Sanat Eğitimi ve İnsan Hakları

Sanat, esetiği esas alan, insanın aklına ve duygularına seslenerek güzel ve çirkin ayrımını yapan ve eğitim ile insanlara bunu aktaran, insanlarda yaratıcılığı geliştiren, farkı fark ettiren, farklılığı öne çıkaran, ince ve gelişmiş davranış ve zevkleri insanlara kazandıran bir bilgi türü ve etkinlik alanıdır.

Sanat eğitimi alan kişiler daha esnek ve hoşgörülüdür. İncelmiş davranışlarıyla duyarlı insanlar yetiştirir. Demokrasi de başkalarının haklarına saygılı insan tipini gerektirdiğinden sanat eğitimi alanlar başkalarının haklarına daha iyi saygı duyar, demokrasiyi daha iyi yaşar ve yaşatırlar. Sanat eğitimi alanlar daha bir duygusal derinlik yaşar ve empati kurma yetenekleri daha gelişkindir.  İnsanların sanat eğitimi almaları onların sanatçı olmalarını gerektirmez. Herkesin sanatçı olması hem mümkün değil hem de gerekli değildir ama herkesin sanat eğitimi alması gereklidir. 

İnsan Hakları Beyannamesinin 27. Maddesinde denir ki:

1. Herkes toplumun kültürel yaşamına serbestçe katılma,  güzel sanatlardan yararlanma, bilimsel gelişmeye katılma ve bundan yararlanma hakkına sahiptir.

2. Herkesin yaratıcı olduğu bilim, edebiyat ve sanat ürünlerinden doğan maddi ve manevi çıkarının korunmasına hakkı vardır.

Tabii ki bu alanların hepsinde istediği eğitimi alma hakkı da vardır. Okuduğumuzda her şey yolunda gözüküyor. Önemi her an defalarca belgelenen ve vurgulanan sanata ve eğitimine ulaşmaksa gittikçe zorlaşıyor. Sanatın kapalı alanlara sıkıştırılmış olmasıyla, insanların sanat ürünleriyle karşılaşması ihtimali azalıyor. Sanatı anlamak için, özellikle de sanat ve insanın doğru ve anlamlı iletişim kurabilmesi gerekir. Sanat ürününün insanla karşılaşmadan ve tanışmadan işlevini yerine getirmesini bekleyemeyiz. Bu ilk tanışma ancak eğitimle olur,  eğitim ise okullarda. Aslında her şeyin başladığı yerdir burası ve tam da başladığı yerdedir siyaset ve politika.

Ülkemizde sanat eğitimi konusunda sevindirici gelişmelerin olmaması geleceğe güvenle bakılmasını engelliyor. Sanat dersleri, 2 ders saatiyken 1’e, zorunluyken seçmeliye derken, sanat derslerini nereye koyacaklarını ne yapacaklarını bilemediler. Sanatı öğrenmeye ve icra etmeye dünya yaşımız yetmezken her şeyi 45 dakikaya sığdırılması nasıl beklenir?

Sınıflarda yankılanan öğrenci sesi der ki; ”Öğretmenim, bu bir yetenek dersi bense, yeteneksizim.” Benim duyup da yüreğimin burkulduğu sözlerdir bunlar. Sanat eğitiminden önceliklidir hep kırılması gereken bu ön yargı. Oysa sanat dersleri bir ifade dersidir aynı zamanda. Kendini tanımasını, duygularını, düşüncelerini ifade etmesini kolaylaştırır. İnsanın ruhunu iyileştirir. Farklı pencereler açar, bunalımlardan uzaklaştırır. İnsanın yaşamı boyunca isteklerini irdelediğimiz de karşımıza hep ”mutluluk” kelimesi çıkar. Hep mutluluğu arar insan. Eğer birey kendi kendine yetemiyorsa, üretken değilse, hayatı sadece ezberiyle yaşıyorsa; mutluluk çok mümkün gözükmüyor. Sanat ise farklı düşünceleri ve duyguları anlamamızı kolaylaştırır, en başta da kendimizi…

Sanatın tek başına insanı kavrayan ve bize kendimizi yaklaştıran bir gücü var bu güçten yararlanmak için doğru uygulanan sanat eğitimine ve alanında iyi yetişmiş eğitimcilere ihtiyaç var.

Bazılarının düşüncelerinin aksine sanat insanı sıkmaz. Sanat insanın düşünce ve duygularını yücelten alçakgönüllü olan bir özelliğe sahiptir.

Zamanında ve verimli sanat eğitiminin karşılığında kazanacaklarımız oldukça fazladır. Bu kazanımların en önemlileri ise; sağlıklı çocuklar, sağlıklı ergenler, sağlıklı yetişkinler sonucunda üretken ve mutlu bir toplumdur…

Eğitimin bir amacı da insanlarda güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı birbirinden ayırmayı öğretmektir. Sanat eğitimi almak ve sanat tüketmek gerekir. Sanat eğitimi almamış olanların bu kavramlar konusunda yetkinleşmesi çok zordur. Bu zorluğu yaşayan insanların insan hakları ve demokrasi konusunda başarılı olacağını beklemek de boşunadır. Sanata zaman, emek ve kaynak ayırmak bireysel ve toplumsal birçok fayda sağlayacaktır. Sadece kuru bilimsel bilgiyle ne hayat güzeldir ne de toplumsal kalkınma sağlanır. Herkesi sanata önem ve öncelik vermeye çağırıyorum.

İnsan, İnsan Hakları, Prehistorik Fikirler Ve Gerçekler.

İnsan hakları ancak evrenselse anlam kazanır. Çeşitliliğin canı cehenneme.

“İnsanların kapalı yerlerde yaşadığı zaman artık geçti. Kimse taş çağında yaşayamaz. İnsanlar durumlarını bilerek seçimlerini yapabilir, her zaman da yeniliği seçerler. Yenilik, özellikle kültürel çeşitliliğin kaybı demektir.”

Yeni bilimsel bulgular ve teknikler müthiş ilerlemeler sağlasa da bazen fikirler ilkel kalır. Kültür farklılığı adına vahşi kural ve uygulamaları kabul edemeyiz, başkalarını küçük görmeye izin verilemez. Ama aynı zamanda onların davranışlarındaki bize insanlık dışı gelen şeylere saygı göstermeye de bizi kimse zorlayamaz. (1)

Bilinebilen tarihinden beri insan kavramının bütün zamanlarda geçerli bir tanımı,içeriği, işlevi olmadığı gibi, bu kavramın göstergesi olan varlığın haklarına ilişkin de böyle bütün zamanlarda geçerli hakları olmamıştır. Biyozoolik, biyososyal, sosyalpsikolojik, ekonomipolitik, biyofiziksel, tarihsel ve bireysel bir varlık olan insan bu yanlarının tümünün birden etkileşimsel olarak evriminin bir yerinde/aşamasında/durağındayız. Tarihsel ve evrimsel bir evren, bu evrende aynı şekilde tarihsel ve evrimsel bir dünya, bu dünyada tarihsel ve evrimsel bir canlı olan insan, kendisini çevreleyen,kendisinin çevrelediği canlı cansız tüm varlıklar olgular ile uzak yakın bir ilişki içindedir. Bir anlamda onların karmaşık bir uzantısı, diğer yandan onlarla etkileşimsel bir ilişki içindedir. Etkileniyor, etkiliyor, değişiyor, değiştiriyor.

İnsanın evrimsel/tarihsel gelişiminin değişiminin ileriye, yeteneğe, incelmeye doğru olduğu, doğru kabul edilse bile. Onun en parlak, en etkin, en dikkat çeken beyin gelişimi için bugün tam olarak nereye vardığı, gelecekte nereye yönelebileceğine ilişkin verilerin olup olmadığını yaygın olarak bilemiyoruz. Çünkü, insanın haklarının yanında, günümüzde, hayvan hakları, doğa hakları vs. savunulur duruma gelmiştir.

Hayvan ve doğanın bileşenleri insana karşı korunmakta, savunulmakta ama insan hakları hayvan ve doğaya karşı değil, kendine karşı savunulur konumdadır.

İnsanlığın bilinen tarihi, insanın insana kıyım tarihidir. İnsanın insan için bulduğu, geliştirdiği, kullandığı her bilgi, her aygıt, her düşünce insana karşı kullanılmıştır. İnsanın ürettiği, insana yararlı her olgu, insan denen türün tümünün yararlandığı bir konuma/duruma hiç gelmemiştir.

İnsan, insanı kime karşı, neye karşı koruyacak, haklarını kullanmasını sağlayacaktır?

Hangi insan/insanlar, insanın haklarını kullanmasını engellemekte, onları çiğnemektedir?

Dinler mi? Devletler mi? Şirketler mi? Mezhepler mi? Irklar mı? Güçlüler mi?

Gerçekte insanın tarihinde, insan hep korunmak zorunda kalınmıştır. Ancak, bu korunma, kollanma işi, ilk yasa yapıcılar, yasa açıklayıcılar, ilk dinler, ilk toplumsal düzenleyicilerle başlamış, modern devletlerin anayasalarına kadar girmiş, uluslar arası örgütler aracılığı ile de küreselleşmiştir.

Bütün bunlar görünüşe, ilk göze, ilk bilgiye dayanan olgulardır.

Yaşam hakkı, en başta gelen, en temel, en belirleyici hak olmasına karşın, savaşlar bu temel hakkın en köklü ihlali olmuştur.

Ancak, sığ filozoflar,bunu “insan insanın kurdudur” diye açıklamışlardır.

Gerçek böyle midir? Tartışmalıdır. Tarih bilinci buna en yetkin yanıtı vermiştir.

Ancak önemli olan, gerekli olan günceldir. Güncelin insanı, güncelin insanının hakları.

İnsan hakları: Kadın hakları/çocuk hakları/yaşlı hakları/dil hakları/din hakları (kültür hakları)vs gibi dallanıp budaklanmıştır.

Yaşam hakkı: beslenme, barınma, dinlenme, düşünme, paylaşma, sevişme, gezme; sanata, kültüre, bilime ulaşma, yararlanma : tüm bunları haz alarak mutlu olarak yitirme kaygısının korkusu baskısı olmaksızın yaşama hakkıdır.

Bu gün hakları kullanma, kullanabilme; bu haklardan mahrum kalma, bu hakları kullanamama’yı belirleyen en temel etken, toplumların sınıfsal ayrımlarıdır. Bu ayrımda, insanın bu sayılan temel haklarının sınırlarını belirleyen, insan sayısına göre çok az sayıda şirketlerdir.

Devletler, bu ayrımda, üretenin değil, üreten araçlara, sermayeye sahip olanların devletleridir. Dolayısıyla, en büyük hak ihlalleri en örgütlü en silahlı yapılar olan devletlerce gerçekleştirilmektedir.

Günümüzde yukarda sayılan tüm hakları kullanmanın ilk ve temel koşulu, soyut PARA olgusuna sahip olmaktan ya da sahip olunan miktardan geçmektedir.  İnsanların ne kadar para sahibi olacaklarına ise devletler karar vermektedir. Devletlere bu kararı ise en çok biriken parası olan, mal, para, değer üreten araçlara sahip olanlar yani sermayederler, patronlar, şirketler karar vermektedir.  Doğal olarak, insan haklarını çiğneyen, insana insanı, insana doğayı, insana kendisini bir yük, bir zulm haline getiren ve temel haklarını kullanmasını önleyen ya da tümüyle yok eden temel güç şirketler ve onların devletleridir.

Yani, kısaca, İNSAN HAKLARI, İNSANIN SATIN ALABİLME GÜCÜ ORANINDADIR.

Satın alabilen, onu satandan alacaktır. Satan ise, sermaye devleti ve sermaye/şirketlerdir. İnsanın temel ve tali haklarını satın alınabilirlikten kurtarmadıkça, hak ihlalleri krizlerle birlikte, sertleşecek,derinleşecek ve insanlar insan olmalarının doğal haklarından mahrum kalacaklardır. Genel olarak yaşama, beslenme, sağlık, eğitim, dinlenme, eğlenme, üretme, sanat, kültür, bilim ile tanışma, onlardan yararlanma gibi hakları bunları satın alması ile sınırlanmıştır. Bu sınıflı toplumda yaşamanın zorunlu sonucudur.

Uluslar arası/küresel insan hakları görünümü ise;

İnsan haklarını savunmak emperyalizmin /emperyalist şirket-ülkelerin eşitsizlik durumunu korumak amaçlı  tüm saldırı ve saldırı programlarının önünün kesilmemesi için idealist sloganlarla yüklenmiş  yaşam standardını yükseltmek, istikrar, barış ve demokrasi /demoratikleşme  gibi gerçek olmayan, muğlak içerikli yalanlarındandır. (2) Köle devletlere, hedef topraklara, bu sloganları dış politika söylemi ile gündeme yerleştirerek yaptırımlar, iç savaşlar, yıkımlar  dayatırlar.  Bu söylemler, bir hükümeti, bir toplumsal yapıyı, birkaç değeri yıkmak için kullanılmaktadır. Köle devletlerde, köleliğin somut karşılığı olan insan unsuru, yani politikacı, asker, gazeteci, akademisyen vs. aracılığıyla, bu insan hakları odaklı söylem, devlet içinde, insanların düşünme dünyasına etiketlenir. Birey bazlı geliştirilen bu sahtekarlık ve özündeki tutarsızlık, bireyin, bireysel özgürlüğü, toplumun ve bireyin çeşitliliği alt alanlarıyla desteklenerek şırınga edilir. Bütün bunlar eylemli saldırıyı, silahlı saldırıyı, iç savaş ve kanlı süreçleri başlatana ve başlayanları sonuç alınıncaya kadar sürdürülür. Gerçek insan hak ihlalleri bu süreçlerde yaşanır ama onların yayınlarında, konuşanlarında, yazanlarında bu söylemler daha sıklaşır. Yakın tarih, bunların kanıtları ile doludur. Güncel ise bunun en yakıcı gerçekliğini yansıtır. Bu sahte söylemlerin bir diğer adı da Batı Değerleri ya da Amerikan Tipi Özgürlük’tür. Suçlu Devletler olarak ilan edilen topraklara çok yönlü borazanlarca, dünyaya sağır edercesine bu insan hakları seli yollanır. Vahşetler, kan, ölüm, tecavüz, kaynaklara el koyma, hapis, bomba, savaş bunlarla bir ölçüde gizlenmeye çalışılır. Suçlu Devletler olarak dünyaya açıklanan ülkelerde kurulan İnsan Hakları adlı örgüt, dernek, kuruluşlar ise bu sahteliğin içerdeki uzantıları olarak işlev yüklenirler.

İnsan Hakları ihlal ediliyor diye, suçlu ilan edilen devletlerdeki oluşturulan çapulcu sürülerine her türlü silah, bomba, ölüm aracı yardımında bulunulur. O çapulcular her tür cinayeti bu silahlarla işler, katliam üzerine katliam yaparlar.

Birleşmiş Milletler (siz bunu birleşmiş emperyalistler  olarak okuyun) bu sahte,  kanlı, kirli insan hakları, özgürlük, demokrasi, barış hareketlerini onaylayan, ama saldırı altında olan ülke ve ülke insanlarını hiç dinlemeyen bir savaş ve yalan örgütü olarak işe koşulur ve BM bu işi gerçekten çok yüzsüzce yapar.

Bu katil sahtekarlar, büyük egemenlik kurdukları basın yayın organlarında, askeri sivil ama kendilerinin örgütledikleri darbeleri, insan haklarına saygı, demokratik ilkelere bağlılık ve hukukun egemenliği gibi kendilerine ait olan değerleri, dünyanın dört bir yanına taşıdıklarını söylerler.

İnsanı ve haklarını her an ihlal eden, insanlara olmadık acılar çektirip işkenceler yapan siyasal askeri iktidar ve güçlere istihbarat, bilgi, silah, para akıtarak, plan ve projeler hazırlayarak insanın en temel hakkı olan yaşama hakkını ortadan kaldırırlar, ama onlar bunları insan haklarına saygı ile ve onun için yapıklarını söylerler. Çevre bağımlı, köle devlet içindeki uzantıları olan siyasal askeri sivil güçler de aynı söylemi aynı suçları işleyerek, insanı insanlıktan çıkararak sıkca, utanmazca kullanırlar.

Özcesi, insan hakları, insana haksızlığı gizlemek için kullanılan bir karşı kavramdır.  İnsanın yaşam hakkı dahil tüm haklarını ezen geçen güçler, en sık en yaygın en sahtekarca insan haklarına saygı kavram birliğini kullanırlar.

Artık insan hakları onun bileşeni olan tüm doğa ve diğer canlıların hakları ile birlikte savunulur duruma gelmiştir. Çünkü bu küresel sermaye güçleri tüm bileşenleri tahrip etmekte, bu bileşenler arasındaki diyalektik ilişki, her bir bileşenin zararını, doğal işleyiş hakkının bozulmasını diğerlerine de yansıtmaktadır.

İnsan, doğası ve ilişkileri ile birlikte küresel şirketlerin tehdidi ile karşı karşıyadır. Tek ve gerçek çözüm, bu tehdidin kaynağını dünya yüzünden silmekle olanaklıdır.

Son söz, Bertolt Brecht’e ait

GERÇEK ÜZERİNE (2)
Düşünür Bay Keune’e gelen öğrenci Tief şöyle dedi:
“Ben gerçeği bilmek istiyorum.”
“Hangi gerçeği?” diye karşılık verdi Bay Keuner.
“Gerçek ortadadır. Balık ticaretine ilişkin gerçeği mi bilmek istiyorsun? Yoksa vergilere ilişkin gerçeği mi? Sana balık ticaretine ilişkin gerçeği söylediklerinde onların balıklarını daha yüksek fiyata satın alırsan, o zaman gerçeği öğrenemezsin.”

DİPNOT

(1)    Andre Langaney, İnsanın En Güzel Tarihi, İş Bankası Yayınları
(2)    Noam Chomsky, Yalanlar ve Gerçekler, Sarmal Yayınları
(3)    Bertolt Brech, Bay Keuner’in Öyküleri, Mitos Yayınları

 

Kavramların Işığında İnsan Hakları

İNSAN, HAK, HUKUK VE DEMOKRASİ

KAVRAMLARI IŞIĞINDA İNSAN HAKLARI

Giriş

“İnsan hakları nedir?” sorusuyla başlayacak olursak bu sorunu yanıtını öncelikle “insan”,”hak” ,“hukuk” ve “demokrasi” kavramlarını açıklayarak vermeliyiz. İnsan haklarını anlamak, sahip çıkmak, korumak ve geliştirmek yukarıdaki kavramları bilmekle mümkündür. Bu kavramlar insan hakları inşaatının temel taşlarındandır. Bu nedenle bu kavramaların doğru anlaşılması büyük önem arz eder. Bu yazının amacı da bu temel taşlar etrafında insan haklarının inşasını ele almaktır.

Kavram Açıklamaları

İnsan denilen gizemli yaratık en genel ve anlaşılır tanımıyla, düşünen ve düşündüğünü eyleyendir. Yine insan, düşünebilen, karar veren, amaçlı ve ahlaklı davranan, toplum ve devlet kuran, bilim ve teknoloji üreten bir varlıktır. Aristoteles’e göre insan, düşünen, konuşan, gülen ve politika yapan bir hayvandır. İnsan çeşitli tarihsel dönemlerde hakim düşünceye göre farklı şekillerde algılanmıştır. Antik Çağda büyük önem atfedilen insan, başlı başına bir amaç olmaya çalışırken iken Ortaçağ Avrupa’sın da tanrıya hizmetle yükümlü bir araç şeklinde tanımlanmış ve değerlendirilmiştir.  Bu dönemde insanın en yüce görevi tanrıya koşulsuz itaat etmek amacı ise tanrıyla bütünleşmek (babaya kavuşmak) nihayetinde tanrıyla bir bütün olmaktır. Ortaçağda İnsan doğal ve akli bir varlık değil, öncelikle Tanrı tarafından yaratılmış fakat ilahi özünden ayrı düşmüş bir varlıktır[2]. Bu bakımdan ortaçağ Hıristiyan felsefesinin temel amacı özünden, Tanrıdan, uzaklaşmış insanı yaratıcısına tertemiz bir şekilde tekrar ulaştırmaktır. Temel problemde bu amacın nasıl gerçekleştirileceğidir. Yine insan, Kant’ın insan ve ahlak felsefesinde, başlı başına bir amaç halini almış, günümüz insan hakları ve bir değer olarak insan anlayışının filizlenip yeşermesine hizmet etmiştir

Hak, yasal olan, kişi menfaatidir. Hak, kişinin toplumdan isteyebileceği, talep edeceği ve kullanabileceği yetkilerdir[3].  Hak, sahibine bir şeyi yapabilme yetkisi verirken, başkalarına da bu yetkinin kullanılmasına saygı gösterme yükümlülüğü getirir. Bu yetkileri kullanmakta özgür ve sınırsızdır taki başkalarının yetki alanına girinceye kadar. Çünkü her hak hukuk kuralından doğar[4]. Hukuksa bir düzen ifade eder. Düzenin olmadığı bir yerde hak, eşitlik, özgürlük vb. kavramlardan söz edilemez.

Haklar farklı hukuk düzenlerine, toplumlara ve siyasi rejimlere göre çeşitli farklılık gösterir. Liberaller, özgürlüğe üstün bireyci değer olarak öncelik tanırlar. Faşistlerse anlamsız olduğu gerekçesiyle her türlü bireyci özgürlüğü reddederler[5]. Faşistlere göre özgürlük, liderin otoritesine sonsuz itaattir.

Demokrasi Grekçede “halk” anlamına gelen “Demos” ve “iktidar” anlamına gelen “Kratos” kelimelerinin birleşmesiyle ortaya çıkmış bir kelimedir. Bu anlamda demokrasi halk iktidarı, halk yönetimidir. Bu yönetim diktatörün ve tiranın değil halkoyuyla seçilmiş kişinin yönetimidir. Fakat demokrasiye yüklenen anlam çeşitli dönemlerde farklılıklar göstermiştir. Toplumsal yapı farklılığı ve gelişmişlik düzeyi bu farklılıkların nedenlerinden bir kaçıdır. Bu da demokrasiyi kendi içinde üç türe ayırmıştır. Bunlar doğrudan demokrasi, temsili demokrasi ve yarı doğrudan demokrasidir. Doğrudan demokrasi, halkın kararlara doğrudan katıldığı, kararların çoğunluğun oyuyla alındığı bir demokrasi şeklidir. Genellikle (Antik Yunanda) şehir devletlerinde geçerli olmuştur. Temsili demokrasi, halkın siyasi haklarını doğrudan değil de seçtikleri temsilciler aracılığıyla kullanması ve yönetim de söz sahibi olmasıdır. Bu temsilciler milletvekilleridir. Yarı doğrudan demokrasi ise temsili demokrasinin sebep olacağı olumsuzlukları önleyebilmek için doğrudan demokrasiye gitme şeklidir. Halk vetosu, referandum vb. yarı doğrudan demokrasiyi sağlayan araçlardır.

Çeşitli düşünce ve öğretiler de kendi demokrasi tanımlarını yapmışlardır. Örneğin liberaller açısından demokrasi anayasayla sınırlandırılmış olandır. Çünkü çoğunluk azınlığın haklarını da gözetmek zorundadır. Bu anlamda liberal demokrasiye anayasal demokrasi de denir. Faşistler hakiki demokrasinin diktatörlük olduğunu savunurlar. Çünkü önder, ideolojik bilgeliği tekeline alabilir ve yalnızca bu lider tek başına halkın gerçek çıkarlarını dillendirebilir[6].

Demokrasi insan haklarının meşrulaştığı, garanti altına alındığı, korunduğu ve geliştirildiği en iyi ortamı sunar. Demokrasi, insana değer veren, önemseyen  ve insan kişiliğini özgürce ve eksiksiz biçimde geliştirmesine olanak sağlayan bir yönetim biçimidir[7]. Demokrasi eşittir “hürriyet” demektir. Ancak hür insanlar haklarının farkında olabilirler. İşte Atatürk’ün dediği gibi “aklı hür, vicdanı hür…”

Çoğulcu demokrasi, herkesimden katılımın olduğu bir demokrasi anlayışıdır. İktidarın değişebildiği, çoğunluğun diktatörlüğünün olmadığı bir yönetimdir. Çoğulcu demokrasi ile çoğunlukçu demokrasi anlayışını birbirinden ayıran ince nokta insan haklarının kullanımı olsa gerek. Çünkü çoğulcu demokraside azınlıklar söz konusu olmayacaktır. Herkes eşit ve hür şekilde hukuk kuralları içerisinde bütün haklarını kullanacaktır. Çoğulcu demokrasilerde iktidar el değiştirir ve bu şekilde diktatörlüğün veya tek otoritenin önüne geçilebilir. Diğer durumda ise her an çoğunluğun diktatörlüğünü ilan etme tehlikesi vardır. Bu da insan hakları anlayışınca kabul edilebilir değildir. Çünkü insan hakları tek tek bütün bireylerin haklarıdır. Belirli bir topluluğun, zümrenin veya otoritenin hakları değildir.

İnsan adlı gizemli yaratığın toplumsal hayata geçişini Hobbes, Locke ve Rousseau gibi filozoflar toplum sözleşmesi şeklinde açıklamışlardır. Hobbes, doğa durumundaki insanı anlatırken doğanın insanı eşit yarattığını söyler fakat buradaki eşitlik amaçlarına ulaşma bakımından eşitliktir. Bu durumda da insanlar arasında bir güvensizlik ve savaş doğar. Çünkü ona göre “insan insanın kurdudur”. Savaşımın olduğu bir yerde düzensizlik hakimdir. Doğa durumuna yani “herkesin herkesle savaşına” son verecek olana şey, her insanın her şey üzerinde sahip olduğu doğal haktan başkalarıyla aynı ölçüde vazgeçmesi yani sahip olduğu hakkın başkalarının hakkıyla sınırlandırılmasına rıza göstermesidir.[8] Buda ancak bir toplum sözleşmesiyle mümkündür.

Locke’a göre doğa durumunda bütün insanlar eşitti. Buradaki eşitlik aynı doğal akla sahip olmaktır. Fakat doğa durumunda insanların temel haklarını koruyup teminat altına alacak bir otorite bulunmamaktadır. Her birey kendi başına bir otorite konumundadır. Yani yargıç da savcı da kendisidir. Bu da adalete aykırı bir durum olduğundan bir kargaşaya sebep olur. Savaş çıkması kaçınılmazdır. Locke a göre insanlar savaş tehlikesinden kurtulmak için bir “toplum sözleşmesi” ile bir takım haklarını otoriteye vererek toplum haline gelir. İnsanlar Locke’ a göre, doğa durumdan sivil toplum haline, temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alıp, daha nitelikli bir yaşama kavuşmak için geçerler.[9]

Rousseau “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinde şöyle der: İnsan özgür doğmuştur, ama her yerde zincire vurulmuştur. Oysa ona göre doğa durumu, Hobbes’un herkesin herkesle mücadelesinin aksine adeta cennetvari bir durumdur.[10]Rousseau’ya göre insan doğanın ellerinden iyi olarak çıkmıştır. O bu dünya da toplum tarafından bozulmuştur. Mülkiyet, ticaret ve ekonomik ilişkiler insanlar arasındaki dostluğu, arkadaşlığı bozarak birtakım çıkarlar doğrultusunda insanların menfaat ilişkileri kurmasını neden olmuştur.  Bu durumdan mutsuz olan insan ancak toplum sözleşmesiyle mutluluğuna, özgürlüğüne ve eşitliğine tekrar kavuşabilecektir. Bir yasaya itaat eden insan aslında kendine itaat etmiş olacaktır. Çünkü Rousseau da egemenliğin kaynağı insandır/halktır.

Bu üç düşünürde birleştiği ortak nokta bir toplumsal düzen anlayışıdır. Çünkü topluluk halinde yaşamak bir düzen gerektirir. Hukuk toplumsal yaşamın en güvenilir düzenleyicisi olup toplumsal gerçekliğin bir sonucudur[11]. Kural ve kurallara uyma fikrinin bulunmadığı bir toplumda düzenden söz edilemez[12]. Toplumsal düzenin olmadığı bir yerde  de hiçbir haktan söz edilemez.  Yani toplumsal düzen ancak ve ancak hukukla mümkündür. Hukuk, insanlara her hakkın kaynağı olan özgürlüğü verir. Hukuk üzerinde çok tartışılmış bir kavram olmuş ve birçok tanım getirilmiştir. Hatta Kant göre “hukuk, hukukçuların bile tanımlayamadığı bir kavramdır”. Hukuk Arapça kökenli bir sözcüktür ve anlamı “haklar” dır[13]. Hukuk, bireyin ve toplumun ortak iyiliğini sağlamak amacı ile konulan ve kamu gücü ile desteklenen kurallar bütünüdür. Buna göre hukukun amacı; insanların ortak iyiliğini, barış içinde bir arada yaşamalarını ve adaleti sağlamaktır.[14]

İnsan Hakları

Modern dünyada insan hakları söylemini programına almayan bir iktidar ve devlet hem ülkesinde hem de uluslararası arenada kendine yer bulamaz. Hatta iktidarların ve devletlerin meşruluğu bu kavramla belirlenmektedir de diyebiliriz. Günümüzde insan hakları ve demokrasi kavramları aynı zaman da emperyalist ülkelerin baskı altına almakta kullandıkları bir psikolojik savaş aracı haline gelmiştir[15]. Çünkü ‘İnsan Hakları’ tüm işgallerin, kanlı operasyonların, darbe ve müdahalelerin bahanesi![16] Orta doğuda yaşanan son gelişmeler bu tespitin haklılığını ortaya koymaktadır

İnsan hakları, insanın sırf insan olmakla kazanmış olduğu haklardır. Bunlar doğal haklardır. İnsan haklarının felsefi temelinde esas olarak, doğal (tabii) haklar anlayışı bulunmaktadır. Doğal haklar, yazılı hukuktan önce gelen ve ondan üstün olan insanın doğuştan sahip olduğu haklardır. İnsan haklarının tek ölçütü insandır, kişidir. İnsan hakları tüm insanların sahip olduğu temel hak ve özgürlükler toplamıdır. Başka bir tanıma göre din, dil, ırk, renk, mezhep, cinsiyet ve düşünce farklılığı göstermeksizin bütün insanların sadece ve sadece insan olmakla kazanmış oldukları haklardır. Bu haklar insan onur ve haysiyetini korumak ve insana insanca yaşama imkanını sunduğu için vardır.

Genel olarak insan haklarının temel nitelikleri;

1-Evrenseldir.

2-Temel haklardır(doğal haklar)

3-Toplum öncesidir(tek insan)

4- Mutlaktır.

5-Vazgeçilmez ve devredilemezdir.

6-Kişi haklarıdır.

Tarihsel gelişimine baktığımız zaman insan hakları söylemini M.Ö 5. yüzyıla kadar geri götürebiliriz. Eski yunan da sofistler insana verdikleri değerle insan haklarına ilk vurguyu yapanlar olmuştur. Bilindiği gibi sofistler eğitimcilikleriyle öne çıkmış gezgin öğretmenlerdir. Bunlar para karşılığı da olsa insanları eğitmekte ve bu şekilde insanların rahat ve huzurlu bir yaşam sürmelerini istemekteydiler. Onların amacı, her bireyin yeteneklerini geliştirecek bilgiyi öğretmekti.[17] Çünkü insan özgürleşmeye ve gelişmeye açık en değerli varlıktı. Gerçekte “ bütün şeylerin ölçüsü insandır, var olanların var olmalarının ve var olmayanların var olmamalarının.[18]”  Protagoras’ın bu sözü bir değerler çokluğuna işaret etmektedir. Bu da kaos ortamı için uygun bir zemin hazırlayacağından onlar açısından bakıldığında insanların siyaset, etik vb. konularda eğitilmesi gereklidir.

İnsan hakları ilk kez 1945 tarihli Birleşmiş Milletler Şartı ve 1948 tarihli BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesiyle uluslar arası bir hukuk biçimi [19]kazanmıştır. Ancak daha gerisinde Antik Yunandan sonra 1215 Magna Carta (İngiltere), 1789 İnsan ve Vatandaşlık haklar Bildirisi(Fransa) ve 1791’de 1787 Amerikan Anayasasına 10 maddelik bir Haklar Bildirisi eklemiştir. Kölelik, İngiltere de 1838’de, Amerika da 1865’te kaldırıldı[20]

İnsan Hakları Eğitimi

Sokrates’in “hiç kimsenin bilerek kötülük yapamayacağı”[21] tezi bilmeye dolayısıyla da eğitime vurgu yapar. Ona göre bilen kötülük yapmaz. İnsan hakları eğitimi de kavramın, bilinmesini, anlaşılmasını, pratikte yansımasını, korunup geliştirilmesini ve kuşaklara aktarılmasını sağlayacaktır. İnsan hakları eğitimi genel anlamda herkeste, örgün eğitim kapsamında düşünüldüğünde ise öğrencilerde insan haklarına saygı ile bu hakları koruma ve yararlanma bilincini geliştirmek amacıyla, uygun içerik, materyal ve yöntemlerle verilen eğitime karşılık gelir[22]. İnsan hakları eğitiminden verimli bir sonuç çıkabilmesi için bireylerin bilinçli olması gerekir. Bilinçli bireyler ancak bir takım haklarının olduğunu iddia edebilirler.

İnsan hakları eğitiminde, eğitimi alan kişiye/gruba evrensel ve ulusal değerler bir arada verilmelidir. Çünkü halen daha evrensel değerler olarak kabul edilen değerler üzerinde tartışmalar sürmektedir. Bu nedenle evrensel ve ulusal değerleri birlikte verilmeli, eğitimi alanın bunların sentezinde evrensel bakabilmeyi edinmesi sağlanmalıdır.

İnsan hakları eğitiminde felsefi nitelikli bir eğitimin seçilmesi verilmek istenen eğitime büyük hizmette bulunacaktır. Felsefi nitelikli eğitim, eğitim alana ve verene, eğitim almasına yardımcı olunana kendisini ve birlikte yaşadığı, yaşamak zorunda olduğu diğer bireyleri/kişileri/yurttaşları tanıma fırsatı verdiği için, bireyin/kişinin/yurttaşın her anlamda dünyasını genişletecektir[23]. Yine felsefi nitelikli eğitim tikelden hareketle, yine tikel merkezinde kalarak evrensele ulaşabilmeyi sağlar. Felsefe, kavramları aydınlatmayı, sorgulamayı, eleştirmeyi, onlara yeni boyutlar kazandırmayı amaçlayan tutumuyla[24] hayatımızın değişmez örgüsü olan kavramlarımızı verimli bir şekilde kullanmamızı sağalar. İnsan hakları eğitimi kişinin öz saygı edinmesini başlıca amaç saymalıdır. Öz saygısı olan insan ancak başkalarına saygı duyabilir.

İnsan hakları eğitiminin başarıya ulaşabilmesi için en başta eğitim sistemi insan haklarını dikkate alan biçimde düzenlenmelidir[25]. Gündeminde, insanın onurlu ve saygı duyulması gereken bir varlık olduğu anlayışına yer vermeyen; insanı özcü bir varlık anlayışıyla değerlendiren ortamlarda, insan haklarında, insan hakları kavramından söz edilemez[26].

İnsan hakları eğitimi sistemli ve çok boyutlu bir şekilde yapılmalıdır. Örgün öğretimle sınırlı kalınmamalıdır. Çeşitli gruplar, medya, dernekler, sivil toplum örgütleri, kulüpler, ve vakıflar örgütlü bir şekilde insan hakları verebilir. Fakat burada kontrol mekanizmasının kurulması art niyetli amaçların önüne geçmesi açısından şarttır.

İnsan hakları eğitimi noktasında önemle duracağımız bir başka konuda medyadır. Bilindiği gibi medya günümüzde en etkin eğitim-kültür-sanat- haber- aracıdır. Claude-Jean Bertrand’ın altı başlık altında açıkladığı medyanın işlevlerini şöyle sıralayabiliriz; (1) çevreyi izlemek, (2) sosyal iletişimi sağlamak, (3) dünya hakkında bir vizyon sağlamak, (4) kültürü iletmek, (5) mutluluğa katkıda bulunmak ve (6) satmak(reklamcılık)[27]. Ne yazık ki tıpkı demokraside olduğu gibi medyada bu temel vasıflarından sıyrılmış muhalefeti susturan iktidarın ise sözcülüğünü yapan bir araç haline gelmiştir. Demokrasilerde kamuoyunun oluşmasında basın en önemli vasıtadır[28].Yine medya ulusal ve evrensel hiçbir insan/toplum değerlerine uymayan içi boş, eğiticiliği sıfır ve ahlak kurallarını topyekûn rafa kaldıran program ve yayınlarla toplumları yozlaştırmaktadır. İnsan hakları eğitiminde medya düşen görev insan hakları ile ilgili eğitici-öğretici-bilgilendirici-aydınlatıcı yayınlar yapmaktır. Bu da devlet eliyle veya devlet destekli özel sektörün yapması ile sağlanabilir. Görselliği zengin olması bakımından TV’ler günümüz de en çok tercih edilen medya araçlarındandır.  İnsan haklarına saygılı bir devlet bu aracı yine insan haklarına/izleyici haklarına ve kurum haklarına saygılı bir şekilde kullanmalıdır. Medya patronları, yapımcıları, yönetmenleri, aydınları, oyuncuları, emekçileri, sanatkârları da insan hakları bilinci içerisinde olmalıdır. Günümüzde, özellikle de ülkemizde, kimin aydın ve sanatçı olduğunu anlamak mümkün değil. Gerçekten layıkıyla işini icra edenleri tenzih ederek şunu ifade etmek gerekir ki, “eline kalem alan herkes aydın/gazeteci, mikrofona nefes üfleyen herkes sanatçı, kamera karşısında soyunan herkes de adeta başoyuncu”.

Sonuç olarak insan yüz yıllar boyu çözülememiş, halen daha gizemini koruyan kozmos içerisindeki en karmaşık ve en değerli yaratıktır. Bu yaratık ilk dönemlerde doğayla iç içe yaşayıp, doğanın emri altında hareket ederken, zamanla doğaya başkaldırmıştır. Bu başkaldırıyı birlik halinde yaparak toplumsallaşmış, doğa karşısında ve kendi türünün tehlikelerine karşı bir araya gelerek, ilkel hayattan toplumsal hayata bir geçiş yapmıştır. Bu geçiş, Hobbes, Locke  ve Rousseau da insanın  bir takım haklarından yine temel hakları için  vazgeçip toplum sözleşmesi formunda  gerçekleşir. Toplumsal hayatta bir otorite arayışına giren insan, çeşitli yönetimlerin boyunduruğunda yaşamıştır. Bu yönetimlerden demokrasi onun için ufukta parlayan bir ışık olmuştur. Bu ışıkla hukuka, adalete, haklarına ve temel insani değerlerine kavuşmuştur. Bu haklarını-sırf insan olmaktan dolayı kazanmış olduğu haklarını- korumak, geliştirmek, hak ettiği onurda yaşamak için, eğitim vasıtasıyla hakları hakkında bilgilenmeli/bilgilendirilmelidir. Bu eğitimin felsefi nitelik taşıması kavramın geleceği ve içeriği açısından çok önemlidir. Çünkü felsefe, vizyonu geniş, çok boyutlu düşünebilen, evrene daha geniş pencerelerden bakabilen, sorgulayan, eleştiren, merak eden ve birey merkezli evrenseli yakalamış insan yetiştirir. Ayrıca felsefe kavram analizi ve ideal olanı aramasıyla da insan hakları eğitiminde önemli bir yere sahiptir. Formal eğitimin yanı sıra informal eğitim, basın- medya aracılığıyla da bu eğitim gerçekleştirilebilir. Ayrıca her türlü teknolojik gelişmeden de insan hakları eğitiminde faydalanılabilir.

DİPNOTLAR


[1] Atatürk Üniversitesi Felsefe Tarihi Tezli Yüksek Lisans

[2] Cevizci , Ahmet. Felsefe Tarihi, Say Yayınları,1.baskı 2009, s. 176.

[3] ÇÜÇEN,A Kadir. İnsan Hakları, MKM Yayıncılık, Ocak 2011.s. 44.

[4] Gözübüyük, Ş; Hukuka Giriş, Turhan Kitabevi, Ankara 2005.s.160.

[5] Heywood, A. Siyasi İdeolojiler (Çev;A.Kemal Bayram, Özgür Tüfekçi,Hüsamettin İnanç,Şeyma Akın,Buğra Kalkan), Adres Yayınları, Mart 2010.s.47.

[6]A. Heywood.  A.g. e.s.59.

[7] Çınar, İkram. Mankurtlaştırma Süreci, Anı Yayıncılık, Ankara Şubat 2006. s.88.

[8] Cevizci, A,Felsefe Tarihi, Say Yayınları 1. baskı İstanbul 2009.s.476.

[9] Ahmet Cevizci A.g .e.,s.592-593

[10] Storig, Hans Joachim, Dünya Felsefe Tarihi, Say Yayınları,1. baskı 2011 İstanbul.s.354.

[11] Aydın .Nurullah, İnsan Hakları,Demokrasi ve Medya,Kum Saati Yayınları,1. baskı 2008 İstanbul.s.49.

[12] Atasoy .Ö.A.Temel Hukuk(Hukukun Temel Kavramları),Osmangazi Üni.Yay.1.Baskı 2007,.s.1.

[13] Bilgili. Fatih, Hukukun Temel Kavramları,Dora Bursa 2010 2. Baskı. s.11.

[14] Nurullah Aydın. A.g .e.s.35

[15] İkram Çınar A g. e .s.89

[16] http://www.banuavar.com.tr/?pg=articles&id=133

[17]A. Çüçen.  A.g. e .s.37

[18] Arslan .Ahmet.İlk Çağ Felsefe Tarihi(Sofistlerden Platon’a), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 1. Baskı Aralık 2006 İstanbul.s.28

[19] Ed.Çağlar Selda.Disiplinlerarası Yaklaşımla İnsan Hakları(Harun tepe.İnsan hakları :Kavram,Kapsam ve Ölçüt).Beta 1.Baskı Aralık 2010 İstanbul.s.7

[20] Reisoğlu. Safa, Uluslararası Boyutlarıyla İnsan Hakları,Beta ,Nisan 2001İsatnbul, s.4.

[21] Arslan. Ahmet. A.g. e .s.131

[22] Kepenekçi ,Y.K.. Anı Yayıncılık ,Ankara ,Şubat 2000.s.10.

[23] Çotuksöken. Betül.İnsan Hakları ve Felsefe, Papatya Yayıncılık. İstanbul 1.Basım kim 2010.s.58.

[24]Betül  Çotuksöken.A.g. e.s.110.

[25] Y.K Kepenekçi A.g. e .s.15.

[26]Betül Çotuksöken , A.g .e.s.17.

[27] Bertrand .Cluade-Jean, Medya Etiği. Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü. Ankara .Temmuz 2004.s.18

[28] Demir.Vedat, Medya Etiği, Beta.İstanbul. 1. Aralık 2006.s.17.

 

Demokrasi Ve İnsan Hakları Eğitiminde Yaklaşımlar

Günümüzde eğitimin daha çok bilgi aktarma yönü üzerinde durulmakta ve onun insan davranışlarını değiştirme ve geliştirme ile insana ve kişiliğine yön verme, onu toplumsal, siyasal ve ekonomik yaşama hazırlama ile gizil güç ve yeteneklerini ortaya çıkarma-geliştirme yanları çoğunlukla göz ardı edilmekte ve yeterince önemsenmemektedir. Özellikle temel ve ortaöğretimde öğrenciden iyi insan, iyi yurttaş vb. olmasının ötesinde hızla test çözen ve sınavlardan yüksek puanlar alan kişiler olmaları daha çok beklenmektedir. Oysa eğitim ve öğretimde başarının ölçütü sadece çok bilmek değil, aynı zamanda bildiklerini evde, işyerinde, siyasal ve sosyal ilişkilerinde etkin biçimde kullanabilmektir. Aktarılan bilgi ve beceriler yaşama geçmiyor, bir başka ifadeyle davranışa dönüşmüyorsa, insanın sırtındaki yükün farkında olmayan uzun kulaklıdan ne farkı ola ki.

Demokrasiye ilişkin çok farklı tanımların yapılabilmesi mümkündür. Son yıllarda demokrasi konusunda üzerinde uzlaşılan yaklaşımlardan birisi onun bir yönetim biçimi olmakla birlikte bir yaşam biçimi de olduğudur. Bu yaşam biçiminin temelini oluşturan önemli kavramlardan birisi uzlaşmadır. Bir anlamda demokrasi çatışmanın değil, uzlaşmanın adıdır.

Demokrasi bir yaşam biçimi, bir başka ifadeyle bir düşünce yapısı ve kültür olarak ele alındığında onun eğitiminin kanunlarla, yönetmeliklerle, zorlamalarla, bizde olduğu gibi bir takım derslerde konu olarak okutmakla ya da demokrasiyi sadece seçim olarak algılatacak olan küçük çocukların sınıf başkanlarını seçmeleriyle yapabilmek olanaklı değildir. Bunlar elbette gerekli ama yeterli değildir. Bir yaşam biçiminin öğrenilmesi, o yaşam biçiminin yaşanması ile olanaklıdır.

Demokrasi ve onun vazgeçilemez parçası olan insan hakları eğitiminde süreç içerikten daha çok önemlidir. Bu eğitim sürecinde bir takım bilgileri kazandırmak elbette önemlidir ancak, bazı sosyal becerilerin kazandırılması çok daha önemlidir. Bu sosyal beceriler insanların diğer insanlarla ve kurumlarla olan ilişkilerinde ortaya çıkar. Örneğin; insanlar birbirleriyle ilişkilerinde demokrat olabiliyor, hak ve özgürlüklerine saygı gösteriyor ve kendi hak ve özgürlüklerini savunup düşüncelerini açıklayabiliyorlarsa demokrasi eğitiminin ruhuna uygun bir takım sosyal becerilerin kazanıldığından söz edilebilir.

Demokrasi ve insan hakları, demokratik tutum ve davranışlara ile demokratik değerlere sahip, demokratik yollarda düşünen ve bunu davranışlarıyla gösteren bireylerle olanaklıdır. Bu bireylerin yetiştirilmesi sadece bir takım bilgilerin aktarılması ile değil, demokratik değerlerin yaşatılarak kazandırılmasından geçer. Bu bireylerin yetiştirilmesi için eğitim kurumları hangi özellikleri taşımalı ve insan hakları ve demokrasi eğitiminde hangi yöntem ve yaklaşımlar benimsenmelidir?

1- Öncelikle demokrasi ve insan hakları başta eğitim kurumları olmak üzere bütün kurumların havasına ve işleyişine sinmiş olmalı ve öğrenci hak, özgürlük ve adalet gibi kavramların okulda anlamlı ve değerli olduğunu ve bunların gereğinin yapıldığını görmelidir.

2- Okullar ve sınıflar birer açık toplum gibi düzenlenmeli ve öğrencilerin kendilerini ifade edebilmelerine azami dikkat gösterilmelidir.

3- Öğrencilere daha çok grup çalışmaları yaptırılmalı, farklı özelliklere sahip insanlarla birlikte çalışma, birlikte üretme alışkanlığı kazandırılmalıdır. Bu yolla öğrenci uzlaşmanın ve farklı olanlarla birlikte olabilmenin önemini öğrenebilecektir.

4- Öğrencilere araştırma becerisi kazandırmak için düzeylerine uygun araştırma görevleri verilmeli ve onlara sorun çözme becerisi kazandırılmalıdır. Araştırma bireye aklını kullanmayı, sorun çözme yaşam ile baş edebilmeyi öğretecektir.

5- Öğrenciler ilgileri doğrultusunda yönlendirilmeli, sorun çözmeye onların öncelikli sorunlarından başlanmalıdır.

6- İnsan hakları ve demokrasi eğitimi uygulama ve yaşantı ağırlıklı olmalıdır. Dolayısıyla bu amaçla yürütülen her türlü etkinlik demokrasinin ilke ve değerlerini içermelidir.

7- Hoşgörü, sorumluluk, dayanışma, hak bilinci, uzlaşma ve katılım gibi ilke ve değerler demokrasinin vazgeçilmezleridir. Bu ilke ve değerlerin kazandırılması konusunda örnek kişilerin yaşamlarının incelenmesi demokratik tutum ve değerlerin kazanılmasına katkı sağlayacaktır.

8- Eğitim her öğrencinin öğrenme hızına uygun, öğrenciye seçme olanağı verecek ve ona olabildiğince gözlem ve yapma, düşünme şansı tanıyacak biçimde düzenlenmelidir.

9- İnsan hakları ve demokrasi eğitiminde esas olan demokratik tutum ve değerlerin kazandırılmasıdır. Bunun için seçilecek yöntemler son derece önemlidir. Bu yöntem ve yaklaşımlar; tartışma, benzetim, öyküleme, gezi-gözlem, çeşitli sosyal etkinlikler,  drama, rol yapma gibi eylem yanı ağır basanlardan tercih edilmelidir.

İnsan hakları ve demokrasi eğitimi, bireylerin günlük yaşamda kullanmaları gereken demokratik tutum ve davranışları kazandırmaya dönük olması gerektiğinden etkinlik ve öğrenci merkezli olmak zorundadır. Bireyler uygun sosyal becerileri ancak sergilediklerinde kazanabilirler. Bunun için uygun ortam ve koşulların sağlanması oldukça önemlidir. Hepsinden çok daha önemli olan ise ihsan hakları ve demokrasi eğitimi verecek olan eğitimcilerin demokratik tutum ve davranışlarıyla MODEL olabilmeleridir. DEMOKRASİ DİNLEYEREK DEĞİL, YAŞANILARAK VE YAŞATILARAK ÖĞRENİLİR.

İnsan Hakları ve Demokrasi Eğitimi

Demokrasi sözcüğü günümüz dünyasının sihirli kavramlarından birisi haline gelmiştir. Dünyanın hemen her yerinde ve her toplumunda tartışılan ve vazgeçilmez bir ideali temsil eden bu kavram her yerde bir özlemi ifade etmektedir. Demokrasi özlemi ve bu özlemin süreç içinde gerçekleşmesi anlamına gelen demokratikleşme talebi, paylaşılan evrensel bir değere dönüşmüştür.

Demokrasi kavramını tanımlamak, kavramın içeriğini ortaya koymak sanıldığı kadar kolay değildir. Demokrasi ya da demokratik siyasal sistem, toplumdan topluma, kültürden kültüre farklı bir çerçevede tanımlanabilmekte; zaman zaman kavram karmaşası ve belirsizlik ortaya çıkabilmektedir. Bu yadırganamayacak doğal bir durumdur. Doğal olarak kişiler ya da gruplar, demokratikleşme süreci içinde, demokrasiyi kendi değer yargıları ve tercihleri doğrultusunda yorumlayabileceklerdir. Bunun sonucunda ortaya farklı tanımlar ve yorumlar çıkabilecektir. Burada sorun demokrasiye ilişkin yapılan farklı tanım ve yorumları, demokrasiye temel olabilecek evrensel ölçütlerden ve değerlerden oluşan bir zemin üzerine oturtabilmektir. Bu sağlandığında herhangi bir siyasal sistem yeşerdiği toplumun kültürünün renklerini de taşıyarak evrensel olana uzanabilecektir.

Demokrasiyi tanımlama çalışmalarında; demokrasiyi bir yönetim biçimi olarak tanımlama yaklaşımı, demokrasinin insan hakları boyutunu temel alan yaklaşım ve demokrasinin bir yaşam biçimi olduğunu vurgulayan yaklaşım olmak üzere üç ayrı yaklaşım söz konusudur (Yeşil 2002: 3). Bu gün dünyanın birçok bölümünde demokrasinin, toplumsal yönünden çok bireysel yönünü temel alan tanımlamalara yönelindiği bilinmektedir (Touraine 1991:266).

Demokrasinin günümüz toplumları için bir yaşam biçimi olarak kabul edilmesi, bu yaşam biçimine uygun bireylerin yetiştirilmesini de zorunlu kılmaktadır. Çünkü demokrasi ancak onu anlamış ve benimsemiş bireylerce yaşatılabilir ve geliştirilebilir. Bu bireylerin yetiştirilmesi görevi ise öncelilikle aileye, eğitim kurumlarına ve çevreye düşmektedir. Ailede, okul yaşamında ve çevrede istenilen düzeyde demokratik davranış örnekleriyle karşılaşmayan bireylerin, demokrasiyi özümsemeleri, demokratik bir ülkenin yurttaşları olmaları beklenemez.

Demokrasi, eğer insanlığın bugüne kadar ortaya koyabildiği en iyi yönetim biçimi/anlayışı ise, bu durum doğrudan doğruya yurttaş bireylere bağlanabilir. Yurttaşlık, yurttaş bireyler, demokrasinin olmazsa olmaz koşullarından biridir. Yurttaşlık bilinci ile donatılmış bireyleri yetiştirmek, büyük ölçüde eğitim kurumlarının görevidir. Eğitim kurumlarının bu görevi başarıyla yerine getirmeleri bir yandan bu kurumların ve kurumlarda yer alanların (yönetici, öğretmen, öğrenci ve diğer çalışanlar) niceliği ve niteliği ile doğrudan ilişkili iken diğer yandan çevrede yer alan diğer kurumların ve en geniş anlamıyla çevrenin niteliği ve eğitim kurumlarına bakış açısı ve bu kurumlara sağladıkları olanaklar ile de ilişkilidir.

Bir yaşama biçimi olan demokrasi, hiç kuşkusuz, yetkin bilinçlere dayanır. Yetkin bilinç, bilge bilincidir. Dış koşullar açısından özerk, kendi iç koşulları açısından da özgür olmak ister (Gündüz, 2003: 101). Bu bilinç bireylere eğitim aracılığı ile kazandırılır. Demokrasi ancak onu bilince çıkaran, demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak benimseyen bireylerce kurulabilir ve yaşatılabilir.

Demokrasi, bir yönetim biçimi olmaktan çok bir bakış açısıdır, bir seziş ve kavrayış biçimidir. Bir örgütlenme tarzını, bir bilinç koşulunu ve bilincin kendi kendisi karşısında içtenliğini gerektirir (Gündüz, 2003: 101). Demokrasi kültürü olarak ifade edilebilecek olan bu bakış açısı ve sezişin kavratılacağı yerlerin başta aileler, daha sonra büyük ölçüde okullar ve çevrede yer alan diğer kurumların olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bir siyasi rejimin demokrasi olarak nitelenebilmesi için birçok özelliği taşıması gerekir. Bu özellikler içinde günümüzün dünya ve ülke koşulları dikkate alındığında en önemlisinin insan haklarına bağlılık ve bu haklara verilen öncelik olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Burada önemli olan nokta insan hakları ile ilgili anlayış ve düzeydir. Herkesin ya da her toplumsal sınıfın, kesimin uluslararası belgelerde de ifadesini bulan tüm hak ve özgürlükleri kullanabilmesinin önünün açık olması ve bu hakların kullanılmasının yasal güvenceye kavuşturulması gereklidir.

Ülkemizin demokratikleşme ve insan hakları konusunda sıkıntılar yaşadığı bir gerçektir. Özellikle son yıllarda hızlanan AB’ne girme süreci ve bu sürecin gerektirdiği uyum yasalarının çıkartılması çalışmaları ülkemizi ve insanlarımızı demokrasi ve insan hakları sorunları ile yeniden yüzleştirmekte, bir yandan demokratikleşme çabaları sürerken diğer yandan demokrasi ve insan haklarına aykırı uygulamalar da sürmektedir.

Bir ülkede demokrasi ve insan hakları için yasaları değiştirmek, hak ve özgürlükleri anayasal ve yasal güvencelere kavuşturmak elbette önemlidir ancak, bu tek başına yetmemektedir. Bir taraftan yasal değişiklikler yapılırken diğer yandan, başta yasa uygulayıcıları olmak üzere ülke insanlarının hak ve özgürlükleri kullanabilir, savunabilir düzeye getirilmeleri yani bir zihinsel dönüşüm sağlamak gerekmektedir. Hak ve özgürlükler ancak kullanıldıklarında anlamlıdır ve hak ve özgürlükler onları insan onuruna yakışır biçimde kullanabilecek bireyler elinde gelişirler. Tersi durumda hak ve özgürlükler, onları kullanma yeterliliğine sahip olmayan insanlar tarafından hak ve özgürlükleri yok etmek amacıyla da kullanılabilirler. Ülkemizde bunun çeşitli örneklerini görmek olasıdır.

Hak ve özgürlükleri kullanabilecek, demokrasiyi geliştirecek bireyleri ancak eğitim yoluyla yetiştirebiliriz. Ancak eğitim yoluyla hak ve özgürlükler anlatılabilir ve bilince çıkarılabilir. Bu konuda en önemli görev ailelere, okullara, kitle iletişim araçlarına ve tabii ki ülkenin yöneticilerine düşmektedir.

Aileler çocuklarına demokratik değerler, insan sevgisi ve insan haklarına bağlılık duygusu kazandırmaya çalışmalıdır. Bunun için de öncelikle anne ve babaların bu değerlerin kendi davranışlarına yansıtmaları, çocuklarına örnek olmaları gerekmektedir.

Eğitim ve demokrasi, anlam ve işleyiş yönünden birbirine bağlı iki kavramdır. Eğitimin demokratikleşmesi ya da eğitim sürecinin temel kurumları olan okulların demokratikleşmesi, o toplumda demokrasi kültürünün yerleşip gelişmesi ile ilgili bir sorundur (Polat, 2003: 113).

Okullar, çocuklara demokrasi ve insan haklarını ve bu hakları kullanmayı öğretmelidir. Bunun için öğrencilere içi boş demokrasi tanımları ve çeşitli kavramlar ezberletmek yerine, okulda demokrasinin ve insan haklarının yaşama geçirilmesine ve öğrencilerin bu kavramları yaşayarak öğrenmelerine çalışılmalıdır. Bu konuda en önemli görev okul yöneticilerine ve öğretmenlere düşmektedir. Demokrasi ve insan hakları eğitimi verecek bu bireylerin önce kendilerine şu soruları sormaları uygun olacaktır: Ben ne kadar demokratım? İnsan hak ve özgürlükleri nelerdir? Bu hak ve özgürlükleri sadece kendim için değil herkes için istiyor ve savunuyor muyum?

Okullarımız demokrasinin, insan hak ve özgürlüklerinin ezberlendiği kurumlar değil yaşandığı yerler olmalıdır. Aşağıda okullardaki tüm çalışanlar tarafından dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vurgulanmıştır.

-Öğrencilerin hak, adalet, özgürlük gibi kavramların okulda ve sınıfta da var olduğunu bunlara önem verildiğini görmesi sağlanmalıdır. Bunun için hak, adalet, özgürlük kavramları okullarda yaşama geçirilmelidir.

-Öğrenciler ve okuldaki bütün çalışanlar arasında güven ve saygı geliştirilmelidir.

-Okulda ve sınıfta demokratik bir ortam geliştirilmelidir.

-Sınıfların ve okulun yönetimi konusunda öğrencilere sorumluluk verilmeli, kendilerini ilgilendiren konularda alınacak kararlara katılımı sağlanmalıdır.

-Eğitsel kol çalışmaları savsaklanmamalı, amacına uygun olarak yapılmalıdır.

-Öğrencilere birey olarak değer verilmelidir.

-Öğrencilerin düşüncelerini ifade edebilmelerine olanak sağlanmalıdır.

-Öğrencilere eleştiri kültürü kazandırılmalıdır.

-Okul ve sınıf ortamında şiddetten uzak; sevgiye saygıya, anlayışa ve hoşgörüye dayanan çift yönlü bir iletişim sağlanmalıdır.

-Başarılar ödüllendirilerek, öğrencilerin kendilerine güven duymaları sağlanmalıdır.

-Altından kalkılamayacak sorunlar yerine, baş edilebilecek sorunlar yaklaşımı benimsenmelidir.

Yukarıda sıralanan maddelerin çoğaltılması olanaklıdır ancak, vurgulanması gereken en önemli nokta okul yöneticilerinin, öğretmenlerin ve okullardaki diğer çalışanların demokrasiyi, insan hak ve özgürlüklerine inanmaları ve bağlılık göstermeleridir. İnanılmayan bir şey için ya çaba gösterilmez ya da gösterilen çaba etkili olmaz. Bu çabada okul çalışanları, aileler ve çevredeki diğer kurumlar arasında işbirliğinin kurulması zorunludur.

Eğitim, öğrenme sadece evde ve okulda olmaz. Yaşamın her alanında eğitim ve öğrenme söz konusudur. Eğitimin yaşamın her diliminde söz konusu olması “yaşam boyu eğitim” gibi bir yaklaşımı gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla demokrasiye inanan, insan haklarını savunan herkesin gündelik yaşamında bu kavramlara ait değerlere uygun davranışlar sergilemesi gerekir.

Kaynakça

GÜNDÜZ, Mustafa., Ferhan GÜNDÜZ. Yurttaşlık Bilinci. Ankara, Anı Yayıncılık, 2002.

POLAT, Tülin. “Güçlü Demokrasi ve Okul”. Eğitim Yönetimi ve Üniversitelerde Demokratik Yapılanma Sempozyumu. Eğitim-Sen yayınları, Ankara: 2003

TOURAİNE, Alain. “What Does Democracy Mean Today.” International Social Science Journal, Volume 128, May 1991, pp 259-268p.

YEŞİL, Rüştü. Okul ve Ailede İnsan Hakları ve Demokrasi Eğitimi. Ankara, Nobel Yayınları, 2002.