Dedikodu Fiziği

Rahmetli Teyzem, çok bilge bir kadındı. Buna rağmen ara ara öyle sözler söylerdi ki, şaşırmamak mümkün olmazdı. Özellikle “gelinleri” çekiştirmeye bayılırdı. Bana ve kardeşlerime aşırı düşkünlüğünden, tabii…

– Yahu, niye böyle yapıyorsun, dediğimde, cevabı hazırdı.

– Ne yani, patlayacak mıyım, evladım?..

Sevgili Teyzem’in bu sözü, beni düşüncelere sevkederdi. Bir doğabilimci olarak, “patlamak” fiiline “dedikodu” bağlamında da  olsa, “anlam” biçmek istemem, olağandı.

Sevgili Teyzem çok insan gibi, “patlayacak olduğu için dedikodu yapıyordu”. Özellikle gelinleriyle ilgili dedikodu yaparaksa, kendi deyişiyle “patlamaktan” kurtuluyor, rahatlıyordu.

(Yazıda “kaynanalığı” gelinlerin önüne çekmiş görünebilirim. Gerçekte, öyle değil. Tüm gelinlere içtenlikle, sevgiler sunuyor, sabırlar diliyorum!..)

Gaz Kinetiği, Patlamak ve Dedikodu Termodinamiği

“Patlamak” fiili bizim, özellikle “Termodinamik”, kökteyse “Gaz Kinetiği” çerçevesinde kullandığımız bir fiildir. Örneğin, balon patlar!..

“Balonun patlaması” demek, “balonunun içindeki, dışına göre yüksek basınçta bulunan havanın”, balon cidarının yırtılmasıyla beraber, “birdenbire dışarı kaçması” demektir. Balonun içi ile dışı arasındaki basınç farkı sebebiyle; “balonun içindeki hava”, bir bakıma “dışarıya vurmakta”; bu suretle, “şok” etkisiyle “patlama gürültüsünü”, çıkartmaktadır.

“Patlama şiddetini”, balonun içi ile dışı arasındaki “basınç farkı”, keza balonun içindeki “hava miktarı”, belirler.

Sevgili Teyzem “patlamamak için” dedikodu yaptığına göre, dedikodu yaptığı zamanlar öncesi, bir hayli “basınç” altında kalmaktaydı.

Gerçekte, “patlamamak için” yaptığı “dedikodu”, tam da “patlama sürecini” yansıtmaktaydı. “Patlamanın şiddetini “ ise, patlama öncesi zihninde biriktirdiği “rahatsızlığın” düzeyi belirlemekteydi.

Her “rahatsızlığın” bir “gerginliğe”, bir basınca” bağlı olduğu görülebilir. Ayakkabınız vuruyorsa da, maaşınız yetmiyorsa da, dişiniz ağrıyorsa da, belli bir “rahatsızlık” ve “basınç” altındasınızdır.

Teyzem, gelinlerden rahatsızlandıkça, demek ki, zihninde biriken bir “basınç” etkisi altında kalmakta; bu etkiye dayanamamakta; sonundaysa, gelinlere dönük zehir zıkkım sözler söylemekte; yani, bir bakıma “kontrolsüz” olarak patlamaktaydı.

“Patlamak”, zaten “kontrol dışı” bir gelişmedir.

Teyzem, öyle ise, “patlamamak için dedikodu” yapmamakta; kendini daha fazla tutamadığı için “dedikodu yaparak” , patlamaktaydı.

Ne kadar ilginç!..

Teyzemin davranışına bakarak, tıpkı balonun içindeki havaya ilişkin olarak düşünüleceği gibi, bir “dedikodu sıcaklığı”, buna bağlı olarak da bir “dedikodu basıncı” tanımlamamız, pekala mümkün görünüyor!

“Dedikodu sıcaklığı” örneğin, Teyzeme, rahatsızlık veren “algılamaların bir ölçütü” olarak, tanımlanabilir.

Böyle bir çerçevede “sıcak gelişmeler”, duyarlılığımızı çokca uyaran gelişmelerdir. “Daha sıcak gelişmeler”, duyarlılığımızı daha da çok uyaran gelişmelerdir. “Soğuk gelişmeler” ise; duyarlılığımızı pek uyarmayan, kayıtsız olarak karşıladığımız, gelişmelerdir.

“Dedikodu sıcaklığını” öyleyse, buna yol açan konunun yahut işaretin, duyarlılığımız itibariyle “önemi” olarak, tanımlayabiliriz.

“Dedikodu basıncını” ise, söz konusu önemin, zihnimizde oluşturduğu ve bizi en azından “konuşma eylemine” iten “etki” olarak, tanımlayabiliriz.

“Bizi rahatsız eden konunun sıcaklığı”, ne kadar yüksekse; bunun bize verdiği “rahatsızlık”, yani zihnimizde oluşturduğu “basınç”, o kadar, yüksek oluyor. Rahatsızlığımızı dışarıya vurmamakta ne kadar direnirsek, onu için için o kadar çok kuruyoruz. “Konunun sıcaklığı”, düşün dünyamızda o nisbette artıyor. Öylelikle, rahatsızlığımız da “dedikodu basıncı” da, artıyor.

Belki hayret edeceksiniz ama, anlattığım “dedikodu tablosu”, tam da “Termodinamik” ya da “Gaz Kinetiği” özelliklerini taşıyor.

Nitekim işte, “gazın sıcaklığı” ne kadar yüksekse, onun “belli bir hacimde” oluşturacağı”basınç” da o denli yüksektir.

Benzetmemizdeki “hacim” bir bakıma, zihnimizde “hoşgörü” sınırlarıyla, belirleniyor.

Örneğin, “Amma da geniş adam”, yahut “Çelik gibi  sinirleri var”, veya “Pişkin, vurdum duymaz” diye andığımız kişilerin “rahatsızlık taşıma hacimleri yahut yetilerini” , oldukça “geniş” sayabiliriz. Aynı bir, görece önemsiz etki karşısında, tersine, “Yüreğinin yağı eriyen” veya “Saçını başını yolan”, yahut “Cadalozluk yapanların”, rahatsızlık taşıma hacimleri ya da yetilerini “dar” sayabiliriz. Ötekilerin kılı kıpırdamazken, bunlar hemen patlayabilirler.

Benzer olarak, “belli bir sıcaklıkta”,  “gaz hacmi” ne kadar daraltılırsa, “gaz basıncı” o nispette yüksek olur.

Böyle bir çerçevede şimdi, şu tanımları yapalım.

T : Dedikodu sıcaklığı

P : Dedikodu basıncı

V : Zihindeki hoşgörü sınırlarını simgeleyen hacim

İşte bu tanımlarla, bakın hemen, dikkate getirdiğimiz özellikler uzantısında

P V = Bir sabit x T ,

bağıntısını yazabiliriz.

Bu bağıntı (gaz için yazılsa), “Termodinamik” “Mariotte Yasası” olarak bilinir. Oradaki sabit, “Evrensel Gaz Sabiti”dir. O nedenle, yukarıdaki bağıntıya “Dedikodu Termodinamik Bağıntısı”, buraya yazdığımız sabite ise (biraz nükteyle) “Evrensel Dedikodu Sabiti” diyebiliriz!..

Dedikoduya, Gaz kinetiği özellikleri ya da Mariotte Yasası’nın uygulanabilirliğini öngörmek, hayli çarpıcı, değil mi?

Öyleyse, şaka bir yana, “Dedikodu Fiziği” diye, devasa bir “disiplin” belirleyebileceğizdir.

Dedikodu Fiziği’nin, bildiğimiz fizikten esinlenerek, “Dedikodu Termodinamiği” yanı sıra, başka dallarını da oluşturuverelim.

Bunlardan biri “Dedikodu Difüzyonu” dur.

“Difüzyon”; “nüfuz”, “sızma”, “yayılma” anlamlarında kullanılır. Örneğin, sigara dumanı havada difüzyona uğrar.

Dedikodu Difüzyonu, Dedikodu Kondüksiyonu ve Konveksiyonu, Dedikodu Affinitesi, Dedikodu Attenüasyonu

Difüzyon gerçekte, grifttir. Difüzyona uğrayan nesne, bir taraftan diğer tarafa “serbestçe” yol almaz. Ortamdaki unsurlarla etkileşe becelleşe, kavga döğüş, “saçılmalarla” yayılır. Sigara dumanının havada yayılması, işte aynen böyledir ve fevkalade karmaşıktır.

Söz gelişi bir devlet dairesinde bir taraftan diğer tarafa “dedikodu difüzyonunda”, yani “dedikodu yayılmasında” ; “moleküler difüzyon kuramının” birçok özelliğinin geçerli olduğunu, görebiliriz.

Sigara dumanı; havada, ağızdan yahut burundan savrulmasıyla beraber, gitgide daha geniş hacimlere yayılır, seyrekleşir, belirsizleşir.

Bu süreci betimleyen iki temel yasa, “enerji korunumu” ve “momentum korunumu” (devinim yeteneği korunumu), yasalarıdır.

İki molekülün çarpışması ya da etkileşmesi sürecinde enerji ve momentum transferi (aktarılması), hiç basit değildir.

Çarpışma sırasında “çarpan” ya da “çarpılanın” “iç enerjileri”, örneğin, değişmeyebilir. O zaman yalnızca “yer değiştirme enerjileri” değişiyordur. Çarpışan unsurlar, çarpışma sonrası bu halde, (çarpışmaya giriş yönlerinden) farklı yönlerde ve (çarpışma öncesi enerjilerinden) farklı enerjilerde, seyirlerini sürdürürler.

Çarpışma sırasında, çarpışan unsurların “iç enerjileri”, değişede bilir. O zaman bunlar moleküler yahut atomistik olarak, ayrıca “uyarılmış” olurlar. İç enerji fazlalıklarını, dışarıya “elektromanyetik radyasyon” olarak, atarlar.

Dedikodu da, inanır mısınız, işte tam böyle oluyor.

Diyelim ki “dedikodu basıncı” itibariyle fena halde dolmuş bir özne, size çarptı. Onun size yüklediği enerji ve momentum, farklı farklı olabiliyor. Siz örneğin, duyduklarınızdan hiç etkilenmeyebiliyor, yolunuza devam ediyorsunuz. Yahut siz duyduklarınızdan “duygusal olmayan” bir boyutta etkileniyor, ona göre davranıyorsunuz. Ya da söz gelişi, birisi, sizin hakkınızda olumsuz birşey demişse ve siz bunu duyuyorsanız, bir anda “nevriniz” dönüyor, “dolduruşa” geliyorsunuz. Yani (tanımlanmayı gerektirmeyen bir deyimle)”aktifteki iç enerjiniz” artıyor, (söz konusu çarpışma sürecinde edindiğiniz yer değiştirme enerjisi yanı sıra, fazlalık iç enerjinizi, ayrıca boşaltırcasına) “burnunuzdan soluyarak”, harekete geçiyorsunuz.

Dedikodu Fiziği, “enerji ve momentum transferi” ile, hemen neredeyse tamıtamına “difüzyon” özelliklerini sergiliyor!..

Rahmetli Teyzem atom ve molekül fiziği bilmezdi tabii, ama, Dedikodu Fiziği’nin özelliklerini, doğrusu pek bilirdi. Birisine dolaylı bir mesaj mı iletmek istiyor, hemen dedikodu enerji ve momentum transferi yasalarından yararlanıverirdi. Gerektiğinde bir gelini doğrudan onun eşine, “özlenmeyen geri yansımalara” yer vermemek üzere, çekiştirmez; ustaca “yan kaçışlarla”, mesela kardeşim Sıddık Binboğa’nın eşini bana, beni kız kardeşlerime, annemi küçük kardeşim Faruk Ağa’ya havale eder; dehşetli bir trafiği, nadir aksamalarla, inanılmaz bir hünerle idare ederdi.

*

“Dedikodu Difüzyonu”nu; tıpkı kökteki klasik difüzyon fiilinde olduğu gibi, “maddesel taşınmanın” meydana geldiği ya da gelmediği, iki hal çerçevesinde ele alabiliriz. “Maddesel taşınmanın” olmadığı bir halde, “enerji” yine de moleküler ya da atomistik olarak, pekala iletilebilmektedir. Örneğin, ısınan bir metal içinde “ısı”, madde taşınması yani maddesel yer değiştirme olmaksızın, bir noktadan diğer bir noktaya, iletilebilir: Buna “kondüksiyon”(iletim) diyoruz.

Söz gelişi, telefonla yapılan dedikoduda, maddesel bir taşınma hiç yoktur ama, dedikodu iletimi yürürlüktedir. İşte size yeni bir bahis: “Dedikodu Kondüksiyonu”!..

Buna karşılık bir “dedikoducu”, ayaklı gazete gibi kapı kapı dolaşarak dedikodu yapıyorsa, dedikodu malzemesinin transferi sürecinde (dedikoducunun yer değiştirmesi suretiyle), “maddesel taşınma” da yer almaktadır: Böyle bir sürece genelde, “konveksiyon” diyoruz. Alın o halde size, yeni bir bahis daha: “Dedikodu Konveksiyonu”!..

“Kondüksiyon” ve “Konveksiyon”, “Isı ve madde Transferi” bilim dalının bazıdır. Buradan hareketle konumuza dönük olarak (gülmeyin) “Dedikodu Isı Transferi” ve ”Dedikodu Madde Transferi” bilimsel opsiyonlarını, ayrıca tanımlayabiliriz.

Dedikodu Kondüksiyonu ve Dedikodu Konveksiyonu çerçevesinde, dedikodunun türüne ve çekiçiliğine, keza ortamın özelliklerine göre belirlenecek (tıpkı ısı madde transferinde olduğu gibi), bir dizi ilginç katsayı tanımlamamız da mümkün görünüyor. Bunların başında, dedikodu özellikleri ve ortamına göre “Dedikodu Kondüksiyon Katsayısı” ile “Dedikodu Konveksiyon Katsayısı” nı sayabiliriz.

Bu katsayılar sayesinde (yazı çok teknik olmuş demezseniz), bir dedikodu malzemesinin, hangi (sahici)coğrafi alana, hangi hızda yayılabileceğine  ve burada etkinliğini hangi düzeyde sürdürebileceğine, eğilebiliriz.

Söz konusu katsayılar, kökte Dedikodu Fiziği’nin diğer bir bahsini işaret ediveriyor: “Dedikodu Affinitesi”, yani “Dedikoduya Ortamın Yatkınlığı”!..

Dedikodu, Rahmetli Teyzem’in yaptığı gibi, bir “rahatlama emisyonu”dur. Emisyon, malum “neşriyat”, “yayım” demek. Yayımlanan her neyse, bunun karşı tarafça, kabul edilip işleme alınması; uygun bir “resepsiyon”, yani yayımlananı kabule duyarlı olmayı, gerektirir.

Kabul fiili, bir bakıma “yatkın” (affin) olma fiili ile eşanlamlıdır. Siz memur olarak şube müdürünü, arkadaşınıza çekiştirdiğinizde; onun, size kulak vermesi; önemli ölçüde, aynı bir olumsuz etkilenme altında bulunmasına, bağlıdır.

Arkadaşınızın, şube müdürüyle tıkırı yerindeyse; bu kişiyle ilgili, ortaya getireceğiniz eleştirileri, sizinle kolaydan paylaşmaz.

Bu nedenle “Ortamın Dedikoduya Yatkınlığı”, bu ortamda dedikodunun etkili olması açısından, çok önemlidir.

Dedikodu Fiziği’nde diğer önemli bir konu, “Dedikodu Attenüasyonu” yani “Dedikodu Başkalaşması”dır. Herhangi bir ortamda; belli bir işaret, belli bir menzilde (erimde) zayıflar, değişir, başkalaşır. Dedikodu Fiziği’nde de, tam böyledir. Belli bir “dedikodu” bir yerden bir yere giderken, bildiğiniz gibi “tanınmaz” hale gelebilir. Bir dedikodunun, belli bir ortamda nasıl “başkalaşacağı” , o açıdan, Dedikodu Fiziği’nin fevkalade önemli bir alanını oluşturmaktadır. Siz adamın biri için “erkek” demişseniz, ama o laf adama “kelek” biçiminde gitmişse, iyice yandınız, demektir!..

Dedikodu Psikolojisi

Dedikodu “safça” yapıldığında, bence olumsuz değildir, hatta şirindir.

Doğal bir rahatlama eğilimiyle dedikodu yapan; tıpkı Rahmetli Teyzem gibi; çekiştirdiği kişi ile ilgili söylediklerini, tam kastetmez. Konuşarak, rahatlıyordur. Rahatladıktan sonra unutuyordur. Bu nedenle, dedikodunun gıyapta hedef aldığı kişi, kendisi ile ilgili, soyutta olumsuz gibi duran sözleri işitince, hiç kızmamalı, hatta aldırmamalıdır.

Böylesi bir dedikodunun, “karikatürsel” bir boyutu da vardır. Çoğu insanımız; biraz da patlamamak için  yaptığı dedikoduyu, gerçekte “eleştirel”, “entellektüel”, çoğu zaman “can sıkıntısını geçiştiren” bir etkinlik olarak sürdürür. Bu çerçevede; ne kadar “ince” gördüğünü nasıl da derinlemesine çözümlediğini; çözümlediğini ne kadar edebi anlatabildiğini, sergilemek ister. Bu gayretlerin, insana önemli ölçüde bir boşalma ve haz bahşettiği, anlaşılmalıdır. O nedenle, hakkımızdaki dedikodu motifleri ne kadar abartmalı olursa olsun; kökte bir “kötü niyet” yoksa; bunları en iyisi, hoşgörüyle algılamalı; hakkımızdaki söylentilerin, çok da fazla üstünde durmamalıyızdır.

Bu da işte, “Dedikodu Psikolojisi”…

*

Şimdi, düşüncemi geliştirmek üzere, biraz dedikodu yapayım!..

Matematik Oyunlar Kuramı

Bir zaman önce, üniversitede bir dedikodu ustası tanıdım.

Ustanın, konusunda sahiden usta olduğunu, neden sonra anladım.

Usta, hiç bir zaman, “eğriye eğri”, “doğruya doğru” demezdi, ustaya göre herşey “bıçak sırtında” gibiydi. Ne tarafa itilse, o tarafa yatırılabilirdi. O nedenle de, eğri “doğru” olarak, doğru “eğri” olarak pekala gösterilebilirdi.

Ustaya bir gün postayla, bir arkadaşının yazdığı kitap geldi. Şöyle, üç parmak kalınlığında birşey. Usta kapağını açmadan, kitabı, yanında bulunanların dehşete düşmüş bakışları arasında, şunu diyerek fırlattı, attı:

– Asistanlarına yazdırmış, ne olacak!..

Ustanın bu sözü; sahiden öyle düşündüğü için mi, yoksa maksatlı olarak mı söylediğini anlamam, bayağı bir zamanımı aldı.

“Karşısındakinin başarısını” küçük, hatta mümkünse “başarısızlık” olarak göstermek; “kendi yavanlığını” ise “dahiyane” bir başarı olarak takdim etmek, ustanın profesyonelleştirdiği ve ısrarla izlediği bir yöntemmiş, meğer…

Bir yığın karmaşık denklemle uğraşmama rağmen; böylesi basit bir denklemi, itiraf edeyim, hemen görememiştim.

Benimki gibi “saf” ve “kartezyen” bir mantık; çoğu kez, olayların egemen eksenlerine o kadar aykırı, o kadar yanlız kalabiliyor ki; bunu anlamak (kartezyen mantık kısıtlı ya da kısırlığında) epey bir zaman gerektirebiliyor. “Şeytani” olarak söylenen sözler, anlamları dışında söyleniyor, çünkü . “Kasıt” ise, gerçek gibi gösterilmeye çalışılan sözlerin anlamında, hiç yer almıyor.

Olay, ne bundan ibaret, ne de bu kadar basit. Hemen neredeyse hayatın tümünü, bütün “uzlaşmazlık” ve “çıkar kavgalarını”, kapsıyor…

Von Neuman’ın matematikteki “Oyunlar Teorisi”, anlattıklarımın kuramsal çerçevesini oluşturur; tüm harp oyunlarının, temel felsefesidir. Buna göre, yapılacak hamle ya da hareketle kendinizin durumunu mümkün mertebe iyileştireceksinizdir; karşınızdakinin durumunuysa, mümkün mertebe kötüleştireceksinizdir. Yani “etkileşme” halindeki iki fonksiyondan biri “maksimize” edilirken öteki, aynı zamanda, “minimize” edilecektir.

İşte bu da, “profesyonel dedikodunun”, “diplomasinin” ve  “psikolojik savaşın”, genelde “harplerin” “matematiği”…

*

Hepimize, okullarda iyi ve ahlaklı olmak öğretiliyor tabii, ama; dünyamızdaki gerçek trendleri belirleyen halen, daha yazık ki, hem de ara ara çok gaddarca, matematikteki oyunlar teorisinin, ustura gibi teoremleridir.

Bizim, ancak Sevgili Teyzem gibileri kapsayan “Dedikodu Fiziği”, bununla kıyaslanınca, çok çok masum kalıyor.

Devletlerin gizli servislerinin, ya da büyük çıkar gruplarının, kendi aralarındaki kavga süreçlerini bir tarafa bırakırsak… Devlet memuru Rıfkı Bey’in evkaf dairesinde; yahut mahalleli Fahriye Abla’nın komşuda, sohbet sürecinde, yaptıkları dedikodunun “mekanizmalarıyla”, yani “Dedikodu Fiziği”yle ilgili olarak gerçeklenecek “doktora çalışmaları”, yine de, kim bilir hangi güzellikleri sergileyecek, bize neler öğretecektir!..

Dehşetli Bir Âlem

Yazının başında dikkate getirdiğim Mariotte Yasası benzeri olan “Dedikodu Termodinamik Yasası”; belli bir “dedikodu sıcaklığı” ve “zihinsel hoşgörü hacmi” çerçevesinde, belli bir “dedikodu basıncının” kaldırılabileceğini, işaret etmektedir. Bundan fazlası ise, doğal olarak (iyi ki), patlamaya, yani “söylenmeye”, yol açmaktadır. Nitekim psikologlar da, zihinsel basınç biriktirmektense; bağırıp çağırarak da olsa, özellikle iş adamlarına, “stres atma”, “gerginlik azaltma” yollarına başvurmayı, öğütlemektedirler.

Başkalarını incitmemeye özen göstererek, “masum dedikodular” geliştirme konusunda, kendinizi fazla sıkmayabilirsiniz. Aynı çerçevede, başkalarının sizin hakkınızda dile getirdiği, özünü pek kastetmeyen, iğneli birçok sözü, hoşgörüyle karşılayıp, hiç dikkate almayabilirsiniz.

Kendinizi, böylelikle, “daha geniş yürekli” bir çizgiye yükseltebilirsiniz.

*

Siz Mozart olmasanız da, etrafınızda savaş baltalarıyla Salieri taklidi yapanlar, belirdiğinde; bütün bu anlattıklarımı  anımsamanız, inanın, çok yararlı olacaktır. Sağlam durabilirseniz, göreçeksiniz onlar, “hasetten” çatlayacaklardır!

Dedikodu Fiziği’nin, açıklama gerektirmeyen ama çok önemli bir bahsi unutmayın ki, “Mukavemet”tir.

*

Termodinamiğiyle, difüzyonuyla, kondüksiyon, konveksiyon, ısı ve momentum transferiyle, daha daha afinitesiyle, attenüasyonuyla, hatta matematik oyunlar kuramıyla, o arada psikolojisi ve mukavemetiyle(kimbilir daha neler neler), şu “Dedikodu Fiziği” gördüğünüz gibi, valla dehşetli bir âlem!..

 

Yanlış Öğretilen Fizik: Bir Örnek

Biz yazılarımızda temel bilimlere, özellikle matematiğe ve fiziğe en büyük katkıları çok genç insanların yaptıklarını belirtmek istemişiz. Bu nedenle de şunları herkesin bilmesini istemişiz:

Bilindiği gibi gerçek bilgiye sahip olmak ve bilimsel düşünceyi geliştirmek bizimki gibi toplumlarda hiçbir zaman ön plana çıkmıyor. Herkes diploma peşinde. Diğer yandan biliyoruz ki, en büyük bilim adamları, matematikte ve fizikteki en büyük buluşlarını 22-26 yaşları arasında yapmışlar. Örneğin Isaac Newton (1643–1727) unutulmaz fizik kanunlarını ve matematiğe en büyük katkılarını 26 yaşına ulaşmadan elde etmiştir. Albert Einstein(1879–1955) 24 yaşında yaptığı çalışması için Nobel ödülü almış ve 25 yaşında da yaptığı iş ile dünyanın en büyük bilim adamı olduğunu ispatlamıştır.

Fransız matematikçi ve astronom Alexis-Clod Clero (18.yüzyıl) Paris Akademisi’nde ilk bildirisini sunduğunda 12 yaşındaydı. Fizik ve matematik konularında en büyük işleri yapmış kişilerden bazıları, ilk bilimsel makalelerini 13–14 yaşlarında yazmışlardır (örneğin James Maxwell(1831–1879) ve William Hamilton (1805–1865)).  Adını matematik (yüksek cebir) tarihine yazdıranlar içinde,  21 yaşında düelloda öldürülmüş Evariste Galois(1811–1832) de vardır. İki yaşında kitap okumaya başlayan ünlü fizikçi Thomas Young (1773-1829), içlerinde Türkçe ve Arapça da bulunan yaklaşık on dil biliyordu ve 23 yaşında tıpta doktora yapmıştı. Paul Dirac(1902-1984) ve Werner Heisenberg(1901–1976) gibi dehalar da böyle genç yaşlarında zirveye ulaşmışlardır.

Bizim insanlarımız da zamanlarını boş geçirmiyorlar, 8-10 yaşlarından başlayarak dini bilgiler konusunda 1400 yıl öncesinden bilinen zirvelere ulaşıyorlar. Bu bizi elbette mutlu ediyor. Ama Yahudiler, Avrupalılar ve Japonlar bilimin her bir alanında çok ilerlemiş, durmadan da yeni teknolojiler üretiyorlar. İnsanlarımız için cennete gitmeye hiçbir faydası olmasa da, toplumların tamamı, dini ibadetlerini ne şekilde yerine getirdiklerinden bağımsız olarak, kâfirlerin buldukları bütün tüketim yeniliklerinden fazlası ile yararlanmak istiyorlar. Gelir dağılımının bizde de gelişmiş ülkelerdeki gibi olması ve ekonomik inkişafımız için, biz de temel bilimlerin gelişmesine çalışmalıyız. Bunun için de mantığa dayanan, matematik ifadelerle yansıtılan bilgilere, Batılılar gibi çok büyük ihtiyacımız olmalıdır.    

Unutmamak gerekir ki en kesin dil matematik dilidir. Matematik bilen insanlar matematiksel ifadelerle verilen bilgileri, farklı zamanlarda ve farklı ülkelerde bile, aynı şekilde almış olurlar. Ama sözle ifade edilen bilgiler, aynı millet için bile farklı zamanlarda farklı anlamlara gelebilirler. Hatta aynı millete mensup, aynı zamanda ama farklı bölgelerde yaşayan insanlar, bazen aynı sözü çok farklı anlam taşıyan şekilde anlayabilirler. Diğer yandan aynı cümleyi okurken, aynı dili konuşan, ama farklı kültürel seviyede insanlar farklı anlam çıkarabilirler. Bu sebepten de sözle, yazı ile ifade edilenleri tam olarak, gerçek şekliyle anlamak imkânsızdır.

Sosyal bilimler sözlerle anlatılıyor. Bu nedenle de ulaştıkları sonuçlar çoğu kez farklı yorumlara yol açıyor. Doğa bilimlerinin sonuçlarının doğruluğu yalnız farklı yerlerde, farklı insanların yaptıkları deney ve gözlemlerle kanıtlanabilir. Ama yine de bu gerçeklerin geçerli olma sınırları hata paylarına ve süreçlerin(olayların) ilerlediği şartlara bağlıdır. Matematik doğa bilimi değildir. O, insan mantığına dayanan temel bilimdir. Matematik ifadelerin çoğu, doğrudan doğa ile bağlantılı değildir. Doğanın kanunlarını yansıtanlar da tam gerçek haliyle yansıtmazlar. Ama onlar her zaman insanın fikrini tam olarak ve kesin şekilde yansıtırlar.

Her bir bilim dalında ne kadar matematik varsa,

kesinlikle bir o kadar da gerçek vardır. 

İmmanuel Kant  (1724–1804)

Elektrostatiğe bağlı  bir makalemiz (http://www.fizikportali.com/2008/08/bazi-elektrostatik-sorulari-hakkinda-dusunceler/ veyahttp://www.lisefizik.com/Elektrostatik5.pdf ) yayımlanmıştı. O makalede kitaplarda yanlış çözülen meselelerden örnekler vermiştik. Bu örneklerden biri (aşağıda incelenen) okurlar tarafından tartışılır hale geldi ve kimileri bu çözümümüze ikna olamadıklarını bildirdiler. Biz de buna sevindik çünkü makalemiz düşünmeye istekli fizik öğretmenlerine ulaşmıştı.   

3. Formül Yayınları, 11. Sınıf, Arif Kaner.

Yüksüz X, Y elektroskopları, yüksüz L iletken küresine iletken tellerle şekildeki gibi bağlıdır.

Pozitif yüklü K küresi L küresine dokundurulmadan içine sarkıtılıyor. Bu durumda X, Y elektroskoplarının yapraklarının işareti için ne söylenebilir?”

               X                                  Y

A)           Pozitif                   Pozitif

B)            Pozitif                   Negatif

C)           Pozitif                   Yüksüz
D)           Negatif                 Negatif

E)            Negatif                 Pozitif

Çözüm:  Pozitif yüklü K küresi başta yüksüz olan L küresinin içine dışarıdan elektron çeker. X ve Y elektroskopları elektron vereceğinden pozitifle yüklenir. Doğru cevap A şıkkıdır.”

Fizik kitaplarında(ÖSS soruları ve Olimpiyat meselelerinde de) neredeyse bir sürü kuşkulu çözümü olan sorular için, kendilerince doğru düşündükleri cevapların verilmesi istenmekte. Ama unutmamak gerekir ki şartların kesin şekilde koyulmadığı sorularda, cevaplar da olasılıklara bağlı olacaktır. Okurların fikrini bu probleme çekmek için, şartları kesin olmayan yukarıdaki soruya, biz de kesin olmayan B cevabını kesin şekildeymiş gibi verdik ve yazdık: Yanlış çözüm. Doğru şık B olmalı çünkü kabın içinde eksi yükler vardır. İlk anda telin bir ucu negatif diğeri ise pozitif olmasından akım oluşur, sonra potansiyel farkı aradan kalkar ve neticede Y elektroskopu negatif yüklenir dedik ama anlatmadıkZaten A şıkkının geçerli olması da anlatılmamıştı.          

Lise öğrencileri ve öğretmenleri için yazılan kitaplarda gerçekleri yeterince  yansıtmayan anlatımlar ve çözümler verilmektedir. İyi eğitimde doğru olmayan bilgileri ezberlettirmezler; bilimin derinlikleri yönünde ipuçları verirler. Ne yazık ki bizim eğitimimiz, her zaman vurguladığımız gibi, bilimsel düşünceyi kısıtlamaya doğru yönelmiştir.

Meselenin şartlarına ve verilen şekle bakarak, kafamızda oluşturduğumuz deney, verilen (A) çözümün yanlışlığını göstermişti. Böylece, B şıkkının doğru olacağını yazmıştık. Ama fiziği seven ve uzmanlığa önem veren fizik öğretmenlerinden doğru cevabın A olması gerektiğini destekleyen e-mailler aldık. Bu nedenle de fiziğin nasıl bir bilim olduğunu, düşünme tarzlarını anlatmak için bu makaleyi de yazmaya karar verdik. 

Şimdi meselenin çözümünün neden A olmadığını, daha doğrusu aynı görünümde ama şartları iyi açıklanmamış bir soru için birden fazla seçeneğin de nasıl doğru olabileceğini, öncekinden geniş biçimde ele alalım. Deney düzeneğini hazırlamak için L küresini X ve Y elektroskopları ile bağlıyoruz. Bu bağlantıyı yaparken, her iki telin temasta olacak uçlarını temizleyerek, elektroskoplara ve L küresine bantla yapıştırıyoruz. Burada, Y elektroskopuna giden tel ne K küresi ile, ne de L kabının ağzı ile temasta olmamalı. Onun için telin kabın ağzına kadar olan kısmını da bantla yalıtıyoruz. X elektroskopunu L ile bağlayan telin hepsi dışta  olduğundan onun yüzeyinin yalıtkan olup olmaması ise önemli değil. Böylece düzeneği şekildeki görünümüne getiriyoruz.

Şimdi artı yüklü K cismini L nin içine sokmak gerekiyor. Ama endişeliyiz. Çünkü K küresinin çapı, L kabının ağzından geçerken temas edebilecek kadar büyük ve buna müsaade etmemeliyiz. K’yı L’nin ağzına yaklaştırdığımızda, Y elektroskopuna bağlanan telin yalıtılmamış bölümüne çok yaklaşıyoruz. Bu anda elektronlar, Y elektroskopundan telin K’ya yakın ucuna geliyorlar. Böylece, aynı anda da Y elektroskopu az da olsa artı işaretli yükleniyor. Endişeli olduğumdan, diğer terli elimin(ter tuzlu olduğundan iletkenliği artar) istemeden Y elektroskopunun başına veya telin ona yakın ucuna dokunduğunu hissetmiyorum. Belki de bir öğrenci dokunuyor. O bölgeler artı işaretli olduğundan, elimden dokunduğum elektroskoba (ya da tele. Fark etmez) elektronlar geçiyor. Öyle ki, Y elektroskopu ile ona bağlanan tel birlikte kolayca eksi yük kazanıyor.

K cismini L’ye dokundurmadan içine ulaştırıyorum. K’daki artı yükler L kabındaki elektronları kendisine çektiği ve valans elektronları serbest hareket edebildiği için, kısmen kabın iç yüzeyine yaklaşıyorlar. Böylece L kabının iç yüzeyi eksi ve dış yüzeyi artı işaretli yüklenmiş oluyor. Telin L kabının içindeki bölümünü izole ettiğimizi söylemiştik. Bu nedenle K’nın oluşturduğu elektrik alanı da onu pek etkilemiyor. Aralarında yalıtkan bölüm olduğunu söylemiştik. Yalıtkan malzeme, dielektrik sabitinin büyüklüğüyle orantılı olarak, elektrik alanı zayıflatacaktır. Kısacası, Y elektroskopunun eksi yüklerine K cismi pek etki edemiyor. Bu yöndeki diğer etkilere de değineceğiz.

Şekilde gösterildiğine göre L kabının çapı, K küresinin ve özellikle elektroskop topuzunun çapından çok daha büyük. Bu nedenle de onun iç ve dış yüzeylerinde yüklerin yüzey yoğunluğu K’ninkine göre daha küçük(yarıçapla orantılı yük paylaşımlarındaki yüzey dağılımlarını hatırlayın).  Zaten K cisminin yükünün fazla olmadığını(sebebini açıklayacağız) da göz önünde bulunduruyoruz. Bu nedenle de L kabının uzaktaki ve küçük elektrik kapasiteli elektroskoplardan kendine elektron çekmeye pek ihtiyacı yok; özellikle de ince bir tel vasıtasıyla. Yine de, K cisminin yükü az olsa bile elektroskoptan elektronlar çekmesi mümkün olabilir. Fakat bunun için diğer şartların da bu sürece yardım etmesi gerekir.

Yukarıda Y elektroskopunun ve onu L kabıyla birleştiren telin kazara eksi yük aldığını söylemiştik. Bu yükü taşıyan elektronlar L kabının iç kısmına geçebilirdi. Ama geçemediler ve nedeni de çok basit. Birincisi, aşağıda açıklayacağımız sebepten K cismindeki elektrik yükü az; L kabının çapı ve ağzı büyük. Yine şekle göre, K  ve L cisimleri aralarındaki mesafe fazla. Bu nedenlerle de kabın iç yüzeyi ve oraya yapıştırılan telin arasında potansiyel farkı düşük. Kullanmak üzere seçtiğimiz tel ve kabın malzemeleri arasındaki temas potansiyeli daha fazla(dikkatli seçmezsek böyle olur) ve K’daki yükün oluşturduğunun yönüne ters. Bu nedenlerle elektronlar telden kaba geçemiyorlar. Sonuçta Y elektroskopunun yükü eksi olarak kalıyor.

Lise son öğrencileri temas potansiyeli(elektronun malzemedeki bağlanma enerjisi. Kısaca, kitaplardaki “Bağlanma Enerjisi”) ile fotoelektrik olayında vetermoçiftler konusunda karşılaşıyorlar. Fotoelektrik olayından biliyoruz ki, her farklı metalden(malzemelerden) elektronun çıkarılması için farklı miktarda iş yapılması gerekir. Elektrik devrelerinde bu işi elektrik alanı veya ısı enerjisi üstlenebilir. Bu, fotoelektrik olayda ışığın üstlendiği göreve benzer. Örneğin bizim incelediğimiz örnekte, L kabı alüminyum (Al) ama L elektroskopunun topuzu ve onu birleştiren tel bakırdan(Cu). Böyle diyoruz çünkü ekseri bu malzemeler kullanılır ve aksini düşüneceğimiz bir bilgi verilmemişTemiz metaller arasındaki temas potansiyeli yalnızca birkaç volttur ama teller oksitlenirse temas potansiyelleri büyür. Hatta demin yaptığımız gibi, tellerin uçlarını temizlemeyebilirdik.

Yukarıda K cisminin yükünün küçük olduğunu yazmıştık. Sebebini açıklayalım: Birincisi, K cismi elektrik yükünü dış yüzeyden aldığından yüklenmesi zordur. Çünkü onun potansiyeli, ona yük taşıyan cisminkinden fazla olamaz. Böylece K cisminin elektrik yükü alma imkanı, yük veren ile ortak potansiyellerinin büyüklüğüyle sınırlıdır. Öte yandan elektrik yükü kaynağı belirtilmemiş. Az mı çok mu kesin bilmiyoruz.    

Şimdi diyebilirsiniz ki: “Bu çözümde soruda verilmeyen o kadar olay sıraladınız ki. Hatta elinizi bile değdirdiniz”. Hatta diyebilirsiniz ki: “O halde meselenin çözümünün A şıkkı(pozitif-pozitif) olması için şekilde nelerin olması gerekir?” Bu iki muhtemel sorunuzu da sonuncudan başlayarak izah edelim. Çözümün verildiği gibi(A seçeneği) olması için şekilde ve şartlarda şunlar gözükmelidir: Birincisi Y elektroskopuna bağlanan tel yalıtılmış olmalı, L kabının içine kabın ağzından uzak bir yerde açılmış delikten içeri girmeli ve dış yüzeyi ile temastan kaçınmalı(temas olursa meselenin bir anlamı kalmaz). Tel yalıtılmamışsa, telin geçtiği delik yalıtılmalı ki, kabın yüzey kısmına yakın bölge ile temas etmesin. Diğer yandan K cisminin taşıdığı yük hayli fazla olmalı ki elektronlar elektroskoptan tele ve telden L kabına geçebilsinler. K cisminin yükünün fazla olması için içi boş olmalı ve elektrik yükü içten dokundurularak aktarılmalı.

Büyük yüklü bir K cismi elde etmek için elektrik yüklerinin kaynağı da doğru seçilmelidir. Bu kaynak büyük kapasiteli ve yüksek potansiyelli olmalı yadasabit akı kaynağı olmalıdır. Temas olan yerler iyi temizlenmiş olmalı. Son şartlar sağlanmazsa, Y elektroskopu yüksüz bile kalabilir(elimizin değdiğini düşünmez, sorudaki şartları sağlarsak bile) ve cevap A değil, C de olabilir. Hatta kullandığımız malzemeler arasındaki temas potansiyeli öyle olabilir ki, X elektroskopu bile yüksüz kalabilir. Şekilde göründüğü gibi, elektroskopların yapraklarının eşit şekilde ayrılmasını sağlamak için gereken şartları oluşturmak daha da güçtür.  Son cümleyi yazarken de şekilde verilenlere sadık kalmak istedik. Çünkü sorunun orijinal görünümü bile oldukça yoruma açık.

Şimdi düşünün ki L kabı evinizin içinde. Telleri onun iç ve dış yüzeylerine birleştirip, K’yi L’nin içine dokunmamak kaydıyla tutuyorsunuz. Şimdi, bu tellerin diğer uçlarını topraklayın. Toprağın(Dünya’nın) elektrik kapasitesi sonsuz büyük ve L kabının içi ve dışında farklı işaretli yükler var. Bu durumda topraktan kaba devamlı olarak elektron akımı olacağını, fizik bilmeyenler düşünebilirler.

Hatta bu telleri kap ile toprak arasında istediğiniz yerlerden keserek araya iç direnci çok küçük ampuller yerleştirin. Acaba evinizde devamlı ve bedava(tükenmez enerji ile) aydınlatma oluşturmuş olur musunuz? Eğer böyle düşüncelerdeki yanlışlıkları fizik öğretmenlerimiz görmekte zorlanırlarsa, bu eğitimin ve bilimsel düşüncenin yetersizliğine işarettir. Yine de çokları biliyor ki böyle bir sistem çalışmaz; toprakta elektronların bol olmasına rağmen. Eğer L kabı X elektroskopundaki elektronları artı yüklü yüzeyine az da olsa çekebiliyorsa bile, bu demek değildir ki, eksi yüklü olan iç kısmı da Y elektroskopundan elektronları kolaylıkla çekebilecektir.

Şekilden L kabının kalınlığının elektroskopun topuzunun çapı ile neredeyse aynı olduğunu görüyoruz. Eğer L kabının ve elektroskopun malzemeleri aynı ise, L kabının içindeki serbest elektron sayısı, L kabının ve elektroskopun topuzunun çaplarının yaklaşık olarak karesi(L kabının kalınlığına bağlı olarak,belki kübü) ile orantılıdır

Diğer yandan elektroskoplar L kabından uzakta ve onunla ince tellerle(serbest elektron kapasitesi düşük) birleşmiş durumdalar. Bu durumda düşünmemiz gereken başka şeyler de var: Şekildeki K cismine yükü sadece dışına dokunarak verebiliriz çünkü içinden dokunabileceğimiz oyuk yok. Oyuk olsaydı daha fazla elektrik yükü vermemiz mümkündü. Elektrik yükünü dıştan vermek zordur. K cismi yük aldıkça potansiyeli artacak ve bu nedenle her yüklemede öncekinden yüksek potansiyeli olan yüklü cisimlerle(yük kaynağı) temas ettirmek gerekecek. Böyle yüklenmiş K cismi ise fazla bir elektrik yükü taşımaz.

Ayni zamanda L cisminin içinde biriken(indüklenmiş) elektrik yükü de K’nın yükünden fazla olamayacağını biliyoruz. L cisminin kütlesi(elektron bolluğu) elektroskopun başındaki topuzunkinden çok fazla olursa, elektroskoptan elektron çekmeye ihtiyacı olacak mı? Doğal olarak çok az. Bu kadar az bir yükü elektroskop gösterebilecek mi? Çok mu duyarlı bu elektroskoplar? Tellerin birleşme yerlerindeki problemleri de unutmayın. Bir süngerle gölün arasına ince bir boru yerleştirerek suyu gölden süngere kolayca çekebilir miyiz? Yukarıdaki birinci sorunuzu açıklayabildik mi? Neden seçeneklerin farklı olabileceğini anlatabildik mi? Umuyoruz ki, bu yaptığımızın sebebini anlayabilmişsinizdir.

Batı ülkelerinin birinden bir bilim adamı Nasreddin Hoca’nın yaşadığı yere gelmiş. Ama Nasreddin Hoca’dan başkası bilim adamı ile tartışmaya cesaret edememiş. Birbirlerinin dilini de bilmediklerinden, fikir alışverişi anlamında yalnızca yere çizilen geometrik şekiller kullanılmış. Bilim adamı bir daire çiziyor, Nasreddin Hoca onu iki eşit kısma bölüyormuş. Bilim adamı yeniden daire çiziyor, Nasreddin Hoca onu dört eşit kısma bölüyormuş. Bilim adamı ayrılırken, Hoca’nın Dünya, kara ve okyanuslara bağlı bilgilerinin çok iyi olduğunu düşünüyormuş. Nasreddin Hoca’ya olan biteni sorduklarında da, bilim adamının yalnız yemek düşündüğünü ve yemeğin büyük kısmını istediğini anlatmış.  

Yukarıda adını hatırlattığımız, 21 yaşında ölmüş büyük matematikçi Evariste Galois, okulda ve üniversite sınavlarında matematik sorularına öğretmenlerin dar düşünce çerçevesinden bakamadığından, kötü bir öğrenci sayılmış ve üniversiteyi de kazanamamıştır. Onun matematik öğretmeni gelişmemiş düşüncenin limiti olarak hatırlanır. Matematikte yanlış anlayışa yer çok azdır ama yine de şartların çok kesin(belirli) olması gerekir.

Söylenenlere göre atomun babası sayılan Niels Bohr (1885–1962), okuldaki öğretmeninin fizik sorusunu üç farklı yolla ve farklı yaklaşımlarla çözmüştür. Ama öğretmen yalnızca kendi çözdüğü yolu anladığından Bohr’a kötü not vermiştir. Acaba Einstein ÖSS fizik sorularında başarılı olabilir veya herhangi bir fizik bölümümüzü iyi notlarla bitirebilir miydi? Bir sürü belirsizlikler içeren fizik sorularının yalnız istenen biçimde çözülmesinin istenmesi halinde, ezbere dayalı öğretim yapılması ve bilimsel düşüncenin engellenmesi kaçınılmazdır.

Einstein Gelişmemiş Bir Ülkede Olsaydı

izler, Dünya’nın çoğu ülkesi gibi, bilime hiç katkısı yok denebileceklere dereceler ve unvanlar dağıtıyoruz. Pek de bilimsel sayılmayacak makaleler yayınlıyoruz. TÜBİTAK ve diğer kurumlar için genelde değersiz projeler hazırlıyoruz. TÜBİTAK, YÖK ve diğer kurumlar bunlar için ödüller veriyor ve böyle işlerin yapılması için pahalı cihazlar da alıyorlar. Ama hiçbir kurum bilimsel çalışmaların sonuçlarıyla ilgilenmiyor. Sadece makale sayısıyla uğraşıyorlar.  Bilim ve yeni teknolojiler üretimiyle ilgili(amacıyla değil) paralar dağıtan kurumlar, son 10 yılda bile, bu alanlara kimlerin ne ölçüde katkıda bulunduğunu bilmiyorlar. Çoğunlukta olup katkıda bulunmayanlar diğerlerine karışmışlar. Dikkat etmek gerekir ki, yalnız önemli bilimsel sonuçlar elde etmiş bilim adamları diğerlerinin de bilimsel sonuçları ile ilgilenir ve değer verebilirler. Keşke böyle insanlar bilim ve yeni teknoloji üreten kurumların başkanlıklarında ve onların çevrelerinde bulunsaydılar.

Einstein 1905 yılda yayımladığı Özel Görelilik Teorisi ile dünyada en büyük fizikçi ve 1916 yılında yayımladığı Genel Görelilik Teorisi ile yüzyılların en büyük bilim adamı olduğunu göstermişti. Bundan birkaç yıl önce TV’de Einstein’ın birkaç Yahudi bilim adamı ile birlikte Türkiye’ye çalışmak için gelmek istediğini söylemişlerdi. Sözüm ona, Einstein’ın bu konuda yazdığı mektubu Atatürk, Maliye Bakanı’na göndermiş. Denilene göre Maliye Bakanı bunlara verilecek maaşların Türkiye için masraflı bulduğu için Einstein arkadaşları ile Türkiye’ye gelememişler. Doğal olarak bu bir masal olmalı. Çünkü Einstein ve onun tanıdıkları, o zor zamanlarda bile, Türkiye’nin başında Atatürk gibi lider olmasına rağmen gelişmemiş bir ülkeye gelmek istemezlerdi.

Bu masala bir sürü inananlar vardır. Ama bunların çoğu böylesi bir masalın bizler için hakaret olduğunu anlayamıyorlar. Birincisi, Einstein’ın kendine yakın bildiği bilim adamları Nobel ödüllü veya bu dereceye yakın kişiler olmuştur. Yani onlar bütün Müslüman âleminin tarih boyu bilime yaptıkları katkılardan daha fazlasını yapmış olanlar, olsa gerek. İkincisi, Amerika ve diğer bazı ülkeler Einstein ve onun arkadaşlarını her yolla ve fırsatla kendi ülkelerine almak istiyorlardı. O dönemde bunlardan çok daha az önemli bilim adamlarını ve mühendisleri Amerika’nın, İngiltere’nin ve Sovyetler Birliği’nin keşif kurumları izliyor ve ülkelerine kaçırıyorlardı, hele de 1945 yılında.

Şimdi gelelim Einstein ve arkadaşlarının(tanıdıklarının) mali yüküne. Bugün TUBİTAK Avrupa Birliği ile müşterek çalışmalar için yılda yaklaşık 80 milyon dolar para transfer ediyor. Bu paranın boşa giden kısmı bile, Einstein’ın ömrü boyunca harcadığı paradan fazladır. Ayrıca ona ve tanıdığı bilim adamlarına böyle büyük paralar hiç de gerekli değildi.

Yaklaşık 1994-95 yıllarında ODTÜ Fizik Bölümü’ne Katıhal Fiziği alanında dünyaca ünlü Rus bilim adamı Keldish gelmişti. Koridorları geziyor ve onunla bilimsel açıdan ilgilenen birileriyle karşılaşmak istiyordu. Bilimsel ilgisizliğe tam anlamıyla şaşırmıştı. Einstein ise birileriyle müşterek çalışan ve bildiklerini paylaşan biri bile değildi. Onun yaptıklarını şimdi bile çok az sayıda insan tam olarak anlıyorken, Türkiye’de böyle biri hiç yoktu. Einstein Türkiye’de ne yapacaktı? Onun biliminin derinlikleri ile ilgilenen birisi bulunur muydu?

Bilimde çok büyük önem taşıyan belirsizlik prensibinin müellifi ve kuantum fiziğini kuranların en önemlilerden biri olan Heisenberg, Nobel ödülü kazandırabilecek düzeye yaklaşmayan makaleler yazmazdı. Bu sebepten, 75 yıl yaşamış ve ömrü boyu çok çalışmış Heisenberg, benden[1] yaklaşık üç kat az sayıda makale yayımlamıştır. Kendisi Nobel ödüllü fizikçiler arasında çok üst seviyede olmasına rağmen, bugünkü YÖK ve TUBİTAK için, makale sayısı kıstası ile yapılan değerlendirmelerinde “bizim iyilerimizle” kıyasla yetersiz bulunacaktı. Bizim kriterlerle Einstein bile önemli bilim adamı değildir. Einstein ve Heisenberg günümüz Türkiye’sinde yaşasaydılar TÜBA üyesi olmak için şanslarını bekler dururlardı. Bilimde en büyükler içinde, dünyada tanınsalar ne çare? Akademi üyeleri içinde dostları olmadıktan sonra bu üyeliği kazanmaları bile zor olurdu.

Prof Dr. Oktay Sinanoğlu[2] Türkiye’nin Einstein’i olarak tanınmaktadır. Üstelik Einstein’in çalıştığı konularda çalışmadığı ve hatta teorik fizikçi bile olmadığı halde. Ama genç yaşlarında, kuantum kimyasının oluşumu sırasında çok iyi çalışmış ve 25 yaşında ABD’de profesörlüğe kadar yükselmiştir. Türkiye’de kimin bilime ve yeni teknoloji üretimine nasıl bir katkıda bulunduğu bilinmediği gibi, onun katkısı da pek bilinmiyor. Bildiğimiz bir şey daha var ki, o da TÜBA üyesi değildir. Ama belki o da kimi diğerleri gibi TÜBA üyelerinden daha iyi bilim adamıdır.

Bizde bilimsel sonuçları ile ünlü olma imkânı olmadığından, Sinanoğlu’nun ünlü olmasının belki de asıl nedeni, Osmanlılar döneminde Türklerin Avrupa’ya bilim ve eğitimi taşıdığından ve oralarda cirit attıklarından bahsetmesidir. Gerçekten de 16’ncı yüzyıla kadar Osmanlı İmparatorluğu oralara bilim ve genel olarak kültür götürmüştür. Keşke sonraları da cirit atmakla beraber onlarla birlikte Rönesans’a katılabilseydiler. O zamanlardan başlayarak Avrupa’nın güney-batı bölümü güney ve doğusundan çok daha hızla gelişmeye başlamıştır. Yine o zamanlar bizlerle birlikte ve saraylarda yaşayan, ülkemiz nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturan Rumlar ve Ermeniler de vardı.

Günümüzde Türkiye’de, Einstein ve Heisenberg özveri ile çalışarak kişi başına ayda 3500 YTL kazanabilirlerdi. (Bu arada, asgari ücret ve emekli maaşlarının bundan çok daha az olmasını göz önüne alarak, böyle büyük paraların yabancılara verilmesini doğru bulmayan vatansever öğretim üyelerimiz de bulunurdu.) Einstein veya Heisenberg’in günümüzde bir TÜBİTAK projesi almaları da düşük ihtimalli bir işti. Çünkü TÜBİTAK bunların hazırladıkları projeleri de, usule uygun olarak fikirlerini açıklamak maksadıyla uzmanlara gönderecekti. Bu uzmanlar ise gördükleri projeleri çoğu kez saçma sapan bulacaklardı. Haliyle, başkanlık da bu fikre katılmak zorunda kalacaktı. Ne de olsa bilim ve projenin iyisi ile kötüsü arasındaki farkı daha iyi anlayıp ilgilenecek durumda olmasalar gerek.

Sebebini yukarıda anlattık: Einstein ve Heisenberg’in projelerden ve makale yazma işlerinden ek para kazanma imkânları olamazdı. Yani mali yönden ülkemize yük falan olmazlardı. Hem de bilime katkıları tüm Asya, Afrika ve Güney Amerikalı bilim adamlarının toplamından bile fazla olmasına rağmen. Zaten Einstein ne yapsa da gelişmemiş ülkelerin birine giderek orada faydalı ve saygın olamazdı. Popüler bile olamazdı. Çünkü dinini değiştirmeyecekti, okyanuslarda tatlı suyun tuzlu suya kısa zamanda karışmamasını(çünkü böyle akıntıların oluşmasının nedenleri çok kolayca anlaşılmaktadır) veya burçların insan yaşamını etkilemesini ve benzeri popüler konuları(!) konuşmayacaktı.

Ama Einstein’in görelilik teorisi, tüm dünyada (gelişmemiş ülkelerin de hepsi dâhil) çok ünlü olduğu için, yaşadığı gelişmemiş herhangi bir ülkenin TV programlarında ve gazetelerinde anlatılabilirdi. Örneğin Einstein insan olarak ilkönce her şeyin ona, buna ve yerine göre çok ya da az olduğunu anlamıştı. Einstein’dan sonra anlaşılmıştı ki, bir insanın başında yalnızca 2-3 tüy varsa bu çok azdır; ama 2-3 tane tüy bir tas çorbanın içindeyse bu çok fazladır.

Daha da ötesi, onu yüzyılların en büyük bilim adamı olmasını sağlayan işinin başındayken, o insanların binlerce yıl yanlış düşündüklerini fark etmişti. Onun bu fikrini anlayabilen biri bugün de çok zor bulunur. İnsanlar düşünürlerdi ve halen de aynen düşünüyorlar ki; yerde olan her şey yerdedir. Ama göklerde olanlar göktedir. Yani uzayda, fezada. Einstein dedi ki, yerdekiler yerdedir ama göktekiler gökte değil. Aslında gök(başka bir deyişle uzay) gökte gördüğümüz şeylerin arasındadır. Daha ötesi, cisimler uzayı yamuk yumuk etmiş ve bazı yerlerde uzay(feza) tamamen eğri olmuştur. Böyle yerlerde ve bazı durumlarda zaman, tamamen donuyor, duruyor.

Her bir çemberin uzunluğunun kendi çapına oranı olan 3.14159 azdır; Hatta oranın büyüklüğü çemberden çembere değişir; Öyle ki çemberin yarıçapı onun uzunluğundan çok fazla da olabilir; Farklı yerlerdeki üçgenlerin iç açılarının toplamı farklıdır ve 180 dereceden büyüktür. Bunların gerçek olduğunu iddia eden Einstein herkesin dikkatini uzaya(boşluğa) çekerek, onun kabarık-yamuk şeklini görmelerini istiyordu.

Einstein ABD’ye geldiğinde onu, daha önce kimselerin görmediği kadar şaşalı biçimde karşılamışlardır. Herkesin cevabını merak ettiği soruları da sormuşlardır. Bu soruların biri de şöyleydi: “Siz 1906-1915 yılları arasında makale yayımlamıyordunuz. Neler yapıyordunuz?” Einstein bu sorunun cevabını yaklaşık olarak şöyle anlatıyor: “Ben on yıl gece gündüz demeden hep düşündüm. Boş uzay (feza) nedir? Boşluk ve boş şey nedir? Bomboş ne demektir?”

Dünyada bilinen ve Türkiye medyasından da duyduğumuz ve hemen hepimizin bildiği Einstein’in eğitim seviyesiyle ilgili bir ayrıntıyı anımsayalım. Derler ki, Einstein okulda başarısızmış. Eh, Türkiye’de de böyle çocuklardan milyonlarcası olduğunu söylüyoruz. Belki Atatürk zamanındaki maliye bakanı da bunu bilerek ve Einstein’in çalışmalarının sonuçlarını dikkate alarak onun gelmesini istememiştir, olabilir mi? Einstein’in yukarda hatırlattığımız en önemli bilimsel sonuçlarının bile, Nasrettin Hoca’nın bildiklerinden çok çok daha az olduğunu hepimiz görebiliriz. Nasrettin Hoca hayata bağlı problemlerle ilgilenmişti ve zamanını boş şeylere harcamazdı. Diğer yandan, ülkemizde fizik ve matematik konularında çalışan bilim adamlarımız bilime genelde pek katkıda bulunmasalar da, Einstein gibi saçma sapan şeylerle zaman kaybetmemişlerdir.

Her şeye rağmen, gelişmiş ülkelerde uzaya, fezaya ve Feza Gürsey’e çok büyük önem vermişlerdir. Anımsatalım ki Prof. Dr. Feza Gürsey, geçen yüzyılda Türk kökenliler içinde en büyük fizikçi ve matematikçi olmuştur. ODTÜ’den istifaya mecbur edilmiş ve ABD’ye gitmiştir. Ne yazık ki böyle olayları kınamayan ve unutmayı tercih eden insanlarımız bugün de vardır.  Bizler temel bilimlerinden çok uzağız. Ama şarkı, şehir ve hikâyeleri severiz. Keşke bunları yazanların hepsini sevseydik. Fakat bir dahi olan Aziz’e hep nesin, nesin dedik ama ne olduğunu bile anlayamadık; onu bir hiç sayaraköldürmeye kalkıştık. Her toplumun tarihinde çok farklı ve kötü olaylar olmuştur. Yine de bilmek gerekir ki, böyle olayları unutmaya çalışan toplumlarda utanç verici olaylar tekrarlanabilir. Sorunlarını teşhis edip tartışmayan toplumların gelişmesi sürekli engellendiği için, artık uyanmaları gerekir.

Acaba neden Doğu, Afrika ve Latin Amerika kökenliler içinden bilime çok büyük katkıda bulunan insanlar çıkmıyor, özellikle de kendi ülkelerinde yaşayanlar içinden? Yaklaşık 1,5 milyar Müslüman’dan, o da yalnızca Batı ülkelerinde yaşamış, bir fizikçi Nobel ödülü kazanmış (Pakistan kökenli Salam Abdus (1926–1996) ) ama nüfusu 100 de 1’i kadar Hollanda’dan 15 kişi. Sayıları dünyada sadece 14 milyon olan Yahudilerden ise yaklaşık 40 Nobel ödüllü fizikçi vardır. (Nobel ödülleri 1901’den başlayarak her sene verilir ve şimdiye kadar yaklaşık 180 fizikçi bu ödülü almıştır.)

Batılılar bunun nedenini bizler için gerekli şekliyle anlatmak yerine Asyalılara, Afrikalılara ve Latin Amerikalılara “geri zekâlılar” diyerek geçmekteler. Doğal olarak bizler böylesi hakareti kabul edemeyiz. Bilim (yeni teknolojiler) üretiminde çok çok gerilerde kalmamızın nedenlerini anlamaya çalışmalıyız. Ama gelişmemiş ülkelerin insanları genelde kendilerini ve ülkelerini “en büyük” saydıklarından bu laflara sadece kızar ve geride kalmalarının nedenleriyle yine pek ilgilenmezlerGerekirse gelişmemiş ülkelerin insanları da Yahudilere, Avrupa kökenlilere ve Japonlara geri zekâlılar der ve bununla da iş bitmiş olur.

Bizler gelişmek için gerekeni yapacağız deriz ama gerekenlerin neler olduğunu kimlerin bildiği pek bilinmez. Böyle ülkelerin insanları çok kıskanç olduklarından da çevrelerinden birisinin gelişmesini ve kendilerinden daha ünlü olmasını kesinlikle istemezler. Neticede onlardan iyi olsalar da o mevkilere getirilmezler. Bunun yerine, gururlarını okşamak için, ülkelerinin dışında yaşamış ünlü insanları kendilerinden saymakla yetinirler.

Mesela bizlerden bazılarının Napoleon Bonapart’ı Türk saymaları veya bazı Arapların William Shakespare’in Ermeni değil (Ermeniler de onu kendilerinden birisi bilirler) de Arap olduğuna inanmaları gibi. Keşke böyle benimsemeler biraz da temel bilimlere çok büyük katkıları olmuş olanlar tarafına kaysaydı. Batılılar, kendi milletlerinden ya da çevrelerinden gurur kaynağı olarak bilimi, bilim adamlarını herkesten çok benimsemiş, destek olmuşlardır. Bunun içindir ki, aralarından Newton ve Einstein çıkmıştır. Gelişmemiş ülkelerin insanlarında böyle özellikler yok derecededir. Neticede, gelişmemiş ülkelerin gelişmemiş kalmalarının nedeninin geri zekâlık olmadığını söyleyebiliriz. Ama dikkatinizi çekelim; burada zekânın ne olduğunu kesin şekilde belirlemedik.

Dünyadaki bu durumu genetik farklılıklara bağlama problemine hiç girmeyelim. Çünkü uzmanlık alanımızın dışına çıkarsak doğrulardan uzaklaşabiliriz. Sadece hatırlatalım ki, Avrupa’nın güneyinden ve doğusundan güzey-batı yönüne gittikçe,  büyük önem taşıyan bilimsel ve teknolojik sonuçların yoğunluğu artıyor. ABD’de de insanlık için faydalı olan en hayırlı işler yine demin söylediğimiz bölgenin insanları ile bağlantılıdır. Ayrıca Japonlar da yeni teknoloji üretiminde çok başarılıdırlar. Yahudiler ise, zamanımızda, bilim açısından tüm milletlerden öndedirler. Bizlerle iç içe yaşamış ve sonra gelişmiş ülkelere göçmüş Ermeniler bilim ve yeni teknoloji üretimine Türklerin hepsinden daha fazla katkıda bulunmuşlardır. Acaba neden?

Doğulular, Afrikalılar, Latin Amerikalılar eğitime, bilime ve yeni teknoloji üretimine saygısızdır. Genelde çevrelerinde kendilerinden daha iyisini bulundurmazlar. Eğitim ve bilim için paralar harcarlar ama dahi, umut veren biri için değil. Evladının prestiji, keyfi ve diploması için paraya para demezler ama onların iyi bir eğitim alması için paradan vazgeçemezler. En iyi eğitimciye ve bilim adamına bile, ister Newton ve Einstein olsun, pek saygı duymaz, yararlanmak istemezler. Özellikle de kendi milletlerinden olanlardan. Gelişmemiş toplumlar için bunların geçerli olduğunu çokları biliyorlar ama bir şey de değişmiyor. Bizlerde özel sektör eğitim ve bilim için pek para harcamaz ve özel üniversitelerse öncelikle para kazanmak içindir. Yeni teknolojileri yurtdışından alırlar. Kendi ülkelerinde üretilebileceğine inanmazlar ve haklıdırlar da. Devletler para harcarlar ama genelde iyi eğitim ve bilim için değil. Pahalı cihazlar da alınır, üniversitelerde açılır. Belki de, kadrolaşmak ve “bizde de var” gösterişi için.

Türkiye ve dünyada işadamları bir işe yatırım yapmadan önce bütün masraf ve kazançlarını düşünür, hesap yapar, kar etme yollarını ararlar. Ama bilim ve yeni teknoloji üretiminde, devlet yatırımlarında bunu göremiyoruz. Ne de olsa, “devletin malı deniz”. Büyük yatırımlar yapacaksın ki, kendin ve hükümet için reklam olsun. Halk da ülkenin geleceği için önemli işler yaptığını zannetsin. Eğitim ve bilim seviyesinin gelişmediği bir ülkede yatırımın boşa gittiği anlaşılsa da onlarca yıl geçer (Nasreddin Hoca’nın sözlerini hatırlayın: “O zamana kadar ya han, ya ben, ya da eşek ölmüş olur.”). Bu zamanda keyfine bakarsan yükselirsin ve ünlü olursun. Ayrıca, büyük yatırımlarda çok yüksek görevlilerin imzası gerektiğinden, onlar da böyle işleri hep desteklemek zorundadır. Devletin paraları devamlı harcanır. Çünkü kimse yanlış yere imza attığı bilinsin istemez.

Örneğin TUBİTAK Antalya’nın dağlarında gözlemevi kurmuş ve yaklaşık 40 milyon dolar masraf etmiştir. Sonra yaklaşık 40 tane bilimsel açıdan değeri meçhul makale yayımlamıştır. Hatırlatalım ki Feza Bey’in her bir makalesi devlete yaklaşık 1000 defa ucuza mal olmuştur. Einstein’in makaleleri de masrafsız ortaya çıkmıştır. O en önemli deneylerin sonuçlarını, kafasında oluşturduğu fikirleri inceleyerek görürdü, yani düşünce deneyleri yapıyordu. Gelişmemiş ülkelerde devamlı olarak boşa yatırımlar yapılıyor. Türkiye de bunu hep yapıyor ve yapacaktır da. Çünkü bilimsel açıdan neyin hangi yönde yöneltileceği konusuna yöneticiler kafa yormuyorlar ve iyi bilim adamlarını ise çokça dışlıyorlar.

Bunlar da Doğu, Afrika ve Güney Amerika insanları için geçerli olan geleneklerin sonucudur. Bizler orta çağların en büyük astronomu ve Samerkant’ın sultanı Uluğ Bey’i (1394–1449) oğlunun yardımı ile öldürdük. Dünyada en büyük matematikçiler sırasında yer alan ve zamanesinin en büyük astronomu olan Nasir al-Din Tusi’yi (1201–1274) zindanda çürüttük. Bugün astrofiziğin en önemli konularında çalışan ve Türk fizikçileri içinde öncülerden olan Hakkı Ögelman da bundan yaklaşık 30 yıl önce yurt dışına gitmek zorunda kaldı. 1995 yılında buraya dönmeyi istediyse de, dönemedi ve çok sıkıldı. Bu, yüksek tansiyonlu Hakkı’nın o günlerde felç geçirmesi ile sonuçlandı ve bir daha da sağlığına kavuşamadı.

Astrofiziğin optik alanında çalışanlar içinde(yani Türkiye’de en yaygın şekilde çalışılan konularda), herkesten fazla bilime katkıda bulunan Prof. Cafer İbanoğlu’na da TÜBİTAK başkanlığının hiç ilgisi olmadı. Ulusal Gözlem Evi’nin işlerinden uzak tutuldu. Teorik Astrofizik’in uygulanması konusunda Türkiye için en fazla önemi olan Prof. Rennan Pekül’ün de gençlik yıllarında başından çok işler geçti. Kırk yaş civarında veya elli yaşından gençler arasında fiziği anlayan ve astrofiziğe uygulayabilen kişi olarak Doçent Aşkın Ankay’ı düşünüyorum. Ne yazık ki, o da tamamen ilgi dışında kalmış. Çünkü bilime katkıda bulunabilen insanlara gerek duymuyoruz.

Gelişmemiş ülkelerin devlet kuruluşu ne sayılırsa sayılsın, tarihleri kaç bin sene olursa olsunoralarda feodal ilişkiler hep güçlü olarak kalıyor. Örneğin Sovyetler Birliği’nde böyle ilişkiler tamamen kaldırılmıştı. Ülke dağıtıktan hemen sonra Rusya, ona yük olacak diğer cumhuriyetlerden ayrılmak istedi. Bir gecede birliğin bitmiş olduğunu ilan etti. Kendi başına(bağımsız) kalmış Müslümanların yaşadığı cumhuriyetlerde hakimiyet ve yönetim, o ülkelerde yüksek vazifelerde olanlarda, çocuklarında, akrabalarında ve memleketlerinin insanlarında kaldı. Bu insanlar (aileler) ellerinde yalnızca ülkelerinin tüm zenginliklerini tutmadı: Bu insanlar bütün alanlarda toplumlarının en ünlüleri de oldular. Temel bilimler konularında bile. Bilimsel çalışmaların sonuçlarının da önemi kalmadı.

Oradaki insanların çoğu şimdi de patates, domates almaya çok zorlanmaktadır. Bazı yöneticilerse, yılda yaklaşık bir milyar dolar mal varlığı elde etmeyi becerdiler. (Azerbaycan’dan örnek vermek bizim için daha kolay. Oranın geçmiş Sağlık Bakanı Ali İnsanov her yıl mal varlığını yaklaşık bir milyar artırırdı. Ne diyelim, soyadı zaten “insan”.) İlginçtir ki, Türkiye’de bir bakan yılda sadece birkaç milyon doları kanunsuz olarak elde etse, kendi hemşerileri tarafından bile hoşgörüyle karşılanmayabilir.

Hangi ülke veya toplum hakkında bilgi almak için google’ye girerseniz karşınıza Vikipedi ansiklopedisi çıkar. Buradaki bilgileri her bir ülke kendisi yazar. Bizler bu yazılarda kendimizden fazla topraklarımızı tanıtırız. Belki de doğru olan budur. Çünkü bu topraklar yalnızca insanların değil, bütün canlılarındır. Sonra liderlerimizi, devletimizi ve geleneklerimizi tanıtırız. Ama örneğin Ermeniler böyle yapmıyorlar. Onlar çok fazla yazı eklemişler ve en fazla kendi milletlerinin elde ettiği başarıları tanıtıyorlar. Hatta eskiden Ermenistan topraklarında Azeri ve aralarına karışmış(asimile edilmiş) çok sayıda Kürt de yaşıyordu.

Ermeniler her konuda en önemli sonuçları elde eden, en ünlü vatandaşlarının ad ve soyadını yazıyorlar. Diğer milletler oraları 1949 yılından başlayarak terk etmeye mecbur olmuşlardır. Şimdi ise Ermeniler dışında kimseler kalmamıştır. Azerbaycan’a birinci büyük göç, yaklaşık 200-300 bin insan, hatırladığım kadarıyla 1949-1950 yıllarında gerçekleşti. O zaman göç edenler genelde Ağrı Dağı’nın Ermenistan sınırları içinde olan kısmında, vadide yaşayanlardı. Çoğunu Azerbaycan’da pamuk yetiştirilen bölgelere yerleştirdiler. Ben de o zamanlar bu bölgelerden birinde yaşıyordum.

Ermeni’nin hangi ülkede bakan veya başbakan olduğunu, kimin dünyaca ünlü kültür veya spor adamı, kimlerin farklı ülkelerde büyük komutan, kimlerin bilim adamları olduklarını yazılarından öğrenmek kolaydır. Onların, dünyanın önemli ülkelerinde ne kadar önemli pozisyonlarda oldukları öğrenilmektedir. Ben fizikçi olarak, Ermenilerin bilim konusunda yazdıklarının doğru olduğunu gördüm. Sovyetler Birliği’ndeki büyük politikacı ve komutanlarıyla alakalı yazılarda da hatalı bir bilgi görmedim.

Bu sebepten yazılanların hepsine inanmak zorunda kaldım. Ermenilerin yalnız Sovyetler Birliği’nde değil, dünyada da çok önemli pozisyonlarda olduklarına inandım. (Örneğin Rusya’nın şimdiki Dış İşleri Bakanı Lavrov, Ermeni’dir.) Onlar böyle bir millet oldukları sürece, dünyayı istedikleri her şeye inandırırlar. Toplumları inandırmak yalnız haklı ve doğru olmakla olmuyor. Onların bizlere karşı amansız tavırlarını da biliyorum. Ama kendi insanına bile değer vermeyen, dünyanın gelişmesine de pek katkıda bulunmayan bir toplumun bireyi olduğum için, benim sözlerime de pek inanan olmaz. Ne olsa, dünyada pek bir değeri olmayan bazı ünlülerimizi fazlasıyla görmüşlerdir.

Yine de Türkiye’deki Türkler, hangi alanda olursa olsun, diğer cumhuriyetlerde yaşayan Türklerden daha fazla ön plana çıkmaya başlamış ve sürmektedir. Hem de Türkiye’de yıldan yıla eğitimin ve bilimin kalitesi hızla kötüleşmesine rağmen. Doğrusu şu ki, bağımsızlığına kavuşmuş Türki Cumhuriyetlerde (belki Kazakistan hariç) bilim, kültür ve sosyal adalet alanlarında gerilemenin hızı daha fazladır. Türkiye’dekiler işçilikte, üretimde ve ticarette diğerlerinden çok daha ileridedir. Hatta Avrupa’daki bazı Hıristiyan ülkelerindekinden bile. Keşke mektup gönderen fizik öğretmenine benzer, eğitimi düşünen politikacılarımız, zengin adamlarımız, eğitim ve bilimi yönetenlerin de olduklarını görseydik. Bu sayede fizik öğretmeninin isteğine de çare bulunurdu.

Einstein Türkiye’de Olsaydı

Biz yazılarımızda temel bilimlere, özellikle matematiğe ve fiziğe en büyük katkıları çok genç insanların yaptıklarını belirtmek istemişiz. Bu nedenle de şunları hatırlatmışız:

Bilindiği gibi; gerçek bilgi sahibi olmak ve bilimsel düşünceyi geliştirmek bizimki gibi toplumlarda hiçbir zaman ön plana çıkmıyor. Herkes diploma peşinde. Diğer yandan biliyoruz ki, en büyük bilim adamları, matematikte ve fizikteki en büyük buluşlarını 22-26 yaşları arasında yapmışlardır. Örneğin Isaac Newton (1643–1727) unutulmaz fizik kanunlarını ve matematiğe en büyük katkılarını 26 yaşına ulaşmadan elde etmiştir. Albert Einstein (1879–1955) 24 yaşında yaptığı çalışması için Nobel ödülü almış ve 25 yaşında da yaptığı iş ile dünyanın en büyük bilim adamı olduğunu ispatlamıştır.

Fransız matematikçi ve astronom Alexis-Clod Clero (18.yüzyıl) Paris Akademisi’nde ilk bildirisini sunduğunda 12 yaşındaydı. Fizik ve matematik konularında en büyük işleri yapmış kişilerden bazıları, ilk bilimsel makalelerini 13–14 yaşlarında yazmışlardır (örneğin James Maxwell (1831–1879) ve William Hamilton (1805–1865).  Adını matematik (yüksek cebir) tarihine yazdıranlar içinde,  21 yaşında düelloda öldürülmüş Evariste Galois (1811–1832) de vardır. İki yaşında kitap okumaya başlayan ünlü fizikçi Thomas Young (1773-1829), içlerinde Türkçe ve Arapça da bulunan yaklaşık on dil biliyordu ve 23 yaşında tıpta doktora yapmıştı. Paul Dirac (1902-1984) ve Werner Heisenberg(1901–1976) gibi dehalar da böyle genç yaşlarında zirveye ulaşmışlardır.

Bunları okumuş bir fizik öğretmeni bize şöyle bir yazı göndermiş:

“Hocam, sizin de yazdığınız gibi, dünyada bilime katkı sağlayıp tarihe adlarını yazdıranlar çok genç yaşlarda bunu yapıyorlar. Şahsen bunu daha önce bilmiyordum. O insanların resim ve fotoğraflarının tamamı kelli felli adamlar; çocuk yaşta başardıklarını düşünmemiştim.

Bu insanlar muhakkak dahi insanlardı. Bir ülkede böyle insanlar çıkarsa, onları kaybetmemek adına küçük yaştan itibaren bilimi doğru vermek gerekir. Ama nasıl? Bizde böyle kitaplar var mı? Bilimi doğru vermek için, mesela dersi verirken, neyi hedeflemek lazım?

Eğer ortaokulda başlayacaksak nasıl başlamalı? Sonra lise düzeyinde nasıl devam etmeli? Sözgelimi Dinamik konusu; 13-15 yaşlarında bu konu nasıl anlatılmalı? 16-18 yaşları arasına geldiklerinde önceki bilgileri nasıl geliştirmeli? Bunu bir örnek olarak söyleyebilirseniz memnun olurum. Bu arada biz lisede fizik dersinde PSSC (“Physical Sciences Study Committe”) fiziği görmüştük. O zamanlar bu kitabı pek sevmezdik. Açıp bakınca roman gibi geliyordu, soruların nasıl çözüleceğine rehber olmuyordu. Oysa sınavlarda ekseri işlem sorulurdu. Sınıf da kalabalık olduğundan verimli olmazdı. Neyse uzatmayayım, öğretmenliğe başladıktan sonra bu kitabı elime tekrar aldığımda hayran kaldım. Bugüne kadar gördüğüm en güzel fizik kitabı, özellikle lise düzeyi için. Daha genişletilmiş, soru ve konu sayısı artırılmış bir PSSC fizik kitabım olmasını çok isterdim. Bilmem hiç duydunuz mu? Şimdilerde sadece eski kitapçılarda(sahaflar) bulunabilir. Konuya döneyim, “bilim öğreten” dediğiniz kitap bunun gibi olabilir mi? Başka hangi kitaplar güzel? Ne, nasıl öğretmeli, öğrenmek isterdim.”

Ben eğitimimin tümünü Rus dilinde almış birisiyim, farklı milletler içinde yaşadım ve Sovyetler Birliği’nde her zaman Rusça kitap, gazete okudum, TV izledim. Orada spor programlarında sporun birçok branşından konuşuluyordu. Burada ise spor dendiğinde neredeyse, yalnız futbol düşünülüyor. Bu sebeple, fizik öğretmeninin sorusunun cevabına, futboldan bir misalle girmeyi tercih ediyorum. Bir gencin iyi bir futbolcu olup olamayacağını belirlemek için, onun sağlamlığını, futbol için gereken çevikliğini ve futbola olan sevgisini test etmek hemen hemen yeterlidir. Peki ya tabii bilimler, fen?

Temel bilimler, özellikle de fizik ve matematik için en önemli kıstaslar: Bilimsel ve soyut düşünme gücü; bilginin derinliği, hacmi ve kesinliği; doğaya olan ilginin büyüklüğü ve bildiklerinin konuşulanlara değil, deney ve gözlemlere dayanmasıdır. Yani bizim eğitim sisteminde önem verilmeyenler. Temel bilimlerin gelişmediği ülkelerde yeni teknolojilerin üretimi de beklenemez. Çünkü bunun için de aynı şartlar ön plana çıkarlar. Bizde de, dünyanın genelinde olduğu gibi bu şartların oluşumu için gereken ortam yok denecek düzeydedir. Neticede ülkemizde, gelişmiş ülke olmak için gerekli eğitimi de sağlamak imkânsızdır. Yani hep birbirlerine bağlıdırlar.

Toplumda kültür ve gelenekler ilk bakışta aynı anlamı taşıyabilirler. Gelenekler olduğu gibi kültür kapsamına girer ve denebilir ki onu zenginleştirir. Ama unutmamak gerekir ki, insan eti yiyen toplumların da gelenekleri vardı. Fakat bunu yapan toplumları kültürsüz olarak tanımlamak daha uygun olur. Bu kavramların ikisi de zamanla değişir. Kültürel seviyesini, kalitesini dikkate almadan dar anlamda tanımlayacağımız kültür veya gelenekler toplumun alışkanlıklarını, davranışlarını, değerlerini içerir ve kuşaktan kuşağa da korunurlar. Bu açıdan baktığımızda, belki de hayvanların da kendi kültürlerinin ve geleneklerinin olduklarını düşünebiliriz. Mesela, sosyal adalet ve yardım; milyonlarca üyesi olan karınca toplumlarında, insan toplumlarının çoğunda karşılaştığımızdan daha iyi durumdadır. Hayvanların kültüründe (geleneklerinde) de yakınlarına, güzelliğe ve müziğe sevgi; doğaya bağlı bilgi ve ilgi vardır. Onlarda hiç olmayan ise dindir, güzel sanatlardır, yazıya ve tartışmaya dayanan eğitimdir; bilim ve yeni teknolojiler üretimidir.

Hayvanlar yalnız doğanın basit şekilde olan ve hayatlarını etkileyen kanunlarını (7. sınıfı aşmayan fizik ve matematik dâhil), yiyecek elde etme amaçlı basit teknik çözümlerini kullanıyorlar. Yuva kurmada ve işlerine yarayan basit aletler yapmada nasıl bir malzeme kullanmak gerektiğini, insanlardan daha düşük seviyede de olsa, biliyorlar. Böyle olduğundan da, kültür ve gelenek kavramlarını yalnız insanlar için kullanıyoruz. Ama hayvanlar söz konusu olunca içgüdü diyoruz. Yani, insanlar söz konusu olunca içgüdüyü geleneklerin ve kültürün içine koyuyoruz. Bu yüzden aslında içgüdüyü, kapsamı çok düşük seviyede gelenek gibi kabul edebiliriz.

Daha ötesi, gelenekleri kültür kapsamına alırsak, hayvanların da, asgari seviyede, kültürleri olduğu ileri sürebiliriz. Örneğin kedilerin pisliklerinin üstünü örtmeleri veya göz önünde çiftleşmemeleri gibi. Biz burada hayvanların kendilerini tehlikeden korumak ve yaşamlarını devam ettirmek amacıyla düşünmeden yaptıkları hareketleri kapsayan refleksleri (tepkiler) kastetmiyoruz. Refleks şeklindeki tepkiler bütün canlılarda vardır, insanlar da dâhil.

Bu üç kavramın aynı anlama gelmediğini; bunların sadece insanları hayvanlardan ayrı tutmak için olmadığını; zamana bağlı özelliklerini hatırlayalım. Elbette hayvanların dış görkemleri, ses güzellikleri, sadakatleri, anlayışlı, sosyal yardımlaşmada ve adil olmaları gibi özelliklerine saygı duymak gerekir. Diğer yandan bazı hayvanların eczacılık ve tıbbi çalışmalardaki önemini, onlar üzerinde yapılan biyolojik deneylerin insan tedavisinde oynadığı büyük rolü de unutmamalıyız.

İnsanlardan (özellikle şehirlerden) uzaklarda yaşayan hayvanların içgüdüsünün zenginleşmesi milyonlarca yıl gerektirir. Şehirlerde yaşayan hayvanların (köpek, kedi, sıçan…) içgüdüsüyse araç trafiğinin değişim temposuna uyacak şekilde hızla değişebilir. İnsanların bazı geleneklerinin değişmesi ise binlerce yıl bile sürer. Gelenekleri kültürün kapsam alanının dışında tutarsak, kültürün değişme temposunun teknolojiye ve bilime daha kolay uyum sağladığını görürüz. Yani kültürün değişmesine gereken zamanın 100-10 yıl civarında olduğunu söyleyebiliriz. Neticede diyebiliriz ki, geleneklerin değişme (gelişme değil) temposu da, kültürün gelişme hızından çok azdır.

Bir ev hayvanının zengin bir ailenin köşkünde yeni teknolojilerle donatılmış ortamda yaşaması ve tıbbi imkânlardan yararlanması, mesela, sirkteki becerikli, yetenekli, çalışan, öğrenen hayvanlarla aynı “kültürel” düzeyde olduğu anlamına gelmez. Tıpkı bilim ve yeni teknolojileri üretmeyen toplumların, gelişmiş ülkelerin keşiflerinin sonuç ve konforunu kullanmalarıyla kültürel düzeylerinin artamayacağı gibi. Toplum, gelişimi engelleyen geleneklerden uzaklaşmalıdır. Hele çağımızda, ebeveynler çocuklarını aslana benzeterek sevmemeli, yalnızca delikanlılığını övüp, övünmemeli. Hayvan gibi güçlü ama aklın kullanılmadığı davranışlar belki binlerce yıl öncesi için makbuldü. Eğer o zamanlardaki kültürel düzeyde kalmak istiyorsak (!) başka tabii.

Yukarıda, hayvanlarda hiç olmayan ama insan hayatının bir parçası olan faaliyetlerin en önemlileri din, güzel sanatlar, yazıya ve tartışmaya dayanan eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimi olduğunu söylemiştik. Dinler binlerce yıl içinde neredeyse değişmez olarak kaldığından, bunların büyük olasılıkla gelenek olduğunu veya belki de kültürün değişmez kısmını oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. (Dinlerin kapsam alanına her zaman onları yozlaştıran ve insanların istismar olunmasını sağlayan eklemeler yapılmıştır ve her zaman yapılacaktır. Biz bunları dinler kapsamına almıyoruz.) Güzel sanatlar da teknolojiye bağlı olarak daha hızla değişirler ve kapsamları da zamanla artar. Güzel sanatların yeni tür malzemelere, araçlara ve yöntemlere bağlı olarak gelişmesi hızlanmaktadır. Böylece, güzel sanatlar gelenek değil, genelde kültür kapsamında yer alır, denebilir.

Eğitim, bilim ve yeni teknoloji üretimi, insan toplumlarının hızla gelişen faaliyetidir ve kültürün seviyesini en fazla belirleyen faktörlerdir. Kültürün seviyesini belirleyen bu esas faktörler aynı zamanda toplumların ekonomik alanda gelişmesini de belirliyorlar. Çünkü ekonominin gelişmesi kültüre bağlıdır. Böylece insan toplumları hayvanlar âleminden: gelişmenin temeli olarak, geleneklerinin zenginliği ve kendi aralarındaki kültürel seviyeleri ile farklılaşırlar, diyebiliriz. Her insan toplumunun kapsamlı(zengin değil) gelenekleri olabilir ama kültürel seviyeleri(zenginlikleri) çok farklıdır.

“Hiçbir tutarlı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi

çok güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede geleneklerin

kayıt ve şartlarını aşamayan milletler, hayatı, akla ve

gerçeklere uygun olarak göremez.. Hayat felsefesini

geniş bir açıdan gören milletlerin egemenliği ve

boyunduruğu altına girmeye mahkûmdur”.

Mustafa K. Atatürk (1881-1938)

Doğal olarak toplumların gelenekleri dünyadaki kültürün gelişmesinden etkilenir ve değişir. Ama bu gelişmeler için gereken zaman dilimi her toplumda çok farklıdır. Örneğin dörtbin yıl önce Bağdat’a nehir altından tünel inşa edilmişti. Ama ikibin yıl önce, vahşi toplum sayılabilecek durumunda olan Güzey Avrupalılar şimdi her alanda o kadar gelişmişlerdir ki, ulaşılamaz olmuşlardır. Yalnız Iraklılar değil, bütün Arap dünyası eğitimde, bilimde ve yeni teknolojiler üretiminde yaklaşık 150 yıl geride kalmıştır. Ve onlarla Avrupalılar arasındaki bu fark devamlı ve hızla artacaktır. Arapların giyeceklerinden ve Libya lideri Kadaffi’nin kendi çadırı ile devlet ziyaretlerinden, geleneklerinin değişme hızının çok küçük olduğu görülmektedir. Oysa unutmamak gerekir ki, geçmişte Araplar ve Farslar Müslüman toplumlarının öncüleri olmuşlardı bugün de Yakın ve Orta Doğulular içinde öncülerdendirler.

Böylece hayvanların da dar kapsamda bir gelenekleri vardır. Gelenekler hayvan türlerinin büyük bir kısmında toplumsal çıkarlara az yönelmiştir. Karınca ve arılar gibi toplumsal hayat sürdüren canlılarda toplumsal çıkarlar, insanlar arasında olduğundan bile fazladır. Tavuk ve civcivlerin yöneticisi olan horozun boğazından, diğerlerinin bulduğu tanecikler hiç geçer mi? Canlılar içinde -çoğu zaman- en çıkarcı ve kendi toplumuna karşı amansız olanlar insan değil mi? Kibir, ihtiras gibi özellikler insanlara mahsus.

Hayvanlar ise birbirlerini yerlerken bile toplumlarının daha sağlıklı olmasını temin ediyorlar. İnsan çevresini kendine adapte etmek isterken kendi neslini bile umursamıyor. Oysa hayvanlar yalnız başlarına, biz olmadan doğa ile daha uyumlu. İnsan toplumlarındaysa, hayvanlara nazaran gelenekler çok gelişmiştir. Ama onlar toplum çıkarlarına farklı kapsamda ve şekilde yönelmişlerdir. Bir sürü ülkelerde gelenekler ve sosyal yardımların bazı şekilleri kölelik ve dilencilik ruhunu koruyor. O ki bazı hayvanlar bağımsız ve kururlu yaşam tarzı sürdürürler.

İnsanoğlu eskiden beri hayvanları değişik maksatlarla eğitmektedir. Hatta bu eğitilen hayvanların becerilerini televizyonlarımızda da görüyoruz. Yine televizyonda dikkatimizi çekmiş olacak bir ayrıntı da, eğitim sırasında hayvanlara sevdikleri yiyeceklerin verilmesidir. Ancak bu verilenler sadaka şeklinde verilmez. Her yaptıkları doğru hareket, öğretilenleri doğru uygulamalarından sonra verilir. Yani teşvik, güdüleme. Ama eğitimde genel geçer bir uygulamadır. Sirklerde olduğu gibi sporda da ilerleme kültürel ilerlemedir. Demek ki ödül, sadaka gibi değil de bir başarı ve zahmet karşılığı verildiğinde olumlu bir amaca götürmektedir. Tahmin edersiniz ki çocuklarımızın eğitiminde çocuklara verdiğimiz burslar da benzer bir maksatla verilen ödüllerdir. Çalışma ve başarıyı teşvik. Bu doğru bir yöntemdir. Gelişmiş ülkelerde de aynı sistem uygulanmaktadır. Sonuçları da verimlidir. Ülkede kültür ve bilimin hızla gelişmesini temin eder. Kim çalışırsa ödül onadır.

Gelenekler iyi veya kötü olabilir ve kültürle kıyasla çok küçük hızla değişirler. İnsan toplumlarında binlerce yıl yaşatılan kötü gelenekler de vardır. Mesela dilencilik ve insanlarda dilencilik ruhunu teşvik eden yardımlar. Sosyal yardımlar yapılırken de sadaka şekilde olmasının önünü kapatmak gerekir. Unutmamak gerekir ki bazı milletlerin şimdiki geleneklerinde dilencilik ve sadakaya yer kalmamıştır. Kültür, gelişmiş veya gelişmemiş, yüksek ya da düşük seviyede olabilir. Ama çok hızla değişebilir ve bu değişmenin temelinde eğitim, bilim ve yeni teknolojiler bulunur.

Bildiğim kadarıyla iki şey sonsuzdur (sınırsızdır). Bunlardan

biri evrendir, diğeri ise insanların düşüncesindeki farklılıktır.

Ama evrenin sonsuzluğuna tam olarak inanmıyorum.

Albert Einstein (1879–1955)

Akıl, yaratma yeteneğini ancak deneyim onu

zorladığı zaman kullanır.

Henri  Poincare (1854–1912)

Türkiye’deki gazeteciler arasında yaygın bir görüş olduğunu biliyoruz: Gazetelerde yayınlanan makalelerin seviyesi, buradaki 14 yaşında bir çocuğun ortalama zekâ seviyesini aşmamalıdır. Bir makale, okurun 2 dakikadan daha fazla zamanını almamalıdır. Çünkü okuma alışkanlığı olmayan ve bilimsel düşünme yeteneği gelişmemiş toplumlarda(nüfusunun çoğunluğu bakımından), popüler şekilde bilimi anlatan makalelerin okunması daha uzun zaman alırsa okuru yorar ve dikkati dağılır. Daha büyük makaleler, çok az sayıda basılan ve yine az sayıdaki popüler dergilerde yayınlanmaktadır. Bizler okumayan ve doğa ile ilgilenmeyen toplumlardanız. 2007 yılının Ağustos ayında, öğretim üyesi olan bir AKP’li kadın milletvekili TV’de ilginç bir durumu anlattı. Politikacıların mitinglerde halka hitap ederken kullandıkları cümlelerin, 6 yaşındaki bir çocuğun anlayabileceği şekilde olması gerektiğine benzer sözler söyledi.

Aslında politikacılar kendi aralarında daha yüksek eğitime uygun seviyede ve daha kesin anlam taşıyan cümlelerle konuşabilirler. Ama genelde onların konuşmalarını derin ve kapsamlı olarak bulmuyoruz. Bu da normaldir. Çünkü politikacılar vazife sahibi olarak yönettikleri alanlarla ilgilenmekten çok daha fazla, düşük eğitim seviyesi olanların oylarıyla ilgilenmekteler. Kimlerle daha fazla ilgilenirsen, hangi ortamlarda çok bulunursan ve hangi eğitim seviyesine uygun konuşursan, düşüncelerin ve ilgin de o seviyeye uygun şekilde olur.

Bu fikir eski çağlardan beri bilinmektedir: “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” TV ve gazetelerden gördüğümüz gibi 9-14 yaşında çocukların anlama düzeyinin üstündeki toplum problemleriyle pek ilgilenen yoktur. Doğal olarak dainsanların toplum çıkarları ile örtüşmeyen kendi çıkarları için düşünme yeteneği daha fazla gelişmiştir. Ama bu yöndeki düşünce için kültürün ve özellikle de temel bilimlerin önemi çok azdır. Bu yüzden de, gelişmemiş ülkelerde fizik öğretmeninin istekleri toplumun ve ülkenin ilgisi dışında kalmış olur.

Ayrıca, bilinen bir gerçek de şudur: Bir toplumda her problem kesin şekilde ortaya koyulmuyorsa ve yüzeysel anlatılıyorsa, toplum kültürün ve ekonominin üst seviyelerine kadar gelişemez. Böyle bir ortamda çok geniş düşüncelere sahip kişiler zor yetişirler. Örneğin sosyal konularda Kongar, Barlas ve eski diplomatlarımız gibileri. Doğal olarak onların da konuşmasında bir temel bilimcideki kesinlik yoktur.

Ne yazık ki, dünyanın büyük kısmı da bizimkine benzer durumdadır. Ancak siyaset, sosyal bilimler, edebiyat ve güzel sanatlar alanları ile fen ve teknoloji bilimleri arasındaki gelişmişlik farkı, gelişmemiş toplumlara kıyasla ileri toplumlarda uçurum şeklinde değildir. Ne yazık ki temel bilimler ve yeni teknolojiler üretiminde, gelişmiş ülkelerin düzeyinden yaklaşık 100-150 yıl geride kalmış olmamız bizler için önem taşımamaktadır.

Nüfusu oldukça fazla olan ülkemizde, yüksek eğitime ve bilime ayrılan paralar hiç de azımsanacak gibi değildir. Buna rağmen fen ve teknoloji konularında ülkemizin kötü durumda olması, okuduğunuz yazıyı hazırlayanların bu konular üzerine daha çok gitme sebebidir. Sorun ekonomik değilse, nerededir? Bunun anlaşılması için bir örnek verelim. İngiltere’de Malcolm Longair adlı yazarın yaklaşık 520 sayfa olan, “The new Cosmic Century. A History of Astrophysics and Cosmology” Cambridge 2006, kitabı basılmıştır. Bu kitapta 1900–2000 yılları arasında kitabın konusu olan alanlarda(Astrofizik, Kozmoloji) ve bunlarla ilgili olan konularda en önemli bilimsel sonuçlar tartışılmış ve bu sonuçları ortaya koyanların adı, soyadı ve yaşadığı yıllar verilmiştir.

Türk Cumhuriyetleri kökenliler içinde (Türkiye dâhil), bu kitapta yalnızca “O. H. Guseinov” ismi geçmektedir. Oysaki Türkiye’de bu konularda çalışan -bazıları TÜBA[1] üyesi de olan- çok sayıda çalışanımız vardır. Yüzyıl boyunca bilimde nelerle uğraştığımızı sorgulamamızın zamanı gelmedi mi? Hangi bilimde, hangi alanda, neyi temsil ediyoruz? Böyle meseleler ne YÖK’ü, ne TUBİTAK’ı, ne de başka bir kurumu ilgilendiriyor.

Bilim ve eğitimle ilgili yukarıda söz ettiğimiz yetersizlikler bizlerle iç içe yaşayan Yahudi ve Ermenilerde pek gözükmüyorOnlar sayıca çok daha az olmalarına rağmen, dünya bilimine ve teknolojilerine bizlerden daha fazla katkıda bulunmuş ve bulunmaktadırlar. Örneğin Sovyetler Birliği’nin bilimine ve teknolojisine 1917–1987 yılları arasında en fazla katkısı olan işleri ve kişileri kapsayan “1917–1987 yılları arasında Sovyet bilimi ve tekniği. Vakayiname. Moskova. Nauka 1988” künyeli resmi kitapta Ermeni kökenli yirmibeş (25) kişinin adı geçerken, Türk Cumhuriyetleri kökenlilerden yalnızca iki kişinin adı geçmiştir (E. Tagiev ve O. Guseinov).

Bizim ülkemizde de magazin ve futbol dışında, astrolojinin öneminin bile eğitim ve bilimden çok daha fazla olduğunu yine TV ve gazetelerden görüyoruz. Prof. Dr. Zekeriya Beyaz TV’de, astrolojinin Hindistanlılar’ın ineğe tapınmaları gibi saçma sapan bir şey olduğunu söylemişti(yılan ve fareye de tapıyorlar.) Buna biz de katılırız. Biliyoruz ki herkes, en fazla kendi gelenekleri ve kültürü çerçevesinde olan şeylerle ilgilenir, gururlanır. Ama kendisi TV programında haklı olduğunu göstermek ve karşı tarafı ikna etmek için sadece böyle şeylerin Kuran’da bulunmamasını gerekçe gösterebilmişti. Ama sakin ortamda bazı gerekli şeyleri de düşünmek gerekir.

Birincisi, Hindistanlıların inançlarının saçma olduğunu söylememiz iyi değil. Çünkü başkası farklı bir yorum da yapabilir. İkincisi, hiç kimsenin diğerlerinin inançlarına saygısızca yaklaşması doğru değil. İlaveten, inançların temelinde bulunanlar deneysel ve gözlemsel olarak ispatlanamaz. Böyle olduğundan da herkes kendi dinini ve geleneklerini diğerlerinden üstün tutar. Daha ötesi: Dünya’da yaşayan insanların çoğu için en önemli -belki de yegane- gurur kaynağı dini ibadetleri ve dış görünümleridir. Eğer toplum bireylerine gurur olacak başka kazanımlar veremiyorsa, onun elinde olana hoşgörü göstermek gerek. Ayrıca da Hindistanlıların bilime ve yeni teknolojiler üretimine bizlerden (Müslümanlardan) çok daha fazla katkıda bulunduklarını da göz önünde tutmak gerekir.

Gerçek, deneylerle test edilenlerdir.

Albert Einstein (1879–1955)

Şu anda bilimin ve yeni teknoloji üretiminin öneminin hızla artmış ve daha da artacağı çağdayız. Dünya Bankası’nın yaklaşık beş yıl önceki verilerine göre, ülkelerin kalkınması üç faktöre bağlıdır. Bunlardan en önemlisi ve kalkınmanın yaklaşık %76’sını temin eden, bilim ve yeni teknolojilerin üretimidir. Doğal kaynaklarınki ise yalnızca %5’tir. Kalan %19’u ise insanların diğer etkinliklerine bağlıdır. Bu bilgileri göz önüne alarak bir bilim adamına, bir yılda, ortalama olarak ABD’de 200 bin, Avrupa Birliği’nin öncü ülkelerinde 120–150 bin, Rusya’da 20–25 bin(Rusya hızla gelişiyor, bu nedenle bugün bu paranın 3 misli olabilir) ve Rusya’nın güneyindeki cumhuriyetlerde yaklaşık 3-5 bin dolar ayrılmaktadır. Bu miktar, bilim adamlarının maaşlarını, çalışmaları için gereken masrafları(gerekli binaların inşaatını ve tamirini, vs.) içermektedir. Bunları göz önüne alarak bilimsel çalışmaların yapılan kurumlarda kadro oluşturma işine çok ciddi bakmak gerekir.

“Yeri doldurulamayan biri yoktur.” sloganı gelişmemiş toplumlarda üretilmiştirBunlara göre yerleri doldurulamazlar sadece şimdiki liderleri ve onların yakınları olabilirler. Gelişmiş ülkelerdeyse bilirler ki, herkesin yeri doldurulamaz. Hatta bu tür insanların kendi liderlerinin memleketiyle bağlantısı bile olmayabilir. Bu ülkelerde sanayi birlikleri içinde de bilim ve yeni teknoloji üretimi yapan birimler vardır. Buralarda çalışanlar arasında çok sayıda Nobel ödüllüler de vardır. Sanayi birlikleri bu birimlerinde çalıştırmak için üniversitelerde okuyan öğrencilerden başarılı olanlarını seçerek, onlarla anlaşmalar yapmakta ve parasal desteklerde bulunmaktadırlar.

Bu sanayi birliklerde çalışmaya yeni alınanları dört gruba ayırırlar:

1. Hem bilim hem de yöneticilik açısından iyi olanlar.

2. Bilimsel açıdan iyi, ama yöneticilikte yetersiz olanlar.

3. Yöneticilikte iyi, bilimsel açıdan yetersiz olanlar.

4. Her iki açıdan yetersiz olanlar.

Bu kurumlar ilk önce üçüncü gruba dâhil olanlarla anlaşmasını kesmektedir. Çünkü bu gruba dâhil olanlar kendileri iyi çalışmadıkları gibi “aktif ve etkili olduklarından” çalışanları da engellemektedirler. Gelişmemiş ülkelerin (Türkiye’de de) özel sektöründe, 1. 2. ve 3. gruplara uygun olanlar tercih edilmektedir. Ama gelişmemiş ülkelerin devlet sektöründe(YÖK, TUBİTAK ve Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı kurumlar gibileri dâhil. Şuna da dikkat çekmekte fayda var: Özel üniversiteler devlet üniversitelerden pek farklı durumda değiller.) akrabalık, dostluk, taraftarlık genelde ilk üç kriterin hepsinden öne çıkmakta. Böylece çalışanların ve yöneticilerin eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimi gibi konularda bilgisi ve katkısı olmasının önemi, pratik olarak, kalmıyor.

Sorarlar: “ressam olmak kolay mı?” Şu cevap verilir: “Çok kolay, sadece gerekli boyaları gereken yerlere koymak yeterli.” Gelişmiş ülkelerde genelde, her bir yüksek makamdaki göreve en uygun olan, uzman ve dürüst çalışanlar getirilir. Böyle düzen kurmaksa bilinçli şekilde takım çalışması gerektirir. Gelişmemiş ülkelerde zaten herkes her şeyi bilir ve herkesten akıllıdır. Buralarda herkes bilir ki, çevresinde kendinden daha uzman birini bulundurmak doğru değildir. Önemli vazifeleri, genelde rüşvet alıp vermeyi beceren yakınlarına vereceksin. Neticede, gelişmiş ülkelerin devlet sektöründe yüksek makamlarda çalışmak zordur. Çünkü konumlara uygun insanları iş başına getirmek gerekir. Bu da gerçekten o yeri hak etmek için ciddi çalışmak demektir. Gelişmemiş ülkelerde canının istediğini, istediğin mevkie getirebilirsin. Yeter ki yetkin olsun.

Einstein Matematiğe Dayandığı için Başarılı Oldu

Unutmamak gerekir ki en kesin dil matematik dilidir. Matematiksel ifadeleri, matematik bilen insanlar, farklı zamanlarda ve farklı ülkelerde okurken bile aynı bilgiyi almış olurlar. Ama söz ile ifade edilen fikirler, aynı millet için bile farklı zamanlarda farklı anlamlara gelebilir. Daha ötesi, aynı millete mensup, aynı zamanda, ama farklı bölgelerde yaşayan insanlar, bazen aynı sözü çok farklı anlam taşıyan şekilde anlayabiliyorlar. Diğer yandan aynı cümleyi okurken, aynı dili konuşan ama farklı kültürel seviyede olan insanlar da farklı anlam çıkarabilirler. Böyle olduğundan da söz ile yazı ile ifade edilenleri tam olarak gerçek haliyle anlamak imkânsızdır.

Sosyal bilimler sözlerle anlatılır, bu nedenle de onların ulaştıkları sonuçlar çoğu zaman farklı yorumlara yol açar. Doğa bilimlerinin sonuçlarının doğruluğu yalnız farklı yerlerde, farklı insanların yaptıkları deney ve gözlemlerle kanıtlanabilir. Ama bu gerçeklerin geçerli olma sınırları, hata payı ve süreçlerin(olayların) hangi şartlarda ilerlediğine bağlıdır. Matematik doğa bilimi değildir. O, insan mantığına dayanan temel bilimdir. Matematik ifadelerin çoğu, doğrudan doğa ile bağlantılı değildir. Doğanın kanunlarını yansıtanlar da tam gerçek haliyle yansıtmazlar, deneylerin ve gözlemlerin hata payı ile belirlenen bilgiler gerçek olarak kabul edilirler. Ama matematik ifadeler her zaman insanın fikrini tam olarak ve kesin şekilde yansıtırlar.

Her bir bilim dalında ne kadar matematik varsa,

kesinlikle bir o kadar da gerçek vardır.

İmmanuel Kant  (1724–1804)

Yeterli kadar eğitim almamış ve bilimsel düşüncesi gelişmemiş insanlar matematiğe, deneylere ve gözlemlere dayanmayan fikirlere de inanmaktalar. Onların yanıldıklarını örneklerle gösterelim:

Biliyoruz ki Evrenin tümünü öğrenen bilim dalına kozmoloji denir. Einstein’in kozmolojisine göre Evrenin farklı yerlerinde, aynı zaman aralıklarında gözlem yapanlar hepsi aynı manzarayı tespit etmiş olur. Yani gözlemcilerin hepsi kendini Evrenin merkezinde yerleşmiş gibi fark eder ve uzak galaksilerin, bütün yönlere doğru onlardan uzaklaştığını gözlemler.  Şaşırtıcıdır ki, XV. yüzyılda Alman filozofu Kuzanskiy Nikolay (1401-1464) benzer şeyleri ileri sürmüştür. Diyordu ki: “Sonsuz harekette olan evrenin ne merkezi, ne sınırları, ne üstü, ne de altı vardır. O homojendir ve onun her yerinde aynı kanunlar geçerlidir. Evren küredir. Bu kürenin merkezi her yerdedir ama sınırları hiçbir yerde.” Acaba Kuzanskiy evren(dünya) derken ne düşünüyordu?

Onun için evren kavramı kesinlikle Einstein’in kullandığı anlamda değildi. İyi biliyoruz ki, farklı bilimsel seviyede insanlar için aynı kavramlar aynı şeyleri ifade etmiyor. Newton ve Einstein de bizler gibi Allah’a inanıyorlardı. Ama Allah, vatan ve millet kavramı bizler ve onlar için çok farklı şeyleri ifade ediyor. Bunlara rağmen Kuzanski’nin çok derin fikirleri kozmoloji çalışanlarını bile heyecanlandırmaktadır.

Yüzyıllarca (Galileo zamanından) önce kullanılan ve şimdi kullanılan fiziksel kavramların benzerliklerine dayanarak doğru sonuçlara varmak çok zordur. Örneğin atom sözünü ilk kullanan, Yunanistan’da Milattan 500 yıl önce yaşamış  Demokritus olmuştur. O şöyle diyordu:

“Atomlar ve boşluk dışında hiçbir şey yoktur,  gerisi düşüncedir.”

Fakat bu fikir şimdi atom derken düşündüklerimizle hiçbir benzerlik taşımıyor. Çünkü atomun kendi de içi dolu bir şey değildir. Boşluğa benzer ve maddenin özelliklerini taşımaz. Zaten atomun Demokritus’un yazdığı gibi anlatılması da bilimsel bir kavram ifade etmez. Onun atomu atomdan daha fazla moleküle benzemekte. Çünkü maddenin kimyasal özelliklerini taşıyan en küçük parçacığı moleküllerdir. Yine de Demokritus’un fikirleri, çok düşündürücü olmuştur ve şimdiki bilgilere ulaşılma yolunda çok faydalı olmuştur. Bugün biliyoruz ki atom, kimyacılar, genel fizikçiler ve atom fiziği çalışanları için de tam olarak aynı şeyleri ifade etmiyor. Yani, değişik bakış açılarının, anlamak ve açıklamak için, farklı yaklaşım ve çağrışımları tetiklediğini de inkar edemeyiz.

Atomlar nesne değildir.

Werner Heisenberg (1901–1976)

Lenin :”Atom da elektron gibi tükenmez” demiştir. Bu cümle doğrudur ama fizikçiler için ne bilinmeyen bir şeydir, ne de bilinmesi gelişme için gerekli bir düşünce taşır.

Şimdi bakalım aynı şeyleri bizim bilim adamları bugünlerde -dinimize ve eğitimize hizmet ettiklerini sayarak- kutsal kitabımızla nelerin ilişkide olduğunu anlatıyor. Örneğin Einstein kozmolojisinin yansıtılması anlamında, “Gök genişlemektedir.” ifadesinin olduğu. Enteresandır ki fizik bölümü bitirmiş insanlarımız bu ifadeyi Evrenin genişlenmesi ile eşdeğer buluyorlar. Hâlbuki bu ifadenin bilimle hiçbir ilişkisi yoktur.

Azeri şairi İmadeddin Nasimi (1369-1417) yaklaşık şöyle diyordu: “Bende sığar bin bir cihan ben bu cihana sığmarım.”  Şimdi kozmoloji çok gelişmiştir. Yaklaşık 20 yıl öncelerdeki gibi Evrenin sadece genişlemesi değil, hızlanarak genişlemesi araştırılmaktadır. Evrenin kuantum köpüklerinden birinin genişlemesi gibi doğduğu ve bu noktasal köpüklerin her birinin farklı evrenler oluşturduğu tartışılıyor. Görüyoruz ki, Nasimi bunları biliyormuş ve kendisinde binlerce kuantum durumlarında, noktasal boyutlarda evrenlerin sığabileceğini yazmış. Kendisinin ise bir evrene sığamaz olduğunu da doğal olarak görmüştür. Ama o zamanlar böylesi dünya görüşünü oluşturacak için hiçbir deneysel ve gözlemsel veri olmadığından, şeriat mahkemesinin onun derisinin soyularak öldürülmesine hüküm verdiğini düşünüyorum. Başka ne neden olabilirdi, böyle amansız hükme. Nasimi meydanda, derisinin soyulma sürecinde ölmüştür. Bizlerse şimdi bile söz sohbet ile anlatılan bilimsel sonuçlara fazla inanıyoruz.

Antalya’da Kayserli kuyumcu arkadaşlarım vardır. Bunlar güzel ve dini bütün insanlardır. Vatan ve millet sevgisi ile dolu, arkadaşlarına karşı dürüst ve insanlara yardımcı olmayı seven kişilerdir. Bu ailelerin ideoloji kaynağı Zaman gazetesi, Aksiyon ve Sızıntı dergileridir. Bu dergileri tanımam için 20 ve 27 Ağustos 2007 Aksiyon ile Sızıntı’nın Ağustos ve Eylül sayılarını bana vermişlerdi. 26 Ağustos 2007 Zaman gazetesinde yayımlanan “Genetik Bomba” makalem ile ilgilendiklerine de sevinmiştim.

Bu makalede Heisenberg’e bağlı örnekler verdiğimiz için, Sızıntı’nın Eylül sayısında ilgimi çeken “Atoma ilk işaretler” adlı makaleyi de hatırlatalım. Yazar sayfa 370’de elektronların atom içindeki hareketi için şöyle yazıyor: “Oldukça karmaşık olan bu hareketin, rüzgârla sağa sola savrulan toz zerrelerinden bir farkı yoktur.” Bu hiç de atoma doğru işaret değildir. Birincisi toz için rüzgâr dış etkidir ama tek bir atom kapalı sistemdir. Atomun içinde kuantum fiziği geçerlidir, toz-rüzgâr meselesinde ise klasik fizik. Elektronlar Fermi parçacıkları olduklarından, atomun içinde tam olarak yozlaşmış (dejenere) durumdadır. Toz örneğinde ise böyle bir şey olanaksızdır.

Yazı bilim dışı söz sohbetle dolu. Yalnız bu bir cümlenin üstünde durmamın nedeni, bu cümlenin de, “gökler genişler” gibi Ku’ran’da geçtiğini yazmasıdır. Tekrar ediyorum: Biz genelde temel bilimlere pek katkıda bulunmayan toplumlardanız. Bu nedenle de bilmediğimiz kavramları, süreçleri ve olayları böyle kolayca kutsal kitapta aramaya kalkmamız doğru değil. Unutmamamız gerekir ki bizim eğitim sistemimiz ve geleneklerimiz bilimsel düşüncemizi çok kısıtlamıştır. Doğal olarak insanlarımız (en üst seviyelerdeki yöneticiler de dâhil) böyle çok sayıda kaynakları okuyarak Einstein veya Heisenberg’in bilime pek bir yenilik getirmedikleri fikrine kapılabilirler. Eğer Einstein ve Heisenberg şimdi yaşasaydı, onların halinin nasıl olacağını ve bizlerin bilim alanındaki durumumuzu nasıl değerlendireceklerini bir düşünün.

Böyle bilimsel fikirler üretilmesinin bizleri nerelere götüreceğini örneklerle gösterelim. Herkes “Sakla samanı gelir zamanı” ve “Bir koltukta iki karpuz tutmak olmaz” gibi atasözlerimizi bilir. Sakla samanı gelir zamanı, cümlesinden görüyoruz ki, yüz veya binlerce yıl önceden enerjinin korunma yasasını biliyorduk. Ottan saman yapılır ve uzun bir zaman korunarak hayvanlara verilir. Hayvanlar samanı yiyerek onun içinde saklı biyolojik enerjisinden faydalanırlar. Samanın enerjisi ondan hayvana geçmiş olur. Böylece enerjinin korunmasını ve bir türden başka bir türe geçebildiğini yüzyıllardır bildiğimiz söylenebilir.

Bir koltukta iki karpuz tutmak olmaz da, tam olarak Pauli Wolfgang (1900–1958) prensibini anlatıyor denebilir. Bu prensibe göre bir kuantum durumunda iki fermion bulunamaz. Doğal olarak eski zamanlarda bu prensibi de enerjinin bir halinden diğerine geçmesi ve korunması gibi basit şekilde anlatmak gerekirdi ki, insanlar onları anlasın ve unutmasınlar. O zamanlar fermionlar veya kuantum durumları deseydiler kim ne anlardı? Bu nedenle de kuantum durumu yerine koltuk ve fermiyon yerine karpuz tabiri kullanmışlar. Yani, tarih boyu üretilmiş benzer fikirlerimizi batı bilim adamlarına ulaştırarak, onların (Einstein dâhil) tamamının boşuna uğraştıklarını söyleyelim ve onları üzelim mi? Bizler en önemli fizik kanunlarını yüz, belki de bin yıldır bildiğimiz için bilim sonuçları ile ilgilenmiyor olabilir miyiz?

Şimdi hatırlatalım ki, bizim din adamlarımız hiçbir zaman Avrupa din adamlarının ortaçağlarda bilime karşı yaptıklarını (1548-1600 yıllarda İtalya’da yaşamış Jodano Bruno’nun yakılmasını hepimiz biliyoruz) yapmamışlardır. Daha ötesi her zaman eğitime ve bilime saygı göstermeye ve bu alanlarda yüksek seviyelere gelmeye çağırmışlardır.

Şimdiki ekonomik kriz dünya ülkelerinin çoğunu vurmuştur, özellikle de pahalı konutlarını kredi ile alan ve petrol üreten ülkeleri. Bizim ekonomimiz de “hastadır” ama toplumumuz sağlamdır ve insanlarımız ekonomimizin doktorlarıdır. Bu doktorlar tedavi edecekleri ekonominin hastalığını tartışarak doğru yolları mı seçmeliler yoksa bildiklerini birbirinden gizleyerek, gereken bilginin artmasını ve kesin şekil almasını mı engellemeliler? Tartışmalar kesin şekilde olmadığında, ekonomi ile birlikte onun doktorlarının da hasta olduğu düşünülebilir ve hastalık iyi tartışılamaz, derinleşir. Ekonominin hasta olmasını ondan gizlemeye gerek yoktur, o üzülmez. Ama hasta ekonomi tedavi edilmezse, sağlam olan toplum üzülürGelişmemiş toplumlarda insanlar üzülmesin(!) diye türlü yolsuzluk, kadrolaşma, eğitim ve bilimdeki kusurlar insanlardan gizli tutulmağa çalışılır. İnsanlara karınlarını doyuracak ekmeği bulamadıkları halde, diğer ülkelerin insanlarından çok zengin ve mutlu oldukları anlatılır.

Bu eğitim, bilim ve bilimsel düşüncelerle ilgili makalemizin önceki bölümlerinde de örnek olarak Ermenilere bağlı bilgiler verdik ve buna devam ediyoruz. Çünkü makalenin konusunu anlatırken ve amaca doğru ilerlerken, İzmir’in kadın milletvekilinin Ermeni problemi konusundaki konuşmalarında bir hakaret olmadığını da izah edelim.

Bütün ülkelerde eğitimi, bilimi ve yeni teknolojilerin üretimini doğru yönde ve verimli şekilde yönetmek için başkanlıklar, kurumlar, senatolar, kurullar ve benzeri birimler vardır. Doçent ve profesör olurken, başkan yardımcısı ve bir birimin müdürü olarak çalıştığım süre boyunca, yani 1968’den 1992’ye kadar (24 yıl) her hafta ortalama 2 kere Bakü’de, yılda 1-2 kere de Moskova ve diğer şehirlerde böyle kurumların toplantılarında aktif şekilde bulundum. 1992-2005 arasında Türkiye’de çalıştım ama eğitim, bilim ve yeni teknolojilerle alakalı problemlerin tartışıldığı toplantılarda yalnızca 2-3 kere bulundum. Başka toplantılarda da çok bulundum ama bilimi geliştirmeyi amaçlayan bir tartışma göremedim. Yalnız aşağılarda değil, dekanlık ve daha yüksek seviyelerde de eğitim ve bilimin gerektiği gibi tartışıldığı bir toplantı görmedim ve duymadım.

Bu bir kültürdür; makamlarda oturanlar her şeyi herkesten daha iyi bildiklerini ve diğerlerinin bilgi ve düşüncelerine de ihtiyaçları olmadığını düşünüyor olsalar gerek. Bilgiye ve doğru düşünmeye ihtiyaçları olmayan insanlarla yönetilen ülkeler gelişmiş olabilir mi? Gelişebilir mi? Böyle ülkelerde görmezden gelme çok yaygındır. Hatta YÖK, TÜBİTAK gibi kurumların Einstein’in bile fikirlerine ihtiyaçları olduğunu söylemek zordur. Ama hemen kaydetmek isterim ki, Prof Dr. Tosun Terzioğlu TÜBİTAK başkanı olduğunda, orada durum çok daha iyiyiydi. Onun Prof Dr. Ali Alpar gibi bilime değer veren ve iyi de bilim adamı olan bir danışmanı vardı.

Ben 1968-1983 yılları arası rasathanede başkan yardımcısı olduğum ve doktora öğrencilerimden üçünün savunması Ermenistan’da olduğundan, Erivan’a da çok gitmiştim. Oranın Akademisinin başkanı, dünyada çok ünlü bir bilim adamı (astrofizikçi) olarak tanınan Ambartsumyan V.A. idi (1946’dan ölene kadar). O, akademi başkanı olduğu yıldan başlayarak Sovyetler Birliği’nin milletvekili ve akademi üyesiydi (birlik dağılana kadar). Ermenistan’da Komünist Partisi liderlerinden biri olan ve Türkleri hiç sevmeyen Ambartsumyan, Ermenilerin en sevdiği ve Sovyetler Birliği’nde hemen herkesin tanıdığı biriydi. (Yaklaşık 1000 sayfalık soykırım kitabını bundan 35-40 yıl önce bastırılmasının yolunu açmıştır.) O bana bir bilim adamının layık olduğu biçimde çok saygı gösterirdi. Ama Türk olduğumdan ve danışmanımın (Ya. Zeldovich) ve çevresindekilerin bilimsel fikirleri genelde onunkine zıt olduğundan, bana büyük kötülük yapmıştı. Her zaman çok güzel karşılamasına ve kapıya kadar geçirmesine rağmen.

Nasıl bir kötülük yaptığının yeri olmasa da, okurun ilgisini çekebileceği için kısaca açıklayalım. Üniversiteyi 1963’de bitirdim. Doktora unvanını 1966 ve doçentliği 1968’de aldım. O zamanlar Sovyetler Birliği’nde her on doçentlik için bir profesörlük unvanı verilirdi. Profesör unvanı kazanmak için de önemli sonuçlar elde etmek ve önemli dergilerde 30-40 makale yayımlamak gerekirdi. Bu işler büyük bir tez şeklinde yazılırdı ve bilimler doktoru unvanı için Moskova’nın belirlediği bir kurumda savunulurdu.  Sovyetlerin güney bölgesinde Astrofizik konusunda böyle bir kurum Erivan’da ve başkanı da Ambarsumyan idi. Lisans diploması üstünde olan diplomalar ise yalnız Moskova’da bulunan kurum tarafından verilirdi.

1972 yılında bilim doktoru ve profesörlük için gereken bilimsel sonuçlarım ve merkezi dergilerde de 40’ın üzerinde yayınım vardı. Tezi yazdım, 1973 de Erivan’da olduğum günlerde Ambartsumyan inceledi ve yazılı şekilde savunmaya kabul etti. Ama savunma sırasında beni gerilere atmış. Sıram gelmeden bu kurumun çalışma zamanı bitmiş ve yeni çalışma izni 3 yıl sonraya alınmıştı. O zamana kadar yeni tezler de sıraya girmiş ve benimki sürekli geciktirilmişti.

Bizde profesör az oluyordu ve bu unvanı da ortalama olarak 50 yaşları civarında alabiliyorlardı. Bu nedenle de acele etmeye utanıyordum. Ama yine de bu durumdan rahatsız oldum. 1977’de tezi geri aldım, yeniledim ve Moskova’da Kozmik Araştırmalar Enstitüsü’nde (yaklaşık 5 bin çalışanı olan bir kurum) savundum. 1978’de profesör oldum. O zamanlar bir bakanın maşı 400 ruble, benim başkan yardımcısı olarak maşım 550 ruble idi. Sadece doçent 320, bilimler doktoru 400 ve profesör 420 ruble alırdı. Parti ilçe başkanı 250 ruble alırdı ve bu maaş ilçede en yüksek maaştı. Akademide Enstitü Başkanı ve üniversite rektörlerinin maaşı 600 ve Akademi Başkanı maaşı 900 ruble idi. O zamanlar 1 ruble 3 dolara eşitti. Ayrıca belirtelim ki, ev ve tıp hizmetleri parasız verilirdi.

Erivan’a her gittiğimde onunla en az yarım saat görüşür ve bilim konularında tartışırdık. Orada muhakkak da bilimsel toplantı yaparlardı ve ben 1-1.5 saat konuşma yapardım. Ambartsumyan’la rasathanelerinin organizasyon işlerinden de konuşurduk, tavsiyelerimi isterdi.

Moskova’da ise bilimsel atmosfer daha da yüksek seviyedeydi. Orada hep bilim konuşur ve tartışırdık. Danışmanım olan: Dünyada fiziksel kimya, detanasyon ve patlamalar; parçacık ve çekirdek fiziği; gravitasyon, kozmoloji ve astrofizik konularında, meşhur Katyuşa füzeleri; atom ve hidrojen bombalarının teorik çalışamlarının başındaki, bir kez Lenin ve dört kez Stalin ödülü almış ayrıca üç sefer Sovyet kahramanı Ya. Zeldovich’le 1964 yılından başlayarak çalışmıştım. Bu nedenle de Moskova’da onun arkadaşları olan ünlü fizikçileri de tanıyordum. Ben onlarla kıyasla çok küçük bilim adamı olmama rağmen bir arada bilim konularında konuşur ve tartışırdık.

Türkiye’de ise bilimle ilgilenen insanlara rastlamak çok güç. İlgilenenler ve bilimde uzman olanlar da genelde sol görüşlü insanlar olmuş. O zamanlar Azerbaycan’da ve Ermenistan’da bilimsel tartışmalar yaygındı. Böyle nedenlerle Ermenistan’da bilimsel ortam ve bilim adamına saygı açısından kendimi çok iyi hissederdim. Türkiye’de benzer atmosfer ODTÜ’de ve Feza Gürsey Enstitüsü’nde vardı.

Çokları Ermenilerin dünyada bizlerden güçlü ve saygın olmalarını Hıristiyan olmalarına bağlıyor. Bunu kabullenmek zordur ama etkisi de yoktur denemez. Ama Latin Amerika ve Afrika’da da birçok Hıristiyan halk yaşıyor. Peki, onlar da Ermeniler gibi etkili diyebilir miyiz? Zor (!). Müslümanlar her tür kötülüğü, hatta Hıristiyanların yaptığından çok daha fazlasını, birbirine yapmış ve halen de yapmaya devam etmiyor mu? Sadece gelişmiş milletler kendi insanlarına çok daha fazla saygı ve sevgi gösterir, halklarının ekonomik durumunu ve kültürel gelişmesini ön plana çıkarırlar. Bizler ise son 400 yılda Ermeni ve diğer Hıristiyanlara herkesten çok daha fazla hizmet etmişiz. Maalesef, dünyadaki bilim ve teknoloji seviyesi yükseldikçe (bu yükselme çok hızla ilerliyor) gelişmemiş toplumlar gelişmişlere hizmet göstererek yaşamlarını sürdürmek mecburiyetinde kalacaklar. Her millette kendi insanına sevgi ve saygı daha fazla olmalıdır. Önce kendi insanının ekonomik durumunun iyi olmasını desteklemelidir.

Gelişmişler ile (Ermeniler gelişmiş millettir) gelişmemişler arasında bazı farklar vardır. Gelişmemiş ülkelerde zenginlik ve saygınlık milletin çok küçük bir bölümü içindir; gelişmiş ülkelerde ise geniş kitleler için. Gelişmemiş ülkelerde millet sevgisi göstermek demek onu övmek, kusursuz görmek, kusurlarını gizlemek ve diğer milletleri, özellikle de sevmediklerini, küçük görmek demektir. Gelişmiş milletlerin eğitimsiz kısmı da aynen gelişmemiş ülkelerde olduğu gibidir. Yine de, gelişmiş milletlerin eğitimli olanları, milletlerinin ve ülkelerinin kusurlarını ortaya çıkarır ve ortadan kaldırırlar. Problemlere ciddi şekilde, çözüme yönelik yaklaşırlar.

Ruslar ve özellikle 1922-1960 arasındaki yüksek görevlerdekiler Yahudileri hiç sevmezlerdi. Onlara karşı kötülükler yapıldığı için Yahudiler de (Marks’ın Yahudi olmasına rağmen)  Sovyet sistemini hiç sevmezlerdi. Yine de birçok düşük eğitimli insan Sovyet sistemine kalpten inanarak hizmet ederlerdi. Bilimsel düşünceleri gelişmemiş ama vatanlarını ölesiye seven insanlara önemli görevler verilirse, vatanlarını ne kadar severlerse sevsinler, ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar, ülkelerinin gelişmesini engellerler. Diğer taraftan, Yahudilerin yüksek kültür ve uzmanlık seviyelerine ulaşabilenler layık oldukları işlere getirilerek, Sovyet sistemini sevmemelerine rağmen, Sovyetler Birliği’nin kalkınmasında en önemli katkıları sağlamaları mümkün olmuştur.

Örneğin Sovyetler Birliği’nin atom ve hidrojen bombalarını yapan en ünlü üç bilim adamı da Yahudi’ydiler (Hariton, Zeldovich ve Saharov). Benim danışmanım Zeldovich, bu işlerden önce, 26-28 yaşlarında ilk füzelerin (Katyuşalar)  buluşunda çok önemli bir bilim adamı olmuştur. Bunların keyfini KGB’nin en başındaki Beriya bile bozamazdı. Çünkü Stalin yaklaşık olarak böyle diyordu: “Bakanlar büyük bilim adamlarından çok daha kolay bulunabilir.” En büyük ödülleri alanlar da bunlardı, Moskova’nın en iyi semtlerindeki güzel evlerde yaşayanlar da. Böyle bilim adamları çevrelerinde en iyi bilimsel ortamı yaratır; ülkedeki bilimin ve teknolojinin gelişmesine en büyük katkılarda da bulunurlardı. ABD’de bunu daha da iyi anlıyorlardı. Milletinden, dininden ve görüşlerinden bağımsız olarak, bilime ve yeni teknolojilerin üretimine büyük katkıda bulunabilecek insanları, her tür yollarla kazanıyorlardı.

Gelişmiş ülkelerde de nüfusun çok küçük bir bölümü iyi eğitimli, yüksek derecede uzman, bilimsel düşüncesi gelişmiş insanlardır. Ama bu ülkelerde yerleri doldurulamayan insanlardır. Milletlerinden ve dinlerinden bağımsız olarak halklarının ekonomik ve kültürel yaşamlarını zenginleştiren ise, işte bunlardır. Ermeniler, böyle ortamlarda yaşamak için Türkiye’yi, Rusya’yı, Azerbaycan’ı ve Ermenistan’ı terk etmiştir. Şimdi de ABD ve Avrupa’ya göç ediyorlar. Ama göç etmeyenler de her alanda gelişmek için çalışıyorlar. Ne yazık ki aynı zamanda bizlere haksızlık da yapıyorlar. Yaşadığımız sorunların anlatılması matematik ifadelerle yapılamıyor ve kimin doğru olduğu da kesin şekilde bilinemiyor. Yine de bu işte onlar becerikli. Çünkü bizler gerekli seviyede eğitimden, bilimden ve yeni teknoloji üretiminden uzaklarda kalmışız. İnandırıcılık ise dünya biliminde ve kültüründeki yerine ve saygınlığına bağlıdır.

İnsanın kafasındaki düşünceler hangi konuda baskın ise önce o konuya bağlı eşya ve insanları görür. Örneğin kadınların, erkeklerin ve çocukların gözleri evde ve dışarıda genelde aynı şeyleri görmez. İnsanın düşüncesi bağımsız olarak gelişmiyor. Ortam onu yönetiyor ve düşüncesini belirliyor. Ezberciliğe dayanan eğitim ve söz-sohbet ile kazanılan bilgiler, doğruları kavrayan ve kesin olan düşünceyi oluşturamaz. Diğer bir deyişle insanları gerçeklerden uzak tutar. İnsan toplumunda türlü süreçler vardır. Bunlar matematiksel formüllerle yansıtılamıyorsa bile, hiç olmazsa sayısal bilgiler içermelidir.

Örneğin TV’den duyuyoruz: Dünyanın bütün ülkelerinde politikacılar kendi çıkarları için kanunları bozarlar. ABD, Almanya, Japonya ve bizlerde de böyledir; Bütün ülkelerde insanlar dini ibadetlerini yapar ve inançlarına göre giyinirler; Bir kovayla su atıldığında duvarda oluşan şekillerden daha anlamlı olmayan, yıldızların oluşturduğu şekillerle (burçlarla) bütün ülkelerde ilgilenirler. Hepimizin zaman zaman rastladığı bunlara benzer cümleler hiçbir bilgi içermediği gibi, gereksiz bilgilerdir. Çünkü bunun gibi cümlelerle biri diğerine benzetilen toplumlar içinde, gelişmemişlerle gelişmişleri sayısal bilgileri kullanarak kıyaslasak, gelişmiş toplumların kesinlikle gelişmeyenlerden çok farklı olduklarını görürüz.

Aslan ve delikanlı gibi sözlerle büyütülen çocuklar önemli görevlere de getirilirler. Bu tür insanlar karşı görüşte olanlara sert çıkmayı, akılcı davranıştan üstün tutmaya alıştıklarından,  matematik ve fizikle büyümüş Einstein’in bile dersini vermekle gurur duyarlar. Yani kötü gelenekler kültürü bastırır. Kendi ülkelerinin ve milletlerinin çıkarlarına karşı olan Ermenilerden özür dileyenlerin sayısının çok olması da (bir bardak çayda üç tane tüyün çok olması gibi, 70 milyonun içinde böyle bin kişinin olması çok fazladır) ülkemizde bilimsel düşüncenin gelişmemesinin neticesidir. Her ülkenin milliyetçisi ve görev sahipleri eğitimli ve bilimsel kültürü gelişmiş olmalıdır ki, böyle olaylara rastlanmasın.

İyi Fizik Eğitimi İçin Çalışanların Makalelerine İlişkin Değerlendirme

1. Hataların  Kaynağı

Sayın Halil Gündoğdu yazdığı önemli ve ilgi çekici makalesinde (Ekim 08. 2007   www.fizikogretmeni.com) eğitim sistemimizi eleştirmekten önce kendimizi eleştirelim diyor: “Eleştirilerimize bir bakalım; ezberci sistem, teorik sistem, test sistemi, bozuk sistem….


Nedir bu sistemi bozan? Problem, sistemde mi yoksa sistemin uygulayıcıları olan eğitimcilerde yani bizde mi? Biz eğitimciler olarak gereğini yapsak acaba önümüzde bozuk sistem kalır mı?”

Sadece yazarın bu yazısını okusak, diğer bilgileri göz önüne almasak ve herkes düşüncesini yalnız kendisine yönelterek özeleştiri yapsa bile doğru sonuca ulaşmak mümkün olmaz. Biz sosyal yaşamın bir parçasıyız ve bir konuyu incelediğimiz zaman, toplumun ve bireylerin isteklerini göz önüne almamız gerekir. Özeleştiri gelişmiş ülkelerde yaygın olan, ama dünyanın büyük kısmında pratik olarak bulunmayan cesarettir, dürüstlüktür ve gelişmiş bilimsel düşüncenin bir göstergesidir. Ama bir problem tartışıldığında, özeleştiri ve eleştiri yaparsak da, doğru sonuca varmak için bilgileri detaylı ele alarak kapsamlı olarak düşünmeği bilmek gerekir. Bu da ezbercilik eğitime dayanan eğitimden geçen insanlar için çok zor olacaktır.

Bilindiği gibi herhangi bir alanın (ister bilim, ister kültür, isterse herhangi bir üretim alanı olsun) gelişmesi, ona verilen değere (talebe) bağlıdır. Avrupalılar ve özellikle Avrupa kıtasının kuzeyinde yaşayanlar, kaliteli eğitime ve bilime çok değer vermektedirler. Bunun sonucu olarak, örneğin 15 milyon nüfusu olan Hollanda’nın, bilim insanları, Çin’den Avrupa sınırlarına kadar, Asya ve Afrika halklarından (yaklaşık dört buçuk milyar insan) daha fazla fizik Nobel ödülü almışlardır2006 yılında verilen altı Nobel ödülünün (Barış, Edebiyat, Ekonomi, Fizik, Kimya ve Tıp) dördünü ve 2006 yılında verilenden üçünü ABD kazanmıştır. Yani temel bilimler için 2006 ayrılan ödüllerin hepsini ve 2007 de ikisini almışlardır. ABD’de de bilimi ve teknolojiyi geliştirenler genelde Avrupalılar ve Yahudilerdir. Neden? Çünkü onlar iyi eğitim vermeyi, bilimsel düşünmeyi ve yeni teknolojiler üretmeği seviyorlar, bilimsel düşünen insanlara saygı duyuyorlar, ekonomik gelişmeyi bu ilkelerin ışığında elde etmek istiyorlar. Bu türlü toplumların sevdikleri, saygı gösterdiği, değer verdikleri insan tipleri, gelenekleri ve düşünce biçimleri farklıdır.

Genelde yakın ve orta doğu insanlarının, temeli pek olmadan, kendilerine büyük güven duydukları ve her şeyi bildiklerine inandıkları bilinmektedir. Belki de bu nedenle onlar kitap, dergi pek okumazlar ve bilimsel tartışmayı gereksiz bulurlar. Ne yazık ki ben Türkiye’de kaliteli fizik eğitimin, bilimin ve yeni teknolojiler üretiminin olması ile ilgilenen bir kurumun olduğunu duymadım bile. Böyle bir fikre inanan birisine de rastlamadım. Doğal olarak böyle ortamda yazılan fizik kitaplarında kavramlar, anlatımlar ve soru çözümleri bir sürü yanlışlıklar içerirler. ÖSS fizik soruları ve çözümlerinde bile çok sayıda yanlışlıklar bulunur ve çoğu zaman doğa ve teknik (gerçeklerle) ile ilişkileri yoktur. Devlet veya özel pek fark etmeden, üniversitelerde fizik eğitimi orta eğitimdekinden daha da kötü durumdadır. Bunların kaynağının büyük bir kısmı da ezberciliğe dayanan eğitim sisteminde ve ÖSS sınav şeklindedir. Okullarımızda çalışanlar içinde, kendinden daha iyisini çevresinde bulundurmak isteyen birisini gördünüz mü? Kıskanç olmayana, kendisine yakın olmayana üstünlük verene, bilim ve eğitime büyük değer verene ve çok çalışan birisine rastlamak olasılığı ne kadardır? Böyle kusurların olduğu yerde ne iyi öğretmenler, ne de profesörler bulmak kolaydır. Acaba iyi fizik dersi anlatmak arzusunda olan sayın Halil Gündoğdu, serbest düşme konusunu hangi kaynakları okuyarak ve kimlerle tartışarak, yanlışlar içermeyen ve kapsamlı şekilde anlatmak fikrindedir?

Bunlara bağlı fikir söylemek için hiç uzağa gitmeyelim ve en iyi dergilerimizden biri olan ve Halil beyin makalesini yayınlayan derginin aynı numarasındaki makaleleri inceleyelim. Bu makalelerde yanlışlıklar ve kusurlar ile karşılaşırsak, bunları yazarların kusurları gibi değil, bizdeki durumun kusurları gibi kabul edelim.

2. Geceler gökyüzü niye karanlıktır?  Makalede popüler bilim seviyesindeki kusurlar

Bu makalede sayın Osman Mutlu güzel ve herkese anlatılması gereken tarihi bir fizik meselesini anlatıyor. Osman bey yazıyor:1610 yılında Kepler yaptığı gözlemler sonucunda eğer kâinat sonsuz ise gecelerin gökyüzünü aydınlık olarak görülmesi gerektiğini belirtmiştir. …..”Gecelerin gökyüzü karanlık olduğuna göre demek ki kâinat sonsuz değildir” diye belirtmiştir.

Edmund Halley matematiksel olarak kâinatın sonsuz olması durumunda dahi yıldızlardan gelen ışığın zayıf olduğunu bu yüzden gökyüzünü aydınlatmadığını öne sürmüştür. Lakin bu görüşün kabul edilmesi mümkün değildir; zayıf dahi olsa sonsuz sayıdaki yıldız gökyüzünü aydınlatmaya yetecek kadar ışık verecektir. Bunu şu benzetmeyle daha iyi açıklayabiliriz. Bir elektron üst seviyeden alt seviyeye geçtiğinde çıkan ışığı göremeyiz ama bu milyonlarca milyarlarca olduğunda ise ışık gözlemlenebilir.”

Şimdi biz ilk önce bu iki paragrafta olan kusurları gösterelim.

Matematik ve fizikte kavramların neler ifade ettiğini kesin şekilde bilerek kullanmak gerekir. Evrenin kararlı olmaması geçen yüzyılın 20’li yıllarında belli olmuştur. Evrenin tümü ile ilgili bilim dalının adı kozmolojidir (evren bilimi). 1920’li yıllardan önceki kozmolojide ve normal hayatta kullandığımız sonsuz sözü, Einstein kozmolojisindeki ile aynı değil. Evrenin sonsuz olduğunu şimdi kesin olarak bilemiyoruz. Belki de bizim Evren sonsuzdur ve diğer bir sonlu evrenin küçük bir parçasıdır. Böylece eski zamanlar kullanılan sonsuz sözünü aynen olduğu gibi şimdi genişlediğini bildiğimiz Evren için kullanmak mümkün değildir. Önce sonlu ve sonsuz kavramların ne olduğunu bilmemiz gerekir.

Yıldızlardan gelen ışığın zayıf olduğu ne ifade ediyor. Önemli olan yıldızların görünen banttaki ışımalarının akısının büyük olmasıdır. Daha da önemlisi aynı bantta ışık kaynaklarının yüzey parlaklıklarının yeterli olması ve yıldızların gökyüzünün hepsini aynı şekilde kapsamalarıdır.

Eğer ışımanın dalga boyu, görünen bölgede (gözümüzün duyarlı olduğu ışımalara karşılık gelen dalgaboyu aralığı) değilse ve yakınımızda yerleşen atomlarda milyarlarca elektron üst seviyeden alt seviyeye çok kısa zamanda geçseler bile biz ışımayı göremeyiz. Diğer yandan gözün çok duyarlı olduğunu bilmemiz gerekir. Görünen bölgeye uygun enerjili 2-3 fotonu bile sağlam göz görebilir. Yeter ki bu birkaç atomun ışıması bizim gözümüze ulaşsın.

Daha sonra yazar yazıyor: “Olber’e göre;

1- Kainat sonsuz uzak bir alana yayılmıştır.

2- Kainat belirli sonlu bir yaşa sahiptir.

3- Kainattaki yıldızların verdikleri parlaklık birbirlerine eşittir ve bu yıldızlar kainatta düzgün olarak dağılmışlardır.

4- Kainattaki yıldızların ışınlarını soğuran hiçbir madde bulunmamaktadır.

Yukarıdaki kabullerin arkasından eğer Kainattaki sonsuz ise, yapılan matematiksel işlemler sonucunda gökyüzünün insanın gözünü kör edecek kadar parlak olması gerekmektedir.”

O zamanlar evrenin ve yıldızların yaşları sonsuz kabul edilirdi ve belirli bir sonlu yaşın önemi yok idi. Düzgün sözü kesin bir belirli kavram taşımıyor. Bunun yerine bütün evrende yıldızların sayı yoğunluğu aynıdır demek gerekirdi. Bilimsel bakış açısından bu kesin şekilde olmayan şartları kabul etsek de geceleri gökyüzünün karanlık olmasını normal kabul edebiliriz. Çünkü gerçekte ışınları soğuran maddenin olmasını da göz önüne almak gerekir. Olbers 1823 de bu paradoksu anlattığı zaman, yaklaşık olarak ışığı soğuran maddenin olması gerektiğini biliyordu. 1904 yılında F. Gartman ve 1909 da G. Tichov teleskop kullanarak, yıldızların ışığının, soğurulmasını araştırırlardı. Evrenin genişlemesi ise E. Hubbl tarafından 1929 yılda gösterilmişti. Böylece gece olduğunda gökyüzünün parlak olması fikri iyi bir temele dayanmıyor.

Yazar yazmağa devam ediyor: “Bu olayı daha iyi açıklayabilmek için Prof Dr Ali Demirsoy’un yazdığı bir kitaptaki yazıdan aklımda kaldığı kadarıyla bir alıntı yapmak istiyorum.


Aydınlanma şiddeti bilindiği üzere yarıçapın karesiyle ters orantılı olarak azalmaktadır. Evrendeki yıldız dağılımı ise yarıçapın küpüyle doğru orantılıdır. Dolayısıyla paydaki artış oranı paydadakinden fazladır. Bu yüzden sonsuz sayıdaki ışık kaynağı gökyüzünü aydınlatıyor olması gerekmektedir.”

Yarıçapın yerine, bizden olan uzaklığın kullanılması gerekir. Diğer yandan yıldız sayısı uzaklığın küpü ile tam olarak doğru orantılı şekilde artmıyor. Çünkü yıldızlar ve onların ışığını soğuran toz bulutsuları tam olarak homojen şekilde dağılmamışlar. Daha da ötesi, Evren genişlendiğinden onun yarıçapı artıyor ama Evrendeki yıldız sayısı onun yarıçapının küpüyle orantılı artmıyor. Buradan da gecelerin aydınlık olmasını kesin şekilde beklememek gerekir.

Yazar sonra Evrenin genişlenmesine bağlı olarak ışığın kırmızıya kaymasından söz ediyor. Kırmızıya kaymak bir gerçektir ve bu kayma ışık kaynağının hızının büyüklüğüne (nesnelerin bizden olan uzaklığına) bağlıdır (Hubbl kanunu).

Yazar en sonda yazıyor: “Kainattaki bu genişleme sonucunda evrenin sıcaklık 2.8 K de tutulmaktadır ve biz bunun sonucunda kızarmış tavuk olmaktan kurtulmaktayız.” Evrenin sıcaklığı 2.8 K de tutulmakta değil. Bu sıcaklık Evrenin doğuşundan bir az sonra maddeden ayrılmış fotonlara aittir ve Evren genişledikçe bu sıcaklık azalmaktadır. Diğer yandan bu ışıma radyo bandındadır ve geceler gökyüzünün parlak olmasına katkıda bulunamaz. Popüler bilim seviyesi dışına çıkmadan bu kadar yorum yeterlidir.

Gökyüzünün gündüz gibi parlak olmağı ve kızarmış tavuk meselesini tartışsak bilgilerimizi biraz daha artırmış oluruz. Parlak ışık ve kızartmak farklı şeylerdir. Flüoresan lambalar çok parlak ışık kaynağı olabilir, ama onun ışığı tavuk kızartmaz. Tavuk görünmeyen kırmızı ötesi ışınlarla kızarır. Işık kaynağının fiziksel doğası çok önemlidir. Eski zamanlar doğru, ama basit şekilde düşünürdüler. Güneşin ışımasının doğası ne ise, yıldızlarınki de odur. Güneş parlaktır ve ısıtıyor. Yıldızlarda aynısını yaparlar. Ama gezegenlerin ışık kaynakları olmadıklarını biliyorlardı. Evrenin genişlenmesini bilmeden önce her bir ışık (enerji) kaynağının sonsuz zamana kadar tükenmez olamaz olduğunu biliyorlardı. Ama yıldızların ömrünün kaç yıl olduğu bilinmiyordu. Ama Evrenin yaşı sonsuz sayılırdı. Böylece Evrende şimdi ışık veren yıldızlardan daha fazla sönmüşleri olmalıdır.

Düşünmeye devam edelim. Gökyüzünü parlak yapan ışık kaynaklarının yüzey parlaklıklarıdır (Σ). Bizlerin kızarmamız için önemli olan kaynaktan gelen ışımanın yerdeki akısının büyüklüğüdür (F). Bunlar Güneş içinde geçerlidir ve bu iki fiziksel nicelikler biri diğeri ile şöyle

Σ = F/ θ2

bağlıdır. Burada  θ gök cisminin yerden görünen acısal boyutudur. Örneğin Güneş bizden uzaklaşsa (yakınlaşsa) onun ışımanın akısı mesafenin (d) karesi gibi ve yüzey parlaklığı d gibi küçülür. Bu nedenle de Güneş bir yıldız gibi bizden sonsuza kadar uzaklaşa (yakınlaşa) bilseydi onun yüzey parlaklığı değişmezdi.

Dünyanın atmosferi olmasaydı gökyüzü dediğimiz ve küre yüzeyine benzettiğimiz hayalı nesne karanlık olurdu. Bu karanlık gökte gündüz (güneş olduğu zaman) yakın ve ışımaları büyük olan yıldızları ve gezeğenler de görünecekti. Yerde olan cisimler ışığı yansıttıkları ve kırdıkları (yönünü değiştirdikleri) için görünecektirler. Işığı %100 soğuranlar ise yalnız gözümüz ile güneş arasında bulundukları zaman görünürlerdi. Atmosfer (bulunduğumuz yere ve hava koşullarına bağlı olarak) yıldızların açısal boyutlarını belirli bir değerden küçük olmasına imkan vermiyor. Bu nedenle de çok uzak ve düşük ışıması olan ama kısman yakın yıldızların her birinin yüzey parlaklıkları sıfıra yaklaşmış olur. Yıldızların Türkiye den görünen açısal boyutu θ nı 1.5 açı saniyesi olarak ele alabiliriz. Bu durumda Evrende yıldız sayısı sonsuzsa, gökyüzünün her bir böyle küçük bölgesine çok sayıda yıldızdan ışık düşerdi ve bu bölgelerin yüzey parlaklıkları (Σ) sıfıra yakın olmazdı. Böylelikle yinede geceler gökyüzünün çok parlak (yerin çok aydın) olduğunu düşünebilirdik.

Şimdi yıldızların çok uzun yaşam zamanlarının Evrenin sonsuz yaşına göre çok küçük olduğunu göz önüne alsak, yıldızların çoğunun sönmüş olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bu durumda sönmüş yıldızların gökyüzüne izdüşümleri yıldızlarınkinden fazla olacaktır. Sönmüş yıldızlar şeffaf olmadıklarından sonsuz büyük Evrendeki sonsuz sayıda yıldız da gökyüzünü parlak yapamazlar.

Böyle tartışmalar Hubble kanunu /Evrenin genişlenmesi ve yaşının yaklaşık 1.3 1010 yıl olması) bulunmadan önce de geceler gökyüzünün parlak olması fikrini kesin şekilde ireli sürülmesinin mümkün olmadığını gösteriyor. Ama Einstein kozmolojisi çok güzel ve kesin şekilde problemi çözmüş olmasının yazar tarafından anlatılması güzeldir. Şimdi diğer makaleyi inceleyelim.

3. Astronotların oyunu

Sayın Mustafa Demir üç astronotun oyununu kullanarak momentumun korunmasına bağlı soru çözümü vermiş. O yazıyor: “Üç astronot uzayda canları sıkılınca yakalamaca oyunu oynamak istiyorlar. Üç astronotun da dünyadaki ağırlıkları eşit ve güçleri denktir. İlk astronot, ikincisini üçüncü astronota doğru fırlatıyor. Bu oyun ne kadar sürer?”

Soruda bu insanların boyları, kollarının ve bacaklarının uzunluklarına, vücutlarının formlarına ve hacimlerine, giysileriyle ilgili hiçbir koşul belirtilmemiştir. Böylece bu noktasal olmayan astronotların dönme momentleri farklıdır ve kütle merkezleri aynı doğru üzerinde yerleşmemiştir. Diğer yandan onların sonsuz boş uzayda serbest hareket edebilmeleri gemi ile bağlı olmadıklarını gösteriyor. (Gerçekte insan kendi kütle merkezini harekete başlatmak için uzayda reaktif güç kaynağını çalıştırmalıdır. Böyle kaynak olmadan oyuna başlamak için bir konuma doğru hareket edemezler.) Böylece astronotlar oyun oynamıyorlar, onlar intihar ediyorlar. Astronotlar yapmak istediklerini yapabileceklerini düşünelim. Bundan sonra bize fiziği düşünmek kalır.

Noktasal olmayan (insan tam olarak küre şeklinde de değil) cisimlerin mekaniksel etkileşmeleri sırasında da toplam enerjinin, açısal momentin ve momentumun korunmasını göz önünde bulundurmak gerekir. Astronotların kütle merkezleri aynı doğru üzerinde olsa bile, onların şekillerine bağlı olarak meselede simetri bozukluğu olduğundan onlar mekaniksel etkileşme sırasında belirli bir miktar açısal hız da kazanırlar. Diğer yandan böyle oyun zamanı mekanik enerjinin bir kısmı da ısısal enerjiye geçer. Bunlar soruda veya cevapta belirtilmeliydi.

Kabul edelim ki astronotlar oynayabilirler. Ama fizikçiler soru çözerken hatırlattıklarımızı bile göz ardı ederlerse, fiziği aradan kaldırmış olurlar ve onun yerinde yalızca doğru şekilde uygulanmayan denklemler kalırlar. Fiziksel düşünce içermeyen, doğadaki nesneleri ve onlar arasında geçen süreçleri tamamen basitleştirilmiş halde olan modeller uydurarak, çok zaman çözümler verilirler. Böyle şekilde ve ezberciliğe dayanan gereksiz eğitim öğrencilerin gerekli şekilde gelişmelerini engelliyor. Model kurarak soru çözmek doğru bir yöntemdir. Ama bir şartla: modeller olayları ve süreçleri iyi yansıtırlarsa. Doğal olarak çok şeyleri göz önünde bulunduran modelleri çözmek zor olabilir. Böyle durumlarda sorularda nelerin göz ardı edildikleri anlatılmalıdır ki olaylar doğru öğrenilsin, insanların doğaya bakış açısı değişsin.

Bundan yaklaşık 25 yıl önce, ilköğretim öğrencisi olan kızımın müzik dersi için piyanoda çaldığı parçayı defalarca dinlemiştim. Müziğin sesini duyan komşumuzun kızı, bize gelerek rahatsız olduğunu söylemişti ve rahatsızlığının nedeni olarak da kızımın bir tuşa eksik vurmasını belirtmişti! Benim için ise, piyanoda kaç tuş olduğunun ve müzik çalınırken tuşlardan kaçına yanlışlıkla basıldığının önemi yoktu. Farkı nedir? Gerçekte tuşların hepsine gerekli zamanlarda basılması gerekir, yoksa müzik olmaz. Aynı bu örnekteki gibi fizikte de doğadaki nesnelere ve süreçlere duyarlı olmak gerekir.

Türkiye’de (ve genelde eğitim ve bilim alanında gelişmemiş ülkelerde) yaygın olan böyle kusurların popüler makalede de (ders kitaplarında ve dergilerde de) olması sonuçta yazarın kendi kusuru değildir. Bunlar iyi eğitime ve bilime hiçbir kurumun ve toplumun ilgisinin olmadığından kaynaklanmaktadır. TV programlarından ve gazetelerden hep bunu görüyoruz.  Gelelim aynı derginin aynı sayısındaki diğer soruya.

4.  Doppler olayı ve onun yardımı ile ivmenin değerlendirilmesi.

Sayın İsmail Güleç Doppler olayını kullanarak, Dünyanın yüzeyine yakın bölgede düşen cismin ivmesinin bulunmasını geniş şekilde anlatmıştı.

Fizikte iki tür Doppler olayı olduğu bilinmektedir. Bunlardan en yaygın şekilde bilineni, yani dalganın yayıldığı yönündeki (radyal veya boyuna) ve diğeri ise bu yöne dik olanı (dikine). Yazar doğru olarak herkesin bildiğini,yani boyunanı ele almıştır. Biliyoruz ki dalga kaynağının gözlemciye göre olan hızına, kaynağın ve gözlemcinin dalganın yayılma hızına bağlı olarak, dalganın boyu ve frekansı değişiyor. Bu değişmeyi ve dalganın boyunu (frekansını) bilerek, hem göreli hızın büyüklüğünü hem de kaynakla gözlemcinin arasındaki mesafenin büyüdüğünü veya azaldığını bulabiliriz. Bunlar makalede akustik dalgalar için açık şekilde anlatılmıştır.

Dalga kaynağı veya gözlemci sadece sabit hızla hareket değil, ivmeli hareket de yapabilirler. İvmenin değerini bulmak için farklı zaman aralıklarında dalga boyunun (göreli hızın) değişmesini bilmek gerekir. Bu bulduğumuz ivmenin kendisi de değişen olabilir. Diğer yandan ivmede farklı nedenlerden kaynaklana bilir. Yazıda ivmenin kaynağı olarak Dünyanın yüzeyine yakın mesafelerdeki evrensel çekim kuvveti düşünülmüştür. Yaşadığımız gezegenin adı Dünya olduğundan yerin değil, Dünyanın çekim kuvveti ifadesini kullanılmasını herkese tesviye ediyoruz.

Yazar yazıyor: “Amacımız basit bir deneyle yerçekimi ivmesi olan g’nin serbest düşme ortamında akustik kaynaklarla hesaplanabilmesidir.” Belirtelim ki Dünya çekim kuvvetinin oluşturduğu ivme sabit bir değer değildir, g ise sabittir. Bu nedenle de biz soru ile ilgili yazıda Dünyanın yüzeyine yakın bölgede yazdık. Unutmamak gerekir ki, bulunması istenen ivme değerinde, Dünyanın dönmesine ve enleme bağlı olan merkezkaç kuvvetinin de etkisi vardır.

Yazıdaki anlatım şekillerle başlıyor ve verilen şekiller çok güzeldirler. Ama dalgaların suda mı, yoksa havada mı yayıldığı ve rüzgarın olup olmaması, suyun dalgalı olup olmaması makalede vurgulanmalıydı. Hatırlatalım ki havadaki laminer olmayan (hız çizgileri birbirini keserek karışan ve türbülans adlanan) hareketler, suyun kendisinde olan ve botların ürettikleri dalgalar deneyin sonuçlarını etkilerler.

Yazara göre: “Doppler Etkisi hesaplamaları yapılırken, dalga kaynağı ve gözlemcinin birbirine göre konum, yön ve hızlarının yanında dalganın içinde veya üzerinde hareket ettiği dalga ortamının da fiziksel yapısı (yoğunluk, hacim, iletkenlik katsayısı, kimyasal özellikleri, vb.) dikkate alınmak zorundadır. Eğer söz konusu dalga herhangi bir A konumundan B konumuna gitmek için fiziksel bir dalga ortamına ihtiyaç duymuyor ise (örn. ışık, radyo dalgaları veya radyasyon) Doppler Etkisi hesaplamalarında sadece dalga kaynağının ve gözlemcinin birbirine göre birim zamandaki konumlarının değerlendirilmesi yeterlidir.”

Eğer dalga yayılan ortam homojense yazarın hatırlattığı özellikler Doppler olayını etkilemezler. Işık, radyo dalgaları ve radyasyon yerine elektromagnetik dalgaları kullanmak daha iyi olur. Birde unutmamak gerekir ki, radyasyon geniş kavramdır ve burada radyasyon sözünü kullanmak doğru değil. Anizotropik ortamlar ve genelde ışığı soğuran ve saçan ortamlar elektromagnetik dalgaların frekansını ve yayılma yönünü etkiliyor. Bu nedenle de yazarın son cümlesi yalnız boşluk için geçerlidir.

Hatırlatalım ki matematikte aksiyom sözü kullanıyor, fizikte ise hipotez ve postulat. Dopplerin bu çalışmasına matematiksel hipotez de dememek gerekir.

Yazar soruyu anlamak için gerekli formülleri vermiş ve bizde onları olduğu gibi oradan alalım:

( frekans = hız / dalgaboyu, f = v / λ )

f-  Doppler ayırıcı frekansı,  f o – akustik kaynağın frekansı,  v – sesin hızı ( 20 ºC havadaki hızı 343,6 m/s), ( vo ve vs ) ise gözlemcinin ve kaynağın göreceli (eğer gözlemciye doğru hareket ediyorsa + işaretli bir değer, ters yönde hareket ediyorsa – işaretli bir değer) hızlarıdır. Benzer bir analiz sabit bir dalga kaynağı ile hareketli bir gözlemci için aşağıdaki gibidir.

f = f o (v ± v o)/( v ± v s)                     ( 1 )

f = f o v /( v ± v s)                               ( 2 )

Serbest düşme hareketi için vs = a.t ve serbest düşme için a = g olduğu kabul edilirse soruya daha güzel bir yaklaşım yapılmış olur.

G=Fçekim mg=GMm/r2 ise g=GM/r2

Yalnız burada bir tavsiyede bulunmamız gerekir. Adet olarak v harfi fizikte frekans için kullandığından  hız için v harfi kullanmak daha iyidir. Bu nedenle böyle değişiklik yaptık.  Diğer yandan yazarın da anlattığı gibi Dünyanın yüzeyinden başlayarak onun merkezinden uzaklaştıkça veya yaklaştıkça, belirlenmiş herhangi bir cisme uygulanan çekim kuvvetinin hem büyüklüyü hem de ifadesi değişir. Ama bilmek gerekir ki  ağırlık genel olarak çekim kuvveti değildir. Cismin ağırlığı Dünyanın yüzündeki çekim kuvvetidir. Aynen g de genelde genel çekim kuvvetinin etkisi sonucu serbest cismin kazandığı ivme değil.  Dünyanın yüzeyine çok yakın bölgelerde serbest cisimlerin kazandıkları ivmedir ve bu ivme Dünyanın şeklinin ve dönmesinin etkisini de içeriyor. Böylelikle son formüller yalnız özel şartlar dahilinde geçerliler.

Deney yere yakın bölgede yapıldığından (2) ifadesinde a = g yazalım. Böyle bölgede yapılan deney zamanı düşen cismin (sabit frekansta çalışan ses kaynağının) hızının etkisinin fazla olması için sinyal alıcı (gözlemci) direkt olarak düşen cismin düşey yönünde hareketsiz olarak durmalıdır. Bu durumda (2) ifadesini şöyle yazabiliriz

f = f o v /( v – g t )                    (3)

Burada bir incelikten bahsetmek gerekir. Doppler olayını yansıtan formül ışık (elektromanyetik) dalgası için yazılırsa, ışık kaynağının ve gözlemcinin hareketleri ayrı ayrılıkta değil, yalnız bunların birinin diğerine göre hızının büyüklüğü ve yönü önemlidir. Ama ses (mekanik) dalgası için, ses kaynağının mı, gözlemcinin mi veya ikisinin de hareket etmesi önemlidir. Eğer ses kaynağı duruyorsa ve gözlemcinin onu kaynakla birleştiren doğrultu yöndeki hızının büyüklüğü v  ise,  (3) denklemini kullanmak mümkün olmaz. Bu durumda aşağıdaki

f = f o (v ± v o)/ v                         (4)

formülü kullanmak gerekir. Elektromagnetik dalgalarına uygulanan Doppler etkisi dalga kaynağının ve gözlemcinin ortama göre hızlarına bağlı değil, yalnız onlardan biri birine olan göreli hızına bağlıdır. Akustik dalgalar durumunda ise Doppler etkisi ses kaynağının ve gözlemcinin ayrı ayrılıkta ve sesin ortamdaki yayılma hızına bağlıdır. Ses hızının yayılma hızı da, aşağıdaki (5) ifadesinden görüldüğü gibi ortamın (bizim örnekte gazın) fiziksel parametrelerine bağlıdır, yanı değişebilir. Akustik dalgalar için dikine Doppler etkisi yoktur. Yani kaynak ve gözlemcinin hızları (hareket yönleri) biri birine dik ise Doppler etkisi sıfıra eşittir. Optikte ise böyle dik yönde olan hareketlerde de Dopler olayı gözleniyor. Elektromanyetik dalgaları ortamda yayılıyorsa, o zaman ortamın parametreleri Doppler olayını etkiliyor.

Eğer cihazların duyarlılıklarını artırmak imkanımız yok ise, doğru sonuca yakın değerleri almak için nelerin yapılması gerektiğini düşünelim. Doppler etkisini ifade eden formülden görüyoruz ki, ilk önce düşen cismin (sabit frekans kaynağının) serbest düşme koşuluna en yakın şekilde düşmesini sağlamak gerekir. Örneğin havanın Arşimet kanununa göre kaldırma kuvveti, viskozitesi ve akışına bağlı dinamik kuvvetlerin etkileri toplanarak çok daha fazlaymış gibi görülebilir ve bu nedenle kullanılan cihazların duyarlığı fazla olsa da, bulunan değer  g = 9.8m/sden çok küçük olabilir. Diğer yandan cismin toplam düşme zamanının büyük olması gerekir ki, cisim yeterince hız kazansın. Böylelikle oluşan frekans kaymasının değerinin büyük olması da hata sınırlarının içinde kalmasını engelleyecektir. Düşme zamanı küçük olursa hata payı artmış olur. Fiziksel süreçler içinde ihmal edilen olayların sonucunda oluşan hataların kullanılan cihazların toplam hatasından fazla olmaması için de çalışmak gerekir. Cihazların hataları fazla olursa deney yapmağa deymez.

Sabit frekans kaynağının hareketsiz (üst konumda) durumdaki ve düştüğü son konum noktasındaki (maksimum hız kazandığı) frekans farklarının yeteri kadar büyük olması için bu iki konum arasında ki yükseklik farkı belirli bir değerden fazla olmalıdır. Bu durumda frekans kaynağının düştüğü yüksekliye bağlı olarak hata azaltılmış olur.

Sesin havada yayılma hızı

v =(γP/ρ)1/2 = (γRT/μ)1/2 340 m/s               (5)

burada  γ =1.40 iki atomlu gaz molekülleri için sabit basınçtaki öz ısı değerinin, sabit hacımdaki öz ısı değerine olan oranıdır, P-gazın basıncı ve ρ- yoğunluğu, R= 8.31 103 J/kmol K gaz sabiti,  T= 290 K deney yapılan ortamdaki mutlak sıcaklık ve   μ=29 normal atmosferdeki farklı moleküllerden oluşan gazın ortalama moleküler kütlesidir. Buradan deneylerin hangi şartlarda yapılması gerektiğini görüyoruz. Nem oranı da normal değerin dışında olmamalıdır, yani hava kuru olmalıdır. Bu koşullarda yapılan deneyler tekrarlanmalıdır.

Aşağı konumda hareketsiz olarak duran ve sesin frekansını ölçen cihazın özelliğini karakterize eden en önemli parametrelerden biri, ölçüm için gerekli olan en küçük zamandır. İki ölçüm arasındaki zaman cihazı karakterize eden bu zamandan çok büyük, yani hiç olmasa 5-10 kere, olmalıdır. Düşme yüksekliği çok büyük değilse ölçümü bir kere ve en alt nokta civarında yapmak gerekir ve bu durumda iki ölçme arasındaki zaman yaklaşık düşme zamanı t ye yaklaşık olarak eşit olur. Ayrıca cihazın frekans değişimi sonucu ortaya çıkan frekanslara da ilkin sabit frekansa duyarlı olduğu kadar duyarlı olmalıdır.

Sabit frekans kaynağının düşmesi serbest düşmeye benzer şekilde olması gerekir. Bunun içinde düşen cismin boyutları küçük, kütlesi büyük ve şekli düşen su damlasına benzer şekilde (yani aerodinamik şekilde) olmalıdır. Yoksa sürtünme kuvveti fazla olur. Unutmamak gerekir ki hız büyük değerlere ulaştıkça sürtünme kuvveti artıyor ve ivme devamlı azalıyor. Bu da düşme yüksekliğini sınırlıyor, yani sabit frekans kaynağını çok yükseklerden atmak doğru olmaz.. Açık havada yapılan deneyin sonuçlarını rüzgar ve yakın frekanstaki dışarıdaki seslerde etkilerler. Bir fiziksel niceliğin ölçülmesi sırasında ölçümü zorlaştıracak, ölçüm sonucuna etki edecek hatta ölçülecek niceliğin ölçülmesini imkansız hale gelmesini sağlayacak diğer fiziksel niceliklerin, ölçümden önce kesinlikle belirlenmesi ve mümkünse gerekli işlemlerin ölçümden önce de yapılması gerekebilir.

Buraya kadar biz yazarın anlattığı konunun daha iyi anlaşılması için gereken ek bilgileri verdik ve bazı ortaokul programı dışında olan amma doğru olmayan yerleri belirttik. Şimdi yazının matematik kısmındaki Doppler olayı ile bağlantısı olmayan mekanik duruma aydınlık getirelim ve çok daha önemli olan buradaki yanlış fikri aradan kaldıralım. Yazar yazısında: “Doppler Etkisikonusunda bilinmesi gereken en önemli husus, her ne kadar gözlemci dalga frekansının kendi hareketi ya da dalga kaynağının hareketi yüzünden değiştiğini görse de, aslında frekansın sabit kaldığı gerçeğidir. Tam olarak ne olduğunu daha iyi anlamak için şöyle bir örnek üzerinde düşünelim:”

Bu sözlerden sonra sabit bir hızla yürüyen kişinin diğerine yakınlaşarak her saniyede bir tane top atıyor olan örnek anlatılır. Doğal olarak her saniyede bir top atılırsa hareketsiz duran insanda aynı frekansta, ama belirli bir gecikmelerle topları tutar. Bu durum dalgalar konusu ve Doppler olayı ile bağlı değil. Yazar buradan bir sonuca varır ve yanlış olarak Doppler olayı olduğu zaman dalgaboyunun değiştiğini, ama frekansın değişmediğini yazıyor. Bu da gözlemcinin, frekansın değiştiğini ölçmesine rağmen söylenilir. Hatırlatalım ki fizik gözleme ve deneye dayanan bilimdir. Eğer deneyler frekansın değiştiğini gösterirse buna inanmak gerekir.

5. Olimpiyat Soruları

Şimdi aynı fizik dergisinin (www.fizikogretmeni.com) Eylül sayısındaki olimpiyat soruları çözümlerine bağlı bazı tavsiyelerde bulunalım. Adeta böyle inceliklere hiçbir zaman değinilmiyor, ne sorular sorulurken, ne de çözümlerde. Nasıl ki normal insanlar klasik müziğin bazı inceliklerini hissetmiyor, nasıl ki bizler 100 metre mesafesi koşulduğu zaman saniyenin 0.01 ne önem vermiyoruz, fizik eğitiminde de incelikleri göz ardı etmeye alışkınız. Daha ötesi, onlardan haberimiz bile yok. Ama klasik müziği, koşudaki şampiyonluğu, bilime katkıyı önemsiz sayılan incelikler farklı yapıyorlar.

Bizim gibi toplumlar adeta dünya bilimine ve teknolojisine katkıda bulunmuyorlar desek yaklaşık doğru olur. Fizikte doktora yapanların yaşı yaklaşık 30 civarındadır ve yazılan tezler yanlışlıklarla dolu ve bilim için tamamen önemsiz de olabilirler. Dünyanın en büyük fizikçilerinin, en önemli bilimsel işlerinin çoğunu zaman 22–26 yaşları arasında yaptığı bilinmektedir. Newton (1643–1727) fizikten bildiğimiz kanunlarını 26 yaşında tamamlamış bulmuştu ve bunları yapmasaydı bile adı tarihte en büyük matematikçi gibi kalacaktı.

Einstein (1879–1955) 24 yaşında yaptığı çalışma için Nobel ödülü almış ve 25 yaşında yaptığı iş ile Dünyanın en büyük bilim adamı olduğunu göstermiş. Fransız matematikçi ve astronom Alexis- Clod Clero (18 yüz yıl) Paris Akademisinde ilk bildirisini sunduğunda 12 yaşındaydı. Fizik ve matematik konularında en büyük işler yapmış kişilerden bazıları, ilk bilimsel makalelerini 13–14 yaşlarında yazmışlar (örneğin Maxwell ve Hamilton).  Adını matematik tarihine yazdıranlar içinde,  21 yaşında düelloda öldürülmüş Evariste Galois (1811–1832) vardır. Ünlü fizikçi Thomas Young  (1773–1829),  2 yaşında kitap okumaya başlamış, 16 yaşında yaklaşık on dil biliyordu, bunların içinde Türkçe ve Arapca  da vardı,  23 yaşında tıpta doktora yapmış.

Bu ve diğer en ünlü fizikçiler bizim eğitim sisteminde ve ortamda okusalardı, böyle değil, benzer şekilde bilime katkıda bulunamazlardı ve ÖSS sınavlarında da birincilerden olamazlardı. Çünkü bizim eğitim sistemi ve ortam bilimsel düşünceyi kısıtlamaya doğru yönelmiştir. Biliyoruz ki TUBİTAK’da bilim adamı yetiştirme grubu vardır, olimpiyatlar ve çocuk şenlikleri yapılır. Fizik ve matematik olimpiyatlarında en önde gidenler Çin ve Rusya dır. İran yaklaşık 5. ve biz de 10. sıralarda yer alırız. Böyle işlerde Avrupa ülkeleri çok daha gerilerdedirler. Çünkü onlar düşünen insan yetiştirmek ile uğraşıyorlar, bu yönde de Çin, Rusya ve Hindistan bizden çok öndedirler. Bu nedenlerle de biz, bizde pratik olarak olmayan, düşündürücü noktalara önem verilmesini istiyoruz.

Sayın Osman Mutlu Eylül ayı olimpiyat sorularını (3 tane) çözmek için denklemleri doğru yazmış (denklemlerin çözümleri ilgimi çekmiyor), ama çözümleri anlatarak verseydi çok iyi olurdu. Çünkü fizik anlatımdadır. Birinci soruda eğik ve sürtünmesi olan düzlem üzerinde farklı kütleleri olan iki cismin, makara üzerinden geçen ipte asılı olan üçüncü cismin ağırlığından kaynaklanan kuvvet ile sabit ivme kazanarak hareket ediyorlar

Şekilde görüldüğü gibi ilk iki cisim aynı boyuttadırlar, ama kütleleri farklıdır. Bu cisimlerin kütlelerinin farklı olması bunların malzemelerinin veya hacimlerinin farklı olmasından kaynaklanabilir. Eğer malzemeler farklı ise neden sürtünme katsayıları aynıdır? Biliyoruz ki, belirli bir yüzey üzerinde sabit hızla hareket eden cisim ile yüzey arasındaki sürtünme kuvveti sabit kabul edilebilir. Ama ivme ile hareket eden cisim için böyle olması beklenmiyor. Acaba neden bunu göz ardı ediyoruz?  Acaba soruda cisimlerin ve makaranın küçük olma şartı belirtildi mi? Böyle olmasa makaranın eylemsizlik momentini göz ardı etmek mümkün olamazdı. İp ile makaranın arasında ve makaranın kendi dönme ekseni arasında sürtünme kuvvetinin olmaması belirtildi mi?  İpin ağırlığının, diğer kütlelerle karşılaştırıldığında çok küçük ve ipin esnek, uzamayan (deforme olmayan) olduğu soruda belirtildi mi? Ortaöğretimde çocukların bu soruları düşünmeleri, onların bilimsel düşüncelerinin gelişmesine yardımcı olur. Aslında onların böyle bilgileri bilmesi de gerekiyor.

İkinci soruda, motor üzerindeki sürücü eğik düzlem üzerinden büyük bir süratle harekete başlıyor ve önündeki çukura düşmeden çukurun karşı tarafında daha aşağıda bulunan düz yol üzerine düşerek motorla hareketini devam ediyor.

Motor ve insan hareket eden bir sistemdir. Bu sistemin kütle merkezinin nerede olduğu ve eylemsizlik momentinin ne kadar olduğu çok önemli. Ama soru çözülürken motor ve insan sisteminin özelliği göz ardı edilmiş ve soru bir noktanın hareketi gibi çözülmüş. Şimdi böyle göz ardı edilemez olan parametreleri ve ek olarak havanın sürtünme kuvvetini göz ardı ederek hesaplama yapsak yanlış sonuçlara varırız. Bu sonuçlara çocukları inandırdığımız için onlar motor ile böyle deneme yaparlar ve sakatlanırlar. Gerçekte motorun hızı soruda bulunandan daha fazla olmalı (rüzgarın da yönünü göz önüne alarak) ve sürücü çukura yaklaştıkta kendini geri, motorun ön tekerini yukarı çekmelidir. Her zaman yaklaşımlar yaparak soru çözmek, yanlış eğitimdir. Yapılan yaklaşımlar da her zaman belirtilmelidir.

Üçüncü soruda da, birinci sorudaki makara ve ip için gerekli hatırlatmalar geçerlidir. Burada sağdaki yükün üzerine ek cisim koyularak simetri bozulmuştur. Bu ek cismin kütlesinin altında olan kütleye oranı ve kütle merkezlerinden gecen dikey çizgiler arasındaki mesafe ne kadar fazla olurlarsa, bir o kadar sağdaki ip düşey yönden kaymış olur. Ortada göz ardı edilmiş açısal moment vardır.

Şimdi Ekim ayı olimpiyat soruların koşullarına göz atalım:

Adeta eğik düzlemden kayan cisme bağlı sorularda kayan cismin şekline ve boyutlarına önem verilmiyor. Buradaki birinci soruda da böyle yapılmış. Eğik düzlemin yatayla açısı ve kayan cismin kaydığı yol ile oluşan sürtünme katsayısı ne kadar fazla olursa, küp veya benzer şekildeki cisimlerin yatay yola geçiş sırasında devrilme olasılığı da fazla olur. Cisimlerin büyük hızlarla kaymaları da bu olasılığı artırır. Bunları göz önüne almayarak ve öğrencilere hatırlatmayarak bilimsel düşüncesi kısıtlanmış insanlar üretimine yardımcı oluyoruz. Böyle şekiller ve sorular gelişmiş ülkelerin kitaplarında da çoktur. Ama orada düşünmek yasak şeklini almamış, tam tersi, teşvik ediliyor. Bu nedenle de oralarda fizikle ilgili doğal süreçlere yaklaşımların olduğu anlaşılmaktadır. Onlar nelerin ihmal edildiğini bilirler, bilmeseler de öğrenme imkanları vardır.

İkinci soruda sabit ivme ile hareket eden asansör içinde aynı zamanda biri diğerine dik olan yönlerde hareket eden sarkaç sorusu verilmiştir. Burada periyodun bulunması istenir.

Biliyoruz ki yalnız basit (matematik) sarkaç için bu yöntemle periyot bulunabilir. Ama sorunun koşulları kesin verilmemiş. Ne ipin, ne asıldığı yerin, ne de asılan cismin hangi şartlara uyması gerektiği ortada yok. Bu nedenle de sarkaç’ın basit mi veya fiziksel mi olduğu bilinmiyor.

Üçüncü soruda bir sıvı üzerinde aynı hacimde olan cisimler durumunda, yoğunluğun birimi yazılmamış.

Böyle sorularda bu cisimlerin şekillerinin aynı olduğunu da belirtmek sorunun anlaşılması ve çözülmesi bakımdan iyi olur. Çünkü bu koşul belirtilmez ise soru çözülmez hale getirilmiş olur. Bu soru diğer ikisinden basittir.

Derginin Ekim ayındaki makale ve sorulardaki bazı yanlışlıkları ve yetersizlikleri tartıştım. Dergi Türkiye’nin en iyi fizik dergisidir belki. Ama herkes Türkiye’de eğitim ve bilim seviyesinin çok düşük olduğunu biliyor. Dergiye bu makaleleri, soruları ve çözümleri gönderenlere teşekkür ederim. Dergi önemli iş yapıyor, keşke eğitime önem verenler ve dergiyi okuyanların sayısı çok olsaydı.