuyla veya bütün soyunun “yanağında ben”i olmasıyla gurur duymak yerine, tarihsel süreç içinde uygarlığa katkıda bulunmuşluk üzerinden kültürel dayanışma noktası aramak daha uygarca ve insanca bir tercihmiş gibi görünmektedir. Tarihte neredeyse hiç rol almamış ve uygarlığı ciddiye alınabilir bir katkısı olmamış ama “yanağındaki ben”i üzerinden üstünlük imal ederek sürüleşmek çabası, uygarlık açısından en masum söyleyişle sadece çocukçadır.

Kültüre dayalı milliyetçilik makul ve erdemli bir yol iken, sicili bozuk olan ırkçılığın çeşitli yeni araçlarla sürdürülmesini insanlık ülküleri bakımından huzuru ve barışı bozan, insanlığa bir ilerleme kazandırmayacak girişimlerdir.

Sonuç olarak, yer adları ya da etnik DNA analizleri üzerinde antropolojinin yapacağı araştırmalar insanlık tarihin aydınlatacaktır. Ancak her iki araştırma alanında çalışmak da sonuçları değerlendirmek de ciddi bilimsel birikim ve büyük araştırma gruplarının çalışmasını gerektirmektedir. Bu alandaki verileri dar kafalı etnikçi grupların ideolojik araç olarak kullanmaları uygarlığa da demokrasiye de kendilerine de zarar verecektir.

[1] Mahmudov, Y., Mustafazade, T., Memmedov, S. Necefli, G., Mustafa, N., Memmedova, G., Hasanov, H., Memmedov, İ., Umudlu, V., Hacıyeva, S., Memmedova, İ., Gözalova, N. (2018). İravan hanlığı: Rusya işgali ve Ermenilerin Kuzey Azerbaycan topraklarına göç ettirilmesi. AMEA Tarih Enstitüsü ve Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi.
[2] Kırzıoğlu, M. Fahrettin. (1952). Dede Korkut Oğuznâmeleri. 1. Kitap. İstanbul: Burhanettin Erenler Matbaası. Kırzıoğlu, (1992). Yukarı Kür ve Çoruk Boylarında Kıpçaklar. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. Kırzıoğlu. (1998). Osmanlıların Kafkas-Ellerini Fethi (1451-1590). Ankara: Türk Tarih Kurumu. Kırzıoğlu, (2008). Ahıska, Ardahan, Artvin ve Oltu’da Hristiyan Atabekler Hükümeti (1268-1578). Bizim Ahıska Dergisi. Sayı 10, 11, 12.
[3] Çınar, İkram. (2023). Caksu Atabekliği. III. Uluslararası İlişkiler Sempozyumu. 22-24 Kasım 2023. Ardahan Üniversitesi.
[4] Ahıska civarında Kopet Dağı var mıydı? Erzurum’daki Kop dağını da hesaba katarak düşünmekte yarar var.
[5] Türkiye’de de bir “Teke Yöresi” vardır. Teke yöresini kapsayan yerler şunlardır; Burdur’un tamamı, Fethiye, Ortaca (Muğla), Acıpayam, Kızılhisar, Honaz (Denizli), Dinar, Başmakçı (Afyon), Yalvaç, Şark-i Karaağaç (İsparta), Cevizli, Akseki, Manavgat, Alanya (Antalya).
[6] Méelikoff, İréne. (1999). Hacı Bektaş Efsaneden Gerçeğe. 2. Baskı. (Çev. T. Alptekin) Cumhuriyet Kitapları, s. 357.
[7] Əliyev, Xəlil. (2008). 40-cı Otaqdaki Tilsimlerin Açarları. (Borçalı, Axısqa, Qazax toponimleri). Bakı: “Elm”, s. 149.
[8] Kazımov, İsmayıl. (2012). Axısqa Türkləri: Dil, Tarix, ve Folklor. Bakı: Elm ve Tahsil, s. 31.
[9] Mailard, 1995, s. 116’dan akt: Weili, Buheliqi. (2021). Eski Uygurları Yerleşik Yaşam Kültürüyle İlgili Söz Varlığının Tarihi-Karşılaştırmalı İncelenmesi. Yıldız Teknik Üniversitesi, SBE. Doktora Tezi. s. 73.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir