Küreselleşme ve Bilgi Toplumu

Giriş

İçinde yaşadığımız dünyanın son zamanlardaki en önemli olgusu küreselleşme olgusudur. İnsan ve toplumların yeryüzünde olup bitenlerden giderek daha çok haberdar olmaları, birbirlerinin eylem ve deneyimlerinden etkilenmeleri, bunları paylaşmaları ve yaymaları ile ortaya çıkan süreci her defasında yeniden irdelemek gerekir. Zira küreselleşme kavramı yeni bir kavram olmasına ve bugüne kadar hakkında çok şey yazılmasına karşın halen devam eden bir süreçtir (Balay, 2004).

Toplum yapısında meydana gelen gelişmeler; nüfusun farklılaşması, ekonomik dönüşüm, aile biçimleri ve yaşam tarzlarının değişmesi küreselleşmenin yol açtığı önemli değişim konularından sadece bazılarıdır. Bütün bunlar bilginin küresel düzeyde paylaşımı ve yayılması ile yakından ilişkili görünmektedir (Balay, 2004). Bu çalışma, küreselleşme ile ortaya çıkan eğitim ve okul süreçlerinde meydana gelen bir takım değişme ve gelişmeleri betimlemek ve tartışmaktır. Bu çalışmada, “bilgi toplumu” kavramı, küreselleşme ile birlikte anıldığından ve onun bir parçasını teşkil etmesinden dolayı, bu çalışmada küreselleşme kavramı ile birlikte irdelenmiştir.

Küreselleşme

Bilgi çağı organizasyonlarının aynı sektördeki rakip organizasyonların önünde olma kriterleri, sahip oldukları yararlı bilgi ve onu kullanma derecesi ile ilişkilendirilmektedir. Bilgi teknolojileri aracılığıyla bilgi yaygın be herkesin sahip olabileceği bir nitelik kazanmıştır. Organizasyonların biçimlendirdiği ekonomik yaşamda, bu niteliksel değişim küreselleşme olarak algılanmaktadır (Öğüt, 2001: 31).

“Globalleşme” ya da bir diğer ifade ile “küreselleşme” konusu son zamanlarda çokça tartışılan bir konu olma özelliği göstermektedir (Stegger, 2004; Sönmez, 2004; Çınar, 2009). Kimileri, bu tanımlamaya şiddetle muhalefet ederken, kimileri ise olumlu bir tavır geliştirmektedir. Kimileri, “küreselleşme” denen kavramdan çok fazla korkmakta, kimileri ise bu kavrama büyük bir sevgi ve umut ile yaklaşmaktadır. Esasında, küreselleşme kavramı konusunda toplumumuzda tam net ve açık bir anlayış halen mevcut değildir. Yılmaz & Horzum’a (2005) göre, küreselleşme, karşı çıkanlar olduğu kadar onu destekleyenleri de olan bir olgu olarak hayatımızda yer almaktadır. Küreselleşme denildiği zaman akla gelen kavramlar; dünyanın ekonomik olarak büyük bir pazar haline gelmesi, teknolojik gelişmelerin insan hayatına etkisi, kültürel değişimler, popüler kültür ve benzeri kavramlardır.  Küreselleşme, en geniş anlamıyla, dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen sosyal, siyasal veya ekonomik olayın yakın ya da uzaktaki başka yerlerinde de kendisini hissettirmesi şeklinde tanımlanmaktadır (Oktay, 2001: 20). Kaçmazoğlu’na (2002) göre ise küreselleşme, dünya ölçeğinde ekonomik, siyasal ve kültürel bütünleşme, fikirlerin, görüşlerin, pratiklerin, teknolojilerin küresel düzeyde kullanılması, sermaye dolaşımının evrenselleşmesi, ulus-devlet sınırlarını aşan yeni ilişki ve etkileşim biçimlerinin ortaya çıkması, mekanların yakınlaşması, dünyanın küçülmesi, sınırsız rekabet, serbest dolaşım, pazarın dünya ölçeğinde büyümesi ve ulusal sınırların dışına çıkması, kısaca dünyanın tek pazar haline gelmesidir.

Kürselleşmeye yönelik, olumlu ve olumsuz tutumlar söz konusudur (Balay, 2004; Stegger, 2004). Tural (2004), küreselleşmeyi farklı boyutlarda olumlayan ve olumsuzlayan görüşlerin olduğu gerçeğini aktarmaktadır. Olumlu söylemlerden ilkine göre toplumlardaki eşitsizliklerin kaynağı yapısal değil, bireyseldir. Bireyin işsizliğinden ekonomik süreçler değil, değişime uyum sağlayamayan birey sorumludur. İkinci olumlu söylem, dikkati adalet kavramına yöneltmektedir. Buna göre küreselleşen dünyaya uyum sağlayamayan bireylerin gerçekte hak etmedikleri “refah hakları” savunulduğu sürece, ekonomik girişimcilik engellenir. Bu durum sorunlu adalet kavramının sürekli biçimde beslenmesine neden olur. Üçüncü olumlu söylem, dikkati daha çok devletin toplumsal ve ekonomik yaşamı düzenleme işlevine yöneltmektedir. Bu söyleme göre devlet, toplumsal ve ekonomik yaşamı düzenleme işlevini ne ölçüde aza indirip, bunu büyük ölçüde bireysel fırsat eşitliğine dayalı ahlak ilkesi çerçevesinde değerlendirirse o ölçüde demokratik olabilir. Böylece demokratik devlet, daha çok “bireycilik” ve özgürlük anlayışı ile daha az devlet müdahalesinin gerektirdiği özelliklere sahip olarak, bireyler için daha fazla yararlar sağlayabilir.

Diğer yandan küreselleşmeyi olumsuzlayan söylemler de vardır. Küreselleşmeyi olumsuzlayan birinci söylem, onu “ideolojik bir kurgu” olarak değerlendirmektedir. Bu söyleme göre küreselleşme, küresel sermeyenin ve serbest pazarın dünya üzerindeki egemenliğini pekiştirmeye yarayan ideolojik bir araçtır. Bu haliyle küreselleşme karşı konulması gereken bir süreç olarak öne çıkmaktadır. İkinci olumsuz söylem, küreselleşmenin kültürel boyutuna vurgu yapmaktadır. Buna göre küreselleşme, Batı değer ve yaşam biçimlerinin hakim olduğu tek bir dünya yaratarak, dünya ölçeğinde kültürel birörnekliği niteleyen bir süreç olması nedeniyle olumsuz olarak değerlendirilmektedir. Küreselleşmeye ilişkin üçüncü olumsuz söylem ise, onun, kendine özgü işleyiş yasaları olan, bağımsız ekonomik bir süreç olduğu görüşüne dayanmaktadır. Bu söyleme göre küreselleşmeyi “kaçınılmaz ve karşı konulmaz bir süreç” olarak görmek demek, küresel sermaye hareketlerine direnmemeyi ve minimal devlet anlayışının yanında yer almayı ifade eder (Balay, 2004: 64).

Küreselleşmeye ilişkin olumlu ve olumsuz söylemler, söz konusu sürecin yarattığı olumlu ve olumsuz etkiler bağlamında daha yakından ele alınabilir. Zira her değişim ve dönüşümün olumlu etkileri olduğu gibi olumsuz etkileri de olabilir.

Bilgi Toplumu

Günümüz toplumu, bugüne kadar bilim ve teknoloji alanında ulaşılan gelişmelere paralel olarak; ilkel toplum, tarım toplumu ve sanayi toplumu aşamalarından geçerek, sanayi ötesi yeni bir toplumun sancılarını yaşamaktadır (Gürsel, 2003: 345). İçinde yaşadığımız, küresel değerlerin ön plana çıktığı ve hızlı bir değişimin yaşandığı dönem; bilgi toplumu, bilgi çağı olarak adlandırılmaktadır. Bilgi teknolojilerindeki hızlı gelişmeler, toplumsal yapıların değişmesine ve yeniden şekillenmesine neden olmaktadır. Yaşanan bu hızlı değişim süreci, beraberinde yeni kavramlar ve olgular getirmiştir (Çalık & Sezgin, 2005). Çağdaş uygarlığın ulaştığı bilgi düzeyini tanımlamada tam bir görüş birliğine henüz varılmış değilse de, son 20 yıl içerisinde bilim ve teknolojideki baş döndürücü gelişmelerin meydana getirdiği bilgi patlaması ve bilgi teknolojilerinin toplumsal ve ekonomik gelişmeye sundukları olanaklar dikkate alındığında, Toffler’in “üçüncü dalga” olarak betimlediği aşamanın “bilgi çağı”, bu dönemin öngördüğü toplumun da “bilgi toplumu” olarak adlandırılması uygun görülmektedir (Özden, 2005). Bilgi toplumu, bilginin temel üretim faktörü olarak değerlendirildiği, bilgi sektöründe etkinlik gösterenlerin çalışanların çoğunluğunu oluşturduğu ve yaşam boyu öğrenmenin kaçınılmaz hale geldiği, bilgi ve teknoloji tabanlı bir toplumsal ve ekonomik aşamadır (Öğüt, 2001).

Bilgi Toplumu ve Eğitim

“Bilgi toplumu” bilginin temel güç ve ona sermaye olduğu, ancak amaç değil araç olduğu ve toplumsal yaşamın her aşamasını aydınlatan, yönlendiren başlıca güç olduğu bir hayat biçimi, bir düşünce biçimidir. Bilgi toplumunun oluşabilmesi temelde “bilgi insan” ve organizasyonlarını bu ise “öğrenen birey” ve “öğrenen organizasyonları” gerektirir. Böylece, bilgi toplumunun temel karakteristiği de “öğrenen toplum olarak şekillenmektedir (Fındıkçı, 1998).

Bilgi toplumuna geçişte önemli rol oynayan unsurlardan biri, tek doğrulu ve mutlak mantığa dayalı pozitivist bakış açısından, pozitivizm sonrası bir döneme geçilmiş olmasıdır. Pozitivizm sonrası oluşan anlayışta, eğitimde ezberciliğin içi boşalmış, ezbercilik anlamsız ve faydasız bir uğraş haline gelmiştir. Bilimsel bilgi, mutlak gerçekliği yansıtmıyorsa, ezberletilmesinin bir anlamı yoktur (Özden, 2005; Erdoğan, 2005). Böyle bir dönemde, geçerli bilginin üretilmesi ve kullanılması önemlidir. Bilgi toplumunda bilgi üretim yerleri, üniversiteler ve akademik araştırma merkezleridir. Bilgi toplumunun bir özelliği, öğrenebilen insandır. Bilgi toplumunda birey, bilim dünyasının verilerini anlamak, yorumlamak, kullanmak, yenilerini ortaya koymak, problem çözme yeteneği kazanmak durumundadır (Çalık & Sezgin, 2005).

Bilgi toplumunda, bireylerin yaratıcı, sorgulayıcı, düşünen ve üretebilen insanlar olmaları gerekir. Eğitim örgütlerinin bilgi toplumundaki rolü değişmektedir. Bilgi çağının eğitimi, yaratıcı ve yenilikçi insanlar yetiştirmeyi temel amaç edinmektedir. Bugün, artık bilginin doğrudan bireye aktarılması değil, bireyin gerek duyduğu bilgilere nasıl ve hangi yollara ulaşacağının öğretilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bu nedenle, üzerinde konuşulan önemli bir kavram da öğrenmeyi öğrenmedir. Birey, nasıl öğreneceğini bilirse, kendisi için gerekli bilgilere en uygun yollardan ulaşabilir (Çalık & Sezgin, 2005).

Bilgi toplumunun yeni üretim dinamikleri, toplumsal yaşamın geleneksel anlayışlarını, yerleşik kurumların yapı ve içeriklerini değiştirdiği gibi eğitim anlayışında da değişikleri gerektirmiştir.

Tablo 1

Sanayi Toplumu Eğitim Paradigması ile Bilgi Toplumu Eğitim Paradigmasının Karşılaştırılması

Sanayi Toplumu Eğitim Paradigması

Bilgi Toplumu Eğitim Paradigması

Sınıflarda yapılan ders

Bireysel araştırma

Pasif özümseme

Çıraklık

Yalnız çalışma

Ekiple öğrenme

Her şeyi bilen öğretmen

Rehber olan öğretmen

Değişmeyen İçerik

Hızla değişen esnek içerik

Homojenlik

Çeşitlilik

(Hesapçıoğlu, 2001)

Küreselleşme ve Eğitim

İnsanlığın yaşamını eğitim yoluyla geliştirdiği kabul edilen evrensel bir gerçekliktir. Eğitim insanın bireysel, çevresel ve sosyal yönlerden başarıya ulaşmasında; barış, özgürlük, sosyal adalet ve evrensel bütünlük ideallerine erişmesinde temel araçtır. Ayrıca eğitim; toplumsal ve ekonomik kalkınmanın da itici bir gücü olarak tüm sektörleri etkilemektedir. Eğitim, insanın bireysel hedeflerine, yaşamsal sorumluluğuna, tüm yetenek ve yaratıcılık potansiyellerinin oluşmasına olanak sağlamaktadır. Bu nedenle eğitimde küresel boyutlarda sürekli bir gelişim ve değişim sağlamak gereklidir (Arslan & Eraslan, 2003).

Eğitimin küreselleşmesi denince genellikle eğitim yöntem, süreç ve yönetiminde gelişmiş ülkelerle entegrasyon olarak anlaşılmaktadır. Ancak eğitimde bu entegrasyon süreci, küreselleşmenin getirdiği sorunların çözümü için yeterli değildir. Eğitim, sadece küreselleşmeye uyum yada entegre sorunu için değil, aynı zamanda küreselleşmenin yarattığı sorunları aşmak için bir araçtır. Toplumların ve bireylerin, küreselleşmenin doğuracağı muhtemel sonuçlara karşılık önlem alabilecek ve değişimlerden yarar sağlayabilecek yetilere sahip olmaları gerekmektedir (Akçay, 2003: 4). O bakımdan, “eğitimin küreselleşmesi” demek, dünyadaki var olan son gelişmelerin izlenmesi ve bunlardan azami ölçüde yararlanılması anlamına gelecektir. Bir başka ifadeyle, küreselleşen eğitim ile yerel düşünen, ancak, küresel hareket eden bireylerin yetiştirilmesi anlamı çıkmaktadır. Elbette ki, eğitimde ifade edilen “küreselleşme” kavramı, yalnızca bireylerin “küresel” bazdaki değerleri alması, onları uygulaması veya onları kendilerine adapte etmesi anlamına gelmemektedir.

Küreselleşen eğitim ile birlikte verilen eğitimin içeriğinde, okulda, öğretmen ve öğrencinin rollerinde de bir takım değişmelerin olması gerekmektedir.  topluma yön ve şekil vermek zorundadır. Küreselleşen dünyanın gereklerini karşılayabilmede başarılı olabilmek için eğitim açısından göz önünde tutulması gereken bazı önemli unsurlar vardır (Çalık & Sezgin, 2005):

1. Eğitim yaşam boyu süren bir etkinlik olmalıdır. Hızlı gelişen teknoloji ve artan bilgi birikimi karşısında, eğitimin yaşam boyu devamı sağlanmalıdır. Bununla birlikte, eğitim süreci içerisinde sadece belirli bilgiler aktarılmamalı, bireyin öğrenme kapasitesi de güçlendirilip geliştirilmelidir.

2. Eğitim, her zaman, her yerde ve yaşamın her alanında olmalıdır. Evde ve işyerinde eğitim imkanları sağlanmalı, sınıflarda olduğu kadar internet ve televizyonda da eğitim etkili şekilde verilmelidir. Bireylerin sürekli öğrenme kapasitelerini geliştirmek için eğitim kurumları ile işletme sektörleri ve toplumun diğer kurumları işbirliği içinde çalışmalıdır.

3. Eğitim, eleştirel düşünmeye, iletişime ve problem çözme becerilerine odaklanmalıdır. Eğitim süreci, yeni sorun ve fırsatlar ortaya çıktığında, bireyleri açık ve eleştirel düşünmeye hazır hale getirmelidir.

4. Öğrenme, toplumun gelişmesinde önemli bir etken olduğu için, eğitim toplumsal gelişmeye yatırım niteliğinde olmalıdır. Bu nedenle toplumlar, sadece maddi sermayeye ve ekonomik alanlara yatırım yapmamalı, aynı zamanda eğitime gereken yatırımı yapmalıdır. Toplumsal bir yatırım özelliği taşıyan eğitim, toplumun gerçeklerinden soyutlanamaz.

5. Eğitim sistemi, öğrencilere küresel bir vatandaşlık anlayışı kazandırmalıdır. Küreselleşen dünyada, bireylerin sadece kendi tarihlerini, kültürlerini ve dillerini öğrenmeleri yeterli olmayacaktır. Global pazar ekonomisinde başarıyla çalışmak, farklı insanların ve kültürlerin özelliklerini bilmeyi gerektirir. Kendi yaşadığı coğrafyanın dışına çıkamayan bireylerin, küreselleşen bir dünyada başarılı olmaları çok zor olacaktır.

6. Eğitim, bireyler ve örgütler arasında ortaklıklar kurma becerisini sağlamalıdır. Eğitim kurumları arasında olduğu kadar, işletme, endüstri ve kamu kuruluşları arasında da, ulusal ve uluslararası düzeyde ortaklıkların kurulması sağlanmalıdır. Bu anlamda, bir eğitim örgütü sadece kendi uzmanlık alanında tek başına kalamaz, toplumun ve dünyanın değişen ihtiyaçlarına cevap vermek zorundadır.

Küreselleşen dünyada, kişisel güvence ünitesi sanayi toplumunda olduğu gibi, zaman zaman bireyin kimliğinin önüne geçirilen meslekler ve ticaret değil, eğitimdir. Yani doğru yapılan bir eğitim, küreselleşen dünyada kişisel güvencenin teminatı olacaktır. Doğru eğitimden kasıt, çağa ve değişimin genel talep ve standartlarına uygun olan eğitimdir. Bu bağlamda eğitim sistemimizin, “gelecekte nasıl bir insan istiyoruz?”, “küreselleşen dünyada insanlarımızı rekabet edebilir düzeye getirmek için onlara hangi becerileri kazandırmamız gerekir?” sorularının sorularak yeniden yapılandırılması zorunlu hale gelmiştir (Çalık & Sezgin, 2005: 58).

Küreselleşme Sürecinde Eğitimdeki Değişim

Küreselleşme hayat ile ilgili her alanı ve kurumu etkilemektedir. Bu kurumlardan birisi de eğitim ve buna bağlı olarak da okullardır, dolayısıyla da “eğitim”dir (Tezcan, 2002).

Çağımız bilgi, bilgisayar, uzay teknoloji gibi isimlerle anılmaktadır. İyi bir eğitim olmaksızın çağa uyum sağlamak mümkün değildir. Eğitimin önemi bu çağda daha da ön plana çıkmıştır. Bu nedenledir ki, çağımız eğitim çağıdır denilebilir. Gelişmekte olan ülkelerin kalkınması için, gelişmiş ülkelerin durumlarını koruma ve daha iyiye gitmeleri için eğitim temel gereksinim olmaktadır. Bir ülkenin kalkınmışlığının temelinde eğitim yatmaktadır. Bu bağlamda, eğitim kurumlan, eğitim programları, vb. nitelikli eğitimin oluşumunda vazgeçilmez unsurlardır (Yıldırım, 2002: 331).

20. Yüzyılın ortalarında başlayan, özellikle son çeyreğinde yoğunlaşan değişmeler, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda olduğu gibi eğitim alanında da değişmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda son yıllarda gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin çoğu, eğitim sistemlerini geliştirmek amacıyla birçok yenilikler yapmıştır. Bu yenilikler, sistem düzeyinde reformları, modern kurumlar oluşturma çabalarını, modern öğretim araç ve gereçlerin sağlanmasını, öğretmenlerin mesleki bilgi ve beceri düzeylerinin yükseltilmesini ve okul yönetiminde yenilikler yoluyla öğretme-öğrenme sürecini geliştirmeye yönelik değişik politika ve uygulamaları kapsamaktadır (Karip, 1996: 245).

Küreselleşme sürecinde toplumunun dinamik ve halen devam eden oluşumlar olduğu dikkate alındığında eğitim, eğitimli insan, öğrenme, okul, okul yöneticisi, öğretmen ve öğrenci gibi kavramların yeniden tartışılması gerekmektedir (Balay, 2004). Küresel çağda eğitim sürecindeki değişimde aşağıdaki hususlar göz önünde bulundurulacaktır (Özden, 2005):

• Bilgiyi temel alan eğitim programları izlenecektir.

• Çocuklara daha fazla düşünme, tartışma ve araştırma ortamı hazırlanacak; böylece, serbest düşünen, tartışan, araştıran ve bulduklarını değerlendirebilen bir toplum yapısı oluşturulacaktır.

• Yetişkinler eğitim süreci dışında bırakılmayacak; eğitim ve teknolojiye uyumları konusunda sürekli eğitilmeleri gerekecektir.

• Dersler ansiklopedik bilgileri yüklemek yerine, konuları ve olayları derinliğine anlamayı ve eleştirel düşünmeyi esas alacaktır.

• Okullar, öğrencileri gelecek için gerekli bilgiyle yüklemek yerine, okulda verilen bilgilerin yaşam boyu yetmeyeceği görüşünden hareketle öğrenmeyi öğrenmeye geçilecektir.

• Eğitimde sadece sözel ve sayısal zekayı geliştirmek yerine, görsel,

kinestetik, ritmik ve benlik gelişimini de içine alan çok yönlü zihin gelişimi hedeflenecektir.

Bilim yapma geleneğindeki paradigmatik değişme ve buna bağlı olarak bilginin doğası hakkında oluşan yeni değerler, öğrenme-öğretme sürecinde de değişmeler meydana getirmiştir. Bu alandaki başlıca değişme, öğrenme ve öğretme sürecindeki ilgi odağının “öğrenme”den yana kaymasıdır. Öğrenme-öğretme hakkındaki yeni bilgiler, öğrenmenin “parmak izi kadar kişisel” olduğunu; uygun öğrenme olanağı sağlandığında herkesin bildiğinin daha fazlasını öğrenebileceğini ortaya koymaktadır (Özden, 2005: 16). Eğitimde ilgi odağının öğrenmeden yana kaymasında toplumsal yapıda meydana gelen değişmeler de etkili olmuştur. Demokratikleşme ve insan hakları alanlarındaki gelişmeler öğrenmenin de demokratikleşmesine, kişinin ilgi, yetenek ve tercihlerinde odaklanmasına, alternatif eğitim programları ve okul çeşitliliğinin artmasına ve öğrenmenin bireyselleşmesine yol açmıştır (Genç & Eryaman, 2007: 91)

Yeni dönemde eğitimde beceri düzeyinin yükselmesi, bireyin kendini yetiştirmesi, geliştirmesi ve bireysel yeteneklerini sonuna kadar kullanması ön plana çıkacaktır. Bireyin bilgiye odaklı bir yaşamı öğrenme, analitik düşünme, sentez yapabilme, sorunları çözme ve etkili iletişim kurma gibi becerilere sahip olması beklenmektedir. Hızla çoğalan bilgi karşısında, her şeyi bilmek yerine, hangi bilgiyi nereden ve nasıl sağlayacağını bilen, seçici davranan, yani öğrenmeyi öğrenen insana gereksinim duyulacaktır (Numanoğlu, 1999: 333).

Alvin Toffler’ın “Geleceğin cahili, okuyamayan değil; nasıl öğreneceğini bilmeyen kişi olacaktır” sözü, öğrenme yol ve yöntemlerini bilmenin yeni dönemdeki önemini açıkça ortaya koymaktadır (Boydak, 2001). Bütün bunlar, gelecekte birey ve toplumların şekillenmesinde en belirleyici etkenin bilgi olacağını göstermektedir. Yine Toffler’ın (1992), “ilk çağlarda güçlü olan, endüstri çağında zengin olan kazanırdı; bilgi çağında ise bilgili olan kazanacaktır” sözü, önümüzdeki dönemde bireyin, kurumun veya toplumun başarısının bilgiyi üretme ve kullanmadaki etkinliğine bağlı olacağını göstermektedir (Yıldırım, 2001). Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişte eğitimde yaşanan değişmelere ilişkin özet bilgiler Tablo 2’de verilmektedir.

Tablo 2

Değişen Eğitim Modeli

Ölçütler

Sanayi Toplumu Eğitim Modeli

Bilgi Toplumu Eğitim Modeli

Öğretmenin Rolü

Her şeyi bilen öğretmen, bilgi aktarıcı, alanında uzman

Yönlendirici, yol gösterici öğretmen

Öğrencinin Rolü

Dinleyici, edilgen, bireysel çalışma

Aktif, işbirliğine dayalı takım çalışması

Yöneticinin Rolü

Yönetim lideri

Öğretim-yönetim lideri

Öğrenme Yöntemi

Sınıfta öğrenme

Kişisel araştırma

Öğrenme Şekli

Bireysel çalışmayla öğrenme

Takım çalışmasıyla öğrenme

Eğitim Programları

Standart eğitim programları

Değişken eğitim programları

Çalışan Geliştirme

Hizmet-içi eğitim

Örgütsel öğrenme

Başarı Ölçütü

Ezberlenmiş bilgi aktarımının esas alınması

Kavramları çok boyutlu olarak tanımlayabilme

(Aytaç, 1999: 75)

Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişte eğitim modelleri önemli değişiklikler göstermektedir. Buna göre bilgi toplumuna geçişte, yol gösterici öğretmen, takım çalışmasıyla öğrenen öğrenci, öğretim-yönetim liderliğine dayalı yöneticilik, kişisel araştırmaya dayalı öğrenme yöntemi, değişken eğitim programları, örgütsel öğrenme ve çok boyutlu kavramsal öğrenme ölçütü önemli hale gelmektedir (Balay, 2004).

Bir diğer taraftan, bilgisayar, enformasyon ve internet teknolojisinin gelişmesi ile birlikte, artık bireyler yalnızca sınıfta ve öğretmenden öğrenmemektedirler. Yani, öğrenciler öğrenme kaynaklarında da bir değişim kaydedilmektedir. Öğrenciler, ifade edilen teknoloji sayesinde daha farklı bir sosyal çevre içerisine gitmekte; artık, dünyanın her ucundan bireylerle sosyal etkileşim ve iletişime girebilmektedirler. Hatta, öğrencilerin bir çoğu artık, “ortak dil” haline gelen İngilizceyi sınıfların, kursların dışında bilgisayar ve internet teknolojisinin örüntüleri olan MSNFacebookYoutube, vb. gibi site ve programlarla öğrenebilmektedirler (Blattner & Fiori, 2009; Erdoğan, 2005). İfade edilen bu değişimle, eğitimin artık daha çok “asenkron” bir boyut kazanmakta olduğu; öğrenmenin mekânının ve zamanın yalnızca okul ve sınıfta belli sürelerde değil; öğrenmenin çok farklı yerlerde ve zamanlarda gerçekleşmekte olduğu ifade edilebilir. Yani, bir diğer ifade ile bireye yaşantı ve bilgi kazandıran tek ve yegâne yer artık okul değildir.

Küreselleşme ile birlikte eğitim sisteminde kitle eğitiminden kişiselleşmiş öğretime, tek öğretimden çoğulcu öğretime, katı programlardan esnek programlara, öğretmenin program başlatma ve yönetmesinden, öğrencinin başlatmasına ve gurup planlamasına, bağımlı içerikten bağımsız içeriğe geçiş sağlanmalıdır. Bilgi toplumunda eğitim yöntemlerine bireysellik ön plana çıkmalı, bireyin kendi yetenek ve potansiyelini keşfetmesini ve ilgi duyduğu alanlara yönelmesini sağlayan esnek programlar geliştirilmeli ve gurup çalışmaları ve bireysel çalışmalarla geleceğin kalıcı olmayan organizasyonlarına hazırlamalıdır (Genç & Eryaman, 2007).

Küreselleşme Sürecinde Okuldaki Değişim

Her dönemde eğitim sistemi, okul yoluyla toplumun kültür mirasının aktarılması, çocuğun toplumsallaşması, topluma birlik ve dayanışma ruhu verme, yenilikçi ve değişmeyi sağlayıcı eleman yetiştirme gibi işlevleri yerine getirmiştir. Bunu başarabilmek için eğitimin kendisini yeniliğe taşıması, okulun da bu süreçte düzenleyici ve uyumlayıcı bir kurum olması gerekmiştir (Tezcan, 1992). Elbette, okulun tek işlevi bunlar değildir. Çevrede meydana gelen değişikliklere duyarlı, gerekli kararları hızlı ve doğru biçimde alabilen, değişimin gereklerini en kısa zamanda programlara yansıtabilen bir okul kimliği geliştirmek temel ihtiyaç haline gelmiştir (Doğan, 2002). İşe girmede aranan koşulların gittikçe daha özel ve uzmanlık gerektirecek bilgi ve becerilere dayanması, okulun görevlerinin çeşitlenerek artmasını, okuldaki eğitimin gelişen ve değişen teknolojiye ayak uyduracak biçimde daha sistemli, açık ve kesintisiz yapılmasını zorunlu hale getirmiştir (Tan & diğerleri, 2002).

Bugün bilgi toplumunun gelişen eğilimlerine cevap vermenin çok uzağında olan okulun yeni bir yüze ve kimliğe ihtiyacı vardır. Bilgi toplumunun en büyük sermayesi olan eğitimli insana şekil verecek kurum olarak okulun işlevi, içeriği ve amaçları yeniden düşünülmelidir. Ekonominin bilgiye dayandığı bu yeni toplumda okulların performanslarından ve sorumluluklarından da beklentiler farklılaşmaktadır (Genç & Eryaman, 2007). Her ne kadar bunun için geçerli tek bir standart çözüm yoksa da Drucker (1993) bu konuda şu hususları ifade etmektedir:

  • Bilgi toplumunun ihtiyacı olan okul, yüksek düzeyde evrensel okuryazarlık sağlamak zorundadır.
  • Her düzeyde ve her yaştaki öğrencilere öğrenme motivasyonunu ve öğrenmeye devam etme disiplinini aşılamalıdır.
  • Hem yüksek düzeyde eğitim almış insanlara hem de herhangi bir nedenle erken yaşlarında ileri eğitime ulaşamamış insanlara açık olmalıdır.
  • Bilgiyi hem içerik hem de süreç olarak aktaran okullara ihtiyaç vardır.
  • Kapitalist ötesi toplumda eğitimin tüm topluma nüfuz etmesi, her türlü kuruluştan yararlanması gerekir.

Küreselleşme ile birlikte okula duyulan gereksinim göreceli olarak azalmış, öğrenme okul sınırlarının dışına taşmış, daha hızlı ve keyifli hale gelmiş olmakla birlikte bu durum, okulun bilgi üretmedeki önemini azaltmamış; tam tersine okulun bu konudaki önemi daha da artmıştır. Çünkü bilgi toplumunda bilgi hem daha yoğun, hem de nitelik olarak daha karmaşık hale gelmiştir. Bilginin yoğun ve karmaşık olması onu alıp kullanacak bireylere sınırlılık yaratmaktadır. Okul bu süreçte bireyleri daha bilinçli ve seçici olmaya yönelterek, öğrenmenin yol ve yöntemlerini keşfetmelerini sağlayarak ve bilgiye ulaşma yollarını daha sistemli hale getirerek onlara daha geniş bir hareket alanı yaratabilir (Balay, 2004).

Sonuçta, bilgi artık her yerdedir. Onu sınırları belli kurumlara hapsetmek mümkün değildir. Bu nedenle okulların artık bilgi aktaran kurumlar olmaktan çıkarılıp bilgi üretebilen ve bireylere anlama, analiz etme ve problem çözme gibi becerileri kazandırır hale getirilmesi gerekmektedir (Şimşek, 1997). Bilgi toplumunda yeni kimliğini kazanmaya hazırlanan okulun önemle üzerinde durması gereken bir diğer konu ise ait olduğu toplumun kültürünün özünü koruması ve devamlılığını sağlaması gereğidir. Toplumun değer yargıları eğitim yoluyla yeni nesillere aktarılarak sürdürülmelidir. Her şeyin hızla değiştiği ve herkesin zamanın yetersizliğini vurguladığı bu dönemde, her şey aynı hızla tükenmekte ve en büyük motivasyon unsuru başarma ve üstün olma duygusu yeterince yaşanamamaktadır Gittikçe hızını artırarak ve büyüyerek dönen bilgi çarkının içinde insanlar kaygan zeminlere tutunmaya çalışmaktadır. Bu noktada tutunacak dal toplumsal kültür ve inançlar olsa gerek (Genç & Eryaman, 2007).

Okullarda Merkezileşme ve Yerelleşme

Kürselleşme süreci içerisinde rekabet koşulları giderek zorlaşmaktadır (Ensari, 2002) ve çağımızda yaşanan hızlı değişim, toplumları ve kurumları da, aynı hızla bir değişime zorlamaktadır (Yıldırım, 2002). Bu rekabet ve değişme koşulları içerisinde, örgütlerin çok farklı bir şekilde organize olmaları ve değişime yönelik olarak yeni davranışlar geliştirmeleri gerekmektedir. O halde, mademki örgütler bu küreselleşme süreci ile birlikte farklı bir pozisyon almak durumundadırlar, böylesi bir davranış geliştirme ve değiştirme sürecinden eğitim örgütlerinin, yani okulların da nasibini almaması asla düşünülemezdi.

Türk kamu yönetiminin merkezileşme ve bürokratikleşme sürecinden eğitim kesimi ve bu arada okullar da büyük ölçüde etkilenmiştir. Bugün için okul örgütü tüm girdilerin ve kuralların merkezden kendisine aktarıldığı bir örgüt görünümündedir. Türk eğitim sisteminde, okulların merkeze bağımlılığı ve yetkilerinin yetersizliği, okulların kendine özgü bir kurumsal kimlik sahibi olmasını ve geliştirmesini engellemektedir. Okulların temel amacı olması gereken öğrenci başarısını yükseltmeye yönelik iç ve dış esnekliğe sahip olmaması, bu yönde merkezi yönetimin ve okulun müşterisi olan velilerin ilgi, istek ve çabalarının yetersizliği durağan, genel eğitim anlayışının sürmesine yol açmaktadır (Aytaç, 2000, 2003).

Türk eğitim sisteminin kendini yenileyememesinin temelinde yatan aşırı merkeziyetçilik ve katılım yetersizliği, artan sorunların bir kısır döngü içerisinde gitgide kronikleşmesine neden olmaktadır. Okulların katılım ve özerkliğe dayalı öğrenci başarısını yükseltmeye yönelik yeni bir paradigmayla geliştirilmesi ve yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Günümüzde, bu yeni paradigma eğitim sistemlerinde merkeziyetçilikten çok yerinden yönetimi ve özerkliği vurgulamaktadır (Aytaç, 2000). Bu anlamda, son yıllarda eğitimin niteliğini geliştirme amacına yönelik olarak genel kamu sistemi içerisindeki okullara daha fazla özerklik verilmesi, yetki aktarımı yapılması, öğretmenlerin yetkilendirilmesi ve okulların yerinden yönetilmesine doğru uluslar arası bir eğilim ortaya çıkmıştır. Okulların başarısını yükseltmede araç olarak, bu yaklaşımlar daha fazla destek görmektedir. Bu reformların en başında Okul Merkezli Yönetim (School-Based Management)  gelmektedir (Aytaç, 2000; Caldwell, 1990; Erdoğan, 1996).

Okul Merkezli Yönetim, kısaca, eğitim-öğretimi geliştirmek amacıyla okul düzeyindeki yetki ve sorumlulukların artırılmasına, özerklik ve katılımlı karar almaya dayalı okulları temel karar alma birimi olarak kabul eden eğitimin yerinden yönetim biçimidir (Aytaç, 2000; Caldwell, 1990; Erdoğan, 1996). Bu anlamda, Okul Merkezli Yönetim aşağıdaki şekilde formüle edilebilir (Aytaç, 2000: 17):

Okul Merkezli Yönetim = Özerklik + Katılımlı Karar Alma

Okul Merkezli Yönetim, son yıllarda eğitimin geliştirilmesi için önerilen en önemli bir kaç yenilikten biridir. Karar verme yetkisinin okullara verilmesi 1980’lerden sonraki en önemli eğitim stratejisidir. Günümüzde, okul çevresinin güçlendirilmesi, yönetim etkinliğinin artırılması ve merkezî otoritesinin azaltılması hedeflenmektedir. Okula dayalı yönetim, eğitimde yenileşme, personelin yenileştirilmesi, sürekli personel gelişimi, okul faaliyetlerinin iyileştirilmesi konuları üzerinde odaklanmaktadır (Güçlü, 2000).

Okul merkezli yönetim, bir ülkenin eğitim sisteminin planlama ve karar alma süreçlerini yeniden yapılandırmada tek yoldur. Okul merkezli yönetim, günümüzün geçerli eğitim reformlarının merkezi olmaya başlamıştır. Özellikle, bu yaklaşım okulda karar verme sürecinde okul içi ve dışı öğelerin katılımının sağlanması; bütçe, eğitim programı, personel ve öğretim boyutlarında okulların özerk bir yapıya kavuşturulması; öğretmenin okulda daha etkin rol oynaması; öğretimin zenginleştirilmesi; okul ortamı kullanıcılarının rollerinin yeniden belirlenmesi; okulun amaçlarının (vizyon, misyon, ve temel değerler açısından) belirlenmesinde yönetici, öğretmen, uzman, öğrenci, veli ve toplum katılımının sağlanması ve benimsenmesi konuları üzerinde yoğunlaşmıştır. Okul merkezli yönetim; eğitimde öğrenci merkezli olmada, demokratikleşmede, yetki aktarımında; okulun amaçlarının ve işlevlerinin gerçekleştirilmesinde; kültürünün yeniden yapılandırılmasında güçlü bir eğitim reformu haline gelmektedir. Okul merkezli yönetim bütçe, personel ve program alanlarında okul toplumu üyelerine (yönetici, öğretmen, uzman, veli, öğrenci) yetki ve sorumluluk vererek, eğitim sürecini daha fazla kontrol etme fırsatı sağlar. Okul merkezli yönetimin en büyük yararı, öğrenciyi merkeze alarak öğrencinin ve çevrenin ihtiyaçlarına uygun bir okul örgütlenmesine ortam sağlamasıdır. Bu yaklaşım; eğitime ailelerin dâhil edilmesine, toplumla bağlar oluşturulmasına ve iş çevresi ile aktif bağlantılar kurulmasına katkı sağlayacaktır. Bu da, “bizim okulumuz”anlayışını egemen kılacaktır. Okul merkezli yönetimde, okul düzeyinde rol alanlar kendi ihtiyaçlarını belirler ve bunların nasıl karşılanacağı yönünde karar verirler. Okul merkezli yönetim öğretmenin moralini, okula velinin ve toplumun katılımını yükseltmektedir (Aytaç, 2000; Güçlü, 2000).

Okul merkezli yönetimin en önemli başarılarından birisinin, öğrencinin eğitim ve öğretim çevresinin geliştirilmesi ve bunun öğrenci performansındaki olumlu etkisi olduğu belirtilmektedir. Okula dayalı yönetimde kararların ortak alınması önemlidir. Öğretmenler, müdürler, bölge eğitim yöneticileri, veliler, öğrenci ve toplumun diğer üyelerinden oluşan grup kararlarının daha yüksek nitelikte kararlar olacağı şüphesizdir. Yeni araştırmalar ise, okula dayalı yönetim, eğitimde öğrenci merkezli olmada, demokratikleşmede, yetki aktarımında, okulun amaçlarının ve işlevlerinin gerçekleştirilmesinde, kültürün yeniden yapılanmasında güçlü bir eğitim reformu hâline gelmelidir. Çünkü, yetkiyi paylaşma ancak eğitim sürecini daha fazla kontrol etme ile işe yarar hâle gelecektir (Güçlü, 2000).

Sonuç olarak, bugün artık çok sayıda okulun yeni reformların gerektirdiği öğrenme türünü üretemediği ileri sürülmektedir (Balay, 2004). Okulların aşırı kurallı olmaları, öğretim sürecinde bu aşırı kurallılığa uymak zorunda kalmaları, yöneticilerin işbirliğiyle çalışmaya alışkın olmaması, açık ve birleştirici bir vizyondan yoksunluk ve okul etkinliklerinin birbirinden kopuk biçimde yürütülmesi (Senge, 2002) okulların kendine özgü kimliklerinin olmasını engellemektedir. O bakımdan, okulların farklı bir anlayışla yeniden ele alınarak, okulların “kurumsal bir kimliğe” sahip olmaları yönünde yeniden yapılandırılmaları sağlanmalıdır. Bu da, okullara daha fazla yetki aktarılması, onlara eğitim ve yönetim konusunda daha fazla inisiyatif verilmesi ile sağlanabilir. Böylesi bir düzenleme ise, merkezi karar alma biriminin okullar olmasını gerektirmektedir.

Eğitim sisteminde yenilik, sistemin en stratejik parçası olan okuldan başlamalıdır (Bursalıoğlu, 1994: 153). Okul örgütü, eğitimin ötesinde sosyal, politik ve ekonomik değişimin merkezi olmalıdır. Eğitim sistemini yenileştirmede ve geliştirmede “Okul Merkezli Yönetim” anlayışının uygulanması, sistemin temel üretim birimi olan okulların yeniden yapılandırılmasında farklı bir yaklaşım ortaya koyacaktır. Zira, Okul Merkezli Yönetim, Türk Eğitim Sistemi okullarının yeniden yapılandırılmasında ve etkili okul özelliklerini kazanmasında, okul toplumu üyeleri (yöneticiler, öğretmenler, öğrenciler, uzmanlar, veliler, iş ve okul çevresi grupları, liderler) arasında etkili bir demokratik iletişim ve karar alma sürecinin gerçekleştirilmesinde, katılım ve özerkliğe dayalı yeni bir paradigmanın ortaya konulmasında temel bir yaklaşım olarak ortaya çıkmaktadır (Aytaç, 2000).

Sonuç

Eğitimin, her toplumda özel bir önemi haline gelmiştir. Eğitim bir yandan geçmişe bakmayı, ama ona takılmamayı, diğer yandan geleceğe bakarak, insanın yaratıcılığını keyifli bir arayış ve gezintiye çıkarır. Bu anlamda eğitim, insan ve toplum için bir yeniden inşa aracıdır. Dünya döndükçe insandaki merak ve öğrenme isteği bitmeyeceğine göre, insan ve toplumun kendini yeniden üretmesinde eğitime çok iş düşecektir. İnsanlık hızla yürüdüğü kaygan zeminde düşmeden yürümeyi, bunu başarabilmek için de sürekli değişen yol haritasını güncellemeyi öğrenmelidir (Balay, 2004: 78).

Hızlı gelişen teknoloji ve bilginin yoğun biçimde artması, küreselleşme sürecine ivme kazandırmıştır. Günümüzde, küreselleşme ile birlikte, geçerli bilginin üretimi ve yeni alanlara uygulanması, ulusal ve uluslararası rekabeti ve üstünlüğü belirleyen temel güç haline gelmiştir. Bilgi, toplumların başlıca zenginlik kaynağı olmuştur. Geçerli ve zenginlik kaynağı oluşturacak bilginin üretimi ve kullanımı ise, eğitim sistemlerine ve dolayısıyla okullara yeni sorumluluklar yüklemiştir. Bugün, okulların en önemli sorumluluklarından biri, mevcut kültürel değerleri yeni kuşaklara aktarırken, küresel dünyanın gerektirdiği bilgi, beceri, değer ve tutumlara sahip bireyler yetiştirebilmektir. Bu anlamda, Okulların küresel dünyada karşı karşıya olduğu sorumluluklar, mevcut eğitim sistemlerinin ve yapılarının yeniden sorgulanması gündeme getirmiştir. Sanayi devriminin koşulları altında yapılanan okullarımızın, bilgi çağının gereklerini karşılaması oldukça güç görünmektedir. Eğitim sistemimizin küresel değerler dikkate alınarak yeniden yapılandırılması zorunlu hale gelmiştir. Çünkü, günümüzde eğitimli insanın anlamı değişmiş, öğrenmeyi öğrenmiş bireyler başarılı olur hale gelmiştir (Çalık & Sezgin, 2005). 21. yüzyılda karmaşık bilgiler içinden gerekeni seçebilen parçaları bir araya getirebilen, sezgi, empati ve anlayış geliştirmiş, sosyal, kültürel ve siyasal kimlik geliştirmiş bireylere gereksinim vardır. Bilgi toplumunun hızlı gelişimi toplumun genelinde bilgi seviyesinde artışı hem talep etmekte, hem kolaylaştırmaktadır. Dolayısıyla, eğitimin sürekliliği ve gereğine inanan bireylere ihtiyaç vardır (Genç & Eryaman, 2007). Bu durum, bireylerin öğrenmeyi öğrenme alışkanlığı kazanmalarını zorunlu kılmaktadır. Yani, Küresel dünyanın gerektirdiği bilgi, beceri, değer, tutum ve davranışlara sahip bireyler yetiştirmek de, okulların yeni bir vizyon geliştirmesini gerekli kılmaktadır. Bu nedenle, bireye önem veren, öğreneni merkeze alan, insani ve evrensel değerlere dayalı, küresel dünyanın gerektirdiği bilgi, beceri ve davranışları kazandıran bir eğitim önem kazanmaktadır (Çalık & Sezgin, 2005). Ayrıca, bununla birlikte, küreselleşmenin bireyselleşmeye verdiği önem, okulların da “merkezileşmesi”ni sağlamakta; okulların yerinden yönetimi ve karar almada yegâne birim haline gelmesi önem kazanmaktadır.

Kaynaklar

Akçay, R. C. (2003). Küreselleşme, Eğitimsel Yoksunluk ve Yetişkin Eğitimi. Milli Eğitim Dergisi. Sayı: 159.

Arslan, M. M. & Eraslan, L. (2003). Yeni Eğitim Paradigması ve Türk Eğitim Sisteminde Dönüşüm Gerekliliği. Milli Eğitim Dergisi. Sayı: 160.

Aytaç, T. (1999). Öğrenen Örgüt: Okul. Milli Eğitim Dergisi. Sayı: 141.

Aytaç, T. (2000). Eğitim Yönetiminde Yeni Paradigmalar: Okul Merkezli Yönetim. Ankara: Nobel Yayın Dağıtım.

Aytaç, T. (2003). Okul Vizyonu Nedir, Nasıl Geliştirilir? (Elma, C. ve Demir, K. (Eds.).Yönetimde Çağdaş Yaklaşımlar: Uygulamalar ve Sorunlar. (2. Baskı). Ankara: Anı Yayıncılık.

Balay, R. (2004). Küreselleşme, Bilgi Toplumu ve Eğitim. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi. 37(2), 61-82.

Blattner, G. & Fiori, M. (2009). Facebook in the Language Classroom: Promises and Possibilities. International Journal of Instructional Technology & Distance Learning. 6(1), 17 – 26.

Boydak, A. (2001). Öğrenme Stilleri. İstanbul: Beyaz Yayınları.

Bursalıoğlu, Z. (1994). Okul Yönetiminde Yeni Yapı ve Davranış. (Dokuzuncu Baskı). Ankara: Pegem A Yayıncılık.

Çalık, T. & Sezgin, F. (2005). Küreselleşme, Bilgi Toplumu ve Eğitim. Kastamonu Eğitim Dergisi. 13(1), 55-66.

Caldwell, B. J. (1990) School-based Decision-making and Management: International Developments. School-Based Decision-Making and ManagemenChapman, J. (Ed.) London: The Falmer Press.

Çınar, İ. (2009). Küreselleşme, Eğitim ve Gelecek. Kuramsal Eğitimbilim. 2(1), 14-30.

Drucker, P. F. (1993). Kapitalist Ötesi Toplum. (Çev.: .Belkıs Çorakçı). İstanbul: İnkılâp Yayınları.

Doğan, E. (2002). Eğitimde Küreselleşme. Eğitim Araştırmaları 6: 87- 98.

Ensari, H. (2002). 21. Yüzyıl Okulları İçin Toplam Kalite Yönetimi. (3. Baskı). İstanbul: Sistem Yayıncılık.

Hesapçıoğlu, M. (2001), Postmodern/Küresel Toplumda Eğitim, Okul ve İnsan Hakları. 21. Yüzyılda Eğitim ve Türk Eğitim Sistemi.  İstanbul: Sedar Yayıncılık.

Fındıkçı, İ. (1998). Enformasyon Bilgi Toplumu Dosyası: Bilgi Toplumunda Eğitim ve Öğretmen. Bilgi ve Toplum Dergisi. Cilt: 1.

Erdoğan, İ. (1996). Okul Merkezli Yönetim. Yaşadıkça Eğitim. Sayı: 49:26.

Erdoğan, İ. (2005). Yeni Bir Binyıla Doğru Türk Eğitim Sistemi: Sorunlar ve Çözümler. (4. Baskı). İstanbul: Sistem Yayıncılık.

Genç, S. Z. & Eryaman, M. Y. (2007). Değişen Değerler ve Yeni Eğitim Paradigması. Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. 9, 89-102.

Güçlü, N. (2000). Okula Dayalı Yönetim. Milli Eğitim Dergisi. Sayı: 148.

Gürsel, M. (2003). Postmodern Çağda Örgütsel Yapı ve Yönetim. Eğitime Yeni Bakışlar-2. Sünbül, A. M. (Ed.). Ankara: Mikro Basım-Yayım-Dağıtım.

Kaçmazoğlu, H. B. (2002). Doğu-Batı Çatışması Açısından Globalleşme. Eğitim Araştırmaları 6: 44-55.

Karip, E. (1996). Etkili Eğitim Sistemlerinin Geliştirilmesi. Kuram ve Uygulamada Eğitim Yönetimi 2: 245-247.

Numanoğlu, G. (1999). Bilgi Toplumu-Eğitim-Yeni Kimlikler-II: Bilgi Toplumu ve Eğitimde Yeni Kimlikler. Ankara ÜniversitesiEğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi. 32 (1-2), 341-350.

Oktay, A. (2001). 21. Yüzyılda Yeni Eğilimler ve Eğitim. Oğuz, O., Oktay, A. & Ayhan, H. (Eds.). 21. Yüzyılda Eğitim ve Türk Eğitim Sistemi. İstanbul: Sedar Eğitim Araştırma Yayıncılık.

Öğüt, A. (2001). Bilgi Çağında Yönetim. Ankara: Nobel Yayınları.

Özden, Y. (2005). Eğitimde Yeni Değerler: Eğitimde Dönüşüm. (Geliştirilmiş Altıncı Baskı). Ankara: Pegem A Yayıncılık.

Senge, P. M. (2002). Beşinci Disiplin: Öğrenen Organizasyon Düşünüşü ve Uygulaması. (9. Baskı). (Çev.: İldeniz, A. & Doğukan, A.). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Stagger, M. B. (2004). Küreselleşme. İstanbul: Dost Kitabevi Yayınları.

Sönmez, V. (2004). Küreselleşmenin Felsefi Temelleri. Felsefe ve Eğitim. Solak, A. (Ed.). Ankara: Hegem Yayınları.

Şimşek, H. (1997). Paradigmalar Savaşı ve Kaostaki Türkiye. İstanbul: Sistem Yayınları.

Tan, Ş., Kayabaşı, Y. & Erdoğan, A. (2002). Öğretimi Planlama ve Değerlendirme. (3. Baskı). Ankara: Anı Yayıncılık

Tezcan, M. (1992). Eğitim Sosyolojisi. (8. Baskı). Ankara: Zirve Ofset.

Tezcan, M. (2002). Küreselleşmenin Eğitim Boyutu. Eğitim Araştırmaları 6: 56-60.

Toffler, A. (1992). Yeni Güçler Yeni Şoklar. (Çev.: Belkıs Çorakçı). İstanbul: Altın Yayınları.

Tural, N. (2004). Küreselleşme ve ÜniversitelerAnkara: Kök Yayıncılık.

Yıldırım, A. (2002). M.E.B. Hizmetiçi Eğitim Dairesi Başkanlığı’nca Düzenlenen “Eğitim Yönetimi” Kurslarının Değerlendirilmesi. 21. Yüzyıl Eğitim Yöneticilerinin Yetiştirilmesi Sempozyumu Bildirileri. 16 – 17 Mayıs. Ankara: Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Yayınları. ss. 331 – 342

Yılmaz, K. & Horzum, M. B. (2005). Kürselleşme, Bilgi Teknolojileri ve Üniversite. İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi. 6(10), 103-121.

Bilgi Toplumu Üzerine

Bilgi toplumu üzerine bir şeyler söylemeden önce Napolyon’un ‘’Para, para, para’’sözü aklıma geldi. Eğer Napolyon 21.yüzyılda yaşasaydı ‘’Bilgi, bilgi, bilgi’’ derdi.  Toplumlar hiç şüphesiz ürettikleriyle kültür ve medeniyetlerini kurarlar. Üretim değerleri toprak ve ziraat olanlar tarım toplumu, sanayi, hammadde ve enerji olanlar ise sanayi toplumunu oluşturur. Tarım toplumunda toprak önemliyken sanayi toplumunda ise fabrika gibi üretim tesisleri ön plandadır.

Biz gelelim asıl konumuz olan bilgi toplumuna. Bilgi toplumunda bilgi üretilir, kullanılır ve nihayetinde pazarlanır. Bilgi toplumunun kaynağı ne toprak ne de sanayidir. Adından da anlaşılacağı gibi bilgidir. Geleceğin anahtarı bilgiyi kendine rehber edinmiş toplumların elinde olacaktır.

Bilgi toplumu; genetik, kimya, nükleer enerji, nanoteknoloji, yazılım, ilaç sanayi, uzay gibi konularda önemli başarılara imza atmış toplumdur. Burada İrlanda ve Hindistan’dan bahsetmek istiyorum. Her iki ülke ‘’yazılım’’ konusunda önemli çalışmalar yaparak adlarında çokça söz ettirmektedirler. Özellikle İrlanda yazılım devi olmakla birlikte Avrupa’nın cazibe merkezi haline gelmiştir. Burada nanoteknoloji ile ilgili Bilkent Üniversitesi’nin bünyesinde bulunan Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi (UNAM)’in adını söylemek istiyorum. Ülkemiz için gurur verici bir gelişme.

Ülkemiz tarım toplumu ile sanayi toplumu arasında yer alır. Bizim yerimiz kesinlikle bilgi toplumunun yanında olmalıdır. Bunun için neler yapılmalıdır? Bu soruya birçok cevap verilebilir. Bunlar:

1-Öncelikle eğitim politikamız hükümetlere göre değişmemeli, belli bir milli eğitim politikamız olmalıdır. Eğitim sistemimiz Büyük Önder’in dediği gibi fikri hür, vicdani hür, irfanı hür nesiller yetiştirmeliyiz.

2-Öğretmen yetiştirme politikamızın ve eğitim fakültelerinin niteliği arttırılmalıdır.

3- Eğitimimiz ulusal, laik ve bilimsel temele dayanmalıdır.

4-Eğitim yöneticileri ve kadroları işinin ehli insanlar olmalıdır.

5- Eğitimin her kademesindeki öğrencilerimize bilimsel tutum ve davranışlar kazandırmalıyız. Yani düşünen, sorgulayan, araştıran ve okuyan bireyler yetiştirmeliyiz.

6- Üniversitelerimiz bilgi çağında büyük atılımlar yapmamızı sağlayacak kurumlar olmalıdır. Bunun gerekleri yapılmalıdır.

7- Üniversitelerimizde bilimsel araştırma merkezleri (Bilkent Üniversitesi’ndeki UNAM gibi..) kurulmalı ve her konuda desteklenmelidir.

8-Devletin, bütçeden yüksek öğretime ayırdığı pay arttırılmalıdır.

9-Dünyanın seçkin üniversiteleriyle geniş anlamda ve sürekli bir işbirliği sağlanmalıdır.

10-Bilimsel çalışmalar desteklenmeli ve bu konuda çalışan insanlarımıza sahip çıkmalıyız.

11-Çocuklarla ilgili yayınlar, çocuklarımızı araştırmaya ve merak etmeye yönlendirmelidir.

12-Öğrencilerimize özellikle de ilköğretim çağındaki çocuklarımıza büyük bir milletin evladı olduğumuz ve büyük düşünmemiz gerektiği anlatılmalıdır. Zaten Büyük Önder de böyle demiyor muydu?

Burada bir parantez açmak istiyorum. Dönemin Japon eğitim bakanı ülkemize gelir. Bizim Milli Eğitim bakanımız mevkidaşına Japonya’nın 2. Dünya Savaşı’nda yerle bir olduğunu söyler ve şimdi Japonya’nın nasıl büyük bir devlet olduğunu sorar. Japon bakan öğrencilerinin okul başlamadan Nagazaki’ye ve Hiroşima’ya geziye götürdüklerini söyler. Öğrencilerine sizden öncekiler çalışmadılar bu duruma düştüler eğer siz de çalışmazsanız daha beter olacaklarını anlatırlarmış. Japon bakan bizim bakana sizin büyük bir tarihiniz var. Örnek olarak Çanakkale Savaşını ve şehitliğini örnek verir. Siz de bunları eğitiminizde kullanabilirsiniz der. Japon bakan çok haklı biz de çocuklarımıza ulusal bilinç aşılama konusunda Çanakkale’yi, Albay Reşat (Çiğiltepe) Bey’i, Kurtuluş Savaşı’nı anlatabiliriz.

13-Eğitimcilerimiz bilgisayar, internet, bilgi ve medya okuryazarlığı konusunda eğitim fakültelerinde eğitilmelidir. Bu konuda üniversiteler, iletişim fakülteleri, MEB ve aileden sorumlu bakanlık işbirliği içinde olmalıdır.

14-Üstün zekâlı çocuklar için ayrı okullar açılmalı ve gerekli altyapı hazırlanmalıdır.

15-İlköğretim öğrencilerimiz; bilgiye ulaşmasını bilmeli, kitap okumalı ve kendini ifade edebilmelidir. Eğitim sistemimizi bunlara göre düzenlemeliyiz. Öğrencilerimiz bilgiyi kullanırken bilgi kirliliğinden korumalı ve ailelerimizi bu konuda bilinçlendirmeliyiz. Ayrıca umuma açık internet kafeler denetlenmelidir.

16-MEB; Üniversiteler, Türkiye Bilişim Vakfı, Zekâ Vakfı, TÜBİTAK, TDK ve TTK ile kapsamlı bir işbirliği içinde olmalıdır. Bu kurumlarla birlikte bilimsel projeler ve araştırmalar konusunda işbirliği yapılmalıdır.

17-Üniversite öğretim elemanlarının tezleri, kitapları ve çalışmaları kesinlikle Türkçe yayınlanmalıdır.

18-Çocuklarımızın beynini körelten dinci yayınlar (isim vermek istemiyorum) yayından kaldırılmalıdır. Bu tür yayınlar çocuklarımızın beynine hurafeyi sokmakta ve bilimsel düşünmekten alıkoymaktadır.

Bu konuda yapılacak daha çok şey bulunmaktadır. Her şeyden önce bilimsel çalışmalar yapmak için böyle bir düşünceye sahip olmak gerekir. Çalışmayı kafaya koymuş insan bahane üretmez.

Son olarak şunu söylemek istiyorum, sanayileşmede geç kaldık. Umarım bilgi toplumu olma yolunda geç kalmayız.

Bilgi Yönetimi

GİRİŞ

Bilgi günümüzde olduğu gibi tarihin her devresinde de çok büyük bir önem arz etmiştir. Öyle ki, bilgi, çoğu zaman güç anlamına gelmiştir. Bunun en büyük sebebi ise yapılacak her türlü faaliyette bilgiye ihtiyaç duyuluyor olmasıdır. Antropoloji bilimine göre; düşünme, konuşma melekeleri ile bilgiyi edinme ve bilgiyi aktarma insanı insan yapan hatta yaşamını devam ettirmesini sağlayan en belirgin özelliklerdir. Yaşadığımız çağın bir bilgi çağı olduğunu da düşünecek olursak günümüzde bilginin ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlayabiliriz.

Bu aşamada öncelikle bilginin ne olduğuna değinmemizde fayda vardır. Türkçede “bilgi” dediğimizde aklımıza üç farklı ifade gelebilmektedir. Bunlardan birincisi bilginin “veri” olarak anlaşılmasıdır. Bu ifade bilgi göstergesinin en alt basamağında yer almakta ve işlenmemiş ham bilgi anlamına gelmektedir. İkinci olarak da “enformasyon” anlaşılabilmektedir. Bunula da kast edilmek istenen ise; orta basamakta yer alan ve herhangi bir biçimde işlenmiş ve iletilen veriler anlamına gelmektedir. Son olarak da en üst basamakta konuşlanmış bulunan seyrek olarak ‘üst bilgi’ terimi ile de belirtilen akıl süzgecinden geçmiş, kişisel algı, duygu, sezgi, deneyim, gözlem, değerler, yükümlülükler ve üretim sonuçları ile birleştirilmiş, iş süreçlerinde kullanılmaya hazır ‘bilgiden’ de bahsediliyor olabilir ( Çınar; 3 ). Sonuç olarak bunlardan hangisi olursa olsun bilinen tek gerçek; bilginin her halinin hayatımızın her anında mutlaka olmasına dair duyduğumuz ihtiyaçtır.

Bu çalışmamızda değinmek istediğimiz konular ise bilginin ne olduğunun yanı sıra bilgi türleri ve bu bilgilerin özellikleri de olacaktır. Bilgi türleri ve bu türlerin özelliklerinin bilinmesi bizim bilgiyi daha verimli kullanmamızı sağlayacağı şüphesizdir. Kısacası bilgiyi ne kadar iyi tanırsak bilgi yönetimi konusuna da o kadar hâkim oluruz.

BİLGİNİN ÖZELLİKLERİ

Bilgi konusunu işlemeye başlamadan önce bilgi türlerini ve bilgi türlerinin özelliklerinin bilmeliyiz. Bu konuda değişik yorumlar yapılmış olmasına karşın biz bu çalışmamızda iki farklı görüşe yer vermeye çalışacağız.

Arbak, bilginin iki önemli özelliği olduğunu öne sürmektedir. İlki, bilginin hammaddesi olan verinin tek başına anlam taşımadığı ancak işlendikten sonra anlam kazanabileceğidir. İkincisi ise verinin işlenmiş hali olan bilgi yönetsel kararlara ilişkin belirsizliği azalttığıdır ( Arbak, 1995; 73 ).

Günümüzde bilgi; sürekli üretilebilen, artan, iletişim yoluyla taşınan, bölünebilen, paylaşılabilen ve üretim faktörleri ile ikame edebilen bir ürün halini almıştır. Örgütler ve bireyler arası ilişkilerin aldığı karmaşık hal bilgi üretiminin ve alıcısına ulaştırmanın güvenirliğini azaltmaktadır. Bilginin güvenilirliğini arttırabilmek için yönetsel denetim yolları önerilmektedir ( Güredin, 1994; 4 ).

Bu açıklamalardan sonra yönetsel bilgi, bilimsel bilgi ve dışsal bilgiyi ele almak ve bu bilgi türlerinin özelliklerinin üstünde durarak açıklamamız herhalde yerinde olacaktır.

1- YÖNETSEL BİLGİ VE ÖZELLİKLERİ

Yönetsel bilgi, örgütlerde işleyişe ilişkin faktörleri ve gözlemleri içerir. Başka bir ifade ile belirlenmiş amaçlara ulaşmak için verilerin işlenerek yöneticiler için anlamlı hale getirilmiş halidir. Yönetsel bilginin en önemli kaynağı deneyimlerdir. Bununla beraber model, çerçeve, şema, somut örneklerden de yararlanılmaktadır. Yöneticilerin bilgi ihtiyaçları konumlarına göre değişmektedir. Üst yönetim uzun dönemde ve planlanmamış bilgiye ihtiyaç duyarken alt yönetim öngörülebilir ve ayrıntılı bilgiye ihtiyaç duyar (Öğüt, 2001; 15 ).

Özellikleri:

  • Yararlı bir amaca hizmet etmelidir.
  • Yöneticinin sorumluluğu ile ilgili olmalıdır.
  • Yönetim kademesinin ihtiyaçlarına uygun ayrıntı içermelidir.
  • Güncel olmalıdır.
  • Kabul edilebilir bir doğruluk seviyesi olmalıdır.
  • Zamanlaması doğru olmalıdır.
  • Kabul edilebilir bir maliyet düzeyi olmalıdır.
  • Kolaylıkla anlaşılabilmelidir.
  • Gereksiz tekrarlar içermemelidir.

2- BİLİŞİMSEL BİLGİ VE ÖZELLİKLERİ

Bilgi çağında örgütlerin en önemli kaynağı bilgi sistemlerinin ürettiği bilgidir. Bilişimsel bilgi; bilgi teknolojileri ve bilgi sistemleri kullanılarak bilimsel yöntemlerle elde edildiğinden bireysel yaklaşımlardan uzak ve nesnel nitelik gösterir.

Özellikleri:

  • Doğruluk veya yanlışlık: Bilgi gerçek olabilir ya da olmayabilir. Eğer yanlış bilgiyi alan insan bilginin doğru olmasıyla aynı düzeyde olacaktır.
  • Yenilik: Bilgi, alan için bütünüyle yeni ve önemli olabilir.
  • Miktarın artması: Bilgi, mevcut bilgileri düzeltebilir ya da yenilerini ekleyebilir.
  • Doğrulayıcılık: Yeni ulaşılan bilgi var olan bilgiyi onaylayabilir ( Öğüt, 2001; 16–17 ).

3- DIŞSAL BİLGİ VE ÖZELLİKLERİ

Dışsal bilgi; örgütün dışında oluşan sosyal, ekonomik, hukuki, kültürel, teknolojik ve uluslar arası koşullar ve gelişmeler doğrultusunda örgütü etkilemesi muhtemel olan tehdit ve fırsatlara ilişkin bilgidir. Dışsal bilgi aşağıdaki faktörleri içermelidir:

  • Rakip örgütlerin Pazar payı
  • Yeni Pazar fırsatları
  • Milli ekonomik büyüme oranı ve organizasyonel büyüme oranı
  • İnsan kaynakları pazarının durumu
  • Muhtemel politik riskler
  • Teknolojik gelişmeler ve örgüte etkileri
  • Fiyatlar genel düzeyindeki eğilim
  • Ekonominin küresel değişimleri
  • Yasal düzenlemeler ( Öğüt, 2001; 18 ).

BİLGİNİN KALİTESİ

Bilginin temel kullanım amacı karar alım fonksiyonuna destek olmak olduğuna göre değeri de alınan kararın değerine bağlı olacaktır. Bilginin değerini, bilgiden beklenen sonuçlara göre belirlemek kuşkusuz ki gerçekçi bir yaklaşımdır. Bilginin değerini belirleyen nitelikleri sayacak olursak zamanlılık, yerindelik, eksiksizlik, ekonomiklik, uygunluk vs. olarak sayılabiliriz ( Long, 1989; 12 ).

Bilginin değeri ya da kalitesi konusunda etkili önemli bir faktörde hatadır. Hata zamanında tespit edilmemişse düzeltmek çok güçtür. Bilginin hatalı olmasının nedenleri:

  • Yanlış bilgi toplanması
  • Bilgi işlemenin yanlış yapılması
  • Bilginin işlenmemesi ya da kaybedilmesi
  • Yanlış kaynaktan bilgi temin edilmesi
  • Bilgi işlem hataları
  • Bilginin kasten bozulması

BİLGİ TOPLUMU

İnsanlık var olduğundan bugüne kadar kendine özgü koşulları olan sosyal ve ekonomik aşamalar yaşamıştır. Bunlar ilkel toplum, tarım toplumu, sanayi toplumu ve bilgi toplumudur. Günümüzde toplumların çoğu tarım, sanayi ve ileri sanayi aşamalarını yaşarken, küreselleşme bazında egemen olanların bilgi toplum aşamasında oldukları bilinmektedir.

Teknolojinin çeşitlenmesi ve teknolojinin hammaddesi olan bilginin her alanda kullanılması sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişi sağlamıştır. Sanayi toplumuna ait olan bireyler ihtiyaçlarını genellikle maddi ürünlerle karşılamaktadır. Bilgi toplumunun üyesi ise bilgiyi üretme ve kullanma konularına yoğunlaşmaktadır. (Aydemir,1999, s.29) Bu konuda Erkan, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi kuramında en üst basamakta bulunan, kendini kanıtlama ihtiyacının bilgi toplumunda en uygun düzeyde tatmin edilebileceğini ileri sürmektedir ( Erkan, 1998; 11 ).

Sanayi toplumu ile Bilgi Toplumunun Karşılaştırılması

SANAYİ TOPLUMU

BİLGİ TOPLUMU

EKONOMİK SİSTEM

Ulusal Ekonomi

Küresel Ekonomi

Fiziksel sermayeye dayalı ekonomi

İnsan kaynaklarına ve bilgi sermayesine dayalı ekonomi

Endüstriyel organizasyonlar

Bilgi tabanlı organizasyonlar

Sembolik kâğıt para hâkimiyeti

Dijital para hâkimiyeti

SOSYAL SİSTEM

Çekirdek aile

Birey merkezli farklı aile biçimleri

Güvenlik sağlayıcı kurumlaşmalar

Bireysel yetenekli geliştiren kurumlaşmalar

Uyumluluk, seçkinlik, sosyal sınıf…

Bireysellik, çeşitlilik, katılımcılık…

Kitleselleştirilmiş dönemsel eğitim

Bireyselleştirilmiş ömür boyu öğrenim

SİYASAL SİSTEM

Uluslararası çatışma ve polarizasyon

Uluslar arası uyum ve küresel bazda siyasal entegrasyonlar

Merkeziyetçilik

Adem-i merkeziyetçilik

Ulus devlet

Küresel ve bölgesel organizasyonlar

Güvenlik amaçlı yönetim

Yurttaş odaklı yönetim

TEKNOLOJİK SİSTEM

Mekanik teknoloji devrimi

Bilgi teknolojileri devrimi

İş gücünü ikame eden makineler

Beyin gücünü geliştiren bilgisayarlar

Montaj hattına dayalı üretim teknikleri

Bilgi ve yönetim teknolojilerine dayalı üretim teknikleri

Görsel ve yazılı basın-yayın araçlarına dayalı iletişim sistemleri

İnternet ve dijital teknolojilere dayalı iletişim sistemleri

BİLGİ YÖNETİMİ

İnsanoğlu var olduğu günden beri bilgiden faydalanmak üzere bilgiyi kullanmak istemiş ve bilgi yönetiminin giderek önem kazanmasına sebep olmuştur. Bilgi teknolojilerinin sosyal ve örgütsel yapıları biçimlendirirken çok etkin olduğu bilgi toplumu ise bilgiye değer veren, bilgi üretebilen, bilgiyi kullanabilen ve etkin bir biçimde yönetebilen toplumdur. Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişte, yöneticilerin örgüt süreçlerinin işleyebilmesi, örgütün etkinlik ve rekabet üstünlüğü elde edebilmesiyle ilgili bilgiye ihtiyaç duymaları bilgi yönetimi konusuna güncellik kazandırmıştır. Örgüt fonksiyonlarından biri olan bilgi yönetimi, bilgi teknolojileri aracılığıyla karar verme sürecine ve diğer stratejik amaçlara önemli destekler sağlamaktadır.

Bilgi yönetimi temel olarak örgüt ortamında sürekli artan bilgi kapasitesini güncellemek, oluşan bilgilerin ulaşılabilir ve gerekli olanlarını ve bunlara ulaşmak için gerekli olan işlemlerin tanımlanması ve analizini kapsayan ve bunların örgüt çalışanlarıyla paylaşılmasını sağlayan bir disiplindir.

Bilgi yönetimi bilginin verimli bir şekilde teknolojik uygulamalara dökülmesindeki süreçlerin tanımlamalarını, modellenmesini ve organizasyonun amaçları doğrultusunda bilginin kullanılması için yapılması gereken hareket planını kapsar. Bilgi yönetimi, üretken (değer yaratıcı) bilginin elde edilmesi, paylaşılması, geliştirilmesi ve kullanılması ile ilgilidir. [1]

BİLGİ YÖNETİMİ VE TANIMI

Bilgi yönetiminin dinamikleri daha önceden küçümsenmekteydi. Bu dinamikler:

1- Yönetilen şeyin kim ya da ne olduğu,

2- Örgüt içerisinde bunun nasıl algılandığı,

3- Örgütün kültür ve yapısının bu yönetimle nasıl ilişkilendirildiğini,

4- Örgüt içindeki insanların rolünü kapsamaktadır ( Celep, 2003; 25 ).

Ancak ilerleyen zamanlarda bilgi yönetimi konusu daha iyi anlaşılmış ve artık örgütlerin vazgeçilmez modellerinden olmuştur. Bilgi yönetiminin tanımının nasıl yapıldığı konusuna değinecek olursak:

Celep’in De Jarnett’ten aktardığına göre: Bilgi yönetimi, bilginin tanımlanması, yorumlanması, bilginin dağılımı ve kullanımı, bilgiyi koruma süreçleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan bilgi yaratımıdır.

Yine Celep’in Taylor’dan aktardığına göre ise: Güçlü çevresel güçler yirmi birinci yüzyıldaki yöneticinin dünyasını biçimlendiriyor. Bu güçler örgütsel süreçte ve insan kaynağı stratejisinde temelden bir değişim gerektirmesi ve bu değişim sürecinin kendisi bilgi yönetimidir.

BİLGİ YÖNETİMİNİN ANLAMI

Bilgi çok özel bir “mal”dır ( tabii bilgiyi bir “mal” olarak görmeyenler de mutlaka vardır).Onu doğru bir şekilde ele almanın yolunu belirleyebilmek için onun niteliğini anlamak gerekir. Bilginin niteliklerine burada yer verecek olursak, aşağıda yazılı olan nitelikleri yazabiliriz:

Bilgi:

— Diğer kaynaklardan yaratılır ( insan gibi ),

— Yaratıldığı yerde elde edilir,

— Eğer gerekliyse depolanır,

— Dağıtılır ve insanlar arasında paylaştırılır,

— İstenilen bir biçime, kullanıcının anlayacağı değere dönüştürülür,

— Fire olarak kaçak ve kayıpları vardır,

— Kendi başına değer yaratmak üzere bir süreçte kullanılır,

— Yeni ihtiyaçlar yaratır ve yeni satın alımlar ortaya çıkarabilir,

— Kullanma başarısına bağlı olarak bir değer ifade eder,

— Ya da bir değer zinciri içinde satılır ( Barutçugil, 2002; 68 ).

BİLGİ YÖNETİMİNİN SORULARI

Her bilim dalında olduğu gibi mutlaka ki Bilgi Yönetiminin de kendisiyle ilgili soruları vardır. Bu soruları ve bu sorulara verilecek cevapları inceleyecek ve değerlendirecek olursak şöyle bir görünüm ortaya çıkacaktır:

İlk sorumuz “Bilgi üretimini kim yapar?” olacaktır. Buna verebileceğimiz cevap ise; kurum içi çalışanlar biçiminde verilebilir. Elbette ki bir kurumda bilgi üretimi yapılacaksa bunun yapılmasını sağlamak kurum içinde çalışanların görevi olacaktır. Eğer bilgi üretimini kurum içi çalışanlar yapmıyorsa o bir bilgi üretimi olmayacaktır.

İkinci soracağımız sorumuz ise “ Bilgi yönetimi neyi?” sorusudur. Bizim de buna vereceğimiz cevap ise: Bilgi, kurum veya şirket içerisinde örtük ve açık biçimlerinde karşımıza çıkar. Örtük bilgi şirket çalışanlarının zihninde yer alan ya da şirket eylem ve süreçleri içerisinde bulunan henüz kategorize edilmemiş, kodlanmamış, iletilmemiş ve çözümlenmemiş bilgidir. Açık bilgi ise, kodlanmış, kategorize edilmiş, teknolojik ve sosyal kanallar aracılığı ile erişilebilen ve paylaşılabilen bilgidir. Burada yer vermemiz gereken başka bir konu da bilginin sınıflanması konusudur. Bilgiyi iki başlık altında sınıflandırabiliriz. Bunlar:

Örtük Bilgi: Kişisel bilgidir. Sezgi, deneyim, yargı, değerler, inançlar ve zekâda gizlidir. Açığa çıkarmak zordur. Her şey çalışanın beynindedir. İşinden ayrılırken örtük bilgisini de götürür.

Açık bilgi: Açık bilgi ise mevzuat, belgeler, veritabanları ( arşiv ve kütüphane gibi ), web, e-posta…

Üçüncü sorumuz ise “Bilgi Yönetimi Nerede?”  Sorusudur. Buna vereceğimiz cevap ise kurum veya okul içerisindedir

Diğer bir sorumuz ise “Bilgi Yönetimi Neden?) sorusudur ki buna vereceğimiz cevap: örgüt ve kurumların yeni bilgiler üretmeleri ve kullanmaları şarttır. Sebep olarak küreselleşen dünya ekonomisi gösterilebilir.  Günümüz ekonomisinde dünya büyük bir hızla pazar yönünden küçülmekte buna karşılık rekabet ise büyük bir hızla artmaktadır. Bu durumda şirketler varlıklarını sürdürmekte zorlanmaktadırlar. Sözü geçen olumsuz koşullardan sıyrılmak ise ancak ilerlemek, gelişmek ve yenileşmek ile gerçekleşebilir. Hem varlığı sürdürme hem de gelişme ve yenileşmeye paralel olarak küreselleşen dünya ekonomisinde rekabet ortamına uyum sağlamak ancak kurum içi bilgi üretimi, paylaşımı ve kullanımı ile sağlanabilir. Çünkü bu eylemler yeni işlemler, yöntemler, süreçler ve ürünler, vb. oluşturulmasına yol açacaktır.

Son olarak soracağımız soru ise “evet bilgi yönetimi ama nasıl bir bilgi yönetimi? Sorusudur. Buna verilen cevap ise; bütün kurum ve şirketlerin bilgi üretimini özendirmeleri ve geliştirmeleri gereklidir. Bunun yolu sırası ile:

1-      Örtük bilgiyi açık yani paylaşılır hale getirmek,

2-      Yapılan üretime vb. ilişkin herkesin anlayacağı yeni kavramlar yaratmak,

3-      Bu kavramların anlaşılması ve kanıtlanması için ilgili kişilerce tartışılması,

4-      Bilginin veya kavramın prototipinin oluşturulması (şöyle ki: ürün, işlem, süreç vb.nin şekillerinin planlarının, modellerinin, özelliklerinin oluşturulması yani yapılandırılmış bilgi haline getirilmesi)

5-      Ortaya konulan bilginin kurum veya şirketin çeşitli hiyerarşik birimleri, toplulukları, çalışma alanları vb. arasında bir ilham kaynağı haline gelerek uygulamada ya da yeni bilgilerin oluşmasında kullanılmasıdır.

BİLGİ YÖNETİMİNİN 10 TEMEL İLKESİ

1-      Bilgi yönetimi pahalıdır (Bilgisizlik de öyle),

2-      Etkili bilgi yönetimi insan ve teknolojinin ortak çözümlerini gerektirir,

3-      Bilgi yönetimi ileri derecede politiktir,

4-      Bilgi yönetimi bilgi yöneticileri gerektirir,

5-      Bilgi yönetimi, modellerden ve hiyerarşik yapıdan çok bilgi haritalarından ve bilgi piyasalarından yararlanır,

6-      Bilgiyi paylaşmak ve kullanmak genellikle doğal olmayan eylemlerdir,

7-      Bilgi yönetimi bilgi iş süreçlerinin iyileştirilmesi anlamına gelir,

8-      Bilgiye ulaşma yalnızca bir başlangıçtır,

9-      Bilgi yönetimi süreklidir, asla bitmez,

10-   Bilgi yönetimi bir bilgi sözleşmesi gerektirir (Barutçugil, 2002; 84 ).

BİLGİ YÖNETİMİNİN TEMEL ADIMLARI

1- Kavramsallaştırma     : Bir organizasyonun hangi bilgi varlıklarına sahip olduğunu belirlemek için bir araştırma ve sınıflandırma çalışması yapmak.

2- Yansıtma                    : Bilginin organizasyona nasıl değer katabileceğini analiz etmek.

3- Eylem Planlama         :Daha iyi kullanma ve daha fazla katma değer elde etmek için gerekli eylemleri belirlemek.

4- Gözden Geçirme        :Katma değeri sağlamak için bilgi kullanımını gözden geçirmek ( Barutçugil, 2002; 71 ).

BİLGİ YÖNETİMİNİN TEMEL EYLEMLERİ

1- Bilgiyi Yaratmak                           :

Yaratmak bir bilim değildir, sanattır. İnsan konuları kendisi belirler, ancak bilgileri yaratamaz. Çünkü bu sabırlı bir çalışmayı gerektirir.

2- Çekirdek Bilgiyi Ele Geçirmek    :

Gerek duyulan bilgi türleri hakkında giderek artan bilinçlenme.

3- Bilgiyi Kullanıma Sokmak                      :

Bilgi parçalarının ilerideki muhtemel kullanımları için hazır duruma getirilmesine yönelik çalışmadır.

4-Topluluklar Arası Paylaşım                       :

Organizasyon ve uygulama topluluklarının bir araya gelmesi ve gerektiğinde dağılması için araçlar ve uyarıcı nedenler sağlanmalıdır.

BİLGİ YÖNETİMİ STRATEJİLERİ

1-      Sunulan ürün standart ise yeniden kullanmaya elverişli bir bilgi yönetim stratejisi uygunken, alıcıya özel ürünler sunan organizasyonların bütünleştirme stratejisini uygulamaları en uygun olacaktır.

2-      Olgun ürünler üreten organizasyonların üretim süreçleri rutinleşmiştir. Bu durumda bilgi yönetimi stratejisinin odağında kodlama yöntemi olmalıdır. Bilgisayar sektöründe olduğu gibi yenilikçiliğin yoğun olduğu alanlarda ise bireyselleştirme stratejisi odaklı bilgi yönetimi önerilmektedir.

3-      Açık bilgi-yoğun ortamlarda “insandan-belgeye” yaklaşımını içeren bilgi yönetimi stratejileri geliştirilebilir. Bunun yanında yazılaştırılmaları zor olan “know-how” yaklaşımına dayanan, yüz yüze iletişim odaklı bilgi yönetim stratejileri oluşturulabilir

( Öğüt, 2001; 133–134 ).

BİLGİ YÖNETİMİNİN ALANLARI

Bilgi yönetiminin inceleme alanlarından bazıları şunlardır ( Rob Van Der Spek ve Andre Spijkervet, akt: Cevat Celep, 2003; 30 ):

1- Ümit Verici Bilgi Alanları: Başlangıç dönemi olmasına karşın örgütün değişimi için gizli bir güce sahiptirler.

2- Öz Bilgi Alanları: Bir örgütü diğer örgütlerden ayıran bilgilerdir.

3- Temel Bilgi Alanları: Bunlar örgütler için vazgeçilmeyecek kadar önemlidirler ve tüm örgütlerde benzerlik gösterirler.

4- Geçerliliğini Yitirmiş Bilgi Alanları: Başarılı bir örgütte hiçbir etkileri yoktur.

5- Kritik Bilgi: Örgütün yaşamsal bilgi merkezidir ve örgütün gelişmesi, verimliliği… Vs bu bilgiye bağlıdır.

BİLGİ YÖNETİMİNİN AMACI

Bilgi yönetiminin öncelikli amacı, örgütün çevresinde meydana gelen bilimsel ve teknolojik yenileşmeler ile kavramsal gelişmelerden örgütün zamanında haberdar olmasıdır. Bu öncelikli amacının dışında da mutlaka bazı amaçları vardır. Bu amaçları şu şekilde sıralayabiliriz

Bilgi yönetiminin amaçları şu şekilde belirtilebilir:

1-      Bilgi deposu oluşturmak,

2-      Bilgiye ulaşmayı geliştirmek,

3-      Bilgi ortamını çoğaltmak,

4-      Bir servet olarak bilgiyi yönetmektir.

BİLGİ YÖNETİMİNİ GEREKTİREN NEDENLER

Günümüz örgütlerinde bilgi yönetimi gereksinimine neden olan temel iticiler bulunmaktadır. Bahsettiğimiz bu temel itici güçlerden bazıları aşağıya çıkarılmıştır:

1-      Zihinsel sermayeyi devam ettirme,

2-      Bilişim teknolojisindeki gelişme,

3-      İletişim teknolojisi,

4-      Yeni bütüncül ekonomi,

5-      Müşterilerin ve beklentilerin niteliğidir.

BİLGİ YÖNETİMİ ÖRGÜTLER İÇİN NEDEN ÖNEMLİ

Şüphe yoktur ki bilgi yönetimi kavramı tüm örgütler için gerçekten de önemlidir. Bilgi yönetimi kavramını örgütler için önemli hale getiren üç temel etmen bulunmaktadır ( Rob Van Der Spek ve Andre Spijkervet, akt: Cevat Celep, 2003; 35). Bunlar:

1-      Artan rekabet,

2-      Değişen müşteri istemleri,

3-      İş çevresinin hızlı bir biçimde ve hala büyük bir hızda değişiyor olması.

BİLGİ YÖNETİMİ GEREKSİNİMİNİ ETKİLEYEN ETMENLER

Bir örgütteki bilgi yönetimi gereksinimini etkileyen en önemli etmenlerin başında, örgütteki bilgi kültürü, anlayışı ve örgütün kendisi için koyduğu hedeflerin önemlilik ve ulaşılabilir güçlükte olma derecesidir. Bunun haricinde bilgi yönetimi gereksinimini etkileyen dört önemli gelişme vardır:

1-      Çevresel değişim,

2-      Mevcut iş modellerinin yetersiz kalması nedeni ile artık bu modellerin kullanılmaması,

3-      Yeni örgüt çevresinin çok daha karmaşık bir duruma gelmeye başlaması,

4-      Günümüzün yenileşme ve yaratıcılığı gerektirmesi.

BİLGİ YÖNETİM SÜRECİ

Her şeyde olduğu gibi bilgi yönetiminin uygulanmasında da belirli bir süreç vardır. Bu bölümde biri Galagan’a ait diğeri ise Bhatt’a ait olmak üzere iki çeşit bilgi yönetim sürecini ele alacağız ve incelemeye çalışacağız. Bunların açıklanmasına geçecek olursak öncelikle Galagan’a göre bilgi yönetim sürecinin nasıl olduğunu açıklayabiliriz:

1-      Yeni bilgi üretme,

2-      Dış kaynaklar aracılığı ile bilgiye ulaşma,

3-      Bilgiyi dokümanlar, veri tabanı, donanım ve bunların formunda temsil etme,

4-      Bilgiyi, süreçler, ürünler ve hizmetler içerisine yerleştirme,

5-      Var olan bilgiyi örgüt içine aktarma,

6-      Karar vermede ulaşılabilir bilgiyi kullanma,

7-      Kültür ve özendirmeler aracılığı ile bilgi genişlemesini kolaylaştırma,

8-      Bilgi yönetimi kavramının etkisi ve bilgi servetlerinin değerini ölçmedir.

Bhatt ise bilgi yönetimi sürecini beş aşama olarak kabul etmiştir:

1-      Bilgi yaratma: Örgütün yararlı fikir ve çözümler geliştirme yeteneğini içermektedir.

2-      Bilgiyi geçerli kılma: Edinilen bilginin çevre yararına kullanılabilmesi için süzülmesi ve şekillendirilmesi.

3-      Bilgi sunumu: Örgüt üyelerine bilgiyi gösterme yollarını içerir.

4-      Bilgi dağılımı: Örgütsel teknolojiler, teknikler ve insanların birbirleri ile olan etkileşimleri bilgi dağılımını sağlar.

5-      Bilgi uyarlama: Örgütün doğru bilgiyi, doğru yerde ve doğru şekilde kullanmasıdır.

BİLGİ PAYLAŞIMININ BAŞLICA ARAÇ VE YOLLARI

Bilgi paylaşımının başlıca araç ve yollarını ise şöylece saptamak mümkündür.

1-      Resmi sosyal iletişim ağları

2-      Gayri resmi sosyal iletişim ağları

3-      Takım çalışması

4-      Uygulama toplulukları

5-      Örgütsel öğrenme

6-      Dedikodu

7-      Resmi yapılanmış teknolojik iletişim ağlarının oluşturulması ve kullanımı (e-posta, mobil teknolojiye dayalı ağlar, telekonferans, video-konferans, vb.).

BİLGİ YÖNETİMİNDE BAŞARI

Bilgi yönetimi sistemince kurum içi bilgi paylaşımının gereğince yürütülebilmesi için kimi unsurların kurum yönetimince inançla benimsenmesi gerekmektedir. Bunları ise şöylece belirtebiliriz:

–          Bilgi yönetiminin kurum yöneticileri tarafından bir kurum stratejisi olarak kabul edilmesi

–           Kurum içerisinde bilgi üretim, depolama ve erişim, paylaşım ve kullanımını resmi veya gayri resmi olarak sağlayacak teknolojik altyapının oluşturulması

–          En önemlisi ise, kurum içi bilgi paylaşımını özendirecek güven ortamını ve ödüllendirme sistemini kapsayan, demokratik ve her tür iletişime açık bir kurum kültürünün oluşturulması ve geliştirilmesidir.

BİLGİ YÖNETİMİNİN YARARLARI

Bilgi yönetimi elbette ki kurum ve örgütler için gerçekten de çok faydalıdır. Bilgi yönetimi ile örgütlerin:

1-      Verimliliği arttırabilir,

2-      Pazarda daha yaratıcı ve becerikli işlemler yaparak Pazar durumu arttırabilir,

3-      Örgütün devamlılığını arttırabilir,

4-      Örgütün karını arttırabilir,

5-      Ürün gelişimi ve pazarlama arasındaki etkileşimi en uygun hale getirebilir,

6-      Örgütün etkinlik alanı ile ilgili yeterliklerini geliştirebilir,

7-      Yeni bilginin, teknoloji, donanım ve birleşimlerin üretimi ya da alımı gibi karar verme süreçlerinde daha iyi bir zemin oluşturabilir,

8-      Bilgi iş görenleri arasında iletişimi geliştirebilir,

9-      Bilgi iş görenlerinin örgütte kalmasını sağlayabilir,

10-   Örgütün asıl etkinliğinde ve yaşamsal olan örgüt bilgisinde odaklanmasını sağlayabilir ( Beijerse, akt: Celep, 2003; 41 ).

BİLGİ YÖNETİMİ UYGULAMALARINDAKİ ENGELLER

Bilgi yönetimi uygulamalarında çeşitli faydalar, yöntemler… vs olduğu gibi çeşitli engeller de vardır. Bu engelleri 3 ana başlıkta toplayarak inceleyebiliriz. Bunları organizasyon açısından engeller, takım – grup açısından engeller ve bireysel açıdan engeller olmak üzere inceleyeceğiz.

A) Organizasyon açısından engeller:

1-      Bilgi tabanını oluşturmak zaman alıcı, çalışan yoğun ve maliyetli

2-      Bireyler yoğundur ve bilgi yönetimi ek işler getirir

3-      Bilgi tabanlı sistem teknolojisi sınırları

4-      Geçici proje takımlarını izlemenin zorluluğu

5-      Gereksiz enformasyon

6-      Aşırı enformasyon

7-      Çalışanların sistemin hiçbir yararını görmemesi

8-      Kapalı bilgilerin kodlanmasının zorluğu

9-      Anlaşmazlığın artması

10-   Bilgi yönetiminin bireyleri kontrol etmesi

11-   Bilgi oluşumunda güçlü pozitif kültüre ihtiyacın olması

12-   Bilgi müdürünün varlığının yanlış mesajı vermesi. (Bollinger ve Smith, akt: Türk, 2003; 149 ).

B) Takım – grup açısından engeller:

1-      Bireysel çabaların ödüllendirilmesi bilgi biriktirmeyi cesaretlendirecektir

2-      Yönetim ve meslektaşlar tarafından eleştirilme korkusu

3-      Diğer disiplinlere olan saygının olmaması

4-      Güven, saygı ve ortak amaçların olmamasının çabaları yok etmesi

5-      Takım süreçlerinin belgelenmesinin ek işler gerektirmesi ( Bollinger ve Smith, akt: Türk, 2003; 149 ).

C) Bireysel açıdan engeller:

1-      Bilgi paylaşımı isteksizliği

2-      Bilginin güç, ilerleme veya ödül / ceza kaynağı olması

3-      Profesyoneller arasındaki rekabet

4-      Bilginin Ödüllendirilmesi

5-      Uzmanlığın değer ve statüsü duygusu

6-      Bilginin kaybedilmesinin bireyin değerini azaltacağı korkusu ( Bollinger ve Smith, akt: Türk, 2003; 149 ).

KAYNAKÇA

CELEP, Cevat; Bilgi Yönetimi, Ankara, 2003.

BARUTÇUGİL, İsmet; Bilgi Yönetimi, İstanbul, 2002.

TÜRK, Murat; Küreselleşme Sürecinde İşletmelerde Bilgi Yönetimi, İstanbul, 2003.

DEMİREL, Erkan Tural; Bilgi Yönetimi (yayınlanmamış Yüksek Lisans Ödevi), Malatya, 2002.

ÇINAR, İkram; Bilgi Yönetimi (Powerpoint sunusu), Malatya.

ÇINAR, İkram; Bilgi Yönetimi Nedir? (Powerpoint sunusu), Malatya.

ÇINAR, İkram. Eğitim Yöneticilerinin Bilgi Yönetimindeki Yeterlikleri (Malatya İli Örneği). (Yayınlanmamış Doktora Tezi) Hacettepe Üniversitesi, SBE. 2002.

 

Sunuş

Yeni bir sayıyla daha karşınızdayız. Bu sayıda daha çok Fizik bilimi ile ilgili yazılara ağırlık verildi. Yazılar büyük ölçüde Akdeniz Üniversitesinden emekli Prof. Dr. Oktay Hüseyin (Guseinov)’in yazılarından oluştu. Prof. Hüseyin bir fizik bilgesi olarak fizik bilimine nasıl bakılması gerektiği ve fiziğin hayatımızdaki yeri üzerine düşünmemizi sağlayan yazılar yazdı. Elbette başka yazılar ve yazarların değerli çalışmaları da bulunmaktadır. İlgiyle okuyacağınıza inanıyorum.

Fizik bilimi bilimsel ve teknolojik devrimlere yol açan bilgi üretimiyle dikkat çekmektedir. Newton’un mekanik keşifleri sanayi devrimine yol açmış, toplumsal alanı da elbette etkileyerek modernleşmeyi ortaya çıkarmıştı. Tuhaf gelebilir ama günümüzde yaşadığımız birçok sorun ve çatışma alanı (laiklikten faşizme, dünya savaşlarından terörizme) bu devrimin sonuçlarındandır. Yaşadığımız refah düzeyini, temsili demokrasiyi, bilim ve teknolojideki gelişmeleri de modernleşmeye, dolayısıyla büyük ölçüde Fizik bilimine borçluyuz.

Fizik yerinde durmadı ve kuantum dönemini başlattı. Bunun anlamı yeni bir devrimle karşı karşıya olduğumuzdur. Bu devrim, “bilişim devrimi” olarak adlandırılıyor. Bu devrim sonrası ortaya çıkabilecek olası gelişmeleri Mankurtlaştırma Süreci adlı kitabımdan aktarıyorum (s. 102-104):

Ekonomi, bilgi ekonomisine dayalıdır. Temel üretim etkeni; bilgi üretebilen insan yani insan sermayesidir. Üretim araçlarında robotlar ve nanoteknoloji ürünlerinin baskınlığı dikkat çekecek görünmektedir.

Kentli ve aykırı yaşam biçimleri gelişmektedir. Dünya görüşü olarak büyük anlatıların (ideolojilerin, dinlerin) çöküşü, postpozitivizm, postmodernizm, küreselleşme, yerelleşme, sermayenin küreselleşmesine karşı ulusçuluğun yükselişi kendini göstermektedir. Bilginler, felsefeciler, sanatçılar ve kitle örgütü liderlerinin önderlikleri söz konusu olacaktır.

Eğitimde, modern toplumdaki gibi zorunlu kitle eğitimi devam etmekle birlikte, bilgi üretimi ve bilginin ömrünün kısalması nedeniyle, yaşam boyu eğitim bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.

İşbölümünde; bilişimciler, medya, hizmet sektörleri, adhokrasi, teleiş kavramları gündemimize girmektedir.

Değerlerde ortaya çıkan gelişme ise hızlı değişme, rekabet, eşitlik, özgürlük, bireyin hakları, zaman, yaratıcılık, işbirliği, özdenetim, hazcılık, ahlak, çevrecilik, kalite, özgerçekleştirim, ademi merkeziyetçi yönetim, doğrudan demokrasi (sanal demokrasi) şimdiden önemli kavramlar haline gelmiştir.

Çekirdek ailenin de parçalanması bir olasılık olarak ortaya çıkarken, teleiş olanakları ve insanların daha az çalışmayla yaşamlarını sürdürebilecek olmaları, ailenin modern toplumdakinden daha da güçlenerek çıkacağı biçiminde yorumlanabilir. Kadının durumu ise bilişim toplumunun üretim biçiminin kadınsı değerlere daha yatkın olması nedeniyle kadın egemen düşüncenin yaygınlaşabileceği yönündedir.

Enerji kullanımında modern toplumdaki petrol ve kömür gibi çevreyi kirleten yakıtların ötesinde doğal (güneş, rüzgâr), nükleer ve hidrojen kaynaklı yakıtlara yönelim beklenmektedir.

İletişimde elektronik ağ (internet) teknolojisinde önemli gelişmeler beklenmektedir. Hâlâ çok hantal olan bilgisayar ve cep telefonlarının birleşerek daha kullanışlı bir teknolojinin ortaya çıkması ve hayatı birçok yönden etkileyip değiştirmesi beklenmektedir.

Bilişim toplumunda öncü bilim olarak kuantum elektroniği, moleküler biyoloji ve çevre bilimleri önem kazanmaktadırlar.

Bilişim toplumunda ortaya çıkan ya da çıkması olası sorunlar ise, hızlı değişimden kaynaklanan geleceğin belirsizliğinin yaratacağı şok, değerler bunalımı, siber terör, insanlar arası eşitsizliğin büyümesi ve sermayenin küreselleşmesi sayılabilir.

Bilişim toplumunun gerektirdiği insan tipinin, doğu toplumlarının kültür kodlarına çok yakın olması (örneğin saçaklı mantık-fuzzy logic) Doğu toplumlarının bilişim toplumu yolunda avantajlı olmasını sağlamaktadır. Bu durumda Doğu toplumları yeniden uygarlığın bayraktarlığını yapmaya başlayabilirler. Elbette Türkiye bu arada gerçekten Batılılaşmazsa!

Fen bilimlerini özellikle de fizik bilimini takip etmek ve bunun eğitimine daha fazla önem vermek geleceğe güvenle bakabilmek için zorunludur.

Gelecek sayıda başka konularda buluşmak dileğiyle.

Dr. İkram Çınar

Bir Eğitim Ütopyası

Bir Türk atasözü, “Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir” der. Aynı atasözünü değiştirerek “Perşembenin gelişi Pazartesiden bellidir” diyemeyiz.

Futuroloji (Gelecekbilim) 1970’li yıllardan sonra yeni bir bilim alanı olarak gelişmeye başladı. Futuroloji, bazılarına göre “bilimsel kehanet” olarak adlandırılsa da, sonuçta bilimin “kestirim” işlevinden başka bir şey değil.

Futuroloji alanında çalışanlar “Perşembe’nin durumunu” ne zamandan tahmin edebilir, yordayabilirler? Ne Toffler, ne Drucker, ne de Naisbitt’in Perşembe için Çarşamba öncesine gidemedikleri söylenebilir.

Bunlar ancak on yıl sonrasını görebiliyor ve yorumluyorlar. Bilimin sınırlılığı işte!

Ama Nostradamus gibi bir kâhin, yüzyıl değil, bin yıl sonrasını bile görebiliyor(muş). Henüz “Prof ” olamayan ben ne desem ki? 22. yüzyıl ve eğitimi için kendimi çok aciz hissettiğimi söylemeliyim.

Öte yandan soru karşısında Malatyalıların dediği gibi “bilmiim ki” deyip kaçak güreşmeyi de bir pehlivan torunu olarak kendime yakıştıramıyorum.

Andrew Ross, “Tuhaf Hava” adlı kitabında aktardığına göre, The World Future Society’ye göre; “yakın gelecek” (bir yıla kadar), geçmiş tarafından dikte edildiği için denetlenemez; “yakın vadeli gelecek” (1-5 yıl arası) şimdiki eylemlerimizle kısmen denetlenebilir; “orta vadeli gelecek” (5-20 yıl arası) neredeyse tamamen denetlenebilir ve şimdiden seçilebilir; “uzun vadeli geleceğin” (20-50 yıl arası) tohumları şimdiden atılabilir; ancak “uzak gelecek” (50 yıldan sonra) büyük ölçüde öngörülemez ve kontrol edilemez.

Peki öyleyse bu tür yazılar neden yazılır? Buna bilimin yanıtının olamayacağı bellidir. Öyleyse, bir zihin jimnastiği ya da imgelem gücü tanıma/saptama yapma, yaratıcılığı kışkırtma, beyniyle oyun oynama, uçuk kaçık da olsa insanlığa açılımlar yapma, birilerine ilham verme olabilir mi?

Hepsi olabilir.

O halde yazacaklarım bir zihin jimnastiği ya da bilimsel fantezilerim (!) olacaktır. “Ütopya” demek galiba en doğrusu olacak.

Ütopya üretmek! Bu ne demektir biliyor musunuz? İnsanlık tarihini, uygarlığı, insan felsefesini, din, teknoloji ve bilim tarihini karıştırmak ve çıkarsamalar yapmak anlamına geliyor. Hem de değişimin bu kadar hızlı olduğu modern ve postmodern zamanlarda!

Bunca işin gücün arasında, bütün enerji ve sinerji ibrelerimin eksiyi gösterdiği bir sırada bu da nereden çıktı? İnadına bir soru da ben size soracağım:

İki gözünüze eşdeğer üçüncü bir göze sahip olmak isteseydiniz, gözünüzün nerenizde olmasını isterdiniz? Sorunun yanıtını yazımın her satırını okuyasınız (ceza) diye hemen vermiyorum. Her satırda olabilir.

 

Ütopyam

Aşağıdaki yazıyı zamanda yolculuk yapan 2163 yılında eğitim gören ve “eğitimimizin amacı ne olmalıdır?” sorusunu yanıtlamaya çalışan bir öğrencinin bana yazdığı mektuptan aktardığımı itiraf ediyorum. Dolayısıyla eleştirilerden etkilenmemem gerektiğini biliyorum. “Beni üzmenize izin vermeyeceğim!”

Eğitimin amacını belirlemek “nereye gitmek istiyoruz”, “nerede olmak istiyoruz” sorularının yanıtlanmasıdır. Ancak bunun için de “nereden geliyoruz, neredeydik” sorusunun yanıtlanması gerekmektedir.

İnsanlık ilkel bir durumda avcılık ve doğadan toplayıcılıkla geçinir giderken, bir yerlerde “karasaban” adı verilen bir araç keşfedildi ve insanlık tarım toplumuna geçti. Tarım toplumunun kültürel mantığına biz sonradan “geleneksel kültür” adını verdik. Daha sonra “buharlı makine” icat edildi ve “modernleşme”yi başlattı. Bu dönemde “mekanik düşünüş” bilimsel paradigmayı oluşturdu. Derken, gelişme devam etti ve “bilgisayar” geliştirildi ve “modern sonrası” kültür ortaya çıktı. Bu dönemde belirleyici olanlardan biri de “parçacık (kuantum) mekaniği” oldu. O döneme kadar yoğunluklu olarak makroevrenle ilgilenen insanlık artık mikroevrenle de ilgilenmeye, mikro makineler üretmeye başladılar. Bu, o zamana kadar yapılan en büyük bilimsel devrimdi.

İnsan bir acayip mahluk! Tevfik Fikret’in şiirinde dediği gibi “putunu kendi yapıyor, kendi tapıyor”. Öte yandan koca şairin dediği gibi “usta duvarı yapar ama duvar da ustayı yapar”. İnsan, binlerce yıldır teknoloji üretiyor, sonra teknolojiye uymak için kendini değiştirmeye çabalıyor. Neyse ki 2050’li yıllardan sonra bundan kurtulduk. İlkel zamanlarda teknolojiyle önce anayurt “mavi portakal dünya”yı mahvettik ama sonra da yine teknolojiyle hem dünyayı tekrar yaşanabilir bir yer haline getirdik, hem de “Gökadalararası İnsan Birliği”ni kurabildik. Artık hem dünyada hem de birçok gökadasında yaşayabiliyoruz. 19 ve 20. yüzyıllarda olduğu gibi etnik köken ve din gibi göreceli kavramlar bizim birbirimizden ayrı olmamıza neden olmuyor. Bizim daha üst amaçlarımız var, sanırım daha büyük düşünüyoruz.

20. Yüzyılda insanlar teknoloji üretmişler ama onu kullanmak için sıradan insanlara uzun bir eğitim vermek zorunda kalmışlar. Bilindiği gibi artık kullanılan teknolojiyi öğrenebilme sorunu ortadan kalkmış durumdadır. İnsan beynine yerleştirdiğimiz güncellenebilir miniyonga (microchip) aracılığıyla karmaşık araçları kullanamama sorunumuz yok. Gerçi bazı bölücüler miniyonga takılmasını, bir “ağabey” tarafından gözetlenmek olarak değerlendiriyor ve insanca bulmuyorlar ama ne yaparsınız. Ortalama insanın 150 yıllık ömrünü, kullandığı araçları nasıl kullanabileceğini öğreterek harcamamalıyız.

Gerek nüfusun fazlalığı, gerek robotronik, mobotronik ve mikro makinelerin gelişmesi, gerekse İşbiliminin bulguları nedeniyle günlük çalışma süresi iki saate indirildi. Bunun anlamı insanın kendine ayırabileceği çok zamanın olmasıdır. İyi eğitilemeyen ve serbest zamanlarını iyi değerlendiremeyen bazı insanlar toplumsal sorunlara yol açarken, büyük çoğunluk zamanlarını toplumsal yararı da olan etkinliklerde değerlendiriyor.

İş ve uyku dışında çok zamanı olan insanın zamanının anlamlı işlerle nasıl doldurulacağı ciddi bir sorun haline gelmektedir. Bazı psikologlar ekonomik yapının emek yoğun üretime olanak verir biçimde düzenlenmesi gerektiğini savunurken, bazıları da meşguliyetin uzatılması için daha başka gökadaları bulmak, bunları yaşanabilir hale getirmek için uğraşılması gerektiğini savunmaktadırlar. Burada en büyük sorumluluk eğitim kurumuna düşmektedir.

Geçen hafta zaman yolculuğuna çıktım. 1999 yılında Dünya’nın Türkiye’sine uğradım. Sözde “Türkiye’de Eğitim”i inceleyecektim. Türkiye’nin gündeminde o kadar ilginç bir konu vardı ki, zaman bulamadım. Amerika’da yetişmiş, Merve adında dindar olduğunu iddia eden bir parlamenter, kamutaya girmeye hak kazanmış. Saçı örtükmüş ama kamutaya saçı örtük girilemiyormuş. Dedelerimiz bunun için birbirine girmişlerdi. 12 yaşındaki kız öğrencilerin saçlarını örtmüşler, polisle çatıştırıyorlardı. Saç örtüsünde düğümlenen sorun aslında kültürel ve ekonomik sorunların kadının başında patlamasıydı bence.

Doğrusu din çok önemli bir kurum. Bunun önemini nasıl anlamamışlar şaştım. Din hâlâ önemli bir kurum ama çok şükür bizde dinbazlar değil dindarlar var ve onlar insan bedeniyle değil, ruhuyla ilgililer. Ayrıca bizim dindarların gözleri kurşun sıkmıyor, daha sevimliler. Türkiye’dekileri gördükten sonra bizimkileri seviyorum. Yaşamın anlamı üzerine güzel sohbetlerimiz oluyor. Onlarla konuşmayı seviyorum ve konuştukça rahatladığımı hissediyorum.

Türkiye’yi gezerken iyi ki o zamanda doğmamışım diye düşündüm. Kocaman hantal bilgisayarlar kullanılıyordu. Daktilo makinesinin biraz gelişmişi… Ona sahip olmak da bir ayrıcalık ve statü kaynağı üstelik. Oysa şimdi öyle mi: Herkesin bir bilkartı var. Düşünceyle harekete geçiyor. İstediğiniz kişiyle açılan dev sanal ekranda yüz yüze görüşebiliyorsunuz. Bir sekreter ya da her türlü işinizi yapabilen bir yardımcı gibi. Düşünün ve söyleyin yeter. İsterseniz istediğiniz yere ışınlayabiliyor. Ama bunu da kötü amaçlar için kullananlar yok değil. Sanırım insandaki bu olumsuzluk duygusunu bir biçimde “yok etmek” (demiyorum ama) dizginlememiz gerekiyor. Yine eğitimle.

Evlerimiz artık canlı. Her türlü aracı bilkartınızla çalıştırabiliyorsunuz (bilkartsız da çalışıyorlar ya).

Geçen yüzyıllarda çok yaşanan ve ahlaksızca bulduğum insanlar arası eşitsizlik ve sömürü düzenini önemli ölçüde ortadan kaldırdık. Ama yok edemedik henüz. Özellikle hâlâ pahalı olan kalp, böbrek, dalak, ilik gibi yapay organları yaşla birlikte yıpranan ve değiştirmesi gereken bazı insandaşlarımızın satın alamaması beni çok üzüyor. Bu konudaki duyarlılığı geliştirmek için eğitimden yararlanmaktan başka yolumuz olmadığını düşünüyorum. İnsanlarda duyarlılık geliştikçe bu sorunun kendiliğinden çözüleceğini düşünmekteyim.

Eşitlik dedim de, aklıma özgürlük geldi. Geçen yüzyıllarda liberalizm özgürlüğü, sosyalizm eşitliği savunmuşlardı katı biçimde. İşin kötüsü ikisi bir arada bulunamıyordu. Özgürlükler artınca eşitlik ortadan kalkıyor, eşitliği sağlayınca da özgürlük yok oluyordu. Bu mücadele o kadar kızışmıştı ki, 1920’lerde bunu başarabilmiş olan Türkiye’nin sentezi bile gözden kaçmış, yeterince uygulanıp geliştirilememişti. Atatürk’ün modeli 22. yüzyıl insanı için büyük ufuklar açtı. Keşke daha önce insanlık bunu fark edebilseydi.

Geçen gün gökadalar arası TV kanalı (ki resmi kanaldır) yaratıcı insanları seçebilmek için bir soruşturma yapıyordu: “Eğer üçüncü bir gözünüz olmasını isteseydiniz, vücudunuzun neresinde olmasını isterdiniz” diye soruyordu. 20. yüzyıldan kalma bir soruydu bu ve elbette herkesten değişik yanıtlar geldi. Bazıları ensesinde istemişlerdi. Ama en doğru yanıtı beş yaşındaki bir çocuk verdi; işaret parmağının ucunda olmasını istermiş. Gerçekten de; her yöne çevirebilirsiniz.

Eğitim artık okullarda dört duvar arasında yapılmıyor. Öğretmenlerimiz de yok. Her anne baba kendi çocuklarının öğretmeni. İnsan doğasına uygun olan da bu. Artık anne babalar çocuklarıyla daha fazla birlikte olabiliyorlar. İnsan doğasını araştırdık ve bizim istediğimize göre değil, insan doğasının gereği olana göre yaşamı düzenledik. Çocukları sınavlarda birbiriyle yarıştırmıyoruz. Eğitimi insan yavrusunun insanlaşması süreci olarak anlıyoruz. Eski zamanlardaki gibi jimnastik, müzik ve felsefe ekseninde programlarımızı hazırlıyoruz. Böylece insanın bedenini, duygularını ve aklını özeğe almış oluyoruz. Sınav merkezli bir eğitimden vazgeçeli çok oluyor. Yaşamı anlamlı kılanın mutlaka bir konumda bulunmak olmadığını gördük. İnsandaki tükenmez kaynağı bulduk. Çocuklara seçenekler sunup onlara kendilerini tanıtıyoruz. Elbette içlerinde bir de ışık yakıyoruz. Yönlerini aydınlatsınlar diye…

Okul örgütü olmadığı gibi müdürlerimiz de yok. Ama eğitim yöneticilerimiz var. Eğitim bilimleri alanında ciddi çalışmalar yapıyoruz. Eğitimde hedef kitlemizi aileler oluşturuyor.

Temsili demokrasiden doğrudan demokrasiye geçtiğimiz için insanları demokrasi konusunda çok iyi yetiştirmemiz gerekiyor. Yüzyılımızın en ciddi eğitim sorunu bu. “Daha iyi nasıl yapabiliriz” sorusu sürekli olarak gündemimizi işgal ediyor.

Son zamanlarda gelecekle ilgili tasarımlarda teknokratların sesinin çokça çıktığını fark ediyorum. Gelecek tüm insanlığı ilgilendiren bir durumsa, bu geleceğin nasıl olacağına ilişkin tasarımlar sadece uzmanlara bırakılamaz. Ama gözlenen o ki, bilimkurgu çalışmaları yapanların bizi götürmek istediği yere gitmek zorundayız gibi geliyor bana. Ama buna itiraz hakkımızı savunmalıyız.

Şimdilik eyvallah!

Bilişim Toplumuna Doğru Eğitim Yöneticisinin Sorumluluğu

Giriş

Çağımızda çok yoğun ve hızlı değişimler ve gelişimler yaşanmaktadır. Bilimde ve teknolojide yaşanan bu gelişmelerin bu çağdaki bir özelliği, diğer çağlarda bu kadar hızlı yaşanmamasıdır. Çok hızlı yaşanmakta olan bilimsel ve teknolojik değişimler beraberinde birçok toplumsal değişimi de getirmekte, hatta bazı toplumsal sorunlar ve çevre sorunları gibi yaşamsal sorunları da ortaya çıkarmaktadır.

Değişimler karşısında insanoğlunun tepkileri değişik olmaktadır. Kimisi değişimin önünde olarak öncü rolü kapmaktadır; Batı uygarlığı gibi. Kimisi değişim kavramına küserek yalınayak dağlarda mücadeleyi tercih etmektedir; Afganlı mücadeleciler gibi. Pek doğal olarak bu iki kutup arasında birbirinden farklı noktalarda bulunanlar da bulunmaktadır; bizim toplumumuz ve diğer toplumlar gibi. Ancak unutulmaması gereken nokta şudur ki, değişmeyi kabul etmeyenler yaşadıkları çağın dışında olurlar…

Bilgi / Bilişim Toplumu

Bilim ve teknolojideki hızlı değişimler yanında birçok toplumsal değişimleri de getirmektedir. Öyle ki hem toplum yapısı değişmekte, hem toplum-birey ilişkileri değişmekte, hem de birey-birey ilişkileri değişmektedir.

Yukarıda kısaca sözünü ettiğimiz bilimsel ve teknolojik değişimler sonucu ortaya çıkan toplumsal yapı bağlamında “Bilgi Toplumu (information society)” günümüzde sıklıkla tartışılmaktadır. Bu arada “bilgi toplumu” kavramına karşı çıkan ve “bilişim toplumu” kavramının geçerli olduğunu düşünen yazarlar bulunmaktadır. Köksal’a göre

“ … bilgi toplumu değil, bilişim toplumu dememiz gerekiyor. Bilgi toplumu, genel anlamda knowledge society (!)deyişinde olabileceği gibi devingen olmayan bilgiyi çağrıştırıyor. Bilişim sistemleriyle, kullanıcıların kararlarını yönlendirmede gereksinme duydukları bilgi’yi (information), onlara bilişim sistemlerinin güncel devingenliği, birlikteliği içinde ve genel yaşamın olağan koşullarında, etkileşimli biçimde sağlayabilmemiz söz konusu.” (Köksal, 2002).

Yetmişli yıllarda gelişen ve seksenli yıllarda tam bir patlama yaşayan bilgisayarların hızı, gücü ve kapasitesinin etkisi altındaki insanoğlu, doksanlı yıllara doğru gelirken önemli olanın bilgi olduğunu, bilgisayarın sadece etkin bir araç olduğunu görmeye başladı. Önce ABD’de daha sonra Japonya ve AB’de, sanayi çağının ardından gelmekte olan çağa ‘bilgi çağı’, yeni topluma da ‘bilgi toplumu’ denilmeye başlandı (Aktaş, 2005).

Başaran’a (1999:37) göre bilgi toplumu, yeni mal, hizmet ve düşünceler üretmek, dolayısıyla daha iyi yaşamak için, en son bilimsel bilgilere ve teknolojiye anında ulaşabilmek demektir.

Bilgi toplumu bilgi üretebilen toplumdur. Bilgiyi ise günümüzün temel unsuru kabul edebiliriz. Nasıl ki ilk çağlarda “tarım”, devamında “sanayi” belirleyici unsur olmuş ise günümüzde de bilgi belirleyici unsur olmaktadır. “Bilgi toplumu” ilk kez Porat tarafından irdelenmiş bir düşüncedir. Bu düşüncenin temelinde yatan, bilginin toplumun itici gücü haline gelmesidir (Özden, 2000: 76).

Aktaş (2005), bilgi toplumunu yalın ve sade biçimde ‘bilgiye dayalı toplum’ diye tanımlayarak: ekonomiden ticarete , günlük yaşama , insanların evinden işyerine her yerde bilgiye dayalı eylemler yaptığı, yapabildiği bir toplum demektedir.

Bu tanımlardan da görüleceği gibi, bilgi toplumu, yapısı bilgiye dayalı olan, bilgi üreten ve bilgiyi pazarlayabilen toplumdur. Tanımları çoğaltmak olanaklı olmakla birlikte bilgi toplumuna ilişkin tanımlarda ortak unsurun bilgi olduğu; bilginin üretilmesinin ve toplum temelinin bilgiye dayalı olduğunu görüyoruz.

Bilgi nasıl belirleyici unsur olabilir? Bilgi, günümüzde üretim aracı haline gelmiştir, yani sermaye (üretim aracı)  konumundan fabrika/tezgah yavaş yavaş uzaklaşmakta ve yerine bilgi yerleşmektedir.

Bilgi toplumunun yapısını oluşturan temel öğelerin başında yenilikçi teknolojide meydana gelen değişmeler vardır. Sanayi toplumunun özündeki buharlı makinenin yerini, bilgi toplumunda bilgisayar; fiziksel emeğin yerini, zihinsel emek; maddi üretim gücünün yerini de, bilgi üretim gücü almıştır (Özden, 2000: 76).

Bilgi/bilişim toplumunun bilgisayarın bulunuşuyla başladığını (1950)  belirten Çınar, bilgi toplumu ile birlikte meydana gelen değişimler hakkında ayrıntılı bilgi vermektedir. Çınar’a göre mekanik düşünceden kuantum düşünce ve teknolojisine geçiş (Kuantum Fiziği) önemli bir belirleyicidir ve bilgi/bilişim toplumunun  ana unsurlarından bazıları şunlardır (Çınar, 2004):

Temel üretim etkeni: İnsan sermayesi (bilgi),

Dünya görüşü: Büyük anlatıların çöküşü, çokkültürlülük, postpozitivizm, küreselleşme, sermayenin küreselleşmesine karşı ulusçuluk

Eğitim: Kitle eğitimi (zorunlu), yaşamboyu eğitim (zorunlu)

Değerler: Hızlı değişme, rekabet, eşitlik, özgürlük, bireyin hakları, zaman, yaratıcılık, işbirliği, özdenetim, hazcılık, ahlak, çevrecilik, kalite, özgerçekleştirim, ademi merkeziyetçi yönetim, doğrudan demokrasi (sanal demokrasi)

Sorunlar: Gelecek şoku, değer bunalımı, terör, insanlar arası eşitsizlik, sermayenin küreselleşmesi

Bilişim Toplumunda Birey

Sanayi toplumunun bireyi din kurallarının bağlayıcılığından sıyrılmış ve laik eğitimle yetişmiştir. Tarım toplumuna egemen olan katı gelenek ve göreneklerinden ise, kente geldiğinde kurtulmuştur. Yaşamını sürdürdüğü toplum içerisinde, toplum yaşamını düzenleyen bağlayıcı kurallar olarak hukuk kuralları bulunmaktadır.

İnsanlık tarihinin evriminde her zaman, bireyi sınırlayan bir takım kurallar yukarıda kısaca değinildiği gibi olmuştur. Ancak bilgi toplumuna gelindiğinde bireyin, olabildiğince özgür ve her türlü kurallar setinden bağımsız kaldığı gözlemlenmektedir. Bilgisayarın karşısında, sanal dünyada, birey her türlü tabulardan ve yasaklardan uzak hareket etme olanağına sahiptir.

Bu özgürlüğün ne getirip ne götüreceği dikkatle incelenmesi gereken bir sorunsaldır. Liberal kaygılarla, bilgi toplumunun alanlarında (sanal dünyada) her türlü kısıtlamaya karşı çıkılabilir ve özgürlüğün erdem getirebileceği ileri sürülebilir. Ancak, sanal dünyada çocuk pornosunun yaygınlaşması ya da sanal dünyadan bombaların yerleştirilmesi ve patlatılmasına ilişkin olumsuz gelişmelerin erdemlilik getirmeyeceği de aşikârdır.

Bilişim Toplumu Modelinde Eğitim

Bilgi toplumu ve bilgi toplumunda birey kavramlarının üzerinde kısaca durduktan sonra bilgi toplumu modelinde eğitim kavramını irdelemekte yarar var. Çünkü bilgi toplumu modelinin yaşanmaya başlaması, her alanda olduğu gibi eğitim kavramını ve örgütlerini de derinden etkileyecek ve dönüştürecektir.

Bilgiyi üretmek, kurum içinde veya dışındaki diğer insanlara iletmek, o bilgiyi paylaşabilmek ve en önemlisi, hizmet sektöründe ve sanayide yeni yöntemler, yeni ürünler bulmak amacıyla kullanabilmek için gereken bilgiye ve beceriye (know-how’a) sahip olabilmesi için eğitim temel koşul haline geldi. Bu nedenle, hızla gelişen ve değişen dünyada eğitimin da sürekli olması, ömür boyu eğitimden söz edilmesi hiç de boşuna değildir (Aktaş, 2005).

Eğitimciler çözüm üretebilmek için öncelikle “bilişim toplumunda eğitimli insan kimdir?” sorusunu cevaplamak zorundadırlar. Verilecek cevapların öğretimin öğrenci merkezli olması, mezunların değişikliklere direnmeyip onun gereklerini severek yerine getiren, yaratıcı zekası sonuna kadar kullanıma açık, öğrenmekten hoşlanan bir yapıya kavuşturulması yönünde olması beklenmelidir (Özden, 2000: 78).

Bilgi toplumunun öğretim anlayışında öğrenci merkezli öğretim modeline geçilmiştir; bilginin öğrenci tarafından yeniden üretilmesi, bilginin anlamlandırılması esas alınır; zamansız ve mekansız asenkron öğretim sistemi benimsenmektedir; öğrencilere, bilgilere nasıl ulaşacağı, bilgilerin nasıl sınıflandırılacağı – kodlanacağı ve yeni bilgilerin nasıl üretileceği öğretilmektedir (Merter, 2002: 53). Bilgi toplumu sürecinde okul örgütleri açısından iki sorun gündeme gelmektedir (Çelik,  2000: 132):

  • Okul, evrensel değerleri bireylere nasıl kazandırabilir?

  • Evrensel değerlerle çelişmeyecek milli değerler bireylere nasıl kazandırılabilir?

Bilişim Toplumu Modelini Benimseyen Bir Yöneticinin Sorumluluğu

Bilgi toplumunda etkili olabilmesi için, okulların bilgilendirme yeri değil, bilgi işçiliği yapan bir organizasyon olması gerekmektedir. Bilgi işçiliği ise zihinsel çabanın genişletilmesi demektir. Böylece, eğitimin amacında köklü bir değişiklik anlamına gelir; mevcut bilginin öğrenciye aktarılması değil de, okulların , bilgi üretim merkezi haline gelmesi anlamına gelir (Özden, 2000: 81).

Eğitim yöneticilerinin bilgi toplumu benimsemeleri halinde, okul yönetiminin değiştirilmesi/geliştirilmesi yolunda ilk ele alacakları konunun “okul kültürü” olması gerekir. Eğitim yöneticileri bilmelidirler ki, okul kültürünü değiştirmeden okul kültüründe bir değişiklik yapmak ya da değişikliği sürekli kılmak olanaklı gözükmemektedir. Okul kültüründe sağlanacak değişimler sonucunda ise, asıl değişimlerin içselleşmesi sağlanacaktır. Başta öğretmenler olmak üzere diğer bireylerin değişimleri benimseyip içselleştirmeleri istenen yönde sonucu sorunsuz beraberinde getirecektir.

Bilgi toplumu modelini benimseyen bir okul yöneticisi ya da denetmenin dikkat etmesi ve gözden kaçırmaması gereken bazı ilkeler aşağıda sıralanmıştır (Aşağıdaki bölümde ağırlıklı olarak Vehbi Çelik’in Okul Kültürü ve Yönetimi kitabından yararlanılmıştır):

Bilişim toplumunun okulu sürekli olarak kendini yeni gelişmelere açık tutmak zorunda kalacaktır. Okulda bireysel gelişme ve yeniliğe açık, insan kaynaklarına değer veren ve bireyin kendini geliştirmesine yardım eden bir örgütsel kültür oluşturulmalıdır.

Bilişim toplumunda kariyere dayalı öğrenilmiş bir mesleğin sürdürülmesi yerine meslek sahibinin mesleki bilgisini sürekli yenilemesi gerekecektir.. Meslek  sahibi için okul ve üniversite, pratik bilgiden çok, soyut düzeydeki bilimsel bilgiyi kullanabilmenin yöntem ve tekniklerine yönelecektir. Böylece okulun fonksiyonları değiştirilmelidir.

Bilgi toplumunun okulunda temel yaklaşım, “yaşam boyu eğitim” yaklaşımı olacaktır. Okul kapılarını yetişkinlere de açacaktır. Okul – işyeri arasındaki kesin çizgi bulanıklaşacaktır. Okul yöneticileri ve denetmenler katı tutum yerine esnek tutumlar geliştirdikleri gibi öğretmenleri de teşvik etmelidirler.

Okul yöneticisinin ve öğretmeninin bilgi sunumunda tek  otorite olmaları değişecektir. Bu gerçeği öğretmenlere ve kendilerine benimsetebilirler.

Geleceğin okul yöneticisi üç soruyu cevaplandırmak zorundadır: Ne?  Niçin?  Nasıl?

Vizyon: “Ne” sorusunun cevabıdır. Okul yöneticisinin oluşturmaya çalıştığı geleceğin resmidir. Vizyonsuz bir okul yöneticisi karanlıkta yolunu kaybeden bir insan gibidir, nereye gideceğini bilemez.

Misyon: “Niçin” sorusun; Örgütün “biz niçin varız” sorusuna verdiği cevaptır.

Temel Değerler: Misyonumuzla tutarlı olarak vizyonumuza ulaşmak için çıktığımız yolda nasıl davranmak istiyoruz sorusuna verilecek cevaptır. Bir örgütün değerleri doğrudan ayrılmazlık, açıklık, dürüstlük, özgürlük, fırsat eşitliği, liyakat ve bağlılığı içerebilir.

Bilgi toplumu modelinin öğretmeni, öğretim teknolojilerinin geliştirilmesi ve bu teknolojilerin öğretim amaçlı kullanmaları konusunda eğitilmelidir (Merter, 2002: 61). Sürekli öğrenme bilgi toplumunun önemli kavramlarından birisi olarak ele alınmalı, öğretmenler de hizmet içi kurslara alınmalıdırlar. Bu hizmet içi kursların öğretmenlere niteliklerini geliştirmek, görevlerinin kapsamını değiştirmek ya da geliştirmek, alanlarındaki ve genellikle öğretmenlik mesleğindeki en yeni gelişmeleri izleyebilmek olanakların sağlayabilecek biçimde düzenlenmesi gerekir (Ozankaya, 2002: 74)


Sonuç

Bu bilgilerin ışığında vakit kaybedilmeksizin somut adımlar atılmalıdır. Yapılması gerekenler konusunda ulusal ve uluslararası birçok plan, program, komisyon raporu ve benzeri çalışmalar ve yayınlar bulunmaktadır (ayrıntılı bilgi için bakınız: http://www.bilgitoplumu.gov.tr/yayinlar.asp Hatta Devlet Planlama Teşkilatı bünyesinde bir “Bilgi Toplumu Dairesi” bile örgütlenmiştir.

Zihinsel anlamda yapılan çabalardan (bilimsel yayınlar, resmi raporlar, araştırma raporlar gibi) sonra, sıra somut adımları atmaktadır. Eğitim alanında da okul yöneticileri ya da denetmenler üzerlerine düşen sorumlulukları yaparak bu konularda öğretmenlere yardımcı olmalıdırlar.

Göktaş’ın (2002: 6) çalışmasında da belirtildiği gibi ilköğretimden başlamak üzere eğitimin her kademesinde bilgisayarlı eğitime geçilmesi, her okula internet erişiminin sağlanması ve bilişim teknolojisinin bütün derslere bütünleşik olması sağlanmalıdır. Bu öneriyi uygulamaya koymanın büyük sorumluluğunun Millî Eğitim Bakanlığı’na ait olduğu açık. Ancak bir okul yönetiminde eldeki kaynaklarla bilgisayar alınması ve internet bağlantısının sağlanması olanaklı iken kaynaklar başka alanlara aktarılıyorsa ve verimsiz şekilde boşa harcanıyorsa  okul yöneticisinin “devlet baba beni bilişim toplumuna uyarlasın” beklentisi traji-komik bir durum ortaya çıkaracaktır.

KAYNAKLAR

Aktaş, Ziya, (2005), “Bilgi Çağında Öğrenim ve Çankaya Üniversitesi”,http://www.cankaya.edu.tr/turkce/yayinlar/h1g7.php , Erişim: 11.11.2005.

Aktaş, Ziya, “Bilgi ve Bilgi Toplumu Üzerine”,

http://www.cankaya.edu.tr/turkce/yayinlar/h1g1.php , Erişim: 11.11.2005, Erişim: 11.11.2005.

Başaran, İ. Ethem. Eğitime Giriş, Ankara: (Kişisel yayın), 1999.

Çelik, Vehbi. Okul Kültürü ve Yönetimi, Ankara: Pegem Yayıncılık, 2001.

Çınar, İkram, (2004), “Tarihe Yeniden Bakmak” (Taslak Metin), Eğitişim Dergisi, Malatya, İ.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi, S.5, http://www.egitisim.gen.tr/site/arsiv/38-5/126-tarihe-yeniden-bakmak.html

Göktaş, Yüksel, (2002), “Bilişim Sektöründe Eleman Açığı: Mevcut Durum ve Çözüm Önerileri”, Türkiye’de İnternet Konferansı. İstanbul.

http://inet-tr.org.tr/inetconf8/bildiri/93.doc Erişim: 11.11.2005.

Köksal, Aydın, “Bilişim Sözcüğü Üzerine”, Türkiye Bilişim Derneği Dergi,http://dergi.tbd.org.tr/yazarlar/11022002/aydin_koksal.htm Erişim: 09.11.2005.

Merter, Feridun. “Bilgi Toplumuna Uygun Yeni Bir Öğretim Modeli”, İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi.Cilt No: 3, Sayı No: 3, Malatya: İ. Ü. Yayınları, Bahar 2002, ss.50-62.

Ozankaya, Özer. “Çağdaş Toplumlarda Öğretmenin Yeri ve Konumu”, İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt No: 3, Sayı No: 3, Malatya: İ. Ü. Yayınları, Bahar 2002, ss.63-80.

Özden, Yüksel. Eğitimde Yeni Değerler, Ankara: Pegem Yayın