Iskra’dan Kuarka Bilim

Osmanlı “şerare” diyormuş kıvılcıma. İngiliz dilinde “spark” oluyor. Bizimkiler “cınkı” ya da “cınskal” diyorlardı. Çocukluğumda ocak başında ateşi seyretmek meraklarımdan biriydi. En çok da kıvılcımların parlayışı beni heyecanlandırırdı. Bazı ağaçlardan o kadar çok kıvılcım çıkardı ki aleve dalmış halimle kendimi meteor yağmurunun içinde hissederdim. Kıvılcımdan ilginç sesler de gelirdi; çatırtı şeklindeki bir patlamadan sonra kıvılcımın havayı yararak fırlaması ıslığa benzer bir ses çıkarırdı. Şimdilerde yakmakta zorluk çektiğim mangalda ara sıra tanık oluyorum.

Kıvılcımla ilgili ikinci hatıram hiç de hoş değildi. Demir kaynakçılığına bulaşmıştım ve kaynaktan çıkan ışık ve kıvılcımlar gözlerimi yakıyordu. Gece sabaha kadar gözlerimden yaşlar aktığını, kan çanağı gibi kıpkızıl gözlere sahip olduğumu hatırlıyorum.

Kıvılcımın bendeki diğer çağrışımı da çocukluğumda izlediğim Vikingler adlı çizgi filmdeki Viki adlı prensin kafasında çakan kıvılcımlardı. Vikingler zor durumda kalınca büyüklerin bile aklına gelmeyen ilginç çözümler Viki’nin yaratıcılığı sayesinde ortaya çıkardı. Viki burnuna dokununca aklına yeni bir fikir geldiğini anlardım. Nicel birikim nitel patlamaya yol açardı sanki. Zaten ekranda yıldızlar uçuşmaya başlardı. Bu sahne bende kıvılcım ile zekâ arasında bir ilişkinin kurulmasını sağlamıştı.

Lisede siyasallaşma sürecine girerken sağı solu karıştırıyordum da, solda kendimce devrime giden aşamaları analiz etmiştim. O zaman solcular ciddi ciddi devrimi konuşuyor, romantik, çocukça ve zevkli okuma ve ateşli tartışmalar yapıyordu. Devrimi önceden yapanların deneyimleri de analiz ediliyordu. Bu süreçte Iskra dergisinin önemli rol oynadığını görmüştüm. Düşünceyi yayma, kitleleri ikna etme ve ikna olmuş olanları berkitmede, fikir dergisi yayıncılığının vazgeçilmez önemi vardı; not etmişim.

Iskra RSDİP’in yayın organıydı ve “kıvılcım” anlamına geliyordu. Sloganı şuydu: Kıvılcım çakar, ateş yanar! Kıvılcım devrim, ateş sosyalizmdi. Kıvılcım müthiş bir kavram; bir illet yani sebep! Tetikleyici, ateşleyici, başlatıcı, nicel birikimin nitel patlamaya dönüşüm anı ya da noktası.

Iskra dergisinden haberdar olunca benim için kıvılcım daha bir ilginç olmuştu. O yaşın taklitçiliği ya da özentili ergenlik düşlerimde platonik sevgilimle yaptığımız oğlumun adını Kıvılcım koymuştum. Nedense sonradan bunu unuttum. O yaşta kafamda bir ailenin olması bu yaşımda bana ilginç geliyor. Neden kızımın değil de oğlumun adını Kıvılcım koymayı düşünmüşüm, bilmiyorum. Kıvılcım sanki daha erkekçe bir kavram. İlk gençlik düşüncelerimde kararlı davranmayıp bu yoğun anlamlı adı değerlendirmeyişimde Bolşeviklere bulaşan virütik Russkaya Derjava paradigmasının Galiyev’e ve Tatarlara ihanet ve zulmü etkili olmuş mudur acaba? Gerçi o zamanlar Galiyev’le tanışmamıştım. Galiyev’i bizden saklamışlardı. Devrimin kilit gücünü oluşturan Tatarlara yapılanlara bakarak sezgisel düşünmüş olmalıyım.

Kıvılcım çakar, ateş yanar: Sebep ve sonuç! Bu iki sözcük Newtoncu mekanik bilim felsefesinin şahdamarıdır! Kıvılcım bağlamında kuantum paradigmasına sahip yeni bilim felsefesi kıvılcıma başka bir anlam yüklüyor. Bu paradigmaya göre evrende ilişkiler doğrusal (lineer) değildir ve karşılıklı nedensellik vardır. Yani A’nın B’ye yapacağı bir etkiyle yeni sonuca yol açması yerine, belki A ve B karşılıklı etkileşerek birlikte evrimleşebilir ya da devrimleşebilirler. Kıvılcımların birbiriyle çakışmasından söz ediyor zamane uleması! Karşılıklı nedensellik… Hatta sonucun kendine yol açan sebebi sebeplemesi / kıvılcımlaması gibi. Sebep sonuca yol açar ama kuantum paradigmasına göre sonuç sebebi ortaya çıkarmış olabilir. Makrokozmoz uyumlu kafamın kavramsallaştırmakta güçlük çektiği mikrokozmik bir durum söz konusu.

Neyse.

Bu kelime beni önce geçmişe götürdü sonra da bilim felsefesine. Nerede dolaşırsan dolaş, tilki gibi oluyor; kürkçü dükkânına geliyorsunuz. Bilim her yerde, bilim her şeyde!

Sanırım yoğun anlatımlı, belki de sersemce bir yazı oldu.

Bilimlerin Sınıflandırılması

Çeşitli bilim adamları; amaç, konu ya da işlevlerini dikkate alarak bilimleri sınıflandırmaya çalışmışlardır. Yapılan bu sınıflandırmalar; yapıldığı dönem ve koşullar içinde bilimler arasındaki karşılıklı bağımlılıkları ortaya koymaları açısından önemlidir.[1]  Bilimleri sınıflandırmanın pek çok önemli gerekçesi bulunmaktadır. Örneğin, bilimler arası birliğin anlaşılması, öncelikle bilim ve bilgi alanlarının farklılığını bilmeye bağlıdır. Farklılığı belirlenmeyen ve buna göre sınıflandırılamayan unsurlar arası sağlıklı bütünleşmelere gitmek de mümkün değildir. Sınıflandırmalarda, bilimlerin nitelikleri, inceleme konuları, yöntemleri veya insan ihtiyaçları karşısındaki durumlarının biri ya da birkaçı göz önüne alınmaya çalışılmıştır.

Bilimlerin sınıflandırılmasında ortaya çıkan farklılıklar iki temel nedene dayanmaktadır. Birincisi, bilime farklı bakış ve anlayışların (ör. empirist, rasyonalist) olmasıdır. İkincisi, bilimsel gelişmelerin sürekliliğidir.  Her dönemde,  erişilen bilimsel seviye, o dönemde yapılan sınıflandırmayı da belirlemiştir.

Eski Çağ Yunan filozoflarından Aristo’nun, felsefeyi temel alarak yaptığı sınıflandırması üç ana gruba dayanmaktadır:

1. Teorik bilimler (matematik, fizik ve ilk felsefe / metafizik).

2. Pratik bilimler (eylemlerimizi yönetmesi gereken kuralları belirleyen etkinlikler).

3. Poetik [(şiir), hitabet sanatı (retorik), diyalektik)].

Aristo’daki üçlü ayrım Stoacılar tarafından da benimsenmiş;1) Fizik, 2) Etik,3) Mantık olarak sınıflandırma yapılmıştır.

Orta Çağ Avrupa’sında bilimler iki grupta sınıflandırılmıştır: 1) Gramer, retorik, diyalektik, 2) Aritmetik, geometri,müzik, astronomi.

    

İslâm dünyasında yapılan sınıflandırmada Aristo’nun ayrımına yabancı kalınmamış olmakla birlikte, İslâm dininin öğretilmesi sürecinde ortaya konulan ve geliştirilenlere “naklî bilimler” adıyla özel bir önem verilmiştir. Diğerleri (matematik, astronomi, kimya, tabiat bilimleri, tarih, coğrafya vb.) “aklî bilimler” olarak ele alınmıştır.

     

Fârabi, bilimleri beş bölümde ele almış ve bunlar hakkında açıklamalarda bulunmuştur[2]İbn-i Sina, Harezmî ve Osmanlı bilginlerindenTaşköprülüzade, bilimlerin nasıl ayrımlanabileceğini açıklamış ve ayrımlarını yapmışlardır.  Örneğin, İbn-i Sina, kendi felsefî anlayışı içinde bilimler arasındaki bağıntılara özen göstererek sınıflandırmaya gitmiştir. Matematik ve geometriyi din, metafizik ve fizik bilimleri arasına koyması, bir anlamda soyut ve somut dünyayı birleştirme girişimidir[3].

     

Yeni Çağın öncü düşünürlerinden Francis Bacon; hafıza, tasavvur ve aklın karşılığına denk gelecek şekilde; 1) Tarih, 2) Şiir, 3) ve Felsefe biçiminde sınıflandırma çabasına girmiştir. Yaptığı sınıflandırmadan oldukça yetersiz bir tablo çıkmıştır. Buna karşın André Marie Ampere (1775-1863) çok daha sistematik, eleştirel ve bilimlerin konularına göre hangi açıdan sınıflandırılabileceğini ortaya koymaya çalışmıştır. Ona göre dört ayrı açılım içinde bilimler sınıflandırılmalıdır: 1) Betimlemelere göre; ilk bakışta dikkati çeken özelliklerine uygun bir araya gelen bilimler, 2) Araştırmalara göre; ileri bir zihinsel çabayla ortaya konulan bilimler, 3) Yasa ve ilkeleri araştırmalarına göre, 4) Araştırma ve yasaların tespitinde ilişkili olanların birleştirilmesine göre[4].

     

Sınıflandırmada nesnel bir tutum içinde olan Ampere, bilimleri iki büyük bölüme ayırır: Birincisi, konusunu maddenin oluşturduğu bilimler, ikincisi, konusunu düşüncenin oluşturduğu bilimlerdir. Toplam 128 bilim dalı kaydeden Ampere, bazı bilgileri de bilim olarak belirttiği ve yapay bir sınıflandırma yaptığı nedeniyle eleştirilmiştir [5].

     

Auguste Comte’un sınıflandırılmasında basitten karmaşıklığa doğru bir düzen fikri vardır. Yaptığı ayrımlamada; 1 ) Matematik bilimler (soyut: hesap, cebir, integral; somut: geometri, mekanik), 2) Doğa bilimleri (cansızlar: inorganik fizik, biyoloji, sosyoloji). Bu sınıflandırmada sosyolojinin en sonda olması, en karmaşık ve diğer bilimlerin evrimi sonucu olmasındandır. A. Comte’a göre sosyoloji tüm bilimlerin en genelidir. Başta J. Stuart Mill ve Herbert Spencer olmak üzere birçoklarınca eleştirilmiştir[6]. H.Spencer’in yaptığı sınıflandırmada; 1) Soyut bilimler (matematik),  2) Soyut-somut bilimler (astronomi, fizik, kimya,mekanik), 3) Somut bilimler (biyoloji, psikoloji, sosyoloji).

Ayrıca, yöntemden hareketle (W. Windelband, W. Dilthey gibi) ya da varlığın reel ve ideal ayrımına göre ontolojik yaklaşımla  (N. Hartmann) çeşitli sınıflandırmalar yapılmıştır.[7] XX. yüzyıl içinde yapılan sınıflandırmalarda önemli ölçüde bilimler soyut, doğal vetoplumsal olgulargözetilerek yapılmaya çalışılmıştır. Edmond Goblot’un ayrımında (1. Matematik bilimler, 2. Fizik ve doğa bilimleri, 3. Manevi bilimler) kısmen bu yaklaşım görülmektedir. Ancak, soyut (matematik) ve manevî bilim ayrımında, soyut ile manevî olanın neye göre ayrımlandığı ortaya konulamadığı gibi, felsefî ya da bilgi alanı kapsamındaki etkinlikler (etik, estetik) aynı kategoride gösterilmiştir. Goblot, pratik bilim, normatif bilim vb. adlar altında yeterince ayrıştırmadığı ya da ilişkilerini yeterince ortaya koyamadığı disiplinleri aynı alanlar içinde dağınık serpiştirmekle yetinmiştir.[8]

Bilimler,  belli bir mantık çerçevesinde;  tarih bilimleri ve doğa bilimi adıyla yapılan sınıflandırmalar da denenmiştir.[9] Günümüzde; matematik bilimler, pozitif bilimler (doğa bilimleri, insan bilimleri) biçiminde yapılan ayrımlamalara rastlanmaktadır. Bu ayrımlamada ikna edici/tutarlı ve mantıksal bir gerekçe ortaya konulamadığı gibi öncekilerden daha ileri gözükmemektedir.

     

Bilimlerin sınıflandırılmasında; bilimlerin amaç, konu, işlev, yöntem, karşılıklı bağımlılık ve ürettikleri bilginin toplumsal yararlılığı hâlâ önemli parametlerdir. Ayrıca, tarihsellikleri göz ardı etmeksizin, bütüncül bir bakış açısı ve bilimlerin birbirleriyle olan ilişkileri de dikkate alınarak bir sınıflandırma yapılabilir. Yapılacak sınıflandırmada görülecek pramidal/hiyerarşik yapı, bu bilimler arasında değer farklılığını göstermez, bilimlerin kendi aralarındaki ilişki oranlarına dikkati çeker. Sınıflandırmada göz önüne alınacak pek çok şey olabilir. Öncelikle anlaşılır ve açık olması, bilimle bilim olmayan etkinliklerin birbirine karıştırılmaması, adlandırılmada uygun kavramların seçilmesi (örneğin insan bilimleri, pozitif bilimler gibi farklı bilimleri karşıt-olumsuz adlandırmaya  yönelten ifadelerdir) gerekir.

Aşağıda, tüm bilimlerin müştereken ilişki içinde olduğu ve verilerinden kaçınılmaz olarak yararlanıldığı bilimler; merkezî bilimler, toplumsala ilişkin olanlar sosyal bilimler ve somut doğayı konu edinenler de doğa bilimleri olarak üç ana grupta toplanabilir.

      I. Merkezî Bilimler    

      1. Mantık

      2. Matematik

      3. Felsefe

      4. Tarih

      5. Coğrafya

      6. Psikoloji

      II. Sosyal Bilimler

       1. Sosyoloji

       2. Siyaset

       3. Ekonomi

      III. Doğa Bilimleri

      1. Biyoloji

      2. Fizik

      3. Kimya

            

Yukarıda belirtilen bilimler, mümkün olduğu kadar ayrıntısız verilmeye çalışılmıştır. Daha pek çok sayıda disiplin ve konu bulunmaktadır. Ancak bunların hemen hepsi yukarıdaki listeleme içinde ilgili gruba dahil edilebilir. Örneğin, arkeoloji ve sanat tarihi yöntemsel olarak farklılaşsa da tarih bilimini kapsamı içinde, bu disiplinin alt dalları arasında yer alırlar. Cebir, geometri ve aritmetik ise matematiğin doğrudan iç yapısını oluştururlar.

Sosyal bilimlerin üç temel bilimi yanı sıra antropoloji, sosyal morfoloji, gibi “toplum” merkezli diğer disiplin veya konuları da içerir[10]. Doğa bilimleri ise üç temel bilimle sınırlı olup bunların alt dallarıyla çoğalım içindedir.

Merkezî, sosyal ya da doğa bilimleriyle ilişkili birçok araştırmanın adı her ne kadar ayrı bir bilimmiş vurgusuna sahip olsa da, amaç ve içerikleri yönüyle kendi grubunun temel disiplinleriyle bağıntılı ve birçoğu alt disiplin hatta belli bir disiplinin konusudur. [Örneğin, “kent sosyolojisi” , “köy sosyolojisi” (daha ilginç bir adlandırma: “boş zamanlar sosyolojisi”, (benzer mantıkla  neden olmasın!…“masa başında oturup sosyoloji uydurmanın sosyolojisi!”) ]. Bilimlerin bütüncül anlayış içinde sınıflandırılmasının gereği olması yanı sıra, her hangi bir disiplinin anlaşılabilir ve yararlı bilgi üretebilmesi için bu adlandırmaların uygun verilmesi, değilse bile uygun okunması gerekir.

İfade biçimi ayrı bir bilimmiş vurgusu taşıyan pek çok bilimsel çalışma vardır ve olacaktır. “Ahlâkın tarihi” veya “ahlâk felsefesi” denildiğinde, bu adlandırmaların anılan bilimsel disiplinlerin kapsamı içinde oldukları açıktır.  Bunlardan yola çıkılarak; her hangi bir temel disiplinle ilişki içinde olan, ancak ayrı bir bilim dalı izlenimi veren bilimsel etkinlikleri, ilişki içinde olduğu bilimin kapsamında görmek gerektiğini söyleyebiliriz. Genelde bilimin, özelde belli bir bilim grubunun içinde yer alan çalışmaların, ayrı bir disiplin olarak görülmek istenmesi ya da olması yolunda gerekçe üretme çabası çok anlamlı değil, gerekli de değildir. Bilim adına yapılan yapay ayrımlar ve yapay olarak icat edilmiş her hangi bir bilim, bağlı olduğu disiplinle arasına koyduğu mesafe oranında, kendini farklı konumlandıracağı için o bilimin verilerinden yararlanamama durumuyla karşılaşabilir. Oysa ki tüm bilimler arasında ilişki ve bağıntıların kurulması yönündeki çabaların çok daha sağlıklı bilgi üreteceğinin anlaşılmaya başlandığı XXI. yüzyılda, çoğaltımın değil bütünleştirmelerin olması beklenmektedir.

Bilim, bilimle ilişkili çalışmalar; toplumsal, kültürel ve teknolojik etkinlikler, güncel ya da geleneksel bilgi türleri çeşitli gerekçelere bağlı olarak sınıflandırılabilirler. Bu sınıflandırmalar mutlak değil görecelidir. Ne var ki, kesinlik iddiası taşımamakla birlikte, hayatın bütünlük içinde ve mantıksal kavranımı için gerekli bir sınıflandırmada ayrım ve açılımların kendi iç tutarlılığının olması, çağın gerçekliğiyle örtüşmesi ve anlamlı olması beklenir.

DİPNOTLAR


[1] Hasan Şahin, ”Bilimlerin Tasnifi”, SBA,  Vahdet Yayınları, İstanbul 1990,  s. 200 ;  Ahmet  Cevizci,  “Bilimlere  İlişkin  Sınıflandırma” Felsefe Sözlüğü,  Paradigma Yayınları, İstanbul  2002.

[2]   Mehmet Farabi, İlmlerin Sayımı (İbsâ- ül ulûm),  (Çev.  Ahmet Ateş), MEB  Yayınları,İstanbul 1986, s. 53.

[3]   Bilâl Kuşpınar, İbn- i Sina’da Bilgi Teorisi,  MEB Yayınları, Ankara   2001, s. 65.

[4]  Hasan Şahin, a g m , s.  202.

[5]  Cemil Sena, “Ampere”,Filozoflar Ansiklopedisi 1 ,Remzi  Kitabevi, İstanbul 1974, s. 45.

[6]  Cemil Sena,”Comte” Filozoflar Ans.1, Remzi Kitabevi, İstanbul 1974 , s. 45.

[7]  T. Mengüşoğlu,  Felsefeye Giriş,  İstanbul 1983,  (13. baskı), Remzi Kitabevi , s. 30-49 ; Heinz Heimsoeth,  Felsefenin Temel Disiplinleri,  (Çev. Takiyettin Mengüşoğlu), Remzi Kitabevi, İstanbul   1986, s. 93.

[8]  Edmond Gablot; İlimler Sistemi,  (Çev.  Fethi Yücel),  Maarif Yayınları, İstanbul 1954.

[9]   Nusret Hızır, Felsefe Yazıları, s. 309.

[10] “Temel bilim” sözünü bazı sınıflandırılmalarda yapıldığı gibi bilimler arasındaki ayrımlama için değil, bilimlerin genel çerçevesi içinde ayrı bir bütün oluşturan bilim grubunun kendi içinde yer alan ve o grup içinde eksen olan bilimler için kullanıyoruz.

 

Bilimsellik, Tabu ve Bağnazlık

Bu yazıyı, 24 Şubat 1992’de kaybettiğimiz, tüm hayatını bana ve değerli kardeşlerime vakfetmiş,

yetişmemizde söze gelmez güzelliği bulunan,

Sevgili Teyzemiz Zehra TÜRKER’in anısına ithaf ediyorum.

Nur içinde yatsın.

                                                                                                                                             T.Y.

Beyin, sanırım, tüm yaratıcı özelliklerine karşın, hangi disiplinde oluşmuş bulunursa bulunsun, yaşlanmayla,“koşullanmaların” pençesine düşüyor. Bilimle en üst düzeyde uğraşan insanların dahi, kendilerini bir zaman sonra, koşullanmaların hipnozundan kurtaramadıklarını izliyoruz. İnsanlar, hele belli bir yaştan sonra, (bir bilgisayar deyimiyle ifade edersem) “beyinsel yazılımlarına” ters bir işaret algıladıklarında duygusallaşıyorlar, kızıyorlar, o işareti kabul etmiyorlar.

Elektrikte “Devreler Teorisi”nin babası Kirşof, geçen yüzyılın sonunda, daha ortada ne Görecelik Kuramı, ne Kuvantum Mekaniği varken, kendi bilgisine bakarak, “fiziğin sonuna” gelindiğini, ciddi ciddi düşünebilmiştir.

Koca Einstein, çağdaş fiziğin devrimci önderiyken, “Tanrı zar atmaz” diyerek, maddenin sonsuz küçüklüklerini anlamaya yönelik Kuvantum Mekaniği’ni Atomistik Kuramı, bir türlü içine sindirememişti, reddetmişti.

Yaratıyorum, Öyleyse Özgürüm!..

“Düşünüyorum öyleyse varım” diyebilmek, tabii önemli. Ama bugün, daha önemli olan nedir biliyor musunuz? İnsanın, “Yaratıyorum öyleyse özgürüm” diyebileceği bir düzleme yükselmesidir. “Yaratmak”; bir bakıma başkası gibi düşünüp var olmanın, ya da toplum gibi düşünüp, kendini güven içinde hissetmenin ötesinde… Zamanının ne kadar “devrimsel” olursa olsun, “yaratıcı düşüncelerinin” giderek rutinleşen ezberciliğine, kapılmaktan arınmak, demektir.

Ne var ki, yüzümüze alışır gibi düşüncemize ve düşünce yöntemlerimize alışıyor; bir zaman sonra da, onlardan çıkamaz oluyoruz…

Kimsenin ve hiçbir bilim camiasının kendi düşüncesini etrafa, her ne şekilde olursa olsun, “mutlak” ve “evrenselmiş” gibi takdim etmeye, hele kendi gibi düşünmeyeni “itham etmeye”, hakkı olmamak gerekir.

Bir düşünceyi, “saçma” bulabilirsiniz. Ama o düşünceyi “saçma bulduğunuzu” söylemeye, kendinizi “yetkin” sayamazsınız. Size-göre-saçma-düşünen biri gibi, neden düşünmediğinizi; o da ancak kendinize-göre-yürüteceğiniz-akılla, söyleyebilirsiniz.

* * *

Geçende bir din adamı ile bir topluluk önünde,“evrenin yaradılışını” konuştuk. Bana göre, kabul edilemez şeyler söyledi. Sakallı-bıyıklı, inançlı bir insanın söyledikleri için, “bunların hiçbir manası yok” demeye, hakkınız olmuyor.

Din adamı şöyle diyordu:

– Cennette her birimize, ayrı ayrı, şu üstünde yaşadığımız dünya kadar yer düşecek. O kadar çok şey istiyoruz ki, bu zaten, ancak yetebilir…

Karşılık olarak şunu söyleyebildim:

– Böylesi düşünceleri, biz bu kadar hızlı telaffuz etme hakkını, kendimizde bulamayız. Dolayısıyla da, böylesi düşünceleri yayamayız ve yayılmasını, özellikle çocuklarımıza, belirli açıklamalar olmaksızın dayatılmasını, onaylayamayız.

Ben bu sözleri söylerken, Sevgili Teyzem ölümcül bir hastalığın pençesinde, komadaydı. Yakında hayata gözlerini yumacağını biliyor, bizden ayrılacağına üzülüyor, ama onu “ahirette” Dedem’le Anneannem’in karşılayacağını düşünerek seviniyor, serinliyordu.

İster benimseyin, ister benimsemeyin; düşüncenin ve inancın, beyindeki “fiziko-kimyasal” bir gerçeklik” olduğunu kabul etmelisiniz.

Bilim, Önce Anlamaktır!..

Tarihte, çok düşünce kavgası olmuştur. İdeoloji kavgaları, çıkar çatışmalarından kaynaklanmıştır. Temel hak ve özgürlüklerin yerleştirilmesi, kolay olmamıştır. İdeoloji kavgası “polemikçi” bir üslupla yapılır. Bu, eşyanın tabiatındadır. Şu var ki, bilim bambaşka bir etkinliktir. Benim öğrendiğim bilimin doğasında, “engin bir esenlik”bulunuyor. Buradaki tartışmada, duygusallığa yer yoktur… Kavga yoktur… Alabildiğine yumuşak, sanki sonsuz bir akıl yürütme süreci vardır… Anlatmaya çalıştığım, öyle bir ruh hali ki, insanı derinlemesine yakalıyor, rahatlatıyor, yükseltiyor, yüceltiyor…

Böyle bir ruh hali içersinde olarak, “bilim” nedir,“bilimsellik” nedir diye, soracak olursanız; önce, yalın tek bir sözcükle yanıt vermek isterim:

– Anlamaktır.

Anlamanın İki Boyutu

Anlamanın iki boyutu var. Birinci boyut, “sözlük boyutu” diyebileceğimiz boyut. Sözlüğümüzdeki her sözcüğe, öteki sözcüklerimizden bazılarının bir karışımıyla karşılık getirme boyutu. Sözlükte olup, bilmediğiniz bir sözcüğü, ya da kavramı, sözlüğümüzde mevcut diğer sözcükler  ya da kavramlar cinsinden, “anlayabilirsiniz”.

Anlamanın ikinci ve daha zor bir boyutu var… Sözlüğünüze yeni bir kavram eklemenize ilişkin boyut.

Bilimin uğraşı; tezgâha aldığı kavramlar arasında, ilişkiler kurmaktır. Bu nispeten rutin bir uğraşıdır. Bilimin asıl heyecan verici uğraşı; yeni kavramlar, yeni boyutlar belirleyerek, mevcut anlam dünyasını yırtıp, daha öteleri, çok öteleri kucaklamasıdır.

Bilimsel açıdan yapılabilecek en büyük bir yanlış, mevcut  “anlam dünyasıyla” sınırlı olduğumuzu düşünmektir. Anlam dünyamıza yeni boyutların nerelerden açılacağını kestirmekse, kolaydan hiç mümkün değildir. Bir anlam dünyasının, bir gerçeği anlamak açısından ne ölçüde yeterli olduğu, salt, o anlam dünyasındaki verilerden hareketle çıkartılamıyor.

Bazen anlam dünyamız, gerçekle zıtlaşıyor. Zıtlığı, salt, anlam dünyamızın bahsettiği kavramsal ilişkilerle aşamıyoruz. Zıtlığı aşmak için, anlam dünyamızı, tamamen değiştirmek değilse bile, dönüştürmek gerekiyor.

Bilim Dünyamız, Hissettiklerimizi İfade Etmekten Henüz Uzaktır!..

“Dış dünyayla”etkileşmemiz, önce “algılama” yoluyla oluyor.

“Algılama”, dış dünya ile “kendi-anlam-dünyamız” arasında karmaşık bir ön süreçtir. Bu süreç anlamanın ilk basamağıdır. Algılamayla başlayıp anlamaya uzanan uğraşta, dış dünyanın verilerini, kendi anlam dünyamızın terimleriyle “örtüştürmeye” çalışırız. Böylesi uğraş matematikte iyi bilinen bir “dönüşüm” işlemi olmaktadır. İşlemin “tam” olabilmesi için, anlam dünyamızın terimleri ile dış dünyanın verileri, “tam” örtüşmelidir. Örtüşme, giderek iyileştirilebilse dahi, hiçbir zaman mükemmel kılınamamaktadır. O zaman örtüşme, matematik deyimiyle “çarpık” ya da “uyuşmaz” olmaktadır. “Uyuşmazlık”, anlam ve anlama bozukluğuna yol açar.

Anlam dünyamızı biz yaratıyoruz, beynimiz yaratıyor. Anlam dünyamızda; temel kavramlar, bunlardan oluşan tümceler, o arada metin kümeleri bulunuyor.

Hiçbir zaman diyemeyiz ki; dış dünyayı anlamak üzere belli temel kavramlardan, tümcelerden ve metin kümelerinden oluşan, “tek-bir anlam dünyası” inşa edilebilecektir. Ne mümkün? Yeryüzünde konuşulan şu kadar dilin olması; o dillerin ifade ettiği anlam dünyaları birbirleriyle yakınlıklar gösterse de; dış dünyayı anlamak açısından, “birçok anlam dünyasının” inşa edilebileceğinin bir işareti değil mi?

Bilimsel uğraşın ilk bir alanı “anlamak” ise; diğer iki alanı günümüzde, “öngörmek” ve mühendisçe  “yapmaktır.”

“Günümüzde”diyorum, çünkü bakın “bilimsel uğraşımız”, halen anlattıklarımız yanı sıra “hissettiklerimizi” ifade etmiyor. Oysa “hissediş”bir nevi  “anlamak” değil mi? Güzel sanatların her dalı, resim, müzik, sinema, yontu ve daha nice uğraş alanı, genel olarak bilim dünyamızın kapsayamadıklarını hissediyor,  “anlıyor”, ifade ediyor ve ölümsüzleştiriyor. 

Bu açıdan bakılınca “bilim dünyamız”, anlam dünyamızda bir “alt küme”, bir anlama ve ifade aracı, dolayısıyla hepsi hepsi bir “dil” dir. Şimdi bu dili, birçok bilim adamının yapmaktan kaçınamadığını izlediğimiz şekilde tabulaştırır, dinleştirip tapınma konusu yaparsak, o zaman “mutlak” saydığımız miniminnacık öz-dünyamızın, bağnazlık sancılarıyla, tutsağı olur, gideriz.

Kendi dışımızda bir “dünya” olduğu muhakkak. Ne var ki, bu dünyayı beynimizle, “öznel” olarak algılamaktayız. O nedenle dış dünyayı, kendi anlam dünyamızın ötesinde “mutlak” saymaya kalkmamızın, pratik hiçbir yararı olmuyor. Bunu unutmayalım.

Anlam dünyamızı genişleten çıkışlar, ilginçtir, çoğunlukla kestirmeden söylersek,“kartezyen çıkartsamalarla” değil, hissedişlerle gerçekleşiyor.

Salt bilim dünyamız, hisler ve hissediş olmaksızın, müthiş bir eksiklik, yalnızlık içinde görünüyor.

Bu sözlerle tutkunu olduğum madde-bilim uğraş alanımı yadsıdığım, küçümsediğim, düşünülmemelidir.

Hele mitologyavari“destursuz masalların” diliyle, bilim söylemini bir tuttuğum, hiç sanılmamalıdır.

Şu var ki masallar, sonuçta, dış dünya ile beyin arasında “iyice-çarpık-bir-dönüşümle” de olsa, bir hissedişi, bir algılamayı resmetmektedir.

“Hissedişin”, gerçek dünyayla bağlantısının “çarpık” olması, onun, “bizim-öznemizin-bir-gerçeği” olması gerçeğini, değiştirmez ki…

Hem nice koca koca bilimsel düşünme yanılgıları, dış dünya ile bilim adamının beyni arasındaki çarpık dönüşümlerden, kaynaklanmamış mıdır?.. Dolayısıyla, neyin (az veya çok) “masal”, neyin “bilimsel gerçek” olduğunu tamıtamına ayırtedecek, mutlak bir ölçü sanırım, yoktur.

Diğer bir yandan, bilim, birçok güzelliği ortaya koymuş olmakla beraber, henüz emekleme safhasındadır. Bizi henüz çok eksik bırakmasına karşın, onu bir de “hissedenleri” inciterek, “inanç sahiplerine” dönük saygı kusuruna düşerek, putlaştırmamız, sanki başka türlü bir“tapınma ihtiyacını” sergiliyor.

Anlamak, Öngörmek, Yapmak, Hissetmek

Bilim, anlamak ve öngörmek için yapılır. Bir şeyin nasıl olduğunu iyi anlıyorsanız, nasıl gelişeceğini kestirebilir, öngörebilirsiniz. Bu tabii, çok keyifli bir uğraştır. Daha da iyisi, anlamak ve öngörmek uzantısında, “yapmak” ve “denetlemektir”. Otomobiller, gemiler, uçaklar, uzay araçları, nükleer reaktörler, dev fabrikalar hep işte anlamak, öngörmek ve yapmak sürecinin görkemli yapıtlarıdır.

Atomu, çekirdeği bilirseniz, maddeyi öyle yoğurursunuz ki, kucak kadar taştan, uranyumdan, Keban Barajı’nın bütün bir yıl boyunca ürettiği kadar enerji üretebiliyorsunuz. Bu tabii, insanlık adına öğünülecek bir gelişmedir. Şu da var ki, böylesi güzel bir sonuç almak üzere yarattığınız Çernobil Nükleer Reaktörü gibi bir “mahlûkun” davranışlarını, tam kestiremiyorsunuz… Böyle ise, sonunda “felaket” olduğu için, “hiç” kestiremiyorsunuz, demektir… Bu da, insanlık adına, yerinilecek bir gelişmedir…

Ne tuhaf değil mi? Hiç bir trajik teknoloji kazası, Kartezyen senaryo çalışmalarıyla öngörülebilmiş değildir. Ne Titanic, ne Challenger, ne Çernobil; “facia” olarak “geliyorum” dememiştir. Teknolojinin yarattığı bu dev mahlûklarla ilgili anlam dünyamız, ancak, faciaların yaşanmasıyla, değişme ve olgunlaşma olanağı bulmuştur.

Oysa bakın, sokaktaki adam, şu nükleer reaktörler konusunda, bilim adamları hangi bilimsel gerçeklere yüklenmiş olurlarsa olsunlar, hiç bir zaman, tam yatışmamıştır.

Kısaca faciayı, bilim dünyası öngörmemiş, ama sokaktaki insan hissetmiştir.

Sakın ola ki buna bilimsellik adına, saygı duymazlık etmeyelim.

“Nasihatı musibetten almak”, bilim ve teknoloji adına, tabii hiç hoş değildir.

“Musibetsiz” ilerleme ve gelişme, bir yerden sonra galiba kolaydan olmuyor. Bunu kabul ederim. “Nasihatin, sonunda musibete patlayacağının” bilincine varılması koşuluyla!..

Disiplinler Arası Zayıf, ya da Çatılmamış Bağlar

Değinmek istediğim ilk hamlık, çeşitli disiplinler arasındaki bağların genelde “pek”, yer yerse “hiç” kurulamamış olmasıdır. Örneğin fizikle kimya, kimyayla biyoloji, biraz biraz bağdaşıklaşmıştır. Fizik ve kimyanın, mühendislik bilimlerine iyice bir taban oluşturduğu da, söylenebilir. Ama tıp öyle değildir. Psikoloji, psikiyatri, hele sosyoloji, hiç öyle değildir. Yani, hemen hemen aynı bir düşünce sistemiyle çalışıyor olsalar da, temel bilimden toplum bilime uzanan doğrultuda, bilim dalları, kendi temel kavramlarını ve ilkelerini, ayrı ayrı düzlemlerde belirlemekte, analizleriyle öngörülerini, bu söz konusu farklı düzlemlerde geliştirmektedirler.

Herşey bir tarafa, demek ki bugün için insanlık, öyle homojen, türdeş, içi doyumlu derecede dolu, bir bilim dünyasına sahip değildir.

Gerçi toplumsal davranışları, temel parçaçık fiziğinden türetmeye kalkmak, fantazik gibi görünüyor. Ama söz gelişi karaciğer fonksiyonları için, beyin olayları için durum, pek öyle değildir.

Fizikten tıbba; kimya, biyoloji ve mühendislik geçişli sapasağlam bir kuramı bilim dünyası o kadar özlüyor ve onu gerçekleştirmeye o kadar çaba sarfediyor ki… Ama, işte, yolun sanki hayli başındayız…

Bu noktada, bilim ve teknoloji dünyamızın öteki bir hamlığına değineyim.

Canlı Eşyayı Doğru Dürüst Anlayamıyoruz!..

Maddenin ilkel denilebilecek örgütlülük düzeylerine ilişkin analiz, keza yapım uğraşlarında, günümüzün bilim ve teknoloji dünyası, önemli ölçüde, başarılı sayılabilir. Artısıyla eksisiyle, bu savın birkaç örneğine, az önce değindik.

Ne var ki, maddenin üst örgütlülük hallerinde halen “sıkıntı” çekildiği ve buralara bir türlü doyumlu, özgün analiz açılımlarının getirilemediği, kaydedilmelidir. Şu balıkların, balinaların kıvraklığına bakın; dev demir yığını gemilerin, denizaltıların suya, su altına yakışmazlığına bakın. Benzer saptama kuşlar ve uçan maden yığınları için yapılacaktır. Hiç balina yüzerken batıyor mu? Kuş uçarken düşüyor mu? Basit bir denizanasının suyla kuçaklaşmasına, sarmaşmasına dikkatinizi verin. Oradaki kıvraklığın hareket denklemlerini; deyim yerindeyse“dang dung” ötmeyen, yepyeni bir “yumuşak-terimler-matematiği” ile ifade edebiliyor muyuz, bugün?..

Sözünü ettiğim canlı eşyayı, daha doğru dürüst anlamıyoruz bile. Öyle bir dünyaya benzer bir dünyanın “mühendisliğini” yapmaktansa, çok uzağız.

Anlam dünyamızı, canlı dünyayı kavramak üzere, bugünkü bilimsel yöntemlerimizden farklı yöntemlerle değiştirmek, dönüştürmek ve geliştirmek zorunda kalmayacağımızı, öne süremiyorum.

Böyle bir bağlamda, masal vari olsun, “hissedişlerin” o kadar önemi olabilir ki… Sakın bunu ıskalamayalım.

Anlam Dünyası, İnanç Dünyası

Sayageldiğim eksiklikler saklı olsa da, “bilimsel düşünme yöntemlerimiz” açısından kendimizden memnun olduğumuz, söylenebilir. “Matematik anlatım” herşeye rağmen güçlü bir düzeye ulaşmıştır. Çağdaş pek çok örnekten biri olarak, o açıdan, uzay uyduları aracılığıyla“elektromanyetik algılama”“işaret işleme”“resim ve kimlik tanılama” kuramı, kaydedilebilir. Ama yine de, biyoloji dünyamızı, hele beynimizi tanımanın, daha ön basamaklarındayız. Resim ve kimlik teşhisinin “optik ve elektronik matematiğini” biliyoruz. Ne ki, işte doyumlu bir “biyoloji ve beyin matematiğinden” çok uzağız.

İleride, şimdi fantezik görünse de, “hissedişin matematiği”, çok muhtemelen, bugün bilinenden hayli farklı terimlerle çatılacaktır.

Gerçekte klasik matematik de, “fantezi” olarak görülebilir. İlk bakışta söz gelişi, “bir doğruya iki dikmenin paralel olacağını” düşünüyoruz. Ama birisi çıkıp bu paralellerin pekala kesişeceğine ilişkin bir matematik geliştirebiliyor. Nitekim, örneğin Ekvator’dan Kutup’a doğru çıkan iki  “dikme”, dünyanın küresel yüzeyini tırmanınca, kutup noktasında, pekala kesişiyor.  

Her türlü zihinsel uğraş “anlam dünyasının” ötesindeki bir “inanç dünyasıyla” içiçe, soluk alıp veriyor. Anlamak, inanmaya açılıyor. İnanmak anlamaya yardımcı oluyor.

Bu sanki bir “bilge” için de böyle, bir “şizofren” için de…

Bilge, inanç dünyasını, çok çabayla oluşturulmuş bir kavramlar zemininde özenle kuruyor. Örneğin “inanç” ile “inadı”, ayırdediyor. Bilgiyi, kişiliği ile özdeşleştirmiyor. Bilge olmayansa, bunları yapamıyor.

“Bilge”kimin olduğunu, kiminse olmadığını kestirmek, hiç mümkün değil. Fazla olarak, bilgenin her davranışının “bilgece” olduğunu öne sürmek de mümkün değil.

Öyleyse, birbirimize, farklı farklı düşünüyoruz diye, ne olur kızmayalım. Hele ninelerimize, dedelerimize “abuk sabuk düşündüklerini”ileri sürerek, hiç kızmayalım. Onların inançlarına saldırmayalım. Onların inanç dünyalarını yıkınca, yerine “sağlıklı” bir dünya getirebiliyor muyuz?

İnanç dünyası, anlam dünyasının bir yoldaşıdır. Anlam dünyası ise beynimizin edindiği bilgilerin dünyasıdır. Farklı bilgiler, farklı bir anlam dünyası ve farklı bir inanç dünyası oluşturur.

Anlam ya da inanç dünyaları, birbirleriyle doğallıkla, çatışabilirler. Çatışma bilim dünyasının sorunuysa; “polemikçi” olmayan, sevecen bir üslupla, aşılmaya çalışılır. Öteki türlü, öyle ya da böyle, “siyasi” davranıyoruzdur.

Siyasi davranmak olmaz mı? Tabii olur. Ama o zaman böyle davrandığımızı bilmemiz gerekir.“Bilim” adına, kılıçla, kızarak, ya da parmak hesabıyla, bir görüş ya da inancın, öteki bir görüş ya da inanca üstünlüğünü sağlamaya uğraşmak gibi bir lüksümüz, yoktur.

Öteki türlü maalesef, tabulaştırdığımız “bilimsporun” fanatik bir “yandaşı” oluveririz.

Başkasına değil, kendimize seslenmek istiyorum:

– Düşünürken, hele bilim adına, madeni sesler çıkarmayalım… Denizanasının suyla sevişirken tablolaştırdığı güzelliği, uyumu, yakalamaya çalışalım… Nice üst doğa güzelliğine yükselelim… Yeni, yepyeni doğa güzelliklerini, biz varedelim…


[1] Cumhuriyet Bilim Teknik, 20 Mart 1992       

Bilimde Neden Geriyiz?

Ben, bilmediklerimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım.

Apologie, Sokratus   (MÖ 469 -399)

 

1. Farklı fikirler ve gerçekler

2007 yılının sonbaharında bilgisayar ortamında İslamabad’da yaşayan Pakistanlı bilim adamı Dr. Faruk Saleem’in “Neden Yahudiler tüm Müslümanların toplamından yüz kez daha güçlüdürler” veya “Neden Müslümanlar bu kadar güçsüz, ama Yahudiler güçlü” başlıklı bir makalesinin internet ortamında okuyucu kitlesi çoğalmaya başladı. Beklendiği gibi bu konuyla ilgili zıt fikirleri savunan bir yazı da internette yayıldı. Bu yazıyı Sayın Eryılmaz yazmıştı ve bu yazının da çok sayıda insanın fikrini yansıttığı bilinmektedir. Sayın Eryılmaz Kur’an ve bilim alanında tez yazmış ve bir çoğu gibi İslam’ın bilim ve eğitimin büyük destekçisi olduğunu savunmaktadır. Biz çok dar alanda uzman olduğumuzdan çok geniş açıdan böyle problemlere bakamayız. Ama buna rağmen Dr. Faruk Saleem’in makalesi ilgimizi çekti ve fizik bilimi açısından görüşlerimizi kısa bir yazı şeklinde yazmak istedik.

Dr. Faruk Saleem’in makalesi eğitimli (diplomalı olmak yeterli değil) insanların genelde bildikleri ve bilmesi gereken çok sayıda bilgiyi içeriyor. O bu bilgilere dayanarak yazısının başlığı yansıttığı problemi açıklamış ve bu probleme bağlı sorulara cevap vermiştir. Bu soruların cevaplarının yeni olmadığını bütün eğitimli insanlar yetersiz de olsa hemen hemen bilmektedirler. Ama biz bilimci olduğumuz için, ilk önce bu bilgilerin bu gün için ne kader doğru olduklarını inceledik. O diyor ki: “Dünyada yalnızca 14 milyon Yahudi var, Kuzey ve Güney Amerika’da 7 milyon, Asya’da 5 milyon, Avrupa’da 2 milyon ve Afrika’da 100,000 kişi. Tek bir Yahudi’ye 100 tane Müslüman düşmektedir.” Wikipedia serbest ansiklopedisinin verilerine göre dünyada 12-14 milyon Yahudi yaşadığı bilgisine ulaşabilir. Bunlardan 5.2-5.5 milyonu ABD’de, 5.35 milyonu İsrail’de, 545 bini Fransa’da, 400 bini Arjantin’de, 350 bini Kanada’da, 300 bini İngiltere’de ve daha az sayıda diğer ülkelerde. Böylece Dr. Faruk Saleem’in makalesinde verilen Yahudi sayıları gerçekleri yansıtıyor deyebiliriz.

Bilindiği gibi özellikle Avrupa ve Asya’da Yahudileri binlerce yıl boyunca hep ezmeye çalışmış ve onlara karşı katliamlar yapılmıştır. Ruslar da onları sevmiyorlardı, ama buna rağmen 19. yüzyılın sonunda dünyada yaşayan Yahudilerin yaklaşık % 45’i Rusya’da yaşıyordu. Şimdi ise Rusya da yaşayan Yahudi sayısı 200 bin civarındadır. Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile birlikte yaklaşık 5 milyon Yahudi ABD ve İsrail’e göçmüşler. Yahudiler eğitim, bilim, kültür ve ticaret alanlarında çok çalışkan ve yetenekliydiler. Bu alanlarda en yetenekli millet olarak Yahudileri söyleyebiliriz. Yahudiler şehirlerde yaşarlar ve bu da doğaldır. Onlar hangi devlette yaşarsa yaşasınlar kendi milletinden olanların gelişmelerine her zaman yardım ederler. Böylece diğer milletlerin çoğunun tam tersi davranırlar.

Avrupalıların son birkaç yüzyılda çok geliştiklerini, Avrupa ve Amerika’da şehirlerin büyüdüğünü göz önüne alan Yahudiler onlarla yaşamayı tercih etmişler ve onlara amansız rekabete girmişlerdir. Eski zamanlarda bu rekabet, özellikle ticaret ve sanayi alanlarında, Avrupalıların hoşuna gitmiyordu ve onların düşmanlıkları Yahudilere yönelmişti. Şimdilerde ülkelerin kalkınmasının % 76’sı temel bilimlerin ve onlara bağlı olan yeni teknolojiler üretiminin gelişmesine ve yalnız % 5’i topraklarının zenginliklerine bağlıdır. Hükümetlerin ve iş adamlarının fedakâr ve dürüstçe çalışmaları ve işçilerin alanlarında uzman olmaları ise ortalama olarak kalkınmanın % 19’unu sağlıyor (temin ediyor). Bu nedenle de hangi ülkede Yahudi çok ise o ülke hızla kalkınmıştır. Böylece gelişmiş ülkelerde Yahudilere ihtiyaç artmıştır.

Yahudilerin bilimin her alanına büyük katkılarda bulunduklarını herkes biliyor. Biz Dr. Faruk Saleem’in fizik alanındaki bilgilerin ne kadar doğru olduğunu inceledik. O diyor ki: “Tüm zamanların en etkin bilim adamı ve Time Dergisi tarafından “Yüzyıl’ın Adamı” seçilen  Albert Einstein bir Yahudi idi.” Bu bir gerçektir. Newton Isaac (1643–1727) yaklaşık 300 yıl dünyanın en büyük bilim adamı olarak kalmıştır. Şimdi onun seviyesinde olan tek bilim adamı Einstein’dir ve bu durum birkaç yüzyıl da böyle sürebilir.

Fizik alanında dünyada Albert Einstein’dan (1879-1955) sonra yer alanlar içinden Niels Bohr (1885-1962), Max Born (1882–1970) ve Wolfgang Pauli (1900–1958) de Yahudi’dir. Fizik Nobel ödülleri 1901 başlayarak yaklaşık her yıl verilmektedir. Bu alanda bugüne kadar (2007 dahil) 176 kişi Nobel ödülü almıştır ve bunlardan 45 Yahudi idi. Müslümanlar içinde yalnızca Pakistan kökenli ve batı ülkelerinde yaşamış Abdus Salam (1926–1996)  Nobel ödülü almıştır.

Bilimlerin, yeni teknolojiler üretiminin ve kültürün dallarından örnekler vererek Dr. Faruk Saleem soruyor:

“Soru: Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür?

Cevap: Eğitim (Sorgulayıcı, Araştırıcı, Yaratıcı)

Soru: Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür?

Cevap: “Yanlış Eğitim veya Sıfır Eğitim (Din Eksenli, Sorgusuz, Araştırmasız, Ezberci)”. Bunlar da doğru tespitlerdir.

Dr. Faruk Saleem diyor ki: “Gezegenimizde  yaklaşık 1.476.233.470 Müslüman yaşamaktadır. Asya’da 1 milyar, 400 milyon Afrika’da, 44 milyon Avrupa’da ve 6 milyon Amerika kıtasında. Toplam dünya nüfusu içinde her beş kişiden biri Müslüman’dır. Her bir Hindu’ya iki Müslüman düşmektedir, her bir Budist’e karşılık iki Müslüman vardır ve her bir Yahudi’ye karşılık 100 adet Müslüman bulunmaktadır.” Afrika kıtasında ekvator üstü ülkeler genelde Müslüman ülkeleridir. Hindistan’da 150 ve Bangladeş’te 135 milyondan fazla Müslüman yaşamaktadır. Yani veriler doğru. Ama bu kalabalığa rağmen, yazar şunları hatırlatıyor:

“2004 yılında Shanghai Jiao Tong Üniversitesi “Dünya Üniversitelerinin Akademik Değer Listesi” hazırlamış ve ilginçtir ki Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerin hiç birinden ilk 500 e giren üniversite yoktur.” Sonuç: İslam dünyası bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur.”

Bu yazı ile ilgili bizim toplumun büyük çoğunluğunun düşüncesini yansıtan bir yazı aynı internet sitesine konuldu. Bu yazıyı yazan İ. Eryılmaz bir zamanlar tez yazdığını yazısında bildirmiştir. Bu nedenle onun öğretim üyesi olduğunu düşünüyoruz. O diyor ki: “Bu yazıya maalesef katılmıyorum, iyi derecede olanların hepsi en kısa yoldan Yahudileştiriliyor, İslam adeta hepimize bir öcü olarak gelişmeyi önleyen en büyük engel olarak gösteriliyor. Fakat kimse kendine düşeni yapmıyor. İslam toplumları, kendilerine yabanlaşmış idareci, asker ve politikacıları ile adeta bir baskı altında yaşıyorlar. Ekonomik damarları tamamen kesilmiş. Pastadan faydalanmak isteyen de malum klüplerin üyesi olmak zorunda. Kısaca Batı’nın Amerika keşfinden ve daha öncesinden beri uyguladığı politika olan;

1. Üst düzey toplumları yok etme. Düşünen sınıfı öldürme. En güzel örneği sadece 1.000 profesörün işgal sonrası Irak’ta öldürüldüğünü biliyorsunuz.

2. Haçlıların gelişmekte olan Müslüman toplumlara, baskı ve kargaşa ile gelişmelerini yok etme, misal mi Hindistan’da hiç bir askeri ihtilal olmazken, Pakistan’a bakın, tamamen satılık bir kadro.-halkına yabancı politikacı, asker ve toprak ağaları ile yönetiliyor. Her an Batı’ya kaçmaya hazırlar bütün birikimleri Batı’da. Kur’an gerçekten bir önderdir, yapmış olduğum çalışma tezim, GAUSS eğrisi her şey doğar -büyür-ölür prensibi nereden gelme. Bunu her şeye, mamullere, devlet hayatına veya kuruluşlara uygulamak mümkündür. Batı 12 ayı bilmez iken Kur’an’da 12 ay gösteriliyordu.

İlk denizaltının yapılması, Osmanlı askerinin her savaşta bir yeniliği denemesi, Osmanlı ordusunun Kur’an-ı Kerim’e göre organize ve dizaynı daha çoğaltmak  mümkün. Yahudiler kendilerinden başka hele Müslümanlara hiç şans vermiyorlar. Nuri Demirağ uçak yaptı. Sebepsiz yere uçağı ürettirilmedi ve halen nedeni açıklanmıyor, neden? Atatürk, Makine Kimyayı kurdu nerede bu teşkilat, son öldürülen mühendislerimiz! Saddam’ın cehennem toplarını yapan mühendis kim tarafından yok edildi.” (Bu yazıdan bazı kesin şekilde fikir içermeyen küçük kısımları geçiyoruz.)

Sayın İ. Eryılmaz’ın yazısından görüyoruz ki o da Müslüman toplumlarının kendi sayılarından 100 kere daha az olan Yahudilerden çok daha güçsüz olduğuna katılıyor ama nedenini farklı ve bazen fantezi (örneğin Gauss eğrisiyle ilgili yazdıkları) şekilde görüyor. Yazarın anlattığı (bizlerin bildiği) gibi yaklaşık 1.400 yıldır ellerimizde bütün bilimleri ve bilime dayanan bilgileri içeren sayılan kutsal kitabımız vardır. Buna rağmen biz gerideyiz. Yazar güçsüz/geri olmamızın nedenlerini de kısmen açıklamıştır.

Müslüman ülkeleri içinde en güçlü ve uzun ömürlüsü Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. Ama unutmamak gerekir ki bu imparatorlukta nüfusun ve sultanların çevresindekilerin büyük kısmı Hıristiyanlar olmuşlar. Sultanlığın son yıllarında bile Türkiye’deki nüfusun yaklaşık % 40’ı Hıristiyan idi. Hatta en önemli bakanlar bile onlardandı.

Bizim sayımızın çok,  topraklarımızın geniş, güneşli ve zengin olmasına rağmen onlar güçlüler. Bizim tarihimiz kaç binyıllar ve Hıristiyanların çoğununki yalnızca iki bin yıla yakın olmasına rağmen. Elimizde Kur’an, önümüzde Avrupa, Amerika ve Japonya örneklerinin olmasına rağmen böyleyiz. Avrupa, Amerika ve Japonya’dan bilim ve teknoloji yardımı almaımıza rağmen bizler çok az gelişebilmişiz. Bunların nedenlerinden bazılarını Dr. Faruk Saleem çok doğru göstermiştir: “Sorgusuz, araştırmasız, ezberci, yani yanlış bir eğitim.” Gerçekten de böyle bir eğitim insanlar için çok yetersizdir ve bunu birçok insan bilmektedir.

 

2. Durumu din farkı ile açıklamak doğru mu?

Şimdi toplumların gelişme seviyesinin ve gelişme temposunun dinle önemli bir bağlantısının olmadığını gösterelim. Dünyayı yaratanın ve idare edenin tek bir Allah’ın olması gerektiğini ilk anlayanlar Yahudiler olmuş. Ondan sonra bundan 2000 yıl önce Hıristiyan ve 1400 yıl öncede Müslüman dinleri kabul edilmişlerdir. Bu 3 temel dinin (bunların her birinin içinde çok sayıda biri birinden az farkları olan inanç grupları vardır ve özellikle böyle grupların çoğunun Hıristiyanlıkta olduğu bilinmektedir) temelinde duran en önemli kavramlar aynıdır. Dünya nüfusunun diğer yarısının inancında böyle bir Allah kavramı yoktur. Buna rağmen Müslümanların gelişme seviyesi ve gelişim temposu Hindistan ve Uzak Doğuda yaşayan ve Allah’a inanmayanlar, Afrika ve Latin Amerika da yaşayan Hıristiyanlarla yaklaşık olarak aynıdır. Yahudiler, Avrupalılar (özellikle kuzeyindekiler) hangi kıtada yaşıyorlarsa yaşasınlar, Hıristiyanlığın her hangi bir kolunu kabul etmeden, bağımsız, bizden çok daha fazla gelişmişlerdir.

Örneğin 15 milyon nüfusu olan Hollanda’nın, bilim insanları, Çin’den Avrupa sınırlarına kadar, Asya ve Afrika halklarından (yaklaşık 4-5 milyar insan) daha fazla fizik Nobel ödülü almışlardır. 2006 yılındaki altı Nobel ödülünün ise dördünü ABD kazanmıştır. Temel bilimlere verilen ödüllerin ise hepsini. Böylece gelişmedeki esas fark için önemli olan din faktörü değildir.

Avrupalıların yaşadıkları kıtadan, yerden, sudan ve havada bağımsız olarak iyi geliştiklerini de bildiğimiz için diğer bir soruya bakalım. Avrupalıların mantaliteleri ve gelenekleri Avrupa’da olgunlaşmış ve onların bir kısmı yüz yıllardır ki diğer kıtalara göç etmişler. Böylece toprak ve iklimin de önemini vurgulamış oluyoruz. Sanki Japonlarda bir adada yaşamakları ile bunu destekliyor. Ama bunun da tam olarak doğru olmadığını biliyoruz. Yahudiler ve Ermeniler (dünyadaki sayıları 10 milyon civarındadır) bizlerle hep iç içe bin yıllardır yaşamışlar, ama örneğin Ermenilerin bilime ve yeni teknolojiler üretimine katkıları bütün Türklerinkinden fazla olmuştur!

Bunu destekleyen bilgileri hatırlayalım. Örneğin Sovyet bilimine ve tekniğine 1917–1987 yılları arasında en fazla katkısı olan işleri ve kişileri kapsayan “1917–1987 yılları arasında Sovyet bilimi ve tekniği. Vakayiname.  Moskova. Nauka 1988” künyeli resmi kitap da Ermeni kökenli yirmi beş (25) kişinin adı geçerken, Türk Cumhuriyetleri kökenlilerden “birisi ben olmak üzere” yalnızca iki (2) kişinin adı geçmektedir. Kazan Tatarları içinden bu kitapta on bir (11) kişinin adı geçmektedir. Elbette Tatarlar da Türk kökenli ama Ruslarla, Moskova’ya yakınlıklarından dolayı, iç-içe yaşamaktadırlar. Yaklaşık bin yıllık etkileşimin sonucunda onlar da temel bilimlere ve teknolojiye tüm diğer Türklerden daha fazla katkıda bulunmuşlardır.

Sovyetler Birliği’nde yaşayan Kazan Tatarlarının sayısı Ermenilerin sayısından 1–2 milyon daha az idi. O zamanlar Sovyetler Birliği’nde yaşayan Ermenilerin sayısı yaklaşık 6–7 milyon civarında idi. Bu örnek de kusurumuzun tam olarak genetik olmadığını göstermektedir. Burada biz insanların eğitim, bilim ve kültür açısından genetik farklarının hiç (veya çok az) olmadığını söylemiyoruz. Bizim ön plana çıkarmak istediğimiz, toplumların ilgi alanları, bilime ilgi derecesi ve değerleridir. Bizlerin kaliteli eğitime ve bilime neredeyse hiç değer vermediğimizi, bunların toplumun ve devlet kurumlarının ilgi alanı dışında kaldığını üzülerek hatırlatıyoruz. Daha ötesi, bizim bilim akademimizin (TÜBA) bile kaliteli bilimle pek ilgilenmemesini ve sıralarında kendilerinden daha iyilerini görmek istememesi normal durum sayılır.

Burada Sayın İ. Eryılmaz’ın: “Kimse kendine düşeni yapmıyor. İslam toplumları, kendilerine yabanlaşmış idareci, asker ve politikacıları ile adeta bir baskı altında yaşıyorlar. Ekonomik damarları tamamen kesilmiş. Pastadan faydalanmak isteyen de malum kulüplerin üyesi olmak zorunda” fikrine kısmen yaklaşmış olduk. Ama onun “bizleri hep eziyorlar” fikrine katılamayız, çünkü ezilmek toplumların kendi özelliğidir.

Bin yıllardır Yahudileri bütün dünyada ezmeye çalışmış, işyerlerini ve evlerini yakmışlar. Onlar yaşadığı yerlerdeki insanların adlarını ve dillerini kullanmışlar. En büyük soykırım da onlara yapılmıştır. Diğer milletler de çok insan kaybetmişler, genelde hastalıklardan ve savaş yıllarında. Gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde en fazla insan iç savaşlarda öldürülmüş, yani kendi kendilerini öldürmüşler. Örneğin hâkimiyet ve din nedenleri ile Rusya’da ve Sovyetler Birliği’nde, Kamboçya’da (toplumun yarısı birkaç yılda ölmüştür), Afganistan’da (30-40 yıldır), Yakın doğu ve özellikle Afrika’da. Müslümanlarda en fazla kendi kendilerini öldürmüşler, ezmişler ve kendi milletlerinin gelişmesini her tür yollarla engellemişler. Ama Yahudiler ve Ermeniler bütün tarih boyu, ayrı-ayrılıkta kendi içlerinde biri birine hep destek olmuşlar ve diğerlerini ezmişler.

Hastalıklara karşı mübarezede, tarım ve teknoloji kalkınmada bizlere en büyük yardımı Yahudiler, Hıristiyanlar ve Japonlar yapmıştır. Dünyadaki bilimin ve yeni teknolojilerin yaklaşık % 90’ını onlar üretmişler ve sonuçlarını büyük ölçüde bizlerle paylaşmışlar. Çünkü onların zengin yaşamları için bizim ülkeler pazar olmuştur. Ama aynı zamanda bunlar gelişmemiş toplumlar içinde iç (kardeş) savaşları teşvik etmişler ve her zaman bu işte becerikli olmuşlardır. Bunları göz önüne alırsak Yahudileri ve Hıristiyanları suçlamaktan uzak durmamız ve kendi kusurlarımızı inceleyip ortadan kaldırmaya çalışmamızın gerekli olduğunu anlamamız lazım. Ama ne yazık ki gelişmemiş ülkelerin hepsinde olduğu gibi biz de kendi kusurlarımızı hiç görmüyoruz ve kendimizi hiç temeli olmadığı halde de hep övüyoruz.

Hiçbir temel olmadan kendi zekânın iyi olduğuna inanmakla mutlu oluyorsan, durma ol.

Kuzma Prutkov

Diğer yandan unutmayalım ki, Hıristiyanlar geçen yüz yılda en büyük savaşları Almanlara ve Japonlara karşı yapmak zorumda kalmışlar. 1905 yılında Rus-Japon, 1914-1918 Birinci ve 1939-1945 İkinci Dünya savaşlarını hatırlayın. Almanya ve Japonya yerle bir edilmiştir. Bunları göz önüne alarak bizler ile onların şimdiki durumlarını karşılaştırın.

Rusya Birinci Dünya savaşı ve hemen ardınca gelen devrime bağlı iç savaşta yaklaşık 20 milyon insan kaybetmiştir. Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı’ndaki insan kaybı yaklaşık 30 milyondur. Daha sonralar Amerika ve Avrupa Sovyetler Birliği ile yaklaşık 40 yıl soğuk savaş halinde olmuşlar.  Amerika Cumhurbaşkanı olan Reygan devrinde, yıldızlar savaşı programı üzere yarış Sovyet ekonomisini tam olarak çökertti. Reygan hükümeti kesin olarak biliyordu ki, gerçekleri göz önüne almayan ve halkının yaşam durumu ile pek ilgilenmeyen Sovyetler Birliğinin liderleri ülkelerini maliyeti çok büyük olan bu yarışa yöneltecekler ve ekonomik yönden tam olarak yenilecekler. (Sovyetler Birliğinde her zaman gündemde olan slogana: “Amerika’ya ulaşalım ve önüne geçelim”  fıkralara konu oldu. “Amerika’ya ulaşalım ama onların önüne geçmeyelim. Geçersek çıplak kaldığımızı görürler.”) Sovyetler Birliğinin hızla geliştiği zamanlarda yaygın şekilde kullanılan slogan: “Yeri doldurulamayan insanları koruyalım” idi. O zamanların Devlet ve Parti başkanı Stalin yaklaşık olarak şöyle diyordu: “Bakan bulmak zordur, ama büyük bilim adamı bulmak çok daha zordur.” Daha sonralar ahlaka sığmayan slogan: “Yeri doldurulamayan insan yoktur” sloganı kullanıldı. Hayat gösteriyor ki böyle sloganlarla yaşayan toplumlar gelişemezler.

Gelişmemiş toplumlar farklı şekilde ezilmişler ve genelde kendi kendilerini ezmişlerdir. Kaliteli eğitimi olmayan toplumlar dinlerinden bağımsız olarak açlık ve hastalıklarla boğuşarak yaşamağa mahkûm kalmışlar. Onlar kendilerine dış düşmanların yapacağından çok daha fazla zarar vermişlerdir. Ama böyle durum onların mutsuz olduğu anlamına gelmez. Önemli olan insanın dünyaya bakışıdır.

Örneğin yankesici veya bir hırsızın bir vatandaşın 100 dolarını çalması ya da gasp etmesi suçtur ve hırsız da yaptığının suç olduğunun farkındadır. Diğer yandan Azerbaycan’ın eski sağlık bakanı yılda yaklaşık olarak bir milyar (1.000.000.000) dolar kadar, halkın malını, kendi sermayesine kattığında ise bu durum neredeyse normal karşılanmaktaydı.

Bakan ise mahkemedeki açıklamalarında “Ne yapalım, açlıktan mı ölelim”, ”Çevremizdekiler yaparken biz yapmayalım mı?” gibi cümleler kuruyordu. Bu adam haklı mıdır, haksız mıdır?! Tutuklanmasının nedeni hükümete darbe yapmak niyetinde olması idi. Devletin kaynaklarını böylesine sömüren birisini, sadece hemşerisi olduğu için destekleyen, yapılan soyguna haklı gerekçeler arayan ve ayda 100 dolarla geçimlerini sağlamaya çalışan aileler çok idi. (Orada ortalama olarak fiyatlar Türkiye ile aynı, ama insanların çoğu Sovyetlerin onlara verdiği kendi dairelerde oturuyorlar.) Bu eski bakan affedilse bu açlıktan ve hastalıklardan ölmekte olan insanlar mutlu olacaklar. Çünkü bizler aşiret, orta çağ, feodal ilişkileri ortamında yaşıyoruz. Bazı Müslüman ülkelerde aşiret birkaç köyle sınırlıdır, bazı ülkeler ise bir aşiretin elindedir. Bunların da temelinde millet sevgisi ve milletin birliği dayanmaktadır.

Sovyetler Birliğinde aynı işi görenler hangi cumhuriyette olursa olsun ve milletinden bağımsız tuttuğu vazifeye uygun aynı maaşı alırdı. Şimdi en iyi durumda olan Baltık cumhuriyetlerinde yaşayanlardır. Örneğin Rusya’daki bilim adamlarının maaşları Azerbaycan’dakilerden yaklaşık on kat fazladır. Sekiz milyon nüfusu olan Azerbaycan’ın 2-3 milyon genci Rusya’da yaşıyor ve çalışıyor. Onlar vatanlarında kalan akrabalarına yardım ediyorlar, evler alıyorlar ve bununla da milletlerine yardımda bulunmuş oluyorlar. Yaklaşık olarak aynı şeyleri (daha iyi durumda olan Kazakistan ve Türkmenistan dışında) eski Sovyetler Birliği’nin güneyinde yerleşen cumhuriyetler içinde söyleyebiliriz. Ama buradan Rusya’dan ayrılmanın kötü olduğunu söylemek doğru değil. Çünkü şimdi her bir toplum kendi dininin gerektirdiklerini yerine yetirme imkânını bulmuştur. Ekonomik durumları, eğitim ve bilim seviyeleri, sağlık durumları çok fazla kötüleşse de insanlar daha mutlu. Çünkü kendi insanları tarafından idare ediliyorlar, her şey kendi dillerinde ve ek olarak cennete gitme yolları da açılmıştır.

 

3. Biz, temel bilimler ve fizik

Bu dünyayı yaklaşık 50 yıl önce terk etmiş babaannem il merkezinde yaşamıştı. Ama yaşadığı yaklaşık 90-100 yılda (1906 yılda, babamı yaklaşık 40 yaşında doğurmuş) oturduğu evden 1000–1200 metreden daha uzakları hiç görmemişti. Sinema görmedi, radyo ve televizyon dinlemedi. Türkler dışında 2-3 sivil Rus ve ne kadarsa asker görmüştü. Bu nedenle ve o zamanlar farklı giyecekler olmadığından, farklı şekilde insanlar da görmemişti. Ama Rusların ve Ermenilerin kâfir ve pis olduklarını biliyordu. “Herkesin aklını pazara çıkarmışlardı. Einstein de aklı orda idi. Babaannem onun aklını almadı, kendi aklını beğenmişti.”

İnsanların akıllarını (zekâsını) pazara koyup satışa çıkardılar. Herkes kendi aklını beğendi ve aldı.

Atasözü.

Bizim sonsuz evren,  diğer bir sonlu evrenin küçük bir kısmı da olabilir. Allah her durumda tek olduğundan, evrenimizdeki (evrenlerdeki) din sayısı sonsuz sayıda olduğunu düşünebiliriz. Babaannem bunları bilmiyordu, ama Einstein biliyordu. Onlar ikisi de Allah’a inanmışlar, Allah ve evren (babaannem için dünya) kavramını düşünmüşler. Bu kavramlar arasında Einstein’ın, şimdiki eğitimsiz insanın ve babaannemin düşünceleri arasında bir fark var mı?  Farkı ne diye, sorabilirler.  Ben biliyorum ki, babaannem bu kavramlar ile bağlı bilgisine Einstein’den daha fazla güvenirdi.  Babaannem ve Einstein’nin bilimsel düşünce kapasitelerinde fark inanılmaz derecede çok olmuştur. Onların evren anlayışına bağlı düşünceleri ne kadar farklı ise, Allah kavramında da bir o kadar olabilir, sözün tek olan Allah’tan ve aynı evrenden gitmesine rağmen.

Einstein Allah’ın neleri yarattıklarını babaannemden çok daha iyi biliyordu, ama onun neleri istediğini hiç bilmiyordu. Babaannem ise kendi çocuklarının neler yaptıklarını bilmiyordu, ama Allah’ın neleri istediğini çok iyi biliyordu. Namazından hiç geri kalmazdı, her zaman orucunu tam olarak tutardı, Kur’an okunan ve yorumlanan yerlerde çocukluktan ömrünün sonuna kadar bulunmuştu. O tam olarak eğitimsiz idi ama cahil değildi. Einstein ise, cahil olsa da çok fazla eğitimli insan olmuş. Bu dünyadaki olaylar ve yaşam açısından Einstein’in veya babaannemin mi daha zeki olduğunu söylemek zordur, çünkü zeki ve cahil kavramlarını farklı toplumlar (insanlar) farklı şekilde benimsemişler.

Şundan eminim ki, babaannem büyük olasılıkla cennete gitmiştir. O her hangi bir yakıtla veya elektrikle çalışan araç ve makine kullanmadı. O zamanlar köylerde ve kasabalarda kullanılan inşaat malzemeleri ve tarım mahsulleri bilimden ve teknolojiden pek katkı almamışlardı. Babaannemin evinde elektrik ampulü vardı ve giyeceği elbiselerin kumaşları fabrikalarda üretilmişti. Böylece Babaannem bunların dışında kâfirlerin buluşlarından hiç yararlanmamıştı.  Einstein çok farklı yaşam sürdürmüştü ve bu nedenle onun şimdi nerde olduğunu söylemek çok zor. O zamanlar Müslümanların büyük çokluğu öldürüldüğünde veya öldüğünde cennete gediyorlardı, ama bu durum Hıristiyanlar için geçerli değildi. Dünya nüfuzunun yarısının sahip olduğu dinlerde evrende tek Allah’ın var olduğu kavram yer almadığından, büyük olasılıkla düşüne biliriz ki onlar cennete hiç gitmiyorlar. Böylece Yahudiler bu dünyada Müslümanlardan çok daha güçlü olmalarına karşın, bizlerin de o biri dünyada Hıristiyanların hepsinden çok daha kalabalık olacağımız söylenebilir. Sanki o biri dünyada bizlerin daha güçlü olduğumuzu düşünebiliriz.

Kaliteli eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimi derdinde (kaygısında) olan toplumlar en fazla uzak doğu halkları olsunlar gerek. Bunların diğer dünyada cennete gitme şansları hiç yok derecede az ve çoğu da bu dünyada açlık ve hastalıklar içinde yaşam sürdürüyorlar. Son 300-400 yıldır bizler eğitim ve bilim konularında Hıristiyanlardan çok çok gerilerde kaldığımız kesindir. Bu dünyada farklı bölgelerde yetişen aynı meyvelerin de bile farklı olduklarını biliyoruz. Her bir hayvanın da farklı türleri vardır. İnsan toplumlarının da farklı çeşitlerde olması doğal değimli? Bu fikri desteklemek için herkesin bildiği spor alanlarından örnekler verelim.

Örneğin yakın mesafelerde koşanların en iyileri Amerika’da ki zenciler, Jamaikalılar, Kübalılar ve Bahama adalarındakilerdir. Orta ve uzak mesafelerde (yani 800 metreden fazla) Kenya, Habeşistan, Fas, Japon ve Çinlilerdirler. Dünyanın en iyi futbolcuları Brezilya ve Arjantinlerdir. En iyi güreşçiler Çeçenler, Dağıstanlılar, Osetinler ve Gürcülerdir. Boksta Kübalılar ve Amerikan zencileri en güçlü olanlardır. Dünyada en iyi yüzenler Avustralyalılardır. En iyi halterciler Türkiye Türkleri ve Bulgarlardır. Rusya’nın ok atma milli takımının % 70-80’ni Buryatlardır (Çengiz hanın askerlerinin uzantıları). Fiziksel göstergelerde milletler arasında bu kadar farklar olduğu halde de neden genelde yalnız insana has olan düşünce gücünde daha da fazla farklar olmasın ki?

Bildiğim kadar iki şey sonsuzdur (sınırsızdır). Bunlardan biri evrendir, diğeri ise insanların düşüncesindeki farktır. Ama Evrenin sonsuzluğuna tam olarak inanamıyorum.

Albert Einstein. (1879–1955)

Eskiden bilim ve teknoloji üretimi çok derin ve kapsamlı bilimsel düşünce gerektirmiyordu. Bu nedenle de bilimsel ve teknoloji yenilikler dünyanın her bir bölgesinde yaşayan ve o zamanın gelişmiş sayılan ülkelerinde üretiliyordu. Örneğin en iyi özellikleri olan çelik Çin’de ve Suriye’de üretilirdi. Bu çelikten dünyaca meşhur olan Şam kılıçları yapılırdı. Bu kılıçlar ipek başörtüsünü ve yastığı havada kesebilecek kadar keskindiler. Dört bin yıl önce ise Bağdat da nehir altından tünel yapılmıştır. Orta çağdan beri Avrupalılar, Yahudiler ve Japonlar bilim ve yeni teknolojiler üretiminde hep ilerlediler. Biz ise temel bilimler eğitimine ve ona dayanan teknoloji üretimine pek ihtiyaç duymadık. Bu alanlarda düşünce kapasitemizi pek geliştirmedik ve böyle devam etmeye de kararlı gibiyiz. Zaman geçtikçe eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimindeki eksikliklerimiz daha da hızla büyümektedir. Ama kendimizi hep gelişmiş olarak ve dünyanın bizim insanlara muhtaç olduğuna inandırarak mutlu oluyoruz.

Temel bilimler dallarında bildiklerimizi ve düşüncemizi uzun yıllar üniversite fizik bölümü öğrencilerinin çözemediklerini gördüm. Bunları örneklerle anlatalım: Bir nehirdeki yaş (ıslak) olan su akıntısının ortalama hızı 20 km/saat’tir. Nehrin aynı kıyısındaki A ve B şehirleri arasında bir gemi yük taşımaktadır. Geminin durgun sudaki hızı 25 km/saat olduğuna göre A ve B şehirleri arasındaki gidiş ve geliş hızlarını bulunuz.

Bildiğiniz gibi, kabaca incelediğimiz bu meselenin cevabını genelde herkes (ilkokul öğrencisinden başlayarak üniversitelerin öğretim üyelerine kader) şöyle verir. Geminin yere göre hızı, su akıntısıyla aynı yönde giderse 45 km/ saat ve ters yönde giderse 5 km/saat. Bu tam olarak yanlış bir cevaptır ve böyle yanlış öğretime çok sayıda örnekler getirmek mümkündür. Çocuklarımızın odaklandığı ÖSS sınav sorularında ve çözümlerinde de bilim dışı şeylere çok rastlamaktayız. Şimdi ÖSS sınav sistemi şekil olarak değişecek, ama öğrencilerin zekâsını kısıtlayan soruların özellikleri değişmeyecektir. Buna imkân yoktur. Çünkü bilimsel düşüncenin gelişmesi için ne toplumun, ne devlet kurumlarının ne de her hangi özel okulların (üniversiteler dâhil) talebi ya da ihtiyacı vardır.

Nehirdeki suyun ortalama hızının 20 km/saat olması, yaş suyun gemiyi bu hızla sürükleyeceği anlamına gelmez. Biliyoruz ki su nehrin dibi ve kıyısı ile de etkileşmektedir. Yani nehrin dibi ve kıyısındaki su molekülleri de bu kısımlarla etkileşerek buraları ıslatır diyebiliriz. Nehrin bu kısımlarındaki molekülleri ile su molekülleri arasındaki etkileşme kuvveti, su moleküllerinin kendi aralarındaki etkileşme kuvvetine göre daha büyüktür. Su cama yapışır (ıslatır) ama cıva cama yapışmaz (ıslatmaz). Bu nedenle küçük su damlaları yatay şekilde duran cama yapışır ama onun üzerindeki cıva yaklaşık olarak küre şeklinde durur. Şeklinin tam küre olmaması genel çekimin (gravitasyonun)  yarattığı ağırlık etkisinden kaynaklanır. Eğer genel çekim etkisinin olmadığı ortam sağlansaydı cıva tam küre şeklinde camın üzerinde durabilirdi. Bu durumda basit olarak su cam için yaş, ama cıva ise kurudur demek gerekir. Bu nedenle nehrin tam olarak dip ve kıyı kısımlarında suyun hızı sıfır olacaktır. Doğru boyunca akan derin suyun en hızlı aktığı bölge, nehrin dip ve kıyı kısımlarına olan uzaklığın en fazla olduğu bölge olacaktır. Bu fikir de nehrin eninin, derinliğinin ve doğrultusunun değişmeyen halinde geçerlidir.

Aynı zamanda, genelde, nehir kanarları ıslanmayan ve çapı değişmeyen, düz bir boruya benzemediği için de, onun içindeki suyun hızı her yerde aynı değildir. Dikkat edilmesi gereken bir noktada suyun en hızlı aktığı bölgenin suyun üst bölgesi olmadığıdır. Çünkü su bu bölgede hava ile etkileşmektedir. Ayrıca soruda geminin nehrin hangi kısmında hareket ettiği ve gidiş ve gelişinde izlediği yol da belirtilmemiştir. Su molekülleri geminin sudaki kısmıyla etkileştiğinden geminin sudaki kısmının boyutlarına ve şekline de bağlı olan bir sürüklenme olacaktır. Bilindiği gibi gemilerde su altında kalan kısım simetrik olmamaktadır (ön ve arka tarafları farklıdırlar) ve bu yüzden, su akımının oluşturduğu dinamik kuvvetler de gidişteki ve gelişteki hızlar arasında fark oluşturacaktır.

Diğer yandan nehirde cisimlerin sürükleme nedeni sadece suyun akışı değildir, aynı zamanda rüzgâr etkisi de sürüklenmeye neden olur. Bu dinamik kuvvet hem akışkanın hızına hem de geminin (cismin) akımla karşılaşan kısımlarının şekline de bağlıdır. Böylelikle gemiye hem sudaki hem de havadaki akımlar dinamik kuvvetler ile etki ederler. Bu etkilerde gemi, rüzgâr ve su akıntısını arkasına aldığında ve tersine karşısına aldığında (gidiş ve dönüş) aynı oranda etkilemeyeceklerdir. Elbette su ve rüzgâr akıntısını arkasına alan gemi daha hızlı sürüklenecektir. Bu sürüklenme, geminin yüküne bağlı olarak, onun suya çok veya az oturmasına da bağlıdır. Su derin ise, geminin çok oturması sürüklenmeyi artırır.

Bütün bu etkilerin verileri problemde bulunmadığı için kesin çözüm imkânsızdır. Ama kesin olarak, geminin suyun aktığı yöndeki hızının durgun sudaki hızına göre daha hızlı ve akıntıya ters yöndeki hızı ise durgun sudaki hızına göre daha yavaş olmalıdır. Çünkü gemi yelkenli değildir ve rüzgâr, yüklü gemiyi ortalama hızı 20 km/saat olarak verilen akan su kadar etkileyemez. (Genelde nehrin hızı büyük olur ve fırtınanın olma olasılığı azdır.) Yaklaşık bir cevap vermek gerekirse, hata payı yaklaşık 5 km/saat olmak üzere, akan su yönünde gemi hızı 40 km/ saat (yani 35-45 km/saat) ve akıntıya ters yönde 12 km/saat (yani 7-17 km/saat) değerleri verilebilir. Geminin su içinde kalan kısmı tam olarak ıslanmayan yağla örtülmüş olsa, dinamik kuvvetlerin rolü daha önemli olur ve geminin şekli en büyük önem taşır.

Bu soruda nehirde akan sudaki sanal çizgilerinin birbirlerine karışmadığı (lominer akım) varsayımını kullandık. Gerçekte nehirlerin suları bizim ele aldığımız şekilde akmamaktadır. Su akımları türbülans halindedir. Durgun suda (denizde) hareket eden geminin arkasında oluşan türbülans olayını çoğumuz gözlemişizdir. Gerçek hayatta karşılaştığımız olay aslında çok daha karmaşıktır.

Böyle örnekler bizdeki kötü eğitimin, kötü temel bilimler ve teknolojiler üretiminin göstergesidir. Gerçek eğitim ve bilimle, bilime haykırı olanları ayıramayan bilim adamları, özelliklede yüksek görevlerde, gelişmemiş toplumlarda çoktur. Örneğin üniversitelerin fizik bölümünde sorsanız: 1. Bizim sonsuz evren sonlu bir evrenin küçük bir parçası olabilir mi? “Hayır” cevabını alırsız. 2. Sıcaklığı milyon veya milyar derece olan bir ortam insana soğuk gelir mi? “Hayır” derler. Oysa bu soruların cevabı evet de olabilir. Gelişmemiş ülkelerde böyle basit şeyleri fizik profesörlerinin bile bilmiyor olması hiçbir kurumu ilgilendirmiyor. Çünkü adeta bir konu anlatılırken kullanılan sözler tanış gelirse konuyu da bildiklerini sanıyorlar. Böyle olduğundan da derin ve geniş bilgileri olduklarını düşünüyorlar. O ki örneğin, 90 yıl önce Einstein boş uzayın eğri olmasını ve onun nasıl eğildiğini bile anlatmıştı.

Bilimsel olarak düşünen ve düşünmeyen insanlar arasında fark inanılmaz derecede büyüktür, bu da Einstein in yukarıda yazılmış sözlerinden iyice belli oluyor. Unutmayalım ki ezberciliğe dayanan eğitim sisteminde yetişen birisi doğa olaylarını basit ve anlamsız bir modele indirgeyerek çözmeye çalışır. Bizim amacımız bu yaklaşımın önüne geçmek olmalıdır. Şunu da bilmek gerekir ki doğa olayları ile ilgili hiçbir problemin tam olarak kesin (hatası sıfır olan) çözümü bulunmamaktadır. Fizik kanunları da tam olarak doğanın (Allah’ın) kanunları değiller, onlar doğanın kanunlarına yaklaşmalardır ve bu yaklaşmalar zaman geçtikçe iyileşmektedir. Kesin çözümler olaylara ve süreçlere daha basit (yaklaşma) şekilde bakışın sonucudur. Ne yazık ki eğitim sistemimizde de egemen olan bu basit (farkı ne) bakış açısı bilimsel ve teknolojik gelişmenin önündeki en önemli ve kısıtlayıcı engellerden biridir. Bu bakış açısı en az 100 yıl önceki zamanlara takılıp kalmak demektir. Bilindiği gibi problemlere yaklaşırken bazı önemi az olabilen etkileri ihmal ederek onu basitleştirmeye çalışmaktayız. Ama bu yaptığımız ihmallerinde hata payının ne kadar etkisi olduğunu mutlaka önemsemeliyiz. Büyük bilginlerin bizlerden farkı önemli ölçüde burada ortaya çıkmaktadır.

Her şey olabildiğince basit olmalıdır, ama  daha basit değil.

Einstein (1879–1955)

Televizyonlarda genç şarkıcıların jüri üyeleri karşısında şarkılarını okuduklarında, değerlendirmelerin nasıl yapıldığından pek bir şey anlamıyorum, çünkü bende ne gereken müzik kulağı var ne de kimin sahneye nasıl yakıştığından yeterince anlıyorum. Yalnızca “hoşlandım” veya “beğenmedim” deyebilirim. Ama fizikin bazı konularından ve astrofizikten anladığım için doktora tez değerlendirmelerinde ve doçentlik sınavlarında jüri üyelerinin benim müzik değerlendirmem gibi karar verdiklerinin da az rastlaşmadığını biliyorum. Ezberciliğe dayanan eğitim insanların göz, kulak, dil ve beyinin hafıza kısmının çalışmalarını geliştirir. Ama gelişmiş ülkelerde çok daha fazla beyinin düşünmesine önem verilir. Yani onlar bizim gelişmesini engellediğimiz beyin kısmını geliştirirler. Burada da örnekler versek uygun olur.

1995-1996 yılları arasında TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi, Uzay Bilimleri Bölümünde çalıştım. Aynı bölümde konusunu çok iyi bilen, doğu Avrupa’dan gelmiş bir eleman çalışıyordu. Bu ülkeyle kurulan ilişkiler sonucunda pek işe yaramayan bir radyo teleskop antenini Türk tarafına çok ucuza satmışlardı. Onlar teleskobu çalışır duruma getirmek istiyor ve konularında iyi uzman olduklarından başka diğer işleri de yapmayı amaçlıyorlardı. Teknoloji üretimi ile ilgilenen pek çok insan vardı ve ünlü ve kendi alanlarında çok iyi olan fizikçilerimiz de bu gelen elemanın çalışmalarıyla ilgilenirlerdi. Ben de bu elemanın onlara anlattıklarını dinlerdim; bizim gerçekten de en iyilerimizden olanlar (TÜBA üyeleri dahil) “OK” ve “I see” dışında bir şey söylemezlerdi ve bu eleman da bazen, basit fizik düzeyiyle onları kandırırdı. Ben bu elemana neden böyle yaptığını sordum. Yanıtı yaklaşık şöyleydi: “Türkler fizik bilmezler ki”. Haklıydı; çalıştıkları dar alanlarda bizimkiler iyi uzmandırlar ama geniş fizik bilgileri azdır. Bu eleman hâlâ merkezde çalışıyor. Uzun yıllardır da yönetim kademesinde; bizim gençler ondan çok önemli bilgiler alabilirler, isterseler ve düşünce kapasiteleri gelişmişse.

Diğer bir örnek. 1992 yılında ODTÜ Fizik Bölümünde çalışmaya başlamıştım[1]. Aynı yıl düzenlenen Ulusal Astronomi Toplantısına katıldım. Yetersiz Türkçeme rağmen, bilimsel alışkanlıklarım gereği pek çok soru yönelttim. Bundan rahatsız olanlar da oldu. Sonraki günlerde, gözlemsel astrofizikçiler arasında çok değer verdiğim bir arkadaşım iki uzun konuşma yaptı. İkinci konuşması yanlış temele (iki yıldızın ortak ışık merkezi) dayanan ancak çok önemli sonuçlara varan bir sunumdu. Türkiye’deki astrofizikçilerinin çoğu yıldız fotometrisi çalıştıklarından bu basit yanlışı hemen görmeleri gerekirdi. Ama bilimsel tartışmanın yetersizliğinden dolayı durum böyle olmadı. Ben bunu gördüm ve tartışma sevmeyenlere karşı küçük ama öğretici bir oyun oynadım: Bu temel yanlışlığı çürütmeye çalışacağıma, büyük değer verip önemsedim. Bunu gören, astrofizikçiler arasında en değer verdiğim (ama yıldız fotometrisi çalışmayan) bir diğer arkadaşım, “bu işin çok çabuk yayınlanmasını” istedi. Böylece herkes şakama kanmış oldu.

Öğle arasında sunumu yapan arkadaşımla birebir konuştum ve yaptığı işin yanlışlıklarını açıkladım ve o da hemen anladı; zaten kendisinin de kuşkuları varmış: Konuyu önceden başkalarıyla tartışabilseydi yanlışını kendisi de bulabilirdi. Ertesi gün yine birlikte otururken işin yayınlanmasını isteyen arkadaşım da aramıza katılıp konuşmaya başladı ve yayın için teşvik etmeyi sürdürdü. O an anladım ki en iyi biliminsanlarımız bile önemli problemlere ve bunların sonuçlarına gerekli ilgiyi göstermiyor ve bunları tartışmıyorlardı. Bu yüzden lise fiziğini çok iyi bilen bir öğretim üyesine hâlâ rastlamadım desem yeridir. Geleneklerimiz işte böyle. Böyle bir ortamda dünya çapında önemli ve uygulamaya dönük bir bilim yapılabilir mi?

Hatırlatalım ki eskiden bilimsel çalışma yapanlar, bilimi sevenler ve onu hayatlarının amacı yapanlardı. Şimdilerde ise eşya üretim sektöründe olduğu gibi,  bilim yönetmenliği ortaya çıkmıştır. Üretim sektöründe çalışan yöneticilerinin fabrikalarda çalışanların her biri gibi,  pazara çıkarılacak ürünün nasıl yapılacağına dair incelikleri bilmeği için doğrudan üretimde iştirak etmeyi gerekmiyor. Yöneticinin iyi yapan özellik, yaklaşık olarak, ürünün satışı ve elde edilen kardır. Bu da doğrudur, çünkü tüketici üreticiden bağımsızdır.

Bilim üreten sektörde üretici, yönetici ve reklamcılar çoğu zaman alıcıdan (bilimi kullananlardan) bağımsızlardır. Eskiden bilim sektöründe büyük miktarda paralar dönmüyordu. Şimdi dönüyor. Eski zamanlar bir bilim üreticisinin değerini diğer bilim üreticileri verirlerdi. Şimdilerde ise yöneticiler ve kendini her hangi bir yolla ünlü saydırmağı becerenler anlasalar da, anlamasalar da bilimsel sonuçları ve bilim adamlarının değerlendirme hakkını ellerinde tutuyorlar. Böyle olduğundan gelişmemiş ülkelerde büyük bilim yöneticisi ve ünlü bilim adamı olmak için aynı zamanda iyi bilim üreticisi olmaya ve bilimin ne olduğunu anlamağa hiç gerek kalmıyor. Torpil varsa ülkenin bilimini ve eğitimini istediğin (hiç bilmediğin) dere tepeye yönlendirebilirsin.

Böyle olumsuz davranışların yaygın olduğu ülkelerde bilimlerin hangi yönde nasıl geliştiğini pek bilmeyen insanlar yaygın olarak eğitim, bilim ve teknoloji üretimi yapan kurumların başlarında yer alıyorlar veya özellikle getirilirler. Böyle yöneticiler bilim sonuçlarına değer vermeyi pek bilmezler ve sonuç olarak makale ve yanıt sayısı ön plana çıkar. Böyle ortamda milyonlarca insan ve büyük sermaye bilime haykırı olan işlere yönetilir ve hükümetler gelişmekten konuşmak fırsatı buluyorlar. Doğal olarak böyle ortamlarda eğitim ve bilimle fazla ilgilenmeyen kurumlarda ve daha iyi bilim adamları çalışma imkanlarını kaybeden üniversitelerde ön plana türban çıkmış olur. Kötü eğitim olan ülkelerde doğal olarak ideoloji ve inançlar baskın rol oynarlar ve bunlarda mutlak kardeş çatışmalarına yol açar. Sonuç olarak bilim sonuçları elde eden insanlar yerine profesör sayısını artırmakla uğraşılır ise, eğitim yerine bilgi (doğru ve yanlış olanı) ezberletilir ise, gelişmiş bir toplum yolunda bir adım atılmış olamaz ve bunun da Müslüman olmakla pek bir ilişkisi yoktur. Aynı şekilde solcu ve sağcı olup olmamasıyla bir alakası olmadığı gibi.

Eskiden bir Batı Alman Doğu Almanyalı ile görüştüğü zaman sormuş: Neden batı ülkeleri içinde biz ve doğu ülkeleri içinde siz en gelişmiş ülkeleriz. Cevap hemen hazırdır: Çünkü siz de biz de Almanız.

 

4. Farkı ne?

Bundan yaklaşık 28 yıl önce, ilköğretim öğrencisi olan kızımın müzik dersi için piyanoda çaldığı parçayı defalarca dinlemiştim. Müziğin sesini duyan komşumuzun kızı, bize gelerek rahatsız olduğunu söylemişti ve rahatsızlığının nedeni olarak da kızımın bir tuşa eksik vurmasını belirtmişti! Benim için piyanonun kaç tuşun olmasının ve müzik çanılar iken kaçına yanlışlıkla basıldığının önemi yok idi. Farkı nedir? Gerçekte tuşların hepsine gerekli zamanlarda vurulması gerekir, yoksa müzik olmuyor diyorlar. Aynen bu örnekteki gibi fizikte (bilim, teknoloji ve yaşamda karşılaştığımız çok şeyde) de doğadaki nesnelere ve süreçlere duyarlı olmak gerekir. Kültürel seviye düşük olan toplumlarda güçlü ve güçsüz insanlar arasında çok fark görünmektedir, eğitim, bilim ve kültür farkına pek önem verilmiyor. Gelişmiş ülkelerde ise bunun tam tersi görünmektedir.

Biliyoruz ki, göz, kulak, ağız ve burunlarıyla canlılar doğada çok küçük farklılıkları olan renkleri, şekilleri, sesleri ve kokuları ayırt edebilirler. Bilindiği gibi duyulara ait olan bu özellikler hayvanlarda insanlara göre oldukça gelişmiştir (koşma, yüzme, koku alma,…). İlginç olan, hayvanların bazılarının da, insanlar gibi, ağırlık ve hız (rüzgar etkisi de dahil) gibi niceliklerin,  hem bir büyüklüğü hem de yönü (skaler ve vektörel nicelikler) olduğunun farkında olmalarıdır. Buna benzer olarak,  insanların bildikleri basit,  ama önemli bilgilere sahip olmasaydılar, özellikle avlanma sırasında oldukça zorlanırlardı. Görüntüler, sesler, kokular gibi fark ettirici etmenler,  yaşamda insan hayatını kolaylaştırıcı ve geliştirici bir röle sahiptir. Elbette burada söz konusu hayatı kolaylaştıran bir etmen olarak,  tarım ve endüstriden söz etmiyoruz.

Sirkte ayıların bisiklet ve paten kullandıklarını herkes görmüştür. Onlar bisikleti ve pateni üretmemişler, ama bizler üretmeyi biliyoruz ve bu da hayvanlardan daha fazla gelişmemizi gösteren bir örnekti. Avrupalılar, Yahudiler ve Japonlar bilimin ve yeni teknolojilerin üreticisidirler. Diğer toplumlar pratik olarak bunları üretmiyorlar, ama bunların basit halde olanlarını kullanmağı öğrenmişler ve teknoloji ürünlerin kopyalarını fabrikalarda üretiyorlar. İşte toplumlar arasındaki farklar bu kadar fazla. Ama böyle farkları, gelişmemiş toplumlar pek önemsememektedirler ve çok da bunun farkında bile değiller.

Doğada gelişen tüm olaylar ve süreçler arasındaki farklar bizim duygu organlarımızla fark edebildiğimizden çok daha fazladır. İşte insanı da hayvanlardan üstün hale getiren bugünkü yaşamımızda, duygu organlarımızla fark edemediğimiz bu ayrıntıları ortaya çıkarmakla oluşmuştur. İnsanlar arasındaki üstünlükte, yine bu ayrıntıları en iyi şekilde ortaya çıkaran eğitim, bilim ve teknoloji gibi genel olarak kültürel seviyeye bağlı olmaktadır. Doğadaki olay ve süreçleri anlayarak ve yaşamını daha iyi hale getirmek için onları kullanan toplumlar her zaman güçlü olmayı başarabilmişlerdir. Ama unutmamak gerekir ki insanlar da kendilerinden çok daha önce dünyaya gelen hayvanlardan bir şeyler öğrenmişlerdir.

Şehirlerde bir yaşından küçük olan kedilerin ve köpeklerin trafikte sokakları 5-7 yaşında çocuklardan daha güvenli şekilde geçtiklerini biliyoruz. Gözleri olmayan ve yalnızca bir-iki hafta kadar ömürleri olan karıncaların yaşamları ile ilgili olan örneklerin bazılarını hatırlamakta da yarar vardır. Masanın üstündeki bala, karıncalar ulaşamasınlar diye masanın ayaklarını içi su dolu kaplara koymuşlar. Karıncalar bala ulaşmak için duvardan yürüyerek odanın tavanına çıkmışlar ve oradan kendilerini masanın üstüne bırakmışlar. Balı aldıktan sonra masanın üstünden, sudan uzak yerlere kendilerini bırakarak yuvalarının yolunu tutmuşlar!

Karıncalar birbirlerine akrabalık bağı ile bağlı, büyük (bazen 100 milyona yakın sayıda) toplumlar şeklinde yerin 6-10 metre kadar derinliklerinde, birbirlerine geçit yolları olan yuvalar kurabilirler. Öyle yuvalar kurarlar ki, onların yaşam alanlarına sel suları bile girmiyor! Onlar, yuvalarında bazı bitkilerin yapraklarının üzerinde mantar üretirler. Sakatlanmış akrabalarına yemek verirler ve göç ederken onları yanlarında taşırlar. Genelde hayvanlarda bir sürü duygusallıklara ve büyük sevgilere rast geliyoruz. Bunlarda insanlığın veya karıncalığın daha üstün olduğunu düşünmeye itiyor. Karıncalar boyutları ile orantıda insanlardan daha yüksek ve büyük hacımda binalar yapabilirler. Kurtlar ve kuğu kuşları insanlardan daha duygusal, daha merhametli ve daha sadık olabilirler. Ama hiçbir hayvan soyut şekilde düşünemez, yeni bilgiler elde ederler, ama bilim üretmezler ve bilimsel düşünceye sahip olamazlar.

Böylece hayvanlar doğduktan hemen sonra insanlardan çok daha becerikli olurlar. Ama insanlarda ise çok daha fazla gelişme potansiyeli vardır. Topluma ve aileye aynı zamanda yararlı olan beceriklilik potansiyeline zekilik deyebiliriz. Doğal olarak bu potansiyel (zekilik) de milletten millete çok büyük fark etmiyorsa da, insandan insana çok fazla değişir. Doğru eğitim bu farkları çok daha ileri götürür. Zaten insandan insana zekâ çok değişmeseydi bu kavrama gerek de kalmazdı. Zeki olmanın büyüklüğü ve yönü de doğadaki her bir şey gibi gelişir ve değişir.

Toplumun ilgisini çekmeyen bir şey toplumda gelişmesi çok zor gerçekleşir. Her hangi bir alanda çok zeki olmak, insanların diğer yetenekleri gibi toplumun ilgisine, geleneklerine ve zihniyetine (mantalitesine) çok büyük ölçüde bağlıdır. Örneğin dünya satranç şampiyonları genelde Yahudilerdir (ikisi Ermenidir ve biri Yahudi-Ermeni karışığı). Temel bilimlerin ve yeni teknolojilerin % 90’nı üretenler Avrupalıların, Yahudilerin ve Japonların olması da anlaşılmaz bir şey değildir. Son yüzyıllarda bu alanlarda en zeki insanlar bunların içinden çıkması da şaşırtıcı değil. Örneğin Newton’un ve Einstein’ın bu dünyada işe yarayan zekâları herkesinkinden fazla olmuştur. Ama babaannemin diğer dünyada işe yarayacağı zekası onların bu zekalarından da fazla olabilir. Biz ise burada Dr. Faruk Saleem gibi bu dünyada ve temel (fen) bilimleri ve yeni teknolojiler üretimi için işe yarayan zekanı ve başarıları tartışmaktayız.

Doğa bilimlerinden en gelişmişi fiziktir. Sonra sırası ile kimya ve biyoloji geliyorlar.

Her bir bilim dalında ne kadar matematik varsa, kesinlikle bir o kadar da gerçek vardır.

İmmanuel Kant  (1724–1804)

Kant’ın bu fikri şimdi de geçerlidir, ama Einstein’ın söylediklerini göz önünde bulundurmak şartı ile.

Matematikçi istediğini söyleyebilir, ama fizikçi biraz olsun aklı başında olmalıdır.

Josiah Gibbs  (1839–1903)

Gerçek deneylerle test edilenlerdir.

Albert Einstein (1879–1955)

Böylece doğa kanunları matematiksel formüllerle ifade olunmalı ve deney (gözlem) ile test edilmeliler, yoksa onlar doğa bilimleri ile ilişkilerini kaybederler. Bu kriterleri de fizik en fazla ödediği (temin ettiği) için doğa bilimleri içinde en gelişmişi fizik sayılır. Ama bu fiziğin en önemli doğa bilimi olduğu anlamına gelmez. Fiziğin de en fazla gelişmiş olması onun yeni teknolojiler üretiminde en büyük rol almasını temin ediyor. Matematik ise temel (fen) bilimidir, ama o doğa bilimi değil, ama doğa bilimlerinin aracıdır.

Hayvanlarında vektör ve skaler niceliklerin olduklarını bilmelerini yukarıda hatırlattık. Şimdi maymunların ve papağanların ezberci-matematik bilgilerine bağlı örneklere bakalım: Maymunlar ve üniversite örgencileri bilgisayar ekranında gördükleri 1’den 8’e kadar rakamların her hangisini görünmesinden hemen sonra uygun klavyeyi en çabuk basmakta yarışmışlar. Maymunlar bu işte daha becerikli olmuşlar. Farklı geometrik figürler şeklinde olan 6-7 cisim papağan karşısına koyulur. Ayni figürler şeklinde ve boyutlarda duvarda girintili yerler yapılmıştır. Papağan hiç yanlışlık yapmadan yerdeki figürleri hemen duvardaki yerlerine yerleştiriyor. Diğer bir denemede üniversite öğrencilerine ve papağana biri birine geçirilmiş eğik halkalar verilir. Topolojisi basit olmayan bu halkaları biri birinden ayırmakta papağan daha başarılı oluyor. Üçkâğıtçıların bardakları masa üstünde kaydırması oyununda papağanı kandırmaları imkânsızdır, çünkü izlediği eşyanın hareketini çok büyük hızla izleyebilir. Böylece bizim eğitim sisteminin çocuklara kazandırmak amaçladığı hız ve hafızanın bazı yönlerinin hayvanlarda çok gelişmiş olduğunu görüyoruz.

Bilgisayar devrinde doğa bilimleri ve yeni teknoloji üretenler için çok güçlü hafızaya ve büyük hacımda bilgiyi kafasında tutmak gibi bir yeteneğe pek ihtiyaç yoktur. Çok daha önemli olan, hiç kiminse yapamadığı yüksek seviyede deney (gözlem) yapabilmek, çok küçük hatalarla yeni bilgilere ulaşmak ve daha da önemlisi yeni bilgileri diğerleri ile bir araya getirerek genelleştirmeler yapabilmek ve son olarak, matematiğe dayanan yeni teoriler kurabilmektir.

Çok zor anlaşılan ve birinin diğeriyle hiç bir bağlantısı gözükmeyen olaylar arasında ortak temel yanlar görmek

ne kadar güzel bir duygudur.

Albert Einstein  (1879–1955)

Toplumların damak tatları (örneğin birileri inek eti, diğerleri köpek eti ve böcek yemekten hoşlanırlar), kulak zevki (örneğin davul veya senfoni orkestrası dinlemek) görüntü güzelliği (örneğin dansözlere veya en önemli matematik formüllerine bakmak) çok farklıdırlar. Birleri doğayı anlamak için fedakârlık yaparken, diğerleri ise mal varlığını artırmak için ellerinden geleni yapar. Böyle olduğundan farklı ülkelerin profesörleri de çok farklı bilimsel seviyelere ulaşırlar.

Bize benzer ülkelerde ve dünyanın bütün gelişmemiş ülkelerinde bilim ve bilgi adeta karıştırılmaktadır. Çok bilgi elde etmek için çok okumak, ezberlemek, gerekli yöntemleri öğrenmekle bilinen bilgilere benzer bilimsel veriler almak ve bilinen denklemleri bilinen yöntemlerle çözmek yeterlidir. Bilim yapmak ise bilinmeyen türden bilgiler elde etmek, farklı bilgileri bir temele oturtarak genelleştirmek, yeni süreçleri ve yeni olayları anlatmak, yeni çözüm yöntemleri ve yeni tür denklemler elde etmektir. Örneğin bizim ülkede, gelişmeyen diğer ülkelerdeki gibi, bilim akademisinden başlayarak hiçbir kurumda bilime yapılan katkı doğru şekilde değerlendirilmemektedir. Bu da onların bilimle bilginin farkının ne olduğunun pek bilinmediğinin bir göstergesidir.

Genelde bilim adamları dediğimiz insanlar bütün dünyada bilgi toplar ve bunların büyük çoğunluğu ömrü boyunca doğrudan bilim yapmazlar. Cihazların gereksiz gürültüleri oldukları gibi bilimin de benzer bir gürültüsü vardır ve bu seviyede çalışan bilim adamı çoktur. Gelişmiş ülkelerde bilimde boş yere gürültü yapan bilim adamlarını (yayın sayısından bağımsız olarak) belirleyip uzaklaştırmaktadırlar. Ama gelişmekte olan ülkelerde bu gürültücüler çok önemli konumlara kolayca gelmektedir ve kendilerine benzer insanları da üretmektedirler. Keşke yalnızca böyle olsaydı. Onlar iyi çalışabilen, bilime katkıda bulunacak potansiyeli olanların çalışmalarını da engellemektedirler. Bilimsel çalışma, bilime katkısı olan sonuç içermelidir. Bunun içinde çalışmanın temelinde ya öncekilere benzemeyen yeni veri, ya da yeni bir önemli fikir olmalıdır. Bunlar yok ise, bilimsel çalışmalarda kullanılan veriler veya matematiksel hesaplamalar bilime yenilik getiren sonuçlar içeremezler. O profesör ile bu profesör arasında babaannem için farkı yok idi. Gelişmekte olan ülkelerin bilim ve eğitimi yönetenler için de genelde profesörler arasında bilim ve eğitim açısından pek farkı yoktur. Ama gelişmiş ülkelerde bilim yapanla bilgi toplayan arasında fark çok fazladır.

Bizim eğitimimiz ezberciliğe dayanmaktadır ve bu durum her tür bilimsel düşünceyi engellemektedir. Ezbercilik hafızayı güçlendirir, geniş bilgi sahibi olmakta yardımcı olur. Ama bu sistemde yetişen insanlar genelde, profesör olsalar da bile bilimsel düşünceleri yeterince gelişemez ve bilgileri güvenli olamaz. Hiçbir zaman insanın hafızasının basit bilgisayarınki gibi bile kapsamlı, güvenli ve faydalı olamaz. Hafıza farklı şekilde (görüntü, koku, ses) hayvanlarda da çok gelişmiştir. Uzun zaman kalıcı olan hafıza bazı malzemelerde de vardır.

Bilindiği gibi gerçek bilgi sahibi olmak ve bilimsel düşünceyi geliştirmek bizim gibi toplumlarda hiçbir zaman ön plana çıkmamaktadır. Herkes sadece diploma peşindedir. Diğer yandan biliyoruz ki, en iyi bilim adamları, matematikte ve fizikteki en büyük buluşlarını 22-26 yaşları arasında yapmışlardır. Örneğin Einstein (1879–1955) 24 yaşında yaptığı çalışması için Nobel ödülü almış ve 25 yaşında yaptığı iş ile dünyanın en büyük bilim adamı olduğunu ispatlamıştır. Fransız matematikçi ve astronom Alexis-Clod Clero (18. yüzyıl) Paris Akademisi’nde ilk bildirisini sunduğunda 12 yaşındaydı. Fizik ve matematik konularında en büyük işleri yapmış kişilerden bazıları, ilk bilimsel makalelerini 13–14 yaşlarında yazmışlardır (örneğin Maxwell ve Hamilton).  Adını matematik tarihine yazdıranlar içinde,  21 yaşında düelloda öldürülmüş Evariste Galois (1811–1832) de vardır. İki yaşında kitap okumaya başlayan ünlü fizikçi Thomas Young (1902-1984), içlerinde Türkçe ve Arapça’nın da bulunduğu yaklaşık on dil biliyordu ve 23 yaşında tıpta doktora yapmıştı. Dirac Paul (1902-1984) ve Heisenberg Werner (1901–1976) gibi dehalar da böyle genç yaşlarında zirveye ulaşmışlardır. Son 500 yılda şimdiki gelişmemiş (gelişmekte olan) ülkelerde bunlar gibi değil, bunlara yakın seviyede bile bilim adamı yetişmemiştir. Türkiye’de hafızası bunlarınkinden çok daha fazla gelişmiş çok sayıda gençler bulunurlar, ama bilimsel düşünce gelişmediğinde bu hafızada pek bir işe yaramamıştır.

Acaba Müslümanların kendi ülkelerindeki sayısı 100 kere, üniversitelerinin sayısı da 200 kere artmış olsa, gelecek yüz yılda bilim ve yeni teknoloji üretiminde 12-14 milyon Yahudi’ye ulaşabilirdiler mi? Kesinlikle hayır. Çünkü onlara ulaşmak için Avrupalıların, Japonların ve Yahudilerin bilime ve eğitime, bunları üreten insanlara olan saygılarını kabul etmeleri gerekir. Bu özellik yaşam tarzına dönüşmelidir. Buna ise bizim ihtiyacımız yok seviyesindedir, çünkü biz böyle daha mutluyuz.

Bilindiği gibi gelişmiş ülkeler (gelişmekte hızla mesafe alan Rusya ve Çin’de) hızla genetik silahlar üretiyorlar ve onları geliştiriyorlar. Dünyadaki iklim değişikliği, yakıt ve doğal malzemelerin tükenmesi ve insan nüfuzunun hızla artmış olması, gelişmiş ülkeleri insanların sayısını belirli seviyede tutmak ve türlerini değiştirmek fikrine götürmüştür. Bu silahları üretebilen bazı ülkelerin milletleri için tehlike yaratmadan kullanılması için 5-10 yıl gibi bir zaman gerekmektedir. Bu zaman içinde gelişmemiş ülkelerde yaşam koşulları (iklim, ekonomik ve sağlık) daha da kötüleşecektir. Bilindiği gibi Güzey Amerika’da yaklaşık 450 milyon insandan yaklaşık 350 milyonu ABD ve Kanada’da yaşıyor. Güney Amerikanın nüfuzu yaklaşık 370, Avrupa’nın (Rusya dahil) 650, Afrika’nın 650 ve Avustralya da 40 milyondur. Dünyanın yaklaşık 7 milyar nüfuzunun çoğu Asya’da yaşıyor ve bunların çoğu Evreni yaratan bir Allaha inanmamaktadır. Hıristiyanların yaklaşık 850 milyonu gelişmiş ve diğer kısmı da gelişmesi yaklaşık Türkiye seviyede olan ülkelerde yaşıyorlar. Dünyadaki nüfusun Allah’a inananlar içindekilerden, çok kötü durumda yaşayanların çoğu Müslüman ve çok az kısmı Hıristiyanlardır (Afrikalılar). İyi ki bu dünyada yapılanlar ve yapılacaklar diğer dünyanı ve cennete gitmek için gereken kuralları etkilemiyor.

Temel bilimler ve yeni teknolojiler üretiminde Müslümanlar diğer inançlılardan çok geride kalmışlar ve bu süreç hızlanarak devam etmektedir. Teknolojinin bütün alanlarda gelişmesi ev hayvanlarının bile yaşamını değiştirmiştir. Onlar yeni tür gıdalar kullanıyorlar, TV de görüntü görüyorlar ve sesli teknolojiler dinlenen ortamlarda bulunurlar. Dünyanın büyük kısmında bilimin ve teknolojinin gelişmesi insan sayısının ve insanlar arasındaki yaşam seviyesinin çok artmasına neden olmuştur. Şimdi cep telefonu kullananların da, yazında yemek için bir domates bulamayanlarında sayı çok fazla. Güney Kafkaslarda insanların çoğu 20-100 yıl bundan önce şimdikinden çok daha iyi beslenirlerdi. Bunlarında dinlerle bağlantısı yoktur. Ama bu ve diğer olumsuz olayların ve süreçlerin nedeninin temel bilimlerin ve teknolojilerin gelişmesinin olmadığı bilinmektedir. Tam tersi, yaşamımızın iyi tarafları bu gelişmelere bağlılar.

Matematik tamamen insan mantığına dayanan bir bilimdir. Mantığı en fazla geliştiren matematiktir ve en güçlü mantık matematiğe ve teorik fiziğe büyük katkıda bulunanlarda olmuştur. Doğadaki gerçekleri en fazla ortaya çıkaranlar ve anlayanlar fizikçiler olmuştur. Mantık insanların bildiklerine ve düşüncelerine bağlı olduğundan onun ürünleri ne kadar mükemmel olursa olsun doğadaki gerçekleri ortaya çıkarmayabilir. Bütün yöneticilerin de ulaştıkları belgelerden ve dinlediklerinden doğru sonuçlara varmakları ve diğerlerini etkilemekleri için güçlü mantığa ihtiyaçları vardır. Acaba mantığı ve düşünceni geliştiren temel bilimler okullarda yalnızca ezberletilirse insanların düşünce kapasiteleri ve güçleri nerelere ulaşabilir? Bir daha hatırlatalım. Şimdilerde ülkelerin kalkınmasının  % 76’sı temel bilimlerin ve onlara bağlı olan yeni teknolojiler üretiminin gelişmesine bağlıdır ve yalnız  % 5’i topraklarının zenginliklerine!

Kalitesiz eğitim ve bilim toplumun alt kesimlerinde yaşayan insanların ekonomik, sağlık ve genelde yaşamına çok kötü etkiler yapmaktadır. Diğer yandan böyle durum yüksek kesimlerdeki rahat ve zengin yaşamına, aşağıdakileri ezmeye ve ezilenlerin gözünde onları düşünen “büyük” adam olmalarına imkanı yaratıyor.

Türkiye’deki gazeteciler arasında şöyle bir yaygın fikir vardır. Gazetelerde yayınlanan makalelerin seviyesi buradaki 14 yaşında olan çocukların ortalama zeka seviyesini aşmamalıdır. Genelde bir makale okurun 2 dakikadan daha fazla zamanını almamalıdır. 2008 yılının yaklaşık 17-18 Ağustosunda öğretim üyesi olan AKP kadın milletvekili TV de ilgimi çeken bir durumu sanki şöyle anlattı: Politikacılar mitinglerde halka hitap ederken kullandıkları cümleler 6-8 yaşında çocuğun anlaması şekilde olmalıdır. Bu benim bazı şeyleri anlamama neden oldu. Örneğin seçimden önce DSP başkanı diyordu ki “biz Cumhurbaşkanını karşılıklı anlaşma ile seçmeliyiz. Başkan bir kadın ve Meclis dışından olsa iyi olur.” Ben böyle cümleleri hiç anlamıyorum, çünkü 6 ve hatta 14 yaşlı çocukların en zekisinden bile daha bilinçli ve derin düşünen olabilirim. Ama bende TV de ciddi programları yöneten kadınların problemleri daha derinden ve objektif incelediklerini biliyorum.

Benim kesin şekilde bildiklerimden biri de şudur. Kesin şekilde olmayan problemleri ve yüzeysel konuşmaları dinleyen insanlar gerekli seviyeye kadar gelişemezler. Böyle ortamda çok kesin ve kapsamlı düşünceli kişiler de yetişemezler. Bunlar gelişmiş ülkelerin insanları için büyük kusurladır. Ama kaliteli eğitim, bilim ve yeni teknoloji üretimine katkıda bulunmayan toplumlar için, yani inançlardan bağımsız olarak dünyanın yaklaşık hepsi için, bunların pek bir önemli kusurun olmadığını söyleyebiliriz.

İster bitki, ister hayvan, isterse insanlar için geçerli olan bir gerçek bilinmektedir. Devamlı olarak çalışmayan ve pek ihtiyacı bulunmayan organizma gelişmez. Böyle organizmalar körelir ve fonksiyonlarını kayıp eder. Çok çalışan organizma ise gelişir ve bu gelişmeler en fazla gençlik zamanında kendini gösterir. Ben hep kalkınmanın en önemli temelinden, temel bilimler ve teknolojiler üretimi için gerekli olan düşünce kapasitesinin olduğunu söylüyorum. Yani konumuz olan ve Yahudileri (Avrupalıları ve Japonları da) bu kadar güçlü yapan düşünceden konuşuyorum. Bu milletler ve toplumlar Rönesans yıllarından beri devamlı olarak kaliteli eğitime ve bilime ihtiyaç duymuşlar ve bu yöndeki düşüncelerini geliştirmişler. Bizlerde ise doğayı anlamak, bitkileri ve hayvanları öğrenmek isteği pek olmamıştır. Bizlerde doğanın felsefesi bile gelişmemiş. Bizler iyi ve kötü eğitim ve bilim arasındaki farkı görmek duygusu bile pek gelişmemiştir. Bunların da inançlarla pek bağlantısı yoktur. İnsanlar ne ölçüde inançlarına bağlılarsa bir o kadar da ideolojilere ve geleneklerine bağlılar. Gelişmiş ülkelerde insanların bu özelliklere tutkunlukları az olduğundan ibadet ve dua yaptıkları yerler sayısı, bayraklar, heykeller ve portreler az oluyorlar.

Dönelim Dr. Faruk Saleem’in yazısına. O çok doğru olarak göstermiştir: “Soru: Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür? Cevap: Eğitim (Sorgulayıcı, araştırıcı, yaratıcı). Buna ekleyelim; yapıcı ve toplum düşüncesinin gelişmiş olması.

Soru: Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür? Cevap: “Yanlış eğitim veya sıfır eğitim (Din eksenli, sorgusuz, araştırmasız, ezberci.)

Sonuç: İslam dünyası bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur. Bunlara yapıcı olmamayı,  kıskançlığı, çıkarcılığı, bilimsel düşünceye ve doğru bilgilere yeterli ihtiyacın olmamasını da eklemek gerekir.

İyi Fizik Eğitimi İçin Çalışanların Makalelerine İlişkin Değerlendirme

1. Hataların  Kaynağı

Sayın Halil Gündoğdu yazdığı önemli ve ilgi çekici makalesinde (Ekim 08. 2007   www.fizikogretmeni.com) eğitim sistemimizi eleştirmekten önce kendimizi eleştirelim diyor: “Eleştirilerimize bir bakalım; ezberci sistem, teorik sistem, test sistemi, bozuk sistem….


Nedir bu sistemi bozan? Problem, sistemde mi yoksa sistemin uygulayıcıları olan eğitimcilerde yani bizde mi? Biz eğitimciler olarak gereğini yapsak acaba önümüzde bozuk sistem kalır mı?”

Sadece yazarın bu yazısını okusak, diğer bilgileri göz önüne almasak ve herkes düşüncesini yalnız kendisine yönelterek özeleştiri yapsa bile doğru sonuca ulaşmak mümkün olmaz. Biz sosyal yaşamın bir parçasıyız ve bir konuyu incelediğimiz zaman, toplumun ve bireylerin isteklerini göz önüne almamız gerekir. Özeleştiri gelişmiş ülkelerde yaygın olan, ama dünyanın büyük kısmında pratik olarak bulunmayan cesarettir, dürüstlüktür ve gelişmiş bilimsel düşüncenin bir göstergesidir. Ama bir problem tartışıldığında, özeleştiri ve eleştiri yaparsak da, doğru sonuca varmak için bilgileri detaylı ele alarak kapsamlı olarak düşünmeği bilmek gerekir. Bu da ezbercilik eğitime dayanan eğitimden geçen insanlar için çok zor olacaktır.

Bilindiği gibi herhangi bir alanın (ister bilim, ister kültür, isterse herhangi bir üretim alanı olsun) gelişmesi, ona verilen değere (talebe) bağlıdır. Avrupalılar ve özellikle Avrupa kıtasının kuzeyinde yaşayanlar, kaliteli eğitime ve bilime çok değer vermektedirler. Bunun sonucu olarak, örneğin 15 milyon nüfusu olan Hollanda’nın, bilim insanları, Çin’den Avrupa sınırlarına kadar, Asya ve Afrika halklarından (yaklaşık dört buçuk milyar insan) daha fazla fizik Nobel ödülü almışlardır2006 yılında verilen altı Nobel ödülünün (Barış, Edebiyat, Ekonomi, Fizik, Kimya ve Tıp) dördünü ve 2006 yılında verilenden üçünü ABD kazanmıştır. Yani temel bilimler için 2006 ayrılan ödüllerin hepsini ve 2007 de ikisini almışlardır. ABD’de de bilimi ve teknolojiyi geliştirenler genelde Avrupalılar ve Yahudilerdir. Neden? Çünkü onlar iyi eğitim vermeyi, bilimsel düşünmeyi ve yeni teknolojiler üretmeği seviyorlar, bilimsel düşünen insanlara saygı duyuyorlar, ekonomik gelişmeyi bu ilkelerin ışığında elde etmek istiyorlar. Bu türlü toplumların sevdikleri, saygı gösterdiği, değer verdikleri insan tipleri, gelenekleri ve düşünce biçimleri farklıdır.

Genelde yakın ve orta doğu insanlarının, temeli pek olmadan, kendilerine büyük güven duydukları ve her şeyi bildiklerine inandıkları bilinmektedir. Belki de bu nedenle onlar kitap, dergi pek okumazlar ve bilimsel tartışmayı gereksiz bulurlar. Ne yazık ki ben Türkiye’de kaliteli fizik eğitimin, bilimin ve yeni teknolojiler üretiminin olması ile ilgilenen bir kurumun olduğunu duymadım bile. Böyle bir fikre inanan birisine de rastlamadım. Doğal olarak böyle ortamda yazılan fizik kitaplarında kavramlar, anlatımlar ve soru çözümleri bir sürü yanlışlıklar içerirler. ÖSS fizik soruları ve çözümlerinde bile çok sayıda yanlışlıklar bulunur ve çoğu zaman doğa ve teknik (gerçeklerle) ile ilişkileri yoktur. Devlet veya özel pek fark etmeden, üniversitelerde fizik eğitimi orta eğitimdekinden daha da kötü durumdadır. Bunların kaynağının büyük bir kısmı da ezberciliğe dayanan eğitim sisteminde ve ÖSS sınav şeklindedir. Okullarımızda çalışanlar içinde, kendinden daha iyisini çevresinde bulundurmak isteyen birisini gördünüz mü? Kıskanç olmayana, kendisine yakın olmayana üstünlük verene, bilim ve eğitime büyük değer verene ve çok çalışan birisine rastlamak olasılığı ne kadardır? Böyle kusurların olduğu yerde ne iyi öğretmenler, ne de profesörler bulmak kolaydır. Acaba iyi fizik dersi anlatmak arzusunda olan sayın Halil Gündoğdu, serbest düşme konusunu hangi kaynakları okuyarak ve kimlerle tartışarak, yanlışlar içermeyen ve kapsamlı şekilde anlatmak fikrindedir?

Bunlara bağlı fikir söylemek için hiç uzağa gitmeyelim ve en iyi dergilerimizden biri olan ve Halil beyin makalesini yayınlayan derginin aynı numarasındaki makaleleri inceleyelim. Bu makalelerde yanlışlıklar ve kusurlar ile karşılaşırsak, bunları yazarların kusurları gibi değil, bizdeki durumun kusurları gibi kabul edelim.

2. Geceler gökyüzü niye karanlıktır?  Makalede popüler bilim seviyesindeki kusurlar

Bu makalede sayın Osman Mutlu güzel ve herkese anlatılması gereken tarihi bir fizik meselesini anlatıyor. Osman bey yazıyor:1610 yılında Kepler yaptığı gözlemler sonucunda eğer kâinat sonsuz ise gecelerin gökyüzünü aydınlık olarak görülmesi gerektiğini belirtmiştir. …..”Gecelerin gökyüzü karanlık olduğuna göre demek ki kâinat sonsuz değildir” diye belirtmiştir.

Edmund Halley matematiksel olarak kâinatın sonsuz olması durumunda dahi yıldızlardan gelen ışığın zayıf olduğunu bu yüzden gökyüzünü aydınlatmadığını öne sürmüştür. Lakin bu görüşün kabul edilmesi mümkün değildir; zayıf dahi olsa sonsuz sayıdaki yıldız gökyüzünü aydınlatmaya yetecek kadar ışık verecektir. Bunu şu benzetmeyle daha iyi açıklayabiliriz. Bir elektron üst seviyeden alt seviyeye geçtiğinde çıkan ışığı göremeyiz ama bu milyonlarca milyarlarca olduğunda ise ışık gözlemlenebilir.”

Şimdi biz ilk önce bu iki paragrafta olan kusurları gösterelim.

Matematik ve fizikte kavramların neler ifade ettiğini kesin şekilde bilerek kullanmak gerekir. Evrenin kararlı olmaması geçen yüzyılın 20’li yıllarında belli olmuştur. Evrenin tümü ile ilgili bilim dalının adı kozmolojidir (evren bilimi). 1920’li yıllardan önceki kozmolojide ve normal hayatta kullandığımız sonsuz sözü, Einstein kozmolojisindeki ile aynı değil. Evrenin sonsuz olduğunu şimdi kesin olarak bilemiyoruz. Belki de bizim Evren sonsuzdur ve diğer bir sonlu evrenin küçük bir parçasıdır. Böylece eski zamanlar kullanılan sonsuz sözünü aynen olduğu gibi şimdi genişlediğini bildiğimiz Evren için kullanmak mümkün değildir. Önce sonlu ve sonsuz kavramların ne olduğunu bilmemiz gerekir.

Yıldızlardan gelen ışığın zayıf olduğu ne ifade ediyor. Önemli olan yıldızların görünen banttaki ışımalarının akısının büyük olmasıdır. Daha da önemlisi aynı bantta ışık kaynaklarının yüzey parlaklıklarının yeterli olması ve yıldızların gökyüzünün hepsini aynı şekilde kapsamalarıdır.

Eğer ışımanın dalga boyu, görünen bölgede (gözümüzün duyarlı olduğu ışımalara karşılık gelen dalgaboyu aralığı) değilse ve yakınımızda yerleşen atomlarda milyarlarca elektron üst seviyeden alt seviyeye çok kısa zamanda geçseler bile biz ışımayı göremeyiz. Diğer yandan gözün çok duyarlı olduğunu bilmemiz gerekir. Görünen bölgeye uygun enerjili 2-3 fotonu bile sağlam göz görebilir. Yeter ki bu birkaç atomun ışıması bizim gözümüze ulaşsın.

Daha sonra yazar yazıyor: “Olber’e göre;

1- Kainat sonsuz uzak bir alana yayılmıştır.

2- Kainat belirli sonlu bir yaşa sahiptir.

3- Kainattaki yıldızların verdikleri parlaklık birbirlerine eşittir ve bu yıldızlar kainatta düzgün olarak dağılmışlardır.

4- Kainattaki yıldızların ışınlarını soğuran hiçbir madde bulunmamaktadır.

Yukarıdaki kabullerin arkasından eğer Kainattaki sonsuz ise, yapılan matematiksel işlemler sonucunda gökyüzünün insanın gözünü kör edecek kadar parlak olması gerekmektedir.”

O zamanlar evrenin ve yıldızların yaşları sonsuz kabul edilirdi ve belirli bir sonlu yaşın önemi yok idi. Düzgün sözü kesin bir belirli kavram taşımıyor. Bunun yerine bütün evrende yıldızların sayı yoğunluğu aynıdır demek gerekirdi. Bilimsel bakış açısından bu kesin şekilde olmayan şartları kabul etsek de geceleri gökyüzünün karanlık olmasını normal kabul edebiliriz. Çünkü gerçekte ışınları soğuran maddenin olmasını da göz önüne almak gerekir. Olbers 1823 de bu paradoksu anlattığı zaman, yaklaşık olarak ışığı soğuran maddenin olması gerektiğini biliyordu. 1904 yılında F. Gartman ve 1909 da G. Tichov teleskop kullanarak, yıldızların ışığının, soğurulmasını araştırırlardı. Evrenin genişlemesi ise E. Hubbl tarafından 1929 yılda gösterilmişti. Böylece gece olduğunda gökyüzünün parlak olması fikri iyi bir temele dayanmıyor.

Yazar yazmağa devam ediyor: “Bu olayı daha iyi açıklayabilmek için Prof Dr Ali Demirsoy’un yazdığı bir kitaptaki yazıdan aklımda kaldığı kadarıyla bir alıntı yapmak istiyorum.


Aydınlanma şiddeti bilindiği üzere yarıçapın karesiyle ters orantılı olarak azalmaktadır. Evrendeki yıldız dağılımı ise yarıçapın küpüyle doğru orantılıdır. Dolayısıyla paydaki artış oranı paydadakinden fazladır. Bu yüzden sonsuz sayıdaki ışık kaynağı gökyüzünü aydınlatıyor olması gerekmektedir.”

Yarıçapın yerine, bizden olan uzaklığın kullanılması gerekir. Diğer yandan yıldız sayısı uzaklığın küpü ile tam olarak doğru orantılı şekilde artmıyor. Çünkü yıldızlar ve onların ışığını soğuran toz bulutsuları tam olarak homojen şekilde dağılmamışlar. Daha da ötesi, Evren genişlendiğinden onun yarıçapı artıyor ama Evrendeki yıldız sayısı onun yarıçapının küpüyle orantılı artmıyor. Buradan da gecelerin aydınlık olmasını kesin şekilde beklememek gerekir.

Yazar sonra Evrenin genişlenmesine bağlı olarak ışığın kırmızıya kaymasından söz ediyor. Kırmızıya kaymak bir gerçektir ve bu kayma ışık kaynağının hızının büyüklüğüne (nesnelerin bizden olan uzaklığına) bağlıdır (Hubbl kanunu).

Yazar en sonda yazıyor: “Kainattaki bu genişleme sonucunda evrenin sıcaklık 2.8 K de tutulmaktadır ve biz bunun sonucunda kızarmış tavuk olmaktan kurtulmaktayız.” Evrenin sıcaklığı 2.8 K de tutulmakta değil. Bu sıcaklık Evrenin doğuşundan bir az sonra maddeden ayrılmış fotonlara aittir ve Evren genişledikçe bu sıcaklık azalmaktadır. Diğer yandan bu ışıma radyo bandındadır ve geceler gökyüzünün parlak olmasına katkıda bulunamaz. Popüler bilim seviyesi dışına çıkmadan bu kadar yorum yeterlidir.

Gökyüzünün gündüz gibi parlak olmağı ve kızarmış tavuk meselesini tartışsak bilgilerimizi biraz daha artırmış oluruz. Parlak ışık ve kızartmak farklı şeylerdir. Flüoresan lambalar çok parlak ışık kaynağı olabilir, ama onun ışığı tavuk kızartmaz. Tavuk görünmeyen kırmızı ötesi ışınlarla kızarır. Işık kaynağının fiziksel doğası çok önemlidir. Eski zamanlar doğru, ama basit şekilde düşünürdüler. Güneşin ışımasının doğası ne ise, yıldızlarınki de odur. Güneş parlaktır ve ısıtıyor. Yıldızlarda aynısını yaparlar. Ama gezegenlerin ışık kaynakları olmadıklarını biliyorlardı. Evrenin genişlenmesini bilmeden önce her bir ışık (enerji) kaynağının sonsuz zamana kadar tükenmez olamaz olduğunu biliyorlardı. Ama yıldızların ömrünün kaç yıl olduğu bilinmiyordu. Ama Evrenin yaşı sonsuz sayılırdı. Böylece Evrende şimdi ışık veren yıldızlardan daha fazla sönmüşleri olmalıdır.

Düşünmeye devam edelim. Gökyüzünü parlak yapan ışık kaynaklarının yüzey parlaklıklarıdır (Σ). Bizlerin kızarmamız için önemli olan kaynaktan gelen ışımanın yerdeki akısının büyüklüğüdür (F). Bunlar Güneş içinde geçerlidir ve bu iki fiziksel nicelikler biri diğeri ile şöyle

Σ = F/ θ2

bağlıdır. Burada  θ gök cisminin yerden görünen acısal boyutudur. Örneğin Güneş bizden uzaklaşsa (yakınlaşsa) onun ışımanın akısı mesafenin (d) karesi gibi ve yüzey parlaklığı d gibi küçülür. Bu nedenle de Güneş bir yıldız gibi bizden sonsuza kadar uzaklaşa (yakınlaşa) bilseydi onun yüzey parlaklığı değişmezdi.

Dünyanın atmosferi olmasaydı gökyüzü dediğimiz ve küre yüzeyine benzettiğimiz hayalı nesne karanlık olurdu. Bu karanlık gökte gündüz (güneş olduğu zaman) yakın ve ışımaları büyük olan yıldızları ve gezeğenler de görünecekti. Yerde olan cisimler ışığı yansıttıkları ve kırdıkları (yönünü değiştirdikleri) için görünecektirler. Işığı %100 soğuranlar ise yalnız gözümüz ile güneş arasında bulundukları zaman görünürlerdi. Atmosfer (bulunduğumuz yere ve hava koşullarına bağlı olarak) yıldızların açısal boyutlarını belirli bir değerden küçük olmasına imkan vermiyor. Bu nedenle de çok uzak ve düşük ışıması olan ama kısman yakın yıldızların her birinin yüzey parlaklıkları sıfıra yaklaşmış olur. Yıldızların Türkiye den görünen açısal boyutu θ nı 1.5 açı saniyesi olarak ele alabiliriz. Bu durumda Evrende yıldız sayısı sonsuzsa, gökyüzünün her bir böyle küçük bölgesine çok sayıda yıldızdan ışık düşerdi ve bu bölgelerin yüzey parlaklıkları (Σ) sıfıra yakın olmazdı. Böylelikle yinede geceler gökyüzünün çok parlak (yerin çok aydın) olduğunu düşünebilirdik.

Şimdi yıldızların çok uzun yaşam zamanlarının Evrenin sonsuz yaşına göre çok küçük olduğunu göz önüne alsak, yıldızların çoğunun sönmüş olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bu durumda sönmüş yıldızların gökyüzüne izdüşümleri yıldızlarınkinden fazla olacaktır. Sönmüş yıldızlar şeffaf olmadıklarından sonsuz büyük Evrendeki sonsuz sayıda yıldız da gökyüzünü parlak yapamazlar.

Böyle tartışmalar Hubble kanunu /Evrenin genişlenmesi ve yaşının yaklaşık 1.3 1010 yıl olması) bulunmadan önce de geceler gökyüzünün parlak olması fikrini kesin şekilde ireli sürülmesinin mümkün olmadığını gösteriyor. Ama Einstein kozmolojisi çok güzel ve kesin şekilde problemi çözmüş olmasının yazar tarafından anlatılması güzeldir. Şimdi diğer makaleyi inceleyelim.

3. Astronotların oyunu

Sayın Mustafa Demir üç astronotun oyununu kullanarak momentumun korunmasına bağlı soru çözümü vermiş. O yazıyor: “Üç astronot uzayda canları sıkılınca yakalamaca oyunu oynamak istiyorlar. Üç astronotun da dünyadaki ağırlıkları eşit ve güçleri denktir. İlk astronot, ikincisini üçüncü astronota doğru fırlatıyor. Bu oyun ne kadar sürer?”

Soruda bu insanların boyları, kollarının ve bacaklarının uzunluklarına, vücutlarının formlarına ve hacimlerine, giysileriyle ilgili hiçbir koşul belirtilmemiştir. Böylece bu noktasal olmayan astronotların dönme momentleri farklıdır ve kütle merkezleri aynı doğru üzerinde yerleşmemiştir. Diğer yandan onların sonsuz boş uzayda serbest hareket edebilmeleri gemi ile bağlı olmadıklarını gösteriyor. (Gerçekte insan kendi kütle merkezini harekete başlatmak için uzayda reaktif güç kaynağını çalıştırmalıdır. Böyle kaynak olmadan oyuna başlamak için bir konuma doğru hareket edemezler.) Böylece astronotlar oyun oynamıyorlar, onlar intihar ediyorlar. Astronotlar yapmak istediklerini yapabileceklerini düşünelim. Bundan sonra bize fiziği düşünmek kalır.

Noktasal olmayan (insan tam olarak küre şeklinde de değil) cisimlerin mekaniksel etkileşmeleri sırasında da toplam enerjinin, açısal momentin ve momentumun korunmasını göz önünde bulundurmak gerekir. Astronotların kütle merkezleri aynı doğru üzerinde olsa bile, onların şekillerine bağlı olarak meselede simetri bozukluğu olduğundan onlar mekaniksel etkileşme sırasında belirli bir miktar açısal hız da kazanırlar. Diğer yandan böyle oyun zamanı mekanik enerjinin bir kısmı da ısısal enerjiye geçer. Bunlar soruda veya cevapta belirtilmeliydi.

Kabul edelim ki astronotlar oynayabilirler. Ama fizikçiler soru çözerken hatırlattıklarımızı bile göz ardı ederlerse, fiziği aradan kaldırmış olurlar ve onun yerinde yalızca doğru şekilde uygulanmayan denklemler kalırlar. Fiziksel düşünce içermeyen, doğadaki nesneleri ve onlar arasında geçen süreçleri tamamen basitleştirilmiş halde olan modeller uydurarak, çok zaman çözümler verilirler. Böyle şekilde ve ezberciliğe dayanan gereksiz eğitim öğrencilerin gerekli şekilde gelişmelerini engelliyor. Model kurarak soru çözmek doğru bir yöntemdir. Ama bir şartla: modeller olayları ve süreçleri iyi yansıtırlarsa. Doğal olarak çok şeyleri göz önünde bulunduran modelleri çözmek zor olabilir. Böyle durumlarda sorularda nelerin göz ardı edildikleri anlatılmalıdır ki olaylar doğru öğrenilsin, insanların doğaya bakış açısı değişsin.

Bundan yaklaşık 25 yıl önce, ilköğretim öğrencisi olan kızımın müzik dersi için piyanoda çaldığı parçayı defalarca dinlemiştim. Müziğin sesini duyan komşumuzun kızı, bize gelerek rahatsız olduğunu söylemişti ve rahatsızlığının nedeni olarak da kızımın bir tuşa eksik vurmasını belirtmişti! Benim için ise, piyanoda kaç tuş olduğunun ve müzik çalınırken tuşlardan kaçına yanlışlıkla basıldığının önemi yoktu. Farkı nedir? Gerçekte tuşların hepsine gerekli zamanlarda basılması gerekir, yoksa müzik olmaz. Aynı bu örnekteki gibi fizikte de doğadaki nesnelere ve süreçlere duyarlı olmak gerekir.

Türkiye’de (ve genelde eğitim ve bilim alanında gelişmemiş ülkelerde) yaygın olan böyle kusurların popüler makalede de (ders kitaplarında ve dergilerde de) olması sonuçta yazarın kendi kusuru değildir. Bunlar iyi eğitime ve bilime hiçbir kurumun ve toplumun ilgisinin olmadığından kaynaklanmaktadır. TV programlarından ve gazetelerden hep bunu görüyoruz.  Gelelim aynı derginin aynı sayısındaki diğer soruya.

4.  Doppler olayı ve onun yardımı ile ivmenin değerlendirilmesi.

Sayın İsmail Güleç Doppler olayını kullanarak, Dünyanın yüzeyine yakın bölgede düşen cismin ivmesinin bulunmasını geniş şekilde anlatmıştı.

Fizikte iki tür Doppler olayı olduğu bilinmektedir. Bunlardan en yaygın şekilde bilineni, yani dalganın yayıldığı yönündeki (radyal veya boyuna) ve diğeri ise bu yöne dik olanı (dikine). Yazar doğru olarak herkesin bildiğini,yani boyunanı ele almıştır. Biliyoruz ki dalga kaynağının gözlemciye göre olan hızına, kaynağın ve gözlemcinin dalganın yayılma hızına bağlı olarak, dalganın boyu ve frekansı değişiyor. Bu değişmeyi ve dalganın boyunu (frekansını) bilerek, hem göreli hızın büyüklüğünü hem de kaynakla gözlemcinin arasındaki mesafenin büyüdüğünü veya azaldığını bulabiliriz. Bunlar makalede akustik dalgalar için açık şekilde anlatılmıştır.

Dalga kaynağı veya gözlemci sadece sabit hızla hareket değil, ivmeli hareket de yapabilirler. İvmenin değerini bulmak için farklı zaman aralıklarında dalga boyunun (göreli hızın) değişmesini bilmek gerekir. Bu bulduğumuz ivmenin kendisi de değişen olabilir. Diğer yandan ivmede farklı nedenlerden kaynaklana bilir. Yazıda ivmenin kaynağı olarak Dünyanın yüzeyine yakın mesafelerdeki evrensel çekim kuvveti düşünülmüştür. Yaşadığımız gezegenin adı Dünya olduğundan yerin değil, Dünyanın çekim kuvveti ifadesini kullanılmasını herkese tesviye ediyoruz.

Yazar yazıyor: “Amacımız basit bir deneyle yerçekimi ivmesi olan g’nin serbest düşme ortamında akustik kaynaklarla hesaplanabilmesidir.” Belirtelim ki Dünya çekim kuvvetinin oluşturduğu ivme sabit bir değer değildir, g ise sabittir. Bu nedenle de biz soru ile ilgili yazıda Dünyanın yüzeyine yakın bölgede yazdık. Unutmamak gerekir ki, bulunması istenen ivme değerinde, Dünyanın dönmesine ve enleme bağlı olan merkezkaç kuvvetinin de etkisi vardır.

Yazıdaki anlatım şekillerle başlıyor ve verilen şekiller çok güzeldirler. Ama dalgaların suda mı, yoksa havada mı yayıldığı ve rüzgarın olup olmaması, suyun dalgalı olup olmaması makalede vurgulanmalıydı. Hatırlatalım ki havadaki laminer olmayan (hız çizgileri birbirini keserek karışan ve türbülans adlanan) hareketler, suyun kendisinde olan ve botların ürettikleri dalgalar deneyin sonuçlarını etkilerler.

Yazara göre: “Doppler Etkisi hesaplamaları yapılırken, dalga kaynağı ve gözlemcinin birbirine göre konum, yön ve hızlarının yanında dalganın içinde veya üzerinde hareket ettiği dalga ortamının da fiziksel yapısı (yoğunluk, hacim, iletkenlik katsayısı, kimyasal özellikleri, vb.) dikkate alınmak zorundadır. Eğer söz konusu dalga herhangi bir A konumundan B konumuna gitmek için fiziksel bir dalga ortamına ihtiyaç duymuyor ise (örn. ışık, radyo dalgaları veya radyasyon) Doppler Etkisi hesaplamalarında sadece dalga kaynağının ve gözlemcinin birbirine göre birim zamandaki konumlarının değerlendirilmesi yeterlidir.”

Eğer dalga yayılan ortam homojense yazarın hatırlattığı özellikler Doppler olayını etkilemezler. Işık, radyo dalgaları ve radyasyon yerine elektromagnetik dalgaları kullanmak daha iyi olur. Birde unutmamak gerekir ki, radyasyon geniş kavramdır ve burada radyasyon sözünü kullanmak doğru değil. Anizotropik ortamlar ve genelde ışığı soğuran ve saçan ortamlar elektromagnetik dalgaların frekansını ve yayılma yönünü etkiliyor. Bu nedenle de yazarın son cümlesi yalnız boşluk için geçerlidir.

Hatırlatalım ki matematikte aksiyom sözü kullanıyor, fizikte ise hipotez ve postulat. Dopplerin bu çalışmasına matematiksel hipotez de dememek gerekir.

Yazar soruyu anlamak için gerekli formülleri vermiş ve bizde onları olduğu gibi oradan alalım:

( frekans = hız / dalgaboyu, f = v / λ )

f-  Doppler ayırıcı frekansı,  f o – akustik kaynağın frekansı,  v – sesin hızı ( 20 ºC havadaki hızı 343,6 m/s), ( vo ve vs ) ise gözlemcinin ve kaynağın göreceli (eğer gözlemciye doğru hareket ediyorsa + işaretli bir değer, ters yönde hareket ediyorsa – işaretli bir değer) hızlarıdır. Benzer bir analiz sabit bir dalga kaynağı ile hareketli bir gözlemci için aşağıdaki gibidir.

f = f o (v ± v o)/( v ± v s)                     ( 1 )

f = f o v /( v ± v s)                               ( 2 )

Serbest düşme hareketi için vs = a.t ve serbest düşme için a = g olduğu kabul edilirse soruya daha güzel bir yaklaşım yapılmış olur.

G=Fçekim mg=GMm/r2 ise g=GM/r2

Yalnız burada bir tavsiyede bulunmamız gerekir. Adet olarak v harfi fizikte frekans için kullandığından  hız için v harfi kullanmak daha iyidir. Bu nedenle böyle değişiklik yaptık.  Diğer yandan yazarın da anlattığı gibi Dünyanın yüzeyinden başlayarak onun merkezinden uzaklaştıkça veya yaklaştıkça, belirlenmiş herhangi bir cisme uygulanan çekim kuvvetinin hem büyüklüyü hem de ifadesi değişir. Ama bilmek gerekir ki  ağırlık genel olarak çekim kuvveti değildir. Cismin ağırlığı Dünyanın yüzündeki çekim kuvvetidir. Aynen g de genelde genel çekim kuvvetinin etkisi sonucu serbest cismin kazandığı ivme değil.  Dünyanın yüzeyine çok yakın bölgelerde serbest cisimlerin kazandıkları ivmedir ve bu ivme Dünyanın şeklinin ve dönmesinin etkisini de içeriyor. Böylelikle son formüller yalnız özel şartlar dahilinde geçerliler.

Deney yere yakın bölgede yapıldığından (2) ifadesinde a = g yazalım. Böyle bölgede yapılan deney zamanı düşen cismin (sabit frekansta çalışan ses kaynağının) hızının etkisinin fazla olması için sinyal alıcı (gözlemci) direkt olarak düşen cismin düşey yönünde hareketsiz olarak durmalıdır. Bu durumda (2) ifadesini şöyle yazabiliriz

f = f o v /( v – g t )                    (3)

Burada bir incelikten bahsetmek gerekir. Doppler olayını yansıtan formül ışık (elektromanyetik) dalgası için yazılırsa, ışık kaynağının ve gözlemcinin hareketleri ayrı ayrılıkta değil, yalnız bunların birinin diğerine göre hızının büyüklüğü ve yönü önemlidir. Ama ses (mekanik) dalgası için, ses kaynağının mı, gözlemcinin mi veya ikisinin de hareket etmesi önemlidir. Eğer ses kaynağı duruyorsa ve gözlemcinin onu kaynakla birleştiren doğrultu yöndeki hızının büyüklüğü v  ise,  (3) denklemini kullanmak mümkün olmaz. Bu durumda aşağıdaki

f = f o (v ± v o)/ v                         (4)

formülü kullanmak gerekir. Elektromagnetik dalgalarına uygulanan Doppler etkisi dalga kaynağının ve gözlemcinin ortama göre hızlarına bağlı değil, yalnız onlardan biri birine olan göreli hızına bağlıdır. Akustik dalgalar durumunda ise Doppler etkisi ses kaynağının ve gözlemcinin ayrı ayrılıkta ve sesin ortamdaki yayılma hızına bağlıdır. Ses hızının yayılma hızı da, aşağıdaki (5) ifadesinden görüldüğü gibi ortamın (bizim örnekte gazın) fiziksel parametrelerine bağlıdır, yanı değişebilir. Akustik dalgalar için dikine Doppler etkisi yoktur. Yani kaynak ve gözlemcinin hızları (hareket yönleri) biri birine dik ise Doppler etkisi sıfıra eşittir. Optikte ise böyle dik yönde olan hareketlerde de Dopler olayı gözleniyor. Elektromanyetik dalgaları ortamda yayılıyorsa, o zaman ortamın parametreleri Doppler olayını etkiliyor.

Eğer cihazların duyarlılıklarını artırmak imkanımız yok ise, doğru sonuca yakın değerleri almak için nelerin yapılması gerektiğini düşünelim. Doppler etkisini ifade eden formülden görüyoruz ki, ilk önce düşen cismin (sabit frekans kaynağının) serbest düşme koşuluna en yakın şekilde düşmesini sağlamak gerekir. Örneğin havanın Arşimet kanununa göre kaldırma kuvveti, viskozitesi ve akışına bağlı dinamik kuvvetlerin etkileri toplanarak çok daha fazlaymış gibi görülebilir ve bu nedenle kullanılan cihazların duyarlığı fazla olsa da, bulunan değer  g = 9.8m/sden çok küçük olabilir. Diğer yandan cismin toplam düşme zamanının büyük olması gerekir ki, cisim yeterince hız kazansın. Böylelikle oluşan frekans kaymasının değerinin büyük olması da hata sınırlarının içinde kalmasını engelleyecektir. Düşme zamanı küçük olursa hata payı artmış olur. Fiziksel süreçler içinde ihmal edilen olayların sonucunda oluşan hataların kullanılan cihazların toplam hatasından fazla olmaması için de çalışmak gerekir. Cihazların hataları fazla olursa deney yapmağa deymez.

Sabit frekans kaynağının hareketsiz (üst konumda) durumdaki ve düştüğü son konum noktasındaki (maksimum hız kazandığı) frekans farklarının yeteri kadar büyük olması için bu iki konum arasında ki yükseklik farkı belirli bir değerden fazla olmalıdır. Bu durumda frekans kaynağının düştüğü yüksekliye bağlı olarak hata azaltılmış olur.

Sesin havada yayılma hızı

v =(γP/ρ)1/2 = (γRT/μ)1/2 340 m/s               (5)

burada  γ =1.40 iki atomlu gaz molekülleri için sabit basınçtaki öz ısı değerinin, sabit hacımdaki öz ısı değerine olan oranıdır, P-gazın basıncı ve ρ- yoğunluğu, R= 8.31 103 J/kmol K gaz sabiti,  T= 290 K deney yapılan ortamdaki mutlak sıcaklık ve   μ=29 normal atmosferdeki farklı moleküllerden oluşan gazın ortalama moleküler kütlesidir. Buradan deneylerin hangi şartlarda yapılması gerektiğini görüyoruz. Nem oranı da normal değerin dışında olmamalıdır, yani hava kuru olmalıdır. Bu koşullarda yapılan deneyler tekrarlanmalıdır.

Aşağı konumda hareketsiz olarak duran ve sesin frekansını ölçen cihazın özelliğini karakterize eden en önemli parametrelerden biri, ölçüm için gerekli olan en küçük zamandır. İki ölçüm arasındaki zaman cihazı karakterize eden bu zamandan çok büyük, yani hiç olmasa 5-10 kere, olmalıdır. Düşme yüksekliği çok büyük değilse ölçümü bir kere ve en alt nokta civarında yapmak gerekir ve bu durumda iki ölçme arasındaki zaman yaklaşık düşme zamanı t ye yaklaşık olarak eşit olur. Ayrıca cihazın frekans değişimi sonucu ortaya çıkan frekanslara da ilkin sabit frekansa duyarlı olduğu kadar duyarlı olmalıdır.

Sabit frekans kaynağının düşmesi serbest düşmeye benzer şekilde olması gerekir. Bunun içinde düşen cismin boyutları küçük, kütlesi büyük ve şekli düşen su damlasına benzer şekilde (yani aerodinamik şekilde) olmalıdır. Yoksa sürtünme kuvveti fazla olur. Unutmamak gerekir ki hız büyük değerlere ulaştıkça sürtünme kuvveti artıyor ve ivme devamlı azalıyor. Bu da düşme yüksekliğini sınırlıyor, yani sabit frekans kaynağını çok yükseklerden atmak doğru olmaz.. Açık havada yapılan deneyin sonuçlarını rüzgar ve yakın frekanstaki dışarıdaki seslerde etkilerler. Bir fiziksel niceliğin ölçülmesi sırasında ölçümü zorlaştıracak, ölçüm sonucuna etki edecek hatta ölçülecek niceliğin ölçülmesini imkansız hale gelmesini sağlayacak diğer fiziksel niceliklerin, ölçümden önce kesinlikle belirlenmesi ve mümkünse gerekli işlemlerin ölçümden önce de yapılması gerekebilir.

Buraya kadar biz yazarın anlattığı konunun daha iyi anlaşılması için gereken ek bilgileri verdik ve bazı ortaokul programı dışında olan amma doğru olmayan yerleri belirttik. Şimdi yazının matematik kısmındaki Doppler olayı ile bağlantısı olmayan mekanik duruma aydınlık getirelim ve çok daha önemli olan buradaki yanlış fikri aradan kaldıralım. Yazar yazısında: “Doppler Etkisikonusunda bilinmesi gereken en önemli husus, her ne kadar gözlemci dalga frekansının kendi hareketi ya da dalga kaynağının hareketi yüzünden değiştiğini görse de, aslında frekansın sabit kaldığı gerçeğidir. Tam olarak ne olduğunu daha iyi anlamak için şöyle bir örnek üzerinde düşünelim:”

Bu sözlerden sonra sabit bir hızla yürüyen kişinin diğerine yakınlaşarak her saniyede bir tane top atıyor olan örnek anlatılır. Doğal olarak her saniyede bir top atılırsa hareketsiz duran insanda aynı frekansta, ama belirli bir gecikmelerle topları tutar. Bu durum dalgalar konusu ve Doppler olayı ile bağlı değil. Yazar buradan bir sonuca varır ve yanlış olarak Doppler olayı olduğu zaman dalgaboyunun değiştiğini, ama frekansın değişmediğini yazıyor. Bu da gözlemcinin, frekansın değiştiğini ölçmesine rağmen söylenilir. Hatırlatalım ki fizik gözleme ve deneye dayanan bilimdir. Eğer deneyler frekansın değiştiğini gösterirse buna inanmak gerekir.

5. Olimpiyat Soruları

Şimdi aynı fizik dergisinin (www.fizikogretmeni.com) Eylül sayısındaki olimpiyat soruları çözümlerine bağlı bazı tavsiyelerde bulunalım. Adeta böyle inceliklere hiçbir zaman değinilmiyor, ne sorular sorulurken, ne de çözümlerde. Nasıl ki normal insanlar klasik müziğin bazı inceliklerini hissetmiyor, nasıl ki bizler 100 metre mesafesi koşulduğu zaman saniyenin 0.01 ne önem vermiyoruz, fizik eğitiminde de incelikleri göz ardı etmeye alışkınız. Daha ötesi, onlardan haberimiz bile yok. Ama klasik müziği, koşudaki şampiyonluğu, bilime katkıyı önemsiz sayılan incelikler farklı yapıyorlar.

Bizim gibi toplumlar adeta dünya bilimine ve teknolojisine katkıda bulunmuyorlar desek yaklaşık doğru olur. Fizikte doktora yapanların yaşı yaklaşık 30 civarındadır ve yazılan tezler yanlışlıklarla dolu ve bilim için tamamen önemsiz de olabilirler. Dünyanın en büyük fizikçilerinin, en önemli bilimsel işlerinin çoğunu zaman 22–26 yaşları arasında yaptığı bilinmektedir. Newton (1643–1727) fizikten bildiğimiz kanunlarını 26 yaşında tamamlamış bulmuştu ve bunları yapmasaydı bile adı tarihte en büyük matematikçi gibi kalacaktı.

Einstein (1879–1955) 24 yaşında yaptığı çalışma için Nobel ödülü almış ve 25 yaşında yaptığı iş ile Dünyanın en büyük bilim adamı olduğunu göstermiş. Fransız matematikçi ve astronom Alexis- Clod Clero (18 yüz yıl) Paris Akademisinde ilk bildirisini sunduğunda 12 yaşındaydı. Fizik ve matematik konularında en büyük işler yapmış kişilerden bazıları, ilk bilimsel makalelerini 13–14 yaşlarında yazmışlar (örneğin Maxwell ve Hamilton).  Adını matematik tarihine yazdıranlar içinde,  21 yaşında düelloda öldürülmüş Evariste Galois (1811–1832) vardır. Ünlü fizikçi Thomas Young  (1773–1829),  2 yaşında kitap okumaya başlamış, 16 yaşında yaklaşık on dil biliyordu, bunların içinde Türkçe ve Arapca  da vardı,  23 yaşında tıpta doktora yapmış.

Bu ve diğer en ünlü fizikçiler bizim eğitim sisteminde ve ortamda okusalardı, böyle değil, benzer şekilde bilime katkıda bulunamazlardı ve ÖSS sınavlarında da birincilerden olamazlardı. Çünkü bizim eğitim sistemi ve ortam bilimsel düşünceyi kısıtlamaya doğru yönelmiştir. Biliyoruz ki TUBİTAK’da bilim adamı yetiştirme grubu vardır, olimpiyatlar ve çocuk şenlikleri yapılır. Fizik ve matematik olimpiyatlarında en önde gidenler Çin ve Rusya dır. İran yaklaşık 5. ve biz de 10. sıralarda yer alırız. Böyle işlerde Avrupa ülkeleri çok daha gerilerdedirler. Çünkü onlar düşünen insan yetiştirmek ile uğraşıyorlar, bu yönde de Çin, Rusya ve Hindistan bizden çok öndedirler. Bu nedenlerle de biz, bizde pratik olarak olmayan, düşündürücü noktalara önem verilmesini istiyoruz.

Sayın Osman Mutlu Eylül ayı olimpiyat sorularını (3 tane) çözmek için denklemleri doğru yazmış (denklemlerin çözümleri ilgimi çekmiyor), ama çözümleri anlatarak verseydi çok iyi olurdu. Çünkü fizik anlatımdadır. Birinci soruda eğik ve sürtünmesi olan düzlem üzerinde farklı kütleleri olan iki cismin, makara üzerinden geçen ipte asılı olan üçüncü cismin ağırlığından kaynaklanan kuvvet ile sabit ivme kazanarak hareket ediyorlar

Şekilde görüldüğü gibi ilk iki cisim aynı boyuttadırlar, ama kütleleri farklıdır. Bu cisimlerin kütlelerinin farklı olması bunların malzemelerinin veya hacimlerinin farklı olmasından kaynaklanabilir. Eğer malzemeler farklı ise neden sürtünme katsayıları aynıdır? Biliyoruz ki, belirli bir yüzey üzerinde sabit hızla hareket eden cisim ile yüzey arasındaki sürtünme kuvveti sabit kabul edilebilir. Ama ivme ile hareket eden cisim için böyle olması beklenmiyor. Acaba neden bunu göz ardı ediyoruz?  Acaba soruda cisimlerin ve makaranın küçük olma şartı belirtildi mi? Böyle olmasa makaranın eylemsizlik momentini göz ardı etmek mümkün olamazdı. İp ile makaranın arasında ve makaranın kendi dönme ekseni arasında sürtünme kuvvetinin olmaması belirtildi mi?  İpin ağırlığının, diğer kütlelerle karşılaştırıldığında çok küçük ve ipin esnek, uzamayan (deforme olmayan) olduğu soruda belirtildi mi? Ortaöğretimde çocukların bu soruları düşünmeleri, onların bilimsel düşüncelerinin gelişmesine yardımcı olur. Aslında onların böyle bilgileri bilmesi de gerekiyor.

İkinci soruda, motor üzerindeki sürücü eğik düzlem üzerinden büyük bir süratle harekete başlıyor ve önündeki çukura düşmeden çukurun karşı tarafında daha aşağıda bulunan düz yol üzerine düşerek motorla hareketini devam ediyor.

Motor ve insan hareket eden bir sistemdir. Bu sistemin kütle merkezinin nerede olduğu ve eylemsizlik momentinin ne kadar olduğu çok önemli. Ama soru çözülürken motor ve insan sisteminin özelliği göz ardı edilmiş ve soru bir noktanın hareketi gibi çözülmüş. Şimdi böyle göz ardı edilemez olan parametreleri ve ek olarak havanın sürtünme kuvvetini göz ardı ederek hesaplama yapsak yanlış sonuçlara varırız. Bu sonuçlara çocukları inandırdığımız için onlar motor ile böyle deneme yaparlar ve sakatlanırlar. Gerçekte motorun hızı soruda bulunandan daha fazla olmalı (rüzgarın da yönünü göz önüne alarak) ve sürücü çukura yaklaştıkta kendini geri, motorun ön tekerini yukarı çekmelidir. Her zaman yaklaşımlar yaparak soru çözmek, yanlış eğitimdir. Yapılan yaklaşımlar da her zaman belirtilmelidir.

Üçüncü soruda da, birinci sorudaki makara ve ip için gerekli hatırlatmalar geçerlidir. Burada sağdaki yükün üzerine ek cisim koyularak simetri bozulmuştur. Bu ek cismin kütlesinin altında olan kütleye oranı ve kütle merkezlerinden gecen dikey çizgiler arasındaki mesafe ne kadar fazla olurlarsa, bir o kadar sağdaki ip düşey yönden kaymış olur. Ortada göz ardı edilmiş açısal moment vardır.

Şimdi Ekim ayı olimpiyat soruların koşullarına göz atalım:

Adeta eğik düzlemden kayan cisme bağlı sorularda kayan cismin şekline ve boyutlarına önem verilmiyor. Buradaki birinci soruda da böyle yapılmış. Eğik düzlemin yatayla açısı ve kayan cismin kaydığı yol ile oluşan sürtünme katsayısı ne kadar fazla olursa, küp veya benzer şekildeki cisimlerin yatay yola geçiş sırasında devrilme olasılığı da fazla olur. Cisimlerin büyük hızlarla kaymaları da bu olasılığı artırır. Bunları göz önüne almayarak ve öğrencilere hatırlatmayarak bilimsel düşüncesi kısıtlanmış insanlar üretimine yardımcı oluyoruz. Böyle şekiller ve sorular gelişmiş ülkelerin kitaplarında da çoktur. Ama orada düşünmek yasak şeklini almamış, tam tersi, teşvik ediliyor. Bu nedenle de oralarda fizikle ilgili doğal süreçlere yaklaşımların olduğu anlaşılmaktadır. Onlar nelerin ihmal edildiğini bilirler, bilmeseler de öğrenme imkanları vardır.

İkinci soruda sabit ivme ile hareket eden asansör içinde aynı zamanda biri diğerine dik olan yönlerde hareket eden sarkaç sorusu verilmiştir. Burada periyodun bulunması istenir.

Biliyoruz ki yalnız basit (matematik) sarkaç için bu yöntemle periyot bulunabilir. Ama sorunun koşulları kesin verilmemiş. Ne ipin, ne asıldığı yerin, ne de asılan cismin hangi şartlara uyması gerektiği ortada yok. Bu nedenle de sarkaç’ın basit mi veya fiziksel mi olduğu bilinmiyor.

Üçüncü soruda bir sıvı üzerinde aynı hacimde olan cisimler durumunda, yoğunluğun birimi yazılmamış.

Böyle sorularda bu cisimlerin şekillerinin aynı olduğunu da belirtmek sorunun anlaşılması ve çözülmesi bakımdan iyi olur. Çünkü bu koşul belirtilmez ise soru çözülmez hale getirilmiş olur. Bu soru diğer ikisinden basittir.

Derginin Ekim ayındaki makale ve sorulardaki bazı yanlışlıkları ve yetersizlikleri tartıştım. Dergi Türkiye’nin en iyi fizik dergisidir belki. Ama herkes Türkiye’de eğitim ve bilim seviyesinin çok düşük olduğunu biliyor. Dergiye bu makaleleri, soruları ve çözümleri gönderenlere teşekkür ederim. Dergi önemli iş yapıyor, keşke eğitime önem verenler ve dergiyi okuyanların sayısı çok olsaydı.

Bilimin Estetiği, Bilimin Dili

Sonsuz/uzak ve yakın/dar anlamıyla insanın çevresi ya da daha soyut, somut nesne karşılığı olmayan kavram dünyası, insan türü için birer KONU’dur. İncelenmesi, bilinmesi, anlatılması, hakkında yorum yapılması gereken bir konu sınırsızlığı ile kuşatılmışız. Aşk, acı, yoksulluk, sevinç, sömürü, savaş, özgürlük, barış, sosyalizm, ev,  köy, kent,   kapitalizm, hayvan, bitki, okyanus,  faşizm, eğitim, bilim, dost, düşman,  arkadaş, ana, baba, kardeş, felsefe, sanat,  yaşam, sevgi, teknoloji, ölüm, zulüm, din vbg. olgulara ilişkin bilgimiz, kanımız, yargımız vardır ya da oluşmaktadır.  Bütün bu bilgi, yargı, kanılar;  konu olan bu olguları adlandırmaktan tutun, onlara ilişkin bir şeyler söylemeye kadar her etkinliği DİL ile gerçekleştiririz. Başka türlüsü olanaklı mı? Şimdilik değil, önceden de değildi. Sınırsızlık ile kuşatılan insan türü,  sınırsız bir konu yumağı ile karşı karşıyadır. Ötesi, neredeyse, ayrıntıda, her dakika yeni bir konu ile karşılaşmaktayız. Konu dediğimiz bu sınırsızlık, dile dönüşen olgulardır. Dilden ve bizden bağımsız olanlar olduğu gibi, dile ve bize bağlı olanlar da vardır. Ancak, dilden bağımsız konu olma olanakları yoktur.  Konu olmuşsa, olacaksa dilsel olmak zorundadır.

Özcesi, insan için, kendisi de dahil, [bireyselliği, toplumsallığı, fizyolojisi, psikolojisi, kimyası, görünüşü, kimliği, kişiliği ile] her şey bir konudur.

Konu dildir, dil bile insan için bir konudur. İnsan, insan dilini, bir konu yaparak, dilselleştirerek inceleyip onu anladı; anlarken, dili kullandı.

Anlamak zorunda olan insan, anlatmak zorundadır da…

Düşünen insan, düşündüğünü söyleyen insan.

Anlamak zorunda olduğu her şey KONU, anlayabildiği kadarıyla, anladığına ilişkin anlattığı her şey  YORUM’dur.

Şöyle özetleyebiliriz; biz insanlar için her şey konu; o her şey için söylediğimiz her şey yorumdur… Dilimiz ile, her şeyi konulaştırır, konulaştırdığımız her şeyi yorumlarız.

Bütün bunlara dilsel etkinlik deriz. Siz buna düşünce etkinliği, çözümleme, bireşim etkinliği de diyebilirsiniz.

Bir konuya ilişkin yorumumuz (söylediklerimiz, yazdıklarımız, ilettiklerimiz, bildirdiklerimiz) bilimsel olabilir, sanatsal olabilir, felsefi olabilir. Doğru olabilir, yanlış olabilir, yalan da olabilir.

Bir bebek, ağlayarak meme istediğinde, bir yorumda bulunuyordur. Konusu açlık, yorumu memedir. Tek sözcükle konuşmaya başlayan bir çocuk, eliyle işaret ederek istediği bir oyuncak onun için konu, onu bana verin, demesi bir yorumdur. Bir anne ya da babanın, çocuğuna ilişkin olarak, “bizim murat, bu yıl üniversiteye başladı, aynı yıl devrimci oldu” türünden bir sözce üretmesinde, murat konu, üniversiteye girip devrimci olması ise yorumdur. Su, iki hidrojen bir oksijenin bireşimidir diyen bir öğretmen için ise; su konu, diğerleri yorumdur. Bir düşünürün, aşağıdaki sözcesinde “Asgari Ücret, emeğin devamlı bakım ve korunması yani işçinin sağ ve neslini üretecek (besleyip, eğitip, geliştirecek değil sadece üretecek] durumda tutmak için vazgeçilmez olan şeyleri üretmek için verilen emeğin doğal fiyatıdır. Bu satma alma işinde kapitalizm öyle bir noktaya gelecektir ki, satılamaz, satın alınamaz sanılan şeylerin bile, pazarlanıp, alınıp satıldığı bir dönem olacaktır” Asgari ücret, konu; diğer sözbirimlerinin toplamı ise yorumdur. Kapitalizmin geleceği bir nokta, konu; diğer sözbirliklerinin toplamı ise yorumdur.

Bir biliminsanının, “fizik, enerji ve enerjinin maddeyle etkileşimi konularını inceleyen bilim dalıdır.” Sözcesinde, fizik, konu; enerji ve enerjinin maddeyle etkileşimi konuların inceleyen bilim dalıdır” bölümü ise yorumdur. Anlaşılacağı gibi, biz insan türü evreni ve evrene ilişkin soyutlamaları ikiye ayırırız;

1. şeyler, 2. şeylere ilişkin görüşler

Bu konu olan sınırsız olgu ve nesneler yani şeyler ile bu konulara/şeylere ilişkin yorumlarımız genel olarak birkaç kaynağa bağlıdır. Bu kaynaklar düzmece, kurmaca, inanmaca ve bilinmece’ye dayanır.

İşte, dünyayla ilk ve genel anlamda dil ile kurulan bu ilişkiden sonra, daha soyut dilsel süreçler işlemeye başlar. Bu söylenenler sonucu şu yargıya ulaşabiliriz; biz, insan türü, bizim dışımızdaki, gittiğimiz, gördüğümüz, duyduğumuz, dokunduğumuz, duyumsadığımız ya da gitmediğimiz, görmediğimiz, dokunup, duyumsamadığımız, duymadığımız her olgu hakkında bir şeyler söyler ya da bir şey/şeyler söyleyenlerden duyarız. Dil bu anlamda bize, gitmediğimiz, görmediğimiz, bilmediğimiz, duymadığımız, duyumsamadığımız şeyler hakkında da yorumda bulunma yeteneğini kazandırır. Yeni bir şey daha söyleyebiliriz; bizim dışımızda, bizim istencimize bağlı olmadan var olan, olmakta olan, olmuş olan her şeye ilişkin bir bilgimiz, bu bilgiye ilişkin de bir başka bilgimiz var. Her şeyi ve her şeye ilişkin bilgilerimiz somut ve soyut üretiminde, adlandırılmasında, yorumlanmasında ise her zaman, hep dil var. Dilsel üretimimizin; anlatmamızın ya da anlamamızın işe yarar, doğru, gerçeğe bağlı olması ise, yani dilimizin gerçeği yansıtmasının yolu ise bilime bağlıdır, bilimsel bilgiye bağlıdır. Bir tek dilsel dizgemiz olmasına karşın, birden çok bilgilenme yöntemimiz, kanalımız vardır. Örneğin, duyumsal bilgi, sanatsal bilgi, felsefi bilgi, dinsel bilgi, sezgisel bilgi vbg. Ancak, bunlar arasında güvenilir, genelgeçer olan, durmadan yenilenen ve artan, güvenirliği kendisine ve yöntemine bağlı olan bilgi türü BİLİMSEL BİLGİ TÜRÜ’dür. Bilimsel bilgi ile konu olan her şey hakkındaki söylediklerimiz, yorumumuz gerçeğe en yakın, dolayısıyla doğruya en yakın bilgidir. Bilimsel bilgiye dayalı konu ve yorum dilselin gerçekliğini, doğruluğunu yansıtır. Birisi, bir dil ile, bir şeye ilişkin bir şeyler söylüyorsa ve bu söyledikleri, bir şeye ilişkin bilimsel yöntemlerle elde edilmiş bilimsel bilgi ise, o kişinin söyledikleri doğruya ve gerçeğe en yakın konu ve yorum olur… Bir yorumun doğruluğu, hakkında sözü edilen, konunun doğru kavramlaştırılmasına bağlıdır, yanlış kavramlaştırılmış bir konu hakkında doğru yorum yapma, doğru şeyler söyleme olanağımız da yoktur ya da doğruluğuna güvenme olanağımız yoktur. Doğru olması yetmez, doğru oluşuna güvenilir olması da gerekir. Dilsel etkinlik, bilimsel etkinlikle beslenirse, (bilimi dilsel etkinlik zaten besler) dilsel söylem, gerçeğe yakın söylem olur. Dilin dedikleri, bilimin dediklerine bağlıdır, bağımlıdır.

Dil, anlaksal (zihinsel) fizyolojik, ruhsal, fiziksel, toplumsal, bireysel etkinliklerin dizgesel bir bileşkesidir. Bu sayılanlardan biri olmadan dilsel etkinlik gerçekleştirilemez. Bir şey gerçekleşse bile bu dilsel olmaz.

Dil, dünyada, yalanın da gerçeğin de, yanlışın da,  doğrunun da konu edilip yorumlanıp, iletilip, bildirilip, söylenmesinde ya da doğru/yanlış anlatılmasında işlev görür; tersine alıcı dilsel etkinlikler olarak, dinleyip, okuyup, doğru ya yanlış bir anlama varılmasında da işlev görür. Yanılmak ya da yanıltmak büyük oranda dilsel göstergelere bu göstergelerin dizimine, bu göstergelerin seçimine, yüzey ve derinde sunumuna bağlı değişebilir. Gerçeği, doğruyu bile dilsel etkinliğin bu yöntem ve biçimleriyle yanılgılı biçimde bir anlaktan bir başka anlağa aktarabiliriz.

Sınıflı toplumlarda genel olarak göstergeler dünyası, özel olarak ise bilim dışı bilgi türleri (din, felsefe, sanat), dil aracılığıyla çok özel ve önemli işleve koşulmuşlardır.

Bilim dili olarak adlandırılan üst dil edimi ile bilimin doğal dile dönüştürülmüş biçimi estetik bilim dili ya da bilimin estetik dili olarak adlandırılabilir. Bugün, bilim dilinin ulaştığı söylem gücü, güvenilir bilgisinden öte, konularının ve konuların ilişkin bilginin olağanüstü birikmesi, bu bilginin özünün, nesnesinin sanatın kurmaca gerçeği ve dilinden daha yetkin, sanatsal düşlem gücünden, kurgusundan öteye varan bir estetik gerçeklik ve bu gerçekliğin dilsel sunumu var. Kurmaca gerçeklik, gerçekliğin az bilindiği, gerçekliğin bilinme olanaklarının az olduğu, gerçekliğe ilişkin doğru bilgiye ulaşmada güvenilir ve yenilenebilir yöntemlerin bulunmadığı tarihsel dönemlerde; özellikle insan odaklı bilgi ve bu bilginin haz verici kurgusuna dayalı dilsel, göstergesel sunumlar beğeni toplaması doğaldı. Ancak, günümüzde kurmaca gerçekliğin asla ulaşamadığı, görülen o ki asla da ulaşamayacağı kurgusal olmayan, kurgunun ulaşamayacağı bir gerçeğin doğru ve gerçekteki estetik bilim ile dile dönüştürülmüştür. Neden, geri bir kurgu dünyasının dili ile oyalanmalı ki? Ötesi, bu geri kurgu, estetik düzeyi de gerçeğin estetiğine ulaşamayacak ise, bilimsel gerçekliğin üretimi hem alan hem kavram hem de söylem gücüyle, saniyelerle sınırlı bir yeni gerçeklik güzelduyuları ile bizi sarmalıyorsa?…

Diğer yandan, kurmacanın yanında, bir de düzmece dünya ve bu dünyanın üretiminde yer alan düzmece bir dil var. Felsefe olarak adlandırılan, bilim öncesi insanın bilme, bilme ile haz alma, düzmece gerçeğin soyutlanıp kavramsallaştırması olan bu düşünsel etkinliğin, yüzlerce katı kavram üreten bilime yerini tümüyle terk etmesi bir zorunluluk olmuştur. Çünkü düzmece söylemlerin, tümüyle öznel/bireysel soyutlamanın soyutlaması olan kimileyin gerçeğe ilişkin öngörülerde de bulunan, hatta kimine göre bilimin doğuşuna katkılar sağlayan bu alan ile artık özellikle ergen insanı oyalamanın bir gerekçesi kalmamıştır.

Bugün inanmaca olan, din olgusu, kurmaca ve düzmeceden belki daha eski olmasına karşın, varlığını sürdürmesi, belki de kendisini dar anlamda besleyen nesnel gerçeklik ile kurmaca ve düzmece etkinliklerinin de önemli payı vardır. Milyonlarca insanın hala bilimin biriktirdiği karmaşık, dizgesel ama gerçek bilgilere ulaşamaması, onları taşların, duvarların, binaların çevresinde dolanmaya itmektedir. Gerçeğe bu denli uzak kalman milyonlarda acaba, kurmaca, düzmece, inanmacaların etkisi nedir? Sormak ve yanıtlamaya çalışmakta yarar vardır.

Bilimin bugün, tek başına bir usun ulaşamayacağı zenginlikte düş, düşünce, bilgi ilişki, çelişki biriktirip insana sunması; bu düş, düşünce, ilişki ve çelişkinin sağladığı derin kavrayış, bu kavrayıştan alınan haz sonsuzluğu ile anlama ve anlatma yetimizi geliştirmesi, yaşamımızın 150 bin yıl içinde biriken, soyutlanan, kurgulanan ama çözümlenmeyen sorunlarını,  200 yüzyılda çözümlemesi, bizi kurguda, kılgıda, algılamada, anlamada öngörülmeyen düzeylere eriştirmesi, sanatın kurgularını, felsefenin düzgülerini, dinin  inançlarını karşılaştırılamaz ölçüde aştı. Bunlara bilim öncesi, 150 bin yıl için yaptıkları için teşekkür edelim ve artık birer anı olarak gereken yere saygıyla yerleştirelim. Yaşamdan uzak tutalım. Özellikle, genç yaşamlardan…

Bugün kurmaca, düzmece, inanmaca üçlüsü, gericiliğin, kapitalizmin, emperyalizmin ve bunların uzantısı olan postmodernizmin hizmetindeki eskimiş düşünce ve eski yaşama karşı çözüm sığınıklarıydı.  Bunlar sığınak olmaktan çok insan usuna ve insan usunun evriminin en genç ve en dinamik buluşu bilime saldırı araçlarıdır.

Bu araçlar ki “parazit sınıf emperyalist burjuvazi, egemenliğini koruyabilmek için, insan bilinci üzerinde ideolojik nüfuz kurmak için her çeşit araca başvurur. Çürüyen kapitalizmin diplomalı kiralık uşaklarınca üretilen ideolojisi,  bir yandan emperyalizmin “satılan ve satın alınan”  insanımsılarını yetiştirmek için hiçbir şeyden geri durmama; öte yandan halk kitlelerinin bilincini, akla gelebilecek her araçla, “sosyal hayat”, “sanat eseri” veya “felsefi sistemler”, “dinsel dogmalar” (ro) olarak propaganda edilen obskürantizm (bilmesinlercilik), demagoji ve pornografi aracılığıyla bulandırma hedefini güder.

Felsefi gericiliğin panayırında düzinelerce sergi barakası, ilginç afişleriyle Amerikan, İngiliz ve Fransız dar kafalıları cezb eder. Burjuvazinin profesörleri, doktorları ve yazar müsveddeleri, ortak şer davaları adına, çeşitli reçeteler doğrultusunda, insan ruhunu mistisizmin ve batıl inancın zehriyle her tür berrak düşünce yeteneğinden yoksun bırakmaya çalışıyorlar.

Saldırgan emperyalizmin ikiyüzlü felsefesinde her şey; bütün sapkın öğretilerinin baştan çıkarıcı tanımlamalarından ve çürüyüp gitmiş ideolojik malın üzerine yapıştırılmış renkli reklâm etiketinden başlayıp, ilk ve en son sonuç çıkarımlarına değin yanıltıcı ve yalancıdır. Onların ‘ampirsizimi’ gerçek deneyime düşmandır;’rasyonalizm’ usla çelişir; ‘pozitivizm’ bilimde gerçekten pozitif olan her şeyden nefret eder; ’pratikçilik’ toplumsal pratiğin sonuçlarını alaya alır; ’gerçekçilik’ gerçekliği tahrif eder;”kritisizim’ kemikleşmiş dogmatizmi savunur. Bu arada, isimleri o çok tutulan ‘neo’ önekiyle anılan sayısız tek tek teoriler, eski metafizik hurdayı yeniden gün ışığına çıkarmanın ötesine geçmez.”(1)

Özcesi ve sonuç olarak, onların bu araçlarını yaşamın, bilginin, bilincin, insanın dünyasının dışına atmak bir zorunluluktur.

(1) B. Bişovski,  Felsefe Yapan Karanlıkçılar, (Çev. O. Geridönmez), Bilim ve Düşünce içinde, sayfa 111, sayı 2, Ekim 2005, Evrensel Basım Yayın.