Otursam yazsam diyordum saatlerdir, neyi yazmam gerektiğini bilmeden. Bazen olur bana böyle. Birşeyler yazılmak üzere kendini dayatmadan önce, tutulma yaşarım bazen. O zaman voltaya başlarım küçük odamda, tıpkı cezaevindeki gibi. Şairin dediği gibi, cezaevi kafamda mı benim,  ya da her yer cezaevi mi artık, bilmiyorum!

Birşeyler, ama  mutlaka iyi birşeyler gelmeliydi aklıma yazılmak üzere. Ama gelmiyordu işte. Aklıma hiçbir şey gelmiyordu.  Ne bir ses ne ir soluk vardı, o iç dünyamda. „Bir ben vard(ı) bende benden içeri“, ama o benler hep böyle istifli mi olacaktı? Bir ben hep içre mi kalacaktı bende? Bilmiyorum.

Belki de ben meseleye yanlış bakıyordum. Bakış açımı değiştirmeliydim.

Zihnimin yolları nereden başlıyor, hangi güzergahları izliyordu? Otobanları, yan yolları, çıkış ve girişleri var mıydı?

Bakış açımı nasıl değiştirmeliydim? Zihnimin ince yollarına hangi açılardan bakmalıydım? Dar açılar geniş açılara göre daha mı kesin sonuçlar verirdi acaba? Hiç sanmıyorum. Zihnim kapalı bir geometrik şekil değilse eğer; hangi açıyla bakmaya başlarsam başlayayım, hiçbir şey değişmeyecekti. Er ya da geç, eğer ben bir koordinat sistemiysem, bana en yakın  veya en uzak noktalardan başlayan açıların hepsi de, sonsuz bir genişliğe açılacaktı.

Bu, engin deryalara açılma özlemi; bu, kendi içine çökme hevesi neden? Kendimi yitirmezsem ben; bambaşka bir beni nasıl yaratırım? Kendime karşı bu öfke neden? En sunturlu küfürleri hep neden kendime savururum ben?

Aynı yollar yürünmeli midir her zaman, zaten yürünmüşse daha önce? Aklın yolu birdir derler ya; neden öyle değildir hep? Aklın sağlayamadığı uzlaşmaları, yürek sağlayabilir miydi acaba?

“Yüreğinin götürdüğü yere git!” deseydim yazar gibi, tüm benlerime;

Acaba yüreklerim aynı yere gider mi? Bilmiyorum.

Yine de yüreğimden vazgeçemem ben. „Aklımın bildiklerini „ yazarın dediği gibi „herkes bilebilir“; ama yüreğimin hislerini…?

Demek ki farklılıklar önce yürekte başlıyormuş, öğrendim.

Bir olay geldi aklıma:

Bir arkadaşa ve yanındaki çocuğa, günler önce 3 saat kadar  matematik çalıştırmış; bazı problemlerde pratik yollar göstermiştim.

3 saat sonra kendisine değer verdiğim bu arkadaş:

– Savaş çok sağol. Çok yardımcı oldun bize. Sana biraz ödeme yapmak istiyorum. 25,-€ versem olur mu? Dedi.

Hiç istifimi bozmadan:

– Çok teşekkür ederim; ama benim satacak birşeyim yok. Senin ve bu genç arkadaşın benden birşeyler, küçücük de olsa birşeyler öğrenmesi beni mutlu eder. Ben bu mutluluğu paradan alamam.

Utandığını farkettim arkadaşımın.

Ne büyük yalanlarla yetiştirilmişiz biz!

Bilgimi satmak için kendime saklasam; bırakalım „özgür rekabetle“ topluma katkı sağlamayı, kendime ve çevreme en büyük kötülüğü yapmış olmaz mıyım?

En kara, en baskıcı örtüler üzerimize bilgisizlikle örtülmüyor muydu?

Bilgimi satmak istersem; bilgi yüreğimle bağını kopartıp terazilik bir hale gelmez miydi? Satabileceğim ya da satın alınabilecek kadar bilgi vermez miydim? Bilgime de ekonomi bulaşmış olmaz mıydı?

Siz siz olun;

Arz ve talep dengelerini iyi koruyarak satın bilgilerinizi. Yoksa krizlerden kurtulamazsınız!

 

Her Şeyi Satmak İstediğimiz İçin Her Şeyi Satın Alıyoruz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir