Gün karanlığın gölgesinde, ışıklarıyla son kez odayı sarmış ve veda ediyordu. Yine,  yeniden, yeni yarınlara, yeni umutlara doğabilmek için. O ise sanki sonsuz bir uykuya dalmak üzere olduğunu,  mühürlenecek bir anın soluğunu tadacağını, masumiyetin en alıcı mevsiminin şu an olduğunu anlamıştı. Artık ölümün sonsuz uykusundaki rüyadan uyanma, yani hayat denen tiyatroda perdeye veda etme vakti yaklaşıyordu onun için.

Ölüm, gidenlerin geri gelmediği o keşfedilmemiş ülke. O ülkeye gidiş için artık tüm hazırlıklar tamamdı. Tüm yaşanmışlıkların sonuna gelinmişti. O artık çok istediği bir yolculuğun eşiğindeydi, çünkü hayatı boyunca yaptığı tek yolculuk, içine yaptığı yolculuktu. Tek sırdaşı da, sol camı kırılmış olan bir gözlüktü. O da,  öylece içeri girmeye çalışan günün son ışıklarıyla, sanki geçmişten bir şeyleri fısıldıyordu ona.

Ne kadar da çok şey anlatmıştı o gözlüğe. Ama sözcükler ne dili ne de kendilerine kanat takan dudakları yanlarında götürebilirlerdi. Yapayalnız dağılırlar boşluğa ve yapayalnız ararlardı yaşamın gücünü. Onun yaşamı da sözcüklerden farksız yaşanmış ve şimdi yine o farksızlıkla son bulmak üzereydi. Suskundu onun sözünün ezgisi, çoğalarak içe işleyen bir sesti. Dudaklarından ilk ve son kez bir kelime çıksın istedi. Çünkü ömrünce hiç konuşmamıştı. Ne bir kelime söyleyebilmiş ne de bir ezgi mırıldanabilmişti. Dedim ya ezgileri suskundu onun,  ama istendik bir suskunluk değildi bu.

Hayat içinde siyahı da barındıran bir gökkuşağıydı… Ama onun gökkuşağında siyah diğer renklerden biraz fazla yer kaplıyordu. Herkes kaçınılmaz olarak kendi hayat hikâyesinin kahramanıydı,  o da öyleydi. Hep ‘Ben varken ölüm yoktu o varken de ben olmayacağım.’derdi. Çünkü ömrünce var olduğu anların çoğunda yanında ölüm de olsun istemişti.

Odasına girdiğimde batmakta olan güneşi, ışıklarıyla onu adeta sonsuz bir uykuya dalmaması için oyalamaya çalışıyorken gördüm. Tüm gücüyle ışıklarını ona doğru yöneltmiş, hafif kalbur sırtına, dizden aşağısı olmayan bacaklarına, ters dönmüş çene kemiğine, bükülemeyen kol dirseklerine, hiç konuşamamış o dudaklara güç vermeye çalışıyormuş gibiydi. Başucunda bir CD vardı. Şaşırdım. Önce onu o sonsuz uykuya dalmaktan alıkoymaya çabaladım ama tüm çabalarım boşa gitmişti. O artık kararlıydı ve yapmak istediği şeyi yaptı.

O keşfedilmemiş ülkeyi keşfetmeye, bu hayat denen rüyadan uyanıp, hiç tadamadıklarını tatmaya, hiç yapmadığı yolculukları yapmaya gidiyordu. Aşk denen duyguyu belki yaşadı ama ne dile getirebildi ne de adının ‘aşk’ olduğunu bildi. İşte o duyguyu yaşayacağına inandığı yere gidiyordu. Ölüm onun için,  ömrünce beklenmiş, en çok özlenmiş olandı. Onu hayallerindeki yaşama götürecekti. Öyle inanıyordu. Çünkü giden gelmiyordu. O bunu çok iyi biliyordu. Ömrünün geçtiği bu hastane odasında, kaç tane oda arkadaşını kaybetmiş, hiçbirinin döndüğünü görmemişti. Bu yüzden gidilen yerde mutlu olacağına yürekten inanıyordu.

Şimdi onun için yeniden buluşmanın yeri, yeni bir sesle, yeni bir solukla, yeni bir masalın yurduna adım atmanın zamanıydı… İçine sessiz dünyasının bir parçası olan aşkı ve ait olacağı yeni zamanların ruhu, çoktan dolmuş ve o sonsuz uykuya dalıp gitmişti

Usulca örttüm üzerini ve dökülen yaşlarıma engel olarak çağırdım doktorları. Herkes üzgündü. ‘Ölüm saati nedir hemşire’ dediler. Cevap vermek hiç bu kadar güç olmamıştı. Gün batmış ve belki de o mutlu olduğu yere çoktan varmıştı. Onun için bu uzun zaman beklenmiş ama çok kısa süren bir yolculuk olmuş olmalıydı.

O akşam nöbetçiydim. Nedense ne hasta vardı ne de bana ihtiyaç. Bir çay alarak onun odasına girdim.  Haftada bir kez çıkabildiği yatağına oturup onun için özel olarak getirtilen, hiç bükemediği ellerine, dokunma ile yazı yazmayı öğreten bilgisayarı açtım. Ve onun içinden çıkarılmış olan, ölmeden önce başucunda duran CD’yi takıp ekrana gelen yazıları okumaya başladım. Hepsi onun ağzından dökülen yaşamını özetleyen kısa cümlelerdi.

Doğduğundan beri bu hastanede yaşamış. Tanıdığı insanlar sadece doktorlar, hemşireler ve kendisi gibi engelli insanlar olmuştu.

Burası özel bir engelli hastanesiydi ama o,  ne burasının neresi olduğunun, ne en popüler şarkının Arnavut kaldırımı olduğunun, ne aylardan Nisan, ne de adının da Nisan olduğunun farkında değildi. Belki de farkındaydı da biz bilemedik hiç. Bu CD bu sorularımı cevaplayacaktı sanki. İçimde öyle bir his vardı.

CD yi taktıktan sonra okuduklarım karşısında donup kaldım. Çünkü kısa cümlelerle de olsa kendi yaşamını, kendi hislerini, onun dudaklarından dökülmek istenenleri, iç dünyasını okuyordum ekrandaki satırlarda. O elli yıllık ömürde, yazıya dökülebilen sadece beş sayfada, yazılanlar şunlardı:

‘’ Beni bir şey hissetmiyor, bilmiyor zannediyorlar. Oysa biliyorum, dışarıda insanların yürüdüğü, akışında kaybolduğu bir hayat var. Bana dinlettikleri Arnavut kaldırımı adlı bir şarkı var sıkıldım o şarkıdan ama diyemiyorum ki. Bana Nisan diye sesleniyorlar. Ben adımın Bahar olmasını isterdim oysa. Ama Nisan ayında doğduğum için olsa gerek bana Nisan adını vermişler. Ve ben biliyorum ki öldüğümde de aylardan Nisan olacak.

Bana bakan bir doktor var burada adı Bora. O kadar yakışıklı ki neredeyse çoğu hemşire ona âşık. Benim özel hemşirem Ayla hariç, o evli. Ama bilmiyorum ki evli ne demek. Herhalde Bora’dan hoşlanması yasak.

Bilmiyorum ama sanki ben de hoşlanıyorum Bora’dan. Bana o kadar içten davranıyor ki. Zaten daha önce yoktu. Bu yıl geldi. Ben Ayla hemşirenin söylemesine göre yirmi yaşıma girmiştim. Bana doğum günü yapmışlardı. Çok isterdim teşekkür etmeyi ama sözcüklerim dile gelmiyordu. Dudaklarım kımıldamıyordu. O gün tanımıştım yeni doktorum Bora’yı. Bana her gün konuşamasam da cümle kurma, sayılar, günler, aylar… Vb şeyler hakkında ders veriliyor. Özel getirtilmiş bir aletle yazı yazma öğretiliyordu.

Okumam için kitaplar özel bir ekranla önüme geliyor ama okuyup okuyamadığımı kimse bilmiyordu. Oysaki ben okuyabiliyordum. Bazen de Ayla hemşire bana kitap okur, hayattan, dışarıda yağan kardan, açan güneşten, var olan hayattan, ,insanlardan bahseder, benimle dertleşirdi. Onu dinler ve anlardım ama o bilmezdi. Belki de hiç bilmeyecek. Buraya yazdıklarımı olur da okurlarsa beni anlayacaklar ama biliyorum ki ben o sonsuz yolculuğuma çıkmadan okuyamayacaklar. Çünkü beş sayfada bir bu aletteki CD otomatik çıkıyor ve ancak izlenebilir oluyor. Ben daha beş sayfa yazamadım ki. Yazdığımda zaten uykuya dalmış olacağım bunu hissediyorum.

Bora doktor her gün beni muayene ediyor. Kalbur sırtım ve ters dönmüş çenem için ameliyatlar oldum ama düzelmedim hiç. Doğuştan böyleyim. Farklıyım biraz insanlardan. Oda arkadaşlarımdan bile en farklısı benim. Ne ayaklarım var ne de dudaklarımdan dökülen sözlerim var. Duygularım var ama hiçbir zaman kimseye anlatamadığım duygular bunlar. Hep içimde kalan burukluklar, kırılmalar, hüzünler ve yeni yeni yeşeren umutlar, sevgiye dair esintiler…

Ben engelliyim galiba. Çünkü Ayla hemşire buranın engelliler için özel bir hastane olduğunu söylüyor. Şunu fark ettim ki aslında herkes öyle çünkü kendi mutluluklarına engel olma yolunda insanların üstüne yok. Ben en azından mutluyum böyle kimse bilmese de.

Mutluluğu içimde bulmak kolay değildi ama dışarıda bulmam da imkânsızdı. Mutluluğun tek yolu iradem dışındaki şeylere üzülmekten vazgeçmekti. Üzülmek,  yarının sıkıntısından bir şey eksiltmiyordu bugünün gücünü tüketiyordu içimde. Kendi yüreğime bakabilme cesareti göstermiştim siz görmez de. Gerçekler var olmayı sürdürüyor değişmiyordu. Dışarıda ötüşen kuş seslerinden içime umut doluyor, kalbimde yeşil bir ağaç bulunduruyordum belki şarkılar söyleyen bir kuş gelir ona konar diye.

Daha önce yaşanmamış bir şey yaşamak isterdim ama yaşasam da kime nasıl anlatacaktım. Ayna tuttu bir gün Ayla hemşire bana. Benim öğrendiğim renklere göre kahverengi saçlarım, sarı veya yeşil gibi gözlerim vardı. Yanaklarımda da hafif bir pembeydi.

Ayla hemşireye göre ise kumral, buğday tenli, ela gözlü, kat kat kesilmiş saçlara sahip oldukça güzel bir kızdım.   Saçlarımı o keser, beni yıkar, bazen bana boyalar sürer, toka takar, beni süslerdi. Güzel bir kız olduğumu söylerdi.

Ama ne zamanki haftada bir kalkabildiğim yatağımdan kalkıp da yıkanmaya götürülürken asansörün kapısına yansıyan görüntüde o korkunç kalburumu, olmayan ayaklarımı, çenemin görünümünü ve yanımdaki hemşirelerin güzelliğini gördüm bir an hayata küstüm. Kendimden tiksindim. Sonra hayat anlamını yitirdi. Ölmek en güzeliydi. Oda arkadaşlarımdan ölen hiçbiri geri gelmemişti. Demek ki gittikleri yerde mutluydu.

Doktorum Bora bana bakmaya her gelişinde önceleri utanırdım kendimden. Sonraları onun o ‘güzel gözlüm’ demesi ‘yazık aslında çok da hoş bir kızmışsın’ diyerek sessizce camımı açışı. Bana dışarıyı anlatması.’ Bazıları yağmuru hisseder,  bazıları ise yalnızca ıslanır, sen hem hissedecek, hem ıslanacaksın’ diyerek beni sedyeyle yağan yağmurda gezdirmesi, onunla ıslanışımı hiç unutmayacağım.

O düşen damlalar vücuduma değdikçe ürperirdim. Adeta masal bir diyardan dökülen tanelerdi. Banyo ettirilişim sırasındaki su ile aynı su değildi sanki. Hele sonrasında çıkan gökkuşağı. İlk kez görmüştüm onu. Bora dedi ’bak bu gökkuşağı’. Ne değişik bir adı vardı. Gökyüzü meğer ne kadar da mavi, güneşin ışıkları ne kadar da yakıcıydı. Nasıl da sarı nasıl da uzun uzundu o güneşten gelen ışıkların her biri.. O kadar parlaktı ki. Az önceki yağan yağmura inat doğmuştu sanki. O bulutlar yavaş yavaş kenara çekiliyor, güneş Ayla hemşirenin bana anlattığı masallardaki hükümdarlar gibi öne çıkıyordu.

Bu dışarı çıkmalar öyle hoşuma gidiyordu ki. Hele de beni çıkaran Bora doktor olduğunda bambaşka oluyordu. O an yaşanan her şey içime işliyordu.. Yıldızları da öğrenmiştim artık. Ne kadar da uçsuz bucaksızdı gök. Sanki asılıydı yıldızlar gökte ve düşeceklerdi her an üstümüze. Her gün Bora doktor gelir açar camımı ‘havalansın odan güzel kız’ derdi.

Güneş saçlarına vurduğunda onun saçlarının da benimkilerle aynı renkte olduğunu fark ederdim.Ayla hemşire bana kumral diyor ya. O kelime ne demekse, ben pek anlamazdım.  Öyleyse Bora doktor da kumraldı çünkü bana benziyordu saç rengi. Uzun boylu, benden biraz daha koyu tenliydi. Ayla hemşire bana buğday tenli derdi ama buğdaydan daha koyu tenli birine ne denirdi bilmiyordum da soramıyordum da. Bembeyaz dişleri vardı. Bir güldüğünde bakakalırdım ona. Yanağında bir çukur oluşurdu konuştuğunda, gülümsediğinde, ama onun adını da bilmiyorum. Her ne ise çok yakışırdı ona. Belki de o çukur bir hastalık ya da bir engeldi benim engellerim  gibi. Ancak bazen hemşireler ‘gamzeniz size çok farklı bir hava katıyor Bora bey’ derlerdi. Gamze o engelin, o çukurun adı mıydı neydi bilmiyorum.

Bazen bilmemek, soramamak o kadar yaralardı ki beni. Dışarı çıkarıldığımda başkalarının bakışı öyle acı verirdi ki. Anlatamamak, konuşamamak öyle tarifsiz bir hüzündü ki içimde. Ayla hemşire denizi çok sevdiğini bir gün beni götüreceğini söylerdi. ‘Engin masmavi bir su birikintisi. Büyük bir çukur, özgürlüğü simgeleyen bir ufuk, bitti dediğin yerde başlayan bir mavilik, sonsuzlukla tanışacaksın orada’ derdi. Çok merak ederdim deniz ne idi, neye benziyordu. O kadar büyük bir çukur ve o kadar çok su nasıl olabilirdi, düşünemezdim. Yağmurda su idi ama mavi değildi. Banyodaki su da, bana içirilen su da mavi değildi. O deniz nasıl mavi idi, hayal edemezdim. Özgürlük, sonsuzluk ne demekti kavrayamazdım.

Beni yaşama bağlayan, her gün gelsin diye yolunu gözlediğim, onu görmeden mutlu olamadığım tek kişi Bora idi. Ayla hemşireyi de severdim ama Bora gelince vücudum terler, sanki elim, olmayan ayağım titrerdi. Bana dokundukça içimde bir şeyler erir, onun kollarında gözlerimi yummak isterdim. Hiçbir kötü yanı yoktu,  adata kusursuzdu. Bendeki bu duygunun adı neydi bilmiyordum. Sevgi değildi ama bundan emindim. Çünkü oda arkadaşlarım ve Ayla hemşireyi severdim. Bora’yı da severdim ama onu görünce başka duygular uyanırdı içimde. Hiç gitmesin yanımdan, düzelim,  iyileşeyim,  onunla olayım isterdim hep.

Unutup gülümsemek hatırlayıp üzülmekten iyiydi. Unutmaya, sanki bir engelim yokmuş gibi olduğuna inanmaya çalışırdım. Üzüntüler yalnızlıkla fazla büyüyordu ve benim içimdeki yalnızlığımı bu duygularımı kimse bilmiyordu.

Bazen hemşireler yanımda sohbet eder. Bora beyden bahsederlerdi. Çoğu kez onlara katılırdım ama bunu hiç bilmediler. Hele bir hemşire âşık olmuştu, hayat onun için bambaşka idi. Anlatır dururdu. Kıskanırdım onları. Aşk ne demekti. Âşık olmak ne demekti bilmezdim. Bende yaşamak, gezmek, görmek isterdim. O âşık kızın anlattığı her duygu bende de vardı. Onu görünce yüreğimin çıkacak gibi olması, onsuz hiçbir şeyin anlam ifade etmemesi. Bende mi âşıktım aşk bu muydu bilmiyordum.

‘Sevip kaybetmek,  hiç sevmemekten daha iyidir’ derdi Ayla hemşire. Anlamazdım. Benim için sevmek bana yakın davrananlara karşı, içimde uyananlardı, ama Bora bey içimde sevdiklerime karşı duyduklarımdan farklı şeyler uyandırıyordu. Bana her gün bir şeyler öğretmesi, bana bakması içime işlerdi. Ona dokunamamak acı verirdi. Uzağında olduğumda yanıma gelsin diye içimden yalvarırdım. Bana o elleri değecek diye,  hastalanma numarası bile yapardım. Onun ellerini vücudumda hissettiğimde bedenim yanar, yüreğim parçalanırdı adeta. Ona doyamazdım, onsuz saatlerde gün geçmezdi. Hep içimden isyan etmek gelirdi. Kendimle konuşurdum,  yalnızlığımda. Ama o da derman olmazdı bana. Derdim ‘ Ölüm gel, al beni, dayanamıyorum artık’.

Neydi aşk. Birçok kişi tarafından yaşanan ama çok az kişi tarafından keyifle sürdürülen bir duygu muydu? Bir adam,  gördüklerine,  kadın ise duyduklarına mı âşık oluyordu? Çünkü Bora benim ona baktığım gibi bakmıyordu bana. Konuşamadığım, etrafındakiler kadar güzel olmadığım içindi elbet. Bacaklarım bile yoktu. Adam gördüklerine âşık oluyordu öyleyse. Benim görülecek neyim vardı ki? Ben bile bakmazken aynalara, ben bile kaçarken kendimden o nasıl bakardı bana.

İnsan sevmeye başlayınca yaşamaya başlıyormuş,  bir insanı sevmekle başlıyormuş her şey. Ben yaşamayı, yaşamdakilerin anlamını az çok onunla anladım. Bana yazı yazmayı öğrenmem için bu aleti getirten,  Bora idi. Şu yazdıklarımı okuyabilseydi keşke. Çok uğraştırdım onu,  bu aleti kullanmayı öğrenene dek. Bıktı benimle uğraşmaktan. Ama bilse ki nasıl mutlu ediyor,  ben nasıl da seviyorum onu.

Hayata dönüp baktığımda gerçekten yaşadığım anlar sevgiyi ruhunda hissettiğim anlardı. Yaşamın ağır yükü, sıkıntılarım ve ıstırabımdan beni kurtaran tek şey onun sevgisi aşkıydı. Hayat nefes aldığım anların toplamından değil, nefesimi kesen anların toplamından oluşuyordu. Benim için bu anların hepsinde o vardı.

Bugün bana bu aletle yazı yazmayı öğretirken ‘belki benim rahatlatıcı gözlüğümü takarsam daha iyi ekranı görürsün, yoruldu gözlerin galiba ’dedi ve gözlüğünü gözlerime taktı. O an içime işledi adeta. Dediği her kelime onunla olan her dakika kazınıyordu yüreğime ve zihnime. Gerçekten de gözlüğü ile daha da rahat bakabiliyordum artık. Yorulmuştum galiba hem hayattan,  hem de umudumu yitirmemek için,  hayata sahte bir gözlükle bakmaktan. Onun gözüyle bakıyordum hayata şimdi. Gözümde onun gözlüğü ve yanımda o vardı. O an ölmeyi dilerdim. Çünkü daha mutlu bir an yaşayamayacağımı biliyordum. Dalıp gittim o an yıldızları öğrendiğimde kaymalarına şaşırmamıştım ve kayan bir yıldızdan mutlu olmayı dilemiştim. Şimdi şu an mutluyum ne olur ya böyle donup kalsam.

Görüp dokunabileceğim şeylere inanmak, inanmak değildi ama görülmeyene inanmak inanmaktı. İnanıyordum bir gün ben düzelecektim, herkesten daha güzel bir kız olarak karşısına çıkacaktım o da bana âşık olacaktı. Yüreğimde beni yaşatan inanç buydu. Aşk yepyeni kalabilen eski bir masaldı. Sonu hep mutlu biterdi masalların. Bu da öyle bitmeliydi ama biliyordum ki öyle bitmeyecekti.

‘Yüzün renginde gönül halinden bir iz vardır’ derdi Ayla hemşire ne yani benim yüreğim çok mu beyaz, çok mu buğdaydı,  artık yaşamı anlayamıyordum. Yüreğimin özünde başka yarınlar vardı…

Yüreğimde hep sessiz bir kente,  devrik cümlelerin bir araya gelmesini bekledim, hep onu bekledim. O anlatılan derslerden, bu aletteki noktalama işaretlerinden şunu isterdim:

Tırnak içine alınmış olmasaydı hayatlarımız,  virgüllerle hayatı uzatabilsek,  her noktadan sonra yeni bir cümle kurabilsek ve tüm sevgiler üç nokta ile anlatılsaydı keşke. O işaretler bu söylediklerimi yapabilselerdi keşke.

Yaşadığımı değil,  yaşamak istediklerimi ve yaşadıklarımı özlüyordum. Artık yaşlandım galiba Ayla hemşire seneye emekli olacak. Uzun zamandır yazmadım yıllar geçti, sessiz sedasız. Bora evlendi. Çocuğu oldu. Ne demek bilmiyorum ama mutlu görünüyor. Hiç bilmedi ki ben onu sevdim. Ben ona âşık da olabilirim ben de bilmiyorum tek bildiğim onun evleneceği haberini aldığımdan beri ölümü beklediğim.

Öyle acıdı ki içim, bir daha mutlu olamam sandım ama onu mutlu görmek de yetti bana. Önümde bana taktığı gözlük duruyor. Onunla dertleşir oldum.. Kendimle konuşmak yetmiyor artık. Gözlüğe anlatıyorum her şeyi. Ondan bana kalan tek parçaya anlatıyorum yalnızlığımı, sevdiğim belki de aşık olduğum ilk insanı, içinde yaşanan acıları, benimle yaşlanan anıları. Belki anlar da bana bir yol gösterir, hayata başka bir gözle bakmamı sağlar diye. Zaten o da dayanamayacak bu aşk mı sevgi mi,  adını bile bilmediğim şeyin, hayata olan bu kırgınlığımın, eksiklerimin izlerinin,  ruhumdaki sızısına ve kaybedecek sol camını zamanla. Tıpkı benim günden güne hayata veda edişim, umutlarımı yitirişim gibi.

Uzun zamandır masal okumuyorlar bana, büyüdüm hatta yaşlandım ya ondandır. Ne öğrendim hayattan. Bir göğü tanıdım. Yıldızları, güneşi bildim. Denizi hiç göremedim, göremeden de öleceğim. Ama biliyorum ki o keşfedilmemiş ülke olan ölüme yolculuk; benim içime yolculuğum dışındaki,  ilk ve son yolculuğum olacak. Orada mutlu olacağım. Orada ‘aşksa’ yaşadığım bu duygu,  karşılığında aşkı bulacağım. Seveceğim de sevileceğimde. Evlendiği kadın ben olacağım. Ayaklarım, hayata dair sözlerim, gülüşlerim, gamzelerim olacak. Aynalardan kaçmayacağım, kimseler bana acıyarak bakmayacak. Ben de göreceğim denizi, başka diyarları, dağları. Ben de haykıracağım aşkı sonsuzluğa ve geri gelmeyeceğim bir daha bu hayata…

Sonunda dinecek bu acım. Bu hayat denen rüyadan uyanıp, sonsuz mutluluğun uykusuna dalacağım bu Nisan ayında, güneş son ışıklarıyla odama dolarken, yıllardır sızlayan kemiklerime can vermeye çalışırken, teslim olacağım,  içimde yıllardır benle yaşlanan sensizliğe ve ölüme. Aşk bulacak beni yeniden karşılıklı bir sevda yaşayacağım o diyarda. Umutlarım, hayallerim gerçek olacak. Ölürken söyleyemeyeceğim ilk ve son sözümü, hiç konuşamadığım bu hayattan hiçbir söz söyleyemeden ayrılacağım ama oradaki beni bekleyen diyarda ilk sözüm ‘merhaba hayat…’ olacak…’’

Okudukça yaşlarıma engel olamadım. O gerçekten o diyarı bulmuş ‘merhaba demiş miydi hayalindeki hayata’. Demiş olmalıydı. Çünkü o tertemiz kalbine malum oluyordu. Öleceği ayı, denizi göremeden öleceğini, ondan kalan tek emanet gözlüğün sol camının kırılacağını ve daha birçok şeyi biliyordu. Belki de ölümün ardından onu bekleyenler de ona malum olmuştu.

Bazen anlayamayacağı şeyler söylemişim ona ben de bilmiyordum ki bizi anladığını. Onu denize götürmeyi çok istemiştim ama onunda bunu istediğini, adını, çevresinde olup bitenleri bildiğini bilmiyordum. Bazen yazı yazmaya çalışırdı aletiyle meğer bunarlı yazarmış. Okumak istediğimizde hırçınlaşır, bize saldırırdı. Biz de okumaya çalışmazdık. Öylece odasındaki tek camdan dışarıya bakar, ölen oda arkadaşlarının yanına gitmeyi beklerdi. Bora bey odaya girince yüzü gülerdi oysaki canı acırmış. Âşık olmuş da bilememiş bile içindeki duyguların ‘aşk’ olduğunu ne anlatabilmiş ne anlayabilmiş.

Bir kitapta okumuştum ‘ aşk yüreklerden gökyüzüne kadar uzanan ateşten bir merdivendir ‘ yazıyordu. Onun için aşk tam da böyle olmuş. Belki de bu yüzdendi hep göğe bakmaları. Ne bir söz söyleyebildi ne de sevdiğini öpüp doyasıya koklayabildi.

Hayat kalabalığın içinde solo keman çalmak, çalarken de çalmayı öğrenmekmiş yani yaşarken yaşamayı öğrenmek. Bir şeyde, çok şey bulabiliyorken, büyüdükçe her şeyde, hiç bir şey bulamaz olmakmış büyümek. Yaşamı, yaşamayı öğrendikçe, susmakmış. O hep sustu. Kim bilir konuşabilseydi ne derdi. Ama o diyarda ne diyeceğini biliyordu.

Aşk onun kalbine güneş olmuş bu güne dek yaşatmıştı. Ama artık onun için beklenene az kalmıştı. Adı Bahar olsun istermiş,  bileydim Bahar derdim ona. Bir bahar sabahı ‘ne güzel bahar geldi’ dediğimde bana gülmeye çalışmıştı. Demek ki bu yüzdenmiş. O kelimeyi, o adı seviyormuş.

Rüyaları gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktı,  o da artık hayat denilen bu rüyadan uyanmıştı. Yüreği son kez doğan güneşi değil batan güneşi seçmişti. Bir iki saat önce günün son ışıklarıyla sonsuz uykusuna dalan o engelli beden,  belki de batan güneşle o uzak diyarda yeniden doğmuştu. Masada hala Bora beyin Nisan’a verdiği gözlük,  bir camı kırılmış öylece duruyordu. Neden ve nasıl kırıldığını bilmiyorum. Ama o yazdıklarında, o gözlüğün kırılacağını biliyordu. Bizden çok daha fazla şey biliyormuş aslında. Nasıl oldu da onun bizi anladığını, yaşadıklarını biz bilemedik.

Bora ölüm haberini duyduğundan beri tek söz söylemez oldu. İki saattir donuk bir şekilde denizi seyrediyor. Bilseydi ki o da ne çok isterdi denizi görmeyi. Bu CD yi ona da izleteceğim. Belki o âşık değildi ama alışmıştı Nisan’a. Onun kendisini görünce mutlu olmasına o da sevinirdi.

Nisan’ın yazısını bitirirken yazdığı son söz şuydu ‘’ Birazdan dalacağım o engin uykuya. Ve uyandığımda sadece mutlu olacağım. Şu an geleceğe ödünç verdiğim yaşanmamış günlerin yasını tutarım sessiz, sedasız…’’

 

Sessiz, Sedasız

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir